Resmi Tarih’ ve “31 Mart Vakası”, Yıldız Sarayı hazineleri yağmalanıyor. İhtilallerde yağma adetten midir (6)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Sultan 2. Abdülhamid'in uyasına rağmen, Saraydaki hazineleri yağmalayanlar ne surulturuşmuş, ne de hazinenin akibeti ortaya çıkarılmıştır.

Sultan 2. Abdülhamid’in uyasına rağmen, Saraydaki hazineleri yağmalayanlar ne soruşturulmuş, ne de hazinenin akibeti ortaya çıkarılmıştır.

 

Yıldız Sarayı’ndaki elmas, inci gibi mücevherler, değeri milyarları bulan tarihî kıymetler, İttihatçılar tarafından açılan mühürlü kapılardan sonra  yağma edilir. (*)

Kaldığımız yerden devamla;

“31 Mart 1909

Hadiseyi tertipleyenler facianın sırlarını o kadar gizli tutmuşlardır ki, bizler kışlada hadisenin başından sonuna kadar içinde yaşadığımız halde hakiki sebeplerini göremedik, hatta sezemedik.” (1)

“Hürriyet ve meşrutiyete karşı istibdadı yeniden canlandırmak için askerî bir isyan mahiyetinde gösterilen 31 Mart vakası aslında Osmanlı Saltanatı’nı yıkıp parçalamak için düşmanlarımız tarafından tertip edilen bir suikasttır.”(2)

“31 Mart faciası Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayıp saltanatı yıkmak için düşmanlarımız tarafından birçok para ve birçok emekler sarfı ile terip edilip askerî bir isyan mahiyetinde sahneye konulmuştur O günün devlet adamları ‘şer’cilere alet olup aldandılar.’(3)

“Taşkışla’da olup biten olayları gözleri ile görüp içinde yaşamış  bugün hayatta bulunan iki şahitten birisiyim. Diğeri, Susurluk Müftüsü’nün kayınpederi Bay Halit’tir.’” (4)

..

“Herzl, o günün Yahudi Hahamı Moşe Levi ile birlikte bir heyet halinde Yıldız Sarayı’nda Sultan Hamit’in huzuruna çıktılar Filistin topraklarında yerleşmeleri için ‘hak-i payınıza yüz sürerek… Ferman-ı Hümayunlarına bir mukabele-i şükran olmak üzere beş milyon altın hediyelerinin lütfen kabul buyrulmasını arz ve istirham eyleriz,’ diye Sultan Hamit’e rüşvet teklifinde bulunmuşlardı… Sultan Abdülhamit bunları sükûnetle dinledikten sonra huzurundan defolup gitmeleri için mabeyincisne emir vermiş, derhal dikte ettirdiği bir fermanla Yahudilerin Filistin’e hicretlerini men etmişti. (5)

‘’18 Mayıs 1901 tarihide ‘Arminius Vambery’ adlı Macar Yahudisi Filistin satın almak için Sultan Hamit’e muazzam bir meblağ teklif etmiş ve derhal Saray’dan kovulmuştur . 23 Temmuz 1902 tarihinde Theodor Herzl Filistislin’i Padişahtan istemiş. Sultan da Memalik-i Şahane’nin her yerinde Yahudilerin ikamet etmekte olduklarını, eğer İsrailoğullarının yeryüzünde barınacak bir yerleri yoksa, Türklüğün asaletine iltica ediyorlarsa, Irak, Suriye, Hatta Anadolu’da bile oturabileceklerini fakat Yahudilerin ‘Filistin’e yerleşmelerinin mevzu-u bahis olamayacağını bildirmesi üzerine Sultan Hamit’e 5 milyon altın teklif etmiş, derhal huzurdan kovulmuştur.”(6)

(Siyonistler Sultan 2.Abdülhamid’in bu tepkisinden sonra)‘Toplanıp tekrar bir kongre yaptılar ve şu karara vardılar:

Siyasî mücadele yolları ile Sultan Hamit’i tahtından düşürüp işi başarmak. “(7)

“..Ermeni komitecilerine, Yıldız’da bomba atıp Sultan Hamit’i öldürmeleri için Kral Edward 13.000 altın vermiş, Siyonistlerin maksatları için yardım edip ecnebi bankalarında krediler açmıştı. Bu yüzden Ermeni komitecileri ilk iş olarak Babıâli’yi bastılar, diğer bir grup da Galata’daki Osmanlı Bankası’nı işgal etti, sokakta halkı galeyana getirmek için bombalar attılar Devrin sadrazamı Sait Paşa derhal askerî kuvvetlerle bankayı çevreledi. Babıâli’yi basan Ermenileri de zaptiye yakaladı. Bu sırada gümrük hamalları ellerine geçirdikleri sopalarla hepsini linç ettiler Kumkapı’da Ermeni Kilisesi’ndeki mukavemetçiler tabanca, bomba kullandılar, askerle yapılan çarpışmada nihayet teslim olmuşlardı.”(8)

ilk iş Emanuel Karasu’nun İttihatçılara verdiği para ile başlar.  Emanuel  Karasu, İtalyan Bankası’ndan aldığı 400.000 liralık altınları dört teneke içerisinde Mitroviçalı Necip Draga isminde zengin bir adama vermiş ve o da bu parayı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir uzvu olan merhum Eyüp Sabri Bey’e (Çorum Mebusu) verdi. Bu para 31 Mart’ın yaratılmasına sarf edildi.

Emanuel Karasu, müteaddit defalar, ‘Sultan Hamit’e 5 milyon altına yaptıramadığımız işi biz İttihatçılara 400.000 liraya yaptırdık,’ diye övünmüştür.’ (9)

“…Selanik’te Masonlar, Talât Bey’i içlerine alıp Mason yaptılar. Masonluğun birkaç derecesine terfi ettirip kendisine derhal 10 İngiliz Lirası aylık tahsis etti. Bu işleri organize eden, Makedonya Rizorta locasının üstadı olan Emanuel Karasu idi. Yardımda daha ileri gitti. Zihneli Said Bey ismindeki zât ile Frenk mahallesinde bir handa avukat yazıhanesi açarak Talât Bey’i de bu işe iştirak ettirip avucunun içine aldı. “(10)

Rıza Tevfik Bey’in 31 Mart günlerinde mahkeme huzurunda söylediği şayan-ı dikkat sözler:

Hâkim Bey, Allah bizi affetsin, günahımız çok büyüktür 31 Mart uydurma ihtilâli hazırlandığı zaman ben Talât Bey’e bundan tevakki (sakınma) edilmesi lazım geldiğini söyledim. Beyhude yere kardeş kanının dökülmesinin ne büyük Cinayet olduğunu anlattım. Bunun fena aksülameller doğuracağım da hatırlattım.

Aldığım cevap şu oldu:

-‘Ne yapalım Rıza Bey, Cemiyet’in paraya ihtiyacı var, bu ihtiyacı ancak Yıldız Sarayı’nın zenginliği ve oradaki hazine karşılayabilir’

İmparatorluğu parçalatan kuvvet, şimdi katiyetle söyleyebiliriz ki, Siyonizm ve şer vasıtası olan İttihatçı Masonlardır.

Çünkü İngiltere, ‘hilafetin lağvını’ ve İmparatorluğun çökmesini istiyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti de Yıldız Sarayındaki hazineyi yağma etmek istiyor, bunun için bir ihtilâl lazım, o da 31 Mart.

Yıldız Sarayı’nda Sultan Hamit’in elinde senelerin biriktirdiği bir hazine vardı. Bu hazine Padişaha hediye edilen kıymetli mücevherat ve saire ile ecdattan kalma, 33 seneden beri, ölen Sultanlardan kalan bir servetti. Bu hazine sarayın bahçesinde bir havuzun altında gizli bir mahzende saklı idi. Bu hazinenin nerede ve nelerden ibaret olduğunu sarayda ancak beş kişi biliyordu.

Bunlardan biri Sultan Abdülhamit, diğerleri Nazik Eda ve Müşfika Kadın Efendilerle Birinci Musahip Cevher, İkinci Musahip Nadir Ağa’lar idi. (**)

Bu hazineden başka viyana bankalarında Padişahın bir 700.000 altını da vardı. “(11)

 “Birçok müzakerelerden sonra şu karara varıldı: Meşrutiyetin ilanında olduğu gibi, askerî bir isyan tertip edilecek, fırsattan istifade Yıldız’daki servete el konacak. Padişahın Viyana bankalarındaki altınlarına da zorla muvafakati alınıp, bunlarla memleketin muhtaç bulunduğu askerî, idarî tenkisat yapılıp memleket gülistanlık olacak. (***)

Hazırlanan plan gereğince askeri isyanın tatbikinde işe hocaların da karıştırılması, taassubu körükleme bakımından müessir olacağı için onların da bu işte maşa olarak kullanılması derpiş edildi.

…Îsyanın planını hazırlayanlar kahpece işe başladılar. İsyanı kendi güvendikleri ve meşrutiyetin istihsalinde ön planda kullandıkları avcı taburlarına yaptırmayı kararlaştırdılar.

Hürriyet rejimini İstanbul’a getiren, 2., 3., 4. Avcı Taburları idi. Bunlardan 2. Avcı Taburu Sarayburnu’na, 3. Ve 4. Avcı Taburları Taşkışla’ya yerleştirilmiş. Cemiyetin İstanbul’da hürriyet bekçileri idi.

Tertipçiler, bunların kıyafetlerini bile diğer askerlerden ayırmışlar, ilk hâki renkte dört cepli avcı elbisesi giydirilmişti.

31 Mart faciası Taşkışla’da başlamış ve orada söndürülmüştür Avcı taburlarının belki on misli Taşkışla’da hassa efradı vardı.

1325 (1909) senesi Mart ayının 12. Cuma (takvime göre Perşembe’ye denk geliyor. C.Y.) günü her zaman olduğu gibi askerleri Cuma selamlığına götürmüştük. Avdette Taşkışla’ya geldiğimizde her koğuşta sarıklı sakallı birtakım hocalar bulduk. Bunların selamlığa gitmeyip kışlada kalmış olan erata vaaz verdiklerini gördük. Sebebini sorduk, hassa ordusu kumandanlığının emri ile askerlere dini öğütler vereceklerini söylediler. (12)

“Burada dikkate değer bir nokta var: Bu emirden kışlada mesul kumandanların hiç haberleri yoktu. Nizamiye kapılarındaki nöbetçiler emirsiz kuş bile uçurmazken, bu hocaların girip çıkmaları mürettep facianın çok ustaca tertiplendiğinin en bariz delilidir (13)

“..Hareket Ordusu kışlaya baskın yapmıştı. Avcılar da onlara karşı mukabil ateş açmışlar, ilk anda vaziyeti bilmeyen askerler kışladan dışarı çıkmışlar, fakat Hareket Ordusu’nun Surp Agop Ermeni Mezarlığı’na yerleştirdikleri mitralyözlerin taraması ile hepsi yerlere serilmişlerdi

…Çarpışma fasılasız ikindiye kadar devam etti Beri tarafta Beyoğlu topçuları Harbiye’deki topçularla çarpıştı. Bir Aralık 7. Alay Kumandanı İsmail Hakki Bey, Avcılara ‘Yapmayın, etmeyin!’ diye mâni olmak istedi ise de muvaffak olamadı. Bizleri çağırdı,

Oğlum şu beyaz çarşafı bir sırığa bağlayın, üst kat pencerelerinden birinden teslim bayrağı diye sallayın, belki sükûnet bulurlar da çarpışmayı yatıştırmış oluruz,’

dedi Dediğini yaptık, hakikaten silah sesleri sustu, kumandan derhal bir yazı yazdı ve arkadaşımız Yüzbaşı Hikmet’le karşı tarafa gönderdi, her şey mayna olmuştu.

Yıkılmış olan nizamiye kapısının enkazı arasından, elinde tabanca, hürriyet kahramanı Binbaşı Enver Bey, on kadar arkadaşı, yanlarında kıyafetlerinden Bulgar çetecileri olduğu anlaşılan acayip kıyafetli ‘. Kalabalık kışla avlusuna geldiler.

Enver Bey’in yanında, uzun boylu, sarı seyrek sakallı Makedonya İhtilâl Komitesi’nin reisi meşhur Sandaneski vardı…

Kumandan İsmail Hakkı Bey, Enver Bey’e,

Oğlum gazanız mübarek olsun. Avcılara söz anlatamadım, dün yemin ettikleri halde gece cephaneliği kırmışlar bu fecaate sebebiyet verdiler, meram anlatamadım.’

Enver Bey ansızın üzerine yürüdü ve sille tokat vurup kumandanın sakalını yoldu.

Kumandan bir an içinde kükredi kan boğacak gibi bir hal aldı ve

‘Seni utanmaz alçak!’ diye Enver Bey’in yüzüne tükürdü.

‘Sen askerliğin şeref ve namusunu tanımayan bir insan olduğunu bu hareketinle ispat ettin, yazıklar olsun sana ki bir Türk zabiti üniformasını taşıyorsun. Askerliğin en alçak bir ferdi imişsin ki düşmanlarımızın karşısında bana bu şerefsizliğini gösterdin.

Askerlikte, değil dindaşın “düşman askeri bile olsa teslim olduktan sonra böyle bir muamele yapılamaz-  Ben senin kanından, dininden şüpheliyim. Eğer kanında bozukluk olmamış olsaydı –Bulgarları göstererek- bunların karşısında kendi milliyetini ayaklar altına alıp böyle bir şerefsiz harekette bulunmazdın,’ dedi.

Bulgarlara karşı müstahak olduğu cenabı yüzüne çarpan, babası yaşındaki değerli bir Türk kumandanını, verdiği bir emirle çarıklı Bulgar çetecilerine üç zabit arkadaşı ile beraber kışla avlusunda kurşuna dizdirdi.

Teslim olan askerler silahlarından tecrit edildikten sonra koğuşlara kapatıldılar, birer birer çağırılıp süngülenip öldürüldüler.

Surp Agop mezarlığında açtırdıkları çukurlara, kendi yavrusunu yiyen canavarlar gibi, ölen arkadaşlarımızı süngü tehdidi altında bizlere gömdürdüler

Taşkışla faciası bu halde iken Bulgar çete reisi Sandaneski efradını toplayıp Enver Bey’le beraber Yıldız Sarayı’nı bastılar Abdülhamit’in sarayını Bulgar eşkıyalarına yağma ettirdi (14)

Fesatçılar Sultan Hamit’i tahtından indirmek ve Yıldız’daki hazineyi elde etmek için 31 Mart’ı yaratmışlardı.

Saray yağma edildi fakat hazineyi bulamadılar. Baş muhasip Cevher Ağa’yı yakaladılar, türlü işkence yaptılar, sadakat gösterdi, “velinimetine ihanet edmeyecegim” yüzlerine karşı bağırdı, boynuna ip takıp astılar.

Bu sefer ikinci muhasip Nadir Ağa’yı tuttular asık olan Cevher Ağa’nın ölüsünü gösterip hazinenin yerini göstermezse aynı akıbete uğrayacağını söylediler Yapılan işkenceye dayanamadı gizli hazinenin yerini gösterip canını kurtarmıştı.”(15)

Bu noktadan sonra okuyanların verilenleri karşılaştırmaları için farklı kaynakları veriyoruz

-“…Yıldız yağması ile kendilerini lekelediler. Senelerce biriktirdiğim, dişimden tırnağımdan arttırdığım altınların, bunca tahvillerin ne olduğu belli olmadı. Bu hazineyi Yıldız Sarayı’nın geniş havuzunun akındaki hususî surette inşa ettirdiğim mahzende saklamıştım. Oradan aldılar, bu servet hakkında Meclis-i Mebusan’a hesap verdilerse ne mutlu!

Yalnız bana “Katil Padişah, Zalim Padişah, Kızıl Sultan!” dediler, bakalım tarih onlar için ne diyecek? Cenab-ı Hak’tan dileğim, onların sonunu bana göstermesidir! (16)

Burada bir not düşülmesi gerekmektedir.

Şimdi takvimler, 2013 Yılını göstermektedir.

Olayların yaşandığı tarih, 1909,

Aradan geçen süre yaklaşık 105 yıl;

Bizler bugün,  Sultan 2. Abdülhamid’e ülkesine yaptığı çok önemli  hizmetleri için  Cennetmekan  diyoruz…

Diğerlerine ne denildiği  tekrar tarihe bırakıyoruz.

“…Bugünlere ışık tutar mı arayışıyla, tarihçi François Georgeon’un kaleminden “Sultan Abdulhamid” adlı kitabını okuyorum.

Abdülhamid döneminde açılan cami sayısı, okul sayısının çok altında…”

İtiraf edeyim, şaşırdım.

“Halifeliğini” ön plana çıkararak dış politika yapan ve Batılı büyük devletlere “Panislamizm” korkusu vererek Osmanlı’yı ayakta tutmak stratejisinin sahibi olan Sultan Abdülhamid’in eğitime, üstelik “laik” tarafı ağır basan okulları, cami sayısının önüne geçirdiğini okumak benim de önyargılarımı sarstı..”(17)

Biraz tarihe meraklı olanlar aşağıda yazıyı okuyunca şaşıracaktır.

Eğer şaşırmamışsa, bu yazıyı tekrar okunduktan sonra Kazım Karabekir Paşa’nın hayatını okumalıdır.

Ve yazı

“…Kâzım Karabekir ilk gençlik yıllarından beri özgürlük tutkusu ile silaha sarılmış bir yurtsever subaydır

Abdülhamit yönetimine karşı gizli örgütler kuran, 31 Mart gerici ayaklanmasına karşı Hareket Ordusu’nda yüzbaşı rütbesiyle Abdülhamit’in Yıldız Sarayı’nı kuşatanı “camilerle, muhafazakârlarla asla yenileşme olamaz” diyen, irticayı en büyük suç sayan. Harp Akademisi’nde sosyalist kitaplar okuyan, “Doğu ve Batı uygarlığı yoktur bir tek uygarlık vardır” diye düşünen, 1920’lerde miladi takvime geçilmesini öneren, medreselerin kapatılmasını, Arap etkisinden kurtulunmasını isteyen bir Batılı aydın gibi yaşayan, okuyan yazan, Kurtuluş Savaşı’nın Doğu Cephesi komutanı nasıl olur da “padişahçı, dinci, şeriatçı paşa” diye bilinir?

…Karabekir ne şeriatçıdır ne dinci, ne padişahçı M. Kemal ile Karabekir arasındaki bu çatışmanın nedenlerini her devrimde yaşanan olağanüstü koşullarda aramak gerekir..” (18)

-“..Abdülhamid’in sistemi yaratıcısından uzun ömürlü olmuş ve modern Türk Devleti’nin altyapısını oluşturmuştur.

1908’de bir ordu darbesiyle kuramda olduğu kadar uygulamada da meşruti bir hükümdar olmak zorunda kaldığında (1909’da başarısız bir karşı darbe sonucunda tahttan indirilmiştir), Genç Türkler modernleşmiş ve etkin bir bürokrasi devralmışlardır. Bu bürokrasi en çetin savaş koşullarında işlemeye devam etmiş, istiladan ve iç savaştan ayakta çıkabilmiştir.

1923’te Mustafa Kemal eski düzeni, Osmanlı hanedanını ve halifeliği süpürüp attığında kendisine kalan miras Abdülhamid’in’otuz yılda kurduğu yapı ve sistem olmuştu…”(19)

“..Abdülhamid, Osmanlı padişahları arasında en çok bina inşa ettirenlerden biriydi. Makedonyadan Irak’a kadar imparatorluğun dört bir yanında hâlâ şehir manzaralarına damgasını vurmaktadır.

Önceki devirlerle Abdülhamid devri arasında bu açıdan en büyük farklılık, Abdülhamid’in inşa ettirdiği binaların eskisi gibi selatin camileri ve saraylardan çok idari binalar, kışlalar, okullar, mescitler, tren istasyonları, rıhtımlar, çarşılar ve saat kulelerinden oluşmasıydı.

Binalardan daha da önemli olan, iletişim ve ulaşımdaki gelişmelerdi. Abdülhamid devri, köprü ve yol yapımı faaliyetlerinin yanı sıra, Osmanlı telgraf ve demiryollarının genişlemesi açısından da en önemli dönem oldu. Bu ikisi imparatorluğa 1850’lerde girmiş olmasına karşın, Abdülhamid devrinde telgraf hatlarının uzunluğu önceki dönemlere nazaran iki kattan fazla artarak yaklaşık 50 bin kilometreyi buldu.

Bazı kısa hatlar dışında demiryolları imparatorluğa büyük ölçüde 1880’lerden sonra girmişti. Önce Balkanlarda, sonra Anadolu’da ve en son Arap eyaletlerinde demiryolları inşa edildi.

Osmanlıların demiryolları inşa etmedeki karalılığını, hiçbir şey demiryolu hattının İstanbul’a getirilme biçimi kadar iyi gösteremez.

Haliç’in Marmara Denizi’yle buluştuğu su kenarındaki Topkapı Sarayı duvarları ve müştemilatı dahi, demiryolu hattı şehrin bütün Marmara kıyı arını dolaşabilsin ve Haliç’teki Sirkeci’ye bir tren istasyonu yapılabilsin diye yıkıldı.

Sultan Abdülaziz demiryollarını ne kadar istediğini veciz bir şekilde şöyle ifade ediyordu:

-“Yeter ki yapılsın da isterse sırtımdan geçsin” (Sahife; 153)

…Bu demiryolu çağı, yine de onun halefi olan Abdülhamid devrinde başladı.

MODERNLEŞTİRİCİ REFORMLAR: EĞİTİM

Tanzimat’ın eğitim alanındaki en önemli düzenlemeleri epey geç bir tarihte (1869) yürürlüğe girdi ve imparatorluk genelinde yaygın bir devlet okulları sisteminin meydana gelmesi Abdülhamid devrinde gerçekleşti. 1880’ler genel eğitimin dünya çapında önemli bir gelişme dönemi oldu ve Osmanlı İmparatorluğu bu eğilimin dışında değildi.

…Mevcut sistemi geliştiren 1869’daki genel eğitim düzenlemeleri ilk okul düzeyinden üniversite düzeyine kadar beş basamaklı (ibtidai-rüşdiye-idadi-sultani-darülfünun) bir eğitim hiyerarşisi getirdi.

1869’dan önceki sistemin unsurları, alt seviyedeki okulların yanı sıra, askeri akademilerden bir Fransız-Osmanlı kurumu olan Galatasaray Lisesi’nden (1868) ve rüşdiye öğretmenlerini yetiştiren mekteplerle (erkekler için 1848, kadın öğretmenler için 1870) Mülkiye Mektebi (1859) gibi meslek okullarından oluşuyordu.

Abdülhamid, sadece İstanbul’da değil, taşrada da rüşdiyelerin sayısını önemli ölçüde artırdı.

Gayrimüslim ve yabancı okullarıyla rekabet öncelikli bir amaçtı;

Abdülhamid devrinde rüşdiye sayısı, 1879-1908 yılları arasında 277’den 619’a yükseldi, bunların 74’ü kızlar içindi.

İdadi mekteplerinin sayısı 1876-1908 arasında 6’dan 109’a çıktı.

…Meslek okullarına gelince; Mekteb-i Mülkiye 1876da iyileştirilerek önemli bir kurum haline getirildi ve hukuk, güzel sanatlar ve ticaret alanında yeni meslek okulları kuruldu. 1890dan itibaren meslek okulları vilayetlerde de açılmaya başladı.(sahife.249)

Her bölgenin ordu karargâhında bir askerî okul açıldı; ayrıca Selanik, Konya ve Bağdat’ta hukuk. Şam’da tıp okulları kuruldu. Bu okullar için gösterişli binalar inşa edildi. 1900 yılında, kurulma sebeplerinden biri gençleri yükseköğrenim için yurtdışına gitmekten (ve muhalif siyasetlere yönelmekten) alıkoymak olan İstanbul Üniversitesi açıldı. (20)

İşte, “Hain Vahdettin!’nin abisi ve kimilerince “Kızıl Sultan’ etiketi ile damgalanmış, gerçeğinde Cennetmekan ve son gerçek imparator, Sultan 2. Abdülhamid han…

Çok iddialı olacak ancak,

Eğer, Cennetmekan, tahtından indirilmemiş olsaydı, İmparatorluk devam edebilir miydi?

Bu iddiaya da  ileride belgelere ulaşıldıkça Tarihçiler karar vereceklerdir.

 

Devam edecek…

Gelecek yazı sadece, 31 Mart Vakası ile ilgili farklı görüşteki belgelere ayrılacaktır.

 

Resim;Web ortamından alınmıştır.

Açıklamalar;

(*) Mustafa Turan, Taşkışla’da 31 Mart Faciası, Akyurt Neşriyatı, İstanbul 1964, Detaylar aşağıda verilmektedir.

(**) Bu ifşaatı, sonradan Göztepe’de komşum olan Nadir Ağa’nın kendisinden dinlemiştim. (Mustafa Turan anlatımı; Alıntı Kaynağı; Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu)

(***) Bu iddia ile ilgili belge, bir sonraki yazıda (7. Bölüm) verilecektir.

Kaynaklar;

Konu ile ilgili geniş bilgi için Bakınız; “Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu

(1) Mustafa Turan, Taşkışla’da 31 Mart Faciası, Akyurt Neşriyatı, İstanbul 1964, s.5.

(2) Age, s.5.

(3) Age, S.6.

(4)Age, S.6.

(5)Age, S.10.

(6 ) Age, s.10; (Belirtilen kaynak; Israel Kohen, The Zionist Movement, Frederik Muller, Londra, 1945, s.77.)

(7), age, s.10. Mustafa Turan

(8)Age, s.11 (Mustafa Turan)

(9) Age, S.19. (Mustafa Turan) (Osmanlının Tasfiyesi, sahife;150)

(10) Age, S.37. (Mustafa Turan, Dipnotların kaynağı; Osmanlının Tasfiyesi; sahife.150)

(11), age, s.58. M. Turan

(12) Age, S.61.  M. Turan

(13)Age, S.61. M. Turan

(14)Age, S.75. (Mustafa Turan) Saray’daki mevcut elmas, inci gibi mücevherler, değeri milyarları bulan tarihî kıymetler, sandıklar içinde Harbiye Nezâreti dış kapısı yanındaki iki binanın alt katlarına yerleştirildi. Ancak daha sonra mühürlü kapılar İttihatçılar tarafından açılarak bunlar yağma edildi ve bu tecavüz sebebiyle hiç kimseye mesuliyet yüklenemediği gibi suçlular da tespit edilemedi.

(15) Age, s.75. (Mustafa Turan)

(16) İki Devrin Perde Arkası, Hüsamettin Ertürk, Teşkilât-ı Mahsusa Başkanı (Samih Nafiz Tansu.sahife;34

(17) Güneri Cıvaoğlu/Milliyet; Yazının tamamı için bakınız;  http://siyaset.milliyet.com.tr/abdulhamid-in-okul-cami-sayisi/siyaset/siyasetyazardetay/29.08.2012/1587910/default.htm

(18) KAZIM KARABEKİR ANLATIYOR, UĞUR MUMCU, 25. Baskı: Aralık 2009, Sahife;157

(19) “OSMANLILAR…”  THE OTTOMANS, Prof. Andrew WHEATCROFT, Sahife;184

(20) MODERN TÜRKİYE TARİHÎ, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik, 1789-2007, Carter V. Findley,       I.BASKI Ekim 2011, İstanbul

7604 Toplam Ziyaretçimiz 6 Günlük Ziyaretçimiz

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar
Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*