“Resmi Tarih” dosyasını açıyoruz. İşte Osmanlıyı yok eden “31 Mart Vakası” gerçeği (3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Cennetmekan Ulu Hakan,  II. Abdülhamid Han, (1842 –1918), Osmanlı İmparatorluğu'nun 34. padişahı Gerçekte, hanedanlığın Son Sultanı ve gerçek bir  imparator

Cennetmekan Ulu Hakan, II. Abdülhamid Han, (1842 –1918), Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. padişahı, Hanedanlığın Son Sultanı ve gerçek bir imparator

Belgeleri açıklamaya; 31 Mart Vakası ile ilgili Sıkıyönetim Mahkemesi’nin hükümete sunduğu 8 Haziran 1325 Tarihli (21 Haziran 1909) raporla başlıyoruz.

Başlamadan, ilk yazıda bahsettiğimiz konuya, 2. Abdülhamid’e hiç hakketmediği halde takılan “Kızıl Sultan” lakabına bir açıklık getirelim.

-“II. Abdülhamit’in izlediği iç ve dış siyasetle ilgili çok şey yazmak, övmek ya da eleştirmek mümkündür. Hiç şüphesiz altı asır Osmanlı İmparatorluğu’na hükmeden hanedanın en zeki insanlarından biridir Abdülhamit. Babası Sultan Abdülmecit’in peşpeşe tahta çıkan dört oğlu içinde ortanca olandı ve padişah olduğunda 34 yaşındaydı… Annesi ile ilgili İsmail Hami Danişment Tir-i Müjgan Kadınefendi’nin adını veriyor.

II. Abdülhamit’in herkesçe bilinen kişilik özelliklerinden biri vehimli olmasıydı. Şüphe basiretin başıdır sözünü sık sık dile getirdiği bilinen padişahın amcasının ve kardeşinin başına gelenlere tanık olduktan sonra evhama kapılmasına aslında fazla şaşırmamak gerekir…

…tahta çıktığında İngiltere ve Fransa’dan sonra üçüncü sırada büyük deniz gücüne sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nun donanmasını erimeye terk etmesinin arkasında yatan sebeplerden birinin onun kuşkuları olduğu söylenebilir. Amcası Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi sırasında yenilenmesi için çırpındığı donanmanın toplarını Dolmabahçe Sarayı’na çevirmiş olmasını Abdülhamit hiç unutmamıştır. (1)

…Abdülhamit cimrilik derecesinde eli sıkı bir padişahtır. Bütün kaynaklar onun şehzadeliğinde ikamet ettiği Maslak kasırları çevresindeki çiftlikte yetişen ürünleri toplatıp sattırdığı, eline geçen parayı borsada değerIendirdiğinde, kardeşlerine borç verdiğinde v.s. ittifak ederler.

Osmanlı tarihinde sadece II. Abdülhamit’in kimsenin rızkına mani olmak hakkım yoktur diyerek sürgüne gönderdiği kişilere dahi maaş verdiğini eklemem lazım.

İsmail Hami Danişment, Abdullah Cevdet’in Trablusgarb’a sürüldüğünde gemiye binerken birkaç aylık maaşının bir keseye konulmuş halde verildiğini, o an muhalefetimden pişman oldum dediğini naklediyor. (2)

İkinci Abdülhamit’in bir başka hususiyeti ona yakıştırılan ‘Kızıl Sultan’ lakabının tekzibi mahiyetindedir. Saltanatı süresince tasdiki için önüne mahkemelerin verdiği yüzlerce idam cezası dosyası gelen padişah bunların içinde sadece anne ve babasını satırla öldürmüş birinin idamını onaylamıştır.

Yakınında çalışanları seçmekte de Abdülhamit’in bir eşi yoktur. Örneğin Başmabeyncisi Eğinli Sait Paşa Mühendishane-i Berr-i Hümayun’ı birincilikle bitirdikten sonra İngiltere’de Edinburg Üniversitesi’nde doktora yapıp ilaveten Woolwich Akademisi’nden mezun olduktan sonra İngiltere Makine Mühendisleri Enstitüsü, Institution of Mechanical Engineers üyeliğine kabul edilmiş birisidir.

Mutaassıp değil dindar bir kişidir Abdülhamit. Yakın dönemdeki haleflerinin aksine Cuma namazlarını saraydaki mescitte değil halk içinde kılar. Aynı zamanda milliyetçidir de. Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’yi Türk boyları hakkında araştırma yapması için elçi sıfatıyla Orta Asya’ya gönderen, aynı kişiyi Macaristan’da toplanan I. Turan Kongresi’ne temsilci olarak gönderen, can güvenliğini Karakeçili Aşireti’ne mensup kişilerden kurulu muhafız bölüğüne emanet eden kişidir Abdülhamit…” (3)

2. Abdülhamid kız çocuklarının eğitilmesini ister

“….Çok dikkat çekicidir ki, Ehl-i Hakk, 1920’lerde Kürtler arasında bugün bile pek rağbet bulmayan bir girişime öncülük etmişti. Bu, Kürt kız çocuklarının da erkek evlatlar gibi okutulması meselesiydi. Ehl-i Hakk bu görüşü Sultan Abdülhamid’in Halife olarak kız çocuklarının eğitilmesi gerektiği yönünde yaptığı tavsiyelerden esinlenerek benimsemişti. (4)

Konuyu dağıtmamak adına burada kesiyor, kalanını meraklılarının araştırmalarına bırakıyoruz.

Ancak şu çok önemli iki hizmetini, vefasızlık yapmamak adına yazmamız gerekmektedir.

Birincisi; Cennetmekan’ın, Kız ve Karma okulların kurucusunun olmanın yanında, iktidarı döneminde  yaklaşık onbin modern ilkokulun da kurucusudur.

“..Abdülhamid döneminin eğitimde nasıl bir altın çağ yaşandığını anlamak için biraz da kendisinden önceki dönemle kıyaslanması gerekir. İktidardaki 11. Yılında (1887) İdadi sayısı iken. 6 yıl içinde 55’e, Meşrutiyet’ten hemen önce (1907) ise 88’e yükselmiştir. Yani 20 yıl içerisinde yaklaşık % 150’lik bir artış sağlanmıştır liselerde…Öte yandan Cumhuriyet kurulduğunda, bu kaybedilen topraklardaki okullar elden çıktığı ve nüfus savaşlardan etkilendiği için okul sayılarında düşme kaçınılmazdı. Nitekim 1923 yılında 3’ü kız, 39’u erkek olmak üzere toplam 42 idadi devralmıştı Cumhuriyet yönetimi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ilkokul sayısı 4770’e (Düşüş yarıdan fazla), öğrenci sayısı 313 bine (üçte bire) düşmüştür. Öğretmen sayısı da yaklaşık olarak aynı düşü yaşamıştır (12 bin civarındadır).(5)

 İkincisi; ESKİDEN ÖZELLİKLE KAYBEDİLEN savaşlardan sonra (halk şairleri tarafından) ağıtlar yakılırdı.

İşte Birinci Dünya  Savaşı’nda Sivas’ta yakılan bir ağıt, halkın hissiyatına bir ayna gibi tercüman oluyordu:

Bizden selâm eylen Sultan Reşad’a

Kınalı beşikler kaldı köşede

Sultan Hamid gerek asker yaşada

O da hal edildi devrâna bakın.

Ağıtta dikkatimizi çelmelemesi gereken mısra,

‘’Sultan Hamid gerek asker yaşada’dır…  Sultan II. Abdülhamid’in adeta içerisine itildiği 2 savaş (’93 Harbi ile ‘313 Teselya Harbi) haricinde bir sıcak çatışmaya sokmadan sorumluluğunu üstlendiği gemiyi sahil-i selamete çıkarma yolundaki insanüstü çabasında yatmaktadır.

Döneminde tesis edilen uzun barış ortamında ağır savaş zayiatı yüzünden ‘baba’sız kalmış bir halka babasını iade etmiş. Nesiller arasındaki zincirin kopmasına mani olmuş ve askeri öldürmeden terhis etmenin sihirli formülünü icat etmişti. Belki de çok uzun bir süredir, ilk defa altın değerindeki bir 30 yılımızı genç neslini savaş meydanlarında heder etmeden geçirmiştik; ama o bununla da yetinmemiş, Urfa deyişiyle ‘ölüm kesesi’nden geri kazanılan bu insan kaynağını, eğiterek yetiştirme yönünde ciddi bir atılımı da fişeklemişti.(**)

Demekki halkımız devleti ve devletinin kendisi ile ilgili tutumunun farkındadır. Kendisini, “Koyun!” yerine koyanlarında!

Ve kaldığımız yerden devam ediyoruz;

BELGE: I.

31 MART İRTİCA OLAYI KONUSUNDA SIKIYÖNETİM MAHKEMESİNİN HÜKÜMETE SUNDUĞU RESMÎ RAPOR (sadeleştirilmiştir.)

“İstanbul’da meydana gelen askerî ayaklanma. Hareket Ordusu’nun kesin başarısı sayesinde bastırıldığından, bu ayaklanma ve irticaın meydana geliş nedeni hakkında soruşturma ve inceleme yapılarak, ayaklanmayı düzenleyen ye yapanların yargılanmaları ve cezalandırılmaları hakkında İstanbul ve Divanı ve beş Soruşturma Kurulu kurulduğundan birçok neden ve maksatlardan dolayı ortaya çıkan ayaklanma ve irticaın, muhakeme sonucunda beliren nedenlerini ve gelişmesini anlatmazdan önce meydana gelişi ve sonucu aşağıda ârzedilir:

31 Mart Salı gecesi saat 8’e doğru Taşkışla’da bulunan IV. Avcı Tabur ve erleri, subaylarını uykuda iken odalarında hapsederek, silâhlı olarak Ayasofya meydanında ve Mebusan Meclisi önünde toplanmış ve o gece kendilerine katılmalarını sağladıkları bazı askerî birlikleri ve ayaklanmadan haberi olmayan diğer askerî kıt’aları isyana katmak için çeşitli kışlalara askerî birlikler sevketmiş ve bu askerî birliklerin ayaklandırdıkları başka âsi kıt’aların yavaş yavaş gelmesiyle sayıIan artan ve kuvvet bulan âsilerin arasına er kıyafetinde kadro dışı edilmiş subaylar, sarıklı ve fesli birçok fesatçılar karıştıkIarı için, önce «şeriat isteriz» diye isyan eden askerlerin ağızlarında, Bakanlar Kurulundan, milletvekillerinden bazılarının halktan büyük bir grubun softa kıyafetli adamlarla birlikte Harbiye Nezaretinin Beyazıt Kapısı önüne gelerek Hassa ordusu’nun emre itaat eden birliklerini de şeriat adına kandırıp isyana teşvik ettiğinden ordu kumandanı Mahmut Muhtar Paşa hazretleri, isyana katılmamış bulunan süvari ve piyade kıtalarıyla Beyazıt meydanını boşalttırmış, Ayasofya meydanındaki asker yeter derecede kandırıldığından Adliye Nâzırı Nâzım Paşa ve Lazkiye milletvekili Emir Arslan Beyi Öldürmüşler ve Bahriye Nâzırı Rıza Paşayı da yaralamışlardı.

Asi askerlerin galeyanı böylece en buhranlı noktada bulunduğu bir gün, Mebusan Meclisi binası kurşunlarla zedelendiği halde, asilerin cezalandırılması yolunda şiddetli tedbirler alınmaması nedeniyle, asi askerler Mebusan Meclisi’ne girmişler ve isteklerini silâh gücüyle elde etmek hususundaki kararlarını tehditle bildirmişler ve böylece Mebusan Meclisi, asi askerlerin ve onlara, fesada sevkedecek biçimde katılmakla, asi askerlerin vekili oldukları iddiasıyle arzularını ortaya atarak kabul ettirmek isteyen kadro dışında kalmış bazı ümera ve subaylar ile sarıklı ve fesli teşvikçilerin yönetiminde kalmıştı.

Saat 8 sıralarında Kabine’nin değiştirildiğine, şeriatın hükmü, —sanki eskiden yerine getirilmiyormuş gibi— yerine getirileceğine ve isyan eden askerin istekleri gereğince hareketleri affolunduğuna dair eski Mabeyin Başkâtibi Cevat Beyin getirdiği irade asi askerlere bildirilmiş.

Akşama doğru Hassa Ordusu kumandanının azli ve müşir Ethem Paşanın Padişahın arzusuyla Harbiye Nezaretine tâyini, hüküm ve kuvvetin yeniden Yıldız’ın eline geçtiğine delil teşkil ettiği için can ve gönülden irtica taraftarı olan casusların ve istibdat taraftarlarıyla «şeriat isteriz» nidalarınındindar bir emele dayandığını sanan saf insanlar ve her nümayişe bilmeyerek, anlamayarak katılan aptal kimseler büsbütün Meşrutiyet aleyhine dönen bu isyana katılmışlar ve gündüz saat 9’a kadar I. Nişancı Taburu ile I. Alayın I. Merkez Taburu, III. İtfaiye Taburu ve aldığı emir üzerine Fatih’ten halkın galeyanı arasında süngülerle kendisine yol açarak Harbiye Nezaretine gelen I. Alayın Fatih Karakolundaki II. Taburu ve iki süvari alayı ile, iki mitralyöz bölüğü Hassa Ordusu kumandanının emrine bağlı kalmışlardı.

Geceye kadar isyana katılmayan ve Harbiye Nezaretinde bulunan I. Nişancı Taburu, Kabine ve Hassa Ordusu kumandanının değiştirilmesi üzerine asilerle birleşmiş ve böylece Hassa birlikleri hemen tamamen isyana katılmış ve gece sabaha kadar yaylım ateşleriyle zaferi ilân eden asi askerlerin bu gösterisi, İstanbul halkını daimî bir heyecan içinde bırakmıştı.

Asi askerlerin gayız ve şiddetleri, aralarına karışan fesatçıların kötü maksatlı teşvik ve tahrikleriyle, ittihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri ve mektepli subayların aleyhlerine çevrildiği için Salı ve ondan sonraki günlerde birtakım genç ve zekî mektepli subaylar vahşî bir biçimde öldürüldükleri gibi Perşembe günü de kara ordusu askerlerinin isyanına benzer bir biçimde deniz askerlerinin de bir kısmı Âsar-ı Tevfik Süvarisi binbaşı Ali Kabulî Beyi, Yıldız Sarayı önünde ve tahttan indirilmiş olan Padişahın memnuniyet nazarları altında denilebilecek biçimde öldürdükten sonra bir ağaca asarak vahşetin emsalsiz bir levhasını vücuda getirdiler.

Birbirini izleyen bu kanlı faciaların ve asi askerlerin, sivillerin boyunbağlarına ve kahvelerde oynanan tavlalara kadar müdahaleleri ve mektepli subayları idam için semt ve evlerinde aramaları ve Topçu, Bahriye, Sanayi alayları asi erlerine, depolar kırılarak asiler eliyle silâh ve cephane verilmesi Cuma günü her yerde silâh atılması, subayların görevlerini yerine getirmek şöyle dursun, polis ve jandarmadan hemen hepsinin fiilen katılmaları, bazılarının bizzat tahrik ve teşvik edici olmaları, hükümet merkezinin güvenliğini tamamen ihlâl ettiğinden devlet ve millet hemen pek büyük bir tehlikeye düşmek üzere iken Hareket ordusu hazerî kuvvetiyle yetişerek Meşrutiyet’i yeniden kurmuş, milleti mutlak bir esaretten ve devleti muhakkak bir yıkılmadan kurtarmış olduğundan evvelce bildirildiği gibi bu müthiş askerî ayaklanma ile bunun belli bir sonucu olan irticaın ortaya çıkışı ve yayılışı böyle olmuştur.

III. Ordudan getirilen Avcı Taburlarının hükümet merkezinin güvenliğine ait mülkî ve askerî eylemde zorunlu olarak özellikle kullanılmasının öteki askerî birliklere karşı sağladığı Üstünlüğün, öteki birliklerin ayaklanmaya katılmaları hususunda ayrıca bir etkisi olması…

İstanbul’da kumandayı üzerine almış olan subaylar tarafından erlerin maddî eğitimler ve talimleriyle yetinilerek manevî eğitimlerine lüzumu derecesinde önem verilmemesi, yani silâhlı erlerin psikolojilerine yeter surette anlayış gösterilerek kalbî duygularına nüfuz edilememesi…

Erler ile talim zamanının dışında temasa değer verilmeyerek hal ve hareketlerinin teftiş edilmemesi nedeniyle Yıldız Sarayı tüfekçileriyle IV. Avcı çavuşlarından bazılarının ilişkileri gibi bazı uygunsuz durumların meydana gelmesine fırsat verilmesi ve hatta subayların, silâhlı erlerin elbiseleriyle askerî koğuşlarda fesatlıkta bulundukları halde, farkına varılmamış olması ve askerî kıt’alar arasına ve kışlalara asker olmayan kimselerle birtakım sarıklıların girmeleri ve telkinlerde bulunmaları…

Volkan ve ona benzer öteki zararlı gazeteleri erlere okutturmaları…

Yıllardan beri boş oturan askerî heyetin. Anayasanın İlânından sonra talim ve intizam hususunda haklı olarak gösterilen faaliyetten hoşnut kalmamaları…

Hassa Ordusu’ndan ve çeşitli ordulardan tensikat gereği olarak açığa çıkarılan birçok erkân, ümera ve subayların İstanbul’da işsiz bir halde toplu bulunması…

Sürgünden gelenlere ve istibdattan zarar görenlere gereken yardımın yapılmaması…

Hâsılı, subayların, içlerinde büyük rütbelilerden teğmenlere varıncaya kadar kıraathanelerde ve özellikle Harbiye Nezaretindeki kıraathanede birçoğunun kanuna aykırı olarak mitingler yapmaları…

Zararlı yayınlara imzaları altında tenkit edici makaleler, şikâyetnameler yazmaları.. Şikâyette bulunanların şikâyetleri incelenmediği için hoşnut olmayanların bu yoldan da çoğaltılması…

Hürriyet’in ilânından sonra tiyatro ve konserlerde subayların ve askerî okul öğrencilerinin oyun oynamaları ve askerî kıt’aların silâhlı olarak resmi geçit yapması ve bu vesile ile askerî terbiyenin bozulması…

Askerî hiçbir değerleri olmadığı halde Anayasa’nın yayınlanmasından sonra çeşitli sınıflardan iki bine yakın çavuşun açıktan üsteğmenliğe terfi ettirilmesi…

Başkaldırmaya alışmış olan askerlerin meşrutiyetin ilânındansonra o eski alışkanlık nedeniyle tezkere istemek, talime çıkmamak, subay istememek, terfi arzusunda bulunmak gibi gösterdikleri itaatsizlik ve ayaklanma çıkartmakta teşvik ve tahrik edenlere kanunî cezaların tamamen uygulanmaması…”

Hükümet

Yukarıda açıkça anlatılan duruma ve bu yolsuzluklara karşı hükümetin, Meşrutiyetin başlangıcından beri gerekli ve etkili tedbirler almakta bir kudret göstermemesi ve ayaklanma hareketinde, yani devletin pek tehlikeli olan zamanında elde bulunan ve hükümete bağlı askerî güçlerin Meşrutiyeti koruma uğrunda kullanılmış olmaması.

Tahttan İndirilen Abdülhamit

Otuz üç yıllık saltanat süresi, ciltler dolduracak çeşitli facia ile dolu bulunan Abdülhamit’in müstebit eylem ve isteklerine uymayan hamiyetli insanları ve hürriyet taraftarlarını yok etmede ve uzaklaştırmada ve İslâm dininin kutsal kitaplarını ortadan kaldırmakta ve yakmakta, devletin ordu ve donanmasını tahrip ve işgörmez bir hale koymakta, millî ahlâkı casuslukla, rüşvetle bozmakta, milletin gözünün bilgi ışığı ile aydınlanmaması için eğitim düşmanlığında izlediği kötü yol herkes tarafından bilindiğinden ve Sıkıyönetim Harp Divanları da esasen 31 Mart 1325 (13 Nisan 1909) askerî ayaklanmasiyle meşgul bulunduklarından, o meşum mazinin çirkin tafsilatına girişmeye lüzum görülmemiştir.

11 Temmuz 1324 (24 Temmuz 1908)’ de Anayasayı kabul ve Meşrutiyet’e sadık kalacağına yemin ettiğini yayınlayan Abdülhamit vatanı tahripte ve istibdadı kuvvetlendirmede en dehşetli 12 Temmuzdan itibaren yine hafiyeliğin ortadan kaldırıldığını ilân etti. 

…Özellikle 31 Mart 1325’te ve bunu izleyen ayaklanma günlerinde asi askerlerin öldürdükleri bazı ümera ve subayların şehit kanları bir taraftan akıp dururken, subaysız ve isyan halinde Yıldıza giden asi askerlere, -bu asi askerler tabur tabur geldikçe- Harem Dairesinden özel surette araba İle Mabeyin’e gelen Abdülhamit’in bizzat iltifat göstermesi, âsi ve katil silâhlı erleri bizzat yanına çağırarak Hilâfet makamının, Osmanlı sülâlesi tahtının kutsal şeref ve adaletini düşünmeyerek onlarla konuşması ve özellikle «Asâr-ı Tevfik» Süvarisi Binbaşı Ali Kabulî Beyi ayaklanmanın üçüncü perşembe günü, asi bahriye erleri çeşitli tehdit ile Yıldız’a götürdükleri vakit, Abdülhamit’in içeriden Mabeyin’e ve pencere Önüne gelerek, asilerden ikisini, eliyle işaret ederek çağırması ve Mabeyin Eski Başkâtibi Cevat Beyin tekrar tekrar ihtar ve ricasına rağmen her ikisiyle de ayrı ayrı ve pencere önünde lâkırdı etmesi ve Cevat Bey’in bunlarla görüşmek zat-ı  şahanelerine yakışmaz» ihtarına: «Bizi yatağımızda yatarken. Niçin yaksınlar, sormayalım mı?» demesi ve daha sonra adı geçen Ali Kabulî Beyin, gözü önünde fecî bir surette asiler tarafından süngülenelenerek şehit edilmesi vesonra sürüklenerek Saray civarında bir ağaca asılması… Ve asi silâhlı bahriye taburunun evvelce sancağında asılı olan Birinci Mecid nişanının adı geçen tabur subayları, ayaklanan askerin, birinci günü sancağı, asiler kışladan zorla aldıkları esnada çıkarmış oldukları halde. Padişahın bu asi askerlerin elinde bulunan sancağa yeniden ve sarayının kapısı önünde aynı rütbeden nişan taktırması. Yıldız Sarayı civarında oturan Süvari Ertuğrul Alayı’ndan dört beş genç mektepli subayın vahşî bir bir biçimde öldürülmeleri bu ihtilâlin teşvikçi ve tahrikçisi olduğuna bir delil teşkil eder.

Askerî ayaklanmanın ve böylece irticaın nedenlerini ve meydana çıkış biçimlerini özet olarak açıklayanbu raporun sunulmasından maksat, durumu herkesin inceleyebilmesi ve ders alması için gözönüne koymak ve bununla birlikte bu kadar facialara ve idamlara sebep olduğu, yapılan duruşmalarla hakkında yeter derecede vicdanî bir kanaat hâsıl olan Abdülhamit’in dahi yargılanmasını istemek ve teklif etmekten İbarettir. Kamuoyu tarafından karar ve hükümleri son derece dikkatle incelenmekte ve izlenmekte olan heyetimizin, hak ‘e adaleti sağlamaktan başka bir harekette bulunmamış olduğunu göstermek için bu raporun aynen yayınlanmasına müsaade edilmesini istirham ederiz.

8 Haziran 1325 (21 Haziran 1909)

Birinci Divan-ı Harb-i Örfi Başkanı

Tophane-i Âmire Nâzırı

Birinci Ferik (Orgeneral)

Hurşit

Not: Yukarıdaki rapor. Hareket Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa eliyle Harbiye Nâzırı Salih Paşaya verilmiştir. Salih Paşa, raporu Bakanlar Kurulunun toplu halde bulunduğu bir sırada Sadrazam Hüseyin Paşaya şu sözlerle sunmuştur:

“Buyurunuz! Sultan Abdülhamit’in 31 Mart askerî ihtilâline karıştığını, alâkası ve methali olduğunu (parmağı bulunduğunu) gösteren rapordur.”

Bakanlar Kurulu, Hüseyin Hilmi Paşa Kabinesini de ağır biçimde suçlayan raporun, yalnız eski Padişahı ilgilendiren kısmı üzerinde durmuştur.

İlk sözü Şeyhülislâm Sahip Molla almış ve şunları söylemiştir.

“Abdülhamit’in en büyük zulüm ve düşmanlığına uğrayan benim. Fakat 30 bu kadar yıl Saltanat ve Hilâfet makamında bulunan bir zatın, şer’i fetva ile ve erbâb-ı hal ve akdin (devlet işlerinin görülmesi, yürütülmesi ve sonuçlandırılması ile görevli kimselerin) reyi ile tahttan indirildikten sonra, hakkında yapılacak bir muamele tasavvur edemem.”

Adliye Nâzırı Necmettin Molla da aynı yönde konuşmuştur. Bunun üzerine Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa konuşmuştur:

“Raporun resmî bir tezkere ile gönderilmeyip Harbiye Nâzırı tarafından Heyette okunmak üzere hususî surette elden reylerine iştirak edeceklerinden emin bulunduğunu söyleyerek müzakereye son verdi. Raporu da Harbiye Nazırına iade etti.”

Abdülhamit’in yargılanması sorunu böylece kapanmış oldu. (6)

Devam edecek…

-Orgeneral İzzettin Çalışlar, 31 Mart olayını anlatmaktadır…

Resim; www.answers.com – 220 × 278 – Search by image

Açıklamalar;

(*) Rıza Tevfik Bölükbaşı (1869-1949, İstanbul) Türk şâir, filozof ve devlet adamı.”

(**) Abdülhamid’in Kurtlarla dansı (1), Mustafa Armağan

Kaynaklar;

(1) “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İktidar Oyunu” Avni Özgürel. Sahife; 148

(2) A.g.e.

(3) A.g.e.

(4) “Devlet ve Kimlik”, Aytunç Altındal, Sahife.96-2

(5) Mehmet ö. Alkan, “Modernization from Empire to Republic and education in the process of nationalism”, Editör: Kemal H. Karpat, Ottoman Past and Today’s Turkey, Brill 2000, s. 124 vd. Ayrıca bkz. Aynı yazar, “Osmanlı İmparatorluğu’nda modernleşme ve eğitim”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 12, 2008, s. 9-84. (Alıntı; Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı (2) Mustafa Armağan)

(6) “31 MARTTA YABANCI PARMAĞI”, DOĞAN AVCIOGLU, Birinci Basım Temmuz 1969, S.140 (Yazıdaki vurgulamalar tarafımdan yapılmıştır. Canmehmet)

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*