Refaha Ulaşmak Adına Sanayileşmek Uygarlığın Sonunu mu Getirecek (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Jack London’ı ve ünlü eseri “Uçurum İnsanları”nı biliriz. London, eserinde: Yaşadığımız Dünya’daki insanın gerçeğini bize yaşarayak aktarırken; Hiçbir eserinde bu kadar kalp ağrısı çekmediğini ve gözyaşı dökmediğini ifade eder.

-Uygarlık (Sanayileşme), insanlar için bir kurtuluş mu,

-Uygarlık, insanların refaha kavuşmasının en kestirme yolu mu,

-Uygarlık: yoksulun, zayıfın, hak ve adalet arayanların çalacağı bir umut kapısı mıdır?

-Yoksa uygarlık: İnsanın ölmeden cehennemi yaşamasının başka bir adı, bir aldatmaca mıdır?

-Gidişata göre (Fabrikalarda)  insanın yerini robotlar almakta-alacaktır. Robotlar: yememekte, harcamamakta, tüketmemektedir. O halde;  Üretilen bu ürünler kimlere satılacaktır? Cevabı olan bunu kendine vermelidir. Özetle: Makineli Tüfeklerle sanayileşmeye başlayan Batı, robotları insanların yerine koyarak, ne yapmak istemektedir? İnsanlar ne olacaktır? Evet…?

Uçurum İnsanları:

Uçurum İnsanları üzerinde güneş batmayan ülke olarak bilinen İngiliz İmparatorluğu’nun karanlık yüzüne dair birinci elden bir tanıklık…

Jack London 1902 yılında, birkaç aylığına şehrin yoksul semtlerinden Doğu Yakası’nda yaşamak üzere Londra’ya gelir ve halktan biri gibi zaman geçirir. Burada, işçi hareketinin büyük bedeller pahasına kazandığı hakların hiçe sayıldığı bir ortamla, insan onuruna yakışmayan büyük bir fakirlik ve sefaletle karşılaşır. Karnını doyurmak için kaldırımda bulduğu meyve çöplerini yiyen aç insanlar, hastalıkların ve pisliğin kol gezdiği sokaklarda uyuyan evsizler, başıboş bırakılmış bitkin ve sahipsiz çocuklar, hepsi dehşet verici bir çukurun içine düşmüş gibidir. İlk sayfasından itibaren okuru içine çeken Uçurum İnsanları, zenginlik ve refahın gerisindeki yoksulluğu doğrudan ve çarpıcı gözlemlerle anlatıyor. “Başka hiçbir kitabım için yoksulların ekonomik açıdan aşağılanmasını inceleyen Uçurum İnsanları kadar kalp ağrısı çekip gözyaşı dökmedim.”(1) Diyor. Jack London

“Jack London’ın şahit olduklarının aktarılmasına geçmeden önce konunun açılması adına iki ilim insanı hakkında kısa bir açıklama yapılması gerekmektedir. Dizinin sonunda bunun gerekçesi ayrıca açıklanacaktır.

1)Geçen bölümde Yunanlı tarihçi Dr. Cosmos Magalommatis’den (D.1956) kısaca bahsedilmiştir.  Araştırmaları için onbir dil öğrenen; Dinler Tarihi dahil birçok konuda önemli çalışmaları bulunan Dr. Magalommatis: 1993 yılında Kahire El Ezher Üniversitesi’nde Müslümanlığı kabul etmiştir. Dr.Megalommatis, Yunan resmî ideolojisine karşı çıktığı için Yunan Kilisenin baskısı ile Panteon Üniversitesinden ihraç edilmiştir.

2)Roger Garaudy, (1913-2012) Müslüman Fransız düşünürü. Garaudy, Öğrenciliği sırasında komünizmi yoksullara sahip çıkan bir sistem olarak görüp 1933’te Komünist Partisi’nin gençlik kollarına katıldı ve otuz yedi yıl boyunca parti kademelerinde çalıştı. Fransız hükümetinin Hitler’le anlaşmasını kışlada protesto eden bildiriler hazırladığı için Fransız sömürgesi Cezayir’e sürgün kampına gönderildi. Kamp subayının emrine karşı geldiğinden kurşuna dizilecekken İbâzıyye mezhebinden olan müslüman askerlerin, “İnancımızda silâhsıza ateş edilmez” şeklindeki itirazları sayesinde kurtuldu. Sorbonne Üniversitesi ve Moskova Bilimler Akademisi’nden felsefe alanında doktor unvanı aldı. Almanca, İngilizce, Rusça ve Arapça öğrendi...Garaudy ömrünün sonuna kadar insanlığın yararına olacak sistem, yöntem ve uygulamaları bulup ilân etmek için dünyayı dolaştı. Sonunda idealine en uygun din olarak İslâm’ı gördü ve 2 Temmuz 1982’de Cenevre’de Müslüman oldu. Filistin davasına sahip çıkması ve İsrail zulmünü kitaplarında dile getirmesinden ötürü Batılı basın ve yayın organları tarafından aforoz edildi; böylece kendisine büyük kitabevlerinin ve yayın kuruluşlarının kapıları kapandı.(2)

Yukarıda tanıtılan iki ilim insanının ortak yanı: “Doğru olan”ı  bulmak adına araştırma yapmaları ve “Doğru”yu savunmak, idealleri uğruna her türlü kişisel kaybı, zararı göze almalarıdır.

Bu arada şunlarda alenen belirtilmelidir:

Laikliğin beşiği Fransa! ile, Demokrasinin beşiği Yunanistan!: Kamuoyunda kendilerini nasıl tanımlamaktadır?

“Laik, Demokrasi aşığı, Hukukun Üstünlüğüne inanan, Değişik  fikirlere saygılı, Modern, Çağdaş..” Değil mi? Peki, uygulamaları nedir? Belirledikleri çizginin dışına çıkanlara hayat hakkı verilmediğidir.

Bu ikiyüzlü uygulamalar, emirlerindeki medyanın kasıtlı aldatmalarına karşılık, Batılıların (Hıristiyanların) gerçek yüzünü gizleyememektedir.

Artık, “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” gerçeği ile, “Sanayi Devrimi ” nedeniyle, katledilen  insanın ve çevrenin hikayesine geçebiliriz.

Sokak satıcılarının arabaları, bütün gün etrafta dolaşır durur. Bu meyveler çoğu zaman geceleri yaşadıkları ve uyudukları tek odada saklanır. Burada meyveler hastalıklara, aşırı kalabalık ve çürümüş yaşamın iğrenç kokularına maruz kalır ve ertesi gün yeniden satılmak üzere arabalara yüklenir.

Doğu Yakası’ nın yoksul işçisi iyi, sağlığa yararlı et ya da meyve yemenin nasıl bir şey olduğunu bilmez; aslında, çok nadiren et ya da meyve yer: daha kalifiye işçinin ise yediği şeylerden övünecek bir yanı yoktur. Cafelerin durumuna bakacak olursak, ki bu oldukça iyi bir ölçüttür, hayatlarında hiçbir zaman çayın, kahvenin ya da kakaonun tadını bile bilemezler. Kahvehanelerdeki bulaşık suyu sizin ya da benim içmeye alışkın olduğumuz çay ya da kahvenin yanına bile yaklaşamaz.

Mile End yolu üzerindeki Jubilee Sokağından çok uzakta olmayan cafeyle ilgili küçük bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim.

“Buna karşılık bana bir şey verir misin, kızım? Herhangi bir şey, fark etmez. Bütün gün ağzıma tek lokma koymadım. Açlıktan neredeyse bayılacağım.. “

İhtiyar bir kadındı, temiz siyah paçavralara bürünmüştü ve elinde bir peni tutuyordu. “Kızım” diye seslendiği ise yorgunluktan bitmiş, kırk yaşlarında bir kadındı, cafenin hem sahibi hem de garsonuydu.

Bu yalvarışın nasıl karşılanacağını görmek için ben de yaşlı kadın kadar endişelenerek bekledim. Saat öğleden sonra dörttü, kadının baygın ve hasta bir görünüşü vardı. Cafenin sahibi bir an tereddüt etti ve daha sonra koca bir tabak “kuzu yahnisi ve taze fasulye” getirdi. Ben de aynı yemekten yiyordum. Fikrimce kuzu çoktan koyun olmuş ve taze fasulyeler de tazeliğini çoktan kaybetmişti. Bununla birlikte asıl önemli olan şey, bu yemeğin altı peniye satılmasıydı ve cafenin sahibi bu yemeği yaşlı kadına bir peniye vermişti. Bu durum bir kez daha yoksulların daha yardımsever olduğu gerçeğini kanıtlıyordu

Yaşlı kadın büyük bir minnettarlıkla dar masanın karşı tarafına oturdu ve dumanı tüten yahniye aç kurtlar gibi saldırdı. Bir sûre ses çıkarmadan sessizce, durmadan yedik. Sonra birdenbire kadın sanki patlarcasına ve neşe içinde bana seslendi:

-Bir kutu kibrit sattım,  “Evet,” diyerek doğruladı yeniden, çok büyük bir neşe içinde. Bir kutu kibrit sattım!

Bu peniyi böyle kazandım.”

“Epey yaşlı olmalısın,” dedim.

Dün yetmiş dördüme bastım,” diye karşılık verdi, sonra iştahla tabağına döndü.

Yemin ederim ki bu yaşlı kadına yardım etmek isterdim, ama bugün ağzıma ilk defa bir şey koyuyorum, ‘ dedi yanımda oturan genç adam. “Bu yemeği yiyebiliyorum, çünkü bulaşık yıkayarak rezil bir şilin kazandım. Karşılığında kaç tencere yıkadığımı ben de bilmiyorum. “Altı haftadır benim mesleğimde iş yok,” dedi daha sonra, benim sorularıma cevap olarak, arada bir böyle ufak tefek işlerden başka bir şey bulunmuyor.” (3)

İngiliz işçi sınıfının gırtlağına kadar biraya batmış olduğu söylenebilir. Bira yüzünden kafaları işlemez ve donuk olmuşlardır. Verimlikleri ne yazık ki düşer, hayal güçlerini, alışkanlıklarının sonradan edinilmiş bir alışkanlık olduğunu söylemek çok zordur, çünkü bebekliklerinden başlayarak bu şeye alışırlar. Çocuklar sarhoşluğun içinde doğarlar, daha ilk soluklarını içlerine çekmeden önce içkiye doyarlar, içkinin kokusunun ve tadının ortamında dünyaya gelirler ve bunun ortasında büyürler.

Her yerde meyhaneler vardır. Her köşeden fışkırırlar ve erkekler kadar kadınlar da sık sık buralara giderler. Buralarda çocuklara da rastlanır. Analarının babalarının eve gitmelerini bekleyen bu küçükler büyüklerinin bardaklarından yudumlar alırlar, bayağı konuşmaları ve alçaltıcı sohbetleri dinlerler, bütün bunlar onlara da bulaşır, ahlaksızlığa ve sefahate alışırlar…

Ev hayatı ortadan kayboldukça, meyhane hayatı ortaya çıkar. Yalnızca aşırı çalışan, bitkin düşmüş, kötü sağlık koşullarına maruz olan erkeklerle kadınlar içkiye anormal olarak eğilim gösterenler değildirler.

Ev hayati olmayan, topluluk içinde yaşamayı seven erkek ve kadınlar da topluluk içinde yaşama isteklerini tatmin etmek için ışıklı ve gürültülü meyhanelere koştururlar. Bir aile tek bir odaya sıkıştırılırsa, elbette ki ev hayatı imkansız olacaktır. Böyle bir ikametgahın kısa bir incelemesi sarhoşluğun en büyük nedenlerinden birini gün ışığına çıkaracaktır.

Buralarda aile sabahları uyanır, anne, baba, oğullar ve kızlar aynı odada tuvaletlerini yaparlar, sıkış tıkıştırlar -çünkü oda çok küçüktür-, anne kahvaltıyı hazırlar. Kalabalık vücutlarının bütün gece boyunca ağır ve mide bulandırıcı nefes alışverişleriyle havası ağırlaşan aynı odada kahvaltı edilir. Baba işe gider, büyük çocuklar okula gider ya da sokağa salınır, anne emekleyen küçüklerle evde kalarak ev işlerini yapar-yine aynı odada. Burada çamaşırları yıkar, hiç yer kalmayan odayı sabun köpükleriyle ve kirli çamaşırların kokularıyla doldurur ve kuruması için çamaşırları yine aynı odaya asar.

Akşam olunca günün türlü türlü kokularının çıkmadığı odaya aile yeniden doluşup yatar. Yani, olabildiğince çok sayıda insan tek bir yatağa -o da yatakları varsa- ve yerde serili paçavraların üzerine yığılır. Günlük yaşayışları budur. Bu düzen, aylar ayı, yıllar yılı sürer gider. Evden tahliye edilinceye kadar bu tempoya hiç ara verilmez. Çocuklardan biri öldüğü zaman, ki Doğu Yakasında yaşayan çocukların yüzde elli beşi daha beş yaşına gelmeden önce öldükleri için ölmeye mahkûmdur, ceset aynı odaya yatırılır. Eğer çok fakirlerse, cesedi gömene kadar odada bekletirler. Ceset gündüzleri yatağa yatırılır; geceleri ise yaşayanlar yattıkları için, cesedin yeri masanın üstüdür. Sabah ceset tekrar yatağa konulur ve masada kahvaltı edilir. Kimi zaman ceset, ailenin yiyecekleri için kiler görevi gören rafa yerleştirilir. Yalnızca birkaç hafta önce Doğu Yakalı bir kadının başı belaya girmişti, çünkü çocuğunu gömemediği için üç hafta evinde bekletmişti.

Şimdi anlattığım böyle bir oda bir ev değil, bir dehşet yuvasıdır ve buradan meyhanelere kaçan kadın ve erkekler suçlanmamalı, onlara acınmalıdır. Londra da ailelere bölünmüş 300,000 insan tek odalı evlerde yaşamakta, 900.000 kişi ise 189l’de kabul edilen Kamu Sağlığı Yasasına aykırı koşullarda ikamet etmektedir. (4)

Bu (20.asrın  başında/1902 YıIında) yaşanmış örnekler, Sanayi Devrimini gerçekleştiren İngiltere’nin, hangi şartlar altında ve neye karşılık sanayileştiğini göstermek için verilmiştir.

Gelecek bölümde vereceğimiz diğer örneklerle çok açık olarak görülecek olan: Osmanlı Devleti’nin, parçalanması için Batı tarafından yaklaşık, 100 yıl boyunca ve kasıtla çıkarılan sürekli isyan ve savaşlara rağmen Osmanlı halkı, hiçbir zaman böyle bir yoksuluk, zulüm yaşamadığıdır.

Bir Tarım Toplumu’nun hızla sanayileşmesinde, ortaya yoğun işsizliğin çıkacağı baştan bellidir. Buna rağmen Batılı Devletler, bu konuda acımasız davranmış, “ucuz emek” adına hiçbir önlem almamış, hatta köylerden şehirlere göçü desteklemiş; insanına yaşarken cehennem azabı yaşatmıştır.

Sanayileşen ülkeler, ilk adımda kendi halklarının; arkasından da sömürgelerinin kanlarından beslenmiştir.

Bu dizi de, hem sanayileşmenin  gereği ve gerçeği; hem de beraberinde çevre ve insana getirdiği, yaşattığı zulmü gözler önüne serilecektir.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Kaynaklar:

(1)Bahse konu kitabın tanıtımından: https://www.dr.com.tr/Kitap/Ucurum-Insanlari/Edebiyat/Roman/Dunya-Roman/urunno=0000000585617

(2)Daha fazlası için bakınız: https://islamansiklopedisi.org.tr/garaudy-roger

(3) JACK LONDON, “UÇURUM İNSANLARI” Sahife:233

(4) A.g.e: Sahife:292

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SPAM ENGELLEME SORUSU

*

↓