NUTUK Dosyası açılıyor: Kurtuluş Savaşı’nı günün gazetelerinden okuyamayan tek millet Türklerdir. (6

Çok doğru bir ifade. Elbette kurucunun felsefesini anlamadan siyaseti yapılamayacaktır.

 

Prof. Erik-Jan Zürcher, ülkemizde Yakın Türk Tarihi ile ilgili yaptığı çalışmalarıyla tanınan –Türkolog- Hollandalı ilim insanıdır. Leiden Üniversitesi’nde Türkiye Etütleri Bölümü ile Uluslararası Sosyal Tarih Enstütüsü başkanlığı görevleri arasındadır. Uluslararası alanda Türkiye denilince ilk akla gelen isimlerden olan Prof. Zürcker’, çalışmaları nedeniyle  Türk Dışişleri Bakanlığı’nca 2005 yılında üstün hizmet madalyasıyla ödüllendirilmiştir.

NUTUK dosyası açılmadan evvel bu konunun meraklılarınca daha iyi resmedilmesi için bu ilim insanı ile yapılan bir röportaj kısaltılarak aşağıda verilmektedir.

-Türkiye’ye, özellikle imparatorluğun son yılları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarına dönük bu ilginiz nasıl başladı?

-70′li yıllarda Türk dili ve kültürü okudum ve giderek daha çok ilgilenmeye başladım. Cumhuriyet tarihi ilgimi çekti. Hep yeni bir başlangıç olarak gösterilmesi, ki Atatürk’ün Samsun’a çıkışı ile başladığı iddia edilirdi. Bundan şüphelendim. Böyle bir şey olabilir mi diyerek derinleşmeye başladım. Bu konu üzerine yüksek lisans yaptım. İzmir suikastı ile başlayan dönemi mercek altına aldım. O zaman hem muhalif Milli Mücadele hem de eski İttihat ve Terakki liderleri temizlendi. Bunun nedenlerini merak ettim.

-Neden bu temizlik yapıldı? Cumhuriyet her şeyi sıfırlamak, yeni bir başlangıç mı yapmak istedi?

-Bence Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet arasında büyük bir devamlılık var. Liderlik tarzı ve elit kadro aynen devam etti. Cumhuriyet’in liderleri de eski İttihatçı. Yani liderlik seviyesinde devamlılık var. Bürokrasi ve orduya bakınca da büyük bir değişiklik olmadı.

-Devletin ideolojisi mi değişti sadece?

-Değişikliklerle birlikte, ideolojide devamlılıklar var. Cumhuriyet’le birlikte bu uluslaşma gündeme geldi. Türk milliyetçiliği yani.

-O halde Cumhuriyet’i kuranların kafasında önceden böyle bir proje var mıydı, yoksa şartlar zorladığı için mi cumhuriyete geçtiler?

-Belki Atatürk’ün kafasında vardı. Yani üst kadroda. Ama genellikle, en azından 1922′ye, yani büyük zafere kadar, herkes, imparatorluğun sürdürülmesi için çabalıyordu. Söz gelimi Ankara’da padişahın doğum günü kutlanıyordu. Yeni bir devlet kurma fikri o kadar kök salmamıştı. Milli Mücadele’yi, Cumhuriyet tarihinin bir parçası olarak görmek yanlıştır. Milli Mücadele, var olan devletin, Osmanlı’nın devam etmesi için verilen bir savaştı. Yeni bir Türk devleti ya da cumhuriyet kurmak için değil.

-Dönüşüm ne zaman oldu peki? Ne zaman ‘Bu iş Osmanlı ile olmayacak, yeni bir devlet lazım’ denildi?

-Bunu söylemek çok zor. Belli bir tarihte olmadı aslına bakılırsa, bir geçiş süreci yaşandı. 1921′de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu var, tamam. Onun getirdiği sistem cumhuriyete benziyor. Ama Osmanlı Anayasası da var. Teşkilat-ı Esasiye bunun bir parçası. 1921′de cumhuriyete geçiş başladı diyebiliriz. Bu süreç 1924′te, yeni anayasa ile sona eriyor. Osmanlı anayasası 1924′te gündemden kalkıyor. Ama yine de belli bir tarih yok. 1923′te bile Milli Mücadele kadrosunun çoğunun tercihi, anayasal bir monarşiydi.

-Atatürk de bu düşünceyi paylaşıyor muydu?

-Tabii, onun düşüncelerini bilemem. Ama sonradan söylemiş. 1920 ve 21′de aklında cumhuriyet var mıydı? Olabilir, ama net olarak bilemiyoruz. Çünkü güvenilir, o dönemden gelen bir belge yok.

-Ama bir süre sonra Cumhuriyet, Osmanlı’nın reddi üzerine inşa edilmeye başlandı.

-Evet, tamamen öyle oldu. Ama anayasal monarşiyi tercih edenler, yani Rauf, Karabekir gibiler, 1925-26′da tasviye edilerek, siyasal merkezin dışına itildi. Tabii Atatürk’ün çevresindeki radikaller siyaseti tekelleri altına alıyor, özellikle de 1925-29 arasında, Takrir-i Sükun’la, muhalefete falan izin verilmiyor. Osmanlı’yı ret fikri hâkim oluyor. Gerçekten de bu uluslaşma projesinin bir parçası da budur. Abartmadan diyebiliriz ki, onların gözünde, Türkiye, Osmanlı’dan kurtulmuştu. ‘Tamam biz Türkler bu imparatorluk için çok şey yaptık, çaba gösterdik; ama artık biz Türklerin de nihayet bir evi var.’ düşüncesi hakim oldu. ‘Kendilerini bir rehber, bir öğretmen, halkı yönlendirecek kadrolar olarak görüyorlardı…’

-Bu süreçte halk nerede? ‘Biz Osmanlı’yı kaldırıyoruz, siz ne diyorsunuz ey ahali?’ gibi bir durum söz konusu oldu mu peki?

-Yok, yok, hayır. Tamamen tepeden inme bir durum. Yani Kemalist kadro, İttihatçılar gibi pozitivist. Ve pozitivistler genellikle halka pek güvenmiyorlar. Modernliğe, çağdaşlığa, bilime, teknolojiye, rasyonelliğe çok büyük inançları var. Kendilerini bir rehber, bir öğretmen, halkı yönlendirecek kadrolar olarak görüyorlar; ama halka pek güvendikleri söylenemez.

-Bu güvensizlik neden? Halk mı çok aşağıda yoksa onlar mı çok yukarılarda bir yerlerdeydiler?

-Kısmen pozitivizmden kaynaklanıyor. Avrupa pozitivizminde de aynı şey söz konusuydu. Halka pek güvenilmez, bilim adamları ve aydınlardan müteşekkil bir aristokrasi kurulması istenirdi. Bir yanı bu. Öte yandan Anadolu gerçeği var. Söz konusu kadronun büyük bir kısmı Avrupalı, çoğu Rumeli’den gelmiş. Ya da Ege sahillerinden, adalardan ya da İstanbul’dan. Kemalist cumhuriyetin kadrosuna baksak, üçte ikisi, Ege Bölgesi’nden. Anadolu onlar için yeni bir memleket.

-Cumhuriyet’i kuranların Anadoluluğu çok azdı o halde?

-Evet, çok az. Anadolu’yu pek bilmiyorlar. Mesela İttihat ve Terakki, Meşrutiyet döneminde, bilimsel araştırmalar yaptırtıyor. Aleviler, Kürtler, aşiretler hakkında. Çünkü bilmiyorlar. Anadolu halkı nedir, öğrenmek istiyorlar. Aleviler nedir, eskiden Hıristiyan olmuş Müslümanlar mıdır nedir, buna dair şüpheleri var. Misyonerlerin yazışmalarını takip ediyorlar. Söz gelimi Atatürk ilk kez 1916′da, 35 yaşındayken Anadolu’ya geçiyor. Bu çoğu için geçerli. İnanılmaz bir uçurum var bu Egeli kadro ile Anadolu halkı arasında. Bir yabancılaşma durumu var. Tabii etnik bir farklılık değil bu. Modern eğitim görmüş, Abdülhamit’in kurduğu okullarda okumuş, pozitivist eğitim almış bir kadro bu.

-Bu kadronun Osmanlı’nın dağılışının faturasını İslamiyet’e kestiği ve yeni ulus inşası sürecinde İslam yerine Türklüğü ikame ettiği söylenir. Buna katılıyor musunuz?

-Bu biraz karışık ama dini, modernleşmenin engeli olarak gördükleri kesin. Bu da pozitivizm kaynaklı bir özellik. Biliyorsunuz bu düşünceye göre üç dönem vardır; önce dinsel, sonra felsefî dönem ve sonunda da fen dönemi. Kemalist kadro da aynı fikirde. Din bir engel. Öte yandan evet, bir Türkleştirme, Türk milliyetçiliği yapmaya çalışıyorlar; ama Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele ile devam eden on yıllık savaş döneminin birikimi de var. Bu dönemde Osmanlı Müslümanları, Hıristiyanlarla savaştı, özellikle de Rum ve Ermeni Hıristiyanlar. Yani bir yandan etnik Türk milliyetçiliği var ama diğer yandan bu miras da çok güçlü. Bu yönden Hıristiyan ya da Musevi bir Türk düşünmek onlara çok zor geliyor. Bunların İstanbul’daki uzantıları; azınlıklar, Levantenler Cumhuriyet içinde hep bir sorun olarak görülüyor…

-Sizce Cumhuriyet devrimi tepeden inmeci bir devrim miydi? Diktatöryal özellikleri var mıydı?

-Şüphesiz evet. Özellikle 30′lu yıllarda. Resmî olarak olmasa bile fiilen bir diktatörlüktü. Ama unutmayalım ki o dönemde Avrupa’daki devletlerin büyük çoğu diktatörlüktü. Ama Türkiye’de daha erken, 20′li yıllardaki İtalya gibi, başlıyor. Franko, Mussolini, Salazar gibiler siyasî coğrafyayı kaplamış, demokrasi bir istisna olmuş o yıllarda. Biraz o döneme de bağlı. Ama teorik açıdan Cumhuriyet’in temelleri demokratikti.

-Peki bu kadronun başındaki Atatürk? Bir demokrat mı, yoksa diktatör mü?

-Onun kendi fikirlerinde de aynısını görüyoruz. Prensip olarak Fransız Devrimi’nin ilkelerine inandı; ama fiilen, demokrasi, kendi devrimlerini ve modernleşme projesini tehlikeye soktuğu zaman, demokrasiye sırtını döndü. Mesela 1925′te, Takrir-i Sükun vardı. 1930′da Serbest Fırka olayı yaşandı. Tıpkı 1913′te İttihatçıların yaptığı gibi. Bir seçenek varsa; demokrasi ve modernleşme arasında seçim yapmaları kaçınılmaz olduğunda, modernleşmeyi seçtiler.

-Serbest Fırka neden kapatıldı?

-Çünkü başarılıydı! Fethi Okyar’ın yaptığı mitingler çok kalabalık topluyordu. 1930′larda dünya kriz içinde. Batı Anadolu’da gelişmiş bir ziraat var ve bu ziraat, büyük krizin etkisinde. Yolsuzluklar çok yaygın. Halkın Kemalist kadroya olan desteği azalmış. Zaten Serbest Fırka da bunu gayet güzel gösteriyor. İnsanlar şahsen Mustafa Kemal’e bağlı; ama CHP’yi tutmuyorlar. Muhalefet başarılı olunca kapısına kilit vuruluyor. Bu arada hem İttihatçılarda hem de Kemalistlerde aynı şeyi görüyoruz; demokrasi, modernleşmenin bir parçasıdır diye düşünüyor ve buna da inanıyorlar. Ama devrimleri tehlikeye girdiğinde, demokrasiyi feda etmeye hazırlar. 30′da bunu gördük.

-Serbest Fırka kapatılmasa?..

-Kapatılmamış olsaydı, seçimleri kazanmış olsaydı ne olacaktı, diye sorabiliriz. Hiç şüphe yok ki Atatürk yine cumhurbaşkanı kalırdı; ama daha rekabete dayalı bir siyasal ortam; daha demokratik bir ortam olurdu. Demokrasinin kök salması açısından daha iyi olurdu. 1950′de yaşananlar, yirmi yıl önce yaşanabilirdi. Kemalist Cumhuriyet’in en koyu diktatörlüğü, 35′te başlayıp, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar sürdü. Kadınlar birliği, üniversiteler, gazeteciler birliği ve birçok gazete kapatıldı… Devlet ve parti tam anlamı ile hayatın, toplumun tüm katmanlarına el koydu.

-Neden? Kontrolü kaybetme korkusu mu bu?

-Tabii, öyle bir korku var. Ekonomi kötü. Kadronun kendine güveni yok.

-Bu arada Meclis’te toplum adına sesini yükseltecek kimse yok muydu?

-Hayır, tabii ki yok. Meclis ile halk arasında pek bağlantı yok. Vekiller de resmiyette seçilmiş görünse de, fiilen atanmış durumda. Mesela Mehmet Fuat Köprülü, Kars milletvekili seçilmişti. Ama hayatında Kars’ı görmüş müydü acaba? Onun gibi onlarcası vardı.

-Peki halkın hiç tepkisi olmadı mı bunlara? Ara ara ayaklanmalar görüyoruz bazı bölgelerde.

-Yok onlar farklı, daha çok mahalli ayaklanmalar. Sözgelimi Şeyh Said İsyanı var 1925′te. Tabii İslamcı tarafları var bu olayın ama bölgesel bir Kürt isyanıdır bu. 1935′te yine bölgesel bir ayaklanma olan Dersim’i görüyoruz. Kemalistler bunlar arasında hep devamlılık görüyor. Çünkü eski İttihatçılar olarak 31 Mart gibi bir tecrübe yaşamışlar. Hep kafalarında ‘şeriatçı kalkışmanın’ izleri var. Meşrutiyet devriminden bir yıl sonra İstanbul’dan kovulmaları, hepsine bir travma yaşatmıştı. Kendilerini hürriyet kahramanları olarak görüyorlar; ama kendi başkentlerinde, İstanbul’da bir ayaklanma oluyor ve bu hürriyet kahramanları şehri terk etmek zorunda kalıyorlar. Daha sonra Hareket Ordusu ile tekrar şehri kontrol altına almış olsalar da bu travmanın etkisi geçmiyor. Bu yüzden 1925′teki Şeyh Said İsyanı, 1930′daki Menemen Hadisesi gibi olaylar arasında hep bir devamlılık görüyorlar. Kendi kafalarında bir irtica meselesi oluşuyor…” (1) Röportajın tamamı aşağıda verilen web adresinden okunabilecektir.

Konu ile birinci dereceden ilgililerin ve yaşananların canlı şahidi Üstat Cemal Kutay’ın yanında, Gazeteci-yazar İsmet Bozdağ ve Prof. Erik-Jan Zürcher ile yapılan röportajlar herhalde meraklılarına, mevcut pencerelerinin yanında bir başka pencere daha açmış olmalıdır.

Artık NUTUK dosyasını açabiliriz.

Devam edecek…

Resim;gazete55.net’ten alınmıştır.

(1) Erik-Jan Zürcher – Türkolog, Röportaj: Ali Çimen – Yasin Yağcı  - 22.12.2007    http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=627831

 

Ve “NUTUK” Dosyasını açıyoruz; Bir değil iki “NUTUK” var. “Atatürk her şeyi anlatmadı” (5)

Bakmak, görmek; bilmek kavramak için yeterli değildir.

Atatürk’le ilgili Çankaya ve Genelkurmay arşivleri kapalıdır. Kurtuluş Savaşı komutanlarının ilgili eserleri de yakılmış, sansürlenmiştir. Buna eşi Latife Hanımın anıları dâhildir. Peki, Bu millet gerçekleri nereden öğrenecektir?

-“Öğrenmesin! Öğrendiğinde başı göğe mi erecek?”

-“Ermeyecek! Tarihini doğru öğrenmenin yanında doğru bir gelecek yapılanması yapacak.

Geçen yazımızda bahsettiğimiz röportajın tamamını aşağıda verdikten sonra gelecek bölümde NUTUK dosyası açılacaktır.

İşlenecek bazı konu başlıkları;

-Murat Bardakçı; “Bakan Bey, bir değil, iki farklı Nutuk vardır!”

-“Erzurum Kongre konuşmaları NUTUK’a neden alınmamış, bir kısmı da değiştirilmiştir…”

-“Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi konuşması Nutuk’ta neden makaslandı?”

-“NUTUK” Tarihi bir belge midir?

-“Tarafsız mıdır?”

-“Yaşananlar olduğu gibi anlatılmış mıdır?

-“Atatürk’ün sonra açıklayacağım dediği (Vahdettin’le ilgili) sır nedir?

-Murat Bardakçı; “Atatürk öleli 70 yıl oldu ama arşivi hâlâ kapalı…”

**

-“Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Antik A.Ş.’nin satışa çıkardığı ve Latife Hanım’ın ailesinin girişimleriyle son anda müzeye kazandırılmasına karar verilen Atatürk’ün mektuplarından ilk kez haberdar olduğunu söyledi.

-Prof. Halaçoğlu, kurumdaki Atatürk mektuplarının ise çift anahtarlı özel bir kasada saklı olduğunu ve kimsenin ulaşmasının mümkün olmadığını belirtti.?

-‘Bu mektupların Tarih Kurumu’ndan çıkmış olması mümkün değil. Kurumdakiler tamamen kilit altında. Kimsenin ulaşması mümkün değil. Çift anahtarlı özel bir kasada. Bu anahtarların birisi kurum başkanında, diğeri arşiv müdüründe. Ne başkan, ne de arşiv müdürünün tek başına açması mümkün değil.

-Arşivden çıkarılması için ikisinin bir araya gelmesi lazım. Benim zamanıma kadar tüm evrak torbalardaydı. Arşivdeki özel yerlerde farklı şekillerde saklanmış. Kimsenin torbalarda ne olduğundan haberi yoktu. Karışıktı. Biz envanter çıkardık, mahkemedeki kayıtlarla eşdeğer olup olmadığına baktık, sonra özel bir kasaya aldık?’

Masum birkaç soru?

1) Atatürk’ün eşinin hatıraları, çifte anahtarlı çelik kasalarda niçin kilitli tutuluyor?
2) Onların açıklanma ihtimali? Atatürkçü çevreleri her defasında neden ayaklandırıyor?
3) Atatürk gerçeğine dair, övgüden ibaret olmayan belgesel, sanatsal ve edebi çalışmalar neden Atatürkçüleri şiddetle rahatsız ediyor?
4) Atatürk’ü kendi yazdıklarından tanımak varken, kendilerine Atatürkçü diyen kurum, kuruluş, ya da kişilerden öğrenmek zorunda mıyız?
5) Yoksa milletten bir şey mi saklanıyor? Neden ısrarla bu görüntü veriliyor?
6) Atatürk’ün saklayacak şeylerinin olduğu görüntüsü Atatürk’e zarar vermiyor mu? Neden işin bu yönü umursanmıyor?
7) En yakınlarına (eşine) hatta bizzat Atatürk’ün el yazmalarına yasak koymayı Atatürkçülük olarak görmek mümkün müdür? (1)

**

Ve Gazeteci -yazar Nuriye Akman’ın, Cemal Kutay ve İsmet Bozdağ ile –Sabah Gazeteci adına -yaptığı dört bölümlük röportajı (Meraklıları aşağıda verilen web adresinden tamamını okuyabilirler)

Cemal Kutay-İsmet Bozdağ 1

1-Milli Mücadele’nin iki yüzü

Atatürk’ün sofrasından kalan tek isim, 167 kitaba imza atmış, “Damarlarımı kesseniz Atatürk diye akar” diyen gazeteci-yazar Cemal Kutay ile ismi Demokrat Parti’yle bütünleşen, 8′i Atatürk ile ilgili 40 kitabın sahibi, tarih felsefecisi, gazeteci-yazar İsmet Bozdağ, Milli Mücadele Tarihi’ni tartıştılar.

İki yaşlı ve bilge adam

…Dünyaya döneceğini bilsem, hayatımı çekinmeden O’na verirdim” diyecek kadar ulu öndere tutkun, yazdığı 167 kitap, üst üste konunca boyunu geçen, Atatürk’ün de coşkusunu takdir edip, “Bu sarı oğlanı Meclis’e alalım” dediği bir dev çınar.

Diğeri, gençliğinde uğradığı “Marksizm limanından” daha sonra demir alıp liberal ufuklara yelken açan, 40 tarihi kitaba attığı imzaya rağmen “Ben tarihçi değil, tarih felsefecisiyimdiyen, görmüş geçirmiş bir kalem ustası.

Hayat ikisine de önce Atatürk’ün yakın çevresinin, DP döneminde de Celal Bayar’ın dostluğunu hediye etti, adları Demokrat Parti felsefesiyle bütünleşti.

İkisi de inançlarının gerçeklere perde olmasına izin vermediği iddiasıyla yaşadılar, hep “dost acı söyler” diye düşündüler.

Cemal Kutay ve İsmet Bozdağ…

Kendi deyimleriyle “Atatürk’ü telakki tarzları” farklı bu iki isim, şimdi tartışma adabının en nefis örneğini, bu terbiyeden yoksun olanlara gösteriyorlar. Yakın tarihimizin 19 Mayıs gibi belki de en önemli olayını, ortak vicdan paydasına alıp, önyargılardan arınmayı deneyerek irdeliyorlar.

Neden? Çünkü özgürlüğün bedelinin yüksek olduğunu yaşayarak öğrenmişler. Onu bir kez daha kaybetmek istemiyorlar.

-Sayın Kutay, son günlerde kurtuluş savaşının 19 Mayıs dönemi ile ilgili hararetli tartışmalar oluyor. Siz, Atatürk’ü yakinen tanıyan, Hâkimiyeti Milliye gazetesinde O’nun emri altında çalışmış, “Atatürk’e bağlılığını” fiziken ve ruhen kanıtlamış bir insansınız. İsterseniz söyleşimize Atatürk’ün Milli Mücadele’yi anlattığı Nutuk’tan başlayalım.

-Nutuk tarih değil, bir zaman kesitini belli bir bakış zaviyesinden değerlendirmeye çalışan ve elindeki vesikalarla iktifa eden bir tespittir. Karşı vesikaları düşünmemiş.

-Nasıl yani?

-Beni yadırgatan tarih hataları var Nutuk’ta. Bir kere Mustafa Kemal, Milli Mücadele’yi kendisinin Samsun’a çıkışıyla başlatıyor. Oysa Mondros 30 Ekim 1918′de imzalandı. Nutuk, Milli Mücadele’nin hepsini birden kavrayıp zafere kadar götüren bir izah olduğuna göre, doğru bir başlangıç tarihi olması lazım. Milli Mücadele 19 Mayıs’ta başlamadı ki. Başlangıç 1917′de Osmanlının artık yenileceği tamamen anlaşıldıktan sonra bir müdafaanın nasıl yapılabileceğini düşünmesi icap eden Başkumandanlık, Harbiye Nezareti ve onun organı olan Teşkilatı Mahsusa’nın hazırlıkları olmalıydı.

-Yani vatanı kurtarma hazırlığı 19 Mayıs’tan çok önce?

-Evet. Vatan istilaya uğradığı zaman bir gerilla savaşının nasıl yapılacağı düşünülmüş ve bunlar bazı esaslara bağlanmıştır. Bu esaslar daha sonra Milli Mücadele’nin Meclis kuruluncaya kadar olan devresinde uygulanmıştır.

-Nasıl olur?.. Biz “her şey Atatürk’le başladı” diye öğrenmiştik.

Kuvayi Milliye’nin başladığı an

-Bakınız, kafasında megalo idea, elinde devrin en güzel silahları 250 bin kişilik Yunan ordusunun İzmir’den Anadolu’nun ortasına kadar gelmesine ne mani olmuştu? Çünkü Kuvayı milliye o zaman başladı. Kuvayi Milliye Atatürk Ankara’ya geldikten sonra başlamamıştır. Bunun en büyük ispatı Sivas Kongresi’nde Ali Fuat Paşa’nın Kuvayı Milliyet Umum Kumandanlığı’na tayinidir. O günkü imkânsızlıklar içinde dikilmiş olan bir fidan bu. Mustafa Kemal bu fidana o kadar güzel bakmış o kadar güzel yetiştirmiş ki fidan tutmuş.

-Neden söz etmiyor fidandan?

-Doküman bulamadı. Mesela Erzurum Kongresi’nden evvel Balıkesir Kongresi toplandı. Fakat Nutuk’ta bahsetmiyor. Çünkü doküman yok.

-Yine de “Bizden evvel bir şeyler yapıldı” diyemez miydi?

-Diyebilirdi tabii. Çünkü Milli Mücadele’nin önünde giden insanlar sadece vatanı kurtarmayı düşünmüşlerdir. Beni Nutuk’ta en çok rahatsız eden, kendinden evvelki olayların tesiriyle karşılaştığını söylememesi olmuştur. Söylemesi lazımdı. Bir başka garibime giden olay Milli Mücadele’ye ihanet ettikleri söylenen 150′liklerin tespiti hikâyesi. Nutuk’ta buna ait açık bir şey yok. Sadece “150″likler vatandaşlık haklarını kaybettiler ve memlekete alınmadılar” diyor. Hâlbuki çok iyi biliyor ki 150′liklerin arasına konan bir adam var ki O’nun Samsun’a çıkmasını temin etmiş: Dâhiliye Nazırı Mehmet Ali Gerede. Dâhiliye Nezareti’nde 1100 altın var, 1000 altını ona vermiş, örtülü ödenekten. Aynı adam Ferit Paşa kabinesinde Dâhiliye Nazırı diye 150′lik listesine konuyor. Damat Ferit’in yaveri olmaktan başka kabahati olmayan Tarım Mümtaz Göztepe de bu listedeydi. Pırıl pırıl bir kalem erbabı. Çok büyük acılar içinde öldü. Atatürk bunları bilmeye mecburdu. Çünkü tarih, onun kadar büyük mesuliyetler aldığı halde, onun kadar toleranslı bir adam kaydetmez. Onun için bu paradoks, onun hayatını yazmış bir insan olarak benim gücüme gidiyor.

-Sayın Bozdağ, 19 Mayıs Milli Mücadele tarihinde çok önemli bir gün. İlk ne zaman kutlandı?

-Yıl 1936. günlerden 19 Mayıs. Atatürk Dolmabahçe’de, yanında Şükrü Kaya, Ruşen Eşref, Kılıç Ali, Salih Bozok, Mehmet Soydan, Nuri Conker var, konuşuyorlar. Birdenbire Atatürk soruyor: “Bugün günlerden ne?” Diyorlar Salı, Çarşamba neyse. Ayın kaçı: 19′u. Aylardan ne: Mayıs. “Ne oldu bugün söyleyin bakalım?” diyor. Düşünüyorlar, 19 Mayıs’ta ne oldu?

-Bilmiyorlar mı? Nasıl olur?

Asıl yapacağınız bayram bu”

-Nasıl bileceksin canım, o zamana kadar 19 Mayıs’ın lafı yok. Onun için soruyor Atatürk. Şimdi bunlar arıyorlar; “İzmir’in işgalinin üçüncü günü diyorlar. Atatürk, “Değil” diyor. “İsmet Paşa’nın Lozan’dan Gazi’ye çektiği telgraf” diyorlar. “Hayır. O 1923′te, Mayıs’ta da değil” diyorlar. “Haliç Konferansı” diyorlar, “İngilizlerle Irak meselesi üzerinde konuşmuştuk” diyorlar.

-Kim anlatıyor bunu size?

-Şükrü Kaya anlattı. “Terakki Perver Fırka’nın kapatılması da bu aylarda olmuştu” diyorlar. Atatürk, “Bırakın yahu bunları” diyor, “Öyle bir şeydir ki bu ülkenin kurtuluşudur”. Yine bulamıyorlar. En sonra Şükrü Kaya hatırlatıyor, “Bu sizin İstanbul’dan ayrıldığınız gün mü” deyince “Yaklaştın” diyor, “Samsun’a çıktığımız gün.” Sonra “Asıl yapacağınız bayram bu” diyor. Ertesi sene 19 Mayıs’ta Şükrü Kaya’nın tertibiyle 19 Mayıs bayramı kutlanıyor.

-Yani Atatürk bu bayramı iki kez mi gördü?

19 Mayıs’ın bayram olması…

-Evet. 37′de bir görüyor. İkincisinde, yani 38′de Atatürk hasta. Acar motoruyla önce Florya’ya, dönüp Boğaz’ın en ucuna kadar gidiyorlar. Kıyılarda herkes Acar’ı tanıdığı için alkışlıyor, çok memnun oluyor Atatürk fakat yoruluyor “Dönelim” diyor. Böylece son bayramını da görüyor ama hasta olarak.

-Sayın Kutay, Atatürk bunca yıl neden bekledi 19 Mayıs’ı bayram yapmak için?

-19 Mayıs, 23 Nisan Hâkimiyeti Milliye Bayramı’nın felsefesi içinde ele alındı. Biz Atatürk’ün gazetesi Hâkimiyeti Milliye’de 23 Nisan literatürünü yaparken, bunun başlangıç gününün 19 Mayıs olduğunu söylemekle yetiniyorduk. Ayrıca kutlanması hatıra gelmemişti. 19 Mayıs’ın ayrıca bayram olarak kutlanması kararı bence Atatürk’ün hastalığının acı bir gerçek olarak ortaya çıkmasıyla ilgilidir. Artık ömrünün kısa olduğu kabul edilince O’nun hayatında önemli olan günler daha derinden anılmaya başlandı. Ayrıca bir hükümet değişimi olmuş, İsmet Paşa görevden uzaklaştırılmış. Celal Bayar dönemi başlıyor.

-Evet, ekonomik kalkınmayla beraber yepyeni bir devir başladı. Bence Atatürk, öleceğini bilenin psikolojisiyle bu hükümet değişiminden ve ölümünden sonra belki şahsiyeti ve cumhuriyetin temel günleri hakkında bazı yanlış ve vaktiyle söylenmemiş sözlere dönülmek ihtiyacı duyulursa diye kutlanmasını istedi. Ama Mustafa Kemal ne yazık ki kendi nutkunda Milli Mücadele’nin kuruluşunu hakiki olarak anlatmamıştır.

-Siz Nutuk’u nasıl değerlendiriyorsunuz?

BOZDAĞ: Hiç kimse kendi aleyhinde olan şeyleri söylemeye mecbur değildir ama söylemediklerinin söylediklerine ışık tutması ihtimali daima mevcuttur.Orada olmayanlar vardır. Mesela o sıralarda Kazım Karabekir’le arası pekiyi olmadığı için Doğu Cephesi’ni özetleyen bölümde sanki küçük bir savaş yapılmış gibi anlatıvermiştir. Hâlbuki öyle değildir. Aslında kendisi de öyle olmadığını bilir ama bazı şeylerin küçük gösterilmesini, bazı şeylerin unutulmuş olmasını tabii saymak lazım.

-Bazıları diyor ki “Vahdettin Atatürk’ü vatanı kurtarmak için gönderdi”. Bu hiç mümkün olabilir mi?

KUTAY: Vahdettin’in Mustafa Kemal’i Anadolu’yu kurtarmak için gönderdiğine inanamıyorum. Çok istiyorum, kendimi zorluyorum ama böyle olduğuna kani değilim. Mustafa kemal’i oraya göndermesinin sebebi O’nun Anadolu’nun durumunu görüp vatanın işgal edilmemiş bölümlerini işgal ettirmeye vesile verecek bir başkaldırıya imkân vermemesi için. Rumlara karşı Pontus havalisinde bir hareket olursa kan dökülmeye meydan vermesin diye. Çünkü halk ayaklanırsa İstanbul daha fazla tazyik altında kalacak. Ama unutmamak lazım ki Mustafa Kemal Samsun’a çıktığı zaman, Garp cephesinde Milli Mücadele başlamıştı.

-Yani teslimiyet şartlarını daha kansız yapabilmesi için gönderdi değil mi?

-Evet. Aksini söyleyenler, Vahdettin’in Milli Mücadele hareketini örgütlemeye gönderdiği bir adamı neden idama mahkûm ettiği sorusuna cevap vermeli.

-BOZDAĞ: İdam ettirme gücü mü vardı ki? Yakalatıp astırabilir miydi? Hukukta meşhur bir söz vardır: Tehdidini ikaya muktedir olmak lazım. Buna muktedir olmayan bir padişah idam emri vermişse hiçbir kıymeti yoktur. Bunlar İngilizlere karşı bir taktikti. Bakınız, Falih Rıfkı’nın “Atatürk’ün Bana Anlattıkları” Milliyet’te çıktı. “Atatürk’ün Anıları” adıyla daha sonra ben yayınladım. Orada Atatürk, Samsun’a çıkmadan önce Vahdettin’le Yıldız Sarayı’nda karşılaşmayı anlatıyor: “Vahdettin, ‘Paşa… Paşa… Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi tarihe geçmiştir. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hepsinden mühim olabilir. Paşa… Paşa… Devleti kurtarabilirsin’ dedi. Bu sözlerden hayrete düştüm, acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyordu. Hemen hüküm vermedim: Vahdettin demek istiyordu ki ‘Hiç kuvvetimiz yoktur, tek mesnedimiz İstanbul’a hâkim olanların siyasetine uymaktır’. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri uslandırabilirsem, Vahdettin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım.”

Vahdettin’in yaveriydi…

-Evet, ben bunları Çankaya’da okumuştum. Atatürk, Vahdettin’in ona ne söylediğini tam aktarmıyor.

-BOZDAĞ: Tabii kendisine verilen vazifeyi saklayacak. Nasıl söyleyecek ki “Beni çağırdı git Anadolu’da bir ihtilal hareketi yap dedi” diye. Hatta Vahdettin, “Ben seni çağırsam bile geri gelme” demiş.

-KUTAY: Hiç inanmıyorum. Böyle bir taktiğin imkân ve ihtimali yok. Bunu söyleyenler kaynaklarını ispat etsinler. Yalnız Mustafa Kemal’in sonuna kadar atabey-i şahane tabiri altında Vahdettin’e hürmette kusur etmediği doğrudur.

-BOZDAĞ: Efendim, o kadar ki, askerlikten istifa ettiği halde, Vahdettin’in yaverliğinden istifa etmemiştir.

-KUTAY: Askerlikten istifa ettikten sonra yaverlik mi kalır?

-BOZDAĞ: Sivil yaver de olabilir.

-KUTAY: Malumu âliniz, sivillere yaver tabiri kullanılmaz. Mabeyinci deniyor.

-BOZDAĞ: Ama üstadım, biliyorsunuz Erzurum Kongresi askerlikten istifasından sonra yapılmıştır. Atatürk o kongreye Hazreti Şehriyari kordonlarıyla gelir. İstifa etmiştir ama Hazreti Şehriyari’nin yaverliğini aklından çıkarmamıştır.

Pantolonu dahi yoktu

-KUTAY: İsmet Beyciğim, şöyle düşünmek lazım. Şahsen Rauf’tan ve Karabekir’den dinledim. O gün pantolonu dahi yoktur. Sivas valisi Reşit Paşa pantolon alır da öyle giyer üstüne. Halkın ruhiyatına değer veren bir insan. Oraya neyle gidecekti yani?

-BOZDAĞ: Ama yaverlik padişahın tercihiyle olur, askerlikle olmaz. Neyse bunlar o kadar önemli değil. Atatürk’ün Samsun7a gidişi kendi söylediği gibi olsa, nasıl Harbiye Nezareti’nde yaptığı konuşmaları tafsilatıyla anlatıyorsa, tıpkı onun gibi sadrazamla ve sultanla yaptığı konuşmayı da tafsilatıyla anlatması lazımdı. Bir tek kelime yok anılarında. Resmi vazifesinde deniyor ki “Samsun havalisindeki harekâtı silahlı müdahaleleri ve çeteleri bastırmak ve böylece asayişi sağlamak”.

-Lütfen! Resmi belgede böyle söyleniyorsa, asıl görevin bu olmadığını nasıl iddia edersiniz?

-BOZDAĞ: İngiltere’den vize almadan çıkamayacağı için belgede görev öyle belirtiliyor. İngiltere’ye güven vermek için “hadiseleri bastırmaya bak yaverimi gönderiyorum, bu meseleye bu kadar ehemmiyet veriyorum” demek istiyor. Çünkü Rum Pontus devletini kurmak istiyorlar Trabzon’da, bu meseleyi halletmek lazım, halletmek için de devlet olarak padişah olarak kendi has yaverini gönderiyor. Öyle izin alıyor İngilizlerden.

YARIN: Makyavel mezarından kalksa Mustafa Kemal’i alnından öperdi.

Cemal Kutay-İsmet Bozdağ 2

-Atatürk her şeyi anlatmadı

İsmet Bozdağ da Cemal Kutay da Mustafa Kemal’in “tarihi doğru anlatmadığı” kanısında. Onlara göre Atatürk, örneğin Nutuk’ta, “her şeyi” anlatmamış; olayın bir parçasını anlatmış ve üst tarafı karanlıkta kalmış.

-Sayın Bozdağ, siz Vahdettin’in Atatürk’ü vatanı kurtarmak için gönderdiğini düşünüyorsunuz. Ama padişah için “vatanı kurtarmaktan” murat, tahtını korumak değil midir?

-BOZDAĞ: Padişah tahtını koruyorsa tahtının icaplarını da koruyor demektir. Vatansız bir padişah olmaz ki. Ülkesi, milleti olacak ki hükmedebilsin. Ayrıca eşkıyayı tepelemek için bu kadar insan gitmez, 43 kişilik bir kadroyla Samsun’a çıkan bir general eğer oradaki asayişi temin için gidiyorsa normal bir işi yapmaya gidiyor demektir. Atatürk kendi ağzıyla söylüyor: “Vahdettin, ‘Paşa… Paşa… Şimdiye kadar yaptıkların bu tarihe geçmiştir. Ama şimdi yapacakların bunun çok üstündedir’ dedi. Atatürk’ün o ana kadar yaptıklarından çok daha büyük hizmet ne olabilir? Yani bir efsane adamın o ana kadar yaptıklarını gölgeye düşürecek bir vazife olmalı bu. Hangi vazife verilmiş kendisine? Asileri yok etmek vazifesi! Sinek bile inanmaz buna, bir başka vazife verilmiş olduğu besbelli.

-Nereden belli?

-BOZDAĞ: Şuradan: Atatürk Samsun’a çıktıktan sonra eşkıyayla uğraşmıyor. Kalkıyor içeriye doğru gidiyor, paşaları çağırıyor. Amasya’da üç gün üç gece memleketi nasıl kurtaracaklarını konuşuyorlar. Hem neden bu kadar büyük idari, mülki, askeri yetkiler vermiş kendisine? Daha Doğu Anadolu işgal edilmemişti.

-KUTAY: Onu Vahdettin vermedi. Böyle bir salahiyeti, Mustafa Kemal’in neden gittiğini çok iyi bilen Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa verdi. Dâhiliye Nazırı Mehmet Ali Gerede de bunu biliyordu. Herkes biliyordu O’nun niçin gittiğini.

Atatürk’ün yetkisi

-BOZDAĞ: Padişahın haberi olmadan Genelkurmay Başkanı’nın bu kadar büyük yetkilerle bir adamı göndermesi mümkün değil. Önce kendi kafası uçar. Öyle olsa bu yetkiyi veren insanın da bu işin içinde olmazı lazım. Hayır, hiç öyle değil. Mustafa Kemal’e sarayın vermiş olduğu yetki, bütün Osmanlı tarihi içinde yalnız Köprülü Mehmet Paşa’ya verilmiştir. Bütün vilayetlerde yalnız askeri değil, sivil müesseseler de emrine geçmiş. Her şeyi murakabe etmek hakkı avucunda toplanmış. Bakınız, Sarayın Erkan-ı Harbiye’den istediği 200 kişilik bir liste var. “Ordumuz içinde yetenekli isimler bildirilsin” diyor saray ve bunlar bildiriliyor. Bunların arasında Mustafa Kemal de var, Kazım Karabekir de, diğer Milli Mücadele kahramanları da. Karabekir şarka, Rafet Paşa birinci orduya tayin edilmiştir. Bu tayinler gösteriyor ki bir şeyler yapmak isteyen bir saray vardır, bir takım insanları görevlendirmektedir. Onlar sulhu getirecekler ve saray dönüp işgalcilere diyecek ki, “Bakın milletim kabul etmiyor tekliflerinizi, ben de kabul edemem. Yeniden görüşelim”. Strateji budur.

-Başka “kanıtınız” var mı?

-BOZDAĞ: Atatürk’ün aldığı vazifenin vazifenamede yazılı olanlardan ibaret olmadığını şuradan da anlıyoruz. Vehbi Bolak, Balıkesir Postası’nda yayınladığı hatıralarında, Atatürk’ün henüz Samsun’a çıkmadığı günlerde Dâhiliye Vekili Ali Kemal’e gittiklerini şöyle anlatıyor: “Biz evvela Sadrazam’a, sonra Dâhiliye Vekili’ne gittik. Yunan’ın Ege’ye çıktığını, yakında memleketimize de gireceklerini, kendimizi müdafaa etmek istediğimizi söyledik. Ve bize yardım etmesini istedik. Bize ikisi de aynen şunları söyledi: Size şu anda yardım etmeye muktedir değiliz. Çünkü her hareketimiz kontrol altında. Ama siz kendinizi koruyun. Hiçbir millet kendini savunma hakkından mahkûm değildir.”

Yardım etmesini istedik”

-BOZDAĞ: Halkın silaha sarılmasından yana bir tasavvurun içinde bu insanlar. Ama kim yapacak bunu? Birini arıyorlar. Buldukları Mustafa Kemal’dir. Nitekim Mustafa kemal’in Samsun’a hareket ettiği günün akşamı, gece yarısına doğru, İngiliz işgal kuvvetlerinin askeri ataşesi Deeds, diyor ki, “Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesi durdurulmalıdır. İşgal kuvvetleri adına zatı devletlerinden bunu istemeye memuruz.” Damat Ferit’in verdiği cevap: “Ama gitti. Bir şey yapmak elimizden gelmez.” Şimdi buradan da anlaşılıyor ki, Anadolu’nun ayaklanmasından çok şeyler bekleyen bir saray ve hükümet vardı.

-KUTAY: Ama bir müddet sonra o savunma başlayınca onlara “eşkıya” dediler.

-BOZDAĞ: Şimdi zatıâlinizin söylediği o yere geleceğim. Demek ki baştan hükümet de böyle düşünüyor ve böyle düşündüğünü zannettiği Mustafa Kemal’i de bu işe vazifelendiriyor. Ne zamana kadar bu bağ devam ediyor? Arada mesela askerlikten çıkarmışlar şu olmuş, bu olmuş, ama Mustafa Kemal Meclis’te yaptığı konuşmalarda sürekli padişahtan büyük bir saygıyla bahsediyor. Ama Londra Konferansı söz konusu olunca, Anadolu’yu tek başına temsil etmek isteyen Mustafa Kemal, İstanbul hükümetine başvuruyor. Diyor ki, “Biz temsil edelim. Siz tesir adlındasınız çünkü”. Sadrazam Tevfik Paşa “İkimiz de davet edildik. Beraber gidelim” diyor. Mustafa Kemal bu konuyu konuşmak için padişahtan randevu istiyor. Padişah bu randevuyu vermiyor. Çünkü tek başına gitmesini istemiyor. Çünkü bu, İstanbul Hükümeti’nin ekarte edilmesi demekti. Nitekim sadrazam gitti, konuşmalara başlanacağı zaman, “Ben rahatsızım, bütün konuşmaları Ankara hükümeti yapacak” dedi. İşte Mustafa Kemal’in değiştiği yer burasıdır. Sonra Celal Bayar, Meclis’te bir konuşma yaparak ilk defa “Hain Vahdettin” deyimini kullanmıştır. Mustafa Kemal’in müsaadesiyle. Fakat bütün meclis ayaklanmış, ertesi gün kıyametler kopmuş. Güçlükle yatıştırıyorlar Meclis’i. Bayar’ı, bu “hain” lafı yüzünden öldürülmekten kurtarıyorlar.

-KUTAY: Tevfik Paşa’nın Londra Konferansı’nda “Bizim değil, Anadolu mümessilinin dinlenmesi lazımdır” demesi Mustafa Kemal’e büyük cesaret veriyor gayet tabii. Ondan sonra sarayla münasebeti kalmadı.

-BOZDAĞ: bir şey daha var. Ankara Hükümeti, oraya gittiği zaman, Misak-ı Milli kararının haritasını götürüyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1914 yılındaki haritasını da Tevfik Paşa getiriyor. Şimdi kiminle müzakere etmek mümkündür? Osmanlı ile müzakere edersen, 5 milyon kilometrekare üzerinde konuşacaksın, Mustafa Kemal’in adamı ile müzakere edersen. 770 bin kilometrekarede müzakere edeceksin. Elbette tercih sebebiydi. Elbette bunu Tevfik Paşa da biliyordu. Bu yüzden “Ankara’yla konuşun” dedi. Nitekim daha sonra, başarısız barış görüşmelerinden sonra Ferit Paşa, sadrazam olarak gittiği Paris görüşmelerinde Osmanlı Devleti’nin Berlin anlaşması dışında bir tavize razı olmadığını açıkça söylemiş ve başarısız dönmüştür.

-Sayın Kutay, herkes Mustafa Kemal’in ne amaçla gittiğini biliyordu dediniz. Onların bildiğini Vahdettin nasıl bilemedi?

Sisler içindeki olaylar

-KUTAY: O ahval ve şerait içinde ne Mustafa kemal daha sonra başardıklarına inanabilecek bir imkâna sahipti, ne de Vahdettin’in bu mevzuda aydınlık bir fikri vardı. Sisler içindeki olaylar bunlar. İkisi de o anda kendi idraklerinin çerçevesine giren hareketleri yaptılar.

-Yani Vahdettin açısından tarihi bir yanılgı mı oluyor Atatürk’ü seçmesi?

-KUTAY: Yoo, katiyen. Çünkü son Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa’nın torunu Ali Şefik’in hatıraları yayınlandı, burada büyük zaferi haber aldığı gün Vahdettin bir cuma namazı kılmış, “Ben zaten O’nun bunları başaracağını biliyordum” diye ağlayarak şükran duası yapmış.

-Nasıl yani? Vahdettin’le Atatürk’ün istediği aynı şey miydi?

-KUTAY: Aynı değil. Vahdettin eğer damat Ferit Paşa’yı bir an evvel uzaklaştırıp yerine, Ali Rıza Paşa’dan sonra daha çok Kuvayı Milliye taraftarı bir sadrazam getirseydi, Mustafa Kemal’in Vahdettin’e karşı durumu değişirdi. Neticede cumhuriyet ilan oldu. Bu Mustafa Kemal’in daha önyüzbaşı iken kafasına koyduğu bir idealdi. Ama eğer Karabekir ve Ali Fuat, Mustafa Kemal’in bir milli kurtuluş hareketini başarıya ulaştıracaklarına kani olmasalardı, çünkü kuvvet onların elindeydi, Mustafa Kemal’in elinde 39 kişi var, 40 değil, eğer Mustafa Kemal’e “Biz seninle değiliz” deselerdi o zaman Vahdettin’in bu fikri bir hatayla verdiğine kani olabilirsiniz.

-Ama Vahdettin’in idamını istediği bir adamın kazandığı zafer nedeniyle oturup şükür namazı kılması biraz tuhaf değil mi?

-KUTAY: Neden bunu gayri tabii bir durum olarak düşünüyorsunuz? İdamını istemiş, ama asılmamış, memleketini kurtarmış. Hain olmak başkadır, gafil olmak başkadır. Vahdettin’in gözyaşı dökmesi hatasını anladığını gösterir. Elbette Vahdettin de o memleketin evladı. İnsanlar hayatlarında hiç hata yapmazlar mı? Bütün mesele o hatayı kabul etmek. Çünkü milli mücadele bir mucizeydi. Herkes mucizeye inanmakla mükellef değildir. Mucizeye inanmayan adamları da bizim hain diye mühürlemeye hakkımız yoktur.

Sarayda yemek yerdi

-Sayın Bozdağ, Vahdettin’in Atatürk’e görev verirken ne konuştuklarının belgesi var mı?

-BOZDAĞ: Yok. İkisi arasında geçen bir konuşma. Mustafa Kemal, Vahdettin’in çok yakın dostuydu. Sık sık sarayda akşam yemeği yerdi. Sofraya kabul edilen paşalardandı. Bunlar gizlenmekte, söylenmemektedir. En son vazife aldığı zaman da bir gece evvel sarayda yemeğe kalmış, ertesi günkü kabulde de kendisine son vazife verilmiştir. Ben Osmanlı ailesinden birçok insan tanıdım. Mesela Enver’in karısı Naciye Sultan, Abdülhamit’in kızı Şadiye Sultan… Vahdettin’in çevresindeki bütün insanları biliyorum. Bana anlatılanlar var. Ben tarihin felsefesi ile uğraşıyorum. Bu nedenle üstatla yaklaşımımız tabii farklı olacaktır.

-KUTAY: Benim söylediklerim de İsmet Bey’i şu bakımdan teyit ediyor, Vahdettin zafer olduğu zaman iki rekât namazı kılıp “Ben bu adamın memleketi kurtaracağına inanıyordum” diyor. Şimdi yalnız sizin farklı gördüğünüz bölüm benim Mustafa Kemal’i telakki tarzımla, İsmet Beyin telakki tarzı.

-Nedir o farklılık?

-KUTAY: Ben Mustafa Kemal’in bütün hayatında gayelerin vasıtaları mubah kılacak kadar Makyavelist bir politika takip ettiği inancındayım ama bir gayesi var. O gaye evladı olmaktan gurur duyduğumuz Cumhuriyet’ti.

-BOZDAĞ: Aslında benim söylemek istemediğim, üstadın da dilinin varmadığı bir şey var. O da şu: Mustafa Kemal tarih doğru anlatmıyor, yani hepsini anlatmıyor, bir parçayı vermiş, üst tarafı karanlık. Bana “Neden Vahdettin, Mustafa Kemal’in idamını istedi” diye sordunuz. Düşünün siz bir işgal altındasınız ve İngilizler sizi mütemadiyen sıkıştırıyor. Siz barışı gözlüyorsunuz, onlar da her gün “Barış bugün değil yarın” diyorlar. Siz yarına bel bağlamışsınız. O sırada diyorlar ki Mustafa Kemal şunu yaptı, bunu yaptı… “Çağırın” demek zorunda İngilizlere karşı. Gelmiyor. “Gelmiyorsa ceza verin” diyor. Yazıyorlar Kazım Karabekir’e Ali Fuat Paşa’ya, ikisi de “Katiyen göndermeyiz” diyorlar. İster istemez İngilizlerin baskısı altında elbette Şeyhülislam’dan böyle bir fetva çıkabilir.

-KUTAY: Evet, Milli Mücadele’nin meşruiyeti üzerinde fetva veren insanlar var. Bir olayın oluş şartlarını hatırlamadan, olmasının üstünden yıllar geçtikten sonra, ihanet sayılmış bir telakki üzerinde doğru hüküm vermek çok zordur.

-Ama Sayın Kutay, “Vahdettin hain değildi” diyenlere, “Neden öyleyse Atatürk’ün idamın istedi” diye soran sizdiniz.

-KUTAY: Bu o günün taktiği içinde, mantığı ve vicdanı rahatsız eden bir mevzuda dahi gayelerin vasıtaları mubah kılmasının dünya tarihinde görülmüş ender numunelerindendir. Makyavelli mezardan çıksa Mustafa Kemal’in alnından öper. Ama bütün bu Makyavelizm jestlerinin sonunda Türkiye Cumhuriyeti çıkmıştır: Laik ve tamamen müstakil. Ben o günleri yaşamış bir insan olarak söylüyorum; Mustafa Kemal’in devrinde ayaklarında giyecek pabuç yok 15 milyon erkeksiz insan. 5 çocuğu olan yol vergisinden muaf tutuluyor. Konya sokaklarında 18 ile 55 yaş arasında erkeğe rastlamak mümkün değildi. O devreden bugünü çıkarmış olan bir adamın bu Makyavelist felsefesini mesul tutabilir misiniz? Ondan sonra ne olmuş, bakın Türkiye’nin
bugünkü haline, devlet yok, otorite yok, vatan çatır çatır sökülüyor.

YARIN: Vahdettin hain mi gafil mi?

Cemal Kutay-İsmet Bozdağ 3

3-Vahdettin hain değildi

-KUTAY: Vahdettin dünyanın en namuslu adamlarından biriydi. Ölürken yastığının altından parasızlıktan alamadığı ilaçlarının reçeteleri çıktı. Ve cenazesini rehin ettiler San Remo’da. Akrabaları, arkadaşları cenazeyi kaçırdılar da gömüldü.

Siz bugün Vahdettin’i vatan haini kategorisine sokmuyor musunuz?

-KUTAY: Elbette hain değildi. Dünyanın en namuslu adamlarından biriydi. Ölürken yastığının altından parasızlıktan alamadığı ilaçlarının reçeteleri çıkıt. Bunu Tarık Mümtaz Göztepe anlatıyor. Ve cenazesini rehin ettiler San Remo’da. Akrabaları, arkadaşları cenazeyi kaçırdılar da gömüldü. Bunlar hakkında hüküm verebilmek için önce bilgili olmak lazım. Bakın Hazine-i Hassa Reisi Refik Bey’i çağırıp sayım yaptırdı gitmeden evvel. Her şeyin tam yerinde olduğunu tespit ettirdi. Nuriye Hanım, oradan Kaşıkçı Elması’nı alıp gidebilirdi. Hakkıydı, ailesinindi çünkü. Kesinlikle bunlar namusu mücessem.

-BOZDAĞ: Mesela karısına bir merasimle takmak için bir yüzük ve gerdanlık gelmiştir, onlar da teker teker ailesin üstünden, kızının boynundan, alıp hazineye iade edilmişlerdir. Padişahın maaşı var, 23 gün çalışmış o ay, yedi gününü kısmış, öyle almış maaşı. “Çıkıyorum çünkü Türkiye’den. Hakkım yok benim bunda diyor. Özetle birinin kahraman olması için birinin hain olması gerekmiyor.

-Kafam iyice karıştı.

-KUTAY: Kafanız hiç karışmasın devrimlerin kaderi budur. Evet, Atatürk, Vahdettin’e “vatan haini” dedi ama bence hata etti. Ama o günkü şartlara göre onu demesi aşağı yukarı bir çaresiz savunmaydı. Atatürk, Cevat Üstün isimli bir büyükelçinin ikini Viyana Muhasarası kitabının yeniden tetkikini Türk Tarih Kurumu ilk başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu’ndan istemiş. Çünkü Üstün’ün gördükleriyle herkesin zannettikleri arasında bir aykırılık bulmuş. Bu vesileyle “Ben Milli Mücadele’de sarayın hareketini o günün şartlarına göre değerlendirdim ama şimdi elbette ki başka düşünüyorum” demiş. Ben bunu bir kitabımda da yazdım. Atatürk Milli Mücadele’yi birlikte gerçekleştirdikleri, sonradan aralarının açıldığı arkadaşları için ömrünün son günlerinde çok üzülüyordu. Ali Fuat’a “Hani senle cuma kaçakçılığı yaptığımız o Hidiv’in köşkünün yanında bir yer bul, toplanalım. Ben Rafet’i getirtirim, sen de Rauf’u getir, Karabekir’i de alalım, o eski günleri yad edelim” diyor.

Devlete borç veren adam

O eski günler derken kendisini o mevkiye getirmiş olanların da haksız töhmetlerden kurtarılmasını istiyor. Trakya cephesi kumandanı Cafer Tayyar Paşa’nın Beşiktaş’ta bir odun deposunda kantar memurluğu yaptığını, Kazım Karabekir’in Erenköy’deki bahçesinden domates toplayıp toptan fiyatına sattığını ve ikizleri dünyaya geldiği zaman ancak kayınpederinin refikasına taktığı bir altını mezat salonunda bozdurduğunu biliyor. O Karabekir ki, Mustafa Kemal kendisine telgraf çekiyor Milli Mücadele’de, “On paramız yok, bize para bul” diye. Kendi kefil olarak 25 bin altın Azerbaycan’dan alıyor. O Karabekir ki, yani devlete borç para veren adam kendi evlatlarının ilaç ve doktor parası yok. Nitekim Ali Fuat o köşkü gitti buldu. Ama döndüğü zaman Atatürk birinci komaya girmişti. Her insanın hayatında hata olabilir. Büyük insan odur ki, hatasını anlayıp, ondan dönmek için harekete geçer. Bence Mustafa Kemal, Nutuk öncesi ve sonrasına ait hiçbir şeyi hatırlatmamak hatasını tavzih edebilmek için bazı teşebbüslere girişti ama ömrü kâfi gelmedi.

-Bu söyleşiden sonra sizin Atatürkçülüğünüzden kuşkuya düşenler olabilir mi?

-KUTAY: Ben gerçek Atatürkçüyüm, çünkü Atatürk “Hakikatleri konuşmaktan korkmayınız. Şerrin en kötüsü ehven-i şerdir” demişti. Bugün hayata geleceğini bilsem hiç tereddütsüz canım verirdim O’na. Buna itimat edin. Bir boş vaktiniz olursa, Ali Fuat Paşa’nın mezarının bulunduğu Ali Fuat Paşa kasabası var, Geyve’nin yanında, orada bir Kuvayı Milliyet müzesi var, o müzeye gidin, orada tarih kitaplarında adı sanı olmayan birçok insan göreceksiniz. Milli Mücadele’nin ilk öncüleri onlardır. Kahraman demiyorum, vazifelerini yaptılar. Vazifesini yapan insana kahraman denmez. Orada kendisine hain denenlere de var. Çerkez Ethem mesela. Ama Çerkez Ethem olmasaydı, Ankara olmuyordu.

Atatürk’e verilen para

Tartışılan konulardan biri de Vahdettin’in Atatürk’ü Samsun’a gönderirken ne kadar para verdiği.

-KUTAY: 25 bin altın. O zaman bu parayla İstanbul’un onda biri satın alınırdı. Ben bunu Demokrat Parti İstanbul Milletvekili hukukçu Celal Fuat Türkgeldi’nin babası Mabeyn Başkâtibi olan Ali Fuat Türkgeldi’den dinledim.

-BOZDAĞ: Çiftliğini ve atlarını satarak temin ettiği 40 bin altını kendisine vermiştir. -Saray çevresinden dinledim bunları.

-KUTAY: Hiç inanmıyorum.

-Dâhiliye Nazırı’nın örtülü ödenekten bir altın verdiğini söylemiştiniz. Bu, Vahdettin’in bilgisi dâhilinde mi oldu?

-KUTAY: Padişahın bundan haberi olması mümkün değil. Bu para o makamda oturan insanların kendisine verilir. İsterse sevgilisine de verebilirdi.

BOZDAĞ: Padişahın bunlardan bilgisi vardı. Ayrıca Dâhiliye Vekâleti bütçesinden verilen rakamın ben 5 bin altın olduğunu zannediyorum. Eğer kendisine bir yolluk verilmesi söz konusu ise onun Milli Müdafaa Vekâleti’nden verilmesi lazım.

-Dâhiliye Vekâleti bütçesinden alınması, Dâhiliye’ye ait bir işin yapıldığını gösteriyor.

-Ama orada para vardır belki. Bunu nasıl kanıt gösterirsiniz?

-BOZDAĞ: Bunlar karine, tarihin içine polis kafasıyla sokulursunuz bir yerde. Acaba bunun altında ne var diye? Ben Vahdettin’in Atatürk’e 40 bin altın verdiğini Abdülhamit’in kızı Şadiye Sultan’dan dinledim. Bunun belgesi yok. Belki de belge bulunamazdı çünkü görev özel ve gizliyse bunlar belgeye bağlanamazdı.

Atatürk düşmanları

-40 bin altın vermişse vermiş. Bu neyi kanıtlar?

-BOZDAĞ: Şunu kanıtlar. Atlarını, Kemerburgaz’daki çiftliğini satıp verdiyse, demek ki devletin verecek parası yok.

-40 bin altını nasıl taşımış acaba?

-BOZDAĞ: Bu soruyu ben Osmanlı hanedanına sordum. Dediler ki, bunlar kendisine kâğıt para olarak verilmiştir. Ama değeri 40 bin altındır. Hiçbir şeyi bütün gerçekleriyle bilmek mümkün değildir, tarih belgelerle sürekli değişen bir bilgidir. Tarih felsefesiyle hareket edip olayların mantığını kavrayabilirsiniz. Elinizde belgeler olabilir de olmayabilir de. Bütün mesele, olayların mantığını sağlam olup olmadığını tartışmaktır. Benim yaptığım bu.

-KUTAY: Eğer Milli Mücadele tarihi Nutuk’un yanında, onun eksiklerini tamamlayarak yazılmış olsaydı o zaman biz sizinle bu tartışmayı yapmazdık.

-Siz yazmak istediniz ama yarım bıraktınız. Korktunuz belki.

-KUTAY: Korkmadım. Yazdıklarım nedeniyle sonsuz bir münakaşa çıkmasından ve inandığımız kıymetlerin iflasa sürüklenmesinden endişe ettim. Atatürk’ün o kadar düşmanı var ki. Onlara malzeme vermek istemedim. Çünkü benim damarlarımı kesseniz Atatürk diye akar.

YARIN: Atatürk Koruma Kanunu kalkmalı

Cemal Kutay-İsmet Bozdağ 4

4-‘Bir insan kanunla sevilmez’

Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu O’nun şahsiyetine bir leke sayan Cemal Kutay, bir insanın kanunla sevdirilemeyeceğini vurgulayarak, “Bugün 19 Mayıslar’da, 29 Ekimler’de 10 Kasımlar’da ‘Atatürk Atatürk’ diye bağıranlar, Mustafa Kemal’i gerçek manasıyla anlayıp anlatsalardı bunlar olmazdı” diyor.

-Vahdettin’in mezarı nerede?

-KUTAY: Şam’da. Bir Osmanlı Yahudisi, cesedi San Remo’dan götürdü, oraya gömdü.

-Sizce mezarın Türkiye’de mi olması lazımdı?

-KUTAY:Ben çok geniş düşünceli bir insanım. Hiçbir insanın memleketinin dışında mezarı olmasını benim hafızam almaz, elbette ailesinin yanında, babasının mezarının yanında olması lazım.

-Bu saatten sonra mezarını getirtelim diye bir kampanya doğru olur mu?

-KUTAY:Kampanyaya lüzum yok, serbest bir hak vermeli, isteyen gelir bu memlekete gömülür diye, işte Cemalettin Kaplan bile geldi gömüldü. Hiç kimsenin falan hadiseden dolayı vatan toprakları dışında gömülmesini benim kafam almaz. Nazım Hikmet’inki de gelmedi. Mehmet Akif Mısır’da ölseydi mezarı gelmeyecek miydi? Hem İstiklal Marşı’nı söyleyeceksiniz günde beş defa, hem de mezarı dışarıda olacak. Öyle şey olur mu?

-Bu öneri toplumsal barışa katkıda bulunur mu yani?

-KUTAY:Onlar zaten bir çileyi çekmişler memleket dışında. Bazıları dördüncü kuşaktan, Türkçe bilmiyor bazıları. Bence bir devrin kapanması için o devrin bütün torsunun da silinmesi lazım. Bunlar mesele olmaktan çıkartılmalı. Mesela Çerkez Ethem kanun nazarında hain, Çerkez Ethem’in ailesi müracaat etti cenazesi için, “Siz bilirsiniz” diye cevap verdiler. Mesele olmadı.

-Ama Vahdettin’in mezarı buraya getirilirse yer yerinden oynamaz mı?

-KUTAY:Hiçbir şey olacağı kanaatinde değilim. Ailesi isterse müracaat eder. Kimse de hayır demez. Bu bize tasa oluyor, ailesine falan tasa olduğu yok. Bunlar mevzu mu yahu? Bu memleketin bu kadar halledecek işi var.

-BOZDAĞ:Ailesi istemiyor, onlara teklif edildi Demokrat Parti zamanında. “Hayır, biz yerlerinden oynatılmasına razı değiliz” dediler.

-KUTAY:Mesela bakın Prens Sabahattin Bey’in, o da Prens, Seniye Sultan’ın oğlu, o da memleket dışında kaldı bu hanedan kanunuyla. Öldüğü zaman cenazesi geldi. Eyüp’te babasının yanında gömüldü. Kimse bir şey demedi.

Ömrümü boşa harcadım’

-Biraz önce Sayın Kutay, Vahdettin için “Hain değildi ama gafildi” dedi. Sizin karşı cevabınızı almadık.

-BOZDAĞ: Hain değildi ama gafil de değildi. Gafil olması için Mustafa Kemal’i bulup Anadolu’ya göndermemesi lazımdı. Gaflet, hiçbir şey yapmamaktır. Ama bir şey yapmak, bir politika üretmek ve onu karşı tarafa göstererek beklenen neticeleri almak, bilakis kıllığı gösterir. Bizler bu tür peşin yargılarla beslene beslene geldik bugünlere. Ben 40 yaşımı geçtikten sonra bunların dışında düşünmeye ve gerçeği aramaya başlayabildim. Yoksa daha okuldayken bana her şeyin doğrusu öğretilmiş olsaydı, ben 40 yaşına kadar ömrümü boşuna harcamazdım.

-Sayın Bozdağ, “Vahdettin gafil değildi” diyerek siz Sayın Kutay’a “gafil” mi diyorsunuz?

-BOZDAĞ:Hayır. Estağfurullah, Sayın Kutay üstadımdır. O olmasaydı tarih olmazdı.

-KUTAY:Teveccühünüz İsmet Beyciğim. Lütfediyorsunuz.

-BOZDAĞ:Yalnızca telakkilerimiz farklı. Ben bir gün Celal Bayar’a dedim ki, “Sizi çok seviyorum ama yakanıza yapışamadım bu dünyada, ahirette yapışacağım ve ‘Bizi niye aldattınız’ diyeceğim.” Çok şaşırdı. “Ne demek istiyorsun?” dedi. Dedim ki, “Bize ne öğrettiyseniz yanlış çıktı. Tarih yanlış,  hatta coğrafya yanlış. Siz bunun sorumluluğunu taşımıyor musunuz?” Dedi ki bana, “Ama benim bakanlığım bunlarla ilgili değildi.” Dedim ki “Siz bir bakandınız ve Bakanlar Kurulu’nun bütün kararlarından sorumluydunuz.” Bizden birçok gerçekler saklanmıştır. Yahut yanlış anlatmıştır. Şimdi vahdettin neden gafil olsun? Yani ihanetle karşılaşacağını düşünmediği için mi gafildi? O zaman nasıl vazife vereceksiniz birine, memleketin hayrına şu işi yap diye?

-Peki, niye kaçtı memleketten?

-BOZDAĞ:Kendisine hangi muamelenin yapılacağından emin olduğu için kaçtı. Rus ihtilalinde bütün aile kurşunlanmıştır. Bu da gözünün önünden geçmiş. Evvelce anlaştığı şeyler olmadığı için bu duruma göre sonrasını da görmek mümkün değildi. Hiç gaflet yok. Verdiği karar kendisi için çok acıklı bir karardı. Ve o kararı cesaretle tatbik etti. Nitekim cenazesini San Remo esnafı haczetti.

Nutuk tarih değildir’

-Atatürk’ü Koruma Kanunu ne zaman çıktı?

-KUTAY:Vallahi elimde selahiyet olsa ve düşüncem sorulsa ilk yapacağım şey Atatürk’e bu hakareti kâfi görerek o kanunu kaldırmak.

-Atatürk’e hakaret midir onu koruma kanunu?

-KUTAY: Tabii, Mustafa Kemal savcıların hassasiyetine tevdi ve iktifa edilecek adam mıdır, bu kadar küçük bir adam mı?

-Ama zaten şimdi saldırılar var, bir de kaldırılırsa…

-KUTAY:Efendim, açıkça bütün herkes içindekini kussun, kinini, gazabını, nesi varsa iftiranın gücüne kadar hepsini atsın, hepsini koysun ortaya. Ondan sonra bu resmi tarih kitaplarının izahı yapılsın. İlk yapılacak olan şey, Nutuk’un bir tarih olmadığını açıkça ortaya koymak. Yani Nutuk’a istinad ederek bu hadisenin tek başına Nutuk’un çerçevesi içinde izahı ve mümkün olmadığı kabul edilmelidir.

-Peki, “Damarlarımı kessem kan diye Atatürk akar diyen bir insandan Atatürk kanunu kaldırılsın” diye bir laf duymak biraz şaşırtıcı olmuyormu?

-KUTAY: Neden? İnsan boyundan fazla kitap verdim, çıksınlar meydana “Bu adam hissine bağlanarak şu hakikati tahrip etti” desinler. Eğer Mustafa Kemal gerçekten sadece savcıların hassasiyetine tevdi edilecek bir adamsa O’na yapılan hakaret kâfidir, bıraksınlar herkes istediğini söylesin, o zaman bu memleketin bir milli vicdanı olduğuna kani olurum. Türk milleti vefakârdır, kadirşinastır. Atatürk asıl o zaman büyüyecektir.

-BOZDAĞ:Bu kanun Celal Bayar zamanında çıktı. Siz bu meseleyi Atatürk Kanunu diye düşünmeyin. Bu, hükümetin veya Celal Bayar’ın İnönü’ye “şah” demesidir. Yani İsmet Paşa ile Celal Bayar arasında yapılan bir satrançtır o.

-Atatürk’ü piyon olarak mı kullandılar?

-BOZDAĞ:Mesele şu: 1950 seçimlerinde Pilavoğlu diye bir adam CHP’nin Ankara adayıydı, kazanamadı, ondan sonra Pilavoğlu’nun müritleri Atatürk’ün heykellerine saldırdılar. Heykellerini kırıyorlardı. Ticaniler deniyor onlara. İnönü, DP için” Bunlar dayanamazlar, bunlar devleti idare edemez. Altı ay sonra bize yalvaracaklardır. Alın da siz yönetin bu memleketi diyecekler” diye düşünüyordu. Yeni hükümeti en amansız yerde, Atatürk konusunda bir denemeye sokmak istediler. CHP, kendi adamı olan Pilavoğlu’na “Hadi harekete geç” diyor. O da harekete geçiyor, bütün Atatürk heykellerini kırıyor.

-Atatürk heykellerini İnönü mü kırdırıyor yani?

-BOZDAĞ:Bunun belgesi yok. Bu benim senaryom. Heykeller kırılınca bunun cevabı olmak gerekir, hükümet bunun cevabını düşünmüyor, birtakım insanların kendi duygularına yenilerek bu hareketi yaptığını zannediyor. Ama Bayar öyle düşünmüyor, Bayar onun hükümeti deneme hareketi olduğunun idrakinde. Binaenaleyh bu harekete karşı bir hareket yapmak lazımdır.

-Hamleye hamle yani.

-BOZDAĞ:Tabii. Bu işi mevcut kanunlarla da götürmek mümkündür ama zaman anladığın ortaya çıkmaz, şah mat demek lazımdır. Hükümete rağmen, Meclis’e rağmen o kanun çıktı. Tekek teker Meclis’i onar on beşer kişi davet etti, yemekler verdi ve onlara bu kanunu lehinde oy kullanmalarını rica etti, kendisinin ehemmiyet verdiğini söyledi. Nihayet kanun kuşa çevrilerek çıktı, çünkü kanuna Meclis de hükümet de karşıydı. Gereksizdi çünkü. Bir insanı kanunla korumak dünyada yok. Bir insana özel bir kanun çıkarmak onun zaafının ifade etmek demektir. Onun için Meclis bu düşünceyle kanunun birçok maddelerini değiştire değiştire kuşa çevirmiş ve gayet güdük bir kanun çıkmıştır. Sadece adı saltanatlıdır: Atatürk Kanunu.

-Sizin senaryonuz nedir?

-‘Bu kanun bir lekedir’

-KUTAY: Benim şahsi kanaatim şu, Atatürk’ü gayeleri ve hedefleriyle kendi çağdaşları arasında kimlerin anladığı ve kavradığı bir araştırma mevzuu olsa, bu kafilenin içinde İsmet Paşa olsa, İsmet Paşa sınıfta kalır. Atatürk kreatördür, ulaşmak için vasıtaları mubah kılacak kadar gayesine bağlı ve şerrin en kötüsü ehveni şerdir diyen bir adamdır.

Bir talihsizlik oldu Türkiye’de, İnönü Atatürk’ün halefi oldu. 38′den 50′ye kadar. İsmet Paşa, Atatürk’ü en az anlayan adamdır. Ve o dönemdeki bütün sıkıntılar Atatürk’e fatura edildi. Serbest Fırka Başkanı Ali Fethi’ye Ege’de yapılan karşılamada yer yerinden oynadı. İnsanlar öldü, biliyor musunuz? Ve ölen çocuğunu adam Ali Fethi’ye getirdi, “Senin açtığın hürriyet yolu için feda olsun” dedi. Ne oldu, Serbest Fırka üç ay sonra kapandı. Çünkü Mustafa Kemal oligarşiyi aşamadı. Çünkü Terakkiperver Fırka’nın feshedilmesinde, Mustafa Kemal’in o can ciğer, o gerçek memleketsever olan arkadaşlarından ayırtılmasından sonra ki kendisinin de elbette büyük hatası vardır, öyle bir oligarşi kuruldu ki beş senede, Atatürk bunu aşamadı. Ve Ali Fethi gibi yüzde yüz Batılı, namuslu bir adam kahrından kanser oldu, öldü. Bütün bunlar Atatürk adına tapulandı. Aradan 13 sene geçti, 50′ye gelindiğinde o zaman nasıl Türk milleti Serbest Fırka’ya aktıysa, bu defa Demokrat Parti’ye aktı. O zaman halk hürriyete kavuşunca bütün bu çektiklerinden mesul bir insan aradı. Cumhuriyet Halk Fırkası Ankara’dan en dar ve en felaket bir tarikatın şeyhi olan Kemal Pilavoğlu’nu aday gösterdi. Adam kazanamadı. Çok açıktır İsmet Paşa’nın beyanatı, “Bunlar altı ay dayanamayacaklar” dedi. Atatürk’ü Koruma Kanunu çıktığı zaman Bayar’a, “Bu kanun bu şekilde çıkarsa hiçbir netice alamazsınız çünkü insanların hayatı ve varlığı kanunlarla korunmaz” dedim. Bugün DP’den hayatta kalanlar da buna şahittir. Bayar bana, “Bu bir intikal devredir” dedi.

-BOZDAĞ: Bu kanun çıktı ve çıkar çıkmaz da Atatürk’e taarruzlar kesildi. Pilavoğlu kayboldu. Demek ki karşılıklı satranç oynayanlar şah mat dendiği zaman anladı durumu. Demek istiyorlardı ki, “Bunlar Atatürk’ü çok seviyoruz diyorlar. Yalan. Bunlar Atatürk’ü koruyamazlar. Atatürk’ün heykelini kırıyorlar, kimsenin kılı kıpırdamıyor.” Bunu kullanacaklar. Bayar, alıyor elinden silahı; “Kullanamazsın, Atatürk Kanunu’nu getirdim” diyor.

-KUTAY: Bu kanun bugün yürürlükte, buna rağmen neler oluyor görüyorsunuz, demek ki hiçbir siyasi iktidar, kendisinin mevkiini belki de tezelzüle uğratır iddiası ve zannı önünde, hakikatleri rahat konuşamadı. Ben bugün bu kanunu Mustafa Kemal’in şahsiyeti namına bir leke telakki ediyorum.

Bir insanı kanunla sevdiremez ve koruyamazsınız. Bugün 19 Mayıslar’da, 29 Ekimler’de, 10 Kasımlar’da “Atatürk Atatürk” diye bağıranlar, Atatürk Tarih ve Dil Kurumu, bütün bunlar, Mustafa Kemal’i gerçek manasıyla anlaması ve anlatması icap edenler eğer bu vazifelerini yapsalardı bunlar olmazdı. Bu vazife, elbette tenkit edilecek tarafları varsa, apaçık tenkit ederek yapılabilir. Kim söylemiş Mustafa Kemal’in kurursuz olduğunu? Bu mutsuz adam 57 yaşında öldü. 57 senedir de bizden ayrı. Hala Mustafa Kemal’in bacağından kolundan tutup çekiyoruz. Demek ki, üstüne duracağımız ve iç yüzünü anlayamadığımız bir büyük miras var ortada. Unutmayın kızım, bu dünyaya Mustafa Kemal gibi yüce bir insan bir daha gelmez. -Röportajın sonu- (2)

Ve NUTUK dosyası açılıyor…

Devam edecek…

Resim;web ortamından alınmıştır.

Kaynakça;

(1) (http://www.timeturk.com/tr/makale/yavuz-bahadiroglu/mustafa-filmi-ve-latife-hanim-in-gizlenen-anilari.html)

(2) http://www.nuriyeakman.net/yillikroportajlar/1995   1995 Yılı Röportajlar

 

Gerçek sevdalılarına en doğru kaynaklardan Atatürk ve Kurtuluş Savaşı gerçeği (4)

 

“Gece hırsızın, ışık hakikatin dostudur.” Shakespeare

İçerikte Atatürk’ün, “Bu sarı oğlanı Meclis’e alalım” dediği gazeteci yazar Cemal Kutay her şeyi tüm çıplaklığı ile çekinmeden anlatmaktadır. Ayrıca işgal kuvvetlerinin Yunanlılara İzmir’i neden işgal ettirdikleri sorusuna da cevap aranacaktır.

Birinci Dünya Savaşı resmi olarak; 28 Temmuz 1914 – 11 Kasım 1918 tarihleri arasında yaşanmıştır.

Ancak, İngiltere başbakanı tarafından, 5 Ocak 1918; ABD başkanı tarafından, 8 Ocak 1918 de -Wilson prensipleri- ismi altında yapılan açıklamalarla savaş yaklaşık 8-10 ay evvel bitirilmiş ve “Yeni Dünya Düzeni” kurulmuştur.

Bizim 1923 Lozan antlaşması ile elde ettiğimizi düşündüklerimiz gerçeğinde 1918 Ocak ayında bize biçilen elbisedir. Ne bir eksik, ne de bir fazla…

Cevabı bulunması gereken önemli bir soru; 1918 yılının başında kararlaştırılarak açıklanan yenidünya düzeni’ndeki konumumuz; Kurtuluş Savaşı ile de değişmediğine göre, Galip-İşgal devletleri (İngiltere-Fransa) neden Yunanlılara İzmir’i işgal ettirdiler ve halka zulüm-işkence yaptırdılar?

Bir ilginç soru daha vardır; Lozan antlaşması, 1923’de imzalanmasına karşın; gerçeğinde Fransızlarla 1921’de Ankara’da; İngilizlerle 1926 da, Lozan anlaşmasından üç yıl sonra anlaşılmıştır.

Fransızlar, 1921 yılında yapılan antlaşma sonucunda bize Yunanlılarla karşı kullanmamız için silah vermişlerdir. Verilenler ne karşılığıdır?

İngilizler’in Musul-Kerkük petrollerini aldıklarını biliyoruz da, Fransızlar ne aldılar?

Genelde hakkında fazla bahsedilmeyen bir konu daha vardır.

-Sultan Vahdettin, İmparatorluğu bir savaşa sokmadığı gibi bir savaş kararı da vermemiştir. Tahta geçiş tarihi 1918 yazı dır ve o tarihte savaş dahil herşey kaybedilmiştir.

-İmparatorluğu hile ile savaşa sokarak –bir ihtimal- yıkımına neden olan İttihat-Terakki yönetimidir. O dönem İmparatorluğun tek hâkimi, söz sahibi olarak ülkenin başına binbir bela açmalarına rağmen bunları temizlemek ve temizlerken de;

-“Hain-satılmış-Ülkeden kaçan Hain!” damgası Sultan Vahdettin’e ihale edilmiştir!

Vahdettin, 1918 yazında tahta geçtiğinde ülke iki büyük sorunla karşı karşıya idi: bir yandan, bir felakete dönüşen I. Dünya Savaşı’nı en az hasarla sona erdirmek; öbür yandan, 1913′ten beri imparatorluğa egemen olan İttihat ve Terakki rejimine karşı bir siyasi alternatif oluşturmak…

8 Ekim 1918′de savaşın kaybedileceğinin anlaşılması üzerine Talat Paşa başkanlığındaki İttihat ve Terakki kabinesi istifa eder ve yerine Ahmet İzzet Paşa başkanlığında bir kabine kurulur. Bu kabine aynı zamanda savaşı bitiren Mondros Mütarekesi’ni 30 Ekim 1918′de imzalamıştır.

-Kurtuluş Savaşı 9 Eylül 1922′de; İzmir’in Kurtuluşu, 13 Ekim 1922′de Mudanya Mütarekesi ile sona ermiştir.

-Bu sırada İstanbul henüz İtilaf Devletlerinin işgali altındadır ve 6 Ekim’de TBMM ordusunu temsilen Refet Paşa komutasındaki bir askeri birlik İstanbul’a girmiştir.

-Bu günlerde basın organları Vahideddin aleyhinde geniş çaplı ve kamuoyunda etki yapan yayınlarda bulundular ve Padişah Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında ölüm fermanı imzalaması onun vatan haini olduğunu açıkça göstermekte olduğunu düşünenler- Halk arasında bazı gruplar-  Vahdettin’i hedef alan hakaret ve –tabanca atma şeklindeki- tehdit içeren gösteriler yapmaya başlarlar.

-1 Kasım 1922′de Türkiye Büyük Millet Meclisi, çıkardığı iki maddelik bir kanunla saltanatı kaldırır ve Artık Vahdettin Hükümdar ve saltanat sahibi değildir.

-Yaklaşık iki hafta sonra, 17 Kasım sabahı Vahdettin, küçük oğlu Mehmet Ertuğrul ve hareminin mensuplarıyla birlikte Dolmabahçe Sarayından bir kayığa binerek Boğaziçi’nde demirlemiş olan HMS Malaya adlı İngiliz zırhlısı ile Malta’ya gider.

“Vahdettin kışkırtmalar sonucu kalsaydı Ankara’nın niyeti onu idam etmekti…”

Nitekim “HMS Malaya” savaş gemisiyle Malta’ya gittikten sonra Yıldız Sarayı’na giden Refet Paşa’nın, ağlamakta olan Vahdettin’in yaverlerinden Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu Ali Nuri Bey’e,

-”Ağlama Ali Bey, gittiği iyi oldu, ya kalsa idi biz onu ne yapardık? Vahdettin kalsaydı, Ankara’nın niyeti onu idam etmekti…” dedi. (1)

Sabık Sultan Vahdettin, 16 Mayıs 1926′da San Remo’da kalp damarlarının tıkanmasından dolayı 65 yaşında hayatını kaybetmiştir. Alacaklıları olan yaşadığı semtin manavı ve kasabının cenazesine koydurdukları haciz, kızı Sabiha Sultan’ın mücevherlerini satarak borçlarını ödemesi ile cenazesi ancak kaldırılmıştır.

Ben (Vahdettin’in) kızı olarak ve ölümüne kadar başucunda olan en sevdiği bir insan olarak şunu bütün şerefimle temin ederek ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün şan şeref dolu varlığını ortaya koyarak söylemek isterim ki;

Babam asla hain değildir.

En koyu, sağlam bir vatanseverdi.

Öyle yaşamış, öyle ölmüştür.” (2)

*   *   *

Ve…

Tüm çıplaklığı ile en yakın tanıklardan ve güçlü kalemlerden Atatürk ve Kurtuluş Savaşı’nda yaşananlar

“İki yaşlı ve bilge adam..

Biri Atatürk felsefesini anlatmakla görevli Hâkimiyeti Milliye gazetesinin hayatta kalan tek ismi.

Damarlarımı kesseniz Atatürk diye akar. Dünyaya döneceğini bilsem, hayatımı çekinmeden O’na verirdim” diyecek kadar ulu öndere tutkun, yazdığı 167 kitap, üst üste konunca boyunu geçen, Atatürk’ün de coşkusunu takdir edip,

“Bu sarı oğlanı Meclis’e alalım” dediği bir dev çınar.

Diğeri, gençliğinde uğradığı “Marksizm limanından” daha sonra demir alıp liberal ufuklara yelken açan, 40 tarihi kitaba attığı imzaya rağmen “Ben tarihçi değil, tarih felsefecisiyim” diyen, görmüş geçirmiş bir kalem ustası.

Hayat ikisine de önce Atatürk’ün yakın çevresinin, DP döneminde de Celal Bayar’ın dostluğunu hediye etti, adları Demokrat Parti felsefesiyle bütünleşti. İkisi de inançlarının gerçeklere perde olmasına izin vermediği iddiasıyla yaşadılar, hep “dost acı söyler” diye düşündüler.

Röportajdan başlıklar

-İsterseniz söyleşimize Atatürk’ün Milli Mücadele’yi anlattığı Nutuk’tan başlayalım.

Nutuk tarih değil, bir zaman kesitini belli bir bakış zaviyesinden değerlendirmeye çalışan ve elindeki vesikalarla iktifa eden bir tespittir. Karşı vesikaları düşünmemiş.

Nasıl yani?

Beni yadırgatan tarih hataları var Nutuk’ta. Bir kere Mustafa Kemal, Milli Mücadele’yi kendisinin Samsun’a çıkışıyla başlatıyor. Oysa Mondros 30 Ekim 1918′de imzalandı. Nutuk, Milli Mücadele’nin hepsini birden kavrayıp zafere kadar götüren bir izah olduğuna göre, doğru bir başlangıç tarihi olması lazım. Milli Mücadele 19 Mayıs’ta başlamadı ki. Başlangıç 1917′de Osmanlının artık yenileceği tamamen anlaşıldıktan sonra bir müdafaanın nasıl yapılabileceğini düşünmesi icap eden Başkumandanlık, Harbiye Nezareti ve onun organı olan Teşkilatı Mahsusa’nın hazırlıkları olmalıydı.

Yani vatanı kurtarma hazırlığı 19 Mayıs’tan çok önce?

Evet. Vatan istilaya uğradığı zaman bir gerilla savaşının nasıl yapılacağı düşünülmüş ve bunlar bazı esaslara bağlanmıştır. Bu esaslar daha sonra Milli Mücadele’nin Meclis kuruluncaya kadar olan devresinde uygulanmıştır.

Nasıl olur?.. Biz “her şey Atatürk’le başladı” diye öğrenmiştik.

-Ama Mustafa Kemal ne yazık ki kendi nutkunda Milli Mücadele’nin kuruluşunu hakiki olarak anlatmamıştır.

-Siz Nutuk’u nasıl değerlendiriyorsunuz?  Hiç kimse kendi aleyhinde olan şeyleri söylemeye mecbur değildir ama…

-Bazıları diyor ki “Vahdettin Atatürk’ü vatanı kurtarmak için gönderdi”. Bu hiç mümkün olabilir mi?

-Vahdettin’in Mustafa Kemal’i Anadolu’yu kurtarmak için gönderdiğine inanamıyorum. Çok istiyorum, kendimi zorluyorum ama böyle olduğuna kani değilim.

Evet. Aksini söyleyenler, Vahdettin’in Milli Mücadele hareketini örgütlemeye gönderdiği bir adamı neden idama mahkûm ettiği sorusuna cevap vermeli.

-İdam ettirme gücü mü vardı ki? Yakalatıp astırabilir miydi? Hukukta meşhur bir söz vardır: Tehdidini ikaya muktedir olmak lazım. Buna muktedir olmayan bir padişah idam emri vermişse hiçbir kıymeti yoktur..

-Evet, ben bunları Çankaya’da okumuştum. Atatürk, Vahdettin’in ona ne söylediğini tam aktarmıyor.

- Tabii kendisine verilen vazifeyi saklayacak. Nasıl söyleyecek ki “Beni çağırdı git Anadolu’da bir ihtilal hareketi yap dedi” diye. Hatta Vahdettin, “Ben seni çağırsam bile geri gelme” demiş.

-Efendim, o kadar ki, askerlikten istifa ettiği halde, Vahdettin’in yaverliğinden istifa etmemiştir.

-Atatürk her şeyi anlatmadı…

-Yani Vahdettin açısından tarihi bir yanılgı mı oluyor Atatürk’ü seçmesi…

-Ama Vahdettin’in idamını istediği bir adamın kazandığı zafer nedeniyle oturup şükür namazı kılması biraz tuhaf değil mi…

-Sayın Bozdağ, Vahdettin’in Atatürk’e görev verirken ne konuştuklarının belgesi var mı…

-Yok. İkisi arasında geçen bir konuşma. Mustafa Kemal, Vahdettin’in çok yakın dostuydu. Sık sık sarayda akşam yemeği yerdi. Sofraya kabul edilen paşalardandı. Bunlar gizlenmekte, söylenmemektedir. En son vazife aldığı zaman da bir gece evvel sarayda yemeğe kalmış, ertesi günkü kabulde de kendisine son vazife verilmiştir.

-Ben Mustafa Kemal’in bütün hayatında gayelerin vasıtaları mubah kılacak kadar Makyavelist bir politika takip ettiği inancındayım ama bir gayesi var. O gaye evladı olmaktan gurur duyduğumuz Cumhuriyet’ti.

-Aslında benim söylemek istemediğim, üstadın da dilinin varmadığı bir şey var. O da şu: Mustafa Kemal tarih doğru anlatmıyor, yani hepsini anlatmıyor, bir parçayı vermiş, üst tarafı karanlık. Bana “Neden Vahdettin, Mustafa Kemal’in idamını istedi” diye sordunuz. Düşünün siz bir işgal altındasınız ve İngilizler sizi mütemadiyen sıkıştırıyor. Siz barışı gözlüyorsunuz, onlar da her gün “Barış bugün değil yarın” diyorlar. Siz yarına bel bağlamışsınız. O sırada diyorlar ki Mustafa Kemal şunu yaptı, bunu yaptı… “Çağırın” demek zorunda İngilizlere karşı. Gelmiyor. “Gelmiyorsa ceza verin” diyor. Yazıyorlar Kazım Karabekir’e Ali Fuat Paşa’ya, ikisi de “Katiyen göndermeyiz” diyorlar. İster istemez İngilizlerin baskısı altında elbette Şeyhülislam’dan böyle bir fetva çıkabilir.

-Atatürk Koruma Kanunu kalkmalı…

-‘Bir insan kanunla sevilmez’

-Yalnızca telakkilerimiz farklı. Ben bir gün Celal Bayar’a dedim ki, “Sizi çok seviyorum ama yakanıza yapışamadım bu dünyada, ahirette yapışacağım ve ‘Bizi niye aldattınız’ diyeceğim.” Çok şaşırdı. “Ne demek istiyorsun?” dedi. Dedim ki, “Bize ne öğrettiyseniz yanlış çıktı. Tarih yanlış,  hatta coğrafya yanlış. Siz bunun sorumluluğunu taşımıyor musunuz?”

-Peki, niye kaçtı memleketten…

BOZDAĞ:Kendisine hangi muamelenin yapılacağından emin olduğu için kaçtı. Rus ihtilalinde bütün aile kurşunlanmıştır. Bu da gözünün önünden geçmiş. Evvelce anlaştığı şeyler olmadığı için bu duruma göre sonrasını da görmek mümkün değildi. Hiç gaflet yok. Verdiği karar kendisi için çok acıklı bir karardı. Ve o kararı cesaretle tatbik etti. Nitekim cenazesini San Remo esnafı haczetti.

-Atatürk’ü piyon olarak mı kullandılar…

-Atatürk heykellerini İnönü mü kırdırıyor yani…(3)

Devam edecek…

Tek bölümde dört bölümlük röportajın tamamı birden verilecektir.

(1)Tarihçi Mustafa Armağan, (Zaman gazetesi)

(2) Sultan Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan; (Nakleden eski başbakanlardan Suad Hayri Ürgüplü) sahife 143

(3) Gazeteci-Yazar Nuriye Akman, Sabah Gazetesi, Cemal Kutay-İsmet Bozdağ röportajı (4 bölüm)

 

Sultan Vahdettin 2105’e kadar hain olarak bilinmelidir!’ Kurtuluş Savaşı gerçekleri (3)

Emirle tarih yazdıran tek devlet olmanın yanında; Halkı adam yerine koymadan ve yok sayarak devlet yönetmeye çalışan milletlerdeniz. Bir yerde yöneten ile yönetilen arasında bir fark varsa, orada ne bir cumhuriyetten, ne de bir demokrasiden bahsetme imkânı bulunmamaktadır.

Güçlü silahların gölgesinde bir Orgeneral konuşmaktadır;

-“28 Şubat süreci bin yıl sürecektir!”(1)

-Bu ülkede cumhuriyet ve demokrasi yok mudur? Halk Meclisinin olduğu bir yerde böyle bir karar nasıl böyle bir pervasızlıkla ifade edebilmektedir?

-Onun gelecek bin yılına nasıl ve hangi hakla ipotek koyabilir, halkın iradesini yok sayabilirsiniz?

Bu ülkede Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlık yapmış bir siyasetçi-devlet adamı (Sayın Süleyman Demirel):
- ‘Vahdettin en az yüz yıl daha hain olarak bilinmelidir…’ (2) Diyerek; Sultan Vahdettin’in, 2105’e yılına kadar, “Hain” olarak bilinmesi gereğini ilan eder…

Peki, Neden Vahdettin “Hain!” olarak bilinmelidir?

Birinci Dünya Savaşına ülkeyi üstelikte hile ile sürükleyenler İttihatçılar,

Sonra gelen süreci yöneten de ittihatçılar,

Ancak, “Ülkeyi batıran ve Hain!” olarak damgalanan Sultan Vahdettin!

Dilimize bu nedenle mi yerleşmiştir?

-“Bu ülkede hiçbir başarı cezasız kalmaz!”

San Remo’da yakınları ile sohbet eden sabık sultan Vahdettin Türkiye Cumhuriyet ve kurucuları hakkında şöyle diyordu;

-“Devletimi kurtaracak tek adam Mustafa Kemal’di. Vazifelendirdim, cebine de nakit koydum ki müşgül duruma düşmesin, iyi nasihat ettim. Ama... Ah…. …  …   …  ..ah…!

-Millet huzura kavuştu inşallah, fakat hanedan perişan oldu”

Sultanın sadık hizmetlilerinden Cenaniyar Kalfa ise; Her devrime bir kurban gerek, biz kurban olduk o da……” diyordu. (‘Sultan Vahdettin’in son günleri’, Rumeysa Areba, Timaş (2012) yayınları tarafında yayınlanan anılarında.)

“20.Yüzyıl, hemen başında İkinci Abdülhamid’in hal’inden başlayarak çok büyük bedellerin ödendiği iktidar oyununa sahne oldu. Koca bir imparatorluk devlet aklına sahip yöneticilerin susturulması sebebiyle, on yıl gibi kısa bir sürede tarih sahnesinden çekildi.” (Osmanlıdan Cumhuriyet’e İktidar oyunu, Avni Özgürel)

Aşağıda ülkemizde çok tartışıldığı halde bir türlü (henüz ) açıklığa kavuşturulmamış bir konu daha, dönemin en önemli tanıklarından, Genelkurmay başkanlığı ve Sadrazamlık (Başbakanlık) yapmış, Sultan Vahdettin ve Mustafa Kemal Paşa ile birlikte çalışmış (İttihatçı) Ahmet İzzet Paşa’nın kaleminden verilmektedir.

Amaç, bilinenlere başka bir açıdan daha bakılmasını temin ederek okuyanların konuyu geniş bir açıdan değerlendirmelerine yardımcı olmak ve;

İsa’nın hakkını İsa’ya; Musa’nın hakkının Musa’ya ulaşmasına katkı sağlamaktır.

Karar her zaman olduğu gibi okuyanlara aittir.

Su her nasılsa döküldüğü kabın şeklini alsa da…

-“İzmir faciası (işgali) bütün ülkede, belki saray çevresinde, hatta Ferit Paşa’nın düşüncesinde bile heyecan ve uyanmaya sebep olmuştur.

Gözleriyle şahit Çerkez beyleri ve İzmir’den çıkabilen asker de ilk önce ayaklanmış ve Binbaşı Hacı Şükrü Bey kumandasında bunlara katıldığı gibi, Bursa vilâyetinde de gerek asker, gerek ahali arasında büyük bir galeyan meydana gelmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu memuriyeti,

Sarayla Babıâli’de, yani Ferit Paşa nezdinde meydana gelen telâş ve uyanışın sonucudur. Mustafa Kemal Paşa, cüretli ve laubali tavır ve hareketleri ve genç İngiliz subaylarıyla ilişki kurmak suretiyle bazı devlet adamı ve makamlarının, bu cümleden olarak sadrazamın zihnine dokunacak tehditkâr bir durum almıştır. Gerçeği söylemek gerekirse, yolsuzluk ve mezalimlere bulaşmış olmadığından, kendisini bir şekilde suçlayarak yakadan silkmek için Dünya Savaşından kalma bir ipucu da yoktu.

Halbuki Ferit Paşa, sarayı ve İngiliz karargâhını herkesten âdeta kıskandığı için Padişah’ın tanışıklığını kazanmış, fahri ya ver ve İngilizlerle ilişki içinde olan şöhretli bir generalin İstanbul’da varlığını çekemezdi.

Dolayısıyla İstanbul’dan sevindirilerek çıkarılması düşüncesinin bu tayinde etkili olduğu düşünülmekte, bu düşünce Harbiye Nazırı Şakır Paşa’nın ileri sürdüğü rivayet edilmektedir.

Bununla birlikte kendisine ordu müfettişi sıfatıyla verilmiş olan yetki, cidden şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi.

Zannolunur ki, miskince bir yaltaklanmayla Avrupa’dan hiçbir yardım elde edilemeyeceği anlaşıldıktan sonra, Padişah Anadolu kamuoyunu coşturmak ve ustaca bir şekilde saray tarafına yöneltmek için güvendiği bir Paşa’ya böyle bir görev verilmesini de canu gönülden istemiş, hatta bu yolda özel ve mahrem talimatlar da verdirmiştir.

Öte yandan bu zata İttihatçıların da destek vermiş oldukları rivayet edilmektedir.

Hakkında büyük bir takdir ve sevgi beslemiş olduğum, yüksek bir toplumsal tabakamıza mensup bir genç –ki az zaman sonra son facialara tanık olmadan bu fesatlıklarla dolu fani dünyaya veda etmişti- sadaretten istifamdan bir iki ay sonra, hükümetin bazı tutuklamalara girişmesi sırasında gizli ittihat liderlerinden bir zatı evime getirdi.

Bu zat hükümetin güçsüzlük ve rehavetinden ve buna rağmen düşmanlara âlet olurcasına namuslu kişiler hakkındaki takiplerinden bir nebze şikâyet ettikten sonra, bütün arkadaşlarının aziz vatanın kurtuluşu ve kendi hatalarıyla davet ettikleri kötülüklerin onarılması için can ve gönülden çalışmak istediklerini ve büyük güven ve itimatlarına binaen bana başkanlık vermek ve mukadderat tevdi etmek, yine vatanın selâmeti uğrunda harcamak için tasarruf edip biriktirdikleri akçeyi de emrime amade tutmak niyetinde olduklarını temin edip açıkladılar.

Ben bu ifadelerden İttihat ve Terakki’nin yeniden gizli bir cemiyet haline girmek istediği, benim de başkanlık adıyla buna hizmetimin arzu olunduğu anlamını çıkarmakla birlikte, asıl amacın takibattan yakayı kurtarmak olduğu zehabına da düştüm ve “devlet ve millete hizmet konusunda her suretle çalışma ortaklığına hazır isem de, şimdiye kadar olup bitenin hesabını aramaktan vazgeçmek ve geçirmenin elimden gelmeyeceği” cevabını verdim (*).

Bunun üzerine bu zat benden elini çekerek, galip zannıma göre, Mustafa Kemal Paşa’ya müracaat etti ve onunla bağdaştı.

Kuvvetle hükmediyorum ki, Anadolu memuriyetinden bu zatın haberi ve keyfiyetin ortaya çıkıp gerçekleşmesinde el altından yardımı vardı.

Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişliği daha resmen gerçekleşmeden, heyete girmesi için ne düşündüğü öğrenilmeye çalışılan kulağı delik ve çeşitli fırkalara, özellikle ittihat ve Terakki ile ilişkilere sahip bir zat ki bir aralık refakatimde bile bulunmuştu- bu memuriyeti benim üstlenip kabul etmemi vatanın çıkarı için teklif ettiyse de, kendisine “veren yok ki kabul edeyim” cevabını verdim.

İşte bu olaylar ve işaretlerden çıkarıyorum ki, anlattığım ı bu gizli teşkilât yöneticileri, Şakir Paşa nezdinde, hatta Saray’da el altından hayaller üreterek ve nüfuz kullanarak böyle bir memuriyeti Mustafa Kemal Paşa’ya verdirdiler.

Ondan sonra bilinen tertibatta da kendisine yardımda bulundular. Yalnız zamanla güç kazanınca, bu zatın İttihat liderlerini, özellikle Talat ve Enver Paşaları rakip görerek ülkeye kabul etmemesi yüzünden gitgide aralarında ayrılık ve düşmanlık meydana geldi. (3)

Yunan tecavüzünün İstanbul kamuoyundaki etkisi çok acı ve üzücü olmuştu. Ayan (Senato Meclisi anlamında)dairesinde özel toplantılar düzenlemekte ve çeşitli devletlerin siyaset adamları ve Ayan üyelerine, protestolar yazılması için düşünce alışverişi yapılmaktaydı. Bu üzüntü zamanlarında Amerika tarafından zayıf bir ümit ışığı görünür gibi oldu.

O zamanlar bizden ayrılacak ülke kısımlarının galip devletler mandasına konulması teorisi dillerde dolaşıyordu. Korgeneral Cevat Şakir Paşa’nın konağında Amerika zenginleri ve siyaset adamlarından Mr. Karayin’le, meşhur hukukçulardan Profesör King’in başkanlığında bir heyete iki üç defa çay ziyafetleri verilmiş olduğu gibi, bu iki zat, iki defa benim evime de gelerek görüşülmüştü.

Siyaset adamları gayet ağzı sıkı davranmakta, fakat Mr. Karayin Osmanlı İmparatorluğuna savaş öncesi tabi olan bütün ülkelerin ayrılmaksızın ve bölünmeksizin, Arabistan da dahil olmak üzere, bir blok halinde belirli ve sınırlı bir süre için Amerika mandası altına alınması hakkındaki düşüncesini gizlememekteydi.

Bu aralık Ermenistan ve Anadolu’yu teftiş eden, Amerika’nın Avrupa’ya gönderdiği Ordu Kurmay Başkanı General Harvard’ın bizim hakkımızda pek taraftar raporlar verdiği, bir Ermenistan kurulması imkânının olmadığını bildirdiği, hatta seyahati esnasında İngiliz subaylarının müdahale ve tahriklerini keşfedip hissetmesi üzerine, bunları tehdit ettiği ve hatalı bulduğu gibi haberler ve Amerikalılar silâh kuvvetiyle İspanya’dan aldıkları Filipin adalarında ahalinin hukukuna, dinlerine saldırmak ve müdahale etmek şöyle dursun, İstanbul’dan din bilginleri getirterek irşat, ıslah, medenileştirme ve iyi idareye büyük çaba harcandıktan sonra, şimdi de serbesti ve bağımsızlık bahşettiği yolunda rivayetler yayılmaktaydı.

“Manda”kelimesi yeni icat edilmiş bir diplomasi kavramıydı. Bunun gerçek tarifi, yapılacak anlaşma ve sözleşmenin şartlarıyla belirlenecekti. Dolayısıyla faydalı esaslara bağlanmak şartıyla esas fikir bana da az çok yumuşak geldi.

Bu şekil, Avrupalıların görünmeye başlayan ihtiraslarına, düşmanlıklarına ve sözleşmeyi bozucu uygulamalarına karşı, devletin birliğinin korunması için bir çare gibi göründü.

Amerika’nın İtilâf devletlerine yaptığı büyük hizmetlerle birlikte, askerî gücünün ve malî itibarının, diğer galipler gibi, savaş yüzünden aşağı düşeceği değil, kıyaslanmayacak derecede ilerlemesi ve yükselmesi cihetiyle devletler topluluğunda çok büyük nüfuzu haiz ve dolayısıyla ihtiraslara galebe ederek öyle güç bir işi kendi üzerine almaya ve bunun üstesinden gelmeye güç yetirebilir sanılıyordu.

Vahdet’i Milliye ye verilmek üzere kaleme aldığım ve Suriye ile ilişkili iki zatla, iki defa geçen sohbet üzerine düzenlediğim iki muhtıra, bu konudaki düşüncelerimi içerdiğinden, konuya ilişkin bölümlerini ekliyorum (İlgili kitap, Bkz. Ek: 21).

Fakat çok geçmeden ümitlerimizin boş, yabancıların hakkımızdaki niyet ve maksatlarının samimiyet ve insanlıktan tamamen uzak olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla bu görüş çok çabuk terkedildi(**).(***).(S.62)

İşte genel durumun bu şekilde günden güne kötüleşmesi hükümetin mevkiini sarsmakta olduğundan, Ferit Paşa korku ve hırs şevkiyle, Muhaliflerini ya yok etmek veya kendine çekmek suretiyle susturmak telâşına düşmüş olsa gerek ki, herhangi bir sebeple kamuoyunda az çok suçlu görülen ve nefret edilen pek çok kişiyi tutuklatmış, Divan-ı Harblerin üyelerini de değiştirerek kendi keyif ve arzusuna uyacak bir duruma getirmeye çalışmakla birlikte, diş geçiremediği kimseleri kandırarak her taraftan kendisine kuvvet toplamaktan da geri kalmamıştır.

Bir gün Reşit Akif Paşa merhumla Abdurrahman Şeref Efendi akşam yemeğine bize gelerek artık padişahı Tevfik ve Ferit Paşalardan ayırmanın mümkün olamayacağını, fakat devleti bu durumda bunların eline bırakmanın da büyük bir hata ve günah olacağını ve Zât-ı Şahanenin hakkımdaki kötü düşüncesinin değişmeye başladığını açıkladıktan sonra, teklif olunursa vekiller heyetine, hiç olmazsa meclise memuriyet sıfatıyla (ministre şans portefeuille -sandalyesiz bir bakan) dahil olup olmayacağımı sordular. Kendileri gibi tecrübe görmüş zatların dahil olmasında fayda bulunsa bile, benim artık kesinlikle bu adamlarla çalışmayacağımı söyledim.

Bu konuşmadan birkaç gün sonra telefonda, sadaret yaverinin gelip beni göreceği bildirildi. Hemen dışarı çıkacağımdan zahmet etmemesi cevabını verdim. Bunun arkasından telefonda bizzat Ferit Paşa “Vükelâ meclisine memuriyetimi içeren irade-i seniyyeyi elinde tutmakla övünüp iftihar ettiğini ve saat ikide Babıâli’ye gitmemi”, güya aramızda hiçbir şey geçmemiş gibi, tebrikle birlikte bildirdi.

Bakın bizde Vükelâ Meclisi nasıl kuruluyor!

Böyle bir muameleye nasıl karşılık vermek gerekeceğinde hâlâ tereddüt ve şaşkınlık içindeyim. Fakat kalbimde saltanat ve hilâfet makamına çok köklü bir saygı duygusu vardı. Tatlılıkla meydana gelen ve nefsime taalluk eden teklif ve temennileri reddedememek gibi bir zaafımı da yaratılıştan gelen bir eksiklik olarak itiraf etmek zorundayım…

Yüce Meclise memur zatlarla birlikte Vükelâ Heyeti yirmi dörde ulaşıyordu. Yeni tayin olunanların çoğunluğu ile eski hukukumuz vardı. Bu cümleden olarak Reşif Akif, Ali Rıza, topçu Rıza, Mahmut ve Abuk Paşaların ve Abdurrahman Şeref Efendiyle bizim kabinede de Maarif Nezaretinde bulunan Said Beyin ve gerçi aramızda eskiye dayanan bir tanışıklık yoksa da, erdem ve kültürü ile gerçekten gözleri ve gönülleri dolduran Hayderîzâde İbrahim Efendinin konuşmaları teselli verici oluyordu. Yeri Teşrifat gereği Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin yanına rastlamıştı.

Bu zat İttihatçılar zamanında, Romanya’da çekildiği inziva ilticagâhından bu kere döner dönmez ilk işi Sabah gazetesine benimle Ahmet Rıza Bey aleyhinde bir makale vermek olmuş ve bunda benim Balkan Savaşı’ndan sonra Harbiye Nezaretini Enver’e makam hazırlamak ve Dünya Savaşı’ndan sonra sadareti İttihatçıları kaçırmak için kabul ettiğim, o gevşek ve zaman idarenin öncülük ve artçılığını yaptığım gibi boş tecavüzlerde bulunmuş, benden de karşılığını ve savunmasını görmüştü.

Sırası gelmişken şurasını da söyleyeyim ki, bu esnada yalnız İttihatçı liderleri değil, o dönemde hükümet işlerine katılmış tanınmış kimseleri de, sözde, kanunî bir şekilde ezmek ve cezalandırmak isteniyordu.

Güya İttihat ve Terakki kabinelerinde cemiyet genel merkezinin, anayasada belirlenmeyen bir dördüncü kuvvet şeklinde, devletin önemli işlerine müdahale ettiği ileri sürülüyor ve buna delil olarak da Balkan Savaşı’nın sonlarına doğru bir gece Vükelâ Heyetinin cemiyet merkezine giderek müzakerede bulunduğu gösteriliyor, bu hal ise anayasaya ihanet ve âdeta hükümet şeklinin değiştirilmesi demek olduğundan, buna izin veren Vükelâ Heyetini idama kadar götürecek böyle bir siyasî suçla mahkûm etmeye kalkışılıyor, İttihat ve Terakki hükümeti esnasında bir nebzecik Harbiye Nezaretinde bulunduğumdan, benim de sorumluluğuma karar veriliyor…(Feryadım, cilt 2,)

Mustafa Kemal’in geri çağrılması

“….Sadrazamın yokluğunda Anadolu’nun durumu büsbütün vahimleşti. İngilizler, Mustafa Kemal Paşa’nın Müslüman halka camilere topladığı ve Hristiyan halkla İtilâf Devletlerinin kontrol memurları aleyhine kışkırtıp teşvik etmekte olduğu iddiasıyla, hemen değiştirilmesini istediler. . .

Meclis tarafından bu isteğin kabul edilmesi ve Paşa’nın geri çağrılması zorunlu olarak karar altına alındıysa da, Harbiye Nazırı Şevket Turgut paşa açık emir vermeyip istişare için acele olarak İstanbul’a gelmesini bildirerek işi geciktirmekte, İngilizler ise isteklerinde ısrar ve şiddet göstermekteydiler.

Vükelâ- Bakanlar kurulu- Meclisi bir aralık benim telgraf başında haberleşerek gelmeye ikna etmemi istemişse de, kabul etmedim. Fakat sanıyorum ki, Ferit Bey haberlermişse bir sonuca ulaşamamıştır.

Bu sırada Saray’dan da, Mustafa Kemal Paşa’ya gelmesi hakkında tavsiyelerde bulunulduğu rivayet edilmektedir.

Bu keşmekeş arasında, İngilizler bu kere de Albay Refet Bey’in geri aldırılmasını istediler. Harbiye Nezareti bu zatı azletti ve yerine Albay Selahattin Bey’i tayin ederek Samsun’a gönderdiyse de, Refet Bey en yakın âmirinin Mustafa Kemal Paşa olduğunu bildirerek kumandayı bırakmamış ve Samsun’un arkasındaki sırtlarda savunma tertibatı almıştır.

Böyle bir hayli zaman kaybolduktan sonra. Harbiye Nezareti Mustafa Kemal Paşa’ya açıkça azledildiğini bildirdiyse de, o zamana kadar Paşa tertibatını almış olduğundan “rütbe ve memuriyetinden istifa ettiğini ve bir millet ferdi gibi vatanın savunmasına çalışmak için Anadolu’da kalacağını” bildirerek işine devam etti.

Ankara Kolordusu Kumandanı Ali Fuat, Erzurum Kumandanı Kâzım Karabekir Paşalarla, Samsun Kumandanı Refet Bey ve daha önce halkı teşvik ve cesaretlendirerek mahallî bir savunma hazırlamak üzere kendi arzusuyla Anadolu’ya geçmiş olan Rauf Bey, aralarında düşünce birliğine vardıktan sonra, zaten vatan sevgisi ve devletin istikbali endişesiyle yanıp tutuşan birçok kumandan, erkân ve subayları da kendilerine bağladılar.

Böylece memleketin her tarafında, özellikle Batı kuzey ve doğu Anadolu’da nizamiye kıtalarıyla Müdafa-ı Hukuk Teşkilâtı ve Müdafa-ı Milliye’nin bütün kuvvetleri Mustafa Kemal Paşa’nın eline geçti.

Ferit Paşa, Paris’ten dönünce yakalanmış olduğu büyüklük hastalığı icabı, Mustafa Kemal Paşa’yı bir telgrafla istanbul’a döndüreceğini zannetti. Öyle ya, kendisi tayin etti, yine kendisi güzel bir şekilde azleder! Bu kuruntuyla haberleşmeye de girişmişse de, gereken cevabı alınca, gerek sarayın, gerek kendisinin kin ve öfkesi coşmuştu,

İşte bu düşünce haletiyle kongrenin engellenmesi için tedbir aranıyorken, Harput Valisi Galip Bey’in, Kürt gönüllüleriyle baskın suretinde Harput tan on, oniki gün uzak olan Erzurum’a giderek kongre heyetini tutuklaması düşünüldü.

Ben bu ana kadar susuyordum. Fakat artık bu görüşü öfkeyle ve alaylı bir şekilde çürüttüm, konu da kapandı.

Sonra yeni Harbiye Nâzın Nâzım Paşa, Askerî Şûra’nın yeniden canlandırılıp kurulmasına dair tezkiresini okudu ve ordunun hakkımdaki bağlılığından söz ederek bu şûra başkanlığının kabulünü bana yönelerek rica etti.

-“Paşa! Hangi ordudan, hangi şûra’dan, hangi başkanlıktan söz ediyorsunuz? Elde ne kaldı ki!?”

Diyebildim ve gözyaşlarımı tutamayarak meclisi terk ettim. Artık Babıâli denilen bu mihnet evini bir daha göremeyeceğimi zannediyordum. Ertesi günü kaleme aldığım ayrıntılı istifa mektubunu Ayan’dan göndermek üzereyken Abdurrahman Şeref Efendi ve İsmet Bey, böyle şiddetli bir istifa mektubunun sakıncalarından söz ederek, engel oldular. Bu yüzden kısa bir özetini yazarak gönderdim.

Salih Paşa sadaretinin dokuzuncu günü (16 Mart 1920) İngilizler birdenbire İstanbul’u işgal ettiler. Gerçi bir gün önce, geç vakit işgalin olacağı notayla haber verilmişse de, Babıâli’nin itirazına cevap ve ehemmiyet verilmemiştir. Bu tarihte İstanbul fiilen askerî işgal altında, polis de müttefik devletlerin elindeydi.

Şu halde böyle bir teşebbüse ne ihtiyaç olduğu cidden anlaşılamaz! İtilâf askerleri başkumandanı Mareşal Franchet d’Esperey’nin görüş ve izni, ihtimal haberi de olmaksızın, geceleyin İngiliz askeri Osmanlı karakollarına baskın suretiyle saldırdılar. Bir hayli evlere duvarları aşarak, kapıları kırarak girdiler, birçok tanınmış kimseyi de tutukladılar.

Bu olayda İngilizlerin ihtiyatlılık diyerek yaptıkları mezalim ve tedbirler feci olduğu kadar, gülünçtür. Tehdit için donanma toplarını İstanbul’a çevirmiş, bir dreadnot, ağır topları olan zırhlı) ateşe hazır bir durumda köprü civarına kadar sokulmuş, İngiliz erleri Şehzadebaşı karakolunu işgal ettikleri zaman, askerlerimizi uykudayken süngülemiş olduğu gibi, bir hayli devlet adamını –ki içlerinde eski Harbiye Nâzırı ve Genelkurmay Başkanları Cemal ve Cevat Paşalar da bulunmaktadır- yatak odalarından, ailelerinin kucağından zorla alınıp sürüklenerek Malta’ya sürülmek üzere gemilere bindirmişlerdir.

Buna benzer tedbirler bizim daima, hatta iş başındayken bile muhalif adını taşıyan hayırsızların iftiraları, tavsiye ve nasihatlarının bir sonucu olduğundan şüphe olmamakla birlikte, İngilizler için de şerefli bir menkıbe olmasa gerektir.

Ferit Paşa’nın ikinci defa sadrazamlığı

Keşfedemediğim sebeplerle kendine güveni her an artan, bu defa sadaret ve Hariciye Nezaretleriyle beraber Harbiye Nezareti ve Mareşallik ünvanını da üstlenen ve omuzlayan Ferit Paşa’nın bu son dönem hükümeti, İnsanlığa sonsuza kadar leke olacak rezilce ve zalimce uygulamalarla kirlenmiştir.

Millî mücadelecileri, padişah iradesi ve fetvalarla engellemek ve kötülemek, mücahitleri sultana karşı ayaklanmak suçuyla itham etmek, Mebuslar Meclisini zabıta kuvvetleri vasıtasıyla kapamak, İstanbul’un işgali günü yapılan mezalim ve tutuklamalar yetmiyormuş gibi, bir hayli hamiyetli mebusu İngilizlere tutturup sürgün ettirmek, ondan sonra da yayınlanan hatt-ı hümayun ve beyannameleri halkın gözünde bütün sorumluluğu Zât-ı Şahaneye yükletecek bir şekilde kaleme almakla hem padişaha ihanet, hem de Meşrûtiyet hükümlerine açıkça muhalefet etmek gibi kötülük ve alçaklıklar, kabinenin daha ilk faaliyet haftasındaki utanç verici mel’unca ve delice uygulamasındandır.

Padisah’ın genel olarak bu beyanname ve fetvalara ve özellikle yazılış suretlerine muvafakat etmek istemedikleri halde, bunların işgalci devletlerin temsilcilerince kesin şekilde gerekli görüldükleri açıklamasıyla değiştirmeden çıkarılmasında ısrar ve hatta Babıâli’de kaleme aldırıp imza ettirmek istediği hatt-ı hümâyunların Meşrûtiyet usulüne aykırılığını Mabeyn Başkâtibi Ali Fuat Bey’in açıklaması üzerine huzur-u şahanede öfke ve sertlikle hatırını kırmaya cesaret ettiği ve bu beyanname ve hatt-ı hümayunla Başkitabet Dairesinde tescil ettirmeye bile gerek görmediği çok nezih ve sağlam sözlü olan Ali Fuat Bey’in rivayetleri cümlesindendir. Bir süre sonra da sözü edilen zat memuriyetten alınmıştır…” (4)

Devam edecek…

Resim; web ortamından alınmıştır.

Kaynakça;

(1-2) Ahmet Hakan, Hürriyet, yazının tamamı için bakabilirsiniz; webarsiv.hurriyet.com.tr/2005/07/24/676908.asp

(*) Kör Kadı türünden olan bu doğruluk, ömrümde düştüğüm hataların en büyüğü ve en zararlısı olmuştur. Gerçi devleti bu vartaya düşürenler ittihatçılardı. Açtıkları yaraların daha kanı dinmeden, onlarla birlikte çalışmak vicdanıma çok ağır geldi. Fakat onların yerine gelenler daha zararlıydı. Dolayısıyla teklif edilen kuvvet ve serveti iyi bir şekilde ve ustalıkla vatan ve devlet yolunda kullanmaktan kaçınmak ve güçsüz, kuvvetsiz, kimsesiz inziva köşesinde oturmayı seçmek, hesabıma yazılacak büyük bir hatadır. İtiraf ediyorum!

(3) Feryadım, cilt, 2, Ahmet İzzet Paşa, sahife, S.59

(**) Mustafa Kemal Paşa, meşhur Nutuk’unda beni manda taraftan olmakla suçlamak istiyor. Mütareke sırasında manda taraftarı zatlar ve cemiyetler vardı. Ben bunlarla bir kerecik bile görüşmedim. Manda hakkındaki düşüncem yukardaki açıklamadan ve eklenen muhtıra içeriğinden anlaşılıyor. Fakat Paşa hazretleri o tarihlerde benden çok manda yanlısı olup Cevat Paşa konağındaki toplantılar da onun bilgisi dahilinde ve iştiraki dairesinde yapılmakta olduğu sonradan anlaşıldı. Bununla birlikte ortaya koyduğum şartlar dahilinde bir mandaya ben bugün de taraftarım. (Feryadım, cilt,2)

(***) Rauf Beyin (Orbay) Kâzım Karabekir Paşa’ya yazdığı bir mektupta, Mustafa Kemal Paşa’nın askerlikten istifa ettikten sonra: “Allah belâsını versin, şu Amerikalar manda mıdır nedir, bir an evvel kabul etseler de memleket de, millet de bu hercü mercden kurtulsa” sözlerini fartı yeis ve heyecanla kendi kendine konuşur gibi tek tekrar etti” demektedir. (Bkz. Cemal Kutay, “Osmanlıdan Cumhuriyete”, c. 4, s. 395, îst. 1992, (Yay. Not). S.62

(4) (a.g.e.)

-‘Osmanlıdan Cumhuriyet’e İktidar oyunu, Avni Özgürel

-‘Sultan Vahdettin’in son günleri’, Rumeysa Areba, Timaş (2012) yayınları

Sevr anlaşmasının gerçeğini öğrenmek ister misiniz? Kurtuluş Savaşı gerçekleri (2)

Bizde Amerika, sizde Rusya! Yok aslında biribirimizden farkımız….

Tarihimizde, “Vahdettin Kaçtı!” uydurması gibi bir de, uygulanmayan Sevr anlaşması hikâyesi vardır. Birinci Dünya Savaşı sonucu ile ilgili İtilaf Devletleri ile aramızda imzalanan ve uygulanan tek bir barış antlaşması vardır, o da; 1923′te imzalanan “Lozan antlaşmasıdır.”

“Bunlar “Sevr” antlaşmasıyla bize bir öldürücü zehir yutturmak üzere, delegelerimizi Fransa’ya davet ettiler. Bu kere delegeler heyeti başkanlığına Tevfik Paşa tayin edildi. Fakat devletin önemli işlerini yabancı ellere bir türlü bırakmayan gayretli ve sadık Sadrazam Paşa da –bu sefer emrine kruvazörler verilmeyince, tamtakır olan devlet hazinesinden 150 ile 200 bin lira harcayarak- Gülcemal vapuruyla Marsilya’ya, oradan da Paris’e koştu…

Fakat bu aceleyle Sevr’e ulaştığında bulduğu mahut barış anlaşmasıyla dost, düşman herkesin hoşnutsuzluğu, bir rivayete göre anlaşmanın zararlı maddeleri hakkında bilgi sahibi olunca sinirlenen delegeler heyeti üyelerinden Dahiliye Nâzırı Reşit Bey, sadrazam-ı penahiyi “burada işin ne?” gibi sert bir soruyla küçük düşürmüştür.

Sevr Anlaşmasının devleti içine düşürdüğü büyük maddî zararlardan başka, bazı maddeleri yavaş etkili zehirler gibi, İslâm ırkını aşamalı olarak yok edecek bir nitelikteydi.

Rumeli tarafında sınır Çatalca’ya kadar geri getirildikten sonra, bizzat Anadolu’nun Türk unsuruyla meskûn yansından fazlası ve en bereketli kısımlarını Yunanlılarla Fransızlara ve Ermenilere bırakıyor, bağımsız bir Pontus hükümeti kuruyor; geriye kalan toprağı da üç taraflı (Tripartite) bir anlaşmayla Fransa, İtalya ve bir dereceye kadar ingiltere’nin nüfuz mıntıkaları’na sokuyor; İstanbul’u Boğazlar komisyonunun kontrolü altına verilen ve bütün Marmara kısımlarını çepeçevre kuşatan 10-15 kilometre genişliğinde bir arazi kuşağıyla ülkenin diğer bölümlerinden ayırmak, devletin kara kuvvetlerini 35.000 jandarmayla, 15.000 maaşlı  nizamiye askeri ve birkaç küçük çaplı topa, deniz kuvvetlerini birkaç ganbota indiriyor, fazla olarak Müslüman halkın doğuştan sahip olduğu askerlik yeteneğini imha edecek birtakım taahhütler bile yüklüyor.

Buna karşı İlk bütün Rum ve Ermeni okul ve yetimhanelerinde izci (boy-scout) teşkilâtı yapılıyor; bunlar silâhlanıyor, eğitimler yapıyor, işgal kuvvetleri karakollarının önünden geçerken postalar çıkarılarak selâmlanıyor!

Sevr Anlaşmasının haberi alındıktan biraz sonra, dostlarımdan bir zatın öğle yemeğinde rastladığım bir İngiliz subayına, bu durumun daha sonra Müslüman ahaliyi Hristiyanlara boğazlatmak niyetine işaret ettiğini açıkça söylemiştim…

Düyûn-u Umûmiye, malî ve ekonomik işler, vergiler, davalar ve yargı hakkına ilişkin konular ise, eski kapitülasyonları bin kere aratacak bir şiddeti içeriyor, sözün kısası delegeler heyetinin çektiği telgrafta ifade edildiği üzere, bu anlaşma devlet mefhumu ile ilişkimizi tamamen kesiyor ve yok ediyordu…

Tevfik Paşa başkanlığındaki delegeler heyeti Sevr Anlaşması’nı imzalamaktan kaçındığı için Sadrazam bir defa daha bir Şuray-ı Saltanat toplamaya kalkışarak Yıldız Sarayı’nda birçok devlet adamını topladı. Ben de Ayan’lık hasebiyle davetliydim. Müzakere garip bir tarzda geçti. Üzüntünün şiddetinden bir zihin ağırlığı mı ârız oldu bilemem, itiraf etmek zorundayım ki, müzâkereleri hakkıyla anlayıp hatırımda tutamadım.

Yalnız anlaşma kabul edilmediği takdirde İstanbul’un Yunan askerinin işgaline verileceğinden Devletin tamamen çöküşü ihtimallerinden, kabul edildiği suretteyse işitip anlayamadığım bazı hafifletmeler sağlanacağından ve menfaatler verileceğinden söz edilmişti.

Hatta maddeler arasında ümit verici bir şey de ortaya atılmış olsa gerek ki, şartların şiddetinden söz edip duran Abdurrahman Şeref Efendi’nin, onu duyunca: “Kulağa tatlıca bir ümit sesi geliyor, tekrar eder misiniz?” dediğini hatırlıyorum. Fakat cevaba mazhar olmadı.

Ayan’dan Topçu Rıza Paşa merhum, gür sesiyle itiraza kalkıştıysa da, Sadrazam onu çirkin bir şekilde susturdu ve mecliste düşünce ileri sürülemeyeceği, mesele oya konulacağı zaman kabul edenlerin ayağa kalkması, etmeyenlerin yerinde kalması gerekeceğini kahraman bir eda ile ihtar etti.

Bunun üzerine Zât-ı Şahane: “Böyle müzâkere olmaz. Fayda ve zararlarına dair burada bulunanların görüşleri dinlenmelidir” buyurdular.

Ferit Paşa bunun üzerine galiba daha önce konuşup anlaştığı bazı kişilerin görüşlerini sormuş, bunlar da hep kabul tarafında görüş ortaya koymuşlardır.

Kabul edenler ayağa kalksın denilmesi üzerine Zât-ı Şahane birdenbire kalkıp salondan çıkınca, herkes de tabiî olarak ayağa kalkmış, komedya da bu şekilde sona ermiştir.

İhtimal Ferit Paşa da, oy birliğiyle anlaşmanın kabul edilmiş olduğuna milletin kanaat getirdiği zehabıyla bu ihanet belgesinin imzası için Hadi Paşa ve Rıza Tevfik Bey’i Paris’e gönderdi.

Fakat bu teslimiyet de derde deva olmuyor, Anadolu mukavemetini yavaş yavaş şiddetlendiriyor. Yunanlılar yerinden kımıldamıyor, Avrupalılar da ne fiilen, ne de para bakımından kendisine yardımcı olmuyor. (S.84)

Sevr kabul edilmiyor

İtilâf devletlerinin kabinemizi kabul ediş tarzları, güya Ferit Paşa’nın çekilmesine müsait davrandıklarından pişman olmuşlar gibi bir şekildeydi. İş başına gelir gelmez, bizden Sevr anlaşmasının tasdikini istediler ve bu isteği desteklemek için vaatleri hilâfına bizi parasızlıkla bunaltmaya başladılar.

Gerçi Kanun-u Esasi’ye göre anlaşmaların meclise gerek kalmaksızın hükümdar tarafından tasdik edilebileceğini, içimizdeki bazı siyasî hukuk otoriteleri açıklamışlarsa da, ben Ankara ile temas etmeden bunun tasdikine razı olmayacağımı kesinlikle ifade ettim. (S.93)

vükelâ heyetinin çoğunluğu beni desteklediği gibi, Sadrazam Paşa da Zât-ı Şahâne’nin bu anlaşmayı kesinlikle tasdik etmeyeceğini açıkladı.

Fakat biz Ankara’ya gidinceye kadar İtilâf Devletleri, özellikle Fransız temsilcisi Mösyö Defrance şiddetli ısrarlarda bulunmaktaydı. Bu zorlamanın destekçi gücü de para meselesiydi.

Ferit Paşa’nın hazineyi bize tamtakır teslim etmiş olduğunu belirtmeye gerek yoktur.

Böyle olacağı daha önce tahmin edilmiş ve düşünülmüş olduğundan, kabinemizin kurulmasından önce Tevfik Paşa, ihtiyaç ortaya çıktıkça perderpey alınmak üzere iki milyon lira kadar avans yapılması için temsilcilerin de katılmalarıyla banka ve rejiden vaad alınmışsa da, anlaşıldığına göre diplomatların işe karışmasıyla bu avanslar sürekli geciktirilmekteydi. Bununla birlikte Maliye Nazırımızın yersiz muamelelerinin de bu gecikmede etkili olduğu galip ihtimallerdendir….” (1)

Konu yukarıda olayı birinci derecede yaşayan devlet adamının kaleminden aktarılmıştır.

Aşağıda da konu ile ilgili lehte ve aleyhte diğer görüşler verilmiştir.

Karar her zaman olduğu gibi okuyanlara aittir.

Naılsa su döküldüğü kabın şeklini almaktadır.

Resim;ulkuhaberajansi.com’dan alınmıştır.

Kaynakça;

(1) Feryadım, 2. cilt, Ahmet İzzet Paşa, (Paşa hakkında detaylı bilgi birinci bölümde verilmiştir.)

Meraklıları konu ile ilgili çeşitli görüşleri aşağıda okuyabilirler;

Sevr Antlaşması, (Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılma planı, 10 Ağustos 1920)

Sevr Antlaşması, I. Dünya Savaşı sonrasında İtilâf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu hükümeti arasında 10 Ağustos 1920′de Fransa’nın başkenti Paris’in 3 km batısındaki Sevr (Sèvres) banliyösünde imzalanmış fakat uygulamaya konmamış barış antlaşmasıdır. Antlaşma imzalandığı dönemde devam eden Türk Kurtuluş Savaşı’nın sonucunda Türklerin galibiyetiyle, bu antlaşma yerine 24 Temmuz 1923′te Lozan Antlaşması imzalanıp, uygulamaya konduğundan Sevr Antlaşması yürürlüğe girmemiştir.

I. Dünya Savaşı sonrasında İtilâf Devletleri ile Avusturya arasında Saint-Germain Antlaşması, Macaristan arasında Triannon Antlaşması ve Bulgaristan arasında Neuilley Antlaşması imzalanmasına rağmen Osmanlı Devleti ile 1919 Mayıs’ında hâlâ bir barış antlaşması imzalanamamış ve görüşmeler belirsiz bir geleceğe ertelenmişti. Bunun nedenleri bugüne dek yeterince aydınlatılamamıştır.

İtilaf Devletleri Yüksek Konseyi’nin 7 Mayıs’ta aldığı karar uyarınca 15 Mayıs’ta İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildi. Bu olay tüm Türkiye’de güçlü bir ulusal tepkiye yol açtı. 4 Eylül’de toplanan Sivas Kongresi’nden sonra İstanbul’daki Osmanlı hükümeti, ülke üzerindeki idari ve askeri denetimini kaybetti. Sivas ve daha sonra Ankara’da, Mustafa Kemal Paşa yönetiminde bir ulusal direniş hükümeti kuruldu.

Anadolu hükümeti, olumsuz şartlarda bir barış antlaşmasını kabul etmeyeceğini bildirdi ve direniş hazırlıklarına girişti.

İtilâf Devletleri 18 Nisan 1920′de San Remo Konferansı’nda Osmanlı İmparatorluğu’na uygulanacak barış antlaşmasının şartlarını hazırladılar. 22 Nisan’da Osmanlı hükümetini Paris’te toplanacak barış konferansına davet ettiler. Padişah, eski sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın başkanlığında bir heyeti Paris’e gönderdi.

Ertesi günü Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi, 30 Nisan günü taraf devletlerin dışişleri bakanlıklarına gönderdiği bir yazıyla İstanbul’dan ayrı bir hükümetin kurulduğunu bildirdi.

Paris’te barış şartlarını öğrenen Ahmet Tevfik Paşa, İstanbul’a gönderdiği telgrafta barış şartlarının “devlet mefhumu ile kabil-i telif olmadığını” (devlet kavramı ile bağdaşmadığını) bildirerek görüşmelerden çekildi.

Bunun üzerine 21 Haziran’da İtilaf Devletleri Türk milletinin direnişini kırmak için, İzmir’de bulunan Yunan kuvvetlerini Anadolu içlerine sürmeye karar verdi. Balıkesir, Bursa, Uşak ve Trakya kısa sürede Yunan ordusu tarafından işgal edildi.

Ege’deki işgaller üzerine 22 Haziran’da İstanbul’da toplanan Saltanat Şurası, Paris’e Sadrazam Damat Ferit Paşa başkanlığında ikinci bir heyet göndermeye karar verdi.

Eski Maarif Nazırı (milli eğitim bakanı) Hadi Paşa, eski Şura-yı Devlet (Danıştay) reisi Rıza Tevfik Bey ve Bern Sefiri Reşat Halis Bey’den oluşan bu heyet, 10 Ağustos 1920′de Sevr Antlaşması’nı imzaladı. Ankara’daki Büyük Millet Meclisi antlaşmayı sert bir bildiri ile kınadı. Antlaşmayı imzalayanları vatan haini ilan etti.

Antlaşmanın yürürlüğe girmesi için önce Meclis-i Mebusan’ın antlaşmayı görüşüp kabul etmesi, sonra da imzalamak üzere Vahdettin’e göndermesi gerekiyordu.

Fakat antlaşma imzalandığı tarihte Meclis-i Mebusan kapalı (Mart 1920′de faaliyeti sonlandı ve Nisan 1920′de kapatıldı (kapatılmış) olduğundan antlaşma mecliste görüşülemedi ve padişahın önüne gelmedi.

Taraflardan Yunanistan antlaşmayı tasdik edip yürürlüğe koymak istedi. Çoğu çevreler antlaşmanın hiçbir zaman yürürlüğe girmediğini savunur. Fakat başka görüşlere göre antlaşmasının birçok hükümleri o tarihlerde uygulanmış ve 20. yüzyılın uluslararası siyasi kavgalarına yön vermiştir.

Sevr Antlaşmasının bazı maddelerine dayanışarak Orta Doğu coğrafyası yeniden şekillendirildiyse, bu antlaşmanın bir süre için de olsa fiilen yürürlüğe girdiğinin kabul edilmesi gerekildiği savunulur.

Antlaşma İtilaf Devletleri Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Belçika, Yunanistan, Hicaz Krallığı, Portekiz, Romanya, Ermenistan, Polonya, Sırp-Hırvat Cumhuriyeti ve Çekoslovakya ile mağlup Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalandı. ABD ve SSCB imza atmadılar.

Saltanat Şurası’nda Yaşananlar

Saltanat Şurası’nda yaşananlar ise günümüzde hâlâ tartışılmaktadır. Nutuk’ta bu toplantıda Vahdettin’le ilgili “Sevr Muahedesi’ni bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir.” denmektedir.

Saray Başmabeyincisi Lütfi Simavi’ye göre ise Vahdettin açılış nutkunu okuduktan sonra başkanlığı Damat Ferit Paşa’ya bırakarak salonda durmamış, çıkıp gitmiştir. Son Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu İsmail Hakkı Okday’ın anlatımı ise şöyledir:

“Nihayet Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâr’a bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr’in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi.

Hatta Ayan’dan Topçu Feriki Rıza Paşa, ‘Biz Padişaha hürmeten ayağa kalktık, Sevr’i kabul ettiğimizden değil’ diye haykırarak Damat Ferid’in oyununu açıkça protesto dahi etti.”

Kimi tarihçiler bu olayı, şûrâda oy hakkı olmayan padişahın oylama yapılması çağrısı yapılınca dışarı çıkması, fakat Damat Ferit’in olayı oldubittiye getirmesi olarak yorumlamaktadır. Kimileri toplantının Sevr’i onaylatmak üzere taraflı bir tarzda yürütülmesini protesto mahiyetinde, belki de biraz öfkeli bir şekilde ayağa kalktığını ve çıkıp yan odaya geçmiş olduğunu iddia etmektedir. Kimi tarihçiler ise bunun, padişah ile Damat Ferit Paşa’nın antlaşmayı kabul ettirebilmek için birlikte hazırladıkları bir plan olduğunu iddia etmektedirler. (vikipedi)

 

“Nurtopu!” misali gerçeğiniz oldu! “Trojan Horse!” Bilinmeyenleri ile Kurtuluş Savaşı (1)

Dün olanları doğru olarak öğrenmeden kendiniz için doğru bir gelecek kuramazsınız.

İşgalle birlikte İngiliz ve Fransızların Osmanlı hazinesini nasıl soyduklarını; Misak-ı Millî’de yer alan Musul petrollerinin Lozan’dan üç yıl sonra hangi tezgahla kapatıldığını, Kurtuluş savaşını, İşgalci Fransız-İtalyan silahları ile yaptığımızı, Sn. Demirel’in; “Türk milleti daha bir yüzyıl gerçekleri öğrenmemeli!” derken neyi kastettiğini biliyor muydunuz

Günümüzde yapılan kimi modern işgaller artık fiziki olarak (topla-tüfekle!) yapılmamaktadır.

İşgalden amaçlanan nedir?

-Ülkenin kaynakları sömürmek;

Bunu kan dökmeden, örneğin (sözde) ortaklılarla yapabiliyorsanız ne gerek var kavga ve dövüşe değil mi?

Ülkenin (Musul-Kerkük) Petrolünü al, üretme yeteneğini yoket, ülkede iş bilen halkı azınlıklar ismi altında küstür, kovala…

Sonra mı? O la la…

Kılçıksız balık! Yaşasın bağımsızlık!

Bağımsızlık, ekonomin güçlü, ekonomik değerlerin varsa bir anlam ifade eder…

Değilse,

-“Ruslar sıkıştırıyor”, NATO’ya;

-Kuşlar sıkıştırıyor! Haydi, dört milyar dolarlık uzun menzilli füze almaya…

-Kılçıksız balık! Yaşasın bağımsızlık…

-Sonra mı? O la la…

Bu gibi durumlar gösteriyor ki, her hükümette ve özellikle bizde büyük ve mukaddes tanınmış boyun eğilecek bir makamın bulunması gereklidir. Yalnız bu makamın sahibi halife olsun, hükümdar olsun, cumhurbaşkanı olsun, ne isterse olsun, elverir ki, kalbinde gerçek Allah korkusu, utanma duygusu, kafasında kanunun, namusun menfaatten çok yüksek olduğu düşünce ve inancı bulunsun. Milletler, devletler, memurunu ve özellikle liderlerini böyle yetiştirmek, böyle seçmek, sonra ona sadakat göstermek zorundadırlar. Yoksa hürriyet yerine bir gün bir zorbanın esaretine uğrar, mutluluk ve izzet yerine de sürekli olarak sıkıntı ve zillete düşerler.”

Diyerek, “Feryadım” isimli eserinin birinci cildinin tamamlamaktadır, (İttihatçı) Genelkurmay başkanı ve Sadrazam-Başbakan Ahmet İzzet Paşa.

“Avrupalı sömürgeci devletler, Osmanlı devletini yıkmak, topraklarını paylaşmak ve nihaî olarak da Türkleri Anadolu’dan atmak maksadıyla, 1912 yılında Trablusgarp ve Balkan savaşlarını başlattılar.

1914 yılından itibaren ise, bir birinden binlerce kilometre uzaklıktaki 7 cepheden aynı anda saldırılara uğrayan Osmanlı devleti, 3 senelik güçlü bir direnişten sonra dayanma gücünün sınırına geldiğini görmüş ve artık imparatorluğun ömrünün bitmekte olduğunu anlamıştı.

Osmanlı ordusu, Mısır’dan, Filistin’den, Bağdat’tan Anadolu sınırlarına doğru çekilmeye başladı. Türk sınırlarına, yani, Halep’in kuzeyinden Kerkük’e (Musul vilayeti’nin güney uçları) kadar uzanan bir çizgiye geldiğinde ise yeniden direnmeye başlamıştı.

Çünkü buralar münhasıran Türk bölgesiydi. Ordularımız bu çizgi üzerindeyken Mondros Ateşkes anlaşması imzalandı (30 Ekim 1918).

Ateşkes beklenen barışı getirmedi. 3 Kasım tarihinden itibaren İngiliz ve Fransız orduları ileri harekâtına devam ederek İskenderun ve Musul’u işgale başladılar.

10 gün sonra da işgallerini tamamlayarak ateşkese uymadıklarını ve uymayacaklarını gösterdiler.

Aynı tarihlerde İstanbul açıklarına getirdikleri 61 parça savaş gemisiyle istiklal ve istikbalimize kast etmiş olduklarını da göstermişlerdi. Artık Türk Milleti’nin önünde 2 seçenek vardı: Egemenliğini kaybetmiş olarak istiklalden mahrum bir vaziyette yaşamak; ya da, yeniden silaha sarılarak istiklal ve istikbalini kurtarmak.

6 ay kadar süren bir belirsizlik ve kararsızlık döneminden sonra milletimiz Mustafa Kemal’in önderliğinde 19 Mayıs 1919 günü Samsun’da mücadele ateşini yakarak 2. yolu tercih ettiğini ilan etti. Bu yeni bir savaşın, İstiklâl Savaşı’nın başlangıcı idi. (1)

Çeşitli milletleri kendinden ve devlet bütününden nefret ettirip ayıran, halkı ilerleme yerine, en gerideki vahşet ve hunharlık katına düşürecek derecede beceriksizlik göstermesi normal bir durum sayılamaz. Araştırıcı bir düşünce bunda gizli sebepler ve gizli eller arar.

Bu gizli kışkırtıcılar kucaklarına düşürdükleri kimselere amaçlarını açıkça söylemez, hedeflerine doğru yollardan yürümezler.

Kandırdıkları ve hırslarını biledikleri kimseleri hilelerle yüksek makamlara getirerek,

bunların yardımıyla işlerini gördükleri gibi, bin türlü vasıtalar, propagandalarla halkı da sapıklığa düşürürler ve bozarlar, İleri gelenlere çıkarlar vaad eder ve sağlarlar, kimisini tehlikeler göstererek korkuturlar, kiminin kirini tahrik ederler ve bazılarının ırk duygularını harekete geçirirler.

Bu şekillerle pek çok kimseler vatanımıza hizmet ediyoruz zannıyla bu adamların amaçlarına alet olurlar. (2)

Devam edecek…

Bu yazı dizisinde Kurtuluş savaşının anlatılmayan bir başka yüzü ele alınacaktır.

Özetle gerçekler yazılacaktır;

-Kazananlar herşeyi almaktadır. Buna tahtınız, tacınız, tüm değerleriniz dahil…

-“Hazinelerimiz mi soyulmuştu? Benim neden haberim yok? “

-Sanki olan biten herşeyden haberimiz var da…

Kaynakça;

(1) Doç. Dr. Durmuş Yılmaz, İmparatorluktan Millî Devlete Geçiş MİSAK-I MİLLÎ

(2) “Feryadım” I. Cilt, Genelkurmay başkanı ve Sadrazam-Başbakan Ahmet İzzet Paşa.

Kim Kimdir?

-Ahmet İzzet Paşa, (1864 – 1937), I. Dünya Savaşı’nın son günlerinde sadrazamlık –Başbakanlık; 1908-1914 yıllarında da erkân-ı harbiye-umumiye riyaseti (genelkurmay başkanlığına) yapmış, Osmanlı asker ve devlet adamıdır…

Mustafa Kemal Paşa da cepheden padişaha yazdığı mektuplarda, İzzet Paşa başkanlığında kendisi, Rauf, Fethi, Vasıf ve Cavit Beyleri içeren bir kabine önerdiği bilinmesinin yanında; Atatürk tarafından Nutuk’ta ağır kelimelerle eleştirilerek,  “halife taraftarlığını hayatının sonuna kadar korumakla” itham edilmiştir.

 

Türkiye’nin içi boşaltılmış hormonlu domates misali çakma din gerçeği

Mesele domatesin şekli mi, ona anlamını kazandıran tadı, lezzeti midir?

Laik bir ülkede! İbadetlerini gereği gibi yerine getirsinler diye cumartesi Museviler; Pazar Hıristiyanlar için tatildir. Müslümanlar için çalışmak ibadetten sayıldığı, “çalışanı Allah ve kul sevdiği için!” Museviler ve Hıristiyanlar gibi serbest günlere ihtiyaçları yoktur.

-“Dini bayram günleri tatil değil mi?”

-Ya ne demezsiniz! Seyahat etmek dini ibadetten mi sayılmaktır!

Aşağıda konu ile ilgili iki akademisyenin ve bir CHP milletvekilinin kısa ve çarpıcı ifadeleri aktarılmaktadır.

-Demokrasiye Dayandığı için laikliğin rejimi zayıflatmadığı yolundaki bu resmî anlayışın tersine, daha gerçekçi bir yaklaşımla rejimimizin demokratik olmadığını teslim etmekte, ama bundan demokrasinin ülkemiz için istenirliliğini yadsıma sonucuna varmaktadır. Ona göre, Türkiye’de laiklik devleti dinin yersiz karışmalarından kurtarmış olmakla birlikte, bu kere dinin kendisinin devletin vesayeti altına düşmüş olması apaçık bir kusurdur.

Oysa Türkiye’deki Hıristiyanlar ve Yahudiler bu bakımdan özgür yaşamaktadırlar. (1)

-”Fakat giderek laikleşme hareketinin (bu hareketten etkilenen) şehirli kesimlerde yarattığı manevî boşluğun bir yarı din haline getirilen ulusçulukla doldurulmaya çalışılmasına alışılmış,  Atatürk başta olmak üzere önderlerin de bu ideolojinin Olimpos topluluğu (Eski Yunan mitolojisinde Antik çağda tanrıların oturduğu dağlara verilen isim) diye görülmesi ve gösterilmesi kaçınılmaz olmuştur. “ (2)

-Kamalizm bir dindir!

-Ulusçuluğun bir din olarak ortaya konulması, özellikle CHP’nin Dördüncü Büyük Kongresinden sonra doğallaşmıştır. Edirne mebusu Mehmet Şeref (Aykut 1874-1939) Bey, 1936 yılında yazdığı Kamalizm adı yapıtın’ önsözünde şöyle demektedir:

-“Türk Devrimini son asırların değişikliklerini hazırlayan fikirlerin ve daha sonra ….. Rasyonel, Sosyolojik, Marksist, Faşist rejim ve ideolojileri ile izaha kalkmak da fazla bir iş olur. Kamalizm bunların üstünde yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir. “(3)

-Türkiye Cumhuriyeti hakkındaki ilk yabancı kitaplardan birini (Turkey Today, 1928) kaleme almış olan İngiliz kadın yazar Grace Ellison Konya’dan Adana’ya giderken bir Okul Müfettişi ile konuştuklarını anlatıyor:

-“Bizim peygamberimiz Gazi’dir: Arabistanlı zatla işimiz bitti. Muhammed’in dini Arabistan için gayet iyiydi, ama bize göre değil.

-“Fakat sizin hiçbir inancınız yok mu?” diye sordum.

“Var,” dedi, “Gazi’ye, ilme, ülkemin geleceğine ve kendime inanıyorum.”

“Ya Tanrı?” dedim.

-“Tanrı hakkında kim ne bilebilir ki,” diye cevap verdi. “İlim vardır, iyinin ve kötünün gücü vardır; geri kalanı hakkında ise hiç kimse kesin bir şey bilemez.” (4) (Turkey, Today,s. 188.)

-Kenyalı toplumbilimci Ali Mazrui şöyle demektedir: Japonya’da “endüstri uygarlığının dinin tanrılarını yıkarak değil, bilimin ateşlerini yakarak izlenmesi”ne karşılık, “Kemalist Devrimden beri, Türkiye bazan çağdaşlaşmanın süslerini iç özü, bazan da sonucu neden sanmıştır.

Örneğin, Türkiye bilime çağrı mı çıkartmalıydı, yoksa düpedüz dini mi kovmalıydı?

Kemalist geleneğin başlıca düzeltimleri, Türk toplumunda dinin gözle görünürlüğünü azaltma yolları olarak giyim kuşam ve sözlük (dil) gibi süslere aklını takmış görünüyorlar.

Dinin gözalıcı süsleri ya bastırılmış ya koparıp atılmıştır, ama bilimin özü zorunlu olarak işlenmiş değildir.” (5)

**

Türkiye’de Din ve Siyaset,

Türk Devrimi hoşnutsuz bir burjuvazinin aracı değildi. Toplumsal düzenden tatmin olmayan köylü dalgasıyla da sürüklenmedi ve feodal ayrıcalıkları kaldırmayı da hedef almadı; oysa Osmanlı ancien regime’inin (resmi ideoloji) değerlerini hedef almıştı. Bu anlamda devrimci bir hareketti…

Mevcut toplumsal yapısal düzenlemeleri sorguladıkları ve yok etmeye giriştikleri oranda bütün devrimci hareketler eski rejimlerin (ancien regime) değer sistemlerini, kurumsallıktan çıkarmaya çalışırlar

Katolik Kilisesinin devletle ilişkisini kesme girişimi, personeline yeni ideolojiye boyun eğmeleri için uygulanan baskısıyla birlikte Fransız Devriminin iyi bilinen yönleridir

Dinin yerine iyi vatandaş olma (civism) koyma girişimi de bize aşinadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları dinin üstünde değerlerin, ideolojilerin ve gücün aşılabileceği çok işlevli bir halka olduğunu öğrenene kadar, önlerinde gerçek bir engel olarak gördüler Kurumsal İslam’a karşı tavırları nefret dolu bir güvensizlikti.

Burada, onlar için, Voltaire’in kiliseye duyduğu nefrete yakın bir vaziyet alış var yine de Voltaire Türk liderlerden daha özgürdü. Dinî kurumun baskılarına maruz kalmasına karşın, dinin böylesi birincil işlevi olduğu bir halkı hesaba katmak zorunda değildi.

Amacına ulaşmak için, Atatürk, köylü kitlelerinin ya da taşralıların günlük yaşamlarında yeni biçimler benimsetmek için çok az çaba harcadı ve bunun yerine resmî din kuruluşlarına darbe indirmeyi yeğledi...

Resmî” dinin en önemli işlevi, alt sınıfların dini için meşruiyet kazandırıcı bir çerçeve sağlamasıydı. Resmî dinin yerine laikliği koymakla, Atatürk bu çerçeveyle sağlanan meşruiyet olasılıklarını ortadan kaldırdı. “Küçük insan”ın dini böylece hoşgörülen ama güvencede olmayan belirsiz bir duruma geldi. Atatürk bu durumun uzun vadede laikleştirme lehine işleyeceğini umdu. (S. 163)

Cumhuriyet Nerede Eksik Kaldı?

Cumhuriyet’in kurucuları laiklik konusunu burada anlatıldığından çok daha “üst yapısal” bir biçimde görmüşlerdir. Onlar laikliği bir “vicdan” meselesi olarak ele alıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nda din kişi üzerinde bir baskı aracıydı. Sanırım, dini düşündükleri zaman onu yalnız siyasal rejimi tehlikeye sokacak bir unsur olarak değil, cemaatin kişi üzerinde bir sosyal baskı yapmasını sağlayan araç olarak görmüşlerdi.

…İttihatçıların ve Kemalistlerin getirdikleri gerçek yenilik, dini bir sosyal baskı olarak hissetmeleriydi ve bu da onların Batı ile karşılaşmasının bir ürünüydü. Laiklik önderleri dindeki sosyal baskı unsurunu anladıkları, fakat öte yandan kendi toplumlarındaki olağanüstü toplumsal fonksiyonlarım göremedikleri için dini bir “vicdan” meselesi olarak değerlendirmenin meseleyi halledeceğini sanıyorlardı. Ziya Gökalp’i okumuşlar fakat ona belki de gereken önemi vermemişlerdi…

Dinin üstlendiği fonksiyonları üzerine alacak laik eğitim kurumları “kaçmaktan kovalamaya” vakit bulamadıklarından onların bu katılma sonucunda nasıl etkileneceği, eğitimde, en genel anlamda, fikir eğitiminde salt sayısal artış dolayısıyla nasıl bir düşme olabileceği düşünülmedi.

Fakat Cumhuriyet’in temel politikalarında bundan daha derinde bir ihmal görmek mümkün. Cumhuriyet’in kurucuları laikliğin “tutulabilmesi” için yeni bir kişilik sisteminin gerekeceği fikrini pek o kadar önemsememişlerdi. (6)

Kaynakça;

(1) Prof. Dr. Mete Tunçay, “Türkiye Cumhuriyeti’nde tek-parti Yönetimi’nin kurulması 923-1931”, sahife 228

(2) a.g.e. sahife,334

(3)a.g.e. sahife S.336

(4) a.g.e ile Turkey, Today,s. 188.)

(5) a.g.e. ile  Africa Between the Meiji Restoration and the Legacy of Atatürk: Comparative Dilemmas of Modernization,” T. İş Bankası Uluslarararası  Atatürk sempozyumu bildiri si, s. 10-11

(6) “Türkiye’de Din ve siyaset, Şerif Mardin.

Kim Kimdir?

-Prof. Dr. Mete Tunçay; 1958′de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 1966’da Türkiye’de Sol Akımlar 1908-1925 adlı çalışmasıyla Siyasal Teoriler Doçenti oldu. 1987-88’de Freie Universitaet Berlin’de Carl von Ossietzsky Profesörü oldu. Bugün sosyalist çizgiden ziyade sol-liberal bir entelektüel çizgidedir. (vikipedi)

-Şerif Mardin; sosyolog ve siyaset bilimcisi. 1927 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’nde başladığı orta öğrenimini ABD’de tamamladı. Stanford Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü mezuniyetinin ardından lisansüstü eğitimini John Hopkins Üniversitesi’nde yaptı. Doktorasını Stanford Üniversitesi’nde Hoover Institute’de “The young Ottoman movement: a study in the evolution of Turkish political thought in the nineteenth century” başlıklı tezle savundu. 13 sene Washington’daki American University’de İslam Araştırmaları Merkezi Başkanlığını yürüttü. Şerif Mardin, 2007 yılında Vatan Gazetesi’nden Ruşen Çakır’la yaptığı bir röportajda ‘mahalle baskısı’ kavramını ortaya attı. Bu kavramla, muhafazakarlaşan bir toplum içerisinde, bu muhafazkarlaşmanın baskın hale gelmesi durumunda “dini” bir hayat tarzını benimsemeyenlerin kendilerini dışlanmış hissedeceklerini ve baskın hale gelen muhafazakarların değerlerinin ağırlık kazanabileceğini anlatmaya çalıştı. (vikipedi)

 

 

“Türkün Türk’ten başka dostu yok!” Aldatmacasının arkasında yatanlar

Benelüks ülkelerinde yerleşik bir firmadan iş teklifi aldık. İş teklif almakla bitmiyor tabii. Ülkeyi ve insanlarını tanımak gerekmektedir.  Bunun için en ulaşılabilir yol olan web ortamında araştırmaya başladık. Önce bu bilgileri paylaşacak sonra başlığımızdaki ifadeye geçeceğiz.

Alıntılar bir forumdaki yazışmalara aittir. Ve hiçbir düzeltme yapılmadan aynen aktarılmaktadır.

***

-“Arkadaşlar, bütün forumu okudum ( yani bu Belçika konulu olanı )….
Bende Belçika’da doğdum büyüdüm ( limburg ) ve 2 yıldır TR deyim… iyiki gelmişim, geri dönmeye de hiç niyetim yok. Hatta ailem arkadaşlarım da hep aynısını soyluyor.. iiki gitmişsin diye.

-Çünkü Belçika’da bir yabancı için hayat çekilmez hala gelebiliyor. Kızlar bu konuda tabi biraz daha şanslılar. Dili ne kadar iyi konuşursan konuş, görüşünü de geçelim hadi, sarışın mavi gözlü Türkler de var, ama yinede yabancısın, ismin yabancı…her zaman 2. sınıf vatandaş muamelesi görürsün.

-Ben bu güne kadar hic bir sorun yaşamadım. Ne okul, ne iş hayatımda, ne de arkadaş çevremde. Yani bunu her zaman yansıtmazlar ama var, onlarda o korku var. En basit örneği okulda yaşadım. Bir yerde senin bir yabancı olarak ilerlemeni istemiyorlar.

Bunu yaşayan tek ben değildim. Ve benim bi yunan öğretmenim vardi ve üzerime ( ve diger yabancı arkadaşların üzerine ) o kadar cok düsüyordu ki, bizi hep uyarırdı, çalışın başarılı olun diye, yabancılarında bunu başarabildiklerini gösterin derdi.

Şimdi herkesi aynı kafese koymak yanlış olur tabi.. aralarında Türklerle iyi olanlar yokmu? Var tabiki. Sen çaba gösterirsen, kimsenin sana zararı dokunmaz. Bu her ülke için geçerli…Ama bizin Türkler değişmeye yanaşmıyorlar. 30 yıldır belçika’da yaşayıp’ta hala dili öğrenemeyen nice insan tanıyorum. Ya da hala çocuklarının Belçikalılarla arkadaş etmesine karşı cıkan aileler…
Tamam kültürümüzü kaybetmeyelim, örfümüzü ve adetlerimizi unutmayalım, ama unutmamak lazım ki, adamlar da ülkelerini kaybetmek istemiyorlar.

Herşeye rağmen Belçika’yı seviyorum, doğduğum büyüdüğüm ülke, özlüyorum, frietjes, wafels, zuurtjes ama Istanbul’dan vazgeçmem!!!”

*

-“kardeşim dediklerinde çok haklısın hatta yunan öğretmen konusundada aslında bizim yunanlılarla düşmalığımız yok o düşmanlık politik ben yunanistana da gittim insanları iyi türkü de seviyorlar bizlere karşı çok iyiler hele dışarda bir yunanlı ile başka bir ülkede ol hemşerin gibi oluyor dediklerinde çok ama çok haklısın..”

*

Evet kesinlikle öyle , benim belçika’da okulda, mahallede yunan arkadaşlarım vardı ve bizim yedigimiz ictigimiz ayrı gecmezdi.. bende gittim yunanıstana ve ilk başta belçikalı sandılar ( belçikadan yunan arkadaşımla beraber gitmiştik ) sonra türk oldugumu ogrendıklerınde daha da boyle cana yakın davrandılar, mesela arkadaşın annesi kalktı beni bi kez daha kucakladı ( 2 gündür ordaydık:P) Meger kadın eskiden İzmir’de doğmuş ve cocuk yaşta geri donmek zorunda kalmış… ve hala çat pat türkçe biliyormuş…”

Yukarıda üç ayrı kişiye ait görüşleri öğrendikten sonra, aşağıda da bizim yaşadığımız bir olay aktarılmaktadır.

1998 yılında İspanyol bir firma bizi yılsonunda ülkesine davet etmiş, yolculukla ilgili  biletleri de bize kurye ile göndermişti.

Bilet Atina üzerinden aktarmalı olarak Barselona varışlıdır.

Atatürk Havalimanından hatırladığım kadar  (Olimpiya şirketine ait olabilir) 40-50 kişi kapasiteli küçük bir uçağa bindik, Atina’ya indiğimizde aktarma için transit salonuna yöneldik, pasaportlarımızı kontrol için alan görevlilerin yüzüne bir tebessüm yayıldı ve bizi transit salona götürerek beklediğimiz süre bize gerekli olacak yerleri de göstermeyi ihmal etmediler.

Anladığımız, yüzlerindeki ve hareketlerindeki ifadelerden bir düşmanlığın olmadığı hatta size yardımcı olarak iyi niyetlerini belirtmeleridir.

Peki, bize neden;

-”Arapları,

-Yunanlıları ve Ermenileri düşman olarak öğretmektedirler?

Irklar ve halklar neden birbirine düşman olurlar?

Düşman olması gerekenler varsa bunlar hükümetler olmamalı mıdır?

Madem birbirimize düşmanız, İnsana sormazlar mı?

-Neden Paris’ten giysi, Almanya’dan otomobil, Amerika’dan silah alırsın?

Evet, neden?

1871′de Alsas-Loren bölgesini Almanlara kaptıran Fransa bu acıyı 50 sene boyunca unutmaz… Aslında Fransızlar için bir Alman tehlikesi tarih boyunca vardır, yani aralarındaki düşmanlık da tarihidir.

Alsas-Loren 1. Dünya Savaşının ana nedenlerinden de birisidir. Aynı Almanya 2. dünya savaşında da Fransa’yı tamamen işgal etmiştir.

Bunlarla birlikte, 1930′ların Fransızları Hitler’in bir gün Fransa’ya saldıracağını da çok iyi bilmektedir. Aralarında tarihi bir düşmanlık vardı çünkü.

Tüm bunlara rağmen 2. dünya savaşından sonra ne olmuştur?

2 devlet de savaş baltalarını gömmüş ve düşmanlığı bırakıp kendi inisiyatifleriyle AB’nin yolunu açmışlardır.

Günümüzde o kadar ileri bir dostluğa ulaştılar ki, artık 2 ülkenin birleşmesinden oluşacak “FransAlmanya”  bile konuşulur olmuştur.

Düşmanlık, kastedilen manada hep vardır. Çünkü bu bir insani duygudur.

Ancak, 21′inci asır bilgi çağında bu düşmanlık duyguları artık dostluğa dönüşmelidir.

Ulus devletlerin her zaman muazzam düşmanları olmak zorundadır

Bu, siyaset biliminde ulus devlet konusunun ana cümlelerinden biridir. o “muazzam düşmanlar” ülke içinde kaynaşmayı, milli duyguları ateşlemeyi sağlar.

Bizim için de en mükemmel düşman her zaman Yunanlılar olmuştur! Yani, düşman olmamız kasıtlı olarak bilinçaltımıza yerleştirilmiştir.

Zaman sizce de  tarihi düşmanlıkları tarihi dostluklara dönüştürme zamanı değil midir?

Unutmadan;

Ülkemizi işgal edenler; İngiliz, Fransız, İtalyan...

Düşmanlarımız onların kuklaları, Ermeniler, Yunanlılar, Bulgarlar ve Araplar!

Bu işte bir yanlışlık yok mudur?

 

 

Osmanlı hangi ülkeyi kaç yıl yönetti?

Bir Devletin ömrünün uzunluğu onu ayakta tutanların sayısına bağlıdır (İbn Haldun, Devlet)


Milletimizi değerlendirirken netameli bir bölgede, yaklaşık, 1000 yıl kurduğu bir devleti yaşatmanın yanında, 500 yılda değişik kültürlere sahip onlarca millete imparatorluk yapabildiği gerçeği akla gelmelidir. Bu kültür birikimi sayesinde küçülmemizin üzerinden bir yüzyıl daha geçmeden tekrar ayaklarının üzerinde yükselmeye başlamıştır.

Osmanlının, 501-600 Yıl yönettiği milletler-devletler

-Bulgaristan,  545 yıl,

-Sırbistan,  539 yıl,

-Karadağ,  539 yıl,

-Bosna-Hersek,  539 yıl,

-Hırvatistan,  539 yıl,

-Makedonya,  539 yıl,

-Kosova,  539 yıl,

401-500 Yıl yönettiği Milletler-Devletler

-Libya, 494 Yıl,

-Romanya,  490 Yıl,

-Moldova, 490 Yıl,

-Mısır, 459 Yıl,

-Arnavutluk,  435 Yıl,

-Ürdün, 402 Yıl,

-Filistin-İsrail, 402 Yıl,

-Suriye, 402 Yıl,

-Irak,  402 Yıl,

-Lübnan 402 Yıl,

-Yemen,  401 Yıl,

301-400 Yıl yönettiği Milletler-Devletler

-Gürcistan, 400 Yıl,

-Umman,  400 Yıl,

-Birleşik Arap, 400 Yıl,

-Katar, 400 Yıl,

-Bahreyn, 400 Yıl,

-S. Arabistan, 399 Yıl,

-Sudan, 397 Yıl,

-Kuveyt,  381 Yıl,

-Yunanistan, 363 Yıl,

-Somali, 350 yıl,

-Kenya sahili, 350 yıl,

-Etiyopya kısmen, 350 yıl,

-Ukrayna, 308 yıl,

-Tunus, 308 yıl,

-Cezayir, 303 yıl,

201-300 Yıl Yönettiği Milletler-Devletler

-Nijer kısmen, 300 yıl,

-Mali, 300 yıl,

-Senegal, 300 yıl,

-Gine, 300 yıl,

-Rüyanın güney sahilleri, 291 yıl,

-Güney Kıbrıs, 293 yıl,

-Fas, 250 yıl,

-Batı sahra, 250 yıl,

-Moritanya, 250 yıl,

-Tanzanya, 250 yıl,

-Slovenya, 250 yıl,

101-200 Yıl yönettiği Milletler-Devletler

-Macaristan, 160 yıl,

-Voyvodia,  166 yıl,

-Mozambik, 150 yıl,

20-100 Yıl arasında yönettiği milletler-devletler,

-Polonya, 25 yıl,

-Belarus, 25 yıl,

-Letonya, 25 yıl,

-İran’ın batı kıyısı, 25 yıl,

-Slovekya, 20 yıl,

-Ermenistan, 20 yıl,

-İtalya’nın güney kıyıları, 20 yıl,

Hilafete bağlı yerler

-Hindistan Müslümanları, Pakistan,

-Doğu Bangladeş,

-Singapur,

-Malezya,

-Endonezya,

-Nijerya,

-Kemerun,

Osmanlı Donanmasının himayeye aldığı ülkeler

-Fransa,

-İspanya,

-İngiltere,

-Monako,

-Hollanda,

-Norveç,

-İzlanda,

-Cebeli tarık,

-Danimarka,

-İskoçya,

-Myanmar,

-Japonya,

-Almanya,

-Liechtenstein,

-San Marino,

-Çek Cumhuriyeti, (1-2)

***

Bir Devletin ömrünün uzunluğu onu ayakta tutanların sayısına bağlıdır

Bunun nedeni şudur: Devlet ancak asabiyete (*) kurulur ve yaşayabilir.  Asabiyet hissi olanlar, sınırlardaki illeri paylaşıp, oralara yerleşerek devleti korurlar. Halkın ve asabiyet hissi olanların çok olduğu bir devlet, güçlü bir devlet olup, toprakları da o oranda büyük olur.

Çok sayıda grup ve topluluğun yaşadığı topraklarda güçlü bir devletin kurulması zordur

Bunun nedeni, bu grup ve toplulukların düşünce ve beklentilerindeki uyuşmazlıktır. Her düşünce ve beklentinin ardında kendi dışındakini reddeden bir asabiyet vardır. Bundan dolayı devlete karşı isyan ve ihtilâllerin ardı arkası kesilmez.

Çünkü bu topluluklardan her biri kendisini diğerlerinden daha güçlü ve daha muktedir görür

Devlet ne zaman ihtiyarlama devresine girer?

Bu, birkaç şekilde açıklanabilir:

Şan ve ihtişama tek başına sahip olmak, iktidarın karakteridir.

Şan ve şeref, devleti kuran güçler arasında paylaşılınca, tümünün çabaları birleşir. Dolayısıyla bu güçler ülke savunmasında örnek davranışlar ortaya koyar ve çeşitli zaferler elde ederler.

Onlar aynı amaç uğrunda hep birlikte izzet ve şan peşinde koşarlar. Bu şana sahip olmak için ölümü bile hoş görür, tehlikelere atılmayı şanlarının bozulmasına tercih ederler. Fakat içlerinden biri şan ve izzetin tümünü kendi şahsında toplayınca, o kimse diğerlerinin gayretlerini kırar, onları otoritesi altına alır; mal ve serveti sahiplenerek, onları mahrum eder.

Bunun üzerine diğerleri de düşman ile savaşmak hususunda tembellik gösterirler. Akabinde itibarları sarsılır, güçleri zayıflar, zillete rıza eğilimi gösterirler. (3)

Osmanlı, İstanbul’un fethi ile birlikte tüm iktidar gücünü Hanedanlıkta toplamış, ancak paylaşılmayan iktidar, 1622 Genç Osman’ın katli ile yine; Ulema-asker ve büyük aileler arasında paylaşılmaya devam etmiştir.

Devletlerin siyasi tarihleri (özellikle de İngiliz-Fransızların)  dikkatlice incelendiğinde aslında (cumhuriyet yönetim şeklinin bir tekâmülden çok) kavganın, iktidardan pay alamayanlar ile hanedanlıklar arasında geçtiği görülecektir.

Bunun en kuvvetli delili, Savaşı kaybeden Alman ve Osmanlı hanedanlıklarının ortadan kaldırılmasıdır.

Savaşı kaybeden Japonların bunun istisnası olmasının nedeni,  bitmiş bir  (2. Dünya Savaşı) savaşın sonunda kafalarına iki atom bombası atılmasına rağmen teslim olmak için imparatorluğun devamını şart koşmalarıdır.

Amerika bunu karşılığında kendi kontrolünde Japonya’nın yeniden yapılandırılmasının sözünü almıştır.

Resim; Web ortamından alınmıştır.

(1) Star gazetesi, (29 haziran 2012)

(2) Bugün gazetesi,

(3) İbn Haldun, “devlet”

(*)Asabiyet: İnsanda bulunan din, milliyet, vatan, soy, aile gayreti; bunları ve başka mukaddesleri koruma duygusu.

Atatürk düşürülen uçak için ne yapardı, Erdoğan’ın bugün yapmadığı?

İnsan olmak farkında olmaktır. Özellikle de içerisinde bulunduğu durumun

Devlet yönetimini ve uluslararası siyaseti evcilik oyunu zanneden serbest atış uzmanı! Siyasetçi ve diplomat heveslilerimize Suriye olayını doğru değerlendirmeleri için aşağıda Atatürk’ün yaşadığı bir olaydan örnek verilmektedir.

-”Yurtta Sulh Cihanda Sulh!”

-”Komşularla sıfır sorun!” Anlayışının karşılığı mıdır?

“Düşman temizleniyor…

“Paris dışında Barış Konferansı masasında memurlarıyla çevrilmiş olarak debdebeyle oturan ve beş yüz gazetecinin günbegün izlediği Müttefik devlet adamları –Başkan Wilson, Lloyd George, Clemenceau- dünyanın geleceğini kararlaştırıyorlar, ağır talimatlarını sanki birer tanrı imişler gibi tüm dünyaya bildiriyorlardı. Gene de, huzurları kaçmıştı.

Türkiye’de alışılmadık bir şeyler oluyordu. “Neler oluyor?” diye soruyorlardı birbirlerine tedirgin bir halde.

“Türkiye, Dünya Savaşı’nda yenildi. Türkiye artık bitti.”

Mustafa Kemal’in Çanakkale’de (*) biraz varlık göstermiş bir generalken, artık Türkiye’nin içerlerinde bir yerde, dağlarda yaşayan, padişaha başkaldıran bir asi, tatsız bir serüvenci olduğunu işitmişlerdi.

Danışmanlarının baskısıyla, Sevr Antlaşması adı altında bir barış antlaşması hazırlayıp koşullarını ilan ettiler. Sevr Antlaşması şartlarının ilanı ani bir etki yarattı.

Kabul edilecek olursa bu antlaşma, Türkiye’yi ölüme mahkûm edecekti.

İzmir hariç, Anadolu Türklere bırakılmıştı, ancak, yaşamlarının her ayrıntısı kayıt altına alınmıştı. Gelirleri sıkı bir şekilde denetlenecekti. Türk ordusunu dağıtmak ve yeni gönüllü kuvvet ve jandarmayı kontrol etmek, vergileri toplamak, gümrükleri, orman korucularını, polisi denetlemek işlerini üstlenecek komisyonlar kurulacaktı.

Sözde egemenlik haklan kendilerinde bırakıldığı halde, bu kayıtlarla Türklerin elleri ayakları bağlanmış olacaktı.

Helal süt emmiş her Türk derhal milliyetçilerin safına geçti. Beş yüz yıldan beri onlar egemen bir halk olmuşlardı; hiçbir zaman köle olmamışlardı, eski kıskançlıklarını unuttular, saflarını sıklaştırdılar ve bir bütün halinde Mustafa Kemal’in peşine düştüler.

Yıllardır hayal ettiği şeyler sonunda gerçek olmuştu.

Mustafa Kemal hazırdı. Bir savaş hükümeti kurdu. Bekir Sami, Adnan, Fevzi başta cephane ve levazımı örgütlemek üzere milli müdafaayı organize edeceklerdi. İsmet ise Erkan-ı Harbiye Reisi olmuştu. Rauf, Fethi ve diğer önde gelenler Malta’daki İngiliz hapishanesinde sıkışıp kalmış durumdaydı.

Güneydeki yerel halk Pozantı’ya saldırmış ve Fransızları çekilmeye ve bir ateşkes imzalamaya mecbur etmişlerdi. Doğuda Kazım Karabekir sının Ermenilerden temizleyip güvenli hale getirmişti.

O sırada Mustafa Kemal İstanbul’a yaklaşıp çevresini ablukaya alma emrini verdi. İzmir önlerindeki Yunanlılar ile İstanbul içi ve çevresindeki Müttefik güçler dışında, Türkiye’de artık düşman ordusu kalmamıştı.

* * *

(M.Kemal) Fransız hükümetinin bir temsilcisine oldukça küstah bir tavırla, “Suriye ve Arabistan’ı alabilirsiniz” diyordu,

“Ancak, Türkiye’den uzak durun. Biz her ulus gibi kendi sınırlarımızdan bir karış fazlasını istemiyoruz, ama bu sınırlardan bir karış azına da razı olmayız.’

Kollarını kavuşturmuş bezginlikle kaderlerine boyun eğmeye hazır bekleyen Türkleri sarsılmaz bir inatla yeniden direnişe doğru şahlandırdı.

**

İnönü Meydan Savaşı’nda Kemalistler ilk askeri zaferlerini kazanmışlardı. Umutları yeniden dirilmeye başlamıştı. Haberler iyiydi: Kazım Karabekir Ermenistan’ı işgal etmiş, Kars’ı alarak güçlerini Bolşeviklerle birleştirmişti.

Rusya para ve silah gönderiyordu. İngiltere, Rusya ve Türkiye’nin ortak düşmanıydı. Yunanistan hızla orduya sıçramakta olan kıyasıya siyasal tartışmalar yüzünden yıpranmaktaydı. Venizelos ve yandaşları Atina’dan çıkarılmışlardı.

İngiltere, Fransa ve İtalya, Türk-Yunan Savaşı’na son vermek niyetindeydi. Yunanistan ve Türkiye’ye arabuluculuk yapmayı önerdiler ama Yunanistan’ın bu öneriyi reddetmesi üzerine Müttefikler de bu savaşta tarafsız olduklarını ilan ettiler.

Bu savaş doğrudan doğruya Yunanistan’la Türkiye arasında bir meseleydi. Fransa, Ankara’ya yardım sözleri getiren gizli haberciler gönderiyordu. İtalya da onlara silah satmaya başlamıştı. Afganistan ve İran’dan delegeler ittifak önerileriyle gelmişlerdi.

Hindistan ve Mısır’da Türkiye’ye yardım konusunda büyük bir Müslüman propaganda faaliyeti başlatılmıştı. Türkler de birleştiler. İç savaş sona erdi: Hilafet ve Yeşil orduların her ikisi de ortadan kaldırıldı.

İstanbul’da Padişah’ın çevresindeki birkaç yaşlı politikacı dışında, Türklerin hepsi işgalci Yunanlılarla savaşmak üzere Ankara’da, Mustafa Kemal’in önderliği altında birleştiler. Mustafa Kemal kaybedecek zamanı olmadığını açıkça görüyordu: Yunanlılar büyük bir taarruza hazırlanmaktaydı. Onlara karşı koyacak bir askeri güç oluşturması gerekiyordu…

Mustafa Kemal olağanüstü yoğunlaşmış enerjisiyle herkesi eyleme geçiren, kâh çok neşeli’ kâh bunalımlı bir ruh halindeydi. Fevzi ise durgun ve katı, az konuşan, arka planda kalan, genellikle kötümser, mert ve güvenilir ve diğerinin üzerinde oldukça büyük etkisi olan bir kişiliğe sahipti.

* *

Ankara’da halk sevinçten çılgına dönmüştü. Ev eşyalarını toplamış, doğudaki dağlara kaçmaya hazır bir vaziyette, top seslerini dinlemişlerdi. Artık güvendeydiler. Mustafa Kemal’i törenlerle karşıladılar.

Ona bir Müslüman için en büyük onur olan Gazi unvanını verdiler. Onun mutlak egemenliğini tanıdılar.

Bu alkış tufanına yabancı ülkeler de katıldılar. Rusya ve Afganistan’dan, Hindistan ve Amerika’dan, hatta Fransa ve İtalya’dan kutlama telgrafları geldi. Ancak, Mustafa Kemal asla hayallere kapılmadı. Evet, alkışlanmayı seviyordu. Kamuoyunun önünde gösterişle geçit yapmaktan, hayranlık odağı olmaktan, halkın kahramanı haline gelmekten çok hoşlanıyordu.

Egemen ve buyurucu olmakta kararlıydı; ancak, gene de muhakemelerinde soğukkanlı, pratik, sağlamdı. Gerçeklerin farkındaydı. Yunanlıların ilerleyişi durdurulmuştu. Türkler, ilk gerçek zaferlerini kazanmışlardı.

Muhtemelen askeri üstünlük tersine dönmüştü; ancak, Sakarya, kati zafer değildi. Sırtlarını duvara dayamış haldeki Türkler, yok edilmekten kıl payı kurtulmuşlardı. Birazcık daha direnebilselerdi. Yunanlılar galip geleceklerdi.

Yunan askeri, Türk askeri kadar cesur ve yürekli olduğunu göstermişti. Taarruzu hemen başlatmak hiç de akılcı olmayacaktı.

* *

Ülke, askeri bir bunalımın eşiğindeydi ve o, yaşamının en önemli kararı almak zorundaydı. Yenilmiş olmakla birlikte, Yunan ordusu İzmir’den deniz yoluyla savuşmayı başarmıştı. Atina’dan gönderilen taze kuvvetlerle İstanbul’un az ötesinde, Trakya’da yeni bir ordu kuruluyordu.

Mustafa Kemal’in donanması yoktu. Düşmanla karadan temasa geçmeliydi. Birliklerini onları yakalamak ve yeniden biçimlendirilmelerine fırsat vermeden ezmek üzere acilen kuzeye göndermişti. Yol, Çanakkale Boğazı’ndan geçiyordu.

Çanakkale’de birliklerini Avrupa yakasına bırakmayan ve Yunanlılarla aralarında bir engel olarak duran bir İngiliz kuvvetiyle karşı karşıya gelmişti.

Sorun ortadaydı: Yunan ordusu Trakya’da tahkimatlar yapıyordu; İngiliz İşgal ordusu yolu tutuyor ve aralarında bir duvar gibi dikiliyordu.

Ankara’ya dönen Mustafa Kemal her zaman yaptığı gibi, kararını vermeden önce bütün olasılıkları tartarak durumu gözden geçirmekteydi. Artık bekleyemezdi. Zamanın hayati önemi vardı. Yunanlılar birliklerini düzene koymadan ve siperlerini kazmadan evvel, onları ezmesi gerekiyordu.

Yunanlılar! Onları dövüp hamura dönüştürebilirdi; ama İngilizler! Bu bir başka meseleydi. Zafer sarhoşluğu ve guruyla dolu olmalarına karşın, Türk birlikleri yorgun, paçavraya dönmüş giysileriyle ve cephane sıkıntısı içinde, büyük silahlardan ve mekanize savaş imkânlarından yoksun durumdaydı.

İngiliz birlikleri ülkeye alışmıştı, subayları deneyimli, mevzileriyse güçlü ve iyi tahkim edilmiş durumdaydı. Arkalarında büyük toplada donanmış savaş gemilerinden oluşan muazzam bir armada ve uçaklar, onların da arkasında bütün kudreti ve ihtişamıyla Britanya İmparatorluğu duruyordu.

İngilizler savaşmaya niyetlenecek olurlarsa, Türklerin yenilgisi kesindi. Fakat acaba savaşmak niyetinde miydiler? Yoksa blöf mü yapıyorlardı. Bütün sorun bunun anlaşılmamasındaydı.

Fransız ve İtalyanlar, İngilizlerin blöf yaptığını söylüyorlardı. Ruslar da öyle; fakat onlara pek güvenilmezdi. İngiliz gazeteleri savaşa, loyd George’a karşı feryat ediyorlardı.

Lloyd George savaşmakta kararlıydı, ama pek çok kişi artık onun sonunun geldiğini ve İngilizlerin onun peşinden gitmeyeceğini ileri sürmekteydi.

Burada durumu belirleyecek etken, İngiliz kumandanı Sir Charles Harrington’m tutumu olacaktı.

Söz konusu olan, onunla kendisi arasındaki zekâ savaşıydı. Uzaklarda, Anadolu dağlarındaki Türk, tam bir diktatördü; elinde kazandığı zaferden çılgına dönmüş, vatanı ve varlığını sürdürmek için savaşan bir ulus vardı.

İstanbul’daki İrlandalı ise, durumundan pek emin değildi; ismen bir müttefik ordusunun kumandanıydı; kumandası altındaki İngiliz bildikleri de oldukça iyiydi, ancak, Fransız ve İtalyanlar onu desteklemeyeceklerdi.

**

İki kumandanın karakteri de, oynamak zorunda oldukları rollere son derece ve kendisini kurtaracak ya da yok olacaktı. Rakibini incelemişti. Londra’ya gönderirken Türk istihbaratının yakalayabildiği çok sayıda telgrafını okumuştu; İstanbul’daki Türk gözlemcilerden, gönderdiği mektupları ve hakkındaki raporları almıştı.

Harrington’ın bir askerden çok, bir diplomat olduğunu anlamıştı.

Bildiklerini savaşa razı edebilirdi ancak onların cesaretini pekiştiremezdi. İyi bir kurmay subaydı; zeki, sağlam görüşlü ve nazikti; fakat ne bir kumarbaz, ne de bir bunalım dönemi önderi olamazdı. Hiçbir zaman büyük risk gerektiren o büyük kararı alması mümkün değildi.

Mustafa Kemal kararını verdi. Danışmanlarından kimisi, yenilgi riskine girmeden, derhal barış yapmasını istediler. Çoğunluksa, şiddetle derhal saldırıya geçip İngilizleri bir kenara itmesinden Yunanlılara yetişip, onları Atina’ya dek kovalamasından yanaydı. Mustafa Kemal, en belirgin değerlerinden biri olan soğukkanlı muhakemesi sayesinde, birinin boş övüngenliğini ve diğerinin iradesizliğini dikkatle tarttı.

Kararı barış aleyhinde oldu. Bu durumda, istediği koşulları elde etmesi kesinlikle olanaksızdı. Koşulları görüşmek değil, onları kabul ettirmek istiyordu. Yunanlıları şimdi yakalayacaktı. Harrington’ın son dakikada metanetinin tükeneceğine ve onun geçmesine izin vereceğine inanıyordu.

Bir “yetenek testi” uygulamaya karar verdi. İki bin kişilik bir süvari birliğinin İngiliz hatlarına doğru ilerlemesini emretti.

Süvariler sert bir şekilde burduruldular; durum ciddi görünüyordu.

Şans yıldızına güvenip kumar oynaması gerekiyordu. Zayıf iradeli bir rakibe karşı işe yaraması mümkün olan bir hile, bir ‘ruse de guerre’ (savaş hilesi) uygulamayı deneyecekti.

Piyadesinin silahları ters çevrilmiş halde ve dostça, barışçıl davranarak İngiliz mevzilerine doğru ilerlemelerini; eğer mümkün olursa yürüyüp geçerek İngiliz müstahkem mevkilerini işlevsiz bırakmalarını emretti.

Tehlike büyüktü. Her iki tarafta da birliklerde sinirler gergindi. Bir kurşun, bir yanlış anlama, verilecek fevri bir emir savaşı başlatacak ve Türkiye İngiltere’yle savaşa girmiş olacaktı.

Ancak, bir tek kurşun bile atılmadı. Siperdeki İngiliz askerleri ne yapacağını bilmez bir halde şaşkın, kalakalmıştı:

Aldıkları emirler oldukça müphemdi:

Ateş etmeksizin ya da güç kullanmaksızın Türkleri durdurmaları istenmişti.

Türklerse ne duruyor ne de savaşıyorlar; sadece ilerleyişlerini sürdürüyorlardı. Durum oldukça kritik bir noktaya gelmişti: Türkler dikenli tele yaklaşmışlardı;

İngiliz kumandana “Dur” emri geldiği zaman, teli aşmaya başlamışlardı bile: Bir ateşkes yapılmıştı.

Fransızlar doğruca Mustafa Kemal’e bir temsilci, Mösyö Franklin Bouillon’u göndermişlerdi: Fransa, İngiltere’yle çıkacak bir savaşın, Bolşevik Rusya’nın da Türkiye’ye katılmasıyla yeni bir dünya savaşı felaketini alevlendirebileceğinden korkmuştu.

Franklin Bouillon, savaşa yol açabilecek tüm olasılıklara son vermek niyetiyle gelmişti: Müttefikler ve İngilizler adına her sözü vermeye hazırdı. Müttefikler, Yunan ordusunun Trakya’dan çıkarılması ve Türkiye’nin Avrupa topraklarının geri verilmesi konusunda tüm sorumluluğu üstleneceklerdi:

Savaştan değil, savaş tehdidinden bile kaçınabilmek için her şeyi, Mustafa Kemal’in tüm isteklerini yapmaya hazırdılar. Ve Mustafa Kemal lütfen, onunla bir anlaşması yaptı.

Gerçekte, tüm istediklerini elde etmişti. Bu tam bir zaferdi. Bu sonucu elde edebilmek ona belki elli bin askere ve aylarca sürecek bir savaşa mal olacaktı. Ve eğer yenilirse, çok daha kötü şeylere mal olabilirdi. İngilizlerin blöfü başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Birliklerine durmalarını emretti ve İsmet’i General Harrington’la görüşmek Üzere Mudanya adlı köye gönderdi. (1)

*  *  *

Meraklılarına sormak gerekmektedir;

Ülkeyi işgal etmiş, dönemin süper gücü İngiliz askerlerinin arasından silahların namlularını aşağı doğru çevirerek ilerlemek askeri lisanda ne anlama gelmektedir?

Türkiye bugün son yüzyılın ekonomik ve askeri manada en güçlü dönemindedir.

Ve geldiği noktada İhtiyacı olan silahların önemli bir kısmını üretebilmektedir.

Türkiye’nin son on yılda aldığı mesafe önceki dönemlerle kıyaslanamayacak kadar büyüktür.

Türkiye komşuları sayesinde büyüyecektir. Komşularına rağmen değil…

Bugün Rusya’nın, ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin ellerini ovuşturarak bekledikleri tek olay,

Bir savaştır…

Türk ve Arap savaşı

Türkler ve Araplar yeniden savaşsınlar, ki…

Osmanlının varisine bayramlık adı altında giydirilen deli gömleği daha bir yüzyıl çıkarılamasın…

Resim;Web ortamında,”sanat.milliyet.com.tr”dan alınmıştır.

(1) “Bozkurt,” H.C. Armstrong (Bu kitap yasaklanmıştır ve halen sansürlü olarak yayınlanmaktadır.)

(*) Çanakkale Savaşı, 1915-1916; Kurtuluş savaşı, 1919-1922 yılları arasında yapılmıştır. Her nedense bizde Çanakkale savaşı, Kurtuluş Savaşı kapsamında değerlendirilmektedir. Veya öyle düşünülmesi istenmektedir.