Medya halkın haber kaynağı mı, yönetmeye yarayan direksiyon mu? (1)

Bilim adamları ve diğerleri bu denemenin yapılmasını istiyorlardı, Çünkü bu projeye muazzam bir para yatırılmıştı.

 

Gazeteler, halkın çıkarlarının korunmasında en büyük güç olmasının yanında demokrasinin de temel direklerindendir. Ancak bu durum, 1789 Fransız Devrimi ile yön değiştirmiştir.

İçerikte, yakın tarihlerde yaşanmış önemli olayların iç ve dış medyada nasıl çarpıtılarak kullanıldığı ve halkın nasıl aldatıldığı örneklerle açıklanacaktır, ki;

Vatandaş, gerçeğin peşinde ve arayıcısı olsun ve birilerine alet olmasın, aldanmasın.

İşlenecek konular;

-İkinci Dünya Savaşında Atom bombası ile ilgili saklanan gerçek nedir?

-”Irak’ta Nükleer Silahlar var!”

-Neden dünya medyasına, 7/24 , İngiliz-ABD-Suud ortak yapımı ,”Taliban” ve  İngilizlerin dikte ettirdiği, “Vahhabi” gibi özel yapımların  icraatları servis edilmektedir? Bu yayınların, özel amaca yönelik bir sömürgeci politikası, Vatikan’ın misyonerlik faaliyeti olduğunun bilinmesine rağmen…

-İran, Batı’nın işgal ve sömürü faaliyetlerine bahane bulmalarını neden kolaylaştırmaktadır, Humeyni’nin Paris’ten gelerek Şii islam devrimi yapması, Batı ile yapılan bir pazarlığın sonucu, bir oyunu mudur?

-Tüm yabancı devrim liderlerin  yolu ve felsefesi neden Paris’ten gelmekte ve geçmektedir? Arka planda olan nedir? İran Devrimini gerçekleştiren Humeyni’nin, Rus Devriminin aktörlerinden Lenin’in, Osmanlıyı yıkan, İttihatçıların  ortak noktası nedir, Paris’ten gelen ve geçen?

-Susurluk’la ilgili kamuoyunda gizlenen operasyon nedir? Pakistan ile Susurluk olayının ortak bir ilgisi var mıdır?

-Kurtuluş savaşını başlatan Osmanlı ve Sultan Vahdettin neden hain olmak zorundaydı?

-“İrtica” söylemleri neyi maskelemektedir?

-Bu ülkenin neden -yakın zamana kadar-  5-10 zengini vardır? Servetin tabana yayılmadığı ülkelerde halk kendisini ve çocuklarını nasıl geliştirecek, yetiştirecektir?

-Salman Rüştü-İran Olayında gizlenen nedir?

-Yabancı yatırımcılar bir ülke için ne kadar yararlıdır?

-Türkiye’nin enerji gerçeği ve gizlenenler…

-Gelişmekte olan ülkeler gerçekte tam bağımsız mıdır?

-“Güçlü Ordu” İfadesi bir ülkeyi nasıl batırmaktadır.

-Ve daha çarpıtılan birçok önemli konu…

1789 Fransız Devrimi’nin hazırlık aşamasında, devrimi hazırlayanların dikkatlerini çeken bir olay vardır;

Gazeteler ne yazıyorsa, halkın büyük çoğunluğu meselelere o gözlükle bakmakta ve yazılanlardan etkilenmektedir. Halkın bilgilenmek için kullandığı  tek haber kaynağı gazetelerdir.

İşte, O gün bu gündür gazeteler olması gerektiği gibi halka ham bilgiyi –haberi-değil, işlenmiş rafine bilgiler vermektedirler.

Birinci örneğimiz;

İkinci Dünya Savaşında Atom bombası ile ilgili saklanan gerçek nedir?

“İkinci Dünya savaşı sonunda Atom bombasının atılmasına gerek yoktur. Daha doğrusu savaş ve Japonya bitmiştir.  Japonların barış şartlarının içerisinde olmazsa olmaz bir şartları vardır; İmparatorları yerinde kalacak ve değeri aşındırılmayacaktır.

Ancak, Amerika Atom Bombasının üretimi ile ilgili birçok masraf yapmıştır ve bunun sonucu görülmelidir. Özeti ile Yüzbinlerce insanın yok yere ölmesinin gerçek hikayesinin özeti budur.

Ve çoğumuzun kutsadığı, Modern Dünya ile  aydınlanma çağının aydınları gerçeği  bu örneklerle daha iyi ortaya çıkmaktadır.

Sizler atom bombasının atılmasının gerçek nedeni ile ilgili dünya medyasında bir eleştiri veya bir habere  rastladınız mı?

Gerçeğinde medyanın bu haberleri çok sık işlemesi ve gündemde tutması ; en azından bundan insanlığa zarar veren bu çeşit olayları önlenemezse  bile kamuoyu baskısı ile mümkün olan ölçüde azalacaktır.

Ve hikayemiz…

“İlk atom bombası 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atıldı. Şehrin  büyük bir kısmı yerle bir olurken, yaşayanların dörtte biri olan yaklaşık 80.000 insan öldü.

Üç gün sonra, 9 Ağustos’ta, ikinci atom bombası Nagazaki ye atıldı.  Hiroşima’ya atılan bombanın haberi Potsdam Konferansı’ndan dönmekte Truman’a denizde verildi.

Yanlarında olanların verdikleri bilgiye göre Truman, büyük sevinçle bağırmıştı:

-“Bu tarihin gördüğü en büyük olaydır.”

Bununla beraber, bombanın atıldığı günlerde, Japon Hükümeti, Batı’nın düşündüğü ve hayal ettiği şekilde etkilenmemişti. Bombanın meydana getirdi hasar ve can kaybı, kayıtsız koşulsuz teslimiyeti kabul etmeyen altı kişilik konseyin üç üyesini hiç sarsmamış ve etkilememişti.

Ve özellikle geleceğe ilişkin bazı güvencelerin sağlanmasını ve “İmparatorun egemenlik haklarına” dokunulmamasını istiyorlardı.

Japon halkına gelince, Hiroşima ve Nagazaki de olup bitenleri ancak savaş sona erdikten sonra anlayabildi. Rusya’nın 8 Ağustos’ta Japonya’ya savaş ilan etmesi ve ertesi gün Mançurya’ya girmesi, teslim olma konusunu hızlandırmış ve İmparator’un etkisini de arttırmış gözüküyordu.

Zira, 9 Ağustos’ta (İmparatorun) kendisinin de hazır bulunduğu toplantıda, durumun umutsuzluğunu çok açık bir biçimde ortaya koymuştu ve hemen barışın tesis edilmesi gerektiğini ve desteklediğini söyledi.

Muhalif olan diğer üç üye bu kez bu talebe aynı kararlılıkla karşı çıkamadılar ve İmparator’un nihai kararı verebileceği ve daha yaşlı devlet adamlarını katılacağı “Gozenkaigi” toplantısının yapılmasını kabul ettiler.

Bu arada, hükümet radyodan teslim olmaya istekli olduklarını bildirdi.

Ancak tek koşulu İmparator’un kişilik ve egemenlik haklarına saygı gösterilmesiydi.

Bu (şart) konu, Müttefiklerin 26 Temmuz’da yayınladıkları Potsdam Bildirisi’nde dikkat çekici bir şekilde sessiz geçiştirilen bir maddeydi.

Bazı tartışmalardan sonra Truman, bu şartı kabul etti. Bu “Kayıtsız koşulsuz teslimiyet” ilkesinin üzerinde yapılan önemli bir değişiklikti. Bu karardan sonra bile 14 Ağustos’ta yapılan Gozenkaigi toplantısında çeşitli görüşler vardı, fakat imparator kararlı tutumuyla sorunu çözdü:

-“Şayet, kimsenin söyleyecek fikri yoksa, biz kendi fikrimizi açıklayacağız. Ve bu fikri sizden kabul etmenizi talep ediyorum. Japonların kendilerini kurtaracak tek yolun kaldığına inanıyorum. Bu nedenle katlanılmaz koşullara katlanmaya kararlıyız.”

Ondan sonra, Japonların teslim olduğu radyodan İlan edildi. Japonya’nın teslim olmasını sağlamak için atom bombasının kullanılması gerçekten gerekli değildi.

Japonların deniz filosunda bulunan gemilerin onda dokuzu ya batmıştı ya da kullanılacak durumda değildi, hava ve deniz kuvvetleri felce uğramıştı, endüstrisi tahrip olmuştu, halkın yiyecek stokları giderek tükeniyordu,

Churchill’in söylediği gibi, Japonların çöküşü artık kesindi.

Amerika Birleşik Devletleri Stratejik Bomba Araştırma Kurulu verdiği raporda, bu raporda, bu konuya şöyle değiniyordu:

“Atom bombasını kullanmada, hava üstünlüğü, Japonya’yı kayıtsız koşulsuz teslim olmaya zorlayabilir”

Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral King

-“Japonların sadece denizde ablukaya alınması bile, onları açlığa mahkûm edeceğinden, teslim olmalarını sağlamış olacaktı. Ve yeter ki biz beklemeye istekli olmuş olabilseydik.” Demiş.

Amiral Leahy’in bu konudaki görüşü, atom bombasının kullanılmasının gereksizliğini daha vurgulayıcı bir şekilde ortaya koyuyordu.

-“Bu vahşi silahı Hiroşima ve Nagazaki’de, Japonlara karşı kullanmamız bize, Japonlara karşı olan savaşımızda maddeten hiçbir yarar sağlamayacaktı. Japonlar zaten yenilmiş ve teslim olmaya hazırdı. Etkili bir deniz kuşatması ve Klasik silahlarla sürdürülecek bir bombardıman bu sonucu sağlayacaktı.”

O zaman, atom bombası neden kullanıldı?

Amerikalı ve İngilizlerin hatlarını kurtarmaktan öte başka zorlayıcı nedenler var mıydı? Burada karşımıza iki neden çıkıyordu.

- Birisi, Churchill’in, 18 Temmuz’da, atom bombasının başarılı deneme haberinin kendisine ulaşmasından sonra Truman’la yaptığı görüşmedeki açıklamaları ve o anda aklına gelen fikirlerdi:

-“…O zaman Ruslara ihtiyaç duymayacağız. Japonya ile savaşın sona erdirilmesi, artık Rus ordularının kullanılmasına bağlı değil… Onlardan yardım istemek zorunda değiliz…

“…Şu anda Amerika Birleşik Devleti Devletleri Japonya’ya karşı yürütülecek savaşta, Rusların yer almasını istemeyecektir.”

Stalin’in Postdam Konferansı’nda Japonya’nın işgalinden pay talep etmesi çok rahatsız edici bir tutumdu ve Amerikan Hükümeti böyle bir ihtimalden sakınmak istiyordu.

Atom bombası bu sorunun çözümüne yardımcı olabilirdi.

Rusların iki gün sonra, 6 Ağustos’ta savaşa girmeleri gerekiyordu. Atom bombasının, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılmasının, ikinci nedenini de Amiral Leahy açıklıyordu:

-“Bilim adamları ve diğerleri bu denemenin yapılmasını istiyorlardı, Çünkü bu projeye muazzam bir para yatırılmıştı.”

Toplam iki milyar dolar harcanan bu atom bombası projesinde yer alan nuyu daha açık bir şekilde anlatıyordu:

-“Bomba projesi başarılı olmak zorundaydı. Üzerine çok masraf edilmişti, bir kez başarısız oldu mu biz bu kadar harcamanın hesabını nasıl verebilirdik? Olabilecek tepkiyi düşünün bir kez… Zaman azaldıça, Washington’da bulunan belirli çevreler, Manhattan Projesinin başı olan General Groves’u çok geç olmadan bu denemenin yapılması için sıkıştırıyor ve  ikna etmeye çalışıyordu. Bombanın tamamlanıp ve atıldığı zaman ilgili herkes, müthiş bir şekilde rahatlamıştı.”  (1)

Bu konu ile ilgili bir ilim insanın TÜBİTAK tarafında Türkçeye de çevrilmiş bir eseri vardır.

Kitabın ismi; Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Bu kitabın 285’inci sahifesinde bakınız ne anlatılmaktadır;

“Bilim adamları günahı tattığında…

Başkan Harry S. Truman ile savaş sonrası yaptığı bir görüşmede Manhattan Nükleer Silahlar Projesi bilimsel yöneticisi J. Robert Oppenheimer, üzüntü içinde bilim adamlarının ellerini kana buladıkları, artık günahı tanıdıkları yorumunda bulunur.

Ardından Truman, yardımcılarına, bir daha asla Oppenheimer’ı görmek İstemediği yolunda emirler verir.

Kimi zaman bilim adamları kötülük yaptıkları, kimi zaman da bilimin kötü amaçlı kullanımına karşı uyarıda bulundukları için cezalandırılır…”

Devam edecek…

Resim;dünyaninderinlikleri.com

(1) LIDDEL HART, II. Dünya savaşı

 

Kurtuluşu ‘Aydınlanmış Batı’da arayanlara Gorbaçov’dan güzel felaket haberleri! (Son)

Sovyetler Birliği'nin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov

Dağılan Sovyetler Birliği’nin son devlet Başkanı Gorbaçov’un, dünyada yaşanan sorunlar ve çözümleri ile ilgili düşünceleri, öğrendiklerimiz bizde kalmasın anlayışı ile paylaşılmaktadır.

İlk iki bölüm özetle;

-“Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum….Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki  800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi…

-“Küreselleşme, vaktiyle kapalı “medeniyet alanlarına” da nüfuz ederek, bazı toplumların gelenek ve temel taşlarını da yerinden oynatmaya, toplumları bozmaya ve hatta imhaya kadar götürebilmektedir…

-“Çernobil faciası, benim için olduğu gibi. Dilerim bütün insanlık için de, çok ciddi bir ders oldu… Uzmanların kanaatine göre, santralde çalışanların patlamaya yol açacak yedi hatayı aynı anda yapmaları, daha sonra reaktörün göbeğinde yangın çıkması, tesisin çatısını havalara uçurması ve önemli miktarda radyoaktif maddenin bir buçuk kilometre yüksekliğe çıkması milyonda bir ihtimaldi.

-Topraklarının %70’i radyoaktif yayılmadan etkilenen Beyaz Rusya bu durumdan en çok zarar gören ülke oldu. Bugün, ülke nüfusunun beşte biri kabul edilen 2 milyon Beyaz Rus radyoaktif madde bulaşmış topraklar üzerinde yaşamaktadır…”

Kalınan yerden devamla…

“Devlet başkanı görevine gelmemden birkaç yıl sonra, dünyanın siyasal iklimi tamamen değişmişti. İşte, olaylar bakımından hayli zengin bu yıllara damgasını vuran anahtar anlar :

-1987’de Amerika ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan ilk antlaşma ile kısa ve orta menzilli nükleer başlıklı füzelerin sayısının azaltılması çok anlamlıydı ve akabinde ‘START-1 ve START-2’ anlaşmalarının onaylanmasına yol açtı. Aynı zamanda kimyasal silah stoklarının tamamen imhası antlaşmasına öncülük etti.

- Doğu Avrupa’da konuşlanmış Sovyet birlikleri geri çekildi, Varşova Pakta kaldırıldı. 1989-90 yılları süresince Doğu bloğu ülkelerinde çok partili sisteme ve demokratik hükümet modeline geçildi. Aynı yıllarda Berlin Duvarı yıkıldı ve iki Almanya birleşti.

Hükümet ettiğim yıllarda gerçekleştirdiğim belli başlı değişimler şunlar oldu:

-O ana kadar Komünist Parti’nin elinde olan iktidar tekeline son verildi ve çok partili sistemin tesisi, hür seçimler, milliyetçi hareketleri bastırmak amacıyla kuvvete başvurma gibi federe cumhuriyetlerle münasebetlerdeki merkeziyetçiliğin terk edilmesi, basın hürriyeti, ibâdet hürriyeti, serbest Pazar ekonomisine kademeli olarak geçişi öngören ekonomik reformlar, silâhlı kuvvetlerin asker sayısında tek taraflı indirim, askerî sanayi sektöründe hizmet veren işletmelerin büyük çapta diğer üretim sektörlerine dönüşümleri gerçekleştirildi.

-Her türlü muhalefetin veya karşı fikrin kanunlarla cezalandırıldığı, inanç sahibi birinin, bir müminin mesleğinde ilerleyemediği, en ufak bir kelimenin bile Komünist Parti’nin sansürüne maruz kaldığı ve binlerce çağdaş yazar ve düşünürün eserlerinin kütüphanelerin spetskhran’larında depolandığı totaliter bir toplumdan açık bir topluma geçtik…”

 

Küresel Bir Kriz

“…Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sembolize edilen Soğuk Savaş döneminin sonunun, nükleer tehdit korkusundan ve ideolojik düşmanlıklar zincirinden kurtulmuş uluslararası topluluğa, silahlanma yarışına son vermeyi, istikrarlı kalkınma yolunda ilerlemeği, fakirliğe ve çevrenin felaketlere sebep olabilecek şekilde tahrip edilmesine karşı mücadelede adi tedbirler almayı, son olarak küreselleşme karakterini insan haklan ve kişisel hürriyetler gibi kavramların geliştirilerek dünya çapında yayilmasını ön planda tutan bir mahiyette değiştirmeyi sağlayacağına inanıyordum…

Avrupalı politika liderlerinin bir kısmıyla, özellikle Fransa Devlet Başkanı François Mitterand ile yürüttüğüm sıkı münasebetlerden dolayı olacak belki de, Avrupa’nın yeni dünya düzeni için önemli bir rol oynayacağını sanıyordum…

Avrupa’nın tarihi birçok bakımdan tektir. İki bin beş yüz yıllık bir süreçte, Avrupa iç harpler, fetihler, istilalar, ilerleme ve gerilemeler yaşadı…

Öte yandan, Avrupa hedef büyüttü ve diğer kıtalara da damgasını vurdu; sık sık dünyanın imajını değiştirmeğe çalıştı. Aldıkları mirası kendi usulleriyle geliştirip devam ettiren onlarca ülke ve toplum kurdular…

Demir perdenin çöküşüyle Avrupa için yerli yerine oturtacağı tek bir fırsatın ve bir ‘Panavrupa” (tek ve büyük Avrupa) temellerinin atılacağı fırsat doğmuştu…”

 

Siyasî Bîr Kriz

Son yüzyıl, soğuk savaş dönemi sonunun, yeni Rus-Amerikan nükleer silâhsızlanma antlaşmasının haricinde yeryüzünde barışın egemen olacağına dair hiçbir iz, bir işaret ortaya koymadı. Bu antlaşmayı elbette tenzih eder ve selâmlarım.

Tam tersine, Avrupa, Asya ve Afrika’da cereyan eden çok kanlı savaşlara şahit olduk.

-İsrail ve Filistin topraklarında gerginlik ve terör, eski Yugoslavya’da tam üç savaş, Çeçenistan’da iki defa savaş. Endonezya’da etnik çalışma, Keşmir’deki gergin durum, Basra Körfezi’nde kriz, Rwanda’da soykırım, Afganistan’da uluslararası terörizme karşı savaş, şahit olduğumuz en “çarpıcı’ çatışmalar oldu.

Bugünkü dünya düzeninin en tehlikeli temayüllerine ayna tutuyor olması bakımından bu çatışmalardan birini, Yugoslavya krizini analiz edeceğim.

Bu eğilimlerden biri bazı ülkelerin uluslararası topluluğu frenlemek amacıyla “insani mülahazalar” gerekçesine sığınarak dünyayı zorla yönetmeye kalkışması niyetidir.

Kosova’daki durum mucibince Yugoslavya’ya karşı başlatılan askeri müdahalenin temel ilkesi budur. Bir iç savaş sırasında, ne iyiler, ne kötüler, ne azizler, ne şeytanlar, ne doğrular, ne de günahkârlar vardır.

Ruslar, acı tecrübelerle yaşadıkları için bunu iyi bilirler.

İnsanlık dışı şartlarda yaşamak üzere yerleştirilmiş ve dolayısıyla insanlık vasfını kaybetmiş insanlar vardır.

Bizlerin görevi, bu insanları artık sınıra gelmiş savaştan beri tutmak ve bu onarılması zor iç savaşın meydana gelmesini önlemekti.

Fakat, yarım asırdan beri savaş görmemiş Avrupa bunu yapmak yerine topraklarında en yeni silahların cirit atmasına müsaade etti…

…Kosova, belli sayıdaki barış gücü askerinin Varlığına rağmen gerçek bir kurulmuş saatli bomba gibi yerinde durmaktadır. Zira, batının müdahalesinden sonra oradan kaçanlar Arnavut asıllılar değil, tam aksine Sırp ve diğer azınlıkların temsilcileri olmuştur…

…NATO askeri eylemlerinin açıklanması gereken bir yönü daha var: Çevre faktörü.

Irak’ta yıllar öncesinde yapılan “Çöl Fırtınası” operasyonundan sonra tanksavar top imalinde kullanılan zayıflatılmış uranyumun etkisi çevrede ve Körfez Savaşı’na iştirak eden İngiliz, Amerikalı ve diğer birliklerde. Hatta sivil Irak halkında ne gibi zararlara yol açtığı meydana çıktı.

Aynı mühimmat Yugoslavya’da da kullanıldı.

Öte yandan, NATO bombardımanında petrol rafinerileri, petrokimya fabrikaları ve ilaç işletmeleri de hedef oldu.

Yugoslavya ve komşu ülkelerde yaşayan halkların maruz kaldıkları bu sağlık zararlarını kim karşılayacak?

Dünyanın büyük bir bölümü Yugoslavya trajedisinden ne gibi dersler çıkardı?…”

 

Ekonomik Bir Kriz

Soğuk savaş döneminin sonu, iletişim ve bilişimin baş döndürücü hızla ilerleyişi, küreselleşmenin gelişmesinde en itici güç oldu…

Bu yeni imkânlarla kendimizi nasıl geliştireceğiz? Bu da başka bir mesele.

Bilindiği gibi, meşhur bir deyim vardır: Cehenneme götüren pek çok iş de iyi niyetlerle yapılmıştır... Yani, kötü şeyler yapmak için iyi niyetli olmak insanı kurtarmıyor.

Geçen yüzyıl, ABD için emsalsiz bir büyüme, genellikle Batılı ülkelerin çoğu için de bir refah dönemi oldu. Sadece 2000 yılı için Uluslararası Brüt Hasıla %4,7’lik büyümeyle 31.362 milyar dolara ulaşmıştır.

Aynı dönemde, uluslararası ticaret hacmi %12 oranında artarak 2000 yılında 6.253 milyar dolara ulaşmıştır. Her gün, dünyadaki borsaların tamamında 1.300 milyar dolar tutarında sermaye hareketi gerçekleştirilmektedir.

Bununla beraber, bütün olarak ele aldığımızda, geçen yüzyılı insanlık için Kuzey ile Güney ve zenginler ile fakirler arasındaki eşitsizlik ve uçurumun büyüdüğü bir tarih dilimi olarak görürüz. Sadece bazı güçlü ve paralı ülkelerin lehine dünyanın her yerinde “beyinleri” ve sermayeyi “emen” ve her türlü denetimden kaçan bir serbest Pazar ekonomik sistemi vardır ve küreselleşmenin sonucu zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum gerçekten hızla büyümüştür.

Aşağı yukarı bir nesil önce, dünya nüfusunun en müreffeh yaşayan %20’si en fakirlerin %20’sinden tam otuz misli daha zengindi. Bugün için ise bu sayı tam iki katına çıkmıştır.

Somut rakamlar bu ifadelere daha da korkunç rezonanslar kalıyor. En gelişmiş ülkelerde yaşayan bir milyar kişi, şu meşhur “tuzu kuru bir milyar”, dünyadaki tüm zenginliğin %60’ina sahip durumda bulunuyor ve dünyanın en az gelişmiş ülkelerinde yaşayan 3,5 milyar kişi ise dünyadaki zenginliğin sadece %20’sine sahip olabiliyor.

Bugün dünyada 1 milyar 200 milyon kişi günde bir dolar’dan daha az bir gelirle yaşıyor.

Günün birinde patlamayla sonuçlanabilecek bir özellik taşıyan bu durumu anlamak için Marksist olmak da gerekmiyor.

Uluslararası finans çevrelerinin azdırdığı vahşi liberalizm,

Güney Doğu Asya, Arjantin ve Rusya’da olduğu gibi, birçok ekonomik krizin meydana gelmesine sebep oldu.

“insanî yüzlü” kapitalizm geleneğinden ve sağlam temellere dayalı demokratik kurumlardan yoksun bırakılmış bir ülke olmasına rağmen Rusya, liberal anlayışlar hususunda “mükemmel bir öğrenci” örneği sergileyerek dünyaya ders verdi.

-On yıldan daha az bir zaman zarfında Rus halkı tam üç defa yıkıldı ve derisi soyuldu. Doğum oranı sıfırlandı, hayat beklentileri bitti. Sokaklar terkedilmiş çocuk çetelerle doldu.

Bu, iç savaştan beri unutulmuş bir fenomendi. Oysa, Rusya olağanüstü doğal kaynaklarıyla , dev bir sanayi potansiyeli ve halkı yüksek bir eğitim düzeyi ile donanmış olarak dünya pazarına girmişti. Bu küreselleşme sürecine sürüklenmiş birçok ülke, kendini savunmaktan aciz ve yoksullaşmış olarak buldu…”

 

Sosyal Bir Kriz

Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum.

Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi.

Dünya nüfusunun yarısına yakın sayıdaki insanların günde bir veya iki dolarla hayatlarını idame ettirmeye çalıştıkları bir zamanda sadece reklamların uyandırdığı ihtiyaçları bile karşılamayı düşünmeden insanoğlu nereye kadar gidebilir?

Bugün Amerika Birleşik Devletleri topraklarında mevcut bilgisayar sayısı bütün dünyadakinden daha çok ise, sadece bir Tokyo şehrindeki telefon hattının bütün Afrika kıtasında mevcut telefon sayısından fazla ise ve okul çağına gelmiş 130 milyon çocuk, ilkokula başlayabilme imkân ve fırsatını bulamıyorsa küreselleşmenin getirdiği hangi şans eşitliğinden bahsedilebilir?

Afrika’daki durum hepsinden daha trajiktir.

Geçen çeyrek yüzyılda bir Afrikalı ailenin tüketim ve yaşam düzeyi ortalama %20 oranında gerilemiştir.

23 milyonunun Afrika’da yaşadığı 36 milyon kişi AİDS virüsüne yakalanmıştır. Bu korkunç hastalığın sebebiyet verdiği yüksek ölüm oranı gerçeğinin yanı sıra çok pahalı olan tedavi ve ilaçtan mahrumiyet göstermektedir ki, Afrika’da ortalama ömür günden güne düşmektedir: Hekimlerin raporlarına göre, bugün için 59 olan ortalama ömür, birkaç yıl sonra 45 yaşa düşecektır. Bostwana’da şimdiden 41 yaşa düşmüştür…”

 

Çevrebilimsel Bir Kriz

“…Bugün yeryüzünde yaklaşık 12,5 milyon canlı türünün var olduğunu ancak bunun sadece 1,7 milyonunun envanterinin çıkarılabildiği belirtilmektedir.

Bilinen türlerin %12’sinin nesli tükenmekte olması da ayrıca hayra alamet değildir. Her yıl otuz bin bitki ve hayvan türü kaybolup gitmektedir. Bu kaybolan türler, hayvanat bahçelerinde yetişkinlerin olduğu gibi çocukların da merhametine mazhar olan ve insanoğlunun korumak için her türlü çabayı sarf ettiği kaplanlar, filler ve balinalardan ibaret değildirler.

Her şeyden önce bin bir tür böcek, sürüngen, salyangoz ve kuş türlerinin muhafaza edilmeleri gereklidir. Bir hektar çapındaki bir tropikal orman, Atlantik’ten Urallara kadar bütün Avrupa’nın barındırdığı bitki ve canlılardan daha fazla bitki özünü barındırmaktadır. Brezilya, Amazon ormanlarını imha etmeye, Endonezya ise Borneo ve Sumatra ormanlarını kesmeye devam ettiği sürece yeryüzünün biyolojik çeşitliginin yarısı yüzyılın sonundan önce kaybolmuş olacaktır…”

 

Ne Yapmalı?

Birlikte, “Barış için Diyaloglar” kitabını yazdığımız Japon dostum Daisaku Ikeda, bana aşağıdaki şark meselini anlattı;

Bir gölcükteki nilüferler her gün iki misli büyüse, ve işgal ettikleri alan da gün sonunda iki misli artsa, su yüzeyini tamamen kaplamaları için tam otuz gün gereklidir.

Sonuçta, yirmi dokuzuncu gün gölün sadece yarısı kaplanmıştır. O gün suyu gözleyenler, yüzeyin yarısının boş olduğunu ve dolaysıyla hiçbir tehlikenin söz konusu olmadığını düşünürler.

Gerçekte ise, gölcüğün tamamen istilasına sadece bir gün kalmıştır!”

Biz deneyimli siyasetçinin pişmanlıklarla dolu gürüşlerinin aktarılmasında aracı olduk…

Okuyanlar umarız kendilerine göre bir ders, sonuç çıkaracaklardır.

Resim;www.radikal.com.tr

Kaynakça; “Yerküre Manifestom”, Mihail Gorbaçov

Kurtuluşu ‘Aydınlanmış Batı’da arayanlara Mihail Gorbaçov’dan felaket! İyi haberler var! (2)

Sovyetler Birliği'nin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov

Ülkemize Dağılan Sovyetler Birliği’nin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov geldi. Ancak, Medyada ilgi sıfır! Dikkatimizi çekti, yazdığı kitabı bulduk ve okuduk.

Ve medyanın  ilgisini neden çekmediğini merak edenler için kitabın içeriğini  alıntılarla vermeye  çalıştık…

Kaldığımız yerden devamla…

-“İktidar basamaklarında adım adım yükseldikçe Sovyetler Birliği’nin sürüklendiği ekonomik, sosyal ve ekolojik felaket tablosunu çok açık bir biçimde görüyordum.

O anda ülkenin gerçek durumuna ait hemen hemen her türlü bilginin çok gizli tutulduğunu hatırlatmak isterim.

Bu gizli bilgilere kısmen de olsa ilk olarak 1970’te SSCB Sovyet Yüksek Şûrası ve Çevre Korumadan Sorumlu Komisyon üyesi olunca ulaştım.

Bununla birlikte. Felaketin ne kadar büyük boyutlarda olduğunu ancak Komünist Parti Merkez Komitesi Genel Sekreteri olunca öğrendim.

 Köylülerin geleneksel olarak adlandırdıkları gibi toprak anamız ya yağmalanmış ya ihmal edilmişti.

Devletin birinci önceliği esas itibariyle askeri sanayiye hizmet veren ağır Sanayi ve silahlanmayı finanse etmek için çoğunlukla ihraç edilen maden sanayi idi.

Milyonlarca hektar toprak ordu tarafından askerî denemeler için müsadere edilmişti…

-Sunî deniz yapma ve hidroelektrik santrallerini beslemeye yönelik dev barajların inşası, ülkenin sadece vaktiyle bütün dünyada tadıyla ünlü balık zenginliğini ortadan kaldırmakla kalmamış, aynı zamanda 14 milyon hektar alüvyonlu  verimli toprağın sel altında kaybolup gitmesine sebep olmuştur.

Onlarca milyon hektar toprak da sınır bölgesi olarak ilan edilmiştir. Yine, hektarı sayılamayacak kadar toprak iyileştirme adı altında ilkel tekniklerle heba edilmiştir.

Düşüncesizce ve aşırı derecede yapılan ilaçlamalarla ekinler, verimli topraklar, nehir ve göller kirletilmiş, böylece nebatat ve hayvanata telafisi mümkün olmayan zararlar verilmiştir. Bilhassa, barbar yöntemlerle petrol ve gaz çıkartılmaya çalışılmış ve yerli halkın doğal ortamları olan yosunu zengin Büyük Kuzey bölgesi çok etkilenmiştir.

Uç doğu ve Sibirya’da paha biçilmez sığ ormanlar tamamen kesilip yok edilmiştir. Kırk yılda %50 alan kaybeden Aral denizinden bahsetmeden geçmeyeceğim!

Rüzgar, denizin çekildiği yerlerde kalan zararlı maddelerin karıştığı tuz tozlarını binlerce kilometre alan üzerine dağıttı.

Bu toz bu gün için Beyaz Rusya ve Afganistan topraklarına da yayılmış ve ulaştığı yerlerde bitki örtüsünü yakmıştır.

Hatta, kıyılarında Rusya Federasyonu nüfusunun yansının yaşadığı Rus nehri olan Volga havzası da kirlenmiştir.

Çelyabinsk’de olduğu gibi, halkına haber verilmeden gerçekleştirilen nükleer ve kimyasal denemelerin alanları haline getirilen diğer bölgeler de aynı durumdadır şüphesiz. Bu arada, 1959’da, Çelyabinsk’e komşu “yasaklı” Kiştim şehrinde, ambarlarda biriktirilen kimyasal maddeler radyoaktif madde artıklarının muhafaza edildiği bir askerî deponun patlamasına sebep olmuş ve bu patlama yerli halkta ciddi sağlık problemlerinin ortaya çıkmasına ve çevrede salgın hastalıkların yayılmasının sebebi olmuştur.

Bu olay yaklaşık otuz yıl halktan gizlenmiştir….

Korktuğumu itiraf etmeliyim. Şeffaflığın olmayışı, sansür altındaki basının da bir kelime bile edememesi ülke yöneticilerinin korkunç boyutlarda yolsuzluk yapmalarını kolaylaştırıyordu. Devletin bürokratları ve parti yöneticileri bu “başarıları”ndan (!) dolayı yine de madalyalarla ödüllendiriliyorlardı!

1985’te. Komünist Parti başkanlığına seçildim. Bir başka ifadeyle, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin başına geçtim. O tarihlerde, ülkede gerekli reformları gerçekleştirmek için gereken birçok fikrimi planlara dökmüştüm.

Aslında bu düşüncelerim  tek ve çok basit bir cümlede özetlenebilirdi.

“Böyle yaşamaya devam edemeyiz!

Böylece topluma üç hedef teklif ettim:

-Şeffaflık, perestroyka, hızlanma.

Şeffaflık veya bir başka deyişle glasnost, yani açık bilgi, gerçeği söyleme hakkı ve imkânı, perestroyka terimiyle özetlediğim, ülkeyi yeniden yapılandırmayı hedefleyen bütün radikal reformların sine qua non (olmazsa olmaz) şartıydı.

Sonuçta, insanlara ilk önce geçmişin hakikatlerini açıklamazsanız, olup bitenleri gerçek yüzleriyle ortaya koymazsanız reformları nasıl gerçekleştirebilecektiniz?

Üçüncü hedefe gelince, bu, küreselleşme sürecine yardım eden ve baş döndürücü bir hızla gelişen elektronik ve bilişim çağında ülkeyi medenî dünyanın ye yeni teknolojilere sahip olmayı kapsıyordu.

İfade hürriyeti bir düdüklü tencerenin buharı gibi bünyesinde yüzyılların sorunları birikmiş toplumu kamçıladı. Bitmez tükenmez mitingler, toplantılar, gazete, dergi ve televizyonda tartışma programları biri birini izliyor ve toplum kaynıyordu.

Ülkede uyanan şuurun ilk sorgulamaları, çevre ve milyonlarca Sovyet vatandaşının hayat şartları üzerine oldu. Sovyetler Birliği’nin, çoğu büyük sanayi merkezi olan doksan şehri, halkını kirli hava, kirli su ve kirli toprakla yaşatıyordu.

Özellikle kadınlar ve çocuklar kronik enfeksiyonlara yakalanmışlardı.

Birçok protesto gösterisi günlerce devam etti. Biz de o zaman çevreye zarar veren 1300 işletmeyi modernizasyonlarını tamamlayıncaya kadar kapatmaya karar verdik.

Hatta bazılarının ürünlerini başka yerden temin edemeyecek durumda olmamıza rağmen, faaliyetlerine son verme konusunda kararlıydık. Kamuoyu ve yeni oluşmaya başlayan sivil toplum baskısıyla. Sorumsuzca hazırlanmış devasa Sibirya nehirlerinin Aral denizine dökülme projesini İptal ettik.

Kaybolmakta olan bu denizin kurumasını önlemeye yönelik bu proje Avrasya’da çok tehlikeli doğal afetlerin meydana gelmesine sebep olacaktı.

Çernobil faciası, benim için olduğu gibi. Dilerim bütün insanlık için de, çok ciddi bir ders oldu ve iktidara geldiğim tarihten bir yıl sonra. Nisan 1986’da meydana geldi. Uzmanların kanaatine göre, santralde çalışanların patlamaya yol açacak yedi hatayı aynı anda yapmaları, daha sonra reaktörün göbeğinde yangın çıkması, tesisin çatısını havalara uçurması ve önemli miktarda radyoaktif maddenin bir buçuk kilometre yüksekliğe çıkması milyonda bir ihtimaldi.

Bu, dünyadaki bilim adamları için olduğu gibi bizimkiler için de bu güne kadar hiç ortaya çıkmamış bir durumdu.

Aralarında Moskova, Kiev, Minsk’in fizikçi, matematikçi, nükleer mühendis, kimyagerler olmak üzere ülkenin en önde gelen bilim adamları, binlerce uzman facianın oluş şekline ait çok çeşitli hesaplar yaptılar ve yangını söndürmek için çözüm ürettiler.

Siyasi Büro’nun akademisyen Evgeni Velikov ve meslektaşlarından aldığı uyarıda, yanan reaktörün kalbinin erimesi ve onu tutan beton tabanın çökmesi halinde Hiroşima’ya atılan atom bombasından onlarca, hatta, yüzlerce defa daha büyük bir kitlenin termonükleer reaksiyona uğraması için bütün şartların mevcut olduğuna dair vahim bir tehlikenin varlığı belirtiliyordu.

Bu durum karşısında her türlü panikten kaçınmak istiyor, ancak bu tehlikeden de kurtulmamız gerektiğine inanıyorduk.

Nükleer füzyonun atmosferde yayılması devam ederken yangını söndürmek için kolları sıvadık ve binlerce asker, itfaiyeci ve madenciyi var güçleri ile çalışmak üzere toplayarak devasa bir güç oluşturduk. Işınma dozu öylesine şiddetliydi ki birkaç dakika ara ile vardiyalı olarak değiştirdiğimiz elemanların çoğu bundan ciddî olarak etkilendi ve daha sonra ekseriyetle ölümle neticelenen hastalıklara yakalandı.

Bu müdahale ekiplerinin çoğu bilahare Çernobil bölgesinin aylarca süren radyoaktif artık temizliğinde kullanıldılar. Hayat ve sağlıklarını hiçe sayarak fedakarca çalışan bu insanlara helal olsun! Onlar günümüzün gerçek kahramanlarıdır!

Felâket bölgesinde yaşayan insanlara hükümetin gerektiği yardımı yapmadığına dair bazen yöneltilen suçlamaları reddediyorum.

Elimizden ne geliyorsa onu yaptık. Yangın her yere yayılmışta; felâket bölgesine önceleri on, daha sonra otuz kilometre mesafelik bir çemberde yaşayan halk tahliye edildi.

İskan bölgeleri, tarla ve meralar dev bir çalışma sonucunda temizlendi. Rekor denilecek bir zaman sürecinde zarar gören reaktörün çevresine bir “kundak” inşa edildi.

Zor bir ekonomik durumu yaşamamıza rağmen bu hedeflere varmak için milyarlarca ruble harcadık….

…Ne felakete uğramış bölge insanları için kademeli olarak yapılması planlanan konut projesi, ne de uzun vadeli diğer tedbirler sonuçlandırılabildi.

Ne kadar çelişkili görünse de, üç cumhuriyet, Rusya, Belarus ve Ukrayna yöneticilerinin Biyelovej ormanında aldıkları karar sadece Birliğe dahil halkları bir araya getiren tarihi bağları koparmakla kalmadı, aynı zamanında bu üç ülkenin her birini “kendi” Çernobil faciasıyla baş başa bıraktı.

Topraklarının %70’i radyoaktif yayılmadan etkilenen Beyaz Rusya bu durumdan en çok zarar gören ülke oldu. Bugün, ülke nüfusunun beşte biri kabul edilen 2 milyon Beyaz Rus radyoaktif madde bulaşmış topraklar üzerinde yaşamaktadır.

Çernobil beni bambaşka bir insan yaptı.

İnsanlık tarihinin en önemli sanayi felaketinden ne gibi dersler aldım?

Her şeyden önce, Çernobil felaketi yeni saydamlık politikasının ilk uygulaması oldu.

Kim ne derse desin, işte gerçek: Daha ilk gün. Çalışma arkadaşlarımla birlikte, felaketle ilgili aldığımız her bilgiyi yayınlama karan aldık.

Yabancı ülkeleri, bilhassa komşu memleketleri meydana gelen her olay hakkında açık bir şekilde bilgilendirdik. Hükümet komisyonu üyeleri 6 ve 9 Mayıs’ta konu hakkında basın toplantıları düzenledi.

Neticede, Çernobil reaktörlerinin en önemli mimarlarından birisi olan ve daha sonra vicdan azabına dayanamayarak hayatına son veren parlak alim, ünlü akademisyen Valeri Legassov başkanlığındaki bir Sovyet heyeti Viyana’daki Dünya Atom Enerjisi Ajansına detaylı bir rapor sundu ve bu rapor uluslararası kurumların tam onayını almıştı.

İkinci ders, tekniğin mutlak emniyetine olan inancım sarsıldı. Otuz sene boyunca, bizlere, bilim adamı A. Alexandrov’un ifadesi olan, “barışcıl atomun sıradan bir semaverden daha tehlikeli olmadığı” telkin edilmiş ve hatta Kızıl Meydan’a bile bir nükleer santral kurmanın hiçbir sakıncasının olmadığı söylenmişti.

Bizlerin gözünde fizikçiler neredeyse tanrılaştırılmışlardı ve bilimin yardımıyla buldukları “temiz” ve ucuz elektrik enerjisiyle insanlığın yüzyıllık hayalini gerçekleştiriyorlardı.

Oysa, teşbihle söylenen işte bu “insan üstü varlıkların” (!) insanî zaaflarla dolu, nakıs, eksik varlıklar olduğu meydana çıkıyordu. Değerlendirmelerim, insan sağlığı ve hayatını etkileyecek bu tür teknik projelerin sivil toplum tarafından devamlı kontrol alfanda tutulması gerekliliğini gösterdi.

Üçüncü olarak, zamanında verdiğim rapor tamamen değiştirildi. Sezyum-137 elementinin çevreyi etkileme süreci otuz yıl sürer. Bu da demek oluyor ki, insan sağlığı için en tehlikeli radyoaktif izotop Çernobil’den yayılmaya devam ediyor ve devam da edecek.

Yani, bu madde radyoaktif bulaşmış bütün bölgelerdeki gıda maddelerini devamlı zehirleyecek ve buralarda yaşayan halkın sağlığını kemirecek. Böyle bir mirası hangi hakla torunlarımıza bırakacağız? Çağımızın ihmallerinden kaynaklanan bu zararın bedelini onlara kim ödeyecek?

Sonuç olarak, Çernobil korkunç patlamasıyla hepimizin tek insanlık olduğumuzu ve tek bir yerkürede yaşadığımızı gösterdi ve Şahsen benim de uluslararası yeni ilişkiler kurma arzumu artırdı.

Hakikaten, radyoaktif bulut birkaç gün içinde bütün dünyanın üzerinde uçmağa başlamış ve felaket yerini on binlerce kilometre ötelerinde radyoaktif bulgular meydana çıkmıştı.

Bu yeni devletlerarası ilişkiler anlayışını uzun yıllardan beri tasarlıyordum. 1962’deki Küba krizi iki süper güç arasındaki rekabet ve düşmanlığın ancak nükleer bir çatışmayla sona ereceğini göstermişti.

Yine de her şeye rağmen; yani, 70’li yılların yumuşama politikasına, Helsinki sürecine rağmen. Doğu ve Batı diye de anılan iki blok arasındaki güvensizlik öylesine büyüktü ki, silâhlanma yarışı tüm hızıyla devam ediyordu. “Nükleer kulüp” genişlemeğe devam ederken, cephanelikler faka basa doldurulmaya çalışılıyordu…”

Devam edecek…

Kaynakça; “Yerküre Manifestom” Mihail Gorbaçov

Resim:www.radikal.com.tr

Kurtuluşu ‘Aydınlanmış Batı’da arayanlara kapkara bir haberimiz var!

Sovyetler Birliği’nin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov

 

Geçtiğimiz günlerde ülkemize Dağılan Sovyetler Birliği’nin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov geldi. Ancak, Medyada “Tık yok!” ilgi de; üşenmedik yazdığı kitabı bulduk, okuduk. Medyanın ilgisizliğini anladık!

Öğrendiklerimiz bizde kalmasın anlayışı ve moda tabiri ile, “Paylaştık!”

Bakalım Gorbaçov kitabında nelerden bahsetmektedir.

Bahsetmektedir ki, Medya bunları görmemezlikten gelmektedir….

Ancak…

Tamamını bir çırpıda yazarsak,

-“Kardeş, bebe aspirini misali 100 mg.lık tablet şeklinde, kısacık fıkra gibi yazıversen de vatandaş bir göz atsa olma mı?”

Diyecekler ülkemizde çoğunlukta olduğu için burada birkaç satır yazalım, dileyenler devamını web sitemizde takip edebilsinler, manasında düşündük.

Ve başlıklar burada, devamı,  www.canmehmet.com adresimizde;

-“Savaştan hemen sonra ülkenin üstüne çöken toz fırtınası ve kuraklık manzarası karşısında tabiata ne kadar bağımlı olduğumuzu anladım. 1946’da, birçok tahıl alanı gibi bölgemiz de büyük bir kuraklık yaşadı. O yıl hemen hemen bütün mahsul heba oldu. Aç insanlar gruplar halinde Stalingrad ve diğer şehirlere akın ettiler.

Varlarını yoklarını ekmek karşılığında takas ediyorlardı. Aynı sahneler 1947’de bizzat bizim başımıza da geldi. 1948 yılı da aynı durumla başladı. Toz fırtınası üç gün boyunca Kuzey Kafkasya’yı kasıp kavurdu. Bir kimseyi beş metre mesafeden fark edemiyordunuz.

Fırtına bittiği gün babam beni tarlaları dolaşmaya götürdü. Buğday başakları kırılmış ve toprakla örtülmüştü.

Babam çok ihtiyatlı bir insandı. Çocuklarına ve hanımına karşı sesini asla yükseltmezdi.

O durumdayken bile ağlamıyor, bağırıp çağırmıyordu.

Fakat onu ümitsizliğe gark olmuş olarak görüyordum.

Birkaç gün sonra aniden yağmur başladı. Gencecik sapların dirildiğini ve yeniden bitmeye başladığını gördüm. Mükemmel bir hasat kaldırdık o yıl. (1)

-Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum.

-Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi. (2)

Devamı…

Başlarken…

Mihail Gorbaçov, bir liderlik örneği ve entelektüel bir bakış sergilediği bu kitabında, insanlık tarihinin önemli anlarına şahitlik etmiş biri olarak yaşadığı 20. Yüzyılı sentezliyor ve tecrübeleriyle geleceğe projeksiyon yapıyor.

Soğuk Savaş dönemi öncesi ve sonrasını değerlendiriyor; totaliter sistemlerin insan ve çevre unsurlarını bütün değerleriyle nasıl tahrip ettiğini anlatıyor.

Merkezinde insanın bulunduğu, sevgi, saygı, şefkat, adalet, insanlık onuru gibi birçok temel unsurla yeniden inşa edilmesi gereken geleceği, küreselleşmenin ne olduğu ve nasıl olması gerektiğini anlatarak açıklıyor.

Çocukluğunu yaşayarak geçirdiği yoksulluğun henüz küçükken kalbine yerleştirdiği şefkat, merhamet ve paylaşma duygularının ancak okuyunca anlaşılacağı bu küçük kitap büyük şeyler ifade ediyor.

Çocuktan büyüğe, politikacıdan yöneticiye, öğrenciden öğretmene, işçiden iş adamına, entelektüele, kentte yaşayana, köyde yaşayana, kısacası herkese hitap eden Yerküre Manifestom, çok boyutlu bir insanlık beyannamesi aslında. (*)

(*)Dr. Ömer Faruk Turan, Kitabın önsözünden.

Başlamadan İstanbul toplantı notlarından kısa bir özet;

-”Ortadoğu ve Akdeniz’in geleceği” konulu toplantıya konuşmacı olarak katılan Sovyetler Birliğinin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov, Sovyetler Birliği’ndeki hataları düzeltmek için çok uğraştıklarını ama başarılı olamadıklarını söyledi. Afganistan’i işgal etmenin Sovyetler için büyük bir hata olduğunu belirten Gorbaçov, bugün benzer bir hatayı ABD’nin yaptığını hatırlattı.

-Gorbaçov, ” ABD politikası aynı hataları yaptı. İnsanlar bana ‘Afganistan’da ne yapmalı?’ diye soruyor. Ben ‘çekilmeniz lazım’ diyorum ” şeklinde konuştu. Yıllar önce İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ‘in kendisine, ‘Afganistan’ı işgal etmeden önce bize sorsaydınız, biz yapmayın, derdik. Afganistan’da 100 yılımızı kaybettik’ dediğini aktaran Gorbaçov, silahlı çözümün sonuç vermeyeceğini söyledi.

-Gorbaçov, Sovyet yönetimi altında yaklaşık 20 milyon Müslümanın yaşadığını hatırlatarak, “Sovyetlerde Bolşevikler İslami değerleri tahrip etti” dedi.

-Rusya olarak Ortadoğu’da barışı görmek istediklerini aktaran Gorbaçov, ” Filistin konusunu konuşmamız gerekiyor. Bu yönde bazı adımlar atıldığını görüyoruz,. Filistin devletinin BM’de tanınması küçük ama önemli bir adım” şeklinde konuştu. Silahların bir kenara bırakılması gerektiğini söyleyen Gorbaçov, “Silahla çözülmesi mümkün değil. Azeri- Ermeni ihtilafı konusunda da bu ülkeler o zaman Sovyetlerin parçasıyken de söylemiştim. Bugün bu sorun günümüzde de devam ediyor” dedi.(Gazetelerden)

Kitabından devamla…

-Küreselleşme, vaktiyle kapalı “medeniyet alanlarına” da nüfuz ederek, bazı toplumların gelenek ve temel taşlarını da yerinden oynatmaya, toplumları bozmaya ve hatta imhaya kadar götürebilmektedir. Küreselleşmenin diğer bir yıkıcı sonucu da toplumun bütün Katmanlarındaki hayat seviyesinin bozulmasıyla ortaya çıkıyor ve kökten dincilik yayılmak için aradığı ortamı böylece bulmuş oluyor.

Bu süreç aynı zamanda Batı medeniyetinin diğer kültürlerle, diğer düşünce sistemleri veya yeni bin yıla ait yaşam tarzlarıyla doğrudan temasa geçmeleri neticesinde güçlenmiş görünüyor. Bugün bunun sonuçlarını islâm dünyasında görmekteyiz. (3)

-“Beynelmilel komünist sistemin çökmesi üzerine, ünlü Fransız okyanus bilimci ve çevrebilimci Jacques-Yves Cousteau çevreye, dolayısıyla doğaya, en çok zarar veren sistemin komünizmden daha çok, her şeyin bir fiyatının olduğu ama hiçbir şeyin değerli olmadığı serbest Pazar ekonomisi olduğunu söylemiştir. Burada komünizme dönelim çağrısı asla yapmıyorum; tam tersine bu ütopya ömrünü tamamlamıştır. Ancak Cousteau’nun bu değerlendirmesine katılmak istediğimi belirtmek istiyorum. (4)

Nasıl «Yeşil» Oldum?

Bana, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Sovyet Rusya başkanlığını niçin bıraktığımı ve neden çevreci olmaya yöneldiğim,  Green Cross’un (Yeşil Haç) başına neden geçtiğim sık sık soruluyor.

Her insan kendi yeteneğine en uygun işi bulup, yapmağa çalışır.

Ben şahsen çevrebilimin geniş anlamıyla sosyal adalete olduğu kadar barış ve güvenlik meseleleriyle de birbirinden ayrıştırılamayacak kadar ilgili olduğu inancındayım.

Çevrebilim bana bütün hayatım boyunca bir sentez yapma imkânı verdi. Sırasıyla yaşayarak sentezlediğim hayat önce bir köylünün, daha sonra bir entellektüelin, bir yöneticinin, bir siyasetçinin ve sonunda dünyadaki toprak parçasının altıda birini bünyesinde barındıran bir devlet başkanının hayatıdır.

Kafkasya’da, eski çağlardan beri birçok yabana istilalara uğramış ve çeşitli kültür ve medeniyetlerin kavşağı olmuş Stavropol bölgesinde dünyaya geldim ve orada büyüdüm.

Bu bölgede Rusların dışında Ukraynalılar, Rumlar, Ermeniler ve Kuzey Kafkasya halklarından Karaçaylar, Çerkezler, Osetler, Nogaylar. Çeçenler ve diğerleri yaşar.

Doğduğum yer bana farklı dinlere, dillere, gelenek ve göreneklere ve farklı milletlere saygılı ve hoşgörülü olmayı öğretmede ilk okulum oldu.

Oldukça dar bir coğrafya ’da düzinelerce dil ve halk kültürleri birarada yaşarken, ortodoksluğun üç dalı”’ bulunuyordu ve bunların İslâm’inkinden daha çok temsilcileri vardı,

Bir köylü ailesinin bünyesinde, köyde geçen hayat sıkı sıkıya tabiata bağlıydı. Bu çetin hayat şekli doğal ve sosyal felaketlere direnmek için oldukça fazla gayret gerektiriyordu.

Çocukluğum tam bir yoksulluk içinde geçti. Kata denilen geleneksel, kerpiçten yapılma bir evde yaşıyorduk. Duvarların saman ve çamurdan, zemini ise topraktı. Rus sobasının üstünde uyuduk ve kışları ineğimizi evin girişine alır, ilkbaharda da tavuk ve ördeklerimizi burada barındırırdık.

1933’te, daha küçük bir çocuk iken, açlık bütün bir Stavropol bölgesini kasıp kavurdu. Öyle bir açlık oldu ki, komşu Ukrayna’da açlık tatbikatları yapılıyordu. Birçok tarihçi bu açlığın zamanın iktidarı tarafından kasten düzenlendiğini yazar.

Şöyle ki, köylünün ürünü, tohumu, ekini ülkenin hızlandırılmış Sanayileştirilmesi için işçi yığınlarını beslemek amacıyla müsadere ediliyor ve köylüler dahil bütün kolektivizasyona karşı direnenleri bertaraf etme amacını taşıyordu.

Bununla birlikte, Sovyet kolektivizminin bizzat kendisi kırsal alandaki geleneksel hayat tarzım yıkarak, en müreffeh ve eşraftan olan köylülerle gulakları Sibirya’ya sürerek tarım üretimini mahvetmişti.

Doğduğum köy olan Privolnoy halkının neredeyse yansı o sene açlıktan öldü. Bunların arasında bir amcam ve iki halam da vardı.

Açlığın ardından yeni bir felaket daha başladı: Stalin temizliği. İki dedem, her türlü uydurma suçlamalara maruz kalarak tutuklanmış ancak Allah’tan hayatta kalmışlardı.

Fakat, eşim Raysa’nın dedeleri kurşuna dizilmişler ve ancak 1988’de hakları iade edilmişti.

1941’de, bir diğer trajediyi yaşadık: Nazi Almanya’sı istilası. Babam cepheye gitmişti.

Annem ve o Zamanlar küçük bir çocuk olan ben. Alman işgaliyle, açlıkla ve babamın akıbetinin ne olduğu sıkıntılarıyla yaşadık hep.

Hatta bir ara babamın öldüğüne dair yalan bir haber de edinmiş ve bütün köy yasa boğulmuştu.

Şimdi, o felaket yıllarından özellikle unutamadığım hatıralar hangileridir, diye sorulabilir. Şüphesiz savaşın birinci kışı…

Öylesine alışılmamış çetin bir kıştı ki, sanki tabiat bile Hitler istilasına direnmişti.

Diğer hatıram, açlık ve sefaletti. Hemen hemen köylünün bütün ürünü orduyu ve askeri sanayi için çalışan işçileri beslemek amacıyla hükümete teslim ediliyordu.

Hatta temel gıda maddelerinin temini bile zorlaşmıştı. Rus Tatiana Tolstoi’un “Slynx” romanındaki gibi veya Amerikalı yazar Philippe K. Dick’in yazdıkları gibi, “felâketten sonra’ dünya tasvirlerini hatırlatan sanayi öncesi ekonomisine geri dönmüştük.

Kenevir ekiliyor, koyun yünü kırpılıyordu; büyükanneler çatı aralarından iğlerini çıkarıyor, yün eğiriyor, dikişte herkes eski mesleğine dönüyordu. Hatta, ayakkabılar bile, herkesin kendi kendi elleriyle dikmesi gereken çarıklardı.

Sığır derisi biçilip kesiliyor, daha sonra elle dikiliyordu; köselesi ise mazota yatırılıyordu.

Tuzu, köyün elli kilometre ötesinde bulunan bir tuz gölünden çıkarıyorduk. Sabun sodadan elde ediliyor, ateşi yakmak için silisli taş kullanılıyor ve tarlalardan toplanan tanksavar bombalarının içindeki patlayıcı maddelerden kibrit yapılıyordu.

Her şeye rağmen, hiç unutamadığım ve o zamandan beri savaştan nefret etmeme sebep olan olay ise şudur: 1943’ün Şubat sonu veya Mart başlarıydı. Karlar erimeye başlayınca arkadaşlarımla birlikte köyüm Privolnoy ile komşu belde Biyelaya Glina arasındaki ormanda “ganimet” aramaya gitmiştik.

Orada, muharebede ölmüş bir grup askerimizin cesetleriyle karşılaştık. Parçalanmış ve vahşi hayvanlar tarafından yansı yenmiş vücutlar, etrafa saçılmış paramparça üniformalar, beyazlaşmış ve hâlâ tüfeklere yapışık kol ve el kemikleri, boş göz çukurları ile bize bakan kasklı kafatasları…

Savaşın bu yüzünü, bu sürrealist tabloyu asla unutamadım.

Ne zaman ki yeni bir çatışmadan bahsedilse veya yeni bir terör eylemini duysam ve ölenlerin sayısını bildiren soğuk yazılar okusam o askerlerin hazin manzarasını hatırlarım.

Beynime kazılı korkunç bir fotoğraf daha var: Savaştan birkaç yıl sonra Moskova’ya okumaya gittim. Trenle yolculuk ediyordum. Güzergâhım birçok aktarma gerektiriyordu ve bitmiş muharebelerin cereyan ettiği birçok şehirden geçiyordu: Stalingrad, Rostov, Garkov, Voronej, Oriol, Kursk. Sonu gelmez, kilometrelerce harabeler, viraneler… Bu da savaşın gerçek yüzüydü.

Savaş sırasında köyümüz soğuğa, açlığa maruz kalsa da, hemen hemen ilkel şartlarda yaşamağa mecbur kalsak da, ailemden birçok kişinin de aralarında olduğu asker ve subayların yığınlar halinde ölümleri, ölüm haberleri ve ülkemizin bir bölümünün işgal altında oluşuyla yaşadığımız sonsuz acı karşısında çektiğimiz ıstırapları bir gün bitecek diye düşünüyorduk. Bizi yaşatan şey, zafere olan inancımızdı ve kolhoz hayatının savaştan sonra yaşantımızı düzelteceğine inanıyorduk.

Buna rağmen, savaştan sonra da hayatımız hiçbir şeye benzemedi ve resmî propagandanın vadettiği gibi hiç olmadı. Sovyet köylüsünün hayatını ballandıra ballandıra anlatan aşırı abartılı film ve kitaplar günden güne bollaşıyordu. Bu kitap ve filmlerde işlerini cesaret ve feragatle yapan ancak sevinç ve kıvanç içinde dinlenen, eğlenen kolhozlular görülüyordu. Halbuki, her gün yaşadığımız gerçek çok farklıydı.

On beş yaşımda yazları babamla biçerdöver şoförü olarak çalışmaya başladım. Babamla nöbetleşe, çok zor şartlar altında, neredeyse günde yirmi saat çalışıyorduk. Bütün köylüler zor şartlar altında çalışır ancak emeklerinin karşılığı para olarak değil “doğadan” bir başka deyişle tarım ürünlerinden verilirdi ve bu da sefalet bedeliydi.

Kolhoz ailesi kendisine verilmiş olan bir parça toprak sayesinde geçinmeye çalışırdı. Tabii ki bu arada bu topraktan elde ettiği mahsulün bir kısmım da devlete bırakması gerekiyordu. Hatta, hiç hayvan beslemese bile devlete belli miktardaki sütü, yağı ve eti vermesi gerekiyordu. Meyve ağaçları da, o yıl meyve vermeseler bile. Yıllık verginin kalemleri arasındaydı.

Çar II. Alexandre, Rus köylülerini kölelikten kurtarmışta ama zengin arazileri toprak sahiplerine bırakmıştı. Kendilerine toprak vadettiği için devrimi destekleyen milyonlarca köylünün desteğini alan sosyalist ütopya, Stalin’in yönetiminde yeniden köleliğe dönüşmüştü.

Devlet tarafından tamamen kul köle haline getirilen köylüler şehirlerde bile barınak bulamıyorlardı. Bir iş bulmak veya ikametgahını değiştirmek isteyenler için zorunlu olan meşhur dahili pasaport onlara hiçbir zaman verilmedi.

Ergenlik yaşıma vardığımda, bu fedakârlıkların geçici olduğu ve bir gün parlak geleceğe kavuşacağımızı düşünmeme rağmen, Sovyet köylülerinin sosyal adaletsizliğin kurbanları olduklarını görüyor ve her gün karmakarışık duygular yaşıyordum.

Tabiatın ne kadar güçlü olduğunun farkına varmam da yine bu savaş sonrası yıllarda oldu. Bugün, şehir çocuklarının çoğunluğu için olduğu gibi benim torunlarını için de tabiat soyut, güzel ama uzaklarda bir dünyadır. Ormanlarda, parklarda “ağaçlar” ve “çiçekler” biter, “kuşlar” öter.

Fakat, onlara bu garip tarla çiçeğinin nasıl bittiğini veya hangi kuşun benzer tanda ses çıkardığım sorduğunuzda, hiçbirine cevap veremezler.

Elbette ivan Tourgueniev’i okudular ancak muhtemelen tabiata ait derin tasvirleri atlayarak okudular. Orada bahsedilen sayısız bitki ve hayvanın görsel algılamalarına ulaşamadıkları da ayrı bir gerçek.

Tam aksine, benim İçin, köy çocuğu, tabiatla ve özellikle steplerin sihirli dünyasıyla olan içiçeliği ve ilgisiyle, güneş batarken keklik ötüşlerinin yankılandığı, akşam rüzgârının okşamaya ve sayısız yıldızların parlamaya başladığı uçsuz bucaksız genişliklerde kendinden geçer.

Hayatının en üzücü saatlerinde, tabiatın kucağı benim hep sığınağım olmuştur. O benim için ne bir “çevre” ne de bir “istirahat yeri”dir; sinesinde her Zaman dinî bir duyguyla nefes alıp verdiğim kutsal bir mekandır benim gözümde.

Savaştan hemen sonra ülkenin üstüne çöken toz fırtınası ve kuraklık manzarası karşısında tabiata ne kadar bağımlı olduğumuzu anladım. 1946’da, birçok tahıl alanı gibi bölgemiz de büyük bir kuraklık yaşadı. O yıl hemen hemen bütün mahsul heba oldu. Aç insanlar gruplar halinde Stalingrad ve diğer şehirlere akın ettiler.

Varlarını yoklarını ekmek karşılığında takas ediyorlardı. Aynı sahneler 1947’de bizzat bizim başımıza da geldi. 1948 yılı da aynı durumla başladı. Toz fırtınası üç gün boyunca Kuzey Kafkasya’yı kasıp kavurdu. Bir kimseyi beş metre mesafeden fark edemiyordunuz.

Fırtına bittiği gün babam beni tarlaları dolaşmaya götürdü. Buğday başakları kırılmış ve toprakla örtülmüştü.

Babam çok ihtiyatlı bir insandı. Çocuklarına ve hanımına karşı sesini asla yükseltmezdi.

O durumdayken bile ağlamıyor, bağırıp çağırmıyordu. Fakat onu ümitsizliğe gark olmuş olarak görüyordum.

Birkaç gün sonra aniden yağmur başladı. Gencecik sapların dirildiğini ve yeniden bitmeye başladığını gördüm. Mükemmel bir hasat kaldırdık o yıl.

Bu benim ilk hayat dersimdi. Zira, o zamanki resmî doktrinin ne olduğunu hatırlatmakta yarar var. Her okulun duvarlarına ünlü ziraatçi İvan Miçurin’in vecizeleri asılıydı.

Miçurin elma ağaçlarım aşılayarak randımanı artırmayı başarmış ve ‘Tabiatın bize ihsanda bulunacağını beklememeliyiz; görevimiz ondan sökerek almaktır” demişti.

Birkaç yıl sonra, Moskova’daki eğitimimi tamamlayınca, doğduğum yerde çalışmak üzere döndüm ve bu vecizenin nasıl anlaşılıp, nasıl algılandığını gözlerimle şahit oldum. (5)

Resim;www.radikal.com.tr

Kaynakça;

(1)Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom”, s.12

(2)a.g.e. Sahife,36

(3) Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom”, Sahife, 39

(4 Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom”, Sahife, 42

(5) Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom”,

Devam edecek…

Vatandaşın Osmanlı tarihi; Çamur atma ne olur, oku seninde olur! (13/Son)

Fareleri yakalamanın yüzbir yolu…

Osmanlı Devleti, Batılıların 1600-1800 yılları arasında geliştirdikleri yeni düşünce ve üretim tekniklerine  ayak uyduramaz geri kalır. Çözüm, “Ordunun yeniden yapılandırılmasıdır.” İlginçtir,  bugünde; “Güçlü ordu güçlü Türkiye!” anlayışı vardır.

Anlaşılan, yaşananlardan hala bir ders alamamışız.

Doğrusu; “Üretken Ekonomi ve Modern Orduya sahip güçlü Türkiye!” Olmalıdır.

Üç bölüm özetle;

-Osmanlı, 17’nci asra kadar dönemin ileri devletidir. Batı Avrupa’da, 1600-1800 yılları arasındaki gerçekleştirilen yeni düşünce ve üretim tekniklerine uyum sağlayamaz; “İleri Devlet!” Unvanını kaybederek, “Hasta Adam!” Olur.

-Avrupalılar Ortaçağ karanlığından, İslam Medeniyeti ve Müslüman ilim insanlarının öğretileri sayesinde çıkar ve bir kural değişmez.“Sonradan çıkan boynuz kulağı geçer!”  İslam ülkelerinden aldıklarını geliştirerek Müslümanları geride bırakırlar.

-Osmanlı, 17’nci asrın başlarından itibaren uzun süre – ikiyüz yıl- rekabette geri kalmayı, Devlet idaresinin yozlaşması, Ordunun bozulması ile zayıflamasına bağlamış bu anlayışla tüm imkanlarını orduya yeni bir düzen vermeye harcamış, ancak, kurtuluşun, Ordu da değil de, düşüncelerin değişmesinde olduğunu geç kavramıştır.

Gerçeğinde Hz. Muhammed (sav) çözümü, bin yıl evvel beş kelimede özetlemiştir.

-“Düşmanınıza silahı ile mukabele ediniz!”

Açık ifadesi ile, zamanın gerektirdiği şekilde değişiniz.

Başlıktaki soruyu; “Neden Bilgi üretemiyor, İlim insanı yetiştiremiyoruz? İfadesini cevaplandırarak bölümü bitiriyoruz.

Cevap, İngiltere’nin Sanayi Devrimi ve Devrimi tetikleyen sebeplerin içerisindedir.

Bu nedenle Sanayi devrimini hazırlayan ve besleyen nedenler aşağıda verilmektedir.

-İngiltere’de uzun süredir bir anayasal monarşi düzeni oluşmuştur. Bu düzenin temelinde mülkiyet haklarının ve bireysel hak ve özgürlüklerin korunması vardır. Bunların yanında İngiliz Parlamentosu,  iç piyasada özgür rekabeti önleyici bütün engelleri kaldırmıştır.

-İlgili dönemde, İngiltere’deki ilkel dokuma tezgahları artan talebe cevap veremez ve bir arayış başlar. Bu arayışlar yeni buluşları, yeni buluşlar da, 1763’de buharla çalışan makinenin üretilme nedeni olur.

-İngiltere, dünyanın en büyük sömürge imparatorluğu olmasının avantajını çok iyi kullanarak, ucuz hammadde aldığı sömürgelerine pahalı ürünler satarak sermaye birikimi sağlamıştır.

-16 ve 17’nci asırda Orta Amerika’dan yağmalanan tonlarca altın Avrupa’ya taşınmıştır. Yapılan bu geniş çaplı yağmalar, İngiliz Sanayi Devriminin en önemli finans kaynağı olmuştur.

-’17. Yüzyıl Aydınlanma Dönemi’nde,  Bilimsel yöntem ve rasyonel düşünme ilkelerinin bilimleri ortaya çıkarması ve teknolojik gelişmeleri etkilemesi de önemli etkenlerdendir.

Açıklananları özetlediğimizde;

-Halkın devletle yaptığı pazarlık sonucu; mülkiyet hakkı, bireysel hak ve hürriyetler ile özgür ve eşit rekabet ortamı sağlanmıştır.

-Halka sağlanan bu haklar, halkın girişim ve yatırım heyecanını artırarak, pazarı genişletmiş, sermayeyi tabana yayarak  büyütmüştür.

Alınacak dersler;

-İngiliz halkı bilinçlenmiştir. Devletle yaptığı pazarlıkta neyi almasını gerektiğini bilmektedir.

-İngiliz halkı, bilinçlenmesini bilgisine borçludur.

-Bilginin okumakla elde edileceğini öğrenmiştir.

-İngiltere dünyanın en fazla okuyan milletlerindendir.

-Türkiye dünyanın en az okuyan milletlerindendir.

Gerçeğimiz;

Milletimiz, iki yüzyıl evvelde, bugünde okumamaktadır.

.

Japonlar doğuda sanayi devrimi yapan ilk milletlerdendir.

Peki neden?

Çünkü; Japonlar okumayı seven bir toplumdur.

Japonya’da trende, otobüste, her yerde bir şeyler okumaya çalışan insanlara rastlamak mümkündür.

Japonya’da günlük olarak 1000 kişi için 550 gazete;

Türkiye’de 1000 kişi için -Yerel, Ulusal dahil-  55 gazete yayınlanmaktadır.

Üç büyük Japon gazetesi, (Yonmiri, Asabi, Mainichi) 16 milyondan fazla sabah baskısı yapmaktadır.  Aynı gazeteler bir o kadar da akşam baskısı yapmaktadır.

Ayrıca 1400 civarında, 90 milyonun üzerinde tiraja sahip olan aylık magazin dergisi yayınlanmaktadır.

Kapatırken…

Bizler yeteri kadar okumadığımız için,

Ne bilgi üretebilmekte; ne de ilim insanı yetiştirebilmekteyiz.

Bu nedenle, geri kalmamızdaki kabahat halk olarak bizlerindir.

Çamur atma ne olur, oku senin de olur!
Resim;kitaplikkedisi.com

Vatandaşın Osmanlı tarihi; Neden bilgi üretemiyor, ilim insanı yetiştiremiyoruz? (13/3)

Farkında olmak, çözüm bulmak, kurtulmaktır.

İslâm dünyasının ortaçağı, Hıristiyan dünyasının ortaçağdan kurtulup Rönesans’a eriştiği yıllarda başlamaktadır. İslâm dünyası, Yunanlılardan aldığı bütün bilgileri özellikle İbni Rüşt ve İbni Sina’nın elleriyle Batıya geçirip Batıyı uyandırdıktan sonra kendi rahat uykusuna yeniden yatmıştır. (1)

İlk iki bölüm özetle;

Osmanlı, 17’nci asra kadar dönemin ileri devletidir. İlerleyen zamanda, dokuma-imalat sanayiindeki üstünlüğünü devam etse de, askeri teknolojideki gelişmelere ayak uyduramayacak ve Batı Avrupa ülkeleri ile olan rekabetinde geri kalacaktır.

Avrupalıların, Ortaçağ karanlığından çıkarak, Rönesans yenilik hareketini başlatabilmelerindeki ana etken; Endülüs İslam Devletindeki üniversitelere gönderdikleri talebeler ve Endülüs Devleti yıkılırken yağmaladıkları yüzbinlerce kitaptır. O dönem sadece Kurtuba şehrinde,17 üniversite ve 70 halk kütüphanesi vardır.

Endülüs Toledo şehrinde öğrenim gören, İngiliz Filozof Daniel de Morley (1140-1210) Bakınız ne demektedir;

“Ben de bu dünyanın en bilge filozoflarının derslerini izlemek için bu kente koştum. Dünya’nın yaratılışı üstüne tartışırken kilisenin öğretisi yerine dinsiz filozofların (Müslümanlar kastedilmektedir) görüşlerine yönelirsem, kimse beni kınamasın. Bunlar inanmış kişiler sayılmasalar da, öğretilerine, içtenliklerine güvenebildiğimiz sürece bilgilerinden yararlanmak durumundayız…”  (2)

Bütün bu değişmeler, dinî hayatla iktisadî hayat arasındaki münasebetin temelden değiştiğini gösteriyordu. Kilise asırlardan beri, manastırlar ve manastır hayatı vasıtasıyla bile, yaptığı masraflar ve bilhassa bina kurmaya ve sanat eserlerine verdiği ehemmiyet dolayısıyla, Avrupa zevkinin teşekkülüne katkıda bulunmuştu. Ruhban sınıfının — bağışlanan hayırları almak, toprak ve maden kaynaklarına sahip olmak, vergi toplamak, sermaye vermek, keza yün, ipek, kumaş, maden cevheri, maden ve şap imâli ve ticaretine ortak yatırım yapmak suretiyle — sahip olduğu kontrol kudreti de kilisenin her tarafta sermaye ve İşgücü kullanma yollarına tesir etmesini sağladı…” (3)

Modern Teknolojiye Doğru

Teknoloji sahasında — ilimde değil — insanların zihinleri, bilhassa Büyük Britanya’da çok miktarda istihsal yapan bir ekonominin gelişmesi dolayısıyla, birtakım pratik meselelere yönelmişti.

Ortaçağda Avrupa’nın her yerinde temel yakıt maddesini odun teşkil ediyordu. Gemi yapımında ve diğer imalâttaki gelişmeler, İngiltere’de, Wales’de ve İskoçya’da nüfusun artışı ve dolayısıyla çok çeşitli ev ve yapı inşaatına olan talebin genişlemesi gibi faktörler hem yakıt hem de kereste bakımından, ormanlar için ağır bir yük olmuştu.

Büyük Britanya’nın bazı bölgeleri, Fransa’va. Almanya’ya veya İsveç’e kıyasla, orman bakımından fakirdi. İskoçları ve İskoçya’yı bir bakıma pek anlamamış bulunan Anthony Welldon adında bir İngiliz, 1618 de şöyle diyordu:

“Eğer Yahuda İsa’ya İskoçya’da ihanet edecek olsaydı, onu asmak için bir ağaç bulmakta hayli güçlük çekerdi.”

İster orman isteğinden, ister ağaç ve fundalıklara olan talebin artışından ileri gelsin, kereste kıtlığı onyedinci asır başına kadar ciddî bir mesele teşkil etti. Sınaî gelişmenin ve nüfus artışının güney-doğu İngiltere’dekine kıyasla daha yavaş olduğu Güney Wales’de bile durum böyle idi. O zamanlar Pembrokeshire’ın tarihini yazan Owen, 1603 de şöyle diyordu: “Bu memleket başka yerlerin odun azlığına dair şikâyetleriyle doldu…

…Müstakbel demirhane idarecileri onaltıncı asır île onyedinci asrın kavşağında bu çıkmazla karşılaştılar. Bu bir çıkmazdı, zira demir fırınlarını ve ocakları ağacın bol olduğu mıntıkalarda kurmak ancak geçici bir çözüm teşkil ediyordu.

Maden eriticilerinin fırınları için gerekli odun kömürünün fiyatı, kalabalık merkezlerdeki odun ve kerestenin aksine, diğer mallara göre daha süratle artmıyordu. Odun kömürünün yapıldığı ve başlıca kullanıldığı yerler ağaçların kesildiği yerlerdi. İngiltere’nin bazı bölgelerinde ağaçlıklar çoktu, demirciler de aynı zamanda ucuz demir cevheri bulabilecekleri bu yerlere gittiler.

John Evelyn, 1664’ de basılmış bir kitabında, “tabiatın, demir cevherini her yerden çok bu ağaçlık bölgelerde bol miktarda bulundurduğu’nu söylüyordu.” (4)

“…Odun yerine maden kömürü kullanma gibi teknik bir problemin âcil bir şekilde ortaya çıktığı tarih ile demir ve kömürün bir arada kullanıldığı devir araların kavşağında Büyük Britanya’da kömür yakan ekonominin ilerlemesi zarurî bir hazırlık teşkil etmişti.

Bu ekonominin daha sonraki safhaları İngiliz ormanları üzerindeki odun ve odun kömürü yükünü bir dereceye kadar kaldırdı ve böylece odunla çalışan ki demir sanayiine yeni bir hayat kazandırdı.

Fakat dışarıdan demir alma ihtiyacının artışı, Büyük Britanya’daki demir sanayiinin istikbalini kömür yakıtına bağlı kılıyordu. Onyedinci asır başlarından İtibaren diğer birçok sanayi kollarında da odun yerine kömür kullanmak üzere yapılan denemeler sayesinde, sanayide yenilik yapanlar çok geniş bir tecrübe kazandılar ve demir metalürjisinin gayet güç karmaşık problemlerini bu tecrübeden çıkardıkları bilgi ile çözdüler.

…ilk defa Staffordshire’daki kömür madenlerinde iptidaî buhar makineleri kullanılmaya başlanmıştı. O zamandan itibaren onsekizinci asrın ikinci ve üçüncü on yılları içinde buhar makineleri İngiltere’nin pek çok maden bölgelerine, keza îskoçya ve Avrupa’daki madenlere de yayıldı.

Böylece, ilk defa olarak, daha ucuz ve daha çok istihsal -bazı Fransızların dediği gibi, İngiliz taklidi — maksadıyla sınaî teşebbüse olan alâkada büyük bir artış görüldü. Bir elli yıl daha hazırlık geçirdikten, 1780’lerde Watt tarafından icat edilen bir döner makine kullanılmaya başlandıktan sonra, buhar gücü bütün imalâthanelerde makine kuvvetini temin eder oldu.

Onyedinci asır başında, kömür sanayiinin ortaya çıkardığı su problemine pratik bir çare bulmak üzere başarısız, fakat yeni gayretler sarfeden birtakım ismi unutulmuş mucitlerin de Watt’a ait bu başarıda hisseleri olmuştur...”(5)

“Şu halde, Kuzey Avrupa’da ve bilhassa büyük Britanya’da ilk sanayi inkılâbından bahsetmek için delillerimiz vardır. Bu deliller artan bir istihsale ait istatistiklerden — bunlar bazen pek göz alıcı olmakla beraber — ibaret değildir. Sınaî teşebbüsün mikyasındaki büyüme de — madencilikten metalürjiye ve şap ve bira imâline kadar pek çok endüstride göze çarpar bir büyüme görülmesine rağmen – sanayi inkılâbının varlığına delil teşkil etmez.

Bu inkılâbın asıl temeli, onaltıncı asır sonu ve onyedinci asır başlarında, bilhassa Büyük Britanya’da, sinaî teşebbüsün ucuz mallar istihsaline doğru yönelmesidir.

İlk sanayi inkılâbı, gerek doğurduğu zevke gerekse ortaya çıkardığı teknik problemlerle, onsekizinci asır ile ondokuzuncu asır kavşağındaki daha geç ve daha büyük bir sanayi inkılâbının yollarını hazırlamıştır.

Bu bölümün başında imâ ettiğimiz gibi, tarihin mevzuu insanlar ise, iktisadî faaliyetleri yeni istikametlere yöneltmekte asıl önemli olan da insanların  hayata verdikleri kıymetlerde, onların günlük çalışmada beden ve kafalarını hasrettikleri hedeflerde meydana gelen değişmelerdir.

Bu bakımlardan 1580 -1640 arasındaki yıllar bir dönüm noktası teşkil eder.

O çağda Kuzey Avrupa’daki, bilhassa Büyük Britanya’daki insanlar sinaî hayatın bir hedefi olarak faydaya ehemmiyet vermeye, yani verimliliğin kendi kendini haklı gösteren bir gaye olduğuna inanmaya başladılar.

Devrin en büyük filozoflarının eserlerinde de bu yeni telâkkiye rastlıyoruz. Bacon’un tahayyül gücünden çıkan “Yeni Atlantis” adlı eser, faydalı malları çoğaltma ve hastalık hallerini azaltmaya çalışacak olan ilmî müessesesi ile birlikte, daha önce eşi görülmüş bir şey değildir.

Bacon, insanın tabiatı fethetme yolunda sahip olduğu imkânları kendisinden önce hiçbir yazarın yapamadığı bir derecede önceden görmüştü. Ondan daha genç olan Descartes da 1637 de basılan “Metod üzerine Konuşma” adlı eserinde bu imkânlardan aynı heyecanla ve daha kesinlikle bahsetti.

Descartes insan hayatının uzatılmasından ve kol gücünün azaltılmasından bahsediyordu. Bu tip bir düşünce ve onunla birlikte, Büyük Britanya’da, İsveç’te ve bir dereceye kadar da Hollanda’daki yeni sınaî gelişmenin ortaya çıkardığı yeni teknik ihtiyaçlar, icatçı düşünceye yeni bir dönüm noktası teşkil etti…” (6)

Açıklananlardan anlaşılması gereken;

Osmanlının, 1550-1650 yıllarındaki Avrupadaki gelişmelerin farkında olarak doğru olarak kabul edilebilecek bir çözüm üretememiş olmasıdır.

Peki, rekabette geri kalınmasındaki ana neden görülememiş, görülmüşse de bir şey yapılmamış mı?

Bu konuda ilgili dönemle ilgili yapılan tespit ve çözüm önerilerine üç örnek verilirse;

1)1622’de II.Osman, (Genç Osman)  Geri kalınmasındaki nedenler arasında; devlet idaresindeki yetersizlik ile Ordunun bozulmasını görür.  Bazı yeniliklere başlar, ancak hiçbir uygulama yapamadan yeniçeriler tarafından katledilir.

2)1631’de Koçi Bey,  (Bir danışman olarak) Devlet idâresinde gördüğü bozulmalar ve yolsuzluklar hakkında pâdişaha bir rapor arz eder. Bu risalede –Kitapta- Osmanlı devletinin zayıflayıp gerilemesi sebeplerini I. Süleyman dönemine kadar götürmüş, fakat o dönemde devletin güçlüğü dolasıyla bu zayıflıkların görülemediğini; ancak III. Murat döneminde bunların iyice ortaya çıkıp anlaşıldığı tezini ileri sürmüştür. Koçi Bey,  bu zayıflıklarını başta “Timar” -Toprak işleme- sisteminin yozlaşmasına bağlı olduğunu savını da ortaya atmış ve çözüm olarak; daha disiplinli bir ordu ve daha “otoritatif” bir devlet idaresi uygulanmasını önermiştir.

3)1699’da Karlofça Antlaşması’nın imzalanması ile birlikte gerileme nedenleri tekrar masaya yatırılır. Osmanlı İmparatorluğu, 17. Yüzyıla kadar dünyanın büyük devletlerindendir. Karlofça antlaşmasıyla başlayan toprak kaybının nedeni olarak ordunun savaş alanlarında yenilmesi olarak görülür. Gerçeğinde bozulan sadece askeri örgütler değil; devletin çeşitli kurumlarının çağın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalmasıdır.

Yaklaşık, 80-90 yıllık süreçte gerilemenin ana nedenleri olarak görülenler; devlet idaresindeki yolsuzluk, düzensizlik ile  buna paralel olarak Ordu düzeninin bozulmasıdır.

Bu tespitlere ve çözüm önerilerine karşın, Batı Avrupa’da, Özellikle İngiltere’de o dönem de neler yaşanmaktadır?

-İnsanlar, düşünce ve üretim tekniklerini değiştirmektedirler;

Osmanlının tespiti nedir?

-Devlet yönetim şeklini ve orduyu yeniden düzenlemenin…

Devam edecek…

Resim;http://cemozuak.com.tr/hizmetler/farkindalik-atolyesi/

Kaynakça;

(1) Orhan Hancerlioğlu, “Düşünce Tarihi”, sahife, 105,  remzi kitabevi,  1970

(2)Jean Gimpel, “ORTAÇAĞDA ENDÜSTRİ DEVRİMİ”, sahife, 24; TÜBÎTAK yayınları, 1996

(3) a.g.e.Sahife,69

(4) a.g.e. Sahife,73

(5) a.g.e. Sahife, 75

(6) a.g.e. Sahife, 77

 

Vatandaşın Osmanlı tarihi; Neden bilgi üretemiyor, ilim insanı yetiştiremiyoruz? (13/2)

Sıvı azotla (nitrojen) soğutulmuş yüksek-ısılı süperiletkenin üzerinde asılı duran bir mıknatıs.

Hatalarımızdan ders alarak, doğru bir mantık kurgusuyla geleceği yapılandırmak ancak Tarih ve Matematik ilmiyle mümkündür. Bizler nerede hata yaptık, yapmaya devam ediyoruz?

Kaldığımız yerden devamla…

Bu inkılâp nihayet geçmişteki tecrübelerle ilk sanayi inkılâbına nazaran çok daha ehemmiyetli bir ayrılmaya yol açtı. Bu iki inkılâbın sebepleri birbirinden ayrı olmakla beraber, ikisi de insan unsuru bakımından aynı zemine dayanıyordu.

Avrupa’da aynı iki veya üç nesil her iki inkılâba da katıldı: her iki inkılâbı yaratan da bu nesiller arasındaki pek az sayıda insanlardı.

İlk sanayi inkılâbı bir düşünce inkılâbı ile birleşerek İngiltere’de Shakespeare ve Milton’un, kıta Avrupa’sında da Cervantes ve Rubens’in devirlerini, yanı sanayileşmenin doğuşu bakımından çok önemli olan bir çağı yarattı.

Avrupalıları onyedinci asır ortasında sanayileşmeye yüz yıl öncekinden daha yakın bir hale getiren asıl kuvvet onların maddî sahadaki gelişmeleri değildi…”

Bir ara veriyoruz.

(Burada bir açıklama yapılması gereklidir. Yazar, “…asıl kuvvet onların maddi sahadaki gelişmeleri değildi..” Demesine karşılık, Bu konuda otorite olan büyük çoğunluk, sanayi devrimini, Latin ülkelerinin soyulmasıyla elde edilen altın-gümüşe bağlamaktadır.

Kaldığımız yerden devamla;

“…İnsan zihninin kantitatif kıymetlere ve kantitatif (analiz) muhakeme metotlarına, ilmî bilginin temeli olarak tahkik edilebilir delillere ve daha geniş bir matematiğe kendini vermesi neticesinde bu terâkki elde edilmiştir.

İnsanı zamanın, mekânın ve şartların üstüne çıkaran ve ona uzun vadede tarihin gidişine tesir etmek imkânı veren zekâ bütün bu gelişmelerin müşterek kaynağıdır. (1)

..

Fransa’da 1540 -1640 arasında talebin ingiltere’den daha süratle arttığı bir tek madenî emtia grubu vardı. Bu da sanat eseri olan emtia – süslü parmaklıklar, pencere parmaklığı, kapı kilidi ve tokmağı, sağlam çekmeceler için kilit ve tezyinat gibi – idi…” (2)

Onyedinci asır başlarında kıta Avrupa’sındaki sanayiin büyük bir kısmı işte bu çeşit işlere hizmet ediyordu.

Britanya’da, İsveç’te ve bir dereceye kadar da Hollanda’nın gemicilik ve gemi inşa sanayiinde sınaî istihsalin ucuz maddelere doğru kayması o devirlerde kaide olmaktan ziyade bir istisna teşkil ediyordu.

Modern zamanların başındaki sanayi inkılabı daha çok Kuzey Avrupa’ya ve bilhassa Büyük Britanya’ya mahsus bir hâdiseydi. (3)

“Yıllarca önce, İngiltere ve Fransa’daki sınaî gelişmeye ait vesikalar üzerinde çalışmaya başladığım sıralarda, Amerika’da yetişmiş bir asistanın kıymetli yardımlarından istifade etmiştim. Bu kız asistan, klâsik diller ve bilhassa eski Yunanca sahasında yetişmiş olmakla beraber, kendi neslinin hemen bütün okumuşları gibi o da zamanın teknik gelişme ile alâkalı fikirlerine sahipti.

Bu gelişmeyi iyilik ve güzelliği manevî olgunlaşmaya yaptığı katkılara göre değil, fakat faydalılık ve maddî verimlilik gibi sayı ve miktara vurulabilen şeylere göre ölçmüştü.

İkimiz birlikte, İngiltere ve Fransa’da Eski Rejim zamanındaki sınaî teşkilât ve teknolojiye ait vesikaları incelemeye giriştik, iki memleketin sınaî tekâmülleri arasındaki fark kızın dikkatini çekmişti; Fransa’nın İngiltere’yi daima iki-üç nesil geriden takip ettiğini söyledi. (4)

Bir ara daha veriyoruz

Yazar, İlgili dönem için Fransa’nın gelişme manasında İngiltere’yi  iki-üç nesil geriden takip ettiğini söylemektedir.

Bugün, Amerika veya Avrupalı gelişmişlerden, paramız ile, hatta fahiş fiyatlarla modern araç-gereç alamamaktayız. Satın aldıklarımız, teknolojinin en son ulaştığı seviyedeki ürünler değil, en iyimser tahminle, 2-3 nesil eski teknolojilerdir.  Bize sattığı makinelerin yazılımını dahi vermemektedirler.

Bu anlayışı düne uyguladığımızda batı bizim yaramıza merhem olacak bilgiyi esirgemektedir. Ancak kendi aralarında ileri derecede işbirliği mevcuttur.

Biz  ise, bunlardan hiç ders çıkarmadan İslam ülkelerini daha fazla nasıl küstürebiliriz?” anlayışının peşindeyiz.

Anlaşılması gereken, “Tırnağın varsa başını kaşı!” Bunun yanında üretmeye kalktığımızda, İsrail üzerinden, İran misali 7 gün 24 saat tehdit etmektedir.

Rönesans ve sınaî gelişme

Geçen dört asırlık Avrupa tarihinin başlıca meselelerinden biri de düşünce hareketleriyle onlara refakat eden iktisadî ve bilhassa sınaî değişmeler arasındaki münasebettir.

İlim tarihi sahasında çalışan İlim adamları ve mütehassıslar, onaltıncı ve onyedinci asırların modern ilmin doğuşunda hayatî bir rol oynadığını kabul etmeye başlamışlardır.

Fakat acaba sanayileşmenin de bu asırlarda doğduğunu kat’î bir şekilde söyleyebilir miyiz?

Onaltıncı asrın ilk on yıllarında, Kopernik ve Erasmus’un, Fernel ve Rabelais’nin zamanlarında, Reform devrinde, Avrupa’daki sınaî gelişmeyi doğuran başlıca kuvvetlerin Amerika’nın keşfi ile çok az bir ilgisi vardı.

Bu kuvvetler esas itibariyle Avrupa’ya aitti; büyük bir kısmı da, eğer Avrupa ve Afrika’yı Asya’dan ayıran hiçbir kıta bulunmasaydı, tesirini göstermiş olacaktı.

Bu kuvvetlerden biri de duyulara yeni şekillerde zevk veren nesnelere karşı uyanan taze bir alâka idi. Bu alâka İtalya’da daha önce başladı. Rönesans mimarisi, her ikisi de on beşinci asrın ilk yarısında faaliyet gösteren Ghiberti ve Brunelleschi’nin inisiyatifleriyle önemli bir derecede gelişmişti.

Bu mimarinin ve onun yardımıyla doğan inşa zevkinin yayılması, yeni üslûplarda kiliselerin, eski kiliselerde yeni şapellerin, vali konaklarının ve tüccar konaklarının yapılması ile birlikte yağlı boya resimden zarif zırh elbiselerine kadar her çeşit sanat eserlerine karşı da geniş bir alâka doğdu…

Bu hareketler ekseriya kendileriyle birlikte şehirlerin sahasını da genişletti. Yeni şehir duvarları ve köprüler inşa edildi. Yeni üslûplarda binalar ve döşemeler, daha çok ham maddeye ihtiyaç doğuruyordu.

Aynı zamanda, ekserisi sanat gayesiyle icat edilen basma, kristal cam imâli, kurşun yardımıyla gümüşlü bakır cevherinden gümüş ve bakırı ayırma gibi yeni tekniklerin ortaya Sıkması da istihsalin çoğalmasını teşvik etti. 1460 -1530 arasında Orta Avrupa’da bakır ve gümüş istihsali beş mislinden fazla artmıştı.

Kâğıt imâli muhtemelen daha da süratle arttı. Birçok şehirlerde eski binalar daha çok ışık alacak ve matbaa makinelerine, diğer lüzumlu müteharrik eşyaya uyacak şekilde restore edildi ve neticede daha evvel çok nadir bulunan kitaplar çoğaldı.

İlk Luther’cilerin yüzbinlerce matbu risale dağıttıkları söylenir. Yine o devirde Avrupa’nın pek çok yerlerinde maden ve metalürji istihsalinde, ömürlü istihlâk malları imalinde artma olmuştur.

Ticaret ve ziraat da genişledi; İtalya’da, İspanya’da, Fransa’da, Hollanda da. Güney Almanya’da ve umumiyetle Orta Avrupa’da nüfus arttı.

Avrupalıların istihsal ve imalâtı artırmaya gösterdikleri alâkanın asıl sebebi geniş kitlelerin ucuz mal almasından ziyade iktisadî olmayan görüşlere dayanıyordu.

…Yeni evler yapıldı, şehirlere su vermek üzere depolar inşa edildi, kenarlarında pek çok Avrupa şehirlerinin kurulduğu nehir ve ırmaklar üzerine daha çok köprüler inşa edildi. Bu arada onbîrînci, onikinci ve onüçüncü asırlara ait katedral ve kiliseler etrafında gelişmiş birçok şehirlerin eski güzellikleri de muhafaza ediliyordu.

Bir ara daha veriyoruz.;

Avrupanın, 16-17′nci asırda şehirlerde yapmaya başladıkları modernleşme ve yenilikler; yazının ilk bölümünde anlatıldığı gibi gerçekte Endülüs’te 3-4 asır evvel kullanılmaya başlanmış olanlardır.

Kaldığımız yerden devamla;

“…Umumî bir mimarî ahengi için durum bugünkü mânada cadde ve tünelleriyle, demiryollan ve hava alanlarıyla, kanalizasyon, elektrik ve ısıtma tertibatlarıyla bir şehir plânlamasının neticesinde meydana gelmiş değildi.

Rönesans devrinin kasaba ve köylerindeki bu tenevvü, mimarî uygunlukla alâkalı umumî bir estetik anlayıştan doğmuştu; burada kısmen eskiçağ modelleri, kısmen de tabiata ve tabiatı sanat materyali olarak kullanma yollarına karşı doğan yeni bir alâkanın rolü vardı.

Bu yeni üslûplarda daha çok eser verme ve inşa hareketi, bir bakıma, daha çok insanı tatmin etme gayesini taşımıyordu…

Leonardo da Vinci ve Erasmus’un zamanlarında bilhassa göze çarpan ticarî ve sınaî gelişmeyi bugünkü sanayileşme istikametindeki bir hareket olarak göstermek zor değildir.

Modern Avrupa’nın o devir Avrupa’sından — Rönesans Avrupası — çıktığını düşünürsek bu münasebet açıkça görülür. Avrupa’da onbirinci asır ortasından ondördüncü asır başına kadar görülen iktisadî inkişaf için de aynı şey söylenebilir.

Avrupalıların bütün büyük eski tecrübeleri, doğu medeniyetleriyle ve eskiçağla olan temasları da dahil olmak üzere, o tarihten beri geçen “hâdiselerin. Işığında, sanayileşmeye bir hazırlık sayılabilir. (5)

Amerikalı iktisat tarihçisi olan yazar John U. Nef, sonunda, utana-sıkıla! yeniliklerin “Doğu Medeniyetleri...” ile bir alakası olduğunu ifade etmektedir.

En azından bizler gibi tümden de inkar edebilirdi…

-Ne derler beterin beteri var!

Devam edecek…

Resim; Sıvı azotla (nitrojen) soğutulmuş yüksek-ısılı süperiletkenin üzerinde asılı duran bir mıknatıs. Kaynak: http://bilim.nedir.com

Kaynakça;

(1)John U. Nef, “Sanayileşmenin Kültür Temelleri”, s.84

(2) a.g.e. S.170

(3) a.g.e.171

(4) a.g.e.S.172

(5) a.g.e.S.56

 

Vatandaşın Osmanlı tarihi; Neden bilgi üretemiyor, ilim insanı yetiştiremiyoruz? (13/1)

Sıvı azotla (nitrojen) soğutulmuş yüksek-ısılı süperiletkenin üzerinde asılı duran bir mıknatıs.

Hatalarımızdan ders alarak, doğru bir mantık kurgusuyla geleceği yapılandırmak ancak Tarih ve Matematik ilmiyle mümkündür. Bizler nerede hata yaptık, yapmaya devam ediyoruz?

Değişimi reddeden tek kurum mezarlıktır!

Bazıları “Dünü bilmek” ile “Dünü bugün de yaşamak” arasındaki farkı galiba önemsemiyorlar.

Değişimi ve gelişmeyi reddeden insan yapısı tek kurum mezarlıktır! (1)

Osmanlı, 17’nci asra kadar dönemin ileri devleti olmasının yanında; Askeri (döküm) ve Sivil imalat sanayiinde (özellikle dokuma-boya imalatında) dünya teknoloji lideridir.

Ancak, ilerleyen zamanda, dokuma-imalat sanayiindeki üstünlüğünü bir süre daha devam ettirse de, (2) askeri teknolojideki gelişmelere ayak uyduramayacak ve rekabette geri kalacaktır.

Gelişmiş bir kültürü taklit ve takip etmek, sizi ancak onun çıkarlarına hizmet eder duruma getirmektedir. Bizim en büyük eksiğimiz bunu kabul etmek istemememizin yanında her zaman sorunlarımıza kısa yoldan ve hazır reçetelerle çözüm bulma arayışında olmamızdır.

Bizim Gelişmiş Batı ile aramızın ekonomik olarak açılmamasına veya açılmış durumda iken kapatılmasına, Avrupa’nın geçmişte yaşadığı ve başarılı olduğu bir örnek bulunmaktadır.

Ne yazık ki önümüzde böyle bir örnek olmasına rağmen hala ders almamakta ve inatla düşe-kalka yol almaktayız.

İşte Avrupalıların yaşadıkları ve başarılı olmak için yaptıkları ;

İslâm fatihleri (M.711) de İspanya’ya çıkarma yapar ve yaklaşık 715 yılında da İspanya’nın bütün büyük şehirlerini ele geçirirler. Müslümanlar İspanya’yı da içine alan, Avrupa’nın büyük bir kısmını ele geçirdiklerinde buralarda çok önemli ilmî ve kültürel değişiklikler meydana gelir ve İslâm medeniyetinin Avrupa’yı aydınlatması Rönesans’a kadar devam eder.

Dolayısıyla Rönesans’ın ve aydınlanmanın sebebi çok açık olarak İslâm kültür ve medeniyetidir.

Zira o devirde Kurtuba, Sevilla, Palermo ve Granada gibi İslâm hakimiyetindeki şehirlerde ilim ve kültür meşaleleri parlarken, Paris, Roma gibi diğer Avrupa şehirleri karanlık dünyalarında ve cehalet denizinde yüzmektedir.

(Sadece)  Kurtuba’da, 700 hamam, 17 üniversite ve 70 halk kütüphanesi vardır. Endülüs şehirlerinde “Sokaklar taş döşeliydi, bugünkü gibi kaldırımlar vardı ve geceleyin de aydınlatılırdı…”

Avrupalılar o dönemde bu gelişmeleri ülkelerine taşımak için (Endülüs’teki)  bu üniversitelere  çok öğrenci göndermişler ve bu öğrenciler Arapçayı öğrenerek İslâm medeniyetinin mahsulü olan eserleri Latinceye tercüme etmişlerdir.(3)

Endülüs devleti, 15’nci asrın sonuna doğru dağıldığında, özellikle İngiltere’den gelen öğrenciler yağmalanan kütüphanelerden yüzbinlerce kitabı ülkelerine taşımışlardır.

İngilizlerin yaptıkları sanayi devriminin alt yapısında bu eserler ve Endülüs üniversitelerinde öğrenim gören öğrenciler vardır.

Özellikle İngiltere’deki bugün hayranlık uyandıran üniversiteleri kuranlar, Endülüs’te öğrenim görenlerdir.

Ve bizim yaptığımız, onların asırlar önce yapmadıkları -Hata- nedir?

-“…Bilimsel araştırma yapmak isteyip de çeviri yapıtların kendilerine ulaşmasını bekleyecek denli sabırlı olmayan bilim Adamları ve öğrenciler, aritmetik, müzik, geometri ve gökbilimi dörtlüsü (guadrivium) üstüne eğitim-öğretim yapan Avrupa kentlerinden biri olan Toledo’ya  (Endülüs’e) gidiyorlardı: “Bizim zamanımızda tümüyle guadrivium’a dayalı Arap öğretisini yığınlara sunan okullar Toledo’da yoğunlaşmıştı, Ben de bu dünyanın en bilge filozoflarının derslerini izlemek için bu kente koştum” diye yazan Daniel de Morley, dinsiz..

(Hıristiyanlar, kendi inançlarına bağlı olmayanlara –Müslüman da olsalar -“dinsiz” ya da “kâfir” diyorlardı.)

“…Arapların öğretisinden hayranlıkla söz ederken ya da geçmişin bu inançsız filozoflarının düşüncelerine bel bağlarken hiç de rahatsızlık duymuyor:

-“Dünya’nın yaratılışı üstüne tartışırken kilisenin öğretisi yerine dinsiz filozofların görüşlerine yönelirsem, kimse beni kınamasın. Bunlar inanmış kişiler sayılmasalar da, öğretilerine, içtenliklerine güvenebildiğimiz sürece bilgilerinden yararlanmak durumundayız…”  (4)

Bizler 18-19’uncu asırda ne yapmıştık?

-“Gavur malı!  Gavurdan ilim alınır mı?”

- Kuran ilk emir olarak ne demektedir? “Oku!”,

- Hz. Muhammed (sav) ne demektedir? “İlim Çin’de de olsa gidiniz ve alınız

Gerçeğinde alacağımız, bilgi -ilim- kime aittir.

- Bizlere, yani Müslümanlara

Modern İlme Doğru

“Bugün bize en basit gelen” hesaplama işlerinde Ortaçağ Avrupalısının elinde bulunan vasıtalar çok uğraştırıcı ve yavaş işleyen şeylerdi. Arap rakamlarının Avrupa’ya girmesi Roma rakamlarına nisbetle daha kolay hesap yollan temin etti ve bu rakamların kullanılması onaltıncı asrın sonuna doğru hiç değilse kara Avrupa’sında süratle yayıldı.

1590-1617 tarihleri arasında John Napier meşhur hesap zarlarını icat etti. Arkasından da daha meşhur olan logaritma keşfini yaptı. Logaritma süratle bütün Avrupa’ya yayıldı ve neticede aritmetik hesaplar son derece hızlandı. Lucien Febvre’e göre onaltıncı asır sonuna kadar cari olan eski soldan sağa toplama ve çıkarma alışkanlığı da yerini daha çok daha kolay olan sağdan sola toplama ve çıkarma usulüne terketti.  (5)

19’uncu asrın ortalarına kadar Osmanlı kendisine ekonomik olarak yetmektedir. Bununla beraber Avrupalı ülkeler, 1600-1800 yılları arasında özellikle geliştirdikleri askeri  teknoloji sayesinde Osmanlı devleti ile olan rekabette kendi lehlerine arayı bir hayli açmayı başarırlar.

Peki, yaklaşık 200 yıllık zaman diliminde ne oldu, ne değişti de, dönemin ileri, hatta “Güneş Devlet”(*) tanımlamasına en yakın ülkesi olan Osmanlı, sona giden merdivenden aşağı inmeye başladı?

Bu sorunun cevabı ile birlikte; kendi eksiklerimizi de görebilmemiz adına, İngiltere’de, 1200-1650 yılları arasında; Düşünce, Yönetim ve İmalat anlayışlarında meydana gelen değişiklikleri, iki önemli kırılma noktaları ile birlikte; 1215’deki Magna Carta (büyük Ferman) ile 1648 İngiliz devrimleri (**) not düşülerek açıklanması gerekmektedir.

Değişiklikler nasıl gerçekleşmektedir;

Şaşırtıcı derecede süratli sınaî değişmeler — insanın toprağı, işleme, istihsal yapma, malları nakletme ve-haberleri ulaştırma metodlarındaki süratli değişmeler — ancak insanların büyük bir kısmına tesir eder ve onların çalışma, ulaştırma, istihlâk ve haberleşme itiyadlarında köklü değişmelere yol açarsa birer inkılâp sayılabilir…

Düşünce tarihindeki bir inkılâp merhalesi ise, bunun aksine, umumiyetle birkaç kuvvetli kafanın o zamana kadar ihmal edilmiş birtakım kıymetler ve metotlar üzerinde durduğu ve bunlarla insanların ve cemiyetlerin dünyadaki faaliyet hayatı arasında yeni bağlantılar kurduğu bir devredir.

Yenilikler, ekseriya istisna teşkil edecek derecede kudretli zihinlerin, son derece hassas kalplerin, verimli ve disiplinli tahayyüllerin eseri olmuştur.

İnsan yığınları, şimdiye kadar hiçbir zaman tarihe tesir eden iç ruhî hayat mânasında bir zihin hayatı yaşamış değillerdir…

Yeni fikirleri tesirli kılan şey, çok sayıda kimselerin büyük kafalara ait hayat tecrübelerini, en yüksek karakterlerin manevî coşkunluklarını yahut en büyük sanatkârların zevklerini bu şekilde paylaşmaları olmuştur.

Tarihe tesir eden bu yenilikler, daha çok sayıda insanların düşünce ve çalışmalarıyla da muhtemelen münasebet halindedir. (6)

Büyük Britanya (İngiltere)

Büyük Britanya Avrupa memleketleri arasında Rönesans’taki sınaî gelişmeye en az katılanlardan biri idi. Yedinci Henry devrinde ve Sekizinci Henry devrinin ilk yıllarında İngiltere’de görülen süratli sinaî gelişme daha ziyade bir tek sahaya, yani dokuma sanayiinin geliştiği ve yün ve kumaş ticaretinden büyük servetlerin yapıldığı güney-batı bölgesine münhasır kalmıştı.(7)

**

Devam edecek…

Resim; Sıvı azotla (nitrojen) soğutulmuş yüksek-ısılı süperiletkenin üzerinde asılı duran bir mıknatıs. Kaynak: http://bilim.nedir.com

Kaynakça;

(*) İtalyan düşünür Tommasso Campanella, (1568-1639) “Güneş Ülke‘yi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Osmanlı Türkleri’nin mevcudiyeti, hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana zannettiriyor…”

(**)Magna Carta; 1215 yılında imzalanmış bir İngiliz belgesidir. Papa III. Innocent, Kral John ve baronları arasında, kralın yetkileri hususunu karara bağlamak amacıyla imzalanmıştır. Kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılıyordu.

1642-1649 İngiliz devrimi; Kral I. Charles’ın idamına ve yeni bir rejimin (Commonwealth) kurulmasına yol açan kanlı devrim

Kaynakça;

(1) İngiltere’nin eski başbakanlarından Harold Wilson (1916-95) Avrupa Konseyi Meclisi’nde yaptığı bir konuşmadan

(2) 1855 Paris Dünya Fuarı’nda Rize kumaş üreticileri, ürettikleri, kırk çeşit yüksek kaliteli kumaş nedeniyle Dünya tekstil ödülü almasının yanında, İngilizlere boya-boyama konusunda dönemin en ileri teknolojisi satılmıştır.”Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü”, DONALD QUATAERT, Ottoman Manufacturingin the Age of the Industrial Revolution, 1993 Cambridge University Press

(3)Sızıntı dergisi, Endülüs İslam Medeniyetinin Avrupa’ya Tesiri, Salih Akçadereli / Tefsir

(4) Jean Gimpel , ORTAÇAĞDA ENDÜSTRİ DEVRİMİ, sahife, 24; TÜBÎTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLARI, 1996

(5) “Sanayîleşmenin kültür temelleri”, sahife, 24

(6) John U. Nef, “Sanayileşmenin Kültür Temelleri”, S.9-10

(7)a.g.e s.57

 

Vatandaşın Osmanlı Tarihi; Bakınız, “Etrâk-ı bî idrâk-İdrâksiz Türkler” iddiasının altından ne çıktı? (12/2)

Halk aşıkları bugün yerlerini gazetelere bırakmıştır. Artık halkın 'sözcü'leri gazetelerdir.

 

“Osmanlı Padişahları Türk’e sövmüşler!” Suçlaması, gerçeğinde bir iftira buzdağının görünen kısmı mıdır? Halkı “Velinimet” (1) gören bir Hanedan böyle bir gaf yapar mı? İftiranın, Alevilerin Yavuz Sultan Selim’le olan hesaplaşmayla bir ilgisi olabilir mi?

Bir devletin uygulamalarını, ilgili dönemin şartlarını dikkate almadan aradan geçen yaklaşık 500 yıl sonrası ve günümüzün değerleri ile üstelikte kasıtla ve bir amaca yönelik baktığınızda ortaya çok farklı bir tablo çıkmaktadır.

İddiaları doğru değerlendirmek adına; daha sonra yaşanmış benzer olayları da örnekleyerek ve bir devletin gerektiğinde halkına farklı bir bakış açısı ile yaklaşabileceği gerçeği ile açıklanmaya çalışılacaktır.

Yakın tarihimizde yaşanmış bir “Senirkent Faciası, 26 Kasım 1946…”

Kapıdağı’nın üstüne doluşan yağmur yüklü siyah bulutlar o gün Senirkent insanının yüreğini ağzına getirmişti.

Esnaf, dükkânlarından dışarı çıkıp, tedirginlikle seyrediyordu gökyüzünü…

Kadınlar dam üstünde bekleşir olmuşlardı neticeyi. Hiç hayra alamet değildi, böylesine aniden çöken kara bulutlar…

Yukarılarda düşen üç beş damla rahmet, dağın çıplak bedeninden hiç oyalanmadan, aşağılara önü alınmaz sel olarak inerdi hep…

Önce gökyüzü patlar, sonra Kapıdağı, bulutlardan aldığı suyu, içine çamurunu ekleyip Senirkent ahalisine, rahmeti, bir öldürücü felaket olarak sunardı, olanca gürültüsüyle!

Ama o gün korkulan haber dağdan inmedi.

Hükümet konağından çarşıya doğru tırmanan cadde üstünde, söylenerek koşuşan insanların gürültüsü, dağın tepesine noktalanmış kuşku dolu bakışları aşağı çekti.

Kaymakamlık odacısı, Erkan’ların Hacı Hamza’nın kafasına yular bağlamış, onu cadde ortasından çarşı içine doğru çekerek götürüyordu.

Hacı’nın sırtına tahribat kâtibi binmişti, elindeki kızılcık sopasıyla;

“Deh hadi, deh!” diyerek, bacaklarına olabildiğince şiddetlice vuruyordu…

Daha elli metre gitmeden yere çöktü Hacı. Odacı, Hamza’nın kafasına takılı yuları, hala koparırcasına çekiştiriyordu. Tahribat kâtibi, yere yığılan adamın üstüne daha rahat oturup elindeki kızılcık sopasıyla vurmaya devam etti;

-Deh, hadi deh!

İlçenin tüm memurları, jandarma korumasında, bu senaryodaki görevlerini, caddenin iki yanına sıralanıp; “Deh, hadi, deh!” naralarıyla eksiksiz yerine getirirken Senirkent halkı akla hayale gelmeyecek bir olayı görmenin şokunu yaşıyordu…

1946 Genel Seçimlerinde tüm ilçe halkı fukaralığı biteceğini, karnının doyacağı ümidiyle oylarını Demokrat Partiye vermişlerdi. Bu davranış resmi görevlilerce hiç hoş karşılanmadı.

“Devletin Partisi, CHP’ye ye oy vermeyip, Komünist (!) Demokratlara taraftar olmak, düpedüz eşekliktir. Bu yaratıklara EŞEKÇE muamele etmek gerekir.” diye kararlar alındı gizlice.

İlk uygulama Erkan’ların Hamza’da başladı. (2)

Halk aşıklarının Osmanlıya serzenişte bulundukları vergi konusuna da bir örnek;

“Varlık vergisi (1942 Yılı) ve bu yasanın görünen ve görünmeyen gerekçesi;

“Varlık Vergisi kanununun resmi gerekçesi, hükümet tarafından “olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek” olarak dile getirilmiştir. Oysa basına kapalı olarak yapılan CHP grup toplantısında başbakan Şükrü Saracoğlu’nun vurguladığı gerekçeler farklıdır;

-”Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.”(3)

- “Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.(4)

Yavuz Sultan Selim döneminde Alevilerle ilgili yaşananlar, Dersim olayı ile izah edilebilir mi?

Dersim vb yerlerde yaşananlar kamuoyu tarafından çok iyi bilindiği için burada tekrar yazmıyoruz.

Son örnek olarak, Halk aşıklarının Osmanlıya vergi konusunda serzenişlerine benzer bir destan verildikten sonra Osmanlıya yapılan iftiraların cevaplarına geçilecektir.

ŞİKAYETNAME

Konyalı bir âşık tarafından (1930’da) yazılan aşağıdaki manzume, Kurulduğu günlerde Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (Partisinin) başkanı Fethi Bey’e, köylülerin durumlarından yakınmalarını ve beklentilerini yansıtmaktadır.

Şikâyetnamemi yazdım huzura

Bizim halimizi bilsin Fethi Bey

Dokunmasın bir şey kalbe fütura

Bizim halimizi bilsin Fethi Bey

Yaşasın Fethi Bey kurdu bir Fırka

İyi namı gitti şark ile garba

Ne altta sergi var ne dalda hırka

Perişan halimi bilsin Fethi Bey

Tevazu kalmadı, düzen bozuldu

İcar nisbetinde evler yazıldı

Fakir fikaranın bağrı ezildi

Pek yaman haldeyim bilsin Fethi Bey

Rençber idi insanların yararı

Dört seneden beri etti zararı

Her tahsildarda var haciz kararı

Canımız yanıyor bilsin Fethi Bey

Sabahtan tahsildar dizilir bir saf

Ne tüccar kalmıştır ve ne de esnaf

Her gelen tahsildar etmiyor insaf

Malımız hacizde bilsin Fethi Bey

Hep zengin ağalar çıktılar hiçe

Tahsildar kıvrar hem gündüz gece

Yol parası aldı altımdan keçe

Böyle bir haldeyim bilsin Fethi Bey

Eska’yı açtılar yeni Daire

Bu da derdimize olmadı çare

Bir dönüm ekine üç lira pare

Onu da bulamam bilsin Fethi Bey

Düşünceler arttı derdime daldım

Ziraat Bankasından yüz lira aldım

Bunu veremeyip mükedder kaldım

Kederli olduğum bilsin Fethi Bey

Esnafın yarısı dükkândan kalktı

Buğdaycı tiftikçi büsbütün battı

Koyun tüccarları bütün top attı

Bundan da haberin olsun Fethi Bey

Maaş alanlarda fantezi çoktur

Parayı kazanan avukat doktor

Fukara rençbere hiç bakan yoktur

Bunların halini sorsun Fethi Bey

Okuyup mektubum ele alaydı

Fethi Bey derdime çare bulaydı

Olursa bir imdat senden olaydı

Ne yapsın dünyaya gayrı Fethi Bey

Fethi Bey de sözlerime bakaydı

Gazyağı da ucuzlayup akaydı

Şeker kibrit inhisarı kalkaydı

Millet size duacıdır Fethi Bey

Çalıştım çiftime yapmadım hile

Yüz elli dönümden çıktı on kile

Benim tohumluğa yetmiyor bile

Bankaya ne verem yetiş Fethi Bey

Aşık Mehmet senin sözlerin hakdır

Kimse kıymetini etmiyor takdir

Vergiye verecek on param yoktur

Ne satıp vereyim bilmem Fethi Bey

(Destan’ın alıntı kaynağı;Kemal Zeki Gençosman, Türk Destanları, Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1972. S. 482-83).

**

Osmanlı Devleti bu kadar yoğun iftiraya neden  muhatap olmaktadır?

Günümüzde en uzun ömürlü İslâm Devleti olan Osmanlı devletini hedefine alan üç grup vardır;

Birinci kol, İslâm’a düşmanlıklarını açıktan ortaya koyamayan ve bunu Osmanlı düşmanlığı adı altında yürüten din ve tarih düşmanları;

İkinci kol, yabancı bir devletin fikir propagandalarına kanan ve tarihimizi tam bilmeyen bazı saf Müslümanlardır.

Üçüncü kol ise, Osmanlı Devleti’nin bütün Müslümanları kucaklayan ümmet ve Osmanlı Milleti anlayışına karşı çıkan ve yanlış olarak Osmanlı Devleti’ni Türk düşmanı gibi göstermeye çalışan belli bir ekiptir…

Osmanlı Devleti, büyük bir devlettir… Büyük işlerde sadece kusurları gören cerbeze (*) ile hareket edenler, hem aldanır ve hem de aldatırlar.

Cerbezenin şanı, bir kötülüğü sümbüllendirerek bütün güzelliklere galip getirmektir.

İşte eğer cerbeze ile 600 yıllık zamanda 20 milyon km2’lik mekânda Osmanlı Tarihi içinde dağınık halde meydana gelen bütün kötülükleri toplar ve o siyah perde ile Osmanlıya bakarsanız, o zaman kapkaranlık bir tarihle karşılaşırsınız…

…İşte biz, girdiğimiz Osmanlı tarih bahçesinde sadece kirli ve murdar şeylere değil; açmış çiçeklere ve kokan güllere de bakacağız…

Makam için fetvâ veren Turşucu-zâdelerin yanında Kanuni’ye karşı çekinmeden ‘Padişah emriyle nâ-meşrû’ olan nesne meşrû’ olmaz’ diyerek haykıran Ebüssuud’dan; Torlak Kemal ve Mithat Paşaların yanında Molla Fenari’den ve Ahmed Cevdet Paşa’dan; devleti perişan eden Tal’at-Enver-Cemal üçlüsünün yanında Pîrî Mehmed Paşa ve Köprülü Mehmed Paşa’dan; körü körüne ilmî gelişmelere karşı gelen Kâdîzâde’lerin yanında Lagari Hasan Çelebi ve İsmail Gelenbevî’den de bahsedeceğiz.

…Tarihe bakış açımız, 600 yıllık Osmanlı tarihinin iyiliklerini de kötülüklerini de görebilecek bir gözlükle olacaktır.

Yoksa kötülük bulunmayan hiç bir tarih devri mevcut değildir. İyilik tarafı bulunmayan tarih devri de yoktur.

Tarihe böyle bakanlar, kendileri yanıldıkları gibi, başkalarını da yanıltırlar…

Osmanlı Devletini teşkil eden fertler ma‘sûm ve günahsız değillerdir.

İçlerinde I. Murad, II. Murad, Fâtih, Yavuz ve II. Abdülhamid gibi “veliyyullah“ mertebesinde fertler bulunduğu gibi, içki ve benzeri günahları irtikâb eden şahıslar da bulunabilir.

Osmanlı Tarihi boyunca nazarî plânda İslâm’ın bütün düsturlarının kabul edilerek tatbik edildiği bir vâkı’adır. Ancak tatbikatta bu esaslara muhâlefet edenlerin bulunduğu da bir vâkı’adır.

Her ikisini de inkâr etmek mümkün değildir. Her şeyde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin iyilikleri de vardır, hataları da vardır. Ancak 600 sene boyunca hasenâtının seyyiâtına ağır bastığı içindir ki, kader-i İlâhi bu uzun süre içinde İslâm’ın bayraktarlığı ünvanını onlara ihsân etmiştir.

…Elbette ki tarihe tenkit gözüyle de bakacağız.

Ancak insanı tenkide sevk eden sebep ya tenkit ettiği şeye duyduğu nefret hissinin tatminidir; düşmanın ayıbını görerek tenkit etmek gibi...” (5)

 

Osmanlı, “Velinimetim” dediği Halkına Sövdü mü?

“Kanunnâmelerde veya bazı tarih kitaplarında yer alan “Etrâk-ı bî idrâk = İdrâksiz Türkler” tabirleri nasıl açıklanabilir?

Önemle ifade edelim ki, yabancı tarihçiler Türk kelimesini Müslüman tabiri ile eş anlamlı olarak kullanmışlardır.

Osmanlılardan bahsederken Türkler dedikleri gibi, Fâtih’den veya Osmanlı Padişahlarından bahsederken de Büyük Türk tabirini kullanmaktadırlar.

Zamanla Türk ve Müslüman kelimeleri Müslüman dünyada da eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Nitekim şu anda Arnavutluk gibi Balkan Müslümanları,

-“Hangi dindensin?” sorusuna,

-“Elhamdülillah Türk’üm” cevabını vermektedirler.

Pakistan’daki sözlüklerde de, Türk kelimesi açıklanırken,

-“Mahbûb ve Müslim” kelimeleriyle açıklanmaktadır.

Bu kısa izahdan sonra Osmanlı kaynaklarındaki ve Kanunnâmelerindeki izahlara geçebiliriz.

Evvela, özellikle hakkında en çok dedikodu edilen Fâtih devri Kanunnâmelerinde, Türk tabiri, tamamen Müslüman kelimesine eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Mesela, Fâtih’in Ceza Kanunnâmesinde,

“15. Eğer biregû hamr içse, Türk veya şehirlü olsa, kadı ta‘zir ura. iki ağaca bir akçe cürm alına”.

Yani, bir kişi içki içse, Müslüman (Türk Müslüman manasına kullanılmaktadır) ve şehirlü olsa, hadd-i şirb olarak vurulacak olan 80 sopanın yanında para cezası alınması emr olunmaktadır veya sopa cezası uygulanmadığı takdirde para cezası uygulanacaktır.

Bir diğer misâl, Yeniçeri Kanunnâmesinde bulunmaktadır:

37. Maddede Türk evlâdının acemi oğlanları arasına ve dolayısıyla yeniçeri teşkilâtına alınmasına karşı çıkılırken,  buradaki Türk’den kasdın Müslüman olduğunu biliyoruz.

Zira başlangıçta, Müslüman gençler bu teşkilâta alınmamaktadırlar. Nitekim

38. Maddede “…kâfir evlâdın cem’ eylemekte fâide odur kim…” diye izah getirilmektedir.

Burada şunu da belirtmekte fayda vardır ki, kapı kulu ocaklarına Müslümanların alınması baştan beri yasaktır.

Gerçekten bu (mevcut askere alınma sistemi) kural çiğnenmeye başlanınca, sistem bozulmuş ve bazan paşaların çocukları dahi torpille kapı kulu ocaklarına alınır olmuştur.”

“…İşte bu konuyu dile getiren Koçi Bey, (**) Türk’ü Müslüman anlamında kullanarak ve hür insanların bu teşkilâta alınmalarını tenkit ederek şöyle demektedir:

-“80. Kânûn ve zabt ve edeb ahvâllerinden evvelâ iç oğlanları kadîmü’l-eyyâmdan devşirme veyâhûd sahîh kul cinsi pîşkeş ola-gelmişdir.

Şimdiki hâl ise ekseri İstanbul’un şehir oğlanları ve Türk ve dahi Kürd ve Ermeni ve Arab ve Çingâne ve Yehûd oğlanları olub on oğlandan bir sahîhce devşirme veyâhûd kul cinsi yokdur. Bu takdîrce ol makûle oğlanlar taşraya çıkub Kul tâ’ifesine zâbit olub ağa oldukda veyâhûd bir memlekete vâlî olduklarında ahvâlleri ma‘lûm ve ehl-i basîret katında hafî değildir. Nümûneleri dahi görülmüş ve görülür. İmdi eğer bu makûle eşhâs-ı muhtelife Saray’a kullanmak câ’iz olsa idi, selefde olan sâhib-i ukalâ-i devlet devşirme ve kul cinsini kânûn etmezlerdi. Hemân İstanbul’dan ve sâ’ir kasabalardan buldukları eşhâsı alub pîşkeş deyû Saray’a koyarlardı.”

Koçibey’in, Kapıkulu ocaklarındaki sistemi bozan sebepleri anlatırken Kapıkuluna yasak olduğu halde son zamanlarda alınan grupların arasında yer alan Türk, Kürd, Arab, Yahudi ve Çingene’yi yan yana zikretmesi, Türk’ü Çingene ve Yahudi ile eş tutması manasına alınamaz.

Böylesi bir yorum, kapıkulu sistemini bilmemek demektir. Yukarıdaki ifadeler çok açık bir şekilde bunu anlattığından dolayı, meselenin üzerinde durmak istemiyoruz.

İkinci olarak, Osmanlı Devleti, yeniçeri olmak üzere toplanan gençlerin acemi ocağında eğitilmesinden evvel, Müslümanlaştırmak ve Türkçe öğretmek üzere, Türk üzerine verilmesini kanun haline getirmiştir.

Türk üzerine verilmeğe Türk’e vermek de denir. Acemilerin ocağa alınmalarından evvel Anadolu’da Türk çiftçisinin yanına verilerek zirâ‘at işlerinde kullanılmaları ve bu arada Türkçe’yi ve İslâm ahlakını öğrenip benimsemeleri gayesiyle Türk ailelere muvakkaten verilmelerine Türk’e vermek denirdi.

Bu kanun, Türk düşmanı diye ifade edilen Fâtih zamanında kanun hükmü haline getirilmiştir. Kanun maddesi şöyledir:

-“24. Ve acemi oğlanının cem‘ olunub bir uğurdan ikişer akçe ile yeniçeri olmak Sultân Murâd Hân zamanında ref‘ olunub birer akçe ulufe ile acemi oğlanı eyledikleri gibi birer akçe ile bir uğurdan acemi oğlanı olmak dahi ref‘ olunub Türk üzerine verilmek dahi Fâtih-i İslâmbol Sultân Muhammed Hân zamanında olmuşdur”.

Şu madde daha da enteresandır ve aslından okumak zaruridir:

“25. Ve olmağa bâ‘is oldur kim, ol zaman kim, sa‘âdetle İslâmbol’u feth eyledikleri zamanda Eğri Kapu  (a) kurbünde Tekfur-ı makhûrun sarayına konub Ayasofya Câmi‘’inin çanların yıkub minârelerin binâ edüb cum‘a namazına azîmet buyurub geri saraylarına döndüklerinde yeniçeri ocağı yoldaşları Padişah-ı cihân-penâh Hazretlerini selâma durduklarında Padişah-ı âlem-penâh Hazretleri sağına ve soluna selâm vericek içlerinden birisi “Aleyküm’üs-selâm Muhammed Beşe (b)“ dedi.

Padişâh dahi Saray’a gelicek ol zamanda Düstur-i a‘zamları olan Mahmûd Paşa’yı da‘vet edüb

- “Lala! Bu oğlan benim selâmımı aleyküm selâm Muhammed Beşe deyü almakdan murâd nedir? Ve bu nasıl selâm almakdır?” deyicek, Mahmûd Paşa bunların kâfirden müselmân olub ümmî olduklarını ve bunların yanında “Beşe” demekden azîm ta’zîm olmaduğunı bir bir beyân edicek Padişah Hazretleri dahi etti:

- “Lala, dediğin gerçekdir. Amma kaçan bu denlü Türkçe bilmemek ne âlemi vardır? Bunları bari cem‘ eyledikden sonra Türk üzerine verüb Türkçe’yi öğrense ve belâya mu‘tâd olub ba‘dehû ulûfeye yazdırub ve ba‘dehû kapuya çıkarsalar, dahi sefer-i zafer âsâra gönderseler olmaz mı? idi” (c)

Üçüncü olarak, bazı tarih ve fıkıh kitaplarında geçen Etrâk-i bî idrâk yani idrâksiz Türkler ifadesine gelince, bu tabir daha ziyade göçebe halinde yaşayan ve genellikle avamdan olan bazı Türkmenler ile Anadolu’da Şi’anın tahrikiyle isyan eden Celâliler için kullanılmıştır.

Nitekim benzeri bir tabir de Ekrâd-ı bî idrâk şeklindedir.

Bizce asıl önemli olan, bu tabirin, Anadolu’da Celâlî isyanlarını çıkartan ve Osmanlı Devleti’nin ayak bağı bulunan Şii Türkmenler için kullanıldığını gayet açık bir şekilde kanunname metinlerinden anlayabilmemizdir.

İbn-i Kemal başta olmak üzere, bütün mu’teber Osmanlı tarihçileri, Osmanlı Devleti’nin yıkımına sebep olan isyancı gruplar için ve özellikle de Şi’î grupları kasdederek,

Kızılbaş-ı Evbaş, Etrâk-i Nâ-pâk, Etrâk-i bî idrâk, Ekrâd-ı bî akl u din, cemâ’at-ı kallaş, şeytan kulu, müfsid-i fâsid-i’tikâd ve benzeri tabirleri kullanmaktadırlar.

Bununla Türklerin veya Kürtlerin idrâkli veya idrâksiz olanlarının bulunacağını ve isyan eden gruplara bu sıfatın verildiğini hemen anlamak mümkündür.

Bu sıfatı bütün bir millet için kullandıklarını söylemek mümkün değildir.

Burada şunu ifade edelim ki,

Türk milletine düşman olan bir devlet, resmî dilini Türkçe eylemez; topladığı Hıristiyan gençleri, ahlakını ve lisanını öğrenmek üzere Türk ailelere vermez; Sultânu Selâtîn’il-Arab ve’l-Acem ve’t-Türk ünvanını sahiplenmez; ayrıca kanunnamelerinde Türk kelimesini Müslüman ile eş anlamlı olarak kullanmaz. (d) (6)

Devam edecek…

Osmanlı yeniliklere, matbaaya engel mi oldu?

Resim; nkfu.com’dan alıntıdır.

(*) Cerbezenin, ‘Kuvve-i akliyenin ifrat mertebesi’ olduğu ifade edilerek şu tarif getirilir: ‘hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik’ olmak.

Bir misâl: Avrupa hayranı birisi, orada gördüğü bütün güzellikleri övgülerle sıralar, sonra başlar bizdeki noksanlıkları tek tek anlatmaya. Ve ortaya öyle bir tablo çıkar ki, sanki bütün güzellikler orada, bütün çirkinlikler de bizde toplanmış… Kaldı ki, Avrupa’nın güzelliği diye takdim edilen şeyler, ne oradaki insanların faziletlerinden, ne de Hıristiyan dininden kaynaklanmaktadır. Bunların tamamı, menfaat esasına bina edilen ve hassasiyetle uygulanan disiplinli bir sistemin meyveleridir…” Kaynak; Prof.Dr.Alaaddin Başar/ http://www.mumsema.com

(**) Koçi Bey, 17. Yüzyılda yaşamış bir Osmanlı tarihçi ve devlet adamı-Danışman, 1631 tarihinde Sultan Murat’a devlet işleyişi ve iyileştirilmesi ile ilgili sunmuş olduğu risale ile tanınmaktadır. Risalede, Ordunun bozulmasını, askere alma sistemine uyulmamasını göstermiştir.

Kaynakça;

(1) Sultan Vahdettin’in ilk eşi Nazikeda Başkadınefendinin halkı için yazdığı şiirde bu kelimeyi kullanmaktadır.  Konunun meraklıları  şiirin tamamını aşağıda belirtilen yazıda okuyabilirler. (http://blog.milliyet.com.tr/vatandasin-osmanli-tarihi–tarihe-isik-tutacak-iki-mektupla-basliyoruz-4-/Blog/?BlogNo=395365)

“…Yüz yılların kefen borcudur ey Osmanlı bu istiklal,

Müsterih ol, yattığın yere gök kubbeden temaşa edecek seni ebedi hilal. 

Aziz toprakların tek bekçisi ve varisi sensin ey yüce Osmanlı halkı,

Zira senden başka velinimet kabul etmez bu şanlı Osmanlı…”

(2)Hasan Basri Bilgin; “Son Çorba” Tarih ve Politika 2002 Sahife; 115

(3)Siyasi Anılar 1939-1954, Faik Ahmet Barutçu, Milliyet Yayınları, s.263, (Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, Ayhan Aktar, İletişim Yayınları).

(4) Aşkale Yolcuları Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları, Rıdvan Akar, Mephisto Yayınları, 2006, (21 Ocak 1943 tarihli Cumhuriyet gazetesinden alıntı).

(5) www.osmanli.org.tr Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ

(6) http://www.osmanli.org.tr/yazdirilabilirosmanli.php?id=9  (Osmanlı Araştırmaları vakfı; 24.02.1994 tarihinde Emekli General Sami Karamısır, Sanayici İbrahim Aslan ve Prof. Dr. Ahmed Akgündüz tarafından kurulmuştur.) Yazarları arasında saygın araştırmacılarımızdan;  Yrd. Doç. Dr. Osman Kaşıkçı, Doç. Dr. Sayın Dalkıran, Öğr. Gör. Rahmi Tekin, Dr. Süleyman Doğan, Doç. Dr. Said Öztürk ve Prof. Dr. Ahmed Akgündüz bulunmaktadır.

(6-a) Eğri Kapı: Edirne Kapı yakınlarında bir sur kapısıdır.

(6-b) Beşe: Paşa kelimesinin muhaffef şeklidir ve daha ziyâde yeniçeriler arasında kullanılır.

(6-c)Türk üzerine vermenin ne demek olduğunu, bu madde en güzel şekilde anlatmaktadır.

(6-d)Fâtih Ceza Kanunnâmesi, md. 15. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. I, sh. 349; Yeniçeri Kanunnâmesi, md. 24-30, 37, 38. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. IX, sh. 135 vd.; Siyâsetnâme, md. 99. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. IV, sh. 163; Dalkıran, Sayın, İbn-i Kemal ve Düşünce Tarihimiz, İstanbul 1997, sh. 57; Bazı farklı yorumlar için bkz. Yılmaz, Mevlüt Uluğtekin, Osmanlı’nın Arka Bahçesi, Ankara 1988,

Vatandaşın Osmanlı Tarihi; “Osmanlı Türk Düşmanıdır!” iddiasında gerçekler nedir? (12/1)

Halk aşıkları bugün yerlerini gazetelere bırakmıştır. Artık halkın 'sözcü'leri gazetelerdir.

Ortada bir iddia varsa, bir de onun karşı iddiası olmalıdır. Olmalıdır ki, gerçekler ortaya çıkabilsin. İşte gerçeği arayanlara,Etrâk-ı bî idrâk = İdrâksiz Türkler…”

Bu ve benzer konulardaki anlayışımızı tekrar edersek, görüşler iddia ve karşı iddiaları ile birlikte sergilenmekte, karar okuyanın bilgi-deneyim ve özümsenmesine bırakılmaktır.

Biliriz ki, Su –Bilgi- döküldüğü kabın şeklini almakta, rüzgara ıslık çalınmamaktadır!

Konuya aşağıda uzun yıllardır Web ortamında dolaşan ve Halk Âşıklarına ait iki ayrı dörtlükle başlanmaktadır.

Bu dörtlük gerçeğinde diğer örnekle birlikte, vergi konusunda halkın bir serzenişidir.

Ancak, iddialarda görüleceği gibi, kasıtlı ve çarpıtılarak değişik maksatlarla kullanılmıştır.

Osmanlı toplum düzenini eleştiren Halk âşıklarının (Anonim) serzenişleri;

Şalvarı şaltak Osmanlı

Eğeri kaltak Osmanlı

Eken de yok biçen de yok

Yiyende ortak Osmanlı

Yine, Zileli Talibi’nin:

Talibi’yim kurtulmadım çileden

Mültezimler öşür alır kileden

En doğrusu kaçmak imiş Zile’den

Hiç gelmemek Nurun ala nur imiş (1)

Dizeleri, Osmanlı döneminde baskı ile vergi alınışını dile getiren söyleyişlerin en açık örnekleridir. (2)

Modern Türkiye’nin Tarihi” İsimli eserin yazarı Bernard Lewis bakınız bu konuda ne demektedir?

-“Türk kimliği yönetimin merkezi olan İstanbul’dan uzak, savaştan savaşa asker toplamak için anımsanan, Anadolu köylerinde kapalı bir kültür içinde dili ve töreleri ile yaşamıştır. Zaman içerisinde Türk yöneticisine o denli yabancılaştırılmış ki, kimi kez Osmanlı efendisine Türk demek hakaret sayılmış. “Türk” sözcüğü, Anadolu köylüleri için, ve üstelik onları aşağılamak ve küfür yerine kullanılır olmuş. (Irki bir anlam taşımayıp, sadece cahil köylüleri aşağılamak için söyleniyor.)

Günümüzden ilginç bir örnek ;

-“Ulan öküz Anadolulu Sana mı kaldı?”

CHP’nin Tek parti dönemindeki Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, sert ve otoriter bir yöneticiydi. Atıyla ve elinde kırbacıyla Ankara sokaklarında adam dövdüğü bile konuşulurdu.

Sabahattin Ali ile Nihal Atsız’ın dergi köşelerinde başlayan ve Atsız’ın Başbakan Saraçoğlu’na yazdığı ünlü mektupla hareketlenen sokaklar belki de ilk kez sağ ile solu karşı karşıya getirmişti. Cumhurbaşkanı İsmet Paşa ise hem sağa hem de sola darbe vurma hazırlığındaydı.

Halen Türkçülük günü olarak kutlanan 3 Mayıs günü milliyetçi gençler Ankara adliyesine gelirken ve mahkeme çıkışı gösteriler yapmışlar ve başbakanlığa kadar yürümüşlerdi. Bu gösterilerin başrolündeki isimlerden biri de Osman Yüksel Serdengeçti’ydi. Serdengeçti polis tarafından yakalanmış ve Ankara’nın valisi ünlü Nevzat Tandoğan’ın huzuruna çıkartılmıştı.

Vali Tandoğan’ın eylemci Serdengeçti’ye söylediği söz Türk siyasi yaşamının unutulmazları arasına girmişti.

-“Ulan öküz Anadolulu! Sana mı kaldı Türkçülük? Bu memlekete komünizm de lazımsa biz getiririz Türkçülük lazımsa da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var.

Birincisi çiftçilik yapmak, ikincisi çağırdık mı askere gelmek!”  (3)

Aziz Nesin‘in Halkımızın zekası ile ilgili,

-”Türkler’in yüzde 60′ı aptaldır!’ Yarı mizahi anlayışını, hatta kimi yazarların Türk Halkı için;

-”Göbeğini kaşıyan adam!”  ifadelerine hiç girmeden,

-”Osmanlı Türk Düşmanıydı” İddiası ile ilgili alıntı metin, virgülüne dokunmadan aşağıda verilmektedir.

**

Etrâk-ı bî idrâk = İdrâksiz Türkler…”

“Atatürk de bir hatırasını şöyle anlatıyor;

”Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısının ‘Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın’ diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla göz yaşında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim derin kaynağım, en derin övünç membaım oldu. Benim hayatta yegâne fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir.” (Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü, s.19).

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde şu bilgileri veriyor;

”Bu milletin yakın zaman kadar kendisine mahsus bir adı yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olursun’ demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusu ile ‘Vallahi Türk değilim. Osmanlılıktan başka hiç bir içtimai zümreye mensup değilim’ demeye mecbur edilmişti”(s.34).

”Osmanlı İmparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milletleri siyasi idaresine aldıkça idare edenlerle idare olunanlar iki ayrı sınıf haline geliyorlardı. İdare eden bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfını, idare olunan Türkler de Türk sınıfını teşkil ediyorlardı. Bu iki sınıf birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı kendini millet-i hakime (egemen ulus) suretinde görür, idare ettiği Türklere millet-i mahkure (aşağı ulus) nazarı ile bakardı. Osmanlı Türk’e daima eşek Türk derdi…” (s.27).

Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları adlı eserinde şunları yazıyor:

”Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve ‘Osmanlı’ idik. İlmihallerde baş dersimiz ‘Din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti. Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık.
… Okullarda da Arab’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik.”

Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valisi iken (1880) ilçeleri teftişe çıkıyor.

Paşa, uğradığı bir ilçede, halkla sohbet ederken, etnik kökenlerini soruyor; aldığı cevaplar, konuştuklarının Çerkez, Arnavut, Boşnak, Gürcü vb. olduklarını gösteriyor. Sorduğu soruya utanarak, cevap vermek istemeyen bir ihtiyara, ”hangi milletten” olduğunu ısrarla söyletmek isteyince, o, bir kabahat ifşa ediyormuş gibi ürkek, titrek bir sesle, ”Ben Türküm Efendim” diyor. Bunun üzerine Paşa ”Niçin sıkılıyor, saklanıyorsun? Türk olmak kabahat mı? Bak ben de Türküm” diyor. O titrek ihtiyar birden canlanarak, ”Sahi sen de Türk müsün? Demek Türk’ten Paşa da olurmuş ha” diye sevinçle karışık hayret ifade edince, Vefik Paşa ”Paşa da kim oluyormuş, Padişah da Türk, Padişah da” diye haykırıyor. Sonra, imparatorluğun iki dertli ihtiyarı, sakallarını ıslatan yaşlar birbirine karışarak sarılıp, Türkün hazin kaderi için ağlaşıyorlar.

(Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü Yayını, s.238).

Şair Fuzuli bir şiirinin son beytinde şöyle diyor;

Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok
Yürü var gel, ya Araptan ya Acemden

Not: Vural Savaş’ın, Milliyetçilik: Neden Şimdi? adlı kitap için yazdığı makaleden derlenmiştir.

Hepimiz bize çocukluğumuzdan beri empoze edilen tarih öğretimiyle de Osmanlının torunları olmakla gurur duyarız. Peki Osmanlı da Türk olmakla gurur duyuyor muydu ya da kendini Türk olarak görüyor muydu? Bu sorunun kesin cevabı Osmanlı’nın kendini Türk olarak nitelendirmediği hatta Türk kelimesinin anlamının Osmanlı için bir aşağılama terimi olmasıdır.

Osmanlılar için Türk’ün sözlük anlamı idrak-ı bilhak (anlayış yoksunu,cahil) idi. Eğer birçok kişi merak edip Osmanlı belgelerini incelerse Osmanlı hanedanının birçok yazılı belgede özmü öz Türkmen soyundan geldiği halde kendini Türk olarak nitelemekten itinayla kaçındığını görecektir.

Gerçek şudur ki Osmanlı hanedanı biraz da saltanatının diğer soylu Türk ailelerince de tehdit edilmemesi için özellikle devletin üst kademelerine ve orduya Türk soylu halkın geçişini tamamen engelleme yoluna gitmiştir. Bunun yerine devlet adamı ihtiyacını Avrupa ülkelerinden 7 yılda bir ve her bölgeden en az 40 kişi olacak biçimde, 12-15 yaşlarındaki sağlıklı ve akıllı çocukları ailelerinden zorla koparıp enderun ve yeniçeri ocağında yetiştirerek karşılama yoluna gitti. Yani bahtsız Anadolu Türklüğüne kendi soyundan gelen bir devlette hem ordu hem de devlet yönetimi yolu kapanmış oldu.

Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemine kadar son Türk soylu sadrazamı Çandarlı Halil Paşa idi ve oda devşirme kökenli vezirlerin de etkisiyle Fatih Sultan Mehmet tarafından boğdurulmuştur. Böylece Osmanlı Devletinde başta sadrazamlık olmak üzere üst düzey yönetimi, Türk kökenlilerin elinden çıkıp Hristiyan kökenli devşirmelerin eline geçmiştir.

Zoraki devşirmelerin ortak yönü şudur: Bu devşirmeler analarından, babalarından, kardeşlerinden, yurtlarından zorla sökülüp alınmış mutsuz kişilerdir. Daha çocuk yaşlarında aile ve yurtlarından alınmış bu devşirmelerden çok az sayıda olanı Osmanlı’yı ve İslam’ı tam olarak benimsemiş ve hayatları boyunca kin ve nefret duygularıyla dolu olarak bu nefretlerini Anadolu Türk halkına eziyet ederek açığa vurmuşlardır.

Osmanlı Devleti’ni yöneten devşirmelerin büyük çoğunluğu Anadolu Türklerini sürekli olarak aşağılamışlar, ellerine güç geçtiğinde asıp keserek malını, canını, ırz ve namuslarını ellerinden alarak yapmadıkları rezillik bırakmamışlardır.

* Hırvat kökenli devşirme sadrazam Kuyucu Murat Paşa, Güney Doğu Anadolu’da 70.000 Kızılbaş Alevi Türkmen’i öldürmüş ya da diri diri kuyulara doldurmuştur. Aman dileyen Anadolu insanına Kuyucu’nun yanıtı ”Vurun şu pis Türk’ün başını olmuştur!”

*Osmanlı sarayının devşirme yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi’nin 1499 yılında yazdığı şiirin bir kıtası şöyledir:

SAKIN TÜRK’Ü İNSAN SANMA
BİR AN BİLE OLSA TÜRKLE OLMA
TÜRK ELİNE ŞEKER OLSA, O ŞEKER ZEHİR OLUR
TÜRK’ÜN BAŞINI KESERKEN SAKIN GAM YEME
BABAN BİLE OLSA TÜRK’Ü ÖLDÜR.

*Fatih Sultan Mehmet’in sadrazamı Mehmet Paşa, Rum çocuğu bir devşirmeydi. Bu nedenle kendisi Rum Mehmet Paşa olarak anılırdı. Osmanlı’nın Karaman seferindeki kıyımın ve talanın durdurulması için padişaha yalvarmaya gelen yaşlı Türklere Rum Mehmet Paşa şu yanıtı verir.

”NİCE SIZLARSINIZ AKILSIZ TÜRKLER! VATANIMIN, IRKIMIN ÖCÜNÜ SİZLERDEN KARAMAN ÜLKESİNDE ALMAYA MUVAFFAK OLDUM”

Bu tutum ve koşullar içerisinde “Türk” kimliği yönetimin merkezi olan İstanbul’dan uzak savaştan savaşa asker toplamak için anımsanan Anadolu köylerinde kapalı bir kültür içinde dili ve töreleri ile yaşamıştır.
Zaman içinde “Türk” yöneticisine o denli yabancılaştırılmış ki kimi kez “Osmanlı Efendisine Türk’ demek hakaret sayılmış” “Türk” sözcüğü Anadolu köylüleri için kullanılır olmuştur.

İstanbul alındıktan sonra Osmanlı yönetiminde devletin en yüksek yürütme organları Türk’e kapalı tutulmuş devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır. İstanbul’un alınmasından 4. Murat’ın ölümüne dek geçen 187 yıl içinde devşirmelerden 66 Türk kökenlilerden de 10 kişinin sadrazamlığa atandığını aynı dönemde devşirmelerin toplam 167 yıl Türk kökenli sadrazamların da 17 yıl görev yaptığı gerçeği Türklere yaklaşımı gösteren ayrı bir kanıttır. Padişahlar yakın korumalarını da hep devşirme (kul-köle) olanlardan seçmişlerdir.

Osmanlı yönetiminin bu tutumuna karşın halk da kendi arasında birlik ve beraberlik içinde değildi. 12. yüzyıl ortalarında Ahmet Yesevi ‘nin kurduğu; Türk geleneğini dilini ve kültürünü Şamanlık ile bütünleştiren (Bektaşilik gibi) tarikatlar Anadolu’da yayılmaya başladı. Bir taraftan Yesevi yanlısı ve Türk kimliğini taşıyan tarikatlar yayılır iken öte yandan da Sünni İran kültürünü benimseyen Nakşibendi Tarikatı yeniliklere karşı koyma alışkanlığını güden Zeyni Tarikatları ve Fars diline önem verdiği için daha çok aydınlar (!) arasında yayılan Mevlevilik yaygınlık gösteriyordu. Bu tarikatlar içinde Türk kökenli olanları doğal olarak Arap kültürü görmüş olan medreselilerce aşağılanmaya çalışıldı. Bu koşullar altında Türk halkı kendi yurdunda aşağılanmış oldu. “Kaba Türk” “Anlayışsız Türkler” “Pis Türkler” gibi önyargılar dönemin özelliklerinden oldu.

Bir konuya ayrıca da açıklık getirmek gerekiyor.
Padişahların koruma ya da hassa kısmındaki askerleri,

Köle devşirme değildir.

Karakeçili koluna ait olan özü Türk özel yetenekli insanlar bu kurumda yer almıştır.

Bunların kayıtları yıldız sarayı defteri kayıtlarında bulunmaktadır. 2. Meşrutiyet ilanından sonra bu insanlar ve aileleri takibata uğramış birçoğu asılmış birçokları da canını kurtarmak için İstanbul’dan firar etmişleridir.

Cumhuriyetin ilanından sonra sağ kalabilen bu insanların takibatları bizzat Atatürk tarafından kaldırılmıştır.

Osmanlı’nın Türklere bakış açısı şiirlere de yansımıştır,

“Türk değil mi Merzifon’un eşeği
Eşek değil köpekten de aşağı “

Türkün verdiği yanıt!

“ Şalvarı şaltak Osmanlı,
Eğeri kaltak Osmanlı,
Ekmede yok biçmede yok,
Yemede ortak Osmanlı “

Osmanlının Anadolu Türklerine yaptığı zulümüm listesi daha böyle uzar gider. Biz ise kendimizi, kendini Türk saymayan hatta Türklüğü aşağılayan bir hanedanın ve devletin torunları olarak görmeye hala devam ediyoruz…” (4)

**

Devam edecek…

-Gelecek yazıda, karşı iddialar ve cevapları verilecektir.

Resim;nkfu.com’dan alıntıdır.

Kaynakça;

(1)Vasfi Mahir Kocatürk: Tekke Şiirleri Antolojisi (Kaygusuz Abdal-Nefes). Ankara 1968: 155.

(2) (http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/17.php  çukurova üniversitesi türkoloji araştırmaları merkezi  )

(3)Kaynak; Bizim hep inanmamızı istediler, Gürkan Hacır,  sahife, 200

(4)Web ortamında bu anlamda çok yazıda iddia dolaşmaktadır. Alıntı,  ismi verilen adresten alınmıştır. http://liberteryen.org/2012/12/osmanliya-saygi-ecdadimiza-saygisizlik/