İnsanı Akıl ve Ahlaki körlüğe yuvarlayan son afyon “Sosyal Ağlar” mıdır (1)

image-1-

 

 

İleri derecede toplu yaşamın kahramanları karıncalar ve arılar, bir uygulama yaparken düşünmezler. İnsanlar düşünürler, ancak, düşündükleri halde değil ileri derecede bir yaşam şeklini, normal bir düzeni dahi gerçekleştiremezler.

Arıların ve karıncaların, ne kitapları, bilgisayarları,  telefonları ve ne de Facebook, Twitter’ları vardır.

Hatta ihtiyaçlarını satın alacak değerli madenleri, paraları, bir kredi kartları dahi bulunmamaktadır.

Bunlara rağmen, İnsanların hayal dahi edemeyeceği ileri seviyede toplu yaşam düzeyine sahiptirler.

Karıncalar arasında bir sınıf farkı da yoktur.

Bu yazımızın konusu, İnsan ve gönüllü kölesi olduğu “Sosyal Ağlar”dır.

Sosyal Ağlar, İnsanı uyuşturmak için kullanılan “Modern Afyon!” mu?

Sosyal Ağlar, birilerinin insanı kullanmak için şekillendirmeye hazırladığı hamur kazanı mı?

Sosyal Ağlar, İnsanın enerjisini, en değerli varlığını zamanını, ahlaki değerleri emen bataklık mı?

Sosyal Ağlar,  yerelliği öldüren, insanı “tek tip” leştiren, robotlaştıran bir cinlik mi?

Sosyal Ağlar, Küresel Sermaye’nin yeni tuzağı mıdır?

Önce Amerika ve Rusya’nın “Soğuk Savaş”ı, gerilim siyaseti vardı;

Şimdi, hepimizin Sosyal Ağlar”ı, eğlence, uyuşturma, tektipleştirme, izlenme merkezleri var.

-İnsanlar, kendi başlarına bir değer üretememekte midir?

-İnsanlar, kendi sorunlarına bir çözüm getirememekte midir?

-İnsanlar, çoklu akıl ile meselelerine daha verimli ve daha akıllıca bir çözüm getirebilirler mi?

İnsanlar, ait oldukları sınıflar arasında mı dayanışma sergilemektedir?

İnsanlar, kendilerinden olmayanlarla, paylaşmamakta ve çözüm ortaklığına girmemekte midir?

Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum.

Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi. (Yerküre Manifestom, M.Gorbacov)

Devam edecek:

-Sosyal Ağlar: Afyon mu, topluluğu yönlendiren araç, tüketim tuzağı, bir yaşam dayatması mı?

www.canmehmet.com

Rusya, İngilizlerin eski sömürgesi Amerika’nın Matruşkası mıdır? Bana arkadaşını söyle! (3)

 

Rusya Devlet Başkanı Putin, bölgede terör örgütlerinin ABD ve müttefiklerinin desteğiyle güç kazandığını ifade etti.

Putin: İstatistiğe bakınca şaşırdım, Rusya-ABD ticareti büyüyor. Putin, karşılıklı yaptırım kararlarına rağmen son dönemde ABD ile ticaret hacimlerinin yüzde 7 arttığını bildirdi. Putin, bu durumun şaşırtıcı olduğunu belirtti.

Kremlin Sarayı’nda düzenlenen “Federal Meclis” toplantısında Parlamento’nun alt ve üst kanadı milletvekilleriyle bir araya gelen Putin, Rusya’nın ekonomik durumunu değerlendirdi.

Putin, Avrupa Birliği (AB) ülkeleriyle olan ticaret hacminin yüzde 4,3 azaldığı bilgisini paylaşırken, “İstatistiğe bakınca biraz şaşırdım, ABD ile ticaret hacmimizde yüzde 7 artış var” dedi.

ABD’den ithalatın yüzde 23 arttığını belirten Rusya lideri, “Asya-Pasifik ülkeleri ile ticaretimiz zaten büyüyor. Ancak temel ortağımız Almanya ile gerileme yaşanıyor. İki ülke arasındaki ticaret yüzde 3,9 oranında geriledi, Almanya’dan ithalat da düştü” dedi.(1)

**

IŞİD nasıl en güçlü örgüte dönüştü?”

11. Valday Toplantıları’nın son gününde konuşan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, birçok konuda çarpıcı açıklamalar yaptı. IŞİD’in kısa bir sürede Irak ve Suriye’de birçok kenti ele geçirmesine dikkat çeken Putin, bölgede terör örgütlerinin ABD ve müttefiklerinin desteğiyle güç kazandığını ifade etti.

Başkan Putin, “Suriye’de, eski zamanlarda olduğu gibi, ABD ve müttefikleri militanları doğrudan finanse etti ve silah sağladı. Saflarına çeşitli ülkelerden paralı savaşçıların katılmasını teşvik etti. Militanlar parayı, silahı, askeri uzmanları nerden buldu?

Nasıl oldu da IŞİD en güçlü askeri gruba dönüştü?” şeklinde konuştu.

AFGANİSTAN BENZERLİĞİ!

Rusya lideri, “Ortaklarımızın tekrar aynı tuzağa düşmesine, yani aynı hataları yapmasına şaşırmayacağım. Zamanında Sovyet Birliği’ne karşı mücadele için Afganistan’da deneyim kazanan İslamcı aşırılık hareketlerinin hamiliğini üstlenmişlerdi. Bu hareketlerden Taliban ve El-Kaide doğdu” dedi…

Batı’nın uluslararası teröristlerin Rusya ve Orta Asya’ya girmesine destek vermese de göz yumduğunu belirten Putin, “Bunu unutmadık” (2)

**

Amerika ile Rusya’nın aralarındaki  ilişkileri düzeltme çalışmalarının elle tutulur sonuçları oldu. Örneğin imzalanan silah kontrol anlaşması iki ülkenin nükleer silah taşıyabilen uzun menzilli silahların sayısında indirime gitmesini sağladı.

Moskova ayrıca Afganistan’a giriş çıkış yapan Amerikan askerlerinin kendi topraklarından geçişine de izin verdi. Amerika da, Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasında Moskova’ya  ciddi destek oldu.

Uzmanlar “sil baştan,” siyasetinin Washington ve Moskova arasında daha yakın ilişkilerin ilk adımı olma amacı taşıdığını belirtiyor. Ancak ikinci adıma geçişte ciddi sıkıntılar yaşandı. Sıkıntılı konulaardan  biri Rusya’nın Beşar Esat’a verdiği destekten kaynaklandı.

Columbia Üniversitesi’nden Profesör Robert Legvold, Moskova’nın desteğinin Amerika ve Rusya’yı ayıran geniş çaplı nedenlerden kaynaklandığını söylüyor. Legvold gerek Bush yönetiminin, gerekse Başkan Obama’nın ciddi insan hakları ihlalleri olan bölgelerde uluslararası kamuoyunun sorunların çözümüne dahil olması gerektiğine inandığını, ancak Ruslar’ın, Çinliler’in ve Hintliler’in  bu konulara iç mesele olarak baktığını söylüyor.

Bir diğer uyumsuzluk konusu da silah kontrolu alanında yaşandı. Amerika yeni START anlaşmasının öngördüğü kesintilerin ötesine geçerek uzun menzilli silahlarda daha fazla indirime gitmek istiyordu. Ancak Ruslar’ın eğilimi bu yönde değildi.

İki ülkenin arasını açan bir diğer konu da eski Ulusal Güvenlik Dairesi çalışanı Edward Snowden’ın durumuydu. Rusya Snowden’a geçici sığınma hakkı verdi ve Snowden’ın durumunu Amerika’nın iç siyasetini eleştirmek, düşünce özgürlüğünün kısıtlanmasına dikkat çekmek için kullandı.

Washington’daki Woodrow Wilson Merkezi uzmanı Matthew Rojansky, Rus-Amerikan ilişkilerinde yaşanan gelgitlerin iki ülkenin liderleri arasındaki ilişkilere bağlı olarak da değişkenlik gösterdiğine dikkat çekiyor.

Bush ve Putin arasında ilişkinin dalgalı olduğunu söyleyen uzman bu dönemde iki ülke ilişkilerinin zirvelerin yanı sıra en kötü durumları da  gördüğünü belirtiyor. Rojansky, Obama ve Medvedev’in seviyeli ve iki yönlü saygıya dayalı bir ilişkiye sahip olduğunu, ancak Obama ile Putin arasındaki ilişkinin böyle olmadığını söylüyor. Uzmana göre iki lider arasında soğuk bir güvensizlik ve saygı eksikliği hakim.

Rojansky, Rusya ile anlaşmazlıkların temelinde Ruslar’ın ulusal çıkarlarının yattığını ve bu çıkarların bazı konularda Amerika’nınkilerle ters düştüğünü söylüyor. Uzmana göre Bush’un başkanlığının sonuna doğru Ruslar’ın ulusal çıkarları konusunda yanlış fikirlere sahip olduğunu söylemesi iki ülke arasındaki diyaloğa zarar vermiş ve Ruslar’ın Amerika’yı ciddiye almamasına neden olmuş. (3)

Yukarıdaki haberler Rus ve Amerikan (Ajansları) kaynaklıdır.

Rus Devlet başkanı Putin ne demektedir?

Ticaretimiz Amerika ile büyüyor, Avrupa ile azalıyor. (Buna Türkiye’yi de ilave etmek gerekir.)

-Zamanında Sovyet Birliği’ne karşı mücadele için Afganistan’da deneyim kazanan İslamcı aşırılık hareketlerinin hamiliğini üstlenmişlerdi. Bu hareketlerden Taliban ve El-Kaide doğdu” dedi

..

Peki, Amerikalılar (Amerikanınsesi) ne demektedir?

-Moskova ayrıca Afganistan’a giriş çıkış yapan Amerikan askerlerinin kendi topraklarından geçişine de izin verdi.

-Amerika da, Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasında Moskova’ya  ciddi destek oldu.

Yukarıda yazılanlara, Abd-Rus Kankalığı’na bir ilave gerekiyor mu?

-Özellikle de Suriye’de, Türkiye’nin ileriye yönelik haklarını koruma çalışmalarını engellemek için Amerika’nın, PYD’yi (*) “PKK’nın Suriye kolu” (**) desteklemek adına; Rusya’nın PKK’ya silah verdiklerini de (***) dikkate alarak?

-Bunlarla birlikte biliniyor ki, PYD’ye verilen silah-malzemeler PKK ile paylaşılmaktadır.

www.canmehmet.com

Putin resmi: Foto: RIA Novosti/Alexei Druzhinin

Kaynaklar:

(1)Tamamını oku: http://tr.sputniknews.com/rsfmradio.com/2014_12_23/putin-istatistige-bakinca-sasirdim-rusya-abd-ticareti-buyuyor/

(2)http://tr.sputniknews.com/rsfmradio.com/2014_10_25/isid-nasil-en-guclu-orgute-donustu/

(3)http://www.amerikaninsesi.com/content/abd-rusya-ili%C5%9Fkileri-uzun-s%C3%BCredir-sorunlu/1863678.html

Açıklamalar:

(*)”Demokratik Birlik Partisi (Suriye), (Kürtçe: Partiya Yekîtiya Demokrat – kısa adı PYD. 2003 yılında Kürtler tarafından Suriye’nin kuzeyinde kurulmuş bir siyasi partidir. Günümüzde hala faaliyet göstermektedir. Lideri Salih Müslim’dir. Askeri kolu yaklaşık 65,000 kişiden oluşan Halk Koruma Birlikleri’dir..” Kaynaklar ve Daha fazlası için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/Demokratik_Birlik_Partisi_%28Suriye%29

(**) “Terör örgütü PKK ile kurduğu temas Türk istihbaratının radarlarına takılıyor. Türkiye içinde terörle mücadeleyi yürüten güvenlik birimlerinin hazırladığı raporlara göre, PKK’lılardan ele geçirilen silah depolarından artık Rus silah ve patlayıcıları da çıkıyor. Rusya’nın PYD’nin yansıra PKK’ya da doğrudan silah verdiği konuşuluyor. Rusya bunu neden yapıyor? Üç amacı var: Türkiye’yi cezalandırmak. Tıpkı ABD gibi Suriye’nin geleceğinde oluşacak yeni dengede Kürtler üzerinde etki alanını genişletmek. Çoğu zaman Esed’le birlikte hareket eden PYD’yi muhaliflere karşı güçlendirmek…” Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız: http://www.usasabah.com/Yazarlar/yahya.bostan/2016/01/29/abd-pydye-rusya-pkkya-silah-veriyor

(***)Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız: http://www.usasabah.com/Yazarlar/yahya.bostan/2016/01/29/abd-pydye-rusya-pkkya-silah-veriyor

 

Amerika ve Rusya, Silah ticareti üzerinden diktatörlerle birlikte dünyayı nasıl sömürmektedir (2)

reagan

Amerikan başkanlarını, Amerikan halkı mı, silah-Petrol endüstrileri mi seçmektedir? Sanatçı Reagan (a) hangi şartlarda, nasıl başkan olabilmiştir?

Ronald Reagan’in 1984’te şaşırtıcı bir farkla yeniden seçilmesi üst düzey şirket yöneticilerinden sendikalara kadar başkanı desteklemiş olan savunma endüstrisini sevindirdi. Sonuçlar, ulusun, yüksek teknolojiye dayalı askeri donanıma çılgınca para harcanmasını desteklediğini açıkça teyit ediyordu.

Reagan’in yürüttüğü kampanya çerçevesinde televizyonda yayınlanan ve bir efsaneye dönüşen Rus ayısı reklamı ulusal ruh halini yansıtıyordu: Sovyet tehdidinin ne kadar tehlikeli olduğunu kesin olarak bilmiyoruz, ama böyle bir tehdit kesinlikle var (“Ormanda bir ayı var”) ve güvenli tarafta olsak bizim için iyi olur. Ve elbette yolun güvenli tarafı silahların yığılı olduğu taraftı. (1)

II. Dünya Savaşı ve sonrasında Soğuk Savaş’ın başlaması, Sikorsky (Helikopter üreticisi) kadar United’a (Endüstriyel Firma) da yaradı: motor yapımı, Pratt & Whitney’den  (Havacılık Uzay şirketi) soruluyordu ve Vought ile Hamilton Standard firmaları da bu ana firmaya iş yapıyordu.

..Vietnam Savaşı sonrasında askeri harcamalardaki yavaşlama savunma dışı iş sahalarına yatırımı arttırdı. Bu trende ayak uyduran United, Otis Elavator gibi başka şirketleri satın aldı. 1980 itibariyle ABD ordusuna olan bağımlılığı yüzde 22’ye düştü, fakat askeri işlerinin neredeyse tamamı Connecticut’ta yapılıyordu. Ve Reagan’ın yeniden silahlanmasının yaydığı cazibe karşı konulamaz cinsten’ti: UTC’nin Pentagon’a satışlarının toplam payı yine arttı, 1980’lerin ortalarında yüzde 35’e çıktı.

Bağımlılık ABD hükümetinin alımlarıyla sınırlı değildi; United’ın agresif ihracatı 1970’lerde yine yükseliş gösterdi. Bu ihracatın çoğu ABD hükümetinin emri ve parasıyla gerçekleştiriliyordu.

İran Şah’ı hevesle 240’ın üzerinde savaş jeti ve 200 Bell Kobra helikopteri satın aldı; hepsi Pratt & Whitney motorlarıyla çalışıyordu. Şah ayrıca yaklaşık 30 Sikorsky helikopteri de satın aldı. İsrail de aynı veya benzeri malların düzenli bir alıcısıydı.

Suudi Arabistan, Pratt’ın ürettiği motorlarla donatılmış 200 adet savaş jeti ve 400 adet Kobra’yı kapsayan çılgınca bir alışveriş yaptı. Bu ihracatın çoğu ABD Savunma Bakanlığı’nın Dış Askeri Satışlar (FMS) programı tarafından finanse ediliyordu.

Bunlar içerisinde hakkında en çok tartışılan ve UTC’nin ne kadar iddialı oynadığını gözler önüne seren AWACS’ti. Bu oldukça geliştirilmiş Havada Uyarı ve Kontrol Sistemleri Boeing tarafından üretiliyor ve Pratt & Whitney (Havacılık Uzay şirketi)  motorlarını kullanıyordu.

..Suudilerin 8 milyarlık alışverişi esnasında, Boeing ve UTC İsrail’in dostlarının Kongre’deki güçlü ittifakını alt etmek zorundaydı. Bu yüzden UTC başkanı Harry Cray, Kongre Binası’ndaki gelmiş geçmiş en şiddetli lobi faaliyetlerinden birini başlattı.

AWACS üretimine dahil olan binlerce taşeron üreticinin lobi desteği konusunda araştırma yaptı ve Boeing ile birlikte, eğer Kongre satışa onay vermezse ‘ – kaybedilecek olan ihracat ve istidamdan’ dem vurdu – bir taşeron buna ‘açık ekonomik şantaj’ demişti.

Tehlikede olan sırf AWACS satışları değil, bütün Suudi silah pazarıydı. Senato dört oy farkla satışı onayladı.(2)

Az sayıda sosyal aktivist ve akademisyen ekonomist ile sayıca onlardan da az politikacı ve sendikacı – yaygın olarak ekonomik dönüşüm diye adlandırılan – askeri üsleri ve üretimi sivil kullanıma açma hedefiyle, mütevazı fakat kararlı bir çaba başlattılar.

Kampanyanın, ekonomiyi ülke çapında barışçıl hale getirmek için yaptığı ilk hareketlerden biri, 1980’de bir Quaker örgütlenmesi olan American Friends Service Committee (b) tarafından basılan Connecticut’ta İşler, Güvenlik Silahlar adlı, tezlerin iyi işlendiği bir kitaptı.

Kitabın yazan Marta Daniels idi; Daniels, otuzlu yaşlarının başında, tadı dilli. New London’da yaşayan ve Trident Dönüşüm Kampanyası da dahil, barışla ilgili pek çok meselede aktif olarak çalışan bir kadındı.

Çoğu aktivistin kaygısı, Amerikan askeri-endüstriyel kompleksinin yeni silah yarışının motor gücü olduğuna dair inançtan kaynaklanıyordu.

Daniels kitabında,

-“Savunma endüstrisi ve Pentagon, yeni silahlara ihtiyaç duyulduğunu kanıtlamak için komünizm ve Sovyetler Birliği tehdidini kullandı”, diye yazıyordu.

Bu korkunun başlıca mimarlarının, bir grup yeni-muhafazakâr entelektüelin oluşturduğu Mevcut Tehlikeye Karşı Komite (c) ve bir grup emekli subayın kurduğu Güç Yoluyla Barış Koalisyonu (d) olduğunu söylüyordu. “Şirket kaynaklarına ulaşma imkanları olan bu gibi gruplar, ancak daha fazla silah harcamasının, nükleer bombanın ve çatışmacı dış politikanın ‘Sovyetler’i durduracağı’ ve güvenliği sağlayacağı yönünde bir inanç yarattılar” diyordu.” (3)

..Daniels, buna karşı, silahların kontrolünü ve askeri harcamalarda kesintiler yapılmasını öneriyordu; bu, hem ekonomik güvenlik toplumun gerçekten ihtiyaç duyduğu ürünler üretip hizmetler verecek istikrarlı sivil işleri – hem de daha düşük seviyelerde silahlanma ve çatışmayı vaaz eden “gerçek güvenlik” açısından daha emin bir yoldu.

1980’lerdeki bütün dönüşüm aktivizmlerinde geçerli olan bu tema yeni değildi.

Ekonominin savaş üretimi yoluyla 1929 Bunalımı’ndan çıkartıldığı II. Dünya Savaşı dönemi ve savaşı izleyen durgunluk ile seferberliğin sona ermesinden bu yana, politik solda yer alan analistler ekonomi ve ordu arasında güçlü bir bağın olduğunu ileri sürdüler.

Paul Baran ve Paul Sweezy 1966’da çıkan Tekel ve Sermaye isimli kitapçıkla bu görüşü popülerleştirdi.

Bu kitapçıkta, kapitalizmin yaşayabilmek için artık geniş çaplı askeri üretime gereksinim duyduğunu savundular.

Bu tema daha ana-akım bir yazar olan John Kenneth Galbraith tarafından Yeni Endüstriyel Devlet (1967) ve diğer çalışmalarda irdelendi.

Ve birkaç yıl sonra Kolombiya Üniversitesi ekonomi profesörü Seymour Melman’in 1974’te, yani Vietnam sonrası savunma harcamalarının azaltıldığı bir konjonktürde yazdığı etkili kitabı sürekli Savaş Ekonomisi’nde güçlü bir biçimde ayrıntılandırıldı ve savunuldu.

..Bu durum Connecticut’ta, (e) tam da Marta Daniels’in kitabının yayınlandığı sıralarda açık bir biçimde gözler önüne serilmişti: kısa süre öncesine kadar NATO müttefik başkomutanı olan General Alexander j. Haig, UTC başkanlığı görevine getirilmişti.

Haig çok geçmeden Reagan’ın Dışişleri Bakanı olarak kısa bir süre kabinede yer alacak, sonra yeniden UTC yönetim kuruluna dönecekti.

Aslında ABD’deki en güçlü o ekonomik aktör Pentagon’du: araştırma geliştirme bütçesi özel Ar-Ge’lerden daha büyüktü, tedarik politikaları füzelerden çoraba her şeyi etkiliyordu ve çok geniş bir istihdam vardı.

Fikirler kağıt üzerinde güzel görünüyordu, fakat politik ve ekonomik gerçeklikler pek uygulama imkanı sunmuyordu. Ronald Reagan’ı iktidara getiren bütün sebepler geçerliliğini koruyordu ve görünüşte dönüşümün doğal müttefikleri olan sendikalar, onun mantığına hep bir ağızdan karşı çıkıyordu. Çok az istisnayla birlikte. Amerikan işçi sınıfı da dönüşüme sahte bir bağlılık göstermekten öteye gitmedi. AFL-CIO’nun (*) uzatmalı komünizm karşıtlığı sahnedeydi: 1980 itibariyle liderlik Lane Kirkland’in elindeydi ve yeniden silahlanmayı hem bir dış politika zorunluluğu hem de yüksek ücretli işler için bir kaynak olarak destekliyordu; yani savunma endüstrisi büyük ölçüde sendikalaşmıştı. (4)

Amerikan işçi sınıfı, yeniden silahlanmanın sunduğu İşleri bütün kalbiyle kucaklarken, solun toplumsal gündemini ve ABD dış politikasına dair hararetli eleştirisini reddederek kendisini “Reagan Demokratları”na dönüştürüyordu. Sendika liderliği barış hareketinin görünüşteki Amerikan karşıtlığını reddet. Sıradan işçiler ise işlerine yapılan bu ahlaki kötüleme dolayısıyla kırılmıştı.

İşte silahlanma yarışının ardındaki meselenin özü de bu – ahlaki sorumluluğun birey, şirket ve ulusal düzeyde uygulanmasına duyulan ihtiyaç” diye yazıyordu. Freeze ve diğer nükleer-karşıtı gruplar, zaman zaman Groton’daki Electric Boat tesisinin civarında protestolar düzenliyor, üreticilerin faaliyetlerini Auschwitz (f) ile mukayese ediyorlardı.

Aktivistler ahlaki bir üstünlük kazanmıştı, çünkü devlet ve endüstri yetkililerinin kör iyimserliği, savunma tedarikindeki ekonomik patlamalar ve ardından gelen çöküşlerin oluşturduğu döngüye dair rasyonel bir diyaloga izin vermiyordu. Dönüşüm savunucuları ancak sonraki yıllarda daha az suçlayıcı bir pozisyon alabilecekti. Muhterem Peder Bean 1988’de, Dönüşüm’ün önündeki “ilk engel, yine barış aktivistlerinin kendisi olmuştur” demişti.

Şiddet içermeyen sivil itaatsizlik taktikleri, bir nükleer savaşın tehlikeleri düşünüldüğünde “inançlı ve haklı” bulunabilir; ama “askeriyeye bağımlı iş gücü kadar bu firmaların yönetimleri de barış akrivistlerinde, yörenin ekonomisini dert edindiklerine dair hiçbir işaret görememişlerdir” demekteydi. Reagan’ın yeniden silahlanması sona erinceye, yani Soğuk Savaş bitinceye dek, işçiler dönüşüm fikirlerine kulak vermedi veya aktivistler ahlaki öfkelerini dindirip işçilerle, onların işleri hakkında, duydukları gerçek endişeler hakkında konuşmadılar. (5)

Yazılanlar özetle:

-Silah/Savunma Sanayii Vietnam savaşı sonrası boşta kalır ve bu boşluk, Reagan’ın başkan olması ile birlikte, devlet kredili ve ihraç ağırlıklı bir yapıya dönüşür.

-Artık Amerika kendi askerleri ile savaşmayacak, onun adına savaşacaklara silah-malzeme verecektir.

-Elbette silah satışı için bir “Düşman”a, ve bir “Öcü!” ye ihtiyaç vardır. Bu “Öcü”, Komünistler,  Sovyetler Birliği’dir.

Birileri artık işsiz değildir. Nasılsa birileri onların refahı adına hem borçlanmakta hem de ölmektedir!

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

(*) Amerikan işçi Federasyonu-Sanayi Örgütlenmeleri Kongresi; ABD’deki en büyük işçi sendikaları konfederasyonudur. (Eseri, yayına hazırlayanın notu

(a)Ronald Reagan ve Dış Politikası: “..Reagan başkanlığı sırasında ABD tarihinin savaş dönemleri dışındaki en büyük askeri girişimini başlattı. 1983’te ortaya attığı, pek çok kimse tarafından ütopya veya fantazi olarak nitelenen ve ana akım medya tarafından “Yıldız Savaşları” olarak adlandırılan Stratejik Savunma Girişimi (SDI) adıyla bilinen tartışmalı program çerçevesinde, ABD’de stratejik bir savunma sisteminin kurulmasını önerdi.

Dış ilişkilerde komünizm karşıtı katı bir tutum benimseyerek “Kötülükler İmparatorluğu” adını taktığı Sovyetler Birliği’yle yürütülen silah indirimi görüşmelerine büyük bir ihtiyat ve isteksizlikle yaklaştı. Buna rağmen, 1985’te iktidara gelen SSCB lideri Mihail Gorbaçov’la beklenmedik bir yakınlık kurdu, 1988’deki Reagan-Gorbaçov zirvesi orta menzilli nükleer füzelerin sınırlandırılmasını öngören Orta Menzilli Nükleer Füzeler Antlaşması’nın (INF Antlaşması(en:Intermediate-Range Nuclear Forces Treaty)) imzalanmasıyla sonuçlandı.

Lübnan İç Savaşına müdahale etmesinin karşılığını Ekim 1983’te 250 deniz piyadesinin öldürüldüğü bombalı saldırıyla aldı. Reagan döneminde dış politika alanında yaşanan başlıca olaylardan biri de Amerikan birliklerinin Marksist hükümeti devirmek amacıyla 1983’te Grenada’yı işgal etmesi oldu.

Vietnam Savaşı’ndan alınan dersle ABD liderleri doğrudan askeri müdahaleler yerine kontrgerilla doktrinlerini deneme çabalarını ve isyanları büyük Amerikan güçleri kullanmadan bastırmayı tercih ettiler. Reagan döneminde Latin Amerika ülkelerine karşı müdahaleler 300 bin kişinin hayatını kaybettiği çatışmaların yaşandığı Nikaragua ile sınırlı kalmadı. 1977’de ABD’nin sağcılara 3 milyar doları bulan yardım sağladığı El Salvador’daki iç savaşta 50.000 sivil öldü.

İran İslam Devrimi’nin ardından başlayan ve 1980-1988 arasında süren İran-Irak Savaşı, Reagan’ın dış politika gündemini uzun bir süre bu bölgeye endekslemesine neden oldu. ABD kanlı İran-Irak Savaşı sırasında iki tarafı da destekledi. Reagan 1983’te Irak lideri Saddam Hüseyin’e Amerikan desteği konusunda güvence vermek için Donald Rumsfeld’i özel bir heyetle Bağdat’a gönderdi. Ticaret Komitesi’nin izniyle Amerikan şirketleri Irak’a şarbon ve böcek ilaçları gönderdi. Irak hükümeti sonradan şarbonu biyolojik silah programında böcek ilaçlarını ise kimyasal silah yapımında kullandı.

1986 sonlarında Reagan yönetiminin, Kongre’nin kararlarına aykırı olarak İran yanlısı teröristlerce Beyrut’ta rehin tutulan Amerikalıların kurtulmasını sağlamak amacıyla İran’a silah gönderdiği ortaya çıktı. ‘İran-gate’ (İran-Kontra skandalı) diye tarihe geçen ve Reagan yönetimini sarsan bu uygulama ABD hükümetinin açıkça ilan ettiği teröristlerle pazarlık etmeme politikası ile çelişiyordu.

Bundan kısa süre sonra, Beyaz Saray’a danışmanlık yapan Ulusal Güvenlik Konseyi’nin bazı üst düzey görevlilerinin, İran’a gönderilen silahlardan elde edilen paranın bir bölümünün Nikaragua’daki Marksist Sandinista hükümetine karşı çarpışan ABD desteğindeki contra’lara aktardıkları anlaşıldı. Satışı düzenlediği gerekçesiyle Albay Oliver North görevden alındı, Amiral John Pointexter istifa etti. Reagan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert McFarlane ise intihara kalkıştı. Komisyon raporu Reagan’ın bağlantısını asla kanıtlayamadı ancak ‘Amerikan halkına yalan söylemekle’ itham etti. Skandalın büyümesi üzerine Ronald Reagan bir televizyon konuşması yaparak olayın varlığını inkar etti. 13 Kasım 1987 tarihinde, Reagan tekrar bir televizyon konuşması yaparak İran’a silah satışı yapıldığını doğruladı fakat bunun rehinelerin kurtarılması amacına yönelik olarak yapılmadığını belirtti. Bu gelişmeler Kongre’de ciddi rahatsızlıklara yol açarken, emrindekilerin çevirdiklerini kavramakta yetersiz, kontrol etmekteyse daha da yetersiz olduğu ortaya çıkan Reagan’ın popülaritesi ve saygınlığı önemli ölçüde darbe aldı..”  Fazlası için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/Ronald_Reagan

b)Amerikan Dostları Hizmet Komitesi

(c)Committee for Present Danger

(d)Coalition for Peace Through Strenght

(e) “Connecticut eyaleti, 12.997 km²’lik alanıyla ABD’ki 50 eyalet arasında büyüklük olarak 48. sırayı almaktadır.”

(f)Güney Polonya’da bulunan, Nazilerin en büyük toplama ve yok etme kampı. –yayına hazırlayanın notu

Kaynak:

(1)Savaş Ganimetleri, Sahife:134

(2)A.g.e. Sahife:135

(3)A.g.e. Sahife:139

(4)A.g.e. Sahife:141

(5)A.g.e. Sahife:143

Amerika ve Rusya “Soğuk Savaş” görüntüsü altında ülkeleri nasıl sömürmektedir (1)

ne gördüğünz-1-

 

Ruslar Afganistan’ı işgal ederler. Amerika ne yapar? Ordusunu göndermek yerine kurduğu örgütlere çıkarlarını koruması için milyarlarca dolarlık silah gönderir.

Amerika Irak’ı işgal eder. Rusya ne yapar?

Ordusunu mu gönderir?

Hayır!

Kurdukları, destekledikleri örgütlere silah gönderirler.

Ancak, bu kez oyun Ortadoğu’da daha açık oynanmaktadır.

Rusya ve Amerika şu anda IŞİD bahanesi ile ilgili, Suriye’de çarpışan çetelere birlikte ve alenen silah göndermektedirler.

Peki, Amerika ve Rusya; Yılların “Düşman Kardeşler”i değil midir?

Görünürde öyledir.

Büyük devletlerin örgütledikleri çetelere birkaç örnek.

-“El-Kaide, Taliban, IŞİD, Boko Haram…”

21’nci asır hızlı iletişim çağından, bırakınız bir örgütün silah temin etmesini, bir insanın: İstihbarat örgütlerinin desteği olmadan rahat bir nefes alması sıfır ihtimaldir.

Neden?

Çünkü tüm para, kimlik, pasaport, seyahat ve  bilet işlemleri dijital ortam üzerinden takip edilmektedir.

Gelişmiş, azgelişmiş devlet ve siyaset adamları elektronik sistemler-yazılımlar üzerinden (ABD, Rusya vb.) izlenmekte değil midir?

Bunlar bilinmez mi?

Elbette bilinir.

Yeni Dünya Düzenin’de artık sömürgeler ve sömürge adayları, Kaos ve Terör çeteleri üzerinden yönetilmekte ve baskılanmaktadır.

Şimdi oynanın bu uluslararası oyunun ilk perdesini silah ticareti ile açıyoruz.

REAGAN YENİDEN SİLAHLANIYOR

Reagan’in ilk yıllarında, muhtemelen 1980’lerin askeri girişimleri arasında dünya çapındaki en büyük etkiyi yaratan paralel bir politika oluşturuldu. Bu politika, Washington Post un köşe yazarı Charles Krauthammer’in verdiği isimle “Reagan Doktrini” olarak adlandırıldı.

Amaç Afrika, Orta Amerika ve Asya’nın Marksist rejimlerine karşı isyanları destekleyerek, I960 ve 1970’lerin komünist devrimlerini tersine çevirmeye çalışmaktı.

Reagan 1985’teki Ulusa Sesleniş konuşmasında,

-“Afganistan’dan Nikaragua’ya her kıtada Sovyet destekli saldırganlığa karşı koymak ve doğuştan bize ait olan hakları güvenceye kavuşturmak için hayatlarını riske atanlara olan inancımızı kaybetmemeliyiz” demişti.

Bu politika Ordu’nun yeni kapıldığı düşük yoğunluklu savaş çılgınlığından farklılaşıyordu; çünkü ABD birlikleri pek fazla işin içinde olmayacaklardı.

Nixon Doktrini gibi Reagan Doktrini de, savaşma işini ABD hükümetinin desteği, danışmanlığı ve bazen de yönetimi doğrultusunda başka insanların yapmasını tasarlıyordu.

Fakat Nixon Doktrini dost rejimleri savunmak için gemiler dolusu silah gönderirken, Reagan Doktrini düşman rejimleri alt etmek için anti-komünist gerillaları silahlandırıyor, yönetiyor ve sık sık da yaratıyordu. Reagan Doktrini pek çok ülkede’ hayata geçirildi: Nikaragua, Angola, Mozambik ve hepsinden önemlisi Afganistan. Orada, Brejnev’in Sovyetler Birliği’ni düşürdüğü o kaotik tuzaktı, Birleşik Devletler Müslüman savaşçıları (Mücahitler) milyonlarca Kalaşnikof otomatik tüfek, Stinger uçaksavar füzeleri ve başka teknolojilerle geniş şekilde donattı.

Bu durum Reagan Doktrini için büyük bir başarı, Sovyetler için ise tam da ekonomik sistemlerinin çöküşe yaklaştığı anda onları zora sokan acı verici ve bedeli yüksek bir felaket olarak görülecekti.

Kalaşnikofların Pakistan’a ve Afganistan’a sokulması da Reagan takımının saldırgan silah ihracatıyla uyuşuyordu.

Yeni yönetim, dostlarımızı silahlandırmamızın sebep olacağı düşünülen kötülükler konusunda daha az endişelenecekti. Bu yönetim, “stratejik bölgelerde konumlanmış ve kendilerini savunma yetenekleri bizim en dolaysız ve acil öz-çıkarlarımıza hizmet eden ulusların güçten düşürülmesi gibi rahatsız edici bir sonuçtan” kaçınmak için “küresel politikamızın bu temel unsurunu” kullanacaktı. Carter politikasının bu şekilde ters yüz edilmesi – kuşkusuz uygulamada sıkça ihlal edilmiş olsa da – onun sınırlamalar getirdiği başlıca her konuyu içeriyordu.

Silah satışları da buna bağlı olarak sıçrama gösterdi: hükümetin finanse ettiği silah ihracatları Reagan’in ilk dönemi boyunca iki katına çıktı.

Daha fazla askeri amaçlı dış yardım yapıldı. Satışları hızlandırmak için araçlar geliştirildi. Ve toplam olarak, hem sübvanse edilen hem de ticari silah ticareti arttı – resmi rakamlara göre 1979 ile 1987 arasında üç katına çıktı.

Görünürdeki amaç Sovyet komünizmini geriletmekti, ama Reagancıların kafasında başka bir oyun daha vardı.

Yakın zaman önce Amerika’nın yaşadığı en büyük aşağılanma Basra Körfezi’nde meydana gelmişti.

Bu yüzden, acil olarak özellikle Körfez devletlerine askeri güç aktarıldı. Suudi Arabistan 1980’lerin silah ithalatçıları arasında açık farkla liderdi; öyle ki, savaş halindeki İran ve Irak’ı dahi geçmişti.

Türkiye, Mısır, Ürdün ve İsrail de listenin üst sıralarında yer alıyordu ve bu durum Reagan yönetimindeki Beyaz Saray’ın o zaman İslamcı militanlığa gösterdiği yoğun ilgiyi yansıtıyordu.

Reagan politikası bir bütün olarak Türkiye’ye dönük tutumunda kendisini gösteriyordu. Başkan yönetiminin on altıncı ayında. Savunma Bakanı ve Dişişleri Bakanını askeri diktatörlüğü kucaklaması için Ankara’ya gönderdi.

Aralık 1981’de darbe liderleriyle buluşan Weinberger, Birleşik Devletler’in “hem askeri hem de ekonomik yardım yoluyla, elden geldiğince destek olmaya çalışacağını” ilan etti. (1)

Devam edecek:

-“Amerikan halkı içinde yaygın bir şekilde onaylanan ve Avrupalı hükümetler tarafından da desteklenen böylesi bir felsefenin üstünlüğü, herkese şu şaşmaz mesajı iletiyordu:

Batı “çıkarlarına” dönük tehditler askeri gücün acımasız bir şekilde kullanılmasıyla yenilgiye uğratılmalıydı ve uğratılabilirdi. Dahası, Amerika Birleşik Devletleri bu görevi yerine getirecek başlıca güç olacaktı..

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

(1)“SAVAŞ GANİMETLERİ, AMERİKAN SİLAH TİCARETİNİN İNSANİ BEDELİ” JOHN TIRMAN Aram Yayıncılık: Nisan 2005

Milli Mücadele eksik anlatıldı. Yunan işgalinin amacını çözemeyenlere önemli üç belge (son)

 

kara fatma orijinal

Verilen üç önemli belgenin ikisi: İngiltere, birisi ABD’ye aittir. Ve doğruluklarının tartışılması kaynakları itibariyle mümkün değildir. Bu belgelerin: Milli Mücadele, Yunan İşgali gibi benzer olayları araştıranlara bir fener, ışık olacağına inanıyoruz.

Aşağıdaki belgeleri okuyanlar, lütfen: I. Dünya Savaşı’nın: 28 Temmuz 1914’te başladığı ve 11 Kasım 1918’de sona erdiğini hatırlamalıdır.

Belge 1:

Kaynak: “MİSÂK-İ MİLLÎ’DEN LOZAN’A” Yazar: Doç Dr. Mustafa Budak, (Sayın Budak, T.C. Başbakanlık Devlet arşivleri Genel Müdür Yardımcısı’dır)

“…İngiltere, Fransa ve Rusya, Üçlü İttifak saflarından ayrılması için İtalya’ya Osmanlı topraklarında daha önceden gözüne kestirdiği yerleri vermeyi kararlaştırdılar.

Bunu da, İtalya’nın da katılmasıyla 26 Nisan 1915’te Londra’da gizli bir anlaşma haline getirdiler…

İtalya’nın ve hem de Rusya’nın toprak özlemlerini gideren İngiltere ve Fransa, bu kez Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu toprakları üzerindeki kendi amaçlarını gerçekleştirmeye koyulmuşlardı.

Bu amaçla İngiltere, Nisan-Mayıs 1915’te, konu üzerinde müzakerelerde bulunmak için dışişleri uzmanı Sir Maurice de Bunsen başkanlığında bir komite kurdu, Sözkonusu komite, 30 Haziran 1915’te, hazırladığı bir raporu Dışişleri Bakanlığı’na sundu.

Gerçekte bu rapor, İngiltere’nin Ortadoğu politikası için yeni öngörüler/teklifler getirmekteydi. Bu çerçevede, Osmanlı Devleti’nin taksimini öngören şu dört teklif de hazırlanmıştı: (*)

1-Arap vilâyetlerinin taksiminden sonra Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin korunması.

2-Sözde bağımsız fakat, etkili bir Avrupa kontrolü altında Osmanlı Devleti’nin korunması.

3-Daha tutucu olan bu teklife göre, mevcut hükümetin yönetiminde bağımsız bir devlet olarak Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin korunması.

4-Osmanlı Devleti’nin tamamen korunmasını öngören federal, adem-i merkeziyetçi bir yönetimin kurulması.

Hiç şüphesiz bu teklifler, 21 Ekim 1915’te Londra’da başlayan İngiltere adına Sir Mark Sykes ve Fransa adına da Charles Francois Picot’un katıldıkları görüşmelerde ele alınmıştı.

Fakat asıl mesele, Osmanlı Devleti’nin Arap topraklarının paylaşılması idi.

Nitekim 16 Şubat 1916’da, taraflar, bu konuda bir anlaşmaya vardılar.

Belge 2:

(1) Tevfik Bıyıklıoğlu, ‘Atatürk Anadolu’da, 1, s.2 (Yazar, Türkiye Cumhurbaşkanlığı genel sekreteri’dir)

(2) T.Bıyıklıoğlu, ‘Atatürk Anadolu’da, sahife .l5

(3) “Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu,  S.448 (Yazar, Kemal Tahir Vakfı Başkanı’dır)

-“..Lord Curzon’un (Lozan’da İngiltere Heyeti başkanı) muhtırasında, “Türklere de kendi mukadderatlarını tayin hürriyet ve etmeleri hakkı tanınmak ve Türklerin asıl vatanı olan Anadolu’nun Hürriyet ve istiklâli ile toprak bütünlüğü garanti edilmeli, fakat Avrupa’daki yerleri Türklerden alınmalı, İstanbul ve Boğazlar’ın idaresi başkalarına verilmeliydi” deniyordu.

5 Ocak 1918’de Lloyd George, (İngiltere Başbakanı) daha açık konuşarak, “Biz Türkiye’yi başkentinden ve çoğunlukla Türk olan Anadolu’nun ve Trakya’nın zengin ve ünlü topraklarından  mahrum etmek için dövüşmüyoruz,” demişti.” (1)

Calthorpe’un 27 Temmuz (1919) tarihli raporundan: (Calthorpe:Mondros Mütarekesi’ni imzalayan İngiliz komutan)

-“…millî hareketi durdurmak için açıkça harekete geçmek, Türk içişlerine karışmak olacaktır ki, bu da Wilson prensiplerine ve Türk anayasasına aykırıdır. Meclisin İstanbul’da toplanmasına mâni olsak bile, içeride toplanmasını ve ihtimal, Anadolu’da bir müstakil hükümet kurmalarını önlemek elimizde değildir.. (2)

Burada ilginç olan, Calthorpe’un Bandırma gemisi ile Samsun’a çıkanları kastederek “millî hareket” tanımını kullanması ve amaçlarının Anadolu’da “müstakil bir hükümet kurmak” olduğunu söylemesidir. Bu raporun Erzurum Kongresi’nin yapıldığı günlerde verilmiş olması, hareketin ileride alacağı biçimi göstermesi yönünden dikkat çekicidir. (3)

Belge 3:

(1) Hikmet Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri, s.262. (Hikmet Bayur: Milli Eğitim Bakanlığı ile Türkiye Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği görevinde bulunmuştur.)

Wilson İlkeleri: ABD Başkanı’nın ismi ile anılan bu ilkeler,  8 Ocak 1918’deki ABD Kongresinin ortak oturumunda savaş sonrasında yapılacak barış antlaşmasıyla ilgili görüşleridir.

Bu ilkeler arasında, Osmanlı Devleti ilgili kaydedilenler:

– “Osmanlı Devleti’nin Türk nüfusunun yoğun olduğu bölgelerinde Türklere kesin egemenlik hakkı tanınmalıdır. Türk egemenliği altında bulunan diğer milletlere de kendi kendini yönetme hakkı verilmelidir…”

Buradan, “Tevfik Paşa’nın  (Osmanlı Sadrazamı/Başbakanı) 12 Şubat 1919’da İstanbul’daki Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerine Osmanlı barışı ile ilgili olarak vermiş olduğu Önergenin ana çizgilerini anıyoruz:

(1)Wilson ilkelerinin kabulü.

(2)İstatistikler: Bunlara göre Hüdavendigâr, Aydın, Kastamonu, Konya, Ankara, Adana, Halep, Musul ve Trabzon vilayetlerinde Müslümanlar %85, Rumlar %9 ve Ermeniler %5’tir. Mamuretü’1-aziz, Van, Bitlis, Erzurum ve Sivas vilayetlerinde ise Müslümanlar %79, Ermeniler %16,5 ve türlü unsurlar da %4,5 dur. (1)

Bu üç belge, tespit özetlenerek aktarılırsa:

İngiliz dışişleri uzmanı Sir Maurice de Bunsen, 30 Haziran 1915’te, bir raporu Dışişleri Bakanlığı’na sundu. Raporda:

-Arap vilâyetlerinin taksiminden sonra Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin korunması.

-Sözde bağımsız fakat, etkili bir Avrupa kontrolü altında Osmanlı Devleti’nin korunması.

Ve Asıl mesele, Osmanlı Devleti’nin Arap topraklarının paylaşılması idi.

5 Ocak 1918’de Lloyd George, (İngiltere Başbakanı) daha açık konuşarak: “Biz Türkiye’yi başkentinden ve çoğunlukla Türk olan Anadolu’nun ve Trakya’nın zengin ve ünlü topraklarından  mahrum etmek için dövüşmüyoruz,” demişti.”

ABD başkanı Wilson’ın  (8 Ocak 1918’de) Osmanlı Devleti’nin geleceği ile ilgili açıkladı görüşü:

“Osmanlı Devleti’nin Türk nüfusunun yoğun olduğu bölgelerinde Türklere kesin egemenlik hakkı tanınmalıdır. Türk egemenliği altında bulunan diğer milletlere de kendi kendini yönetme hakkı verilmelidir…”

Şimdi tekrar sormak gerekir. Bu durumda, madem Anadolu Toprakları Türklere verilecek ve korunacaktı, o halde  Yunanlılar Anadolu’ya (İzmir’e) neden çıkarıldı?

İngiltere başbakanı ile, ABD Başkanının açık ifadelerine rağmen?

Bunun cevabını okuyanların basiretlerine, elbette derin tarih, siyaset bilgilerine bırakıyoruz.

Sonsöz:

Okumanın, okuyana getirdiği en büyük yarar: okudukça, cehaletini, bilgisizliğini ona hatırlatmasıdır.

 

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmıştır.

Açıklamalar:

 (*) A.I. Macfıe, The Eastern Question 1774-1923,2. Edition, London 1991, s. 59; Mim Kemal öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, İhanetler, Komplolar, Aldanmalar. Çağ Yayınları, Istanbul 1991, s. 263-264; O. Sander, Anka’nın Yükselişi ye Düşüşü, s. 291-292; David Fromkin, Barışa Son Veren Barış (Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı 1914-1922), Çeviren Mehmet Harmancı, Sabah Kitapları, İstanbul 1993, s. 137-139; Stefanos Yerasimos, Bunsen Komitesi raporunda, ayrıca, Türkiye’nin Asya topraklarının etnolojik ve tarihî kıstaslara göre, Arabistan dışında, Anadolu, Ermenistan, Suriye, Filistin ve Irak-Mezopotamya gibi beş büyük bölgeye ayrıldığını, İngilizlerin çıkar bölgesi olarak mutlaka, Filistin ile Irak-Mezopotamya’yı alması gerektiğini, buna kuzeydoğuda Kurdistan dağlarının eteklerinden güneybatıda Akabe’ye kadar uzanan Hayfa, Akra, Tedmür ve Deyr-i Zor (Yerasimos, Deyr el-Zor diyor) gibi yerleşimlerin bulunduğu bölgelerin de dahil edilmesinin gerekli görüldüğünü yazmaktadır. Bkz., S.Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar (Balkanlar-Kafkasya ve Ortadoğu), 2. Baskı, Çeviren: Şirin Tekeli, İletişim Yayınları, İstanbul 1995, s. 141-143. (MİSÂK-İ MİLLÎ’DEN LOZAN’A (İdealden Gerçeğe Türk Dış Politikası) Yazarı: Doç Dr. Mustafa Budak, dip notu)

Milli Mücadele eksik anlatıldı. Yunanlılar işgal için Anadolu’ya çıkarılmadılar (5)

 

 

kara fatma orijinal

 

Mustafa Kemal Ankara’ya geldiği zaman, eski Meclis binası Fransızların karargâhıydı. Mustafa Kemal ve kafilesinin bina önünden geçişini, duvar üstünde oturmuş Fransız askerleri ayaklarını sallayarak izliyordu. (1)

Milli Mücadele’yi, öncesi, anı ve sonrasını detayları ile anlatmak, ihtimaldir ki, otuz ciltlik bir yayını gerektirecektir.

Yaşananları bir amatör gözüyle, bir “blog” anlayışı ile aktarmak, bizim ne yeteneklerimizin ne de haddimizin içerisindedir.

Yazdıklarımız ve aktardıklarımızla sağlamaya çalıştığımız; okuyanların kafasında bir “şüphe” uyandırabilmek, “Acaba!” dedirtebilmektir.

-“İlmin ilk şartı şüphedir”.

Bu doğrultuda: yazılarımız, birbirinden konu itibariyle “dağınık!” olmasa da, konuların takibi açısından “dağınık” olmaları mazur görülmelidir.

Bunlara şunu ilave edebiliriz: güçlü kaynaklara, belgelere sahip olmayan “iddia”lar, tarafımızdan rağbet görmemektedir.

Yunanların Anadolu’ya çıkarılması, sonucu belli taktik bir olaydır. Stratejik sonuç ise, Yunanların Anadolu’yu terk etmesiyle meydana gelmiş yeni oluşumdur. Büyük güçler, bu oluşumu elde edebilmek için Yunanların Anadolu’ya çıkartılması ile senaryoyu başlatmış oldular.

İstanbul başta olmak üzere, Samsun, Erzurum, Ankara gibi büyük kentler o dönem Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında Samsun İngiliz işgali altındaydı. Mustafa Kemal’i Sivas’tan Ankara’ya getiren otomobilin benzinini Sivas’taki Amerikan Mektebi vermiştir, isteselerdi, bayraklarını anılan şehirlerin kalelerine çekebilirlerdi.

Mustafa Kemal Ankara’ya geldiği zaman, eski Meclis binası Fransızların karargâhıydı.

Mustafa Kemal ve kafilesinin bina önünden geçişini, duvar üstünde oturmuş Fransız askerleri ayaklarını sallayarak izliyordu.

O devrin en büyük gücü olan İngilizler, Anadolu’da hiçbir askeri harekâta katılmamıştır. Büyük kentler ingiltere’nin işgali altında bulunduğuna göre, bu kentlerdeki gelişmeleri ve oluşumları, planın uygulama evreleri olarak algılamak gerekir, İstanbul’daki Harbiye Bakanlığı binası da bu güçlerin elindeydi.

Başka türlüsünü düşünmek mümkün değildir, istemedikleri oluşumlara izin vermezlerdi. Anadolu’ya silah ve mühimmat kaçırılması olayını da bu açıdan ele alacağız, işgal kuvvetlerinin emrindeki depoların kapılarının, Anadolu’ya malzeme gönderilmesi için bizzat kendileri tarafından açılmış olduğu bilinen gerçeklerdendir. “Gizlilik” senaryo gereğidir. (2)

Mustafa Kemal Paşa’nın tayininin ve kendisine tanınan yetkilerin, Ordu Müfettişi Cemal Paşa tarafından hoş karşılanmamış olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü o, 29 Mayıs’ta bir yazı ile Mustafa Kemal Paşa’ya bu yetkilerin neden verildiğini sormuştu.

Bu yazı şu cümleleri de kapsamakta idi:

“…9. Ordu Müfettişliği’ne olağanüstü yetkiler verilmesindeki mânâ ve ve lüzumu bir türlü anlayamadım. Aziz vatanımızın içinde bulunduğu görülmedik acıklı haller ile bu ayrı ve üstün tutma arasında bir nisbet kuramadım… Bu ikiliği gerektiren sebeplerin tarafıma süratle bildirilmesini önemle rica ederim.”

Sadrazam bu yazıya aşağıdaki cevabı vermiştir:

Paşam! Efendiyi (M.K.) siz benden iyi bilirsiniz- Filistin bozgunu sırasında beliren bütün tarihî sorumluluktan kendi isteği ve meydana getirdiği durum dolayısıyla bizzat yüklenen adı geçenin iddialariyle gerçek ve sonuç arasında bir yakınlık görülememişti. Bu defa Zat-ı Şâhâne ile ve sadece bir umut ve deneme niteliğinde olarak Zât-ı Hazret-i Padişahî’nin kendi nüfuzu ve kesin isteği ile, sizi haklı olarak üzüntüye sevk eden bu durum ortaya çıkmış bulunmaktadır. Hepimizin ortak malı bulunan aziz vatanımızın esenlik ve geleceği adına bir süre için keyfiyeti hoşgörü ile karşılamalarını ve sonuca intizaren eskisi gibi gayret ve çalışmalarını esirgememelerin, gerçekliği herkesçe kabul edilmiş olan yüksek vatanseverlik ve değerli varlığınızdan rica eder, gözlerinizden öperim. “ (3)

1919’da başlayan Yunan istilası, temeli 1908’de atılmış olan ve Reval mülakatında Rusya ile İngiltere arasında kararlaştırılan şartların devamı ve tatbikiydi. (4)

Demek daha işin başında “Anadolu’nun bölünmemesi” esas kabul edilmişti.

O halde Yunanları Anadolu’ya niçin çıkartmışlardı?

Sonraki sahifelerde bu sorunun yanıtının stratejik amaç olduğu açıklanacak. İngilizler açısından bu stratejik amacın ana hatları şöyleydi:

Petrol sahaları (Mezopotamya ve Kafkasya) üzerindeki egemenlik sağlandıktan sonra, Hintli Müslümanların taleplerinin etkisizleştirilmesi; Halifenin ve halifeliğin kaldırılması; diğer Müttefik ülkelere Osmanlı mirasından pay vermemek için Anadolu’nun toprak bütünlüğünün korunması; “düşman Batı” ile savaşıldığı havası yaratılarak, Hintli Müslümanları Ankara’nın destekleyicisi durumuna sokmak suretiyle Ankara’nın tek muhatap olarak dünyaya sunulması. (5)

Mustafa Kemal, 20. Kolordu ile Ankara’ya varmış olan Ali Fuat’tan bir telgraf aldı. Rauf Bey’in Güneybatı Anadolu’daki gezisinden döndüğünü bildiriyor ve iki karargâh arasında bir yerde buluşmayı teklif ediyordu. Mustafa Kemal, benzin azlığından dolayı Havza bölgesinden ayrılmayacağını bildirdi ve onların Havza’ya gelmelerini istedi. Ali Fuat ile Rauf, at arabasıyla, kabil olduğu kadar az mola vererek, altı günlük bir yolculuktan sonra Havza’ya geldiler. Sonra Mustafa Kemal’le birlikte Amasya’ya geçtiler. (6)

Dört arkadaş şimdi Amasya’da bir “Bağımsızlık Bildirisi” kaleme almak için buluşmuşlardı. Refet Bey ertesi gün kendilerine katılacaktı. Gelişlerini Kâzım Karabekir Paşa’ya telgrafla bildirdiler. (7)

Bütün vilayetlere bir genelge göndererek murahhasların Sivas’a gelmelerini bildirdiler. Erzurum toplantısı, aslında Mustafa Kemal daha Anadolu’ya gelmeden önce Kâzım Karabekir Paşa tarafından düzenlenmişti (8)

Haziran 1919’da Amiral Calthorpe’un Lord Curzon’a gönderdiği raporda bu hususta aşağıdaki mütalaalar vardır: “..Bazı ordu subaylarının Yunanlara karşı mukavemet teşkilâtlandırmak üzere İstanbul’dan ayrıldığını kesin olarak öğrendim. Bu akım o kadar tabiî ve umumî görünüyor ki bunu durdurmaya çalışmak faydasızdır.. “(9)

Dört arkadaş, tarihî bir anlaşmaya varmış oldular.

İmzadan sonra, anlaşma metnini Kâzım Karabekir Paşa’ya ve Konya’da Ordu Komutanı olarak bulunan Mersinli Cemal Paşa’ya tellediler, ikisi de verdikleri cevaplarda bunu onayladıklarını bildiriyorlardı. (10)

1 Haziran 1919’da Damat Ferit Paşa hükümeti, gazetelere bir tebliğ göndererek Türk halkının Yunanlara karşı takındığı tavrı tabiî karşıladığını, halkın duygularına hükümetin de katıldığını bildirmiş ve “itilaf devletleri Katında gerekli teşebbüsleri yapmakta olduğunu”, ayrıca Paris Barış Konferansı katında da “işgal keyfiyetini reddettirmek için” çalışacağını açıklamıştı.’ (11)

Bu sözlerden de anlaşıldığına göre hükümet, Anadolu’da başlamış olan mücadeleyi tamamiyle tasvip ediyordu. 15 Haziran 1919’da Harbiye Nezâreti’nin Sadaret makamına gönderdiği bir yazı, bunun daha açık bir deliliydi. Harbiye Nezareti bu yazısında, “Yunan işgallerini millî kuvvetlerimizle karşılamaklığımız icab eder ki arkadan gelen kuşaklara karşı sorumlu kalmayalım,” diyordu.  (12)

 

Devam edecek…

İzmir’i kimler kurtardı?

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmıştır.

Kaynak:

(1)Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu

(2) A.g.e.

(3) Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya, s.236; Büyük Cihad Dergisi, Sayı 21,3 Ağustos 1951.

(4)Cemal Kutay, Malta, Siyasî Mahkûmlar Adası, s. 123

(5) Osmanlının Tasfiyesi, Sahife:437

(6) Lord Kinross , s.269.

(7) A.g.e. Sahife:271.

(8) A.g.e. Sahife:271.

(9) Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya, s.231; A. Selâhi Sonyel, 1919 Yılı İngiliz Belgelerinin Işığında Mustafa Kemal ve Milli Mukavemet, Türk Kültürü, Sayı:85, s.36.

(10) Osmanlının Tasfiyesi

(11) Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya, s.290; Ömer Sami Coşar, İstiklal Harbi Gazetesi, No: 17. (Osmanlının Tasfiyesi.  Sahife:.438)

(12) Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya, s.290; Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı 4. Belge 84. (2’den, 12’ye, dip Notlar, “Osmanlının Tasfiyesi”ne aittir.)

Milli Mücadele eksik anlatıldı? İngilizler neden Yunanlılara İzmir’i işgal ettirdiler (4)

 

kara fatma orijinal

 

İngiltere, Fransa ve İtalya’nın, kendi işgallerinden sonra taşeronları Yunanlılara, ülkemizi 2’nci kez işgal ettirmelerinin görünür hiçbir haklı izahı olmamasına rağmen; görünmeyen, “Doğu sorunu” gibi uzun vadeli planları vardır.

I. Dünya Savaşı’nın galipleri, ağır yenilgi alan Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını gerek savaş döneminde, gerek Mondros (ateşkes) Mütarekesi sonucunda işgal ederler.

İşgallerinden üzerinden yaklaşık 6,5 ay geçer…

İtilaf Devletleri Yüksek Konseyi, aşağıda kaydedilen nedenlerle, 7 Mayıs’ta bir karar daha alır.

Bu karar: ‘15 Mayıs’ta (karardan bir hafta sonra) İzmir’in Yunanlar tarafından işgal edileceği’dir.

Bir hafta içerisinde, kendisinden çok küçük devlet ve (Yunan Komutanlarının da ifadesiyle) yetersiz ordunun, yenilmiş de olsa bir imparatorluğun en büyük şehirlerden birisi işgal etmesi, bu işgali başarı ile sürdürmesi mümkün müdür?

Elbette mümkün değildir.

O halde meselenin arkasında işgal ve bir işgal başarısı değil başka neden olmalıdır.

Bu bölümde bunlar açıklığa kavuşturulmaya çalışılacaktır.

Bakalım, “Çömez Yunanlılar”a yaptırılan (sözde) işgalin arkasında ne çıkacaktır?

Önce genel yaygın kanaatleri (Resmi Tarih’i) destekleyen farklı kaynaklardan derlenen görüşler sunulmaktadır.

İzmir’in İşgali: I. Dünya Savaşı sonrasında Paris’te toplanan uluslararası barış konferansının kararıyla İzmir kentinin 15 Mayıs 1919’da Yunanistan Krallığı tarafından işgaliyle başlayan ve 9 Eylül 1922’de Türk Ordusunun kente girmesiyle sona eren işgaldir.”

İşgal gerekçeleri:

-“Paris Barış Konferansı, I. Dünya Savaşı’nı sona erdiren antlaşmaların hazırlandığı uluslararası bir konferanstır. Konferansa, Müttefik, kısmen müttefik ve ortak devlet gibi farklı gruplara ayrılmış 32 devletin temsilcileri katılmıştır.

Konferans 18 Ocak 1919’da, yani Alman İmparatorluğu’nun kuruluşunun yıldönümü günü açıldı.

Konferansta savaş sırasında imzalanmış olan gizli antlaşmaların uygulanması karara bağlanmış, İngiltere ve Fransa Wilson İlkeleri’ne tamamen ters düşmemek için “savaş tazminatı” yerine “savaş onarımı”, “sömürgeciliğin” yerine ise “manda-himaye sistemini “ gündeme getirerek uygulanmasını sağlamışlardır.

İngiltere ve Fransa daha önce İtalya’ya vermeyi tasarladıkları İzmir ve çevresinin Yunanistan tarafından işgal edilmesini kabul etmişler, bu kararın alınmasında “Yunanistan’ın İzmir çevresindeki Rumların Müslüman-Türkler tarafından öldürüldüğü” şeklinde propagandasının etkili olması yanında, asıl neden Boğazlara çok yakın olan bu bölgede İtalya’nın İngiliz çıkarlarını tehdit edebilecek bir güç olmasından çekinilmesi olmuştur.”

-“Yazımıza konu olan Yunan İşgali: Avrupalı güçlerin teşviki ve cesaretlendirmesiyle ve Sevr Antlaşması hükümleri gerekçe gösterilerek, Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmasıyla başlayan ve 9 Eylül 1922’de aynı muhitte “denize dökülmeleriyle” sonuçlanan, 1919-1922 arasında ve Kurtuluş Savaşı’nın gelişimine bağlı olarak Batı Anadolu’nun başlangıçta giderek daha geniş bir kısmını ve güney Marmara Bölgesi’ni kapsamış, 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve akabindeki Büyük Taarruz neticesinde 10 gün gibi kısa bir sürede tamamen çözülmüş işgal hadisesi için kullanılan tanımdır.”

-“Paris Konferansı’nda, Dörtler Kurulunca, 12 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal kararı verilmiştir. Amiral Calthorpe’un, işgal kararını Türklere takriben 10 saat kadar önce haber vermesi de, bu kurulca alınan karar dolayısıyladır. Kararın Türklere geç tebliğinin sebebi de, Türklere az zaman bırakmak ve muhtemel bir karşı koymanın önlenmesidir..”

İşgale izin veren İtilaf Devletleri’nin ana amacı İtalyanların Anadolu’daki toprak kazançlarını dengelemektir. İtalya, Birleşik Krallık ve Fransa arasında 26 Nisan 1917’de yapılan St.-Jean-de-Maurienne antlaşması Yunan işgali ile uygulanamamış, çünkü İtalyanlara söz verilen İzmir bölgesi Yunanlar tarafından işgal edilmiştir. Yunanların eylemleri, Türk Kurtuluş Savaşı’nda İtalya-Türk Ulusal Hareketi arasında yakınlaşmaya sebep olmuştur.

Nisan 1920’den sonra Yunan ordusu İzmir’den harekete geçerek, Bursa, Eskişehir, Kütahya ve Afyon’a kadar Batı Anadolu’nun büyük bir bölümünü de işgal altına almıştır..”

“Mondros Ateşkesi’nin imzalanmasından beri Yunanlılar, İzmir’de yoğun bir propagandaya girişmişlerdi. Bir yandan İzmir ve çevresine yeni Rum göçmenleri yerleştirilirken, diğer yandan Levantenleri de elde etmeye çalışıyorlar ve Yunanistan’dan askeri eşya ve malzeme taşıyorlardı. İzmir’de kurulan “Abluka ve Seyrüsefer Komutanlığı” ve İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan siyasi temsilcilerinin varlığı da, İzmir’in Türklerin elinden alınacağı kuşkusunu yaratıyordu.

Paris Barış Konferansı’nda Venizelos, İzmir ve çevresinde Rum nüfusunun çokluğunu ve tarihi Yunan haklarından söz ederek, buraların Yunanistan’a verilmesini istiyordu. İddiaları A.B.D. ve İtalya tarafından çürütülmüş idi.

Fakat İzmir’in İtalyanlar tarafından ele geçirilmesi endişesinde bulunan İngiltere Başbakanı Lloyd George, düşlediği büyük Yunanistan için, İzmir’in Yunanistan’a verilmesini istiyordu. Rumlar, İzmir ve çevresinde Türklerin Rumları katlettiği uydurma haberleriyle 1919 Ocak’tan itibaren Paris Barış Konferansı’na başvurdular.

5 Mayıs 1919’da Lloyd George yaptığı açıklamada, İtalyanların doğudaki tüm davranışlarının kuşku verici olduğunu ve Batı Anadolu’yu her an ele geçirebileceklerini, onları oradan çıkartmanın ise çok güç olacağını belirttikten sonra, Rumlar öldürüldüğü için Yunan askerinin İzmir’i işgaline izin verilmesini ve İtalyanlar Paris’e dönmeden bu sorunun çözülmesini istedi.

İstanbul’da bulunan Amiral Calthrope 7 Mayıs 1919’da İzmir’in işgal edileceğini öğrendi. 12 Mayıs’ta hazırlıklarını tamamlayıp İstanbul’dan ayrıldı.

İngiliz, Fransız, A.B.D. ve Yunan savaş gemileri ise 7 Mayıs’tan itibaren İzmir Limanı’nda toplanmaya başlamışlardı. Amiral Calthrope, 14 Mayıs’ta 17. kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa’ya Mondros Ateşkesi’nin 7. Maddesi gereğince İzmir istihkamlarının ve çevresinin işgal edileceğini ve İstanbul Hükümeti’nin de bilgisi olduğunu bildirdi.

Aynı gün Foça ve Urla’yı Fransızlar, Kösten Adası’nı İngilizler, Yeni Kale’yi de Yunanlılar işgal ettiler. İtalyanlar 13 Mayıs’ta Kuşadası’na asker çıkarmışlar ve Selçuk’a doğru ilerliyorlardı.”

Mondros ateşkesi imzalanınca İtilaf Devletleri daha önce yaptıkları anlaşmalara göre Anadolu’yu işgale başladılar. Adana ve dolayları Fransızlar; İzmir Eskişehir Samsun Merzifon ve Bartın ile güneyde Musul Urfa Maraş Gaziantep İngilizler tarafından işgal edildi. İtalyanlarda Antalya Konya ve Söke çevresine yerleştiler.

Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru (1917) ve Yunanlılar da İtilaf Devletlerinin tarafına geçmiş ve onlarla birlikte savaşmışlardı. Türkler yenilmiş duruma düşüp de toprakları pay edilmeğe başlanınca Yunanlılar savaştaki hizmetlerine mukabil İzmir ve civarını istediler.

İtilaf Devletleri Yunan Başbakanı Venizelos’a verdikleri sözü yerine getirmek için İzmir’in işgalini haklı gösterecek sebepler aramağa çalıştılar.

Venizelos Aydın Hıristiyanlarının tehlikede olduklarını Türkler tarafından yok edileceklerini ileri sürerek yardım istedi. O sırada diğer devletler ordularını terhis etmişlerdi. Paris’te kurulan “Meclisi Ali” kendileri adına Yunan ordusunun bu işi çözmesini düşündü ve İzmir’in işgaline karar verdi.

14 Mayıs 1919’da İngiliz Fransız Amerikan ve Yunan donanmaları İzmir limanına girdiler.

İngiliz Amirali Galdrop 17’nci Kolordu komutanlığına verdiği notada “Mütarekenin 7’nci maddesine göre İzmir istihkamları ile civarındaki arazinin Yunanlılar tarafından işgal edileceğini ve mukavemet olunmaması”nı bildiriyordu.

İngiltere, Birinci Dünya Savaşı sırasında yapılan gizli bir anlaşma ile İzmir ve çevresinin İtalyanlar tarafından işgaline onay vermiştir. Paris Barış Konferansında ise Batı Anadolu’da yerleşmiş ve bu yolla Akdeniz’i kontrol altında tutabilecek güçlü bir İtalya yerine aynı bölgede kendi kontrolündeki bir Yunanistan’ı çıkarları için daha uygun gören İngilizlerin desteğiyle, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesine karar verilmiştir.

15 Mayıs 1919 sabahı Yunan ordusu, İngiliz savaş gemilerinin korumasında İzmir’i işgal etmeye başlamıştır.

Farklı kaynaklardan derlenen işgal nedenleri özetlenirse:

-Asıl neden Boğazlara çok yakın olan bu bölgede (Yunanlıların işgali yerine) İtalya’nın (işgali) İngiliz çıkarlarını tehdit edebilecek bir güç olmasından çekinilmesi olmuştur.

– Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru (1917) ve Yunanlılar da İtilaf Devletlerinin tarafına geçmiş ve onlarla birlikte savaşmışlardı. Türkler yenilmiş duruma düşüp de toprakları pay edilmeğe başlanınca Yunanlılar savaştaki hizmetlerine mukabil İzmir ve civarını istediler.

-İşgale izin veren İtilaf Devletleri’nin ana amacı İtalyanların Anadolu’daki toprak kazançlarını dengelemektir. İtalya, Birleşik Krallık ve Fransa arasında 26 Nisan 1917’de yapılan St.-Jean-de-Maurienne antlaşması Yunan işgali ile uygulanamamış, çünkü İtalyanlara söz verilen İzmir bölgesi Yunanlar tarafından işgal edilmiştir.

Peki, Bu işgal iddialarına karşılık, 2. Kolordu Komutanı, Yunan kraliyet ailesinden, Prens Andrew ne demektedir?

Ne işgali yapacak bir ordumuz, ne de işgali (ciddi) destekleyecek bir devlet (İngiltere-Fransa-İtalya-Amerika) vardır?

-İlginç değil mi?

O halde İşgalin gerçeği: Yunanlıların toprak kazanımı değil de, bölgenin Yunanlılara soydurulması, ekonomik kazanımlar elde edilmesi ile, Osmanlının ekonomik yıkımı yanında, İşgalcilerin “yeni bir devlet” beklentisi, siyasal gerekçeler olabilir mi?

 

Devam edecek

2’nci kez yapılan (Yunan) İşgali ile, Osmanlı Devleti tasfiye  edilecektir.

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

Milli Mücadele eksik anlatıldı? Yunan Kolordu komutanı işgalle ilgili ezber bozan hikayeler anlatıyor (3)

kara fatma orijinal

 

Hikâye, Sakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan 2’nci Kolordu komutanı Prens Andrew’ye aittir. Prens Andrew, dönemin Yunan Kralı Konstantin’in küçük kardeşidir. Olaylarda ve perde arkasında birinci dereceden bilgi sahibidir.

“Yirmi yıl hizmet ettiğim ordudan, 1922 yılının Aralık ayının 3. Günü çıkarıldım. Hizmetimden affımın şekil ve tarzı, 1921 yılının yazında Küçük Asya’da vukua gelen hadiseleri hikâye eylemeye beni mecbur etmiştir.

Vereceğim hesap, resmî vesikalara, şahsi notlara ve hatıralara istinat edecektir. O zamanın olaylarını, milli ve askeri menfaatlere zarar verir diye yayınlamakta bir süre tereddüt geçirdim.

Fakat Küçük Asya’da benim yaptığım işler hakkında muhakemem esnasında söylenen sözlerden sonra ve benim savunmam için lehimde yapılan bütün şahitliklerin ihtilal sansürlüğünce örtbas edilmesi üzerine daha fazla zaman susmamam gerektiğine inandım.

Askeri ihtilal mahkemesince, şeref ve haysiyetimi zedeleyecek surette hakkımda verilen: Düşmanla temasta iken emir almaksızın mevkiini ve vazifesini terk etmek, inzibatsızlık. Üst bir kumandanda var olması gereken deneyimden yoksun bulunmak” hüküm ve kararından sonra ise şüphelerim artık kalmadı.

1921 yılının yaz mevsiminde geçen seferin esas olayları hakkında Yunanistan’da ve diğer memleketlerde umumiyetle tam bir bilgisizlik mevcuttur.

Bu bilgisizliği, birincisi halkın savaşın olaylarına karşı olan ilgisizliğine, ikincisi de bu olayları örtmek ve değiştirip yanıltmak hususunda ihtilal çevrelerinin gösterdikleri azimkar çabaya atfetmelidir.

Benim maksadım, yazın askeri olaylarının 12. Fırka ile 2. Kolordu’ya ait olanların bir hesabını vermektir.

Biz düşmanı Küçük Asya’nın nihayetsiz genişlikleri içinden Kürdistan’a ve Iran sınırlarına kadar kovalayabilir miydik?

Bizim zayıf kuvvetlerimizle öyle bir memleketi işgal etmekliğin, ne demiryolları ve ne de anayolları olmayan bu memleketi ekip biçmek ve işletmek işinin ne derece mümkün olduğunu anlamak için Küçük Asya haritasına bakmak yeterlidir

Bu yeni hududu, Bursa-Uşak hattını, 500-600 kilometre uzunluğundaki hudutları tam manasıyla düşman bir memlekette 100 bin neferlik bir kuvvet ile korumaya imkân yoktu.

Er geç biz kendimizi bir çıkmaz içinde bulacaktık, hatta galip gelsek bile, düşman düzensiz teşkilatı ile, gerçekte olduğu gibi, bizi duraksamaksızın hırpalayabilirdi.

Gerçek amaç ve hedef ne idi? Asya’nın fethi ve Türk Devleti’nin yok edilmesi.

Bu teşebbüs, Yunanistan tarafından, kısmen seferber edilmiş zayıf askeri kuvvetleriyle, hiçbir malî desteksiz ve dışarıdan hiçbir yardımsız olarak boşa çıkarılacaktı.

Bu siyaset Küçük Asya’da bir zamanlar çiçeklenmekte olan Yunanlılığın yok olması ve yıkımı. Yunan ordusunun dağılması ve Yunanistan için ağır talihsizliklerin birikmesi ile sonuçlanmıştır.

Ordunun durumu da iç açıcı değildir. 1916 yılı Eylülü’nde Selanik’te, Yunan subayları, Amyna ya da Savunma denilen cemiyet kurdular Amaçları Yunanistan’ı “Büyük Harp”e sokmaktı.

1917 Haziran’ında Kral Konstantin’i tahttan indirdiler, kendilerine itaat etmeyen 2.000 subayı ordudan kovdular. Güvendikleri küçük rütbeli subayları büyük makamlara geçirdiler Okuma yazma bilmeyen yedek subayları muvazzaf sınıfa naklettiler…

Başlangıçta, Yunan ordusunun karşısında cephe tutan bir Türk Ordusu yoktu. Yalnız bizim birliklerimizi türlü türlü yollar ve usullerle hırpalayıp yoran bazı düzensiz birlikler vardı.

Fakat ordumuz, “MÜTTEFİKLER TARAFINDAN TAYİN EDİLMİŞ OLAN BELİRLİ BİR HATTIN DAHA ÖTESİNE İLERLEMEYE İZİNLİ DEĞİLDİ.”

Bunun mânâsı da şudur: MÜTTEFİKLER, DÜŞMAN ORDUSUNUN TEŞKİLATLANMASINI VE TAARRUZLARINA BAŞLAMASINI BEKLEMEYE YUNAN ORDUSUNU MECBUR ETMİŞLERDİ.(1)

Mondros Mütarekesi 30 Ekim 1918’de imzalanmış ve 31 Ekim’de yürürlüğe girmişti. Aradan altı ay geçtikten sonra, Yunanlar İzmir’e çıkınca, birden istiklalimizi, vatanımızı, hürriyetimizi hatırlamış ve bunu düşman işgalindeki İstanbul’da haykırmıştık.

Demek ki, Yunanların İzmir’e çıkışı ile yeni bir süreç başlatılıyordu.

Dünyanın en güçlü devletleri, devletimizi ve ordumuzu kayıtsız şartsız esir alıyor, istedikleri kişileri istedikleri makamlara getiriyor ve biz bu işgale boyun eğerek kabul ediyoruz da, bunların en zayıf halkası olan Yunanların İzmir’e çıkması ile mi istiklalimiz aklımıza geliyor?

İşgalci büyük güçler, bizzat harekete geçirdikleri çömez taşeronlarına karşı koymamız için bizi “el altından” destekliyor.

Yunanların Anadolu’ya çıkışını bu büyük güçler planlayıp uyguladığına göre, sonuç baştan belirlenmişti.

Yunanların hareket şeklini, onlara bu misyonu veren güçler belirleyecekti. (2)

Yukarıda yazılanları toparlanırsa:

-Yunan 2. Kolordu Komutanı: “Bizim zayıf kuvvetlerimizle öyle bir memleketi işgal etmekliğin… Bu yeni hududu, Bursa-Uşak hattını, 500-600 kilometre uzunluğundaki hudutları tam manasıyla düşman bir memlekette 100 bin neferlik bir kuvvet ile korumaya imkân yoktu.

-Başlangıçta, Yunan ordusunun karşısında cephe tutan bir Türk Ordusu yoktu. Yalnız bizim birliklerimizi türlü türlü yollar ve usullerle hırpalayıp yoran bazı düzensiz birlikler vardı.

MÜTTEFİKLER, DÜŞMAN ORDUSUNUN TEŞKİLATLANMASINI VE TAARRUZLARINA BAŞLAMASINI BEKLEMEYE YUNAN ORDUSUNU MECBUR ETMİŞLERDİ.

 

Devam edecek…

-İzmir bölgesini kimler savundu?

 

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmıştır.

(1)Felakete Doğru, Yunan 2. Kolordu Komutanı Prens Andrew, 1932 basımı

(2)Osmanlının tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu

Milli Mücadele eksik mi anlatıldı? İzmir’i savunanlar ve Yunanistan’a ilhakını önleyenler kimlerdir (2)

kara fatma orijinal

Yunan işgalinin ana nedenleri arasında: Milli Mücadele ve Osmanlı’nın tasfiyesi mi vardır?

Galipler, bu nedenle mi, Almanya ile beş ayda yaptıkları antlaşma için Osmanlı Devleti’ni beş yıl oyaladılar?

Bu oyalamada ve haksız, nedensiz Yunan İşgalinde, bir taşla beş değil, yüz kuş vurmanın hesabı mı vardır?

Burada ana neden, Osmanlı Devleti hukuken tasfiye edilmeden, “Batı geleneklerine göre yeni bir devlet!” kurmak mümkün olamayacağı düşüncesi olmalıdır.

Yunan işgalinin gizli gerekçeleri,nden birisi de: “Türkiye Cumhuriyeti”nin kurulacak olması mıdır?

Kökü çok derinlere giden uluslararası siyasi güç hesaplaşmalarını, başlamasından birkaç asır geriye gitmeden anlamak ve yorumlamak; okyanusu üzerindeki bir kayıkla anlamlandırmakla eş değerdedir.

Ancak, ilginç olanı: Bizim yakın resmi tarihimizle ilgili,  NUTUK dahil, Milli Mücadele ile ilgili yazılanlar, bunlara yabancı yazarlar da dahil, (özellikle Amerikalı ve İngilizler) eserlerinin başlangıcına, 19 Mayıs 1919 ve Samsun’a çıkış tarihini esas alırlar.

Gerçeğinde, 19 Mayıs 1919, Yeni bir devlet için başlangıç mıdır? Veya: Köklü bir devleti sonlandırmanın ilk adımı mıdır?

I. Dünya Savaşı, resmen, 30 Ekim 1918’de (Mondros -teslim- antlaşması) bitmiş ve ülkemiz,  galiplerden olan İngiliz, Fransız ve İtalyanlar tarafından fiili olarak işgal edilmiştir.

İşgal bunlarla sınırlı kalmamış, ikinci kez üstelikte görünür hiçbir haklı nedene dayanmamasına rağmen, İşgalciler taşeronları Yunanlılara, yakmaları, yıkmaları ve intikam almaları için 15 Mayıs 1919’da işgal ettirilmiştir.

Diğer bir ifade ile ülkemiz, işgal altında iken, yeni bir oyun için ikinci kez işgal ettirilmiştir.

İzmir bölgesinin savunulması ve ilhakının önlenmesine başlamadan, olayın birinci dereceden içerisinde olan Kazım (Özalp) Bey’in “Milli Mücadele” eserinden kısa alıntılar aktarılmaktadır. Gelecek bölümden itibaren Balıkesir Kongrelerinden başlanarak Yunanlıların 13 ay nasıl oyalandıkları anlatılacaktır.

Orgeneral Kazım Özalp, TBMM başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı ’da yapmış birisi olarak bu konuda en yetkili isimlerdendir. Okuyanlar, aktarıcının görevlerini, yetkinliği dikkate almalıdır.

“…Bergama’dan Soma’ya gelişimin ertesi günü İngiliz mümessili Binbaşı Hadkinson Soma’ya geldi ve benimle görüşme talep etti… Kendisiyle birkaç saat görüştüm. Konuştuğumuz yerin penceresinden Bergama’dan kaçan ve yollara dökülen halkın perişan manzarası görülüyordu. Bunlar barınacak yer, yiyecek ekmek arıyorlardı. Hadkinson’la evvelce tanışmamıştım. Fakat ziyaret maksadını tahmin etmiştim.

Evvelâ pencereden dışarı bakıp perişan manzarayı görmesini, ondan sonra görüşmelere başlamamızı söyledim. Acı duyan bir vaziyet alarak,

“Ne yapalım, bizim kabahatimiz değil” dedi.

“ O halde görüşelim” dedim. Hadkinson’un söylediği sözler fikirler şunlardan ibaretti:

-“Halk ve askerlerin Yunanlılara karşı harbetmeleri çok tehlikelidir. Bu hareket İngilizlere ve diğer İtilâf devletlerine karşı mütarekeyi ihlâl edecek bir mahiyettedir. Siz bu hareketinizle, İtilâf devletlerini Yunanlıların yanı başında bulundurmak. Yunanlılar ile beraber karşınıza çıkarmak tehlikesine maruzsunuz. Şimdi bir şey yapmayınız, İtilâf devletleriyle temas edip fikrinizi sulhen anlatmaya çalışınız.”(1)

“..Soma’da bulunduğum bugünlerde Çerkez Etem geldi. Bandırma’dan Ayvalık mıntıkasına Ali Bey’in yanına gitmiş, oradan da Soma’ya gelmişti. Salihli’ye giderek orada bir cephe tesis etmek için kendisine bir miktar silâh verdim, gitti. Aynı zamanda Akhisar’da, ufak bir askerî fırka ile beraber, millî kuvvetler teşkil etmek üzere binbaşı Konyalı Hüsnü Bey’i gönderdim…

Gerek Salihli’de, gerek Akhisar’da bu suretle millî teşkilât kurulmuş, aynı zamanda Aydın ve Ödemiş havalisinde de Yunanlılara mukavemet etmek üzere halk silâhlı teşkilât yapmağa başlamıştı.

Bugünlerde İttihat ve Terakki’nin İzmir kâtibi mesulü Celâl Bey.. İttihatçı olduğundan dolayı, Istanbul hükümetince tevkifine teşebbüs olunması üzerine, İzmir’den kaçmış. Aydın civarına giderek orada Demirci Efe ile buluşmuş ve Galip Hoca namı ile çalışmaya başlamış idi.

İzmir’in işgali üzerine oralarda bulunan Yürük Ali Efe ve Demirci Efe, Binbaşı Hacı Şükrü Bey’le birleşerek millî kuvvetler teşkil ve bunlarla Yunanlılara karşı cephe kurmuşlar ve ödemiş civarında da, Sarı Efe Edip, İsmail Efe, Mestan Efe ve arkadaşları ile diğer bazı kimseler, millî kuvvetler meydana getirmişlerdir.

Bu millî kuvvetlerimiz Yunanlılarla çarpışmalar yapmakta ve düşman kuvvetlerini zorlayarak zayıflatmakta idiler.

Görülüyor ki İzmir’in işgalinden İtibaren bir ay zarfında millet her cephede Yunan istilâsına karşı silâhını eline alarak harekete geçmiş bulunuyordu. İtilâf mümessilleri, bize ve halka karşı tesirli olamadıklarını görünce, İstanbul hükümetini zorlamaya başladılar…” (2)

Yukarıda yazılanlar özetlenirse;

Yunanlıların İzmir’i işgal etmesinin hemen arkasında İngiliz Komiser ne demektedir;

-“Halk ve askerlerin Yunanlılara karşı harbetmeleri çok tehlikelidir… Şimdi bir şey yapmayınız, İtilâf devletleriyle temas edip fikrinizi sulhen anlatmaya çalışınız.”

Peki, İzmir bölge halkı Yunan İşgali karşısında ne yapmıştır?

-İzmir’in işgali üzerine oralarda bulunan Yürük Ali Efe ve Demirci Efe, Binbaşı Hacı Şükrü Bey’le birleşerek millî kuvvetler teşkil ve bunlarla Yunanlılara karşı cephe kurmuşlar ve ödemiş civarında da, Sarı Efe Edip, İsmail Efe, Mestan Efe ve arkadaşları ile diğer bazı kimseler, millî kuvvetler meydana getirmişlerdir.

-Görülüyor ki İzmir’in işgalinden İtibaren bir ay zarfında millet her cephede Yunan istilâsına karşı silâhını eline alarak harekete geçmiş bulunuyordu. İtilâf mümessilleri, bize ve halka karşı tesirli olamadıklarını görünce, İstanbul hükümetini zorlamaya başladılar…”

Anlaşılan, İstanbul Hükümeti ve Saray işgal güçlerince esir alınmış, Mustafa Kemal Paşa Anadolu yollarında, Henüz ortada ne Erzurum, ne de Sivas Kongreleri var…

Ancak, İzmir ve Bölge halkı Yunanlılarla kahramanca çarpışmaya başlamıştır…

Devam edecek

Yunanlılar İzmir’i neden işgal ettiler?

 

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1-2) MİLLÎ MÜCADELE, 1919-1922  Orgeneral KÂZIM ÖZALP C.I 4. Sahife:30 Baskı, TÜRK TARİH KURUMU BASIMEVİ – ANKARA.

 

Milli Mücadele’de, İzmir Bölgesi’nin savunulmasının ve ilhakının önlenmesinin üzeri örtüldü mü (1)

kara fatma orijinal

Milli Mücadele bitmiş ve sıra onu sahiplenmesine gelmiştir. Karabekir Paşa: “Her şeyi ben yaptım. Ben olmasaydım Türk milleti kurtulamazdı.“ der, bu söz de Atatürk’ün kulağına gider.

Milli Mücadele bir nedenle eksik anlatıldı? veya “Tahrif edildi!”

“Tahrif”, ağır bir iddia olacağı için, “İstenmeyenler görülmedi”, diyelim.

Bu dizide anlatılacaklar, olayın birinci dereceden kahramanı ve tüm safhalarının içinde olan, Orgeneral Kazım Özalp Paşa’ya aittir.

Kazım Özalp Paşa kimdir?

-“1920’den 1954 yılına kadar aralıksız TBMM yerini korudu. 1924-1935 yılları arasında TBMM Başkanı, 1923-1924 ve 1935-1939 yılları arasında iki kez Milli Savunma Bakanı olarak görev yaptı. Naaşı 1988 yılında Devlet Mezarlığı’na nakledildi. “Milli Mücadele” adlı anılarını anlatan bir kitap yazdı.”

Kazım Bey’in Milli Mücadele dönemi: “9 Ağustos 1919 tarihinde 61. Tümen Komutanı olarak tayin edildi. Heyet-i Temsiliye kararıyla Kuzey Cephesi Komutanlığına atandı. 23 Nisan 1920 tarihinde açılan Büyük Millet Meclisi’nde I. Dönem Karesi (Balıkesir) milletvekili seçildi. 6 Nisan 1921 tarihinde Kocaeli Bölge Komutanı ve sonra Mürettep Kolordu Komutanı olarak atandı. Bu görevdeyken İzmit ile Adapazarı’nı Yunan kuvvetlerinden geri aldı. Sakarya Meydan Muharebesi’ne katıldı. Gösterdiği başarıdan ötürü 12 Eylül 1921 tarihinde Mirliva rütbesine terfi etti ve Paşa oldu. Büyük Taarruz ve Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra 25 Eylül 1922 tarihinde Ferik rütbesine terfi etti.

İlk Bölümü, “Ülkeyi kim kurtardı?” sorusuna Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği cevapla başlıyoruz.

Gelecek bölümden itibaren anlatılacaklardan anlaşılması gereken: Ülkeyi her zaman olduğu gibi halkın kurtardığıdır.

Gerçeğinde İzmir bölge halkı, Yunan İşgalinin hemen arkasından üstelikte kimseden bir işaret almadan ayağa kalkmış ve ülkenin kurtulacağı döneme kadar kalktığı yere bir daha oturmamıştır.

İzmir ve bölge halkının Yunanistan’a ilhakını önleyen, İzmir ve bölge halkının tavizsiz, ölümüne kararlı olmasıdır.

İzmir Bölgesi’ndeki teşkilatlanmalar, Ülkede düzenli bir ordu oluşturulacağı döneme kadar, Yunan ordusunun serbest hareketine engel olmuş ve Milli Mücadele’ye altın değerinde yaklaşık 13 ay zaman kazandırmışdır.

Milli Mücadele bitmiş ve sıra onu sahiplenmeye gelmiştir.

“Karabekir Paşa Her şeyi ben yaptım. Ben olmasaydım Türk milleti kurtulamazdı… gibisinden sözler ediyordu. Atatürk’e de az bir pay bırakıyordu.

O sıralar biz İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayındaydık. Atatürk, gazetelerdeki bu yazılara biraz  sinirlenmiş  olacak  ki,  birden şunları söyledi: (1)

Yazıya başlamadan yukarıda anlatılan olayın hikâyesini, Mustafa Kemal Paşa’nın, 12 yıl boyunca özel uşaklığını yapmış Cemal Granda’dan dinleyelim.

KARABEKİR’E  SİNİRLENİYOR

Bir gün  Ankara’da  Gazi  Orman  Çiftliği’ndeki  Marmara  Köşkünde  sofracı  Saip’le oturmuş,  konuşuyorduk.  Can sıkıntısından konudan konuya atlıyorduk. Kapı aralıktı. Salonda Atatürk, Cevat  Abbas’la  derin  bir  konuşmaya  dalmıştı.  Onlar kendi âlemlerinde, biz kendi âlemimizdeydik. Saatler ilerliyor,  zamanın nasıl geçtiği  anlaşılmıyordu.

Saip  her  fırsatta  Atatürk’ü  sevdiğini,  O’nun   için her  şeyi  göze  alabileceğini  ileri  sürüyor,  bense  ona:

– Sen Gazi’yi pilavıyla hoşafı için seviyorsun Bense kafasına, düşüncelerine, başardığı işlere hayranım…  Diye  takılıyor,   sonra   şöyle   ekliyordum:   Savaşta  yararlık  gösteren  bir  sürü  paşayı  sevmiyorsun da  yalnız  Ata’yı  seviyorsun.  Bu doğru  mu?

…Biz böyle tartışmaya dalmış çekişe duralım, Atatürk sesimizi duymuş, zile bastı, bizi çağırdı. İçeri girdim:

–İçerde kahvehane mi kurdunuz? Nedir bu gürültü… Diye çıkıştı.

Hiç sesimi çıkarmadan başımı önüme eğip biraz bekledim. O tekrar konuşmasına dalınca  da  sessizce dışarı süzüldüm.

…O  akşam  Çankaya  Köşkü’ne  döndüğümüzde  Atatürk  bana :

-Sen benim  Büyük  Nutkumu  okudun  mu?  Dedi.

-Okumadım efendim.  Diye karşılık verdim.  Sonra tekrar   sordu:

-Kütüphanenin  neresinde  biliyor musun ?

-Biliyorum, bir pırlanta  mahfaza  içinde  olacak.

-Öyleyse  al  getir…

Atatürk,  Ruşen  Eşref  Ünaydın’a  dönerek :

-Oku…  Dedi.  Sonra  bana  baktı :

-Sen de dinle…  Diye ekledi.

Ruşen  Eşref  Ünaydın’ı n  okuduğu   bölümleri   büyük bir dikkatle dinliyordum. Atatürk’te aynı ilgiyle dinliyor, sanki o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu. Gözleri  değişmeyen  bir  noktaya  saplanmıştı.  Okuma işi  bittikten  sonra  bu  konu   üzerinde   Atatürk’le   Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı.

Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na   başlayışının   hikayesiydi.

Atatürk, son  Padişah  Vahidettin  tarafından   Saraya çağırılmıştı.

Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona  şu  soruyu  sormuştu:

–Şu  gördüğünüz  düşman  gemilerini  buradan  nasıl  çıkarabilirsiniz?

-O  gördüğünüz  zırhlılar  karada  yürümez.

-Peki  bu   işi  nasıl   yapabilirsiniz?

–Emredersiniz.

-Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun…

Ve  kendisine şu   görevi  veriyor :

–Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınız. Samsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdır. Şark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun

Padişah Atatürk’ün elini sıkıyor. Oda Saraydan ayrılıyor.

Çürük Bandırma teknesi Karadeniz’in azgın dalgaları arasında yol alırken işgal kuvvetleri  işi  haber almış, fakat çok geç kalmıştır. İngiliz zırhlıları Bandırma vapuruna yetişemeden Atatürk Samsun’a ayak basmıştır.

Konuşmanın burasına gelince Atatürk bana döndü.

Anlaşılan o gün Karabekir hakkında Saip’le yaptığım konuşmayı unutmamıştı:

–Onun yerine  Samsun’a çıkıp,   askeri   elbiselerimi  yırtıp,  üniformamı  attıktan   sonra  Karabekir  Paşa benim tayınımı kesmiştir. Millî Mücadele’ye olan hizmetlerini de bu zaviyeden incelemek lâzımdır…

Aradan yıllar geçmişti. O sırada gazetelerde Karabekir Paşa’nın anıları yayınlanıyordu. Karabekir bu yazılarında yaptığı hizmetleri sıralıyor “Her şeyi ben yaptım. Ben olmasaydım Türk milleti kurtulamazdı… “ gibisinden sözler ediyordu. Atatürk’e de az bir pay bırakıyordu.

O sıralar biz İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayındaydık. Atatürk, gazetelerdeki bu yazılara  biraz  sinirlenmiş  olacak  ki,  birden şunları söyledi:

Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım…  Eğer bu memleketi bir Karabekir’le  bir Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık… Oturup ağlamak  lâzım! (2)

Peki, sonra ne oldu da:

Mustafa Kemal Paşa putlaştırıldı?

Ve Mustafa Kemal Paşa’nın sağlığında diktirdikleri da dahil,  bu kadar heykelle amaçlanan neydi?

Devam edecek

İzmir’in gerçek kahramanları ve fazla bilinmeyen Balıkesir Kongreleri

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır

(1-2) “Atatürk’ün uşağı’nın gizli defteri” Cemal Granda