İnsan, Din ve Devlet gerçeği; Dünya aydınlar üzerinden Cumhuriyet ve Laiklikle aldatıldı mı? (2)

Düşünmeyen (okumayan-sorgulamayan) bir aklın, özgürleşmesi, içi boş kazan misalidir.

Cumhuriyet, ‘Temsili Demokrasi’ ise, Cuntacı, Darbeci ve diktatörler -Cumhuriyet kavramında- nereye oturmaktadır?  Bu bir aldatmaca değil midir?

-Semavi din, Yaratıcının kulları arasındaki ilişkileri düzenleyen, “Kurallar Manzumesi”,

-Laiklik, (İnsanların) yaptığı bir “Yasalar Demeti”dir.

-Öyle ise, Yaratıcının tavsiyelerine karşılık ortaya konulan “Laiklik” Yasalar Demeti, Yaratıcıya, kullarının bir cevabı olmaktadır?

Yaratıcı; “Öldürmeyecek, çalmayacak ve zina yapmayacaksın…” Der;

Kul; “Öyle şey olur mu? Kazanmanın ahlakı mı olur! Üstelik ‘Dini ve ahlakı olan aç kalır!’

Son bin yıllık süreç…

-1215 İngiltere’sinde “Magna Carta/Büyük Ferman” ile, “toplum güçleri arasında bir denge kurulur ve kralın yetkileri din adamları ve halk adına sınırlanır. Ve bu anlayışla 1640’lı yıllara gelindiğinde siyasi görüş ayrılıkları nedeniyle bir kez daha kavgaya tutuşulur ve bu kez kralın tek başına yönetim yetkisini (parlamento ile) elinden alınır.

-1789 Fransa’sında yapılan ihtilal ile Kral yönetim masasından tamamen atılır. Şimdi kraldan sonra sıra Kiliseye gelmiştir. Bu kez “Laiklik, Sekülerleşme!” anlayışı ile, Kilisenin de hakkından gelinir. Ortada kim kalmıştır? (Burjuva-küresel) Sermaye! Artık Parası olan düdüğü çalacaktır.

-Gelinen durumda artık ne Kral temsil edilmektedir, ne de Klise…

-Şimdi temsil edilen yegane şey, (Küresel sermaye) Paradır.

-Aslında gelinen yeni durumda insan açısından değişen-gelişen yeni bir şey yoktur. Mızrakların yerini füzeler, Derebeyi-Ağanın yerini bankalar-tefeciler almıştır.

-“Cumhuriyet”, bilenlerine göre “Temsili Demokrasi”dir. Peki, bakalım öyle midir?

-Parlamento olmadan Kral mutlak söz sahibi olduğuna göre, (Cumhuriyet ve bir adım sonrası) ortada konuşulan yönetim/rejim “Demokrasi” olmayacaktır.

-Kilise, Devleti yönetmeye talip olduğunda ise durum yine aynı olacaktır,  yine kastedilen manada “Cumhuriyet/Demokrasi” yoktur

-Kralı ve Kiliseyi devre dışına bıraktığımızda, bunların yetkisi kime geçmektedir? Temsil edenlere değil mi?

-Diğer ifadesi ile, Meclis, Hükümet ve Cumhurbaşkanları/Devlet Başkanı‘na.

-Laik anlayışla dini; Cumhuriyet anlayışı ile Kralı oyundan çıkardık.

-Bakalım şimdiki yeni oyun kurucuları kimlerdir?

-Yönetimin adı Cumhuriyet ancak, yönetim başında silah zoru ile yönetimi gasp eden bir diktatör bulunmaktadır.

-Eğer, Cumhuriyet, Temsili Demokrasi ise, bu (Cunta-Darbe) Krallık veya Saltanattır. Ve ortada ne -başka- bir kuvvet vardır, ne de Kuvvetler ayrılığı.

-“Efem Asınız! Efem Kesiniz! Oy için eller havaya kalksın! Asmayalım da besleyelim mi!”

Yargı; “Biz Cumhuriyet ve Laik sistemin bekçisi ve teminatıyız.”

Ordu; “Aaa… Olur mu asıl biz Cumhuriyetin, Laikliliğin ve Devrimlerin bekçisiyiz”

Bürokrasi; “Amanın! İrtica var! Hemen bir Darbe yapmalı!”

Meclis Duvarında bir yazı;

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Ve önünde darbeci bir asker konuşmaktadır.

Yargı, Adaletin temsilcisi, bekçisidir.

Ordu; Sınırların bekçisidir.

Bürokrasi; Halkının hizmetçisidir.

-Sizce de öyle değil midir?

“Cumhuriyet” nasıl tanımlanmaktadır?

-“Temsili Demokrasi!”

-Gerçeğinde ne imiş?

-Güç ve Güçlülerin temsilcisi.

Ve Laiklik;

-Laiklik, “Din ve Devletin birbirinin uzağında durması” mı;

-Diğerini haklaması mıdır?

Devam edecek

-Acı ama gerçek;

1838’de (ekonomik manada) yarı bağımlı, 1952’de (siyasi manada) tam bağımlı mı olduk?

İnsan, Din ve Devlet gerçeği; Aydınlanmayana, Din, Cumhuriyet ve Laiklik kamburdur (1)

İnsan olmak farkında olmaktır.

İnsan olmak farkında olmaktır.

 

İnsanı İktidar, Devleti Tahakküm, Cumhuriyeti Gücün Temsili, Laikliği Din ve Devletin Birbirinin Hakkından Gelmesi olarak ele almamışsanız kendinizi aldatmış ve yaşamını boşa harcamışsınız, demektir.

Başlarken…

İnsan inandığıdır. “Bilenle bilmeyen bir olur mu?” İnsanı “Kamil” yapan; kendisini ve inancını doğru olarak öğrenmek ve değerlendirebilmek derecesi’dir.

Din; insanı derinden etkilediği için devletlerin ilgi odağındadır. Açık ifadesi ile, Devletin, Dini Kontrol Ederek halkını kontrol edeceğini, düşünmesidir.  “Laiklik” kavgasının ana nedeni budur.

Devlet;“Devlet kendi düzeyinde egemen olacaktır; bu, dış dünyaya karşı bir egemenliktir. Ama toplum da devlete karşı egemen olacaktır; ayrıca “yurttaş / birey”, hem devlete, hem de topluma karşı egemen olacaktır. Bütün bu yapıların çiğnenemez haklarının alanı çok iyi tanımlanmış olmalıdır..”(1)

Cumhuriyet; Temsilen yönetmektir. Neyi (gerçekten) temsil ediyorsanız. Elbette, Temsil ettiklerinizin değerleri, beklentileri çizgisinde. Cumhuriyet, temsil yetkisini ele geçirdiğinde terör estirmek değildir.

Laiklik; Laiklik her şeyden önce bir din takıntısıdır ve gerçek bir ayrılığı benimsemek yerine, din üzerine kurallar koyarak onu yönetmek niyetindedir.

-“Laiklik, dinselin konumunu düzenleyen bütün yasalarda ortak bir ilke biçiminde oluşur. “

-“Hukuka göre, laiklik ne bir düşünce biçimi. Ne bir felsefe, hatta ne de bir ilkedir; geçerliliğini yasa koyucunun iradesinden alan yasalar bütünüdür.”

-Laikliğin gerçekliği, doğrudan siyasal niteliklidir.

“…Sonuç olarak güçlü bir devlet olmadan gerçek laiklik olamaz; siyaset, sekülerleşme sürecinin odağıdır. “(2)

Sekülerleşme; Sekülerleşme (dinden bağımsızlaşma), hiçbir siyasal içeriği olmayan bir toplum fenomeni: Dinsellik insan hayatının merkezi olmaktan çıkınca, hayat pratikleri, insanların dünyaya verdikleri bir anlam olarak dinin ve aşkınlığın iradesine tabi olmayacak.

-Sekülerleşmenin doruk noktası, dinin yumuşak bir geçişle ortadan kalkmasıdır. (3)

Ve Türkiye’de Laiklik;

“…Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşü de bu yöndeydi.

-Onun laikliği aşırı militan, hatta açıkça din karşıtıydı.

-Ülkesinde İslam’ın ağırlığından söz edilse bile, bazı kısıtlamalara uğramıştı.

-Nitekim, Atatürk Kilise-Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü.

-Türkiye’de imamlar din işlerini yöneten bir kurum olan Diyanet’e bağlıdırlar. Ücretleri Diyanet tarafından ödenir, hatta vaazları bu kurum kaleme alır.

-Günümüzde pek çok Fransız yorumcu, laikliğin bu devletçi uygulamasına özlemle bakıyor.  (4)

**

Giriş bölümünü kapatmadan; (*)

-Din anlayışının, “Coğrafya ve kültürle yakın alakası vardır.

-Balkanların farklı bir İslami yorumu, algısı vardır, Ortadoğu, Lübnan ve Çölde (dış dünyaya uzak yerlerde) yaşayanların farklı bir din anlayışı, yorumu vardır.

-Dağda ve Çölde yaşayanların dindarlık anlayışları daha sert olabilmektedir. Sahilde yaşayanların daha farklı tecrübeleri…

-Din anlayışında farklı bir durum da, Yorumların dinin kendi yerine konulmasıdır.

-Aslında, Otorite, dinin metni ve Peygamberin söyledikleridir.

-İslam’da, Kuran ve Hadis dışında bir otorite yoktur.

– Bir İslam âlimi otorite değildir.

-Bu nedenle ilk önce neyin otorite olduğu çok iyi belirlenmiş olmalıdır.

Suudi Arabistan’da (Devletin) siyasi kanadı Suud, Dini kanadı Muhammed bin Abdülvahhab’ın ailesinin bir araya gelmesi ile oluşmuştur.

-Suudi devleti; Siyasi kanatla, ulema kanadının bir araya gelmesiyle kurulmuş bir devlettir. Ve bir iktidar paylaşımı sözkonusudur.

-Körfez ülkelerinde ulema sınıfının büyük nüfusu vardır.

-Bu, (Siyaset-Ulema) işbirliği; dinin hedefini gerçekleştirmek için mi, yoksa (mevcut durumların) statükoların korunması için mi yapılmaktadır.

-Herhalde (görünen) Dinin hedefledikleri değil, kendi iktidar ve paylaşımları olsa gerek!

-İnancı tekeline aldığını düşünen bir Din Alimi, onun adına konuştuğunu zannetmektedir.

-Gerçeğinde, kimse otorite değildir.

-İslam’ı örnek verirsek, ortada yazılı bir metin ve Peygamberin söyledikleri vardır. Otorite, din alimleri değil, (yazılı metin) Kuran’dır

-Ortada (Bir Kuran) aynı metin ve aynı Peygamber, (mezhepler arasında bu kadar ortak payda varken), Şii, Sünni ve diğer mezheplerdeki tartışmaların (kavganın) arka planında olan nedir?

-Olan şudur; İşin siyaset tarafında olanların (sınıfların) bu (kavga) ortamında nemalanmaları, nemalanmak istemeleridir.

 

Devam edecek…

-İnsanlar, Dini (tekeline alanların) üzerinden olduğu gibi, Cumhuriyet ve laiklik üzerinden de mi aldatılmaktadır.

Resim;http://refusetobeacoward.com/2013/02/27/what-is-in-fact-the-true-truth-the-truth-

Açıklama ve kaynaklar;

(*) Yazılanların bir kısmı, TRT 1, “07.50-09.00” sabah programındaki konuşmalara aittir.

(1)Türkler ve Kürtler: “Nereden Nereye? MURAT BELGE

(2) İslam’a karşı Laiklik, Olivier Roy,  Sahife:19

(3-4) A.g.e

 

Yenilmiş Galipler! Bayar, ‘”Atatürk’e teklif edeceğim, altı oku milli bayrağımız yapalım” (son)

Halka bir uygulamayı, "Dayatır yaptırırım!!" diyenlerin hiç biri bugün ortada yoktur. Ancak, halk, kendisi olarak buradadır.

Halka bir uygulamayı, “Dayatır yaptırırım!!” diyenlerin hiç biri bugün ortada yoktur. Ancak, halk, kendisi olarak buradadır.

Bayar’ın CHP’ye mutiliğine gelince: Bayar, belki de bu partiye İnönü’den daha çok bağlı ve onun mutisi idi…Nadir Nadi’nin yazdıkları doğru ise, babası Yunus Nadi ile birlikte Bayar’la sohbet ederlerken cereyan eden bir konuşmayı Şöyle anlatır: Bir aralık Bayar, ‘ Atatürk’e teklif edeceğim, partinin altı okunu (altı oklu parti amblemi- logosu)  milli bayrağımız yapalım !’ demez mi?

Ayyıldızı Şarklılığın ve geriliğin dış belirtisi sayıyordu. Bu dış belirtileri altı oka çevirmekle Batı’ya daha kısa yoldan yaklaşabileceğimizi mi düşünüyordu?” Nadir Nadi, babası ile birlikte bu teklife hayret etmişler, “Koyu CHP’li” olan kendileri bunu ret etmişler. (1)

İnönü kararını vermişti. Atatürk, kendisi ve CHP’ye mutiliği ile tanınan ve bu sebepten de sözünden çıkmayacak birisi olan Celal Bayar’ı Fethi Okyar’ı olarak bulmuştu. Muhalefet partisini o kuracaktı. “İnönü, muhalefetin Celal Bayar’ın liderliğinde yapılmasını, teşvikten de çok, ısrarla istemiştir. Bayar’a defalarca haber göndermiştir.” (2) Elçisi yukarıda bahsettiğimiz üzere Kâzım Özalp’dı.

Fethi Okyar, SCF’nın (Serbest Cumhuriyet Fırkası) kuruculuğunu başlangıçta İnönü’den korktuğu için nasıl ret etmiş ise (3) Bayar da aynı korku sebebiyle parti kurmak hususunda endişesini dile getirmiş,

-“İnönü’nün ipi ile suya inilmez. Hırslı ve kinci bir adamdır. Fırsatın bulursa bir kaşık suda boğar, adamı ipe götürür” demişti.’’(4)

Burada bir açıklama için ara veriyoruz.

Celal Bayar, (Demokrat Parti’nin) anlaşmalı olarak kurulacak olmasına rağmen, ilerleyen dönemde başına gelecekler için ne demektedir?

-“İnönü’nün ipi ile suya inilmez. Hırslı ve kinci bir adamdır. Fırsatın bulursa bir kaşık suda boğar, adamı ipe götürür”

-“Adamı ipe götürür!” Neticede götürmüştür, ancak, “Mutemet Adam”ı olan Celal Bayar’ı değil, ondan daha amatör olan Adnan Menderes ve arkadaşlarını.

İnönü, Bayar’a parti kurması için defalarca haber göndermiş, Bayar, en sonunda” Güçlükle razı edilmişti.”(5)

Bu arada Bayar, parti kurmak için İnönü’nün “icazetini almak uğrunda onunla bizzat görüşmüş, İnönü, “Kendisine istenen teminatı şifahen vermişti. (6) ’Atatürk’e bağlılığı, İnkılaplara olan saygısıyla başarabilecek tek insan Bayar, kendisini yeni ve mukaddes bir misyona hazırlıyordu…. Bayar’ın kuracağı muhalefet partisi, devrimler için bir teminattı.” (7)

İnönü, Nihat Erim’e Bayar ve arkadaşlarına güvendiğini şöyle dile getirmişti:”

‘DP iktidara gelirse halimiz nice olur?’ gibi konuşmalara İnönü daima: ‘Hiçbir şey olmaz!… Demokrat idareciler, dini siyasete alet edecek insanlar değildirler, devrimleri ortadan kaldırmazlar. Bayar, devlet hizmetinde çalışmış bir insan, “Menderes genç bir istidat (kabiliyet). Köprülü neden bizdeki şu veya bu zattan daha az vatanperver olsun!” (8)

İnönü ile Bayar Arasında Muvazaa (gizli anlaşma) Şartları

Aralık 1945 sonlarına gelindiğinde İnönü ile Bayar arasında yapılan görüşmeler sonucu CHP’nin karşısında muhalefet partisinin kuruması görevi Bayar’a verilmiş, muvazaanın başta gelen şartı bu olmuştu. Yani Türkiye’de demokrasiye geçiş mücadelesini İnönü- Bayar ikilisi yürüteceklerdi.

“Gerçi sahnede, bir tarafta İnönü, değer tarafta Celal Bayar gibi iki eski ihtilalci vardı. Ve öyle görünüyordu ki, onlar, gene sahnede ve kumanda mevkiinde kalacaklardı. Evet durum böyleydi ve bu iki insandan hiçbiri, kumanda mevkiini terk etmeyeceklerdi.”(9)

 “DP, Celal Bayar tarafından bir muvazaa partisi olarak kurulmuştu.” (10)

 “İnönü, Türkiye’ye demokratik bir düzen getirmekten çok, Batı dünyası için göstermelik bir muhalefet yaratmış, başına da eski Başbakanlarından ‘mutemet adamı’ Celal Bayar’ı münasip’ görmüştü.

Bayar, ‘Milli Şef’in bu eğilimine boyun eğmiş, Demokrat Parti bir muvazaa partisi olarak siyaset sahnesine girmişti. Bayar muhalefeti, İnönü iktidarıyla ülke “gül’ gibi yöneteceklerdi. Milli Şef, sürekli olarak Bayar’a ne yapması gerektiğini gösteren ‘talimatını’ iletiyordu. (11)

Muvazaa şartları:

İnönü’nün talimatı veya muvazaa şartları şunlardı:

1-Dini siyasete âlet etmemek. İrticaya karşı olmak.

2-Dış politikada aynı olmak.

3-Köy Enstitüleri ve köy eğitim seferberliğini devam ettirmek.

4-Devrimler ve Atatürkçü düşünceden taviz vermemek.

5- Hükümet ve Meclisin otorite ve itibarını zayıflatmamak (12)

İnönü’nün istediği bu şartlar yerine getirilmezse “Demokrasinin kaderi” ne olacaktı? Buna, İnönü’nün damadı Toker şu cevabı verir:

-“Çok partili sistemin bunlara zarar verebileceği inancına eriştiği anda Milli Şefin Demokrasi’ye paydos diyeceği muhakkaktı. Bunların ötesindeki her tenkide, bütün çalkalanma ve dalgalanmalara tahammül göstermek niyetindeydi ve bunu  Bayar anlamıştı.” (13)

İnönü’nün kendisi de şunları söylemişti: “… Yaptığımız bir tecrübedir. Muvaffak olursak ne âlâ, Olmazsa vazgeçer, birkaç sene daha eski usulde gideriz. Sonra yeniden tecrübe ederiz.” (14)

İnönü’nün, muvazaa şartlarından olarak, en büyük önemi verdiği İki husus “İrtica” ve “Dış Politika” konusu olmuş, neredeyse “İnönü- Bayar Mukaddes İttifakı” bu iki konudaki fikir birliği üzerine kurulmuştu. İnönü en çok irticadan korkarmış. Bu konuda şunları söylemiş:

“Ben irticanın kokusuna o kadar hassasımdır ki, Cumhuriyeti kurduğumuz günden beri bilirim o kokuyu… Katil, hırsız, komünist, faşist hepsi canından korkar. Ama mürteci (irticacı – gerici) öleceği zaman kendisinin Hz. Peygamberin yanma gömüleceğini sanır… Bunlarda ölüm korkusu yoktur. Her şeyi yaparlar”. (15)

Daha önce “iki demokrasi deneyimi “ TCF ve SCF sırf “irticaya taviz vermek” ten kapatılmışlardı. Tabii ki bu suçlama enine boyunu tartışılabilir. Bu satırların yazarının kanaatine göre, halk CHP ve icraatlarını sevmeyip adı gecen partilere akın ettikleri için CHP yok olacağı endişesiyle bu partileri kapattırma yoluna gitmişti.

Sonra, bu partilerini kurucuları her defasında irticaya karşı olduklarını söylemişlerdi. Kapatılmalarının ana sebebi Devrimlere halkın tepkisi idi. (16)

İnönü’nün DP’nin programına onay verişi: Bayar ve arkadaşları, İnönü’nün komutuyla parti kurma kararı alınca, bir araya gelerek kuracakları DP’nin programını hazırladılar. Bayar, partinin kuruluşu ve program açıklaması resmen yapılmadan önce programı İnönü’ye götürüp ondan onay almak için randevu istedi.

Olup bitenleri Toker” den okuyalım:

-“İnönü, kendisinden İstenen randeuyu derhal verdi. Bayar, yeni partinin programını elinde Çankaya’ya çıktı. Parti’nin rozeti de hazırlanmıştı. Ve Bayar onu da getiriyordu. Cumhurbaşkanı kendisini köşkün kütüphanesinde kabul etti…

DP rozeti üzerinde şakalaşmalardan sonra Bayar: ‘Paşam bunu da yakanızda görmek bize şeref verecektir dedi. İnönü programı aldı ve sordu:

-‘Terakkiperver’de olduğu gibi, “Itikat-ı diniyeye riayetkarız’ diye bir madde var mı?’ Celal Bayar:

-‘Hayır Paşam. Laikliğin dinsizlik olmadığı var” dedi.

-‘Ziyanı yok. Köy Enstitüleriyle, ilkokul seferberliğiyle uğraşacak mısınız?’ ‘Hayır.

-‘Dış politikada ayrılık var mı?’ ‘Yok.’

-O halde tamam.’ (17)

Yukarıdaki alıntılardan ve olayın birinci dereceden şahitlerinin ifadelerinden anlaşılacağı üzere, Tek Parti Dönemi, anlaşmalı olarak kurdurulan Demokrat Parti ile de devam etmiş,

Deneyimsiz politikası Menderes’in başına buyruk hareket etmesi sonucu Bayar’ın, en başında dediği gibi;

“İnönü’nün ipi ile suya inilmez. Hırslı ve kinci bir adamdır. Fırsatın bulursa bir kaşık suda boğar, adamı ipe götürür”

İfadesinde olduğu gibi çizgi dışına çıkanlar!, “iple götürülmüştür.”

Sonrasında da;

-Tek Parti Dönemi, şekil değiştirerek darbelerle devam ettirilmiş, o da yapılamayınca (bu kez asker  vesayeti yerine) Yargı Vesayeti devreye sokulmuştur.

Sırada herhalde Sermaye Vesayeti olmalıdır.

Sonlandırırken;

-Yaklaşık 90 yıldır bu ülkede:  filli manada Halkın iradesinin yansıdığı bir yönetim olmamıştır.

-Cumhurbaşkanı seçimlerinin Kanlı-Canlı-Heyacanlı! Olmasının arkasında bunun, yönetimin Halkın iradesinin Temsiline dayanmamasının kavgası vardır.

Sonsöz:

-Bu ülkede hiçbir zaman, kastedilen manada bir “ Cumhuriyet” veya Laiklik anlayışı olmamıştır.

-Aslında, “Cumhuriyet” diye bir kavram da yoktur.

-Nasıl yani, peki, bize anlatılanlar nedir?

-Onlar, “Laiklik Anlayışı”dır. (“Kilise ve Devletin bağımsızlaştırılması” kastedilse de, aslında devletin bu süreçle birlikte kilisenin ve inananlarının tepelerine binmesidir.)

-Yine anlamadım, “Cumhuriyet eşittir Laiklik” ise, (Cumhuriyet nasıl Temsili Demokrasi olabilmektedir?)

-Onun uzun hikâyesi gelecek yazının konusu olacaktır.

-Bakalım halkımız hangi “pembe rüyalar”la uyutulmuş ve hala ısrarla uyutulmak istenmektedir?

Resim; http://www.3aegitimaraclari.com, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar;

Meraklıları daha geniş bilgi için;  Süleyman Kocabaş, “Saklanan Gerçekler”, Kitanına bakabilirler.

(1) Nadir Nadi, sahife: 278 (Naklen Saklanan Gerçekler)

(2) Metin Toker, Tek Partiden Çok Partiye, sahife: 52

(3) Okyar, hatıralarında yazdığı üzere, “Bizde muhalefete tahammül güçtür. Şimdiye kadar görülen misaller (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası örneği) ispat etmiştir. Rica ederim beni İsmet Paşa ile karşı karşıya getirmeyiniz” demişti. (Okyar, s. 12 – 139)

(4) Nadir Nadi, s. 276 – 277, Selek, Milliyet, 1 Ocak 1975

(5) Sabahattin Selek, Ölümünün I. Yıl Dönümünde İnönü ve Demokrasiye Geçiş, Milliyet, 29 Aralık 1974

(6) Başar, Hatıralarım, C. II, s. 88

(7) Baban, sahife. 28

(8) Baban a.g.e, 29

(9) Süreyya aydemir, İkinci Adam, C. E, s. 465

(10) Nesimi, sahife: 233

(11) Cüneyt Arcayürek, s. 154

(12) Metin Heper, İsmet İnönü, Yeni Bir Yorum Denemesi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999, s. 167, Toker, Tek Partiden Çok Partiye, s. 127

(13) Metin Toker, Tek Partiden Çok Partiye, s. 112 – 113

(14) A.g.e: sahife: 128

(17) A.g.e: sahife: 112-113

(16) Saklanan Gerçekler, Sahife:89

(15) Sabri Babacan (Der.), inönü’den Anılar, Bilgi – Haşan Yayınlan, İstanbul, 2005, s. 82

Yenilmiş Galipler! İnönü Celal Bayar’a DP’yi anlaşmalı kurdurdu ve Menderes harcandı (4)

Bağımsızlık, "Güçlü" olmaktan veya güçler arasında bir "Denge" olmaktan geçmektedir. Değilse, "Uydu"sunuzdur.

Bağımsızlık, “Güçlü” olmaktan veya güçler arasında bir “Denge” olmaktan geçmektedir. Değilse, “Uydu”sunuzdur.

Celal Bayar; “Adnan Bey sus! Sakın bu konuyu bir daha başka yerde açma, malum gazeteler tahrikiyle silahlı kuvvetlerin içindeki cunta Türkiye’de ihtilal yapar” der. Menderes cebinden çıkardığı bir mektubu masanın üzerine bırakarak dışarı çıkar.

Mektupta şunlar yazılıdır:

– “Analarının ve babalarının Fransa da hizmetçilik yaptığı bir ülkenin başbakanı olmaktan utanç duyuyorum, istifamın kabulünü arz ederim. Adnan Menderes.”

Menderes’in istifadan vazgeçmesi için epeyce uğraşılır ve hanedan hanımlarının yurda dönmelerine izin verilmesi şartıyla Menderes istifadan vazgeçer.

Dönüş:

İstanbul’a dönenler arasında Sultan II. Abdülhamid’in hanımı ve kızı da vardır.

Bir sabah erken saatte Teşvikiye’deki evlerinin kapısı çalınır. Kapıyı Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan açar. Gelen kişi Menderes’tir..” (1)

Demokrat Parti nasıl kuruldu?

İsmet İnönü, Demokrat Parti’yi Celal Bayar’a anlaşmalı olarak (hatta zorla) kurdurdu.

İşte bizim (Saklanan Gerçekler’imiz ve) hikâyemiz,

İnönü’nün Demokrasi’ye geçiş İsteği 19 Mayıs 1945 Nutku  (*)

II. Dünya Harbi, Almanya’nın yenilgisi sonucu bu devletin Müttefiklerle mütareke (ateşkes) anlaşması imzaladığı 7 Mayıs 1945’da bitti. Bunun hemen arifesinde Nisan 1945’da harpten sonra dünyaya yeni bir sulh düzeni vermek için Amerika’nın San Francisco şehrinde bu adla anılan konferansa, harbe katılan devletler yanında, bu konferanstan önce kurulan Birleşmis Milletlere üye olan devletler katılmışlar, her iki eylemde de konunun içinde harbi Demokrasi Cephesi denilen Müttefikler kazandığı için dünyada ve ülkelerde düzenin demokratik esaslara göre tanzim edilmesine ağırlıklı bir atmosfer ortaya çıkmıştı.

Dışta bunlar olurken içte de gerek otoriter yönetimin ve gerekse harp ortamının getirdiği sıkıntılar hat safhaya varmış, bunlardan kurtuluş için demokratikleşmeden başka çare kalmadığı zihinlere yerleşmeye başlamıştı.

İşte dünyanın ve Türkiye’nin 1945 ilkbaharına girdiği böyle bir havada, “Dünyaya uyum sağlamak için” denilerek, Türkiye’nin de demokratikleşme havasına girdiği kendisini gösterdi. Böyle bir ortamda bütün gözler Milli Şef İnönü’ye çevrilmişti. Acaba o ne diyecekti? Çünkü, Türkiye’de otoriter rejim bütün özellikleriyle sürüyor, her şey İnönü’nün iki dudağı arasında Söylediklerine göre cereyan ediyordu… “(Saklanan Gerçekler)

Şimdiki sistemimiz baştaki şahsa dayanmaktadır. (2)

Bu türlü idareler ekseriya pek parlak başlar, hatta bir süre parlak devam eder. Fakat bunun sonu yoktur. Baştaki şahıs sahneden çekildiği zaman nasıl bir akıbetle karşılaşılacağı bilinemez. Tek parti rejimleri normal demokrasi usulleri ile idare şekline intikal edemedikleri, hiç değilse bu zaruri olan intikali tam zamanında yapamadıkları için yıkılmışlardır. Yıkıntının arasında da birçok zahmetlerle meydana getirilen birçok eserlerin hepsi heba olmuştur. Memleketimizi böyle bir akıbetten korumalıyız. Ciddi ve esaslı bir murakabe ve muhalefet sistemlerine süratle geçmeliyiz.

İnönü elini, yanında oturan Erim’in dizine acıtırcasına vurur ve devam eder:

Ben ömrümü tek parti rejimi ile geçirebilirim. Ama, sonunu düşünüyorum. Benden sonrasını düşünüyorum. Bu sebepten vakit geçirmeksizin işe girişmeliyiz.”

Ve Toker, kendisi ekliyor. “İşte, 1945 Mayıs ayında Çankaya’nın kapalı kapılan arkasında konuşulan buydu.” (3)

“Demokrasi Devrimi”: İnönü’nün (19 Mayıs 1945) nutkundan ve yukarıdaki değerlendirmesinden çıkardığımız sonuçlar şunlardır:

1- Türkiye’nin hali hazırdaki rejimi diktatörlüktür.

2-1923’de ilan edilen Cumhuriyet, esasında bir halk idaresidir (demokrasi anlamında). 1945’e kadar Cumhuriyet idaresinde yapılanlar demokratik ilerleme ve tekamülü sağlamak içindir.

‘3- Harbin getirdiği sıkıntılar olmasa idi, demokratik tekamül devam edecek, çok partili hayata erkenden geçilebilecektik.

4- Harp bittiği ve sıkıntılara çare bulma süreci başladığı için demokrasiye geçmeye engel kalmamıştır.

Atatürk döneminde demokrasiye geçememenin gerekçesi olarak Devrimleri korumak gösterilmişti. İnönü, kendi döneminde harp sıkıntılarını gösteriyor. Artık, Devrimlerin tehlikeye gireceği endişesi yoktur. Çünkü bunlara “tutmuş” gözü ile bakılıyordu. Sonra, bunlan korumak için kurulacak partilerle “muvazaa anlaşmaları” yapılacaktır. (4)

5- İnönü’ye göre, Tek Parti düzeni ilelebet yaşayamaz. Yıkılırsa birçok kazanımlar heba olur. İnönü’nün bundan kastı, bir halk ayaklanması veya darbe anında Atatürk’le beraber yaptığı devrimlerin tehlikeye girmesidir. Yumuşak bir geçişle bunlar korunmalıdır.

6-İnönü, demokrasiye sıhhatli geçişin ancak kendi liderliğinde olacağına inanmaktadır.

Bütün bunların yerine getirildiği göz önüne alınırsa İnönü döneminde Devrimlerin devamı ve yeni devrim yapılmasına yönelik olarak “Demokrasi Devrimi” nden bahsedilebilir.

İsmet İnönü’nün Milli Şeflik döneminde en büyük hizmeti, “Ülkeyi tarafsız tutmak ve harbe sokmamak” olmuşsa Demokrasiye geçiş dönemindeki en büyük hizmeti de işte bu “Demokrasi Devrimi” olmuştur kanaatine varılabilir. Tabii ki, bunlar çeşitli yönleriyle tartışılabilir. Ama, genel kanaat yukarıda bahsettiğimiz gibidir..” (Saklanan Gerçekler)

Gerçeğinde burada anlatılanlar bir yere kadar doğrudur. İlerleyen bölümde burada -demokratikleşmede- bir samimiyetin olmadığı çok açık olarak görülecektir.

İnönü: “Amerika’ya demokrasiye geçeceğimizi müjdeleyiniz”:

Bunun bariz belgesi, 5 Mart 1945’de Dışişleri Bakanı Hasan Saka’nın başkanlığındaki heyetle San Fransisco’ya giden Feridun Cemal Ekin’in yazdığı bir hatıra yazısında şöyle dile getirilmiştir: “Amerika’ya Dışişleri Bakanı rahmetli Hasan Saka’nın başkanlığı altında, benim de delege olduğum geniş bir heyetle katılacaktık. Cumhurbaşkanımıza veda ettim. İnönü bana şu kayda değer sözleri söyledi:

‘Amerikalılar çok partili demokrasiyi ne zaman kuracağımızı sizlere sorabilirler. Bu soruya şöyle cevap verirsiniz: Savaş bitince bu amacı gerçekletirmek cumhurbaşkanımızın en aziz arzusudur. (5)

Dikkate değer nokta şudur ki. Cumhurbaşkanı, San Fransisco’daki devletlerin delegelerine ve özellikle Birleşik Amerika’ya Türkiye’de çok partili hayatın yakında başlayacağı hususunda teminat gönderirken Türk kamuoyu rejimde bu türlü bir değişiklik yapılacağı hakkında henüz kesin bir bilgi sahibi değildi. (6)

Aynı doğrultuda Toker’in yazdıkları: “Kendilerinden (Amerika’daki temsilcilerimiz) Ankara’dan gönderilen talimatlarda kötü havayı değiştirmek için elden gelen gayretin gösterilmesi isteniliyor, bilhassa demokratik bir hayat tarzına geçmiş olmamızın duyurulması bildiriliyordu. (7)

Mustafa Reşit Paşa ve Mustafa İsmet Paşa

Anlaşılan, Türkiye’de yüz yıl sonra tarihin tekerrürünün karşılığı o zamanların “Taçsız Sultanı” Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın günümüzdeki benzeri Milli Şef Mustafa İsmet Paşa (İnönü) idi. Demek ki, roller aynı, figüranlar değişmişti. Mustafa Reşit Paşa da o yıllarda, kendisi tarafından İngiltere’nin nüfuzuna sokulduğu bu devlete karşı, İngiliz Büyükelçisi Stanford Canning tarafında dikte edilen 1839 ve 1858 ıslahat fermanlarının uygulanacağına dair her türlü teminatı veriyordu.

Avrupa: Demokrasiye geçilecek: Demokrasiye geçmesi baskısı, yalnızca Amerika’dan değil, çeşitli kombinezonlar sebebiyle bütün Avrupa devletlerinden geliyordu: “Batılı devletler, Cemiyet’e ( Birleşmiş Milletler) Türkiye’nin tam üye olarak kabul edilmesi için sistemini demokratikleştirmesi gerektiğine dair bazı telkinler, bu devletler tarafından yapıldı.” (8)

1945 yazında İngiliz Başbakanı M. Attlee’nin bütün Avrupa devletlerinden – bu arada Türkiye’den – istediği şu idi:

-“Avrupa’da birçok hükümet vardır ki, halk seçimlerinden vücut bulmuş sağlam esaslara dayanıyorlar. Her tarafta milletlerin arzusunun muzaffer olmasına yardım etmek niyetindeyiz. Serbest seçimlere dayanan ve harap olan Avrupa kıtasının imarına iştirak edecek demokratik hükümetlerin kurulmasını temenni ediyoruz.”(9)

Buraya kadar yazılanlardan özetle:

Göstermelikte olsa Demokrasi’ye geçmek,

-Ne İnönü, ne de bir başka Türk siyasetçisinin isteği ve görüşüdür.

-“Göstermelik Demokrasi!” Islahatlar gibi Batının dayatmasıdır.

-Sonradan yaptırılan darbelere bakılınca aslında ABD ve Avrupa, bizlerin (gerçek) Demokrasi’ye geçmesini istememektedir.

-Peki, Neden?

Halkın seçtiği bir liderle kimse oynayamaz ve uluslararası ikili anlaşmalarda Arap ülkelerin diktatörlerine olduğu gibi (devirmekle)  tehdit edilerek diledikleri anlaşmaları yaptıramazlar. (Dileyenler, 12 Eylül darbesinden sonra verilen tavizlere ve Yunanistan -NATO meselesine bakabilirler.)

-“Vay canına! Şimdi anlaşıldı Vehbinin kerrakesi! (işin içyüzü!)

-Halk, (kendisinden olmayandan başka) Kimsenin umurunda değildir.

Devam edecek…

-İnönü ve Bayar birlikte yeni bir parti kuruyorlar, elbette anlaşmalı olarak…

Resim;www.haberinvakti.com‘dan alınmış alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar;

(*) (İnönü’nün) 19 Mayıs Nutku: Açıkçası Türkiye, demokratikleşmesi içir İnönü’den gelecek bir açıklamayı beklerken, İnönü’nün 19 Mayıs 1945 Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla Ankara’da 19 Mayıs stadında verdiği nutukta demokrasiye geçiş isteğini dik getirmesi hem sürpriz oldu hem de sürpriz olmadı. Sürpriz oluşu, geniş halk kitlelerine yönelikti. Sürpriz olmayışı bir kısım aydın ve bürokratlar nezdinde idi. Çünkü bunlarda İnönü’nün demokratikleşme mesajı verme ümidi çok kuvvetli idi.

İnönü, nutkunda demokrasiye geçmeye yönelik isteğini şöyle dile getirdi: “Memleketimizin siyasi idaresi; Cumhuriyet kurulan halk idaresinin her istikamette ilerlemeleri ve şartlarıyla, gelişme devam edecektir. Harp zamanlarının ihtiyatlı tedbirlere lüzum gösteren darlıkları kalktıkça memleketin siyasi ve fikri hayatındâ demokrasi prensipleri daha geniş ölçüde hüküm sürecektir. En büyük demokrasi müessesi olan Büyük Millet Meclisi, ilk günden itibaren idareyi ele almış ve memleketi demokrasi yolunda mütemadiyen ilerletmiştir.

Büyük Meclisin şimdiye kadar parlak bir surette ispat ettiği hakikat, halk idaresinin, memleketi serbest düşüncelere ve hürriyet hayatına, alıştırmaya eriştirmesi ve geçmişte olan otoriter idarelerden daha kuvvetli olmuştur. Büyük Meclis, az zamanda büyük inkılaplar geçirmiş bir memleketin, sarsıntılara uğramadan, daha ziyade ilerlemesini temin edecektir…

Türk Milleti, İkinci Cihan Harbi’nde, siyasi ve mânevi bakımdan temiz ve başarılı bir İmtihan geçirmiştir. Büyük |k Millet Meclisinin kudretli elinde olan millet idaresi, demokrasi yolunda olan gelişmesinde devam edecektir.” ( İnönü Söylev ve Demeçleri 1919 -1946, C. I, s. 442 )

Kaynaklar;

(1) Devamı için bakınız; http://www.canmehmet.com/bir-mektup-ve-yikanan-bulasiklar-anne-ne-olur-affet-bizi-gec-geldik.html

(2) Bunun anlamı, bir nevi “Diktatörlük” tür. Mustafa Kemal Atatürk de Ali Fethi Okyar’a SCF’ın kurdururken gerekçe olarak sarf ettiği “Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatör manzarasıdır” demişti. (Okyar, s. 14, -Saklanan Gerçekler’den naklen-)

(3) Metin Toker, s. 77 – 78

(4) Saklanan gerçekler, Sahife;27

(5) A.g.e, Sahife:30

(6)Burçak, s. 45 – 46 (Nihat Erim, İnönü, Demokrasi ve Dış İlişkiler, Milliyet, 14 Ocak 1974’den.)

(7) Toker, Türkiye Üzerinde 1945 Kâbusu, Akis Yayınları, Ankara, 1971, S. 116

(8) Turan İtler, Cumhuriyet Tarihimiz, Çağlayan Yayınları, İstanbul, 1969, s. 106

(9) Mustafa Çufalı, Türkiye’de Demokrasiye Geçiş Dönemi, Babil Yayınlan, Ankara, 2004, s. 16 (Tasvir, 17 Ağustos 1945’den nakil.)

Yenilmiş Galipler! Demokrat Parti, İnönü-Bayar ikilisi tarafından anlaşmalı olarak kuruldu (3)

Yahudi Düşünürlerin, örneğin, Moiz Kohen (Yeni ismi) Munis Tekinalp'ın, "Türkçülük" çalışmalarında önemli yeri vardır.

Yahudi Düşünürlerin, örneğin, Moiz Kohen (Yeni ismi) Munis Tekinalp’ın, “Türkçülük” çalışmalarında önemli yeri vardır.

 

İçerisinde, Muhalefet ve Sorgulama Özgürlüğü barındırmayan tüm inanç-sistem ve oluşumlar, yozlaşarak yokolmaya mahkumdur. Kendini şartlara göre yenilemeyen, yenilir ve  tükenir.

Tek Parti Dönemi”nde, içerisinde bulunulan siyasal ve ekonomik çıkmazlar nedeniyle bir çıkış yolu aranmasının yanında, Batılı Gelişmiş Devletlerin  elbette kendi çıkarlarına paralel “bir beklenti!” hesabı ile zorladıkları “Çok Partili Siyasi Hayat”ın hikayesine başlamadan, çok kısa bir özet de olsa, “Bir devlet nasıl (kuruldu) kurulur? ”Sorusuna cevap aramaya ve aranan cevabı vermeye çalışalım;

Bir Devlet’in kalıcı ve başarılı olabilmesi onu oluşturan halkın ortak değerleri üzerine kurulması, zorunluluğu vardır. Peki, Neden?

Bir devletin gücü, Onu oluşturan elemanlarının birbirleri ile (bir ortak değerler kümesi etrafında) kenetlenmesi, onun kalıcılığının, büyümesinin en büyük kaynağıdır.

Halkın –Devletin Omurgası’nın– ortak değerlerinin üzerine kurulmayan devletlerin bütünlüklerini korumaları ve ayakta kalmaları, çok sayıdaki örneğe bakıldığından nerede ise mümkün değildir.

Bu doğrultuda, İngiliz ve Fransız Devrimi, (Orta Sınıf; Köylü-Tüccar-İmalatçı) Burjuva tarafından (ortak değerlerinden ve çıkarlarından hareketle) ateşlenmiştir.

İslam’ın (yayılışının), tarihini bilenler, ilk inananlarını, verdikleri  destek ve katkılarını, (Köle) Bilal Habeşi (A1) ve (Tüccar) Ebu Bekir’i (A2) hatırlayacaktır.

Sabahattin Selek, (A3) “Anadolu ihtilâli” isimle eserinde, Osmanlının Tasfiyesinde sonra kurulan devleti anlatmaktadır.

“…Anadolu İhtilali bir Halk hareketi değildir. Bazı kimseler, bunu, millî burjuva hareketi olarak vasıflandırmışlardır. Bu iddiada da, büyük bir gerçek payı yoktur. Türkiye’de batı burjuvazisi gibi şuurlu ve teşkilâtlı bir sınıfın bugün bile bulunmayışı, kanaatimize doğrulamaya yeter. Anadolu burjuvalarını millî hareket İçinde olduğu kadar, dışında da görmekteyiz. Gerçi, Yeni Türkiye’nin kuruluşunda ve şekillenmesinde, burjuvazinin önemli etkisi olmuştur.

Ama, bu vakıadan. Anadolu İhtilâlinin bir burjuva İhtilâli olduğu hükmüne varılabileceğini sanmıyoruz.

Anadolu İhtilâli, aslî unsuru İttihatçılar (asker ve sivil) olan bir karma kadronun, daha doğrusu bir aydın ekibin yarattığı ve yürüttüğü bir harekettir. Buna, yabancı yazarlardan bir çoğunun da işaret ettiği gibi seçkinler hareketi diyebiliriz.

…Anadolu İhtilâlinin öncüleri ve yöneticileri de pek az farkla aynı fikir çizgisinde bulunuyorlardı.

Başlangıçta, ihtilâlin hazır bir İdeolojisi ve yetişmiş bir ideoloğu yoktu.

Hareketin şefi, aynı zamanda ideolog olmak zorunluğunda idi. Ve ihtilâlin ideolojisi, hareketle beraber, hattâ hareketin arkasından gelmişti.

Bu sebeple, Yeni Türkiye’nin kuruluşunda, ideoloji çok defa günün şartlarına uydurulmuştur. (Anadolu İhtilali, Sahife:702)

İttihatçılar da, Yeni Devletin kuruluşunda önemli sürtüşmelere ve çatışmalara sebep olarak, ihtilalin gücünü ve hızını azaltmışlardır. Bir İhtilalci teşekkülün mensubu olan İttihatçılar, Anadolu İhtilâlindeki rolleri dolayısiyle zaferde büyük hak sahibi idiler. İttihatçı kadro, bununla da yetinmeyecek, iktidar için hak iddia edecekti.

Özetlersek, Türkiye’nin gerçekten yenilenmesini engelleyen en önemli faktörler şunlardır:

1-Batının geçirdiği önemli tarihî çağların yaşanmamış olması.

2-…

3- İhtilâlin bir ideolojik hareket olarak başlamaması ve İdeolojinin hareketle beraber, hareketin içinde hazırlanması,

4- Harp ve İhtilâlin iç içe gelişmesi sebebiyle, millî kurtuluş harbinin zafere, her çeşit siyasî görüşü temsil eden bir koalisyonun yönetiminde ulaşması,

5- İttihatçı kadronun, ihtilâl ve harbin kazanılmasındaki büyük şeref payına dayanarak iktidara sahip çıkmak istemesidir.

Bunlar, zamanla az çok farkedilmiş ve sezilmiş gerçeklerdir. Millî hareketin nereye yöneleceği ve kurulmakta olan yeni devletin ne biçim bir devlet olacağı, daha harp devam ederken düşünülmekte ve tartışılmakta İdi.

Ahmet Ağaoğlu’nun “Hâkimiyeti Milliye” gazetesinde çıkan bir seri yazısı, bize bu hususta derli toplu bir fikir vermektedir.

10 Mayıs 1922 de başlayıp 15 Ağustos 1922 de biten bu yazı serisinde ileri sürülen endişe ve yapılan tahlilleri, Millî hareketin resmî organında yayınlandığı için, yalnız Ağaoğlu’nun görüşü olarak kabul etmek mümkün değildir.

Bu bakımdan, zaferin hemen eşiğinde yayınlanan seri yazının önemli kısımlar, üzerinde duracağız. (Sahife:703)

Ağaoğlu, “İhtilâl mi, İnkılâp mı?” başlıklı yazılarının ilkin şöyle başlamıştır:

-“Biz neyiz? Nereye doğru yürüyoruz?

-Geleceği nasıl düşünüyoruz?

-Ufkun öte tarafında bizi ne bekliyor?

-Memleketimiz ve halımız için gelecekte ne gibi bir hayat tasavvur ediyoruz?

özetle, hangi ülkünün gerçekleşmesine doğru yürüyoruz?”

Yazı serisi, bu soruların cevaplarını araştırmakla uzayıp gittiği halde, sorular cevapsız kalmıştır. Fakat, yazar, o günlerde herkes için meçhul olan bu soruların niçin cevaplandırılmadığını kesinlikle söylemiştir: düşünürümüz ye ideoloğumuz yok. ,

“Birleştiğimiz tek nokta; vatanı kurtarmak, millî varlığımızı ve İstiklâlimizi sağlamak.” diyen Ağaoğlu. “Bunu sağladıktan sonra ne olacak?” sorusunu ortaya atmaktadır.

Türkiye’de, gûnûmüze kadar gelmiş her ihtilâlde “hele bir yıkalım, sonra düşünürüz” parolası hâkim olduğu gibi, Ağaoğlu’nun belirttiğine göre o günlerin parolası şöyledir:

“Bir kere düşmandan memleketi kurtaralım, sonra, bu hususları düşünürüz.”

…Olayların gelişmesinden, millî hareketin, cumhurî bir millî devlete yöneldiği anlaşılmaktaydı. Fakat bütün bunlar, Ağaoğlu Ahmet Beyin şu acı gerçeği görmesine engel olamamıştı:

“Millî hareket, ne bir nazariyenin, ne de bir felsefe akımının, ne de belli bir siyasal ve sosyal eğilimin mahsulüdür.”

Ağaloğlu’nun düşünme istidadı olan kafaları sarsmak ve açıkça belli ki henüz İdrâk etmemiş olanlara, yeni düzende bir devletin kurulmakta bulunduğunu anlatmak İsteyen 18 ve 24 Mayıs. 1 Haziran 1922 tarihli yazılarında; Millî Hareketin ortaya koyduğu gerçekler tasnif ve tahlil edilmiştir. Ağaoğlu’na göre bu gerçekler şunlardır:

1- İstanbul, yöneticilik ve önderlik görevini kaybetmiştir.

2- Osmanlı devletinin cevheri Anadoludur; fakat, Anadolu İmparatorluk manzumesi içinde dışa düşmüştür.

3- Saray ve Babıâli İflâs etmiş, madde ve mâna olarak yıkılmıştır.

4- Anadolu halkının şimdiye kadar fark edilmemiş bir Özelliği ve değeri vardır.

Bu yazı serisinde yazar nihayet kurulacak devlette hükümet şeklinin ne olabileceğini araştırmakta ve çeşitli ihtimaller üzerinde durarak batı tipi demokrasiyi en uygun hükümet şekli olarak tavsiye etmektedir.

Ağaoğlu’nun makalelerinde Osmanlı Devleti düzeni, medrese ve tekke, toplumun sosyal yapısı, halkçılık, demokrasi. Marksizm, yer yer incelenmekte,  memleketin anlaşılmıyan fikrî bir hercümerç içinde yuvarlandığı belirttikten sonra şu yol gösterilmektedir:

“Kalple, hisle doğulu olmak; kafa İle batılı olmak”

“Kültür bakımından Türk-İslâm kalmak ve uygarlık bakımından Avrupalı olmak”

Görülüyor ki o günlerde millî hareketin resmî organı olan Hâkimiyeti Milliye Gazetesinde ileri sürülen fikir hiçbir yenilik getirmemektedir. İttihat ve Terakkinin görüşü, o gün de revaçta olan fikirdir.

Ağaoğlu Ahmet Bey, Büyük taarruzdan 11 gün önce, 15 Ağustos 1922 de çıkan son yazısını aşağıdaki cümlelerle bitirmiştir:

-“Bineenaleyh, İçeride karşımıza dikilen mesele şu: Acaba biz bu kerre de idari maslahat ederek, sağa, sola, öne, arkaya bakacak, yerimizden  kımıldamıyarak asırların omuzlarımıza  yüklemiş  olduğu ve dış baskıdan çok bizi, Varlığımızı dimağımızı kalbimizi vicdanımızı ezen müthiş bir mazinin kokmuş yükünün ağırlığı altında bocalıyacak mıyız, veyahut 7 devlete şeref ve istiklali için meydan okuyarak kağnısıyla tayyereleri deve ile tanklara karşı çıkan azametli bir milletin önderlerine yakışır bir  celadet ve kuvvetle silkinip, o mirasları üzerimizden atacak ve bu millete gerçek yolunu gösterecek miyiz?

İşte bütün mesele!”

**

Sebahattin Selek, CHP kültüründen (mutfaktan) gelen birisi olarak şahit olduklarını aktarmış ve araştırmacılar için önemli bir eser bırakmıştır.

Onun yazmadıklarını, belkide yazmak istemediklerini  biz yazarak, araştırmacıları adına sormuş olalım;

Peki, Yeni Devlet (Cumhuriyet) kurulurken, Hareketin içerisinde olan Yabancı Elçilikler ve Yahudiler nereye oturtulacaktır?

Örneğin;

-Bir Emanuel Karasu,

-Bir Halide Edip, (A4)

-Bir Moiz Kohen (Munis Tekinalp) (A5)

-Bir Hayim Nahum?

-Rusya ve O sırada ülkemizi işgalci eden İtalya, Fransa ve İngiltere’nin Milliyetçi Ankara Hükümeti’ne (maddi-manevi) yardımları, hatta büyük ölçüdeki destekleri?

Burada araştırmacılarına çok önemli bir görev düşmektedir.

Özellikle Yahudiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun Tasfiyesinde ve Yeni Devlet’in Kurulmasındaki kurgularda (planlarda) hangi amacı taşımışlardır?

Neden özellikle, “Türkçülük-Milliyetçilik” Fikri temeli’nin oluşturulmasında büyük çaba harcamışlardır?

Bunların ortak paydası neden Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması-tasfiyesi, özellikle Cumhuriyet ve Laik sistemin getirilmesi, yerleşmesidir?

Hareket Noktaları’nda, nihai hedeflerinde ne vardır?

Genel çerçevede bakıldığında görülen Yeni Devlet ile ilgili Kurucu Felsefe’nin, “Kervan yolda düzülür!” Anlayışı ile önceden bir “Fikri Temel” hazırlığının olmadığı ve ilerleyen süreçte, el yordamı (telkinlerle) oluşturulduğudur.

 

Devam edecek…

-Demokrat Parti çok açık olarak bir İnönü-Bayar yapımı, anlaşmalı kurulan bir siyasi partidir.

Resim; http://aliserdarbolat.blogspot.com.tr/2011/12/ataturk-inonu-bayar-kalesi.html
‘den alınmış alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(A1)”Bilâl-i Habeşî (581 -641), Habeşistanlı köle bir ailenin çocuğu olarak Mekke’de dünyaya geldi. İslamiyet’i ilk kabul edenlerden ve bunu açıktan ilan eden ilk yedi kişiden biridir. Ümeyye bin Halef’in, kölesi Bilal’in İslam’ı seçtiğini duyduğunda onu vazgeçirmek için ağır işkencelere başvurduğu rivayet edilir. Bilal’in işkenceler karşısındaki direncinin Mekkeli müşrikleri çok etkilediği söylenir.” Bakınız; 1)http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Enstitu&SubSection=EnstituSayfasi&Date=23.05.2003&TextID=588

2)İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, s. 232 (Vikipedi’den naklen)

(A2) Ebu Bekir (573 – 634), “Peygamber ilk vahyi kendisine haber verdiğinde Müslüman olmuştur. İlk Müslüman tarihçilere göre tüccardı. Kazancının büyük bir bölümünü İslam dini için harcadığı, yer alan Ebu Bekir ayrıca ilk Müslümanların İslam’a davet edilmesinde önemli rol almıştır.”

(A3) Sebahattin Selek (1921 -1990), Türk yazar ve siyasetçi. Tokat’a bağlı Erbaa ilçesinde 1921 yılında dünyaya gelen Selek, Erzincan Askeri Ortaokulu’nu, Bursa Askeri Lisesi’ni ve daha sonra da Kara Harp Okulu’nu bitirdi. Mezun olduktan bir süre sonra da subay olarak orduya katıldı. Ancak fazla uzun sürmeden 1944 yılında bu işinden ayrılarak 1947-50 döneminde Ant gazetesinde ve sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin İşçi Bürosu’nda görev aldı. Ardından 1957 yılında Selek Yayınevi’ni kurdu. 27 Mayıs Darbesi sonrasında da Basın İlan Kurumu’nda kurucu genel müdür olarak göreve başladı. 1940’ların ikinci yarısında CHP İstanbul İl Başkanlığı bünyesinde işçi bürosu oluşturulmuştur. Başkanlığına CHP il örgütünden Dr. Rebii Barkın, genel sekreterliğine yine CHP örgütünden Sabahattin Selek getirilmiştir. Sebahattin Selek, 1966 yılında Anadolu İhtilali adındaki eseriyle Yunus Nadi Ödülü’nü kazandı. Daha sonra da 1973-77 yılları arasında CHP Ankara milletvekili olarak mecliste görev yaptı.

(A4) Halide Edip Adıvar (1884 -1964) Türk yazar, siyasetçi, akademisyen, öğretmen. Halide Onbaşı olarak da bilinir. Halide Edip, 1919 yılında İstanbul halkını ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatiptir. Kurtuluş Savaşı’nda cephede Mustafa Kemal’in yanında görev yapmış, sivil olmasına rağmen rütbe alarak bir savaş kahramanı sayılmıştır. Savaş yıllarında Anadolu Ajansı’nın kurulmasında rol alarak gazetecilik de yapmıştır.

MERAKLISINA NOT; Halide Edip için “Yahudi” olduğu iddiası vardır. Kaynak için bakınız;

http://www.canmehmet.com/wp-admin/post.php?post=5231&action=edit

(A5) Munis Tekinalp: (Moiz Kohen, 1883, Serez – 1961, Nice), Türk milliyetçilik akımının önde gelen üyelerinden olan yazar ve düşünürdür. Tekinalp, 1883’te Serez’de, bir hahamın oğlu olarak Yahudi bir aile içinde “Moiz Kohen” adıyla dünyaya geldi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Selanik’te çıkan Asır adlı bir Türkçe gazetede yazılar yazdı. Balkan Savaşı’ndan sonra İstanbul’a geldi. İsmini “Munis Tekinalp” olarak değiştirdi. 2004 yılında Liz Behmoaras tarafından kaleme alınan Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi adlı kitap Munis Tekinalp’in yaşam öyküsünü konu almıştır. Tekinalp hakkındaki en önemli kitap Jacob M. Landau tarafından kaleme alınan Tekinalp: Bir Türk Yurtseveri (1996) başlıklı kitaptır. Kitapta Tekinalp’in II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan düşünsel serüveni, hem kendi yazılarından örneklerle hem de Landau’nun değerlendirmeleriyle izlenebilir. (Bilal Habeşi-Ebu Bekir ve Moiz Kohen bilgileri, Vikipedi’den naklen)

Yenilmiş Galipler! Bu ülkenin siyaseti 94 yıldır hiç değişmedi, değiştirilmesine izin verilmedi (2)

Bu ülkede aydın yok!" Var da; Aydının konuşmasına tahammül mü yoktu? Sonsuza kadar kandırmak mümkün değildir.

Hep şikayet edilmiştir; “Bu ülkede aydın yok!”  Bu ülkede  aydın var da; Aydının konuşmasına tahammül mü yoktu? İnsanları sonsuza kadar kandırmak mümkün değildir.

70 yıl önce (göstermelik) çok partili hayata geçtik. Çok Partili Hayata geçtik ancak, Tek Parti iktidarı (siyasetiyle) devam etti. İnanılır gibi değil, ancak, gerçek budur.  Buyurunuz gerçekler pazarına! Önce ağzımızı biraz tatlandıralım!

İnönü’nün 1950 seçimleri sırasında Barutçu’ya söyledikleri:

-“Başka türlü bir hareket, rejimi bir ayaklanmayla sona erdirmek olurdu… Bu ülke gezgin İstiklal Mahkemeleriyle yönetilemez. Atatürk sağ olsaydı, yönetimi beş yıl daha sürdüremezdi. Diktatörlük devrimle yıkılmaya mahkûmdur. Biz demokrasiye doğal yollardan ülkeye yerleştirmeye çalışıyoruz. (1)

İnönü dönemine gelindiğinde atık Devrimler tamamlanmış, Bunlara tutmuş ve yerine oturmuş gözü ile bakılıyordu. “Halk Partisi geçmişteki iktidar tekelini, devrimleri yapmak ve korumak gerekçesiyle haklı göstermeye çalışmıştı. Çok partili sisteme geçiş uğruna girişilen mücadelede ise, devrimlerden çoğunun halk çoğunluğu tarafından benimsendiğini göstermiştir. Hükümeti kontrolleri altına almadıkları sürece gerici kuvvetleri mevcut müesseseler yoluyla kontrol altında bulundurmak; hatta zor metotlar kullanmadan devrimlere riayet etmelerini sağlamak mümkündür.” (2)

Prof. Karpat’ın “gerici kuvvetler” yorumunu değerlendirirsek, bu, getirilecek demokrasinin sıkı kontrolü demokrasi olup, kurulacak yeni partiler düzenini buna göre dizayn ederek, özellikle sistemin tehdit değerlendirmesinde yer alan “ gerici (irticai) ve komünist tehlike” yi iktidara getirmemek plan ve hedefi vardır ki, bunun için düzen partisi CHP’nin karşısında Demokrat Parti “muvazaalı ve icazetli” olarak kurulacak, birbirlerinin mutemedi ve mutisi İnönü – Bayar ikilisi anlaşmalı olarak işi götürecekler, bu iki partinin dışındaki partilere iktidara gelmek için izin verilmeyecek, bunun adına da demokrasi denilecektir.

Esasında bu bir çeşit “Otokrasi” idi. Bir bakıma kontrollü demokrasi. Daha radikal bir tepki ile bütün olup bitenler halka ‘demokrasi” diye yutturulmuştu. (3)

Demokrasi “Tepeden inme” geldi:

Osmanlıdan günümüze Türkiye’de Batı tipi demokrasi mücadelesi, halk hareketi ye geçiş döneminin görgü tanığı ve hem de Demokrat Parti’ nin kuruluş safhasında aktif rol alan Bayar’a  göre, bize demokrasi, gelmesi Batı’daki gibi bir “halk hareketi” değil, “tepe”den yani, sivil – asker bürokrasinden gelen bir hareketti.

Bina, temelden yapılmaya başlanır; biz demokrasi binamızı tavandan başlayarak yapmaya başlamıştık. Bunun için Bunun için de temeli sağlam olmayacak, en küçük bir esintide yıkılıp gidecekti ki yaşadığımız darbeler süreci bunun bir göstergesi oldu. Demokrasi binamız darbecilerin elinde çatır çatır yıkılırken kimsenin sesi çıkmadı.

İnsan kendi eserine sahip çıkar. (4)

‘Serbest işadamı, burjuva, kendi şuurunu hisseder, hürriyet peşinde koşar ve Devlet idaresine iştirak etmek vazifesini anlarsa 0 zaman demokrasi kuvvetle bir teminata mahzar olmuş Olur. Batı’da bu rejim burjuvaya dayanarak kurulmuştur. Bizde de demokrasinin temeli, bekçisi bu serbest işadamı, varlıklı sınıf olabilir.’’(5)

Batı’da hürriyet ve demokrasiyi hür düşünceli aydınlar ve iktidardan bağımsız burjuva sınıfı (zengin sanayici, tüccar ve işadamları) getirmiştir. Bizde ise yalnızca “kalem bürokrasisi  getirmiş, “hazineden geçinmeli” aydınlar ve yine hazine desteği ile palazlanmaya başlayan yarı – bağımsız burjuva sınıfı ise ona tabi olmuş, bu işte köylüler, işçiler gibi nüfusun % 80’i teşkil eden geniş halk kitlesi hiçbir zaman kale alınmamış, hareketin içinde olmamış, zaten o, Atatürk ve İnönü dönemlerinde  “hakları” değil “ödevleri” olan bir kitle olarak görülmüştür.

“Demokrasi Devrimi” de Osmanlı reform süreci ve devrimleri gibi tepeden inen olması yanında “ideolojik bir temel ve tutarlılığa” da sahip olamamıştır. “Türkiye’de demokrasi hareketleri iyi belirtilmişbir doktrine göre olmaktan ziyade, pratik zaruretlere dayanılarak yürütüldü. Siyasi gelişmenin dayandığı esasların tartışılması çok az yapıldı. 19. Yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğunda görülen, sağlam ideolojik temellerin eksikliği bu devrede de kendini gösteriyordu.”(6)

”… İsmet İnönü’nün demokratik bir düzene girmemize razı, daha doğrusu buna mecbur olmasının ikinci nedeni iktidarın aşırı yıpranmış bulunması, kötülüklerin alabildiğine yaptırılması, her yerde, kahvelerde, trenlerde, otobüslerde halkın açıktan açığa suçlamış olması ve hele o ana kadar her işin başında görmeğe özendiği için en ağır kınamaların kendisini göstermesi idi.” (7)

Seçim propagandalarında CHP hiç kalabalık toplayamıyor, mitingleri çok sönük geçiyordu. DP’nin mitingleri gece bile olsa meydanlar dolup taşıyor, genel başkanı Bayar “Kurtar bizi baba” diye karşılanıyordu. Gazeteci görgü tanığı Toker’in yazdıkları

“Adana’dan Tarsus’a gittik. Ben hep Bayar’ın otomobilindeydim. Halk heyecan içinde Muhalefet liderini bekliyordu. Her yerde sokaklar doluydu. Millet Bayar’ı görünce: ‘Yaşa babamız…Kurtar bizi babamız.. Var ol İstiklal Harbi’nin kahraman Galip Hocası’ diye bağırıyordu.

Yollardan geçmek imkanı yoktu. Hep, geç kalıyorduk. Mersin’de halk tam altı saatten beri Bayar’ı bekliyordu. Saat 23 olmuştu. Binlerce kişi ayakta idi. Bunları evlerine döndürmek kabil değildi, (8)

İnönü’nün demokrasiye geçileceğini açıklaması, CHP’nin İçinde ve dışında zaten yeni parti kurma hevesinde olan kimse CHP karsısında “muvazaalı ve icazetli” bir rol oynayacaklara kendisi ve rejim için tehlikeli olmayacak” partiyi kurdurmak için gizli –açık harekete geçti; teşvik etti.

CHP Koalisyonunda yer alan toprak ağalarının statüsü ve bunda yaşanan çözülme:

Atatürk ve İnönü dönemlerinde nüfusun % 80’ine yakınını meydana getiren köylü kitlesi toprağa dayalı bir ekonomik düzen içinde yaşıyor, geçimini tarımla uğraşarak temin ediyordu.

Osmanlı toprak düzeninde önceleri iyi bir sitem olarak yer alan Tımar ve Zeamet toprak düzeni, giderek bozulmuş, sonunda bunlar lltizam’a verilmişti,

iltizam demek, devleti ait bu toprakların şahıslara kira karşılığı verilmesi idi. Zamanla “kira”, “tapu”ya dönüştürülmüş, Anadolu’da devlet toprakları üzerinde oturan bir yığın toprak ağası ve eşraf türemişti.

Köylüler, toprakları az veya bulunmadığı bunların için  bunların Çiftliklerinde işçi olarak neredeyse karın tokluğuna çalışan bir feodal tebaa”ya dönüşmüşlerdi. Tabii ki bu, sosyal huzursuzluk meydan getiriyordu. Bu huzursuzluğu gidermek, Atatürk döneminde dile getirilerek “çözüm” olarak çiftçinin topraklandırılması gündeme gelmişti. Bu, ya hâlâ hazinenin elinde bulunan topraklar dağıtılarak, ya da toprak ağalarının mülkiyetindeki topraklar kamulaştırma yoluyla bedelleri ödenerek toprağı olmayan veya az olan çiftçilere verilecekti. Bununla ilgili kanun tasarıları Atatürk döneminde ciddi olarak düşünülmüş, fakat “Devrimleri yapmak ve tutturmak endişesi” ile ertelenmişti.

Buna sebep ne idi?

Anadolu’da toprak ağaları ve eşraf, içinde halk olmayan “CHP Koalisyonu”nun önemli ortakları idiler. Bunlar, Cumhuriyet ilan edilir edilmez; Osmanlı döneminden İmtiyazlarını korumak için hemen yeni rejim ve kadrolarına yanaşarak onlara, isteyerek veya istemeyerek destek vermişler, bu destekten bu kadrolar. Devrimleri taşraya kadar indirip tutturmak için azami derecede faydalanmışlardı. Yani bir nevi koalisyon ortakları arasında “Al gülümü ve gülünü” havası yaşanmıştı. Bu sebepten Atatürk döneminde Atatürk- İnönü ikilisi, Devrimleri yapmada kuvvetli bir müttefik ve koalisyon ortağından mahrum kalacakları için toprak ağaları ve eşrafı darıltmaktan kaçınmak zorunda kalmışlar, bu sebepten Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu düşüncesi İnönü dönemine sarkmıştı. (9)

Bununla ilgili kendi hatıram şöyledir: Doğup büyüdüğün Kayseri / Develi’de benim bildiğin iki toprak ağası aile vardı. Köylüoğulları ve Develioğulları, Köylüoğullarının Develi’nin doğusunda yarı dağlık yarı ovalık kısmında toprakları vardı Develioğullarından Emin Develioğlu’nun toprakları, Yeşilhisar – yahyalı karayolu boyunca yer alan topraklardı. Halk arasında buna “Emin Be’y’in çiftliği” derlerdi.

Bu iki aile de Atatürk ve İnönü dönemlerinde CHP’li idiler. Köylüoğulları sonuna kadar CHP’li kaldılar. Emin Develioğlu, “imtiyazlı” halini korumak için olacak ki, “fırıldak gibi döndü denilerek Demokrat Parti içinde yer aldı. Hatta, yanılmıyorsam DP’den Kayseri milletvekili bile seçildi.

“Emin Bey Çiftliğinin” akıbeti kötü oldu. Topraklarında ırgat olarak çalıştırdığı köylüler, zamanla bunları mal edildiler.

Bu yüzden Emin Bey ile aralarında kavga yaşandı, Emin Bey, topraklarını hibe veya düşük fiyata köylülere satarak çiftliğini dağıttı. Bizim köylülerden de onun çiftliğinde ırgat olarak çalışan aileler vardı. Kayseri ovasının toprak ağası olarak duyduklarım isimleri ise CHP Milletvekili Turhan Feyzioğlu’nun babası Sait Feyzioğlu, Adem Çilsal ve Molululardır. Adı geçen ovada geniş toprakları varmış. Bu aileler Atatürk ve İnönü dönemlerinde CHP’nin Kayseri’de il başkanları, içlerinden CHP milletvekilleri çıkan aileleri olmuştur…

Atatürk ve İnönü dönemlerinde toprak ağası olanların çoğu, Ermeniler ve Rumların Anadolu’dan kovulmaları sonucu, CHP’li  olmaları sebebiyle çeşitli “kanuni hileler” ile hem bunların bıraktığı topraklar hem de Osmanlı’dan kalma çok büyük bir yekün tutan vakıf topraklarının çoğunu zimmetlerine geçirmişler, özellikle bunlar, bu statüleri gereği CHP Koalisyonu’nda yer alan toprak ağalarının “En hızlı CHP’lileri” olmuşlardı.  Babam anlatırdı; “Hiç acımadılar, yetim mallarına bile kondular” derdi.  (10)

Yukarıda yazılanlar kısaca özetlenirse;

-Başımıza gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiş!

-Meğer biz ölmeden ölmüşüz de ağlayanımız yok! (muş)

Resim;http://arastirmaci-burhaniscan.blogspot.com.tr/2014/04/erdogan-tirivirilari-mugalatalar.html (altyazı tarafımızdan düzenlenmiştir.)

Kaynaklar;

(1) Faik Ahmet Barutçu, Siyasal Hatıralar, C. II, Ankara, 2001, s. 417 (Naklen, Saklanan gerçekler)

(2) Prof. Dr. Kemal Karpat,sahife; 375 (Naklen; Saklanan Gerçekler)

(3) “SAKLANAN GERÇEKLER DEMOKRASİYE NASIL GEÇTİK?” (1945-1946), Süleyman KOCABAŞ, Sahife;58

(4) A.g.e

(5) Ahmet Hamdi Başar, Yaşadığımız Devrin İçyüzü, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1960, s. 38 (Naklen saklanan gerçekler)

(6) Prof. Dr. Kemal Karpat, s. 183

(7) Hikmet Bayur, Atatürk – İnönü İlişkilerinin İçyüzü, Son Havadis, 11 Şubat 1968 (Ertunç, s. 358’den nakil.)

(8) Saklanan gerçekler, sahife:61

(9) A.g.e, sahife;68

(10) A.g.e. Sahife: 69

Yenilmiş galiplerin Propaganda Devletleri, Sanal Bağımsızlıkları ve Mankurtlar (1)

Akıl, bir terazidir. Ona tartması, ölçmesi ve değerlendirmesi için "bilgi-deneyim" vermelisiniz. ki; Akılsız-Bilgisiz olmasın.

Akıl bir terazidir. Ona tartması, ölçmesi ve değerlendirmesi için “bilgi-deneyim” vermelisiniz. ki; Akılsız-Bilgisiz olmasın!

 

Sorgulamak farkındalığın kapısıdır.  “Ananın ak sütü gibi helal olsun!” Veya “Cennet anaların ayakları altındadır.”  İfadelerinde,  kastedilen; her ana ve her ananın sütü müdür? Elbette değildir.

Bu ifadelerle dillendirilmeyen;

– Helal olan; “Helal” olarak kabul edilen yiyeceklerle beslenen annelerin sütü;

-(Cennetin) “Cennete giden yolda yürüyen anne”nin ayakları altında olduğudur.

Başlamadan konunun üzerine kurulduğu;

Yenilmiş Galipler,

– Propaganda Devletler, 

– (Sanal) Bağımsızlık ve

Mankurtlar’ı kısaca açalım;

Yenilmiş Galipler için ünlüPirus Zaferi” (*) örnek verilmektedir.

Pirus Zaferi ; Her şeyinizi kaybederek, daha doğrusu feda ederek bir “zafer!” kazanmaktır. Elbette buna bir “zafer!” denilirse.

Propaganda (üzerine inşa edilmiş) Devletler;

Propaganda; Politik bir amacı veya iktidarın çıkarlarını destekleyen bilerek çarpıtılmış veya saptırılmış bilgilerdir.

Progapanda; Kitle iletişim araçları kullanılarak, İnsanların düşünce ve davranışlarını etkilemek, tarafsız bilgiler yerine, hedef kitleyi etkileyecek önceden hazırlanmış bilgiler vermektir.

Propaganda da; Olaylar abartılır, gerçekler saklanır, yoğun olarak halkın kafasını karıştırma teknikleri kullanılır.

Propaganda ;Genellikle içerdeki veya dışardaki  (hedefine aldığı kişileri) düşmanı insanlık dışı göstermek ve ona karşı nefret yaratmaktır.  Düşman (olarak seçilenler)  hiç yapmadıkları şeyler için suçlanır ve bu sayede zihinlerde hatalı bir imaj oluşturulur.

Propaganda (oluşturma) teknikleri;  

– Korkuya başvurma:  Önceden seçilmiş semboller kullanılarak bir (düşman tipi) imajı ve anlayışı oluşturulur. Bu imaj ve anlayış (üzerinden) korku devamlı olarak işlenir. Buna “Çekiç siyaseti!” aynı yere vurarak etkiyi güçlendirmek, denilmektedir.

-Tren etkisi: Hedef kitleye “herkes bunu (örneğin; Tüm Medeni Dünya!) yapıyor” diyerek  bir hareket tarzını kabul ettirmek.

-Parıltılı genellemeler: Bilgi veya akıl yürütme gerektirmeden kabul edilmesini sağlamak için yüksek değer taşıyan olgular ve inançlarla alakalandırılmış, yoğun, duygusal olarak çekici sözlerdir. Yurt sevgisi, memleket; barış, özgürlük, onur, v.s. gibi duygulara alakalandırılır. Sözler muğlak ve herkes için başka bir manaya gelebilecek olsa da anlamları hep olumludur:

-Damgalama: Bu teknik propagandanın hedefini nefret edilen veya istenmeyen bir şeyle damgalayarak onun hakkında bir önyargı oluşmasını sağlamayı içerir.

-Günah keçisi: Suçu aslında suçlu olmayan bir kişiye veya gruba atmak. Böylece gerçekten suçlu olanlar korunur veya sorunun çözümüne harcanacak çabalardan dikkat başka yere çekilir.

Özetle propaganda;  bir politika, amaç için yapılır. Kalıcılığı için hükümetler, politik partiler  ve kontrollerindeki uzantılar (medya-yayınlar) tarafından sürekli olarak desteklenir.

(Sanal) Bağımsızlık;

Sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde,  bir ideal etrafında toplanmış insanların oluşturdukları Devlet’in bağımsızlığı; “Olmazsa olmaz!” sınıfına giren mal ve malzemeleri (silahları) kendi imkanları ile üretebilmesi veya bunlara kabul edilebilir karşılıklarla (bir satınalma gücüne) sahip olabilme yeteneğine bağlıdır.

Bağımsızlık, “bir milletin veya bir devletin, kendi vatandaşları veya nüfusu tarafından özgürce yönetilebilmesidir. Yani egemenlik haklarının başkasının elinde olmamasıdır.”

Mankurt; Türk, Altay ve Kırgız efsanelerinde bahsedilen bilinçsiz kölelere verilen bir isimdir.

Mankurt haline getirilmek istenen kişinin elleri ve kolları bağlanarak başı kazınmakta, kazınan baş, ıslak bir deve derisi sarıldıktan sonra öylece kızgın Güneş altında bırakılmaktadır. Kurudukça gerilen Deve Derisi, kölenin başını bir mengene gibi sıkarak ona  inanılmaz acılar vermekte ve onun aklını yitirmesine neden olmakta ve kişi bu işlem sonucunda,  bilinçsiz ve her isteneni sorgusuzca yapacak hale gelmektedir. Mankurt, Cengiz Aytmatov’un 1980 yılında yazdığı Gün Olur Asra Bedel adlı eserinde,  bazı işlemler sonucu öz benliğini yitirerek kendisini kimliksizleştiren düşmanının kuklası haline gelmiş bir zavallı insan tipidir.

Mankurtizm; “Sosyal kimlik değiştirme ve öz köküne yabancılaşma” temalarını karşılayan bir terim olarak sosyal psikoloji literatüründe yerini almıştır.

Yukarıdaki tanımlardan hareketle İfadelerimizin ne anlama geldiğini örneklemek için yaklaşık, 100-150 yıl geriye gitmeden önce işlenecek konuları başlıklar halinde vererek biraz daha açalım;

İçeride birliğini tesis etmemiş hiçbir devletin,  “Büyük Devlet” olması mümkün değildir.

Bağımsızlık, söylemlerle değil, rekabetçi devletleriniz kadar ekonomik ve siyasi manada güçlü olmak ve bu güçler arasında bir denge olmayı zorunlu kılmaktadır.

-Halkları bir arada tutan “ortak değerler”dir. Düşmanların yaptıkları ilk iş, bu ortak değerleri aşındırmak ve yozlaştırmaktır.  (Ortak değerler; bir dil, din, kültür olabildiği gibi karşılıklı gösterilen “saygı” da olabilmektedir.)

Önceden çocuklarına ve gençlerine,  ülkeleri ve toplumları için doğru olanları öğretemeyen   ailerinin bireylerinin ileride, toplumlarının, ülkelerinin yönetimi adına doğru karar almaları mümkün olmayacaktır.

Dış borç, ülkenin ilk planda siyasi bağımsızlığını, ikinci planda ekonomik bağımsızlığını yok etmektedir.

Bir topluluğu (aşireti) “Devlet” yapan değerleri aşındırmaya başladığınızda, gerçekte aşındırdığınız aşiretlerin varlığı değil, Devletin temel-yapı taşları‘dır.

Bu ülke, 1853’de Kırım Savaşı ile -çaresizlkten- bir tuzağa düşürülmüştür. Aynı tuzak, 1945 yılında (NATO’da) kurulmuş ve yine ilginçtir! “tıkır tıkır işlemiş!”, “Bin yıllık devlet geleneğine sahip insanlar!” bunun farkına varmamış, varamamış, varmış ancak umurunda olmamış mıdır?

Çok partili hayata geçmemiz (DP, gerçeği) bir (CHP-İnönü) planı, bir İnönü-Bayar tezgahıdır. (Siyaset manasında bire bir) CHP’nin devamıdır.

Bir ülke ekonomisi ve kültür yapılandırılması: 3 Banka, 3 Kanka ve (iki bankanın yaptığı kitap yayınlarına) sınırlı ellere! ihale edilmesi hiçbir şekilde izah edilemez. Para ve bilgi dar alanda tekelleştirilerek hapsedilmesi, ülke yararına değildir.

Çağına göre; Tarım Toplumu, Tarım-İmalat-Ticaret Toplumu, Sanayi Toplumu veya Bilgi Toplumu olamayanların “Bağımsız” olmaları ham hayaldir.

Kendi köklerinden beslenmeyen toplumlar, meyvelerini, (Halkının aklı-emeği-alın terini) ; kendisini besleyen (yabancı) kültürün sahibi devletlere altın bir tepsi içerisinde (belki de farkında olmaksızın, gönüllü olarak!) sunmakta,  aktarmaktadır.

-Meraklıları ülkede (medya kapsamında) yayınlanan ve kanaat önderlerince işlenen  “Kültür Değerleri”ne baktıklarında  (hangi Kültürü-Yaşam Şeklini) ne görmektedirler?

 

Devam edecek…
Resim; “http://www.ixirhaber.com/kultur-sanat/13-eylul-2012-gunun-karikaturu-h33108.html” sitesinden alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(*) Pirus zaferi, yıkıcı büyüklükte kayıplar pahasına kazanılan bir zafer. Kazanan tarafın başka bir zafer kazanamayacak kadar fazla yıprandığı imasını taşır. MÖ 280 ve MÖ 279 yıllarında Grek kolonisi Tarentum Kralı Pirus Roma’ya saldırır ve ne pahasına olursa olsun savaşı kazanmak için her şeyini feda eder. Sonunda Pirus, savaşı kazanır; ancak 50 filin desteklediği ordusunun tamamını kaybeder. Savaşı kazanmıştır, ama yanında koskoca ordudan arta kalan üç-beş sefilden fazlası kalmamıştır. Pirus’un bu zaferin ardından “Tanrım, bir daha böyle bir zafer verme” dediği söylenir. Kaynak; Mustafa Özbek, Başkent Üniversitesi Sh.: 27 (Vikipedi’den naklen)

 

 

İngilizlerin gözetiminde yaptırılan Yunan İşgali ile Osmanlılar Türkleştirilir. “Üç Maymun!” hikayesi (son)

Gerçeklerinizle yüzleşmeden, eski defterleri kapatmadan, (sorunları çözmeden) yeni bir başlangıç mümkün değildir.

Gerçeklerinizle yüzleşmeden, eski defterleri kapatmadan, (sorunları çözmeden) yeni bir başlangıç mümkün değildir.

Çok önceleri bir yerde mutluluk içinde yaşayan bir maymun krallığı ve aynı yerde bir de şeytan yaşarmış. Bu maymun ülkesinde bir inanca göre şeytanı gören lanetlenir ve bu lanetlenmiş olan da krallığı felakete götürürmüş.

Bu krallıktan üç maymun ormanda bulundukları sırada şeytanla karşılaşırlar.

Maymunlardan biri şeytanı görmemek için gözünü kapatmış ama sesini duymuş,

Diğeri kulağını kapatmış ama şeytanı görmüş,

Üçüncü maymun ise hem sesini duymuş hem de görmüş ama kimseye söylememek için ağzını kapatmış ve hemen oradaki bir ağacın kavuğuna gizlenmişler.

Olayı kimseye anlatmamak için birbirlerine söz vermişler.

O günden sonra krallıklarının geleceği için bu üç maymun hep birlikte biri gözünü, diğeri kulağını, üçüncüsü de ağzını kapatarak yaşamaya başlamışlar.”

“Görmedim…Duymadım…Konuşmadım!”

Osmanlının tasfiyesi ile kurulan Yeni Devlet’in oluşturulmasına giden  tüm yollar  (Büyük Britanya) İngiltere’ye çıkmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmemizin sonucunda, 30 Ekim 1918’de yapılan Mondros (Teslim Belgesi) Antlaşması ile birlikte ülkemiz, dönemin büyük devletleri (galipler) tarafından Kasım 1918 tarihinden itibaren işgal edilmiştir.

Mondros Antlaşması’na göre;

-Osmanlı Devleti, Ordusunu terhis ederek, silahlarını teslim edecektir. Bunlarla beraber işgalci devletler, gerek gördükleri durumlarda ülkenin dilediklerini yerlerini işgal edebileceklerdir.

-Bu “işgal edebilirler” maddesi, ilerleyen süreçte Osmanlı Devleti ve Hükümeti’nin elini kolunu bağlamıştır.

-İşgalciler, yaklaşık altı aylık bir suskunluk (hazırlık) döneminden sonra kafalarındaki uzun vadeli planı uygulamaya sokarlar.

-Bizimle birlikte, I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş olan Almanya ile yaklaşık beş ayda imzalanan “Barış Antlaşması”,  Osmanlı Devleti (Varisleri ile) ancak beş yılda yapılacaktır.

İşgalciler neden bir “Barış Antlaşması” için “Beş yıl” gibi çok uzun bir süreye ihtiyaç duymuşlardır?

-Osmanlı Devleti üç kıtada büyük topraklara ve bu topraklar üzerinde zengin enerji ve hammadde kaynaklarına sahiptir.

-İşgalciler tarafından önceden fiili olarak el konulan Osmanlı topraklarının yasal bir zemine oturtulması gerekmektedir.

-Gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesi ve gerekse Yeni Devlet’in yapılandırılmasının yanında, işgalcilerin kendi aralarındaki paylaşımın detaylandırılması ancak uzun sürelerde mümkün olabilmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın, 19 Mayıs 1919’da “Samsun’a çıkması ve nihayetinde Yunanlıların ülkemizi terk etmeleri ile ilgili tüm süreç,

Ülkemizi işgal eden devletlerin gözetiminde gerçekleşmiştir.

Bu basit bir ifadesi ile,

-İşgalciler, ilk planda Osmanlı Hükümeti ile Ankara Hükümeti;

-İkinci planda, Yunan ordusu ile Türk Ordusu arasındaki ilişkilerde (Antlaşmada) “Trafik Polisliği”, gözetmenlik yapılmış olmasıdır.

Türk Ordusu İzmir’e girdiğinde, ordumuzu karşılayan İngiliz ve Fransız subaylardır.

Tekrar edilirse;

-İşgalciler, (özellikle ingilizler) Lozan Antlaşması ile (24 Temmuz 1923) ülkemizi terk etmiş gözükseler de, Boğazlar ve başka meselelerin teminatları  için olsa gerek!  1936 yılına kadar ülkemizde kalmışlardır.

-Yakın Tarih’imizi (Resmi tarihi) dikkatli okuyanlar, bize düşman olarak, “Yunanlılar, Ermeniler ve Rumlar” ın gösterildiği dikkatlerinden kaçmayacaktır.

-Gerçeğinde bu halklar ülkemizi işgal etmemişlerdir. Bunlar, Osmanlıların bir parçasıdır.

-Bu halklar, bir süreçte ve bir plan gereği; Rus, İngiliz, Fransız ve ABD tarafından, ayrı bir devlet kurmaları için oya gibi işlenmiş, silahlandırılmış; Osmanlının sıkıntılı dönemlerinde, Onlar Osmanlı ile dışarıda savaşırlarken, kuklaları da içeriden Osmanlının altını oymaya başlamışlardır.

-İstiklal Savaşı ile ilgili tüm (resmi) kutlamalarda dikkat edildiğinde düşmanlar; Ya Yunanlılar, ya Ermeniler, ya da Rumlardır.

-Ortada, ülkemizi işgal ederek tasfiye edenlerden; ne İngilizler vardır, ne Fransızlar, İtalyanlar, ne de Amerikalılar…

-Hatta Yahudiler de…

-Gerçeğinde, Rumlar ve Ermeniler ülkemizden ayrıldıklarında onların mallarına ne olmuştur dersiniz?

-Sahi ya!

-Bu insanların evleri, tarlaları, fabrikaları servetlerinin üzerine kimler oturmuştur?

-Kimler mi?

-Cumhuriyet’in kurulmasından sonra ağaların, paşaların mallarının listelerine bakılırsa bunlar orada net olarak görülecektir.

-Ancak bunların bir yerde anlatıldığını görmemişsinizdir. (Bu konu ve malların akibeti bir yazı ile ayrıca açıklanacaktır.)

-“İngilizler olmadan Osmanlı imparatorluğunun yıkılışı da konuşulamaz, TC’nin kuruluşu da.. Teoride doğru bir çerçeve değil. O zamanki İngiliz yazışmalarına bakarsanız kimbilir neler çıkar..”(1)

Sonsöz…

-Osmanlının Tasfiyesi ve Yeni Devlet’in kuruluşu ile ilgili olarak ilk üç bölümde yeteri kadar malzeme sunulmuştur.

Sonrası meraklılarına ve araştırmacılarına kalmaktadır.

Resim;web ortamından alınmıştır.

(1) Star gazetesi yazarı Mehmet Altan

İzmir’in Yunanlılara işgal ettirilmesinin arkasında, “Yeni Devlet” kurularak Osmanlıların “Reset” edilmesi, “İslam öncesine dönüş” ayarı mı var (3)

reset-2-

Ulaşılan veya içerisinde bulunulan, yaşanılan durum, sizin inkâr edilemeyecek gerçeğinizdir. Mesele bunun farkında olabilmek için gelinen süreci çok iyi bilmekte ve başlangıç ile sonucu bir arada masaya yatırabilmektedir.

Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:

-“Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?”

Doktor:

– Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey veriyoruz.  Bir kaşık, bir fincan ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz.

-Siz ne yapardınız?

Adam:

– Ooo ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova, kaşık ve fincandan büyük.

-”Hayır!”, der doktor.

Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.

“Gerçek Akıl, sadece bize sunulan –dayatılan- çözümleri seçmek değil, en uygun çözümü –doğruyu- bulabilmektir.”

Her zaman olduğu gibi konu ile ilgili farklı kaynakları okuyanın önüne getirerek bir sonuca gidilmesini, yazılanların yorumunu, okuyanın, bilgisine ve basiretine bırakıyoruz.

Kaynak 1; “Anadolu İhtilali”, Sabahattin Selek,

-İzmir’in işgali Anadolu ihtilâlinin doğmasında (Yeni devletin kurulmasında) olumlu bir etki yapmış ve İhtilâli çabuklaştırmıştır. (Sahife:229)

İdeolojik bir yönü olmayan Anadolu İhtilali, Mustafa Kemal Paşanın kafasında, politik strüktürü değiştirerek memleketi kurtaracak yeni bir rejim kurmayı hedef tuttuğundan, İzmir’in işgali ve hükümetin işgal karşısındaki tutumu, ihtilâl liderinin işine çok yaramıştır Halka, dış düşmanı göstererek devlet düzeni dışında bir organizasyon kurmak, sonra bu organizasyonu memleket haklarını korumayan hükümete karşı işletmek, Anadolu İhtilâlinin stratejisine temel teşkil eder.

İzmir’in işgali, Mustafa Kemal Paşaya bu fırsatı vermese idi, ihtilâlin en büyük dayanağı olan orduyu bile İstanbul’dan ayırmak güç olurdu…

İyi bir tesadüf, Mustafa Kemal Paşanın Anadolu’ya geçişi ile İzmir’in işgalini zaman bakımından denk getirmiştir.

Fırsatlardan faydalanmayı bilen İhtilâl lideri, ilk merhalede, memleketi yalnız dış düşmanlardan kurtaracak adam rolünde görünmüş ve ihtilâlci hüviyetini gizlemiş olmasına rağmen, İzmir’in işgalini hükûmete karşı alabildiğine İstismar etmiştir.

…1919 Türkiye’sinin şartları, böyle bir ihtilâl için fazla elverişli değildi. (sahife;230)

-İzmir’in İşgali, Türk istiklâl Harbinin gerçek cephesini ve savaşılacak asıl düşmanı tâyin etmiştir. (Sahife:230)

İngiliz, Fransız ve İtalyanların Anadolunun muhtelif yerlerinde bulundurdukları kontrol subayları ve Samsun ve Ankara gibi bazı yerlerdeki küçük İşgal müfrezeleri bu devletlerin Türkiye ile yeni bir harbe girişmiyeceğini gösteriyordu. Zaten harb sonrası, durumları icabı İngiltere’nin, İtalyanın hattâ Fransanın yeni bir harbi göze almayacakları belli olmuştu.

Bu büyük devletler, yenilmiş Osmanlı Devletine zafer programlarını politik yollarla ve hazırlıkları devam eden barış andlaşması İle kabul ettireceklerini umuyorlardı.

Fakat Yunanlıların önemli kuvvetlerle Anadoluya çıkmaları, kendilerine verilen bölgeyi ilhak için gerekirse harb etmek niyet ve kararında olduklarını açıkça ortaya koymuştu.

Türkiye her şeyden önce kendi topraklarından bu küçük devleti atmak zorunda idi. Bunu yapamadıktan sonra büyük devletlerin emellerine karşı durmak mümkün olamazdı.

Şu hâlde Türk kurtuluşunun sağlanması için girişilecek istiklâl harbinin asıl cephesi Batı Anadolu’da kurulmuş demekti. Dolayısiyle savaşılacak düşman da belli olmuştu. Türk istiklâl harbinin plânı bu gerçeğe göre hazırlanabilirdi. (Sahife:230)

Kaynak 2; “Felakete Doğru”, (Yazarı;Yunan Ordusunda dönemin Kolordu Komutanı) Prens Andrew

-“..Biz düşmanı (Türkler’i) Küçük Asya’nın nihayetsiz genişlikleri içinden Kürdistan’a ve İran sınırlarına kadar kovalayabilir miydik?

-Bizim zayıf kuvvetlerimizle öyle bir memleketi işgal etmekliğin, ne demiryolları ve ne de anayolları olmayan bu memleketi ekip içmek ve işletmek işinin ne derece mümkün olduğunu anlamak için Küçük Asya haritasına bakmak yeterlidir

-Bu yeni hududu, Bursa-Uşak hattını, 500-600 kilometre uzunluğundaki hudutları tam manasıyla düşman bir memlekette 100 bin neferlik bir kuvvet ile konmaya imkân yoktu. Er geç biz kendimizi bir çıkmaz içinde bulacaktık, hatta galip gelsek bile, düşman düzensiz teşkilatı ile, gerçekte olduğu gibi, bizi duraksamaksızın hırpalayabilirdi.

-Gerçek amaç ve hedef ne idi? Asya’nın fethi ve Türk Devleti’nin yok edilmesi.

-Bu teşebbüs, Yunanistan tarafından, kısmen seferber edilmiş zayıf askeri kuvvetleriyle, hiçbir malî desteksiz ve dışarıdan hiçbir yardımsız olarak boşa çıkarılacaktı.

-Başlangıçta, Yunan ordusunun karşısında cephe tutan bir Türk Ordusu yoktu. Yalnız bizim birliklerimizi türlü türlü yollar ve usullerle hırpalayıp yoran bazı düzensiz birlikler vardı.

-Basitçe söylemek gerekirse bizim cephemizin karşısında düşman ordusu yoktu. Yalnız bazı düzensiz çeteler vardı. Fakat ordumuz, MÜTTEFİKLER TARAFINDAN TAYİN EDİLMİŞ OLAN BELİRLİ BİR HATTIN DAHA ÖTESİNE İLERLEMEYE İZİNLİ DEĞİLDİ.

Bunun mânâsı da şudur: MÜTTEFİKLER, DÜŞMAN ORDUSUNUN TEŞKİLATLANMASINI VE TAARRUZLARINA BAŞLAMASINI BEKLEMEYE YUNAN ORDUSUNU MECBUR ETMİŞLERDİ.

Ordunun durumu da iç açıcı değildir 1916 yılı Eylülü’nde Selanik’te, Yunan subayları, Amyna ya da Savunma denilen cemiyet kurdular Amaçları Yunanistan’ı “Büyük Harp”e sokmaktı. 1917 Haziranı’nda Kral Konstantin’i tahttan indirdiler, kendilerine itaat etmeyen 2.000 subayı ordudan kovdular. Güvendikleri küçük rütbeli subayları büyük makamlara geçirdiler..”

Burada meraklıları için bir not düşmemiz gerekmektedir.

-Olayların içerisindeki Yunanlı Kolordu Komutanı ne demektedir?

“…Ordunun durumu da iç açıcı değildir. 1916 yılı Eylülü’nde Selanik’te, Yunan subayları, Amyna ya da Savunma denilen cemiyet kurdular Amaçları Yunanistan’ı “Büyük Harp”e sokmaktı. 1917 Haziranı’nda Kral Konstantin’i tahttan indirdiler, kendilerine itaat etmeyen 2.000 subayı ordudan kovdular. Güvendikleri küçük rütbeli subayları büyük makamlara geçirdiler..”

Bu ifadeler,  “Şark Meselesi”ni anlayabilmek; Büyük Devletlerin çizdikleri büyük resmi –benzerlikleri- görebilmek için, Osmanlı İmparatorluğu’nun o döneminde yaşananlar ve İttihat-Terakki’nin uygulamaları ile eşleştirilebilir. Daha ileri boyutta araştırma yapacaklar, ilgili dönemde, İran ve Rusya’da yaşananlara da bakmalıdır. Bu ülkelerde nerede ise aynı dönemlerde –belki de birilerinin tetiklemeleri ile- aynı olaylar yaşanmaktadır.

Kaynak 3; Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz yazoğlu, Sahife; 657

-“22 Şubat 1922’de (Yunanlı) Gounaris, Curzon’a yazdığı mektupta ümitsizliğe düştüğünü bildiren bir mektup yazar. Levazım azalmıştır, para ister, Yunanların kaynakları tükenmektedir. Türkler, yalnız Rusya’dan değil, Müttefik (İşgalci olan) devletlerden de yardım alırken, Yunanlar, azalan levazım ve kaynaklarını karşılamak için para isterler. Yunanistan’ın güçlenmeye, taze savaş malzemesine ve malî desteğe acil ihtiyacı var. İngiltere, gerekli olan yardımı yapmaz, Curzon 6 Mart’ta verdiği cevapta, savaşın diplomasi yoluyla çözülmesinden yana olduğunu bildirir. (Yazarın kaynağı; H.Howard, age, S.265)

Bu noktada da bir açıklama yapmak gerekmektedir.

-Yunanlılara İzmir işgalinin başında her türlü yardımı yaparak savaşa sokan İngilizler, (maksatlarına ulaşmış olmalılar ki) Yunanlılara şimdi; “Buraya kadar, artık savaş yok! Başınızın çaresine bakınız!” Demektedir.

Kaynak 4; “Anadolu İhtilali”, Sabahattin Selek,

Padişah, nihayet Damat Ferit Paşa ile hükümet edilemeyeceğini anlamaya başlamıştı. İhtilâlcilerle (Mustafa Kemal Paşa kastedilmektedir) anlaşmaktan başka çıkar yol olmadığını da idrak etmişti. Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşaların eskidenberi arkadaşları olan Abdülkerim Paşa vasıtasıyla bir anlaşma yolu bulmayı denemek istediler. Abdülkerim Paşa, Sadrâzam ile de görüşerek teşebbüse geçti. Anadolu harekâtını idare edenlerle bir yerde buluşup konuşmak için Ali Fuat Paşaya teklifte bulundu.

…8.5 saat süren bu konuşmada Padişahın etrafında birleşmekten, Hükümet ile milletin anlaşmasını teklif etmekten başka bir şey söylemedi ve bir formül teklif etmedi. Tarafların mutabık oldukları tek nokta Padişahın kişiliği ve otoritesi idi.

Mustafa Kemal Paşa bu hususta şöyle diyordu;

-“Muhterem büyük padişahımız efendimiz hazretlerinin beyannamei humayunlarındaki irşatların, hükümet ve milletimiz için yegâne ulaşılacak gaye olduğunda tamamen müşterekiz. Necip milletimizin ve cümlemizin zâtı akdesi hilâfetpenahıye olan hürmet ve sadakat bağlarımızın sarsılmaz bulunduğuna asla kimsenin şüphe ve tereddüt etmeğe hakkı yoktur. Hakan-ı celilüşşanımızın her türlü arzu ve iradelerine başeğmek bizim için büyük bir nimettir… Bugün ve ilelebet bu noktayı necata sadakatim katidir. Bilcümle mesai arkadaşlarımızın kafi hissiyat ve inançları aynıdır.  Alelûmum ve büyük ve alicenap vefakâr milletimizin dahi bundan başka türlü mütehassis olmasına imkân mutasavver değildir. Halife-î akdes ve padişahı celilüşşanımız hakkındaki sadakat ve ubudiyet ve sonsuz hürmetlerimizin her ne olursa olsun daima mahfuz bulundurulacağını bütün mukaddesatımız üzerine yemin İle bir kere daha teyit eyleriz.”(Anadolu ihtilali, s.299)

İhtilâlcilerin başı ve sözcüsü (Mustafa Kemal Paşa) bu suretle Padişaha teminat verdikten sonra Ferit Paşa Hükümeti ile anlaşmayı reddetmiş ve Ferit Paşanın derhal istifa etmesini istemiştir. Ferit Paşaya karşı da bir teminat verilmesini lüzumlu gören Mustafa Kemal Paşa, Abdülkerim Paşaya şöyle diyordu:

-“Eğer kendi şerefi şahsîler’i ve hayatları hakkında bir güna tereddütleri varsa bugün için bu gibi şeylerle iştigal tenezzülünden pek yüksek olan milletimiz namına kendilerine istedikleri tarzda söz ve teminat vermeyi dahi milletimizin menfaati mukteziyatından addederiz.”

Mustafa Kemal Paşa, Abdülkerim Paşaya yazdığı uzun telgraflarda Damat Ferit Paşa Hükümetinin bütün hıyanetlerini birer birer saymış ve arada tehdit etmeyi de unutmamıştır. İhtilâlin, iktidarı yıldırmak için söylediği sözler şu şekilde kaleme alınmıştı:

-“Harekâtı milliye vüs’atı kamile ile İstanbul’a ilerlemektedir. Bittabi, Ferit Paşa ve rüfekası buna tamamen vakıftır.”

-“İzmit, Bolu, Zonguldak ve Şile’deki Kuvayi Milliyenin hareketi için emre intizar eyledikleri bildirilmektedir.”

-“Bilcümle ecnebi devletleri kemali hüsnüniyetle millete ve bizlerle şahsen temas ve münasebete girdiler.”

«..İngilizler bilhassa devlet ve milletimizin umuru dahiliyesine ve meşru maksat takip ettiği tahakkuk eden harekâtı milliyemize kafiyen müdahale etmiyeceklerine dair söz verdiler. Milleti, mukadderatını murakabede kabine ile karşı karşıya serbest bıraktılar.”(S:300)

Abdülkerim Paşa, bu telgraf konuşmasının notlarını aynen Padişaha ve Sadrâzama gösterdi. Anadolu 15 günden beri İstanbul ile bütün İlişiğini kesmiş bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın tehditlerinin bir kısmı lâftan İbaret değildi. İstanbul, bütün bu tehditlere, 15 günden beri gördüğü olaylarla iyice inanmıştı. Hükümete bağlı olan mutasarrıfların, valilerin ve kumandanların Anadolu’ya sokulmadığı, girenlerin ihtilâlciler tarafından kaçmaya mecbur veya tevkif edildikleri unutulacak kadar geride kalmış olaylar değildi…”

Yukarıda yazılanlar özetle;

Sabahattin Selek;

-İzmir’in işgali Anadolu ihtilâlinin doğmasında (Yeni devletin kurulmasına-Canmehmet) olumlu bir etki yapmış ve İhtilâli çabuklaştırmıştır.

-İyi bir tesadüf, Mustafa Kemal Paşanın Anadolu’ya geçişi ile İzmir’in işgalini zaman bakımından denk getirmiştir.

-Fırsatlardan faydalanmayı bilen İhtilâl lideri, ilk merhalede, memleketi yalnız dış düşmanlardan kurtaracak adam rolünde görünmüş ve ihtilâlci hüviyetini gizlemiş olmasına rağmen, İzmir’in işgalini hükûmete karşı alabildiğine istismar etmiştir.

-Durum böyle olmasa idi, hükümetin âsi ilân ettiği, ordu ile ilişiği kesilmiş bir Tuğgeneralin arkasından gidecek pek az babayiğit çıkardı.

-Yunanlı komutan;

-..Bizim zayıf kuvvetlerimizle öyle bir memleketi işgal etmekliğin, ne demiryolları ve ne de anayolları olmayan bu memleketi ekip içmek ve işletmek işinin ne derece mümkün olduğunu anlamak için Küçük Asya haritasına bakmak yeterlidir..

-Basitçe söylemek gerekirse bizim cephemizin karşısında düşman ordusu yoktu. Yalnız bazı düzensiz çeteler vardı. Fakat ordumuz, MÜTTEFİKLER TARAFINDAN TAYİN EDİLMİŞ OLAN BELİRLİ BİR HATTIN DAHA ÖTESİNE İLERLEMEYE İZİNLİ DEĞİLDİ.

-Bunun manası da şudur: MÜTTEFİKLER, DÜŞMAN ORDUSUNUN TEŞKİLATLANMASINI VE TAARRUZLARINA BAŞLAMASINI BEKLEMEYE YUNAN ORDUSUNU MECBUR ETMİŞLERDİ..”

-İngiltere/Lord Gürzon;

-…Curzon 6 Mart’ta verdiği cevapta, savaşın diplomasi yoluyla çözülmesinden yana olduğunu bildirir.

– Sabahattin Selek;

-Mustafa Kemal Paşa; “..Necip milletimizin ve cümlemizin zâtı akdesi hilâfetpenahıye olan hürmet ve sadakat bağlarımızın sarsılmaz bulunduğuna asla kimsenin şüphe ve tereddüt etmeğe hakkı yoktur. Hakan-ı celilüşşanımızın her türlü arzu ve iradelerine başeğmek bizim için büyük bir nimettir..”

…Bugün ve ilelebet bu noktayı necata sadakatim katidir. Bilcümle mesai arkadaşlarımızın kafi hissiyat ve inançları aynıdır.  

Ve…

-“..İngilizler bilhassa devlet ve milletimizin umuru dahiliyesine ve meşru maksat takip ettiği tahakkuk eden harekâtı milliyemize kafiyen müdahale etmiyeceklerine dair söz verdiler.”

Özetle;

Yukarıdaki ifadelerden anlaşılan; İngilizlerin Ankara’da kurulacak yeni bir devlet için “onay” verdikleridir.

 

Devam edecek…

 

İşgalciler İngiliz ve Fransız, ancak biz piyonları Yunanlılarla savaştık. İlginç değil mi (2)

Sonucu değil, sonuca nasıl gelindiğini, nedenlerini tartışmak, sizi bir daha aynı kuyuya ikinci kez düşürmez.

Bir meselede sonucun değil, sonuca nasıl gelindiğini, nedenlerinin tartışılması, bir daha aynı kuyuya ikinci kez düşülmesine mani olacaktır.

 

I.Dünya Savaşı’nda aldığımız yenilgi sonucu önümüze uzatılan “Mondros Antlaşması!” nı imzalamamızla birlikte galip devletler ülkemizi işgal etmeye başladılar. Ancak bu işgal takvimine dikkatli bakıldığında işin en başında bir gariplik olduğu görülecektir.

Bunun görülebilmesi için aşağıda işgal planını detaylı  olarak veriyoruz.

Mondros Mütarekenamesi imzalandığı gün Selânikte Fransız generali Franchet D’Esperey, Mondros’ta İngiliz Amirali Galthrope, Suriyede İngiliz Generali Allenby. Irakta İngiliz Generali Karsel, Hazer Denizi kıyılarında İngiliz Generali Thomson, Türkiye’yi işgal için hazır durumda bekliyorlardı.

Önce General Karsel davranıp, mütarekeden bir gün sonra Musul’u işgale kalktı. General Allenby 3 Kasımda İskenderun’u İşgal edeceğini bildirirken. Iraktaki İngiliz kuvvetleri Musul’u işgal için 6. Orduyu tazyike başladılar.

6 Kasımda Boğazların temizlenmesine başlandı ve ertesi gün müttefik donanması, yardımcı gemileriyle Çanakkale Boğazını geçti.

Bu arada İngiliz Albayı Muerphi, işgal ordusunun öncüsü olarak 7 Kasımda Istanbula geldi.

Yenilmenin ilk acısını duymak için, İstanbulluların daha bir hafta beklemesi gerekiyordu.

Gerçekten 13 Kasım günü 55 parçadan ibaret müttefik harp gemisi İstanbul limanında demirleyince, facia bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış oluyordu.

Bu karışık donanmanın tertibi şöyle idi: 22 si İngiliz, 12 si Fransız, 17 si İtalyan, 4 ü Yunan.

Bunlar, Türkiyenin yeni hâkimleri idiler. En büyük söz ve hak sahibinin İngiltere olduğu anlaşılıyordu.

Derhal karaya asker çıkararak şehrin belli başlı yerlerini ve Boğaziçini işgal ettiler. İki gün içinde bütün Karadeniz Boğazı, galip devletlerin eline geçmişti. Trakyaya 9 Kasımda. 1 Fransız alayı gelmişti. Fransızlar. Uzunköprü – Sirkeci demiryolu boyunca yerleşip hattın kontrolünü ele almış bulunuyorlardı. Aynı gün General Allenby kuvvetleri de İskenderun’a girdi.

Yarış başlamıştı. 15. Mayıs. 1919, tarihine kadar işgal şu sırayı takip etti:

Fransızlar, Dörtyol’u (11. Aralık. 1918). Mersin’i (17. Aralık. 1918). Pozantı’ya kadar Adana Vilâyetini (26. Aralık. 1918), Çiftehan’ı (3. Şubat. 1919). Afyonkarahisar istasyonunu (16. Nisan. 1919);

İngilizler. Batum’u 24. Aralık I918) Ayıntab’ı (10. Ocak. 1919). Cerablus’u (3. Ocak. 1919), Konya istasyonunu (22. Ocak. 1919), Maraş’ı (22. Şubat. 1919). Birecik’i (27. Şubat. 1919). Urfa’yı (24.Mart. 1919), Kars’ı (13. Nisan. 1919);

(İngilizler, ayrıca 9 Martta Samsun’a da bir müfreze çıkarmışlar ve birkaç gün sonra Merzifon’a bir kıt’a göndermişlerdi.)

İtalyanlar, Antalya’yı (28. Mart. 1919); Kuşadası’nı (4-Mayıs. 1919). Fethiye, Bodrum ve Marmaris’i (11. Mayıs. 1919);

(İtalyanlar 2 Nisanda Konya’ya bir tabur ile ve 14 Mayısta Akşehir’e bir müfreze ile yerleşmişlerdi.)

Yunanlılar, Uzunköprü – Hadımköy demiryolunu (9. Ocak.1919); (Bu hattı evvelce işgal eden Fransızlar. Yunanlıların gelmesi için çekilmişlerdir.(1)

Yukarıdaki açıklamaya göre; “İstiklal Savaşı” yaptığımız Yunanlıların, “Denize döktük!” dediğimiz İzmir bölgesinde değil, işgalci büyük devletlerin gölgesinde Trakya bölgesinde olduğu görülmektedir.

Gerçeğinde işgal planlarına bakıldığında, Büyük Devletler, gelecekteki hedefleri ile uyumlu olduklarını, Yunanlıların ise, böyle bir hedefleri olmadığı gibi, izin de verilmediği anlaşılmaktadır.

30 Ekim 1919 Tarihinde İmzalanan Mondros Mütarekenamesi’nden 15 Mayıs 1919’a kadar geçen sürede, İşgalcilerle (Halkımızın kendi gayretleri ile işgalcilerden Fransızlarla çarpışmaları dışında) düzenli orduların bir çatışması görülmez.

Gerçeğinde, Osmanlı Devleti’nde çarpışacak bir ordu-silahta kalmamıştır.

Mondros Antlaşma’sına göre işgalci devletler gerek gördükleri her durumda ülkenin dilediği yerini işgal edecektir.

Ordu terhis edilmiş, silahlara el konulmuş ve Osmanlı Devleti’nin tüm yönetimi, işgalcilerin kontrolüne girmiştir.

Padişah ve hükümet sadece bir kukladır. (gerçeğinde 1908’den itibaren)

İşgalin üzerinden yaklaşık altı ay geçer ve İngilizler, Yunanlılara İzmir ve bölgesini işgal emrini verirler.

Bu işgal emri ile birlikte “Yeni bir Devlet” kurulması ile ilgili çalışmalar da başlar…

-“Yunanlıların devreye sokulması, Yunanlılara İzmir’i vermek değil, Yeni Devlet’in kurulmasına altyapı oluşturmak için açıkça kullanmaktır.

Ülkemizin aydınları;

-İstiklalimiz için (neden işgalci büyük devletlerle değil de) tetikçileri Yunanlılarda çarpıştığımızı;

-Birinci Dünya Savaşı’na neden girdiğimizi ve girmemizle birlikte, içinde bulunduğumuz duruma düşürülmemiz ve sonuçları ile ilgili tartışmamaktadır.

-Tartışılan; “19 Mayıs 1919” ve sonrasında yapılan kongreler, açılan Meclis ve Yunanlılarla olan çarpışmalardır.

“19 Mayıs 1919” tarihi ile Erzurum, Sivas kongreleri de Meclis gibi bir sonuçtur.

Bizim ibret almamız gereken nokta, buraya nasıl geldiğimizdir. Ki, bir daha böyle bir duruma düşmeyelim.

Bizler bunları tartışmalıyız.

Bizim, hangi beklentilerle ve oya gibi işlenen hesaplarla içine düşürüldüğümüz durumdan çıkmamız, çıktığımız ancak, bundan sonra yapılması gereken bir tartışmadır.

Açık ifadesi ile, bizler bir büyük kazada,

Tutan ellerimizi, yürüyen ayaklarımızı ve bizi bir arada tutan mıknatıslarımızı, değerlerimizi kaybettik…

Bizler bunu nasıl kaybettiğimizi değil, kaybettiklerimizin yerine taktığımız protez (takma) uzuvları ve yararlarını tartışıyoruz.

Almanların sömürgecilikleri hatırına sokulduğumuz Birinci Dünya savaşı’nı kaybetmemiz;

-“Büyük Devlet” vasfımızı;

Balkanların en verimli arazileri ile, Musul-Kerkük ve Batum Petrol bölgelerini,

-Üç kıtada atalarımızın muhteşem zenginlikteki vakıflarını,

-Belki de en önemlisi, milyonlarca kardeşimiz, kaybettiğimiz yerlerde boynu bükük ve sahipsiz bırakılmasıdır.

İslam toplumları’nın nasıl sahipsiz ve sonrasında da ilgisiz bırakıldıklarını hiç gündeme getirmeden.

 

Devam edecek…

Yunanlılara işgal için ne zaman yeşil ışık yakıldı?

Yunanlılara bu işgalle ödediklere bedel karşılığında ne verildi? (Devletlerin kirli çamaşırlarını açıklayan) WikiLeaks belgeleri’nde,  (Yunanlılar tarafından olmalı) açıklanan bir arşiv odasında raflarda duran Mustafa Kemal Paşa’nın resminin bu olaylarla bir ilişkisi var mıdır? Veya Mustafa Kemal Paşa’nın resmi üzerinden ne anlatılmak istenmiştir? Ayasofya’nın Müze olmasının bu olaylarla bir ilgisi var mıdır?

Neden bizim gibi savaşta yenilen Almanlarla beş ayda bir antlaşma yapılmasına rağmen Osmanlı Devleti, bir antlaşma için beş yıl oyalandı?

 

(1)ANADOLU İHTİLALİ, SABAHATTİN SELEK, Beşinci baskı, 1981