CHP dosyasını açıyoruz. Bu Kadim Milleti, Bir Parti, Bir Banka ve 3 Kanka taşıyabilir mi (1)

Bir kişiyi, bir grubu kandırabilirsiniz. Ancak herkesi sonsuza kadar aldatmak mümkün değildir.

Bir kişiyi, bir grubu kandırabilirsiniz. Ancak herkesi sonsuza kadar aldatmak mümkün değildir.

 

 

Tarihimizle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Örneğin, kuruluşunda, ‘Halk Fırkası’nda “Cumhuriyet” ibaresinin olmadığını da. İlginç değil mi? İşte bizim –gerçek- hikâyemiz.

Konuya, Halk Fırkası’na “Cumhuriyet” ekinin ilavesinin hikayesiyle başlıyoruz.

“…Ertesi, 9 Kasım günü biz, on bir arkadaş, yani İstanbul mebusları Dr. Adnan, İsmail Canbolat beylerle Refet Paşa ve ben, Erzurum mebuslarından Rüştü Paşa, Halit Bey ile Ziyaettin Efendi, Dersim Mebusu Feridun Fikret bey, Erzincan Mebusu Sabit Bey, Sivas Mebusu Hâlis Turgut Bey ve Ordu Mebusu Faik Bey, Halk Fırkası’ndan istifa ettik.

İstifanamelerimizi alan Halk Fırkası, hemen bir toplantı yaparak, evvela âdetleri veçhile “bizim post kavgası peşinde koştuğumuz için ayrıldığımızı ileri sürerek her birimizi ve bu arada bilhassa beni istifanamemde, “Haricen olsun, muhafaza ettiğimiz samimiyet” sözünü kullanışımdan dolayı samimiyetsizlikle itham edici bir sürü laflar ettiler ve “Cumhuriyet” ismiyle bir fırka kurmak üzere olduğumuzu beyanla, bu ismi bize kaptırmamak için, kendi fırkalarının başına “Cumhuriyet”i eklemeye karar verdiler.

Nihayet, 17 Kasım günü, -Erzincan Mebusu Sabit Bey’in evinde hazırlanan- beyannamesiyle programı, usulü dairesinde gereken mercie verilerek (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) resmen kuruldu. (1)

Anlaşılması gereken;  Halk Fırkası (Halk Partisi) olarak kurulan parti, Eğer, “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”, Cumhuriyet ismini almamış olsaydı, biz bugün “Cumhuriyet Halk Partisi”ni, sadece Halk Partisi olarak ifade edecek olmamızdır.

“Ve CHP’nin Darbe ve Darbecilerle ilgisi

Emekli General Ali Elverdi Paşa anlatmaktadır (2)

 

DEV GENÇ VE CHP

…Fikir Kulüpleri Federasyonu daha sonra Dev-Genç’e dönüştü. Yani “Devrimci Gençlik Federasyonu” haline geldi. Dev-Genç bir anda büyüdü. Üniversite olsun olmasın. 57 vilâyette faaliyete geçti.Bütün olaylarda Dev-Genç’in parmağı vardır. Daha arkalarında da CHP vardır ve bunları sevkeden, götüren talimat veren Halk Partililerdir.

Bir gün CHP Samsun Milletvekili Mustafa Boyar bana telefon etti:

-“Paşam sizinle görüşmek istiyorum.”

-“Hayhay buyurun» dedim. “Gelin görüşelim.”

Mustafa Boyar Mahkemeye geldi. Odama aldım. Oturdu. Heyecanlıydı:

-“Paşam” dedi. “Uykularım kaçıyor, vicdan azabı çekiyorum. Size bir vak’ayı Anlatmak istiyorum.”

-“Suç unsuru var mı “ dedim.

-“Var.”

-“Öyleyse başsavcıyı çağıracağım. Mahzuru var mı?”

-“Hayır, yok” deyince Başsavcı İlhan Şener’i çağırdım.

 

Mustafa Boyar hadiseyi anlatmaya başladı:

-“Bizim Genel Sekreterimiz Bülent Ecevit “Samsun tütün piyasası açılacak. Bu olayda mutlaka faaliyet göstermemiz lâzım. Bizim gençlik kollarını buraya gönderelim. Bu gençlere miting yaptıracağız. Ekiciye verilen paranın az olduğunu, haklarının yendiğini anlatacağız,” dedi.

Ve bunun için 20 bin lira para partiden ayrıldı. 4 tane Otobüs tutuldu.Başlarına Mustafa Ok verildi. Ve bizim Karadeniz bölgesindeki bütün teşkilâtımıza “Bu gençler bizim gençlerimizdir. Bunlara müzahir olun. Başları derde girerse yardımcı olun” diye yazı yazıldı.

 

Mustafa Boyar daha sonra:

-“Ben size bu yazılardan fotokopi getirebilirim. Hatta bu paranın makbuzunu da getirebilirim.” dedi.

Ve bana o Samsun tütün piyasası açılırken bu gönderilen gençlerin Alaçam tütün mitinginde çıkan hadiselerden dolayı tevkif edilenlerin listesini verdi. Bu gençler miting sırasında rezalet çıkardılar. Arabaları devirdiler, Yaktılar. Yaktılar. Tekel Binasını işgal ettiler. Bazı şahısları yaraladılar.

-“…Meselâ Hüseyin Yavuz gibi idam cezası yiyen militan da içlerindeydi. Zafer Kutlu da idam cezası ile muhakeme edilmişti. Müebbed hapse mahkûm oldu. Hacettepe hadiseleri dolayısıyla 5 yıl ceza yiyen asistan Kamil Pınarcı da bunlar arasındaydı. Yani listedeki 18 kişinin hemen hepsi sıkıyönetim mahkemelerine düşmüş militanlardı. “ (3)

Devam edecek…

-“…DENİZ BAYKAL, Rahmetli Menderes’in yakasına yapışan Fikir Kulüpleri Federasyonu militanlarındandı. Bu teşkilât CHP tarafından DP’ye karşı kurulmuştu. Daha sonra Dev-Genç’e dönüşen Federasyonun üyesi Baykal Ecevit’in 1974’de MSP ile kurduğu koalisyonda Maliye Bakanlığı yaptı…” (4)

 

Resim; http://www.resimsakla.com/r-komik-resimler-21-deniz-baykal-4481.htm

(1) Yakın Tarihimiz, cilt 4, s. 177. (“İnönü Atatürk’ü Anlatıyor” Abdi ipekçi, Birinci Basım Cem Yayınevi, 1968. Sahife.57)

(2-3-4)“BU VATANA KASTEDENLER”, “Ali ELVERDİ, Em. General, 1976

‘Büyük Kürdistan’ın kurulması, Ortadoğu’daki Müslüman-Yahudi Savaşı’na, Arap ve Kürtlerin de katılmasıdır (3)

Midyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak...

Midyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak!

 

İsrail ve Kürdistan düşüncesinin arkasında; “Doğunun zenginliğinin Batıya aktarımı” vardır. İsrail Devleti’nin kuruluşu nasıl, Müslüman-Musevi Savaşı’nı başlatmışsa; Olası “Büyük Kürdistan” Devleti ’de, Kürt-Arap Savaşı’nı başlatacaktır. Hem de asırlar boyu sürecek olan savaşlara…

Bu savaşların kazananları;

-Rusya,

-İngiltere,

-Çin,

-Fransa,

-Amerika,

-Almanya,

-İtalya,

-İspanya vb.

 

Bu savaşların kaybedenleri;

-Müslümanlar,

-Yahudiler (Museviler)

-Araplar,

-Kürtler,

-Ve Elbette Türkler olacaklardır.

İsrail Devleti ile “Büyük Kürdistan” ilişkisi

İsrail Devleti’ni ilk kimler seslendirmişlerdir?

Mısır’da kaldığı zor durumdan kurtulmak için yapacakları yardıma karşılık Yahudilere Filistin’de ilk kez, “Bir Devlet” sözünü veren (1798-1799) Fransız komutan Napolyon’dur. (1)

Bu söz, bu olaydan yaklaşık yüz elli yıl sonra, (1950’de) İngiliz-Fransız-Rus- ABD ortaklığınca yerine getirilecektir. Görünen sebepler arasında her ne kadar, “Hristiyan Avrupalıların Yahudilerden Kurtulmak!” isteği olsa da, gerçek; Sanayi devriminden sonra gerekli olacak hammaddelerin temini ile Hindistan yolunun açık tutulmasına destek sağlayacak olmasıdır.

İsrail Devleti‘nin bugün kimlerin amacına hizmet ettiğini, akıl-bilgi-deneyim sahiplerine bırakıyoruz.

Ancak…

Hristiyan Batı ekonomik gerekçelerle bu bölgeden yakın tarihte çekilecektir.

Onlar çekildikten sonra Yahudiler (tekrar ayağa kalkan) Araplar ile baş başa kalacaklardır.

Kimse zannetmesin ki, İsrail elindeki silahlarla bu bölgede yaşayabilecektir.

Bu bölgede yaşaması, silahlarına değil, bölge halkı ile birlikte yaşamanın bir yolunu, formülünü bulmasındadır.

Meraklıları bilmektedir. Haçlı Seferlerinde Yahudiler, Müslümanlarla birlikte Hıristiyanlara karşı savaşmışlardır.

Eğer, Tarih tekerrür ediyorsa, bu bilgi  bir tarafa not edilmelidir.

“Büyük Kürdistan!” Hikayesi nasıl başladı?

Batılılar bir “Kürt Meselesi! Oluşturuyor

“…1897’de Fransa’da yayınlanan Les Kurdes adlı antropoloji kitabının yazarı Ernest Chantre, Dr. Beddoe, Yüzbaşı Barry, Barry Isabella Bird, Gertrude Bell ve Philip Price ve Lynch gibi İngiliz, Fransız, Alman fotoğrafçılar, turistler, gazeteciler bölgeye adeta akın ettiler. Kürtlerin tarihini, antropolojiyi araştırmaya ve fotoğraflarını çekmeye, yüz ve vücut ölçülerini almaya ve kitaplar yayınlamaya başladılar…

..Nitekim 1892’de Irak’a “seyyah ve arkeolog” olarak giden ingiliz Gertruide Bell daha sonra Ünlü İngiliz casusu ve “Arap uzmanı” T. E. Lawrence ile birlikte İngiltere hükümetine önemli raporlar hazırlayacak ve 1921 yılında da yani Osmanlı imparatorluğu çöktükten sonra, İngiltere’nin mandası altında kurulan Irak Krallığı’nın İngiltere Yüksek Komiseri Sir Percy Cox’un Siyasi Sekreterliğini yapacaktı. (2)

 

Kürtleri Keşfetmek

Avrupalılar artık “Kürtleri keşfetmişlerdi”. Daha doğrusu bu hassas ve çıkarların çatıştığı bölgede Türklere karşı kendi çıkarları için kullanabilecekleri bir “halkı” bulmuşlardı. Yapılacak şey bu halkta veya halklarda bulunmayan milliyetçilik ve kimlik duygularını telkin etmek, canlandırmaktı. İngiliz ajanı Yüzbaşı Barry şöyle diyordu:

-“Türklerden farklı olan bu kavmi kendi tarafımıza çekmeliyiz.”

Amerikalı misyonerler de Amerika’daki merkezlerine,

-“Kürtleri Hıristiyanlığa daha kolay kazandırabiliriz.” Mesajını gönderiyorlardı. Problem, o zamana kadar birbirlerine düşman Ermenilerle, Osmanlı’ya sadık Kürtleri uzlaştırabilmekti!..

Miss Gertrude Bell o sırada, o bölgede hem Ermenilerle, hem Kürtlerle ilgili araştırmalar ve çalışmalar yapmakta olan Amerikan misyoner Dr. Joseph Cochran ile de yakın temastadır.

Dr. Cochran’nin dostu Gertrude Bell sonraları, 1921’de Lawrence ile birlikte. Kahire’de “Kürt” konusunu konuşmak için yapılan Winston Churchill’in başkanlığındaki toplantıda başlıca SÖZ sahiplerinden olacaktı… (3)

 

“Yeni Simalar…

20. yüzyılın başlarında bölge sahnesine sonra adları daha fazla duyulacak kişiler çıkıyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Orta Doğu’nun “Barışları Önleyen Barış”ın, yani Eski Osmanlı topraklarının sonra büyük bunalımlara yol açacak hatta bugünkü İran problemini de üretecek olan sun’i paylaşılmasında Fransız Picot ile birlikte başrolü oynayacak Arap yanlısı Sir Mark Sykes, ünlü T. E. Lawrence ve Kürtlerin Lawrence’i diye tanınan Binbaşı E. W. C. Noel, 1919’da Anadolu’da Bedirhanlar gibi bazı Kürt aydınlarını da yanına alarak Kürtleri Türkiye’ye ve milli mücadeleye karşı tahrik ederken Mustafa Kemal’in karşısına çıkan ve sonraki Kürt isyanlarında sadece parmağı değil, kolu bulunan Binbaşı E. W. C. Noel!. (4)

 

Kürtlerin zaman zaman Osmanlıya başkaldırıları

“..Osmanlı döneminde aşiret ağalarının, vergi vermemek ve askere gitmemek gibi sebeplerle, zaman zaman başkaldırmalarına rağmen, belirgin bir bağımsızlık hareketi yoktu…diğer unsurlarla birlikte düşmana karşı kahramanca çarpıştılar. Çanakkale’deki mezar taşları bunun en çarpıcı kanıtı!

Kürtler, özellikle Sünni kökenli Kürtler, Müslüman kimliğine bağlı kalıyorlardı. Ancak, daha fazla Dersim (Tunceli) bölgesindeki Alevi aşiretlerde ve Süryanilerde devlete sadakatin derecesi biraz daha düşüktü. Sünnilerin duyarlı oldukları yabancı, Ermeni, Rus tehlikeleri Alevilerce daha az algılanıyordu. (5)

 

“Seçkinlerin İkilemi…

Ancak Kürtçülük ve Kürt bağımsızlığı hareketleri, Balkanlardaki milliyetçilik hareketlerinden etkilenerek, Doğu’daki kıpırdanmalardan daha bilinçli olarak, Osmanlı’nın nimetini görmüş Kürt aydınları ve Devlet erkanı arasında da 19. Yüzyılın sonlarında başlıyordu… İstanbul’daki, hatta devletin yüksek kademelerindeki Kürt seçkinleri de kavramlar ve sadakatlar arasında sıkışmış gibi idiler.

Bir taraftan Müslüman ve Osmanlı üst kimlikleri ile Padişaha ve Halife’ye bağlılıkları; diğer taraftan Batı’dan gelen telkin ve fikirler doğrultusunda milliyetçilik ve kimlik arayışları bunları etkiliyordu.

Devletin ekmeğini yemiş Bedirhanlar, Büyükelçiliğe kadar yükselmiş Şerif Paşa, Şurayı Devlet başkanlığına kadar yükselmiş olan Abdülkadir, Kürtçülük ve bağımsızlık hareketlerinin başını çekmeye başlamışlar ve bu yolda Batı devletleri ve ajanları ile temasa geçmişlerdi.

Bu kimlik ikilemleri arasında bocalayanlar da vardı. Jön Türk hareketine katılan İttihat ve Terakki’nin ilk yıllarında bu saflarda bulunan Kürt kökenli kişiler mesela Abdullah Cevdet ve Ishak Sükuti, Hikmet Baban, daha sonra İttihat ve Terakki’den ayrılacaklar; Adem-i Merkeziyetçiliği, Merkezi Hükümet yerine bölgelere yetki devrini savunan Prens Sabahaddin’e katılacaklardı.

Diğer taraftan Kürt asıllı olup sonuna kadar Osmanlı kimliğini savunan kişiler (Süleyman Nazif gibi), gene aslen Kürt oldukları halde Türk milliyetçisi olanlar da yok değildi. Baban ailesinin bazı fertleri gibi, Türk milliyetçiliğinin, Türkçülüğün ideoloğu Ziya Gökalp gibi.

Bazı Kürt kökenlilerin ilk arayışları, Osmanlı Devleti ve Osmanlılık içinde devletin ıslahatı yönünde idi…(6)

“Kürt Meselesi”, İngilizler’e  1918’de nasıl görünmektedir?

“…Britanya Donanması istihbarat Servisi tarafından 1918’de yayınlanan gizli raporun sonuç bölümünde şöyle deniyordu:

“Türkler tarih sahnesine çıkalı beri, daima savaş ile kaba kuvvet ifade etmişlerdir… Eğer bu ırkın çeşitli kolları gençleşmiş bir Türkiye’nin liderliği altında birleşir ve etkin bir şekilde örgütlenirlerse, bu birlik daimi huzursuzluk kaynağı ve özellikle Hint İmparatorluğu için büyük bir tehlike oluşturur.” (7)

..

“Kürt Meselesi”,  İngilizler’e 1919’da ne ifade etmektedir?

Kurdistan

“…Türk egemenliğinin kalkacağı otonom Kürt bölgesi, yukarıda anlatılan Ermeni bölgesinin güneyidir. Bu bölgenin doğu sınırı, Türk-Iran sınırıdır. Batı sınırı, yaklaşık olarak Muş ve Diyarbakır’ın güneybatısıdır, ama Fransa’ya bırakılacak manda topraklarının doğu ve kuzey sınırlarına bağlı olacaktır. Ayrıntılar uzman komisyon tarafından belirlenecek. Bölgenin güney sınırı, İngiltere’nin güvenliğine ve idari işlerine göre Mezopotamya’nın kuzeyi için belirlenecek alan ve sınırlara bağlı olacaktır. Bu sorun geçenlerde Doğu Komitesi’nde ele alındı ve haritada üç olası sınır tespit edildi. Görüleceği gibi otonom Kürt devleti, bu sınırların son biçimine bağlıdır ama bu savaşın deneyimlerinden sonra Büyük Zap Suyu’nun yukarısındaki Nesturi topluluğunun güvenliği (ki Müttefiklerin bunlara karşı bazı sorumlulukları vardır) otonom Kurdistan içine alınacaksa istikrarsızlığa neden olur. Bazı tercihler Kuzey sınır çizgisine bağlı olacaktır. (8)

Fransızlar ve Ortadoğu (halkları ile ilgili) politikaları

“…1900’lerin başlarında Osmanlı İmparatorluğu ulusçuluk akımlarıyla parçalanırken, bugünkü Lübnan ve Suriye’yi kapsayan topraklarda da Arap milliyetçileri hareketlilik içindedir.

1916’da Müslüman ve Hıristiyan 33 Arap aydını Beyrut’taki Fransız konsolosuna mektuplarla başvurarak bağımsızlıklarına kavuşmaları yahut da bir nevi koruma altına girmeleri arzusuyla ‘medeni’ diye andıkları ülkelerden yardım talep ederler. Osmanlı ile Fransa savaşa tutuşunca konsolosluk kapatılır, o vakitler ‘tarafsız’ konumdaki ABD’nin korumasına verilir.

Fransız konsolosu, Mısır’daki ikametgâhına taşınırken, diplomatik teamüller icabı bütün belgeleri yok eder; 33 Arap aydının mektupları hariç…

Fransız konsolosuna tercümanlık yapan şahsiyet ise Şam’da zindana düşmüştür. Kurtulmak için Cemal Paşa’ya konsolosluğa gizlenen mektupları eleverir.

Cemal Paşa, Arapların bu ‘ihanetleri’ karşısında adeta çılgına döner. Hepsini bir bir evlerinden toplattırır ve işkenceden geçirttikten sonra Beyrut’taki meydanda astırır.

O gün bugündür bu meydana Şehitler Meydanı denmesinin sebebi hikmeti budur.”

Mektupları bilinçli olarak geride bırakan şahsiyet Fransız konsolos François Georges Picot’tan başkası değil.

Son Arap aydınının asılmasından birkaç gün sonra Sir Mark Sykes ile Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasını içeren gizli Sykes-Picot anlaşmasını imzayan Picot yani…

Cemal Paşa, ulusçuluk akımlarının giderek gaz almasıyla bağımsızlık arzuları doruğa çıkan Arap aydınlarından böylelikle hıncını almıştır.

Eh bu esnada İngiliz ve Fransızlar da Ortadoğu’nun haritasını yeni baştan çizmekle iştigal etmektedirler. (9)

Tarih kimler için tekerrür etmektedir?

“…İngilizler, Araplar’a bağımsızlık vaat ediyorlardı. Ama “Bağımsızlık” kavramına biraz farklı bir anlam yükleyerek: “Osmanlı’ya karşı bağımsızlık.” Yani, Araplar’ı Osmanlı’dan koparacaklar, kendilerine bağlayacaklardı.

Fransa ise Levant’taki nüfuz alanını genişletme hesapları peşindeydi: Fransa’nın mandası altında bir “Büyük Suriye” yaratmak…

İngiltere’nin denetimindeki Arabistan ile Fransa’nın denetimindeki Suriye’nin sınırları nasıl çizilecekti?

Bu sorunun yanıtını bulma görevi İngiltere Dışişleri Bakanlığı danışmanı Mark Sykes ve Fransız diplomat François Georges-Picot (Not: Fransa eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing’in büyük amcası) ikilisine verildi.

Ve uzun, çetin pazarlıklardan sonra, Sevr Antlaşması’na da temel oluşturan o ünlü Sykes- Picot Anlaşması doğdu:

Fransızlar, Lübnan’dan İskenderun’a kadar uzanan sahil bandı ile Adana’dan Malatya’ya, Antep’ten Mardin’e kadar uzanan bölgeyi doğrudan yönetecekler, Şam’dan Musul’a kadar uzanan bölgede de manda yönetimi kuracaklardı.

İngilizler, Bağdat-Basra bölgesini doğrudan yönetecekler, Kerkük’ten Amman’a kadar uzanan bölgede de manda yönetimi kuracaklardı.

Filistin’de ise uluslararası statüde bir yönetim kurulacaktı. Yani, İngilizler ve Fransızlar birlikte yöneteceklerdi.

…13 Ekim Cumartesi günü Paris’te, Millet Meclisi’nin Victor Hugo Salonu’nda bir konferans düzenlendi.

Konusu: Batı Kürdistan’daki durumla ilgili ulusal danışma konferansı.

Konferansın ev sahibi: Kürdistan Ulusal Kongresi. Yani, kendilerinin ifadesiyle, “Sürgündeki Kürt Parlamentosu”.

Konferansta Fransa temsilcisi Büyükelçi Bernard Dorin

Dorin’in ilgi alanı Kürt sorunu. Hatta bu konuda kitap bile yazdı:

“Les Kurdes – Destin heroique, destin tragique”. Türkçe’ye “Kürtler: Destansı kader, trajik kader” diye çevirebiliriz.

Kitapta, Ortadoğu’daki kargaşanın Kürtler’e geleceklerini inşa etme fırsatı yarattığı savunuluyor.

Büyükelçi Dorin, Fransız parlamentosunun çatısı altında düzenlenen “Batı Kürdistan”, yani “Suriye Kürtleri” konferansını açış konuşmasında da görüşlerini olanca açıklığıyla dile getirdi:

Suriye Kürtleri ulusal mücadelelerinde sonuna kadar haklılar. Onların birlik ve dayanışma çabalarına tam destek veriyorum. Suriyeli Kürtler sadece kültürel taleplerle yetinmemeli, Güney’deki (Not: Kuzey Irak’taki) Kürtler gibi yönetim özerkliği için mücadele etmeliler. Kürtler artık başkalarının idaresi altında yaşamaya son vermeli, kendi kendilerini yönetecek duruma gelmeliler...”  (10)

Geçmiş zaman olur ki!

Hırsları ve deneyimsizlikleri ile bir imparatorluğun dağılmasına neden olanlardan

Enver Paşa şöyle demiştir Mersinli Cemal Paşa’ya:

…Paşam, bütün ef’âlimin (eylemlerimin) hesabını vermeye hazırım. Biz Turan yapmak istedik, viran olduk. Bizim asıl mes’uliyetimiz. Sultan Hamid’i anlamamak ve Siyonizme alet olmaklığımızdır. Acıdır, fakat hakikat budur. (11)

Akıl ne işe yarar?

-Hiçbir işe yaramaz.

-Eğer, kendi gerçeğini öğrenememiş ve yaşanmışlarından bir ders alamamışsa.

 

Biz bilinenleri bir açık büfe misali sergileyerek meraklılarına bir kapı açtık,

Su her ne kadar döküldüğü kabın şeklini alsa da…

 

Resim; http://www.theguardian.com/world/2008/oct/27/iraq

Kaynaklar;

(1) Konu ile geniş bilgi için;  http://www.canmehmet.com/anglosaksonlar-mukemmel-bir-zamanlama-ile-yahudilere-devletlerini-kurarlar-3.html

(2-3-4-5-6-7) “BÜYÜK Kürdistan Küçük TÜRKİYE”,  Altemur KILIÇ

(8)Osmanlı nın tasfiyesi, Cengiz yazoğlu, S.522)

(9) Yazının tamamı için bakınız; http://ceydakaran.com/tr/yazilar_detay.asp?yazi=1

(10) Yazının tamamı için bakınız; (Erdal Şafak-Sabah gazetesi) http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/safak/2012/10/16/picot-ve-dorin

(11) Aktaran: Vehbi Vakkasoğlu, “31 Mart oyunu”. Köprü, Sayı: 61, Nisan 1982, s. 25. (Abdülhamidin kurtlarla dansı-1, Mustafa Armağan)

 

“Büyük Kürdistan” Hiç gelmeyecek bir başka bahara mı kaldı? (2)

barzani

Büyük Kürdistan” Devleti, birinci dereceden Rusya, İngiltere-Fransa’yı ilgilendirir(di). Bu üçlü olmadan ABD etkisiz eleman‘dır. Ve “Büyük Kürdistan”, demek, Rusların Akdeniz’deki belirleyiciler arasında ön sırada olması demektir.

Bu nedenle, tam olarak kontrol altında olmayacak bir “Kürdistan” devletine, ne Çin, ne İngiltere-Fransa, ne de ABD ve Almanya izin vermeyecektir.

Bunların ortak bir paydada buluşmadan, bölgede bir düzen değişikliğine giderlerse, bugün kapalı olarak (maşalarına) yaptırdıkları savaşlar, bundan böyle açık olarak yapılacak, demektir.

Bizlerde yanlış değil de eksik bilinen bir husus daha vardır.

Klasik ifadesi ile Ruslar’ın sıcak denizlere (Akdeniz’e) inme hayali olduğunu düşünürüz.

Gerçeğinde bu iddia, meselenin pazarlanmasında vitrin görüntüsü içindir.

Bakalım gerçek nedir?

Otu çek köküne bak!

Fatih Sultan Mehmed’in, 1453 İstanbul, 1458 Atina’nın fethi ile paniğe kapılan Hristiyan Avrupalılar, Hristiyanlığın yok olacağını düşünür ve Müslüman Türklerden (Osmanlılar) kurtulmak için çareler aramaya başlarlar.

Bulunan çare, Osmanlıyı ekonomik yollardan çökertmek için kara İpek Yolu’na alternatif, denizden yeni bir İpek Yolu bulunmasıdır. (Gerçeğinde Osmanlıyı yıkan keşiflerdir. Osmanlıdaki tüm isyanların altında gelirini kaybeden devlet ve halkın sorunları vardır.)

İnsanoğlu meselelerine bir çare arar da bulamaz mı?

Elbette bulur.

Ünlü keşifler işte bu niyetlerle başlar…

Coğrafi Keşifler, sadece bu bölgenin, Avrupa’nın değil, Dünyanın, (özellikle ekonomik) dengesini değiştirecektir.

Kısaca (Avrupalılara göre ) Portekizli Denizci Vasco da Gama ve keşifler

“Vasco da Gama (1469 – 1524), Keşifler Çağı’nda yaşamış, Avrupa’nın en başarılı kaşiflerinden olan, Avrupa’dan çıkıp doğrudan Hindistan’a giden ilk kişi olarak bilinen, Portekizli denizcidir.

Portekiz kralı I. Manuel’e bağlı olarak, Doğu’nun hazinelerine ve Hristiyanlar için kutsal olduğuna inandıkları Hindistan topraklarına ulaşmakla görevlendirilmiştir. 1497’de, kendisinden önce Bartelemeu Dias’ın keşfettiği ve Afrika’yı dolanan Ümit Burnu’nu kadar uzanan deniz yolunu geliştirerek, Denizci Henri’nin başlattığı Portekiz deniz keşiflerine bir yenisini eklemiştir.

Avrupalıların Hindistan’a deniz yoluyla ulaşabilmeleri, Osmanlı Devleti’nin ticari alandaki üstünlüklerine son vermiş, deniz ticaretinde Avrupalıların üstünlüğü ele geçirmesini sağlamıştır. (1)

Roma, Ceasar ve Çar…

-“1478’e gelindiğinde, Rusya’nın büyük bir kısmı III. İvan’ın egemenliği altına girmişti. III. Îvan Latince caesar kelimesinden gelen çar unvanını almış, Roma ve Bizans imparatorluklarının gerçek vârisi olduğunu iddia etmeye başlamıştı. Rusya’nın “Üçüncü Roma” olduğu yolundaki bu görüş, o gün bugündür Rus tarihinde alttan alta işleyen bir temadır.

Bu gibi fikirler, savaşın gerekleriyle birleşerek, gene Rus siyasetinde kalıcı bir unsur olan mutlakiyetçiliği pekiştirdi. Eski Rus prensliklerini birleştirerek bir tek devlet haline getirme projesi büyük ölçüde teknik gelişmeye, özellikle de silah sahasında gelişmeye bağlıydı.

İvan, çok da uzak olmayan bir tarihte, 1453’te, Konstantinopolis’in düşüşünde bunu görmüştü; kent, Fatih Sultan Mehmet hücum birliklerine… Hıristiyan topçulara döktürdüğü toplarla kentin surlarını dövebildiği için düşmüştü. Dolayısıyla İvan da kendine top döktürmüş ve bunlar karşısında bir anda işe yaramaz hale gelen Rus prensliklerinin surlarını yıkarak onları zapt etmiş ve hükümdarlığını doğudaki düzlüklere doğru genişletmişti…” (2)

(Fatih döneminde 1451-1481 yaşamış olan, (Ortodoks) III. İvan Kimdir?

III. İvan, (Hüküm süresi) 1462 – 1505, Rus topraklarının önemli bölümünü yönetimi altında toplamış ve merkezi bir Rus devletinin temellerini atmıştır. Rusya tarihindeki en uzun süre tahtta kalan hükümdarlardan biridir.

Çocuk yaşta evlendiği karısı 1467’de ona tek oğul bırakarak (bir olasılıkla zehirlenerek) öldü ve hanedanın sürekliliğini güvence altına almak için yeni bir evlilik gereği doğdu. Kardinal Bessarion 1469’da Roma’dan getirdiği bir mektupla İvan’a, son Bizans imparatorunun yeğeni ve vesayeti altındaki öğrencisi Zoe Palailogos’la evlenmesini önerdi. Zoe Moskova’ya gelerek Sofiya adını aldı ve büyük olasılıkla Ortodoksluğu benimsedi; üç yıl sonra da Kremlin’de İvan’la evlendi.

Bu olay Üçüncü Roma, Moskova görüşünü pekiştirdi.

III. İvan, otokratik ve merkeziyetçi Moskova devletinin gerçek kurucusu olarak kabul edilir. (3)

Bu noktada bir Rus Çarından daha bahsedilmesi gerekmektedir.

I. Petro (1672 -1725)

“Rusya’yı Avrupa’nın güçlü devletleri arasına sokabilmek için güçlü bir ordu ve denizlerde hakimiyetin gerekli olduğuna inanan Petro, orduyu baştan aşağı yenileme ve bir donanma kurma hamlesine girişti. Sıcak denizlere inip İngiltere’yle bile mücadele edebilecek bir askeri ve ekonomik güce sahip olmak istiyordu.

Çar I. Petro, Asya ve Avrupa hazinelerinin anahtarı olan İstanbul’un mutlaka alınmasını, bunun için de Türkiye ile İran arasına fitne ve fesat tohumları ekilmesi gerektiğini ve Gürcistan ile Kafkasya’nın ele geçirilmesinin şart olduğunu tembihler..” (4)

Rus Çarı I. Petro’nun 1725 Yılında yazdığı vasiyetname’sinden alıntılar

-Bütün evlatlarım, birbirini takiben, Avrupa ülkelerinde hükümran olacaktır., zira Avrupa’nın bütün devlet kuruluşları köhnemiş ve ihtiyarlamıştır.

-Rus devleti daima dengeli savaş şartları hazırlamalı ve bu hazırlığın Rusya’nın terakkisine sebep olması için çalışılmalıdır.

-Avrupa ülkeleri arasında fitne-fesat türetmek, aralarında zıddiyet yaratmak ve bu işte onlardan biri ile işbirliği içinde olmak lazımdır. Özellikle Alman halkı arasındaki kaynaşma ve kargaşalıklarda faal bir yer tutmaya çalışmalı. Zira onlar bizimle hemhudut ve bize bitişiktir.

-İngiliz hükümeti ile birlik olup temasları sıklaştırın. Çünkü ticarette ve devlet idaresinde bu bize faydalı olur. Gemi inşaatı için gerekli bütün malzeme onlardan alınacaktır. Bu temas hem silah, hem de gemicilik için çok faydalıdır.

Rusya devletini, dünya devleti yapabilmek için, onun başkentinin, Asya ve Avrupa hazinelerinin anahtarı olan İstanbul olması lazımdır.

-Bu maksadın hedefine ulaşabilmesi için, daima Türkiye ile İran arasına fitne-fesat tohumları ekmeli, kavga ve savaş çıkarılmalıdır.

-Bu iş için Sünni ve şii mezhepleri arasındaki ihtilaflar en keskin silah ve yenilmez ordudur.

-Hem Türkiye’nin hem de İran’ın din adamlarını elde etmek ve onlar vasıtası ile Sünni-şii ihtilaflarını kızıştırmak lazımdır.

Hindistan’ın anahtarı Türkiye’nin Payitahtıdır. (5)

Toparlanırsa;

Büyük Kürdistan demek, Ortadoğu, Mısır, Suriye, Afrika, Çin, Hindistan demek;

Büyük Kürdistan demek, Rusya’nın, (PKK siyaseti’nde) başarılı olması demek;

Büyük Kürdistan demek, Gelişmiş batılıların bu bölgede var olmasından çok, yok olması demek;

İngiltere-Fransa ve ABD’nin;  Çin, Hindistan, Mısır, Suriye (Ortadoğu) ve Afrika olmadan bir hiç olması demektir.

Bölümü bitirmeden “Büyük Kürdistan” ve Rusya ile ilişkili bir notumuz daha var…

-“Kaçtı” denilen (sabık) Sultan Vahdettin’in, Saraydan son kez çıkışı ile gemiye bindirilmesi  aşamasında yanında bulunan İngiliz İstihbarat subayı Bennett, yayınlanan anılarında şahit olduklarını  anlatmaktadır.

Ordu ve Siyaset

-Foreing Office ile Ordu’nun arası harbin içinde mi açılmıştı?

-Harbin içinde açılmıştı… evet.

-İlk sebep neydi acaba ? Belki Suriye cephesi.

-Foreing Office daha ziyade Fransa ile münasebeti muhafaza etmek istedi. Bizim Ordu ve Fransız Ordusu Selanik cephesinde hiçbir zaman münasebeti iyi olmadı. Yani Balkanlarda… General Milne ve General Franchet d’Esperay o zaman Selanik’te kumandan idiler. Güya (Fransız) Franchet d’Esperay başkumandan idi, fakat bizim İngiliz Ordusu hiç onu dinlemezdi.

-(İngiliz İşgal komutanı) General Milne ile arası açıktı..

-Evet, Foreing Office bunu düzeltmek istedi bir taraftan, fakat esas bu da… Yunanistan meselesi de… Biz İngiliz strateji nokta-i nazarından Ordu böyle görüyordu ki kuvvetli bir Türkiye bize lazım.

-Başından beri böyle görüyor…

Evet… Çünkü Ruslara karşı bir şey olsun, bir müdafaa olsun. Bu tabii strateji, nasıl diyorlar Türkçesi.

-Tabye.

-Anliyorsunuz değil mi ?

-Evet Türkçe’de kullanılıyor…

-Strateji nokta-i nazarından bu Türkiye kuvvetli olması lazım. Fakat bu Balkan politikası için Türkiye’yi zayıflaştırmak istedi. Demek bu, Türkiye üzerinde esasen bu açılıyor. Çünkü biz Ruslar’dan bir tehlike görüyorduk her vakit, yalnız bu tarafta değil tabii Hindistan tarafında da gördük. Bunun için biz İran’la ittihat etmek istedik, İran Şahı ile anlaştık fakat sonra bunu kabul etmemişler, biliyorsunuz. Bu muvaffak olmadı…”(6)

İngiliz İstihbarat Subayına göre, İran Ve Türkiye güçlü olmalı,

Ruslara göre ise, İran ve Türkiye (Elbette mümkünse!) yutulmalı, ki; Bir Dünya İmparatorluğu kurulabilsin…

Devam edecek…

Resim; Web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1) Daha geniş bilgi için; http://www.canmehmet.com/cografi-kesifleri-kimler-yapti-vasco-da-gama-efsanesi-ve-umit-burnu-gercegi-7.html

(2) HARRY G. GELBER, MÖ 1100’den Günümüze ÇİN VE DÜNYA, Ejder ve Yabancı Deccallar. Sahife;128

(3) Ana Britannica, Cilt 17, s. 141-142- Büyük Larousse, Cilt 12, s. 5996 (Vikipedi dip notlarıdır.)

(4) 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması, (oluşumu-tahlili-tatbikî), Dr. Osman KÖSE  Ve kitabın alıntı kaynağı; (2) Vasiyetname hakkında daha geniş bilgi için bakınız; “ I. Petro’nun 1725 yılında Yazdığı “Vasiyetnamesi”, (Dirilik Dergisi 1916, sayfa 16’dan iktibas), Türk Kültürü, Ankara l990. 323,5.160-163.

(5) Meraklıları konuyu daha detaylı olarak aşağıdaki web adresinden okuyabilirler.http://www.canmehmet.com/car-i-petronun-1725-yilinda-yazdigi-vasiyetnamesi-ve-vasiyetnamenin-nato-ile-ilgisi.html

(6) “Atatürk’e nasıl vize verdim” İngiliz İstihbarat Subayı Yüzbaşı Bennett Anlatıyor. Nezih UZEL. (Geniş bilgi için; http://www.canmehmet.com/sultan-vahdettini-gemiye-bindiren-ingiliz-istihbarat-subayi-anlatiyor-kacmadi-2.html

‘Büyük Kürdistan’ Batılıların ekonomik krizleri nedeniyle hayal mi oldu? (1)

Büyük devletlerin küçük planları elli, büyük planları, ikiyüzelli yıllık sürece yayılmaktadır.

Büyük devletlerin küçük planları elli, büyük planları ikiyüzelli yıllık sürece yayılmaktadır.

İsrail Devleti, nasıl ki Yahudiler ‘in çıkarı  için kurulmadıysa, Olası bir ‘Kürdistan Devleti‘de öncelikle Kürtler’in çıkarları için kurulmayacaktır. Gizli “Sykes-Picot Antlaşması’na (1)  adını verenlerden Sykes’in “Aşiret Mektepleri” (2) hakkındaki görüşleri bizde fazlaca bilinmez. Konuyu açmak adına İngiliz diplomatı dinleyelim. Bakalım Osmanlının Ortadoğu politikası için neler anlatmaktadır?

*

İngiliz, Fransız ve Rusların, I.Dünya Savaşı sonrasında özellikle Osmanlı İmparatorluğu’na ait Orta Doğu bölgesindeki topraklarının paylaşımının gizli belgesi olan Sykes-Picot Antlaşması’nın İngiliz mimarlarından olan Mark Sykes, 2.Abdülhamid Han döneminde İngiliz Ataşeliği’nde görevlidir.

Bir asker ve diplomat olan Mark Sykes, Aşiret Mekteplerini ve Sultan Abdülhamid’in Aşiret Mektebi’nde şekillenen vizyonunu bakınız nasıl anlatmaktadır.

-“…Öğleden sonra Osmanlı İmparatorluğunun en büyük girişimi olan bir eğitim kurumuna, Aşiret Okuluna götürüldük. Bu okul, önemini öğreniminin fevkalade mükemmel olduğundan veya öğretmenlerinin çok yetenekli olduğundan değil, kurulmasını gerektiren fikirden ve öğrencilerinin önemli bir kısmını teşkil eden çocukların gelmiş oldukları çevreden alıyordu.

Aşiret Okulu, şimdiki Padişah [Abdülhamid] tarafından, patriarkal [ataerkil] usullerle yönetilen Kürt ve Arap aşiretlerinin mümtaz [seçkin] Ağa ve Şeyh oğullarını eğitmek maksadıyla kuruldu. Fikrin cüretkârlığı ve uzun vadeli hedefi, herhangi bir Türk’e atfedilen alışılmışın ötesinde bir devlet adamlığı göstergesidir.

Aşiret Okulu yalnız Doğu Anadolu ve Irak’taki aşiretlerden değil, Libya (Trablusgarb), Yemen ve Suriye’den de öğrencileri barındırmaktadır. Bu çocuklar çöllerinden, ücra yerlerdeki köylerinden gelip 6 yıl içinde okuma yazmanın yanında dünyayı tanıyan bireyler olarak yetişirler…”(3)

Peki okulu ve öğrencileri nasıl bulmuştur Mark Sykes? Bunu da isterseniz kendi kaleminden okuyalım:

-“…Çocuklar herhangi bir okulun gurur duyacağı çocuklardı; temiz pak giyinmişlerdi, bakışları zeki ve çehreleri farklıydı ama bağımsız davranışları birbirine benziyordu. (…) Korkusuz ve yabanıldılar ama dış dünyanın bilgisi ve sağduyusu ile teçhiz edilmişlerdi. (…) Doğu için ümit ışığı vardır ve bu ümit ışığı Batı tarzı pabuçlar giymede ve yerli Hıristiyanların kötü davranışlarını benimsemede değil, fakat kendi millî varlığının şuuruna varacak güce ve kişiliğe sahip olacak kadar bilgiyle donanmış bu cesur, yabanî ve yiğit kavimlerin kendilerinde olacaktır. (…) Belçikalı, Fransız veya İtalyan çocuklarından ne daha iyi, ne de daha kötüydüler. Neler öğrendiklerini bir tarafa bırakalım, ha önce de söylediğim gibi bu çocuklar burada kendi bireysel kimliklerini kazanıyordu.”(4)

Mark Sykes, Arap çocukların zekâ ve çalışmaya hazır olmalarından etkilenmiştir, Kürt çocukların ise yaratıcı yetenekleri bakımından arkadaşlarından üstün olduklarını gözlemlemiştir.

Abdülhamid’in rüyalarından biriydi Aşiret Mektebi. Ayrılıkçı ve milliyetçi eğilimlerin Müslüman teb’aya da bulaştığı bir dönemde ülkenin geleceğini bir arada tutacak bir çimento olarak düşünülmüştü bu okul. Din (İslamiyet) ortak paydası altında birleştirecekti Kürtlerden Arnavutlara kadar Müslümanları. (5)

“Aşiret Mektepleri’nin gerçeği…

“…Bu okulda okumuş bir aşiret reisinin oğlunun ağzından okulun özelliklerini içeriden yansıtmaya çalışacağım. Göreceğiz ki Aşiret Mektepleri aslında gelecekte düşünülen ‘Küçük Osmanlı Devleti’nin bir tür pilot projesiydi. Sadece Kürtlerin değil, belli başlı Müslüman milletlerin çocuklarının erkenden ortak bir bilince kavuşturması projesidir. Haydarani aşireti reisinin oğlu anlatıyor:

Bu mektebe Kürt aşiret reislerinden başka, Arabistan’nın,  Suriye, Irak, Ürdün, Yemen, Hicaz, Trablusgarp ve Cava gibi yerlerdeki Arap ve Müslüman aşiret reislerinin çocukları getirilmişti. Gelen bu Arap çocuklarının hemen hiçbiri Türkçe bilmezdi. Mektepte yedi sekiz ayda Türkçe konuşmayı mükemmel (en) öğrenirlerdi… İkiyüz mevcudun yarısından fazlası Kürt, mütebakisi Arap ve birkaçı da Çerkeş, Arnavut çocukları idi. Bilahare Arnavutları çıkardılar…” (6)

“…Mektep çok muntazamdı Her türlü tesisler ve tedris vasıtaları mükemmeldi. Yatakhane ve yemekhaneleri çok muntazamdı. Her gün sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemekleri verilirdi. Mektep üniformasının kolları kadifeli ve kapalı yakasında  “Aşiret Mekteb-i Hümayunu Talebeleri” kelimeleri işlenmişti.

Tahsili beş sene idi. İki senede bir, gidip gelme yol masrafları devlet tarafından verilmek suretiyle memleketimize sıla’ya gitmemize müsaade edilir ve bu gidişte mutlaka yanımıza mürebbi durumunda bir zabit terfik edilirdi. Derslerden başka, talim ve jimnastik de vardı. Cuma vesair tatil günleri, onar kişilik postalar ve yanımızda bir postabaşı bulunduğu halde izinli çıkar, Mahmutpaşa ve Aksaray kahvelerine yahut Ihlamur mesiresine gider ve akşamları mektebe dönerdik. Mektep tabii parasızdı. Yatar kalkar, yer içer, belirli zamanlarda üst baş da alırdık. Gündeliğimiz iki kuruştu. Ayda altmış kuruş eder ve her ihtiyacımıza fazlasiyle yeter, artardı.

Ramazanlarda, ilk defa Yıldız Sarayına iftara davet edilirdik. İftar bittikten sonra. Padişah ta balkona çıkar, şöyle bir görünüp, “Nasılsınız evlatlarım?” diye hatırımızı sorar, biz de edilen tenbih gereğince, ayağa kalkarak hep bir ağızdan üç defa “Padişahım çok yaşa!” diye bağırırdık. Saraydan ayrılırken de birer altın lira ihsan ederlerdi.

Bayram günlerinde ve bilhassa Sürre Alaylarına yeni elbiselerimizle katılır, saf saf dizilir. Padişahı selamlardık. Bayramlarda mektebe, saraydan gelen kuzular, yedi kişiye bir tane olmak üzere soframıza konurdu..” (7)

İlk Kürtçe gazete Abdülhamid döneminde yayınlandı

İlk Kürt gazetesi olan Kürdistan Bedirhaniler tarafından çıkarılıyordu. Bu Kurmanci/Türkçe gazetenin (1898-1902) amacı, sultanın dikkatini Kürtlere çekmekti. Gazetenin kurucusu ve editörü olan Mikdat Midhat Bedirhan birkaç makalede, Sultan Abdülhamid’e açık mektuplar yayınladı. (8)

Hamidiye Alayları ve“Kürtlerin Babası” Sultan II. Abdülhamid

Devlet ve Siyaset boyutuna geçmeden konunun açılması adına “Hamidiye Alayları”ndan bahsetmemiz gerekmektedir.

Sultan II. Abdülhamid anlatmaktadır;

-“…Rusya ile harp vukuunda, disiplinli bir şekilde yetiştirilen bu Kürt alayları, bize çok büyük hizmetlerde bulunabilirler. Ayrıca orduda öğrenecekleri “itaat” fikri, kendileri içinde faydalı olacaktır… Kürt ağalarının bazılarının çocuklarını, İstanbul’a getirip memuriyete yerleştirdiğim için tenkit edildiğimi biliyorum. Senelerdir Hıristiyan Ermeniler nazır (bakan) mevkilerini işgal etmişlerdir. Bundan sonra da kendi dinimizden olan Kürtleri kendimize yaklaştırmakta ne gibi bir zarar olabilir?” (9)

*

Hamidiye Alayları

“…olumsuz tezlerine karşılık Prof. Robert Olson’un bir tespitini aktarmak istiyorum. Robert Olson’a göre, tam tersine, Hamidiye Alayları’nın Kürt halkının ekonomik ve kültürel kalkınmasına ciddi katkıları olmuştur. Nitekim tezini şöyle temellendirir Prof. Olson:

-“Sorulması gereken soru şudur: Eğer Hamidiye (Alayları) hiç kurulmamış olsaydı, Kürt milliyetçiliği, Birinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde daha güçlü olabilir miydi? Kürt milliyetçi tarihçiler ve Marksist tarihçiler daha güçlü olabileceğini iddia etmektedirler. Fakat benim göstermeye çalıştığım, bunun doğru olmadığıdır. Hamidiye dönemi, yükselmekte olan Kürt milliyetçiğinin evriminde gerekli bir fasıla olarak, bu evrimin üçüncü evresini belirlemiştir. Bu dönem, Sünni Kürtler arasında dayanışma duygularına katkıda bulunmuş, Hamidiye Alayları, pek çok Kürt’e askeri teknoloji ile donanım bilgisi ve bunları kullanabilmek kabiliyeti sağlamıştır. (10)

Bu satırlar Kürtler tarafından Sultan II. Abdülhamid’e neden “Kürtlerin Babası” denildiğini yeterince gösteriyor olmalıdır. (11)

Kürt modernleşmesi

“Bölgedeki ‘emirlik’lerin daha küçük reisliklere dönüşmesinde, yani bir bakıma feodalitenin çözülmeye başlamasında kritik rol oynayan Hamidiye Alayları, yerel güç dengelerini alt üst etmişti. Hükümet tarafından Hamidiye’ye bağlı olan ve olmayan aşiretler Arasında fark gözetiliyor, bu da o vakte dek başlarına buyruk yaşamış Kürt aşiretlerini bir şekilde merkezi devletle ilişki kurmaya zorluyordu. Böylece Kürt modernleşmesini, geleneksel görünen bir formülle hızlandırıyor, gelenek ile modernliğin kaynaşmasını sağlıyordu…”

Dr. Janet Klein’in sözleriyle.

-“Hamidiye Alayları Kürt, Ermeni ve daha genelde Osmanlı tarihlerinin pek çok bölümünde önemli bir rol oynamıştır. Yerel güç yapısının ve devlet, aşiretler, öbür aşiretler, köylüler ve diğer katılanlar arasındaki ilişkileri etkileyen değişimlere eşlik eden dönüşümde anlamlı bir oyuncu olmuştu. Nihayet bugüne kadar gelen devlet-aşiret ilişkilerine dair bir miras bırakmıştır.”(12)

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim; http://idealimforum.blogcu.com/uc-devletten-toprak-istedi/8548438 dan alıntıdır.

Kaynaklar;

(1) Aşiret Mektepleri, (Mekteb-i Aşiret-i Hümayun), Sultan II. Abdülhamid tarafından, 21 Eylül 1892 tarihinde açılan okul. Okul kapandıktan sonra aynı binada Kabataş Lisesi eğitime başlamıştır. Aşiretlerin yoğun ve hakim olduğu bölgeleri muhafaza etmek için, bunların reislerinin ve ağalarının çocuklarını, Osmanlı kültürüyle yetiştirerek devlete ve saltanata bağlamak amacıyla açılmıştır. Mektebe ilk olarak Halep, Bağdat, Suriye, Musul, Basra, Diyarbakır, Trablusgarp vilayetlerinden ve Kudüs, Bingazi ile Zur sancaklarından, kabiliyetli ve muteber ailelerin 12 ile 16 yaş arasındanki çocukları alınmıştır.Bunlar, özenle yetiştirildiler ve daha sonraki senelerde sayıları arttırıldı. İki yıllık öğretim programı, beş yıla çıkarılan okulda Kuran-ı Kerim, fıkıh, ilmihal gibi din bilgileri yanında, zamanın fen bilgileri, Fransızca, Türkçe, coğrafya, tarih, edebiyat ve askerî dersler okutuldu. Başlangıçta sadece Arap aşiret reislerinin çocukları alınırken, sonraki yıllarda, okulun prestijinin artması üzerine Kürt ve Arnavut aşiret reislerinin çocukları da kabul edilmeye başlandı. Böylece mektep, bütün aşiretlere hitap eder duruma geldi. Aşiret mektebinden mezun olan çocuklar, Harbiye ve Mülkiye mekteplerine gönderildiler. Arşivler 1906’da çıkan yemeklerle ilgili bir ayaklanmada kapatıldığını yazsa da, politik bir ayaklanma sonucu kapatıldığı sanılmaktadır.” (Vikipedi)

(2) Sykes-Picot antlaşması; I. Dünya Savaşı sırasında, 29 Nisan 1916’da Kut’ül Ammare Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı 6. Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında yapılan (Ruslarda antlaşmada vardır)Türkiye’nin (Savaş sonrasının Ortadoğu’su) Orta Doğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır. Antlaşma, “İngiliz ve Fransız kabineleri tarafından 1916 Şubatı’nda onaylanmış, ancak koşulları, hatta varlığı gizli tutulmuştur. Ruslar, 1917 devriminden sonra antlaşmadan vazgeçmiş, Lenin tarafından gizli olan bu anlaşma dünya kamuoyuna açıklanmıştır. Bu antlaşma Sevr Antlaşması´nın ön versiyonu olarak bilinmektedir.

Anlaşmaya isimlerini veren İngiliz ve Fransız diplomatlar hakkında kısa bir açıklama;

İngiliz diplomat Mark Sykes; (1879-1919) 1916 yılında imzalanan anlaşmaya ismini veren İngiliz yazar, diplomat, asker. “Ortadoğu uzmanı” olarak bilinir. Muhafazakâr Parti üyesidir.“Arap Yarımadası´nın kuzeyinde ve Türkiye´nin doğusunda geziler yaparak bölgelerin etnik ve dini yapısını, coğrafi bilgilerini öğrenmiştir.”

Fransız diplomat Georges-Picot (1870 – 1951) Osmanlı İmparatorluğu’nun (Savaş sonrasının Ortadoğu’su) Orta Doğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmaya isim veren Fransız diplomattır. (Fransa eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing’in büyük amcasıdır)

(3-4-5-6) Abdülhamid’in KURTLARLA DANSI  (1-2) Mustafa Armağan

(7) Hasan Sıdık Hayderâni, “Aşiret Mektebi ve Aşiret Alayları”, Yakın Tarihimiz, cilt 2, İstanbul 1962-1963, s. 147-148. (Abdülhamid’in Kurtlarla dansı, 1-2 Mustafa Armağan

(8) Hakan Özoğlu, Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği [Kurdish Notables and the Ottoman State. SUNY Press, 2004], Çevirenler: Nilay ÖzokGündoğan ve Azat Zana Gündoğan, İstanbul 2005, Kitap Yayınevi, s. 50.(Abdülhamid’in Kurtlarla dansı, 1-2 Mustafa Armağan, dip not)

(9) Sultan Abdülhamit, Siyasi Hatıratım, İstanbul 1999, Dergâh Yayınları, s. 52. (Abdülhamid’in Kurtlarla dansı, 1-2 Mustafa Armağan, dip not)

(10) Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı, 1880-1925, Çeviren: Bülent Peker ve Nevzat Kıraç, Ankara 1992, Öz-Ge Yayınları, s. 36-37. (Abdülhamid’in Kurtlarla dansı, 1-2 Mustafa Armağan, dip not)

(11) Abdülhamid’in Kurtlarla dansı, 1-2 Mustafa Armağan

(12) Janet Klein, “Power in the Periphery: The Hamidiye Light Cavalry and the Struggle Over Ottoman Kürdistan, 1890-1914”, Kasım 2002’de Princeton Üniversitesi’ne sunulan doktora tezi, s. 347. (Abdülhamid’in Kurtlarla dansı, 1-2 Mustafa Armağan, dip not)

İşgalci Devletler işgal ettikleri bir ülkenin ordusuna neden silah verirler? (8)

 

Rekabetçiniz kadar bilgi ve teknoloji üretemiyorsanız, ancak bir lokomotifin arkasında vagon olabilirsiniz.

Rekabetçiniz kadar bilgi ve teknoloji üretemiyorsanız, ancak bir lokomotifin arkasında vagon olabilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anadolu’ya silah kaçırma işinin, Ankara’da Meclis açılana kadar, Mustafa Kemal’in bilgisi dışında oluşup geliştiği anlaşılıyor. Merkezleri, Velid Bey’in (*)Tasvir-i Efkâr matbaası idi. Şefleri kimdi? Parayı kim veriyordu? Silahlar nereye gidiyordu? Silahların Anadolu’ya naklinin, Yunan’ın İzmir’e çıkışından önce başlamış olduğunu, Ankara’da Meclis açıldıktan sonra Mustafa Kemal ile temas kurulmuş bulunduğunu öğreniyoruz. Silahların, İngiliz ve Fransız subaylarının görmezden gelmesiyle, resmî araçlarla takalara taşındığını da biliyoruz. Silah kaçırma işini İstanbul hükümeti üstlenmediğine ve Ankara’da Meclis açılıncaya kadar da kimse ilgilenmediğine göre, kimler üstlendi? (1)

..

FRANSIZ ŞARK KOMİTESİ:

‘Şark Komitesi, Dola Kruva (**) adlı ateşin genci, milli hareketimizle alakalandırarak, İstanbul’a gönderir

‘Tasvir-i Efkâr, o dönemde ecnebilerce de milli gayenin en samimi taraftarı idi

“Komite, Dola Kruva’ya, Tasvir’in sahibine müracaatla tasarladığı yardım çığırını açması talimatını verir.

“Dola Kruva, İstanbul a gelir gelmez, sahibi Velid’in (2) Bakırköy’deki adresini öğrenir ve yakın olması nedeniyle, Bakırköy’ de bir pansiyona yerleşir. “Velid’den görüşmek için bir randevu alır Genç Fransızın ricası kabul edilir. (3)

 ‘”Fransız, Milli orduya yardım için geldiğini, her dilediğimizi yerine getireceğini Velid’e söyler.

“Ertesi gün matbaada Velit, Dola Kruva ve ben birleştik. Ben, bu kendi gelen yardımcının bitmek bilmeyen vaitleri karşısında hayretlere düşmüştüm. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir derler. Bu yirmi iki yaşındaki dost, acaba bir Hızır mıydı? Hakikati halde, bizim için vefakâr bir kurtarıcı idi. (4)

‘Dola Kruva’dan, bir Fransız alayının koruması altında olan Zeytinburnu Baruthanedeki silah ve mühimmatın bize verilmesini rica ettim. Vrangel ordusunun da orada 400 kadar makineli tüfeği vardı. Milyonlarca piyade fişeği milli ordu için büyük bir kıymetti ‘”(5)

 “Bir Fransız makamı ile Velid’in görüşmesi, kat’i teminat alması lâzım gelirdi.. İki gün sonra Velit alâkadarlarla görüştü ve kalenin gediği açılmış oldu.’” (6)

FRANSIZLARIN KORUMASI ALTINDAKİ SİLAHLARIN DEPOLARDAN ÇIKARILMASI

“Depolardan alınacak cephane ve silahları seçmek için, bu işten anlayan arkadaşımız Sim’yi yanımıza aldık.

“Vapur, Üsküdar açıklarında, ışıklarını söndürmüş bekliyordu. Mavnalar da sahilde bekliyordu.

“DöIa Kruva ile birlikte, depolara geldik. Nöbetçiye yüzbaşıyı görmek istediğimizi söyledik. Siyahı asker kapıyı açtı, karşılaştığımız çavuş bizi yüzbaşının dairesine götürdü.

“Dola Kruva, yüzbaşı ile konuştuktan sonra, cephanelikler ve iskele sahasının serbest bulundurulmasını temin etti İşaret verdik, mavnalar yanaştı.

“işçiler üç cephaneliğe dağıtılmışlardı. Binlerce sandık piyade cephanesi vardı. Sabaha kadar çalışıldığı halde ancak 2000 sandık ayırıp kaldırabilmişti. Dola Kruva da bizim gibi heyecanla çabalıyordu, elinden gelse bütün o mevcudatı vapura nakledecekti.(7)

“Sayın Koçer’in anlattıklarından, İstanbul’dan Anadolu’ya silahın kaçırılmasında Fransızların başrolü oynadıklarını anlıyoruz. Fransızlar, İstanbul’da toplanan silahları, Osmanlı ordusuna değil, Anadolu’ya, kurulacak yeni devletin silahları olarak kaçırmak için, kendi aralarında bir komite kurduklarını, bu işten sorumlu olarak, Koçer’in Hızır’ diye adlandırdığı bir Fransız’ı da görevlendirdiklerini öğreniyoruz. İngilizler de boş durmuyorlar ve Yunan tercümanın nöbetçi olmadığı günlerde Boğaz’dan silah çıkarılmasını sağlıyorlardı.

Lord Kinross, Anadolu’ya silah kaçırılması işinin, ‘eski Türk subaylarının bulunduğu yeraltı teşkilatı’ tarafından ‘güçlükle karşılaşılmadan’ yürütüldüğünü anlatıyor:

“Anadolu’ya silah kaçırma işi, başlarında çok kere eski Türk subaylarının bulunduğu yeraltı teşkilâtı tarafından başarıyla yürütülmekteydi. Bunların pek zorlukla karşılaşdıkları söylenemezdi Bir kere depoların çoğunun bekçileri Türk’tü. Sonra, çalınan silahları İngiliz devriyeleri ile Yunan (Rum) çetecilerinin burnunun dibinden Anadolu’ya geçirmeye gönüllü sürü ile hamal, sandalcı ve sürücü (arabacı daha doğru) vardı. Bunları köylü arabalarına, saman ve kömür yığınlarının altına saklıyorlar, yalnız geceleyin yol alıyor, gün doğmadan önce toprağa gömüyorlar, gece olunca tekrar yükleyip bundan sonra varacakları yere kadar yeniden uzun ve ağır yolculuklarına devam ediyorlardı.

“Harbiye Nezareti hile, mütarekenin silahsızlanma ile ilgili koşullarını uygulamaktan sistemli şekilde kaçınıyordu. O sırada Harbiye Nâzırı olan Fevzi Paşa gibi yurtsever subayların da bu işte rolleri vardı.

“Şimdi Fransızlar da silah hırsızlığına göz yummaya başlamışlardı. Milliyetçiler, Gelibolu’da Fransızların korumakta oldukları bir silah deposundan büyük ölçüde silah yağma etmişlerdi

“Yunanlarla çekişme halinde olan İtalyanlar, daha baştan beri milliyetçileri tutmakta ve şimdi de, birliklerini çekmeye hazırlandıkları şu sırada onlara silah satmaktaydılar Üstelik taşıyıcılara Müttefik kontrolünden sıyrılmak için yardım bile ediyorlardı.

‘Ingilizlere gelince, onlar da baştan beri silahların toplanıp saklaması işini pek ciddi tutmamışlardı. Bir İngiliz kurmayı… yalnız Türklerin silahlarını alıp da Rumlarınkini bırakmanın haklı bir şey olmadığını söylemişti

‘Böylece Milliyetçi kuvvetler boyuna silahlanmaktaydılar’’ (8)

Bu silahlanma işinin Yunanistan’ın Anadolu’ya çıkmasından önce başladığını, başta Fransa olmak üzere, bazı ülkelerin bu işe destek verdiğini anımsarsak, ortaya bambaşka bir tablo çıkar. Silahlanma ve depolardan silah kaçırma işi. Müttefik güçler tarafından, Anadolu’da meydana getirilecek olan Yunan işgaline karşı, Osmanlı Ordusu işe karıştırılmadan, milli kuvvetlerin ortaya çıkmasının hazırlığı olarak görülüyor. (9)

“…İtalyan diplomatı Kont Sforza görüşlerini yazıp bastırmıştır…

‘’…Orlando, Sonnino ve Fiume dolayısıyla Wilson’la yaptıkları o fırtınalı münakaşadan sonra, gösterişli bir şekilde konferansı terk edince Lloyd George, Amerika Cumhurbaşkanı ile anlaşarak Venizelos’u çağırdı ve Küçük Asya’daki Türk Milliyetçi hareketinin endişe verici hale geldiği gibi boş bir bahane ile ona, Yunan hükümetinin kendinde iki üç gün içinde İzmir’e asker çıkarma kuvvetini hissedip etmediğini” sordu. (10)

“Venizelos müddetin kısalığından şaşkına döndü, fakat tavizin İtalyanlarla bir kırgınlığın neticesi olduğunu anlamakta gecikmedi.

Bu verilen taviz geçici olabilirdi Tereddüt etmeden hemen ‘Evet’ diye cevap verdi.”

“Ben o zaman yüksek komiser olarak İstanbul’da bulunuyordum. Orada İngiliz ve Fransız meslek arkadaşlarımla birlikte İzmir’e Yunan çıkarmasını Babıâli’ye bildirmek emrini aldım. Emir kat’i idi, bana, kendi payıma bunun gerek İtilaf devletleri ve gerek Yunanistan’ın kendisi için meşum olacak bir tedbir olduğunu kesin bir dille İngiliz meslektaşıma bildirmekten başka yapacak bir şey bırakmıyordu. (11)

 “İzmir’in işgali, Türk Milliyetçi hareketi liderlerine, halkı etraflarına toplayabilecekleri en önemli davalardan birini vermiştir. 1919 Mayıs’ından önce taraftarları çok azdı ve başarıları sınırlıydı, İzmir’in işgali Milliyetçilere, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak ve 1922’de Yunan ordularının topyekûn imhasıyla sonuçlanan Türk-Yunan Harbini açacak kadar kuvvetlenecekleri şekilde hayat aşılamıştır. (12)

“Yüksek Konsey, raporda sıralanan esef verici olayların hâlâ alınamadığına dikkati çekerek aynı hataların gelecekte tekrarlanmamasını Venizelos’a tavsiye etti. Yüksek Konsey, Venizelos’a şu ihtarda bulundu:

-“Yunan birliklerinin İzmir ve yöresini defacto işgali sırf mevcut şartlar dolayısıyla kararlaştırılmıştır ve gelecek için yeni bir hak yaratmamaktadır Bu,  Barış Konferansı’nın Doğu sorununun yarattığı çeşitli problemleri çözümleme yetkisini hiçbir şekilde kısıtlamayan geçici bir tedbirden ibarettir “(13)

-“Yunan işgalinin, bazı problemleri çözmek için –yani Osmanlı’nın yerine kurulacak devletin kadrolarına halkın desteğini sağlamak için- başvurulmuş geçici bir tedbir olduğunu, kalıcı tedbir sanıp da hayal kurmamasını, Yüksek Konsey Venizelos’a hatırlatıyor. Türk ve Yunan askerleri ve Batı Anadolu halkları, bu geçici tedbirin kurbanlarıdır demek istiyor ki gerçeğin kendisidir. (14)

“…Ancak ortada hakları koruyacak güçte ne bir devlet, ne de hükümet vardı. O halde her şey galip devletlerin kararlarına ve insafına kalmış oluyordu. (15)

…Bu devletlerin Osmanlılar hakkındaki karar ve hükümleri verilmiş bulunuyordu. Bu kararlar gereğince İngilizler, 17 Aralık 1918’de, Fransızlar ve Ermeniler de 2 Ocak 1919’da Mersin’de karaya çıktılar, gümrük binası ile kışlayı işgal ettiler.

…21 Aralık 1918’de Adana’yı işgal eden Fransızlar, 9 Ocak 1919’da Albay Bremond’u Genel Valiliğe getirdiler, sancak ve ilçelere “Gouverneur” olarak subaylar tayin ettiler ve bu surede Osmanlı idaresi şebekesi üstünde bir Fransız kontrol idaresi kurdular. (16)

Fransızların Suriye’de meydana getirdikleri Ermeni Lejyonu veya Ermenice adı ile Çamavur denilen Ermeni gönüllüleri de Fransızlarla birlikte aynı günde Mersin’de karaya çıkmışlardı.

“intikam Alayı” adını alan ve “Beyaz kalpaklı, kamalı, çifte tabancalı” olan bu Ermenilerin “göz oymak, kulak ve burun kesmek, kadınları ayaklarından asıp döğmek, memelerini koparmak” ve ırzlarına tecavüz etmek gibi insanlık dışı davranışları vardı. Fransızlar da onların bu hallerine göz yumuyor, hatta katılıyorlardı.’(17)


Konunun biraz daha açılması adına notlar…

-“Bu meselede, İngiltere’nin aksine Fransa’nın Türkiye’ye silah yardımında bulunduğunu dikkate almak gerekiyordu. Hiç şüphe yok ki bu yardım Türkiye’ye olağanüstü pahalıya mal olmuştu ve Mustafa Kemal, bu yardımı kabule yanaşmadan önce çok tereddüt etmişti. Türkiye için kritik olan bu anlarda yardımımızı genişletememiştik. Ekonomik ve mali bunalım içinde kıvranan Türkiye için Fransa’nın silah yardımını kabul etmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. Doğal olarak Fransa bu durumdan Türkiye ile aramızı açmakta yararlanmaya çalışıyordu. Sovyetler’e karşı şiddetli bir propagandaya girişmişti. Biz, Fransızlarla bizim yardımımız arasındaki farkları Türklere anlattık, Fransa’nın emperyalist planlarını açığa vurduk. Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşları bu farkı gördüler. Demokratik aydınlarla halk, bütünüyle Sovyet Rusya ile dostluğun pekiştirilmesinden yanaydı. Fransızların anti-Sovyet ajistasyonu, özellikle muhalefet çevrelerinde etkili oldu. “ (18)

-“…Demek ki Yunanların Anadolu’ya çıkarılması, sonucu belli taktik bir olaydır. Stratejik sonuç ise, Yunanların Anadolu’yu terk etmesiyle meydana gelmiş yeni oluşumdur. Büyük güçler, bu oluşumu elde edebilmek için Yunanların Anadolu’ya çıkartılması ile senaryoyu başlatmış oldular. İstanbul başta olmak üzere…. Samsun İngiliz işgali altındaydı. Mustafa Kemal’i Sivas’tan Ankara’ya getiren otomobilin benzinini Sivas’taki Amerikan Mektebi vermiştir, isteselerdi, bayraklarını anılan şehirlerin kalelerine çekebilirlerdi.

Mustafa Kemal Ankara’ya geldiği zaman, eski Meclis binası Fransızların karargâhıydı.

Mustafa Kemal ve kafilesinin bina önünden geçişini, duvar üstünde oturmuş Fransız askerleri ayaklarını sallayarak izliyordu..” (19)

“…O devrin en büyük gücü olan İngilizler, Anadolu’da hiçbir askeri harekâta katılmamıştır. Büyük kentler İngiltere’nin işgali altında bulunduğuna göre, bu kentlerdeki gelişmeleri ve oluşumları, planın uygulama evreleri olarak algılamak gerekir, İstanbul’daki Harbiye Bakanlığı binası da bu güçlerin elindeydi. Başka türlüsünü düşünmek mümkün değildir, istemedikleri oluşumlara izin vermezlerdi. Anadolu’ya silah ve mühimmat kaçırılması olayını da bu açıdan ele alacağız, işgal kuvvetlerinin emrindeki depoların kapılarının. Anadolu’ya malzeme gönderilmesi için bizzat kendileri tarafından açılmış olduğu bilinen gerçeklerdendir. “Gizlilik” senaryo gereğidir. .” (20) 

 …

“…1919’da başlayan Yunan istilası, temeli 1908’de atılmış olan ve Reval mülakatında Rusya ile İngiltere arasında kararlaştırılan şartların devamı ve tatbikiydi.” (21)

Demek daha işin başında “Anadolu’nun bölünmemesi” esas kabul edilmişti. O halde Yunanları Anadolu’ya niçin çıkartmışlardı?  …. Bu sorunun yanıtının “stratejik amaç” olduğu açıklanacak. İngilizler açısından bu stratejik amacın ana hatları şöyleydi:

-Petrol sahaları (Mezopotamya ve Kafkasya) üzerindeki egemenlik sağlandıktan sonra, Hintli Müslümanların taleplerinin etkisizleştirilmesi; Halifenin ve halifeliğin kaldırılması; diğer Müttefik ülkelere Osmanlı mirasından pay vermemek için Anadolu’nun toprak bütünlüğünün korunması; “düşman Batı” ile savaşıldığı havası yaratılarak, Hintli Müslümanları Ankara’nın destekleyicisi durumuna sokmak suretiyle Ankara’nın tek muhatap olarak dünyaya sunulması. “ (22)

“…1 Haziran 1919’da Damat Ferit Paşa hükümeti, gazetelere bir tebliğ göndererek Türk halkının Yunanlara karşı takındığı tavrı tabiî karşıladığını, halkın duygularına hükümetin de katıldığını bildirmiş ve “itilaf devletleri Katında gerekli teşebbüsleri yapmakta olduğunu”, ayrıca Paris Barış Konferansı katında da “işgal keyfiyetini reddettirmek için” çalışacağını açıklamıştı.’(23)

 …

İNGİLİZLERİN MİLLİYETÇİLERE YARDIMI

Rumbold’dan Curzon’a

13 Aralık 1920, No.1606  

1-Mustafa Kemal’e gidecek Türk hükümeti heyeti, 3 Aralık’ta Haydarpaşa’dan hareket etti. Dahiliye Nâzırı İzzet Paşa başkanlığındaki heyette. Bahriye Nâzırı Salih Paşa, Ziraat ve Ticaret Nâzırı Hüseyin Kâzım Bey ile birlikte beş kişi daha bulunuyor. İstanbul’daki İngiliz başkumandan Haydarpaşa’dan tren yolu boyunca İngiliz subaylar refakat etti…” (25)

Anadolu Savaşı’nın başından itibaren İstanbul’dan 2. 8. 1337 (1921)

(Meclis’in Seçip Cepheye Gönderdiği Heyetin Verdiği Rapor):

RIZA NUR (Sinop) – İstanbul’dan gelen zabitlerin hemen ekseriyet-i azimesi pek iyi harp etmiştir. Şimdiye kadar, taarruzun iptidasına kadar İstanbul’dan 3.500 zabit celp edilmiş… İstanbul’dan harcırahlarını vermek suretiyle…’ (26)

Bu sözlerden de anlaşıldığına göre hükümet, Anadolu’da başlamış olan mücadeleyi tamamiyle tasvip ediyordu. 15 Haziran 1919’da Harbiye Nezâreti’nin Sadaret makamına gönderdiği bir yazı, bunun daha açık bir deliliydi. Harbiye Nezareti bu yazısında, “Yunan işgallerini millî kuvvetlerimizle karşılamaklığımız icab eder ki arkadan gelen kuşaklara karşı sorumlu kalmayalım,” diyordu.” (24)

Milliyetçilere, harcırahları İstanbul hükümeti tarafından ödenmiş 3.500 subay gelmiş. Bakanlıkların tamamen İngiliz denetiminde olması nedeniyle Anadolu’ya gönderilmiş 3.500 subayın harcırahlarının da bu kanaldan ödenmiş olduğu sonucuna varıyoruz. İngilizler, Osmanlı Harbiye Bakanlığı’nı kontrolleri altında tuttuğundan, Anadolu’ya gönderilecek subayların, harcırahları da verilerek sevkleri yapılıyordu.

Rıza Nur’un Meclis’teki bir konuşmasından, İngiliz gemileri aracılığıyla İnebolu’da, 2.000 tane Osmanlı mitralyözü dâhil olmak üzere külliyetli miktarda silah satıldığını öğreniyoruz:

…İngiliz karargâhının kumandanının yaverleri. Bilmem neleri, bol bol silâh satıyorlar… Bizim Osmanlı mitralyözlerinden bile 2.000 tane varmış. Ben Müdafaa-i Milliye Vekili olsaydım her şeyden evvel bunu satın alırdım. Bir tanesi yüz tane nefer demektir. Şimdi o adamlar teklif ediyorlar. Parayı veriniz, size istediğiniz noktada teslim edelim. Mesela İnebolu’ya, güzelce İngiliz gemisiyle almışlar, çok zaman bunlarla uğraşmışlar. Son zamanda almışlar. Elli lira fazla idi, değildi diye sebep bunu göstermişler, almamışlar. Son zamanlarda sıkışınca yine alıyorlar.”’ (27)

**

Açıklananlardan çok açık olarak anlaşılan, Rusların ve Fransızların, kendi devlet çıkarları için  Ermeniler’i; İngilizlerin de, Yunanlıları kullanmış oldukları, alenen katliam, zulüm yaptırdıklarıdır.

 

Gelinen noktada;

-Ruslar, İstiklal Savaşı‘nda yaptıkları silah ve para yardımları ile,

-Fransızlar ve İngilizler de işgal ettikleri ülkede, “Taşeron İşgalci!” Olarak kullandıkları Yunanlıların zulümleri nedeniyle adeta işgal ettikleri ülkede bir “Kurtarıcı!” olmuşlardır.

Bugün, “İstiklal Savaşı” dediğimizde, aklımıza düşman olarak hangi milletler gelmektedir?

-İngiliz, Fransızlar mı; Yunanlılar, Ermeniler mi?

Bin yıllık devlet kültürüne sahip bir millet bu basit numaraları elbette yememiş, ancak durumun gereği sadece yutkunmuştur.

**

Akıllı insanlar’ın, yaptıkları hataların bedelini ödeyerek yaşadıklarından (pahalı) bir ders alabildikleri;

Çok akıllı insanlar’ın ise, başkalarının yaşadıkları olumsuzluklardan bir ders çıkararak kendi yaşamlarına (bir bedel ödemeden) yön verebildikleri, ifade edilmektedir.

**

Osmanlı İmparatorluğu bir “Güneş Ülkesi” (**) Olarak hayal edilebilecek ideal seviyede üç kıta üzerinde bir cihan imparatorluğu, bir medeniyet kurmuştur.

Bir düşünür, nitelikli bir yaşam’ın, bisiklet üzerinde sürekli pedal çevirmekle mümkün olabildiğini ifade eder. Kastedilenin, burada yorulmak ve durmak yoktur. 

Biraz soluklanmak için pedal çevirmeyi bıraktığınızda rakipleriniz sizi geride bırakmaktadır.

Osmanlı Devleti, kendi döneminin şartları içinde en –güçlüsü- iyisidir. Ancak, Batı Avrupa, içerisinde bulundukları karanlıktan çıkmak için can havli ile atılım yapar ve kendi dönemleri için ihtiyaç duyabilecekleri şartları belirlerler.

Osmanlı, Avrupa’nın hareketlenmesinin farkında olmakla birlikte,  kendi dönemlerinin şartları ile (değişen) dünyaya nizam vermeye devam etmek istemiş ve büyük bedeller ödemelerine ve çırpınmalarına rağmen başarılı olamamışlardır.

Dünyanın kuruluşundaki doğru; Şartların sürekli değişeği gerçeğidir.

Bu anlayışla olsa gerek,

İki Cihan Güneşi, Hz. Muhammed (sav);

-“Düşmana silahı ile mukabele ediniz!”, (Yaşanan gelişmeleri takip etmelisiniz.)

-“İlim Müslüman’ın yitik malıdır, onu gördüğü yerde almalıdır.” demiştir.

-Bilgi, ondan kendi ihtiyaçları doğrultusunda, yeni bir bilgi üretilmediğinde sahibi için yüktür.

-Bilgi, ondan yeni bir bilgi üretiminde kullanılırsa, ancak sahibine yararlı olabilmektedir.

Bu kadar kapsamlı ve çok yönlü bir konuyu özellikle de bir blog ortamında ve amatör bir anlayışla, yeteneklerimizin ve çok kısıtlı bilgimizin izin verdiği ölçüde açabildik.

Amaçlanan, meselelerimizin sorgulanması, araştırmacılar, meraklıları için bir kapı açılabilmesidir.

 

www.canmehmet.com

Resim;ulusgazetesi.com‘dan alınmıştır.

Açıklamalar;

(*)Velid Bey; “İstanbul’un işgali sırasında, Bayburtlu Tayyar Ağazade Necip Bey’le müştereken fındık ticareti ile meşguldüm. İstanbul’un namertçe işgali…bir sabah Yunanların da İzmir’i işgal ettikleri haberi, bir bomba gibi beynimizde patladı…Doğru Nuruosmaniye’deki Tasvir-i Efkâr gazetesi idarehanesine gittim. Bu gazetenin sahibi ve başyazarı Velid Ebüzziya Bey çok samimi dostumdu. Odasına girdiğim zaman ikdam Gazetesi sahibi Ahmet Cevdet Bey’le, tanınmış armatörlerden Kalkavanzade İbrahim Kaptan’ı da orada buldum.. Hepimiz mutlaka bir şeyler yapmak, behemehal istiklal ve hürriyetimizi korumak uğrunda harekete geçmek lazım geldiği noktasında müttefiktik. Velid, “İlk iş olarak, büyük bir protesto mitingi yapılmaya karar verildi. Bütün arkadaşlar hep birlikte orada bulunmalıyız. Ondan sonrasını konuşuruz,” dedi.’ (İlyas Sami Kalkavanoğlu, Milli Mücadele Hatıralarım, İstanbul, 1957)

 

(**) Dola Kruva; Albay Kemal (Koçer) Bey,  Fransız Şark Komitesi’nin Döla Kruva adlı bir genci, milli orduya yardım etmesi için Paris’ten İstanbul’a gönderdiğini yazar. (http://www.sde.org.tr/tr/authordetail/istiklal-harbinde-silah-kacakciligi/1029)

 

(***) Güneş Ülkesi, İtalyan yazar, Tommaso Campanella tarafından hayal edilmiştir. Detaylı bilgi için; http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-osmanlinin-gunes-devlet-oldugunu-gizleyenler-affedilmeyecek-9.html

 

Kaynaklar;

İSTİKLAL SAVAŞI’nın arka planı ile ilgili olarak, Cengiz Yazoğlu tarafından  yazılan “Osmanlının Tasfiyesi”, birinci dereceden belgelerle desteklenmiş, tarafsız ve çok değerli bir kaynaktır. Meraklıları, kafalarındaki bir çok soruya cevap bulacaklardır.

(1) “Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu, 

(2) Velid;  Sırasıyla Mekteb-i Sultani ve Saint Benoit Fransız Okulu’nu bitirdi. Daha sonra Fransa’ya giderek Paris’te Hukuk Fakültesi’nde ve Siyasal Bilimler Fakültesi’nde ihtisas yaptı. İstanbul’a döndükten sonra Tasvir-i Efkârda gazeteciliğe başladı. (Osmanlının Tasfiyesi, Dip not)

(3) İlyas Sami Kalkavanoğlu, Milli Mücadele Hatıralarım, İstanbul, 1957. Sahife, 88.

(4) “Osmanlının Tasfiyesi”, S.384

(5) İlyas Sami, Age, Sahife, 89.

(6) Age, sahife, 89.

(7) Age, S.93. 

(8) Lord Kinross, age, s.319.

(9) ”Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu, Sahife,386)

(10) Celal Bayar, Ben de Yazdım, 6, s. 1771.

(11) Age, S.1772.

(12) Kayhan Sağlamer, Anadolu’nun İşgali ve Yunan Mezalimi Hakkında Müttefikler Arası Komisyon Raporu, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı: 49, Ekim 1971. Sahife, 6

(13) T. Bıyıklıoğlu, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, (Türk İstiklal Harbi, 1) s. 10.

(14) Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, Sahife, 388

(15) Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya, s.221.

(16) Age, s.221.

(17) Age, S.222.

(18)Bir Sovyet diplomatının anıları, S.I ARALOV)

(19) Lord Kinross, Atatürk-Bir Milletin Yeniden Doğuşu,  s. 312-313.

(20) Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu,

(21)Cemal Kutay, Malta, Siyasî Mahkûmlar Adası, s. 123 )

(22) Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu, S.437

(23) Tansel, age, s.290; Ömer Sami Coşar, İstiklal Harbi Gazetesi, No: 17; Osmanlının Tasfiyesi, sahife, 438)

(24) (Tansel, age, s.290; Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı 4. Belge 84.)

(25) B. Şimşir, age, 2, s.448.

(26) Gizli Celse Zabıtları, 2, s.135.

(27) Gizli Celse Zabıtları, s. 138.

 

Ülkeyi işgal eden devletler ‘Yunanlı Taşeronlar’ıyla savaşmamız için bize silah veriyorlar (7)

KUKLA-2-

I.Dünya Savaşı sonunda, İngiltere, Fransa ve İtalya ülkemizi işgal ettikten sonra, sınırlı bir bölgeyi ”Yapılandırma!” adına Yunanlılara işgal ettirir, arkasından, Yunanlılarla savaşmak için bize silah  verirler. İlginç değil mi?

Başlarken, direnişi başlatan ve bayrak olan isimsiz kahramanlarımızdan kısaca bahsederek, onları hayırla yad ediyoruz.

 

-İşgal güçlerine karşı ilk direniş, 1918 Yılı 19 Aralık’ta başlamıştır.

-“…Dörtyol civarındaki Karakese Köyü’ne saldıran Fransızlar, köylüler tarafından silahla karşılanmış, 19 Aralık 1918’de yaptıkları çatışmada 10 ölü vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Galip devletleri çılgına döndüren bu olay, Türk milletinin saldıran düşmana karşı ilk direnişiydi…”(1)

-Düşmanları kovmak için kurulan Milis Kuvvetlerinin silahlandırılma tarihi; Kasım 1918

-“Mütareke akdine kadar, elimizde tutmaya muvaffak olduğumuz Musul şehrini, İngiliz kumandanlarıyla uzun boylu didişmelerden sonra, İstanbul’da, Sadrazam ve Başkumandan Vekili İzzet Paşa’dan aldığımız direktife 9.11.1918 tarihli tebliğ üzerine Musul’u 10.11.1918’de İngilizlere bırakarak, 6. Ordu karargâhını Nusaybin kasabasına çekmiştim.’”(2)

…Her kasabanın ve şehrin, Müslüman halkın hukukunu muhafaza için, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve mahallî milis teşkilâtı kurmalarını valilerle müstakil mutasarrıflıklara tavsiye ettim. Bu hususta icap eden silah ve cephaneleri, 6. Ordu’nun elindeki menbalardan vereceğimi bildirdim. (3)

…Mahallî milis teşkilâtı meselesini, Müslüman ve Türk yerli halkın kendi haklarını muhafaza ile uğraşacak Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin bir an evvel Kurulmalarını, valilere ve mutasarrıflara tekrar tavsiye ettim. Aynı zamanda, Erzurum’daki 9. Ordu Kumandanı’nı bu işlerden haberdar ederek onun da kendi mıntıkasında aynı teşkilâtı vücuda getirmesini rica ettim. (4)

 

Bu iki örnekten; halkımızın ve dönemin komutanlarının, işgalle birlikte kimseden bir emir beklemeden kendi kararları ile direnişi örgütlemeye başladıkları anlaşılmaktadır.

Tarihe meraklı olanlar, bunun örneklerinin  geçmişte de olduğunu bilmektedir. (5)

İşgal güçlerinin, Taşeronları Yunanlılar’la çarpışmamız için verdikleri silahların yanında, Anadolu’ya silahların hangi ortamlardan taşındığını; galiplerin işgal ettikleri bölgeleri ve bir işgalci olarak yönetim anlayış ile siyasetleri ışığında değerlendirilmelidir.

İşgal ettikleri bölgeler;

-“…İstanbul yakası Fransızlara, Beyoğlu ve Boğaz’ın Batı tarafı İngilizlere, Kadıköy, Üsküdar ve Boğaz’ın Anadolu yakası İtalyanlara bırakılmıştı.” (6)

-“…Trabzon’dan İnebolu’ya kadar Karadeniz kıyılarını İngilizler, Batı Karadeniz kıyıları ile İskenderun ve Mersin yörelerini Fransızlar, Antalya’dan Edremit’e kadar uzanan deniz kıyılarını da İtalyanlar kontrol edeceklerdi.” (7)

-“…Fakat tereddüt etmeden söylenebilir ki Osmanlı Devleti’nin idare mekanizması daha çok İngilizlerin elinde idi. Onlara sormadan en küçük askerî birliğin yer değiştirmesi ve büyükçe bir memurun tayin edilmesi bile mümkün değildi. Nitekim İstanbul Polis Müdürü’nün İngilizlere danışılmadan tayin edilmesi büyük bir hâdise olmuş, sonunda hükümet eski polis müdürünü yeniden o makama getirmek zorunda kalmıştı.” (8)

 

Silahlar Anadolu’ya taşınmaktadır;

Anadolu’ya Silah kaçıran  İlyas Sami Kalkavanoğlu anlatmaktadır (9)

-“İstanbul’un işgali sırasında, Bayburtlu Tayyar Ağazade Necip Bey’le müştereken fındık ticareti ile meşguldüm. İstanbul’un namertçe işgali…bir sabah Yunanların da İzmir’i işgal ettikleri haberi, bir bomba gibi beynimizde patladı. (10)

-Doğru Nuruosmaniye’deki Tasvir-i Efkâr gazetesi idarehanesine gittim. Bu gazetenin sahibi ve başyazarı Velid Ebüzziya Bey çok samimi dostumdu. Odasına girdiğim zaman ikdam Gazetesi sahibi Ahmet Cevdet Bey’le, tanınmış armatörlerden Kalkavanzade İbrahim Kaptan’ı da orada buldum..

Hepimiz mutlaka bir şeyler yapmak, behemehal istiklal ve hürriyetimizi korumak uğrunda harekete geçmek lazım geldiği noktasında müttefiktik.

Velid, “İlk iş olarak, büyük bir protesto mitingi (*) yapılmaya karar verildi. Bütün arkadaşlar hep birlikte orada bulunmalıyız. Ondan sonrasını konuşuruz,” dedi.’ (11)

-Nihayet, 27 Mayıs 1919 Salı günü Sultanahmet Meydanı’na gittik. Meydan o güne kadar eşi görülmemiş, kadınlı erkekli muazzam bir kalabalıkla dolup taşıyordu. İlk defa olarak bir genç hanımın (Halide Edip) (**) titreye titreye yükselen sesi:

-“…Yavuzların, Kanunilerin, Mithat Paşaların, Namık Kemallerin, Tevfik Fikretlerin vatanı asla hürriyetten mahrum edilemez. Birbirimize ellerimizi uzatalım. Tek bir hedefe, yalnız Türk istiklal ve hürriyet gayesine doğru yürüyelim…” dedi.

-Arkasından, Türk Ocakları Reisi Hamdullah Suphi Bey: “… Şanlı şerefli Türk milleti istiklaline kavuşacak, müstevli de geldiği yere gönderilecektir…” dedi.

Sonra konuşan büyük şair Mehmet Akif Bey de:

-“.. .Türk ve Müslüman dünyasına son kalenin Anadolu olduğunu…” söyledi. (12)

Miting tam manâsıyla bir milli galeyan manzarası arz etmişti.’

Mitingten sonra Divan Yolu’ndaki Sulh ve Müsalemet Adem-i Merkeziyet Cemiyeti merkezine gittik. Orada, Bu teklif hararetle tasvip ve kabul edilince, Kalkavanzade İbrahim Bey de pür-heyecan sesini yükseltti: “Sahip ve süvarisi bulunduğum Kırım vapuru, şu dakikadan itibaren emrinizdedir. Anadolu’ya geçecekler gibi sevk edilecek silah, cephane vesaireyi de meccanen taşımaya amadeyim! “(13)

Böylece hep beraber, İbrahim Bey’in Çeşme Meydanı’ndaki yazıhanesine gittik. Orada İbrahim Kaptan, tekrar, Kırım vapurunun Sirkeci’de demirli. Harekete hazır olduğunu, kimler gidecekse derhal götüreceğini söyleyince ilk önce Ali Şükrü (***) ve (Rizeli) Binbaşı Osman Bey’in Trabzon’a yollanmaları kararlaştırıldı. (14)

Üç gün sonra Kırım vapuruna giderek (30 Mayıs 1919 olmalı), Trabzon’da Milli Mücadele’nin temelini atacak olan yiğit arkadaşlarımız Ali Şükrü ve Osman Bey’leri uğurladık. (15)

Trabzon seferinden dönen Kırım vapuru bize şu haberi getirdi: “Trabzon’da Nemlizadelerin evinde Müfti Mahir Hoca ile Barutçuzade Hacı Ahmet ve Hakkı Efendilerin iştirakiyle mühim bir toplantı yapılmış ve bundan sonra mülga ittihat ve Terakki Cemiyeti binasında da bir kongre akdedilerek, halkın süratle silahlandırılması karar altına alınmıştır.”(16)

Bu sefer aynı vapurla ben de Trabzon’a gittim. Gemi açıkta demirledi Gemiye tırmanan kayıkçıların hepsi, tepeden tırnağa kadar silahlı idi.

“Ne oluyor?” dedim.

“Yunan burayı bombardıman etmeye kalkarsa ne olacağını o zaman görürsünüz!” dediler.

Ziyaret ettiğim Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde Barutçuzade Hacı Ahmet ve arkadaşları,

-“Bize mümkün olduğu kadar süratle silah ve cephane yetiştiriniz. Başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok,” dediler.

Bunun üzerine istanbul’a döndüm.’’ (17)

 

Takacılarla motorcuları görmek için Rumeli Feneri’ne gider. Taka sahipleriyle görüşür, iş, Boğaz’daki kontrolü aşma noktasında tıkanır. İtilaf devletleri Kontrol Heyeti Tercümanı, İran asıllı Ermeni David Sahakkulu’nun yardımcı olabileceği söylenir. David’i bulur. David de kendisine:

-“Ben size yardım ederim. Motorlar, Yunanlar kontrolde bulunmadığı günlerde Boğaz’dan çıkış yapsınlar, İngiliz, Fransız ve İtalyanların nöbetçi olduğu günlerde. (****) Ben bu günleri size söylerim. Yunanlar bana güvenmiyor. Onun için onların nöbette olduğu günlerde çıkış yapılmasın,” der.

Derhal harekete geçtik… Harbiye Nezareti’ndeki itfaiye Yüzbaşısı Halit Bey:

-“Bende istediğiniz kadar silah var. Nezaret depoları silah dolu... Hepsi hazır…” müjdesini verdi. (18)

Halit Bey, tedarik ettiği askerî arabaları bizzat kendi sürüyor, depolardan silah yüklüyor ve Unkapanı köprüsünün altında beklettiğimiz motorlara teslim ediyorduk. (19)

Bir de Kasımpaşa’da, Rıfkı Bey isminde bir bahriye zabiti ile işbirliği yapmıştık. Bu kıymetli ve fedakâr arkadaş da bahriye depolarından kaçırdığı silah ve malzemeyi, aynı şekilde Kasımpaşa’da kahveci, Rize’nin Kalamoz köyünden Mehmet marifetiyle motorlarımıza veriyordu. (20)

David, “Çıkın…” derse derhal Boğaz’dan çıkılıyor, demezse hareket onun tensip edeceği güne bırakılıyordu…”(21)

İstanbul’un işgalini müteakip Karadeniz Boğazı Depo Heyeti adını alan müstahkem kumandanlığı tabyalarında mevcut bilumum esliha (Silahlar)  ve cephaneler. Yüzbaşı Kemal Bey adında bir zata teslim olunmuştu. Bu zatın maiyetinde çalışan fedakâr, cesur muavini Kavaklı Faruk isminde mektepli küçük bir topçu zabiti ile Anadolu Kavağı’nın tabyalarında mevcut esliha ve cephanelerin ve yine Boğaz bataryalarının ambarlarındaki cephane, top kaması top mermisi ve Boğaz’ın yüksek bataryasında mevcut projektörü ve Kavak liman dairesi altında mahfuz seyyar torpilleri, tam bir ketumiyet içinde geceli gündüzlü çalışarak motor ve takalara yüklemek suretiyle Anadolu’ya nakillerini temin eden kahramanlar. (22)

 -“Kemal (Koçer) (rütbesi o sırada yarbaydı) Filistin Cephesi’nde iken savaşın son yılında Almanya’da Atış Okulu’na memur olarak atanır Savaştan sonra İstanbul’a döner İstanbul’daki büyük yangından sonra ailesi Şehremini’ndeki İttihat ve Terakkinin kulübü olan binaya yerleştirilir. Kendisi de buraya gelir. Topkapılı Mehmet, Harbiye Mektebi muhasibi İhsan ile Milli Ordu’ya silah ve eşyanın gönderilmesi hususunda anlaşırlar Kemal, İstanbul’daki silah, cephane, malzeme ve eşyanın miktarını öğrenmiştir “Ufak teşebbüsler, ayda bir iki defa, motorlarla cephane kaçırmaya imkân veriyordu.” Her cephanelik, her depo ağzına kadar dolu idi. “ (23)

“En güç iş, vapuru bulmak, cephaneyi kaçırıp yüklemek, vapurun selametini temin etmekti.”(24)

Kemal, eskiden tanıdığı, Harbiye Dairesi Topçu Şubesi Müdürü Erzincanlı Salih’e gider “Bir vapur bulursak, bize cephane vermekte kolaylık gösterebilir misin?” diye sorar Salih de:

’Cephanelikler, ben iş başında iken sizin emrinizdedir Ne zaman ve neler isterseniz alınız,” der

Bilahare, Harbiye Dairesi Reisi olan İhsan Paşa da aynı teminatı verir. (25)

 

Büyük Harp’te kumanda ettiğim alayda yaver olan Himmetzade Hüsnü, o sıralarda Sirkeci’de ardiye işletiyordu. Perakende olan bazı askeri eşyayı da gizlice Anadolu’ya gönderiyordu. Ona, orduyu ancak binlerce ton silah ve cephane göndermekle besleyebileceğimizi anlattım. Hüsnü vapur bulmuştu: Bin tonluk Ararat, Boyanma gerekçesiyle Haliç’e girecek. Üç gecede bin ton yüklenecek, Yüklendikten sonra Haliç’ten limana çıkıp. Yolcusunu da aldıktan sonra yükünü İnebolu’da boşaltacak. Gemi firmasının yetkilisi Rosalt ile 11.000 liraya anlaşırlar, paranın yarısı peşin, yarısı da yük boşalınca İnebolu’da verilecektir… Hamallar, üç gecede 650 ton yükleyebilmişlerdi. Ayrıca 45.000 mermi de vardı.

…Gemi hareket etmeden Rozalt, Kemal’le görüşmek ister Navlun bedelini 50.000’e çıkarır Kemal, Hüsnü’nün yanına döner Bu sırada, Ararat’ın sahibi La Fransez’in komiseri Arif girer… Şirket sahibi Ermeni Kalçi’ye durum anlatır Kalçi hemen Rozalt’in işine son verir Geminin hareketi için talimat verir. (26)

 

Devam edecek;

-Ve İşgalciler silah ve malzeme yağdırmaya başlıyor…

– ‘”Fransız, Milli orduya yardım için geldiğini, her dilediğimizi yerine getireceğini Velid’e söyler.

 

Resim;Web ortamından alınmıştır.

Açıklamalar;

(*) Bu mitinglerin arkasında İngilizlerin olduğu iddia edilmektedir. Nedeni, Anadolu’da (Yunanlılara karşı) bir direniş başlatarak, İstanbul’dan bağımsız bir hükümet kurdurmaktır. Bugüne kadar sorgulanmayan şudur; İşgalciler, İngiliz-Fransız ve İtalyan; Savaştığımız taşeronları, Yunanlılar.

(**) Halide Edip Adıvar, Rahip Hamlin’in kurduğu Robert Lisesinden (Boğaziçi Üniversitesi’nin küçük kardeşi!) mezundur ve Amerikan mandası isteyenler arasındadır.

(***) Ali Şükrü Bey, Meclis açıldıktan sonra Ankara’da kurduğu matbaa ile muhalif yayınlara başlar, sonrasında, şüpheli şekilde Topal Osman Tarafından katledilir.

(****) Bu ifadelerin yorumlarını okuyanlara bırakıyoruz.

 

Kaynaklar;

(1) Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’yakadar S.225; Türk İstiklâl Harbi, 4, s.56. (Osmanlının Tasfiyesi; sahife, 388 dip notları)

(2) Ali Îhsan Sabis, V, Ankara, 1951, s.7. (Harp Hatıralarım İstiklâl Harbi ve Gizli Cihetleri) Anıların sahibi Ali İhsan Paşa, I. Dünya Savaşı’nda Kafkasya ve Irak Cephesi; Kurtuluş Savaşı’nda Batı Cephesi komutanlarımızdandır. (Canmehmet)

(3)Age, S.9.

(4)Age, s. 10. (Osmanlının Tasfiyesi, sahife, 354 Dip notu)

(5) http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-ibret-alinsaydi-pkk-olayi-belki-de-hic-yasanmayacakti-2.html

(6)Tansel, sahife;70. (Türk İstiklal Harbi, I)

(7)Age, S.70; (Türk İstiklal Harbi, I)

(8)Tansel, sahife,71; Refik Halit Karay, Minelbab llelmihrab, İst., 1964, s.87.

(9)îlyas Sami Kalkavanoğlu, Milli Mücadele Hatıralarım, İstanbul, 1957.

(10)Age, S.7 (11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-21-22-23 dahil)

(24) İlyas Sami Kalkavanoğlu, Milli Mücadele Hatıralarım, İstanbul, 1957. Sahife, 15

(25) “Osmanlının tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu, sahife;383

(26) İlyas Sami Kalkavanoğlu, Milli Mücadele Hatıralarım, İstanbul, 1957. Sahife; 28.

 

Açık Toplum serisi; Çanakkale Savaşları Yunan İşgali gibi bir perdeleme savaşı mıdır? (6)

Çanakkale Savaşları'nda geleceğin Türkiye'sini kuracak çok sayıda üniversiteli gencin de kaybedildiği ifade edilir.

Çanakkale Savaşları’nda geleceğin Türkiye’sini kuracak çok sayıda üniversiteli gencin  kaybedildiği ifade edilir.

 

 

İşgal güçlerinin, İngiliz belgelerine ve Meclis tartışmalarına göre Çanakkale’ye gelişleri, Boğazları kontrol değil, Mısır’ın işgalini perdelemek içindir. Konu ile ilgili döneme ait detaylar aşağıda verilmektedir.

Başlamadan bir hakkın  teslim edilmesi gerekmektedir.

“… Mustafa Kemal’in tümeni, iyi bir Türk ve iki zayıf Arap alayından mürekkepti. İngilizlerin taarruzu 25 Nisan (1915) Pazar günü başladı. (1)

Anlatılmak istenen, Eğer, Çanakkale’de bir destan yazılmışsa bu (Sadece Türklere değil) Tüm Osmanlı Halkına ait olduğudur.

-“ I.Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin amacı,  Hint yolundaki Mısır’ı almak, petrol yatakları üzerindeki Irak’la Mısır arasında bulunan Arabistan’ı almak, Anadolu’da da, Osmanlı’dan ayrılmış yeni bir Türk Devleti kurmaktı. Bu sahalardaki askeri hazırlıkları tamamlayabilmek için, Osmanlı ordusunu güney bölgelerinden uzakta oyalamak istiyordu.

Bu hareketle, aynı zamanda, Rusların doğudaki yükü hafifleyecek, Rusya, bütün gücünü batı cephesine sevk edecekti. Bu yer Çanakkale idi.

İngilizlerin endişesi, Ruslarınkinden büyüktü. Bütün düşünceleri Mısır Üzerine Türklerin yürüyüşlerine mâni olmaktı. (2)

Bunun için buldukları çare, Boğazlar’a saldırmak ve Osmanlı’yı meşgul etmekti. (3)

Binaenaleyh, Çanakkale’yi zorlama projesi menşe itibari ile İngiliz projesidir. (4)

“İngilizlerin Çanakkale’yi zorlama fikrini ilk düşünen ve mevki-i tatbike koyan. Bahriye Nâzırı Churchill olmuştur. Churchill’e göre, daha Türkiye’nin harbe girdiği andan itibaren Mısır tehdit edilmiş oluyordu.’ (5)

Çanakkale savaşı, düşman ordusunu cephenin uzağında bir yerde oyalama savaşı idi. Bu nedenle Çanakkale savaşı İngiltere’de görüş ayrılığına yol açtı.

Çanakkale’ye hücum fikri İngiliz kabinesinde müzakere edilince bahriyeliler aleyhte rey verdiler. Bu işi donanmanın tek başına yapamayacağını, Askerlerin de görev alması gerektiğini dile getirdiler. (6)

Fakat Harbiye Nâzırı Lord Kitchener,

-“Çanakkale için ayıracak askerim yoktur Hepsi Garp cephesinde dövüşecekler Buraya asker yetiştiremiyorum. Binaenaleyh bu işi ya donanma ile yapmalıdır Veya büsbütün vazgeçmelidir,” cevabını verdi. (7)

Ruslar Almanlara karşı harp ile meşgul iken Kafkasya’da Türklerin tehdidine maruz kalmışlardı. Bu tehdide göğüs germeleri için Alman cephesindeki kuvvetlerden mühim bir kısmını Kafkasya’ya nakletmeleri lazımdı. Buna mahal kalmaması için Rus hükümeti, İngiltere ve Fransa’nın müştereken Türklere karşı bir harekette bulunmasını rica etti.

Churchill de derhal bu hareketin Çanakkale üzerine olmasını teklif etti. Fikrini kabul ettirmek için Çanakkale seferinden elde edilebilecek faydaları şu şekilde tebarüz ettirdi:

1-Türkler, kuvvetlerini Çanakkale’ye yığarak, Mısır üzerine yürümekten vazgeçeceklerdir.

2. Kafkasya’da Ruslara karşı büyük bir hareket yapamayacaklar ve dolayıyla Ruslar bütün kuvvetleri ile Alman cephesinde harp etmeye imkân bulabileceklerdir. (8)

“İngiliz bahriyesinde kök salan bir kanaate göre, gemilerin karalara taarruzundan çok şey beklenemez. Bu kanaat, asırların tecrübesinin mahsulü idi. Meşhur amiral Lord Nelson bu kanaati şu cümle ile formülleştirmişti:

-“İstihkâma taarruz eden gemici delidir.” İngiltere imparatorluğu Millî Müdafaa Meclisi, 1908’de Boğazlar’ın yalnız bahrî kuvvetlerle zorlanamayacağını teyit etmişti.’ (9)

1807’deki deney bunu doğrulamıştı, İngiliz donanması, Duckworth kumandası altında Boğaz’ı geçmeye muvaffak olduğu ve hatta İstanbul’a kadar geldiği halde, kara kuvvetine dayanamadığı için geri dönmek mecburiyetinde kalmıştı.(10)

İngiltere, göz bebeği gibi sakındığı donanmasını, neticesi bilinmeyen bir teşebbüse feda etmek istemiyordu. (11)

Churchill, 3 Kânunusani 1915’te şöyle çözüm buluyor: Çanakkale’yi modern zırhlılarla değil, 1908’den evvel inşa edilmiş eski tip zırhlılar ile zorlamak mümkündür. (12)

Churchill bu işin üzerine o kadar düştü ki, nihayet Çanakkale Savaşı’nın yalnız donanma ile yapılmasına karar verildi. 19 15’te büyük bir İngiliz filosu Fransız filosunun da iltihakı ile Çanakkale’ye geldi.  (13)

Çanakkale Savaşı’nın İngiltere Tarafından Yorumu

Petrograd’daki İngiltere Elçisi’nin, Rus Hariciye Nâzırı Sazonov’a muhtırası:

“Kraliyet hükümeti, yalnızca ortaklaşa bir işin yararı uğruna Çanakkale Savaşı’na girmiştir

İngiltere, bu harekâttan kendisi için doğrudan doğruya bir çıkar sağlamak kaygısında değildir, orada yerleşmek niyeti de yoktur…” (14)

“…İngilizler, asıl olarak Osmanlı kuvvetlerinin Kanal’dan ve Kafkasya’dan çekilip, bütün gücünü Çanakkale’de toplaması ve İngiltere’nin en çok önem verdiği Süveyş Cephesi’nin rahatlaması amacıyla Çanakkale Savaşı’nı başlattı. İngiltere Elçisi de, “Saldırı kuvvetlerini zayıflatmak” için Çanakkale’de savaşı göze aldık demektedir.

Çanakkale’deki bu fedakârlıklar, tarafsız Balkan hükümetlerini müttefikler lehine çekmek için yapılmaktadır. (15)

Çanakkale savaşına yalnız donanmanın katılması, bu savaşın bir oyalama savaşı olduğunun açık delilidir. Kara askeri olmadan, Osmanlı başkentine kadar olan güzergâhın, karadan ve denizden işgal edilmesi olanaksızdı. (16)

Mart 1915’ten Ocak 1916’ya kadar, sömürgelerinden getirdikleri erlerle yaptıkları muharebeler sonunda, İngilizler ve Fransızlar aniden çekilme kararı alıyor ve Çanakkale Savaşı sona eriyor.

Savaş sonunda, Osmanlı’nın seferi gücünün yanında, üniversite öğrencilerinin büyük çoğunluğu şehit oluyor.

Çanakkale harekâtı başladığı sırada Ruslar, Anadolu’nun kuzeydoğusunda taarruz hareketlerine girişerek 15 Şubat’ta Erzurum’u, Nisan’da da Batum ve Trabzon’u işgal ettikten başka, tahrik ettikleri Ermenilerin yardımıyla Van’a kadar ilerlemeye muvaffak oldular. (17)

Büyük resme bakmadan, Birinci Dünya savaşını, nedenleri ve sonuçları ile doğru olarak anlamak pek mümkün değildir.  Bu amaçla aşağıda, Sultan 2. Abdülhamid Han’ın İttihatçı liderlere yaptığı konuşmadan bir bölüm verilmektedir.

Sultan 2. Abdülhamid,  İngiliz ve Siyonist işbirliği ile, ittihatçılar kullanılarak, 1909 yılında yaklaşık  (31 Ağustos 1876- 27 Nisan 1909) 33 yıllık bir hükümdarlık sonunda tahtından indirilir. Ancak, Deha seviyesindeki akıllı hükümdarı, dönemin en sancılı sürecinde  tahtından indirmekle yaptıkları büyük hatayı,  Osmanlıyı parçalamak için kullanıldıklarını geçte olsa farkeder ve Sultan’a çözüm için (onu tahtından indiren ittihatçı liderler) akıl almaya giderler.

 

Sultanın konuşmasından bir bölümü İttihatçı LiderlerdenTalat Paşa’dan dinliyoruz;

-“Benden sonra bambaşka bir siyaset takip edilmiştir. Bosna-Hersek, Avusturya-Rusya meselesi olmaktan çıkarılmış,Osmanlı-Avusturya meselesi yapılmıştır.

-Girit, İngiltere-Rusya meselesi olmaktan çıkarılmış, Osmanlı-Yunan meselesi haline getirilmiştir.

-Asla affedilmez gaflet olarak Bulgar-Yunan kiliseleri arasındaki ihtilafı elinizle hallettiniz ve Balkan Ittifakı’na yol açtınız.

-Mebusan Meclisi’nin karar hakkını, Türk ve Müslüman’dan gayrıların birleşmesine imkân verecek tehlikeli neticeye sahne kıldınız.

Bütün bu hatalarla devletin istinat ettiği siyasi denge, mihver-i mecrasından çıkmış oldu…

-Eğer Balkan Harbi olmasaydı. Cihan Harbi çıkar mıydı?” (18)

-“Bu harbi denizlerde hakim olan kazanır. Almanların doğal kaynakları sınırlıdır. Biz geniş hudutları müdafaada müşkülat çekeriz, çünkü bütün silah ve malzemelerimizi hariçten alırız.

-“1293 (1877-1878) Osmanlı-Rus Harbini ilk cephede idare eden Gazi Osman ve Gazi Muhtar Paşa’lardan dinlemişimdir. Eğer harp sahası bu kadar geniş olmasa idi, düşman hiçbir zaman İstanbul önlerine gelemezdi”, demişlerdir.

-Eğer bu harbe girmek zaruret oldu ise, hiç değilse dar cephelerde muharebe etmek ve uzak yerleri de mahalli halkın ekseriyeti teşkil ettiği kuvvetlerle müdafaa etmek tarzını tercih etmek şarttı…

Fakat görülüyor ki bunu da temin ve tatbik etmek mümkün olmamıştır…

-Bunları, evvelinden derpiş etmiş olduğunuzu kabul etmek lazım. Aksi ise, neticeler öne yığıldığı zaman fikir sormanın ne manası var?”(19)

Talat Paşa, bu nazik haşlama önünde susmuş, verecek cevap bulamamış.

-“Tatbik edilen kararlardan evvel hatırlansaydım, uzun tecrübelerim mahsulü belki söyleyeceklerim olurdu. Fakat şimdi hadiseler iyi kötü neticelerini vermek üzere… Allah mülk ü milletin hayrına olan himmetleri müzdad buyursun… “(20)

Ve ayağa kalkmış, kısa veda selamını vererek salonu terk etmiş.

İkimiz de ‘tecrübe’ denilen nesnenin fert hayatından çok devlet varlığındaki değerini geç anlamış olmanın kavrayışı içinde kederli, susup düşünmüştük.”(21)

Bu noktada bir not düşmemiz gerekmektedir.

Japonlar ikinci dünya savaşında “ezilme” derecesinde yenilirler.  Savaşan ordularını ve savaş araçlarını kaybetmelerine rağmen anlaşma masasına otururken ileri sürdükleri şart, Olmazsa olmazları, “Japon İmparatoru yerinde kalacaktır!”

Ve bu şart ne hikmetse galip devletlerce de kabul edilir.

Japonya halen bir İmparator başkanlığında, “Parlamenter demokrasi altında anayasal monarşi ile yönetilmektedir.

İngiltere, İsveç, Norveç, İspanya, Hollanda vb gelişmiş diğer ülkelerde olduğu gibi…

Peki, neden?

İttihatçı Talat Paşa yukarıda ne demiştir?

-“İkimiz de ‘tecrübe’ denilen nesnenin fert hayatından çok devlet varlığındaki değerini geç anlamış olmanın kavrayışı içinde kederli, susup düşünmüştük!”

 

Devam edecek; Ülkeyi işgal eden devletler, “Kurtuluş Savaşı’nda bize neden  silah ve para verdiler?

Kaynaklar;

(1)Armstrong, Age, s.51. (Osmanlının Tasfiyesi, sahife, 253)

(2)Enver Ziya Karal, Tarih Notları, s. 109.

(3)Karal, Age, s. 109.

(4)Karal, Age, S.109. (“Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu, dip not)

(5)Karal, Age, s.109.

(6)Esmer, age, s.323. (Siyasi Tarih, Ahmet Şükrü Esmer,)

(7)Age, s.323. (Siyasi Tarih, Ahmet Şükrü Esmer,)

(8)Karal, age, S. 110.

(9)Karal, Age, s.111.

(10)Karal, Age, s.111

(11)Karal, Age, s.111

(12)Karal, Age, s.111

(13)Ahmet Şükrü Esmer, age, s.323. (Siyasi Tarih)

(14)(Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu)

(15)Anadolu’nun Taksimi, s.191.

(16)“Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu

(17)Karal, Yeni Türkiye, s.48.

(18) Fethi Okyar, age, s.212-213.

(19) Age, s.213. F.Okyar,

(20) Age, S.214. F.Okyar,

(21)Age, s.214. F.Okyar. (Dipnotlar, “Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu’na aittir.)

Açık Toplum serisi; Kurtuluş Savaşı’nda adımıza çırpınan Hintliler yarı yolda mı bırakıldı (5)

Hintli Müslümanlar (1922)

Hintli Müslümanlar (1922)

Müslüman Hintliler, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğüne dokunulmamasını, İstanbul ve Boğazlar’ın Osmanlı Devleti’nde bırakılmasını, Halife’nin İstanbul’dan çıkarılmamasını karar altına almışlar ve bu tezi sonuna kadar savunmuşlardı. Hac boykot edilmişti. “Mübarek Makamlar” İngilizlerden kurtarılmadıkça Hintliler haccı kabul etmiyorlardı. (1)

Önceki yazılanları okuyanlar hatırlayacaklardır.  Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunu belirleyen galip devletlerin lideri konumundaki İngiltere’nin yapılacak işler listesi’nin başında;

-Musul-Kerkük ile Bakü Petrollerinin üzerine oturmak,

-Hindistan’a giden yolların güvenliğini sağlamak, (Suriye Fransa’ya; Irak-Mısır İngiltere’ye)

-Müslüman Türkler’in, 1453′de İstanbul, 1458′de Atina’nın fethi’nden sonra, “Sıra Roma’da!” korkusu ile, Hristiyan Avrupa’nın aldığı karar doğrultusunda; “Osmanlılar (Müslüman Türkler) yok edilmelidir.” Anlayışını gerçekleştirmek,

-Bir daha, “korkulu rüya!” görmemek için Osmanlı hanedanlığını ve Hilafet müessesesini kaldırmak,

-Osmanlıyı ortadan kaldırırken, Ezeli düşmanları Rusların Boğazları (Dolayısı ile Hindistan yolunu) kontrol edememesi için, “Kontrol altında tutulacak kadar güçlü!” Batı kültürünün vitaminleri! ile beslenecek yeni bir (Türk) devleti kurmak.

Ve… geldiğimiz nokta! “Happy birtday to you!!!”

Kurtuluş Savaşı’nın çok iyi anlaşılması için, Yunanlı Kolordu Komutanının anılarından sonra şimdi de dönemin Hintli Müslümanlar’ın, Kurtuluş Savaşı ile Hilafet konusundaki görüşleri birinci ağızdan (yapılan konuşmalar) verilmektedir.

Toplantıya katılanlar arasında, Hintli Müslüman önderler ve İngiltere Hindistan Bakanı da (Montagu) vardır

12 Mart 1921 (2)

Ağa Han

M. Chotani

Dr. M.A. Ansari.

Hasan imam.

M.H. Kidwai,

“HASAN İMAM (*): Bu maddelere, Hindistan’ın istekleri açısından bakarsak, bu tamamen bir rehin almadır. Önce arazi maddesine geçiyorum. Hint halkı açısından ifade etmek gerekirse sizin bize Ocak 1918’de uyguladığınız rehin koymanın aynısıdır.

Biz esas olarak Hilafet’le ilgileniyoruz. Halife, İslam’ın onurunun bekçisi ve koruyucusu konumunda olmalıdır. Sultan-Halife’nin, Türklere ait Türkiye’de, malî, askerî ve bahriye ile ilgili konular bakımından tam bağımsızlığa sahip olması, bizim kadar Hilafet Enstitüsü’nün de vazgeçilmez temel arzusudur. Hintliler, Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olmayan kısımları için millî otonomiye karşı değiller, ama Sultan-Halife’nin dinsel hakimiyeti korunmalıdır. Müslümanlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun Arapça konuşulan toprakları üzerinde, kutsal yerler ve adanmış topraklar dâhil, Müslüman olmayan güçlere ait herhangi bir kontrol olmasını istememektedirler. Ben size, bizim görüşümüzü iki bölümde sunuyorum: Birincisi Türklere ait Türkiye. Diğeri de Türkiye’nin Arapça konuşulan bölümleri. Şimdi, Sevr Antlaşması ile başlıyorum. Hintliler ve özellikle Müslümanlar, Sevr Antlaşması’nı çok zalimce ve adaletsiz buluyor.‘Adaletsiz’ sözcüğünü bilerek kullandım. Çok kullandığım bir sözcük değildir. Bu konuşma Hindistan halkının görüşünü ve bakış açısını gerçekçi şekilde yansıtan bir konuşmadır.

MONTAGU: Araya girdiğim için özür dilerim, fakat fazla zamanınızı almayacağım. Araziyle, askerî durumla, bahrîye meseleleriyle ve malî durumla ilgili maddelerden ne anladığınızı bize söyleyeceksiniz.(2A)

HASAN İMAM: Küstahlık olmayacaksa, biz sizinle birlikte zaferler kazandık ve zaferin zafer kazananlara getirdiği bütün kredileri ve payları talep ediyoruz. Ben burada Türk halkının tarafı olarak bulunmuyorum. Ben burada, Hindistan halkının tarafı olarak, bize verilmiş sözleri talep etmek İçin bulunuyorum. Bu taleplerin temel teminatı olarak biz size insanımızı, Paramızı ve şefkatimizi verdik. Şimdi gördüğümüz manzaraya bakın. Şimdi size Sevr Antlaşması’nın tam bir rehin olmadığı hakkında söylediklerinizi göstermek istiyorum. Toprak meselesi maddeleri özellikle Trakya’yı ele alıyor. Bunun için önce Trakya’dan başlayacağım.

BAŞBAKAN:Trakya’yı birinci ve başlıca mesele olarak mı koyuyorsunuz?

HASAN İMAM: Eğer Türkler kendi ülkelerinde böyle algılıyorsa ben de Trakya’yı birinci olarak alıyorum. Ocak 1918’de bu temelde bize teminat verilmişti.

BAŞBAKAN:Söyleyeceğiniz her şeyi dinlemek istiyorum, tekrar yapmazsanız zaman kazanmış oluruz.

HASAN İMAM: Trakya şimdi, Türk halkı için önceliklidir ve İstanbul için gereklidir. Trakya İstanbul’dan ayrılırsa öteki ülkenin sınırı nereden başlayacak? Türklerle Yunanlar… geleneksel olarak kötü arkadaştırlar ve bu durumda İstanbul Yunan saldırılarına karşı korumasız kalacaktır.İstanbul’un günlük ihtiyacı Trakya’dan geliyor. Halkı Müslümandır ve Türkiye’nin Trakya’ya ihtiyacı büyüktür.Eğer siz Trakya’yı Türkiye’den ayırırsanız Yunanlara geçer. Hint Müslümanları ve doğaldır ki herkesten fazla olarak Türkler, İstanbul’un Türklere verilmesini arzu ediyorlar.

Bana inanmanızı istiyorum, bu mesele üzerinde kuvvetle duruyorum, eğer İstanbul Türklere verilmeyecekse, gerçekte Türklere hiçbir şey verilmemiş oluyor.

BAŞBAKAN: Bekir Sami Bey, (***) İstanbul’da olmak yerine Ankara’yı tercih etti. İstanbul’un Türkler tarafından tutulmak istenmesine şüphe ile bakmamın nedeni budur. Türklerin şehrin değerini bildiğini sanmıyorum. Halkı çok karışıktır. Türkler mevcut olabilir fakat Türk çoğunluğu yoktur. Çoğunluk Türk olmayan halklardadır. Ermeni vardır, Rum vardır. Karmakarışık bir halk,

AĞA HAN (****) :İslam’ın başkentidir.

BAŞBAKAN: Güzel, Hilafet nerede ise İslam’ın başkenti de orasıdır. Bursa’dır, Konya’dır… Şuna eminim ki Ankara değildir. Hilafetin nerede olacağı Bekir Sami Bey’in kesin olarak umurunda değil. O, İstanbul’u Genç Türkler için istiyor. Bana göre bu onları (Türkleri) zayıflatır, kuvvetlendirmez. İstanbul’un hemen dışındaki çoğunluk Rum’dur. Edirne’ye doğru giderseniz sayı neredeyse eşitlenir. Fakat Doğu Trakya çoğunlukla Rum’dur. Müslüman çoğunluk daha çok Batı Trakya’dadır.

HASAN İMAM: Trakya’nın toplam nüfusu, bazı arkadaşlardan en son aldığım rakamlara göre 1.155.000’dir. Bunun 300.000’i Rum’dur, İstanbul’un ve Trakya’nın Türklerden alınacağına inanmıyoruz… Biz İstanbul’u İslam’ın ışık saçan merkezi olarak düşünüyoruz. Çünkü İstanbul, İslam’ın merkezidir ve onu kaybetmek istemiyoruz. Size temin ederim ki, Trakya’da Türklere, Yunanlardan gelecek bir saldırıda asla elden çıkmayacak bir toprak bırakılırsa, Hindistan’daki herkes buna katkıda bulunacaktır….” (3)

TRAKYA BÖLGESİNİN TÜRKLERE BIRAKILMASINDA  HİNTLİ MÜSLÜMANLARIN ÖNEMİ

“…9 Mart 1922’de Lord Curzon, Austen Chamberlain’e yazdığı mektupta, “Benim yerime Paris’e giden Montagu, Edirne ve Trakya ile kutsal yerlerin Türklere ait olduğunun kavgasını yapacaktır,”der. (4)

.

“…22 Mart’ta Müttefikler Ankara ve Atina’ya bir ateşkes önerisi göndermişlerdi. Dört gün sonra başka bir öneri yapılmıştı. Buna göre, bir ateşkesin İmzalanmasından sonra Yunan kuvvetleri dört ay içinde Anadolu’yu boşaltacaklar ve bu yerler tekrar Türklerin egemenliğine verilecekti. (5)

Ankara, Yunan çekilmesinin hemen başlamasını, dört ay içinde tamamlanmasını ve ateşkesin ondan sonra imzalanmasını istiyordu (6)

Müttefikler, Yunanların Anadolu’yu boşaltacakları sürenin kısaltılabileceği, fakat önce ateşkesin yapılmasının gerekli olduğu yolunda bir karşılık vermişlerdi.” (7)

“Mustafa Kemal Paşa’nın Milliyetçi hareketin bayrağını açmasından, Lozan Antlaşmaları belgelerinin karşlıklı alınıp verilmesine kadar geçen süre İçinde, Türkler karşılarında hiçbir zaman üç Müttefik arasında kurulmuş birleşik bir cephe bulamamışlardır…”

İtilaf devletleri İngiltere’nin görüşünü benimseyerek, 22 Mart 1922 tarihinde Türkiye ve Yunanistan’a verdikleri birer nota ile mütareke şartlarını bildirdiler. Mütareke teklifinin esasları özet olarak şöyleydi: (8)

a)İki tarafın birlikleri arasında, on kilometrelik, askerden arınmış bir bölge oluşturulacak. Birlikler insan ve cephane bakımından güçlendirilmeyecek.

b)Birliklerin konumunda değişiklik yapılmayacak.

c)Malzeme dahil bir yerden bir yere götürülmeyecek.

d)İtilaf devletlerinin askerî kurulları, ordumuz ve askerî durumumuzu serbestçe denetleyebilecekler.

e)Savaş üç ay süreyle durdurulacak ve barış yapılıncaya kadar bu üç aylık süre kendiliğinden uzamış olacak.

f)Taraflardan biri savaşa başlamak isterse mütarekenin sona ermesinden en az on beş gün önce diğer tarafa ve itilaf devletlerinin temsilcilerine haber verecektir.

Yunanlar bu mütareke koşullarını hemen kabul ettiler. (9)

”Curzon, Poincare ve Schanzer, 27 Mart 1922’te Paris’te toplandılar, iki ülke arasındaki barış şartlarını içeren tekliflerini Türkiye ve Yunanistan’a bildirdiler. Müttefiklerin, Yunan birliklerinin dört ay içinde çekilmesi teklifini Yunanlar kabul etti. Eğer, Türkiye de kabul ederse, Anadolu yeniden Türkiye’nin olacak. Küçük Asya’daki egemenliği de Akdeniz’den Boğazlar’a ve Karadeniz’e, Trans-Kafkasya, İran ve Mezopotamya’dan Ege kıyılarına kadar uzanan sınırlara kavuşacaktı. Türkler de silah bırakışma şartlarını kabul etti. (10)

İNGİLİZLER NEDEN HİNTLİ MÜSLÜMANLARIN GÖRÜŞLERİNE ÇOK ÖNEM VERMİŞLERDİR

“…İngilizlerin Iran ve Afganistan’daki sıkı askerî kordonunu aşıp da Hindistan’ın kuzeybatı sınırına ulaşan islam ihtilalcileri Halife’nin cihad çağrısını getirince, buradaki bazı Müslüman toplulukları harekete geçerler. Vezinler, Toçi vadisini işgal ederler. Cihat isteyen mollalar, genişçe bir bölgeyi ayaklandırırlar. Belücistan’da Han Mahmut, Kozdar’a girer. Vezirîler, Ekim 1915’te Gomal’i işgal ederler, Mohamandlar Şabkadar bölgesini istilaya koyulurlar. İngilizler, burada aylarca önemli kuvvetlerle savaşmak zorunda kalırlar.”(11)

Molla Hacı Sahip, Çitral bölgesindeki Müslüman aşiretleri ayaklandırır. İngilizler burada uzun süre 20.000’den fazla sayıdaki Müslüman kuvvetleriyle çarpışırlar. Bu ayaklanmalar üzerinedir ki, Hindistan, 1915 yılında ingiltere’ye Hindistan dışındaki savaşlar için ancak sembolik miktarda kuvvet sağlayabilir. Ayaklanmalar öteki yıllarda da devam eder. İngilizler, sindirilemeyen Müslüman toplulukların ablukası, asi köylerin yakılması, mücahit karargâhlarının havadan bombalanması gibi sert tedbirlere rağmen, ayaklanmaları durduramazlar. Dört İngiliz tümeni savaşın sonuna kadar bu ayaklanmalarla uğraşır. (12)

 

General Monroe, ayaklanmaları nasıl bastırdıklarını şöyle anlatır:

“Ürünleri tahrip ettik ve yaktık. Önemli şehirlerini bombaladık. Bu onlan dize getirdi ve boyun eğmeye zorladı. “(13)

Gandi, İngiltere’ye karşı Müslüman-Hindu birliğini savunurken, ünlü şair Tagore, Müslümanlara karşı ingiltere’ye sığınmayı öğütlüyordu.(14)

 Hintli Müslüman kardeşlerimizle ilgili şimdilik verdiğimiz çok kısa bir bilgiden sonra, Çanakkale Savaşları gerçeğine geçmeden, doğru olmadığı halde yaygın inanış haline gelen “Halifenin Cihad çağrısı İslam Aleminde kabul görmedi!”  iddiası da yukarıdaki bilgilerle doğru olmadığı ortadadır.

Anzaklar, nasıl Dünyanın diğer bir ucundan, hiç ilgileri olmadıkları  Osmanlı Devletine karşı büyük bir yalanla (*****) Çanakkale’de cepheye sürülmüşlerse, Hintli Müslümanlar’da, İngilizlerin, “Halife esir edildi, Onu kurtarmaya gidiyoruz!”  yalanı ile Müslümanlarla karşı karşıya getirilmişlerdir.

İlginçtir, Kurtuluş Savaşı’nda bizlerde, Halifeyi kurtarmak için savaşmışız!  Anlayan beri gelsin!!!

Devam edecek;

Çanakkale Savaşları bir Perdeleme Savaşı’mıdır?

-Ülkeyi işgal eden devletler, “Kurtuluş Savaşı!”bize neden  için silah ve para veriyorlar?

Resim; Web ortamından alınmıştır.

Açıklamalar;

-Vurgular tarafımızdan yapılmıştır.(Canmehmet)

(*) İngilizlerle yapılan toplantıya katılan Hintli Müslümanlar (önderler)

(**) Montagu, (Edwin Samuel Montagu (1879 -1924) İngiliz Liberal politikacı, Hindistan Dışişleri Bakanı 1917 -1922 yılları arasında İngiltere Hindistan Bakanı)

(***) Bekir Sami (Kunduk) Bey; “Mektebi Sultani ( Galatasaray Lisesi) de okumuştur. II. Abdülhamit zamanında çeşitli memuriyetlerde bulunmuş, 1908 de İnkilabından sonra çeşitli görevlerde ve Trabzon Valiliğinde bulunmuştur. Milli Mücadele zamanında Tokat Millet Vekili Seçildi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin ilk oluşturulan kabinesinde 3 Mayıs 1920 tarihinden 8 Mart 1921 tarihine kadar Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunmuştur1920 yılında Moskova’ya giden I. Heyetin ve Londra’ya giden heyetin başkanlıklarında bulunmuştur. Bekir Sami bey 4 Eylül 1919 da Sivas’ta toplanan Kongreye de katılmıştır. .”  Alıntı; http://www.mfa.gov.tr/sayin-bekir-sami-kunduk_un_-ozgecmisi.tr.mfa 

(****) Ağa Han; 1923 yılında Hindistan’da “Hilâfet Hareketi” adı verilen bir teşkilât oluşturdu. Tüm dünyadaki Alevî-Bâtınîlerinin mukaddes Dâ’î-i Â’zamlığı makâmının sahibi olması nedeniyle, şimdi boşalmış olan bu “Siyâsî-Hilâfet” makâmın geleceği ile de yakınen ilgilenmeğe başlamıştı. Maksadı Hilâfeti savunmak olan bu teşkilat Londra’da birçok girişimlerde bulunmuş ve Hilâfet’in bir şekilde devam etmesini savunmuştu. Ayrıca, Hilâfet taraftarı fikirlerini İsmet Paşa’ya gönderdiği bir mektubunda dile getirmiş ve Hilâfet’in kaldırılmasının İslâm birliğini zedeleyeceği yönündeki fikirlerini açarak İsmet Paşa’yı Hilâfet’in devam ettirilmesi hususunda iknâ etmeğe uğraşmıştı. O zamana kadar hep “Batı” taraftarı olarak tanınan “III. Ağa Han” ortaya koymuş olduğu bu tavrıyla ortaya çıkan bir “İslâm-Batı” çekişmesi/sürtüşmesi sürecinde ilk defa “Batılıları” memnûn etmeyen bir tavır içine girmiş oldu. ( Ayrıca bakınız: Nizârî-İsmâilî Net) Alıntı; (Vikipedi)

 (*****) I.Dünya Savaşı’nda, gönüllü olarak İngilizlerin yanında savaşmak istemeyen Anzaklar,  “Müslüman Türkler, Piknik treninizi (1 ocak 1915’de) bomba ile uçurarak, katliam yaptılar, şimdi de ülkenize savaşmaya geliyorlar!” yalanı ile kışkırtarak Çanakkale’ye göndermişlerdir.

Kaynaklar;

(1) Tevfik Bıyıklıoğlu Sahife,55.(Cengiz Yazoğlu, Osmanlının Tasfiyesi)

(2, 2A) Catalogue Reference:CAB/23/35 Image Reference:0032.(İngiliz arşiv belgelerinden)

(3)”Osmanlının Tasfiyesi”, Sahife, 623. (2 sayılı dipnotun ait olduğu eser)

(4)Osmanlı Tasfiyesi, Sahife 658)

(5)Toynbee, Türkiye ve Avrupa, sahife.96. (Cengiz Yazoğlu, Osmanlının Tasfiyesi)

(6)Age, s.97.

(7)Age, s.97.

(8) S. Selek, age, s.306-308. (Cengiz Yazoğlu, Osmanlının Tasfiyesi)

(9) “Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu

(10)H.Howard, age, s.266. (Cengiz Yazoğlu, Osmanlının Tasfiyesi)

(11) Doğan Avcıoğlu, Age, S.87.

(12) Doğan Avcıoğlu, Age, s.87.

(13)Doğan Avcıoğlu, Age, s.87.

(14) Doğan Avcıoğlu, Age, S.88.(Cengiz Yazoğlu, “Osmanlının Tasfiyesi”, 10-11-12-13 Dip notları)

 

Açık toplum serisi; “Kurtuluş Savaşı” dosyasını Yunanlı Kolordu Komutanı Andre ile açıyoruz. (4)

Gerçekler topal misalidir, geç gelirler. Ancak gelirler.

Gerçekler topal misalidir, geç gelirler. Ancak gelirler.

 

“Kurtuluş Savaşı” ile ilgili belgelere dayalı seri bittiğinde bu konuda hiçbir şey bilmediğimizi; Sn. Demirel’in, “Vahdettin en az yüz yıl daha hain olarak bilinmelidir.”(1) ifadesinin nedeni açık olarak anlaşılacaktır.

İçerikte verilecek belgelerde, bugüne kadar yanlış bilinenlerin en başında, Osmanlı Saltanatı’nın gerçeğinde, Mustafa Kemal Paşa’nın ifadesi ile 1922 değil, 1909’da fiilen sonlandırıldığını; (Şeklen) Sultan olan Vahdettin’in birkaç kez tahtan çekilmeyi istemesine rağmen Hilafeti ve Osmanlı Hanedanlığı itibarsızlaştırmak adına Vahdettin’in, İşgalci İngilizler tarafından tahtında oturmaya zorlandığını, işleri bitince intikam için özellikle Devletin paylaşıldığı San Remo’ya sürüldüğü; Sevr’in yeni devletin kurulması için bir kurgu olduğunu ve taraf olan devletlerin meclislerinde onaylanmadığı; “Kurtuluş Savaşı” olarak anlatılan, gerçekte bir hakimiyet, intikam ve yapılandırma oyunu olan savaşların; Ezeli Düşman Ruslarla, İşgalci İtalyan, Fransız ve İngilizlerin verdikleri silah ve paralarla yapıldığı; Bu savaşların aynı zamanda,  İngiltere ile Fransa arasında Anadolu topraklarındaki hakimiyet kavgalarının; Kurbanların da Türkler ve Yunanlılar olduğu;

Tüm bunlarla beraber çoğunluk,  İsmet İnönü’nün; Lozan’a imza için çağrıldığımız… İfadesini de belki ilk kez öğrenecektir.

Serinin ilk yazısına, 1921 Yılında Yunanlıların Anadolu’yu işgallerinde Yunan ordusunda görevli olan Kolordu Komutanı Andre’nin anıları ile başlıyoruz.

Konunun hassasiyetine binaen içerik, dönemin ve tarafların belgelerine dayalı olarak verilmektedir.

İçeriklerde tarafımıza ait herhangi bir yorum bulunmamaktadır.

“Yunanistan’ın kolordu kumandanlarından Andre’nin Anadolu’daki anılarının, askeri matbaada 1932 yılında basılmış çevirisinin bir özeti”;(2)

“Yirmi yıl hizmet ettiğim ordudan, 1922 yılının Aralık ayının 3. Günü çıkarıldım. Hizmetimden affımın şekil ve tarzı, 1921 yılının yazında Küçük Asya’da vukua gelen hadiseleri hikâye eylemeye beni mecbur etmiştir

Vereceğim hesap, resmî vesikalara, şahsi notlara ve hatıralara istinat edecektir

O zamanın olaylarını, milli ve askeri menfaatlere zarar verir diye yayınlamakta bir süre tereddüt geçirdim.

Fakat Küçük Asya’da benim yaptığım işler hakkında muhakemem esnasında söylenen sözlerden sonra ve benim savunmam için lehimde yapılan bütün şahitliklerin ihtilal sansürlüğünce örtbas edilmesi üzerine daha fazla zaman susmamam gerektiğine inandım.

Askeri ihtilal mahkemesince, şeref ve haysiyetimi zedeleyecek surette hakkımda verilen: “Düşmanla temasta iken emir almaksızın mevkiini ve vazifesini terk etmek, inzibatsızlık. Üst bir kumandanda var olması gereken deneyimden yoksun bulunmak” hüküm ve kararından sonra ise şüphelerim artık kalmadı.

1921 yılının yaz mevsiminde geçen seferin esas olayları hakkında Yunanistan’da ve diğer memleketlerde umumiyetle tam bir bilgisizlik mevcuttur.

Bu bilgisizliği, birincisi halkın savaşın olaylarına karşı olan ilgisizliğine, ikincisi de bu olayları örtmek ve değiştirip yanıltmak hususunda ihtilal çevrelerinin gösterdikleri azimkar çabaya atfetmelidir.

Benim maksadım, yazın askeri olaylarının 12. Fırka ile 2. Kolordu’ya ait olanların bir hesabını vermektir

Biz düşmanı Küçük Asya’nın nihayetsiz genişlikleri içinden Kürdistan’a ve Iran sınırlarına kadar kovalayabilir miydik?

Bizim zayıf kuvvetlerimizle öyle bir memleketi işgal etmekliğin, ne demiryolları ve ne de anayolları olmayan bu memleketi ekip içmek ve işletmek işinin ne derece mümkün olduğunu anlamak için Küçük Asya haritasına bakmak yeterlidir

Bu yeni hududu, Bursa-Uşak hattını, 500-600 kilometre uzunluğundaki hudutları tam manasıyla düşman bir memlekette 100 bin neferlik bir kuvvet ile korumaya imkân yoktu. Er geç biz kendimizi bir çıkmaz içinde bulacaktık, hatta galip gelsek bile, düşman düzensiz teşkilatı ile, gerçekte olduğu gibi, bizi duraksamaksızın hırpalayabilirdi.

Gerçek amaç ve hedef ne idi? Asya’nın fethi ve Türk Devleti’nin yok edilmesi. Bu teşebbüs, Yunanistan tarafından, kısmen seferber edilmiş zayıf askeri kuvvetleriyle, hiçbir malî desteksiz ve dışarıdan hiçbir yardımsız olarak boşa çıkarılacaktı.

Bu siyaset Küçük Asya’da bir zamanlar çiçeklenmekte olan Yunanlılığın yok olması ve yıkımı. Yunan ordusunun dağılması ve Yunanistan için ağır talihsizliklerin birikmesi ile sonuçlanmıştır.

Ordunun durumu da iç açıcı değildir 1916 yılı Eylülü’nde Selanik’te, Yunan subayları, Amyna ya da Savunma denilen cemiyet kurdular Amaçları Yunanistan’ı “Büyük Harp”e sokmaktı. 1917 Haziran’ında Kral Konstantin’i tahttan indirdiler, kendilerine itaat etmeyen 2.000 subayı ordudan kovdular. Güvendikleri küçük rütbeli subayları büyük makamlara geçirdiler Okuma yazma bilmeyen yedek subayları muvazzaf sınıfa naklettiler.

Şu bir gerçektir ki, sonradan Küçük Asya’da bazı fırkalarda tıpkı erler için olduğu gibi, subaylara da okuyup yazma öğretmek için okullar açılmıştı.

Erler, halkın büyük bir kısmı gibi düşünüyorlar, yani memleketin içişlerine yabancıların karışmasını nefretle görüyorlar ve kralın tahttan uzaklaştırılmasını ulusal bağımsızlığa karşı bir tehdit olarak algılıyorlardı.

Başlangıçta, Yunan ordusunun karşısında cephe tutan bir Türk Ordusu yoktu. Yalnız bizim birliklerimizi türlü türlü yollar ve usullerle hırpalayıp yoran bazı düzensiz birlikler vardı.

Basitçe söylemek gerekirse bizim cephemizin karşısında düşman ordusu yoktu. Yalnız bazı düzensiz çeteler vardı.

Fakat ordumuz, “MÜTTEFİKLER TARAFINDAN TAYİN EDİLMİŞ OLAN BELİRLİ BİR HATTIN DAHA ÖTESİNE İLERLEMEYE İZİNLİ DEĞİLDİ.”

Bunun mânâsı da şudur: MÜTTEFİKLER, DÜŞMAN ORDUSUNUN TEŞKİLATLANMASINI VE TAARRUZLARINA BAŞLAMASINI BEKLEMEYE YUNAN ORDUSUNU MECBUR ETMİŞLERDİ.

“…Mondros Mütarekesi 30 Ekim 1918’de imzalanmış ve 31 Ekim’de yürürlüğe girmişti. Aradan altı ay geçtikten sonra, Yunanlar İzmir’e çıkınca, birden istiklalimizi, vatanımızı, hürriyetimizi hatırlamış ve bunu düşman işgalindeki İstanbul’da haykırmıştık.

Demek ki. Yunanların İzmir’e çıkışı ile yeni bir süreç başlatılıyordu. Dünyanın en güçlü devletleri, devletimizi ve ordumuzu kayıtsız şartsız esir alıyor, istedikleri kişileri istedikleri makamlara getiriyor ve biz bu işgale boyun eğerek kabul ediyoruz da, bunların en zayıf halkası olan Yunanların İzmir’e çıkması ile mi istiklalimiz aklımıza geliyor?

İşgalci büyük güçler, bizzat harekete geçirdikleri çömez taşeronlarına karşı koymamız için bizi “el altından” destekliyor.

Yunanların Anadolu’ya çıkışını bu büyük güçler planlayıp uyguladığına göre, sonuç baştan belirlenmişti.

Yunanların hareket şeklini, onlara bu misyonu veren güçler belirleyecekti. (3)

Anadolu’daki Yunan Kolordu kumandanı, Kral’ın oğlu Prens General Andre’nin sözleri ilginçtir:

“Ordumuz, müttefikler tarafından tayin edilmiş olan belirli bir hattın ötesine ilerlemeye izinli değildi. Müttefikler, düşman ordusunun teşkilatının yapılarak taarruzlara başlamasını beklemeye Yunan ordusunu mecbur etmişlerdi.” (4)

Bir önceki yazımızda;

-“Sivas Kongresi’nin, ABD’ye gönderdiği, (Mustafa Kemal Paşa’nın ıslak imzasıda bulunan) mektubu (Atatürk, Nutuk’ta hatırlamamakta) Resmi Tarih’te gözlerini kapatmaktadır” denilmiştir.

-Bahsekonu Telgrafın ‘ıslak imzalı’ orijinal kopyası Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü’nde çıkmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ve diğerlerinin Latin harfli imzaları okunmaktadır.

Dileyenler belgeye aşağıdaki web adresinden bakabilirler; http://www.haber7.com/guncel/haber/1071160-abdye-gonderilen-mektup-neden-nutukta-yok

 

Devam edecek;

-Hint Müslümanları ve yardımlarının perde arkası…

 

Resim; www.haksozhaber.net/sivas-kongresinin-abdye-gonderdigi-mektup   adresinden alınmıştır.

(1) http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2005/07/24/676908.asp

(2) ”Prens Andre, Felakete Doğru”, Askeri Matbaa, İstanbul, 1932.

(3) “Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu, sahife, 644

(4) “Prens Andre, Felakete Doğru”, Askeri Matbaa, İstanbul, 1932.

 

Açık Toplum serisi; 1919 Yunan işgali, İşgalcilerin ‘Yeni Devlet!’ ile ilgili yaptıkları yapılandırmanın ön çalışması mıdır? (3)

Kalküta Üniversitesi Müslüman Rektör Vekili Sir Hasan Suhraverdi'nin tespiti gerçeği tam olarak ifade etmektedir.

Kalküta Üniversitesi Rektör Vekili Sir Hasan Suhraverdi’nin tespiti gerçeği tam olarak ifade etmektedir.

 

Önce Kalküta Üniversitesi Rektör Vekili Sir Hasan Suhraverdi’nin (1): “Biz Türkleri yalnızca Müslüman oldukları için değil, birçok Avrupalı ulusları boyundurukları altına almış Asyalı bir ulus oldukları için de severiz. ‘(2-3) ifadesinin karşılığının, İngiliz ve Yunan İşgallerinde ne olduğuna bir bakalım. İşgal dönemlerinde yaşadıklarımızın şifresi bu ifadenin altında yatmaktadır.

-“Fransız Başbakanı Clemenceau, (30 Ekim 1918’de, Osmanlı tarafında –sadece- Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) Bey, İngiliz tarafında ise, İngiltere adına Amiral Calthorpe (ekibi) vardır.  (Antlaşma, karada değil, özellikle denizde ve bir harp gemisinde, Limni adasının Mondros Limanı’nda demirli Agamemnon zırhlısında 30 Ekim 1918 akşamı imzalanmıştır. Canmehmet)  İngiltere’nin Mondros’ta (Yanında Fransa ve İtalya olmadan- Canmehmet)  tek başına karar almasını, 30 Ekim’de Quai  d’Orsay’de yapılan itilaf devletleri Yüksek Savaş Konseyi’nde şiddetle protesto etti. Lloyd George, söylenenlerin altında kalmadı:

-“İngiltere dışında kimse Filistin seferine bir avuç siyah derili asker göndermekten başka bir şey yapmamıştır… İngilizlerin Türk topraklarında şu anda 500.000 askeri vardır İngilizler üç dört Türk ordusunu ele geçirmiş ve Türkiye savaşında yüzbinlerce kayıp vermiştir… Sıra ateşkes imzalanmasına gelince kıyameti koparmışlardır “ (4)

Bu ifadelerden anlaşılması gereken, Birinci Dünya Savaşının sonucunu (kaybedenler için) belirleyen sadece İngiltere olduğudur.

Bu bilgi araştırmacılara hediyemiz olsun! 30 Ekim 1918’de  Mondros (Gerçeğinde, Devletin teslim belgesidir) Antlaşmasını imzalayan Rauf Bey,  Yeni Devlet’te, başbakanlık yapmıştır.

İngiltere, Yunan’ın Anadolu’ya çıkarılmasından çok önceleri, Almanların alternatifi olarak, Osmanlı’nın her kesiminde, askerî ve siyaset sahnesinde, taraftarı çok ve etkin bulunan bir Osmanlı kadrosunu hemen işe başlayacak durumda bulmuştu. Almanların dünya savaşında yenildiği anlaşılınca, Bu İngilizci kadro, sıra bize geldi diyerek ön saflara atılmaya başladı. Bu atılımda, geçmiş dönemlerin aksine olarak, Osmanlı’ya “nasıl bir biçim verelim”in ötesinde, İngiltere’nin Osmanlı’ya vereceği görevi almayı başlıca amaçları haline getirmişlerdi. Baskın biçiminde yapılan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı, bütün devlet düzeniyle, İngiltere’nin emri altına girmiş bulunuyordu. Osmanlı’ya verilecek rolü İngiltere belirleyecekti. Osmanlı, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi ile İngiltere’ye “kayıtsız ve şartsız” teslim olmuştu. (5)

“…Lord Balfour’un,  (*) İstanbul’daki  (Mondros’u imzalayan) Yüksek Komiser Amiral Calthorpe’a verdiği 9 Kasım 1918 tarihh direktif ilgi çekicidir:

-“Türkler, mütarekenin savaşta uğranılan bir bozgunun sonucu olmayıp, kendi istekleriyle bizimle anlaşarak imzaladıkları havasını bütün İslam dünyasında yaratmak için ellerinden gelen hiçbir çabayı esirgemeyeceklerdir. Mısır ve Hindistan’daki Müslüman uyruklarımız, Türklerin tamamıyla yenildiklerini anlayacaklarından, bu durum, Panislamizm’e ve genellikle İslamlığın politikaca sömürülmesine karşı öldürücü bir darbe olacaktır.”(6)

Yine Lord Balfour’un Calthorpe’a yazdığı 9 Kasım (1918) günlü özel talimat mektubu vardır ki, çok daha ilginçtir. Bunda şu esaslar öne sürülüyordu:

1- Mezopotamya, Suriye ve Arabistan’da tarafımızdan işgal altında bulundurulan ülkelerin Osmanlı egemenliğine ya da yönetimine geri dönmemesi siyasetimizin “değişmez bir parçasıdır.”

2- Mısır ve Hindistan’daki Müslüman uyruklarımızın, Türklerin “tamamen yenildiklerini” anlamalarını “özellikle” istiyoruz. Bu, İslamcılığa, Turancılığa ve genel olarak İslam’ın siyasal bakımdan sömürüsüne “öldürücü bir darbe” indirecektir.

3-Türk bakanları, kendilerini içten İngilizci olarak sunup sizi kazanmaya, hatta bizimle müttefikler arasında husumet yaratmak için manevralara başvurabileceklerdir.

4-Padişah ve diğer Türk ileri gelenleriyle olan toplumsal ilişkiler tümüyle resmî olacak ve onların dostça yaklaşmalarına “nazikâne bir uzaklıkla” karşılık gösterilecektir.

5-İhtiyatî tedbir olarak, gecikmeden Ermenistan’da stratejik noktaları işgal etmeliyiz ki, sonradan çıkacak karışıklıkların Ermeni düzeni olduğu söylenmesin. “Bence mütareke bize bu yola gitme imkânını tamamen tanımaktadır.”

6-Hükümetimizin, Osmanlı Devleti’nin geleceği konusundaki niyetleri “sert ve kesindir.” Türkiye’nin ittihat Terakkili olmayan bir hükümetçe mi yeni bir düzene kavuşturulacağı sorunu görevlerinizin kapsamına girmemektedir…. (7)

-“…Hindistan’da, özellikle Müslüman Hintliler, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğüne dokunulmamasını, İstanbul ve Boğazlar’ın Osmanlı Devleti’nde bırakılmasını, Halife’nin İstanbul’dan çıkarılmamasını karar altına almışlar ve bu tezi sonuna kadar savunmuşlardı. Hac boykot edilmişti. “Mübarek Makamlar”  İngilizlerden kurtarılmadıkça Hintliler haccı kabul etmiyorlardı. (8)

5 Mayıs’ta Lloyd George (**) şöyle dedi:

“Günün birinde İtalyanları Anadolu’yu zaptetmiş bir halde görebiliriz. Onları oradan çıkarmak güç olur Rumlar öldürülmekte olduğundan, Yunanlara İzmir’i işgal müsaadesi verilmelidir… “(9)

6 Mayıs 1919’da:

“Türkiye’deki Rumları korumak için, (Yunan Başbakanı) Venizelos’a İzmir’e 2-3 tümen çıkarma müsaadesi verilmelidir,” tavsiyesinde bulundu.  (Fransa) Clemencau ve (Amerika) Wilson razı oldular. (10)

Lloyd George hatıralarında şöyle der: (11)

‘’İngiliz İmparatorluğu için Türkiye ile savaşın özel bir önemi vardı. Osmanlı Halifesi, İslam dünyasının başı idi ve İngiliz İmparatorluğu içinde her yerden fazla Müslüman vardı. Bu yüzden bizim Türkiye ile savaşımız nazik bir işti. Türk İmparatorluğu bizim Doğu’daki büyük ülkelerimizin (Hindistan, Birmanya, Malaya, Borneo, Hong-Kong ile Avustralya ve Yeni Zelanda dominyonları) deniz ve karayolları üzerinde bulunuyordu. İmparatorluğumuzun can damarı olan Süveyş Kanalı’nin geçtiği Mısır, Türk hükümranlığı altında idi. Dolayısıyla imparatorluğumuzun gidiş geliş yolları ve Doğu’daki prestijimiz bakımından Türklerin bize savaş ilan eder etmez yenilip itibarlarını kaybetmeleri çok önemli idi…” (12)

Doğu uluslarına kötü bir örnek olan,

onlarda Batılıları yenebilecekleri ümidini uyandıran Türkleri kesin olarak ezmek,

böylelikle İngiliz İmparatorluğu içindeki ulusların bir sömürge halkı olarak kalmasını manen kolaylaştırmak istenmiştir.” (13)

Lord Curzon’un İstanbul ile Boğazlar’ın Türklerden alınması konusunda İleri sürdüğü düşünceler aşağıdadır: (14)

“Aşağı yukarı beş yüz yıllık bir süre boyunca Türklerin Avrupa’da bulunmaları Avrupa siyasası için bir delilik, entrika ve çürüme, Türklere tâbi uluslar için bir zulüm ve fena idare kaynağı, îslam âlemi için de yerinde olmayan küstahçasına ihtiraslar saiki olmuştur. Türk’ü, kendini büyük bir devlet addetmek cüretine sevk etmiş ve ona aynı hayali diğerlerine kabul ettirme kudretini vermiştir… (Türklerin Avrupa’da bulunmaları) Balkan sorununun çözülmesine ve Balkan uluslarının tam serbestisine karşı sarsılmaz bir set olmuştur. Gelir ve varlığının İstanbul’un çürümüş çevresine veyahut hakiki kuvvetli ve ihtiyaçları ile mütenasip olmayan kara ve deniz kuvvetlerinin gereklikleri için israf olunması Türk ulusunun daha iyi ve uygun hiçimde yöneltilmesini aynı surette engellemiştir.” (15)

“..Amiral Calthorpe’un 27 Temmuz’da gönderdiği telgrafa göre, Türkler Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını ciddî olarak hazırlıyor ve İngiltere’nin yol göstericiliğini ve desteğini dahi arıyorlar. Sonradan gelen Yunanların İzmir’i işgali ile birlikte, daha önce Italyanların Anadolu’ya el atmış olması karşısında Türkler, herhangi bir Batılı Hıristiyan devletten bir şey beklemiyorlar.. Küçük Asya’da bağımsız ve belki de fanatik bir hükümet kurulmasının Sultan’ın ve İstanbul’un otoritesini ortadan kaldıracağı dikkate alınmalıdır. (16)

“…Yüksek Komiser Yardımcısı Amiral Webb, İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 28 Temmuz 1919 tarihli raporunda şöyle diyordu:

-‘’İzmir’in işgali ile taraflar arasında ayrılık tohumları atılmıştır. Bu anlaşmazlık korkunç kanlı evreler göstermiştir… “Hıristiyan halk tarafından olduğu gibi, Türk halkınca da bir İngiliz, Amerikan ya da Fransız himayesi sevinçle karşılanacaktır.” (17)

“… (İngiltere komiseri) Rawlinson, 27 Temmuz’da Kâzım Karabekir Paşa’yı ziyaretle, Paris Barış Konferansı’nda Türkiye’nin Amerikan Mandası altına verilmesi istenmişse de Amerika’nın kabul etmediğini, buna göre Türkiye’nin herhalde İngiliz Mandası altına gireceğini, bunun Türkiye için büyük faydalar sağlayacağını, İngilizlerin sırf insanlık gayretiyle Mısır ve İrak ile Hindistan’ı mandası altına alıp iyiliklerine çalıştığını bildirdi. (18)

“…Batılılar, 30 Ekim 1918’e göre, ana hatları belirtilmiş topraklar üzerinde, hükümeti ise kendisini 30 Ekim 1918’de yapılan mütareke ile sınırlı görmüyordu. Almanya ile 28 Haziran’da barış antlaşması imzalanmış olmasına rağmen, Osmanlı barışının, İngilizlerin istediği 30 Ekim sınırları ile Saltanat ve Hilafetin olmayacağı yeni bir devletin şartlarını hazırlayacak dört yıllık bir süreye ihtiyacı olacaktı. (19)

28 Haziran’da, Osmanlı istekleri başka devletlerin menfaatlerini de ilgilendirdiğinden, Osmanlılar hakkında acele bir karara varmanın mümkün olamayacağı gerekçesiyle, Osmanlı delegelerine Paris’te kalmanın bir fayda sağlamayacağı bildirildi. (20)

“…Yunanistan’ın Anadolu’ya karşı harekete geçmesini istemeyen, buna karşı “milli” bir direniş isteyen İtalya’nın durumu, Anadolu’nun işgali karşısında müttefikleriyle aynı görüşü paylaşmış olduğunu gösteriyordu.

Anadolu’da yeni bir oluşumun ilk adımları, bütün Batılılar tarafından ortak kararla yürürlüğe giriyordu. (21)

“...Düşmanlar, Yunanları İzmir’e çıkartırken, Doğu’da teşkilatlanmaya, silahlanmaya başlamış halkı da, paşalar gibi, kontrol altına almak gerekiyordu. Yunanların Batı Anadolu’da çıkış noktaları önceden saptanmış ve sınırlandırılmış, belirlenen hududun ötesine geçmeleri yasaklanmıştı. Sırada, Doğu’daki halkın İngilizlere karşı kurulmuş örgütlerini dağıtıp ellerindeki silahların bir an önce alınması vardı. Batı’da toplanmış silahlar, Yunanlara karşı kullanılması için Anadolu’ya gönderiliyor, Doğu’daki silahlar da toplanıp İngilizlere teslim ediliyordu.

Doğu’da, İngilizlere karşı olan kuvvetler dağıtılınca, iş, Anadolu’ya verilecek yeni biçimin oluşumuna kalıyordu. Batı Anadolu’daki Yunanlar, vitrin önündeki göstermelik düşmandı. 100.000 kişilik bir askeri güçle Anadolu’ya hükmetmesinin mümkün olmadığı, başından beri Yunanları Anadolu’ya itenler tarafından bilinen bir gerçekti. Daha işin başında, Yunanları Anadolu’dan nasıl çıkartırız hesabı yapılmaya başlanmıştı.

Yunanların Anadolu’ya çıkartılması ile Osmanlı halkına “işte sizin düşmanınız Yunandır” diyerek, sonucu başından belli bir vuruşmayı gösteriyorlar. Cephe gerisindeki asıl mücadele, Osmanlı’nın Doğu ile olan bütün bağlarını kopartarak tasfiye edip yeni devleti kurmak, İngiltere’nin başını çektiği Batı’nın, Sovyetler de içinde olmak üzere, başlattığı savaş, Yunanların yenildiği savaş değil, Türklerin Osmanlı’yı tasfiye ettiği savaştır. Burada da bunun hikâyesi anlatılıyor. (22)

“..19 Nisan 1919’da d’Esperey de “İstanbul, İzmir ve Edirne Türk kalacaktır,”’ demekle, yapılan işin yanlışlığını çok kesin olarak ortaya koymuş oluyordu. (23)

“..Lord Curzon’un muhtırasında, “Türklere de kendi mukadderatlarını tayin hürriyet ve etmeleri hakkı tanınmak ve Türklerin asıl vatanı olan Anadolu’nun Hürriyet ve istiklâli ile toprak bütünlüğü garanti edilmeli, fakat Avrupa’daki yerleri Türklerden alınmalı, İstanbul ve Boğazlar’ın idaresi başkalarına verilmeliydi” deniyordu.

5 Ocak 1918’de Lloyd George, daha açık konuşarak, “Biz Türkiye’yi başkentinden ve çoğunlukla Türk olan Anadolu’nun ve Trakya’nın zengin ve ünlü topraklarından mahrum etmek için dövüşmüyoruz,” demişti.” (24)

Calthorpe’un 27 Temmuz (1919) tarihli raporundan:

“…millî hareketi durdurmak için açıkça harekete geçmek, Türk içişlerine karışmak olacaktır ki, bu da Wilson prensiplerine ve Türk anayasasına aykırıdır. Meclisin İstanbul’da toplanmasına mâni olsak bile, içeride toplanmasını ve ihtimal, Anadolu’da bir müstakil hükümet kurmalarını önlemek elimizde değildir.. (25)

Burada ilginç olan, Calthorpe’un Bandırma gemisi ile Samsun’a çıkanları kastederek “millî hareket” tanımını kullanması ve amaçlarının Anadolu’da “müstakil bir hükümet kurmak” olduğunu söylemesidir. Bu raporun Erzurum Kongresi’nin yapıldığı günlerde verilmiş olması, hareketin ileride alacağı biçimi göstermesi yönünden dikkat çekicidir. (26)

“…1 Haziran 1919’da Damat Ferit Paşa hükümeti, gazetelere bir tebliğ göndererek Türk halkının Yunanlara karşı takındığı tavrı tabiî karşıladığını, halkın duygularına hükümetin de katıldığını bildirmiş ve “itilaf devletleri Katında gerekli teşebbüsleri yapmakta olduğunu”, ayrıca Paris Barış Konferansı katında da “işgal keyfiyetini reddettirmek için” çalışacağını açıklamıştı.’(27)

Bu sözlerden de anlaşıldığına göre hükümet, Anadolu’da başlamış olan mücadeleyi tamamiyle tasvip ediyordu. 15 Haziran 1919’da Harbiye Nezâreti’nin Sadaret makamına gönderdiği bir yazı, bunun daha açık bir deliliydi. Harbiye Nezareti bu yazısında,  “Yunan işgallerini millî kuvvetlerimizle karşılamaklığımız icab eder ki arkadan gelen kuşaklara karşı sorumlu kalmayalım,” diyordu. (28)

-“Yunan birliklerinin İzmir ve yöresini defacto (Fiilen, pratikte) işgali sırf mevcut şartlar dolayısıyla kararlaştırılmıştır ve gelecek için yeni bir hak yaratmamaktadır Bu,  Barış Konferansı’nın Doğu sorununun yarattığı çeşitli problemleri çözümleme yetkisini hiçbir şekilde kısıtlamayan geçici bir tedbirden ibarettir “(29)

Yunan işgalinin, bazı problemleri çözmek için –yani Osmanlı’nın yerine kurulacak devletin kadrolarına halkın desteğini sağlamak için- başvurulmuş geçici bir tedbir olduğunu, kalıcı tedbir sanıp da hayal kurmamasını Yüksek Konsey Venizelos’a hatırlatıyor. Türk ve Yunan askerleri ve Batı Anadolu halkları, bu geçici tedbirin kurbanlarıdır demek istiyor ki, gerçeğin kendisidir. (30)

Konuyu belgeleri ile ancak, (blog ortamı nedeniyle) masanın tozu misalinde ortaya koyabiliyoruz.

Gerisi, meraklılarına ve araştırmacılara kalmaktadır.

Devam edecek;

-Sivas Kongresi’nin, ABD’ye gönderilen (Mustafa Kemal Paşa’nın imzasının bulunan) mektubu (Atatürk, Nutuk’ta hatırlamamakta) Resmi Tarih’de gözlerini kapatmaktadır

 

Resim;Vikipedi’den alınmıştır.

Kim kimdir?

(*) Arthur James Balfour (1848-1930), İskoç politikacıdır. 1874 yılında parlamentoya girdi. Lord Salisbury’nin iktidarı döneminde İrlanda’dan sorumlu sekreter oldu.1891 ve 1895 yıllarında üst üste hazineden sorumlu bakan ve 1902’de başbakan oldu. Balfour 1911 yılında parti liderliğini bıraktı ve 1915 yılında kurulan koalisyon hükümetine katıldı. 1916-19 yılları arasında dışişleri danışmanlığında bulundu. Görevi sırasında yayınladığı bir deklarasyonla (Balfour Deklarasyonu-1917) büyük tartışmalara yol açtı. Birçok tarihçi tarafından bu deklarasyon, 1948’de kurulacak olan İsrail devletinin temelini attı. 1919-22 ve 1925-29 yıllarında Lordlar Kamarası danışmanlığı yapan Bulfour, 1922 yılında Lordluk ünvanı aldı. Balfour, 1930 yılında öldü.(Vikipedi)

(**) David Lloyd George; (1863 –1945) Britanyalı siyasetçi, 1916-1922 arasında başbakan. I. Dünya Savaşı boyunca ülkesini yönetti, savaş sonrasında Avrupa’nın yeniden şekillenmesinde baş rolü oynadı. Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama siyasetini destekledi, Kurtuluş Savaşı süresince İngiliz Hükümeti’ni idare etti. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına neden olan Türklere karşı açılmış savaşın baş mimarı oldu. (Vikipedi)

 

Kaynaklar;

(1) Prof. Hassan Suhrawardy;(1884 -1946) tanınmış bir cerrah, politikacı  (Suhraverdi) Suhrawardy Kalküta Üniversitesi’nde (1930-1934) Birinci Müslüman Rektör Yardımcılığı görevinde bulundu.1945 yılında Kalküta Üniversitesi İslam Tarihi ve Kültür Profesörü olarak atandı . Kalküta’nın önemi,  Ülkenin dış ticaretinin üçte birinin bu limandan yapılmasından ileri gelmektedir. Kalküta 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyılda Hindistan İmparatorluğu’nun başkentiydi. (Vikipedi-İngilizce)
(2) Y. H. Bayur, “XX. Yüzyılda Türklüğün Tarih ve Acun Siyasası Üzerindeki Etkileri”, TTK, sahife,76

(3) ”Osmanlının Tasfiyesi”, sahife; 248)

(4) David Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s.371.

(5) “Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu, S.476

(6) Y. H. Bayur, “XX. Yüzyılda Türklüğün Tarih ve Acun Siyasası Üzerindeki Etkileri”, TTK, s.97; Jaeschke, Kurtuluş Savaşı île İlgili İngiliz Belgeleri, s.22.

(7) Sina Aksin, age, s.94-95.

(8) T.Bıyıklıoğlu,  S.55. (Osmanlının Tasfiyesi, dip not)

(9) Sebahattin Selek, Anadolu îhtilali, s. 188.

(10) S. Selek, Anadolu îhtilali, S.189.

(11) Hikmet Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri, s.312; War Memoirs of David George, IV, s. 1801 vd.

(12) Age. Sahife, 312; War Memoirs of David George, IV, s. 1801 vd. (Osmanlının Tasfiyesi s.459)

(13) Age, s,313.

(14) Age, S.316; Bunlar, Ocak 1919’da îngiliz kabinesi üyelerine dağıtmış olduğu bir andıçta bulunmaktadır. Bkz. Lord Ronaldshay, The Life of Lord Curzon, III, s. 264.

(15) Age, s.316.

(16) Osmanlının Tasfiyesi, S.457

(17) Doğan Avcıoğlu, age, s.27; Dimitri Kitsikis, Yunan Propagandası, s.209.  (Osmanlının  Tasfiyesi, s.456

(18) Mahmut Goloğlu, age, s.97.

(19) Osmanlının Tasfiyesi, sahife.440

(20) Dr. Selahattin Tansel, “Mondros’tan Mudanya’ya kadar”,  s.267; Jaeschke, age, 1, s. 47.

(21) Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, S.428

(22) Osmanlının Tasfiyesi, Sahife, 418

(23) Dr. Selahattin Tansel,  age, s.171. (Osmanlının tasfiyesi, sahife, 417)

(24) T. Bıyıklıoğlu, ‘Atatürk Anadolu’da, 1, s.2

(25) T.Bıyıklıoğlu, ‘Atatürk Anadolu’da, sahife .l5

(26) “Osmanlının Tasfiyesi”, S.448

(27) Dr. Selahattin Tansel, age, s.290; Ömer Sami Coşar, İstiklal Harbi Gazetesi, No: 17. (Osmanlının Tasfiyesi, s.438)

(28)Dr. Selahattin Tansel, age, s.290; Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı 4. Belge 84.

(29) T. Bıyıklıoğlu, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, (Türk İstiklal Harbi, 1) s. 10.

(30) “Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu, Sahife, 388.