Vatandaşın Osmanlı Tarihi; Türkler Müslüman olmasalardı, Fatih, Yavuz ve Kanuni de olmayacaktı (6)

Macaristan'ın 3’üncü büyük partisi Jobbik’in lideri Gabor Vona, “Türkiye ile yakınlaşmalıyız”

Aşağıda detaylı olarak “Türk Kimdir” sorusuna cevap verilmesinin yanında; Ya Türkler  Müslüman olmasalardı?  Olmasalardı; Macarlar ve Bulgarlar’a ne olduysa ihtimal bizlere de O olacaktı…

Türkler Kimlerdir?

Dünya üzerinde yaşayan insan topluluklarının milletleşme süreci onların avcı-toplayıcılıktan çiftçi-çobancılığa geçilmesi ile başlar. (1) Türkleri oluşturacak insan topluluklarının MÖ 6000′lerde koyun yetiştiriciliğine başladığı düşünülmektedir. (2-3)

Türk kelimesi ilk olarak Göktürk Devleti vasıtasıyla bir devletin adı olur ve bu devlete mensubiyeti bildirir.(4)

Türk tarihinin başlangıcı

Türklerin atalarının MÖ 2500 ile MÖ 1700 yılları arasındaki Afanasiyevo kültürü ile başlayan ve MÖ 1700 ile MÖ 1200 yılları arasındaki Andronovo Kültürü ile devam eden dolikosefal mongolitlerle ortak yönleri bulunmayan Brakifesal ırka dayandığını savunurlar. Bu ırkın savaşçı ve göçebe kültüre sahip olduğu, MÖ 1700 yılları sonrasında kitleler hâlinde Altay Dağları ile Tanrı Dağları arasındaki bölgeye yayıldığı bilinmektedir. Bilinen ilk Türk devleti İskitlerdir.(5)

Göktürk Kağanlığı, Gök Türkler Bilge Kağan yazıtlarında  (Türük) veya (Türk) veya  (Kök Türük) veya bazı yabacı kaynaklarda Türk şeklinde geçer…

Türk adı bugün kullandığımız şekli ile ilk kez Göktürkler dönemine ait Orhun Yazıtları’nda geçmektedir.

“Türk” adıyla kurulmuş ilk ve Türk adını resmî devlet ismi şekliyle kullanan ilk Türk devletidir. (6)

Ve Oğuzlar

Oğuzlar, Oğuz Kağan Destanı’na göre 24 boydan ve Kaşgarlı Mahmud’un Divânü Lügati’t-Türk eserine göre 22 boydan oluşan en kalabalık Türk boyu.

Günümüzde Türk nüfusunun çoğunluğu Oğuz boyundandır.  Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Türk boyu Oğuzlardır.

Anadolu’dan Türklerin geçişi

Balkanlar’ın güneyinden, Anadolu’dan Türklerin Balkanlara gelip yerleşmesi, 1260′lara kadar iner.

Kuzey Karadeniz bölgesinden gelen Türk orakları, zamanla Hristiyanlığı kabul edip yerli Slavlarla karıştıkları hâlde,

Anadolu’dan gelen Müslüman Türkler, kendi din ve kültürlerini saklamayı başarmışlardır.

İlk yerleşme, 1261′de Moğollardan kaçıp Bizans’a sığınan Selçuk Sultanı İzzeddin Keykavus’la gerçekleşmiştir.

Moğol idaresinden kaçan otuz-kırk Türkmen obası, kutsal kişi Sarı Saltuk Baba ile İzzeddin Keykavus’un yanına gelmiş ve Bizans imparatoru tarafından Kuzey Dobruca’ya yerleştirilmiştir (1263). Başlangıçta, Müslüman Altın Ordu emiri güçlü Nogay’ın himayesi altına giren bu Anadolu Türkmen grubu, burada Baba-Saltuk kasabası ile başka kasabalar kurmuşlardır.

1332′de buradan geçen İbn Battuta, Baba kasabasını “Türklerin oturduğu bir şehir” olarak anar. (7)

10. yüzyılda Orta Asya’dan, çoklukla İran üzerinden Anadolu topraklarına yerleşen Oğuz-Türkmen başta olmak üzere pek çok boy Türk adı altında toplanmıştır.

Türk adı Orta Asya’da Türk ırkına mensup ve Türkçe konuşan toplulukların Göktürkler döneminden beri ortak adıdır.

Anadolu’da gittikçe azalan yerli nüfus, yerini Türklere bırakmaya başlamış ve 10. yüzyılda kurulan Türkmen beylikleri sayesinde tüm Anadolu’da Türkçe konuşan topluluklar egemen toplum olmuştur.

Anadolu’ya ilk olarak Hun, Sabir, Hazar gibi Türk kavimleri akın yapmış olsa da bu akınlar genelde askerî amaçlı olmuştur.

Ancak 9. ve 10. yüzyılda Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a gelen Kıpçak, Peçenek, Uz adlı Türk kavimleri Anadolu’ya Bizans eliyle geçirilmiş ve yerleştirilmiştir.

Asıl Anadolu’nun Türk yurdu hâline dönüşmesi, doğudan gelen Oğuz-Türkmen göçleriyle olmuştur.

Göçmen Türklerde bozkırdaki ırmakları geçiş büyük önem arz ediyordu. Oğuzname’de salı keşfeden kişi boyun önemli bir atası sayılmaktadır.

Hanedanın atası olan Selçuk Bey tarafından temeli atılan bu devlet Bağdat’ı kendine başkent yaparak Abbasi halifesinin koruyucusu konumuna erişti.

1092 yılında Selçuklu hükümdarı Melikşah’ın ölümünden sonra bölünmeye uğradı.

Selçuklular tarafından kurulan diğer devletler Kirman Selçuklu Devleti, Irak Selçuklu Devleti, Suriye Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti’dir.

1040-1157 yılları arasında hüküm süren Büyük Selçuklular, en güçlü oldukları dönemde Harezm, Horasan, İran, Irak, Suriye, Arap Yarımadası ve Doğu Anadolu’ya egemen olmuş bir Türk devletidir.

Kapladıkları alan doğuda Balkaş ve Issık Gölleri, Tarım Havzası; batıda Ege ve Akdeniz sahilleri, kuzeyde Aral Gölü, Hazar Denizi, Kafkasya, Karadeniz; güneyde Arabistan dahil Umman Denizi’ne kadar ulaşıyordu.

Haçlı savaşları ve Moğol istilası, Anadolu’da Oğuz-Türkmen yerleşmelerini yoğunlaştırmıştır.

Selçuklu döneminde Çağrı bey döneminde yapılan ilk keşif ve akınlarda yurt arayan binlerce Türkmen aşireti Doğu Anadolu’ya girip Batı Anadolu’ya doğru yerleşmeye başlamıştır.

1071 Malazgirt Savaşı ve 1099 Bizans’ın Türk bölgelerine baskınlarında Bizans emrinde olan binlerce Türk unsuru zamanla Anadolu Selçuklu saflarına geçmiştir.

Anadolu Selçuklu döneminde Orta Asya ve Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya gelen Türkmen aşiretleri Batı Anadolu’ya yerleşmeye başlamıştır.

Beylikler döneminde doğudan gelen çok sayıda Türkmen aşireti, Anadolu’da Türk nüfusunun devam etmesine neden olmuştur.

Germiyanoğulları, Osmanoğulları Karesioğulları ve Hamitoğulları gibi batıdaki Türkmen beylikleri, Türkmen göçlerinden beslenmişlerdir.

1200′lü yılların başında Orta Asya’da yaşayan Harzemşah Türkmenleri Moğol baskınından kaçarak Anadolu beyliklerine sığınmıştır.

Orta Asya’da Hotan, Semerkant, Kaşgar, Cent gibi şehirlerde yerleşik olarak yaşayan Türk boylarının pekçoğu Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya yerleşmişlerdir.

1243 yılında Anadolu’nun Moğol istilasına uğramasıyla ve Azerbaycan’da kurulan İlhanlılar devleti aracılığıyla pek çok Türk ve Moğol unsuru Anadolu’ya yerleşmiştir.

Anadolu Selçuklu Devleti

Anadolu Selçuklu Devleti, Selçukluların Anadolu’da kurduğu devlettir.

Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi 1071’deki Malazgirt Savaşı’ndan sonra hızlandı. Özellikle Malazgirt Savaşı’ndan itibaren Müslüman Türkler Anadolu’ya akın etmiştir; ancak İslamiyet’ten önce de Anadolu ve Balkanlarda Türkler vardır. (8)

Selçuklu komutanı Kutalmışoğlu Süleyman Şah Anadolu’daki fetihleri batıya yayarak 1075′te İznik’i Bizans’tan aldı ve burayı başkent yaparak bağımsızlığını ilan etti. (9)

Böylece kurulan Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlıların son Anadolu Selçuklu sultanını tahttan indirdikleri 1308′e kadar varlığını sürdürdü.

Anadolu Beylikleri, Türklerin 1071’deki Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’da kurdukları devletlerdir.

Savaşın hemen ardından, özellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da kurulan devletlere Birinci Dönem Anadolu Türk Beylikleri, aynı dönemde; önce Anadolu’nun batı ucunda İznik’i başkent edinen, sonradan da Haçlı Seferleri nedeniyle başkentini Konya’ya taşıyarak Orta Anadolu merkezli olarak devam eden Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflaması ve yıkılmasından sonra kurulan devletler ise İkinci Dönem Anadolu Türk Beylikleri olarak ifade edilebilir.

Anadolu Selçukluları, Anadolu’daki Türkmen beylerini aşiretleriyle birlikte Bizans ve Kilikya sınırlarına yerleştirmişlerdi. Böylece Anadolu Selçukluları hem devletin sınırlarını güvence altına alıyor, hem de Türkmen beylerini denetim altında tutuyorlardı. Ama 1243′teki Kösedağ Savaşı’nda Moğollara yenilen Anadolu Selçuklu Devleti’nin Türkmenler üzerindeki denetimi zayıfladı.

Bu savaşın ardından, Moğolların bir kolu olan İlhanlılar Anadolu’da denetimi ele geçirdiler.

Bu süreçte uç beylikleri, önce İlhanlılara bağlı, sonra bağımsız devletlere dönüştüler.

Bu beyliklerden biri olan Osmanlı Beyliği, zamanla bütün öbür beyliklerin topraklarını ele geçirdi ve bir imparatorluğa dönüştü.

**

Anadolu’ya gelen Türkler Müslüman olmasalardı?

İhtimaller;

-Macarlar ve Bulgarlar gibi Hıristiyan olabilirlerdi…

-Orta Asya’da Moğollarla göçer hayatı yaşaamaya devam edebilirlerdi…

-Anadolu’da kalıcı olamazlardı…

-İslam bu kadar yayılamazdı…

-İslamiyet değil Türkler (mi) zararlı çıkardı…

-İslam’ın doğduğu bölgeler (Mekke-Medine) Hıristiyan egemenliğinde olabilirdi…

-Pazar günleri kiliseler daha fazla sayıda insanla dolardı!

-Osmanlı Medeniyeti olmazdı… (Bunun ne olduğu sorulursa, cevabı ayrıca verilecektir.)

-Türkler, -yani büyük çoğunluğu ile-  Müslüman olmasalardı; Oğuzlar, Maveraünnehir-Horasan bölgesine göç edemeyecekler; Selçuklu İmparatorluğu’nu -Belki de- kuralamayacaktı…

-“İstanbul”, İstanbul olarak değil, “Constantin” olarak tanınmaya devam edecekti.

Devam edecek…

Ve Osmanlılar ne yaptılar ki Muhteşem bir medeniyet ve İmparatorluk kurabildiler?

Aşağıda meraklıları için bir başka kaynaktan daha Türk Tarihi verilmektedir.

Resim;turkislamdevletleri.com

Kaynaklar;

(1) Jared Diamond Tüfek, Mikrop ve Çelik, TÜBİTAK Yayınları ISBN 975-403-271-81997

(2) Mirfatih Zekiyev, Türklerin ve Tatarların Kökeni, Selenge Yayınları, 2007, s. 143-178.

(3) Balaban, Ayhan. İskit, Hun ve Göktürklerde Sosyal ve Ekonomik Hayat. T.C. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eski Çağ Tarihi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi. 2006. URL:http://fef.kafkas.edu.tr/sosyb/tde/halk_bilimi/makaleler/kultur_med/kultur_med%20(20).pdf. Erişim tarihi: 11.12.2011. (Archived by WebCite® at http://www.webcitation.org/63rPeTJL1)

(*) Anav Kültürü (M.Ö. 7000 – M.Ö. 1000), bugünkü Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat yakınlarında Anav bölgesinde yapılan kazılarda bulunmuş Türk kültür bölgesi.

Bu kültürün başlangıcı, kazılarda bulunan eşyalara uygulanan karbon-14 elementinin radyoaktif yarılanma ömrü testlerine dayanılarak en eski M.Ö. 7000 ile M.Ö. 5000 yılları arasına tarihlenir.[1] Başka kaynaklara göre hatta M.Ö. 10000 ile M.Ö. 9000 yılları arasına tarihlenebilir.[2] Kazılar sonucunda bu kültür çevresindeki insanların, yerleşik oldukları, tuğladan yapılma evlerde oturdukları, dokumacılık, toprak ve bakır işlemeciliği, koyun, keçi, sığır ve deve besledikleri ve bununla birlikte tarım da yaptıkları ortaya çıkmıştır.

Bazı tarihçiler tarafından Anav kültürü ile Ön Türkler arasında bağlantı olabileceği öne sürülmüştür

http://turkoloji.cu.edu.tr/GENEL/kemal_ucuncu_iletisim_eski_turk_devletleri_armagan.pdf İletişimde yüklendikleri görev açısından eski Türk devlet geleneği içerisinde armağanlar,
Alıntı:Kelteminar, Andronova, Anav, Karasuk, Tagar, Taştık gibi en eski Asya kültürleriyle zuhur etmiş Türkler İskit, Hun ve müteakip devlet ve imparatorluklar ile aynı zaman diliminde farklı devletlerle varolagelmişlerdir.

(4) Yrd. Doç. Dr. Rıfat Kütük Ders Notları

(5) Mirfatih Zekiyev, Türklerin ve Tatarların Kökeni, Selenge Yayınları, 2007, s. 143-178.

(6)Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1977, s. 27.

(7)Halil İnalcık, “Türkler ve Balkanlar”, BAL-TAM Türklük Bilgisi 3, Balkan Türkoloji Araştırmaları Merkezi, Prizren 2005, s. 20-21.

(8) Cin, T.. Yunanistan’ın “Pontus Soykırım” İddiaları ve Türkiye. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Cilt: 8, Sayı: 2, s.27-89, 2006

(9)Kılıç, İhsan; Nihat Koç,Ruhi Sarıkaya,Osman Karaaslan,Leyla Karabulut,Ahmet Balıbey (27 Ekim 2008).

Meraklıları için bir başka pencereden Türkler’in tarihi…

-“552 yılında Orta Asya’da Göktürk hâkanlığı kurulup İstemi Yabgu, Maveraünnehir bölgesinde faaliyete geçtiği zaman ise, iki büyük imparatorluk arasında sıkışan Ak Hun-Eftalit Devleti’nin, Göktürkler’in mücadeleye giriştikleri Juan-juanlar’la olan siyâsî ve sıhrî râbıtaları da fayda vermedi. Anûşîrvân ile İstemi’nin ortaklaşa hareketleri neticesinde Ak Hun iktidârı yıkıldı ve ülke Göktürkler’le İranlılar arasında paylaşıldı

(557). Son temsilcisi Ak Hunlar olan ve üç kol hâlinde gelişmiş olan Hun siyâsî hâkimiyeti -Kafkasya’daki (Derbend kuzeyi-Hazar denizi arasında) Hunlar’ın Hazar Hâkanlığı idaresine girinceye kadar süren kısa hâkimiyetleri dışında- bu suretle tarihe karışmakla beraber, Hunlar’a mensup Türk soyundan çeşitli kütleler, büyük Hun çağında şahsiyetini bulan zengin kültürleri ile göreceğimiz gibi, Asya, Avrupa ve Afrika kıt’alarında, Tabgaç, Göktürk, Türgiş, Karluk, Uygur, Oğuz, Bulgar, Sabar, Hazar, Kuman Peçenek vb. gibi türlü adlar altında ve yeni, güçlü devletler, imparatorluklar kurarak yaşamağa devam etmişlerdir. Türk milleti denilen büyük âilenin çocukları olan bu kütleler, aynı zamanda Rus, Macar, İslâv-Bulgar, Romen, Gürcü devletlerinin kuruluş ve gelişmelerinde başlıca rol oynamışlar ve daha sonraki bütün Türk-İslâm siyâsî teşekküllerine askerî, hukûkî ve sosyal yönlerden ana kaynak vazifesini görmüşlerdir…

630-665 Büyük Bulgarya: 630 yılında Göktürk Devleti’nin fetret dönemine girmesiyle, Hazarlar gibi çoğunluğunu On-Ogurların oluşturduğu Bulgarlar da siyasî bağımsızlıklarını kazanarak Büyük Bulgar Devleti’ni kurdular. Kurucusu olan Kourt Doulo sülalesi Asya Hun tanhuları ailesine kadar uzanır….Günümüzde Kafkasya’da yaşayan Balkarlar’ın bunların halefleri olduğu sanılmaktadır. Bat-Bayan’ın kardeşi Asparuh da kalabalık bir Bulgar kütlesiyle Tuna’ya yönelmiş (Tuna Bulgarları=İç Bulgarlar) buradan’da 668 yılında Balkanlara geçerek 679 tarihinde Tuna Bulgar Devletini kurmuştur.

630-682 Dokuz-Oğuz Kağanlığı ve Göktürkler’e katılışı: “Oğuz” adı, aslında “ethnique” bir isim olmayıp, doğrudan doğruya “Türk kabileleri” mânâsını ifâde eden bir kelimedir.

Kitabelerdeki oğuzlarla ilgili ifâdeler-özellikle de Oğuz isyanları ile ilgili olarak-, Oğuzlar ile Göktürkler arasında bir ayırım yapılmadığı, hattâ hâkanlığın temelini Oğuzlar’ın teşkil ettiği görüşünü kuvvetli kılmaktadır.

Oğuz kabileleri, Göktürkler’i meydana getiren topluluktan başkası değildi…

679-864;Tuna Bulgar Devleti: Dobruca’nın güneyinde Asparuh (679-702) tarafından kurulan bu Tuna Bulgar (İç Bulgarlar) Devleti, Ogur Türkleri tarafından kurulmuş en uzun ömürlü siyasî teşekküldür. Bizans’ı yıllık vergiye bağlayan Tuna Bulgarları, böylece siyasî varlıklarını da tescil ettirmiş oluyorlardı. Tuna Bulgar Türkleri Balkanlara inince, burada bulunan ve ufak kabile hayatı yaşayan İslâv kütlelerini kendilerine bağlamayı başarmışlar, onlara vatan, devlet ve millet kavramlarını öğreterek, teşkilâtlandırıp, Bizans İmparatorluğuna karşı kendilerini koruma kabiliyeti ile donatmışlardır..

726/727 Tonyukuk Abidesi/Kitabesi dikildi: Batılılarca “Göktürk Bismarck’ı” olarak isimlendirilen Tonyukuk’un hâtırasına, Orhun Bayın-çokto mevkiinde bir kitâbe dikilmiştir (726 veya 727). Türk dili ve edebiyatının uzun ve kolayca okunabilen ilk âbidesi olarak, Türk millî kültür tarihinde önemli bir yere sahiptir. Metnin bizzat Tonyukuk tarafından kaleme alınmış olması ihtimâli, ona Türk edebiyatının adı ve şahsiyeti bilinen ilk siması olmak şerefini kazandırmaktadır.

728 Araplar’ın, Maveraünnehir halkını zorla İslâm’ı kabule teşebbüsleri, Türkler’in genel bir isyanı ile karşılaştı.

731-734 Göktürkler tarafından Orhun Yazıtları’nın yazılması.

Şubat 731 Kültegin’in ölümü: Bilge kagan, Tonyukuk’un ardında diğer bir yardımcısı ve kardeşi, Kül-Tegin’i de 731 yılında kaybetti. 7 yaşından beri ömrünü Türk milletinin yücelmesi uğruna hasreden Kül-Tegin öldüğünde 47 yaşında idi. Cesareti, ve askerî kaabiliyeti ile hem Göktürk hem de Çin vesikalarında övülen Kül-Tegin’in ilk büyük kahramanlığını, 716 yılında Göktürk başkentinin Üç- oğuzlar tarafından basıldığı zamana dair Bilge’nin naklinden öğreniyoruz: “Anam hâtun, büyük analarım, ablalarım, gelinlerim, prenslerim câriye olacaktı, ölenler yolda kalacaktı. Kül-Tegin karargâhı vermedi. O olmasa idi hepiniz ölecektiniz.”. Ölümünün doğurduğu derin boşluğu üzüntüyü yine Bilgenin ağzından dinliyoruz: “… Küçük kardeşim Kül-Tegin öldü, görür gözüm görmez oldu, bilir bilgim bilmez oldu. Zamanın takdiri Tanrı’nındır. Kişi-oğlu ölmek için yaratılmıştır. Yaslandım, gözden yaş, gönülden feryat gelerek yanıp yakıldım. Milletimin gözi, kaşı (ağlamaktan) fena olacak diye sakındım”…

X. yüzyıl Oğuz Yabgu Devleti: Göktürk Hakanlığı yıkıldıktan sonra müstakil yaşayan Oğuzlar, 1. asrın ilk yarısında, kışlık merkezi Yeni-kent olan bir devlet kurmuşlardır. Oğuzlar’ın başında, Yabgu bulunmakta ve ona Kül-Erkin unvanlı bir başbuğ nâiblik yapmaktaydı.

…Kimekler’in bir kolu olan ve 9. asırda bir kuvvet olarak beliren Kıpçaklar (Kumanlar)’ın baskısı ve Selçuklu âilesinin kendilerine bağlı kütlelerle ayrılarak bölgeyi terketmesi sebebiyle, Oğuz Yabgu Devleti 1000 yıllarına doğru yıkılmıştır. Reşidüddin (14. asrın ilk çeyreği), son Oğuz Yabgusu olarak Ali Han adında birisini zikretmekte, meşhur Cend hâkimi Şah Melik’i de bu son Yabgu’nun oğlu olarak göstermektedir, lâkin bu haber destânî bir vasıftadır. Yabgu devleti Oğuzları; “Umûmû “Türk” adı yanında, yine siyasî bir isimlendirme olarak “Türkmen” adını da taşıyorlardı ki, Müslüman ülkelerine geldikten sonra İslâm kaynaklarında bu isimle de anılmışlardır”. Fakat bu Türkmen adının, Türkler’in İslâmiyet’i kabulleriyle doğrudan bir alâkası görülmemektedir.

Zira Güney Rusya’daki Torklar (Uzlar)’a da Torkmen (Türkmen) denildiğine dair bazı deliller mevcuttur. Yabgu devleti zamanında Oğuzlar, Üç-ok ve Boz-ok diye eski 2’li teşkilât hâlinde idiler. Kolları meydana getiren kabileler hakkında biri

Kaşgarlı Mahmud’un Divan-u Lügatü’t- Türk’ünde, diğeri Reşidüddin’in Câmiü’t-Tevârîh’inde olmak üzere iki liste mevcuttur. Divan-u Lügatü’t- Türk’de ayrı ayrı damgaları ile birlikte 22 kabile gösterilmiş; Reşidüddin ise, hem kabile sayısını 24’e çıkarmış, hem Boz-ok, Üç-ok tasnifi yapmış; ayrıca, damgalara ilâveten, her kabilenin “ongon”‘unu belirtmiştir.

Boz-oklar: Kayı, Bayat, Alka-evli (Alka-bölük), Yazır, Döğer, Dodurga, Yaparlı (DLT’de yok), Afşar, Kızık (DLT’de yok), Beğdili, Karkın (DLT’de yok, bunun yerine) Çaruklu. Üç-oklar: Bayındır, Peçene, Çavuldur, Çepni, Salur, Eymür, Alayuntlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Yıva (Iva), Kınık. Devletin çöküşüyle Oğuzlardan kalabalık bir kütle, Karadeniz’in kuzeyinden batıya (Uzlar), diğer bir kısım kütle ise Cend bölgesine göçmüş, oradan da Horasan’a ve sonra Anadolu’ya yönelmiştir (Selçuklu ve sonra da Osmanlı).

1.yüzyıl ortaları Abdülkerim Satuk Buğra Han (-955) döneminde Karahanlılar ve Uygurlar Budizm’i terk ederek İslâm dinini kabul ettiler (10. yüzyıl ortaları).

985, En büyük/güçlü Oğuz kabilelerinden biri olan Selçuk Türkleri, Buhara civarına göçtüler…

999, Gazneliler, Horasan’daki Samaniler’i yendiler. Karahanlılar ise Samanî başkenti Buhara’yı ele geçirdiler. Samânî Devleti’nin yıkılmasıyla Müslüman Türkler’e Cenup yolu ve İslam ülkeleri/topraklarının önü açıldı.

1018, Selçuklu Türkleri, Çağrı Beğ kumandasında 3000 süvari ile Buhara civarında şarki Anadolu’ya akın yaparak Selçuklulara bir yurt araması.

1027, Kıtayların baskısı ile Büyük Türk Muhaceretinin gelişmesi, bu baskı ile Kun, Kay ve Kıpçakların Oğuzları yurtlarından püskürtmeleri, Şamani, Peçenek ve Oğuzların şarki ve Orta Avrupa’ya, Balkanlara ve Müslüman Oğuzların da sel halinde Meveraünnehir’e Horosan’ ve diğer İslam Ülkelerine göçetmeleri.

Mayıs 1040 Selçuklular, Merv yakınlarındaki Dandanakan Savaşı’nda Gazneli Sultan Mesud kuvvetlerini yendi: Selçuklular’ın Dandanakan’da Gazneli Sultan Mesud’u yenerek Tuğrul Bey idaresinde Büyük Selçuklu Devleti (1040-1157)’nin temellerini attılar, Oğuz (Türkmen) muhaceretinin Şarkî Anadolu’ya akmaya başladı. (24 Mayıs 1040)

1040-1157, Büyük Selçuklu İmparatorluğu dönemi. Tuğrul Bey tarafından kurulan bu büyük Türk devleti, bir başka Türk zümresi Oğuzlar tarafından yıkılmıştır.

1048,  İbrahim Yınal’ın yurt arayan büyük bir Türkmen kitlesini Anadolu Cihadına göndermesi ve onun Selcuklu Ordusu ile gelip Bizanslılara karşı Hasankale Zaferini kazanması, Erzurum’un Fethi, Oğuzların Trabzon’a ve Orta Anadolu’ya kadar yayılmaları.

1055, Nişabur’da kendisini sultan ilan eden Selçuklu beyi Tuğrul Bey (1038-1063), 1055’te Bağdat’a girerek Büveyhi egemenliğini yıktıktan sonra, Abbasi halifeliğini birleştirici bir manevi güç olarak koruma altına alma yoluna gitti. Bu ittifakla siyasal nüfuzunu pekiştiren Büyük Selçuklu Devleti, aynı zamanda Hilâfet’in resmî koruyucusu olarak, İslam dünyasını birleştirme işlevini üstlendi. Tuğrul, dan sonra başa geçen Alp Arslan’ın (l063-72) ve onun oğlu 1. Melikşah’ın (1072-92) yönetimi altında Bizanslılara karşı girişilen savaşlarla Anadolu ve Kafkasya’ya giden yollar açıldı. Suriye ve Semerkant Selçuklu yönetimine bağlandı. Böylece ortaya çıkan imparatorluk geniş bir savaş aygıtına ve ele geçirilen toprakların ikta yoluyla hanedan üyeleriyle komutanlara dağıtılmasına dayanıyordu.

1071,  Alp Arslan’ın Bizans Ordusunu yenerek 26 Ağustos Cuma günü Büyük Malazgirt Zaferini kazanması. İmparator Romanos Diogenes’in esir düşmesi ve Bizans’ın Selçuklulara tabiiyeti kabul etmesi.

Zaferin Türk ve İslam tarihlerinde bir devir açması, dünya tarihinde de bir dönüm noktası teşkil etmesi. Bu zaferle artık Anadolu, Türkler’e vatan olacak ve burada öncelikle Anadolu Selçuklu Devleti’nin temelleri atılacaktır.

1071/1075-1318, Malazgirt Meydan Savaşı ardından Anadolu Selçuklu Devleti kuruldu: Kurucusu I. Süleyman Şahtır. İlhanlılar tarafından yıkılmıştır.

1078, Süleyman Şah’ın Botaniates’i Bizans tahtına çıkarırken Selçuklu ordusunu Boğaz’ın Anadolu sahilinde yerleştirmesi. Melik şah’ın Süleyman şah’ı itaate almak için Porsuk Bey’i üzerine göndermesive onun Mansur’u öldürmesi, fakat muvaffakiyetisizliğe uğrayarak çekilmesi.

1080, Anadolu’ya dolmuş Türkmenleri etrafında toplayan Süleyman şahın İznik’e devlet kurması üzerine şarktan büyük bir göçebe kitlesinin dalgalar halinde Anadolu’ya dolması.

1080-1201,  Saltukoğulları: Kurucusu Ebu’l-Kâsımdır. Anadolu’da kurulmuş olan beylik Anadolu Selçuklu Devleti tarafından yıkılmıştır.

1081, Süleyman şah ile Alexis Kommenos arasında yapılan antlaşmaya göre Türk askerlerinin Boğaz sahillerinden Drakon (Orhan-Tepe) çayına kadar çekilmesi ve buna mükabil Bizans’ın Türk işgalinde bulunan bütün Anadolu’da Selcuklu hakimiyetini hukuken tanıması.

1092-1107, I. Kılıçarslan devri (Anadolu Selçuklu).

1166,  Yesevî tarikati’nin kurucusu, Türk mutasavvıf, şair Ahmed Yesevî, vefaat etti. A. Yesevi, Sayram’da doğdu. Özellikle Sir-i Deryâ (Seyhun) ve Taşkent yöresindeki bozkırlarda yaşayan göçebe Türkler arasında İslamiyet’in yerleşmesinde büyük rol oynadı. Tesiri Türkistan sınırlarını aşarak 13. y.yılda da Anadolu’ya yayıldı. A. Yesevî aynı zamanda Nakşibendî tarikatinin pirlerinden de sayılır.

1243  Kösedağ Savaşı/Bozgunu: Anadolu Selçuklu kuvvetleri İlhanlı Moğol ordusu karşısında bozguna uğradı. Bu savaş Selçuklunun Anadolu’daki hakimiyetini tedricen yok eden süreci başlattı.

1243  Moğollar, Kösedağ Savaşı’nda Anadolu Selçuklu Devleti’ni yendiler: Baycu Noyan’ın Türkiye üzerine seferi, Kösedağ’da karşılaşan Türk ve Moğol ordularının savaşa girişmesi, Sultan Gıyaseddin ve etrafındakilerin liyakatsızlığı ve delice hareketleri yüzünden Selçukluların 3 Temmuz’da, ciddi savaş yapmadan dağılmaları, Sivas’ın teslim olması ve Kayseri’nin savaşarak tahrip ve katliama uğraması. Selçuklu veziri Mühezzibüddin Ali’nin Moğolların arkasından Azerbaycan’a giderek, harac vermek suretiyle, Baycu Noyan ile sulh yapması, Bizans’a kaçmak maksadıyla menderes havzasına varan sultan’ın sulh anlaşması üzerine Konya’ya dönmesi ve devlet nizamı’nın kurulması.

Nisan 1261 Anadolu Ahî teşkilatının kurucusu Ahî Evran (Şeyh Nasreddin Ebu’l-Hakyık Mahmud bin Ahmed el-Hoyî) vefat etti (1 Nisan 1261).

1281-1324 (1290-1326) Osmanlı Devleti’nin kurucusu I.Osman Gazi dönemi.

1299/1300 I. Osman Bey (1290-1326) tarafından Osmanlı Devleti kuruldu.

1299-1923 Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyet yılları: Kurucusu I. Osman Bey (1290-1326) dir. Anadolu’da kurulan beylik, özellikle 1453 yılında İstanbul’un fethi ile imparatorluk sürecine girmiş, Asya-Avrupa-Afrika kıtalarında geniş topraklar üzerinde hüküm sürmüştür. İznik-Edirne ve son olarak da İstanbul başkent olarak kullanılmıştır. Başta İngilizler olmak üzere Fransa, İtalya, Yunanistan gibi müttefik devletlerin bitmek tükenmek bilmeyen, entrika, oyun ve saldırıları sonunda yıkılmaktan kurtulamamıştır…”

Alıntı; Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye; http://www.tarihtarih.com/?Bid=1475439

 

Vatandaşın Osmanlı Tarihi; Osmanlı Devleti’ni kim kurdu, “Osmanlılar” ve “Türkler” Kimlerdir? (5)

Abi, bu böyle olmayacak, bu kadar adam beraber dolaşırsak hiç bir kız bakmaz...grup grup dağılalım...

Türkler Müslüman olmasalardı, İstanbul ve Anadolu ancak kartpostallarda görülecek ve üç kıtada bir Osmanlı Kültür mirası yaşanmayacaktı. Bakınız Prof. Neumark ne iddia etmektedir;  “Osmanlı arşivleri açıldığında, sadece Türk değil, Avrupa’nın tarihi yeniden yazılacaktır. “ (1)

Aşağıda bizleri dört yıl gibi kısa bir sürede gözlemleyerek mükemmel derecede tanımlayan Prusyalı genç Yüzbaşı Moltke’nin bir tespitini aktararak uzun bir tarih yolculuğuna başlıyoruz.

Purusyalı Feld Mareşal Fon Moltke, (1800-1891) 19. yüzyılın en büyük askeri stratejistlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Almanca,  İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Türkçe bildiği lisanlar arasındadır. Sultan II. Mahmud’un daveti üzerine, Osmanlı ordusunun modernizasyonu için (1835-1839) ülkemizde danışmanlık yapmıştır.

ÇABUK, İNŞAALLAH, MAŞAALLAH!”

“…Mevkii ne olursa olsun, bütün Türklerde müşterek bir taraf vardır;

-İşin en çabuk olanını seçmek… Uzun vadeli, uzun ve zahmetli emek isteyen iş, Türkleri pek memnun etmiyor.

-Yeniçeri ocağı denilen ve memleketin içinde bulunduğu zorlukların başlıca sebebi olan bu isyan yuvasını temizlemiş olan Padişah İkinci Sultan Mahmud, çok saydığı ve bu uğurda öldürülmüş olan amcası üçüncü Selim’in kurduğu yeni orduyu nasıl ıslah edeceğini sorduğu zaman, şevk ve ümitle işe koyulmuş, üç ayrı plan hazırlamıştım.
.
-Padişahın huzurunda bunları arz ve izah ettim.
-Derin ve manalı bakışlı, çok kibar ve tarif edilemeyecek kadar asil olan Padişah benim üç planım olduğunu öğrenince, safiyet ve alışkanlıkla:
-“En kısa zamanda hangisi tahakkuk edecekse onu anlatınız…” demişti.” Asker ve sivil ileri gelenler de, aynı felsefe içinde idiler.
-Evvela en çabuk olacak, sonra bu kısa zaman isteyen emek Allah’ın yardımına ve lütfuna terk edilecek, inşallah denilecek,
-Olup biten, umulan ve beklenenden çok daha yetersiz olsa bile, şükür ve minnet duygusu olarak Maşaallah sözü ile son bulacaktı.
-Aslında bu hislerin ve fikirlerin, kolaya kullanılarak esas kıymetini kaybetmiş olmasından başka bir şey değildi.
-Osmanlı ülkelerinde kaldığım seneler içinde çok, pek çok insanla tanıştım. savaş boylarında beraber bulundum. Senelerim onlarla aynı çatı altında geçti.
-Esas fikirlerde ve prensiplerde ise,

-Türklerin, İslamiyet’ten aldıkları bu düşüncelerin ne yazık ki, Müslümanlıkta yeri yoktu.”

-Bana hakiki din adamları, Müslümanlığın temel felsefesinin

-Daima çalışmak, zor fakat şerefli işleri tercih etmek

-Beşikten mezara kadar ilmi takip etmek,

-Bilhassa hayatın değişen şartlarıyla hükümleri değiştirmek gibi hiçbir dinde olmayan hayatiyet ve müsamaha olduğunu anlattıkları zaman, hayret ve teessür içinde kaldım.
.
-Artık Türkiye’de ne gördüysem, hepsini, bu kolay ve çabuk inanışına bağlar olmuştum…” (Alıntı; Cemal Kutay, “Tarih aydınlığı”, sahife, 264)


.
Bu ifadeler yaklaşık 175 yıl öncesine aittir.

Millet olarak anlayışımızda değişen bir şey var mıdır?

Bunun cevabını Türkler ve Müslüman Türkler’i tanımladıktan sonra sizler vermelisiniz.

Uzakdoğu’lu bir bilgenin sözü ile girişi noktalıyor ve başlıyoruz.

Eğer, hem kendini hem de düşmanını tam olarak bilirsen -tanırsan- girdiğin yüz savaştan galip ayrılırsın.”

Meraklılarının üzerinde düşünmeleri için de bir not;

-Türkler, askeri yetenekleri ve girişimcilikleri ile ünlüdürler, Ancak;

Türklerin imalat ve günümüz tabiri ile sanayii ile aralarının ne kadar iyi olduğu henüz aydınlanmış bir konu değildir.

Bunun yanında Osmanlının dağılma sürecinde yaşanan olaylar takip edildiğinde çok zor farkedilen bir strateji -plan- vardır.

Süreç içerisinde; Venedik, İspanya, Avusturya, Rusya, Fransa ve İngiltere’nin bu planı izledikleri, takip ettikleri anlaşılmaktadır.

Burada bir kapı açıyor, Osmanlı’nın gerileme döneminde imzalanan ilk önemli anlaşmaya bakıyoruz;

-“26 Ocak 1699 günü imzalanan Karlofça Antlaşması ile Banat ve Temeşvar hariç, bütün Macaristan ve Erdel Prensliği Avusturya’ya, Ukrayna ve Podolya Lehistan’a, Mora ve Dalmaçya kıyıları Venediklilere bırakıldı. Ruslar, ayrıca ele geçirdikleri Azak Kalesinin dışında ele geçirmeyi düşündükleri Kerç Kalesini de istediklerinden Karlofça’da Ruslar ile bir barış antlaşması imzalanamadı; ama Ruslarla da iki yıllık bir ateşkes üzerinde mutabakata varıldı.”(*)

Bu anlaşma ile izlenen strateji…

-“Macaristan’ın kuzey kesimleri dağlık bir bölgedir. Doğu komşusu Romanya’nın kuzey sınırından içeri giren bu dağ zinciri batıya doğru uzanarak Avusturya Alpleri ile birleşir. Ama bu dağlar akarsulara sık sık geçit veren sayısız birtakım tepelere parçalanmıştır. Dağların en yüksek noktası Kekes Tepesidir. Yer yer vadilerle yarılan dağların yamaçları sık ormanlarla kaplıdır. Tepelerden vadilere inildikçe “lös” adı verilen kil ve kum karışımı sarı renkli balçıkla kaplı araziler görülür.

Bunlar çok verimli topraklardır. Bağlar, meyve bahçeleriyle dolu olan vadilerde sırtlarını yamaçlara dayamış kasabalara rastlanır.

Tuna Nehri’nin batısında Bakony Ormanları bulunur.Macar Denizi diye anılan Balaton Gölü’ne kadar uzayan bu dağlık bölge çoğunlukla kireçtaşından oluşmuş bir yayladır. En yüksek tepesi Koröshegy Dağı’dır. Buralarda da tepeler ormanlarla kaplı olup vadiler tarıma ayrılmıştır. Vadilerde de yer yer lös -verimli- toprağına rastlanır…” (**)

Bu noktada bir nefes alalım ve yaklaşık ikiyüz geriye gidelim;

-İspanyol devletinin desteği ile Batılı kâşifler, (Kristof Kolomb vb) İpek -karayolu- Yolu’na seçenek olarak;

-Doğu-Batı mallarının takası için denizden yeni yollar bulmuşlar ve ticareti-mal taşımayı denize kaydırarak Osmanlıya ilk darbeyi, (büyük bir gelirden mahrum ederek) vurmuşlardır.

-Şimdi lütfen üşenmeden bir Avrupa Haritasına bakınız, Macaristan ve Ukrayna nerededir?

-Osmanlı ile Merkez Avrupa’nın sınır bölgesinde

-Bu ikinci önemli adımda da, verimli Balkan Toprakları‘ndan olmasının yanında, Merkez Avrupa ile arasına bir perde çekilmiştir.

-Toparlarsak;

-Önce Osmanlı topraklarını kullanan tüccar ve kervanlara denizden bir seçenek sunulmuş, büyük bir gelirden mahrum bırakılmış; sonrada Macaristan ve Ukrayna ile hem Merkez Avrupa arasına bir perde çekilmiş, hem de geniş tarım topraklarından elde edilen gelirden mahrum bırakılmıştır.

Özetle; Osmanlının yıkılması yaygın ifadesi ile 100-200 yıllık zaman diliminde değil, yaklaşık, 400 yıllık planlı bir süreçte gerçekleştirilebilmiştir.

Orada da gerçeğinde büyük bir gaflet vardır.

Bu nedenle;

Dünü tam ve doğru olarak öğrenmeden, doğru bir gelecek kuracağımızı hiç kimse hayal dahi etmemelidir.

Bizim kendimizi, yetenek ve değerlerimiz ile doğru tanımamız için öğreneceğimiz iki temel konu vardır?

-“Türkler kimdir?”

-“Müslüman Türkler” kimdir? Batı neden, Türkler’e değil de, “Müslüman Türkler’e bu kadar düşmanca duygularla yaklaşmaktadır?

Ve….

“…… Çok samimi olarak itiraf edeyim ki Avrupalı, Türkler’i sevmez; sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı, Hıristiyanların hücrelerine (genlerine) sinmiştir. Sebebine gelince, Müslüman olduğunuz için sevmez ama, faraza laiklik şöyle dursun, Hıristiyan olsanız da, size düşman olarak bakmaya devam eder.

Sizler farkında değilsiniz, onlar şu gerçeğin farkındalar. Tarihten Türkler çıkarılırsa tarih kalmaz!

Osmanlı Arşivi tam olarak ortaya çıkarsa bugünkü tarihin yeniden yazılması gerekir.

Avrupa’nın pazarı idiniz, şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız. En az dört yüzyıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise Orta Avrupa’yı ve Balkanları, Haçlı ve Hıristiyan ülke ordularına mezar ettiler.

Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek, hakimiyet sağladılar.

Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna herşeyini feda etmeseydi, İslamiyet bugün varlığını sadece Hicaz’da devam ettirirdi.

Kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır.

Batı İslamiyet’i, her yerde sapık inançlara kanalize etti.

Ama Osmanlı Asr-ı Seadeti devam ettirdi. Kilise size kan kusmaktadır. Sebepleri yukarıdadır.

Sizler gerçek hüviyetinize döndüğünüz an, Avrupa’nın medeniyeti refahı yıkılır..” (2)

**

Devam edecek…

Ve ancak altı bölümle nihayet konuya giriş yapabildik…

Amatörlük, acemilik bu olsa gerek…

-Türkler ve Osmanlılar kimlerdir?

Kaynaklar;

Prof. Fritz Neumark Kimdir?

-“Türkiye’de iktisat öğreniminin gelişmesinde ve gelir vergisi yasalarının hazırlanmasında önemli katkıları olan Yahudi asıllı Alman iktisatçı. 1900′de doğdu. 1936′da Hitler Almanyasından Türkiye’ye göç ederek, İstanbul Üniversitesi’ne öğretim üyesi olarak katıldı.1952 yılı başına kadar Türkiye’de kaldı.Üniversitede, maliye ve iktisat dersleri verdi. Türkçe olarak çok sayıda eser yayınladı. Türk üniversitelerinde halen görevli bulunan çok sayıda iktisat ve maliye öğretim üyelerinin hocasıdır. Türkiye’den ayrıldıktan sonra Frankfurt Üniversitesinde uzun yıllar görev yapan ve rektörlüğünde bulunan neumark, kamu maliyesi alanında milletlerarası kuruluşlarda görev yapmış ve vergi alanındaki incelemeleri yönetmiştir…” (***)

(1)Prof. Neumark’ ın İtirafları, Yalçın Bayer, 09.06.2002, Hürriyet Gazetesi.

(2) http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=25125&l=1 (Türkiye Gazetesi Fuat Bol 11 Haziran 2002, -Cumhuriyet Gazetesi Atilla İlhan)

(*), (**) ve (***) Vikipedi

Vatandaşın Osmanlı tarihi; Tarihe ışık tutacak iki mektupla başlıyoruz.-4-

Nazikeda Başkadınefendi; “Adıyla ve canıyla anılmayan bir millet şerefini kaybetmiştir, bu sebeple tarihini asla unutma. ” demektedir.

 

Osmanlı, bir kültür, bir medeniyettir. Özünde; İnsana, Hakka, Halka hürmet vardır.

Onu kazımak, unutturmak için her yolu denediler. Bir gerçeği unuttular; Halkın hizmet edenine vefasını; Değirmenin iki taştan, muhabbetin iki baştan olduğunu…

Tarihe doğru şahitlik edecek iki mektupla başlıyoruz.

Bunlardan birisi, Son Padişah Vahideddin’in ilk eşi Nazikeda Başkadınefendi’ye (1866 – 1941) aittir.

Diğeri, Sultan Abdülaziz’in (1830-1876) Girit meselesinden dolayı Rus elçisine vermiş olduğu cevaptır.

Özellikle Kadınlarımızın ülke sevgisini öğrenmek isteyenler, yazının ikinci bölümünde anlatıları okumalıdır. Ki; Nazikeda Başkadınefendi’nin ruh dünyasını daha geniş bir pencereden değerlendirilebilsin.

Sultan Vahdettin 17 Kasım 1922 Cuma günü sürgün edilir. Artık eşi ve çocukları birlikte kalan ömrünü tamamlayacağı yer sürüldüğü  İtalya’daki San Remo şehridir…

“…En buhranlı günlerimizin (1922-1926) tam ortasında Nazikeda Başkadın bir gün efendimizle mülakat ederken Osmanlı halkına hitab edecek bir beyanname yazmayı düşünmüş ve bu beyannamenin başka bir kişinin adı altında neşredilmesinin mümkün olup olamayacağını sormuştu.

Zatı şahane de zevcesinin arzusunu kabul ederek yazısını hazırlamasını söylemişti. Bu mülakattan sonrada başkadın masasının başına oturarak yazıyı yazmaya başlamıştı. Nihayet tamamladıktan sonrada başkadın gururla beyannameyi efendimize takdim etmişti. Aynen şöyleydi:”

 

“Devletini fevkalade müdafaa eden ey yüce Osmanlı halkı,

Bayrağına ve geçmişine sahip çıktın ve adına layık bir şekilde toprağını düşmanının zulmünden kurtardın. Seninle gurur duyuyor ve şanınla bir kat daha şerefleniyorum.

Evlatlarım, adınız daima yüceltilsin.

Mazide yaptığınızla daima gururla anılacak ve hiçbir vakit unutulmayacaksınız.

Kanınız boşuna akmamıştır O aziz toprakların kaderini siz kanınız ve canınızla yazdınız.

Müsterih olun evlatlarım, sizin sayenizde evvelkinden daha kuvvetli parlayacak ve hiç batmayacaktır yıldızımız.

Dininizin size öğrettiği şefkati adla unutmayın, evlatlarınızda bu şefkatle büyüterek topraklarına sahip çıkmalarını gösterin.

Cihan senindi ey Osmanlı halkı,

Fahr-i kainat aleyh-i efdal-üs salavat ve efdal-ül tabiyat Efendimizin sana bahşettiği bu cennet vatanın kıymetini bil ve onu kendi namusunla müdafaa et.

Adıyla ve canıyla anılmayan bir millet şerefini kaybetmiştir, bu sebeple tarihini asla unutma.

Asla ecdadının sana miras bıraktığı bu topraklara hainler gibi ihanet etme. Biz ona yüz yılların emeğini verdik, namımızla bütün cihan çalkalandı ve huzura kavuştu.

Bunu asla unutma. Bizden sonra da bu nama leke sürdürme. Ona sahip çık.

Biz seni şerefimizle şereflendirdik ve cihan imparatoru yaptık.

Geçmişinde ki Sultan Fatihleri, Yavuz Selimleri ve Süleymanları asla zihninden silme. Ebedi zihninde baki kalacak bu isimlerin kıymetini ve değerini bil.

Zira ancak onlar sayesinde bugün ayaktasın. Sana miras bıraktığımız devletimizin istikbalini bütün var kuvvetinle müdafaa et. Muvaffak olacağından eminim.

Eline emanet bırakılan camileri, sarayları ve daha nice tarihi değer tanıyan mekânları kendi hanen gibi himaye ve muhafaza et.

Fani âlemi biri birine muhtaç yaratmıştır Yaratan, bu sebepten insafını elden bırakma.

Alemlerin Efendisi seni muvaffak kılsın ey Osmanlı, son nefesimi verinceye kadar da dualarım seninledir.

Yücesin sen ey Osmanlı yüce,

Namınla inim inim inler bütün topraklar füturca,

Parlayacak hiç şüphen olmasın ebediyete kadar şerefinle yıldızlar,

Vatanına namusuna el uzatmak isteyecek düşmanlar,

Fakat mahvolacak senin kudret ve kuvvetin karşısında namussuzlar,

Yüz yılların kefen borcudur ey Osmanlı bu istiklal,

Müsterih ol, yattığın yere gök kubbeden temaşa edecek seni ebedi hilal.

Aziz toprakların tek bekçisi ve varisi sensin ey yüce Osmanlı halkı,

Zira senden başka velinimet kabul etmez bu şanlı Osmanlı

“Maatteesüf bu beyanname hiçbir zaman neşredilmedi ve bir müddet sonra da unutuldu. Muhtemelen bir kadınefendinin kaleminden yazılan ve halka hitab eden ilk beyannamedir,

keşke neşredilseydi.” (1)

Ve İkinci mektumuz;

“Rusya açıkça Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını istemektedir.

Rus Çar’ı, Girit’i Yunan Kralı ile evlenen yeğenine çeyiz olarak vermek istemektedir. (Bahanesi budur!) Bu teklif karşısında Sultan Abdülaziz (1861-1876), Rus elçisi General İgnatyef’e  hitap etmektedir;

Siz benden Girit’i, Yunan halkının sevgisini kazanmaya çalışan Kral George’a teslim etmemi istiyorsunuz.

O ki, Yunan değil ve üç yıla yakındır tahtta oturuyor.

Ben ise hanedanımın otuzüçüncü neslindenim. Hanedanım beş asırdan fazla bir zamandır: o kadar çok şey borçlu olduğu halkı üzerinde hüküm sürmektedir.

Siz ise benim popülerliğimi hiç hesaba katmıyorsunuz. Girit meselesinin başlamasından beri halkımdan bir yığın sıcak müracaat aldım. Ülkemin her tarafından yazan bu insanlar gönüllü olarak hatta kendi masraflarını kendileri karşılamak suretiyle birlikler oluşturup Girit’teki kardeşlerinin imdadına gitmek istediklerini belirtiyorlar.

Siz zannediyor musunuz ki, Yunanlıların küstahça bahanelerini ve dış güçlerin adaya müdahalesini sona erdirinceye kadar 200.000 Türk’ü adaya göndererek isyanı bastırmak sadece bana bağlı bir meseledir.

Bunu yapmamamın sebebi Hristiyan Avrupa’yı hesaba kattığımdan değil, aynı zamanda milyonlarca Hristiyan’ın hükümdarı ve hâmisi olduğumu unutmadığımdandır

Eğer Girit hâdisesi şimdiye kadar sürmüşse bu benim sağduyumdan ve insafımdan kaynaklanmıştır.

Avrupalılar onları bana karşı patlamaya hazır bir haline getirmekle beni cezalandırılmış olarak görmek istiyorlar.

Ah general! Sen hükümdar olmadığın için, bir insanın taç giyip ülkesinin ne kadar küçük olursa olsun bir parçasından feragat etmesinin ona ne kadar büyük ızdıraplara mal olduğunu bilemezsin;

Ümid ederim ki İmparator Aleksandr’ın kendisi, ülkemin haysiyetine yönelik tecavüzlere sebep olacak tabiattaki bütün tekliflere karşı beni kulağımı kapamaya sevk eden derin ve zarurî ruh halimi daha hakperest olarak anlar.

Girit’i vermek!

General, gerçekten bunu mu demek istiyorsun?

Böyle bir şeyi yaptıktan sonra ben Sarayımın eşiğini geçerek başkentte sokaktaki haysiyetli halkımın bakışlarına nasıl muhatab olurum?

Girit’i vermekle benim saltanatımın ve hânedânımın şerefini lekeleyecek imzayı atmamı benden istiyorsunuz.

Hayır” asla!.

Girit’i vermeyeceğim gibi en uzak ihtimal dahi olsa, böyle bir eğilimin uyanmasına bile müsaade etmeyeceğim.

İmparator Alexandr’a bu sözlerimi ilettiğiniz zaman eminim ki sadece dudaklarımla değil, bütün kalbimle ifade ettiğim bu sözlerimi anlayacaktır.” (2)

Kadını ve erkeği ile Osmanlıyı anlamak için açtığımız kapıdan artık içeri girebiliriz.

Ve başlıyor…

-Osmanlılar gerçekte kimdir? “Türkler, Tatarlar ve Moğollar kimlerdir? Osmanlı Aşireti nasıl birkaç çadırdan bir Cihan İmparatorluğu kurdular?

Daha doğrusu, kalıcı oldular ve devam etmektedirler?

Resim;Osmanlıdönemi.blogcu.com

(1) Rümeysa Aredba, TÎMAŞ YAYINLARI, Mart 2009, İstanbul; Sahife. 95.

(2) The Diplomatic Review, November 6,1867, s. 172-173.  (Kaynak; Dr. Hüseyin Çelik, “OSMANLI YANLISI İNGİLİZ DIŞ İŞLER KOMİTELERİ”

 

Vatandaşın Osmanlı Tarihi; Türk dostu İngiliz David Urquhart’a bir vefa borcumuz var (3)

Okuyunca, siz karar verirsiniz; "Urquhart gerçek bir dost.....

Bu bölümle kuruluştan başlayacaktık. Ancak, gazeteci-yazar ve diplomat Urquhart hakkında elimize geniş bir açıklama geçince, önce onu  anmanın bir vefa borcu olduğunu düşündük. Ve işte Türk dostu Urquhart…

“Urquhart, 1805 yılında İngiltere’nin Cromraty şehrinde dünyaya geldi. Babasının ölümü üzerine annesi tarafından İsviçre’ye götürüldü. Cenevre’de Fransız askeri okulunda okudu. İngiltere’ye dönünce Wolwich tophanesinde silah tekniği öğrendi.

Oxford Üniversitesinden dersler de alan Urquhart, 1827 yılında Yunan bağımsızlık savaşına katıldı. Londra’ya dönünce gösterdiği başarılardan dolayı kutlanmak üzere İngiltere Kralı IV. William tarafından kabul edildi.

1831’de İstanbul’a elçi olarak tayin edilen Sir Stratfor Canning ile birlikte elçilik görevlisi olarak İstanbul’a gönderildi. Bir yıl sonra Londra’ya geri dönen Urquhart, 1833 yılında Doğu ülkelerinde, İngiltere için ticarî imkânlar araştırmak üzere seyahate çıktı.

Bütün Osmanlı ülkesini ve diğer Doğu ülkelerini dolaşan Urquhart bu seyahatin sonunda, Osmanlı Devleti’nin ekonomik potansiyelini ortaya koyan Turkey and it’s Resources (London 1833) isimli eserini yayınladı.

Urquhart, Yunan bağımsızlık hareketi dolayısıyla tanımaya başladığı Türkleri, elçilikteki görevi ve seyahatleri esnasında çok daha yakından tanıma fırsatı bulmuştur.

Türklerin İslâm potasında oluşturdukları medeniyete hayran kalan Urquhart, bu arada İslamiyet’e de iyice merak sarmış ve en ince detaylarına kadar öğrenmiştir.

Bunun sonucudur ki daha 1833 yılında yazdığı “İslam As a Political System” başlıklı ve bir kitap hacmindeki makalesinde, Hıristiyanlığın sosyal hayattaki tesiri ile İslâm’ın bu fonksiyonunun kıyas bile kabul etmiyeceğini vurguluyordu.

Sözkonusu makalede yazar Hristiyanlığın sadece ruhanî olduğunu dünya işleri ile ilgisi bulunmadığını, fakat İslamiyet’in hem ruhanî hem cismânî olduğunu, âhiret hayatı ile beraber aynı zamanda insanların dünyevî hayatını da her kademede düzenleyen bir siyasî sisteme sahip olduğunu ortaya koyar. (1)

1834’te İstanbul’a gelen Urquhart, Mısır yönetimi ile başı dertte olan Osmanlı yönetimine, İngiliz ve Fransız yöneticilerinin muhalefetine rağmen, bu konuda destek verdi.

Bunun üzerine İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Palmerston, bu sırada İstanbul İngiliz Elçisi olan Lord Ponsonby vasıtasıyla Urquhart’ı Babıâli’ye sınırdışı ettirdi.

Londra’ya gelince England, France, Russia and Turkey (London, 1835) isimli kitabını yayınladı.

Bu kitapta yazar, o günkü dünyada güç dengesini değerlendirmekle beraber, İngiliz idarecilerinin gafleti yüzünden Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne, dolayısıyla Avrupa’ya hükmedeceğine işaret etti. Urquhart bu tarihten ölünceye kadar Rus tehlikesini bir fikr-i sabit olarak benimsedi.

Diplomat olarak özellikle Dışişleri Bakanı Lord Palmerston’a söz geçiremeyeceğini anlayınca, 1835 yılında kurduğu Portfolio isimli haftalık gazetede dış politika yazıları ile kamuoyunda iyice dikkat çekti. 1836 yılında bir kez daha İstanbul Elçiliği Genel Sekreterliğine tayin edilince Portfolio kapandı.

Ancak 1843 yılında tekrar çıktı ve 1845 yılına kadar devam etti. Portfolio’da, Urquhart özellikle 1838 İngiliz-Türk Ticaret Antlaşması ile ilgili olarak Lord Palmerston’u hedef alan, onu Rusların ekmeğine yağ sürmekle suçlayan bir yığın yazı yazdı.

1837’de Elçilik Genel Sekreterliği’nden ayrılıp Londra’ya iki ciltlik The Spirit  of The East isimli eserini yayınladı.

Bu eser o güne kadar Müslüman Doğu ve özellikle Türkler ile ilgili yazılıp çizilenlerden çok değişikti.

Yazar, Osmanlı Türkleri arasında, ruh ve fazilet planında yaşanan bir hayattan, dürüstlükten, müsamahadan, âdil idareden, misafirperverlikten, kadına olan saygıdan ve bütün bunlarla ilgili Batıdaki imajın yanlışlığından sözediyordu.

Onun bu eseri özellikle Avrupa’da yankılar uyandırmıştır”.

1847 yılında parlamentoya milletvekili olarak girdi. 1852 yılına kadar milletvekilliği süresince Türklerin menfaatlerini savundu ve bu dönemde de Lord Palmerston’un peşini bırakmadı.

Urquhart 1850 yılında yayınladığı Pillars of Hercules isimli kitabında büyük bir bölümü “Turkish Bath” (Türk Hamamı)na ayırdı. Avrupalıların temiz olmadıklarını itiraf eden yazar, ayrıca onların Türkler gibi temizlikle ilgili müesseselerden de mahrum olduğunu savundu.

Bu kitap Avrupa’da, özellikle İngiltere’de Turkish Bath Movement (Türk Hamamı Kampanyası) isimli bir kampanyanın başlamasına sebep oldu. Bu kampanyaya her kesimden insan katıldı.

Başta Londra olmak üzere İngiltere’nin birçok şehrinde Türk Hamamları inşa edildi.

Birçok belediye başkanı Sultan Abdülaziz’e mektuplar yazarak hamam inşası konusunda uzman istediler. Turkish Bath 1856 . yılında Londra’da müstakil kitap olarak basıldı. Bu kitaptan yola çıkan tıp doktoru Sir John Fife çok daha genişlettiği ve Türk Hamamının tıbbî bir tahlilini yaptığı Manual of The Turkish Bath isimli eserini yayınladı (London, 1865).

Sultan Abdulaziz 1867 yılında Londra’yı ziyaret ettiği zaman Urquhart Londra’da yaptırdığı büyük Türk hamamını, İtalya Sefiri Rüstem Bey vasıtasıyla Sultanın maiyetinin gusulü için tahsis etiğini bildirmiştir.

Rüstem Bey’e yazdığı mektupta temizlikten, taharetten nasibi olmayan Frengistan halkına temizliği öğretmek için böyle bir teşebbüste bulunduğunu, Padişahın maiyetindekilerin ilgi göstermesi halinde yerli halkın temizlik konusunda uyarılmış olacağını bildirir. (2)

Urquhart, Kırım Savaşından sonra Avrupalı devletlerin Osmanlı Sultanı’na yayınlattıkları Islahat Fermanı’nın haksızca bir baskının sonucu ortaya çıktığını ve bu fermanın Hıristiyanları Müslümanlardan daha ayrıcalıklı hâle getirdiğini iddia etti.

1855 yılında Foreign Affairs Committees (Dış İşleri Komitesi) isimli bir cemiyet kurdu. Bu cemiyetin başlıca gayesi, Avrupa’nın elbirliği ile reform, ıslahat gibi bahanelerle düzenini bozduğu Osmanlı Devleti’nin milletlerarası alanda haklarını savunma ve Rusya’nın bu devlet üzerindeki emelleri konusunda resmi makamları uyarmaktı.

Free Press bu cemiyetin yayın organı olarak 1855 yılında yayınlanmağa başladı. Free Press, “Turkish Bath Movement”i bizzat koordine etti ve gelişmelere sütunlarında yer verdi.

Foreign Affairs Committee’lerin sayısı ; 1876 yılında 21’e ulaştı. Îskoçya’dan Brighton’a kadar ülkeyi bir baştan bir başa saran bu cemiyetlerin üstadı, fikir babası Urquhart’tı.

Adı geçen cemiyetler bütün yayınlarında, bildirilerine “Üstadımız Mr. Urquhart bize öğretti ki”gibi ifadelere sıkça yer vermişlerdir.

Free Press, 1866 yılından itibaren The Diplomatic Review ismiyle yine sözkonusu cemiyetlerin yayın organı olarak çıkmaya başladı.

Diplomatic Review da Free Press  gibi Türkleri, Avrupalılara fazilet timsali bir millet olarak takdim etti. Bu iki gazetede yayınlanan yazıların çoğunluğu ve ağırlığı Urquhart’a aittir.

Urquhart, Batılıların Osmanlı ülkesinde yaptırmaya çalıştığı reformlar dış borçlar, Rus tehlikesi gibi konularda Sultan Abdülaziz, Fuat Paşa ve diğer Osmanlı yöneticilerine yazdığı mektupları aynı zamanda Diplomatic Review’de yayınladı.

Özellikle Osmanlıların Avrupalılardan aldığı dış borçları, onların batıracağını, dış borç alınmasına son verilmesi, mevcut borçların faizlerinin silinmesi için çalışmaları gerektiğine dair Newcastle Foreign Affairs Committee’nin başkanı Mr. Crawshay’a yazdığı İki uzun mektup hem Diplomatic Review’da  yayınlanmış hem de Ali Suavi tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek 1875’de Paris’te kitapçık olarak basılmıştır.” (3)

David Urquhart, Mustafa Fazıl Paşa’nın Sultan Abdülaziz’e 1867 yılında Avrupa’dan gönderdiği mektuba sert tepki göstermiştir. Onun mektupta en çok tepki gösterdiği husus ise Sultan’a Paşa tarafından teklif edilen laikliktir. (4)

Avrupa’daki Yeni Osmanlılardan Ali Suavi ile 1867-1876 yılları arasında, Suavi’nin yurda dönüşüne kadar irtibatlı olan Urquhart, onu fazlasıyla etkilemiştir.

1866 yılında başlayan Girit İsyanı esnasında Fuad Paşa’ya yazdığı mektupta Hz. Peygamber’in

-“Ne zulmediniz, ne de kendinize zulmettiriniz

mealindeki Hadis-i Şerifi ile söze başlar ve Osmanlı yönetiminin isyancılara ve kışkırtıcı olan yabancılara karşı takındığı yumuşak tavrı tenkit eder. (5)

1875 yılında Bulgaristan İsyanı ve ardından Hersek’te çıkan İsyanlar üzerine –Urquhart, Montrö’de rahatsız olmasına rağmen-  hanımı ile beraber, Osmanlı Devleti’ni, yazdıkları yazılarla müdafaa ettiler.

O, gerek eserlerinde, gerekse gazetelerdeki makalelerinde Osmanlı Ülkesinde ezilen sınıfın Hıristiyanlar değil, Müslümanlar olduğunu savunuyordu.

Dolayısıyla Şark meselesi nin (*) Rusya tarafından ortaya atılmış sun’î bir iddia olduğunu ve ancak Rusya’nın emellerine hizmet ettiğinde ısrar ediyordu.

Sultan’a yazdığı mektuplarda, Osmanlı için tek çözümün bütün dış müdahaleleri red ederek kendisine güvenmek ve şer’î yönetimden ayrılmamak olduğunu ifade ediyordu.

Hatta 1876’da Butler Johnstone vasıtasıyla Sultan’a ulaştırılmak üzere 21 Foreign Affairs Committee başkanının imzaladığı bir mektupta Sultan’a “Sizin selametiniz, ancak size Kur’ân-ı Kerîm’le indirilen hükümlere tam olarak bağlı kalmanızdadır.”(6) deniyordu.

Onun bu görüşlerini, Foreign Affairs Committees mensupları, 1867 yılında Sultan Abdülaziz’in Londra ziyareti esnasında Buckingham Palace’de Sultan’a verdikleri bir brifingde de arz etmişlerdir. Sultan’a yapılan hitabe daha sonra Diplomatic Review’da. Karşılıklı sütunların birinde Fransızca, birinde ise Osmanlıca olmak üzere yayınlanmıştır. (7)

Urquhart, rahatsızlığından dolayı 1864’yılından itibaren İsviçre’de Montrö’de oturmuştur. İngiltere’ye ancak zaman zaman gelip gitmiştir. 1876 yılının sonunda rahatsızlığı iyice artmış.  1877’de Napoli’de vefat etmiştir.

Cenazesi Montrö’de toprağa verilmiştir. Vefatı üzerine o sırada Galatasaray’daki Mekteb-i Sultani (bugünkü Galatasaray Lisesi)’nin müdürü olan Ali Suavi, Basiret gazetesine yazdığı bir yazıda, bir yandan onun faziletlerini ve Osmanlıya karşı olan hayranlığını dile getirmiş, bir yandan da gayet hissi bir üslûpla vefatından dolayı elemini, ızdırabını dile getirmiştir.

Suavi ayrıca Montrö’deki Bayan Urquhart’a bir baş sağlığı telgrafı çekerek Sultan Abdulhamid’in başsağlığı dileklerini ve sempatisini bildirmiştir. (8)

Urquhart, İngiliz tarihinde “The most Prominen Turcophil of his day” (Döneminin en meşhur Türk dostu) olarak yerini almıştır. (9)

Ardından bir yığın kitap, binlerce makale ve mektup bırakarak vefat eden Urquhart’ın şahsi evraktan British Museum el yazmaları bölümü ile, Kuzey Londra’daki History of Medicine Museum’da bulunmaktadıtır.

Urquhart’ın Türkiye ile ilgili görüşleri, makaleleri dışında, aşağıda listesi verilen basılmış kitaplarında dile getirilmiştir:

Turkey and It’s Resources (Türkiye ve Kaynakları), London, 1833.

England. France, Russia and Turkey (İngiltere, Fransa, Rusya ve Türkiye), London, 1834.

The Spirit of The East (Doğu’nun Ruhu), London, 1838, 2 cilt

Pillars of Hercules (Herküllerin Sütunları), London, 1850.

The Mystery of Danube, (Tuna’nın Sırrı) London, 1851.

The Occupation of Crimea (Kırım’ın İşgali), London, 1854.

The Turkish Bath, (Türk Hamamı) London, 1856

The English-Turkish Treaty of 1838 (1838 Türk-İngiliz Ticaret Antlaşması), London, 1859.

The Military Strenght of Turkey (Türkiye’nin Askerî Gücü), London, 1868.

The Foreign Affairs Committee and The Sultan (Dış İşler Komiteleri ve Sultan), London, 1875.

Le Sultan et le Pasha D’Egypte, Paris 1839 (Sultan ve Mısır Hidivi).

Der Geist der Orients, Stuttgart, 1839 (The Spirit of The East’ın Almancası).

La Turguie Les Ressources, Paris, 1836 (Turkey and It’s Resources’in Fransızca tercümesi).

Urquhart’ın fikir babası olduğu Foreign Affair Committe’lerinin şu şubeleri vardı:

Bolton, Macclesfîeld, Manchester, Rambsbottom, Staleywdge, Stockport, Yorkshire, Keighley, Cononley, Dewsbury, New Roadside, Shipley, Birmingham, St. Pancras (Londra) Bingley, Bradford, Glasburn, Newcastle Upon Tyne, Sutton, South Shields, Chershire, Lancashire. (10)

Bu komitelerin mensupları arasında sıradan insanlar, işçiler olduğu gibi, Charles Wells gibi ünlü Türkologlar, H. Munro, Butler Johnstone gibi milletvekilleri veya G.B. Saint Clai, Amiral Selweyn gibi İngiliz Subaylar, Augustos Daly gibi yazarlar vardı.

**

Bitirmeden…

Urquhart’ın yaklaşık 135 (Yüzotuzbeş) yıl önceden yapmış olduğu tespit ve  uyarılarını tekrar edersek, onun ne kadar isabetli görüşleri ve ne kadar samimi bir Türk Dostu olduğu konusu daha iyi anlaşılacaktır;

-Yazar Hristiyanlığın sadece ruhanî olduğunu dünya işleri ile ilgisi bulunmadığını, fakat İslamiyet’in hem ruhanî hem cismânî olduğunu, âhiret hayatı ile beraber aynı zamanda insanların dünyevî hayatını da her kademede düzenleyen bir siyasî sisteme sahip olduğunu ortaya koyar.

-Yazar, o günkü dünyada güç dengesini değerlendirmekle beraber, İngiliz idarecilerinin gafleti yüzünden Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne, dolayısıyla Avrupa’ya hükmedeceğine işaret etti. (İkinci Dünya savaşından sonra Ruslar, Amerikalılar ile aralarında dünyayı paylaştığında, Almanya’nın yarısı ile Balkanlar kimim payına düşmüştür?

- Urquhart özellikle 1838 İngiliz-Türk Ticaret Antlaşması ile ilgili olarak Lord Palmerston’u hedef alan, onu Rusların ekmeğine yağ sürmekle suçlayan bir yığın yazı yazdı. (Bu anlaşmalar ocağımıza incir ağacı dikmiştir!)

- Urquhart 1850 yılında yayınladığı Pillars of Hercules isimli kitabında büyük bir bölümü “Turkish Bath” (Türk Hamamı) na ayırdı. Avrupalıların temiz olmadıklarını itiraf eden yazar, ayrıca onların Türkler gibi temizlikle ilgili müesseselerden de mahrum olduğunu savundu. (Temizlik neyin yarısıdır? İman’ın değil mi?)

-Urquhart, Kırım Savaşından sonra Avrupalı devletlerin Osmanlı Sultanı’na yayınlattıkları Islahat Fermanı’nın haksızca bir baskının sonucu ortaya çıktığını ve bu fermanın Hıristiyanları Müslümanlardan daha ayrıcalıklı hâle getirdiğini iddia etti.  (Doğru değil midir?

-“Özellikle Osmanlıların Avrupalılardan aldığı dış borçları, onların batıracağını, dış borç alınmasına son verilmesi, mevcut borçların faizlerinin silinmesi için çalışmaları gerektiğine dair Newcastle Foreign Affairs Committee’nin başkanı Mr. Crawshay’a yazdığı İki uzun mektup…” (Sultan 2. Abdülhamid bu öğüdü tutacaktır, ancak onu da yerinde bırakmayacak, -Milliyetçi! – İttihatçılar tahtan indireceklerdir)

-David Urquhart, Mustafa Fazıl Paşa’nın Sultan Abdülaziz’e 1867 yılında Avrupa’dan gönderdiği mektuba sert tepki göstermiştir. Onun mektupta en çok tepki gösterdiği husus ise Sultan’a Paşa tarafından teklif edilen laikliktir. (Bu konuda meraklıları, Lozan’da yaşananları ve Hilafetin kaldırılması ile ilgili bilgilerini tazelemelidir.)

-Sultan’a yazdığı mektuplarda, Osmanlı için tek çözümün bütün dış müdahaleleri red ederek kendisine güvenmek ve şer’î yönetimden ayrılmamak olduğunu ifade ediyordu. (Bir Atasözümüz ne demektedir; Harmanı yel deliyi el döndürür!)

Devam edecek

(*) Şark meselesi;“Şark Meselesi, ilk kez Rusların kullandığı bir politik terimdir. “Viyana Kongresi, Napolyon Bonapart’ın altüst ettiği Avrupa haritasını düzene koymak için toplandığı sıralarda, Rus Çarı Aleksandr, kongre delegelerini Rum davasıyla ilgilendirmek istedi. Kongre, milliyetçilik düşmanı Metternich’in ve doğuda Rusya’nın genişlemesini daima endişe ile karşılamış olan İngiltere’nin tesiriyle, bu konu üzerinde görüşmeler yapılmasını reddetti. Buna rağmen, Rus delegeleri, resmî görüşmelerin dışında, kongre üyelerinin dikkat nazarını Osmanlı İmparatorluğu idaresinde yaşamakta olan Hristiyan halkın durumu üzerine çekmeye çalıştılar ve bu durum için Şark Meselesi terimini kullandılar.

Kaynak;

“OSMANLI YANLISI İNGİLİZ DIŞ İŞLER KOMİTELERİ”  Dr. Hüseyin Çelik

Ve yazarın alıntı kaynakları;

(1) The Free Press, Supplements (1833-1881), ş. 6-20.

(2) Le Mukhbir, 14 Septembre (Eylül) 1867, nr. 3, s. 3.

(3) Ali Suavi, Leîter. From Mr. David Urguhart to The Newcastle Committee the Subject of The Turkish Debt, (Translated in Turkish, 11 December 1875), Paris, 1875.

(4)The Diplomatic Review, April 3, 1867, s. 53-54.

(5)The Diplomatic Review, April 7,1869, s. 60-62.

(6) Puplic Record Office, F.0.78/2454.

(7) Diplomatic Review, 4th September, 186, s. 1-2.

(8) Basiret, nr. 2114, 23 Cemaziyelevvel 1294 (16 Mayıs 1877).

(9)The National Register Of Archives, n: 2657.

(10) The Diplomatic Review, January, 1877 s. 25.

 

 

Vatandaşın Osmanlı Tarihi; İbret alınsaydı PKK olayı belki de hiç yaşanmayacaktı. (2)

Yarınlarımız için dün yaşananları doğru bilmek durumundayız. Elbette bir ders almak için…

Başlamadan evvel daha öncede benzerini yaşadığımız ve aynı zamanda Osmanlı için kırılma noktası olan olaylar aktarılmaktadır. Anlaşılan bugünde ve maalesef; ne hatalarımızdan bir ders almışız; ne de anlayışımızda bir değişiklik meydana gelmiştir.

Değişen bir şey yok 1;

Okuyanlar, aşağıda anlatılanların,  bugün yaşanan PKK olayı ile ilgili bir benzerliği olup olmadığı değerlendirsinler.

Sırp İsyanları (1804 – 1817)

Napolyon ile Çar, Osmanlı topraklarını paylaşmak için anlaşmaya çalıştıkları sıralarda, Osmanlı İmparatorluğu, zamanla bünyesinde yer alan değişiklikler sebebiyle kendiliğinden parçalanmaya elverişli bir hal almıştı…

Sırbistan, Fatih Sultan Mehmet tarafından alındıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na bir eyalet olarak katılmıştı. Sırp toprakları sipahiler arasında, idare bakımından paylaşılmış, fakat Sırp köylüsü toprağın gerçek sahibi kalmıştı.

Köylü, sipahilere kanunnamelerle belirtilen bir toprak gelirinin dışında bir şey vermiyordu. Bundan başka Sırplara din ve dil hürriyetiyle kendi kendilerini, geleneklerine göre, idare etmek imtiyazları da verilmişti.

Ziraatçı bir halk olarak Sırpların Osmanlı İmparatorluğunda tâbi oldukları bu rejim, Avrupa’nın henüz derebeylik hayatından kurtulamamış olduğu bir devirde, çok âdil ve ileri idi.

Sırplar, Türk idaresinden memnundular ve 18 inci yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı devletine önemli denebilecek bir gaile açmadılar.

Fakat bu tarihten itibaren Sırpların Osmanlı devletine karşı durumlarında bir değişiklik baş gösterdi. Rusya ve Avusturya ile yapılan harplerde Sırp toprakları çok kere harp alanı oldu.

Avusturya ve Rusya ajanları Sırplar arasında milliyetçilik ve istiklâl fikriyle duygularını uyandırmaya çalıştılar. Bazı Sırplar, Avusturya ve Rusya ordularında askerlik yapmaya bile başladılar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun genel durumu Sırplar arasında yapılan propagandaları önlemeye elverişli gibi değildi. Hükümet merkezi olan İstanbul’da bile doğru dürüst asayiş ve âdil bir idare sağlanamıyordu. Sırbistan, İstanbul’dan çok uzakta bulunuyordu.

Devletin oradaki otoritesi Rumeli’nin güveni ile sıkı sıkıya ilgili idi. Halbuki Rumeli, ayanların ve dağlı eşkıyanın tahakkümü altında bunalıyordu.

Türk ve İslâm olan bu ayanlarla eşkıyaların pâdişâha karşı başkaldırmaları durumlarından memnun olmıyan Sırpların ayaklanması için bir örnek oldu.

Sırbistan’da kanunnamelerle kurulmuş olan âdil rejim zamanla bozulmuştu. Sırplar, kalelerde oturan yeniçeri dayılarının keyfî muamelelerine maruz kalmaya başlamışlardı. Belgrat paşalığına bazan değerli valilerin gönderilmesi, yeniçeri dayılarının reayaya kötü muamelelerine karşı bir fren olabiliyordu.

Nitekim Hacı Mustafa Paşa (1794-1801), reayayı koruyucu muamelesinden dolayı, Sırplar arasında baba diye anılmakta idi. 1801’de yeniçeriler Hacı Mustafa ile kavga çıkararak onu öldürdüler.

Bundan sonra Pazvantoğlu’ndan kendilerine katılan bozguncu kimselerle Sırbistan’da bir terör rejimi yarattılar.

Bu rejim Sırp isyanının yakın sebebini teşkil etti. (1)

Yeniçerilerin Sırbistan’da çıkardıkları olaylardan şikâyet için bir Sırp heyeti İstanbul’a gelerek padişahın müdahalesi için yalvardı. Pâdişâh, Sırbistan’da durumun yatıştırılması için gereken emirleri verdi.

Fakat Sırbistan’daki yeniçeri dayıları Sırpların padişaha şikâyetlerinden öfkelenerek, Knez adı verilen bellibaşlı Sırp kodamanlarından birkaçını öldürdüler ( 4 Şubat 1804 ).

Bu olay üzerine Sırplar, yeniçerilere karşı silâhlı mukavemete koyuldular. Sırp isyanı artık başlamıştı.

Sırp isyanının gelişmesi

Sırp âsileri Kara Yorgi adında bir Knezi başkan seçtiler. Kara Yorgi, iri yarı boylu bir domuz tüccarı idi. Bir vakitler dağa çıkmış, eşkıyalık yapmış, daha sonra Avusturya ordusunda hizmet görmüştü.

Kara Yorgi, kendiliğinden başlamış olan savunma hareketlerini sistemleştirdi.

Yeniçerilere karşı Balkanların klâsik muharebe usulü olan gerillâ’yı kabul etti.

Sırp çeteleri dağlara, ormanlara sığındılar. Yolları, hanları ve küçük kaleleri basarak yeniçerileri amansız bir mücadeleye mecbur ettiler.

Kara Yorgi, mücadeleye atılmak için, mütereddit bulunan Sırp köylüsünü sürüklemek ve islâmlar arasında ikilik çıkarmak için, yapılan harbin padişaha karşı yapılmış olmadığını, bilâkis kendisinin padişah tarafından yeniçerileri mahvetmeye ödevlendirilmiş sadık bir kul olduğunu ilân etti.

Bu taktik, yeniçeri düşmanı bazı Müslümanların da kendisine yardımlarım sağladı. Belgrad’ın muhasarasında Bosna valisi Bekir Paşa’dan bile yardım gördüler. Yeniçerilerin ezilmesinden ve Belgrad’ın ellerinden alınmasından sonra Sırp gerillâ’sının son bulması lâzım geliyordu.

Halbuki Sırp âsileri dağılmak İçin şu şartları ileri sürdüler:

Belgrat muhafızı paşanın maiyetinde Sırp milleti tarafından bir vekil bulunacak ve kalenin müdafaasına 1500 Sırp iştirak ettirilecek. Bundan başka, genel af ilân edilecek, eski vergiler istenmeyecek, yeniçerilerin cezalandırılması için yapılmış olan savaşta harcanmış olan para, padişah tarafından ödenecek, kiliselerin tamirine, çan çalınmasına ve mabetlerde haç takılmasına müsaade edilecek,

Sırp âsileri bu şartları, Macaristan’daki Sırp büyük papaslarının tavsiyesi üzerine yapmışlardı. Bu papaslar, muhtar ve hattâ bağımsız bir Sırp devleti için çalışmak sırasının geldiğine inanıyorlar ve bu maksadı sağlamak için de Sırp isyanının idaresine bile karışıyorlardı.

Osmanlı Hükümeti, Sırpların bu şartlarını kabul etmedi.

Bunun üzerine Kara Yorgi ile Sırp Millet Meclisini (Skupçina) Topladı Skupçina, Kara Yorgi’yi baş Knez seçerek Sırbistan’ın istiklâlini sağlayıncaya kadar Osmanlı İmparatorluğu ile savaşmaya karar verdi.” (2)

Bugün yaşananlardan; Köy yakmalar, cezaevlerinde işkenceler, faili meçhuller, Kürt işadamlarının öldürülmesiyle bir benzerlik var mıdır?

Örneğin, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okan’ın şehit edilmesi veya Org. Eşref Bitlis (doğru ise) suikastı veya  (Doğru ise) Turgut Özal’ın vefatı ile…

**

Değişen hiçbir şey yok, 2;

“Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye!” Veya “Güçlü Türkiye güçlü Ordu” gerçeği…

“Osmanlı İmparatorluğu, Kanunî Sultan Süleyman’ın son yıllarından itibaren çökme devrine girmişti. Kanuni’den sonra gelen hükümdar ve sadrazamlardan bir kısmı, imparatorluğu çökmeden kurtarmak için gayret sarfettiler.

Genç Osman (1622), Murad IV. (1631 -1640) ve Köprülü ailesinden gelen vezirler, yaptıkları ıslahat ile imparatorluğa eski kuvvetini vermek istediler. Genç Osman’dan maadası -başkası- bu işte muvaffak oldular; fakat yapılan ıslahatta Osmanlı İmparatorluğu’nu müesseseleri ve dünya görüşü ile geride bırakmağa başlamış olan Batı medeniyetinin tesiri yoktu. Islahat yapanların bir tek gayesi vardı :

-Bozulan düzeni kuvvete dayanarak tekrar kurmak, Bu bakımdan XVII nci yüzyılın ıslahat çalışmaları disiplinsel karakter taşır.

Bu çalışmalar, ıslahata girişenlerin gösterdikleri şiddet derecesinde muvaffak olmuş ve onların mukadderine bağlı kalmıştır. Nitekim ıslahatçılar öldükten sonra imparatorluk tekrar ıslaha gerekli duruma düşmüştür.

Aradan birkaç asır geçer, biz hala (askeri) manada güçlenmekle sorunlarımızı çözeceğimizi düşünürüz.“Güçlü Ordu Güçlü Türkiye”

Yapılması gereken nedir? Önce üreten fabrikaların sağladığı gelir ve neticesinde güçlü bir ekonomi.

Sonra kazanılanlarla kurulacak modern donanımlı bir ordu.

Rusya’da “Büyük ordu!” sevdası uğruna parçalanmıştır, Aynen Osmanlı İmparatorluğu gibi.

**

Değişen bir şey yok, 3 ;

Halkta değişmemiştir, karakteri de…

-“Eflâk ve Buğdan’ın Ruslar tarafından istilâsı, İstanbul’da büyük bir heyecan uyandırdı.

Rus istilâsını izah etmek gerçekten güçtü. İngiliz elçisi bile bu olay karşısında memnuniyetsizliğini göstermekten çekinmedi. Bununla beraber elçi, hükümetinin görüşüne ortak çıktı.

İngiltere Osmanlı İmparatorluğunun Fransa ile münasebetlerini kesmesini, Türk donanmasını ve Çanakkale istihkâmlarını kendisine teslimini Eflâk ve Buğdan’ın da Rusya’ya bırakılmasını istiyordu.

Osmanlı devleti, yeni bir harbe sürüklenmek hususunda duyduğu endişe ve korkuya rağmen, Rusya’nın barışı bozmasını harp sebebi saydıktan başka, İngiltere’nin de teklif ve tehditlerine kulak asmadı.

Bunun üzerine İngiliz elçisi İstanbul’u terk ederek, Bozcaada önlerinde bekliyen İngiliz filosuna gitti (27 Ocak 1807).

İngiliz donanmasının İstanbul’u korkutma teşebbüsü (Şubat 1807)

İngiliz elçisinin İstanbul’u terkinden sonra İngiliz donanmasının başkent üzerine yürümesi muhakkak sayılıyordu.

Selim III., Boğazların günün birinde saldırıya uğrayacağını önceden düşünmüş olduğundan, Osmanlı ordusunda hizmet gören büyük rütbeli bir Fransız subayını Boğaz savunmasını incelemiye memur etmişti. Bu subay, raporunda, Çanakkale’de kuvvetli kale ve istihkâmlar bulunmaması sebebiyle uygun rüzgârdan faydalanan bir düşman filosunun Boğazı kolaylıkla geçebileceğini ileri sürmüştü.

Böyle bir geçişi önlemek için tavsiye ettiği tedbirler de çok sayıda modern top tabiye etmek ve Nâra gerisinde 12 gemiden kurulan bir filoyu Boğazın savunmasına memur etmekti.

Padişah bu tedbirleri divanının tasvibinden geçirdikten sonra Kaptan paşa ile Feyzullah adında birini tedbirleri yürütmeğe memur etti. Bu adamlar, istenileni yapacak yerde işi salladılar.

-“İngilizlerin Boğaza taarruz için ne arzu ve ne de cesaretleri var…“  Bu böyle olduktan sonra tahkimat yapmak padişah efendimizin parasını boş yere harcamak olur” dediler.

Bu düşünce İngilizlere çok yaradı. İngiliz donanması. Şubat başlarında Boğazın önünde toplanmaya başlamıştı. Donanma 8 saff-ı Harp gemisi, 2 fregat, 2 korvet ve 2 kalyondan kurulmuştu…

Bu donanmanın Boğaz önüne yanaşması bile Kaptan paşa ile Feyzullah Efendi’de hiçbir telâş ve endişe uyandırmadı. 19 Şubat 1807’de uygun rüzgâr çıkınca, İngilizler yelken açtılar. Kaptan paşa hâlâ İngiliz filosunun manevra yapmakta olduğunu sanacak kadar saflık gösteriyordu.

Donanma rotasını İstanbul istikametine çevirince korkunç gerçek anlaşıldı. Fakat artık iş işten geçmiş bulunuyordu. Bayram olduğu için asker dağılmış bir halde idi. Toplar başında işe yarar er ve subay yoktu.

Gelişigüzel tanzim edilen bir ateş İngilizlere hiçbir zarar vermedi. Nâra gerisinde evvelce bulundurulması tavsiye edilmiş olan 12 harp gemisi yerinde ancak birkaç gemi bulunuyordu. Bunlardan biri vaktinde kaçıp İstanbul’a İngilizlerin Boğazı geçtikleri kara haberini getirdi.

Bu haber başkentte misilsiz bir heyecan ve korku uyandırdı…

Başkent halkı da İstanbul önlerine gelecek bir düşman donanmasının dehşetini nispetsiz derecede büyütüyordu…

Böyle bir psikoloji ile toplanan divan üyeleri, durumu inceledikten sonra, İstanbul’u ve kendilerini kurtarmak için İngilizlerin evvelce ileri sürmüş oldukları şartları kabul etmeğe karar verdiler. Bu karar, Fransız elçisi Sebastiyani’ye de bildirildi.

Elçinin İstanbul’dan çıkıp gitmesi lâzım geliyordu. Çünkü Fransa ile münasebetlerin kesilmesi, İngilizlerin tekliflerinden biri idi.

Sebastiyani, ilk anlarda büyük şaşkınlık geçirdi. Fakat neticede asker psikolojisi ile kendisine hâkim oldu. Osmanlı devlet adamlarına korkularının yersiz olduğunu göstermeğe çalıştı.

Bir kara ordusu ile desteklenmiyen bir düşman filosunun İstanbul’a bir şey yapamayacağını anlatmağa başladı.

Bu sıralarda İngiliz donanması da İstanbul önlerine gelmiş Ve İngilizlerle görüşmelere başlanmıştı. Halkın ilk günlerdeki korku ve heyecanı yerine, azimle karşı koyma duygusu uyanmıştı. Asker ocakları da halkın bu duygusunu pay ediyordu

Halk ve ocaklar, hükümetten emir beklemeden, silahlanmağa ve tahkimat yapmağa koyuldular. Öyle bir an geldi ki, askerlerden başka şehirde her cins ve mezhepten halk, çoluk, çocuk, kadın, erkek savunma tertipleri için olağanüstü gayret sarfetmeye başladılar.

Halkın bu yüce ayaklanması ile Babıâli’nin korku ve karasızlığı büyük bir tezat teşkil etmekteydi.

Hükümetin İngiliz isteklerine boyun eğmesi halk ve askerin hiddetini hükümet ve saraya karşı çevirebilir ve bir isyana sebep olabilirdi.

Bu düşüncenin şevkiyle divan İngiliz isteklerini kabule karar vermişken, bu karardan vazgeçerek başkentin savunması yolunda halka ve askerin çalışmalarına katıldı.

Bundan sonra savunma hazırlıkları görülmemiş bir hızla gelişti. İngilizler, Babıâli’nin görüşmeleri sürüncemede bırakmasından ve şehrin savunma haline konulmasından endişeye düşerek isteklerinin kabulü için yeni bir ültimatom verdiler.

Babıâlî –hükümet- müphem bir cevap verdi. İngiliz amirali için İstanbul’a saldırmak ile geriye dönmek hususunda süratli bir karar vermek zamanı gelmişti.

Çünkü şehir savunacak bir duruma konmuştu. Kaldı ki, Çanakkale Boğazı da tahkim edilmekte idi. İngilizler için selâmet, son süratle geldikleri yoldan dönmekte idi.

2 Martta İngiliz filosu Çanakkale Boğazını bazı kayıplar pahasına geçerek Akdeniz’e açıldı. (3)

Aradan 70 Yıl geçer… ( Yıl 1877 )

Nene Hatunlar… (93 Harbi olarak anılan 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı)

“7 Kasım 1877 gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri Erzurum’un Aziziye Tabyası’na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini öldürdüler

Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurum’lulara ulaştırdı.

Sabah ezanından hemen sonra minârelerden şehir halkına duyuru yapıldı.

-“Moskof askeri Aziziye Tabyası’nı ele geçirdi.”

Bu haber, Erzurum halkı tarafından, vatan savunması için emir telakki edildi. Silâhı olan silâhını, olmayanlar; balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya’ya doğru koşmaya başladı.

Kadın – erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir tâze gelin de vardı. Ağabeyi bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti .

Üç aylık bebeğini emzirmiş,

“Seni bana Allah verdi. Ben de O’na emânet ediyorum.”

Diyerek vedâlaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin kasaturasını alarak sokağa fırlamıştı.

Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası’na doğru koşuyordu. Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı.

Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar.

Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Boğaz boğaza bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Moskof ordusu, baltalı – tırpanlı, taşlı – sopalı eğitimsiz halk karşısında ancak yarım saat tutunabildi.

2300 Moskof öldürülüp, Tabya geri alındı. Türkler, 1000 kadar şehit vermişlerdi…” (4)

Aradan bir 44 Yıl daha geçer ( Yıl 1921 ),

Şerife Bacılar…

“Kurtuluş Savaşı sırasında, cephaneler gizlice Karadeniz sahillerine, özellikle Kastamonu, İnebolu sahillerine ulaştırılmakta, oradan kağnılarla içerdeki cephelere taşınmaktadır…

1921 yılının Aralık ayında, İnebolu’dan kağnısına cephane yükleyen Şerife Bacı, Kastamonu şehrinin kapısına kadar kağnıyı getirir ve orada kağnının üzerine kollarını açmış halde, donmuş bir şekilde bulunur…

Şerife Bacı’nın, cephanenin üzerine örttüğü yorgan kaldırılınca, askerlerin dehşet bir manzarayla karşılaşır…

“Kağnıda, otlara sarılı top gülleleri arasında, çaputtan kundağa sarılmış bir bebek ağlamaktadır.”(5)

**

Ve…

İngilizlerin Osmanlıyı korkutmasının üzerinden yaklaşık 112 yıl geçmiştir.

Halkımız bir kez daha ateşle imtihan edilecektir…

Bu konuda Mustafa Kemal Paşa’nında bir tespiti vardır…

İngilizler bir kez daha ülkemizdedir, ancak bu kez korkutmak için değil işgalci olarak!

“Sivas’ta bir grup öğretim üyesi, 40 kadar “İrade-i Milliye” nüshasını Latin harflerine çevirerek Sivas Belediyesinin de destekleriyle ve orijinaliyle birlikte 2007 yılında yayınlarlar…

Sivas Vilayet matbaasında 1919 yılında basılmaya başlanan “İrade-i Milliye” gazetesi, 4 Eylül 1919 yılında Sivas Kongresi’nde alınan kararla çıkarılan ilk gazetedir.

İlk sayıda, gazetenin yayınlanmasından 10 gün önce toplanan Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın Kongreyi açış nutku ile Padişah’a, Sadrazam’a ve İtilaf devletlerine çekilen ariza ve muhtıralar yer almaktadır.

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan bir ay kadar sonra şu gerçeği itiraf ediyor:

-”İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız (uyanmış) olduğunu tahayyül edemezdim… Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor.”

Özetle; Yani uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda. (6)

Artık sıradan bir vatandaş gözü ile amatör Osmanlı İmparatorluğu tarihine başlayabiliriz…

-Osmanlı Beyliğini, Devletini Osman Bey kurmadı!

-“Aaa… Ne kadar ilginç! “

Resim;dunyabulteni.netPaylaş

Kaynaklar;

(1) Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihî v. cilt. Nizam-ı Cedid ve Tanzimat devirleri (1789-1856) Sahife,104-1

(2) a.g.e.  Sahife.104-4

(3) a.g.e; Sahife, 54

(4) http://www.nenehatun.k12.tr

(5) http://www.posta.com.tr

(6) Irâde-i Milliye gazetesi, Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’ta çalışmalarının sürdürdügü 8 Eylül 1919-13 Aralık 1919 tarihleri arasında 16 sayı yayınlanmıştır. Ankara’da, Heyet-i Temsiliye yayın organı Hâkimiyeti Milliye (10 Ocak 1920) tarihinde yayın hayatına katılmıştır. Bu iki zaman dilimi arasında İrade-i Milliye dört sayı daha yayınlanmştır. Hâkimiyet-i Milliye’nin yayınlanmasından iki gün sonra (12 Ocak 1920) Irâde-i Milliye’nin 20. sayısı neşredilmiştir. Milli Mücadele’nin yeni yayın organı, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin (10 Ocak 1920) tarihinde yayınlanmasına kadar geçen zaman zarfında Irâde-i Milliye gazetesinin ulusal kimliğini muhafaza etmiştir.” Dr. Fatih M. DERViŞOGLU

 

Hormonsuz Osmanlı Tarihi (1)

Tarih, iyi bir rehber ve öğreticidir. Özellikle de ders alanlar için...

Osmanlı Devleti’ni Osman Bey kurmadı. İlk kapitülasyonu da Kanuni vermedi. Osmanlı yönetimi, Kuvvetler ayrılığı ilkesine sahip monarşidir. Osmanlının Kırılma Noktası; ‘Amerikan’ın keşfi’dir. İşte Muhteşem Osmanlı’nın hormonsuz tarihi!

Tarih, Bilgi ve Bilgiden yeni bir bilgi üretilmesi

Mevcut bir bilgiyi kullanarak yeni şeyleri bulmak, bilimle düşünmek gelişmenin temel çıkış noktasıdır.

Osmanlı, Hıristiyan Avrupa için 15 ve 16’ıncı asırda yenilmez konumdadır.

Bu çağlar Batı için aynı zamanda aydınlanma çağıdır.

Osmanlı toprakları, bizim İpek Yolu (*) olarak bildiğimiz, doğu batı ticaret yolunun üzerindedir.

Devlet ve halk, topraklarından geçen Ticaret Kervanlarının ihtiyaçları karşılayarak büyük gelir sağlamaktadır. Kervansarayların yakınındaki köyler bin haneye sahip, adeta küçük birer şehir büyüklüğüne erişmişlerdir.

Hıristiyan Avrupa, özellikle İstanbul’un kaybedilmesinin verdiği kızgınlıkla da, Osmanlının gücüne güç katan bu geliri kesmenin yolunu arar ve sonunda da bulur…

Buldukları çözüm; Karayolu yerine deniz üzerinden mal taşımak,

Bu niyetle, dönemin güçlü devletlerinden İspanyolların desteği ile dayanıklı gemiler yapılır ve keşifler başlar;

Keşifler, kaybettikleri büyük gelir nedeni ile, Osmanlının kırılma noktası olacaktır.

Bu çözüm arama niyetinden anlaşılması gereken;

Var olan bir gücün karşısında zorunlu olarak bir altenatif, seçenek aranmakta olduğudur.

Bilgi, bilgi olarak kaldığı müddetçe kitaplığınızdaki bir kitap değerindedir.

-“Aydınlanma çağının en önemli özelliği, “güç ve bilimin örtüşmesi gerektiği” düşüncesinin itibar görmesidir. Eğer bir toplum güç kazanmak istiyorsa, bunu bilimle desteklemesi gerekir. Çünkü güç, bilimle örtüştüğü durumlarda toplumlar kazanır. Sonuçta, “bilim kimdeyse güç de onda” olacaktır…

O halde bilimsiz güç olmaz… Bilim, bilgi üretmeden güçlü olmak da mümkün değil;

Yeni şeyler bulmak için bazı sebeplerin oluşması gerektiğini ifade ettik yukarıda… Bu şartlardan biri, var olan bir gücün karşısında zorunlu olarak bir alternatif arama gerekliliğinden doğması durumudur.

Örneğin ABD kıtasının keşfi, yeni bir deniz yolu arama zarureti sonucudur…” (1)

Başlamadan evvel ağzımızı biraz tatlandıralım!

“…Osmanlı İmparatorluğunun Yakın-çağları için bir tarih bibliyografyası yoktur, arşiv yayınları yoktur, hâtırat yoktur, kütüphanelerimizin düzenli katalogları yoktur, Osmanlı tarih yazarlarından birçokları, Yakın-çağ olayları üzerinde yapılan araştırmaları “gazetecilik” işi saydıkları için bu devre ait monografiler de yok denecek derecededir…

Oysa ki arşivlerimizin ve yazmalarımızın sınıflandırılmasına henüz başlanmamıştır. Zaten bu iş bitmiş de olsa çok zengin olan vesika ye yazmalarımızın Yakın-çağlarla ilgili olanlarını gözden geçirmeğe insan ömrü yetmez…”

Yakın çağların başında, Osmanlı İmparatorluğu, toprak bakımından, dünyanın en büyük imparatorluklarındandı. Bugün Anadolu, Trakya, Bulgaristan, Sırbistan, Romanya (Eflâk ve Buğdan), Arnavutluk, Karadağ, Yunanistan, Kafkasya, Irak, Suriye. Filistin, Hicaz, Mısır, Trablusgarp, Tunus, Cezayir isimleri altında tanınan yerlerden başka Akdeniz’in doğusundaki Girit ve Kıbrıs büyük adaları ile Ege Karadeniz, Marmara, Ege denizi, Kızıl deniz tam mânasiyle birer Türk denizi idi. Adriyatik denizi ile Basra Körfezi kıyılarında Türk toprakları uzanıyordu. Akdeniz kıyılarının dörtte üçü de Türk idi.

Bu geniş sınırlar içinde uzanan toprak ve suların yer kaplamı aşağı yukarı 4 milyon km. kare, nüfusu ise aşağı yukarı 25 milyondu. Nüfusun göze çarpan özelliği her türlü birlikten mahrum oluşu idi. Irk bakımından imparatorluk halkı, türlü köklerden gelmekte idi. İmparatorluğu kuran, genişleten ve yöneten Türkler yanında, onların idaresini kabul etmiş olan Grekler, Latinler, Slavlar, Çerkeşler ve Gürcüler, Ermeniler, Sâmî kökten olan Araplar ve Yahudiler vardı.

Türklerin müsamahacı siyaseti sayesinde her ırk veya ırk bölümü, dil, din ve geleneklerine sahipti. Bundan Ötürü imparatorlukta din ve kültür birliği de kurulamamıştı.

İslâmlık, Hıristiyanlık ve Musevilik, imparatorluğun belli başlı inanç sistemleri idi. Fakat bu sistemlerde aralarında mezheplere ayrılmakta idi. İslâmlar : Sünni, Şiî, Vahhabî, Hıristiyanlar, genel olarak, Katolik, Ortodoks, Protestan; Museviler İse Maminler, Talmutçılar, Karaimler bölümlerine ayrılmıştı. İslâmlar, imparatorluk nüfusu içinde Hıristiyanlara göre çoğunluk idi.

İmparatorluğun teşkilâtı İslâmlık temellerine dayandığı İçin İmparatorluk kamu oyunu da İslâm topluluğu temsil etmekte idi.

Yakın çağların başlangıcında Osmanlı İmparatorluğu alçalma durumunda idi. Bu alçalma, en çok devlet örgütlerinde göze çarpıyordu. Osmanlı İmparatorluğu örgütleri. Kanunî Süleyman zamanında kesin şeklini almıştı.

Osmanlı hükümeti şekil bakımından bir monarşi idi. Fakat bu monarşi demokrat karakterli temellere dayanmakta idi.

Osmanlı İmparatorluğunda, Avrupa’da olduğu gibi, İmtiyazlara dayanan aristokrat bir sınıf yoktu. İslâm olmak şartiyle bütün vatandaşların devlet hizmetlerine girmeğe hakkı vardı.

Onur ve yetki devlet kapısında görülen hizmetle kazandırdı. Bu hizmetten ayrılan kimse, hizmetten önceki seviyesine inerdi. İmparatorlukta tek imtiyazlı aile, Osmanlı hanedanı idi. Osmanlı padişahı, bu hanedanın üyelerinden biri idi.

XVII nci yüzyılın ilk yıllarına kadar padişahlık babadan evlâda geçerken, bu zamandan başlıyarak hanedanın en yaşlı evlâdına geçmeğe başlamıştır…” (**)

**

-“Kırım Savaşının (1853-56) son günlerinde History of the Ottoman Turks adlı eserinde Creasy,  Avrupalıların imparatorluk için planlarından söz eder:

“İyileştirilmiş dahili hükümetle, kişi ve mülkiyet haklarında artan güvenceyle Avrupa sermayesi Türkiye’ye akacaktır. Ve bu, yatırımcısını olduğu kadar kullanıldığı alanı da zenginleştirecektir. Fransa’yla İngiltere’nin askerleri ve bayrakları  padişahın topraklarında görülmeyebilir, ama zanaatkârları ve madencileri kalacaklar, ticaret gemileri limanlarından hiç eksilmeyecektir.”

Osmanlı İmparatorluğu’na böylece “kendini güçlendirmesi ve kalkındırması” öğretilecekti. İngiliz ticaretinin ülkeye girmesi hem bir örnek oluşturacak, hem de ilerleme aracı olacaktı. Batı imparatorluk içinde yatırımcı ve tüccar olarak başladıysa da, büyük Avrupa devletleri zamanla daha aktif ve merkezi bir rol üstlendiler.

Bunu yatırımlarını 1875’te milli iflasla sonuçlanan Osmanlı ekonomik sisteminin başarısızlığından korumak için yapmışlardı. Sadrazam ve ileri gelen reformcu Mustafa Reşit Paşa 1851’de bir İngiliz ve bir Fransız bankasından 50 milyon frank borç alma olanağı bulmuştu.

Bu sırada bir Osmanlı prensi şöyle demişti: “Bu devlet beş kuruş borç alırsa batar. Çünkü borç bir kere alındı mı, artık sonu gelmez… devlet borç yükü altında batar.” (2)  

**

..On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, yetmiş beş yıllık yakın ilişkiden sonra, Osmanlılar Batı tarafından iki klişeye yerleştirilmişlerdi.

Bunlardan biri “Şehvetli Türk’tür; bu, 1828’de basılan ve on dokuzuncu yüzyıl boyunca çok popüler olan pornografik bir romanın adıdır. Burada şehvetli hayal gücü Osmanlılara öylesine kötü huylar yüklemiştir ki, Batılılar Osmanlıları değersiz olarak gözardı edebilmişlerdir.

İkinci klişe “Müthiş Türk’tür; burada da kötü bîr toplumda erdemli niteliklerin bile bayağılaşması gösterilmektedir. Böylece Türk cesur ve onurlu olabildiği halde kalben bir canavardı. Seks ve vahşet arasındaki bağ, “engel tanımayan şehvet seli” ve “zalimliğin incelikleri” Gladstone (İngiltere başbakanıtarafından açıkça dile getirilmiştir.

Bu tür yakıştırmalar, Osmanlılara ilişkin hemen hemen bütün Batılı metinlerde ve görüntülerde bulunmaktadır ve bu kaynakların değersizliğini ortaya koyar. Ben bu metinleri ayıklayıp kabaca çarpıtmaları temizlemenin mümkün olacağı kanısındayım…”(3)

**

II. Nizam-ı cedit devrinde harpler ve siyaset

Osmanlı-Rus ve Osmanlı-Avusturya harpleri (Ağustos 1787-Ocak 1792)

“…Selim III.’ün tahta çıktığı sırada Osmanlı devleti iki yıldan beri Rusya ve Avusturya ile harp etmekte idi. Bu harp 1784’te Ruslar’ın- almış oldukları Kırım’ı kurtarmak ve Avusturya ile Rusya arasında Osmanlı topraklarının paylaşılmasi için yapılmış olan anlaşmanın yürürlüğünü önlemek için Rusya’ya açılmıştı. Fakat Avusturya, Rusya’dan tarafa çıkınca, Osmanlı orduları iki cephede döğüşmek zorunda kaldılar ve ilk aylarda birçok yenilgilere uğradılar; hattâ Abdülhamit I. Ozi kalesinin Ruslar tarafından alınması haberi üzerine felç gelerek öldü.”(4)

**

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Ona göre sadece Türkiye’de değil tüm dünyada tarih bilinmiyor. Devletlerin ve siyasilerin de tarihi yeniden yazma derdinin büyük olduğunu anlatıyor Ortaylı.

Türkler sorumsuz işler yaparak yazarlar ders kitaplarını. Hiçbir yerde bu kadar keyfi yorumlar ve sloganlarla yazılmaz tarih” diyor…

- Cumhuriyetin ilk yüzyıllık bölümünde büyük kırılmalar var. Bazıları görünür bazıları değil. Ama temel dinamiklere baktığınızda hangisi öne çıkıyor?

- Tanzimat’ta başlayan “tarih yapma şuuru” diye bir tavır var.

Çünkü bu doğrudan doğruya tökezlemenin getirdiği bir olgu.

Cihan devletleri arasındayken birdenbire ciddi bir çöküntü ve yok oluşa uğruyorsunuz. Böyle olunca da ilk tedbiriniz askeri düzeltmek oluyor.

Türkiye’de reform Tanzimat’la, orduyla başlar…

…Kurmay Akademisi’ni kurmuş ki, Cumhuriyetin kurucu kadrosunun askerleri çıkmış ortaya. Tanzimat’la, ileri Batı medeniyetiyle hesaplaşmaları söz konusu.

Bu bize özgü de değil, İran da bunu yapmaya çalıştı. İran’ın Batılılaşmaya verdiği isim “garbzedeydi”, felaketzede gibi. Rusya’da da bu problem vardı.

…Tarih bilinmiyor, tüm dünyada böyle.

Tarih bilenlerin toplum üzerinde kontrolü var, çünkü toplum bileni dinler, takip eder.

Burada paralel sözlü kültür var, hiçbir zaman hiçbir kitapta yazmayan bilgiler vardır. Mesela Atatürk, İsmet Paşa’nın katline emir vermiş, bunu hiçbir yerde okuyamazsınız ama duyarsınız…

- Cumhuriyet ve Osmanlı iktidar farklılıklarına rağmen Türk devletleri. Peki bildiğimiz resmi Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi ne kadar gerçek?” (5)

**

Tarihte bir ilim dalıdır ve tüm ilimler gibi alınan bir –ilaç- hap misali özümsenmesi mümkün değildir. Aldığınız bilgiyi geliştirmek, bir arı misali çiçekten çiçeğe, -kaynaktan kaynağa- konarak doğruları bulmak durumundasınız.

Hiçbir ilim insanı -tarihçi- diğerine özel bir doğruyu ortaya koymamaktadır.

Genel tarih vardır, ekonominin tarihi vardır, siyasetin tarihi vardır, uluslararası ilişkilerin tarihi vardır, Hukukun tarihi, dinlerin tarihi vardır… Yarın için hedeflenenlerin bir tarihi  vardır…

Netice de yazılacak olan Hangi Tarihtir?

Osmanlı gibi cumhuriyet yönetimi de -maalesef- Batı ile arasında açılan mesafenin nedenine doğru bir teşhis koyamamıştır.

Ve ülke olarak iki kez aynı çukura düşülmüştür.

İlim -bilgi-, ile insanların günlük yaşamlarını düzenledikleri kurallar çok farklı değerlerdir. Biri, diğerinin önleyicisi değil, ilerlemesi için tetikleyicidir.

Batılı ilim insanları bunu asırlarca evvel görerek şu tespitte bulunmuşlardır.

-“Bilimsel araştırma yapmak isteyip de çeviri yapıtların kendilerine ulaşmasını bekleyecek denli sabırlı olmayan bilim Adamları ve öğrenciler, aritmetik, müzik, geometri ve gökbilimi dörtlüsü (guadrivium) üstüne eğitim-öğretim yapan Avrupa kentlerinden biri olan Toledo’ya gidiyorlardı: “Bizim zamanımızda tümüyle guadrivium’a dayalı Arap öğretisini yığınlara sunan okullar Toledo’da yoğunlaşmıştı,

Ben de bu dünyanın en bilge filozoflarının derslerini izlemek için bu kente koştum” (***) diye yazan Daniel de Morley, dinsiz (****) Arapların öğretisinden hayranlıkla söz ederken ya da geçmişin bu inançsız filozoflarının düşüncelerine bel bağlarken hiç de rahatsızlık duymuyor:

-“Dünya’nın yaratılışı üstüne tartışırken kilisenin öğretisi yerine dinsiz (Müslüman ilim insanları kastedilmektedir)  filozofların görüşlerine yönelirsem, kimse beni kınamasın. Bunlar inanmış kişiler sayılmasalar da, öğretilerine, içtenliklerine güvenebildiğimiz sürece bilgilerinden yararlanmak durumundayız.”(6)

Yazarın ifade etmek istediği, dışarıdan alınması gereken ilim-bilgi-dir. Kültür değerleri değil.

Başlıyor…

-Osmanlı Devleti nasıl kuruldu ve kimler kurdu?

(*) İpek Yolu, Çin’den başlayarak Anadolu ve Akdeniz aracılığıyla Avrupa’ya kadar uzanan ve dünyaca ünlü ticaret yoludur. İpek Yolu sadece tüccarların değil, aynı zamanda doğudan batıya ve batıdan doğuya bilgelerin, orduların, fikirlerin, dinlerin ve kültürlerin de yolu olmuştur. İpek endüstrisi, eski çağlardan beri birçok milletin hayatında çok önemli bir yer tutmuştur. Uzak Doğu’dan gelen ipek ve baharat, Batı dünyası için, uluslararası ilişkilerde önemli bir rol oynamıştır. Orta Çağda, ticaret kervanları, şimdiki Çin’in Şian kentinden hareket ederek Özbekistan’ın Kaşgar kentine gelirler, burada ikiye ayrılan yollardan ilkini izleyerek Afganistan ovalarından Hazar Denizi’ne, diğeri ile de Karakurum Dağları’nı aşarak İran üzerinden Anadolu’ya ulaşırlardı. Anadolu’dan deniz yolu ile Akdeniz ve Karadeniz (Tirebolu) limanlarından veya Trakya üzerinden kara yolu ile Avrupa’ya giderlerdi.

(1) Prof. Dr. Ramazan DEMİR –(demir@med.akdeniz.edu.trhttp://www.elaziz.net/yazar/ramazan/22.htm)

(**) Ord. Prof. ENVER ZİYA KARAL , OSMANLI TARİHÎ V. CİLT, NIZAM-I CEDİD VE TANZİMAT DEVİRLERİ, (1789-1856) Önsöz-Birinci Bölüm

(2) Prof. Andrew WHEATCROFT, ( İngiltere) THE OTTOMANS, sahife 169.

(3) a.g.es. sahife, 18

(4) Ord. Prof. ENVER ZİYA KARAL , OSMANLI TARİHÎ V. CİLT, sahife, 14;

(5) 16 Aralık 2012 Cumhuriyet

(6) Jean Gimpel, “ORTAÇAĞDA ENDÜSTRİ DEVRİMİ” , 1996, sahife, 24;(***) a.g.e. (Le Goff, Intellectuels, s. 23). (****) Hıristiyanlar kendi inançlarına bağlı olmayanlara “dinsiz” ya da “kâfir” diyorlardı. 

Artık ‘Yeni bir Dünya Düzeni’ daha Yok! Sömürü de.. ‘Yeni Milletler’ var (6/Son)

Kardeşlik mi istiyorsun? Kardeş ol; Huzur mu istiyorsun? Huzur ver; Ne istiyorsan sadece ona ilk örnek ol.

Kapitalist anlayışın ve Küresel Şirketlerin sömürüsü buraya kadar. Çünkü Deniz bitti! Kısa sürede Amerika ve AB dağılacak. Üretenin ancak ürettiği ölçüde tüketeceği yeni bir anlayış dönemine giriyoruz. Hazıra Hasan Dağı’da dayanmamıştır.

İnsanlık tarihine bakıldığında temelde iki görüşün çarpıştığı görülür;

-“Devlet ve Halk ahlaklı olmalı” ki, Adaletli paylaşım ve hakça düzen sürdürülebilsin;

-“Ne Ahlakı yahu… Kazanmanın ahlakı mı olurmuş?” Malı götür! Ohh… Yarasın!”

-Yarar mı bilemeyiz ancak, ortada götürülecek mal ile kaptıracak insan kalmadı.

Batı Kültürünün yaşandığı ve hâkim olduğu bölgeler değerlendirildiğinde;

-Tarihin ilk dönemlerinde düzeni,  bedeni –askeri- gücü olan belirlemektedir.

-İlerleyen dönemde, güçlünün yanında sermaye sahibi de yerini alır;

-12’ inci asra gelindiğinde halk yönetime ve kendisi ile ilgili verilen kararlara ortak olmak için hareketlenmeye başlar;

-Hareketlenme, 1648’lerde İngiltere’de uygulamaya dönüşür, yönetime; Kralın çevresi -Klise- ile birlikte Halk Meclisi ve Sermaye ortak olur.

-1789 Fransız İhtilali ile yeteri kadar güçlenmiş sermaye  (Daha çok sömürü için) bir adım öne çıkar. Belirleyici olan artık sermayedir. Özetle, “Bırakınız!” dönemi başlar;

-Belirleyici olan sermaye olurda, sömürünün temposu artmaz mı? Sömürü kanatacak kadar artınca, 19’uncu asrın ortasında Karl Marks gerçekten ezilen İşçilere hedef belirler! Birleşin…

-Karl Marks ezilen işçilere hedef belirler ancak, Dönem; “Paran kadar konuş!” veya “Parası olan kuralı belirler!” dönemidir.

- Ve 20’nci asırdayız… Özellikle Batı Avrupalı ülkeler; İngiltere, Fransa ve Almanya perde arkasından en büyük pastayı kapmak için bıçaklarını bilemiş, fırsat beklemektedirler…

-Bu arada İngilizlerin –Avrupalıların- torunları ve eski sömürgeleri olan ABD, bir kenarda sıranın kendisine gelmesini beklemekte ve sahaya çıkmak için hazırlık yapmaktadır.

-Avrupalılar Birinci ve İkinci Dünya savaşında kozlarını paylaşır ve kaşla göz arasında Hanedanlıklar (Osmanlı-Alman-Rus) Cumhuriyetçilere (daha doğrusu sermayeye) yenilirler ve giderler…

-Gerçeğinde kaybeden daha doğrusu savaş oyununda yorulan, Batı Avrupalı ülkelerdir.

-Artık sahaya çıkmak için iyice ısınan Amerika, İkinci dünya savaşının sonlanması ile birlikte sahaya çıkar ve İmparatorluğunu ilan eder. Nasılsa Avrupa bitmiştir.

-Ancak, küçük bir sorun vardır. ABD, sömürülmek üzere paylaşılan bölgelerden oldukça uzak üstelikte deneyimsizdir. Yanına kimi alacaktır?  Elbette Rusları…

-Ve Amerikalılar, Dünyayı Ruslarla paylaşırlar. Gerçekten Amerika (büyük sermaye) Ruslarla hiçbir şeyi paylaşmamışlardır. Sadece zaman kazanmak için oltaya yem takmışlardır.

-Yaklaşık 50 yıl sonunda ABD, 1990’ların başında Rusları saha dışına sürer…

-Anlaşılan sürmekte geç kalmıştır… Belki de bu arada farkında olarak sermayesinin bir kısmını cansuyu olması için Çin ve Uzakdoğu’ya aktarmış, ortaya sürpriz ortaklar çıkarmıştır…

-Bu arada İkinci Dünya Savaşı ile birlikte kaybeden taraf olan yaşlı – deneyimli- Avrupalılar sömürü bölgelerinde boş durmaz ve alttan alta çalışırlar ve…

-Ortadoğu’daki çiçekler, “Arap Baharı” ile açmaya başlar…

-21’inci asır bir taraftan da iletişim çağıdır. Büyük sermaye, “Daha… daha… daha çok kazanacağım!” hırsı içerisinde,  devreye aldırdığı hızlı ve yaygın iletişim teknolojisi ile, sömürgelerindeki insanları uyandırdığının geçte olsa farkına varır…

-Akvaryumdaki ve oltadaki balıklar hareketlenmeye başlamıştır…

-Arı kovanına çomak sokmak!

-Kapitalizm bitmiştir…

-Neticesinde sisteminin doğurduğu Küresel Şirketlerde…

Geleceği öngörmek istiyor musunuz?

-En küçük birim olan ailenize, şirketinize bakınız…

-Ne gördünüz?

-Değer verdiğinizde size de değer verildiğini;

-Paylaştığınızda, sizin hiçte aç kalmadığınızı, hatta kalıcı olmaya, kök salmaya başladığınızı…

Bundan sonra ki konu Osmanlı da devlet düzeni olacaktır.

-Neden?

Osmanlı (yanlış) bilindiği gibi Osman Bey tarafından kurulmamıştır…

-Aaa… Nasıl olur?

Osmanlıyı Kuran Ahi teşkilatı, esnaflardır…

-Osmanlı gerçeğinde emanetçidir…

-Gerçeğinde, Osmanlı, bir burjuva devletidir.

-Ne demiştir,

-Osmanlının manevi kurucusu Ahi-Şeyh Edebali?

-“Oğul, İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın…”

Ve…

Bir de tarihi tespit;

Balkan Milletleri Anadolu insanından daha öngörülüdür.

-Nasıl yani!

-Osmanlı, Ankara Savaşı’nda, “Kara Tatarlar”ın taraf değiştirmesi, ihaneti  ile Timur’un ordularına yenilir. Osmanlı 15-20 yıllık bir dağılma süreci yaşayacaktır…

-Bu sürede, Balkanlarda, Osmanlı himayesinde yaşayan (Hristiyan) Balkanlılar isyan etmez, ayrılmaz, hatta hareketlenmezler…

-İlginç değil mi?

-Peki, Neden?

-Osmanlı tarihi açıldığında, özellikle Avrupa’nın tarihi yeniden yazılacaktır. Meraklısı bunu bir tarafa not etmelidir.

Resim;esenlerdesonhaber.comPaylaş

Ve Yeni bir dünya düzeni kurmak için bir yeni bir millet doğuyor (5)

Civil liberties -insan Hakları- "Hak" kelimesini, "Hart!" anlamış olmalılar ki, "-Hak- lıyorlar...

İçeriği özellikle üniversite gençlerimize önermekteyiz. Gelecek ne küresel şirketlerin, ne de despot yöneticilerin olacaktır. “Aydınlanma çağı!” gerçek manası ile daha yeni başlamaktadır. İnsanlık artık hiç kimseyi, bir at misali sırtında taşımamalıdır.

Halk yeni dönemde, yetkiyi kendisinden almadıkları için, onları ayağında nasır görenlerin uşağı değil, yönetenlerinin efendisi olmalıdır.

Yeni bir dünya düzeni “ ile ilgili yazımızda, aşağıdaki tarihi gerçeği not düşmemizin, atalarımıza bir vefa borcu olmasının ötesinde, bir ayıbı temizlemenin ve bir hakkı teslim etmenin de gereği olduğunu düşünüyor,

Kısa bir tarihi yolculuğa çıkıyoruz.

Osmanlı beyliği daha kurulurken askerî, adlî teşkilâtla işe başlamış ve bilhassa askerî işlere fazla ehemmiyet verilerek muvaffakiyetin sebepleri hazırlanmıştı; fakat bu zahirî kudret tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede yani Balkanlarda göz kamaştıran hızlı ve şuurlu bir yayılma ve yerleşme için  kâfi değildi; bunun birtakım manevî ve ruhî sebepleri vardı.

Osmanlı beyliği daha Anadolu’daki yayılması sırasında hiçbir siyasî fırsatı kaçırmadığı gibi işgal ettiği yerlerdeki halkla kaynaşarak onların dinî ve içtimaî işlerine karışmıyarak vicdan hüriyetine hürmet etmiş ve ağır vergiler altında ezilmiş olan yeni tebaasından muayyen bir vergi (cizye) almakla iktifa ederek mevcut kanunlara aykırı olarak hiçbir keyfî muameleye müsaade eylememiştir; bundan dolayı Osmanlı Türklerinin süratle ilerlemelerinin ve işgal edilen yerler halkının Türk idaresini kendi idarelerine tercih etmelerinin sebebini anlamak kolaydır; ve bu hususta ilk Osmanlı vekayı namelerinde (Âşıkpaşa zade ve Neşrî) malûmat vardır.

Aşağıdaki misali bir mehazimizden naklen aşağıya alıyorum (Prof. H. İnalcık, Fatih devri üzerine tetkikler, vesikalar, s. 143):

Orhan ve etrafındakilerin hıristiyanlara karşı nekadar müsamehakâr davrandıklarını 1355’de Osmanlılara esir düşmüş olan Selanik baş piskoposu Gregory Palamas’ın mektubu açık olarak göstermektedir. O, hıristiyanlan tam bir serbesti içinde gördü.

Orhan’ın oğlu İsmail (Süleyman Paşa) ona hıristiyan dini hakkında serbestçe bazı sualler sordu, sonra bizzat sultan Orhan Palamas ile ulema arasında münazara yaptırdı.

Osmanlılar Anadolu’da nasıl hıristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılarsa bu müsaadeyi Rumeli’de de daha geniş suretde ve onların eski varlıklarını muhafaza etmek üzere tatbik etmişlerdir ki bunu Osmanlı tahrir defterlerinde bir çok misalleriyle görmekteyiz.

Zaten baştan başa hıristiyanlarla meskûn olan Balkan yarım adasında bu tarzdaki hareketin Osmanlı istilâsını kolaylaştırarak az zamanda o kıtayı istilânın sebebi bu adilâne hareket ve idarî siyasetteki inceliktir.

Buna sebep, bir taraftan Bizans İmparatorluğu’nun bozulmuş olan idare tarzı, vergilerin keyfî olması, Rum beylerinin ve hattâ imparatorların kendi küplerini doldurmak istiyerek halkı soymaları, asayişsizlik ve bir de bunlara inzimam eden iktisadî buhran gibi âmillerdi.

Buna mukabil Türklerin disiplinli hareketleri ve işgal edilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefekatli ve tamamen taassubtan âri bir siyaset tekip etmeleri vergilerin tebeanın ödeme kabiliyetlerine göre tertip edilmiş olması ve bilhassa mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını katolik mezhebine girmek için ölümle tehdit edenlere karşı Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî hislerine hürmet göstererek bu ince ve hassas noktayı umde olarak kullanmaları, Balkanlıların Katolik tazyikine karşı Osmanlı idaresini bir kurtarıcı olarak karşılamalarına başlıca sebep olmuştur.

Yukarıki sebeplerden başka Balkan istilâsının sür’atle gelişmeşinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra hıristiyanlığı kabul etmiş olan Peçenek, Kuman, (Gagavuz ve Vardar’ların da ayni ırktan bulunmaları sebebiyle bunların istilâyı kolaylaştırmakta müessir olmaları da ihtimal dahilindedir. (*)

İşte bundan dolayıdır ki Müslüman ayağı basan ve yerleşme siyaseti takip edilen Balkanlarda Türk idaresine karşı hemen hiçbir halk ayaklanması olmamış ve hattâ Osmanlıları Balkanlardan çıkarmak istiyen Haçlı seferlerinde bile böyle bir hareket görülmemiştir.

Türklerin Balkanlardaki bu âdilâne ve kendi hesaplarına pek şuurlu ve halkı memnun bırakmış olan hareketleri meydanda dururken, sür’atle ilerlemiş olan Balkan istilâsını bir türlü hazmedemiyen bazı garezkâr tarihçilerin taassup tesiriyle kaleme alınmış yazılarını bir tarafa bırakarak Türk istilâsı esnasında insaflı tarihçiler tarafından yazılmış olan eserleri tetkik edecek olursak, kendi tarafımızdan hiçbir delile hacet kalmadan o eserlerin kayıtlariyle vaziyetin, Osmanlı Türklerinin lehine olduğunu bütün çıplaklığıyle görürüz.

Osmanlı istilâsının en bariz vasfı, gelişigüzel sergüzeşt ve çapul şeklinde değil, birprogram altında şuurlu bir yerleşme halinde tecelli etmiş olmasındadır; bu da işgal edilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına istinad ettirilmiştir.

İşgal programının umdelerinden biri de yeni elde edilen stratejik yerlere ve büyük, mühim şehir ve kasabalara Anadolu’dan göçmenler getirtilerek yerleştirmek olmuş ve elde edilen topraklar da mîrî (devlete aid) mülk ve vakıf suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve içtimaî müesseseler vücuda getirilmiştir.

Bu isabetli siyaset gerek Anadolu ve gerek Rumeli’nin istilâsında o kadar meharetle tatbik edilmiştir ki halk yeni idareyi yadırgamadıktan başka gösterilen muamele ve müsamahadan memnun ve müteşekkir kalmışlardır; mutaassıp bir Katolik olan Macar kıralı Layoş (Lüdvig) kuzeyden Papa’nın teşvikiyle Balkanlara inerek Bulgaristan ve Balkanları ve Bogomil mezhebinde olan Bosna’yı Katolik mezhebine sokmak için ortalığı kana boyamak suretiyle vicdanlara tahakküm etmek isterken, güneyden kuzeye doğru çıkmakta olan Sultan Murad da vicdan hürriyetine, şefekat ve adalete dayanarak Rumeli’ye yerleşiyordu.

Bu Husus hakkında Gibbons, (**) Osmanlı İmparatorluğu kuruluşu isimli eserinde şunları yazıyor

“….Osmanlıların tesamuhı (müsamahaları) ister siyaset, ister halis insaniyet, isterse lâkaydi neticesi ile meydana gelmiş olsun, şu vakıaya îtiraz edilemez ki Osmanlılar yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken dini hürriyet umdesini temel taşı olmak üzere vazetmiş ilk millettir; arası kesilmiyen Yahudi tâ’zibâtı ve engizisyona resmen muavenet mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında hıristiyan ve müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve vifak (Barış) içerisinde yaşıyorlardı…”!. (1)

Görülüyor ki yeni doğan Osmanlı devletinin süratle genişlemesinde, denizi aşarak Balkanları işgalinde yalnız fütuhatın ve devletler arasındaki ihtilâflardan istifadenin ve siyasetteki meharetin değil, aynı zamanda yukarıda gösterdiğimiz mânevi sebeplerin de tesirleri vardır.

Ancak bu sayededir ki Türkler Rumeli’de işgal ettikleri geniş ülkeleri bir avuç kuvvetle elde tutmuşlardır ve yine bu  sayede Timur sademesiyle Osmanlı devleti Anadolu’da parçalandığı halde Rumeli’de dimdik durmuştur.

‘XV. Yüzyılın ilk yarısı içinde II. Murad zamanında) Rumeli’yi gezerek Türklerle diğer Balkan hıristiyanlarının içtimaî her hususta Balkanlılardan üstün olduklarını gösterenBertrandon de la Broquiere şunları söylüyor:

“… Büyük bir refah içinde bulunan Türk köylüleri,

-Hıristiyan köylülerin çoğunun aksine olarak hiçbir zaman yalın ayak gezmezler, dizlerine kadar çıkan sarı çizme giyerler;

-Türkler erken kalkar ve işlerine erken giderler; sükûnet ve büyük bir gayretle iş görürler;

-Rumlar, Sırplar ve Bulgarların aksine Türkler, evlerinin kendilerine mahsus olan kısmında ehli hayvan bulundurmazlar;

-Hiçbir Türk temizce yıkanmadan evinden çıkmaz; bir hayvanın yediği yemeği bir Türk yemez;

-Bir tavuk kesmek istediği takdirde bile onu bir müddet temiz yiyecekle besler;

-Merhamet sahibi olan Türk, harpte mecburiyet altında insan öldürür; tabiaten sükûtî olmasına ve çalışmakla sertleşmiş bulunmasına rağmen şiir kabiliyeti yüksek, ilme meyil ve istidadı çoktur…”.

Bunları söyleyen seyyah, ahlâk bakımından da Türklerin Balkanlılardan üstün olduklarını şöyle anlatıyor: (2) “… Türkiye’de giriştiğim her iş ve bulunduğum her münasebette Türklerde Rumlara nazaran çok daha fazla arkadaşlık duygusunun mevcut olduğunu gördüm ve Türklere Rumlardan ziyade îtimad ettim”

dedikten sonra

“Gerek şehirde, gerek köyde Türkler kuvvetli, cengâver, kanaatkâr işçi, namuslu tüccar, sadık arkadaş ve himaye edici efendilerdir; kısaca, doğru ve samimî kimseler…”.

İşte Balkanları istilâya başlıyan küçük Osmanlı Devletinin manevî ve içtimaî cephesi de böyle idi; bu karakter ve manevî cephe, devletin şuurlu siyaseti ve azim ve irade kudretiyle bir ahenk teşkil edince bunun neticesinin ne olabileceğini yine Osmanlı tarihi gösteriyor. Bunun için Gibbons’un Osmanlılardan bahsederken “yeni bir millet teşekkül ediyor” demesi çok yerinde kullanılmış bir tevcih olup hâdiseler de bu sözün mâ’kesidir. (3)

**

Sözün özü;

Osmanlının manevi kurucularından Şeyh Edebali ne öğütlemiştir?

-İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!

Günümüzde, sözde aydınlanmış çağda ne yapılmaktadır?

Devleti yaşatmak için insanlar katledilmektedir…

Demek ki yenidünya düzeni, devletlerin değil, milletlerin barış ortamında birlikte yaşama çağı olacaktır.

Peki, Atalarımız sadece insanları mı yaşatmışlardır? Elbette hayır….

Kuşlara yuva yapmanın yanında;

Kışın aç kalan kurtlara yemek verilmesi için vakıf kurmuşlardır.

Ne yaptınız milletime!

Artık kuşlara yuva yapmak yerine diğerine mezar kazmaktadır?

Devam edecek…

-“Amerikalılar, “Türkiye, Balkan Konfederasyonu oluştursun!”

-Ya ne demezsiniz!

Resim;alexhughescartoons.co.uk

(1)GİBBONS (Herbert Adams,The foundation of the Ottoman empire (Osmanlı imparatorluğu’nun kuruluşu)Türkçeye çevrilmiş nüsha, s. 63.

(2)OSMANLI tarihi, I.ci Cilt, Ord. Prof. İSMAİL HAKKI UZUNÇARŞILI, TÜRK TARİH KURUMU yayınları, Sahife,185

(3)a.g.e; Sahife.186

(*) Peçenek Türkleri, Tuna’nın Balkan yakasındaki yani Kuzey Bulgaristan la, Sofya, Niş ve havalisine yerleşmiş olup onbirinci asırda buralarda bulundukları görülmektedir; Bulgarlar’la iyi münasebette bulunan Peçenekler sonraları Kuman Türkleri tarafından mağlûp edilmişler ve onların arasına katılarak kaybolmuşlardır.

Kumanlar, Balkan’a yerleşmiş olan Türklerin en kudretlilerinden olup Boğdan ve Ulahya yoluyla Tuna’yı geçmişler ve Peçenekleri mağlûp ettikten sonra evvelâ kuzey Bulgaristan’a ve daha sonra güneye doğru inerek yerleşmişlerdir; bunlar hıristiyanlığı kabul eylemişlerse de lisanlarını muhafaza etmişler ve dağıldıkları mıntakalara da coğrafî isimlerini vermişlerdir; meselâ Makedonya’daki Komanova, Sofya’da. Komaniçe ve Nevrokop’da Komanca ve Kesriye’de Komaniçeve gibi mevki ve köy isimleri bunlardandır.

Bulgarların tarihi isimli meşhur eseri yazmış olan Jireçek, Gagavuz denilen Türkleri Kumanlardan saydığı gibi tstoyan Cansızof da bu Gagavuz’ları Anadolu Selçukluları zamanında bu kıt’adan Sinop yoluyla Dobrice’ye geçmiş olan Müslüman Türklerin sonradan hıristiyan olmuş evlâdları olduğunu sanmaktadır. Sorguç ismi de verilen Gagavuzlar Dobrice ve havalisinden başka Edirne merkez kazasiyle Havza ve Zihne kazalarında da bulunmuşlardı; evlerinde Türkçe konuşan ve fakat kilisedeki ibâdetlerini Rumca yapan Gagavuzlar, Osmanlı’lardan evvel Balkan’a yerleşerek mevcudiyetlerini zamanımıza kadar muhafaza eden ve dillerini kaybetmiyen yegâne Türk unsuru olarak kalmışlardır.

Vardar Türkleri, imparator Teofil (829—842) tarafından Selanik ile Vodine arasına ve Vardar nehri civarına iskân edilmişler ve sonra hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Meşhur Vardar nehri yüzyıllarca ve hâlâ bu ismi taşımaktadır (Bu not, Jireçek’in Almanca Bulgarlar tarihinden tercüme edilerek Cansızof tarafından Tarih-i Osmanî Encümenine gönderilmiş ve Encümenin mecmuasında neşredilmiştir; sene 3, s. 1076). Jireçek’in 1876’da Prag’da basılmış olan bu Geschichte der Bulgaren isimli eseri Kurumumuz (Türk tarih Kurumu) tarafından Türkçeye çevrilmektedir.

(**) GİBBONS (Herbert Adams), ABD li gazeteci, tarihçi (Annapolis, Maryland, 1880 -Grundlsee, Avusturya, 1934). Princeton Üniversitesi ilahiyat fakültesi’ni bitirdi. Bir presbiteryen papazı olarak Türkiye’ye gitti (1909); Tarsus’ta Amerikan koleji’nde, İstanbul’da Robert kolej’de (1910-1913) ders verdi. Türk-italyan ve Balkan savaşları ile Birinci Dünya savaşı’nda Fransa, Mısır, Sudan’da çeşitli amerikan yayın organları adına muhabirlik yaptı. Türkiye’de The foundation of the Ottoman empire (Osmanlı imparatorluğu’nun kuruluşu) adlı yapıtıyla adını duyurdu. Ragıp Hulusi Özdem tarafından türkçeye çevrilen (1928) bu yapıtta öne sürdüğü görüşler, Fuat Köprülü’nün Osmanlı devletinin kuruluşu adlı yapıtında eleştirildi. Öteki yapıtlarının başlıcaları: The new map of eu-rope (1914), Contemporary world history (1932).(Alıntı; http://www.nedirvikipedi.com/genel/gibbons-herbert-adams.html)

 

Yeni bir Dünya Düzeni kurulurda, ‘Dinlerarası diyalog’ olmaz mı! İşte Diyalog gerçeği (4)

Tüm anlatmak istedikleri ile diyalog gerçeği! Taraflar nereye bakmaktadır? ...

Yeni bir dünya düzeninin yükseleceği ayaklardan birisi de; “Dinlerarası diyalog” anlayışıdır. Bakalım evdeki hesap, çarşıya mı uyacak! Veya Midyata pirince giderken evdeki bulgurda kalmayacak mıdır? İşte tarafları ve detayları ile diyalog….

Çok yönü ile istismar edilebileYeni bir dünya düzeninin yükseleceği ayaklardan birisi de; “Dinlerarası diyalog” anlayışıdır. Bakalım evdeki hesap, çarşıya mı uyacak! Veya Midyata pirince giderken evdeki bulgurda kalmayacak mıdır? İşte tarafları ve detayları ile diyalog….

Çok yönü ile istismar edilebilecek bu konu hakkındaki yorumu, okuyanın; bilgi, deneyim ve basiretine bırakıyoruz…

“Dinlerarası diyalog”

“Pek muhterem Papa cenapları,

“…Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik” (Papa II john Paul’u ziyaret, Zaman Gazetesi, Papa’ya Mektup, 10.04.1998). (1)

Rabbin aciz kulu.

Fethullah Gülen

**

-“İslam’da, diğer din mensuplarıyla ilişki kurmak vardır. Bir Müslüman için bu ilişki; ödün vermeden, kendi ilkelerine zarar vermeden, incitmeyen bir dille. Şartlara ve durumlara bağlı olarak; Allah’ın dinini yaymak ve barış sağlamak için kurulan bir yoldur…

…Kafirlerin Hz. Muhammed’e gelip

“… biz bazen senin bahsettiğin Allah’a tapalım; fakat sen de bazen bizim ilahlarımıza saygı göster böyle aramızda barış olsun” dedikleri gibidir. Peygamberimiz tarafından kabul görmeyen diyalog, işte budur.

Hz.Muhammed, bu diyalog çağrısına vahiyle cevap verdi: Kafirun Suresi:

-“Ey peygamber (Resulüm!) Deki; ey kafirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Sizde benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim… Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.” (2)

-“…Müslümanların her şeyini tahrif ve mahvettik. Dinleri inançları ahlakları dine bakışları ve insani duyguları mahvoldu. Onların milli ve manevî değerlerini Batı Medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik.

İslamiyet’ten uzaklaştırdık. İslamiyet’i öğrenmeyi yaşamayı namaz kılmayı ve Kur’an-ı Kerim öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık.

Artık çoğu tam olarak hiçbir şeye inanmıyorlar….Son yıllara ise Müslüman görünen bazı ilahiyatçılarla on dört yüzyıllık itikatlarını ibadetlerini tartışılır hâle getirdik. Derin bir boşluğa düşürdük…”(Peder Louis Massignon, 1962 Birinci Papalık Konsülü) (3 ve 4)

**

-“Asırlar önce de dinlerarası diyalog mahiyetinde dinler ele alınarak münasebetler geliştirilmek istenmiş, hatta dinlerin birleştirilmesi üzerinde de çalışmalar yapılmıştı.

Babür İmparatorluğu’nda yapılan bir çalışmayı buna örnek verebiliriz:

-“16. Yüzyılda Hindistan’da Babür’ün torunlarından Türk imparatoru Ekber Şah, din alanında cesur devrimler yaptı. Bu devrimleri yaparken nereden esinleniyordu? Türklerin engin hoşgörüsünden ve tüm dinlere ve kiliselere olan ilgisindendi. Dinsel özgürlük, Ekber Şah siyasi sisteminin ağırlık merkezini oluşturmuştu.

Öyle ki; Müslümanların baskısı altındaki Hinduları gözetir, Cizvit papazlarının ülkelerine girmesine izin verirdi. Başkenti Fatihpur Sikri’de bir ‘ibadethane’ açar. Burada Hindu rahipler, parsiler (İran kökenli Hint zerdüşleri) Müslüman ulema, Caynacılar, Hıristiyan misyoner kendine özgür inançlarını savunurlar. Ekber Şah’da zaman zaman özgür tartışmalara katılırdı.

Ancak, Ekber Sah (ki 13 yaşında hükümdar olmuştur) ‘yanılmazlığı’nın olanüstü doğmasını (bir nevi peygamber) ilan eder.

Sonunda Şah; tek tanrılı dinler olan İslamiyet, Hristiyanlık, Musevilik ile Hinduizmi birleştirecek yeni bir sentez olan ‘Din-i İlahi’yi kurar.

Bu tüm dinleri bağdaştırma çabasıdır. Ancak bu din sınırlı bir başarı sağlar ve Müslümanlar Şah’ın dinden çıktığını söylemeye başlarlar” (5)

Zamanın en meşhur din alimlerinden İmam-ı Rabbani bu yeni sahte dine isyan etmiş, mektupları, konuşmaları ve eylemleriyle ona karşı İslamiyet’i cesurca savunmuş ve Ekber Şah tarafından zindana atılmasına rağmen mücadelesine devam etmiştir.

Sonunda sahte din yenilmiş, Ekber Şah da yaptığı işin gerçek niteliğini anlayarak pişmanlık içinde ölmüştür. (6 -7-8)

**

-“Hıristiyanlık, sıkışık dönemlerden ya da kendi içinde çıkmazlardan kurtulmak için her zaman bir yol bulmuştur: ‘Misyonerlik’, ‘Dinlerarası Diyalog’ çıkış yollarının en uygunu olmuştur.

Dinlerarası Diyalog, misyonerlik için yeni bir yöntemdir. Görünen ‘diyalog’tur, ama arkada ‘misyonerlik’ vardır. Misyonerler faaliyetlerini, Dinlerarası Diyalog adı altında yeni, yumuşak metotlarla yürütmektir.

Hıristiyan diyalogcuların amacı; ilk etapta İslam’ın yayılmasını azaltmak, sonra durdurmak ve nihayetinde de Hristiyanlaştırmaktır. Vatikan her fırsatı değerlendirmektedir:

Özellikle sosyolojik çözülmelerin olduğu ve kimlik arayışında olan ülkelerde faaliyetlerini hızlandırmıştır…” (Cumhuriyet Gazetesi, 02.04.2008).

**

…Dinlerarası Diyalog, misyonerlik ve savaşlar için kullanılan metotların başında gelmektedir. Çeşitli yöntemler kullanarak geçmişte olduğu gibi günümüzde de, Türkiye’de ilahiyat fakültelerine dahi misyonerler sızmakta; İncil’i, Tevrat’ı ve Kur’an’ı birleştiren Kur’an mealleri yayınlanmaktadır.

Bu amaçlarla, misyoner ve Cizvit Papazı olan Prof. Thomas Michael, Marmara İlahiyat Fakültemizde uzun süre görev yapmıştır. Aynı şekilde, 1997 yılında, Katoliklerin ruhani lideri olan Kardinal Francis Arinze de Türkiye’de birçok faaliyette bulunmuş, aynı fakültede birde konferans vermiştir.

Bu fakültenin öğretim üyelerinden Prof. Suat Yıldırım etkilenmiş olacak ki, Tevrat ve Kur’an ayetlerini birleştirerek Kur’an-ı Hâkim adlı gerçekleri saptıran bir meal yayınlamıştır….” (9)

**

-“Şöyle düşünelim: ‘Dinlerarası Diyalog’ sadece birbirinden haberdar olmayı, birbiri hakkında bilgi edinmeyi, birbirini anlamayı, düşmanlıkları kaldırmayı ve barış tesis etmeyi hedeflemiş olsa da, yine dini tanıtmayı ve cazibe merkezi hâline getirmeyi esas almış olmuyor mu? Ve bunlar yapılırken de diğer dinleri karşı almıyor mu?

Hıristiyanlık için hem ‘tebliğ’ ve ‘davette’ bulunacaksınız, hemde inanç ve telkininde bulunmayacağınızı, hoşgörülü ve saygılı olacağınızı söyleyeceksiniz; ama

Hıristiyan kültürünün en üstün kültür olduğunu bu kültürle ancak modernize olabileceğimizi belirteceksiniz;

bu durum, Dinlerrarası Diyalog’un samimi bir zemine oturmadığının ifadesi değil midir?

**

“…Nitekim Papa II. John Paul, “Bizim için Dinlerarası Diyalog; Kilise’nin bütün insanları Kilise’ye döndürmeyi amaçlayan misyonumuzun bir bir parçasıdır. Mesih (Hz.İsa) ve İncil’i Bilmeyenler ile diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir” demektedir..” (Dinlerarası Diyalog ihaneti. Prof. Dr. Yumni Sezen, s. 171,172).

**

…Papa’nın da dediği gibi, diyalog bir araçtır. Hıristiyanlaştırmanın ve onu yaygınlaştırmanın bir aracıdır. 2006 yılında yeni Papa seçilen 16. Benedictus da, 2007 yılı Dinlerarası Diyalog toplantısında, selefi gibi, tüm insanları Hıristiyanlaştırmanın esas görevi olduğunu şu şekilde açıklamıştır:

“Tüm insanlığın Hıristiyanlaştırılması hususunda, her kilise aynı derecede sorumludur. Kiliseler arasındaki bu işbirliği, 50 yıl önce Papa 12. Pius’un mektubuyla da güçlendirilmiş bulunmaktadır. Zorluklarla yüz yüze olan misyonerlik cephesindeki çalışanlardan da duamızı esirgemeyelim” (Arslan Bulut, 20.05.2008 Yeniçağ Gazetesi).

**

“…1839 Tanzimat Fermanı ilan edilince, Fransız Büyükelçisi Engelhard,

“Tanzimat Fermanı, İslam toplumunun Hıristiyanlaştırma kapısını açmıştır” beyanında bulunmuştu.

Vatikan, Eylül 2004 yılında yayınladığı bildiride, “Milyonlar Muhammed’e karşıdır” dedi. Roma Kardinali Joseph Ratzinger (şimdiki Papa), “Irak Savaşı, İslam’a karşı kazanılmış bir zaferdir” ifadesinde bulundu (Daily Telegraph, 10 Ekim 2004). (10)

**

Ve Uzmanından farklı bir bakış açısı daha;

Dinlerarası Diyalog (İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Kahraman)

“iyi niyetli ve samimi olanlar yanında istismarcılar, komplocular, kötü maksatla kullanıcılar da vardır.

Pek azına olsa da, ben de bu çeşit toplantılara katıldım. Bunlardan biri, bir yıl kadar önce Avustralya’da yapılmıştı; dört müslüman ile çeşitli oturumlarda sayıları değişen hristiyan din ve ilim adamları vardı.

Farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip fertler ve guruplar arasında yapılan buluşma ve görüşmelerin birden fazla amacı vardır; bunlardan bazıları da şunlar olabilir:

1. Birbirlerini tanımak, doğru bilgi sahibi olmak,

2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak,

3. Guruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak…

Yukarıda sıralanan amaçların biri veya birkaçını sağlamak üzere yapılan diyaloglar (buluşmalar, görüşmeler, tartışmalar, ortak teşebbüsler ve eylemler) oldukça eski zamanlardan beri yapılmıştır.

Müslümanların katıldığı diyaloglar ise daha Hz. Peygamber zamanında başlamıştır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.) en önemli görevi olan tebliği yapabilmek için zorunlu olan diyalogu kullanmış, ötekilerle ya bizzat veya mektupları ve ashabı vasıtasıyla temas kurmuş, onları önce İslam’a, bu olmazsa sulha ve antlaşmaya, bazı konularda işbirliğine davet etmiş, gerektiği zaman temsilcilerle tartışmıştır.

Burada iki örnekle yetineceğim:

a) Yerim dar olduğu için özetleyeceğim bu olayı daha geniş olarak şu eserden okuyabilirsiniz: M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 863. paragraf vd.

-Babası cömertlik ve asaletle ün salmış olan hristiyan Adiy b. Hâtim, Mekke fethinden sonra kendi bölgesine yapılacak müslüman akımından korkarak, kızkardeşini de yanına alamadan Suriye’ye kaçıyor, bölgesi müslümanların eline geçiyor, kızkardeşi de esir alınarak Medîne’ye getiriliyor. Kadın, kardeşinin şerefsiz davranışından şikayet ederek Peygamberimizden merhamet diliyor; o da hem kadını serbest bırakıyor, hem de istediği yere gidebilmesi için binek ve azık veriyor.

Kadın Suriye’de kardeşini buluyor; önce hırpalıyor, sonra da Medine’ye giderek Hz. Pygamberle görüşmesini tavsiye diyor ve şöyle diyor:

“Muhammed gerçekten Allah’ın Resulü ise onu kim daha önce kabul ederse daha çok övgüye layık olur. Sıradan bir hükümdar ise, ona biat etmek ve teslim olmak sana bir noksanlık getirmez, ne isen o kalırsın…”

Adiy bu tavsiyeye uyarak Medine’ye gelir; mescidde, ashabının arasında, onlardan biri gibi oturur bulduğu Peygamberimiz ona itibar ve iltifat eder, kendisini evine davet eder; yolda Peygamberimizle görüşmek isteyen yaşlı bir kadın onun önünü keserek uzun süre konuşur, meşgul eder; eve gelince Efendimiz tek minderi müsafirine verir ve kendisi toprak zemine oturur; Adiy’e,

-”dini yasakladığı halde ganimetin dörtte birini kendisi için alıp almadığını” sorarak -başkasının bilmesi mümkün olmayan- bu kusurunu itiraf ettirir. Adiy bütün bu olup bitenler karşısında sarsılır. Onun sıradan bir hükümdar olmadığı kanaatine varır. Bu sırada Peygamberimiz bir son adım daha atarak ona şunları söyler:

-”Bu dine girmene mani olan şey nedir?

-Müslümanların yoksul olduğunu zannediyorsan, şunu bil ki, kısa bir zaman sonra onların arasında sadaka kabul edecek birisi kalmayacaktır.

-Şayet onların zayıf olduğunu sanıyorsan, şunu bil ki, yakında Irak’taki Kadisiyye’den kalkıp haccetmek üzere Mekke’ye gelmek isteyen bir kadının Allah’tan başka kimseden korkması gerekmeyecek;

-şayet egemenliğin müslüman olmayan hükümdarların elinde olduğunu görüyorsan, bil ki, yakında Babil’deki beyaz sarayların kapıları da onlara açılacaktır…”

Adiy bu diyalog sonunda müslüman olur ve Peygamberimizin haber verdiklerinin tamamını gerçekleşmiş görecek kadar da yaşar.

Burada ötekiler kelimesini, ister yerli ister yabancı olsun gayr-i müslimler için kullanıyorum.

Peygamber Efendimizin, dini tebliğ etmek veya müşriklerin baskı ve zulmünden kurtulmak için başka putperest kabilelerle ve ehl-i kitap denilen yahudi ve hristiyanlarla temaslar, sohbetler, tartışmalar yaptığı, bunun için hem ticaret hem eğlence yeri olan panayırlara bile gittiği bilinmektedir.

Önceki yazıda birincisini verdiğim iki örneğin ikincisi, Medine döneminde, Yemen sınırında yaşayan Necran hristiyanları ile yaptığı diyalogdur. Daha önce de kendileriyle, bazı askeri harekat ve mektup gönderme şeklinde temaslar yapılmış olan Necran hristiyanları, 9. hicrî yılda İslam Peygamberi ile görüşmek üzere Medine’ye geldiler.

Altmış kişilik heyet içinde mahkeme başkanı ve büyük din adamları da bulunuyordu. Öğleden sonra Mescid’de huzura kabul edildiler.

Bir müddet sonra ibadet saatleri geldiği için izin istediler, Peygamberimiz dışarı çıkarak Mescid’i onlara bıraktı, doğu tarafına yönelerek ibadetlerini yaptılar.

Bir ara yahudilerin de katıldığı ve tartışmanın yahudilik ile hristiyanlık üzerine kaydığı da oldu, ama genel olarak İslam ve hristiyanlık üzerinde duruldu, Al-i İmran sûresinde yer alan ve hristiyanların tanrı inancını tenkit ederek düzelten birçok âyet de bu tartışmalar sırasında vahyedildi.

Apaçık gerçek karşısında hristiyanlar direnince “mübâhele” adıyla anılan usulü anlatan âyetler geldi (3/61-64). Buna göre Peygamberimiz karşı tarafa, “her iki tarafın eşlerini ve çocuklarını yanlarına alarak gelmelerini ve yalan söyleyenin Allah’ın lanetine uğraması için dua etmelerini” teklif ediyordu. Heyet düşünmek üzere izin istedi. Kendi aralarında konuştular ve böyle bir riski göze alamadılar, ama siyasi bağlılığı ifade eden bir anlaşmaya razı oldular.

Bu anlaşma metni de dini hoşgörü bakımından çok önemli satırlar ihtiva etmektedir:

“…Onların mallarına, canlarına, dini inanç ve uygulamalarına, hazır bulunanlarına ve bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine… şamil olmak (hepsini kapsamak) üzere Allah’ın himayesi ve Resulullah Muhammed’in zimmeti (koruma yükümlülüğü) Necranlılar ve onlara bağlı etraftakiler lehine bir haktır. Hiçbir piskopos kendi vazife yerinin dışına, hiçbir papaz görevli olduğu kilisenin dışına, hiçbir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilemeyecektir….”.

Bu anlaşmadan önce yine Necranlı hristiyanların lidelerine gönderilen mektubun hem besmele kısmı (diyalog bakımından), hem de muhtevası çok önemlidir:

“Muhammed’den Necran papazlarına,

İbrahim, İshak ve Yakub’un Allah’ının adıyla,

Gerçekten de ben sizi yaratıklara tapmaktan Allah’ın kulluk ve ibadetine davet ediyorum ve sizi, yaratıklarla yapılmış ittifak anlaşmalarının ötesinde Allah ile ittifak anlaşması yapmaya çağırıyorum. Bu duruma göre şayet reddedecek olursanız, cizye yükümlülüğü gelir, şayet cizyeyi de reddedecek olursanız size harp açarım, Vesselam.” (Geniş bilgi için bak. M.Hamidullah, İslam Peygamberi, 1019. paragraf vd.).

Mektup, karşı tarafla ortak olan inanç esaslarını (hak olduklarına iki tarafın da inandığı peygamberler ile onların ibadet ettiği bir tek Allah’ı) anarak söze giriyor, böylece sıcak bir ilişki kurmayı ve sözlerin etkisini arttırmayı amaçlıyor.

Peygamberimizin birçok davet mektubu yalnızca dine davet eder, onlarda cizye ve savaştan söz edilmez. Necran gibi İslam ülkesinin yakınında bulunan gayr-i müslimlere gelince, onların müslümanlara zarar vermesinden güvende olmak zorunluluğu vardır; bunun da yolu, cizye denilen bir vergi alarak onları İslam ülkesine bağlı hale getirmek ve bu vergiye karşılık onların da güvenliğini sağlamaktır.

Medine’ye hicret edildiğinde, önce gayr-i müslimleri cizye ile bağımlı hale getirmek yerine eşit şartlarda sözleşmeye (Medine vesikası) dayalı bir siyasi ve sosyal yapı oluşturma modeli denenmiş, karşı tarafın ihaneti üzerine bu modelin uygulaması durdurulmuş, yukarıda zikredilen “ehl-i zimmet” modeline geçilmiştir.

Diyalogun mana ve maksadı

Diyalog konusuna tahsis ettiğim yazıların ilkinde diyalogun mana ve maksadını şöyle açıklamıştım: “Farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip fertler ve gruplar arasında yapılan buluşma ve görüşmelerin birden fazla amacı vardır; bunlardan bazıları da şunlar olabilir: 1. Birbirlerini tanımak, doğru bilgi sahibi olmak, 2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak, 3. Gruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak…”

Sonraki yazılarda, geçmişten günümüze, bu maksatlara da örnek teşkil edecek diyalog uygulamalarından söz ettim ve edeceğim. Ancak geçen günlerde izlediğim bir tv programında diyaloga karşı olanların, daha çok, 1962-1965 yıllarında yapılan II. Vatikan Konsili’nden sonra papalığın adını koyduğu, kavramlaştırdığı ve uygulamaya başladığı diyalog üzerinde durduklarını fark ettim. Maksadımı daha iyi anlatabilmem için TDV İslam Ansiklopedisi’nin Konsil ve Hristiyanlık maddelerinde iyi bir özeti bulunan II. Vatikan Konsili, misyonerlik ve bunlara bağlı diyalog kavramı ile ilgili bir iki pasajı aktarmam gerekiyor:

“Kapsayıcı yaklaşımın (kurtuluşun Yahudilik, İslam gibi diğer ilahi dinlerle de olabileceğinin kabulünün) doğurduğu bu problemler karşısında papalık Dinler Arası Diyalog Konsili, 1984 ve 1991 yıllarında iki doküman neşretme gereğini duymuş… bu dokümanlarda misyonerlik açısından diğer dinlerle ilgili resmi tutum belirlenmiştir” (17/359).

“Katolik kilisesi, diğer dinlerin mensuplarıyla birbirini tanımak ve inancı paylaşmak için diyaloga girmek durumundadır. Çünkü kilise bütün insanlık içindir; dolayısıyla diyalog, bütün insanlığı kurtuluşa ulaştırma diyalogudur.

Katolik kilisesi, dinler arası diyalogu, Hristiyanlaştırma misyonunun bir aleti olarak kullandığını açıkça belirtmekten kaçınmamıştır.” (360).

“Bu yüzden Yahudiler, kilisenin diyalog yaklaşımına daima şüphe ile bakmışlardır” (s. 361).

Papalık kapsayıcı yaklaşımı benimsemekle beraber “Hristiyanlığın tek gerçek kurtuluş dini olduğu iddiasından vazgeçmemiştir. Diyalogun, Hristiyan öğretisi çerçevesinde ‘kurtuluş diyalogu’ olduğunu açıklayan Papalık Dinler Arası Diyalog Konsili, Hristiyan mesajının diğer kültürler içinde enkarnasyonu (diğer kültürlerin bünyesine sokularak hayat bulması ve yayılması) anlamına gelen enkültürasyonu teşvik etmiştir” (s.363).

Yukarıdaki alıntılar, papalığın diyalogdan maksadının misyonerlik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ben de ilk yazımda (bu yazının başına da koyduğum kısımda), “2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak” ifadesiyle bu maksada yer vermiştim.

Trablus Diyalogu

…Peki Müslümanlarla ötekiler arasında bir diyalog olamaz mı?

Bundan önceki yazılarımda bunun olabileceğini, olduğunu ve olması gerektiğini yazdım. Şartlarına ve hassas noktalarına da işaret ettim. Bu yazılarda verilen son örnek olarak, kendi nev’i içinde ilk olan bir diyalogdan daha söz etmek istedim:

1976 Şubat’ında, Libya’nın başkenti Trablus’ta, Libya Arap Cumhuriyeti ile Vatikan’ın ortaklaşa hazırladıkları “İslam-Hristiyan Diyalogu Semineri”.

İlk oluşu, tarafların kimlik ve özelliklerinden gelmektedir.

Diyalog seminerine din ve düşünce adamları, medya mensupları ve diğerleri olmak üzere 600 kişi katılmış, diyalogun taraflarını da seçilmiş on beşer kişi temsil etmiştir. Türkiye’den gözlemci olarak katılan yedi kişi şunlardır: Dr. Lütfi Doğan (o zamanki Diyanet İşleri Başkanı), Dr. Ali Arslan Aydın (o tarihte Din İşleri Y. Kurulu Başkan Vekili), şimdi unvanlarıyla Prof. Dr. Mehmet Hatipoğlu, Prof. Dr. Salih Tuğ, Mustafa Runyun (mehum), Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı, Osman Saraç (merhum).

Seminerde tartışmak üzere dört ana konu seçilmiştir:

1. İki dinin modern dünyada bir hayat ideolojisi olma şansları.

2. Allah inancının sosyal adalete ulaşmadaki rolü.

3. İki din arasındaki ortak inanç esasları.

4. Batıl inançlar ve iki dinin mensuplarını birbirine düşüren inanç ve anlayışları ortadan kaldırma metodları.

Bu dört konuda karşılıklı tebliğler sunulmuş ve tartışmalar yapılmıştır. (Hem tebliğ hem de tartışmaların özetini, seminere katılan D. Ali Arslan Aydın’ın İslam-Hristiyan Diyalogu… isimli kitabında bulabilirsiniz; Ankara, 1977).

Benim bir iki yazıda vermek istediğim noktalarına gelince:

1. Devlet Başkanı Muammer Kaddafi bazı celselere katılmış ve oldukça önemli konulara temas eden bir konuşma yapmış, taraflara da bazı sorular sormuş, tekliflerde bulunmuştur.

Bu tekliflerden bir de Hz. Muhammed’in, karşı tarafça da peygamber olarak tanınmasıdır. Bu konuda Kaddafi şunları söylemiştir:

“Bizce Yahudilerin ve Hristiyanların en büyük problemi Hz. Muhammed’in (s.a.) peygamberliğine itiraz etmeleridir. Bu büyük bir hatadır…

Hz. Muhammed’in peygamberliğini murad eden yüce Allah’ın ezeli irade ve takdirine karşı çıkmaktır… Bu inkar hareketi zamanla (Yahudilerden) Hristiyanlara da intikal etmiş,

dört İncil’den ve Kitab-ı Mukaddes’ten Hz. Muhammed’in ismi silinmiş, peygamber olduğunu açıklayan ayetler değiştirilmiştir. Bu husus Kur’an’da Hz. Muhammed’e bildirilmiş, Allah tarafından ilan edilmiştir…

Şimdi Ehl-i Kitab’a soruyorum: ‘Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkar etmeye… devam edilecek mi, yoksa gerçeğe dönülecek mi?…”

Kaddafi’nin bu konuşmasından sonra söz alan Hristiyan heyeti başkanı Kardinal S. Pignodelli,

-”Hz. Muhammed’in peygamberliği” meselesinin Vatikan’da incelenmekte olduğunu ifade etmiştir.

Yüzlerce seneden beri bu inceleme bir türlü bitmiyor ve sanırım hâlâ inceliyorlar veya böyle geçiştiriyorlar…”(11)

Artık konuyu Yeni bir Dünya Düzeni ile irtibatlandırabiliriz.

-Amerikalıların ve İsrail’lilerin dindarlığı, Başkan Bush’lar ve Evanjelikler

Devam edecek…

Resim;web ortamından alınmıştır.

Kaynak;

1) “Bitmeyen Hesap”, Yaşar Yazıcıoğlu,

(2) a.g.e; Sahife, 531-2

(3) http://www.gazete2023.com/haber/273/1831-misyonerlik-talimatnamesi.html

(4) “Bitmeyen Hesap”,Yaşar Yazıcıoğlu.

(5) a.g.e.

(6) “Bitmeyen hesap”, Yaşar Yazıcıoğlu,”

(7) http://www.oguzlar.az/HakanYavuz

(8) “Türklerin Tarihi, J.P. Joux, s. 392”

(9) Bitmeyen hesap”, Yaşar Yazıcıoğlu,

(10) a.g.e; S.535-3

(11) İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman, yazının tamamı için bakınız; http://www.hayrettinkaraman.net/cek bu konu hakkındaki yorumu, okuyanın; bilgi, deneyim ve basiretine bırakıyoruz…

Yeni Dünya Düzeni’nde, Türkiye’nin enerji ve Petrol gerçeği, İşte hikayemiz (3)

Yeni bir dünya düzeni kuruluyorsa bu "enerji çağı" olacaktır.

İçerik özellikle üniversitede okuyan gençlerimiz için önemli bir arşiv niteliğindedir. Ülkemizin ekonomik ve siyasi meselelerini değerlendirirken el altında bulundurmalarını öneririz.

Tablolar eşliğinde buyurun uzun bir enerji, petrol yolculuğuna;

Türkiye’nin enerji ve Petrol gerçeği;

Sultan II. Abdülhamid oluşturduğu güçlü istihbarat örgütü ile dünyadaki değişimi yakından takip etmektedir.

1876 Yılı itibariyle Petrol giderek daha fazla alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Dünyada motorlu araçların yaygınlaşmasının yanında; İngilizler başta olmak üzere dönemin gelişmiş ülkeleri donanmalarının gemilerinden başlamak üzere ağır tonajlı taşıma araçlarını kömürden petrol tüketimine uygun hale getirmektedirler…

2. Sultan Abdülhamit bu gelişmeleri öğrendiğinde petrolün gelecekte stratejik bir silah olacağını bir tarafa not eder ve  not etmekle de kalmaz, Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi yönetiminde oluşturulan bir araştırma ekibine;

Başta Musul ve Bağdat havalisi olmak üzere Dicle ve Fırat nehirleri havzasında petrol taraması yaptırır.  Ve yapılan bu çalışmalar, 22 Ekim 1901′de Sultan II. Abdülhamid’e sunulur.

2. Abdülhamit son derece zeki bir yöneticidir. Osmanlı İmparatorluğunun gelecekte içine düşeceği durumu o günden öngörerek; Musul’da petrol tespit edilen arazilerini kişisel olarak satın alır. (*)

İngilizler o günlerde de ısrarla bu bölgeyi istemektedirler.

İngilizler ’in, I. Dünya Savaşı’nda Bağdat’ı almak için harcadıkları paranın yedi mislini Musul’a sahip olmak için harcamaları, bölgeye verilen  önemin derecesini  belirtmek için ayrıca değerlendirilmelidir.

Yapılan çalışmalarda 65 noktada petrol tespit edilmiştir; Diyarbakır, Mardin, Bismil, Hazro Çayı, Sinan, Batman çayı, Dicle, Midyat, Bedran, Bitlis Suyu (çayı),Tulan, Siirt, Botan çayı, Habur, Fındık, Cizre, Dehuk, Zaho, Habur çayı, Hakkari (Çölemerik), Ahmediye Bisan, Alkuş, Akra, Büyük Zap, Revanduz, Musul, Karakuş, Nemrut, Küçük Zap, Erbil, Köysancak, Altınköprü, Şargat, Hamrin Dağı, Kerkük, Taşhurmatı, Tavuk, Karadağ, Süleymaniye, Karadağ, Aksu, Tuzhurmatı, Kefri (Salahiye), Deli Abbas, Tikrit, Samara, Haso çayı, Narbin Suyu, Diyale Suyu, Ramadi, Felluce, Mendeli, Bakuba, Kazımiye, Bağdat, Museyyeb, Hılle, Kerbela, Hit, Fırat, Anah, El-Kadim,Ebu Kemal, Meydani (1)

**

TPAO Genel Müdür Vekili Mehmet Uysal Petrol gerçeğimizi anlatmaktadır;

“Hazar bölgesi petrol sistemi, Karadeniz’in altından Romanya’ya uzanıyor. Bu alanda Türkiye’nin petrol tarihini değiştirecek rezerv var. Bölgenin batısında doğalgaz, doğusunda petrol yer alıyor.” diyor.

Şirket, bir taraftan Karadeniz’in derinliklerindeki petrol rezervini tespit için yabancılarla ortaklık yaparken, diğer yandan üretime geçmek için çalışmalarını sürdürüyor.

…Devletin petrol arama şirketi, halen yurtiçi ve yurtdışı dahil günlük 90 bin varil üretim yapıyor, Türkiye’nin tüketimi ise 600 bin varil.

Uysal’a göre gelecek 15 yılda petrole ödenecek para 450 milyar doları aşacak.

Rakamın büyüklüğü, konunun önemini ortaya koyuyor. Söz konusu bölgede neden şimdiye kadar petrol sondajı yapılmadığı yönündeki eleştirilere, “Varil fiyatının 100 dolara çıkması, Karadeniz’de de arama-üretimi kârlı hale getirdi.” karşılığını veriyor.

TPAO, Kazakistan’dan Libya’ya kadar geniş bir coğrafyada petrol arama ve üretim faaliyetlerinde bulunuyor. Milli petrol şirketi, son dönemdeki ataklarıyla Türkiye’nin petrol ihtiyacını karşılamak ve petrol sektöründe uluslararası bir aktör olmak için çalışmalarına hız verdi.

Milli petrol şirketini yöneten isim, Karadeniz’in Türkiye’nin petrol tarihini değiştirecek bir potansiyeli olduğunu söylüyor.

Halen Diyarbakır-Adıyaman bölgelerinde yoğunlaşan petrol üretiminin ülke ihtiyacını karşılamaktan uzak olduğu bilgisini veren Uysal ;

“Bu bölgedeki üretim bizim stratejik ihtiyacımızı karşılayacak potansiyele sahip. Yani bu bölgede yapılan üretim acil durumlarda askerî amaçlı ihtiyaçlar, hastane, okul, gıda nakil gibi acil ihtiyaçların karşılanmasında kullanılacak petrolü karşılar. Bu açıdan çok önemli. Ancak, ülke ihtiyacını karşılayamaz.”  değerlendirmesinde bulunuyor.

Ancak  Karadeniz’de durum farklı. Uysal’a göre Türkiye’nin petrol ve gaz ihtiyacının önemli bir bölümü hırçın dalgalarıyla ünlü denizin altından karşılanacak.

…Azerbaycan’da 1990′lı yıllarda başladığımız çalışmalardan 12 yıl sonra üretime geçtik. Karadeniz’le de sınırlı kalmayacağız. Akdeniz ve Ege’de de çalışmalar sürüyor.” bilgisini veriyor.

Kazakistan ve Azerbaycan’da önemli arama-üretim tecrübesine sahip TPAO’nun Libya’da da 3 sahası var. Ayrıca, Irak ve İran’a yönelik projeler üzerindeki çalışmalar sürüyor. 25 kişilik ekip, İran’ın Pars bölgesindeki petrol ve gaz üretimi için teknik çalışma yapıyor.

Karadeniz’de doğalgaz üretimi sürüyor.

“...Karadeniz, Hazar petrol sisteminin parçası. Kamuoyunda en çok tartışılan ve merak edilen konuların başında;

-”Türkiye petrol zengini bir ülke mi?”sorusuna verilecek cevap geliyor.

“Bu sorunun cevabını verebilmek için öncelikle petrol jeolojisi konusuna hakim olmak ve petrolün yeraltındaki yapısını iyi bilmek gerekiyor. Petrol yeraltındaki süngerimsi kayalarda bulunuyor. Kıtaların çarpışma sürecinde bu süngerimsi yapı bozuluyor ve petrolün kayalarda tutunması zorlaşıyor. Türkiye’nin de yeraltı yapısı bu çarpışmalardan dolayı deforme olmuş, petrol taşıyacak yapılar bozulmuş. Halen petrol çıkarılan Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Basra Körfezi’nde yer alan petrol sisteminin son ucu. Az rezerv söz konusu.

Petrol daha çok Basra bölgesinde yer alıyor. Türkiye bölümünde fazla petrol yok.

Ancak Hazar Denizi petrol sisteminin yer aldığı halka Karadeniz’in altından Romanya’ya kadar uzanıyor. Asıl rezerv bu hatta yer alıyor.

…30 yıllık TPAO tecrübesine sahip teknokrat Uysal,

“Derin denizlerde petrol arama çok pahalı bir iş. Ama varil fiyatı 100 dolara dayanınca, buralarda da arama işi cazip hale geldi. Ayrıca teknoloji çok gelişti.

10 yıl önce 2 bin metrede petrol çıkaracak teknoloji yokken bu gün daha derinlere iniliyor.” açıklaması yapılıyor ve Hazar Denizi petrol sisteminin yer aldığı halkanın Karadeniz’in altından Romanya’ya kadar uzandığı ifade ediliyor… “(2)

 

TANER YILDIZ Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı konuşmaktadır;

“Yerel kaynakların tamamını kullanacağız…

“…Biz dışa bağımlılığımızı azaltmak için yerli ve yenilenebilir kaynaklarımızın tamamını harekete geçirmeyi hedefledik, bunun için adımlar atıyoruz. 2002 yılında 19 bin MW olan termik santral kurulu gücü 2011 yılında yüzde 75 artarak 34 bin MW’a çıktı.

-10 yılda 6 milyar ton kömür bulduk. Yerli kömürden 18 bin MW termik santral kurma potansiyelimiz var. En önemli yerli kaynağımız olan kömürden en yüksek faydayı sağlamak için modellerimizi kurduk. Kamuya ait kömür sahalarını elektrik santrali kurma amaçlı özel sektöre devrediyoruz. 2023’te tüm kömür potansiyelini kullanan bir Türkiye hedefliyoruz. Yenilenebilir kaynaklarımızın etkin kullanımı konusunda yaptığımız çalışmalar devam ediyor.

Dünyada madencilikte ilk 10 içerisindeyiz. Dünyada ticareti yapılan 90 çeşit madenden 77’si ülkemizde bulunuyor ve bunlardan 60’ını üretiyoruz.

2002 yılında 100 bin metre olan maden arama sondajı miktarı 2011 yılında 1.4 milyon metreye, 2002 yılında 607 milyon dolar olan maden İhracatı, 2011 yılında 3.5 milyar dolara çıktı.

2002 yılında 303 milyon dolar olan mermer ihracatımız, 2011 yılında 6 kata yakın artarak 1 milyar 680 milyon dolara çıktı.

Bor, hammaddesi ithal ürün olmayan, tamamen yerli ve üretilenin neredeyse tamamının ihraç edildiği bir madenimiz.

Bor kimyasalları ve eşdeğeri ürün üretimi 2002 yılında 436 bin ton iken, 4 kat artarak 1 milyon 800 bin tona ulaştı. Bor ihracatı 2002 yılında 136 milyon dolar iken, 2011’de 855 milyon dolara çıktı.

Bunun % 60’ı kar oldu.

Yenilenebilir enerjinin tüketim içindeki payını artırmak için yenilenebilir Enerji Yasası’nı çıkardık. Türkiye 10 yıl önce sıfır düzeyinde olan rüzgâr enerjisinde, Avrupa’da ilk 10’a girdi. 2002 yılında neredeyse yok düzeyinde olan rüzgar kurulu gücünü 2 bin MW’a çıkardık. Aynı şekilde rüzgarda olduğu gibi güneşte de bir ivme yakalayacağız.

…2023’e kadar enerji ihtiyacımızda doğalgazın, petrolün ve yenilebilirin payını yüzde 30’a, nükleer enerjinin payını da yüzde 10’a ulaştırmayı hedefliyoruz.

2023 yılına kadar 2 nükleer santralı hayata geçireceğiz, birinin de inşaatına başlayacağız ve ithal bağımlılığımızı azaltmış olacağız.

2023 yılına kadar yerli ve yenilenebilir kaynaklarımızın tamamını harekete geçirmiş olacağız.

-Türkiye, bölgesinde bir enerji üssü olma yolunda hızla ilerliyor. Yıllar yılı bitirilemeyen Bakü-Tiflis Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı’nın inşasını bitirdik; Azeri, Kazak ve Türkmen petrolünü Türkiye üzerinden dünyaya ulaştırdık.

-Bakü-Tiflis- Erzurum (Şahdeniz) Doğalgaz Projesi’ni hayata geçirdik. Şahdeniz Doğalgaz Boru hattı ile sadece Türkiye’nin ihtiyacı olan doğalgazı tedarik etmekle kalmadık, AB ülkelerinin de bir kısım ihtiyacını karşılamış olduk.

-Türkiye-Yunanistan Doğalgaz Boru hattı ile Güney Avrupa Gaz Ringi Projesi’nin ilk ayağını tamamladık ve komşu ülkeye gaz ihraç etmeye başladık. Azeri doğalgazını Türkiye’ye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak olan Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi’nin (TANAP) ilk adımını Azerbaycan ile attık.

-Nabucco Projesi’ne verdiğimiz destek sürüyor. Proje, TANAP’ın tamamlayıcısı olarak, Batı Nabucco İsmiyle Bulgaristan sınırından Avrupa içlerine kadar uzanan bir boru hattı şeklinde hayat bulabilir. Irak –Türkiye Doğalgaz Boru Hattı Projesi için mutabakat zaptı imzaladık.

-Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı Anlaşması’nın süresini 20 yıl uzattık. Ülkemizin elektrik sistemini Avrupa elektrik sistemi ile senkron hale getirdik.

-Nükleer enerji santralları kurma sürecimiz devam ediyor. Akkuyu NGS Elektrik Üretim A.Ş. 2011 yılı sonunda 700 milyon dolarla ilk sermaye girişini yaptı.

-Rusya’ya nükleer mühendislik eğitimine ilk öğrenci grubumuzu gönderdik. Her yıl 75 öğrencimizi, toplamda 600 öğrencimizi göndereceğiz. Sinop’a kurulacak 2. Nükleer santral için dört ülkeden birini seçeceğiz.

…Denizlerde petrol aramacılığında atağa kalktık. Kendi petrolümüzü bulmak için kendi sismik arama gemimizin inşasına başladık. Türkiye’nin %ıoo yerli sismik gemisi olacak.

…Şuanda enerjide Özel sektörün payı yüzde 60’lar civarındadır. 2023 yılında inşallah yüzde 75’lere çıkacak. (3)

 

“Enerjiye mecburuz

20. yüzyılın bütün savaşları Pazar paylaşım savaşlarıydı. 21. Yüzyılın savaşları ise enerji kaynaklarını denetleme savaşları olarak şekilleniyor.

Her ülkenin belli bir enerji hassasiyeti vardır ve olmalıdır; fakat Türkiye’nin enerji hassasiyeti, cari açığının neredeyse tamamı enerji ithalatından kaynaklandığı için her ülkeden daha yüksek olmalıdır.

Ancak toplum olarak hala seyirci gibiyiz. Tezelden uyanmazsak sürprizler olabilir.

Dünya enerji üretimi ve tüketimi bakımından kritik bir eşiğe geldi. Devletlerin politikaları, siyasal krizler ve ülkelerin ekonomik gelişme kapasiteleri enerji sorununa düğümlendi.

Enerji üretim ve tüketiminde belli bir çerçeve oluşmuştu; günümüzde sorun bu çerçevenin değişime zorlanmasından kaynaklanıyor. Yaşadığımız uluslararası sarsıcı gelişmelerin, savaşların temelinde enerji paylaşımını yeniden düzenleme çabası var.

Enerjide her ülkenin kendine özgü bir politikası olmak zorunda; çünkü hiçbir ülkenin enerji kaynakları, bunlar üzerindeki hakimiyeti, uzun vadeli enerji sözleşmeleri ve angajmanları bir diğerine benzemiyor.

Son yıllarda bazı ülkelerin enerjide dışa bağımlılığı yoketmeye veya azaltmaya yönelik politika değişikliğine gittiklerini gördük. Bunun da sınırları var  ve esas itibarıyla ülkelerin ortak çabası, enerji arz güvenliğini 10-20-30 yıl gibi zaman dilimleri için garanti altına almaya odaklanıyor.

Türkiye’nin yerel enerji kaynakları çok yetersiz. Petrol ve doğalgaz gibi fosil enerji kaynaklarında mutlak bir dış bağımlılığı var. Bu yüzden ulusal ekonomisi sürekli zararda ve bu zararını dış borçla kapatıyor.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Enerji ithalatımızı saymazsak cari açığımız olmayacak, dış ticaretimiz başa baş gelecek” dedi. (4)

 

Tablo 1;

KAYNAKLARA GÖRE DÜNYA VE TÜRKİYE ELEKTRİK ÜRETİMİ

Kaynaklar…………………………..Dünya …………………….Türkiye

Petrol………………………………….%5.5………………………..%1

Doğalgaz ……………………………%21,3 ………………………%46,2

Kömür ………………………………..%41,0………………………%25,9

Hidro ………………………………….%15,9………………………%24,4

Nükleer ………………………………%13,5………………………%0

Diğer (Yenilenebilir vb.) …………%2,8……………………….%1,9

TOPLAM …………………………20.281 kWh……………212 Milyar kWh

 

Tablo 2;

KAYNAKLARA GÖRE TÜRKİYE’DE ELEKTRİK ÜRETİMİ

Kaynaklar ………………………………..Üretim(GWh)…………   Pay

Doğalgaz ……………………………………98.144…………………%46.2

Linyit ……………………………………….39.942………………..%16,9

İthal Kömür………………………………. 14.531………………….%6,8

Taşkömürü………………………………….3.588………………….%1,7

Petrol………………………………………….2.143…………………..%1

Asfaltit………………………………………..0.984…………………%0,5

TERMİK TOPLAM……………………….155.827………………….%73,2

HlDROLİK TOPLAM……………………..51.796…………………..%24,4

Rüzgar………………………………………..2.916…………………..%1,4

Jeotermal……………………………………0.668……………………%0,3

Yenilebilir+Atık……………………………0.458…………………..%0,2

YENİLENEBİLİR TOPLAM………………3.584…………………..%0,5

DIŞ ALIM TOPLAM………………………..1.143………………….%100

TOPLAM……………………………… …212.351 Kwh (Milyar) (**)

 

“Neyimiz var neyimiz yok

Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılıktan kurtulması Olanaksız. Böyle bir ülke zaten dünyada yok. Bağımlılığın oranı önemli. Çünkü enerjide ulusallaşma oranını sahip olunan kaynaklar belirliyor.

Türkiye’nin ispatlanmış enerji rezervleri şöyledir:

Tablo 3;

Rüzgar çok verimli: 8.000 MW (orta verimli – 40.000 MW)

Kömür linyit:……………………………………….12,4 milyar ton

Taşkömürü:…………………………………………1.33 milyar ton

Jeotermal……………………….31.500 MW  (elektrik için- 650 MW )

Su…………………………………………………..130 Milyar KWh/yıl

Güneş…………………………33 Mtep/yıl (muhtemel- 47  Mtep/yıl(*)

Doğal Gaz…………………………………………..8 milyar m3

Asfaltit          ……………………………………..82 milyon ton

Petrol……………………………………………….43 milyon ton

Biyokütle………………………………………….8.6 Mtep/yıl

Yerli potansiyelimizin tamamını kullanabildiğimiz noktaya geldiğimiz zaman Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığı yüzde 50+50 olabilecektir.

Enerjide bağımlılıkla ‘yenilenebilir’ savaş Tablo 3 bize yenilenebilir enerji kaynakları konusunda Türkiye’nin potansiyelinin sınırlarını göstermektedir:

Hidrolik : Elektrik üretiminde su 1980 öncesi başat kaynaklardandı, zamanla geride kaldı. Türkiye’de hidroelektrik santrallerde yılın 8760 saatinin 3854 saatinde elektrik üretimi yapılabilmektedir.

Hidrolikte kurulu güç potansiyelimiz 36 bin MW, kurduğumuz ise 16.934 MW’dir. Kapasite faktöründe üst sınır yüzde 44 olan hidrolikte halen yüzde 34’ünü kullandığımız potansiyelimizin 2023’te tamamını kullanarak 130 milyar kWh hidroelektrik üreteceğiz.

Türkiye’nin toplam elektrik üretiminde hidroelektriğin payı 2006’da yüzde 25.1, 2007’de yüzde 18.7, 2oo8’de yüzde 16.88, 2009 yılında yüzde 18.4 olarak gerilemişti. 2011 ve 2012’de yapılan yoğun özel sektör yatırımlarıyla süreç tersine çevrildi, 2011’de yüzde 24’ü aştı.

Rüzgar enerjisi: Bağımlılığı azaltacağımız alanlardan biri olan rüzgar enerjisinde gecikmeli de olsa umutlu bir başlangıç yapma noktasına geldik. Bu enerji kolu lisanssız enerji yatırımının da gözdesi olabilecektir. Rüzgârda kurulu güç potansiyelimiz 48 bin MW, kurulu gücümüz ise bunun yaklaşık 30’da biri; 1.587 MW’dir. Sektörün bu kolunda kapasite faktörü üst sınırı Türkiye’de yüzde 30’dur; 2023 yılı kurulu güç hedefi 20 bin MW’dir.

Rüzgâr enerji santrallerinin ortalama verimli çalışma süresi 20 yıl, sistemin kullanım ömrü ise 30 yıl civarındadır.

Güneş enerjisi: Isıl enerji bakımından Türkiye’de verimli Kaynak olan güneş elektrik üretimi için 50 bin MW’lik bir kurulu güç potansiyelini ifade etmektedir ama kurulu gücümüz sıfırdır. Kapasite faktöründe üst sınır yüzde 20’dir ve 2023 yılında 600 MW kurulu güç hedeflenmektedir. Üretimin bu dalında teknolojik yeterlilik uzun zaman alacaktır.

**

Yukarıdakilerden anladığımız enerji konusunun, ülkemizin birinci sorunu olduğudur.

Şimdi, Gelişmiş ülkelerin, Yeni bir Dünya Düzeni derken, neleri kastettiklerini daha iyi kavrayabiliriz.

Devam edecek…

Kuyuya iniyoruz…

Resim; dunyabulteni.netPaylaş

(*) Osmanlı Devleti isteksizce de olsa 1867 yılında yabancıların emlak edinmelerine dair kanunu çıkartmak zorunda kalmıştı. Bu tarihten sonra yabancılar hızla imparatorluk genelinde arazi satın almaya başlarlar. II. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra özellikle Bağdat ve Musul vilayetlerindeki arazileri kendi adına tapulamaya başladığı görülür. Aslında Abdülhamid’in bu yaklaşımı, büyük devletlerin imparatorluk coğrafyasında izledikleri emperyalist yaklaşıma karşı aldığı siyasi bir tedbirdir. Zira Abdülhamid’in satın aldığı arazilerin büyük bir kısmında zengin petrol yatakları bulunmakta ve bölge bugünde olduğu gibi büyük devletlerin iştahını kabartmaktaydı. Ola ki bölgenin yabancı bir devlet tarafından ele geçirilmesi durumunda, padişaha tapulu olan arazi şahsi mülkiyet statüsünde olduğundan bir şey yapılamazdı. Padişahın ölümü halinde de miras hukukuna göre yine hanedanda kalacaktı. Osmanlı’nın son döneminde içinde bulunduğu ortamı düşündüğümüzde, yabancı işgaline karşı bundan daha etkili bir çözüm bulunamazdı. Zaten Abdülhamid bölgedeki arazilerin kendi adına tapulanmasının nedenini açıkladığı iradelerinde, bunların yabancıların eline geçmemesinin sağlanması olduğunu belirtmiştir. (Bu konuda geniş bilgi; “Arzu Terzi, Abdülhamid’in Mirası : Petrol ve Arazi, İstanbul: Timaş Yayınları 2009”

(**)“KobiEfor” Kasım 2012 sayısı

(1) http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-19789-34-2-abdulhamidin-petrol-haritasi.html  6 Kasım 2006 / HAŞIM SÖYLEMEZ (Dr. Orhan Koloğlu)

(2) İsmail Altınsoy – Enerji muhabiri-Zaman Gazetesi - 27 Aralık 2007

(3) Kasım 2012 “KobiEfor” dergisi, sahife 23

(4) Kasım 2012 “KobiEfor”, sahife, 21