Çok iyi anlaşıldı; Çarpık “Gelişmiş Batı” Türkiye ve İslam ülkelerinde demokrasi istemiyor (2)

İki uzman ; “Cehalet’in, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırdığını” iddia etmiştir.

 

 

Üç ağaç için 7 saat, “İç Savaş” mesajı ile dünyaya canlı yayın yapan CNN ve Batı medyası,  Darbeciler tarafından milletin kemikleri kırılır, b.. yedirilir, binlerce insan (Faili meçhul!) öldürülürken nerededir?

Herhalde  -yaptıklarını boşaltmak için- kenefte olmalıdır!

 

Batı Türkiye ve İslam ülkelerinde neden demokrasi istemez?

Bunun çok basit bir cevabı vardır; Yabancı ülkeler ve şirketler, sömürülecek hedef ülkelerle bir anlaşma yaparken, karşısında bir halk yönetimi,  bir halk meclisi mi görmek ister,  bir diktatör mü?

-Elbette bir diktatör!

İşini bir kişi ile görme imkanı varken, neden halk meclisi, medya, yargı, kanaat önderleri ile uğraşasın?

Burada, hiçbir şekilde bir bahane, “Ama!” yoktur.

Ülkelerin başına ne zaman diktatörler gelmişse  halklar, yoksul kalmaları bir yana, daima ezilmişlerdir.

Yakın tarihimiz bunun acı örnekleri ile doludur;

1908-1909 ve sonra gelen yıllarda yaşananlar!

1960, 1980, 1997, 2003, 2004, 2007’de olanlar neyin göstergesidir?

Özellikle NATO’ya (Rus, ABD ve İngilizlerin tezgâhı ile) girildikten sonra, bu ülkede onların izni olmadan bir darbe yapmak, bir cunta oluşturmak mümkün müdür?

Elbette değildir.

Bunun en son örneği, Mısır ve Seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi’ye yapılan darbedir.

En büyük gerekçe, “Radikal İslamcılar başa gelir!” iddiasıdır. O halde, seçilmiş başkan, başbakan, hükümetler düşürülmelidir.

Medya nasılsa ellerindedir; önce El Kaide veya Taliban benzeri (radikal görünümlü) örgütler oluşturulur ve amaçlar doğrultusunda kullanır, hedeflenen işler tamamlanınca, kulllanılan insanlar, “insanlık düşmanı!” ilan edilerek, birer propaganda aracı haline getirilir.

Ve beyin yıkama yayınları başlar;

-Radikal İslamcılar geliyor,  iktidara geldiklerinde hepinizi  kıtır kıtır kesecekler!”

Bu mesaj, en küçük olaylar dahi çarpıtılarak ve sıkça tekrar edilirerek,  kontrol ettikleri medya aracılığı ile, gerek kendi,  gerekse dünya kamuoyunu’na 7 gün 24 saat servis edilir.

Yayın konusu devletler genelde; Pakistan, Afganistan, Suudi Arabistan veya İran’dır.

Sık sık yapılan ve tekrar edilen  yayınlardan örnekler;

-“80 yaşındaki (Müslüman) dede, torunu yaşındaki çocukla evlendi!”

-“Taliban, yüzleri ve kolları açık olan kadınlara kezzap attı!

-“Radikal islamcılar pala ile insanların başlarını uçurdu…” vb.

-Menemen’deki Kubilay olayı da bu kapsamdadır.  Beyin yıkamak için uzun yıllar gündemde tutulmuştur, tutulmaktadır.

İnsanın olduğu her yerde, insanlara özgü olaylarda olacaktır. Bu İslam ülkeleri için de geçerlidir, Hıristiyan veya diğer inanışlar için de…

Batıdan yayılan (çocuklarla da ilgili) porno ile, Uzakdoğu’da, Asya’da teşvik edilen fuhuş sektörünü önlemek adına neden, 7/24 yayın yapılmaz veya bu yayınlar görülmez?

Bunlar birer istismar, insanlık ayıbı, dramı değil midir?

Dünya üzerinde bir milyara yakın insan aç, üç milyara yakın insan da zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır.

Neden yalnızca hammadde, petrol, elmas vb değerlere sahip İslam ülkelerindeki çarpıklıklar işlenmektedir?

Dünya üzerinde kötülükler sadece bu ülkelerde mi olmaktadır?

İnsanlığa yararlı olmak istiyenler, bu konularda  samimi iseler, tüm insanlığın sorunu ile ilgilenir, işine gelenleri, veya işine gelenlerden cımbızla seçtiklerini gündeme taşımazlar.

Daha fazla kazanmak adına çevreyi ve insanları katleden (sözde) gelişmiş batılılar, taraflı yayınlarla yukarıdaki gerçekleri kendi halklarından da gizlemektedirler.

Eğer; “Demokrasi, “halkların yönetime katılması” anlayışı, batı dünyası için iyi ise, bunlardan tüm milletler gibi İslam ülkeleri de yararlanmalıdır.

Özellikle de zengin yeraltı kaynaklarına (petrol-dogal gaz vb) sahip olan  İslam ülkeleri neden diktatörler tarafından yöneltilmekte, yönetilmesine çanak tutulmaktadır?

Batı Medeniyetinde açıkça ilan edilen iki temel anlayış vardır;

-“Herkes kendi hakkını kendi korumalıdır”

-“Kazanmak için her şey (her yol) mubahtır.

Bu doğrultuda, birileri sizi sömürmek, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istediğinde; bu haksızlığa ve sömürüye karşı dikkatli, uyanık olmak zorunda olan hedef ülkeler ve insanlarıdır.

Hiçbir batılı ülke, diğerlerinin çıkarını -samimi manada- korumamakta ve onlar için doğru olanı uygulamamaktadır.

Bizlerde açıklananlar doğrultusunda   Hayal aleminde yaşamayacak;

Ya Gelişmişler gibi çok okuyacak, ihtiyacımız olan bilgi-teknolojiyi üreterek, kendimizi kullandırmayacak, sömürtmeyeceğiz,

Ya da okumayacak, canımıza okumalarını, sömürmelerini,

-“Öküzün trene bakması” misali seyretmeye devam edeceğiz.

Karar sizin;

İşte “Gezi Parkı!”

İşte, Hırsızın dönen çarkı!

Sonlandırırken bugün yayınlanan bir haberi paylaşıyoruz;

Deutsche Bank tehdit etti..

Türkiye’de 2001 ve 2008 krizinin mimarlarından Alman Deutsche Bank, “Merkez Bankası faiz yükseltmezse TL’de değer kaybı durmaz” açıklaması yaptı. Döviz rekor kırdı

Gezi Parkı olayları ve ABD Merkez Bankası Fed’in “faiz artırımı” açıklamalarıyla son bir aydır adeta diken üstünde duran Türkiye piyasalarına yönelik yabancı yatırımcılardan gelen “telkin” açıklamaları “tehdit” boyutuna ulaştı

2001 ve 2008’i tetikledi

2000 yılının sonbaharında “Türkiye’de kısa vadeli faizler yükselecek, piyasadan çıkın” raporu yayımlayarak, Demirbank’ın batmasına ve ardından Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizinin yaşanmasına neden olan, 2008’de “Türkiye 120 milyar dolar bulamazsa batar” diyerek çalkantıların büyümesine neden olan Alman devi Deutsche Bank, bu kez de Merkez Bankası’nın faiz artırmaması durumunda TL’deki değer kaybının durmayacağını iddia etti…” (1)

 

Resim;http://www.tumblr.com’dan alınmıştır.

(1)Yazının tamamını aşağıdaki web adresinden okuyabilirsiniz; http://www.taraf.com.tr/haber/deutsche-bank-tehdit-etti.htm  (Taraf – 13.07.2013)

Tunuslu Muhammed Buazizi Ortadoğu’da, Mısır’da yüzyılın hesaplaşmasını başlatmıştır (1)

Arap Baharı’nın başlamasına neden olan Tunuslu Muhammed Buazizi, Sekiz nüfuslu yoksul ailesini seyyar satıcılıkla geçindirmeye çalışan oğluydu…

Avusturya Veliahdını öldürerek I.Dünya savaşını başlatan Sırplı Princip ile Arap Baharı’nı başlatan Tunuslu Buazizi, dünyanın dengelerini değiştirebileceklerini hayal dahi etmemişlerdir.

Genç Sırplı’nın, Veliaht ve eşini öldüren iki el ateşi; imparatorlukları haritadan silmiş, güç dengelerini değiştirmiş, dünyada bir “yeni düzen” oluşmasına neden olmuştur.

Arap Baharı ’da muhtemelen böyle bir sonucu doğuracaktır.

Savaşlar ve devrimler gerçeğinde oluşan şartların sonucudur.

Çıkan bir kıvılcım veya iki el ateş, olayların başlaması için sadece bir işaret fişeğidir.

26 Yaşındaki Tunuslu yoksul genç Muhammed Buazizi de; 1914’de yaptığı iki el ateş ile Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olan 20 yaşındaki Sırplı Gavrilo Princip gibi, Ortadoğu’da son yüzyılın hesaplaşmasının görüleceği sürecini başlatmıştır.

“Tunuslu Buazizi, Sekiz nüfuslu bir ailenin basit bir seyyar satıcıydı oğluydu, babasını o üç yaşındayken kaybetmiş, liseden terk ve bir süredir iş bulamıyordu.

Ailesinin geçimini Sidi Buzid şehrinin sokaklarında meyve sebze satarak sağlıyordu.

Zaten 10 yaşından beri bu mesuliyet onun omuzlarındaydı.

Tek geçim kaynağı olan tezgâhına zabıtanın el koymasına tepki gösterdi.

Tezgâhını geri istedi, vermediler…

İsyanını kendisini şehrin meydanında ateşe vererek gösterdi.

O ateş… Şimdi bütün Arap dünyasını kasıp kavurmaya devam ediyor.

Yalnızca kendi ülkesinin (Tunus’un) diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali’yi değil,

Mısır durdukça o da ölene kadar orada kalacak diye düşünülen Hüsnü Mübarek’i,

Arap dünyasının en uzun ömürlü diktatörü Muammer Kaddafi’yi,

Yemen’de Ali Abdullah Salih’i koltuğundan etti,

Suriye’de Beşşar Esed’i ise iki yıldır koltuğunda sarsılıyor.

Bütün bu rejimlerin devrilişinin bir seyyar satıcı-zabıta kavgasından çıktığına inanmak zor. Ama gerçek bu.

Elbette Muhammed Buazizi de tıpkı Princip gibi bir semboldü.

Zira Arap Baharı için de, tıpkı I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi şartlar olgunlaşmıştı, zamanı gelmişti. Derler ki

“Zamanı gelen bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur.” (1)

2010 ARALIK

17 Aralık  Tunus’ta seyyar satıcı Muhammed Buazizi kendini ateşe vererek Arap Baharı’nın kıvılcımını yaktı. Tunus’ta protestolar başladı.

- 29 Aralık Tunus Devlet Başkanı Ben Ali protestocuları cezalandıracağını söyledi.

2011 Ocak

- 04 Ocak Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendini yakması sonrası olaylar yayılıyor.

- 09 Ocak Tunus’ta protestolar devam etti, polisin müdahalesinde ölenler oldu.

- 12 Ocak Tunus’ta sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Fransa Dışişleri Bakanı Michele Alliot-Marie, Tunus’taki olayları“güvenlik sorunu” diye nitelendirerek Devlet Başkanı Bin Ali’yeFransız güvenlik güçlerinden destek gönderilmesini teklif etti.

- 14 Ocak Libya Lideri Kaddafi Tunus’taki protestoları kınadığını duyurdu.

Ürdün’de protestolar başladı.

– 15 Ocak Tunus Lideri Bin Ali ülkeden kaçıp Suudi Arabistan’a sığındı.

– 23 Ocak Yemen’de rejimi protesto gösterileri başladı. Tevekkül Karman dahil 19 muhalif tutuklandı.

– 24 Ocak Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy,  Fransa’nın Tunus’ta hata yaptığını kabul ederek geçici hükümete destek önerdi.

– 25Ocak Mısır’da ilk koordine gösteriler başladı, Kahire sokakları karışıyor.

Hillary Clinton: “Mısır’daki Mübarek yönetimini desteklemek ya da desteklememekle ilgili herhangi bir mesaj göndermek istemiyoruz.”

– 16 Ocak Mısır’da polis göstericilere gazla müdahale etti, yüzlerce gösterici tutuklandı.

– 27 Ocak Mısırlı siyasetçi Muhammed El Baradei Mısır’a dönerek göstericilere destek verdi.

Yemen, Sana’da binlerce gösterici Ali Abdullah Salih’in gitmesi için gösterilere başladı.

– 28 Ocak Mübarek ilk televizyon konuşmasında, durumu yatıştırmaya çalışan mesajlar verdi ama gösteriler devam etti. En az 25 kişi öldü.

– 29 Ocak Mısır’da Mübarek’in ilk tavizi. Mübarek hükümeti görevden alıp ilk kez bir başkan yardımcısı (Ömer Süleyman) atadı, ölenlerin sayısı o gün itibariyle yüze ulaştı.

Başbakan Erdoğan-ABD Başkanı Obama telefon konuşması,  Erdoğan: “Mısır’da meşru ve doğal taleplerin karşılanması hususunda hem fikir olduğumuz teyit edilmiştir.”

-31 Ocak Mısır ordusu, “göstericilere ateş etmeyeceğini” açıklayarak ilk kez tavır koydu.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, Wall Street Journal’a demeç veriyor:  “Arap Baharı’nın Suriye’de en ufak bir etkisi olmaz.”

2011 Şubat

– 01 Şubat Başbakan Erdoğan, Mısır Lideri Hüsnü Mübarek’i görevi bırakmaya çağırdı: “Hepimiz faniyiz. Baki olan gök kubbe altında hoş bir sada bırakmaktır.”

Ürdün Kralı Abdullah hükümeti feshetti. Başbakanlığa Maruf Bakit’i atadı.

BM, Tunus’taki ayaklanmalarda en az 219 kişinin öldüğünü açıkladı.

Mısır’da Tahrir Meydanı’nda yüzbinlerce kişi devlet başkanının istifasını istedi.

Hüsnü Mübarek ikinci hamlesini yapıyor. Bir sonraki seçimlerde (eylül) görevi bırakacağını açıkladı.

– 02 Şubat Tahrir’deki göstericilere develi-coplu saldırılar. Mübarek iktidardan çekil çağrılarını reddediyor.

– 04 Şubat Kahire’de “Görevden Ayrılış Günü” başlıklı dev protesto gösterileri yapıldı.

Mısır’da iktidardaki Ulusal Demokratik Parti’nin üst düzey yönetim kadrosu “iyi niyet gösterisi” olarak istifa etti.

– 05 Şubat Mısır’da Müslüman Kardeşler örgütü, hükümetle müzâkere kararı aldı.

– 06 Şubat Türkiye’den Suriye liderine ilk uyarılar: Asi Nehri Üzerinde planlanan dostluk barajının temel atma töreninde Başbakan Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’i reformlar için elini çabuk tutması için uyardı.

– 10 Şubat ABD’den Mısır liderine önemli mesaj: Başkan Obama Mübarek’ten “demokrasi yolunu açmasını” istedi.

Mübarek üçüncü kez kameralar karşısında: “Eylül’e kadar görevde kalacağım.”

11 Şubat 18 günlük gösterilerin ardından Hüsnü Mübarek görevi bıraktı.

18 günlük devrim sürecinin resmi bilançosu 846 ölü. Mısır başsavcısı, üç eski bakan ve iktidar partisinin eski bir yöneticisi hakkında yolsuzluk soruşturması başlattı.

13 Şubat Mısır Yüksek Askeri Konseyi parlamentoyu feshedip anayasayı askıya aldı.

14 Şubat iran, Yemen, Bahreyn ve Mısır’da gösteriler sürüyor.

16 Şubat Libya Bingazi’de gösteriler başladı.

– 18 Şubat Bahreyn’de silahsız göstericilere polis ateş açtı, bir kişi öldü, onlarcası yaralandı.

– 20 Şubat Libya’daki Türk vatandaşları tahliye edilmeye başladı.

– 21 Şubat Bingazi muhaliflerin eline geçti.

– 22 Şubat Libya lideri Kaddafi, “Çekilmeyeceğim, savaşacağım,” diyor.

– 23 Şubat Libya’dan 1516 Türk daha gemilerle Marmaris’e getirildi.

İsviçre Kaddafi’nin banka hesaplarının dondurulmasına karar verdi.

– 25 Şubat NATO Genel Sekreteri Ander Fogh Rasmussen, NATO Konseyi’ni Libya’daki durumu görüşmek üzere acil toplantıya çağırdı.

ABD, Libya’ya ambargo koydu.

Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy Ankara’da.

Libya’da muhalifler, başkent Trablus’a 50 km uzaklıktaki Zaviye kentini ele geçirdi.

Tunus’ta hükümet istifa etti.

Devrik lider Bin Ali’ye Fransa’dan destek gönderilmesini teklif etmiş olan Fransa Dışişleri Bakanı Michele Alliot-Marie istifa etti, yerine Alain Juppe getirildi.

– 28 Şubat ABD, Libya açıklarında savaş gemileri konuşlandırıyor.

Başbakan Erdoğan: “NATO’nun Libya’ya müdahalesine karşıyız, NATO’nun Libya’da ne işi var.’

2011 Mart

Başbakan Erdoğan, Kaddafi’yi “yönetimi devretmeye” çağırdı.

-02 Mart Ahmet Davutoğlu: Ortadoğu’da yüzyılın hesaplaşması yaşanıyor.

Obama, Kaddafi’nin meşruiyetini kaybettiğini ve koltuğunu bırakması gerektiğini söyledi.

-04 Mart Bahreyn’de Sünni-Şii çatışması.

-05 Mart Suudi Arabistan, ülkede her türlü protesto gösterisini yasakladı.

Libya’da muhalif güçler Bingazi’yi ele geçirdi.

-06 Mart Türkiye, 3000 Mısır vatandaşını Libya’dan İskenderiye’ye tahliye etti.

Suriye’nin Dera kentinde duvarlara “Halk Rejimin Devrilmesin İstiyor” yazan çocuklar tutuklandı.

Mısır’da İssam Şerif başkanlığındaki hükümet göreve başladı.

NATO savunma bakanları, Libya krizini konuşmak üzere toplandı.

Fas Kralı Muhammed, anayasal reform programını açıkladı.

Suriye’de Dera’da olaylar, Duvarlara muhalif yazılar yazan çocukların gözaltına alınıp darp edilmesiyle protestolar başladı.

-17 Mart Suriye’nin Dera kentinde binlerce kişinin katıldığı yönetim karşıtı ilk gösteri.

-18 Mart Libya muhalefeti Ankara’da toplandı.

-Paris’te Libya Toplantısı düzenlendi. Nicolas Sarkozy, bu toplantıya Türkiye’yi davet etmedi.

-Fransız ordusuna bağlı savaş uçakları, Libya toprakları üzerinde keşif uçuşu yaptı.

-19 Mart BM kararıyla ABD, Fransa ve İngiltere; Libya üzerinde hava taaruzuna başladı.

Mısır’da Anayasa referandumu, Referandum yüzde 77 oyla kabul edildi.

22 Mart Fransa içişleri bakanı, Libya’ya karşı yapılan Batı müdahalesini “Haçlı Seferi” diye nitelendirerek övdü.

-23 Mart Türkiye, BM’nin Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetleme görevine bir gemi ve bir denizaltıyla katılacağını bildirdi.

-24 Mart Hükümet Libya’da istikrar ve güvenliğin yeniden tesisine yönelik uluslararası çabalara TSK’nın da katkıda bulunabilmesi için TBMM’den 1 yıllığına “sınırsız” yetki aldı.

-25 Mart Libyalı muhalifler Ankara’da toplandı.

-27 Mart NATO üyeleri, BM Güvenlik Konseyi’nin Libya hakkında aldığı kararların bütün unsurlarıyla NATO tarafından üstlenilmesi konusunda anlaştı. Gönüllüler Koalisyonu misyonu sona eriyor. Fransa’nın elindeki inisiyatif NATO’ya geçiyor.

-28 Mart Başbakan Erdoğan, Irak Başbakanı Nuri El Maliki ile görüştü.

-29 Mart Başbakan Erdoğan, Mesut Barzani ile görüştü.

-30 Mart Londra’daki Libya toplantısında “Libya Temas Grubu” kuruldu. Türkiye, Arap Birliği ve Afrika Birliği “temas grubu” yer alacak. Böylece bölgesel inisiyatif vurgusu belirgin hale getiriliyor.

2011 NİSAN

-3 Nisan Beşşar Esed, Adil Sefer’i yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi.

Akdeniz’de Türkiye’nin gövde gösterisi: Misrata Operasyonu. Türkiye, Libya’nın Misrata bölgesinde bulunan yüzlerce yaralıyı kapsamlı bir kurtarma operasyonu ile Türkiye’ye getirdi.

-4 Nisan Yemen Taiz’de, üniformalı ve sivil polis göstericilere ateş açtı: 12 ölü, 400 yaralı. ABD’nin Salih’in gitmesini istediği yönünde haberler var.

NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen Ankara’da, Erdoğan ve Davutoğlu ile görüştü.

5 gündür Misrata açıklarında bekleyen Ankara Feribotu’nun Misrata ile Bingazi limanlarından yaralıları alabilmesi için, Libyalı muhalifler ve Kaddafi yanlıları geçici ateşkes ilan etti. Türkiye’ye dönüşe geçen feribotu korumak üzere 12 tane F-16 uçağı kontrol uçuşu yaptı.

Yemen, Taiz’de yeni protestolar, yüzlerce yaralı. Hükümet Riyad’da barış görüşmelerine başlamayı kabul edeceklerini açıkladı.

-6 Nisan Davutoğlu Şam’da Beşşar Esed ile üç saat görüştü. Davutoğlu’nun Esed’den talepleri: “Olağanüstü hali kaldır. Kimliksiz Kürtlere vatandaşlık ver. Siyasi partiler yasasını değiştirerek Baas Partisi’nin tekelini kaldır ve orduyu halk ile karşı karşıya getırme.

-7 Nisan Beşşar Esed, Haseke bölgesinde yaşayan Kürtlere vatandaşlık haklarını geri verdi.

Erdoğan Libya için bir “yol haritası” açıkladı.

-8 Nisan Yemen başkanı Salih, Körfez ülkeleri tarafından hazırlanan barış planından geri adım attı.

Suriye’de protestolar ülkenin ikinci büyük kenti Halep’e sıçradı.

-9 Nisan Suriye, Dera’de o güne kadarki en büyük protestolar yapıldı, en az 22 kişi öldürüldü.

-10 Nisan Bakan Davutoğlu, Kahire’de Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa, Mısır Başbakanı İssam Şeref ve Dışişleri Bakanı Nebil El Arabi ile görüştü.

-15 Nisan Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, yeni kabineye hitap ettiği konuşmasında, OHAL yasasının kaldırılma¬ sına ilişkin çalışmaların en geç gelecek hafta içinde tamamlanacağını söyledi.

Esed’in o gün yapacağı konuşma için Türkiye kendisine bir metin hazırlayıp göndermişti ancak Esed o metnin tamamını okumayı göze alamadı.

-28 Nisan Libya’da NATO güçleri 12 isyancıyı öldürdü.

MGK toplandı. Suriye ve Libya’yı konuştu.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, başbakanın özel temsilcisi olarak birkaç saatliğine Şam’a gidip döndü. Toplantısı devam eden MGK’ya bilgi verdi. Heyet, Şam’da Başbakan Adil Sefer ile de görüştü. DPT Müsteşarı Kemal Madenoğlu da altı kişilik heyetteydi.

Davutoğlu-Hillary Clinton telefon görüşmesi.

-29 Nisan Suriye’de gösteriler Şam’ın dış mahallelerine ulaştı.

Suriye’den Türkiye’ye ilk göç başlıyor. Dışişleri Konutunda, Davutoğlu’nun başkanlığında acil Suriye zirvesi yapıldı. Zirve, Suriye’nin Cisr eş Şuğur ve çevresindeki köylerden Yayladağı sınırına 252 kişinin (146 erkek, 44 kadın, 62 çocuk) gelmesi üzerine yapıldı.

2011 MAYIS

-03 Mayıs Tayyip Erdoğan: “Libya meselesinde artık söz tükenmiştir. Kaddafi’nin iktidarı derhal bırakması insani ve vicdani sorumluluğudur.”

-05 Mayıs “Libya Temas Grubu”nun Roma’daki ikinci toplantısında Davutoğlu-Clinton görüşmesi.

-ABD Başkanı Obama,Ortadoğu’daki gelişmelere dair en kapsamlı konuşmasını yaptı: “Halkların barış ve özgürlük çabalarını destekliyoruz.’

Yemen’de çatışmalar, 38 ölü. Devlet Başkanı Salih görevi bırakma çağrılarını reddediyor.

-26 Mayıs Yeni Mısır’ın tezahürlerinden biri daha: Kahire yönetimi Refah Kapısı’nı daimi olarak açacağını duyurdu.

-29-30 Mayıs Kaddafi’ye destek veren aşiretler İstanbul’da toplandı. Toplantıya katılan aşiretler, Kaddafi’den desteklerini çektiklerini duyurdu.

-30 Mayıs Suriyeli muhaliflerin Antalya toplantısı.

2011 HAZİRAN

02 Haziran Tayyip Erdoğan-Beşşar Esed telefon görüşmesi.

Yeni Mısır hükümeti, IMF’yle üç milyar dolarlık borç anlaşması imzaladı. 04 Haziran Hama’da 50 bin kişi rejim karşıtı gösteri yaptı.

-07 Haziran Suriye’nin Türkiye sınırı yakınlarındaki Cisr eş Şugur’da 120 polisin ayaklanan Sünni göstericiler tarafından öldürüldüğü haberleri geliyor.

Libya’da NATO bombardımanında 29 kişi öldü.

-09 Haziran “Libya Temas Grubu”nun üçüncü toplantısı Abu Dabi’de yapıldı.

Türkiye Libyalı muhaliflere 100 milyon dolar yardım göndereceğini açıkladı.

-20 Haziran Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, isyanın başından bu yana üçüncü açıklamasını yaptı: “Ülkedeki olayların kaynağı dış komplolardır.”

Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin Bin Ali ve karısı Leyla Trabelsi yargılandıkları davada 35 yıl hapse mahkûm edildiler.

2011 Temmuz

-01 Temmuz Suriye’de rejim aleyhtarı gösteriler. Günün bilançosu 12 ölü.

-02 Temmuz Ahmet Davutoğlu Kahire’de Mısır Dışişleri Bakanı Nebil El Arabi ile görüştü.

-04 Temmuz Davutoğlu Bingazi’de: “Ömer Muhtar’ın torunlarına selam olsun Türkler ile Libyalıların tarih, kader ve gelecekleri müşterektir.”

-16 Temmuz “Suriye İçin İstanbul Buluşması”nda muhalifler bir araya geldi.

-19 Temmuz CIA Başkanı David Petreaus Ankara’da.

-23 Temmuz El Fetih Lideri Mahmud Abbas Türkiye’de.

-25 Temmuz Suriye’de Baas Partisi’nin dışındaki partilerin kurulmasına izin verildi.

Türkiye’de Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ile kara, hava ve deniz kuvvetleri komutanları istifa etti.

-29 Temmuz Hür Suriye Ordusu kuruldu.

2011 AĞUSTOS

-01 Ağustos Suriye ordusunun operasyonları sonucu Hama ve Deyr-û Zor’da ölü sayısı 150’ye yükseldi.

NATO Genel Sekreteri Rasmussen, “Suriye’ye askeri müdahaleler için şartlar oluşmadı,” dedi.

-03 Ağustos Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek yargılanmaya başladı.

-04 Ağustos Beşşar Esed, ülkede çok partili siyasi sistemi kabul eden yasa tasarısını onayladı

-11 Ağustos Tayyip Erdoğan-Beşşar Esed son telefon görüşmesi: “Sayın Esed deniz tükenmektedir, bu yol çıkmaz sokaktır.”

-13 Ağustos ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “Esed’siz bir Suriye daha iyi olacaktır,” dedi.

-15 Ağustos Davutoğlu: “Artık Suriye ile konuşacak bir şey kalmamıştır.

-20 Ağustos Mısır, İsrail büyükelçisini geri çekti.

Ahmet Davutoğlu Bingazi’de.

-25 Ağustos Libya Uluslararası Temas Grubu İstanbul’da toplandı.

-27 Ağustos Arap Birliği, Suriye ve Libya konuları için acil toplandı.

-İran’dan; “Suriye, halkının meşru taleplerini dinlemeli,” mesajı geldi.

12 Eylül Tayyip Erdoğan Kuzey Afrika ziyaretine çıktı. İlk durak Mısır.

13 Eylül Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve İngiltere Başbakanı Cameron Libya’da.

14 Eylül Tayyip Erdoğan Libya’da.

2011 EKİM

-21 Ekim Kaddafi, Süte’de yakalandı ve linç edilerek öldürüldü.

-23 Ekim Tunus’ta devrimden sonra ilk seçimler yapıldı. Seçimin galibi Muhammed Gannuşi liderliğindeki Ennahda Partisi oldu.

Libya’nın kurtuluşu ilan edildi.

-26 Ekim Mesut Barzani, Suriye’deki Kürt partilerini tek çatı altında toplayan Kürt Ulusal Konseyi’ni (KUK) kurdurdu.

2011 KASIM

-02 Kasım BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun Libya’da.

Arap Birliği Suriye hakkındaki eylem planını açıkladı: “Esed yönetimi şiddeti derhal durdurmalı. Tanklarını ve zırhlı araçlarını sokaklardan çekmeli, siyasi tutukluları serbest bırakmalı ve iki hafta içinde muhalefetle diyaloga geçmeli.”

-06 Kasım Arap Birliği, Suriye’nin barış planında verdiği sözleri tutmadığını açıkladı.

-12 Kasım Arap Birliği, Suriye konusunu görüşmek üzere Kahire’de toplandı. Toplantıda Suriye’nin Arap Birliği’ne üyeliği askıya alındı.

-14 Kasım Irak: “Suriye’nin üyeliğinin askıya alınması kabul edilemez.”

-22 Kasım Mısır’da ordu ile siyasi gruplar arasında diyalog başladı.

-23 Kasım Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih, Körfez ülkelerinin hazırladığı yetki devri anlaşmasını Riyad’da imzaladı ve görevinden istifa etti.

-26 Kasım Fas’ta yapılan seçimleri Adalet ve Kalkınma Partisi kazandı.

-28 Kasım Mısır’da üç aşamalı parlamento seçimleri başlıyor.

Seçimden Müslüman Kardeşler’in partisi Hürriyet ve Adalet yüzde 47.2 oyla birinci, Selefilerin partisi Nur, yüzde 24.3 ile ikinci parti olarak çıktı.

– 07 Aralık Mısır’da Başbakan Kemal el Genzuri, kabinesini açıkladı.

– 08 Aralık Yemen de yeni hükümet kuruldu.

12 Aralık Tunus’ta kurucu meclis, Cumhuriyet Kongresi Partisi Lideri Muncef  Marzuki’yi cumhurbaşkanlığına seçti,

-26 Aralık 50 Arap Birliği gözlemcisi Şam’da. (2)


Devam edecek….

Resim;http://www.haber50.com/-araplarin-hayallerine-kavusmalarinda-muhammed-buazizinin-katkisi-oldu-mu-406693h.htm

Kaynaklar;

Meraklıları, Arap baharı’nın perde arkasını titiz bir çalışma ile ortaya koyan aşağıdaki eseri okuyabilirler.

-(1-2) GÜRKAN ZENGİN, “KAVGA, Arap Baharı’nda Türk Dış Politikası, 2010-2013

 

Petrol gaspçıları ile İsrail’in Mısır’daki darbe zaferini kutlayanlara bir müjdemiz var!

Karabatakları; Çinliler balık avcısı ;ABD ve medya -CNN- insanları avlamak için kullanmaktadır!

ABD ve Gelişmiş Avrupa ülkeleri neden –zorlanmadıkça- hedef ülkeleri işgal etmez, darbe yaptırırlar? Nedeni; “Halkların karar süreçlerine dahil olması kendi hayati çıkarları açısından riskli olmasıdır.” (1) Bu iddiaya, 1 Mart Tezkeresini örnek gösterirsek;

“…Irak krizi konusunda hükümet tarafından 25 Şubat 2003’de TBMM’ye, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi”  sunulur. Ancak Tezkere reddedilir.

Bu red…

“Amerikalılarda hayal kırıklığı yaratmıştır. Türk hava sahasını, liman ve topraklarını kullanamayan ABD Irak işgali sırasında büyük bir başarısızlığa uğramış ve ağır bir ekonomik ve sosyal fatura ödemek zorunda kalmıştır. (2a-2b-2c-2d)

O esnada Türkiye’de yönetimde bir halk iktidarı değil de, Darbeciler oturmuş olsaydı?” Sorusunun cevabını okuyanlara bırakarak, devam ediyoruz;

ABD ve AB, Diktatörleri neden sevmektedir?

Örneğin, herhangi bir Arap ülkesinde halk oyuyla iktidara gelen bir yönetimin İsrail’e destek politikası izlemesi mümkün değildir. Çok-uluslu şirketlerin milyarlarca dolarlık çıkarlarını halk oyuyla iktidara gelmiş hükümetlerin değil, rüşvetle veya tehditle kontrol edilebilecek birkaç kişinin vermesi daha fazla tercih edilebilirdi.” (3)

Bu noktada,“28 Şubatçılar” Kimlerden yana tavır almışlardır? diyebilirsiniz.

Cezayir’de Haziran 1989’da yapılan yerel seçimleri ve Aralık 1991’deki genel seçimleri ezici bir çoğunlukla kazanan İslamcı Harekete vermediler. Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand, “Fransa, İslamcıların komşu Cezayir’de iktidara gelmesini engellemek için askeri müdahaleye hazırdır” ifadesini kullanır. (4)
….

Mısır’da darbe ile yönetimden uzaklaştıran Cumhurbaşkanı Mursi’de çoğunlukla (%51.73 oy alarak, 5. cumhurbaşkanı olmuştur) halk oyu ile işbaşına gelmiştir. (5)

Ve Mısır’da yapılan darbenin arka planı;

-“İsrail’den Amerika’ya: “Mübarek’e Sahip Çıkın”

Mübarek’in devrilmesi ve onun yerine Müslüman Kardeşler hareketinin yönetime gelmesi İsrail için olabilecek en kötü senaryo idi. Müslüman Kardeşler’in İsrail’in yanıbaşındaki Mısır’da iktidar koltuğuna oturması demek, İsrail’in can düşmanı durumundaki Hamas’ın Kahire’de kendisine olağanüstü bir destek bulması demekti.

Esasen, Müslüman Kardeşler ile Hamas aynı şey demekti, zira Hamas Müslüman Kardeşler’in Filistin koluydu.

Kahire’de böyle bir iktidar değişikliği İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere uyguladığı ablukanın da kırılması anlamına geliyordu.

Amerika’nın Mısır’ı kaybetmesinin bir anlamı vardı ama israil’in Mısır’ı kaybetmesinin bambaşka sonuçları olurdu. Mevcut Mısır yönetimi, İsrail’in Ortadoğu’da olup bitenleri izlemesi açısından da ona olağanüstü istihbarat imkânları kazandırıyordu.

Mısır, her açıdan İsrail’in en önemli ve en büyük Arap müttefiki durumundaydı ve bu rejimin yıkılması İsrail’i 1970’lerden bu yana en büyük güvenlik riskiyle karşı karşıya bırakıyordu.

İsrail hükümeti panik halindeydi.

Yukarıda belirtilen sebeplerle Tahrir’deki gösterilerin başlamasından itibaren hem İsrail’den hem de İsrail’in Amerika’daki uzantısı durumundaki lobilerden Amerikan yönetimine “Hüsnü Mübarek’i koruyun” mesajları akmaya başladı. Baskı diye nitelendirilebilecek kuvvette mesajlardı bunlar.

Zira İsrail, sadece en önemli Arap müttefikini kaybetmeyecek, yapılacak bir seçimde onun yerine muhtemelen İsrail’in “düşman gözüyle baktığı Müslüman Kardeşler” örgütü iktidara gelecekti. İsrail hükümeti adeta hop oturuyor hop kalkıyordu.

Uluslararası basındaki gücünü devreye sokarak Müslüman Kardeşler’i El Kaide benzeri bir “radikal İslamcı örgüt” olarak tanıtmaya, Mısır’daki Tahrir Devrimi’ni durdurmaya çalışıyordu.

İsrail’in Amerika’dan istediği şey belliydi: Mısır ordusu üzerindeki etkisini kullanıp gösterileri ordu eliyle bastırması.

İsrail, Mısır’da demokrasi istemiyordu. Mısır’da kurulacak bir demokratik rejim İsrail için güvenlik sorunu demekti. Aslında İsrail’in Mısır Devrimi sürecindeki bu politikası, pek çok Batılı büyük aktörün Ortadoğu’ya bakışını da yansıtıyordu.

Ortadoğu’da demokrasi sadece İsrail için değil Batılı büyük aktörler açısından da bir tehditti.

Kurdukları düzenin devamı açısından Ortadoğu’nun Mübarek gibi diktatörlerce yönetilmesi şarttı.

Bir kişiyi kontrol ederek bir ülkeyi kontrol edebiliyordunuz.

Amerikan yönetiminin Mısır ordusu üzerindeki etkisini kullanarak devrim harekederini bastırmasını telkin ediyorlardı. Daha açık ifadeyle, Mısır ordusunun göstericilerin üzerine gönderilmesini talep ediyorlardı. Hüsnü Mübarek devrilirse yerine büyük bir ihtimalle radikal İslamcılar gelecek, İsrail’e karşı açık düşmanlık politikası izlemeye başlayacaklardı. 80 milyonluk Mısır’ın yanıbaşındaki İsrail’e karşı izleyeceği bu politika, zaten Özellikle 2008’deki Gazze saldırısından sonra iyice yalnızlaşmaya başlamış İsrail için yıkım olabilirdi.

İsrail’in bir başka endişesi de, Mübarek’in devrilmesi halinde gelecek yeni yönetimin Eylül 19 78’de Enver Sedat’ın imzaladığı Camp David Anlaşması’nı tanımadığını ilan etmesiydi. Hüsnü Mübarek, mutlaka ama mutlaka iktidarda kalmalıydı.

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu 31 Ocak’ta, Almanya Başbakanı Merkel’le görüşme sonrası Kudüs’te yaptığı basın toplantısında Mısır’la ilgili ilk mesajını verdi.

Netanyahu, Mübarek giderse İran gibi bir rejim gelir diyordu:

“Bölgemizde ve Mısır’da olanları kaygıyla izliyoruz… Mısır’da sonunda İran’daki gibi bir radikal İslamcı rejim başa gelebi… Ve  insan haklarını ezip geçebilir. Bölgedeki tüm halkların istikrar ve barışla ilgili çıkarlarına karşı hareket edebilir. İsrail ve Mısır 30 yıldır barış içindedir ve hedefimiz bu bağların korunmasıdır.” (6 ve 16 sayılı dip not)

Özetlenirse;

-“İsrail, Mübarek’le birlikte sadece en önemli Arap müttefikini kaybetmeyecek, yapılacak bir seçimde onun yerine muhtemelen İsrail’in “düşman gözüyle baktığı Müslüman Kardeşler” örgütü iktidara gelecekti.

-İsrail basındaki gücünü devreye sokarak Müslüman Kardeşler’i El Kaide benzeri bir “radikal İslamcı örgüt” olarak tanıtmaya, Mısır’daki Tahrir Devrimi’ni durdurmaya çalışır…

-İsrail’in Amerika’dan istediği şey belliydi: Mısır ordusu üzerindeki etkisini kullanıp gösterileri ordu eliyle bastırması. İsrail, Mısır’da demokrasi istemiyordu. Mısır’da kurulacak bir demokratik rejim İsrail için güvenlik sorunu demekti.
.
-Aslında İsrail’in Mısır Devrimi sürecindeki bu politikası, pek çok Batılı büyük aktörün Ortadoğu’ya bakışını da yansıtıyordu. Ortadoğu’da demokrasi sadece İsrail için değil Batılı büyük aktörler açısından da bir tehditti”

Gelişmesi duran Batının şu an istemediği tek görüntü;  Halkların iktidara geldiği ve bütünleşen bir Ortadoğu’dur.

Yazıyı sonlandırıken…

“Ortadoğu’da neler oluyor?”
-Olan, Yüzyılın hesaplaşması mı?
.
-“Dünya petrol rezervlerinin yüzde 30’u Suudi Arabistan, Irak, İran ve Kuveyt gibi Ortadoğu ülkelerinin topraklarında yatar. Bölgenin rezervlerine ilişkin tahminler 1985 yılında 431 milyar varil iken 2007 yılı sonunda yüzde 72 oranında artışla 743 milyar varile çıktı.
.
-“Amerikan yönetimi 2020’de Körfez bölgesinin tek başına dünya petrol ihracatının yüzde 54 ile 67’sini sağlayacağını kabul ediyor.(National Energy Policy, Report of the Naitonal Energy Policy Development Group, Washington DC, Mayıs 2001.)
.
-“Ortadoğu petrolün yanı sıra doğalgazda da muazzam bir kaynak durumunda.
-2006 yılı verilerine göre dünya doğalgaz rezervlerinin yüzde 40’ı Ortadoğu’dadır.” (BP Statistical Review of World Energy 2006.)

Müjdemizi de verelim!

Batı kontrol ettikleri düzenle birlikte tükenmektedir.

Dünyanın sorunu üretmek değil, hakça paylaşmamak, kendisi için istediğini diğerleri için istememektedir.

Bir milyar insan aç, 3 milyar insanda, insanca yaşaması için gerekli, su, enerji ve benzerlerinden yoksundur.

Dünyada mutlu azınlık tokluktan, hakeden, üreten büyük çoğunluk açlıktan ölmektedir.

Huzur isteyen huzur, kardeşlik isteyen kardeşlik verecektir.

Demokrasi- Hürriyet-Kardeşlik, adalet” ifadelerini ambalaj olarak kullanıp, insanları aldatma dönemi sona ermiştir.

Gençleri ve yoksulları ayağa kaldırmak kolay, onların gerçeği görmeleri karşısında, onları şişeye tekrar sokmak mümkün değildir.

Ve kim ne yaparsa yapsın, kural değişmeyecek ; “Güç merkezi”, her yüzyılda bir olduğu gibi, 1917’de İngiltere’nin ABD’ye devrettiği bayrak, şimdi de ABD tarafından Doğu’ya teslim edilecektir.

Uluslararası güç oyununda kartlar yeniden karılmış ve oyunculara dağıtılmıştır.

Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya ve Türkiye (2023 Hedefi ile) masada yerlerini almışlardır.

Çin’li düşünürün sözü ile noktalıyoruz.

-Eğer, hem kendini hem de düşmanlarını tanırsan girdiğin tüm savaşlardan galip ayrılırsın.

Yaşananların arka planını öğrenmek isteyenlere;

-1648, Vestfalya Antlaşması;

-1789 Fransız îhtilali ;

-1815, Viyana Kongresi;

– Neden ve sonuçları ile, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarını;

-“Soğuk Savaş” ve simgesi Berlin Duvarı’nın hikâyesini;

– 11 Eylül saldırıları, Amerika’nın Afganistan ve Irak harekâtlarından sonra ortaya çıkan jeopolitik tabloyu öğrenmelidir.

 

Resim;Web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1)GÜRKAN ZENGİN, KAVGA,  Arap Baharı’nda Türk Dış Politikası 2010-2013

(2a) Yazının tamamı için bakınız; http://gundemvetarih.com/2011/06/04/mavi-marmara-mi-yoksa-1-mart-tezkeresi-mi/ (Vikipedi kaynağı)

(2b) GÜRKAN ZENGİN, KAVGA,  Arap Baharı’nda Türk Dış Politikası 2010-2013; Ve 16 sayılı dip not;  Reuters, El Cezire, 31 Ocak 2011 tarihinde Almanya Başbakanı Angela Merkel’le ortak basın toplantısı.

(2c)1 Mart tezkeresi;  (http://politikaakademisi.org/1-mart-tezkeresinin-turk-dis-politikasina-etkisi/ (Vikipedi kaynağı

(2d) http://wwwarsiv.rotahaber.com/haber-detay_2872.htm (Vikipedi kaynağı) Tezkerede, en fazla 62 bin yabancı askeri personelin 6 ay süreyle Türkiye’de bulunması öngörülüyordu. Yabancı kuvvetlerin hava unsurları 255 uçak ve 65 helikopteri aşamayacak.

1 Mart tezkeresi, Irak krizi konusunda hükümet tarafından 25 Şubat 2003’de TBMM’ye sunulan ve tam adı “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi” olan tezkere.

TBMM’den, gereği, kapsamı, sınırı ve zamanı Anayasanın 117’inci maddesine göre milli güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından Yüce Meclise karşı sorumlu bulunan hükümet tarafından belirlenecek şekilde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a gönderilmesine; etkili bir caydırıcılığın sürdürülmesi amacıyla Kuzey Irak’ta bulunacak bu kuvvetlerin gerektiğinde belirlenecek esaslar dairesinde kullanılmasına ve muhtemel bir askeri harekat çerçevesinde yabancı silahlı kuvvetlere mensup hava unsurlarının Türk hava sahasını Türk makamları tarafından belirlenecek esaslara ve kurallara göre kullanmaları için gerekli düzenlemelerin Hükümet tarafından yapılmasına, Anayasanın 92’inci maddesi uyarınca 6 ay süreyle izin verilmesi istendi.

(3-4)GÜRKAN ZENGİN, KAVGA,  Arap Baharı’nda Türk Dış Politikası 2010-2013

(5) Muhammed Mursi, 20 Aralık 1951 tarihinde Mısır’ın Şarkiye ilinde doğdu. İlk eğitimini orada aldı. Mühendislik lisansını Kahire Üniversitesi’nde aldı (1975 ve 1978). Mühendislik doktorasını Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde tamamladı (1982). Northridge Kaliforniya Eyalet Üniversitesi’nde yardımcı doçent oldu (1982-1985). Ardından eğitim vermek için Mısır’daki Zagazig Üniversitesi’ne geldi. İslamcılığı nedeniyle Müslüman Kardeşler hareketine yaklaşarak siyasete katıldı. Mursi 2000 ve 2005 yılları arasında milletvekili oldu. Müslüman Kardeşler kanun dışı olduğu için parlamentoya bağımsız siyasetçi olarak girdi. Tam 5 yıl Mısır Halk Meclisi üyeliği yaptı. 2011 Mısır Devrimi’nde muhalif bir lider oldu ve 30 Nisan 2011 tarihinde Müslüman Kardeşler’in kurduğu, Özgürlük ve Adalet Partisi’nin başkanı seçildi. 2012 Mısır cumhurbaşkanlığı seçimleri’nde Müslüman Kardeşler’in aday gösterdiği Hayrat Şatır’ın adaylığı düşünce, yerine Muhammed Mursi seçildi. Yoğun seçim kampanyası yürüttü. İlk turda %25.5 oy aldı ve ikinci tura girmeye hak kazandı. İkinci turdan da, %51.73 oy alarak, 5. cumhurbaşkanı oldu..” (Vikipedi)

 

Küreselcilere göre; “Türkiye Büyükçe Bir Tarım Ülkesidir.” Öyle kalmalıdır (2)

Gelişmesi yavaşlayan Avrupa’nın en son istediği, Türkiye’nin sanayileşmesidir.

 

İçerikte, Türkiye’nin bir Tarım Ülkesi olarak kalması, sanayileşmemesi için kapı arkalarında nasıl bir savaş verildiği anlatılmaktadır. Bunları öğrenmeden günümüzdeki olayları sağlıklı değerlendirmek mümkün değildir.

Konya’yı, “Buğday Ambarı” olarak biliriz değil mi? Size, Konya’da yerli motor ve traktör üretildiğini ve ihraç edildiğini söylersek inanır mısınız?

Vali İhsan Dede’nin tayini Konya’ya çıkar. Adet üzerine şehirdeki tesisler gezdirilir, sıra motor, traktör üreten tesistedir.

Vali tesisleri görünce,

– “Allah… Allah! Konya’da yerli motor, traktör mü üretiliyor!” ifadesi ile şaşkınlığını belirtir ve bunu basın yolu ile ülkeye duyurmak ister, ilgililer yayınlanmasını istemezse de, tesis ve üretimi ulusal medyada kamuoyuna duyurulur.

Duyurulması ile birlikte ibretlik hikâyemiz başlar…

Dört yıl önce Milli Gazete’nin Sorumlu Yazıişleri Müdürüydüm. Aynı gazetenin ilan müdürü Halil Gölve, Yardımcısı Metin Emanet ile birlikte TÜMOSAN’ı ziyarete gittik. Bize fabrikayı gezdiren ve imal ettikleri traktörleri göstererek,

“Bu güzel araçları kullandırmadan sizi buradan göndermem” diyen, 54. TC. Hükümeti’nin Çevre Bakanı ve o zaman TÜMOSAN’ın işletme koordinatörü olan Ziyaettin Tokar, sorularımızı şöyle cevaplamıştı:

İSTER HELİKOPTER YAPIN, İSTER TRAKTÖR

-Konya’ya TÜMOSAN’ı kim kurdu?

“Allah O’ndan razı olsun, Erbakan Hocam kurdu. TÜMOSAN öyle güzel bir tesis ki; ister helikopter imal edin, ister otobüs, ister tank yapın, ister traktör. Yani bugün Konya’dan sanayi kenti diye bahsediliyorsa; Konyalı bunu TÜMOSAN’a, yani Erbakan hocamıza borçlu. Bu başarı Erbakan’a mal edilmesin diye bu güzel tesis yıllarca atıl bırakıldı. Buraya genel müdür tayin edilen emekli albay Orhan Şahinoğlu’nun, telefonda birilerine “Merak etmeyin efendim, burada traktör imalatını durduracağım” dediğine bizzat şahit oldum”

TÜMOSAN’A ECEVİT DARBESİ

-Erbakan Hoca, bu fabrikayı nasıl kurmuş? 

1975’te Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısıyken kararname çıkarttırmış. Bu kararname ile devlet teşebbüsü olarak Makine ve Kimya Endüstri Kurumu (MKEK), Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TZDK), Şekerbank, Türkiye Denizcilik Bankası ve Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası’nın iştirakiyle, 100 Milyon TL sermaye ile Türk Motor Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi TÜMOSAN’ı kurdu. TÜMOSAN, sadece Konya’da değil, Türkiye’nin 11 vilayetinde motor, aktarma organları ve araç üretimi yapacak entegre tesisler olacaktı. Konya’da traktör ve traktör motorları, mesela İnegöl’de jip ve jip motorları (askeri araç) Niğde, Nevşehir, Mardin’de TÜMOSAN’ın branşları olacaktı.  TÜMOSAN, (Türk Motor Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi, Türkiye’nin ilk dizel motor üreticisidir.

 

GENEL MÜDÜR ŞAHİNOĞLU TELEFONDA: “BURADA TRAKTÖR YAPTIRMAYACAĞIM” DEDİ

-Bu saydığınız tesislerin yapılması gerçekleşti mi?

Gerçekleşmedi, çünkü Milliyetçi Cephe hükümetinden sonra Ecevit geldi, İşletmeler bakanlığı kuruldu. O sırada TÜMOSAN’ın 9-10 tesisi, yaptırılmadı. Yaptırılanlar da kapatıldı. Bir Konya’daki bugünkü TÜMOSAN ile bir de Aksaray kalmıştı. Aksaray’ı daha sonra Otomarsan satın aldı. Konya’daki TÜMOSAN’a da emekli albay Orhan Şahinoğlu’nu genel müdür tayin ettiler. O da burada üretimi durduracağını söyledi. O zaman ben de makine mühendisi olarak TÜMOSAN’da müdür idim. Genel müdürümüz Şahinoğlu, telefonda karşı tarafa: “Efendim, siz hiç merak etmeyin. Traktör fabrikasında önce imalatı durduracağım, sonra fabrikayı kapatacağım” derken şahit oldum.

KEÇECİLER BENİ TAYİN ETTİRDİ, ANAPLI İKİ BAKAN KARARNAMEYİ 12 AY İMZALAMADI

ANAP iktidarı döneminde Konyalı sanayiciler, TÜMOSAN’ın yeniden ihya edilmesini istediler. Çünkü Şahinoğlu traktör üretimini durdurmuş, motor üretimi de sekteye uğramıştı. 1992’de Mehmet Keçeciler beni buraya Genel Müdür olarak tayin ettirdi. Ancak tayin kararnamesini o zaman Sanayi Bakanı olan Şükrü Yürür 11 ay, ondan sonra gelen Kazım Rüştü Yücelen de 30 gün imzalamadı.

-Acaba niçin imzalamamışlar?

Çünkü benim Milli Görüşçü olduğumu biliyorlarmış.

 

TRAKTÖR VE MOTOR  İMAL EDİLMİYOR, İŞÇİLER PERİŞANDI

-Sonra Keçeciler, Konyalıların tazyiki ile yeniden devreye girmiş ve kararnamenizi imzalatmış. Siz buraya genel müdür olarak geldiğinizde nasıl bir TÜMOSAN buldunuz?

Genel müdür olarak buraya geldim ki, 11 aydır işçi grevde. Traktör imalatı yok. İşçiler perişan. MESS rakip bir traktör fabrikasının sahibinin emrinde. O fabrika sahibi buranın kapanmasını istiyor. Biz TÜMOSAN olarak iş veren Sendikası MESS’e üyeyiz. MESS yetkilisi. “Siz İşçi Sendikası Öz Çelik İş ile görüşemezsiniz. Yetkili biziz” diyor.

-Bu durumda ne yaptınız?

Bu böyle olmaz dedik ve MESS’ten ayrıldık. Fabrikayı fatihalar okuyarak, kurbanlar keserek açtık. İşçiler bayram etti. Motor siparişleri iptal olmak üzereydi. Onları aldık. Traktör üretimi için makine ve tezgah var. Ama 10 sene traktör üretilmemiş. Traktör üreteceğiz dedik. Sermaye yok. Sanayi Bakanlığı müsteşarı Akın Çakmakçı ile görüştük. Bana dedi ki: “Evladım bu böyle olmaz. Sen bunu bir sene önce söylemen lazımdı”

KONYA VALİSİ İHSAN DEDE, YERLİ TRAKTÖRLERİ GÖRÜNCE, SEVİNCİNDEN “ALLAH” DİYE BAĞIRDI

-O zaman ne yaptınız?

Gençliğin verdiği heyecanla bize iş yapan sanayicileri topladık. “Bize parça gönderin, size 120-180 gün vadeli çekler verelim.” Sanayiciler dedi ki: “Çek vermenize gerek yok. Biz size 6 ay sonra ödemek şartıyla parça vermeye devam edeceğiz.” Konya esnafı ve sanayicisi gerçekten bize destek oldu. Sessiz sedasız traktör üretmeye başladık. Yaptığımız traktörleri dizdik. İşçiler seviniyor. Konya Valisi İhsan Dede beni ziyarete geldi. Traktör yaptığımızı görünce, sevincinden “Allah” diye bağırdı.

 

HÜRRİYET’İN HABERİ BENİ GÖREVDEN ALDIRDI

“Mahalli basını, ulusal basını çağırın. Gelsin, haber yapsınlar” dedi. Biz karşı çıktık, “Basını çağırmayın sayın Valim, biz memlekete hizmet olsun diye yapıyoruz” dedik. Vali Dede: “Olur mu öyle şey” dedi ve basını çağırdılar. Ertesi gün Hürriyet gazetesinde “İşte yerli traktör” haberi çıktı. O haber çıktıktan sonra benim TÜMOSAN’dan alınma kararnamem hazırlandı. TÜMOSAN traktör üretimine o zaman başladı ve devam ediyor. Türkiye’de şu anda traktör üretiminde 2. sıradayız. Birinci sırada Türk traktör.

 

TÜMOSAN KONYA’NIN VE TÜRKİYE’NİN GÖZBEBEĞİ

-TÜMOSAN’ın Konya ve Türkiye sanayindeki yeri nedir?

TÜMOSAN Konya Konya için değil, Türkiye için de önder kuruluştur. TÜMOSAN ayağa kalktığı zaman önce Konya sonra Türkiye ayağa kalkar. TÜMOSAN sekteye uğradığında Konya sanayii krize girdi. Yemen’e ihracat yapmışlar. Traktör başına 50 dolar indirim yaptıkları için sorumlular hakkında soruşturma yapılmış. Halbuki ihracat yapmak için değil 50 dolar gerekirse 500 dolar indirim yapabilirsin. 2004 yılının Temmuz’unda burası özelleştirildi ve fabrikayı Albayraklar satın aldı. Üretim adetleri 100’lü adetlerden 10.000’ler seviyesine yükseltildi..

Yılda 45.000 adet traktör ve 75.000 adet motor üretim kapasitesi bulunan şirketimizin 50-115 HP aralığında 3 ve 4 silindirli motorları ile yine aynı güç kategorisinde tarla ve bağ bahçe, 2WD – 4WD çekiş özellikli, kabinli ve tenteli olmak üzere 9 seride 170 farklı model traktörü bulunuyor. TÜMOSAN kendi traktörü üzerinde kendi motorunu kullanan ve Avrupa Birliği normlarına başarı ile uyum sağlayan sayılı üreticilerden biri. TÜMOSAN üretim yeri Konya’da 1.600.000 metrekare arazi üzerinde 82.000 metrekare kapalı alanda faaliyet gösteriyor.

-Fabrikanızda ne kadar insan çalışıyor?

TÜMOSAN olarak İSTANBUL SANAYI ODASI (İSO) değerlendirmesinde 185. sırada yer alan şirketimiz aynı zamanda Konya’nın 2. büyük sanayi kuruluşuna sahip. Üretim tesislerinde hali hazırda 100’ü beyaz yakalı, 255’i mavi yakalı toplam 355 personel görev yapıyor.

 

PAKİSTAN, NİJER, YEMEN, FİLİSTİN  VE KAZAKİSTAN’A MOTOR İHRAÇ EDİYORUZ

Yani, eskiden 3 misli personelle yılda 300 traktör yapılan yerde biz bir ayda yıllık üretimin 2 misli üzerinde ve üçte bir personelle yapmaya başladık. Pakistan’a yılda 24 bin motor gönderiyoruz. Onlar orada traktör yapıyorlar. Pakistan’dan sonra, Nijer’e, Yemen’e, Kazakistan’a ihracatlarımız oluyor. Türkiye’de 81 ilde bayi örgütümüzü tamamladık.

 

70 TEMEL TİP TRAKTÖR YAPIYORUZ

-Siz göreve geldikten sonra başka ne gibi değişiklikler yaptınız?

Mesela TÜMOSAN devletin iken yılda 3 temel tip traktör yapılırken, biz gelince 70 temel tip traktör yapmaya başladık. Biz bunlara ana tip diyoruz. Bunların çeşitleri de şöyle: Bir ana tipi aldığınız zaman; mesela onun bir normal tipi, çift çekerlisi, tentelisi, dar lastiklisi, geniş lastikli, farklı beygir gücü olanlar var.

 

İSTER TANK, İSTERSENİZ TANK MOTORU YAPALIM

-Yeni Şafak’ta sizinle yapılan röportajda diyorsunuz ki: “Erbakan Hoca’dan Allah razı olsun, öyle bir fabrika kurmuş ki; ister helikopter motoru yapın, ister traktör, ister kamyon, ister otobüs. Her şeye müsait. Bu doğru mu?

Doğrudur. Bugün de iddialıyız. Helikopterin motoruyla birlikte tamamını burada yapabiliriz. Geçenlerde Savunma Sanayi Müsteşarlığından bir ekip geldi buraya. Altay isimli yerli tank projesi var. “Burada tank motoru yapalım” dediler. Gülümseyerek dedim ki: “1970’li yılların sonlarında Erbakan hocam ‘Tank motorlarını yapalım, tank yapalım’ dediğinde başta medya bütün herkes ayağa kalkmıştı. ‘Siz ne yapıyorsunuz? Aklınız başınızda mı?’ Tank motoru yapmak için geldiler. İncelediler. Öyle bir çalışma da var.

-Yeterli teknik eleman var mı?

Eleman konusunda Konya, Türkiye’nin sanayi bakımından gelişen bir ili. İşçilik ucuz, kaliteli, dünyaya açılmış bir sanayi. Eleman, arazi, yerleşim, iletişim sıkıntısı yok.

-Konya’da arazi, eleman, yan sanayi, iletişim ve ulaşım var. Eksik olan ne?

Eksik olan helvacı.

-Helvayı yapacak olan siz değil misiniz?

Biziz tabii, dolayısıyla Konya’da yapılamayacak şey yok. Mercedes, Caterpiller, Chavrolet gibi ünlü markaların yedek parçaları Konya’da yapılıyor. İşçilik ucuz. Kira ucuz. İstanbul, Ankara ve Bursa gibi büyük şehirlerde iş alıyorlar, işin maliyetini kurtarabilmek için kendileri yapamıyorlar. Getirip Konya’da yaptırıyorlar. Konya’da yapılamayacak hiçbir şey yok. Onun için biz her zaman olduğu gibi ona talibiz. Mesela şu anda hibrit otomobillerin yapılması söz konusu. Güneş enerjisiyle çalışan otomobillerin yapılması söz konusu.

 

İSTENİRSE, OTOMOBİL DE YAPARIZ

-TÜMOSAN hibrit otomobil yapımına da talip mi?

Evet, eğer bizden istenirse, onları da yaparız. Bu konuda Sanayi bakanlığı’nın çalışmalarını duyuyoruz. Mercedes’in yurt dışında çalışan Türk asıllı mühendislerinin geliştirdiği projeler var. Başbakanın binip gezdiği otomobil üretimi yapılacak. Hidrojen enerjisiyle yapılacak otomobil motoru için 250 milyon dolar ayırmışlar. İddia ediyorum biz onu 50 milyon doların altında burada gayet rahat yaparız. Biz bu konuda iddialıyız. Önemli olan organizasyondur.

-Bu tür otomobillerin yapılmasına karar verecek olan siyaset mi?

Tabii ki buna karar verecek olan Sanayi bakanlığı, yani siyasettir. Başbakan ya da Sanayi Bakanı dese ki: “Bu otomobil TÜMOSAN’da yapılacak’. Onu da yaparız.” (1)

Peki, Küresel Sermaye bizim sanayileşmemizi çıkarlarına uygun görür mü?

Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, 2011’de ülkemizi ziyaretinde;

-“Büyük bir tarım ülkesi olan Türkiye için hammadde fiyatlarının düzenlenmesinin önemli olduğuna işaretle, Tarım, Gıda, Balıkçılık, Kırsal Kesim ve Bölgesel İdare Bakanı Bruno Le Maire ile Türkiye’ye geldiğini ifade ederek, bu konuda Türkiye’nin oynayabileceği çok önemli bir rolü olduğunu…”  açıklar.

Sarkozy Başkan özetle, Konya’yı “Buğday deposu” Türkiye’yi de “Büyük bir tarım ülkesi!” olarak görmek istediğini beyan etmektedir.

Konya’nın kendi pazarı (sömürgesi) olarak gördüğü Afrika’ya buğday yerine; Motor, Traktör satması, Başkan Sarkozy’nin (Özellikle de Almanya’nın liderliğini yaptığı Avrupa Birliğinin) herhalde istediği en son projedir.

Mevcut hükümetin, ülkemizde “Yerli otomobil” üretimi ile ilgili bir ciddi niyeti, çalışmaları olduğunu, üreteceklere de büyük destek vereceğini defalarca açıkladığı ve buna karşılık olarak;

Büyük Sermayenin de hükümetin bu davetine olumlu cevap vermediğini biliriz.

ASELSAN’da önemli projelerde çalışan genç mühendislerimizin başına neler geldiğini de…

Gelişmesi yavaşlayan Avrupa’nın en son istediği, Türkiye’nin sanayileşmesidir.

 

Yazılanların yorumunu, Lale Kemal’a ait yazıdan kısa özet vererek okuyanlara bırakıyoruz.

“28 Şubat’ın silah sanayii nihayet yargıda

Daha darbe girişimi iddialarından yargının hesap sormaya başlamadığı 2006 yılında, ağırlıklı 28 Şubat darbesine giden süreçte gerçekleşen silah alımlarında yolsuzluklar yapıldığı, ülke menfaatlerinin korunmadığına dair iddialarla ilgili bazıları şimdi 28 Şubat sanığı olan generaller ve bazı sivil şahsiyetler hakkında suç duyurusunda bulunulmuştu. Yüzlerce sayfayı bulan ve bu iddialara dayanak oluşturan çok sayıda gizli belge ekleriyle birlikte suç duyurusuna konu olmuştu. Ahmet Necip Boynueğri, devletin silah alımlarını gerçekleştirdiği iki kurumundan biri olan Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nda (SSM) kurulduğu 1975 yılından itibaren elektronik mühendisi olarak çalışıyordu ve silah sanayiinde nasıl dışa bağımlı hâle getirildiğimiz iddialarını destekleyen yüzlerce sayfayı içeren suç duyurusunu, 2006 yılında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Genelkurmay Başkanlığı Askerî Savcılığı, Başbakanlık, Maliye Bakanlığı, Sayıştay dâhil pek çok kuruma yapmıştı. Ancak bu suç duyurularına ilgi gösterilmediği için işleme de konmamıştıYazının tamamı için bakınız;  http://www.taraf.com.tr/lale-kemal/makale-28-subat-in-silah-sanayii-nihayet-yargida.htm

**

Resim; http://www.zenartrend.com/yazarlar/gokalp-sofuoglu-1/turkiye-nasil-kurutulur

(1)Haber; Sayın Selami Çalışkan’a aittir. Yazının tamamı için bakınız; http://www.haber365.com/Haber/Yuzde_100_Yerli_TUMOSANin_Hikayesi/

 

Yüksek Askeri, Sivil teknoloji üreten, borç ödeyen bir Türkiye’yi kim ve neden istemez? (1)

“Silah ve diplomasi (yoluyla zorlama) yerine para ile diğer milletlerin “ümüğünü sıkacağız.”

Parayı, ekonomik dengeleri izlemeden hiçbir uluslararası meseleye doğru yorum getirmek mümkün değildir. Napolyon meseleyi ne kadar da güzel özetlemiştir? “Para… Para… Para!

Borcun neleri tetiklediği konusunda uykuda olanların gözünü açacak bilgileri, IMF ve Dünya Bankası kuruluş fikrinin ardında yatan beyin, yani, sistemin babası, kurucusu, Harry Dexter White vermektedir;

-“Silah ve diplomasi (yoluyla zorlama) yerine para ile diğer milletlerin “ümüğünü sıkacağız.”

IMF’in resmi kuruluş felsefesindeki görev tanımı ;

“Global finansal düzeni takip etmek, ödeme planları gibi konularda denetim ve organizasyon yapmak, aynı zamanda teknik ve finansal destek sağlamak, milletlerarası ekonomik meselelerle uğraşmak…”  şeklinde tanımlanmaktadır.

Anlaşılması gereken;

-“Kullanılan gücün askeri ve politik yerine finansal olması dışında, uluslararası işbirliği ruhundan ziyade, bir güç politikası operasyonunu yansıtıyor.” Olmasıdır.

Bu noktadan günümüze gelmeden önce ibret alınması için Osmanlının nasıl borçlandırıldığını ve borçlandırılarak nasıl sonlandırıldığının anlaşılmasa katkı için; Arşiv olabilecek kadar değerli bilgileri sunacak, devamında da cumhuriyet dönemine, bugünümüze gelinecektir.

Ve borç konusunda bir de küçük hatırlatma;

Eğer, aldığınız borçla, mevcut borcunuzu ve faizini ödemeye çalışıyorsanız, batışa giden yola girmişiniz demektir.

Tehlikeli olan, ülkeyi yıkılışa götüren budur.

Gittiğiniz yolun doğruluğunu belirleyen önemli kıstas; Borcunuzun miktarının; milli gelirinizin artışından fazla artmamasıdır.

İlk borçlanma teşebbüsü

“1850 de Osmanlı maliyesi ciddî bir buhran geçirmekte idi. Umumî efkâr telâşlı ve endişeli idi.

Üstelik de Rusya ile siyasî münasebetler kötüleşmekte ve harp ihtimalleri belirmekte idi. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, maliyede reform yapmak suretiyle para tedariki için vaktin elverişli olmadığı düşüncesinde idi.

Acil bir tedbir olmak üzere borç para alınması cihetine gidilmesini uygun gördü. Bir Paris Bankası ile bir Londra Bankası anlaşarak Osmanlı devletinin borçlanma isteğini karşılamağı kabul ettiler, imzalanan mukaveleye göre borç para tutan 55 milyon franktı. Bu 260 milyon kuruş tutuyordu. Bütçenin aşağı yukarı üçte bir kadardı; elli beş bin tahvile mukabil yirmi yedi yılda itfası kararlaştırılmıştı.

Mukavelenin yürürlüğe girmesi için padişah tarafından tasdiki gerekli idi.

Bu işlem yapılmadan, tahvilât Paris’te piyasaya çıkarıldı. bu olup bitti, İstanbul’da hayret ve endişe uyandırdı. Bu sıralar, Mustafa Reşit Paşa da Sadrazamlıktan uzaklaştırılarak yerine Âli Paşa getirildi. Borçlanma aleyhdarları padişah üzerine baskı yapmıya başladılar. Fethi paşa, Abdülmecit’e

-“Pederiniz iki defa Rusya ile muhabere etti. Bu kadar seferler aşurdu. Bonca gaileler geçirdi. Hariçten bir para istikraz etmedi. Zaman-ı hümayununuz asayiş Üzere geçmiş olduğu halde istikraza âlem ne der ?” demekle, padişah bundan müteessir olarak istikrazın men’ini iltizam buyurdu.”

Âli Paşa ile Fuat Efendi “Paşa” padişahı borçlanma hususunda ikna etmiye pek çok çalıştılar. Abdülmecit dayandı.

-“Ben bu devleti selefimden nasıl buldum ise halefime öyle vereceğim, eğer bu istikraz bozulmazsa saltanattan feragat ederim”

demek afetiyle istikrazı önledi. Mukavele feshedildi. Sonu baştan kestirilemeyen bu teşebbüs, devlete yirmi iki milyon kuruşa mal oldu. (1)

 

İlk Borçlanma

Devletin bir türlü düzene konulamayan malî durumunu 1854 de başlıyan Osmanlı-Rus harbi büsbütün kötüleştirdi. Harp ihtiyaçları için olağanüstü bir bütçeye ihtiyaç hasıl oldu. Yeni gelir kaynaklan aramaya durum elverişli degildi. İstikraza başvurulması artık bir zaruretti.

İngiltere ve Fransa ile, Rusya’ya karşı, bir İttifak imzalanmıştı. Bu iki devlet de Osmanlı İmparatorluğunun savaş arttırılmasında mutabık kalmışlardı. Babıâli’nin borç para alma teşebbüsünü desteklemiye karar verdiler.

Mukavele 24 Ağustos 1854 de Londra’da Palmer, Paris’te Goldschmid müesseseleriyle aktedildi. Buna göre Osmanlı devleti üç milyon yani aşağı yukarı 330 milyon kuruş elde edecekti. İhraç ’değeri yüzde seksen, faizi yılda % 5, re’sülmale mahsup akçe de yüzde bir idi.

Osmanlı hükümeti borçlanmaya karşılık olarak Mısır hazinesinden almakta olduğu paradan 30.000.000 kuruş gösterdi. Bu para, Mısır Hidivi tarafından doğrudan muayyen taksitlerle İngiliz veya Fransız Bankasına teslim edilecekti

 

İkinci borçlanma, “1855”.

İlk borç para Kırım muharebesi sona ermeden önce eridi. Her ne pahasına olursa olsun harbe devam etmek bir zaruret idi, önceleri yapıldığı gibi müsadere usulüne veya örfî vergilere başvurmak suretiyle para tedarikine imkân yoktu. Yeni bir istikraz yapmak tek çıkar yoldu.

Bu sefer, Roçild müessesesinden ihraç fiyatı yüzde 102 5/8 ve faiz haddi %4 olan ikinci bir istikraz yapıldı Bu istikraz Osmanlı devletine aşağı yukarı beş milyon İngiliz lirası yani 545 milyon kuruş getirecekti. İstikraza karşılık olarak da Mısır vergisinden serbest kalan paranın bir kısmı ile Suriye ve İzmir gümrük varidatının bir kısmı gösterilmişti.

 

Üçüncü borçlanma “1858”.

Evvelce alınmış olan borç paralar devlete gelir getirecek kaynaklara sarfedilmemişti. Devlet adamları da, maliyeyi ıslah edecek bir kifayette bulunmuyorlardı.” Islahat fermanıyla Avrupa’ya karşı hakka ve adalete dayanan bir devlet maliyesinin kurulacağı taahhüt edildiği için keyfî malî tedbirlerle hazine gelirini artırmaya da imkân kalmamıştı.

Bu durum karşısında bile devlet israf içinde yüzmekte idi. Mehtap âlemleri, lüks eşya kullanmak merakı arttıkça  artıyordu. Saray, masrafları için sarraflardan % 45 faizle para alınıp sarfediliyordu.

Padişahın tasarrufa riayet için verdiği emirlerle yaptığı tehditlerin hükmü ancak birkaç gün sürüyordu.

Bu durum karşısında kâğıt paranın kıymeti düşmüştü. Yüzlük altın yüz altmışa çıkmış bulunuyordu. Halk arasında vükelâya ve hatta padişaha ağır sözler söyleniyordu.

Elçiliklere imzasız mektuplar gönderiliyor ve bunlarda Abdülmecit’in tahttan indirileceği bile ifade ediliyordu.

Bu durumun içinden çıkmak için yeni bir istikraz akti devlet erkân, için en kolay çare gibi göründü.

Fakat Avrupa sermayedarları Osmanlı devletinin malî imkânlarından şüphe etmiye başlamışlardı. Babıâli, devletin malî itibarını sağlamak için, maaşlarda tasarruf yapmıya, bütçeyi hazırlamak için bir Meclis-i maliye teşkil etmiye karar verdi.

Yabancılar bu tedbirleri iyi karşılamakla beraber yeter görmediler. İngiliz elçisi Babıâli’ye hazinenin gelirini arttırmak için sunduğu bir projede, Avrupalıların düşünce ve tecrübelerinden istifade edilmedikçe devlet idaresini düzene koymak mümkün olmadığını işaret ederek yabancılara Osmanlı İmparatorluğunda, halkın tâbi olduğu şartlara göre mülk icar etme veya satın alma haklarının verilmesini teklif ediyordu.

Bu projenin tesiriyle olacak, Meclis-i maliyeye üç ecnebi delege alındı.

Meclis, vasıtalı ve vasıtasız vergilerin alınma usullerini ıslah etmiyi, kâğıt parayı kaldırmayı tetkik etti. Fakat pratik neticelere varamadı. Mamafih bütün bu çalışmalar ve bilhassa Osmanlı Bankasının kurulmuş olması yabancı sermayedarları bir dereceye kadar tatmin edebilmişti.

Bu sayede Londra’da Palmer ve ortakları müessesesi ile beş milyon İngiliz lirası değerinde hasılatı ile oktruva resminin senelik gelirinden bir kısmı gösterildi. Bu hasılâtın muntazam olarak tahsiline tahvil hamili tarafından seçilen delegelerin nezaret etmesi mukavele hükümleri icabındandı.

Bu hüküm Düyun-u Umumiye idaresinin ilk temel taşı demekti.

 

Dördüncü borçlanma “1860”

Artık devlet için borç para almak suretiyle yaşamak itiyat haline gelmişti. İç ve dış borçların tutan 1774 milyona ulaşmış bulunuyordu. Bu borçların faizleri ödenmediği takdirde iflas muhakkaktı.

1860;Babıâli yeni bir istikraz için Londra’ya başvurdu. İngiliz hükümeti aşağıdaki şartları koştu

1-Devletin tasarrufunda bulunan araziye, Osmanlı tebaasının tâbi olduğu şartlar dahilinde, yabancılara tasarruf hakkının tanınması,

2- Tahsil edilecek paraya karşılık bir istikraz aktedilmesi;

3- Vakıf sisteminin kaldırılması;

4- Osmanlı maliyesinin kontrolü için milletlerarası bir komisyon kurulması.

Babıâli bu şartları kabul etmedi ve istikraz için Paris’e başvurdu.

Banker Mires ile bu hususta bir mukavele imzalandı. %6 faizle dört yüz milyon frank Osmanlı hükümetine verilecekti. Bu istikraza karşı hükümet “Gümrük ve tuzlu balık rüsumunu, Filibe gülyağı resmini, Bursa ve civarı ipek aşarı ve gümrük hasılâtını Edirne ipek ve Midilli ve Karesi ve İzmit zeytin aşarını, Samsun ve civarı tütün ve gümrük resmini” ve daha başka resimleri karşılık gösterdi.

İstikraz piyasada iyi kabul görmedi. Ve türlü buhranlı safhalarla sona erdi. (2)

Yazılanlar özetlenirse;

Rusya, 1853 yılından itibaren Osmanlı Devleti üzerinde etki alanı kurma politikasını bırakarak, bu devleti yıkma politikası takip etmeye başladı. Bunu gerçekleştirebilmek için de kutsal yerler sorununu kullandı. Osmanlı Devleti, Hıristiyanlarca kutsal sayılan Kudüs ve çevresinde Katolik ve Ortodoks cemaatlerine çeşitli ayrıcalıklar tanımıştı. 1853 yılına gelindiğinde ayrıcalıklar konusunda Rusya ile Katolikliğin dünya çapında savunuculuğunu yapan Fransa çatışmaya başladılar. Rusya, Birleşik Krallık’a Osmanlının mirasın paylaşılması teklifinde bulundu. Ancak, çıkarları gereği Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün muhafazasından yana olan Birleşik Krallık bu teklifi kabul etmedi.  Bunun üzerine Rusya, Osmanlı Devleti’ne bir ittifak teklifinde bulundu ve bu devletin sınırları içinde yaşayan Ortodoksların koruyuculuğunun Rusya’ya bırakılmasını önerdi. Osmanlı Devleti Britanya’nın da desteğine güvenerek Rus isteklerini reddetti. (3)

Bunların sonucunda, Bir tarafta İngiltere-Fransa- Sardinya Krallığı ile Osmanlı, Diğer tarafta Rusya olmak üzere (Kırım) savaş başlar. Savaşta Rusya yenilir ve masaya oturulur.

Ve Avrupalıların, (İngiliz-Fransız) Cinliği başlar!

Kâğıt üzerinde, savaşın galiplerinden olan Osmanlı Devleti, aslında savaştan çok büyük zarar alarak çıkmıştır. Çok pahalı olan bu savaşı yürütebilmek için Osmanlı devleti, ödeme yeteneğinin çok üstünde borç almıştır. Endüstrileşmeyi kaçırdığı için ekonomisi çağdışı kalmış olan devlet, bu borçların altından kalkamayacak ve 1881 yılında II. Abdülhamit döneminde

Duyunu Umumiye idaresinin kurulmasıyla, Avrupalı devletlerin mali denetimi altına girip, yarı sömürge olacaktır. (4)

Peki cinlik nerededir?

Savaş sebebi olarak Rusya’nın ortaya koyduğu azınlık hakları, masa başında İngiliz-Fransızlara bağışlanır!

Kişisel kanaatimiz;

‘Kırım Savaşı’na, İngiliz, Fransız, Sardinya ve Rusya’nın birlikte karar verdiği ve birlikte kurdukları bir tazgahtır.

Amaç, Osmanlının ekonomik olarak erimesi ve sanayi devrimini yapacak, para, insan kaynaklarının bitirilmesidir. Yaklaşık 8 yıl içerisinde Osmanlı ekonomik olarak adeta bitirilmiştir.

Bu savaş nedeniyle, Osmanlı gırtlağına kadar borçlanmış ve batmıştır.

Sultan Abdülmecit, borç alındığında, bağımsızlığın kaybedileceği konusunun üzerinde ısrarla durmasına;  ilk borçlanmadan çayılmasında ağır bir ceza ödenecek olmasına rağmen, kurulan (iç-dış) tezgâhla ve Osmanlı devlet adamlarının da işin içeririsinde olması nedeniyle sonradan borç alınmasına mani olunamamıştır.

Batı Cephesinde değişen bir şey (anlayış) bulunmamaktadır.

-İşte “Gezi parkı”…

-İşte, CNN Türkiye Muhabirinin attığı (ifade edilen) Twit..

-“Alışveriş yapmayın ekonomiyi durdurun!

 

Devam edecek…

Resim; http://www.hataygundem.com/antakya/dunya-bankasi-heyeti-antakyada-h8504.html

Kaynaklar;

(1)Osmanlı Tarihi, VI. Cilt, ıslahat fermanı devri 1856-1861, Ord. Prof. Enver Ziya Karal; birincisi bölüm, Paris antlaşmasının imzalanmasından Abdülmecid’in ölümüne kadar siyaset olayları (1856—1861) Sahife 210

(2) Osmanlı Tarihi, VI. Cilt, ıslahat fermanı devri 1856-1861, Ord. Prof. Enver Ziya Karal; birincisi bölüm, Paris antlaşmasının imzalanmasından Abdülmecid’in ölümüne kadar siyaset olayları (1856—1861) Sahife 211-212

(3-4) Anonim,

Küreselciler, ‘Gezi Parkı’nda Churchill’in vasiyetini mi yerine getirmektedir? (4)

Koloniyal şapka, İngiliz sömürgeciliğinin sembolü derecesindedir.

170, 160 ve 60 yıl ara ile üç İngiliz devlet adamı Osmanlı-Türkiye’den beklentileriyle ilgili konuşmalar yaparlar. Konuşmanın ilki, 1839; ikincisi 1918, sonuncusu 1945’dedir.

1839 Yılındaki ilk konuşmanın sahibi İngiliz devlet adamı Chatham ;

-“…Osmanlı devletinin yaşamakta devam etmesinin, İngiltere için hayati bir zaruret olduğunu kabul etmiyen kimse ile ben konuşmam…” (1)

İngiliz Diplomat (William Arthur) Whit konu ile ilgili olarak devam etmektedir :

-“Eğer İstanbul ve boğazlar başka bir devletin eline geçerse Britanya menfaatleri bundan büyük zararlar görecektir. Bu takdirde yalnız bizim ticaretimiz sekteye uğramış ve yakın doğuda bizim siyasi nüfuzumuz gömülmüş olmakla kalmıyacak, üstelik donanma için yapmakta olduğumuz masraflar da önemli ölçüde artacaktır. Çünki biz deniz kuvvetlerimizi şimdi İstanbul boğazında duran tarafsız donanma seviyesine çıkarmak zorunda kalacağız.’’ (2)

Ve aradan 79 yıl geçer…

Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri kendi aralarında “Yenidünya düzeni” hakkında karar almaktadır;

Birinci Dünya Savaşı, ağırlıklı olarak Osmanlının paylaşımı nedeniyle çıkmıştır. Bu nedenle ilk konu; Osmanlının mirası ve Osmanlının –yeni- geleceğidir.

Bu doğrultuda ilk olarak İngiltere başbakanı, (5 Ocak 1918) görüşlerini açıklar;

-“Biz Türkler’i ne payitahtlarından, ne de ekseriyetle meskûn bulundukları namlı Anadolu ve Rumeli topraklarından mahrum bırakmak için harp etmiyoruz.”

Bu tarihten üç gün sonra, 8 Ocak 1918’de ünlü “Wilson ilkeleri!”nin sahibi, ABD başkanı Wilson kongrede “Yeni Dünya düzeni” ile ilgili görüşlerini aktarır;

Madde 12; “Osmanlı imparatorluğunda Türklerin oturdukları, çoğunluk sağladıkları bölgelerin bağımsızlığının sağlanması, Türk egemenliği altında bulunan diğer uluslara da özerk bir gelişme için tam ve engelsiz bir fırsatın sağlanması, boğazların uluslar arası garanti altında tüm devletlerin ticaret gemilerine açılması.

Günümüzden yaklaşık, 170 yıl öncesinden İngiliz diplomatlar ne demekteydi?

-“…Osmanlı devletinin yaşamakta devam etmesinin, İngiltere için hayati bir zaruret olduğunu kabul etmiyen kimse ile ben konuşmam… Eğer İstanbul ve boğazlar başka bir devletin eline geçerse Britanya menfaatleri bundan büyük zararlar görecektir…”

Burada önemli bir bilgi hatırlatma yapılmalıdır.

Bizler, Lozan antlaşması ile birlikte işgal kuvvetlerinin ülkemizden ayrıldığını biliriz;

Ancak, gerçek öyle değildir. İngilizler, boğazları 1936 yılında terk etmişlerdir.

Ve ibret alınması için

Churchill’in vasiyeti’ni aktarıyoruz;

“İngiltere siyasi tarihinde iz bırakan ve 20. asra damgasını vuranlardan biri de İngiliz devlet adamı ve savaş yazarı Winston Churchill’dir.

1940-1945 yılları arasında başbakanlık da yapan Churchill, İkinci Dünya Savaşında Roosevelt ve Stalin ile dünyayı aralarında taksim etti.

Son derece Türk ve İslam düşmanı olan Churchill’in Osmanlı ile ilgili görüşleri bugün bile onun küllerinden filizlenen Türkiye için geçerlidir.

Osmanlı toprakları parçalanmalı, Türklerle meskûn yerler işgal edilmelidir. Ama Osmanlı Devleti devam etmelidir. (Osmanlının yıkılmasını istemiyordu.)

Ancak Osmanlı tarih oldu. Şu anda Türkiye için önemli olan Churchill’in vasiyetidir.

Vasiyetin özeti şöyledir:

Türkiye Batı’nın emrinde ve hizmetinde olarak Batı’nın tayin ettiği gücü aşmamalı.

Zayıflayınca desteklenmeli.

Varsayalım gücü aşırı artarsa Orta Doğu’da, Balkanlar’da ve de Kafkasya’da Osmanlının boşluğunu doldurmaya asla müsaade etmemelidir.

Türkiye’nin aşırı güçlenmesini önlemek için her çareye başvurulmalıdır.

Bu işte Batı sahnede yer almamalıdır.

Milli ve manevi değerlerden koparılarak

Batı kültür potasında eriyen aydınlar,

Etnik ve mezhep kışkırtmaları, ideolojik ve iktidar kavgaları ile aşırı güç çökertilmelidir.

Hatta iç savaş ya da komşularıyla savaşa bile gidilsin.

Yeter ki Türkiye Batı’ya hiçbir konuda rakip olmamalıdır…”

..

Türkiye son birkaç asırdan sonra şu anda en iyi durumundadır.

Cumhuriyetin 100. yılında dünyanın en güçlü 10 ekonomik gücü içinde yer almasını hedef olarak tayin etmiştir.

Bu ve diğer hedeflere ulaşmak mümkündür fakat bazı şer odakları Türkiye’yi kaosa sokmak ve hatta bölünmesi için zemin hazırlamaktadır.

İçeride ve dışarıda Türkiye’nin gelişmesini önlemek için şer güçleri ortadadır.

Bu şer güçler vesayet rejiminin devamını istemekte demokrasiyi, çok partili rejimi, insan haklarını ve gerçek hukukun üstünlüğünü istememektedir….” (3)

Ve…

-“Gezi parkı” bahane edilerek ;

-Yüksek askeri ve sivil teknoloji üretmeye başlayan Türkiye’nin engellenme girişimleri;

-Kürt kardeşleri ile ilgili sorunları çözmeye başlamasının arkasından kışkırtılan Alevi vatandaşlarımız..

“Sana her ne gelirse senden gelir, zannetme ki benden gelir.”

Dileyenler yaşananları değerlendirerek kendilerine bu dört yazı sonrası bir pay çıkarabilirler…

Resim;http://liderlerveyaptiklari.blogspot.com/2007/04/winston-churchill.html’den alınmıştır.

Kaynaklar;

(1-2) Osmanlı Tarihi, VI. cilt, ıslahat fermanı devri 1856-1861, Ord. Prof. Enver Ziya Karal

(3) Yazı için bakınız; Türkiye Gazetesi; Dış Politika, M.Necati Özfatura, necati.ozfatura@tg.com.tr, 02 Temmuz 2011 Cumartesi

Vasiyet için ayrıca bakınız; (http://www.dinikitablar.com/iman-itikat/29-dis-politika/4569-churchillin-vasiyeti

Küresel sermaye’nin medya üzerinden yalan operasyonu Fransız ihtilaliyle başlar. (3)

gezi parkı olayında SEMBOL! Olan; “Siyahlı kadın’ olarak bilinen Kate Mullen BBC Türkçe’den Mahmut Hamsici’ye kimliği ve gerçekleştirdiği eylemle ilgili konuştu. ‘Değişim programı öğrencisiyim’ Cullen Avustralyalı bir öğrenci olduğunu söylüyor. Sydney’de sosyoloji okuyormuş. 21 yaşında bir Avustralyalı. Üniversitede okurken resepsiyonistlik gibi yarı zamanlı işlerde çalışıyormuş.” Ve… geçerken gösterileri merak etmiş, olaylara böylece karışmış, o an orada fotoğrafçı da tesadüfen geçiyormuş… mış… mış…” Koç üniversitesinde değişim öğrencisi” imiş… miş… miş!’

 

İbret için içerikte, CNN’in Irak işgaline çanak tutan yalanlarıyla birlikte, “gezi parkı” yalanları da sıralanmaktadır. Sel gidecek, kum kalacak, bakalım bu yalanların altında kimler kalacaktır?

“ABD´de Kamu Dürüstlüğü Merkezi´nin tespitlerine 2003 Irak Savaşı´nda Başkan Bush ve ekibi tam 935 yalan açıklamada bulunmuşlardı. Bu haberlerde en çok kullanılan kanal CNN´di. (1)

CNN ve Petrole batan karabatak,

-1991 Körfez Savaşı döneminde aylarca ekranda gitmeyen, petrole bulanmış can çekişen karabatak görüntüleri vardı. Habere göre Saddam Kuveyt´i bombalamış ve denize dökülen petrol sonucu karabataklar bu hale gelmişti. Halbuki haberi hazırlayan ve CNN´den bunu kullanmasını isteyen Pentagon´du.

-Dış İşleri Bakanı Colin Powell´in Irak´ta kimyasal silah olduğu ve Saddam Hüseyin´in El-Kaide bağlantılarıyla ilgili yalan ve fabrikasyon haberler CNN üzerinden bütün dünyaya duyurulmuştu.

-1 Nisan 2013´te eski CNN çalışanı Amber Lyon, kanalın kendisinden ısmarlama haber istediğini açıkladı. Lyon bunun sebebini sorduğunda CNN yetkililerinin ´ABD yönetimi böyle istiyor´ dediğini belirtti. Lyon özellikle Irak ve Suriye´deki durumu yetkililerin kendisinden abartarak vermesini istediğini söyledi. Lyon ayrıca İran´a karşı askeri bir müdahaleyi meşru kılmak için kamuoyuna yönelik haberler yaptıklarını ve bunun için CNN´in ABD yönetiminden büyük paralar aldığını da iddia etti.

*

-Körfez Savaşı´nda Saddam´ı kötülemek için 15 yaşındaki bir kızı kullanıp, bebeklerin kuvözde ölüme terk edildiği yalanı CNN´e ait. 15 yaşındaki Kuveytli bir kız gönüllü olarak çalıştığı hastanenin Iraklı askerler tarafından baskına uğradığını ve bebeklerin kuvözlerden alınarak yerlere atılıp ölüme terkedildiğini söylüyordu. George Bush savaşa bahane oluşturmak için her fırsatta bu hikayeyi kullandı.Halbuki 15 yaşındaki kız o hastanede hiç bulunmamıştı. Kuveyt´in Amerikan büyükelçisinin kızıydı. Adı da Nayirah el-Sabah´tı.

Gerçek ortaya çıkana kadar ABD Irak´ı bombalamaya başlamıştı bile. (2)

*

CNN international’ın  Kazlıçeşme yalanı

CNN International internet sitesinde “Türkiye’de hükümet karşıtı protestolar” başlığı attığı haberine AK Parti’nin Kazlıçeşme’de yaptığı mitingdeki kalabalığın fotoğrafını koydu. Başbakan Erdoğan’ı desteklemek için Kazlıçeşme’de toplanan yüz binlerce kişiyi dünyaya Gezi Parkı eylemcileri olarak gösterdi.

*

Bu da Alman Medyasının yalanı

Alman gazetesi’nin yalanı

Almanya’da yayın yapan Morganpost gazetesi, İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı protestolarını konu alan haberinde, eli bağlı bir kadına tekme vuran polis fotoğrafı koyarak, bu polisin Türk polisi olduğunu iddia etti. Bu olayın Amerika Birleşik Devletleri’nde 2009 yılının mayıs ayında gerçekleştiği ortaya çıktı. Kadını tekmeleyen polis Lincoln Emniyet Müdürlüğünde çalışan Edward Krawetz isimli  Amerikalı bir polis.

*

Ve Twitter’da gezi parkı yalanları

Sahte hesaplarla ortalığı karıştırdılar

-Eylemlerin ilk gününden beri yalan haberlerle ortalığı karıştıran provokatörler de Türkiye’yi  ayağa kaldıracak provokasyonlara imza attı. Bazı provokatörler CHP Gençlik kolları sahte hesabını kullanarak, sağlık sitelerinden alınan ve asit yanığını anlatan fotoğrafları yayarak, “Polis TOMA’lardan üzerimize asit püskürtüyor” yalanına imza attı. Provokatörler bu fikre inandırmak için Gazze’de İsrail saldırısında yanan bir çocuğun resmini kullandı.

*

-CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün Taksim olaylarında polisi suçladığı fotoğraf, Arap baharına ait olduğu ortaya çıktı.  Bir provokasyon daha emeline ulaşamadı. CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün Taksim olaylarında polisin şiddet uyguladığını iddia ederek yaydığı fotoğraf da yalan çıktı. Açıklamayı İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu Twitter hesabından yaptı.

*

Gezi Parkı’nda başlayarak birçok şehre sıçrayan eylemler beraberinde bilgi kirliliğini de getirdi. İşte Fatih Çipil adlı bir kullanıcı tarafından derlenen o 17 yalan.

1) Bülent Arınç’ın oğlu gezi parkına açılacak olan AVM’ye ortak: Bu iftira çıktıktan sonra açıklamalar geldi bu olayın aslı yok.

2) Panzerle ezilen genç resmi: En çok tepki çeken fotoğraflardan. Olayın aslı yabancı bir ülkede bot motorundan yaralanan bir kişi.

3) Sosyal medyalara erişim engellendi: Bu bugün çıkan bir yalandı. Ancak Taksim’de 3g bağlantısının zaman zaman kesildiği doğru.

4) Binlerce polis istifa etti yalanı.

5) İstanbul Emniyet Müdürü görevden alındı: Ntv_sondakika adıyla açılmış bir fake hesabın uydurmasıydı.

6) Polisin gerçek mermi kullanması: Böyle bir durum gerçek değil ancak polisin plastik mermi kullandığı doğru.

7) Videodaki Kerem Can Karakaş’ın ölmesi: Videodaki cesaretli eylemci yaşıyor. İsmi Kerem Can Karakaş değil. Kerem Can daha önce trafik kazasında ölen bir kişi.

8) Köpeğe biber gazı sıkan polis: Bu foto daha önce de vardı şu günlerde çok paylaşıldı. Fotoğraftaki kişiler İtalyan polisi.

9) Çarşı grubunun bir tomayı ele geçirmesi: Habere göre çarşı grubu TOMA’yı ele geçirip polisleri kovalamış. Bu da yalan haberlerden biriydi.

10) Polislerin ilaçlı suyla göstericileri bayıltması yalanı.

11) Haber kanallarının fake hesabı: Birçok haber kanalının fake hesabı açıldı. Provoke edici söylemleri anında yayıldı. .

12) Eylem 48 saat daha devam ederse Anayasa Mahkemesi hükümeti düşürülebilir yalanı uydurulmuştur

13) Eylemlerde Portakal Gazı Kullanıldı: Portakal gazı Birleşmiş Milletler tarafından yasaklanmış bir gazdır.  , zararları büyük bir kimyasal silahtır. Topluma müdahale için böyle bir gazı kullanmak intihardır, kimse göze alamaz. CNN tarafından doğrulandı diyenler vardı. Ireport olarak CNN’in sitesinde yayınlandı fakat, Ireport’lar normal kişiler tarafından yayınlanır.

14) Beyaz Show: Beyaz eyleme gittiği için kanal tarafından sözleşmesi iptal edilerek tümden yayından kaldırıldı. Beyaz Show sadece bu haftalığına iptal edilmiştir.

15) Eylemcilerin köprüden geçiş fotoğrafı yerine 2012 maraton fotoğrafının paylaşılması.

Olayın aslı böyle değil işte köprüden geçenlerin gerçek fotoğrafı

16) Cnn International’ın; Cnn Türk’ün duyarsız alıp direniş haberlerini vermediği için isim hakkını fesh etmesi: Resmi hiç bir yerde böyle bir açıklama yok.

17) Eylemciler Başörtülü Bayanlara Saldırdı: Bu da yayılan haberler arasındaydı. Eylemde başörtülüler vardı ancak böyle bir olay yaşanmadı.

*

İç savaş çağrısı yaptılar

-Yine CHP’nin hesaplarını kullanan provokatörler, tüyler ürperten başka bir mesaj yayınladı. Aynı hesaptan, “İç savaş çağrısı yapılarak”, tüm il ve ilçe teşkilatlarının yollara döküldüğü duyurusu yapıldı.  CHP Gençlik Kolları’nın twitter üzerinden yazdığı mesajlar, onbinleri sokağa döktü.

-Bir Başka grup ise oyununu AK Parti Gençlik kolları üzerinden oynadı. AK Parti Gençlik kolları twitter hesabı üzerinde yapılan photoshop çalışması sonucu, “Çocuklara gaz bombası atılmasına sessiz kalamazdık. Biz artık yokuz” mesajı atıldığı yalanı ortaya atıldı. Bu mesajın da yalan olduğu kısa sürede ortaya çıktı.

*

Geçiş üstünlüğü haberi

AK Parti İstanbul İl Başkanlığı’nın organizasyonunu ile “Büyük Oyunu Bozmaya, Haydi, Tarih Yazmaya” sloganıyla düzenlenen miting Zeytinburnu’ndaki Kazlıçeşme alanında yapıldı. İnternette, Kazlıçeşme istikametine giden araçlara “geçiş üstünlüğü” sağlandığı, birçok belediye otobüsünün alana gelmek isteyenlere tahsis edildiği haberi dolaştı. Ancak bununda photoshop oyunu olduğu kısa sürede ortaya çıktı.

Ethem Sarısülük yalanı

Gezi Parkı eylemlerine destek amacıyla Ankara’da yapılan gösterilerde, işçi Ethem Sarısülük hayatını kaybetti. Kızılay’da hayatını kaybeden Ethem Sarısülük`ün cenazesinde su sıkıldı diye gösterdikleri fotoğraf Bingöl’de çatışma sonrası öldürülen PKK’lıların cenazesinde yaşanan olaylardan sonra sıkılan gaz olduğu ortaya çıktı!

Toma kimyasal ilaç sıkıyor

gezi olayları sosyal medyada dolaşan yalan haberlerle de anılacak. işte bir tanesi daha. polis toma araçlarından kimyasal sıvı dolduruyor diye twitter’da en çok paylaşılan fotoğraflardan oldu. ancak kısa süre sonra doldurulan sıvının boya olduğu ortaya çıktı. ayrıca kimyasal bir sıvı olsa polisler açıl el ile doldurmazdı.

Polis tarafından dövülen çocuk

çanakkale’de polis tarafından dövüldüğü iddia edilen küçük emir’e ait fotoğraf oldu. ancak emir’i yaralı halde gösteren fotoğraf, geçen yıl çanakkale’de yaşanan trafik kazasına ait çıktı. çocuğunun yaralı halini tv’lerde görünce şaşırdığını belirten baba orhan öztürk, fotoğrafın bu şekilde kullanılmasına tepki gösterdi.

Deniz kazası fotoğrafı

Açılan sahte hesaplardan yanlış bilgiler paylaşıldı. Sanal teröristler, sosyal paylaşım sitesi twitter’dan; 5 Ekim 2012 tarihindeki trafik kazası, 11 Kasım 2012 tarihindeki gerçekleşen Avrasya Maratonu, 2011 yılında yaşanan deniz kazası, yabancı basında çıkan fotoğraf ve görüntüleri, Gezi Parkı’nda yaşanmış gibi gösterdi ve halkı tahrik etmeye çalıştı. 2010 yılına ait deniz kazasından bu fotoğrafı da yalanlarına alet ettiler.

Avrasya maratonu kandırmacası

gezi parkı’nın yıkılmaması için taksim meydanı ve çevresinde polisle çatışan eylemcilere destek veren bir grup, boğaz köprüsü üzerinden avrupa yakasına geçiş yaptı. bu sırada köprü kısa bir süre trafiğe kapalı kaldı. olayın fotoğrafları twitter’da paylaşıldı. fakat eylemi daha kalabalık göstermek isteyen sosyal medya provakatörleri avrasya maratonu’nda binlerce kişinin köprüden geçtiği anın fotoğrafı yayınlayarak dezanformasyon yapmaya çalıştı.

Direnin hükümet düşer

Taksim Gezi Parkı eyleminin başladığı günlerde ilk ortaya atılan yalan haberlerden bir tanesi de hükümet düşer yalanıydı. Sosyal medyada yayılan mesajda Gezi Parkı’ndaki eylemler 48 saat daha ederse AB kararlarına göre hükümetin düşeceği yazıyordu.

**

Ve yorumsuz bir  “SİYAHLI KADIN”  hikayesi

İstanbul’daki Gezi Parkı gösterilerinin ilk günlerinde bir TOMA’yı karşısında durup kollarını açarak durduran kadın gösterilerin sembollerinden birine dönüştü.

Üzerindeki siyah elbise nedeniyle ‘siyahlı kadın’ olarak adlandırılan kadının kimliğiyle ilgili farklı bilgiler veren haberler yayınlandı.

Siyahlı kadın’ olarak bilinen Kate Mullen BBC Türkçe’den Mahmut Hamsici’ye kimliği ve gerçekleştirdiği eylemle ilgili konuştu.

Değişim programı öğrencisiyim’
Cullen Avustralyalı bir öğrenci olduğunu söylüyor.

Sydney’de sosyoloji okuyormuş. 21 yaşında bir Avustralyalı. Üniversitede okurken resepsiyonistlik gibi yarı zamanlı işlerde çalışıyormuş.

İstanbul’a geliş nedeni ise eğitim.

2012 Eylül’ünde İstanbul’a geldiğini ve öğrenci değişim programı kapsamında Koç Üniversitesi’nde eğitim gördüğünü aktaran Cullen, ” Başlangıçta sadece bir sömestir kalmayı planlıyordum ama bu kentin, insanların ve kültürün içinde yaşadıktan sonra bir yıl boyunca kalmaya karar verdim.” diyor.

‘Avustralya’da da eylemlere katılmıştım’
İlk eylemi değil Cullen’ın Gezi Parkı gösterileri. Cullen, Sydney’de birkaç gösteriye katıldığını, Avusturya’nın ”sığınmacıların ülkeye gelir gelmez gözaltına alınması politikasını” protesto etmek için sokağa çıktığını, ayrıca Irak savaşı karşıtı gösterilere ve Sydney’deki Occupy – İşgal eylemlerine katıldığını anlatıyor.

‘Beni binaya sokup yardım edenlerden ilham aldım’
Peki Gezi Parkı eylemlerine nasıl yer almış Cullen?

Mayıs ayı sonunda protestolardan haberdar olduğunu, bazı arkadaşlarının da eylemlere katıldığını anlatıyor ve şöyle devam ediyor:

”Mayıs ayı boyunca İstiklal Caddesi’nde kesinlikle şiddet içermeyen eylemlerde polisin göstericilere sürekli gazla müdahale ettiğini gördüm. Ben de bir akşam Cihangir’deki evime dönerken gaza maruz kaldım. Hayatımda hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Acı gözlerimi yakıyordu ve nefes alamıyordum. Şansıma bir adam beni tutup bir binaya soktu. Binada bir grup insan vardı. Bana, gözlerime sıkmak için limon ve yanığı yatıştırmak için süt verdiler. Burası muhtemelen İstanbul’daki LGBT topluluğunun merkeziydi. Bana kim olduğumu sormadılar. Bana yardıma ihtiyacı olan bir insan olarak davrandılar. Türk veya yabancı, erkek veya kadın, eşcinsel veya heteroseksüel, Hristiyan veya Müslüman olmama bakmaksızın bana eşit bir şekilde sevgiyle yaklaştılar. Bu grubun iyiliğini, gücünü, kararlılığını deneyimimle gördükten sonra, ben de onlardan ilham aldım. Kendilerine çok minnettar olduğum bu insanlara dayanışmak ve gerçekten inandığım bir şey için ayağa kalkmak isteğim alevlendi.”

‘Hayatımda hiç böyle bir ruh hali görmemiştim’
Cullen, daha sonra cuma, cumartesi ve pazar günkü gösterilere katılmış. Ocak ayından bileti varmış Orta Amerika seyahati için. ”Tencere ve tavalarla şarkılar söylemiş, gazlı müdahaleye maruz kalan eylemcilere limon yardımı yapmış.

Hayatımda daha önce tanık olmadığı bir dayanışma, birliktelik ve iyimserlik duygusundan söz eden Cullen, şöyle devam ediyor:

”Beni en fazla etkileyen hayatın farklı kesimlerinden insanların gösterilere katılımıydı: Genç ve yaşlı, Beşiktaşlı ve Galatasaraylı, dindar (Üzerinde ‘Kapitalizme Karşı İslam’ yazan pankartı taşıyan bir grup başarötülü kadının yürüdüğünü ve Cihangir’deki cami önünden geçerken herkesin onları alkışladığını hatırlıyorum) ya da değil… Polis daha fazla gazladıkça ve daha fazla tazyikli su sıktıkça insanlar şiddete karşı şiddetsiz bir direniş için daha fazla birleşti ve kararlı hale geldi. Gerçekten öyle iyimser bir duygu vardı ki insanlar dayanışma içinde olmanın gücünü farkettiler.”

‘Fotoğrafçıları görünce TOMA’nın önüne geçtim’
Cullen, eylemlerin önemli simgelerinden biri haline gelen fotoğrafın çekildiği anı ise şöyle anlatıyor:

”Bu fotoğraf Cumartesi sabahı çekildi. Cuma gecesinden beri gösterilerdeydim ve henüz uyumamıştım. O gece üç ayrı olayda gazlanmıştım. Göstericiler birlik duygusu içinde bu harekete bir şey borçlu olduğumu hissettim. Kalabalık bir grup olarak Alman Hastanesi’nin yakınlarında bir TOMA’nın önünde slogan atıyorduk. Hepimiz Türk medyasının bu protestoların hiçbirini yayınlamadığını ve olayların medya üzerinden yayılmasının ne kadar önemli olduğunu biliyorduk.”

”Ayrıca iki insanın öldüğünü duymuştum ve dünyanın yaşanlardan haberdar olması gerektiğini biliyordum. TOMA yakınında kalabalık bir grup fotoğrafçı olduğunu fark ettim ve şiddete rağmen eylemlerin barışçıllığını vurgulamak için TOMA’nın önünde durup ellerimi açmaya karar verdim. Korkmadım. Gerçekten su sıkacaklarına inanmamıştım ama sıkarlarsa da fotoğraf olağanüstü olur diye düşünmüştüm.”

‘O artık benim fotoğrafım değil’
Fotoğrafın gösteriler açısından sembole dönüşeceğini tahmin etmediğini belirten Cullen bu dönüşümle ilgili şu yorumu yapıyor:

”Bu fotoğraf artık benimle ilgili değil. Daha genel olarak düşünürsek benim eylemim kesinlikle hiçbir şey değil. Aynısını ve daha fazlasını yapan binlerce göstericiden daha cesurca değil. Siyahlı kadın artık ben değilim. O artık beni eve çekip limon veren adam, gururlu bir şekilde yürüyen anti-kapitalist Müslüman, bana ses çıkarmak için tencere veren başörtülü yaşlı kadın ve inandıkları için ayağa kalkan ve sokaklara giden her bireydir.”

Şu anda Orta Amerika’da tatilde olduğunu belirten Cullen Sydney’de yaşamaya devam edeceğini, Türkiye’de yaşama planı bulunmadığını ama Türklerin kendisinin favori milleti Türkiye’nin de favori ülkesi olduğunu, bu yüzden Türkiye’ye yeniden gelmek istediğini söylüyor.

Cullen, ”Türkiye’de olsaydım kesinlikle gösterilere yine katılırdım. Kalbim hala insanların gösteri düzenlediği İstanbul ve Türkiye’de” yorumunu yapıyor.” (4)

**

Devam edecek…

Resim;web ortamından alınmıştır.

(1) http://www.haber7.com/televizyon/haber/1037996-manipulator-cnnin-yalan-haberleri

(2) http://www.mesajgazetesi.com/mesaj/haber_detay.asp?haberID=1762

(3) Zaman gazetesi

(4) http://www.turktime.com/haber/Gezi-Direnisinin-Sembolu-Siyahli-Kadin- /229101

‘Gezi Parkı’ demokrasi değil Küresel sermaye olayıdır. İşte ispatı (2)

Gerçekler topaldır, geçte olsa yerlerine ulaşırlar.

1908 İttihatçı hareketinin arkasında da; Sultan 2. Abdülhamid veya Meşrutiyet değil, Filistin, Selanik Sermayesi ve İstanbul’un haracı vardır. Enver Paşa Büyük Oyun‘u, gençliği ve hırsı nedeni ile göremez. Gördüğünde ise, acemiliğini itiraf eder. Ancak, herşey bitmiştir.

-“Biz sultan Abdülhamid’i anlayamadık; asıl günahımız işte buradadır paşam, sultan Hamid’i anlamamak…

-Yazık paşam, çok yazık!

-Siyonistlere alet olduk ve onların hiyanetine uğradık.”(1)

İngilizlerin liderliğinde kurgulanan (Büyük Oyun) sonucunda;

-Bir Cihan İmparatorluğun kafası koparılır,

-Savaşlarda okumuş tüm aydın-genç nüfus yokedilir,

-Ekonomi (azınlıkların bilinçli olarak  sürgün ettirilmesi ile)  ile iflas ettirilir,

-Büyük rezervlere sahip Petrol Sahaları kırk türlü oyunla gaspedilir,

– Ve yapılanlar gelişmiş batılıları tatmin etmemiş olmalı ki savaş;

-Top-tüfekle değil, Kültür çalışmalarıyla sürdürülür;

-Ve (gelecek) bir yüzyıl daha, devlet-halk kafa karışıklığı ile kaybettirilir.

Şimdi fotoğrafın daha net görülebilmesi için, gazetelerden kısa alıntılarla, önce Rahmetli Ecevit, arkasından da “Gezi olayları”na, günümüze dönecek; kısa açıklamalardan sonra kaldığımız yerden, 1908-1909 dönemi ile devam edeceğiz.

**

-“Bülent Ecevit’in en yakınındaymış gibi görünen bir “gazeteci” vardı hiç unutmam…

Bir gün sabah kalktım büyük gazetede, o gazetecinin yazısını gördüm…

Gözlerim faltaşı gibi açıldı…

Ecevit’in berbat durumda olduğunu, evinde yıkanmadığını, gömleklerini değiştirmediğini, hafızasının yerinde olmadığını, “yaşayan bir ölü” olduğunu anlattığı yazısına tanık oldum…

Ecevit‘in Başbakanlık yaptığı günlerdi…

Ulusal ve uluslararası sermaye, karteller, tröstler ve derin konsorsiyum

“Ecevit’in Başbakanlık’tan düşürülmesine çoktan karar vermişti…”

… Ecevit’in zorunlu nedenlerle Başbakanlığı bırakması gerektiğini” yazmaya başlamışlardı…
…“Tezgahlanmış Başbakan’ı indirme operasyonu” adım adım yürürlüğe konuyordu…

Çiğli’de, İstanbul’da gerçekleştiremedikleri suikasti nihayet yapacaklardı…

Ecevit aldığı ilaçların etkisiyle “Başbakanlık merdivenlerinden düşüyor, durup dururken evde ayağı takılıp kemiklerini kırıyordu…”(2)

**

“…Hastaneye yattığında bütün derisinde kabarmalar ve lekeler var. Cildiye uzmanları bunları önce bir hastalık zannedip incelemeye alıyor. Sonra görülüyor ki, bunlar iyi yıkanmadığı, iyi temizlenmediği için oluşmuş şeyler. Hastanede her tarafı güzelce yıkanıp paklanıyor, pamuklarla siliniyor. Cildinin temizlik sonrası aldığı renge Rahşan Hanım bile şaşırıyor…‘Meğer senin ne güzel tenin varmış Bülent’’ diyor.

Bülent Bey’in iyice uzamış ve bakımsız kalmış el ve ayak tırnakları da hastanede güzelce kesiliyor, temizleniyor. Ellerine bir güzellik geliyor, ayakları rahat ediyor.

Şimdi işin daha vahim bir boyutuna geliyorum. Başbakan’ın, hastaneye geldiğinde resmen ‘‘AÇ’’ olduğu görülüyor. Eksik ve yanlış beslendiği ortaya çıkıyor. Evinde yıllarca tek taraflı -çoğunlukla çay, bisküvi, kuru şeyler- ile beslenmiş. Bu durum kan tahlillerinde açıkça ortaya çıkıyor. Bu ‘‘açlık’’ ve tek taraflı beslenme nedeniyle, verilen bazı ilaçlar etkili olmuyor. Hastanede sıkı ve düzenli bir beslenme rejimi uygulanıyor. Sebze, meyve, diğer gıdalar, vitamin ve mineraller veriliyor. İlaçları düzenli içiriliyor ama bu düzen, eve çıkınca yine kaybolup gidiyor.

Akıllarda, aylardan beri bir soru var:

Ecevit bu durumuyla başbakanlık yapabilir mi?

Bu sorunun yanıtı şöyle veriliyor:

‘‘Beyinsel olarak yapabilir ama tekerlekli sandalye kullanması ve yanında sürekli doktorlar olması koşuluyla.’’ (3)

**

“…Bir içki lobisinin Amerika’yı nasıl etkisi altına alabileceğini, silah sanayiinin başkanlar üzerinde nelere kadir olduğunu yaşayarak ve görerek anladım…

Başbakan Erdoğan’ın alkol düzenlemesiyle ilgili kararını ben de dahil herkes öncelikle ideolojik açıdan ele aldık…

– “Alkol nerelerde kullanılmalı, nerelerde yasaklanmalı?..” falan filan…

Oysa milyarlarca dolarlık dev bir pazarda mücadele eden içki lobileri için hayat bu kadar basit ve ideolojik değil…

Kapitalistler ve sermaye, ideolojileri para kazanmak için kullanıyor, fakat kendisi hiçbir zaman ideolojik davranmıyor…

...İçki; sinema endüstrisinden, medya dünyasına, gazete sütunlarından, billboard reklamlara, “çağdaş bir yaşamın vazgeçilmez unsuru” olarak lanse ediliyor ve dünya pazarına öyle pazarlanıyor…

Çağdaş yaşamın vazgeçilmezi alkol, eğer sinemalarda, festivallerde, spor müsabakalarında, gazete sütunlarında, dergilerin kuşe baskılarında, özgür ve çılgın internet mecrasında kendisine yer bulamazsa hayatiyeti biter, sona erer…

Başbakan “içki reklamını yasaklayarak” milyarlarca dolarlık bu uluslararası lobinin en can alıcı damarına basmıştır…

Türkiye 76 milyon insanın yaşadığı bir pazar…

Gelişmekte olan bir ülke…

Sağlık bilincinin henüz Amerika’daki kadar gelişmediği, uzun yıllar “sağlık ile içki ve sigara bağlantısının kolay kurulamayacağı” bir ülke gerçeği…

Böyle bir ülkeden tası tarağı toplamak zorunda kalmanın, uluslararası içki lobisine neler yaptırabileceğini tahmin edemezsiniz…” (4)

**

1908-1909

Gizlilik Dönemi

“Komplocular (Jön Türkler), kısa zamanda etkinlik merkezi Selânik’te kurulu diğer bir kuruluştan, Masonluk’dan, yararlanabileceklerini düşündüler… Mason locaları bu şehirde, açıktan açığa olmasa bile, kesintisiz çalışmaktaydılar ve aralarında Abdülhamit’in devrilmesini sevinçle karşılayacakların sayısı hayli kabarıktı.”

“Dolayısıyla, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti üyeleri, Selânik mason localarının davaları için biçilmiş kaftan olduğunu kısa zamanda farkettiler. Anlaşılan Cemiyet, mason localarının hemen hepsini toplantı yeri olarak kullanmış, masonlardan çoğuna kendi davalarını kabul ettirmiş ve masonların yeni adayları denemek için uyguladıkları yöntemlerin çoğunu benimsemişti. Öte yandan, Selânik masonlarıyla karşılaşmaları sonucu, Cemiyetin çalışmalarının hız kazandığı da anlaşılmaktadır.” (5)

**

“Önce, Ramsaur’un Masonluk’tan yararlanmanın Cemiyet’in kuruluşundan sonra düşünüldüğü fikrine katılmadığımıza işaret etmeliyiz.. ..Vardığımız kanı, daha Cemiyet kurulmadan, Masonluk içinde bunun fikriyatı yapılırken, localardan nasıl yararlanabileceği düşüncesinin belirmiş olduğu yolundadır. Cemiyete alınanla Masonluğa alınan arasındaki farklar, giriş farklılıkları, Cemiyet’in karma yapısı (mason olan ve olmayan), gizli evrakın büyük bir güvence altına alınması, özellikle Cemiyet’in bazı şubelerine hafiyelerin sızmasına karşılık bunların hiç tehlikeye düşmemesi, önceden tasarlanmış ve mükemmel bir örgütlenmenin gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor. Bu da mason localarının görevlerinin önceden saptanmasıyla mümkündü.”  (6)

**

“…Selânik’te oturanların Masonluğu çekici bulmalarına şaşmamak gerek. Çeşitli millet ve inançlara sahip liberal düşünceli, eğitim görmüş kişilerdi Selânik’liler, oysa Türkiye’deki mutlakiyetin dünyada bir eşi yoktu. Masonluk ya da benzeri bir örgüte yaklaşmaları çok normaldi. Selânik’te bir çok Musevi vardı ve bunların çoğu masondu. Bu da Masonluğu

“Uluslararası Yahudilik” yoluyla dünyaya hakim olma çabası olarak yorumlayanlar için kuşkulu bir durum yaratıyordu.”

“Sonuç olarak, Jön Türk hareketini masonların ve Musevilerin hazırladıkları “dünya ihtilâli” nin bir parçası olarak niteleyen yayınların sayısı hayli kabarıktır.” (7)

**

“Kesin olarak söyleyebiliriz ki, Türk ihtilâli, hemen hemen tümüyle bir mason-Musevi komplosudur.”  (8)

**

“Jön Türk hareketi, İtalyan Büyük Doğusu’nun yönetimi altındaki Selânik mason locaları tarafından başlatılmıştır ve aynı makam daha sonra Mustafa Kemal’in başarıya ulaşmasına da yardımcı olmuştur.”  (9)

**

“1900 Yıllarında Fransız Büyük Doğusu, Abdülhamit’in devrilmesine karar verip, gelişmekte olan Jön Türk hareketini bu yöne çevirmiştir.” (10)

**

“Mustafa Kemal Vedata (?) locasına alınmıştı. Kendisini hoşlanmadığı bir hava içersinde buldu. Loca, uluslararası Nihilist bir örgüte bağlıydı. Yahudilere baskı yapan Rusya’nın kötülüğünden, Yahudilere zengin olma imkanlarını tanıyan Viyana’nın iyiliğinden söz eden hiç bir millete mensup olmayan adamlar vardı etrafta. Bunlar kaypak, güvenilmez, renkleri belli olmayan kişilerdi. Mustafa Kemal,…yıkıcı yeraltı faaliyetlerinde bulunan uluslararası bir takım örgütlerin ağına düştüğünün farkındaydı, ama bunların mahiyetini tam olarak bilmiyordu. Mason törenlerine de aldırdığı yoktu, bunlardan alayla sözediyordu.” (11)

**

“Hareketin asıl beyinleri Yahudi ya da Dönmelerdi. Selânik’in zengin Dönmelerinden ve Yahudilerinden, Viyana, Budapeşte, Berlin’deki uluslararası kapitalistlerden mali yardım görmekteydiler.” (12)

**

“1908 İhtilâlinin hazırlanışında masonlara daha fazla pay tanımak, eldeki belgelere aykırı düşer, çünkü ihtilâlin gerçek hazırlayıcıları olan Üçüncü Ordu subaylarının hepsinin mason olmadığı muhakkaktı; Selânik’teki bütün Jön Türklerin Masonlukla ilgisi olduğu iddia edilemez. İttihat ve Terakki Cemiyeti 1908’de gücünü, Selânik çevresindeki kırsal kesimden almaktaydı ki, Masonluk buralarda hiç de etkili değildi.” (13)

**

İttihat ve Terakki’yi kontrol eden kişiler, kendilerini mason localarının karmaşık ritüellerinin perdesi ardına gizlemekteydiler.” (14)

**

“Topluluk, yüzyılın başlarında kurulmuş olan İtalyan Carbonari cemiyetini örnek alarak örgütlenmiştir….Napoli’de geçirdiği günlerde, İbrahim Temo, bir arkadaşı eşliğinde bir mason locasını ziyaret etmiş ve Carbonari’nin İtalya tarihindeki rolü ve örgütlenmesi üzerine bilgi edinmişti ki, daha sonra, Türkiye’de benzer bir gizli cemiyet kurmaya karar verdiğinde, bu ziyaretin etkisi görülecektir.”

“Daha sonra “İttihat ve Terakki” olarak anılacak olan, ancak o zamanlar “Terakki ve İttihat” adını taşıyan ilk Jön Türk örgütlenmesi üzerinde Carbonari etkisi, üyelerin birbirlerini ancak kesirli sayılar olarak tanımalarında en belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kesirler, örgütün her hücresine ve hücredeki her üyeye birer sayı vererek elde edilmekteydi…Örnek olarak, yedinci hücrenin beşinci üyesi “5/7¨ olarak tanınmaktaydı. Hareketin kurucusu olan İbrahim Temo “1/1¨ idi.”  (15)

**

“Baskının arttığı yerde özgürlükler konusunda konuşabilmek için gerekli ortamı Masonluk sağlamaktadır. Örgütün şemsiyesinin altındaki gizlilik ve art düşüncelerden arınmış şekilde konuşup dinleme olanağı güven verir. Türkiye’de de böyle olmuştur. Ancak burada, ırkların ve siyasal hedeflerin çeşitliliğinin mason çalışmaları için aşılmaz bir engel olduğu sanılıyordu…Oysa Masonluk ırk ve din farkına rağmen insanları birleştirmeyi amaçlıyordu.”

“Bütün bunlara rağmen, 1903’te Makedonya’da Sultan’ın baskısına tepki gösteren Jön Türklerden bazı masonlar Selânik’te partilerinin merkezini kurmayı başardılar. Jön Türk komitesinin propogandası Selânik’ten ülkenin her köşesine, vatanseverlikle dolu beyannameler yağdırdı ve gerçek Osmanlıları ülkeyi meşruti bir rejime kavuşturmak için savaşmaya çağırdı….Ve sonunda 24 Temmuz 1908’de ihtilâl patlak verdi.” (16)

**

“Baruh Kohen adındaki Volter’ci, özgür fikirli bir düşünür, 1880’den 1905’e kadar, Selânik’te bir havari gibi, fikir özgürlüğü vaaz etti. Havariliğini bazı arkadaşları ile kurduğu, İskoç Ritine bağlı bir İtalyan mason locasında sürdürdü. Bu loca bir kaç yıllık faaliyetten sonra kapandı. 1901 Kasım’ında “Macedonia Risorta” adıyla yeniden açıldı ve her inançtan insanları içinde topladı. İttihat ve Terakki’ye yataklık eden loca budur.” (17)

**

“Selânik’te, 1903 Yılında tek olan “Macedonia Risorta” nın yanına, 17 Eylül 1904’te Fransız “Veritas”, 1906’da İtalyan “Labor et Lux”, 1907’de Yunan Büyük Doğusu’na bağlı “Philippos”, İspanyol Büyük Doğusu’na bağlı “Perseverencia” ve Romanya Milli Büyük Locasına bağlı “Steaoa Saloniculiu” locaları kuruldu.” (18)

**

“Veritas’ın üyelerinin …..arasındaki en ilgi çekici kişi, Selânik’in en etkili Türkçe gazetesini kurmuş olan Fazlı Necip idi. İttihat ve Terakki’nin gizli faaliyetlerine aktif olarak katılıyordu. 1908 Temmuz’unda Cemiyet tarafından Selânik’teki eylemleri ve propogandayı düzenlemekle görevlendirilmişti.”  (19)

**

“Balkan’lardaki subaylardan en az ikibini İttihat ve Terakki’ye üyeydi.”  (20)

**

“Osmanlı ordusundaki 7000 subaydan 5000’i İttihatçıdır.”  (21)

**

“1909 Yılından itibaren, mason tartışması gündeme geldiğinde her İttihatçının mason olduğu şeklinde abartmalar bol keseden piyasaya sürülmüştür. Bunda bir gerçeklik payı olduğunu sanmak safdillik olur.”  (22)

**

“İttihat ve Terakki üyelerinin pek azı masondu. Zaten, ihtilâl sadece masonlara dayansaydı asla başarılı olamazdı.”  (23)

**

“Devrim öncesinde İttihat ve Terakki’nin ünlü ve ünsüz isimlerinden hangileri aynı zamanda masondu? Çok belirli isimler dışında kesin bir liste vermek mümkün değil. Talât (Paşa), Cavid, Manyasizade Refik, Mithat Şükrü, Naki, Kazım Nami, Cemal (Paşa), Hüseyin Muhittin, Faik Süleyman (Paşa), İsmail Canbolat hemen söylenebilecek isimler.” (24)

**

“Emmanul Karasso Efendi’nin hayatı güzel bir örnektir. Selânik’li bir Yahudi olan Karasso “Macedonia Risorta”nın Üstad-ı Azâm’ı idi ve Jön Türklere mason localarında toplanmayı önerenin o olduğu söylenir.”  (25)

**

“İttihat ve Terakki ile Masonluğun bağını kuran ve bunda önemli rol oynayan üç kişinin yaşam öykülerini incelersek, belki bu bağın niteliğine bir ışık tutabiliriz. Bu üç kişi, sonradan sadrAzâm olan Talât Paşa, Emanoel Karasso ve Manyasizade Refik Bey’lerdir.”

“…Üç mason-İttihatçı öncü arasında,…Masonluğa en ilkesel yaklaşıma sahip olanın Manyasizade olduğu söylenebilir. Ancak devrimciliğinin eylemci niteliği, masonluğunu çok ikinci planda bırakmıştır. Talât, kuşkusuz herşeyden önce devrimciydi, onda Masonluk Manyasizade’den de geri kalır. Karasso ise öncelikle masondu, ama kendi locasını İttihatçılara yataklık için açmakla o da ilk ikisinin çizgisine gelmiş oldu.”  (26)

**

“Cemiyetin gizli toplantılarından bir çoğu “Macedonia Risorta” locasında yapılmıştır. Fransa Büyük Doğusu’ndaki bir belgeye göre E. Karasso ihtilâlden önceki iki yıl boyunca cemiyetin gizli arşivlerini locada saklamayı kabul etmiştir.”  (27)

**

“Jön Türkler Makedonya garnizonlarındaki subaylar arasında yandaşlar bulmaya ve bir örgüt kurmaya başlayınca, …ünlü Emanoel Karasso efendinin tavsiyesiyle Yahudi locaları onlara kapılarını açtılar. Talât, Cavit, Dr. Nâzım, Bahattin Manastırlı ve daha bir sürü önemli Jön Türk böylece farmason oldular ve güven içinde, ismen İtalyan ya da İspanyol olan evlerde suikastlarını hazırladılar.”  (28)

**

“Cemiyet’in üyeler arası işaret ve parola sistemi ile üye giriş töreninin mason örneğini andırdığı ileri sürülmüştür. Gözü bağlı götürülüş, simgesel davranışlar, karanlıkta mesaj veren sesler, maskeli insanlar mason tekris töreninden esin almış olabilir. Ya da birbirini tanımak için sağ eli göğse koyup hilâl işareti yapmak da …Masonlukla bağlantılı görülebilir. Ancak iki kurumun hedefleri arasındaki büyük farkı göz ardı etmek olası değildir. Birinin teorik olarak evrensellik iddiasına karşılık, Cemiyet vatanseverliği ön planda tutmuştur. Giriş yemini, bayrak üstündeki Kur’an ve tabancaya el koyup “vatanı kurtarmak ve yükseltmek için icabında hayatını feda etme” sözünü içerir. Ayrıca, yine Masonlukla bağdaşmayacak, “yeminden dönmenin cezasını kabul” şartı vardır. Üyeler, hainler hakkında Cemiyet’in vereceği kararları infazı ve kendi haklarında verilebilecek karara da kanını helâl etmeyi bu yeminle peşinen kabul ederler. Bunlar kanıtlıyor ki, Cemiyet localardan tamamen farklıdır ve onları belirli bir amaç için kullanmaktadır.” (29)

**

“Padişah 23 Temmuz akşamı, …anayasanın yeniden yürürlüğe konması ve meclisin toplanması için gereğinin vilâyetlere bildirilmesi yolunda Dahiliye Nezaretini görevlendiren iradeyi çıkardı. Ve bu telgraflarla her tarafa bildirildi.” (30)

**

“…24 ve 25 Temmuz’da Selânik’te yapılan büyük gösteriler sırasında bütün obediyanslara bağlı masonlar yanyana bayrakları ile sokaklarda yürümüşler ve herkesce vatanın kurtarıcıları arasında alkışlanmışlardır. Aralarında en fazla alkış alanlar, başta Emanoel Karasso olmak üzere, Macedonia Risorta locasının üyeleriydi. Programda Karasso’nun bir nutku da vardı” (31)

**

“Jön Türklerin anayasaya doğru ilerlemesinde, Doğu’nun kapılarında yeşeren mason localarının tahrikleri az rol oynamadı.”

**

“…Jön Türklere destek veren Masonluk oldu. Selânik’teki mason locası Jön Türklerin genel merkezi oldu. Ordunun davaya kazanılması, para toplanması, Paris, Londra, İsviçre, İtalya ve dünyaya yayılmış sayısız sürgünün liderliğe gelmesi hep orada hazırlandı… Yazışmalar, mücadele kasası, üyeler ve komitelerle ilişkiler hep Selânik locasının kontrolundaydı. İttihat ve Terakki’nin liderlerinden biri olan Enver Bey haber ve mektuplarını localardan alıyordu…Selânik locası, bu tarihi anın temelini ve kıymetli belgesini oluşturan İttihat ve Terakki arşivini güvenli bir yere yerleştirmekle görevini tamamlamış oldu.” (32)

**

“Artık İttihatçı-mason bağlantısı sır olmaktan çıkmıştı. Le Temps gazetesi yazarı Jean Rodes’in Manyasizade Refik Bey’le yaptığı bir söyleşi (20 Ağustos 1908) konuya tam açıklık kazandırdı.” (33)

**

“Masonların, özellikle İtalyan masonlarının bizi mânen destekledikleri bir gerçektir. İki İtalyan locasının, “Macedonia Risorta” ve “Labor et Lux”, büyük yardımları dokundu, bize toplantı yeri sağladılar. Bize sığınak teşkil ettiler. Localarda mason olarak toplandık; zaten aramızda hayli mason vardı, ama asıl örgütlenmek için toplanıyorduk. Beraber çalışacağımız arkadaşlarımızın çoğunu da bu localardan seçtik, çünkü adaylarla ilgili soruşturmalarda masonlar çok titiz davranıyorlardı, eleme işlemini hemen hemen tümüyle üzerlerine almışlardı.” (34)

**

“Abdülhamit’in karşısındakilerin farmasonlar olduğu gürültüsünün kopması pek çok Türkte mason olma arzusunu yarattı ve ülkede Farmasonluk hiç bir zaman rastlanmadığı bir gelişme gösterdi.” (35)

**

“Mevcut Alman ve İngiliz locaları Jön Türklere el koymazdan önce, onları Fransa bayrağı altında toplamamız gerekiyor. Bu bakımdan acilen Istanbul’da bir loca kurulmalıdır. Alman politikasının kötü etkilerini bildikleri için bize canı gönülden iltihak edeceklerdir.”  (36)

**

“Kuşkusuz o andaki rağbet doğrudan Masonluğa değil, İttihatçıların bulunduğu mason localarınaydı. Nitekim Dumont herkesin Macedonia Risorta locasına girmeye çalıştığını belirtiyor.” (37)

**

“Jön Türklerin uyguladıkları fikirlerini aldıkları kaynak Kilise değildir. Dinci ve Kral’cı Fransa’nın değil, demokratik ve masonik Fransa’nın fikirleridir. Jön Türklerin çoğu masondur ve siyasal ilkelerini çıkardıkları kaynak da localardır.”  (38)

**

“İttihatçıların Selânik düzeyini bırakıp bütün ülke boyutunda bağımsız Masonluk düşünmelerinde mutlaka Devrimle birlikte karşılaştıkları şu veya bu ülkenin obediyansına katılma önerileri etken olmuştur…Bağımsızlıklarına aşırı bir tutkuları vardı. Kuşkusuz bu Masonluk konusunda da geçerliydi. Fransızın, İngilizin ya da İtalyanın etkisi altında görünmek istemiyorlardı.” (39)

Konu verilen bilgilerle biraz aydınlanmış olmalıdır.

Devam edecek…

Resim;http://www.habername.com/haber-ecevit-mucahit-pehlivan–74933.htm

(1) “Küller Altında Yakın Tarih” “Mustafa Armağan

(2) Reha Muhtar, Gazetevatan, yazının tamamı için; http://haber.gazetevatan.com/ecevite-de-aynisini-yaptilar/547325/4/Yazarlar/136

(3)Yazının tamamı için; Hürriyet gazetesi, 02.07.2002; Emin ÇÖLAŞAN, Ecevit’in bilinmeyenleri (Acı gerçekler)

(4) Reha Muhtar, Gazetevatan, Yazının tamamı için bakınız; http://haber.gazetevatan.com/uluslararasi-icki-lobisi-ve-tayyip-erdogan/547616/4/yazarla

(5) E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli

(6)Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar

(7)E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli

(8)The Morning Post (London 1920), The Cause of World Unrest

(9) Nesta H. Webster, Secret Societies and Subversive Movements

(10)Friedrich Witchl, Weltfreimaurei, Weltrevolution, Weltrepublik

(11)Harold Armstrong, Grey Wolf: Mustafa Kemal, An Intimate Study of a Dictator

(12)R. W. Seton-Watson, The Rise of Nationality in The Balkans

(13)E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli

(14) Harold Armstrong, Grey Wolf: Mustafa Kemal, An Intimate Study of a Dictator

(15)E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli

(16) Albert Emanoel Karasso, Rivista Masonnica’da Aralık 1913’te yayınlanan makale

(17)Joseph Nehema, Histoire des Israelites de Salonique

(18-19)Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar

(20) Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa

(21) Eugene Lautrier, Figaro Gazetesi (11 Ağustos 1908)

(22) Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar

(23) Sir Edwin Pears, Forty Years in Constantinople 1873-1915

(24)Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar

(25) E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli

(26) Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar

(27) Paul Dumont, 20. Yüzyıl Başlarında Selânik’teki Fransız Obediyanslarına Bağlı Masonluk

(28) İngiliz Arap Bürosu Raporu, Arap Bulletin No.23 (26 Eylül 1916), Notes on Freemasonry

(29-30)Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar

(31) Paul Dumont, 20. Yüzyıl Başlarında Selânik’teki Fransız Obediyanslarına Bağlı Masonluk

(32) Giornale d’Italia (12 ağustos 1908)

(33)Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar

(34) Le Temps Gazetesi (20.08.1908), Manyasizade Refik Bey ile röportaj

(35)Sir Edwin Pears, Forty Years in Constantinople 1873-1915

(36) Grand Orient de France arşivleri, Prrodos locası üyesi Marakyan’ın 27 Temmuz 1908 tarihli mektubu

(37) Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar

(38) Acacia (Fransız Mason Dergisi) Kasım 1908 sayısı

(39) Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar

İle,

“JÖN TÜRKLER VE MASONLUK” İttihat ve Terakki: Masonlukla Bağlantısı var mı?.. Makale Yazarı: Derleme-Aktarma Thamos  Derleyen: Thamos (GEOMETRİ)

Yüzyıl önce Taksim Kışlası’nda hapsedilen Cin ‘Gezi Parkı’nda şişeden nasıl çıktı (1)

Cin'in şişeden çıkması kadar, oraya nasıl girdiği de önemlidir.

Bu yazı dizisinde; 100 yıl evvel bir darbe ile gasp edilen iktidarın, “Halkın eline tekrar mı geçiyor? Telaşı ile başlatılan olayların, düşünülenin aksine halk iktidarının kalıcı olmasını nasıl tetiklediği anlatılacaktır.

Başlamadan bir kez daha tekrar edersek,

-Geçmişi hatırlamayanlar, onu tekrarlamaya (yaşamaya) mahkûmdur. (1)

‘Gezi Parkı’na nasıl gelindi?

Taksim Kışlası,  İttihatçılar ve 31 Mart İsyanı;

Taksim Kışlası;

Taksim Kışlası’nın yapımına, Üçüncü Selim’in iktidar senelerinde, 1803’te başlanmış, bina bittiğinde Kapıkulu Askerlerinin topçu birliklerine tahsis edilmiştir.

Kışla, 1911’de Taksim Meydanı ile birlikte,  İngiliz, Fransız, Avusturya ve Türk ortakların kurduğu bir konsorsiyuma satılır… Yeni sahipler kışlayı ve meydanı ne olarak kullanacakları konusunda birkaç yıl boyunca karar veremezler. Satışı yapan Osmanlı hükümeti kararını 1917 Aralık’ında değiştirir, daha önce ödenmiş olan bedel karşılığında hem kışlayı, hem de meydanı geri alarak yeniden topçulara tahsis eder… Ve Kışlanın, 1939’da yıktırılıp yerine park yapılmasına karar verilir.

Taksim Kışlası neden yıktırıldı?

Araştırmacı yazar, Sayın Murat Bardakçı, (2) Taksim kışlasının 1939 yılında,”O zamanın hükümeti de, İstanbul’un belediyesi de neredeyse enkaz haline gelmiş olan ve hiç durmadan masraf çıkartan binadan kurtulmak için yıktırılmıştır” demektedir.

İttihat ve Terakki

İttihat ve Terakki Fırkası, Başlangıçta devletin anayasal bir düzene kavuşmasını amaçlayan gizli bir dernek olarak kurulan örgüt; anayasanın kabul edilip II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra iktidarı denetleyen bir siyası parti (İttihat ve Terakki Fırkası) halini almış; 1912’de ise iktidar partisi olmuştur.

1908 Devrimi

Merkezi Selanik’te bulunan 3. Ordu’nun gerçekleştirdiği 1908 Devrimi’ni Selanik’te bulunan İttihat ve Terakki merkez komitesi organize etti. Cemiyetin Manastır merkezi, padişaha, Kanuni Esasi’yi yürürlüğe koymasını ve 26 Temmuz’a kadar Meclisi Mebusan’ın açılmasına izin vermesini isteyen bir telgraf çekti. Eyüp Sabri kumandasındaki Ohri Taburu ile Niyazi Bey komutasındaki Resne taburu 22 Temmuz gecesi Manastır’da birleşti ve Manastır Fevkalede Kumandanı olarak görevli bulunan Müşir Fevzi Paşa’yı dağa kaldırdılar. 23 Temmuz günü atılan 21 pare top atışı ile Manastır’da Meşrutiyet yönetimi İttihat ve Terakki tarafından ilan edildi. Durum, Yıldız Sarayı’na telgraflarla bildirildi. 23 Temmuz’u 24 Temmuza bağlayan gece Kanuni Esasi’nin yürürlüğe konmasına karar verildi ve resmi ilan ertesi sabah gazetelerde yayımlandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin hareketi, çetecilik yoluyla yönetimi ele geçiren ilk hareket olarak tarihe geçti.[10]

(10) Ali Erdem, İttihat ve Terakki, Eylül 2008

31 Mart Vakası

Nisan 1909’da cemiyete muhalif gazeteci Hasan Fehmi Bey’in Galata Köprüsü üzerinde kimliği belirsiz bir kişi tarafından öldürülmesi üzerine çıkan olaylar, İTC iktidarına karşı “31 Mart Vakası” olarak bilinen ayaklanmaya yol açtı. Bu ayaklanma Selanik’ten gelen askerî birlikler tarafından bastırıldı ve cemiyet eskisinden daha güçlü bir şekilde iktidara yerleşti.

31 Mart’ın sorumlusu olarak gösterilen II. Abdülhamit tahttan indirildi. Yerine getirilen V. Mehmet Reşat, iktidarın elinde bir kukla olmaktan ileri gidemedi. Ağustos 1909’da yapılan Kanun-ı Esasi değişikliğiyle siyasi güç, meclisin tekeline alındı.

Bir başka pencereden 31 Mart İsyanı (13 Nisan 1909)

İsyan, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanmadır. Meşrutiyetçi hareketin en güçlü kanadı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarı tam olarak ele geçiremeyerek dolaylı bir denetim kurması, ve İngilizlerin İttihat ve Terakkicilere söz geçiremeyeceğini fark etmesi, politik istikrarsızlığa yol açmış, halk arasında da yaygın çalkantılar doğurmuştu.

Bu koşullar bazı muhalefet gruplarının kısa sürede İttihat ve Terakki’ye karşı İngilizlerin de desteğiyle birleşmelerine zemin hazırladı. Politik istikrarsızlık ve çatışmalar, İttihat ve Terakki’ye muhalefet eden tanınmış gazetecilerin ajanlar tarafından öldürülmesiyle daha da şiddetlendi.

Bununla birlikte İttihat ve Terakki içinde de sorunlar bulunmaktaydı,

-Teşkilatın İngiliz taraftarı Manastır kolu ile

-Alman taraftarı Selanik kolu arasında rekabet yaşanmakla, o dönemde Alman taraftarı Selanik kolu, azınlık durumuna düşen Manastır koluna üstün gelmişti.

Bu durum bu partinin Manastır kolunun bir kısmını da saf değiştirip muhalefet ile işbirliğine yöneltti. (3) Diğer taraftan İngilizlerin böyle bir ayaklanmayı teşvik etmesinin nedenide Berlin Antlaşması sonrası, Mısır’ın kendince işgali sonrası giderek kendi ekseninden uzaklaşıp, hızla rakibi Almanya eksenine doğru kayan ve II.Meşrutiyet sonrası da bu durumu sürdüren Osmanlı İmparatorluğu’nu kendi saflarına çekme isteğinden kaynaklanmaktaydı.(4)

İsyanın başladığı Taksim Kışlası

12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gece, Taksim Kışlası’ndaki Avcı Taburu’na bağlı askerler subaylarına karşı ayaklanarak kendilerine önderlik eden din adamlarının peşinde Heyet-i Mebusan’ın önünde toplandılar ve ülkenin şeriata göre yönetilmesini istediler.

Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti ayaklanmacılarla uzlaşma yolunu seçti ve hükümet üyeleri tek tek istifa etti.

İsyancıların kurduğu yeni hükümet İngilizler tarafından desteklendi.

Adliye Nâziri Nâzım Paşa İttihatçı Ahmet Rıza Bey sanılarak isyancılar tarafından linç edildi. Aynı şekilde Lazkiye mebusu Arslan Bey de gazeteci Hüseyin Cahid sanılıp öldürüldü. Tahsilsiz ve alaylı olan askerlere halk arasından cahil ayak takımından hamallar ve bazı dindar kimseler de din elden gidiyor propagadalarının etkisiyle katılmıştı. (5)

Ayaklanma Heyet-i Mebusan üzerinde de etkili oldu.

Hükümetin ve meclisin etkisiz kalmasıyla, II. Abdülhamid yeniden duruma egemen oldu. Ayaklanmayı başlatan muhalefet ise, herhangi bir programdan yoksun olduğundan önderliği elde edemedi.

İstanbul’da denetimi elinden kaçıran İttihat ve Terakki asıl güç merkezi olan Selanik’teki 3. Ordu’yu harekete geçirdi. Böylece ayaklanmayı bastırmak üzere Hareket Ordusu kuruldu.

Ayaklanmacılar 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece İstanbul’a girmeye başlayan Hareket Ordusu’na başarısız bir direniş çabasından sonra teslim oldular…

Ayaklanmanın bastırılmasından sonra sıkıyönetim ilan edildi ve ayaklanmacıların önderleri Divan-ı Harp’te yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldılar. Muhalefet hareketi önemli kayıplara uğradı.

Ama en önemli gelişme, Meclis-i Umumi Milli adı altında birlikte toplanan Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan’ın 27 Nisan’da II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini, yerine V. Mehmet Reşat’ın geçirilmesini kararlaştırmasıydı.

Kışlanın 31 Mart İsyanı’ndaki rolü

Kışla 31 Mart İsyanı’nda önemli bir rol oynadı. İsyan 12 Nisan – 13 Nisan 1909 gecesi Taksim Kışlası’ndaki Avcı Taburu’na bağlı askerlerin subaylarına karşı ayaklanarak Meclis-i Mebusan’ın önünde toplanmalarıyla başladı ve 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesiyle son buldu.

Gezi Parkı inşası

1940’ta şehir planlamacısı Henri Prost’un önerisi ile kışlanın yıkılması, yerine konut ve sosyal etkinlik alanları inşa edilmesi kararlaştırıldı. Kışlanın yıkımından sonra planlanan düzenlemelerin pek azı yapılabildi.

Kışla’nın yerine Taksim Gezi Parkı inşa edildi.

-16 Eylül 2011 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin aldığı kararla yapının Kentsel Tasarım Projesi ile bir bütünlük içerisinde değerlendirilerek tekrar inşa edilmesi kararlaştırıldı.

-Fakat 17 Ocak 2013 tarihinde Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu yapının inşasına, Gezi Parkının İstanbul’un belleğinde yer ettiği gerekçesiyle onay vermedi.

-Bu karara İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu nezdinde itiraz edildi. Üst kurul, 1 Mart 2013 tarihinde bölgesel kurulun kararını iptal ederek Kışla’nın tekrar inşasına kesin olarak onay verdi.

-31.05.2013 tarihinde Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu tarafından Gezi Parkı’nda Topçu Kışlası yapımına onay veren karara İstanbul 6. İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı verdi. (6)

Yazılanlar özetle;

-31 Mart Vakası (13 Nisan 1909) II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanmadır. İngilizlerin İttihat ve Terakkicilere söz geçiremeyeceğini fark etmesi, Bazı muhalefet gruplarının kısa sürede İttihat ve Terakki’ye karşı İngilizlerin de desteğiyle birleşmelerine zemin hazırladı. Politik istikrarsızlık ve çatışmalar, İttihat ve Terakki’ye muhalefet eden tanınmış gazetecilerin ajanlar tarafından öldürülmesiyle daha da şiddetlendi.

-İstanbul’da denetimi elinden kaçıran İttihat ve Terakki asıl güç merkezi olan Selanik’teki 3. Ordu’yu harekete geçirdi. Böylece ayaklanmayı bastırmak üzere Hareket Ordusu kuruldu. Ayaklanmacılar 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece İstanbul’a girmeye başlayan Hareket Ordusu’na başarısız bir direniş çabasından sonra teslim oldular…

-Ama en önemli gelişme, Meclis-i Umumi Milli adı altında birlikte toplanan Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan’ın 27 Nisan’da II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini, yerine V. Mehmet Reşat…

Peki, Sultan 2. Abdülhamid tahtan neden indirilmiştir?

-Bunun cevabını bugün çok net olarak verebilmekteyiz.

-Elbette vatan topraklarını musevilere satmadığı, ülkenin borçlarını büyük oranda ödediği; ülkenin eğitimi başta olmak üzere (cumhuriyet yönetiminin sahiplendiği) birçok köklü reformlar yaptığı; tüm imparatorluğu telgraf ağı ile ördüğü,  ciddi manada demiryolu ve köprüler yaptırdığı için olmalıdır…

-Bunlarla beraber Sultan 2.ci Abdülhamid, Yahudilere, Filistin bölgesinde büyük paralar karşılığında toprak satmadığı için de önemli bir hedef olmuştur. Kendisini tahtan indiren ekipteki dört kişiden biri, Filistin’den toprak satmasını isteyen Musevi-Mebus, Emanuel Karasu’dur.

Emanuel Karasu Sultanın yanından ayrılırken özel kalem müdürüne;

-“Tekrar geldiğinde, bu kez Sultan’dan rica için gelmeyeceğini” de açık olarak ifade etmiştir.

-Ne kadar ilginç değil mi?

- “van münüt”

Devam edecek…

Resim; http://www.ssszmzh.org/news/dile-benden/

Kaynakça;

(1) Jorge Santayana

(2) Habertürk, 14.6.2013

(3-4) Mustafa Müftüoğlu-Yalan Söyleyen Tarih Utansın (Vikipedi’nin alıntılarıdır)

(5) Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, 31 Mart Hadisesi’nin İçyüzü, Yeni Dünya Dergisi (Vikipedi’nin alıntılarıdır)

(6) Anonim

İsmet İnönü (ilk kez) anlatıyor; Atatürkle ihtilafımızın nedenleri

İsmet İnönü, DEFTERLER 1919-1973 Yapı Kredi Bankası Yayımları, sahife, 251′den itibaren 255. ve 256 sahifeler.

“Son seneleri Atatürk’ün çok zor olmuştu. Gece alkol tesiri ile alınan teşebbüsleri ertesi gün daima iptal etmek bir eski âdetimiz idi. Son seneler bu âdet kalkmağa başladı. Hele nihayete doğru (1936 – 37 vuzuh ile hatırladığım seneler) gece arzu veya teşebbüs ettiği bir işi ertesi gün tamamen sakin ve tamam iken de iltizam (ile) takip etmeğe başladı…”

Günlüklerden 1;

“18 Eylül Cumartesi (1937)

-(Başbakanlıktan) Çekilme kararı

(14 Eylül’de 9 devletin (İngiltere, Fransa, Yunanistan, Türkiye, Romanya, Yugoslavya, Mısır, Sovyetler Birliği ve Bulgaristan) katılımıyla imzalanan ve Akdeniz’de korsanlık faaliyetlerine karşı alınacak ortak önlemleri belirleyen Nyon Anlaşması 18 Eylül’de TBMM’de oybirliğiyle onaylandı.

Konferansta Türkiye’yi Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras temsil etmiştir Konferans sırasında İstanbul’da bulunan Cumhurbaşkanı Atatürk’le, Ankara’da bulunan Başbakan İnönü’nün Hariciye Vekili’ne birbirinden farklı talimatlar vermesi, Atatürk ile İnönü arasında dış politika konusunda bir anlaşmazlığa yol açmıştır İnönü bu olayı şöyle anlatmaktadır:

-“Tevfik Rüştü Nyon ‘da idi Ben Ankara’da idim. Atatürk Florya’da idi Tevfik Rüştü konferansta bazı teklifler, teşebbüsler yapıyordu. Bunlar bizim verdiğimiz talimata uygun değildi soruyordum. Nereden çıktı bu’. Atatürk haber veriyormuş ona’ dediler Ama Tevfik Rüştü Bey dikkatli idi bu işlerde..

Benim anladığım, ikimizi de, Atatürk’ü de, beni de, ayrı ayrı idare etmeye çalışıyordu. Anlaşılan Florya’dan sormuşlar O da tabiatıyla malumat vermiş…

Öyle olmuş, böyle olmuş…

Aslında fazla ehemniyetli bir şey değildi bu hadise”. (1)

(18 Eylül akşamı Atatürk ve İnönü birlikte trenle İstanbul’a hareket etmiştir Yolculuk sırasında Atatürk, İnönü’den başbakanlık görevinden ayrılmasını istemiştir Atatürk’ün ortaya attığı formüle göre İnönü bir süre izinli sayılacak. Bu süre içinde başbakanlığa İktisat Vekili Celal Bayar vekâlet edecekti İnönü bunu kabul etmiş ve not defterine “Karar; çekilme kararı “ şeklinde bir not düşmüştür)

Günlüklerden 2;

Günlük tarihi 1937; (22 Haziran Salı)

-Tren. Dr. Saydam.

-Bu sene muhacir işleri için 2 milyon lira açığı var.

Günlük tarihi 1937; (Tarih yok)

-Bugün Heyet-i Vekile. Yeni proje ve ertesi gün Mecliste yapılacak işlerin görüşülmesi. Şükrü Kaya’nın sonradan gelmesi.

-Mesele var diye bira fabrikası meselesini anlatması.

-“(Tarih 17 Eylül olmalıdır “Bira fabrikası meselesi” Atatürk’le İnönü arasında tartışma yaratmış bir konudur Cemil Koçak hu tartışma konusunu şöyle özetlemektedir:

-“Atatürk, Atatürk Orman Çiftliği karşılıksız olarak Hazine’ye devredilirken, çiftlikte bulunan bira fabrikasının yine kendi mülkiyetinde kalmasına karar vermiştir.

Ancak bira fabrikasının İstanbul’da bir rakibi vardır: Bomonti Bira Fabrikası…

İstanbul’daki Bomonti Bira Fabrikası ise davalıdır. İmtiyaz süresi sona erdiğinden devletçe devralınacaktır.

Buna karşılık, Bomonti Bira Fabrikası, bu muamelenin iptali için yargı yoluna başvurmuş ve davanın Danıştay’da görüşülmesini talep etmiştir.

Ancak Atatürk, bu konuda ısrarlıdır ve gereken muamelenin biran önce tamamlanmasını ve bira fabrikasının devlete devrini talep etmektedir.

Atatürk, özel mülkiyetinde bulunan Atatürk Orman Çiftliği’ndeki bira fabrikasının, rakibi niteliğindeki Bomonti Bira Fabrikası’nın devlete devrinden sonra, bir sözleşme yapılarak, bira üretiminde ve satışında tekel haline getirilmesini istiyor… bu projeye şiddetle ve sert biçimde karşı çıkıyordu.” (2)

Günlüklerden 3;

“Şubat 939…

-Atatürk ile münasebetlerimizi belki birçok defa yazacağım. Yeni hayatıma başlarken son senelerime ait birkaç satır ile başlamak zaruri oldu.

Son seneleri Atatürk’ün çok zor olmuştu. Gece alkol tesiri ile alınan teşebbüsleri ertesi gün daima iptal etmek bir eski âdetimiz idi. Son seneler bu âdet kalkmağa başladı. Hele nihayete doğru (1936 – 37 vuzuh ile hatırladığım seneler) gece arzu veya teşebbüs ettiği bir işi ertesi gün tamamen sakin ve tamam iken de iltizam (ile) takip etmeğe başladı.

Sıhhatında ve alkolün tesiratında bu tebeddülü fark ettiğim andan itibaren korkum çok arttı.

Son seneler hükümet azasının ayrı ayrı kendisine çok bağlı olmasını düşünüyordu. Bunun için iptidai usuller kullanmak istedi.

Hülasa, Eylül 1937 kavgası oldu. Bu kavgada haksızlık, esasında Atatürk’ündü.

Tatbikatta idaresizlik ve haksızlık ikimiz arasında bana düştü.

Haksızlık ona aitti şunun için:

-Aramızda geçen bir devlet işini sonra görüşürüz dedikten sonra, akşam masada halletmek yani gündüzden tasarladığı mülahazaları ve sebepleri imposition şeklinde karar olarak tebliğ etmek ve bu vesile ile sevmediği birkaç vekili tahkir etmek istedi.

Evvela sakin idim, sükûnetle geçiştirmek istedim. Halindeki tecavüz manasının arttığını gördükçe sabrım tükendi. Sonra şiddetle mukabele ettim. Mukabelemin şiddeti onu sükûnete getirdi. Tasmim ettiği hadiselerde haklı olmak için sebep toplamak kararına derhal başladı.

Sükûnet …tariz,,, hafif tahrik.

Sonra Hatay ve Nyon meselesini de söyledi, Ayrılmak kararı kısa oldu. Dil kongresi için İstanbul’a giderken trende beraber bir kahve içtik, “Ne olacak” dedi. 

Ben evvela çok müteessirdim. Ağlayacak vaziyette idim. Gönlünü almayı istiyordum.

-“Çok mustaribim” dedim. “Bilmiyorum nasıl oldu.

-“Alem önünde olmasaydı” dedi,

-“Ne düşünürsün?” dedi.

Birden uyandım Her zamanki gibi geçmiş veya geçecek bir hadise addediyordum.

Bu sual üzerine ayıldım. Teessürümü yendim.

-“Bir şey düşünmedim. Ne emrederseniz öyle yaparız” dedim.

-“Bir fasıla verelim.”

Ben – Hay hay size müteşekkir olurum.

O – Şekli.

Ben – Hastalık.

O – Evvela izinle yapalım.

Ben – Çok iyi. Kongreden evvel mi, sonra mı?

O – Nasıl istersen, sofraya gidelim.

Ben – Çok yorgunum gedip yatayım.

O – Gizli tutalım. Kimi düşünürsün.

Ben – Mazur gör kimseyi söyleyemem.

O – Celal Bayar.

Ben – Hakikaten bana iyi tesir etti.

İstanbul’a beraber gittik. Tren de kalabalık vekiller filan var. Neşeli görünerek çıktık, iki gün sonra izin kâğıdımı yazdım. Kendisi ile görüştüm, Ankara’ya geldim.

İşittiklerime göre bana gizli tutalım derken, kendisi gece gündüz benden şikâyet etti.

Devletin maliyesini banka gibi bir hale getirmek huyumdan bahsetti

Çünkü kendisini dolduran sebeplerden biri maliye ve inhisar vekillerine olan antipatisi idi.

Ben Ankara’da yalnız bir ay kadar kaldım. Sakin durdum. Sofra konuşmaları gazetelere (Ahmet Emin iktisadi kalkınma vesairesi…) neşriyatı devam etti.

Atatürk beni İzmir manevrasına davet itti. Ben daha izinli başvekilim, ilk pek hiddetli, pek kıyasıya şeyler düşünüldüğü günler yumuşar gibi oldu.

Bütün dikkatim yeni tertibin muvaffakiyetsiz ve antipatik olması ihtimaline mahal  vermemek için dostlarıma hep sükûn ve yardım tavsiye ettim.

İlk anda Atatürk’e benim çekilmem halkça iyi telakki olunduğu raporunu vermişler.

Atatürk hakikatin tam zıddı olduğunu hadisat ile öğrendikçe çok şaşkın oldu.

Meclis açıldı, yeni hükümeti âlem, bir ay alıştıktan sonra çok soğuk karşıladı.

(Hükümet krizini Celal Bey’in muvaffakiyetiyle geçirdiğini ima ettim. Crise söz ne kızdı. Devlet benim elimdedir. Kriz yokturdan başla).

Stadyumda, konserde, sokakta bana tezahürat devam etti. Bir yere çıkamaz oldum. Stadyum tezahürü hakiki bir hadise oldu. Hayatım fazla gelmeye başladı.

Meclis grubunda Salih Bozok sual sordu. Ansız ve nazik bir mevzu olmasına rağmen sükûnetli konuştum.

Bilhassa Atatürk’e muhabbet ve minnetimi tebarüz ettirdim. Bana yaptığı para yardımını söyledim. Çünkü bana en çok ıstırap veren şey para yardımı idi.

Bunu senelerce istemedim. Bu en nihayet bir emniyet meselesi de oldu. Bunu alenen söylemek için bir vesile benim için pek kıymetli idi, söyledim ve kurtuldum. O akşam Atatürk’te idim. Çok mahcup ve sakin görünüyordu, Celal Bayar ve etraf da çok memnun idiler. Fakat Atatürk’ün ıstırap içinde olduğunu fark ediyordum.

Sofrada bir hiçi vesile ederek bana karşı ansızın azami derecede arrogans gösterdi. Sükûnet gösterdim. Artık hiç münakaşaya girmeyecektim.

Bir müddet sonra yeni bir nizam teessüs etti. Tamamen şahsi bir gidiş. Benim vesvese vermekten sakınmamı anladı. Adamlarının ağızlarını açıktan tutmağa karar verdi. Benden hiçbir surette bahsetmemek müraccah olacağını kabul etti. Bana da azami derecede emniyet vermek istedi.

Vedid’i her akşam yanına çağırmağa başladı. Öyle ki bazıları onu benim yanımda kendi adamı görmeye başladılar.

Hükümet için 1937 teşrin nutukları ve sonraları baştan başa sansasyon ve demagoji oldu.

Döndük Tekrar pekiyi görünüyordu. Hastalık için Fisenje geldi, ilk endişeler belirdi. Bir buçuk ay istirahattan sonra Adana’ya gitti.

Hastalık ehemmiyet peyda ettikten sonra … yahut bu dışarıda anlaşıldıktan sonra Atatürk’ün hali tekrar değişti. Benimle temas kendini ve hükümeti zayıflatıyor zehabına düştü, teması istemez oldu. Adana’dan geldi. O gün istasyonda iyi görüştük.

Ertesi gün İstanbul’a gitti. O gün giderken selam vermedi. Hastalığı artık meydanda idi.

İstanbul’da uzun müddet yatta kaldı. Bu esnada (Haziran 1938) ben hastalandım. Ölüm tehlikesi geçirdim.

Atatürk alakadar oluyordu. Etrafı daha çok alakadar oluyor, iyileşecek miyim, ölecek miyim bunu öğrenmeyi pek istiyorlardı.

Atatürk’e Fisenje’yi hükümet tekrar getirmek istiyordu. Kendisi istemiyor Benim için getirmiş oldular.

Atatürk’ün hastalığı Ağustostan itibaren ağır istikamet aldı. Bundan sonra Atatürk’ün bana karşı muamelesinde şu noktalar karakteristiktir:

İstanbul’a geldiğimi istemiyordu, temasa gelmekten katiyen çekiniyordu.

Çok iyi muamele ediyordu, hatırımı almağa çalışıyordu.

Arada bir derin birdir mahcubiyet ve muhabbet nöbetine uğruyordu.

Fakat benden çekiniyordu.

Celal Bayar ile her zaman selam yolladı. Selamlarına mektuplarla cevap veriyordum.

Dr. Aras (Tevfik Rüştü) ile selam yolladı, mektupla cevap verdim.

Lozan gününde kimseye bir kelime yazdırmadılar. Kendisi telefonla çok muhabbetli şeyler söyletti. Sonra haber aldığıma göre bunları yazı ile göndermesek düşüncesinde idi. Hasan Rıza (Soyak) bu şekil ile iktiza etti.

Salih Bozok mektuplar yazmağa başladı. Behiç Bey ile selam yolladı.

İki üç ay türlü şayialar çıktı. Haberler hep halef üzerine dolaşıyordu. Mareşal (Fevzi Çakmak) Fethi Okyar – Celal Bayar. Bir aralık ve sonraları Dr. arsa ve bihassa Şükrü Kaya.

Sabiha Gökçen her hafta cumartesi gider ve pazartesi gelirdi. Gelir gelme bana Atatürk’ten haberler muhabbetler getirirdi.

Vasiyet fikri ve ihtimali üzerine memleket aylarca çalkalandı. Memleket bütün bu şayiaları, daha doğrusu telkin ve teşebbüsleri tasfiye etti. Hadisat şöyle hülasa olunabilir:

F Okyar, fitneye iltifat etmedi. Mareşal, ortalığı bir müddet yokladıktan sonra müstağni vaziyet aldı. Çekilmemin bidayetinde başında korkmuş, bana hiç sokulmamıştı. Sonra eskisinden daha çok sokuldu.

Şükrü Kaya, H R. Soyak başlıca (okunamadı) olarak Dr. Aras ile beraber bir vasiyet koparmak veya uydurmak için çok çırpındılar. Son ana kadar bu ümidi muhafaza ettiler.

Atatürk’ten koparamadılar. Şifahen uydurmaya H. Rıza teşebbüs etti. Celal Bayar kabul etmedi. …..umumiyenin tazyiki son derece artmış idi. Benim hayatım üzerinde iki taraflı alaka azami dereceyi buldu.

Şükrü Kaya, Ankara’nın büyük idare ve inzibat amirlerine bir vasiyet çıkarsa canla başla tatbik edileceğini söyledi. Ertesi gün zabıtnameden bu ifadesini çıkardı.

Hastalığın son ağır zamanında Celal Bayar beni haberdar etmeğe, ettirmeğe başladı. Şükrü Kaya, Meclis’i yeniden intihap ettirmek için ciddi teşebbüs aldı. Başvekil de buna taraftar idi. Atatürk, Meclisin açılmasına Ankara’ya gelemedi.

Bu teşebbüs dile düştü ve reddolunması muhakkak bir mahiyet arz etti.

Hastalık sırasında en çok telaş edenlerden biri de Fuat Bulca idi. Fethi Bey ile çok uğraştı, saptıramadı. Her vesile ile bana hulus göstermekten geri kalmıyordu.

Dr. Aras, bence mülhem olarak, beni memleket dışına bir sefarete filan çıkarmağa teşebbüs etti. Bana itiraf etti. Kati olarak önledim, reddettim.

Ondan sonra Atatürk hasta oldukça bana son derece temallüktü, iyileştikçe uzakta bir karakter ile tebarüz etti.

Teşrinisani günleri beni İstanbul’a götürmek için Şükrü Kaya ve onun tertibinde ansızın bir fazla gayret belirdi. Ben de candan istiyordum. Fakat Şükrü Kaya tertibindeki bu gayret yakın arkadaşlarının dikkatini celbetti. Katiyen bırakmadılar. Onlar haklı ve isabetli çıktılar. Şükrü Kaya İstanbul’a son anda beni götüremediği için pek hiddetli idi,

Benim İstanbul’a gitmediğimin tek sebebi, Atatürk yalnız bununla müteselli oluyordu. Benim burada kalmam onu bahtiyar ve minnettar ediyordu. Benim burada kalmamı sıhhatim için kendi arzu ettiğini her vesile ile söylüyordu…” (3)

Devam edecek…

Tüm yönleri ve  belki de ilk kez tüm bilinmeyenleri ile, “Topal Osman Olayı…”

Resim;skyscrapercity.com

Ana kaynakça; İsmet İnönü, “DEFTERLER 1919-1973″, Yapı Kredi Bankası Yayımları. 2 Cilt halinde yayınlananlar, İsmet İnönü’nün günlükleridir.

(1) Abdi İpekçi, İnönü Atatürk’ü Anlatıyor. Aktaran Cemil Koçak, age, s 54). Olayın İnönü tarafından ayrıntılı olarak anlatılması için bakınız: İsmet İnönü, Hatıralar, İkinci Kitap, İstanbul, Bilgi Yayınevi, 1987, s 285-286

(2) Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938 – 1945), Cilt 1, İstanbul, İletişim Yayınlan, 1986, s. 58-59). Olayın İnönü tarafında ayrıntılı olarak anlatılması için bakınız: İsmet İnönü, Hatıralar, İkinci Kitap, İstanbul, Bilgi Yayınevi, 1987, s 287-289.)

(3) İsmet İnönü, DEFTERLER 1919-1973 Yapı Kredi Bankası Yayımları, sahife, 251′den itibaren 255. ve 256 sahifeler.

(bahsekonu metin bu sahife içerisindedir.)

DEFTERLER-252 SAHİFE

DEFTERLER-253. SAHİFE

DEFTERLER-254. SAHİFE