İnsanlar yağmurdan kaçarken doluya; Demokrasisiz Cumhuriyet’le Sermayenin kuyusuna mı düştü (1)

Uluslararası ilişkilerde, Sendikaların ve Sivil Toplum  Örgütleri'nin yaptıkları pazarlıklarda belirleyici olan güçleridir.

Uluslararası ilişkilerde, Sendikaların ve Sivil Toplum Örgütleri’nin yaptıkları pazarlıklarda belirleyici olan güçleridir.

 

İnsanlar, hep aynı şeyi duya duya, sonunda onun doğru olduğunu tartışmasız kabul etme eğilimine girerler. (*) Antik Yunan’da, “Atina’da kadın ve çocuklarla birlikte 90 bin özgür vatandaşa karşılık, 365 bin köle ve 45 bin metek (**) vardır. Yaklaşık olarak her yetişkin vatandaşa; 18 köle ve 2 metek düşmektedir. Böylece bilinen ilk demokrasi, büyük bir çoğunluğun köleliği sayesinde gerçekleşmiştir. Ancak, bunun yararını görenler, çok küçük bir azınlıktır.”

Burada bir ara veriyor ve soruyoruz.

Bu tespiti günümüze getirir ve günümüz gerçekleri ile değerlendirirsek; değişen nedir?

Veya aradan geçen 2500 yılda dünyamızda bu konuda bir şeyler değişmiş midir?

Yoksa, “Düzen!”  Ayvaz kasap hepsi bir hesap misali elbise değiştirerek devam etmekte, altta kalanın –zayıfın– canı çıkmaya devam mı etmektedir?

İlk bölümde ileride açılmak üzere bazı tespitler -görüşler- verilmektedir;

Fransız insan hakları bildirisi” bir anlamda liberalizmin manifestosudur. Ve bu manifestoda “kutsal” olarak nitelendirilen tek hakkın “mülkiyet hakkı” oluşu, burjuvazinin sınıfsal ana gereksinmelerinin neler olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Burjuvazinin ekonomik olanakları tamdır. Yasal engellerin kaldırılması onun sınıfsal gelişimini kolaylaştıracak ve siyasal egemenliğini de güvence altına alacaktır.(1)

Fransız insan hakları manifestosunda (bildirisinde) ne denilmektedir?

“..kutsal” olarak nitelendirilen tek hakkın “mülkiyet hakkı” oluşu, burjuvazinin sınıfsal ana gereksinmelerinin neler olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.”

Bu ifadelerle öncelikli olarak kimlerin hakları korunmaktadır, Sermaye’nin değil mi?

...

Deveyi hamudu ile yutmak için de Demokrasi ve Cumhuriyet gerekli mi?

“..Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi.”(2)

Sovyetler Birliği eski devlet Başkanı Gorbacov’un, bu ifadelerinden;

Cumhuriyet ve benzeri yönetim şekillerinin insanlara (hiç bir çaba harcamadan)  bir refah sağlamadığı gibi, mevcut soygun düzeni’nin de devam ettiği anlaşılmaktadır.

Dünyanın hangi bölgesinde ne kadar gelir elde edilmektedir?

2002 yıl sonu itibarıyla dünyanın toplam milli geliri 31.5 trilyon dolar.

Çin’in milli geliri 1.2 trilyon dolar; Hindistan’ın milli geliri 502 milyar dolar;

ABD’nin milli geliri 10.1 trilyon dolar; Avrupa para birliği bölgesinin toplam milli geliri 6.2 trilyon dolar.

Bu dört ülkenin toplam milli geliri 18.4 trilyon dolar ediyor. Yani dünya milli gelirinin yaklaşık olarak yüzde 60’ı. (3)

Dünyada yaklaşık 200 ülke olduğunu lütfen not düşünüz.  Dört ülke, yüzde altmış’ı alırken; kalan 196 Devlete yüzde kırk oranında bir pay kalmaktadır.

Türkiye’nin gelir dağılımı; (Dünya Kalkınma Göstergeleri 2005)

Raporda yer alan verilere göre,

-Türkiye’de nüfusun en yoksul yüzde 20’lik kesiminin gelirden aldığı pay yüzde 6.1’de kalırken,

-En zengin yüzde 20’nin aldığı pay ise yüzde 46.7 düzeyinde seyrediyor.

-İkinci en yoksul yüzde 20 gelirden yüzde 10.6, üçüncü yüzde 20’lik dilim yüzde 14.9 ve dördüncü yüzde 20’lik dilim ise yüzde 21.8 oranında pay alabiliyor.

Rapora göre Türkiye’de nüfusun en yoksul yüzde 10’u gelirden sadece yüzde 2.3 oranında pay alıyor. En zengin yüzde 10’luk kesimin aldığı pay ise yüzde 30.7’ye çıkıyor.

-Türkiye, dünyanın en büyük ekonomilerinin üyesi olduğu OECD içerisinde de Meksika ve ABD’den sonra gelir dağılımı en bozuk üçüncü ülke oldu.

-Dünya Bankası verilerine göre gelir dağılımı Türkiye’den daha bozuk herhangi bir Avrupa Birliği, AB’ye aday ya da Avrupa ülkesi bulunmuyor. Avrupa’daki ülkeler gelir dağılımının en adaletli dağıtıldığı ülke grubunu oluşturuyor.(4)

Dünyanın zengini ABD’ya bakalım, onlar gelir dağılımında adaleti sağlamış mı?

ABD’de nüfusun en yoksul yüzde 10’u gelirden yüzde 1.9, en zengin yüzde 10’u ise yüzde 29.9 oranında pay alıyor.  (5)

Dağılımı biraz daha açarsak

En yoksul (yüzde onluk) kesim ülke gelirinden; yüzde iki (%2);

En zengin) (yüzde onluk) kesim ülke gelirinin yüzde otuzunu (%30) almaktadır.

Konumuz neydi? Cumhuriyet, Demokrasi…

-“Cumhuriyet bir devlet (yönetimi-oluşumu) şeklidir. İktidarın bir kişi veya zümre elinde olmayışı, sivil bir parlamentonun yönetmesi anlamına gelir.”

-“Cumhuriyet halkın kendi kendisini yönetmesi değildir. Halktan birilerinin yönetmesidir.

-Burjuvazinin devriminden sonra, (Bu devrim anlayışına başlangıç olarak, 1648 dönemindeki İngiliz Hareketlenmeleri de dikkate alınmalıdır) ekonomik anlamda egemenlik toprak sahibi soyludan, sermaye sahibine geçtiğinde, siyasi olarak da sermaye düzenine ve genelleştirilmiş meta üretimine uygun olarak parlamenter cumhuriyet, devlet biçimi olmuştur.

Demokrasi ile cumhuriyet kavramı arasında kesin bir çizgi olmamakla beraber; demokrasi kavramı seçimi ve hukukun üstünlüğünü, cumhuriyet kavramı herhangi bir soylunun, kralın olmamasını ve bir parlamentonun gerekliliğini öne çıkarır.”

İngiltere’de cumhuriyet yoktur, ama demokrasi vardır.

Veya Türkiye’de cumhuriyet vardır, ama demokrasi (Bunu okuyanlar söylemelidir; Var mıdır?. (6)

Cumhuriyet nedir?

“..Cumhuriyet yöneticilerin göreve getirilmesinde veraseti reddeden bir yönetim biçimidir. Halkın tercihlerine dayanan bir yönetim şekli olduğu için, daha demokratik bir sistemdir.

Ne var ki demokrasi açısından aynı zamanda en fazla istismar edilen bir rejimdir.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde yönetim, tek parti iktidarına dayanmaktaydı. Çarların saraylarında parti genel sekreterleri otururdu. Halkın tercihleri değil, Komünist Parti’nin tercihleri geçerliydi.

Libya Halk Cumhuriyeti’nde veraset yoktu ve fakat Kaddafi’nin yetkileri krallardan çoktu.

Buna karşılık İngiltere’de monarşi var, ancak dünyanın en demokratik ülkesidir.

Önemli olan Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandırmaktır.”(7)

Devam edecek;

-Hangi sistemde olursa olsun bir masaya,  “Pazarlık Gücü”ne sahip olmadan oturuyorsanız, siz “Baştan kaybedenler!” grubuna dahilsiniz.

 

Resim;

Açıklamalar;

(*) İnsanlar, hep aynı şeyi duya duya, sonunda onun doğru olduğunu tartışmasız kabul etme eğilimine girerler. Yanlışları doğru gibi görmek çok kolaylaşır.”Dr. Paul Joseph Goebbels (1897-1945), 1933 ilâ 1945 yılları arasında Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı yapmış Alman politikacıdır. Adolf Hitler’in en yakın arkadaşlarından biri ve en sadık yandaşıydı. Kendisi coşkulu ve enerjik hitabet yeteneği, sert anti-semitik görüşleri ve kitlesel propagandanın Büyük Yalan olarak bilinen tekniğini kullanmadaki ustalığıyla bilinirdi. Gobels’in sözü; Ahmet taner Kışlalı’dan, Gobels’in hayatı “Vikipedi”den alınmıştır.

(**) O dönem Atina’da ticaret yapan yabancılar

Kaynaklar;

(1) Ahmet Taner Kışlalı, “Atatürk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliği” Sahife;120

(2) “Yerküre Manifestom”, MIHAIL GORBAÇOV, Sahife;36

(3) Mahfi Eğilmez, 02/03/2004. daha fazlası için bakınız; http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=108086,

(4)Dünya Bankası’nın dün yayınlanan 2005 raporu. Daha fazlası için bakınız; http://www.gazetevatan.com/-oteki-turkiye–dunya-bankasi-raporunda—-51759-ekonomi/

(5) Daha fazlası için bakınız; http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=313097

(6)Daha fazlası için bakınız; Demokrasi Nedir, Cumhuriyet Nedir? – proleter – Blogcu.com

(7) Esfender Korkmaz, Daha fazlası için bakınız; http://www.yenicaggazetesi.com.tr/cumhuriyet-ve-demokrasi-32436yy.htm

“Tehlikenin farkında mısınız?” CHP’nin oklarının arasında (neden) demokrasi yok?

Muhalefet ve eleştiri, gelişmenin vazgeçilmezidir. Keşke meselelerimizin tartışılmasına 90 yıl evvelinden izin verilseydi.

Muhalefet ve eleştiri, bir ülkenin gelişmesinin vazgeçilmezidir. Keşke meselelerimizin tartışılmasına 90 yıl evvelinden izin verilseydi. İzin verilseydi de bugün; “Cumhuriyet-Laiklik” Konusu değil de, neden, BİLGİ TOPLUMU” Olamadığımızı tartışabilseydik.

 

Ünvanı “Cumhuriyet Halk Partisi” olan bir Siyasi Parti’nin hedefleri arasında bir Demokrasi anlayışı olmuş mudur?

Bu tespitle birlikte, Tarihçilere-Siyasetçilere, “Gözden kaçanlar”la ilgili   üç hediyemiz olacaktır.

Birinci hediyemiz!

-İddia o ki; “CHP, Cumhuriyet’i (Temsili demokrasi’yi) kurmuştur. Devletin kurucu Partisi’dir.”  Gerçeğinde, Devletin kurucuları: Birinci Meclis’tir. Açık ifadesi ile, Osmanlı Milletvekilleri’dir.

İlginç değil mi?

İlk ismi ile “Halk Fırkası”,  sonradan bir muhalefet partisinden alıntı yaptıkları,Cumhuriyet” eklemesi ile, Cumhuriyet Halk Fırkası” (Partisi) olan, bildiğimiz, “Cumhuriyet Halk Partisi’nin programına bakalım.

“..Kemalizmin altı oku gökten zembille inmedi.

Laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik, Fransız Devriminin etkisini yansıtıyordu;

Halkçılık, devrimcilik ve devletçilik de Sovyet Devrimi’nin…

Ama bu kavramlara verilen içerikler esnekti tartışılmaz kalıplar değildi. Türkiye’nin koşullarının Ürünüydü ve o, koşullara bağlı  olarak zamanla değişebiliyordu.

Yani Kemalizm, bir anlamda liberalizm ve sosyalizmin, geri kalmış ülke koşullarındaki bir senteziydi. Tıpkı, demokratik sol ya da sosyal demokrasinin de bir liberalizm-sosyalizm sentezi olduğu gibi (1)

 

Yukarıda yazılanları tekrar edersek;

CHP programında ne vardır?

Fransa’dan; Laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik,

-Rusya’dan; Halkçılık, devrimcilik ve devletçilik

Güzel…

Güzel de, “Temsili Demokrasi” olduğunu ifade eden, Cumhuriyet’te, Demokrasi hedefi, ideali nerede?

İlginç değil mi?

İsmi “Su Testisi!”, ama içerisinde Su yok!

Şu Çeşme ne güzelmiş,

Su içecek tası yok!

Kırma insan kalbini,

Yapacak ustası Yok!

 

Bizde “Usta” Yok ta…

Kırılacak, asılacak, kesilecek, işkence edilecek ve horlanacak çoook insan var!

Ve CHP uygulamasından bir örnek;

“Ulan öküz Anadolulu Sana mı kaldı?

CHP’nin Tek parti dönemindeki Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, sert ve otoriter bir yöneticiydi. Atıyla ve elinde kırbacıyla Ankara sokaklarında adam dövdüğü bile konuşulurdu…Türkçülük günü olarak kutlanan 3 Mayıs günü milliyetçi gençler Ankara adliyesine gelirken ve mahkeme çıkışı gösteriler yapmışlar ve başbakanlığa kadar yürümüşlerdi.

Bu gösterilerin başrolündeki isimlerden biri de Osman Yüksel Serdengeçti’ydi. Serdengeçti polis tarafından yakalanmış ve Ankara’nın valisi ünlü Nevzat Tandoğan’ın huzuruna çıkartılmıştı.

Vali Tandoğan’ın eylemci Serdengeçti’ye söylediği söz Türk siyasi yaşamının unutulmazları arasına girmişti.

“Ulan öküz Anadolulu! Sana mı kaldı Türkçülük? Bu memlekete komünizm de lazımsa biz getiririz Türkçülük lazımsa da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var.

Birincisi çiftçilik yapmak, ikincisi çağırdık mı askere gelmek!”  (*)

 

Bir tespitle konuyu noktalarsak;

-Halkımız her dönem ve şartlarda kendisini idare edenlerden daha akıllı, basiretli ve öngörülü olmayı becermiş; Tarihimize baktığımızda, ne zaman ülkesi işgal ve tehdit altına girmişse, kimseden bir uyarı almadan düşmana karşı ayaklanmıştır. (2)

Milli Mücadele’de ezberletildiği gibi, “19 Mayıs 1919”da değil, Aralık 1918’de halk tarafından başlatılmıştır.(3)

**

İkinci hediyemiz:

-Resmi tarihe ve kimi iddialara göre: “Sultan Vahdettin Kaçtı!” denilmektedir.

-Ancak, (Sabık) Sultan Kaçmamıştır. Saltanat 1 Kasım 1922’de Meclis tarafından kaldırılır. “Saltanat” kaldırıldığı için, (Sabık-eski olan) Vahdettin’in artık bir “Sultan” olarak kaçması mümkün değildir. Çünkü Ortada bir “saltanat-sultanlık” kalmamıştır. Sonrasında, 17 Kasım 1922’de, İşgalci İngilizler tarafından bir savaş gemisi (Malaya) ile, (üstelikte 1920’de Osmanlının masa başında paylaşıldığı İtalya/ San Remo şehrine) götürülür.

İlginç değil mi? Sabık Sultan, İmparatorluğunun paylaşıldığı yere sürgüne gönderilmektedir. (İddiaya göre de kaçmıştır.)

M.Kemal Paşa da, Aralık 1922’de, Ankara’da görüştüğü İngiliz gazeteci Grace M. Ellison’a: “Sultanı uzaklaştırdık!” demiştir. (Daha fazlası için bakınız:  www.canmehmet.com/arastirmacilara-hediyemizdir-mustafa-kemal-pasa-sultani-biz-uzaklastirdik.html

**

Üçüncü Hediyemiz;

-İddia; Sultan Vahdettin, 1920 Ağustos ayında Osmanlı heyetine (dayatılarak imzalatılan) –taslağı- Sevr Antlaşmasını imzalayarak “ülkesini sattı, vatanına ihanet etti!”

-Bakalım olayın doğrusu böyle midir?

-Son Osmanlı Meclisi, Mart 1920’de İşgalci İngilizler tarafından (İstanbul her nedense tekrar) işgal edilir! Milletvekillerinin kimileri gözaltına alınır, kimileri de Ankara’da yeni kurulacak Mecliste görev yapmak üzere (bir şekilde!) İstanbul’dan ayrılır. Bu Son Osmanlı Meclisi’dir. (**)

-Aradan birkaç ay geçer. İşgalciler, 10 Ağustos 1920’de, Fransa’nın başkenti Paris’in Sevr banliyösünde (Bir İddiaya göre;2. Abdülhamid’i, Yahudilere büyük paralar karşılığında Filistin’de toprak satmadığı için -İttihatçıların- tahtan indirenlerin de arasında olan Selanik Mebusu Emanuel Karasu tarafından oluşturulan Osmanlı Heyetine) Devletin parçalanması ile ilgili Antlaşmayı (gerçeğinde taslağı) imzalatırlar.

Neden “Taslak” ibaresini kullanıyoruz?

Çünkü bu çeşit anlaşmalar, ilgili devletlerin Meclislerinde onaylanırsa geçerlik kazanmaktadır.

Ancak, O tarihte Osmanlı Devleti’nde antlaşma imzalayacak bir Meclis yoktur. Peki, Meclis nerede vardır? Tek Meclis, 23 Nisan 1920’te Ankara’da açılan, “Büyük Millet Meclisi” dir.

Neticede, (iddialara göre diyelim!) Bu taslak, Galipler-İşgalciler; İngiltere, Fransa ve İtalya Devleti Meclislerinde de onaylanmamıştır.

Gerçeğinde, Bu (Sevr) taslağına, Fransızlar ve İtalyanlar  şiddetle muhaliftir.

 

Resim;Web ortamından alınmış, altyazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama;

(*) Bizim hep inanmamızı istediler, Gürkan Hacır,  sahife, 200

(**) Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı, Sivas Kongresi kararlarının görüşülmesi sırasında alınan Kongre kararları onaylandı. (17 Şubat 1920) İtilaf Devletleri bu gelişme karşısında tedirgin oldular ve 16 Mart 1920’de İstanbul’u (ne anlama geliyorsa işgal edilmiş bir ülkeyi tekrar) “Resmen!” işgal ettiler. İtilaf Devletleri tarafından basılan Meclis padişah tarafından 11 Nisan’da (1920) dağıtıldı.

Kaynaklar;

(1)“ATATÜRK’E SALDIRMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ” AHMET TANER KIŞLALI, İmge Kitabevi Yayınları: 63. Nisan 1993

(2)Kaynaklar için bakınız; http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-ibret-alinsaydi-pkk-olayi-belki-de-hic-yasanmayacakti-2.html

(3)Kaynaklar için bakınız; http://www.canmehmet.com/yalan-yazan-tarih-neden-utanmalidir-neden-mi-rahmiye-hatunu-duymus-muydunuz.html

 

Batı’nın, İslam ve “Terör ve Terörist” iddiaları nereden kaynaklanmaktadır (4)

Tarihte hangi anlayış; "10 kişiye okuma-yazma öğreten esirler azad edilecektir." Demiştir?

ABD’nin eski Başkanlarından Richard Nixon, 1992 yılında yayınladığı bir eserinde İslâm dünyası için aynen şunları yazmaktadır: “Amerikalılardan çoğu, Müslümanları uygar olmayan, kirli, barbar, irrational (aklını kullanmayan) bir toplum gibi görme eğilimindedir.”

 

 

Hristiyan Avrupa, İslam’a ve Müslümanlara hangi pencereden bakmaktadır?

“Otu çek köküne bak!”

14’ncü asırda yaşamış olan İtalyan şair ve düşünür Dante, (1265-1321) Batı’da çok tanınan “İlahi Komedya”sında (*), Hz. Muhammed (sav) ve İslam hakkındaki Hıristiyan görüşlerini adeta özetlemiştir.

Bu ifadelerle, Hristiyan Batı’nın İslam’a hangi gözlerle baktığı’nın yanında, O dönemde yaşamış İtalyan düşünürün kaleminden, Müslüman ilim insanlarının, Avrupa’nın aydınlatılmasında ve (Rönesans’la) uyanmasındaki rolü de dolaylı olarak açıklanmaktadır.

…Eserlerinin hiçbirinde Dante müslümanlar hakkında hakaret teşkil edecek ifadeler kullanmadığı halde İlâhî Komedya’da Hz. Muhammed ile Hz. Ali’yi cehennemde göstermesi dikkat çeken bir husustur. Eserde üç müslüman daha (Selâhaddîn-i Eyyûbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd) yer alıyorsa da bunlar a‘râfın eşiğinde ve azap çekmeyenlerin arasındadır. Bu durum, Haçlı seferlerinin bütün şiddetiyle devam ettiği o devirdeki katı İslâm düşmanlığının etkisini düşündürdüğü gibi, onları cehennemin en dibinde değil bölücülük yapanların bulunduğu sekizinci katta göstermesi de Hz. Peygamber’in yeni bir din kurarak bölücülük yaptığı şeklinde hıristiyan dünyadaki yaygın kanaatle ilgili olmalıdır…” (1)

Ve O döneminde bakınız Dante, Müslüman ilim insanlarını nasıl görmektedir?

İlahi Komedya, Sahife; 60;

*

Herkes ona bakıyordu, herkes saygı sunuyordu:

Sokrates’le Platon’u gördüm orada,

Ötekilerin önünde, daha yakın oturuyorlardı ona.

Dünya’yı rastlantıya bağlayan Demokritos’u,

Diogenes’i, Anaksagoras’ı, Tales’i,

Empedokles’i, Herakleitos’u, bir de Zenon’u gördüm.

Bitkilerin özelliklerini inceleyeni de gördüm,

Dioskorides demek istiyorum; Orfeus’u,

Tullius’u, Linus’u, ahlakçı Seneca’yı da gördüm;

Geometrici Euklides ile Ptolemaios’u,

Hippokrates’i, **İbni Sina’yı, Galienos’u,

Büyük yorumcu ***İbni Rüşt’ü gördüm.

*

Bu noktada konu ile ilgili bir bilginin  daha okuyanlara aktarılması yararlı olacaktır.

Carl Edward Sagan, (1934 – 1996) ABD’li gökbilimci, astrobiyolog. Bilimin popülerleşmesi için yaptığı çalışmalarla  tanınmaktadır. Bu ilim insanının, TÜBİTAK tarafından Türkçeye de çevrilen bir eseri vardır.

Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı”

Kitabın sekizinci sahifesinde;

İslam dünyasında tıbbın hızla ilerlediği sıralarda; Avrupa’da karanlık çağ yaşanıyordu.” Der.

Amerikalı ilim insanı, birçok inkarcı batılı ilim insanlarının aksine, 13’üncü asırda henüz ortaçağ karanlığından kurtulamayan Avrupada yaşamış, inkarcı ve itirafçı (ilahi Komedya’nın yazarı) Dante’yi onaylamaktadır.

Bu itiraflar, Hıristiyan dünyasının İslam’a olan  (kıskançlığının) Düşmanlığı”nın önemli nedenleri arasındadır.

İtalyan Dante ile Amerikalı Sagan’ın tespitleri,  Hristiyan Batı’nın (uyanışının- Rönesans’ın)  açık olarak, İslam Medeniyeti üzerinde yükseldiğinin kanıtları arasında sayılabilir.

Meraklıları, İslam Medeniyeti‘nin insanlığa ne büyük yenilikler getirdiğini çok çarpıcı delillerle ve detaylı olarak bu web adresinden öğrenebilirler;

http://www.canmehmet.com/bir-bilim-insani-prof-dr-fuat-sezgin-bati-uygarligi-islam-medeniyetinin-cocugudur.html

Şimdi günümüzde yaşanan, “Terör ve Terörist iddialarına dönmek için, 13’nci asırdan, 20’nci asra, 1979 Yılına geliyoruz.

Batı’nın aklı, (kısmen Suudi petrol gelirleri) parası, silahı ve eğitimi ile, belki de “Yeni bir Dünya Düzeni” için kendileri ile birlikte İslam Ülkelerine “hediye!” ettikleri,  El Kaide ve benzeri terör örgütlerinin doğuşuna kısaca bir göz atalım.

Sovyet işgalinde Afganlı Mücahitlere Batı’dan yapılan silah yardımları

“Mücahitlere 1 milyar doların üzerinde silâh yardımı yapıldığı halde cephedekiler yine de silâh yetersizliğinden yakınıyorlardı. Bu yardımların amaca uygun kullanılmadığının bir kanıtıydı. Tıpkı Pakistanlı memurlar gibi mücahit liderleri de yolsuzluk yapmaktan geri kalmıyorlardı. Örneğin, bu liderlerin birçoğu kendilerine dağıtılan silahlann büyük bölümünü cepheye göndermek yerine Darre kasabasındaki silâh pazarında satıyorlardı. Böylece hepsi kısa sürede dolar milyoneri olmuş ve Pakistan’da krallar gibi yaşamaya başlamıştı.

Aslında karışıklık ve yolsuzluklar, silâh sevkiyatım organize eden ve yöneten CIA’nın ilgili bölümlerinde başlıyordu. Yani balık baştan kokmuştu. Bazı Amerikalı gazeteciler. CIA’nın mücahitlere silâh yardımı projesi araştırıldığında, ABD tarihindeki en büyük yolsuzluğun ortaya çıkacağını iddia etmektedir.

Washington’daki bazı kaynaklar, Afgan cihadının ilk dört yılında mücahitlere silâh alınması için kongrenin ayırdığı 342 milyon dolardan sadece 100 milyon dolarlık bölümün mücahitlere ulaştığını, geri kalan bölümün ise “buhar olup uçtuğunu” söylemektedir.

Yine aynı kaynakların belirttiğine göre, Afgan mücahitleri için ayrılan ve kongrenin onayladığı resmî fonlar ile Nigaragualı gerillalar için kullanılan gizli fonlar birbirine karışmıştı.

Yani İran’a gizli silâh satışından sağlanan ve gerillalar için kullanılan paralar, İsviçre’de Afgan mücahitlerine silâh alımı için açılan resmî banka hesabına yatırılmış, böylece kongrenin onayladığı resmî fonlar ile silâh satışından sağlanan gizli paralar birbirine karışmıştı…” (2)

Bir görüşe göre, Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesindeki etkenlerin başında, ABD’nin Afganlı mücahitlere verdiği, Omuzdan ateşlenen ve hedefi şaşmadan vurabilen 100 adet Stinger füzesi vardır.

Afganistan’ın dış güçler tarafından nöbetleşe işgalin arkasında yatan…

Tek neden doğal kaynaklar mıdır?

Afganistan İslam âleminin en önemli, kilit ülkelerinden olmasının yanında Asya’nın ortasında stratejik önemi sahiptir.

Afganistan’ın haritadaki yeri; Çin, Hindistan, İran, Kafkaslar ve Türkiye ile birlikte değerlendirildiğinde anlamı daha iyi anlaşılacaktır.

Açık ifadesi ile, Stratejik konumu en az doğal kaynaklar kadar önemlidir.

Amerikalılar Afganistan’da…

11 Eylül saldırıları sonucunda ABD’nin ilk hedefi, terörizme destek verdiği iddia edilen Afganistan’daki Taliban yönetimi olmuştur. ABD, Afganistan odaklı bölgesel çıkarlarını hayata geçirmeye ve bu doğrultuda 2001 yılından beri bölgede süregelen istikrarsızlığı ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.

Ancak, bu bölgeye ilişkin ABD’nin aşması gereken birçok engel bulunmaktadır. Öncelikle, Taliban Afganistan’ın büyük bölümünde kontrolü elinde tutmakta ve Pakistan’daki etkisini de artırmaktadır. Ayrıca, ABD’nin Afganistan’a yerleşerek ulaşmaya çalıştığı stratejik ve ekonomik hedefleri, bölgesel rakipleri olan Rusya ve Çin ile çatışmaktadır.

Bu bağlamda, tüm bu çatışan çıkarları ve Afganistan’daki dengeleri etkileme potansiyelleri ile İran ve Pakistan’ın ön plana çıktığını belirtmek gerekmektedir…

ABD, 1979 yılında Sovyet Birliği’nin işgaline kadar Afganistan’ı gündemine almamıştı. Bu işgalden sonra, ABD, Sovyetler Birliği’nin Basra Körfezi’ne ve dolayısıyla Hint Okyanusu’na inme tehlikesiyle yüzleşmek zorunda kaldı.

Afganistan’ın stratejik öneminin farkına varan ABD, Afganistan’da “komünizme karşı mücahit hareketi” başlatan Afgan direniş gruplarına yaptığı askeri ve finansal yardımları Suudi Arabistan’ı da yanına alarak, Pakistan üzerinden gerçekleştirdi.

ABD’nin 1980’lerin başında en büyük korkusu Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan sonra Pakistan’ı da hedef almasıydı. ABD’nin Afganistan’ı gündeme taşımasının önemli nedenlerinden biri de, 1979’daki İslami devrim ile bölgedeki en önemli müttefiki İran’ı kaybetmesidir.

ABD açısından bu gelişme, bölgede yeni bir müttefik! Yaratılmasını zorunlu kılmaktadır.

CIA tarafından eğitilen, birçok olayda piyon olarak kullanılan Usame Bin Ladin’in 1990’ların sonunda ABD karşıtlığıyla kontrolden çıkması, dünya gündeminde dönüm noktası olan 11 Eylül saldırılarına neden olmuştur.

11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’u hedef alan saldırıların Bin Ladin’in El Kaide’si tarafından düzenlendiği ilan edildikten sonra, George W. Bush’un yeni bir haçlı seferi başlattıklarını açıklama gafletine düşmesi, medeniyetler çatışması tezine kadar uzanan bir sürecin tetikleyicisi olmuştur.

George W. Bush ile süregelen temel hegemonik hedefler kapsamında olmasa da, bu hedeflere ulaşmada kullanılan araçlar açısından değişim yaşayan ABD dış politikasında, bazı devletler doğrudan hedef gösterilmiştir.

Bush yönetimi bunu, önce İran, Irak, Kuzey Kore gibi “haydut devletler”in kitle imha silahlarına sahip olduklarını ileri sürerek, sonra da teröre destek veren ülkelerden oluşan bir “şer ekseni” yaratarak meşrulaştırmaya çalışmıştır.

İşte bu ortamda gündeme gelen 11 Eylül olayı aslında zaten değişim geçiren ABD dış politika araçlarının kullanımı için mükemmel bir ideolojik alt yapı oluşturmuştur (3)

Yazılanlar özetle;

-Hristiyan Batı, İslam’ı; İslam’ın, Musevilik ve Hristiyanlık anlayışlarını, “Semavi din” olarak görmesine karşılık,

-Dante’nin  ifadesi ile, (Hristiyan Dünyası); Hz. Muhammed (sav) Bir “Bölücü” olarak görmektedir.

-Gerek, 2001’de Amerika’da; gerek, en son Paris’te yaşanan katliamlar ve gerekse, İslam ülkelerindeki Müslümanların, “Mezhep çatışmaları-İç Savaş!” adı altında birbirlerini yoketmelerinin arkasında, (görünürde) 1979 Afgan İşgali ve ardılları; görünmeyen planda; Petrol, Dogalgaz, Güç Savaşları ile, stratejik bölgelerin kontrolü vardır.

-“İslam Teşkilatı” ve benzeri isimler altında faaliyet gösteren birçok kuruluş, Hristiyan Batı’nın dolaylı kontrolündedir. Bu yapılanmalardan, İslam’ın ve Müslümanların hayrına bir uygulama beklemek belki de şimdilik ham hayal’dir.

Bunlarla birlikte Batılılara kızmamız yerine, Onların, İslam Medeniyeti’ndeki ilmi gelişmelerden hareketle  nasıl bir Rönesans/Uyanış gerçekleştirmişlerse,  bizlerde onlar gibi, Batı Medeniyeti’nin geliştirdiği ilmi zenginliklerden hareketle, çok okuyarak ve ilmi bulundupu noktadan alarak önceden olduğu gibi rekabet yarışında öne çıkabilmeliyiz.

Bunun için, Kuran’ın, “OKU/DÜŞÜN” emrini yerine getirmek bile tek başına yeterli olabilecektir.

Konuyu Hacı Bektaş Veli’nin sözleri ile noktalarsak;

Hararet nârda’dır, sac’da değildir,
Kerâmet baştadır, tâc’da değildir.
Her ne arar isen, kendinde ara,
Kudüs’te, Mekke’de, Hâc’da değildir.

 

Resim; Web ortamından alınmış, yazılar tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklamalar;

(*) İlahi Komedya’da, (Yazarı, İtalyan şair Dante Alighieri, 1265-1321) Ahirete yapılan bir yolculuk (Cehennem, Araf, Cennet) anlatılmaktadır.

(**) İbni Sina, Ünlü İslam Hekimi  ve filozofu (X. yy) tıpla ilgili yapıtları Latinceye çevrilmiştir.

(***) İbni Rüşt,  Aristoteles’in yapıtlarını yorumlayarak Ortaçağ felsefesini ve bu arada Dante’yi etkilemiş olan İslam hekimi, Filozof.

Kaynaklar;

(1)TDV İslâm Ansiklopedisi – İLÂHÎ KOMEDYA, Cilt: 22; Sayfa:69; İLÂHÎ KOMEDYA – Mahmut H. Şakiroğlu. Daha fazlası için bakınız; http://www.tdvia.org/dia/ayrmetin.php?idno=d220069

(2) “Hedef Ülke Afganistan”, Esedullah OĞUZ

(3) Yazının tamamı için bakınız; Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Araştırma Görevlisi H. Önal

http://www.usak.org.tr/dosyalar/dergi/QF13kfpBBXa90YG7I5GfckcfOOTRUU.pdf

 

Şii-Protestan Dosyası; Soru: “Müslüman ülkeler yeterince tepki gösteriyor mu?” Cevap; (3)

 

samimi

Aşağıda konu ile ilgili (kendine) gelişmiş Batı medyasının ve yerel uzantılarının samimiyetlerini ortaya koyan örnekler verilmektedir. Okuyanlar, bunları okuduktan sonra başlıktaki soruya kendilerince cevap verebilirler.

Ayetullah Humeyni’nin Salman Rüşdî hakkındaki ölüm fetvası ve sonrasındaki sokak taşkınlıkları tüm detayları ile üstelikte abartılarak Avrupa medyasında geniş biçimde yer alır.  Buna karşılık, 45 İslâm ülkesinin iştiraki ile yapılan İslâm Konferansı’nda oluşturulan kurulun, “Ayetullah Humeyni’nin Salman Rüşdî hakkındaki “ölüm fetvasının yanlış olduğu”na dair açıklamaları batı basınında hiç yer almaz. (1)

19 Nisan Çarşamba günü, Oklahoma’nın merkezindeki Federal Bina, içine bir tona yakın bombanın yerleştirildiği arabanın patlamasıyla harabeye döner. Ortada 400 kadar yaralı, 100’ün üzerinde de ölü vardır.

Patlamanın üzerinden henüz birkaç saat dahi geçmemiştir. Yerel bir televizyon kanalı, kimliği belirsiz bir kişinin telefon ederek, Müslüman bir grubun saldırıyı üstlendiğini bildirdiğini söyler.

Ardından İngiliz haber ajansı Reuters 12.16’da tüm dünyaya geçtiği haberde şüphelileri “siyah saçlı, sakallı” olarak tanımlayıvermiştir.

Reuters, 17 dakika sonra aynı bülteni tekrar geçti. Bu sefer habere şüphelilerin ‘Ortadoğu kökenli’ oldukları da eklenmişti.

CNN ise, Oklahoma Eyaleti eski Temsilcisi Dave Mc Curdy’yi ekrana çıkarıyordu.

Mc Curdy bütün pervasızlığıyla milyonların gözlerinin içine baka baka, elinde hiçbir delil olmadığı halde, “sorumluların İslam radikalleri” olduğunu anlatıyordu.

Diğer medya kuruluşları da bunları kaynak alınca, Amerika’da yaşayan 6 milyon Müslüman cemaati birkaç saat içinde hedef haline geliverdi. Camiler ve kültür merkezlerine tehdit telefonları yağmaya, Müslümanlar okul ve işyerlerinde taciz edilmeye başlandı.

Soruşturma ilerleyip, şüphelilerden bir kısmı yakalandığında terör hadisesinin Müslümanlar’la ilgisi olmadığı ortaya çıktı.” (2)

Ancak, Atı alan Üsküdar’ı geçmiş;

Geride, yüzlerce milyon insanın hafızasındaki ”İslam ve Terörizm” sorusuna bir çentik daha atılmıştır.

Şeytan Ayetleri,” Salman Rüşdi ve Ayetullah Humeyni…

“Şeytan Ayetleri” adlı kitabıyla İran’ın boy hedefi haline gelen Salman Rüşdî hakkında İranlı mollaların yayınladıkları ölüm fermanları, tüm dünyada “İslâm=terörizm” imajını oluşturmaktan başka hiçbir işe yaramadığı bilinmektedir.

Batılı ülkeler, özellikle de ABD, Ortadoğu’daki ağırlığını hissettirmek ve bölgeye daha fazla yerleşmek için dünyada “İslâm=terörizm” sloganını hiçbir zaman ağzından düşürmemiş, bölgedeki varlıklarının ekonomik çıkarı olduğunu gizlemek için, insan hakları şemsiyesi ve kılıfı altında gerçek emellerini gizlenmekten çekinmemiştir.(3)

Batılı araştırmacılardan Karen Armstrong,  Ayetullah Humeyni’nin Salman Rüşdî hakkındaki ölüm fetvasına taraftar olanların sokak taşkınlıklarına ait haberler Avrupa medyasında tüm detaylarıyla, hem de abartılmış olarak geniş biçimde yer alırken;

Mart 1989’da toplanan ve 45 İslâm Ülkesinin katıldığı İslâm Konferansı’nda, çeşitli İslâm ülkelerinden din adamlarınca oluşturulan kurulun,

Ayetullah Humeyni’nin Salman Rüşdî hakkındaki ölüm fetvasının yanlış olduğu” na dair açıklamalarının Batı medyasında hiç yer almadığından sözeder.’(4)

Bir itirafta eski ABD Başkanından…

“Nitekim Batı dünyasının önemli siyasî simalarından ve ABD’nin eski Başkanlarından Richard Nixon, 1992 yılında yayınladığı bir eserinde İslâm dünyası için aynen şunları yazmaktadır:

-“Amerikalılardan çoğu, Müslümanları uygar olmayan, kirli, barbar, irrational (aklını kullanmayan) bir toplum gibi görme eğilimindedir.” (5)

Şimdi, bu çeşit yayınlardan sonra bırakınız Batı Dünyasını,

Batı basınından beslenen ve nerede ise hakkında hiç bir şey öğretilmeyen veya yapılan tek taraflı yayınlar nedeniyle öğrenmeye istekli olmayan halkımızın kendi dini olan İslam hakkında ne düşünecektir?

Evet….


Resim; http://www.arastiralim.com/samimiyet-yuku.html’dan alıntıdır.

Kaynaklar; Daha fazlası için bakınız; http://blog.milliyet.com.tr/tarafli-haberciligiyle-medya-nereye-su-tasimaktadir–iste-oklahoma-ve-salman-rusdi-olayi—3-/Blog/?BlogNo=403207

(1) “Müslüman imajı”, TDV yy, s.210 (Osman Özsoy, “Türkiye’nin imaj sorunu”,dip not)

(2) 29 Nisan 1995 / FATİH BAŞARAN, Aksiyon

(3) Osman Özsoy, “Türkiye’nin imaj sorunu”, s.73

(4) a.g.e. Dip not;  (TDV yy, sahife,210)

(5) a.g.e. sahife,70

Şii-Protestan Dosyası; İslam’ı terörle ilişkilendirmeden önce keşke bunlar öğrenilebilseydi (2)

Maide suresi 32; "Her kim bir nefsi yer yüzünde bir fesadı olmaksızın öldürürse  bütün insanları öldürmüş gibi olur,"

Maide suresi 32; “Her kim bir nefsi yer yüzünde bir fesadı olmaksızın öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur,”

 

Terör ve Mezhep çatışmalarını (kasıtla) İslam’a indirgeyerek, Hristiyan Batı’da yaşanmışları; Fransız Devrimi, Katolik-Protestan vb. çatışmaları gözlerden kaçıranlar için aslında söylenecek çok şey bulunmaktadır.

Fransa’daki katliam nedeniyle bu bölümü İslam’ın terör’e bakışı ile birlikte, mezhep çatışmalarına ayırmanın daha uygun olacağı düşünülerek konu ile ilgili aşağıda bilgiler verilmektedir.

İslam, “âlemlere rahmet olarak gönderilen bir dinin adıdır. İslâm’ın tebliğ ve dâvet metodu yumuşaklık, güzel öğüt ve güzel sözle yaklaşımdır. O halde şiddet ve terör, İslâm’ın vahyi temellerine aykırıdır. Bu bağlamda terörün İslâm ile bağdaştırılması söz konusu değildir.

Zira İslâm iyiliği ve barışı emretmekte ve her türlü aşırılığı ve azgınlığı da ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

Dini yaymak ve anlatmak amacıyla ele silah almak ve teröre bulaşmak, ancak İslâm’ın evrensel mesajını çarpıtarak anlamakla mümkündür.

İslâm’ı bu şekilde çarpık, vahyi temellerinden yoksun olarak anlayanların içine yuvarlandığı şiddet ve terör batağı, her türlü terör batağından daha tehlikelidir.

Çünkü, bu batağa saplanan bireyler yaptıkları eylemleri din için, Allah’ın buyruklarını yerine getirmek için yaptıklarına inanmaktadırlar. Bu inanç tarzı ise, işlenen cinayetlerin meşru ve doğru olup olmadığı tarzındaki bir sorgulama sürecinin daha ilk başta engellenmesine yol açmaktadır.

İslâm tarihinde vahyî temellere dayanan dini bilmeyen cahil dindarları kendi kişisel ihtirasları doğrultusunda kullanan zorbalar ve sapkın mezhepler de ortaya çıkmıştır. Bâtınîlik veya Bâtıniyye (1) bunların başında gelmektedir.

Fâtimîler tarafından Selçuklu İmparatorluğu topraklarında Şîîliği yaymakla görevlendirilen Hasan Sabbah (Miladi 1124), Şam, Cezire, Anadolu, Horasan ve Mâverâünnehr’i dolaştıktan sonra, 1090 yılında Kazvin’in kuzeyindeki Alamût kalesini zaptederek burasını bir fitne ve fesat yuvası haline getirmişti. (2)

Böylelikle İslâm coğrafyası beyinleri yıkanmış cahil ve sefih bireylerden oluşan “Bâtınî fedailerin dehşet verici cinayetleri yüzünden çok huzursuz olmuştu.(3) Üzerinde durduğumuz bu sapkın ekol, dinin temel ilkelerini şirke dayalı bir tarzda te’vil ederek veya Mecûsîlerin inançlarına benzer hükümlere büründürerek dinin hükümlerini ortadan kaldırmaya çalışmış, dînî hükümleri kendi istek ve arzuları istikametinde te’vil etmiştir.

Kur’an’ın vahyî temellerinden ayrılarak kendisine farklı bir yol açan bu mezhep kurucuları, kendi fikirlerini benimseyenler için, kız çocuklar ve kız kardeşlerle evlenmeyi, içki içmeyi ve bütün zevk verici diğer şeyleri mübah saymışlardır. (4)

Bâtıniyye hareketinin asıl amacını ise, Dehriyye/ Materyalizm’in ilke ve düşüncelerini yaymak, dinin haram kabul ettiklerini helal kılmak ve ibadetleri terk etmek suretiyle yok etmek olarak özetleyebiliriz.(5)

Kur’anî temellerden referans almayan sapkın din anlayışlarından bir diğeri de Osmanlı Devleti’nin başına musallat olan Şeyh Bedrettin Simavi’nin görüşlerini içeren din anlayışıdır. Bu şahıs da Maniheizm’in dallarından bogomilisme’nin tesiriyle bozulmuş, saptırılmış taassup içindeki bir din anlayışı ve siyasi bir amaçla iktidarı ele geçirmek için örgütlenmiş ve devlete baş kaldırmıştır. Pek tabii ki sonunda bu isyanının karşılığını canıyla ödemek zorunda kalmıştır. (6)

Demek ki, bu sapkınlıklar dinin özünden değil, kötü niyetli kişilerin dini bilmeyen cahil dindarları kendi karanlık emelleri doğrultusunda kullanmasından kaynaklanmaktadır.

O halde bu bağlamda söz konusu iki kelimenin yani terörle İslâm’ın yan yana getirilerek “İslâm terörü” şeklinde kullanılması, İslâm’ın teröre bulaştırılması, belki de İslâm dinine yapılabilecek en büyük kötülük olabilir. Çünkü İslâm adından da anlaşılabileceği gibi sulh, sükûn, huzur, doğruluk, güven, sağlık, esenlik anlamlarına gelmektedir. Arapça “selam-selamet” mastarından gelen “İslâm” kelimesi, kökü itibariyle “her türlü bela ve afetten uzak olmak, onlardan kurtulmak”, “barış, emniyet, ibadet, itaat” gibi anlamlara gelir. (7)

Batıda (Avrupa’da) yaşanan Mezhep çatışmalarına girmeden önce “Terör-Terörizm” konularında kısa bir bilgilendirme yararlı olmalıdır.

Terör ya da terörizm, siyasal, dinsel ve/veya ekonomik hedeflere ulaşmak amacıyla sivillere; resmî, yerel ve genel yönetimlere yönelik baskı, yıldırma ve her türlü şiddet içeren yolun kullanımıdır. Terör uygulayan organize gruplara terör örgütü; terör uygulayan şahıslara ise terörist denir.

Türkçeye, Fransızca “terreur” sözcüğünden geçmiş olan terör sözcüğü Latince kökenlidir. Latince sözcüğün anlamı “korkudan titreme” veya “titremeye sebep olma”dır…

Terörizm, “Disasters: Terrorism” adlı kitabında, “What is Terrorism?” başlığı altında Ann Weil tarafından da şu şekilde tanımlanmıştır: “Terörizm; rastgele seçilmiş ya da sembolik değeri olan kurbanların, şiddetin aracı olarak seçildikleri bir savaş yöntemidir. Bu araçsal kurbanların kurbanlaştırılmaları, mensup oldukları grup ya da sınıf içerisindeki yerlerine bağlıdır. Böylece, söz konusu grup ya da sınıfa mensup olan diğer bireyler de, kronik bir terör korkusunun içine itilmiş olurlar”.

Terör sözcüğünün tanımına ilk defa Fransız Devrimi yeni bir boyut kazandırır. Fransız Devrimi’nin ilk yıllarında Fransa’da yürütme yetkisine sahip Convention, ülkenin dış güçler tarafından işgal edilmesine duydukları endişeden dolayı ve içteki sivil huzursuzluğun devrime zarar verebileceğini düşündükleri için olağanüstü önlemler alma gereği görürler.

Bu amaçla kamu güvenliğinden sorumlu komiteyi (Comité de salut public) neredeyse diktatörlüğe varan yetkilerle donatırlar. 5 Eylül 1793 günü Convention bir bildiri ile devrim karşıtlarına karşı Terörü (la Terreur) açıklar: “Komplo kuran tüm kişileri dehşete düşürmenin zamanı geldi. Kanun adamları, Terörü başlatın.”

Kamu güvenliğinden sorumlu komitenin başındaki Maximilien Robespierre Terörün ateşli bir savunucusu olacaktır ve görevlendirilmesinden bir yıl sonra, 28 Temmuz 1794 günü despotluk suçundan idam edilene kadar binlerce kişinin infazına öncülük edecektir.

Terör, yargısız karar verilen idamlara kadar giden uygulama şekli ve halk üzerinde bıraktığı korku ile tarihe devlet eliyle gerçekleştirilmiş bir terör örneği olarak geçer. (8)

Şimdi de, Fransız Devrimi öncesine, 16’ncı asırda yaşanan bir Mezhep Çatışmasına gidiyoruz. Olay tüm detayları ile birlikte;Nasıl Yaşanır? İsimli, Fransız yazar “Montaigne’in hayatı” ile ilgili eserde anlatılmaktadır?

“12. Soru Nasıl yaşanır? Yanıt: İnsanlığınızı koruyun”

TERÖR

Önceki barış antlaşmaları gibi 1570 Saint-Germain Antlaşması da kimseyi memnun edemedi. Hep daha fazlasını isteyen Protestanlar, anlaşma koşullarının onlara sınırlı ibadet özgürlüğü tanımasından dolayı yeterince geniş kapsamlı olmadığını düşünüyordu. Katoliklerse anlaşmanın gereğinden fazla haklar tanıdığı kanısındaydı: Protestanların verilen tavizleri teşvik olarak algılayacaklarından endişeleniyor, meşru Katolik krala karşı devrim başlatıp bir başka savaş çıkartacaklarından korkuyorlardı. Bir başka savaş olacağı konusunda haklıydılar, ama savaşın sorumlusu konusunda yanılıyorlardı.

Gerginlik iyice arttı ve Ağustos I572’de Paris’te, Katolik Marguerite de Valois ile Protestan Henri de Navarre arasındaki evliliğin kutlamaları sırasında doruk noktasına ulaştı. Üç ana cephenin liderleri asık suratlarla törene katıldı: ılımlı Katolik Kral IX. Charles, radikal Protestan lider Amiral Gaspard de Coligny ve aşın uçtaki Katolik due de Guise. Her cephe diğerinin korkusuyla yaşıyordu.

Vaizler, kışkırtıcı söylevlerle sıradan Parisliler arasındaki heyecanı yükseltiyor, evliliği engellemeleri ve fırsatları varken kâfir liderleri ortadan kaldırmaları için halkı ayaklanmaya çağırıyordu.

Evlilik 18 Ağustos’ta gerçekleşti, ardından da dört günlük resmi kutlamalar geldi. Bittiğinde pek çok kişinin rahat bir soluk aldığına kuşku yok. Ancak son gece, 22 Ağustos I572’de bilinmeyen biri, Louvre Sarayı’ndan evine yürümekte olan Protestan lider Coligny’e arkebüzle ateş ederek onu kolundan yaraladı.

Olayın haberi bütün kente yayıldı. Ertesi sabah intikam yemini etmiş Huguenot akın akın Coligny’i görmeye geldi. Çoğu, suikast girişiminin arkasında annesi Catherine de’ Medici ile bizzat kralın olduğuna inanıyordu (ki çoğu tarihçi halen buna inanır); amaçları, olası bir Protestan başkaldırısının liderini ortadan kaldırarak yılanın başını küçükken ezmekti.

Eğer bu doğruysa, Charles hesap hatası yapmıştı. Coligny’e düzenlenen saldırı Protestanları kızdırdı. Daha da kötüsü Katoliklerin korkuya kapılmasına yol açtı. Protestanların ayaklanacağı beklentisiyle kendilerini savunmaya giriştiler, kentin çevresinde toplandılar. Muhtemelen kral da tedirgindi; ölü bir isyancı liderinin yaralı bir isyancı liderinden daha az tehlikeli olabileceği sonucuna varmıştı. O yüzden emri verdi ve bir kraliyet muhafızı Coligny’in evine girerek yaralı adamı yatağında öldürüp yarım kalan işi bitirdi.

Olay 24 Ağustos, Pazar günü, Aziz Bartholomeus Yortusu’nun erken saatlerinde yaşanmıştı.

Katiller Coligny’in başını kesip kraliyet sarayına gönderdi, burada mumyalanıp Papa’ya sunulmak üzere Roma’ya gönderilecekti. Bu arada başsız beden pencereden sokağa atıldı, Katolik güruh tarafından yakılarak semtte dolaştırıldı. Coligny’in yanan bedeni parçalara ayrıldı ve bu parçalar günlerce teşhir edilip tahrip edildi. (Sahife,202)

Coligny’in evindeki olaylar Parisli Katolikler arasında olduğu kadar Protestanlar arasında da daha fazla paniğe yol açtı. Katolik çeteler sokaklara akın ederek tanıdık Protestan kim varsa yakalayıp öldürdüler. Protestanlann yaşadığı bilinen evleri basarak kentte olup bitenlerden habersiz uyuyan insanları yaka paça evlerinden çıkarıp parçaladılar ya da boğazlarını kestiler, sonra da cesetlerini yakıp nehre attılar.

Kargaşa giderek daha büyük kalabalıkları çekerek daha korkunç gaddarlıkları besledi. Resmi kayıtlara geçen olaylardan birini örnek verirsek, Mathurin Lussault adında bir adam kapısını açma hatasını yaptığında öldürüldü, gürültünün nedenini öğrenmek için aşağı inen oğlu da bıçaklandı Lussault’in karısı üst kattaki pencereden komşusunun avlusuna atlayarak kaçmaya çalıştığında iki bacağını birden kırdı. Komşuları ona yardım etti. Ama saldırganlar içeri girip onu saçlarından tutup sokağa sürüklediler. Altın bileziklerini almak için ellerini kestiler, sonra da kadını süngüyle öldürüp cesedini nehre attılar. Köpeklerin kemirdiği elleri birkaç gün sonra bile sokakta görülebiliyordu.

Bütün kentte buna benzer sahneler yaşanıyordu; Seine nehrine o kadar çok ceset atılmıştı ki, suyun renginin kızıla döndüğü söylenir.

Charles ilk suikastle her neyi amaçladıysa —ve elbette sorumlusu gerçekten oysa—ardından gelenleri amaçladığı düşünülemezdi. Bu sefer de askerlerine şiddet olaylarını bastırma emri verdi, ama artık çok geçti. Cinayetler Paris civarında neredeyse bir hafta boyunca devam edip ülkenin geri kalanına yayıldı.

Bundan böyle “Aziz Bartholomeus Yortusu Kıyımı” olarak bilinen olaylarda yalnızca Paris’te beş bin kişi öldü. Her şey bittiğinde Fransa’da on bin kişi ölmüştü. Kentler, hortuma yakalanan balıkçı kayıkları gibi şiddetin içine çekilmişti: Orleans, Lyon, Toulouse, Bordeaux ve sayısız küçük kent…

Genel olarak bakarsak yeni Papa XIII. Gregory Fransa’daki olaylardan hoşnut görünüyordu. Madalyonun dışında, Giorgio Vasari’ye, Vatikan’daki Sala Regia’nın duvarlarına çizmesi için kutlama freskoları sipariş etmişti. Fransa kralı da bütün bu şükran sunma etkinliklerine katılmış, kendisi adına iki madalyon bastırmıştı; birinde kendini Hidra’yla dövüşen Herkül şeklinde resmetmişti, diğerinde ise tahtında görünüyordu, etrafı çıplak bedenlerle doluydu ve elinde de zaferi temsil eden palmiye yaprağı tutuyordu.

Huguenot kendini toparlayıp savaşacak ordular toplayınca yine topyekûn savaş patlak verdi. Bu savaş aralıklarla I570’ler boyunca devam edecekti. Aziz Bartholomeus Yortusu Kıyımı dönüm noktası oldu: Bundan böyle savaşlar daha düzensiz olacaktı ve daha çok fanatizmle ateşlenecekti. Bildiğimiz savaşlar yetmezmiş gibi şimdi bir de işsiz güçsüz ve parasız kalan askerlerden oluşan çetelerin çıkardığı taşkınlıklar başlamıştı; sözümona barış dönemleri bile büyük acılarla doluydu. Köylüler evlerinde oturup saldırıya uğramayı beklemek yerine —arada bir de eğlence olsun diye işkence görüyorlardı— ormanda yaban hayatı yaşamaya başladı. Bu, doğaya uygun yaşamanın en uç noktasıydı.

I579’da bir taşra avukatı olan Jean La Rouviere, krala bir mektup yazarak yaşadığı bölgedeki yoksul köylüleri koruması için yalvarmıştı. Bizzat tanık olduğu olaylar ya da dinlediği hikâyelerde şöyle dehşetler vardı:

İnsanları gübre yığınları içine diri diri gömüyor, kuyulara ya da hendeklere atıp ölüme terk ediyorlar. Bu insanlar acılarından köpekler gibi uluyor. Onları tabut kadar havasız kutuların içine zorla okuyor, bir lokma ekmek olmadan kulelere kapatıyorlar. Dağların ve ormanların derinliklerindeki ağaçlarda boğulanlar var, alevlerle bedenleri dağlananlar var. Kadınlarına tecavüz ediyor, kadınlar gebeyse bebeklerini düşürtüyorlar, çocuklarını kaçırıyor, ya para istiyor ya da anne babalarının gözü önünde diri diri yakıyorlar. (9)

Umarız yukarıdaki özet bilgilerle okuyanlara, İslam anlayışı ile terör konusunda açıklayıcı bilgiler verebilmişizdir.

Devam edecek

-Üçüncü bölümle birlikte tekrar Şii ve Protestan anlayışına dönüyoruz.

Şii anlayışı ve Protestanlık bir inanç mıdır, bir siyaset aracı mıdır?


Kaynaklar;

(1) Bâtıniyye: Nasların zâhirî manalarını kabul etmeyen, gerçek anlamları ancak Tanrı ile ilişki kurabilen “masum imam”ın bilebileceği temel görüşünü savunan aşırı fırkaların ortak adıdır. Avni İlhan, İslâm Ansiklopedisi (DİA), Bâtiniyye mad. İstanbul, 1992, c. V, s. 190. Diğer bir tarife göre de Bâtınîlik, her zahirin bir bâtını olduğunu ve Kur’an ile hadislerin ancak te’vil yoluyla anlaşılabileceğini iddia eden fırkalara V. asırdan itibaren verilen ortak isimdir. Bkz. Şerefuddin, “Bâtınilik Tarihi” Darü’l-Funun İlahiyat Fakültesi Mecmuası, Mart, 1928, c.II, S. 8,s.1-27; “Fâtimiler ve Hasan Sabbah” D.F.İ.F.Mecmuası, 1926, c. I, Sayı. 4, s. 1-44.

(2)Şerefuddin, Fâtimiler ve Hasan Sabbah, s. 22.

(3)Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, İstanbul, 1969, s. 245, 246.

(4) Bağdâdî, Ebu Mansur Abdulkahir, el-Fark Beyne’l-Fırak (Mezhepler Arasındaki Farklar), Çev. E.Ruhi Fığlalı, Ankara, 1991, s. 222.

(5) Bkz. Bağdâdî, el-Fark Beyne’l-Fırak, s. 230.

(6)Lütfi Paşa, Tevarih-i Âli Osman, (Âli Bey’in Haşiyeleriyle),İstanbul, 1341, s. 73;Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1994, c.I, s. 364-365; Ülken, Hilmi Ziya, İslâm Düşüncesi, Türk Düşünce Tarihi Araştırmalarına Giriş, İstanbul, 1995, s. 147-148; Yaltkaya, M. Şerafeddin, Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İstanbul, 1994, s. 98-103, 133-135. Çeşitli sapkın düşünceleri için kendisinin yazmış olduğu Varidat isimli eserine veyahut buna dair yapılan şerhlere ve tercümelere bakılabilir

(7) Daha fazlası için bakınız; http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt11/sayi2/369-382.pdf (1den 7’ye kadar verilen dipnotlar, bahsekonu esere ve yazarına aittir.)

(8)Daha fazlası için bakınız; http://tr.wikipedia.org/wiki/Ter%C3%B6rizm

(9)“Nasıl Yaşanır” YADA Bir soruda Montaigne’in hayatı ve cevaplamak için yirmi teşebbüs”  SARAH BAKE WELL, Baskı: Kasım 2013. Sahife;210

 

Hristiyan Avrupa Şiiliği kaşırken, Osmanlılar Luther’in Protestanlığını nereye taşıdılar (1)

protestanlıkçı

İstanbul ve Atina’nın fethinden sonra Kanuni’nin Avrupa’nın kalbine, Viyana önlerine çadır kurmasından sonra paniğe kapılan Avrupalılar, Osmanlıdan ancak, Şiilerle yapılacak işbirliği ile kurtulacaklarına inanır ve (günümüzde dahi) bu yönde bir politika izlerler.

“Şii-Protestan dosyası” adı altında yayınlanacak bilgilerin çoğu belki de ilk kez kamuoyunun gözlerinin önüne serilecek, geçmişte yaşanmış hatta günümüzde yaşanan Şii anlayışından kaynaklanan olayların, IŞİD-Humeyni İran Devrimi- Irak-Suriye’de yaşananların bir tesadüf değil, bir örümcek ağı misali örüldüğü daha bir açıklıkla anlaşılacaktır.

Başlamadan konu içerisinde işlenecekleri başlıklar halinde vermek gerekirse;

Yıl, 23 Ağustos 1514; Safevilerin (İranlılar) Osmanlı Topraklarındaki Alevileri kışkırtmaları sonucu çıkan çatışmalarda onbinlerce insan (Alevilerce) katledilir.  Bunun üzerine Osmanlı Hükümdarı I. Selim (Yavuz), Kışkırtmalarda bulunan Safevi hükümdarı (Şii) Şah I. İsmail’e savaş açar ve onu Çaldıran Ovası’nda yener.

Yıl, 31 Ekim 1917; (İleride Protestan Mezhebi kurucularından olan) Martin Luther, “Endüljansın Kuvvetine Dair Tezler” başlıklı, 95 maddeden oluşan bir metni piskoposlara gönderir. Papa, bu bildiride savunulanlar (reform hareketi) nedeniyle Luther’i aforoz eder. (Luther, Kilisenin halktan para alarak cennetten toprak satmasına itiraz etmektedir.)

Yıl 1525; Fransa kralı I. François, Pavia’da Habsburg’lara (Almanlara) yenilmesinden sonra, Fransa, Habsburg’un giderek artan gücüne karşı Osmanlı’dan destek arar ve bu desteği sağlar. Biraz da çelişkili, ama Avrupa gerçeklerine uygun olarak, bir yanda Katolik Fransa ve öte yandan Protestanlara destek ise, o dönemdeki Osmanlı devletinin Avrupa politikasının temeltaşı olacaktır. (*)

Yıl, 1529; Kanuni 1529’da Avrupa’nın kalbi, Viyana önlerinde çadır kurmuştur. Bu olay Avrupa’da paniğe neden olur. Aralarından bir elçiyi, Osmanlının zayıf taraflarını tespit için Başşehirlerine (İstanbul’a) gönderirler. Elçi İstanbul’a gelir ve araştırmaları sonucunda bir hususa işaret eder; Osmanlılardan kurtulmanın yolu; (Şii İranlıları) Safevileri desteklemek, onlarla işbirliği yapmaktır.

Özetle; Hristiyanlar kurtuluşu Şiiliğin-Şiilerin güçlendirilmesinde, desteklenmesinde bulurlar.

Bunlara karşılık ise Osmanlılar, Katoliklere karşı Protestanlığı kullanacaklardır.

İlerleyen bölümlerde verilecek ilginç bilgiler arasında Martin Luther’in Kilisenin uygulamalarını eleştirirken, önerileri arasında Kuran’ın öğretilerinin de olmasıdır.

Tekrar edilirse; Protestan anlayışı, İslam’dan esintiler taşımaktadır.

I. Selim (Yavuz) Ve Şah İsmail’in Çaldıran Savaşı’na giden süreç hakkında kısa bir hatırlatma;

-Akkoyunlu devletini yıkarak Şia mezhebinde şeyhlikten şahlığa geçmek suretiyle büyük ceddi Şeyh Safiyüddin Erdebilî’ye izafeten Safevîye devletini (1502’de) kurmuş olan  Şah İsmail… Anadolu’da yaşayan Kızılbaşlara Dâî veya Halife isimlerinde propagandacılar göndererek onları da kendi camiası altına sokmağa çalışıyordu… Şah ismail’in halifelerinden Nur Halife Orta Anadolu’da müridleri vasıtasiyle çalışıyor, Sivas, Tokat, Amasya ve Çorum’’’ daki alevileri Şah adına birliğe davet ediyordu. Aynı suretle Şah ismail’in babası Şeyh Haydar’ın halifelerinden olan Anadolu alevilerinden Hasan Halife oğlu Şah Kulu da Antalya ve havalisinden başlayarak Şah adına çalışıyor ve bu, aynı zamanda faaliyetini adamları vasıtasiyle Rumeli’ye de teşmil etmiş bulunuyordu (Yıl 1509)

Şah İsmail el altından için için çalışırken bilhassa bu 1509 tarihinden itibaren Güney Anadolu’da Antalya sancağı sahasında Şah Kulu Halife’nin faaliyeti artmış, aynı zamanda Şah İsmail sancaklardaki bazı şehzadelerin cemiyetlerine adamlar sokmuş ve şehzadelerle mektuplaşmağa başlamıştı…

İşte bu suretle şöhreti artan Şah Kulu, gizli maksadını fiile çıkarmak için münasip bir zaman ararken Sultan Bayezid’in devlet işlerini vezirlerine bırakması ve fiilen işten çekilmesi ve oğullarının saltanata geçmek için hırsları, Şah Kulu’ya cesaret vermiş, fakat Antalya sancakbeyi Şehzade Korkud bunun maksadını anlayarak kendi adamlarından subaşı Hasan Ağa ile kuvvet sevkederek cemiyetini dağıtmış ise de Şah Kulu kaçmağa muvaffak olmuş, fakat yakalanan adamlarından maksadı anlaşılmıştı… (1)

Şah Kulu kaçtıktan sonra Yenice derbendine varıp dört, beş yüz kadar avenesiyle isyan etmiş, ele geçen kadı ve naibleri katletmiş, Manisa’ya gitmiş olan Korkud’un adamlarından mürekkep kafileyi vurmuş ve mukabelesine gönderilen kuvvetler arasındaki sipahilerin Şah Kulu tarafına geçmeleri üzerine hükümet kuvvetleri bozulmuş ve Şah Kulu Antalya üzerine gelerek şehri kuşatmıştır. (2)

Hükümetin, mevzii bir isyan zanniyle ehemmiyet vermediği hâdise büyümüş. Şah Kulu’nun cüreti artmış, Burdur, Keçiborlu, İstanos (Korkuteli) İsparta, Gölhisar, Sandıklı tarafları bunların yağma ve katliamlarına uğramış, bunlara karşı Anadolu valisi Karagöz Ahmed Paşa gönderilmiş ise de Kütahya önünde o da mağlûp ve maktul düşmüş ve Şahkulu tarafından kazığa vurulmuştur ( 22 Nisan 1511).

Şah Kulu bundan sonra Bursa üzerine yürümeğe başlayarak mukabelesine gönderilen subaşı Hasan ağa’yı da bozup katl ettiğinden Bursa’’da heyecan artmış Şehzade Korkud Manisa  kalesine kapanmıştır. Bunun üzerine Bursa kadısı iki güne kadar kuvvet yetişmezse neticenin pek vahim olacağını istanbula bildirmesi neticesinde (3) devlet merkezi gözünü açmış ve vezir-i âzam Hadım Ali Paşa isyanı bastırmağa memur edilmiştir.

Hadım Ali Paşa’nm yeniçeri kuvvetleriyle üzerine gelmekte olduğunu haber alan Şah Kulu çekilmeğe mecbur olmuş ve vezir-i âzam tarafından takip olunarak Sivas civarında Çubuk çayı veya Gökçay (4) Mevkiindeki müsademede Ali Paşa maktul olmuş ve bozulan Şah Kulu’dan bir haber alınmamıştır (1511 Temmuz).

Trabzon valisi Şehzade Selim, Şah İsmail’in Anadolu’daki faaliyetini ve Şah Kulu hâdisesini, Alevilerin yer yer hareketlerini dikkatle takip ettiği gibi durumun nezaketini ve bazı şehzâdelerin, Şah İsmail ile münasebetlerini ve biraderi Amasya valisi Şehzade Ahmed’in oğlu Murad’ın Şah ismail’in halifesi elinden taç giydiğini haber alarak neticeyi gözden kaçırmıyordu.

Selim’in cülusunu mütaakıp Sultan Ahmed’in ve oğlu Murad’ın alevi kıyamının başına geçmeleri ve Sivas, Çorum, Tokat ve havalisindeki faciaların artmasına sebep olmuştu. (5)

Tarihî olayları vesikalara dayanarak incelemeden hüküm verenler Yavuz Sultan Selim’in hükümdar olduktan ve şehzâdeler meselesini hallettikten sonra Şah İsmail ile muharebeden evvel Anadolu’daki azılı kırk bin kızılbaşın îdam veya hapis olunmalarını sebepsiz bulurlar ve Sultan Selim’i muaheze ederler.

Yukarıdan beri vesikalarla gösterilen olaylar gözönüne alınacak olursa pâdişâhın ne kadar isabetli hareket ettiğini ve bütün bu işlerde baş rolü olan Şah İsmail üzerine giderken gerisindeki tehlikeyi bertaraf etmek istediği görülür.

Bundan dolayı Sultan Selim hükümdar olduktan sonra Şah İsmail’in üzerine gitmeden evvel bilhassa Orta Anadolu’daki Kızılbaşlar hakkında inceden inceye tahkikat yapılmasını arzu ederek bu hususta bir karar alınması için bizzat kendi riyasetinde bir divan akdiyle bu husustaki mütalâasını beyan etmiş (6)

Memleket içindeki bu tehlikeyi önlemedikçe Şah İsmail’e karşı harekete geçilemiyeceğini, çünkü muharebe esnasında bunların ordunun gerisinde ayaklanabileceklerini beyan etmiş ve bu suretle yediden yetmiş yaşına kadar Kızılbaş oldukları sabit olanları tahrir ettirerek bunların kimini kati ve kimisini hapsetmiştir  (7)

Şah İsmail üzerine hazırlık ve İran seferi

Anadolu’daki bazı Kızılbaşların tevkif ve idamları

Yavuz Sultan Selim, şehzadeler gailesini… bertaraf ettikten sonra İran seferine hazırlanıyordu; fakat Şah İsmail’in Anadolu’da el altından yaptığı tahrikâtiyle Osmanlı idaresinde bulunan Alevîler (Kızılbaşlar) o tarafa meyletmişlerdi ve bunu Şah Kulu hâdisesi göstermişti. Bundan dolayı Şah İsmail ile yapılacak harpte memleket içinde yer yer Alevî kıyamlariyle devletin başına büyük bir gaile çıkması durumu pek ziyade tehlikeye düşürebilirdi; bunun için Anadolu’daki beylerbeği ve sancakbeylerine verilen emirler üzerine bunlar araştırılarak Şah ismail’e taraftar olan ve ayaklanmak ihtimalleri bulunanların bir defteri yapılmış ve bu suretle mazarratları dokunacak olan kırk bin kişi haps ve idam ettirilmiştir.

Bundan sonra Sultan Selim, Iran seferi kısmında görüleceği üzere Şah İsmail tarafından halife nâmiyle Anadolu’ya gönderilip hem casusluk yapan ve hem halkı Şah İsmail’e bîate davet eden bir halifeyi hapisten çıkarıp Farsça bir nâme ile “Vargördüğünü söyle” diye Şaha yolladı. (8)

Devam edecek…

-Avrupa’da Mezhep Savaşları ve yaşananlar öğrenilince İslam’a neden dört elle sarılmanın gereği daha iyi anlaşılacaktır.

-Protestan ve Şiilik anlayışı bir inanç mıdır,  siyaset aracı mıdır?

Resim; Web ortamından alınmış, yazılar tarafımızdan düzenlenmiştir.

(*) “Anka’nın Yükselişi ve Düşüşü”, Osmanlı Diplomasi Tarihi Üzerine Bir Deneme, Oral Sander.  8. Baskı. (Yazarın kaynağı; “Itzkowitz, 1972: 34)

Kaynaklar;

(1’den 8 sayıya kadar olan dipnotlar dahil) Bu çalışma Gazi Üniversitesinin düzenlemiş olduğu Türk Dünyası Tarihi Kaynakları adlı ulusal sempozyumda bildiri olarak sunulmuştur.(Prof. Dr. H.Mustafa Eravcı, Türkiyat araştırmaları dergisi, 249 Çalışma ile ilgili geniş bilgi; için bakınız; http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s28/eravci.pdf

(1) Antalya kadısının 916 Zilhicce (30 Mart 1511) tarihli olup Antalya’yı bırakıp Manisa’ya giden Şehzade Korkud’a arızası (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 5321).

(2) Antalya’da bulunan Şehzade Korkud’un defterdarının arızası (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 5035). Sarayı Arşivi, Nr. 5035).

(3)Bursa kadısı Ahmed Bükâî Efendi’nin yeniçeri ağasına mektubu (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 5451).

(4) Tâcü’t’tevarîh c. II., s. 177) Bu mevkii, Gökçay diye kaydediyorsa da, Amasya valisi Şehzade Ahmed’in divân-ı hümayuna göndermiş olduğu arızada Çubuk çayı deniliyor. (Topkapı Sarayı Arşivi, 3062 Nr.lı dosya)

(5)Devam-ı ömrü devlet ve mezid-i izzet ve rif’at ed’iyesi taze ve tekrar kılmaktan sonra arz-ı bendegî budur ki haliyâ bu diyarda sofular baş kaldırıp hurûc ettiler. Kara İskender nam şahsın idlâliyle Sultan Murad (Şehzade Ahmed’in oğlu) taç giyip surhseri kendüye asker etti; on binden ziyade oldular yevmen feyevmen Sofu Isa halife oğlu nam mülhidin üzerine cem olurlar ve Seydî Ali halife dahi kendüye (şehzadeye) nöker olup güldüğüne bağladılar ki fesad-ı azim ideler, nice köyler talan ettiler ve nice adamları katledip atlarını ve esbablarını yağma ettiler…Sultan Murad her tarafa adamlar gönderip asker cem eder ve Sultan Ahmed dahi Süleyman Bey’i Sinan Paşa ile Karamanca davet etti. Anlar anda dura kendü Sultan Korkud üzerine gider dirler. Amasya’da yirmi bin sofu cem olup nice Müslümanları katlettiler. Sultan Murad’ı alıp Güldüğüh’e götürdüler, anda dahi fesâd-ı azim ettiler, hocasın ve paşasın kaçırıp şehre girdiler, kale kapısın yaptılar. Çorum kadısı Nuşirvan’ı katlettiler ve İskilib’i Kara iskender’e verdi. İl ve şehir ürküp kimi dağa ve kimi kaleye girdiler. Sultan Ahmed’e ulaklar gitti, feryad ettiler, ol dahi on bin adamla Davud Paşa oğlu’yla Kızıl Ahmed oğlu’yla asker gönderdi, yolda gelür dirler. Nebi halife bu veçhile haber getürdü ve sofu askeri Sivas’a çıkıp Şaha elçi gönderdiler. Bu diyarın ahvali bir türlü dahi oldu, ehl-i islâm muhatarada ve tehlikede kaldı (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 6522).

(6)Sultan Selim, bu hususta vezirleri ve uleması ile görüştüğü sırada: Mademki Kızılbaş serdarlarının tahrikatı önlenip anların hakkından gelinmeye, zararları devam etmek muhakkaktır; zira Anadolu vilâyetinde olan Kızılbaşlar Şah İsmail ile iştirak üzere olup gaibâne ana iktida ve ehl ü ıyal ve mal ve menallerin yoluna feda ederler ve iktidarı olanlar birçok nezr ve hediyeler ile Ziyaretine giderler ve anın halifeleri ile her yıl nezirler yollarlar… (Tacü’t-tevarıh’ten hulâsa).

(7)Bundan akdem Padişah “Anadolu’da ârâm eden Kızılbaşlan teftiş için hükkam-ı memûlike hükümler gönderip yedi yaşından yetmiş yaşına varınca emretmişti. Pâdişâhın emri üzerine tahkik ve teftiş neticesinde kırk bin kişi emretmişti. Pâdişâhın emri üzerine tahkik ve teftiş neticesinde kırk bin kişi tevkif olunarak kimi katledilmiş ve kimisi hapis olunmuştur (Tacüt-Tevarih, f. ir., s. 245); aynı suretle Alî basılmamış birinci cilt (kütüphanemizdeki nüsha), S. 260; Solak’zâde, s. 360, 361.

(8) Tacü’t-tevarih, II., s. 246; Âlî, basılmamış cilt, s. 260.

Türkiye, Ortak Akıl’la, Orta Gelir’den Üst Gelir grubuna yükselerek “Büyük Devlet” Olacaktır.(3)

Çağımızda bilgi ve bilgiden yeni bir bilgi üretebilme yeteneği en büyük zenginlik kaynağıdır.

Çağımızda mevcut  bilgiden ihtiyaca uygun yeni bir bilgi üretebilme yeteneği en büyük zenginlik kaynağıdır.

 

2.Dünya Savaşı’nda, ABD savaş gemilerine zarar veren serseri Japon mayınlarına bir çözüm aranmaktadır. Ortalıkta serbestçe dolaşan çok sayıda mayın dalgalarla gemilere sürüklenmekte ve büyük hasarlara neden olmaktadır. Bir gemi komutanı çözüm üretilmesi adına görevlileri ile bir toplantı düzenler. Toplantıda bulunanlardan bir er; “Güverteye çıkar ve mayınlara doğru birlikte üflersek bizden uzaklaşırlar” der.

Dinleyenlerini güldüren bu yöntem, gerçekte çözüm için bir fikre babalık edecek, basınçlı su kullanılarak, serseri mayınlar gemilerden uzaklaştırılacaktır.

Bir sorunun çözümü ile ilgili bir kişi düşünürse, ortada bir;

Bir sorunun çözümü ile ilgili bin kişi birden düşünürde, ortada bin farklı çözüm olacaktır.

Bu doğrultuda çok katılımlı toplantılarda elde edilen bilgiler, “Ortak akıl” olarak değerlendirilmektedir.

İlk iki bölümünde yazılanlar kısaca hatırlanırsa;

-Kızıl genç “bakın dostum, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra Papa Roma’dan kendisine bir elçi göndererek ‘Gel Hıristiyanlığı kabul et. Ben de seni, Doğu Roma İmparatoru olarak takdis edeyim!’ teklifini gönderiyor. Sultan bu teklifi reddediyor. İşte o andan itibaren siz Avrupa’da partiyi kaybettiniz. Bugün demokrasi derler, yarın Kürtlere özgürlük, Ermenilere toprak vs.

-“PKK” veya Kürt Sorunu‘nda tüm suçu Avrupalılara (yabancılara) atmak pek doğru olmayacaktır.

-Sırbistan, Fatih Sultan Mehmet tarafından alındıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na bir eyalet olarak katılmış, Sırp köylüsü toprağın gerçek sahibi kalmıştı. Bundan başka Sırplara din ve dil hürriyetiyle kendi kendilerini, geleneklerine göre, idare etmek imtiyazları da verilmişti.

-Sırplar, Türk idaresinden memnundular ve 18 inci yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı devletine önemli denebilecek bir gaile açmadılar. Avusturya ve Rusya ajanları Sırplar arasında milliyetçilik ve istiklâl fikriyle duygularını uyandırmaya çalıştılar.

-Sırbistan’da kanunnamelerle kurulmuş olan âdil rejim zamanla bozulmuştu. Sırplar, kalelerde oturan yeniçeri dayılarının (subayların) keyfî muamelelerine maruz kalmaya başlamışlardı. Belgrat paşalığına bazan değerli valilerin gönderilmesi, yeniçeri dayılarının reayaya (Çiftçi, köylü, esnaf, tüccar) kötü muamelelerine karşı bir fren olabiliyordu.

-Nitekim Hacı Mustafa Paşa (1794-1801), reayayı koruyucu muamelesinden dolayı, Sırplar arasında baba diye anılmakta idi. 1801’de yeniçeriler Hacı Mustafa ile kavga çıkararak onu öldürdüler. Bundan sonra Pazvantoğlu’ndan kendilerine katılan bozguncu kimselerle Sırbistan’da bir terör rejimi yarattılar. Bu rejim Sırp isyanının yakın sebebini teşkil etti.

Yazılanlar bir cümle ile özetlenirse;

-Ülkenin, adaletli bir şekilde yönetilmemesi, halkın huzurunu kaçırmakta, ülkenin parçalanmasında yararı olanlar için de  bu ortam (kışkırtılmaya) uygun hale gelmektedir.

Kalınan yerden devamla;

Türkiye, 2023 Yılına, hangi gerekleri yerine getirerek, Orta Gelir’den, “Üst Gelir” grubuna girebilmesinin yanında, “Küresel Güç” olabilecektir?

-Doğu ve Güneydoğu bölgesindeki işsizliğe çözüm olabilmesi,  refahın artırılmasına katkı sağlaması için yatırımların önünün açılmasının yanında hızlandırılması gereklidir.  Bunun için öncelikli olarak, “PKK sorunu” halledilmiş olmalıdır.

-Türkiye’deki yüzbinlerce imalatçı işletmenin, “Reform yapması” ürün ve hizmet kalitesini artırarak, dünya genelinde 8-10 marka şirket ortaya çıkarılması, “markalaşması”;

–Küresel düzeyde, tüm unsurları ile,  güçlü bir ordu hazırlanması;

-Küresel düzeyde etkin, istihbarat kuruluşlarının kurulması;

-Küresel Düzeyde etkin medyaya sahip olunması;

-Küresel Düzeyde etkin Büyük Şirketlere sahip olunması;

Elbette tüm bu sayılanların gerçekleşmesi için, ülke ekonomisi’nin artarak büyümesi ile sürdürülebilir kalkınma yeteneklerine sahip olunması gerekmektedir.

Bu gerekleri Napolyon’un ifadesi ile verirsek; “Para… para… para!”ya, diğer ifadesi ile, “satın alma gücü”ne sahip olunmasıdır.

Bir devletin ve ekonominin büyümesinde “Ortak Akıl” nedir?

-Bir konunun taraflarını (paydaş) bir araya getirerek, belirli soruların cevaplanmasını sağlayan toplantılardır. (search conference, future search vbg adlarla anılır).

-Bu konu ticari bir şirket, bir vakıf ya da bir devlet kurumunun misyonunun ortaya çıkarılması, vizyonunun belirlenmesi ya da belirli bir konudaki politikasının esasları üzerinde uzlaşı arayışı olabileceği gibi, ulusal ölçekteki bir anlaşmazlığın taraflarının uzlaştırılması da olabilir.

-Ya da bu kurumların, belirli bir konudaki geleceği tahmin etme arzuları da (future search) yine arama toplantıları yoluyla tatmin edilir. (1)

Öztlenirse, “Ortak Akıl“; Ülke meselelerine, onu meydana getiren tüm üyelerinin (temsilcilerinin) ortak katılımıyla bir çözüm bulunması-geliştirilmesi yöntemidir.

www.canmehmet.com

Resim;http://www.internethaber.com/abd-vietnam-irak-turkiye-kuresel-guc-turk-ordusu-ucak-gemisi-f-35-savas-ucaklari-403860h.htm

Kaynak;

(1) daha fazlası için bakınız: http://tinaztitiz.com/profesyonel-hizmetler/ortak-akil-toplantilari/#sthash.bmz6B4kU.dpuf

“Büyük Devlet” olabilmenin yolu neden içerideki sorunlarını halletmekten geçmektedir (2)

Dikkatli okuyucular,  210 yıl evvel yaşananların, yakın tarihimizde de  aynen tekrar ettiğinini görmüş olacaklardır.

Dikkatli okuyucular, 210 yıl evvel yaşananların, yakın tarihimizde de aynen tekrar ettiğinini görmüş olacaklardır.

 

Ord. Prof. Enver Ziya Karal, yazdığı, “Osmanlı Tarihî’nde, Sırp isyanı’nı bize neden ve sonuçları ile birlikte aktarmaktadır. Aktarılanlarla günümüzde yaşananları eşleştirenler; “Tarih, yaşananlardan bir ders alamayanlar için mi tekrar etmektedir?” sorusu hakkında kendilerince bir karara gidebilirler.

Sırp İsyanları (1804 – 1817)

Napolyon ile Çar, Osmanlı topraklarını paylaşmak için anlaşmaya çalıştıkları sıralarda, Osmanlı İmparatorluğu, zamanla bünyesinde yer alan değişiklikler sebebiyle kendiliğinden parçalanmaya elverişli bir hal almıştı…

Sırbistan, Fatih Sultan Mehmet tarafından alındıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na bir eyalet olarak katılmıştı. Sırp toprakları sipahiler arasında, idare bakımından paylaşılmış, fakat Sırp köylüsü toprağın gerçek sahibi kalmıştı.

Köylü, sipahilere kanunnamelerle belirtilen bir toprak gelirinin dışında bir şey vermiyordu. Bundan başka Sırplara din ve dil hürriyetiyle kendi kendilerini, geleneklerine göre, idare etmek imtiyazları da verilmişti.

Ziraatçı bir halk olarak Sırpların Osmanlı İmparatorluğunda tâbi oldukları bu rejim, Avrupa’nın henüz derebeylik hayatından kurtulamamış olduğu bir devirde, çok âdil ve ileri idi.

Sırplar, Türk idaresinden memnundular ve 18 inci yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı devletine önemli denebilecek bir gaile açmadılar.

Fakat bu tarihten itibaren Sırpların Osmanlı devletine karşı durumlarında bir değişiklik baş gösterdi. Rusya ve Avusturya ile yapılan harplerde Sırp toprakları çok kere harp alanı oldu.

Avusturya ve Rusya ajanları Sırplar arasında milliyetçilik ve istiklâl fikriyle duygularını uyandırmaya çalıştılar. Bazı Sırplar, Avusturya ve Rusya ordularında askerlik yapmaya bile başladılar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun genel durumu Sırplar arasında yapılan propagandaları önlemeye elverişli gibi değildi. Hükümet merkezi olan İstanbul’da bile doğru dürüst asayiş ve âdil bir idare sağlanamıyordu. Sırbistan, İstanbul’dan çok uzakta bulunuyordu.

Devletin oradaki otoritesi Rumeli’nin güveni ile sıkı sıkıya ilgili idi. Halbuki Rumeli, ayanların ve dağlı eşkıyanın tahakkümü altında bunalıyordu…

Sırbistan’da kanunnamelerle kurulmuş olan âdil rejim zamanla bozulmuştu. Sırplar, kalelerde oturan yeniçeri dayılarının keyfî muamelelerine maruz kalmaya başlamışlardı. Belgrat paşalığına bazan değerli valilerin gönderilmesi, yeniçeri dayılarının reayaya kötü muamelelerine karşı bir fren olabiliyordu.

Nitekim Hacı Mustafa Paşa (1794-1801), reayayı (Çiftçi, köylü, esnaf, tüccar) koruyucu muamelesinden dolayı, Sırplar arasında baba diye anılmakta idi. 1801’de yeniçeriler Hacı Mustafa ile kavga çıkararak onu öldürdüler. Bundan sonra Pazvantoğlu’ndan kendilerine katılan bozguncu kimselerle Sırbistan’da bir terör rejimi yarattılar.

Bu rejim Sırp isyanının yakın sebebini teşkil etti. (1)

Sırpları isyana sevkeden nedenler, dikkatli okuyanların gözünden kaçmamış olmalıdır.

Elbette yakın tarihte yaşadıklarımızla benzerlikleri de.

Yeniçerilerin Sırbistan’da çıkardıkları olaylardan şikâyet için bir Sırp heyeti İstanbul’a gelerek padişahın müdahalesi için yalvardı. Pâdişâh, Sırbistan’da durumun yatıştırılması için gereken emirleri verdi.

Fakat Sırbistan’daki yeniçeri dayıları (Subaylar) Sırpların padişaha şikâyetlerinden öfkelenerek, Knez adı verilen bellibaşlı Sırp kodamanlarından birkaçını öldürdüler ( 4 Şubat 1804 ).

Bu olay üzerine Sırplar, yeniçerilere karşı silâhlı mukavemete koyuldular. Sırp isyanı artık başlamıştı.

Sırp isyanının gelişmesi

Sırp âsileri Kara Yorgi adında bir Knezi başkan seçtiler. Kara Yorgi, iri yarı boylu bir domuz tüccarı idi. Bir vakitler dağa çıkmış, eşkıyalık yapmış, daha sonra Avusturya ordusunda hizmet görmüştü.

Kara Yorgi, kendiliğinden başlamış olan savunma hareketlerini sistemleştirdi. Yeniçerilere karşı Balkanların klâsik muharebe usulü olan gerillâ’yı kabul etti. Sırp çeteleri dağlara, ormanlara sığındılar. Yolları, hanları ve küçük kaleleri basarak yeniçerileri amansız bir mücadeleye mecbur ettiler.

Kara Yorgi, mücadeleye atılmak için, mütereddit bulunan Sırp köylüsünü sürüklemek ve islâmlar arasında ikilik çıkarmak için, yapılan harbin padişaha karşı yapılmış olmadığını, bilâkis kendisinin padişah tarafından yeniçerileri mahvetmeye ödevlendirilmiş sadık bir kul olduğunu ilân etti.

Bu taktik, yeniçeri düşmanı bazı Müslümanların da kendisine yardımlarını sağladı. Belgrad’ın muhasarasında Bosna valisi Bekir Paşa’dan bile yardım gördüler. Yeniçerilerin ezilmesinden ve Belgrad’ın ellerinden alınmasından sonra Sırp gerillâ’sının son bulması lâzım geliyordu.

Halbuki Sırp âsileri dağılmak İçin şu şartları ileri sürdüler:

Belgrat muhafızı paşanın maiyetinde Sırp milleti tarafından bir vekil bulunacak ve kalenin müdafaasına 1500 Sırp iştirak ettirilecek. Bundan başka, genel af ilân edilecek, eski vergiler istenmeyecek, yeniçerilerin cezalandırılması için yapılmış olan savaşta harcanmış olan para, padişah tarafından ödenecek, kiliselerin tamirine, çan çalınmasına ve mabetlerde haç takılmasına müsaade edilecek,

Sırp âsileri bu şartları, Macaristan’daki Sırp büyük papaslarının tavsiyesi üzerine yapmışlardı. Bu papaslar, muhtar ve hattâ bağımsız bir Sırp devleti için çalışmak sırasının geldiğine inanıyorlar ve bu maksadı sağlamak için de Sırp isyanının idaresine bile karışıyorlardı.

Osmanlı Hükümeti, Sırpların bu şartlarını kabul etmedi.

Bunun üzerine Kara Yorgi ile Sırp Millet Meclisini (Skupçina) Topladı Skupçina, Kara Yorgi’yi baş Knez seçerek Sırbistan’ın istiklâlini sağlayıncaya kadar Osmanlı İmparatorluğu ile savaşmaya karar verdi.” (2)

Devam edecek…

 

Resim; web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1) Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihî v. cilt. Nizam-ı Cedid ve Tanzimat devirleri (1789-1856) Sahife,104-1

(2) a.g.e.  Sahife.104-4

Türkiye, PKK sorunu ’nu çözerek Batı’nın bu hamlesini boşa çıkarmak durumundadır (1)

Başkalarını suçlamadan evvel, sorgulanması gereken; "Suçladığımız konularda biz ne yapmışız?"

Başkalarını suçlamadan evvel, sorgulanması gereken; “Suçladığımız konularda biz ne yapmışız?”

 

“..Kızıl genç “bakın dostum, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra Papa Roma’dan kendisine bir elçi göndererek ‘Gel Hıristiyanlığı kabul et. Ben de seni, Doğu Roma İmparatoru olarak takdis edeyim!’ teklifini gönderiyor. Sultan bu teklifi reddediyor.

İşte o andan itibaren siz Avrupa’da partiyi kaybettiniz.

Bugün demokrasi derler, yarın Kürtlere özgürlük, Ermenilere toprak vs.

Sizden her gün yeni bir şey talep edeceklerdir.

Bu işin sonu gelmez!

Zira burası bir Hıristiyan Birliğidir. Siz ise bu birliğe tam karşıt bir konumdasınız.

Bu söylemi de, bu açıklıkla size benden başka kimse söyleyemez, zira ben yahudiyim”

dedi. Dondum kaldım.

Biz Atatürk Türkiyesi’nin laiklik ilkeleri ile yetişmiş kişileri,

Avrupa’da dinin toplum hayatında ne kadar önemli yer tuttuğunu bugün dahi anladığımızı sanmıyorum…

Avrupa Birliği’ne sanki bizi alacaklarmışçasına tabii çalışalım. Ciddi çabalarımız sonucu, daha demokratlaşmış ve zenginleşmiş bir ülke olmuşuz ve dostlarımız hala kararsız. Bizim bu konuda ne kaybımız olur? Hiç. Ama onurlu, haysiyetli ve daha özgür bir ülke olarak yolumuza devam ederiz. Bunun için her dayatmalarında, boynu bükük, başımız önde evet dersek, bu işin sonu hiçbir zaman gelmez.”(1)

– AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞUNDA BİR GEZİNTİ

Yıl 1982 Sonbaharı olmalı. 80 Askeri darbesi yaşanmış, seçimler henüz gerçekleşmemişti, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyeleri ile İstanbul’daki bankacılar, o zamanki adı AET olan Avrupa Birliği kurumlarını tanımak üzere Belçika ve Lüksenburg’a davet ediliyoruz. Hocalardan yanımda bir rahmetli Akın İlkin, bankacılardan ise Orhan imirdağ kalmış. Zaten on kişi kadardık. Doğrusu AET yetkilileri bizleri güzel ağırlıyorlar, her iki ülkede de yerleşik kurumlari etraflıca bizlere tanıtıyorlar.

Gezimizin önemli bir noktası, AET dış işlerinde yetkili devlet adamları ve parlamenterlerin şerefimize verecekleri öğle yemeğiydi. Brüksel’deki bu öğle yemeği Belediye Sarayında veriliyor. Önemli parlamenterler heyetimizi yemekte ağırlıyor. Şık ve yuvarlak bir masa. Heyet üyelerimiz karışık bir şekilde oturuyoruz.

Bu tür yemeklerde adet olduğu üzere. Misafirleri ağırlayan heyet başkanı kadehini her iki ülkenin mutluluğu adına kaldırır, bir iki kibarca söz sarf eder, karşılığında da misafir heyet başkanı bu tür bir cevap verir ve yemek sıcak bir dostluk havasında yenir.

Benzer bir şekilde ağırlayan heyet başkanı önce nezaket cümleleriyle bizlere hoş geldin dedikten hemen sonra zehir zemberek bir konuşma yapmağa başladı

“Siz kendinizi ne sanıyorsunuz! AET demokratik ülkeler topluluğudur, sizler ise bizim dostlarımız Turan Güneş, Turhan Feyzioğlu gibi pek çok parlamenterin görevlerini engellemekle kalmıyor, hala kendinizi bu topluluğa hangi hakla üye olabileceğinizi sanıyorsunuz?

Konuşma bu küstahlık devam edip gidiyordu. Konu anlaşılmıştı, AET Dış İşlemleri Sorumlusu bizim vasıtamızla Evren’e mesaj gönderiyordu. Sinirlenmiştim. Söz istemek için elimi kaldırdım. Adam şaşkınca “Evet” dedi. Ben ise

-“AET üyelerinin demokratik hassasiyetlerini görmek hepimizi çok duygulandırdı. Ancak merakımı hoş görün, 79-80 yıllarında Türkiye sokaklarında günde 20-30 kişi terör kurbanı olarak yaşamını yitirirken, bir protestonuzu görmedik, demokratik hassasiyetleriniz neredeydi acaba? Üstelik yönetime el koymuş olan silahlı kuvvetler, en kısa zamanda seçimler yapılacağını vaad ediyorlar. Çok demokratik bir iç savaşı mı tercih ederdiniz?

diyerek sinirli bir biçimde koltuğuma oturuyorum. Konuşmacı bana cevaplar veriyor, hiç ilgilenmiyorum.” (2)

Tam o sıra, solumda oturan, bugün dahi yüzü gözümün önünden eksilmeyen, kızıl saçlı, seyrek kızıl sakallı genç bana dönerek

“biliyor musun, boşuna sinirleniyorsun. Siz bu oyunu 1453’te kayıp etmişsiniz! Bilmiyor musun?”

Ben şaşkın

“Siz ne söylemeye çalışıyorsunuz? Lütfen açıklar mısınız?”

Kızıl genç

-“bakın dostum, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra Papa Roma’dan kendisine bir elçi göndererek ‘Gel Hıristiyanlığı kabul et. Ben de seni, Doğu Roma İmparatoru olarak takdis edeyim!’ teklifini gönderiyor. Sultan bu teklifi reddediyor. İşte o andan itibaren siz Avrupa’da partiyi kaybettiniz.”

Yukarıdaki satırlar; Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ilgili bir toplantıya katılan, Boğaziçi üniversitesi öğretim görevlisi (Yapı Kredi Bankası eski genel müdür Yardımcısı) Metin Berk’e aittir. Anlatılan bu olay; “ZORAKİ BANKACI, Bir Dönemin perde arkası” isimli kitabından aktarılmıştır.

Başlamadan evvel, “PKK” veya Kürt Sorunu‘nun arkasında olanlar  bu şekilde verilmiştir ki, okuyanlar bu olayların “kurgulanmış bir senaryo” olduğunu daha açık görebilsinler, öğrensinler.

Elbette tüm suçu Avrupalılara (yabancılara) atmak pek doğru olmayacaktır.

Peki neden?

Bu olayda bizim (bilerek veya bilmeyerek) yaptığımız büyük hataları da samimi olarak itiraf etmemiz, kışkırtıcılarının, bu olayı kullananların ekmeklerine yağ sürdüğümüz unutulmamalıdır.

Tarih neden (sadece) aptallar için tekrar etmektedir? Herhalde bir ders almadıklarından)

Yıl 1804… (Yaklaşık 210 yıl evvel)

Yer Balkanlar…

Gerisini, “Osmanlı Tarihi” konusunda, “otorite” kabul edilenlerden, Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihî V. Cilt. 104’nci sahifesinde bakınız nasıl anlatmaktadır.

Devam edecek;

-PKK Sorunu, neden; Tarihi, Siyasi, Sosyolojik, Ekonomik vb. pencerelerden görülmelidir?

 

Resim;http://www.pi-news.net/2007/11/koeln-vor-dem-dom-heulten-die-woelfe/

Kaynak;

(1) ZORAKİ BANKACI, Bir Dönemin perde arkası, Metin BERK, 2.Baskı Nisan 2014. Sahife;188

(2) A.g.e. Sahife;186

Türkiye neden Rusya, Çin, AB ve ABD için bölgesinin “olmazsa olmaz”ı olmuştur (6/Son)

Tek Merkez'li dünyada, "Süper Güç", Çok Merkez'li dünya'da, Bölgesel güçler belirleyicidir.

Tek Merkez’li dünyada, “Süper Güç“, Çok Merkez’li dünya’da, Bölgesel Güçler belirleyicidir.

 

Dünya, 1945’de (Rusya-ABD) iki; 1993’te (ABD) bir, 2000’lerde (Rusya-Çin-AB-ABD) ise çok merkezlidir. Bunun anlamı; “Ucuz hammadde-Emek-Aç Pazarlar”ın, artık Aslanın ağzında değil, midesinde olduğu’dur.

Sanayii Devrimi ile birlikte kalkınarak, “Gelişmiş Ülkeler” unvanını alanlar, bakalım hangi değerlerin üzerine bir imparatorluk kurabilmişler ve kendilerini refaha götüren bu değerler bugün de bu ülkelere akmaya devam etmekte midir?

Bugün, İngiltere’nin yaptığı (ilk) Sanayi Devrimi’nin arkasında, Doğu’nun, Çin ve İslam Medeniyeti’nin olduğu genel kabuller arasındadır. “Demir, Tekstil, Barut, Su ve Yel Değirmenleri, Kâğıt, Matbaa, Saat, Demir köprüler, taşıma ve savaş amaçlı büyük gemiler, toplar, tüfekler, doğunun imalatıdır. Hatta coğrafi keşifler’i tetikleyenler de Müslümanlardır. (1)

İngiltere, Sanayi Devrimi’nin fikri ve mekanik altyapısını; Haçlı Seferleri nedeniyle İslam Ülkelerinde gördükleri ile Müslümanların kurduğu, “3. Büyük Bilim MerkeziEndülüs Devleti’ne gönderdikleri öğrencilerin öğrendiklerinin üzerine kurmuştur. Elbette bunlara; Endülüs Devleti’nin yıkılmasında yağmalanan eserleri de eklemek gerekmektedir.

Batı, Çin ve İslam Medeniyeti’nin geliştirdikleir ile kendi altyapısını kurar, ancak “sermaye”si eksiktir.

Bu noktada İspanyollar kurtarıcı olurlar ve Latin Amerika’dan yağmaladıkları gümüş ve altınları Avrupa’ya taşırlar.

Neticede Batı Avrupa’nın Sanayi Devrimi; Çin ve İslam Medeniyeti’nin geliştirdiği alet-makineler ile Latin Ülkelerinden yağmalanan gümüş-altınlar’ın bir sonucudur. Bunlar aynı zamanda Batı’ya refaha giden kapıları açmışlardır.

Sömürünün tadını alan Avrupalılar için sırada, Çin, Japonya, Hindistan, Afrika ve Ortadoğu vardır.

Sömürü ile giderek güçlenen ve yeni kitle imha silahları üreten Batılılar, kendi aralarında yeni ortaklar istemedikleri için İki dünya savaşı yaşarlar  ve bu sonuçla  2000’li yıllara gelirler.

Bu arada eski sömürgeler; Latin Amerika, Uzakdoğu (Çin-Hindistan) ülkeleri de sanayileşmiş ve kaynaklarını kendi ülke çıkarlarına kullanmaya başlamışlardır.

Bugün sömürülecek pasta küçülmüş ve geriye sadece Ortadoğu (Petrol) ve Afrika (ucuz emek-hammadde) kalmıştır.

Gelinen noktada artık Dünyada, “Tek Merkez”, bir Süper Güç yoktur. Kendini “Merkez” gören her bir oluşum, Hammadde Kaynakları’na yakın (Büyük) Devletlerle işbirliği yapmak-paylaşmak durumunda değil, zorundadır.

Türkiye’nin önemi de bu noktada başlamaktadır.

Öncesinde, tek merkez (güç)  olan batının karşısında, bugün eski sömürgeleri, Latin ve Uzakdoğu ülkeleri vardır. Ve artık, Dünya “Dört Merkezli”dir.

Toparlanırsa;

-Bugün Avrupa Birliği ve Amerika’nın, halklarının refahını sürdürmeleri için değerlendirecekleri iki ana kaynak kalmıştır; Bunlar, Asya/Ortadoğu ile Afrika’dır.

-Türkiye ise, bu kaynakların geçiş, kontrol noktalarında.

Türkiye,

-Tek Merkezli (Avrupa-ABD’nin olduğu eski dünyada) fazla bir önem arzetmemekte iken, bugün Çok Merkezli dünyada kilit ülke konumundadır.

-Türkiye, Çok merkezli bir dünyada, İngiliz Başbakanı Churchill’in; “Türk Devleti’nin Ağırlığı 250 kğ.dır. Aşağı inerse, güçlendirilmeli, yukarı çıkarsa, törpülenmeli, güçlenmesine izin verilmemelidir!”  Vasiyetinde olduğu gibi, artık sürekli –krizler-darbelerle- engelenmeyecek kadar güçlenmektedir.

-Türkiye, bölgesinde güçlendikçe, çok merkezli bir dünyada “Denge Ülke” olacak ve bölge ve Dünya barışına da katkı sağlayacaktır.

Buna “ilahi adalet” mi,

Buna, “Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner mi”;

Buna, “Güç yüzyılda bir el değiştirir” mi dersiniz. Ancak, bir şeylerin değişmekte olduğu da bir gerçektir.

www.canmehmet.com

Resim;web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar;

(1)Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/ingilizlerin-sahiplendigi-sanayi-devriminin-gercek-sahiplerini-acikliyoruz-5.html