Tarih (sadece) aptallar için mi tekrar eder? (1/3)

"Ayı balta kullanabilir mi?" Bisiklet kullandığına göre...

“Hikayede anlatılan  ayı  gerçekte bir balta kullanabilir mi?”  Bisiklet kullandığına göre…

 

Devlet yönetimi (Politika) algılarını kavramak için, 90 yıl ara ile Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde Genelkurmay Başkanlığı yapmış iki komutan tanıtılmaktadır. Bu şekilde tepe yöneticilerinin düşünceleri ve (varsa) onlardan kaynaklanan sorunlar öğrenilecektir.

Bu komutanlardan biri, aşağıda özeti verilen, “Feryadım” isimli eserin sahibi;

-1909-1914 Yılları arasında Genelkurmay başkanlığı ile çok kısa bir süre de başbakanlık yapmış Ahmet İzzet Paşa;

-Diğeri, 1994-1998 Yılları arasında, (28 Şubat döneminde) Genelkurmay başkanlığı görevini yürüten, İsmail Hakkı Karadayı’dır.

Önce küçük bir hikayemiz var.

“Padişahın Ayısı!”

Yaşadığı olaylar nedeniyle kimseye güveni kalmayan kral, yardımcılarına bir ayı yavrusunun bulunarak, kendisini korumak üzere eğitilmesini ve yetiştirilmesi ister.

Emir kısa sürede yerine getirilir. Yavru ayı birkaç yıl içinde ağır bir baltayı maharetle kullanacak şekilde eğitilir ve Kralın başında ona 24 saat yakın korumalık yapmağa başlar.

Günlerden bir gün, gecelerden bir gece kral huzur ve güven içerisinde yatağında uyurken, koruması Ayı, Kralın üzerine irice bir böceğin yürüdüğünü görür.

“Ayı!” padişaha yaklaşanlara ne yapılması gerektiğini çok iyi öğrenmiştir!

Baltasını havaya kaldırır ve tereddüt etmeden böceği ikiye böler…

Elbette üzerinde böcek gezinen kralı da…

1909-1914 Yılları arasında Genelkurmay başkanlığı ve kısa bir süre de başbakanlık yapmış Ahmet İzzet Paşa, “Feryadım” İsimli eserinin sonuç bölümünde yaşadıklarını ve çıkardığı sonuçları bizlere aktarmaktadır.

Paşa, hem İttihat Terakki, hem Birinci Dünya Savaşı, hem de Osmanlının dağılma döneminin birinci dereceden şahitlerdendir. Bu nedenle değerlendirmeleri önemlidir.

“…Osmanlı Ülkesini çok zahmet, tahammül edilmez ve korkunç bir müstebit idareden kurtarmasına karşılık, pek kısa bir zamanda devletin çöküşünü hazırlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı tarihine çok acıklı sayfalar eklemiş, oldukça feci bir hatime vermiştir. İstibdat ejderine vurduğu öldürücü bir üstünlük darbesi ile meydana çıkan bu cemiyetin, ancak on yıl süren ömrü kanlı bir facia halinde geçmiş ve kesin bir yenilgi ile sona ermiştir.

Dünya Savaşında ittifak manzumemizin perişan olması ve Talât Paşa Kabinesinin düşmesiyle, bu siyasi kurum önemini yitirmiş, daha Mütareke başlangıcında aslî ismini bırakarak «Teceddüd» fırkası adını alması da derde deva olamamış, Sultan Vahidüddin’in, Damat Ferit Paşa’nın, yabancıların ve son olarak Mustafa Kemal Paşa’nın tazyik ve takibatı ile, resmî ve alenî bir fırka halindeki hayatı sona ermiş olduğu gibi, görünüşe göre artık gizli faaliyetleri de durmuştur.

Çünkü Cemiyet’in manevî kişiliğine temlik olunan gelir kaynakları ve yine onun adına toplanan meblağ ve nakitler, çeşitli şekil ve sebeplerle heder, etkin liderleri intikam silahına hedef olmuş, bazı kurnazları yeni kuvvetlere katılmış ve yeni efendilere bağlanmış, namusluları da inziva köşelerine çekilmiştir.

Bu yüzden Mütareke dönemi olaylarını yazmaya başlamazdan önce, bir kuyruklu yıldız gibi doğan ve batan bu siyasî çocuğun kısa süre içinde düşmesi ve kendisiyle birlikte devleti de uçuruma çekmesindeki anlaşılması güç sebep ve nedenler konusunda bazı düşünceler ileri sürmeyi uygun gördüm.

İttihat ve Terakki Cemiyetinin gizli olarak ilk defa ortaya çıkışıyla, gizli faaliyetine başladığı zaman ve mekân hakkında çeşitli söylentiler vardır. Bunlarla uzun uzadıya uğraşmıyacağım. Yalnız propaganda merkezi olan Paris ile son galibane taarruzun üssü ve kaynağı olan Selanik’i anmadan da geçemiyeceğim. Çünkü bu iki çevre de, inkılapçıların edindikleri fikir ve kazandıkları alışkanlıkların etkisi, oralarda dostluk kurdukları kimselerden aldıkları derslerin yanlış anlaşılıp uygulanması, galebeden sonra tutulan hareket hattı ve uğranılan kötü sonucu doğuran sebeplerin en önemlisidir. (Sahife; 294)

Siyasi inkılaplar, genellikle belirli ve sayılı kişilerin eseridir. İttihat Terakki inkılabını yapanlar da başlıca iki sınıftır. Birinci sınıfı teşkil edenler iyi niyetle, fedakârlıkla hayırlı bir gaye uğrunda fiilen çalışan, bu yolda nefsini tehlikeye sokan vatanperver ve hamiyetli kişilerdi. Bunların içinden, İşin başlangıcındaki ulvî duygular ve temiz düşüncelerini değiştirmeden şahsî menfaatlar peşine düşmeyenler milletin şükranına layıktır.

TÜRKÇÜLÜK ALDATMACASI  Selanik yöresinde Sultan Hamid yönetimi aleyhinde entrika çevirmek, hafiyeleri kandırmak, yabancılarla temasa girmek gibi hususlarda ihtilâlçilere güzel nasihatlar verilmiş, yollar gösterilmiş olmakla beraber, yukarıda zikredilen sakıncalı ve zararlı düşünce ve teorilerin ateşli mücahitlere fazlasıyla telkininde kusur edilmemiştir, öyle ki. Sultan Hamid yönetimi aleyhinde birinci sınıfla birleşerek yapılan hile ve desiseler, ikinci sınıfın bazı üyeleri karşı da kullanılmıştı, denilirse abartılmış olmaz.

Fazla olarak Müslümanlar arasında ırk anlaşmazlığı ve taassubunun o   y ö r e d e   ortaya çıkarıldığı ve oradan bütün ülkeye yayıldığı ve gençliğe aşılandığı bile iddia olunabilir.

Görünüşe göre böyle bir iddia işin başında tuhaf görülür; fakat Rum ve Arnavutlarla, Türkler arasında ırka dayalı nefret duygularının ortaya atılması Selanik tüccarının çıkarınadır.

Türk Ocağı’nın ilk kurucusu Mois Kohen veya Tekin Alp adında bir Musevi’dir. Bozkurt ve Ergenekon efsanelerini tertipleyen, neşreden ve bunları saf Türk gençlerinin zihinlerine, ırklarının seçkinliğinin delilleri biçiminde yerleştiren de bu kaynak, yani bu Ocak’tır.

Devrimin başlangıcında dilimize çevrilen ve Türklere, bütün dünyanın nefret ettiği Cengiz’i, ırklarının öğünç kaynağı şeklinde gösteren “Kök Salmak”  adındaki roman kılıklı eserin yazan da, mûsevi Leon Kahon’dur.

Türk Ocağının en nüfuzlu bir direği, bir kurucusu. Meşrutiyetten önce Kürt iftihar tarihi yazmakla uğraşırken, sonra Türkleşerek Gökalp soyadını alan Diyarbekirli Ziya Bey; tanıdığım iki önemli üyesinden biri Arnavutluktaki Görice’den çocukluğunda Mızıka-i Hümayunun Zuhuri koluna alınıp zekâsı sayesinde devlet mertebelerinde yükselen bir zatın oğlu, diğeri Morali tanınmış bir ailenin çocuğudur.

Son zamanlarda Rusya dan gelen Azeriler istisna edilirse, bu ocakta Amasyalı Hüsamettin adında bir zattan başka halis  A n a d o l u l u   hiçbir  T ü r k    sivrilememiştir. İşte bu keyfiyet Türklük davasının, milletin bir kanaati ile doğmadığını gösterir.

Buraları düşünülürse, görüşlerim pek de yabana atılamaz. (Sahife;301)

Bir zamandan beri bizde ırkçılık meselesi üzerinde gereği gibi düşünülüyor ve uzun uzadıya tartışmalar sonucunda çeşitli kavim ve ırkların bir hükümet ve bir idare altında sonsuza kadar tutulamıyacağı hükmüne varılıyor.

Güya bu suretle düştüğümüz perişanlıktan dolayı kendimizi avutmak, bu belâların müsebbipleri de işledikleri suçlardan temize çıkarılmak isteniyor. Fakat bu teori doğru mudur? Din açısından düşünülürse, insanlar arasında ayin eşitliğini emir ve telkin eden Kuran-ı Kerim, gerek fertler, gerek aşiretler ve kabileler arasında fark ve üstünlük  tanımıyor; Din ve Millet kavramlarını birbirinden ayırmıyor.

Tarihe göz gezdirilirse, Asya’nın hemen yarısını ve kendisine bağlı olan yerlerle birlikte Mısır yöresini tasarrufu altına alan eski iran şahları (Keyaniyan) İmparatorluk sınırları içindeki çeşitli ırkları öyle bir şekilde birbirlerine bağlayıp ısındırmışlardı ki, İskender istilası sırasında Fars (Acem) İmparatorluğu ve ona bağlı olan topraklarını savunmak için en korkusuzca savaşanlar, istilacılarla aynı ırktan olan Anadolu Rumları olmuştu.

Hemen bütün uygar Avrupa ile beraber Batı Asya ve Kuzey Afrika’yı eline geçirmiş olan Roma İmparatorluğu, memleketlerindeki değişik ırkları yüzyıllarca tek bir idare altında tutmuş, bu esnada ülkenin işlerinin yürütülmesini en büyük makamlara yükselttiği, sözgelimi bir alman generaline vermiş, hattâ imparatorluk tahtına bir Suriyeli, bir Libyalı veya Makedonyalıyı oturtmuş ve yükseltmiştir, yani milliyet farkı gözetmemiştir.

Osmanlı Devleti’ne gelince, Rusya Büyük Çarlığı ortaya çıkıp istilâ emellerine ulaşmak için diyanet perdesi altında, hıristiyan ahaliyi koruma iddiası ile bozgunculuk ve kışkırtıcılığa başladığı, bizdeki kötü keyfi idarenin de sınırını açmasıyla, devletin genel bir zayıflığa düştüğü tarihlere kadar, yalnız ırk değil, mezhep kavgaları yüzünden bile ahalide dağılma meyli, devlette çözülme tehlikesi görülmüyordu.

Hele İslâm unsurları arasında Meşrutiyete kadar özel ırk öğünmesi ve rekabeti hatır ve hayale gelmemişti.

Yalnız kozmopolit İstanbul halkı, Türk de dahil olmak üzere, her ırka bir kulp takarak taklit ve alay ederdi. Bu örneklerin aksine olarak Kuzey Amerika Birleşik Cumhuriyetleri kendi ırkından olan bağlı olduğu İngiltere’den, Latin Amerika hükümetleri de, ırkdaşları olan İspanya ve Portekiz devletlerinden ayrılmışlardır.

İşte bu örnekler bir toplumu, ırktan ziyade toprağın koruduğunu ve sürekliliğini şartladığını ispat eder. Bu duruma göre, yeni dünyada ne Lâtinlik, ne İngilizlik ne Almanlık yok. Birleşik Cumhuriyetler, Meksika, Brezilya, Arjantin… vardır.

Çünkü bu devletlerin hepsi çeşitli ırk ve kavimlerden oluşmuştur ve ülkede herkes vatandaşlık hakkından faydalanmakta ve kendine düşen payı almaktadır. (Sahife;302)

Bu gerçeklere rağmen bizde bir aralık nifak yolunda o derece ileri gidildi ki, Türkün dışında bir ırktan olduğunu saklamayanların, vatanın her yerinde elde ettikleri mertebeler kıskanıldı.

Vatandaşlık hattâ kişisel haklarına açıkça olmasa bile, dolaylı ve gizli şekillerle fiilen tecavüze kadar varıldı.

Şurası gariptir ki, bu çarpık yolda en ileri gidenler, soyu sopu belli olmayan gayrı Türklerdir.

Çünkü babaları bile bilinmeyen bu tür kişiler “Evlâd-ı fatihandanız” demekten sıkılmazlar. Bizdeki bu duruma karşılık bir de komşu milletlere insaf ve ibretle bakalım.

Sözgelimi İngiltere Başbakanlığında bir Disraeli (Lord Beaconsfield) ve amiralleri arasında de Robeck (Fransız asalet edatiyle bir Norman adı) Fransa tarihinde Mareşal de Sachs, Mareşal de Luxembourg, Kuelerman, Macdonald; Avusturya savaş tarihinde Prens Eugen de Savois, Marki de Beaulieu, Monte Kukuli, Almanya Genelkurmay Başkanlığına 1864 Danimarka Savaşı planını düzenleyen, 1866 ve 1870 savaşlarını idare eden Danimarkalı Mareşal V. Moltke, askerî ve siyasî yüksek makamlarında Bronsart, Verdi de Vernova, Kaprivi, Radoviç: Rusya ordusunda Todtleben, Timmerman, Wrangel, Keller ve Koçi Bey, Kapodistirya.. gibi zatları görürüz.

İsimlerin da kanıtladığı gibi, bu büyük adamlar, devletlerinin hakim ırkından değiller.

Bunlardan vatanlarına bir kötülük veya bunları hizmetine alan milletlerin şerefine bir noksan gelmiş midir?

Bugün Moltke’yi asla İsveç veya Danimarkalıdır diye Alman camiasından, tarihinden çıkarmak isteyen bir Alman bulunabilir mi?

Britanya, Normandiva Alsace Lorraine ve Korsika’yı başka bir ırktan olmak, başka bir dil kullanmak sebebiyle Fransa camiasının dışında tutmak, o topraklarda doğan Napolyon, General Dachistein, yahut Monsieur Briand’ı halis Fransız olmamak bahanesiyle alaya alacak bir Fransız düşünülebilir mi?

Bu kişilerin çoğunun vatan değiştirmesi, bu ülkelerin anavatanla birleşmesi bir iki yüzyıl veya birkaç senelik bir mesele iken,

bizdeki Arap, Kürt, Çerkeş, Boşnak. Arnavut gibi Türk olmayan İslâm ırkları en aşağı dört, beş yüzyıldan beri Türk kanına karıştırdıkları kanları ile vatan topraklarını yoğurmuş, sınırlarda cesetleriyle siperler yapmıştır.

Hem de şurası bilinmek lazım gelir ki, bugün uygar kavimlerde ırk özelliği kalmamıştır.

Anadolu ahalisi de böyledir. Kendi aralarında evlenen bazı Türkmen aşiretleri ve bir dereceye kadar Süleyman Kayaalp aşiretinin arta kalanları olan Söğüt cıvarı ahalisinden başka, hemen hiçbir kimse soy silsilesini eski ve bilinen bir Türk aşiretine götüremez.

Avrupa’da bir dereceye kadar Almanlarla İskandinavlar ayrı tutulursa, her millet bir ırklar birleşimidir. Bu ayrı tutmak istediğim milletlerin büyük aileleri de, Slav ve Latin ırklarından denkleriyle evlenerek ırklarının saflığını kaybetmişlerdir..” (1)

Devam edecek…

 

 

Resim;web ortamından alınmıştır.

(1) Feryadım (1-2) Ahmet İzzet Paşa, İSTANBUL, 1992

 

31 Mart Vakası’nı belgelerle kapatırken, görülen bunun “Bir İrtica” değil, “Bir İntikam operasyonu” olduğudur. (8/8)

Şimdi ortaya, "Fransız İhtilali" ile "Ümmet" ve "Vatandaş"lık konusunu ortaya atarak kimsenin kafasını karıştırmayalım.

Şimdi ortaya, “Fransız İhtilali” ile “Ümmet” ve “Vatandaş”lık konusunu ortaya atarak kimsenin kafasını karıştırmayalım.

Elinizdeki kalemle önce, 1453 ve 1458’in; arkasından da, 1918 (*) olaylarının kazanan ve kaybedenleri yazınız. Ne gördünüz? Kazanan tarafların değiştiğini! Ol hikâye budur.

Kısa notlarla konuyu bu bölümle sonlandırıyoruz.

Kapatmadan ilk bölümde işaret ettiğimiz bir konuyu da açalım;

Hayatta olan bir General, Sakarya Savaşı’nı kazanan cephedeki komutanı açıklamaktadır?”

“…Sakarya Savaşı çok tehlikeye düştüğü zaman, biraz panikler İsmet Paşa. Atatürk’ü de biraz etkilemeye başlar. Gelir, ümitsiz konuşmaya başlar, çekilelim teklifi konu olur. Atatürk, Çakmak’a çok saygı duyar. ‘

‘Siz, ne düşünüyorsunuz Paşam’ der, ‘ İsmet, çekilelim diyor’

Çakmak, “birkaç gün daha müsaade edin, bekleyelim diyor” karşılığını verir. Ama, orada durmaz, kalkıp cepheye gider. Sakarya cephesinin en tehlikeli yerine gider. Çaldağ bölgesi, mevzinin en tehlikeli yerine girip oturur en önde, asıl muharebe hattı.

Bizde süngülerin geçtiği yere, asıl muharebe hattı denir. Oraya gidip oturuyor. Asker, bakıyor, komutan burada, önlerinde. Onu görünce asker çoşar, çok zayiat verir, ama Yunanlıları çekilmek zorunda bırakır.

Belki tümenin üçte ikisi şehit olur, ancak, zafer kazanılır….

Ertesi gün, kalkıp gidiyor karargâha.

Hâlâ, Atatürk ile İnönü tartışıyorlar. ‘Çekilmeye gerek kalmadı Paşam’ diyor, Çakmak Atatürk’e, ‘Yunanlılar çekiliyor’

Atatürk de büyük adam. Sakarya Zaferi’nden sonra Atatürk’e mareşallik unvanı verildi, gazilik unvanı verildi. Atatürk, diyor ki,

-‘Bir askerin en büyük hedefi budur. Bunu, bana Sakarya Zaferi’nden dolayı verdiniz. Çok teşekkür ederim. Ama, çok gizli, büyük kahramanlar var. Onlara da vermek gerekir’ diyor. Fevzi Paşa’yı işaret ediyor..”

Kaynak; Komutanlar Cephesi , Fikret Bilâ, sahife, 151

31 Mart Vakası’nın arka planında ne vardır?

-“Kesin olarak söyleyebiliriz ki, Türk ihtilâli, hemen hemen tümüyle bir mason-Musevi komplosudur.”

Kaynak;The Morning Post (London 1920), The Cause of World Unrest

“Jön Türk hareketi, İtalyan Büyük Doğusu’nun yönetimi altındaki Selânik mason locaları tarafından başlatılmıştır ve aynı makam daha sonra Mustafa Kemal’in başarıya ulaşmasına da yardımcı olmuştur.”  

Kaynak;Nesta H. Webster, Secret Societies and Subversive Movements

“1900 Yıllarında Fransız Büyük Doğusu, Abdülhamit’in devrilmesine karar verip, gelişmekte olan Jön Türk hareketini bu yöne çevirmiştir.”

Kaynak; Friedrich Witchl, Weltfreimaurei, Weltrevolution, Weltrepublik

“Mustafa Kemal Vedata (?) locasına alınmıştı. Kendisini hoşlanmadığı bir hava içersinde buldu. Loca, uluslararası Nihilist bir örgüte bağlıydı. Yahudilere baskı yapan Rusya’nın kötülüğünden, Yahudilere zengin olma imkanlarını tanıyan Viyana’nın iyiliğinden söz eden hiç bir millete mensup olmayan adamlar vardı etrafta. Bunlar kaypak, güvenilmez, renkleri belli olmayan kişilerdi. Mustafa Kemal,…yıkıcı yeraltı faaliyetlerinde bulunan uluslararası bir takım örgütlerin ağına düştüğünün farkındaydı, ama bunların mahiyetini tam olarak bilmiyordu. Mason törenlerine de aldırdığı yoktu, bunlardan alayla sözediyordu.”

Kaynak;Harold Armstrong, Grey Wolf: Mustafa Kemal, An Intimate Study of a Dictator

Hareketin asıl beyinleri Yahudi ya da Dönmelerdi. Selânik’in zengin Dönmelerinden ve Yahudilerinden, Viyana, Budapeşte, Berlin’deki uluslararası kapitalistlerden mali yardım görmekteydiler.”

Kaynak; R. W. Seton-Watson, The Rise of Nationality in The Balkans

“1908 İhtilâlinin hazırlanışında masonlara daha fazla pay tanımak, eldeki belgelere aykırı düşer, çünkü ihtilâlin gerçek hazırlayıcıları olan Üçüncü Ordu subaylarının hepsinin mason olmadığı muhakkaktı; Selânik’teki bütün Jön Türklerin Masonlukla ilgisi olduğu iddia edilemez. İttihat ve Terakki Cemiyeti 1908’de gücünü, Selânik çevresindeki kırsal kesimden almaktaydı ki, Masonluk buralarda hiç de etkili değildi.”

Kaynak; E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli

“İttihat ve Terakki’yi kontrol eden kişiler, kendilerini mason localarının karmaşık ritüellerinin perdesi ardına gizlemekteydiler.”

Kaynak; Harold Armstrong, Grey Wolf: Mustafa Kemal, An Intimate Study of a Dictator

“Topluluk, yüzyılın başlarında kurulmuş olan İtalyan Carbonari cemiyetini örnek alarak örgütlenmiştir….Napoli’de geçirdiği günlerde, İbrahim Temo, bir arkadaşı eşliğinde bir mason locasını ziyaret etmiş ve Carbonari’nin İtalya tarihindeki rolü ve örgütlenmesi üzerine bilgi edinmişti ki, daha sonra, Türkiye’de benzer bir gizli cemiyet kurmaya karar verdiğinde, bu ziyaretin etkisi görülecektir.”

“Daha sonra “İttihat ve Terakki” olarak anılacak olan, ancak o zamanlar “Terakki ve İttihat” adını taşıyan ilk Jön Türk örgütlenmesi üzerinde Carbonari etkisi, üyelerin birbirlerini ancak kesirli sayılar olarak tanımalarında en belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kesirler, örgütün her hücresine ve hücredeki her üyeye birer sayı vererek elde edilmekteydi…Örnek olarak, yedinci hücrenin beşinci üyesi “5/7¨ olarak tanınmaktaydı. Hareketin kurucusu olan İbrahim Temo “1/1¨ idi.”

Kaynak; E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli

“Baruh Kohen adındaki Volter’ci, özgür fikirli bir düşünür, 1880’den 1905’e kadar, Selânik’te bir havari gibi, fikir özgürlüğü vaaz etti. Havariliğini bazı arkadaşları ile kurduğu, İskoç Ritine bağlı bir İtalyan mason locasında sürdürdü. Bu loca bir kaç yıllık faaliyetten sonra kapandı. 1901 Kasım’ında “Macedonia Risorta” adıyla yeniden açıldı ve her inançtan insanları içinde topladı. İttihat ve Terakki’ye yataklık eden loca budur.”

Kaynak; Joseph Nehema, Histoire des Israelites de Salonique

“Emmanul Karasso Efendi’nin hayatı güzel bir örnektir. Selânik’li bir Yahudi olan Karasso “Macedonia Risorta”nın Üstad-ı Azâm’ı idi ve Jön Türklere mason localarında toplanmayı önerenin o olduğu söylenir.”

Kaynak; E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli

“Cemiyetin gizli toplantılarından bir çoğu “Macedonia Risorta” locasında yapılmıştır. Fransa Büyük Doğusu’ndaki bir belgeye göre E. Karasso ihtilâlden önceki iki yıl boyunca cemiyetin gizli arşivlerini locada saklamayı kabul etmiştir.”

Kaynak; Paul Dumont, 20. Yüzyıl Başlarında Selânik’teki Fransız Obediyanslarına Bağlı Masonluk

“Jön Türkler Makedonya garnizonlarındaki subaylar arasında yandaşlar bulmaya ve bir örgüt kurmaya başlayınca, …ünlü Emanoel Karasso efendinin tavsiyesiyle Yahudi locaları onlara kapılarını açtılar. Talât, Cavit, Dr. Nâzım, Bahattin Manastırlı ve daha bir sürü önemli Jön Türk böylece farmason oldular ve güven içinde, ismen İtalyan ya da İspanyol olan evlerde suikastlarını hazırladılar.”

Kaynak; İngiliz Arap Bürosu Raporu, Arap Bulletin No.23 (26 Eylül 1916), Notes on Freemasonry

“…24 ve 25 Temmuz’da Selânik’te yapılan büyük gösteriler sırasında bütün obediyanslara bağlı masonlar yanyana bayrakları ile sokaklarda yürümüşler ve herkesce vatanın kurtarıcıları arasında alkışlanmışlardır. Aralarında en fazla alkış alanlar, başta Emanoel Karasso olmak üzere, Macedonia Risorta locasının üyeleriydi. Programda Karasso’nun bir nutku da vardı”

Kaynak; Paul Dumont, 20. Yüzyıl Başlarında Selânik’teki Fransız Obediyanslarına Bağlı Masonluk

Masonların, özellikle İtalyan masonlarının bizi mânen destekledikleri bir gerçektir. İki İtalyan locasının, “Macedonia Risorta” ve “Labor et Lux”, büyük yardımları dokundu, bize toplantı yeri sağladılar. Bize sığınak teşkil ettiler. Localarda mason olarak toplandık; zaten aramızda hayli mason vardı, ama asıl örgütlenmek için toplanıyorduk. Beraber çalışacağımız arkadaşlarımızın çoğunu da bu localardan seçtik, çünkü adaylarla ilgili soruşturmalarda masonlar çok titiz davranıyorlardı, eleme işlemini hemen hemen tümüyle üzerlerine almışlardı.”

Kaynak; Le Temps Gazetesi (20.08.1908), Manyasizade Refik Bey ile röportaj

“Jön Türklerin uyguladıkları fikirlerini aldıkları kaynak Kilise değildir. Dinci ve Kral’cı Fransa’nın değil, demokratik ve masonik Fransa’nın fikirleridir. Jön Türklerin çoğu masondur ve siyasal ilkelerini çıkardıkları kaynak da localardır.”  

Kaynak; Acacia (Fransız Mason Dergisi) Kasım 1908 sayısı

Daha fazla bilgi için bakınız;  http://www.canmehmet.com/gezi-parki-demokrasi-degil-kuresel-sermaye-olayidir-ispat-mi-buyurunuz-2.html

Toparlanırsa;

“31 Mart Vakası” Sultan 2. Abdülhamid’in (İngiltere-Fransa-İtalya’nın kullandığı) bir Yahudi tarafından tahtan indirilmesi operasyonu’dur.

Theodore Herzl, Filistin’de kurulacak bir devlet için 2 Abdülhamid’den büyük paralar karşılığında toprak satın almak ister. 2. Abdülhamid ne bir karış toprak satar ne de uzun vadeli olarak kiralar.

Bu toprak talebinin red edilmesi üzerine İstanbul’daki (Theodore Herzl’in) heyetinde bulunan Osmanlı vatandaşı-Selanik mebusu (Yahudi) Emanuel Karasu;

-”Ben zat-ı şahaneyi bir daha görmeye geleceğim. Fakat bu sefer kendisinden bir atıfet ve lütuf istemek için değil…”Diyecektir.

Peki, Selanik mebusu (Yahudi) Emanuel Karasu, 2. Kez ne için gelecektir?

Elbette, Vatan topraklarını satmayan 2. Abdülhamid’i Tahtan indirmek için.

“Gerçeğinde de; Meclis-i Milli’nin Abdülhamid’in hal’ kararını bildirmek için görevlendirdiği, 27 Nisan 1909 Salı günü öğleden sonra sarayı ziyaret eden dört kişilik heyette; Arif Hikmet Paşa, Emanuel Karasu Efendi (Carasso), Esad Paşa Toptani, Aram Efendi ve Albay Galip Bey (Pasiner) vardır.”

Elbette karar her zaman olduğu gibi okuyanlara aittir.

Gelecek yazının konusu;

-Osmanlı İmparatorluğu, “Geri kalmış, köhnemiş, çağdışı bir Devlet“ miydi?

Osmanlı Devleti’nin Sanayi ve İmalat yeteneği hakkında  ilginç bilgiler,

Resim; http://3blmedia.com/blog/Dwayne-Baraka/CSR/I-have-52-Slaves

(*) İşaret edilenler; 1453, İstanbul; 1458, Atina’nın Fethi ile; 1918 Birinci Dünya Savaşı

“Resmi Tarih” dosyası; 31 Mart Vakası, Yıldız’dan sonra sıra sokağa atılacak Osmanlının servetindedir (7)

İnsan inandığıdır. Her neye inanıyorsa...

İnsan inandığıdır. Her neye inanıyorsa…

 

Batı Doğu’ya, Doğu’luların aklını eğitmek için değil, şahsiyetini eğitmek için gitti. (*) Başarılı oldu mu? Happy birthday to you!

Yıldız Sarayı’nın yağmalanmasından sonra sıra Sabık Sultan’ın bankadaki parasına gelmiştir.

Paranın ellerinden alınışını Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu ayrıntılı olarak anlatmaktadır;

“…Bir gün yine köşkte sıkıntılı bir hava esmeye başladı. Babamın Alman Bankasındaki parasını almak istiyorlardı. Babam üzüntülü bir halde olduğundan biz de müteessirdik. İstanbul hükümeti, Rasim Bey vasıtası ile haberler gönderiyor, babam kâğıtlar yazıyor, Rasim Bey sık sık huzura girip cevap getiriyordu. Babam diyordu ki,

-“Ben kalabalık bir ailenin babasıyım. Padişah olduğum zaman şehzadeliğimde çalışıp kazandığım paranın bir kısmını cülus bahşişi olarak kendi kesemden verdim. Çünkü ben diğer biraderler gibi avare yaşamaz, oturmaz, dinlenmez, çiftliklerimde çalışırdım. Kazandığım parayı benden sonra evlad-ü ayalim alsın diye bankaya yatırdım… İşte bu sebeplerden dolayı bankadaki parayı veremem.”

‘Bu, çocuklarımın parasıdır, veremem’ dedikçe Abdülhamid üzerindeki baskı da artıyordu. ‘Vermeye mecbursunuz’ dedikten sonra, bizzat eski Sultana, “Sizi de, kızlarınızı da bodruma indirip hapsederler” tehdidinde bulunuluyor, açıkça canlarına zarar vereceklerini söylüyorlardı. Aile korkmaya başlamış, parayı verip kurtulmayı arzu eder hale gelmiştir:

Zaten Şehzade Abdürrahim Efendi sıkıntıdan sarılık olmuştur, Ayşe Sultan’ın da burnundan her sabah kan gelmektedir. Son bir çare düşünür Abdülhamid ve Meclis-i Mebusan’a başvurur; meselenin halledilmesini ister. Ancak gelen cevap büsbütün umutsuzluğa yol açacak mahiyettedir. Üstelik tehditkâr bir cevaptır bu.

Artık köşke hapsedilen ailenin rahatı büsbütün kaçmıştır. Ayşe Sultan’ın annesi Müşfika Kadınefendi, bir gün kocası Abdülhamid’e şu ricada bulunur:

“Ver de kurtul. Senin ve cümlemizin selâmeti için bu parayı başından defet. Nasıl olsa bir lokma ekmek buluruz. Çocukların da böyle söylüyorlar.”

Eski Sultan Abdülhamid, önüne konulan kâğıdı imzalayacak ve çocuklarını çeyiz parasından mahrum bırakan acı kararı onaylayacaktı. Ne var ki, bu defa banka 5 Mayıs 1909 tarihli bu imzalı kâğıdı kabul etmeyecek ve ancak huzura gönderilecek bir heyetin gözü önünde parayı bizzat mudiye teslim edebileceklerini bildireceklerdi.

Bu haber üzerine besbelli eli kuvvetlenen Abdülhamid’in de bazı şartları olacaktı. Oğlu Abdürrahim’in tahsilini, üç kızının da evlenmesi için İstanbul’a gitmelerine izin verilmesini, yanında kalan bendegâna, yani hizmetlilerine bir parça serbestlik tanınmasını, kendisine kâfi miktarda tahsisat bağlanmasını ve köşkün satın alınmasını, son olarak da ölünceye kadar rahat bırakılmasını ve hayatının ordu tarafından tekeffül (garanti) edilmesini istemiştir.

İttihatçılar başka çare bulamayınca şartları kabul ettiler. Banka müdürü ile Almanya’nın Selanik Konsolosu, 15 Temmuz 1909 günü yanlarında 6 büyük bavul dolusu para ve tahvillerle huzura girdiler. Abdülhamid, o sırada 5 yaşında bulunan şehzadesi Abid Efendi’yi sağına oturtmuştu. Mudileriyle baş başa görüşmek istediklerini söyleyen konsolos ve banka müdürlerinin dedikleri yapılmış, subaylar dışarıya çıkarılmıştı. İmzalarını alıp paraları teslim ettikten sonra konsolos ve banka müdürleri hızla arabalarına binip köşkten uzaklaştılar.

Abdülhamid bu sırada balkonun kapısına yürümüş ve subaylara, para çantalarını göstererek, “Alınız şunları!” diye gür bir sesle bağırmıştır. Bavullar arabalara yüklenip Selanik’in meşhur Beyaz Kule’sine doğru revan olurken, bir baba olarak omuzları düşmüş Abdülhamid çocuklarını yanına çağırmış, onlara şöyle nasihat ediyordu:

Evlâtlarım! Hiç birinizin istikbalini temin edemediğimden çok meyusum. Ne yapayım? Talih, kader böyle imiş. Elbet size millet bakar…” (1)

Ve Belgeler;

“1907 İngiliz – Rus Antlaşması’ndaki İngiliz teslimiyetçiliğinin derinliklerinde yatan sırrı açığa çıkartan bir karardı.

Osmanlı Halifeliği, emperyalizmin önünde duran son büyük engeldi.

1907 Antlaşması, bu engeli parçalayıp attı… İslam Halifeliği tahrip edilmişti ve şimdi Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan Türklere zorla kabul ettirildiği gibi çok az ülke, böyle enkaza çevrilecek kadar dövülüp hırpalanmıştır.

Kaynak; “Türkiye’nin Yeniden doğuşu” Clair Price, sahife, 110-121

..

“6 aralık 1912 günlü telgrafına, Başkonsolos, Halep Konsolosu’nun bir telgrafını eklemiştir. Konsolos, bu telgrafında, Britanya’nın Kargamış’a gönderdiği Arkeoloji kurulundan L.Woolley île T.E. Lawrence’in Konsolosluğa yaptıkları ziyareti anlatıyor. Bunlar, Konsolosa Mısır Hidivi, Mekke Şerifi, Abdûlhamid’ln eski sekreteri İzzet Paşa ve Hac Amiri Abdürrahman’ın Türkiye’nin Suriye, Filistin, Mezopotamya ve Arabistan’daki Türkiye yönetimine son vermeyi planladıkları yolunda haberler dolaşmakta olduğunu bildirmişler. Yine bunlar.

Halifeliğin Mekke Kureyşilerinden birine verilerek Halifeyi  politika alanından uzaklaştırmak İstendiğinden söz etmişlerdir.

Kaynak; TÜRKİYE’NİN PAYLAŞILMASI 1914-1924)  Laurence EVANS, Birinci baskı: Ağustos 1972

“..Bir gün Talat’a (Talat Paşa) dedim ki, ‘Biz bu ihtilal için ecnebi büyükelçilerden hayli teşvik gördük. İşte hürriyeti ilan ettik. . Gidelim bu elçileri ziyaret edelim, teşekkür edelim.’ Evvela İngiliz Büyükelçiliği’ne gittik. Galatasaray’daki o muhteşem binayı tam bir ölüm sessizliği içinde bulduk. Ben emin idim ki. Büyükelçi de dahil olmak üzere bütün Büyükelçilik erkânı içeride idi…Fakat bizi karşılayan Büyükelçilik kavası, kimi sordumsa ‘yok’ dedi. Çok kötü bir karşılama idi bu…Bir mana verememeden dönmüştük…”

Rıza Tevfik, Londra’da oturan oğlu Sait’i görmeye gittiğinde İskoç asilzadelerinden Lord Nikilson ile görüşme yaptığından bahisle şunları yazar:

“Sohbet sırasında İstanbul Büyükelçiliği’nin bize gösterdiği O soğuk davranışı hatırıma geldi. Lord cenaplarından sebebini sordum:

-‘Dostum Rıza Tevfik Bey…Biz Jön Türkler’i teşvik ettik. Çünkü onlardan büyük bir netice bekliyorduk İhtilal olacak, İstibdat ile beraber Sultan da ve özellikle Sultan’n temsil ettiği Hilafet müessesesi de alaşağı edilecek…Fakat aldanmış olduk. Beklediğimiz neticeyi alamadık. İhtilali yaptınız. Kanuni Esasi geldi. Fakat Sultan da hele Hilafet müessesi de yerinde kaldı.’

Lord cenaplarına tekrar sordum:

-‘İngiltere devleti fahimesini Hilafet müessesi neden bu kadar alakadar ediyor?

-‘Ha…Dostum Rıza Tevfik Bey…Biz Mısır’da ve bilhassa Hindistan’da İslâm kitlelerini idaremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık, fakat muvaffak olamadık. Bilhassa Sultan yalnız bir defa ‘selam-i şahane’ ve bir de ‘Hafız Osman hattı Kur’an-ı Kerim’ gönderiyor, bütün İslâm ümmetini hudutsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde buluyor…  İşte biz ihtilalden ve siz Jön Türkler’den ihtilal sonunda, Sultan’ın da, Hilafet’in de, devrilmesini beklerdik ve aldandık…İşte siz bu sebepten soğuk karşılandınız.”

Kaynak; Mustafa Müftüoğlu, Yakın Tarihimizde Siyasi Cinayetler, Yağmur Yayınları, İstanbul, 1977, s. 95-96, Cevat Rifat Atilhan, Türk İşte Düşmanın, Aykurt Neşriyatı, İstanbul, 1959, s. 55 Bunların kısaltılmış bir benzeri. Rıza Tevfik’in hatıra kitabı Biraz da Ben Konuşayım, s. 190’ da yer almaktadır. (Aktaran; İngiliz Tuzağı, Süleyman Koçabaş dip notu)

İngiliz taraftarlarının Avcı Taburları’nı kullanmak için devreye girişi:

Avcı Taburları İttihatçılar tarafından isyan ettirilip Sultanahmet Meydanı’na getirilerek “başsız” bırakılınca, “boşluk”u hemen İngiliz taraftarı Jön Türkler doldurmuşlar. İttihatçılar ve II. Abdülhamid’i harcamak için onları kullanmaya başlamışlardı. İttihatçılar kaçınca asker ne yapacağını bilemez, şaşkın bir halde bulunuyordu. Askerlerin arasına dağılan İngilizci Jön Türkler, askerlere sloganlar attırmaya başladılar. Bunlar şunlardı: Kâmil Paşa veya Prens Sabahattin’in sadarete, Nazım Paşa’nın Harbiye Nazırlığı’na getirilmesi, İttihat ve Terakki’nin dağıtılması, askere af çıkarılması, Meclis-i Mebusan Başkanlığı’na İsmail Kemal’in getirilmesi vs.”

Kaynak; Mevlanzade Rıfat, İnkılabı Osmani’den bir Yaprak, Yahut 31 Mart 1909 Kıyamı, Matbaatül Ahbar, Kahire, 1329, s. 45

Aşağıda, Kahire’de,  15 Ocak 1882 Tarihinde İngiliz Diplomat,  Wilfred S. Blunt tarafından yazılan “İslam’ın geleceği” isimli eserden kısa notlar aktarılmaktadır. Meraklısı için yazar hakkında bilgi verilmiştir. (**)

-“…Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde, bu çöküş ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, İngiltere’nin İslam’la ilgili rolü açıkça belirlenmiş bulunuyor. Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak- Britanya koruması altına alınmalı ve siyasal varlığı, Avrupa’nın başka saldırılarıyla rahatsız edilmeyecek şekilde resmen garanti edilmelidir. Sahife;105

*

-“…Hıristiyanlık ve Muhammedîlik arasında öngörülen kayda değer tesadüf, Rohrbacher’in 1845’te basılan Kilisenin Tarihi eserinde dikkatimi çekmişti. Eski Ahit’teki kehanetlerden yola çıkarak yaptığı detaylı hesaplardan sonra Türk İmparatorluğunun 1882’de çökeceği sonucuna varmıştı. Bu tarih ayrıca geçen bölümde benim de aktardığım Muhammedi tarihle çakışmaktadır, yani Hicri 1300 yılı…” 

*

-“Türkiye’de bile bir Avrupa İmparatorluğu olarak Osmanlı’nın siyasal yenilenmesi fikri terk edildi ve şu an kimse Boğaz’ın miadının dolmasının birkaç seneyi geçeceğini düşünmüyor. Yirmi yıl, belki de beş yıl öncesinde bile durum böyle değildi, ancak şimdi vaziyet bundan ibaret…”sahife;56

*

-“Eğer temellerini ve tarihini incelersek bunun böyle olduğunu görürüz. Muhammedi hukukun yazılı hali olarak konuşmaya alıştığımız Kur’an, gerçekte Müslümanların ona göre yaşadığı bir ders kitabı değildir. En fazla bir takım dini hakikatleri açık bir şekilde beyan eder, bunlar Allah’ın birliği, öbür dünyadaki ceza ve ödüllerin ilkeleri ve Allah’ın vahyinin insandan istedikleridir. Birçoğu ulvi olan ifadeler, bölümlerinin çoğunu zapt etmiştir; bundan sonra inananlara saadet. İnanmayanlara helak vaat etme ve sonrasında Sami ırklar arasında bugün mevcut olduğu gibi vahyin geleneksel tarihi gelir; ancak daha sonraki bölümlerde o da belirsiz bir şekilde hukuk diye kesin bir sınıflamaya tabi tutacağımız şeyler gelir.

Yine de hukuk İslam’ın özüdür ve ta ilk kurulduğu zamandan beri onun toplumsal ve dini rejimidir; muhakkak ki İslam, dünya üstündeki uzun ve muazzam zaferlerini Kur’an’ın doğmalarına değil, ona borçludur. Sahife;83

*

-“..Yalnızca bir zaman meselesi olacaktır. Bu yüzden inanıyorum ki İslam, sadece Avrupa ve Batı Asyadaki bir siyasal kayba değil, ayrıca Rusya’nın yutacağı Müslüman nüfusunun bulunduğu Osmanlı topraklarının kaybına hazırlıklı olmalıdır. Tabii Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın simgesi olarak gördüğü Osmanlı Türklerinin bir gün Müslümanlıktan çıkmaları tarihin ilginç bir intikamı olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır. Sahife;96

*

-“…Her halükarda artık Müslümanların geleceğine dair dramada İngiltere’nin nasibine düşen rolden bahsetmenin tam zamanıdır. İngiltere, eğer tarihini doğru anladıysam, İslam’a karşı aldığı konum itibariyle diğer Avrupa devletlerinden oldukça farklı bir yerde duruyor…” Sahife;98

*

-“…Ancak bu kadar akıl yormak yeter, çünkü bundan sonrası benciliktir ve değersizdir. Esas nokta şu ki, İngiltere, Asya’daki iyi şeyleri yok etmeyi değil geliştirmeyi benimsediğine dair güveni telkin etmelidir. Ne İslam’ı yok edebilir ne de onunla olan bağını koparabilir. Bu yüzden, Tanrı aşkına, bırakın İslam’ı ele alsın ve fazilet yolunda iyice yüreklendirsin. Çünkü tek değerli ve tek akıllı yol bu, hatta diyebilirim ki tüm haçlı seferleri çağından daha değerli ve daha akıllı bir yoldur. Sahife;109, paragraf,2.

-Bu ifadeler İngiliz diplomat (Wilfred S. Bulunt) tarafından ne zaman ve nerede  ifade edilmiştir?

-1882 Yılında, Mısır, Kahire’de

-Sultan 2.Abdülhamid, bir Musevi tarafından tahtından hangi tarihte indirilmiştir?

-1909 Yılında, bu ifadelerini takiben 25 yıl sonra,

-Şİmdi yukarıda ki ifadeyi tekrar verirsek;

-“…Bu yüzden inanıyorum ki İslam, sadece Avrupa ve Batı Asyadaki bir siyasal kayba değil, ayrıca Rusya’nın yutacağı Müslüman nüfusunun bulunduğu Osmanlı topraklarının kaybına hazırlıklı olmalıdır. Tabii Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın simgesi olarak gördüğü Osmanlı Türklerinin bir gün Müslümanlıktan çıkmaları tarihin ilginç bir intikamı olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır...” Sahife;96

Kaynak; Wilfred S. Blunt, “İslam’ın geleceği”

-“…Onların her şeylerini tahrip ettik, felsefeleri, dinleri mahvoldu, artık hiçbir şeye inanmıyorlar, derin bir boşluğa düştüler. Anarşi ve intihar için olgun bir hale geldiler…”

Bu ifadenin sahibi; Lovis Massignon.  Aktaran; “ORYANTALİZM”, Edward SAİD

Devam edecek…

-Bir kez daha baştaki sorusu tekrarlarsak,

-“31 Mart Vakası”, bizlere ne olarak anlatılmıştır?

-“Efendim bu bir irtica olayıdır, gericiler yaramazlık yapmışlardır!”

-Peki, gerçek nedir?

-Yaklaşık 1000 yıllık bir hesabın kapatılması olayı.

Son (8’nci) bölümle, olaylar toparlanacak ve sonlandırılacaktır.

-Sonraki konu;  Osmanlı Devleti, geri kalmış bir devlet midir?”

 

Resim; web ortamından alınmıştır.

Açıklamalar;

(*) “ORYANTALİZM”, Edward SAİDLovis Massignon hakkında bilgi edinmek isteyenler için bakınız; http://ozemre.com/louis-massignon-1883-1962

(**) Wilfred Blunt, zengin bir İngiliz ailenin oğluydu. Din eğitimi aldı. Edebiyata ilgi duydu. Diplomat olarak çalıştı. Byron’ın torunuyla evlendi.  Ağabeyinin ölümü üzerine diplomatlığı bıraktı…Ancak 1875 yılında birden bire bu monoton hayattan sıyrıldı ve İspanya’dan Cezayir’e, Küçük Asya’dan Mısır’a, Mezopotamya’dan İran’a ve hatta Arabistan’ın ıssız Bedevi çöllerine kadar geniş bir coğrafyayı dolaştı. Buralardaki gözlemlerinin ilk meyvesi, bu kitaptır: İslam’ın Geleceği. Darwin’i okuduktan sonra Katolik inancından vazgeçen Blunt, İslam’ı kabul etme noktasına kadar geldi. Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisinden kurtarılan ve Arapların egemenliğinde tesis edilen bir hilafet fikri geliştirdi. Edward Said’e göre Blunt, on dokuzuncu yüzyıl oryantalistlerinin en anlayışlısıydı.

Blunt’ı İngiliz aristokrat ve entelektüel çevrelerinde “yaramaz çocuk” yapan neydi? İrlanda konusunda Keltleri destekleyen ilk İngiliz olması mı? Mısır’daki İngiliz işgaline karşı takındığı tutum mu? Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani gibi reformcu İslam bilginleriyle yakın ilişkisi mi?
…Gladstone, Cromer, Mısır Hidivi, Afgani, Abduh, Arabi gibi çok farklı isimlerle dostluğu olan ve Osmanlı Padişahı Abdülhamid’le birkaç defa yüz yüze görüşen bir İngiliz’in kendi kamuoyuna yabancı bir dünyayı anlattığı İslam’ın Geleceği adlı bu çalışma ilginç tartışmalara kapı açmaktadır.
(Tanıtım Bülteninden) Alıntı; http://www.idefix.com/kitap/islamin-gelecegi-wilfred-s-blunt/tanim.asp?sid=D3ZGNYTVKG0GKQKNKJYY

Kaynak;

(1) Ayşe Osmanoğlu, Babam Abdülhamid, İstanbul 1960, Güven Yayınevi, s. 159. Bu kitaptan yapılacak diğer alıntılar ise sayfa 159-164’tendir.  (Aktaran, Mustafa Armağan, Abdülhamid’in Kurtlarla dansı) Abdülhamid’in servetine el konulma sürecini belgelerden takip ederek açıklayan bir yazı için bkz. Mithat Sertoğlu, “II. Abdülhamid’in millete, mebuslara, askere en son hitabı ve serveti hakkında yeni bilgiler”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı: 79-81,1974, s. 26-37.

Resmi Tarih’ ve “31 Mart Vakası”, Yıldız Sarayı hazineleri yağmalanıyor. İhtilallerde yağma adetten midir (6)

Sultan 2. Abdülhamid'in uyasına rağmen, Saraydaki hazineleri yağmalayanlar ne surulturuşmuş, ne de hazinenin akibeti ortaya çıkarılmıştır.

Sultan 2. Abdülhamid’in uyasına rağmen, Saraydaki hazineleri yağmalayanlar ne soruşturulmuş, ne de hazinenin akibeti ortaya çıkarılmıştır.

 

Yıldız Sarayı’ndaki elmas, inci gibi mücevherler, değeri milyarları bulan tarihî kıymetler, İttihatçılar tarafından açılan mühürlü kapılardan sonra  yağma edilir. (*)

Kaldığımız yerden devamla;

“31 Mart 1909

Hadiseyi tertipleyenler facianın sırlarını o kadar gizli tutmuşlardır ki, bizler kışlada hadisenin başından sonuna kadar içinde yaşadığımız halde hakiki sebeplerini göremedik, hatta sezemedik.” (1)

“Hürriyet ve meşrutiyete karşı istibdadı yeniden canlandırmak için askerî bir isyan mahiyetinde gösterilen 31 Mart vakası aslında Osmanlı Saltanatı’nı yıkıp parçalamak için düşmanlarımız tarafından tertip edilen bir suikasttır.”(2)

“31 Mart faciası Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayıp saltanatı yıkmak için düşmanlarımız tarafından birçok para ve birçok emekler sarfı ile terip edilip askerî bir isyan mahiyetinde sahneye konulmuştur O günün devlet adamları ‘şer’cilere alet olup aldandılar.’(3)

“Taşkışla’da olup biten olayları gözleri ile görüp içinde yaşamış  bugün hayatta bulunan iki şahitten birisiyim. Diğeri, Susurluk Müftüsü’nün kayınpederi Bay Halit’tir.’” (4)

..

“Herzl, o günün Yahudi Hahamı Moşe Levi ile birlikte bir heyet halinde Yıldız Sarayı’nda Sultan Hamit’in huzuruna çıktılar Filistin topraklarında yerleşmeleri için ‘hak-i payınıza yüz sürerek… Ferman-ı Hümayunlarına bir mukabele-i şükran olmak üzere beş milyon altın hediyelerinin lütfen kabul buyrulmasını arz ve istirham eyleriz,’ diye Sultan Hamit’e rüşvet teklifinde bulunmuşlardı… Sultan Abdülhamit bunları sükûnetle dinledikten sonra huzurundan defolup gitmeleri için mabeyincisne emir vermiş, derhal dikte ettirdiği bir fermanla Yahudilerin Filistin’e hicretlerini men etmişti. (5)

‘’18 Mayıs 1901 tarihide ‘Arminius Vambery’ adlı Macar Yahudisi Filistin satın almak için Sultan Hamit’e muazzam bir meblağ teklif etmiş ve derhal Saray’dan kovulmuştur . 23 Temmuz 1902 tarihinde Theodor Herzl Filistislin’i Padişahtan istemiş. Sultan da Memalik-i Şahane’nin her yerinde Yahudilerin ikamet etmekte olduklarını, eğer İsrailoğullarının yeryüzünde barınacak bir yerleri yoksa, Türklüğün asaletine iltica ediyorlarsa, Irak, Suriye, Hatta Anadolu’da bile oturabileceklerini fakat Yahudilerin ‘Filistin’e yerleşmelerinin mevzu-u bahis olamayacağını bildirmesi üzerine Sultan Hamit’e 5 milyon altın teklif etmiş, derhal huzurdan kovulmuştur.”(6)

(Siyonistler Sultan 2.Abdülhamid’in bu tepkisinden sonra)‘Toplanıp tekrar bir kongre yaptılar ve şu karara vardılar:

Siyasî mücadele yolları ile Sultan Hamit’i tahtından düşürüp işi başarmak. “(7)

“..Ermeni komitecilerine, Yıldız’da bomba atıp Sultan Hamit’i öldürmeleri için Kral Edward 13.000 altın vermiş, Siyonistlerin maksatları için yardım edip ecnebi bankalarında krediler açmıştı. Bu yüzden Ermeni komitecileri ilk iş olarak Babıâli’yi bastılar, diğer bir grup da Galata’daki Osmanlı Bankası’nı işgal etti, sokakta halkı galeyana getirmek için bombalar attılar Devrin sadrazamı Sait Paşa derhal askerî kuvvetlerle bankayı çevreledi. Babıâli’yi basan Ermenileri de zaptiye yakaladı. Bu sırada gümrük hamalları ellerine geçirdikleri sopalarla hepsini linç ettiler Kumkapı’da Ermeni Kilisesi’ndeki mukavemetçiler tabanca, bomba kullandılar, askerle yapılan çarpışmada nihayet teslim olmuşlardı.”(8)

ilk iş Emanuel Karasu’nun İttihatçılara verdiği para ile başlar.  Emanuel  Karasu, İtalyan Bankası’ndan aldığı 400.000 liralık altınları dört teneke içerisinde Mitroviçalı Necip Draga isminde zengin bir adama vermiş ve o da bu parayı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir uzvu olan merhum Eyüp Sabri Bey’e (Çorum Mebusu) verdi. Bu para 31 Mart’ın yaratılmasına sarf edildi.

Emanuel Karasu, müteaddit defalar, ‘Sultan Hamit’e 5 milyon altına yaptıramadığımız işi biz İttihatçılara 400.000 liraya yaptırdık,’ diye övünmüştür.’ (9)

“…Selanik’te Masonlar, Talât Bey’i içlerine alıp Mason yaptılar. Masonluğun birkaç derecesine terfi ettirip kendisine derhal 10 İngiliz Lirası aylık tahsis etti. Bu işleri organize eden, Makedonya Rizorta locasının üstadı olan Emanuel Karasu idi. Yardımda daha ileri gitti. Zihneli Said Bey ismindeki zât ile Frenk mahallesinde bir handa avukat yazıhanesi açarak Talât Bey’i de bu işe iştirak ettirip avucunun içine aldı. “(10)

Rıza Tevfik Bey’in 31 Mart günlerinde mahkeme huzurunda söylediği şayan-ı dikkat sözler:

Hâkim Bey, Allah bizi affetsin, günahımız çok büyüktür 31 Mart uydurma ihtilâli hazırlandığı zaman ben Talât Bey’e bundan tevakki (sakınma) edilmesi lazım geldiğini söyledim. Beyhude yere kardeş kanının dökülmesinin ne büyük Cinayet olduğunu anlattım. Bunun fena aksülameller doğuracağım da hatırlattım.

Aldığım cevap şu oldu:

-‘Ne yapalım Rıza Bey, Cemiyet’in paraya ihtiyacı var, bu ihtiyacı ancak Yıldız Sarayı’nın zenginliği ve oradaki hazine karşılayabilir’

İmparatorluğu parçalatan kuvvet, şimdi katiyetle söyleyebiliriz ki, Siyonizm ve şer vasıtası olan İttihatçı Masonlardır.

Çünkü İngiltere, ‘hilafetin lağvını’ ve İmparatorluğun çökmesini istiyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti de Yıldız Sarayındaki hazineyi yağma etmek istiyor, bunun için bir ihtilâl lazım, o da 31 Mart.

Yıldız Sarayı’nda Sultan Hamit’in elinde senelerin biriktirdiği bir hazine vardı. Bu hazine Padişaha hediye edilen kıymetli mücevherat ve saire ile ecdattan kalma, 33 seneden beri, ölen Sultanlardan kalan bir servetti. Bu hazine sarayın bahçesinde bir havuzun altında gizli bir mahzende saklı idi. Bu hazinenin nerede ve nelerden ibaret olduğunu sarayda ancak beş kişi biliyordu.

Bunlardan biri Sultan Abdülhamit, diğerleri Nazik Eda ve Müşfika Kadın Efendilerle Birinci Musahip Cevher, İkinci Musahip Nadir Ağa’lar idi. (**)

Bu hazineden başka viyana bankalarında Padişahın bir 700.000 altını da vardı. “(11)

 “Birçok müzakerelerden sonra şu karara varıldı: Meşrutiyetin ilanında olduğu gibi, askerî bir isyan tertip edilecek, fırsattan istifade Yıldız’daki servete el konacak. Padişahın Viyana bankalarındaki altınlarına da zorla muvafakati alınıp, bunlarla memleketin muhtaç bulunduğu askerî, idarî tenkisat yapılıp memleket gülistanlık olacak. (***)

Hazırlanan plan gereğince askeri isyanın tatbikinde işe hocaların da karıştırılması, taassubu körükleme bakımından müessir olacağı için onların da bu işte maşa olarak kullanılması derpiş edildi.

…Îsyanın planını hazırlayanlar kahpece işe başladılar. İsyanı kendi güvendikleri ve meşrutiyetin istihsalinde ön planda kullandıkları avcı taburlarına yaptırmayı kararlaştırdılar.

Hürriyet rejimini İstanbul’a getiren, 2., 3., 4. Avcı Taburları idi. Bunlardan 2. Avcı Taburu Sarayburnu’na, 3. Ve 4. Avcı Taburları Taşkışla’ya yerleştirilmiş. Cemiyetin İstanbul’da hürriyet bekçileri idi.

Tertipçiler, bunların kıyafetlerini bile diğer askerlerden ayırmışlar, ilk hâki renkte dört cepli avcı elbisesi giydirilmişti.

31 Mart faciası Taşkışla’da başlamış ve orada söndürülmüştür Avcı taburlarının belki on misli Taşkışla’da hassa efradı vardı.

1325 (1909) senesi Mart ayının 12. Cuma (takvime göre Perşembe’ye denk geliyor. C.Y.) günü her zaman olduğu gibi askerleri Cuma selamlığına götürmüştük. Avdette Taşkışla’ya geldiğimizde her koğuşta sarıklı sakallı birtakım hocalar bulduk. Bunların selamlığa gitmeyip kışlada kalmış olan erata vaaz verdiklerini gördük. Sebebini sorduk, hassa ordusu kumandanlığının emri ile askerlere dini öğütler vereceklerini söylediler. (12)

“Burada dikkate değer bir nokta var: Bu emirden kışlada mesul kumandanların hiç haberleri yoktu. Nizamiye kapılarındaki nöbetçiler emirsiz kuş bile uçurmazken, bu hocaların girip çıkmaları mürettep facianın çok ustaca tertiplendiğinin en bariz delilidir (13)

“..Hareket Ordusu kışlaya baskın yapmıştı. Avcılar da onlara karşı mukabil ateş açmışlar, ilk anda vaziyeti bilmeyen askerler kışladan dışarı çıkmışlar, fakat Hareket Ordusu’nun Surp Agop Ermeni Mezarlığı’na yerleştirdikleri mitralyözlerin taraması ile hepsi yerlere serilmişlerdi

…Çarpışma fasılasız ikindiye kadar devam etti Beri tarafta Beyoğlu topçuları Harbiye’deki topçularla çarpıştı. Bir Aralık 7. Alay Kumandanı İsmail Hakki Bey, Avcılara ‘Yapmayın, etmeyin!’ diye mâni olmak istedi ise de muvaffak olamadı. Bizleri çağırdı,

Oğlum şu beyaz çarşafı bir sırığa bağlayın, üst kat pencerelerinden birinden teslim bayrağı diye sallayın, belki sükûnet bulurlar da çarpışmayı yatıştırmış oluruz,’

dedi Dediğini yaptık, hakikaten silah sesleri sustu, kumandan derhal bir yazı yazdı ve arkadaşımız Yüzbaşı Hikmet’le karşı tarafa gönderdi, her şey mayna olmuştu.

Yıkılmış olan nizamiye kapısının enkazı arasından, elinde tabanca, hürriyet kahramanı Binbaşı Enver Bey, on kadar arkadaşı, yanlarında kıyafetlerinden Bulgar çetecileri olduğu anlaşılan acayip kıyafetli ‘. Kalabalık kışla avlusuna geldiler.

Enver Bey’in yanında, uzun boylu, sarı seyrek sakallı Makedonya İhtilâl Komitesi’nin reisi meşhur Sandaneski vardı…

Kumandan İsmail Hakkı Bey, Enver Bey’e,

Oğlum gazanız mübarek olsun. Avcılara söz anlatamadım, dün yemin ettikleri halde gece cephaneliği kırmışlar bu fecaate sebebiyet verdiler, meram anlatamadım.’

Enver Bey ansızın üzerine yürüdü ve sille tokat vurup kumandanın sakalını yoldu.

Kumandan bir an içinde kükredi kan boğacak gibi bir hal aldı ve

‘Seni utanmaz alçak!’ diye Enver Bey’in yüzüne tükürdü.

‘Sen askerliğin şeref ve namusunu tanımayan bir insan olduğunu bu hareketinle ispat ettin, yazıklar olsun sana ki bir Türk zabiti üniformasını taşıyorsun. Askerliğin en alçak bir ferdi imişsin ki düşmanlarımızın karşısında bana bu şerefsizliğini gösterdin.

Askerlikte, değil dindaşın “düşman askeri bile olsa teslim olduktan sonra böyle bir muamele yapılamaz-  Ben senin kanından, dininden şüpheliyim. Eğer kanında bozukluk olmamış olsaydı –Bulgarları göstererek- bunların karşısında kendi milliyetini ayaklar altına alıp böyle bir şerefsiz harekette bulunmazdın,’ dedi.

Bulgarlara karşı müstahak olduğu cenabı yüzüne çarpan, babası yaşındaki değerli bir Türk kumandanını, verdiği bir emirle çarıklı Bulgar çetecilerine üç zabit arkadaşı ile beraber kışla avlusunda kurşuna dizdirdi.

Teslim olan askerler silahlarından tecrit edildikten sonra koğuşlara kapatıldılar, birer birer çağırılıp süngülenip öldürüldüler.

Surp Agop mezarlığında açtırdıkları çukurlara, kendi yavrusunu yiyen canavarlar gibi, ölen arkadaşlarımızı süngü tehdidi altında bizlere gömdürdüler

Taşkışla faciası bu halde iken Bulgar çete reisi Sandaneski efradını toplayıp Enver Bey’le beraber Yıldız Sarayı’nı bastılar Abdülhamit’in sarayını Bulgar eşkıyalarına yağma ettirdi (14)

Fesatçılar Sultan Hamit’i tahtından indirmek ve Yıldız’daki hazineyi elde etmek için 31 Mart’ı yaratmışlardı.

Saray yağma edildi fakat hazineyi bulamadılar. Baş muhasip Cevher Ağa’yı yakaladılar, türlü işkence yaptılar, sadakat gösterdi, “velinimetine ihanet edmeyecegim” yüzlerine karşı bağırdı, boynuna ip takıp astılar.

Bu sefer ikinci muhasip Nadir Ağa’yı tuttular asık olan Cevher Ağa’nın ölüsünü gösterip hazinenin yerini göstermezse aynı akıbete uğrayacağını söylediler Yapılan işkenceye dayanamadı gizli hazinenin yerini gösterip canını kurtarmıştı.”(15)

Bu noktadan sonra okuyanların verilenleri karşılaştırmaları için farklı kaynakları veriyoruz

-“…Yıldız yağması ile kendilerini lekelediler. Senelerce biriktirdiğim, dişimden tırnağımdan arttırdığım altınların, bunca tahvillerin ne olduğu belli olmadı. Bu hazineyi Yıldız Sarayı’nın geniş havuzunun akındaki hususî surette inşa ettirdiğim mahzende saklamıştım. Oradan aldılar, bu servet hakkında Meclis-i Mebusan’a hesap verdilerse ne mutlu!

Yalnız bana “Katil Padişah, Zalim Padişah, Kızıl Sultan!” dediler, bakalım tarih onlar için ne diyecek? Cenab-ı Hak’tan dileğim, onların sonunu bana göstermesidir! (16)

Burada bir not düşülmesi gerekmektedir.

Şimdi takvimler, 2013 Yılını göstermektedir.

Olayların yaşandığı tarih, 1909,

Aradan geçen süre yaklaşık 105 yıl;

Bizler bugün,  Sultan 2. Abdülhamid’e ülkesine yaptığı çok önemli  hizmetleri için  Cennetmekan  diyoruz…

Diğerlerine ne denildiği  tekrar tarihe bırakıyoruz.

“…Bugünlere ışık tutar mı arayışıyla, tarihçi François Georgeon’un kaleminden “Sultan Abdulhamid” adlı kitabını okuyorum.

Abdülhamid döneminde açılan cami sayısı, okul sayısının çok altında…”

İtiraf edeyim, şaşırdım.

“Halifeliğini” ön plana çıkararak dış politika yapan ve Batılı büyük devletlere “Panislamizm” korkusu vererek Osmanlı’yı ayakta tutmak stratejisinin sahibi olan Sultan Abdülhamid’in eğitime, üstelik “laik” tarafı ağır basan okulları, cami sayısının önüne geçirdiğini okumak benim de önyargılarımı sarstı..”(17)

Biraz tarihe meraklı olanlar aşağıda yazıyı okuyunca şaşıracaktır.

Eğer şaşırmamışsa, bu yazıyı tekrar okunduktan sonra Kazım Karabekir Paşa’nın hayatını okumalıdır.

Ve yazı

“…Kâzım Karabekir ilk gençlik yıllarından beri özgürlük tutkusu ile silaha sarılmış bir yurtsever subaydır

Abdülhamit yönetimine karşı gizli örgütler kuran, 31 Mart gerici ayaklanmasına karşı Hareket Ordusu’nda yüzbaşı rütbesiyle Abdülhamit’in Yıldız Sarayı’nı kuşatanı “camilerle, muhafazakârlarla asla yenileşme olamaz” diyen, irticayı en büyük suç sayan. Harp Akademisi’nde sosyalist kitaplar okuyan, “Doğu ve Batı uygarlığı yoktur bir tek uygarlık vardır” diye düşünen, 1920’lerde miladi takvime geçilmesini öneren, medreselerin kapatılmasını, Arap etkisinden kurtulunmasını isteyen bir Batılı aydın gibi yaşayan, okuyan yazan, Kurtuluş Savaşı’nın Doğu Cephesi komutanı nasıl olur da “padişahçı, dinci, şeriatçı paşa” diye bilinir?

…Karabekir ne şeriatçıdır ne dinci, ne padişahçı M. Kemal ile Karabekir arasındaki bu çatışmanın nedenlerini her devrimde yaşanan olağanüstü koşullarda aramak gerekir..” (18)

-“..Abdülhamid’in sistemi yaratıcısından uzun ömürlü olmuş ve modern Türk Devleti’nin altyapısını oluşturmuştur.

1908’de bir ordu darbesiyle kuramda olduğu kadar uygulamada da meşruti bir hükümdar olmak zorunda kaldığında (1909’da başarısız bir karşı darbe sonucunda tahttan indirilmiştir), Genç Türkler modernleşmiş ve etkin bir bürokrasi devralmışlardır. Bu bürokrasi en çetin savaş koşullarında işlemeye devam etmiş, istiladan ve iç savaştan ayakta çıkabilmiştir.

1923’te Mustafa Kemal eski düzeni, Osmanlı hanedanını ve halifeliği süpürüp attığında kendisine kalan miras Abdülhamid’in’otuz yılda kurduğu yapı ve sistem olmuştu…”(19)

“..Abdülhamid, Osmanlı padişahları arasında en çok bina inşa ettirenlerden biriydi. Makedonyadan Irak’a kadar imparatorluğun dört bir yanında hâlâ şehir manzaralarına damgasını vurmaktadır.

Önceki devirlerle Abdülhamid devri arasında bu açıdan en büyük farklılık, Abdülhamid’in inşa ettirdiği binaların eskisi gibi selatin camileri ve saraylardan çok idari binalar, kışlalar, okullar, mescitler, tren istasyonları, rıhtımlar, çarşılar ve saat kulelerinden oluşmasıydı.

Binalardan daha da önemli olan, iletişim ve ulaşımdaki gelişmelerdi. Abdülhamid devri, köprü ve yol yapımı faaliyetlerinin yanı sıra, Osmanlı telgraf ve demiryollarının genişlemesi açısından da en önemli dönem oldu. Bu ikisi imparatorluğa 1850’lerde girmiş olmasına karşın, Abdülhamid devrinde telgraf hatlarının uzunluğu önceki dönemlere nazaran iki kattan fazla artarak yaklaşık 50 bin kilometreyi buldu.

Bazı kısa hatlar dışında demiryolları imparatorluğa büyük ölçüde 1880’lerden sonra girmişti. Önce Balkanlarda, sonra Anadolu’da ve en son Arap eyaletlerinde demiryolları inşa edildi.

Osmanlıların demiryolları inşa etmedeki karalılığını, hiçbir şey demiryolu hattının İstanbul’a getirilme biçimi kadar iyi gösteremez.

Haliç’in Marmara Denizi’yle buluştuğu su kenarındaki Topkapı Sarayı duvarları ve müştemilatı dahi, demiryolu hattı şehrin bütün Marmara kıyı arını dolaşabilsin ve Haliç’teki Sirkeci’ye bir tren istasyonu yapılabilsin diye yıkıldı.

Sultan Abdülaziz demiryollarını ne kadar istediğini veciz bir şekilde şöyle ifade ediyordu:

-“Yeter ki yapılsın da isterse sırtımdan geçsin” (Sahife; 153)

…Bu demiryolu çağı, yine de onun halefi olan Abdülhamid devrinde başladı.

MODERNLEŞTİRİCİ REFORMLAR: EĞİTİM

Tanzimat’ın eğitim alanındaki en önemli düzenlemeleri epey geç bir tarihte (1869) yürürlüğe girdi ve imparatorluk genelinde yaygın bir devlet okulları sisteminin meydana gelmesi Abdülhamid devrinde gerçekleşti. 1880’ler genel eğitimin dünya çapında önemli bir gelişme dönemi oldu ve Osmanlı İmparatorluğu bu eğilimin dışında değildi.

…Mevcut sistemi geliştiren 1869’daki genel eğitim düzenlemeleri ilk okul düzeyinden üniversite düzeyine kadar beş basamaklı (ibtidai-rüşdiye-idadi-sultani-darülfünun) bir eğitim hiyerarşisi getirdi.

1869’dan önceki sistemin unsurları, alt seviyedeki okulların yanı sıra, askeri akademilerden bir Fransız-Osmanlı kurumu olan Galatasaray Lisesi’nden (1868) ve rüşdiye öğretmenlerini yetiştiren mekteplerle (erkekler için 1848, kadın öğretmenler için 1870) Mülkiye Mektebi (1859) gibi meslek okullarından oluşuyordu.

Abdülhamid, sadece İstanbul’da değil, taşrada da rüşdiyelerin sayısını önemli ölçüde artırdı.

Gayrimüslim ve yabancı okullarıyla rekabet öncelikli bir amaçtı;

Abdülhamid devrinde rüşdiye sayısı, 1879-1908 yılları arasında 277’den 619’a yükseldi, bunların 74’ü kızlar içindi.

İdadi mekteplerinin sayısı 1876-1908 arasında 6’dan 109’a çıktı.

…Meslek okullarına gelince; Mekteb-i Mülkiye 1876da iyileştirilerek önemli bir kurum haline getirildi ve hukuk, güzel sanatlar ve ticaret alanında yeni meslek okulları kuruldu. 1890dan itibaren meslek okulları vilayetlerde de açılmaya başladı.(sahife.249)

Her bölgenin ordu karargâhında bir askerî okul açıldı; ayrıca Selanik, Konya ve Bağdat’ta hukuk. Şam’da tıp okulları kuruldu. Bu okullar için gösterişli binalar inşa edildi. 1900 yılında, kurulma sebeplerinden biri gençleri yükseköğrenim için yurtdışına gitmekten (ve muhalif siyasetlere yönelmekten) alıkoymak olan İstanbul Üniversitesi açıldı. (20)

İşte, “Hain Vahdettin!’nin abisi ve kimilerince “Kızıl Sultan’ etiketi ile damgalanmış, gerçeğinde Cennetmekan ve son gerçek imparator, Sultan 2. Abdülhamid han…

Çok iddialı olacak ancak,

Eğer, Cennetmekan, tahtından indirilmemiş olsaydı, İmparatorluk devam edebilir miydi?

Bu iddiaya da  ileride belgelere ulaşıldıkça Tarihçiler karar vereceklerdir.

 

Devam edecek…

Gelecek yazı sadece, 31 Mart Vakası ile ilgili farklı görüşteki belgelere ayrılacaktır.

 

Resim;Web ortamından alınmıştır.

Açıklamalar;

(*) Mustafa Turan, Taşkışla’da 31 Mart Faciası, Akyurt Neşriyatı, İstanbul 1964, Detaylar aşağıda verilmektedir.

(**) Bu ifşaatı, sonradan Göztepe’de komşum olan Nadir Ağa’nın kendisinden dinlemiştim. (Mustafa Turan anlatımı; Alıntı Kaynağı; Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu)

(***) Bu iddia ile ilgili belge, bir sonraki yazıda (7. Bölüm) verilecektir.

Kaynaklar;

Konu ile ilgili geniş bilgi için Bakınız; “Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu

(1) Mustafa Turan, Taşkışla’da 31 Mart Faciası, Akyurt Neşriyatı, İstanbul 1964, s.5.

(2) Age, s.5.

(3) Age, S.6.

(4)Age, S.6.

(5)Age, S.10.

(6 ) Age, s.10; (Belirtilen kaynak; Israel Kohen, The Zionist Movement, Frederik Muller, Londra, 1945, s.77.)

(7), age, s.10. Mustafa Turan

(8)Age, s.11 (Mustafa Turan)

(9) Age, S.19. (Mustafa Turan) (Osmanlının Tasfiyesi, sahife;150)

(10) Age, S.37. (Mustafa Turan, Dipnotların kaynağı; Osmanlının Tasfiyesi; sahife.150)

(11), age, s.58. M. Turan

(12) Age, S.61.  M. Turan

(13)Age, S.61. M. Turan

(14)Age, S.75. (Mustafa Turan) Saray’daki mevcut elmas, inci gibi mücevherler, değeri milyarları bulan tarihî kıymetler, sandıklar içinde Harbiye Nezâreti dış kapısı yanındaki iki binanın alt katlarına yerleştirildi. Ancak daha sonra mühürlü kapılar İttihatçılar tarafından açılarak bunlar yağma edildi ve bu tecavüz sebebiyle hiç kimseye mesuliyet yüklenemediği gibi suçlular da tespit edilemedi.

(15) Age, s.75. (Mustafa Turan)

(16) İki Devrin Perde Arkası, Hüsamettin Ertürk, Teşkilât-ı Mahsusa Başkanı (Samih Nafiz Tansu.sahife;34

(17) Güneri Cıvaoğlu/Milliyet; Yazının tamamı için bakınız;  http://siyaset.milliyet.com.tr/abdulhamid-in-okul-cami-sayisi/siyaset/siyasetyazardetay/29.08.2012/1587910/default.htm

(18) KAZIM KARABEKİR ANLATIYOR, UĞUR MUMCU, 25. Baskı: Aralık 2009, Sahife;157

(19) “OSMANLILAR…”  THE OTTOMANS, Prof. Andrew WHEATCROFT, Sahife;184

(20) MODERN TÜRKİYE TARİHÎ, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik, 1789-2007, Carter V. Findley,       I.BASKI Ekim 2011, İstanbul

“Resmi Tarih” dosyasını açıyoruz; “31 Mart Vakası”, Osmanlı Hanedanlığı ile Halife’nin kafasının koparılması operasyonudur. (5)

Çar Alexander (1801–1825) “Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu.”

Çar Alexander (1801–1825) “Çağdaşlarının çoğu gibi, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu.” Jön Türkler-İttihatçılar-Müdafaa-i Hukuk ve Halk Fırkası ile ilgisi olmamalı…

 

Tarih, İddia ve karşı iddiaların tartışılarak sentezlendiği bir ilim dalıdır. “Ben anlattım doğru! Kalanları eğri!” Dayatmalar kümesi değil. Şimdiye kadar iddialar anlatıldı. Sıra karşı iddialarda.

Yazılarımızda sık sık tekrar ettiğimiz bir anlayışımız vardır.

“Harmanı yel deliyi el döndürür!”

Bu manada döndürmemek için yaşananları, farklı tarafların farklı görüşleri ile, bir “Açık büfe!” Misali sergiliyoruz.

Peki, neden?

Siz suyu (Bilgiyi) herhangi bir kaba boşalttığınız zaman, suyun kabın şeklini aldığını görürsünüz.

Bilgi de böyledir. Bilgiyi alan, algılayan, onu kendi değerleri- bilgileri ile karşılaştırmakta, değerlerine uyuyorsa; “Evet! Doğru”, bildiklerini desteklemiyorsa, “ Hayır Efem! Yanlış” diyerek kaldığı yerden devam etmektedir.

Yapılmak istenen, akıllısına, meraklısına bir kapı açmak, “Anlatılan doğru olabilir mi?” şüphesini uyandırmak ve araştırmasını sağlamaktır.

“Gerçek Doğru” bir tanedir. Ancak, “Herkesin doğrusu ”da kendine göre yine bir tanedir.

Bu nasıl olmaktadır?

Kişinin, içerisinde bulunduğu yaşına, bilgisine, deneyimine ve basiretine göre bir doğrusu vardır. Bu zaman içerisinde değişmektedir. (elbette bu iddia akıl sahipleri için söylenmektedir)

-Peynir, iki yaşındaki çocuk için, “Mama”,

-Peynir, oniki yaşındaki için, “Kahvaltılık”

-Peynir, otuziki yaşındaki için, “Besleyici, alınması gerekli gıda

-Peynir, sekseniki yaşındaki için, “Güneş, Su, Toprak, Koyun, Ot, Süt….”

Özetle; “Rüzgâra ıslık çalınmamaktadır!”

Ve karşı iddialar bölümü için kısa bir tanıtım…

-“Jön Türkler’in İngiliz Büyükelçisi’ne Garip Muhabbetleri

I.Meşrutiyet’in ilan edildiği günlerde Jön Türkler (daha ziyade İngiliz taraftarı olanlar) bu sonuca İngilizler’in vermiş olduğu destekle ulaşılmış veya onlara hayran kalınmış olacak ki, 31 Temmuz 1908’de yeni İngiliz Büyükelçisi Gerard Lowther İstanbul’a geldiğinde arabasının atlarını sökerek, kendileri koşulmuşlar, Galata’nın sarp sokaklarından İngiliz Büyükelçiliği’nin bulunduğu Beyoğlu’na kadar çekmişlerdi.”(1)

Olup bitenler Lowther’i şaşırtmış. Jön Türkler’i,

-“Politik deneyimden yoksun, aralarında birlik olmayan, iyi niyetli çocuklar topluluğuolarak değerlendirmişti.” (2)

Diğer bir garabet ve utanç örneği de İngiliz taraftarı Jön Türk Rıza Nur’un şahsında yaşanmıştı. Yine Meşrutiyet’in ilan edildiği günlerde II. Abdülhamid “Meşrutiyet yapmaz” korkusuna kapılarak, İngiliz Büyükelçiliği’ne gidip, onlardan “teminat” almak istemişti. Hatıralarından okuyalım:

-“Talebelerden ahaliden birkaç kişi beni tutup omuzlarına aldılar. Nereye dediler. ‘Beyoğlu’na İngiliz Sefarethanesi’ne dedim. Domuz sokağından yürüyorduk. Artık ben, talebe, ahali deli gibi olmuş, bağırıyorduk. Arasıra nutuk söylüyordum. Tramvay yolunda İngiliz Sefarethanesi’ne kadar geldik. İçeriye girmek, benim zorum buraya gelmek, İngilizler’in Türk hükümetine yardımını istemekti. Abdülhamid Meşrutiyet yapmaz diye korkuyordum.

Zannediyordum ki, İngiltere bize yardım eder, Meşrutiyet’i yaptırır. Gece mektepte bu babta bir mektup hazırlamıştım. Avucumdaydı Onu okudum.

İngiltere’ye Türk dostluğu ve duasını söylüyordum. Diyordum ki,

-‘Dünyanın denizlerini İngiliz donanması doldursun, sonra da İngiltere Türk’ün hürriyetini yardım etsin’ temennisiydi.

Bu nutku okudum ve sefarethaneye teslim ettim.Otuz yaşında, doktor, profesördüm ama ne saf çocukmuşum.

Bir devlete böyle bir dua ile yardım ediverirler mi? Bütün Türk milleti böyle saf, cahil, dünyadan bihaberdik. Oradan çıktık; Cadde-i Kebir’e girdik.

Bununla beraber Alman ve Fransız Sefarethaneler’i de ‘Bize de gelsin’ diye haber gönderdiler. Kabul etmedim.” (3)

Bu noktada bir ara vermemiz gerekmektedir.

İtirafı sadece, “Otuz yaşında, doktor, profesördüm ama ne saf çocukmuşum!” diyen Rıza Nur yapmamaktadır.

İttihatçı Liderlerden Enver Paşa sıraya girerek!

Mersinli Cemal Paşa’ya anlatmaktadır;

…Paşam, bütün ef’âlimin (eylemlerimin) hesabını vermeye hazırım. Biz Turan yapmak istedik, viran olduk. Bizim asıl mes’uliyetimiz. Sultan Hamid’i anlamamak ve Siyonizme alet olmaklığımızdır. Acıdır, fakat hakikat budur. (6)

Şimdi de itiraf sırası, Rıza Tevfik Bölükbaşı gibi çok önemli bir simadadır;

Tarihler ismini andığı zaman

Sana hak verecek ey koca sultan!

Bizdik utanmadan iftira atan.

Asrın en siyasi padişahına.”

*

Padişah hem zalim, hem deli” dedik,

İhtilal’e kıyam etmeli dedik,

Şeytan Ne dediyse biz “beli” dedik,

Çalıştık fitnenin intibahına!.

*

Divane sen değil, meğer bizmişiz.

Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz

Sade deli değil, edepsizmişiz!          

Tükürdük atalar kıblegahına!

*

Sonra cinsi bozuk , ahlâkı fena,

Bir sürü türedi, girdi meydana.

Nerden çıktı bunca veled-i zina?

Yuh olsun bunların ham ervahına!.  (*)

.

Sırada Şair Eşref’in itirafı var,  ancak, edep anlayışımız gereği onun şiirini veremiyoruz.

Dileyenler;  Devri istibdatta söz söylemek memnu ( yasak ) idi”  cümlelerini web ortamında bulabilirler.

Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

…Jön Türkler’in Lowther’in arabasını çekmesini Almanlar kıskanmışlar. Hariciye Nezareti’ne gidip, “Büyükelçi Baron Biberştayn İstanbul’a dönecek, onun da arabasını çeksinler’ diye istekte bulunmuşlar.

Nezaretten onlara,

“İngiliz Elçisi’ne yapılan tezahürat, gençliğin sırf kendi ilhamıyla vuku bulmuştur. Hükümetin bunda hiçbir dahli tesiri olmamıştır. İnşallah Alman Elçisi Hazretleri için de aynı tezahüratı yaparlar..” (4)

Değişik Dış-İç kaynaklara geçmeden bakalım bu Kadim Millet kamuoyu, 31 Mart Vakası’nı nasıl görmektedir;

“..İngiliz gizli servisinin desteğiyle yaptıkları zulümleri, cinayetleri örtmek isteyen ve Abdülhamit’in gölgesinden bile korkan ittihatçıların başlattığı bir fitne olduğu konusunda tarihçiler ittifak ediyor.

Gerçi yıllarca resmi tarihte bir irtica ayaklanması olduğu anlatılmış olsa da meselenin öyle olmadığı, sadece Kâmil Paşazade Said Paşa, Derviş Vahdeti ve Mızancı Murad  gibi sözde dindar safdillerin yangına körükle gidip meseleyi bu hale getirdikleri biliniyor…

Zaten başta Halife-Sultan varken çekip “Şeriat İsterik!” diye bağırmak bile ahmaklıktan başka bir şey değil.

Zaten olayın gelişimine bakınca bir gariplik olduğu açık, Yani ittihatçı kafa hürriyet diye diye ne kadar cinayet zulüm, fuhuş, zina varsa işliyor.

Hatta kendilerine muhalif diye bir gazeteciyi, devlet adamını gündüz vakti İstanbul’un göbeğinde öldürüyor. Ordu da tam bir disiplinsizlik hâkim. Halk yapılan bu zulümlerden bıkmış usanmış,

Padişah ise icracı değil sadece temsili bir makamda.

Birde Selanik’teki 3. ordudan gelen subaylar taşkınlıklarıyla milletin iflahını gevretiyor. Sonra da çıkıp şeriat isteriz diye ortalığı velveleye veriyorlar.

Üstelik bu 3. orduya mensup avcı birliklerinin başında tek bir subay yok. En rütbelisi başçavuş, tabi bunlara bir kısım dindar belki ama cahil insanlarda katılıyor. O dönemde İttihatçılar’ı birçok âlim uyarıyor ama dinletemiyorlar. İş çığırından çıkıyor.

Zaten ittihatçıların istediği de buydu.

..Sonra padişahı korumak için harekât ordusu Selanik’ten yola çıkıyor ki bunların başında Müslüman bir Türk var ama askerlerin çoğu Müslüman katili yağmacılar. Yani tam bir çapulcu ordusu.

Bu yağma ordusunu duyunca isyancıları dağıtmamakta direnen 1. ordu komutanı padişaha gelip harekât ordusuna karşı koymak için izin istiyor ama Padişah;

“Müslümanı Müslümana kırdıramam” diyerek müsaade etmiyor, tahttan indirilme pahasına.

Bu harekât ordusu İstanbul’a girince herhalde unuttular asıl amaçlarını (!) başlıyorlar yıldız sarayını yağmalamaya, kütüphaneleri dağıtmaya….

Abdülhamit tahttan indirildikten sonra birde tutup 31 Mart vakasını tertip etmekle ve

“Müslümanı Müslümana kırdırmakla” suçlanıyor (!).

Bu olayın günümüze bakan çok tarafları var elbet ama sanırım en önemlilerinden biri ittihatçı kafaların bunun bir irtica olay olduğunu yaymakla adeta devlet ile millet arasında oluşan ve günümüze kadar gelen bir anlayışın mimarı oldular.

Emellerine ulaşmak için önce çarşıyı karıştırıp ardından da koca bir devleti tuzla buz etmeleri ise amacın sadece iktidar hırsı olduğu ve bundan sonra bir b planları olmadığını açıkça ortaya koyuyor.
Bu vakanın hemen öncesinde yani II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte idare ittihatçılara kalmış, akli başında adamlar ya sürgüne gönderilmiş, ya hapsedilmiş ya da idam edilmiştir.

O yüzden devlet ricali tam bir cahiller topluluğuydu. Mesela büyük asker (!), komutan Enver pasa Ruslara karşı intikam ateşiyle yanıp tutuyor belki de İngiliz muhiplerine bir kıyak geçmek istediğinden tutup Mart ayından sonra gidelim nasihatlerine kulak tıkayıp 90 bin askeri Allahuekber dağlarında telef ediyor. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a dönüyor.

Ne de olsa sansür olduğundan ancak savaştan yıllar sonra öğreniliyor mesele.

Bu ittihatçı kafa 33 yıl devleti yöneten koca Padişahın hal kararını bildirmek üzere

Yahudi Emanuel Karasu, Ermeni Komitecisi Aram Efendi, Arnavud Esad Toptani Pasa ve Gürcü arif Hikmet Paşa’dan oluşan ve içinde tek bir Müslüman Türk olmayan heyeti gönderecek kadar alçaklaşıyor.

Üstüne birde divan-i harbi örfide harekât ordusu kumandanı Mahmut Şevket Paşa yüzlerce belki binlerce insanı suçlu diye idama gönderiyor..” (5)

İşte Kadim Türk Milleti kendi penceresinden 31 Mart Vakası’nı böyle görmektedir.

Burada izninizle bir soru sormamız gerekmektedir.

-Yahu! “Zalim Abdülhamid!” ömrü hayatında, (mahkeme kararı doğrultusunda ve sadece) baba-anasını satırla doğrayanın dışında kimseyi idam ettirmemiş iken, İttihatçıların yaptıkları katliamlar nasıl gözden kaçırılmış, “Kurtarıcı” olmuşlardır?

Zannediliyor mu ki Tarih gözünü, “Kör Salih!” gibi bir ömür boyu kapalı tutacaktır?

Devam edecek…

-32 Kısım tekmili birden başlıyor…

 

Resim; web ortamından alınmıştır.

(*) Şiirin tamamı için;  http://www.antoloji.com/sultan-abdulhamid-han-in-ruhaniyetinden-istimdat-siiri/

Kaynaklar;

(1) Bengal Lançer, Golden Horn, Victor Gollancz Ltd., London, 1932, (Aktaran; İngiliz Tuzağı, Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü 1783-1923, Süleyman Kocabaş)

(2) “İngiliz Tuzağı” , (Dipnotları; Ali Haydar, S. 192, 42 Anderson, s. 276

(3) Rıza Nur, C: I, s. 247

(4) Galip Kemali Söylemezoğlu, Hariciye Hizmetinde Otuz Sene, C I, Maarif Basımevi, İstanbul, 1955, s. 171-172 (Aktaran; “İngiliz Tuzağı, Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü”, 1783-1923 , Süleyman Kocabaş

(5) Anonim (Bu iddialar, Okuyanı sıkmamak adına,  kısa bölümler halinde ve ilerleyen bölümlerde teker teker belgelendirilecektir)

(6)Aktaran: Vehbi Vakkasoğlu, “31 Mart oyunu”. Köprü, Sayı: 61, Nisan 1982, s. 25. (Aktaran; Abdülhamidin kurtlarla dansı-1, Mustafa Armağan)

 

“Resmi Tarih” Dosyası; Şimdi de Org. İzzettin Çalışlar 31 Mart Vakası’nı anlatıyor (4)

Ordu, Milletinin önün de midir? Tepesin de midir, sınırlarının bekçisi midir yoksa onun siyaset rehberi midir? Elbbete, "Bizim çocuklar becerdi!" İfadesinin dışında tutarak.

Ordu, Milletinin tepesinde, önünde mi durmalı; Yoksa tek görevi, sınırları korumak mı olmalıdır? Ordu, milletlerin siyaset-politika  rehberi midir? Elbette, “Bizim çocuklar becerdi!” İfadelerinin dışında tutarak.

 

İnsan duygusal –kültürel- olmasının yanında bencil bir varlıktır. İşine geldiğinde, demiri ısıtıp orak, doğruyu çarpıtıp yalak! yapabilmektedir. Birlikte onlarca şahit ve araştırmacının düşüncelerini okuyacak ve onlarca çarpıtılmış, “İşte doğrusu budur!” yalanına şahit olacağız.

Buyurunuz cenaze namazına!

21 Haziran 1909 Tarihli sıkıyönetim mahkemesinin raporundan sonra  şimdi de, Mustafa Kemal Paşa’dan bir yaş küçük ve olayların içerisinde olduğunu ifade eden Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın (*) yazdıklarını okuyoruz.


“AVCI TABURLARI VE GERİCİLER (1)

“… Son devirlerde zapt ü raptları bozulan Yeniçeri Ordusuna sırf şahsi ve hasis menfaatler gayesiyle yaptığı isyanlarda bile yeniçeri zabitleri ve askerleri birlikte harekete gelirlerdi.

31 Mart Vakası’nda Avcı taburlarında yalnız eratın kanlı bir surette isyan hareketine geçmeleri gene kendi komutanlarının ve subaylarının ihmal ve gafletleri yüzünden vuku bulmuştur.

Avcı taburları subayları İstanbul’un zevk ve sefa âlemlerine o kadar dalmışlardı ki yüksek vazifelerini bile ihmal etmişlerdi. Zaman geçtikçe gericiler askerlerle istedikleri gibi temas ediyor, onlara istedikleri şekilde telkinatta bulunuyorlar.

Hatta bu Avcı askerlerinin aracılığı ile İstanbul garnizonunda ve yakınlarında bulunan diğer kıtaları da zehirlemek ve irticai kolayca hazırlamak imkânı buluyorlar. Kıta subayları ise olup bitenlerden habersiz, erlerin her gün kalplerini yoklamak hususundaki mürebbilik vazifelerini yapmak şöyle dursun basiretleri bağlanacak kadar ihmal ve gaflette berdevam.

Daha büyük komutanları ise cemiyet ve parti işlerine kapılmışlar, ordunun temeli olan eğitim ve disiplini altüst eden politika ile meşguller. Yoksa, bir kıtanın isyan etmesine imkân tasavvur edilemez.”
MUSTAFA KEMAL’İN HAREKÂT PLANI:

Mustafa Kemal’in harekât planında,

1- Kıtaatı şimendiferle Hadımköyü’ne naklederek, Hadımköy Halkalı mıntıkasında toplamak  2-Vaziyete göre İstanbul’a işgal etmek üzere ileri harekâta başlamak

3-Nakliyatın temini için Şark Şimendifer Kumpanyası’nın yardımını temin etmek

4-Silahlı, silahsız her türlü mukavemeti şiddetle yok etmek;

5-Âsi kıtaları silahtan tecrit etmek;

6-Bütün elebaşı mürtecileri tevkif etmek;

7-Sefarethanelerin, ecnebilerle bankaların ve azınlıkların hiçbir zarara uğramaması için en lüzumlu tedbirleri almak dahil bulunuyordu.

Rumeli’den trenlerle naklolunarak Hadımköy doğusunda toplanacak olan Hareket Ordusu ile vaziyet ve hale göre ileri harekât ve İstanbul’un işgal planı tanzim edilmişti. Yıldırım muhasarası ve bir taraftan tecridi ile Abdülhamit’in nezaret altına alınması işgal planının başında geliyordu.!” (2)

Mustafa Kemal civar ordu ve tümen komutanlarıyla de temasa geçerek onların da harekâta katılma derecesini saptamış ve orduyu İstanbul üzerine yürüyüşe geçmeye hazır bir hale getirmiştir. Mustafa Kemal’in bütün bu hummalı faaliyetleri sürerken Üçüncü Ordu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa, olup bitenlere karşı sadece seyircidir. İstanbul’daki asi kuvvetlerin miktarı hakkında abartmalı haberler geldiği için Mahmut Şevket Paşa, ne olur ne olmaz, ihtiyatı elden bırakmamakta ve harekete geçmek için en uygun ânı beklemektedir.(3)

Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın anısına bıraktığımız yerden devam edelim:

“ikinci Ordu Komutanı Salih (Paşa) ve Dördüncü Ordu Komutanı

İbrahim (Paşa) Ordunun karar ve icraatına … İkinci Ordu bir mürettep Fırka ile İstanbul üzerine yapılacak harekâta iştirak edeceğini bildiriyordu.

Dördüncü Ordu’nun uzaklığı hasebiyle fı’len iştirakinden  -vaki olacak gecikmeler yüzünden -onun yalnız manevi yardımı kâfi görülmüştü.”

İzzettin Çalışlar daha sonra ‘İrticai bastırmak harekâtına katılmak için Meşrutiyetin ilanından memnun olan Rumeli’deki azınlıkların da, yani Bulgar, Rum, Sırp ve Arnavutlar’ın da Hareket Ordusu’na katıldıklarını, mürettep alaylar ve livalar, komutanlarının ismiyle yani ‘Miralay Hasan İzzet Bey Livası, Binbaşı Muhtar Bey, Binbaşı Ali Hikmet Bey Alayı’ gibi… gibi anıldıklarını belirten bilgiler verdikten sonra anılarını şöyle sürdürmektedir: (4)

Bu noktada önemine atfen bir açıklama yapmamız gerekmektedir.

Konuya meraklılar lütfen,

“…İrticai bastırmak harekâtına katılmak için Meşrutiyetin ilanından memnun olan Rumeli’deki azınlıkların da, yani Bulgar, Rum, Sırp ve Arnavutlar’ın da Hareket Ordusu’na katıldıklarını,”

Bilgisini, bir yere not etsinler.  31 Mart Vakası’nın şifresi (neden yapıldığının iki-üç sebepten birisi olan sır burada gizlidir.

Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

“Mustafa Kemal’in bu teşkilatta en çok dikkat ettiği nokta, Kumandan meselesi idi. Hareket Ordusu’nun başına kim getirilecekti? Bir defa, kendisi, teşekkül edecek ordunun kurmaylığını almayı teklif ve bu teklifini kabul ettirmişti.” (III. Ordu Kumandanı, Mustafa Kemal’in teklif ettiği Tümgeneral Suphi Paşa yerine Hüseyin Hüsnü Paşa’yı uygun görüyor).(5)

“MUSTAFA KEMAL’İN İSTANBUL ÜZERİNE YÜRÜME HAZIRLIĞI

“… Vaziyetler üzerine fazla bir tesir yapması zan ve tahmin edildiğinden Üçüncü Ordu Kumandanı, Hareket Ordusu İçin Selanik Redif Fırkası Kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa’yı tercih ve tensip etmişti. Gariptir, Suphi Paşa, Süleyman Şefik Paşadan sonra Kuva-yi İnzibatiye Kumandanlığını deruhte eden (üstlenen) generaldir… (6)

…“Fransızlar, Hürriyet Ordusu’nun ileri hareketi (L’avant merche de l’armee liberation) ve Almanlar (Die vormarsch der jurgen Türken) “Genç Türklerin ileri hareketi” adını verdikleri bu teşebbüsü alkışladılar. Redif bölüğünün seferberliğini ve kıtaların nakliyesini idare için Hareket Ordusu Karargâhı iki üç gün Selanik’te çalıştıktan sonra hususi bir trenle Hadımköyü’ne hareket etmişti. Kıtaların nakilleri de canlı bir faaliyetle devam ediyordu..(7)
M. KEMAL, ENDİŞE DUYAN ÜSTLERİNE MORAL VERİYOR

Hadımköyü’ne kadar olan tren yolculuğunda, Kumandan (H. Hüsnü Paşa), İstanbul’a yaklaştıkça vesvese (içi rahat etmeme, şüphe, kuruntu) duyuyordu. Kurmay Başkanı Mustafa Kemal muvaffakakiyetin muhakkak olduğunu söyleyerek bir taraftan kumandanın her türlü endişesini gidermekte, bir taraftan da asker için ve İstanbul halkı için beyannameler ve emirler hazırlamakta idi.(8)

Hareket Ordusu’nun büyük maksadı ve ciddi teşebbüsü İstanbul’da anlaşılır anlaşılmaz gericilerden ve âsilerden başka bütün halka büyük bir emniyet geldi; birer köşeye çekilip mustarip bir halde neticeyi bekleyen birçok aydınlar, subaylar koşarak Hareket Ordusu’na katılmaya başladılar.(9)

Üçüncü Ordu kıtaları İstanbul ve Beyoğlu üzerine, İkinci Ordu kıtaları da Şevket Turgut Paşa kumandasında Yıldız’a yönelmişti. Asilerin maneviyatı bozulmaya başladığı ve halkın kurtarıcı olarak bekledikleri Hareket Ordusu’nun bir an evvel şehre girmesini tehalükle (büyük bir istekle) beklemekte oldukları haberleri gelmekte idi. Gericiler de çalışıyordu. Çatalca’daki askeri kendilerine çevirmişlerdi. Gümülcine mıntıkası ile de fazla meşgul oldular. Oralara da birçok propagandacı yollamışlardı. Vaziyet, İspanyol harbi gibi dâhilî bir harbe sürüklenecek kadar tevessü edebilirdi (genişleyebilirdi).

Ancak, alman güzel tedbirler sayesinde İstanbul’un işgalinde tasavvur olunan müşkülatın hiçbiri çıkmamıştı. Gericiliğinde bastırılmasında büyük tehlikeleri göze aldırmak lüzumu baş göstermedi.”
UCUZ ŞÖHRET PEŞİNDEKİ MAHMUT ŞEVKET PAŞA İSYAN BASTIRILDIKTAN SONRA HAZIRA KONUYOR

Görülüyor ki Mustafa Kemal’in aldığı önlemlerle isyan söndürülmüş, İstanbul’un işgali temin olunmuş, bundan sonrası dâhilî, haricî ve idarî sorunların çözümlenmesi ve gericilerin cezalandırılması gibi hususların çözümüne kalmıştır.

Harekâtı, Selanik’ten dikkatle izleyen Mahmut Şevket Paşa, bu aşamada komutayı ele alıp ucuz bir zafer şöhreti elde etmek için yedi vagonluk bir askerî kuvvetle İstanbul’a hareket etmiştir. Mahmut Şevket Paşa’nın İstanbul varoşlarına varışı, isyanın başlamasının 10 günüdür. Mustafa Kemal Paşa olmasaydı bu gecikme bir felaketle neticelenebilirdi.

Atatürk’ün adını ağızlarına ve kalemlerine almayan kimi tarihçilerimiz eserlerine aldıkları Hareket Ordusu konusunda Mustafa Kemal’e hiç değinmemişlerdir.

Birkaç kişiyi geçmeyen bu tarihçiler sayılmazsa diğer tarihçi ve araştırmacılarımızın hemen hepsi Atatürk’ün 31 Mart (13 Nisan 1909) Vakası’ndaki etkin rolüne ve Mahmut Şevket Paşa’nın sonuçlandırılmış büyük bir zaferin şerefini üstlenmek küçüklüğüne, yetersiz de olsa, işaret etmektedir. Örneğin o günleri yaşamış, deneyimli ve tarihsel olayların içinde bulunmuş değerli yazar Mustafa Ragıp Esatlı, büyük hacimli kitabında Atatürk’ün yüceliğine ve Mahmut Şevket Paşa’nın cüceliğine şöyle değinmektedir:(10)

“… Mahmut Şevket Paşa, İstanbul üzerine yürümek, Abdülhamit’i devirmek şerefini zekâ ve kudret itibariyle ne kadar yüksek olursa olsun Mustafa Kemal Bey’e bırakmak istemiyordu. Mustafa Kemal Bey’in planı ile ikmal edildikten sonra İstanbul’a girmenin muvaffakiyet va’dettiğini anlayan III. Ordu Kumandanı Mahmut Şevket Pasa, bu hareketin başında gözükmek hevesinden kendini kurtaramadı. Ve Hareket Ordusu Kumandanlığını kendisi üstlendi. Oysa 22 Nisan’da Mustafa Kemal Bey’in planı tatbik edilmiş, harekât başlamış, âsi kuvvetlere ilk mühim darbeler indirilmiş, ordu Yeşilköy’e kadar uzanmıştı. Mahmut Şevket Paşa bu hazır muvaffakiyetlerden sonra 23 Nisan’da bir beyanname yayımlayarak kumandayı üzerine almıştır… Işın içyüzünü bilenler, Mahmut Şevket Paşa’yı bir hürriyet kahramanı olmaktan uzak görüyorlardı.. “ (11)

Tekrar Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın anılarına dönelim:

“İşte bu arada, bu işin başına geçerek Osmanlı tarihinde büyük bir şöhret kazanmak şerefi Mahmut Şevket Paşa’ya nasip olmuştur…”(12)

Görüldüğü gibi İzzettin Paşa’nın bu anısında 31 Mart Vakası’nın diğer tarihî kaynaklarında rastlamadığımız bilgiler buluyoruz.

Atatürk’ten bir yaş küçük olan yazar, birçok olayları Atatürk’le birlikte yaşamıştır….

Bu bakımdan anıya, kısıntı yapmadan devam ediyoruz:

Mustafa Kemal, icraatına karışılmasını istemiyordu. “Askerî tedabir ve icraatla İstanbul’un işgali temin olunduktan sonra dahilî, siyasi, hatta haricî pek mühim birçok meseleler karşısında kalınacaktı. Muvakkat bir diktatörlüğe de belki lüzum hâsıl olacaktı.

Mustafa Kemal İstanbul üzerindeki harekâtı çabuklaştırdığı nisbette ATASEmiliterliklerden ve diğer yerlerden Selânik’e koşan birçok zevat da Mahmut Şevket Paşa’nın etrafında toplanarak hususi bir sür’at hatasıyla bir an evvel Hürriyet Meydan muharabesi’ne varmak için yola çıkmışlardı.

Mustafa Kemal, hazırladığı ve İstanbul’a kadar götürdüğü Hareket Ordusu’na başkalarının karışıp şuna buna âlet olmalarını istemiyordu. En büyük teşebbüsü bizzat almayı tasarlamıştı. Mustafa Kemal’in kendi nefsine ve zekâsına o kadar itimadı vardı ki Hareket Ordusu’nun icraatını ve bu icraattan doğacak… (birkaç satır silik). O zamana kadar geçen kıtaları, biriktirilen erzak ve mühimmatı öğrendikten ve zaten İstanbul’a girmiş bulunan Hareket Ordusu kıtalarının vaziyeti hakkında malumat aldıktan sonra Yeşilköy’e ve oradan Bakırköy’e varan Mahmut Şevket Paşa “Hareket Ordusu Kumandanı” namiyle harekâtı eline almış bulunuyordu. (13)

Üçüncü Ordu Kumandanı’nın ferik rütbesinde Kurmay Reisi ve albaylar, yarbaylar rütbesinde kurmay subayları vardı. Askerî ve siyasî harekâtı Selanik’ten İstanbul’a kadar sevk ve idare eden ve İstanbul’u gericilerin ve âsi askerlerin elinden kurtaran Birinci Harekat Ordusu Kumandanı Ferik Hüseyin Hüsnü Paşa ve Önyüzbaşı Mustafa Kemal bu yeni Hareket Ordusu içinde kalamaz ve kaynaşamazlardı. Mahmut Şevket Paşa’nın etrafında Selanik’ten beraber bulundurduğu kişilerden başka İstanbul’da bulunan bütün askerî erkân da toplanmıştı.

Derhal askeri yeni teşkilat yapıldı. Hareket Ordusu birinci ve ikinci mürettep fırkalar namiyle iki fırka olarak teşekkül etti. Ve kısm-ı âzami Üsküdar mıntıkalarına verilen gayrımuntazam gönüllü müfrezeler de başka bir kumandaya bağlandı. Birinci Tümen Kumandanı Miralay Hasan İzzet ve İkinci Tümen Kumandanı da Miriliva Şevket Turgut Paşa oldu. İstanbul’da esasen mevcut Birinci Ordu Kıtaları’ndan irtica ile alakadar olmayanları tensik (nizama koyma) ve Birinci Ordu’nun yeni baştan teşkili vazifesi Birinci Ordu Kumandanı Mahmut Muhtar Paşa’ya havale edildi. Örfi İdare ilan olundu.

Bu vaziyet içinde çok mühim olan İstanbul Merkez Kumandanlığına Üsküdar Mutasarrıfı Kurmay Yarbay Ahmet Cemal (Ünlü Bahriye Nazırı Cemal Paşa) getirildi. Yeşilköy’de Ayan ve mebusların içtimaiyle Abdülhamit’in hal ve Reşad’ın Osmanlı Tahtına iclası (getirilmesi) kararını alan Mahmut Şevket Paşa, Hareket Ordusu karargâhı ve İstanbul’dan iltihak eden büyük generallerle -ki Nazım Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Mahmut Muhtar Paşa, Keçecizade İzzet Paşa bu arada idiler- hususi banliyö treniyle Bakırköy’den Sirkeci’ye vardı ve atla dörtnala Babıâli, Cağaloğlu, Türbe ve Çemberlitaş yolu ile Beyazıt’ta Harbiye Nezareti’ne vardı.

Birinci Hareket Ordusu’nun icraatı sayesinde (yani Mustafa Kemal’in kumanda ettiği) toplattırılmış olan bütün gericiler başlarında Nazif Sururi ve Cevher Ağa ve asi Avcı taburları başlarında Hamdi Çavuş olduğu halde Harbiye Nezareti meydanını doldurmuşlardı. (14)

Mahmut Şevket Paşa yüksek sesle Avcı Taburları’na hitaben :

“Ben sizi mükemmel bir talim ve terbiye ile ve meşrutiyeti korumak için Üçüncü Ordu’dan İstanbul’a yolladım. Siz birer canavar kesildiniz ve âsi oldunuz. Şimdi hepinizin ve sizi teşvik edenlerin kafasını kırmak için buraya geldim.” dedi.

Daha sonra maiyeti ile Harbiye Nezareti’ne gitti. Yeni padişah Harbiye Nezareti’ne getirilip orada kendisine biat olundu. Harp Divanı kurulup Bekirağa Bölüğü’nde hapsedilen mültecilerle muhakemeleri başladı.

Gerici ve asiler, cinayetleri işledikleri yerlerde kurulan darağaçlarına asıldılar.

Millet ve memleket tekrar sevinçlere kavuştu.

Millet, istibdat yılanlarının başını bir daha kopardığından müftehir ikinci bir hürriyet bayramı yaşıyordu.(15)

Artık bu yeni Hareket Ordusu içinde Mustafa Kemal’i meşgul edecek bir vaziyet kalmamıştı. O, başlangıçta Hareket Ordusu’nun teşkilinde ve bu ordunun İstanbul’a kadar sevk ve idaresiyle İstanbul’un işgalinde belli-başlı mürtecilerle asilerin toplattırılmasında hakikaten büyük hadisenin kahramanı olmuş ve çok değerli hizmetlerde bulunmuştur.

Bundan sonra O’nun âli düşünceleri ve büyük tasavvurları diğerkilerine benzemiyordu. O, ne yıldırım tasfiyesi için vazife alanlarla, ne orduda “tasfiye-i zütebe-i askeriye” namiyle teşekkül eden heyetlerle beraberdi. Mustafa Kemal, subayların orduda politika ile, siyaset işleriyle ve particilikle meşgul olmasına şiddetle aleyhtardı.”

31 Mart Vakası ile ilgili incelemelerin hiçbirinde, Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın bu makalesinde olduğu gibi Atatürk’ün Hareket Ordusu içindeki rolüne ve etkinliğine böylesi geniş ve detaylı biçimde yer verilmiş değildir…”(16)

Atatürk Araştırma Merkezi‘nde yayınlanan makale özetlenirse, (Orgeneral) -O dönem 27 Yaşında olan- İzzettin Çalışlar’a göre, ‘31 Mart Vakası bir gerici ayaklanması, Sultan 2. Abdülhamit zalim’dir.

-Bir önceki yazıda, İttihatçılar’ın kurdurduğu Sıkıyönetim Mahkemesinin raporu da aynı çizgidedir.

-Gelecek bölümden itibaren çok sayıda iç ve dış kaynak kullanılarak, 31 Mart Vakası anlatılmaya devam edilecektir.

 

Resim; http://www.fikriyet.com/anasayfa/yazar.asp?yaziID=504

Açıklamalar;

(*)“Orgeneral İzzettin Çalışların hareket ordusu ve Atatürk’le ilgili anıları: 31 Mart faciasını yaşamış ve o olaylar içinde görev de almış bulunan Atatürk’ün silah arkadaşı ve yaşıtı Orgeneral İzzettin Çalışlar, 1940 yılında Ulus gazetesinde yayımladığı uzun bir makalede bu olayın birçok bilinmeyen yönlerini açıklamış ve yorumlamıştır. Bu makalenin bir ayrıcalığı da, adını Atatürk’ün verdiği Hareket Ordusu’ndaki önemli ve etkin rolüne geniş biçimde yer vermiş olmasıdır. (Bakınız; Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı-atam.gov.tr)

Kaynak;

(1-16) Yazının tamamı için bakınız; http://atam.gov.tr/31-mart-vakasinin-cikis-nedenleri-uzerine-cesitli-yorumlar-ve-ataturk-ve-hareket-ordusu-uzerine-orgeneral-izzettin-calislarin-bir-makalesi/

 

“Resmi Tarih” dosyasını açıyoruz. İşte Osmanlıyı yok eden “31 Mart Vakası” gerçeği (3)

Cennetmekan Ulu Hakan,  II. Abdülhamid Han, (1842 –1918), Osmanlı İmparatorluğu'nun 34. padişahı Gerçekte, hanedanlığın Son Sultanı ve gerçek bir  imparator

Cennetmekan Ulu Hakan, II. Abdülhamid Han, (1842 –1918), Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. padişahı, Hanedanlığın Son Sultanı ve gerçek bir imparator

Belgeleri açıklamaya; 31 Mart Vakası ile ilgili Sıkıyönetim Mahkemesi’nin hükümete sunduğu 8 Haziran 1325 Tarihli (21 Haziran 1909) raporla başlıyoruz.

Başlamadan, ilk yazıda bahsettiğimiz konuya, 2. Abdülhamid’e hiç hakketmediği halde takılan “Kızıl Sultan” lakabına bir açıklık getirelim.

-“II. Abdülhamit’in izlediği iç ve dış siyasetle ilgili çok şey yazmak, övmek ya da eleştirmek mümkündür. Hiç şüphesiz altı asır Osmanlı İmparatorluğu’na hükmeden hanedanın en zeki insanlarından biridir Abdülhamit. Babası Sultan Abdülmecit’in peşpeşe tahta çıkan dört oğlu içinde ortanca olandı ve padişah olduğunda 34 yaşındaydı… Annesi ile ilgili İsmail Hami Danişment Tir-i Müjgan Kadınefendi’nin adını veriyor.

II. Abdülhamit’in herkesçe bilinen kişilik özelliklerinden biri vehimli olmasıydı. Şüphe basiretin başıdır sözünü sık sık dile getirdiği bilinen padişahın amcasının ve kardeşinin başına gelenlere tanık olduktan sonra evhama kapılmasına aslında fazla şaşırmamak gerekir…

…tahta çıktığında İngiltere ve Fransa’dan sonra üçüncü sırada büyük deniz gücüne sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nun donanmasını erimeye terk etmesinin arkasında yatan sebeplerden birinin onun kuşkuları olduğu söylenebilir. Amcası Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi sırasında yenilenmesi için çırpındığı donanmanın toplarını Dolmabahçe Sarayı’na çevirmiş olmasını Abdülhamit hiç unutmamıştır. (1)

…Abdülhamit cimrilik derecesinde eli sıkı bir padişahtır. Bütün kaynaklar onun şehzadeliğinde ikamet ettiği Maslak kasırları çevresindeki çiftlikte yetişen ürünleri toplatıp sattırdığı, eline geçen parayı borsada değerIendirdiğinde, kardeşlerine borç verdiğinde v.s. ittifak ederler.

Osmanlı tarihinde sadece II. Abdülhamit’in kimsenin rızkına mani olmak hakkım yoktur diyerek sürgüne gönderdiği kişilere dahi maaş verdiğini eklemem lazım.

İsmail Hami Danişment, Abdullah Cevdet’in Trablusgarb’a sürüldüğünde gemiye binerken birkaç aylık maaşının bir keseye konulmuş halde verildiğini, o an muhalefetimden pişman oldum dediğini naklediyor. (2)

İkinci Abdülhamit’in bir başka hususiyeti ona yakıştırılan ‘Kızıl Sultan’ lakabının tekzibi mahiyetindedir. Saltanatı süresince tasdiki için önüne mahkemelerin verdiği yüzlerce idam cezası dosyası gelen padişah bunların içinde sadece anne ve babasını satırla öldürmüş birinin idamını onaylamıştır.

Yakınında çalışanları seçmekte de Abdülhamit’in bir eşi yoktur. Örneğin Başmabeyncisi Eğinli Sait Paşa Mühendishane-i Berr-i Hümayun’ı birincilikle bitirdikten sonra İngiltere’de Edinburg Üniversitesi’nde doktora yapıp ilaveten Woolwich Akademisi’nden mezun olduktan sonra İngiltere Makine Mühendisleri Enstitüsü, Institution of Mechanical Engineers üyeliğine kabul edilmiş birisidir.

Mutaassıp değil dindar bir kişidir Abdülhamit. Yakın dönemdeki haleflerinin aksine Cuma namazlarını saraydaki mescitte değil halk içinde kılar. Aynı zamanda milliyetçidir de. Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’yi Türk boyları hakkında araştırma yapması için elçi sıfatıyla Orta Asya’ya gönderen, aynı kişiyi Macaristan’da toplanan I. Turan Kongresi’ne temsilci olarak gönderen, can güvenliğini Karakeçili Aşireti’ne mensup kişilerden kurulu muhafız bölüğüne emanet eden kişidir Abdülhamit…” (3)

2. Abdülhamid kız çocuklarının eğitilmesini ister

“….Çok dikkat çekicidir ki, Ehl-i Hakk, 1920’lerde Kürtler arasında bugün bile pek rağbet bulmayan bir girişime öncülük etmişti. Bu, Kürt kız çocuklarının da erkek evlatlar gibi okutulması meselesiydi. Ehl-i Hakk bu görüşü Sultan Abdülhamid’in Halife olarak kız çocuklarının eğitilmesi gerektiği yönünde yaptığı tavsiyelerden esinlenerek benimsemişti. (4)

Konuyu dağıtmamak adına burada kesiyor, kalanını meraklılarının araştırmalarına bırakıyoruz.

Ancak şu çok önemli iki hizmetini, vefasızlık yapmamak adına yazmamız gerekmektedir.

Birincisi; Cennetmekan’ın, Kız ve Karma okulların kurucusunun olmanın yanında, iktidarı döneminde  yaklaşık onbin modern ilkokulun da kurucusudur.

“..Abdülhamid döneminin eğitimde nasıl bir altın çağ yaşandığını anlamak için biraz da kendisinden önceki dönemle kıyaslanması gerekir. İktidardaki 11. Yılında (1887) İdadi sayısı iken. 6 yıl içinde 55’e, Meşrutiyet’ten hemen önce (1907) ise 88’e yükselmiştir. Yani 20 yıl içerisinde yaklaşık % 150’lik bir artış sağlanmıştır liselerde…Öte yandan Cumhuriyet kurulduğunda, bu kaybedilen topraklardaki okullar elden çıktığı ve nüfus savaşlardan etkilendiği için okul sayılarında düşme kaçınılmazdı. Nitekim 1923 yılında 3’ü kız, 39’u erkek olmak üzere toplam 42 idadi devralmıştı Cumhuriyet yönetimi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ilkokul sayısı 4770’e (Düşüş yarıdan fazla), öğrenci sayısı 313 bine (üçte bire) düşmüştür. Öğretmen sayısı da yaklaşık olarak aynı düşü yaşamıştır (12 bin civarındadır).(5)

 İkincisi; ESKİDEN ÖZELLİKLE KAYBEDİLEN savaşlardan sonra (halk şairleri tarafından) ağıtlar yakılırdı.

İşte Birinci Dünya  Savaşı’nda Sivas’ta yakılan bir ağıt, halkın hissiyatına bir ayna gibi tercüman oluyordu:

Bizden selâm eylen Sultan Reşad’a

Kınalı beşikler kaldı köşede

Sultan Hamid gerek asker yaşada

O da hal edildi devrâna bakın.

Ağıtta dikkatimizi çelmelemesi gereken mısra,

‘’Sultan Hamid gerek asker yaşada’dır…  Sultan II. Abdülhamid’in adeta içerisine itildiği 2 savaş (’93 Harbi ile ‘313 Teselya Harbi) haricinde bir sıcak çatışmaya sokmadan sorumluluğunu üstlendiği gemiyi sahil-i selamete çıkarma yolundaki insanüstü çabasında yatmaktadır.

Döneminde tesis edilen uzun barış ortamında ağır savaş zayiatı yüzünden ‘baba’sız kalmış bir halka babasını iade etmiş. Nesiller arasındaki zincirin kopmasına mani olmuş ve askeri öldürmeden terhis etmenin sihirli formülünü icat etmişti. Belki de çok uzun bir süredir, ilk defa altın değerindeki bir 30 yılımızı genç neslini savaş meydanlarında heder etmeden geçirmiştik; ama o bununla da yetinmemiş, Urfa deyişiyle ‘ölüm kesesi’nden geri kazanılan bu insan kaynağını, eğiterek yetiştirme yönünde ciddi bir atılımı da fişeklemişti.(**)

Demekki halkımız devleti ve devletinin kendisi ile ilgili tutumunun farkındadır. Kendisini, “Koyun!” yerine koyanlarında!

Ve kaldığımız yerden devam ediyoruz;

BELGE: I.

31 MART İRTİCA OLAYI KONUSUNDA SIKIYÖNETİM MAHKEMESİNİN HÜKÜMETE SUNDUĞU RESMÎ RAPOR (sadeleştirilmiştir.)

“İstanbul’da meydana gelen askerî ayaklanma. Hareket Ordusu’nun kesin başarısı sayesinde bastırıldığından, bu ayaklanma ve irticaın meydana geliş nedeni hakkında soruşturma ve inceleme yapılarak, ayaklanmayı düzenleyen ye yapanların yargılanmaları ve cezalandırılmaları hakkında İstanbul ve Divanı ve beş Soruşturma Kurulu kurulduğundan birçok neden ve maksatlardan dolayı ortaya çıkan ayaklanma ve irticaın, muhakeme sonucunda beliren nedenlerini ve gelişmesini anlatmazdan önce meydana gelişi ve sonucu aşağıda ârzedilir:

31 Mart Salı gecesi saat 8’e doğru Taşkışla’da bulunan IV. Avcı Tabur ve erleri, subaylarını uykuda iken odalarında hapsederek, silâhlı olarak Ayasofya meydanında ve Mebusan Meclisi önünde toplanmış ve o gece kendilerine katılmalarını sağladıkları bazı askerî birlikleri ve ayaklanmadan haberi olmayan diğer askerî kıt’aları isyana katmak için çeşitli kışlalara askerî birlikler sevketmiş ve bu askerî birliklerin ayaklandırdıkları başka âsi kıt’aların yavaş yavaş gelmesiyle sayıIan artan ve kuvvet bulan âsilerin arasına er kıyafetinde kadro dışı edilmiş subaylar, sarıklı ve fesli birçok fesatçılar karıştıkIarı için, önce «şeriat isteriz» diye isyan eden askerlerin ağızlarında, Bakanlar Kurulundan, milletvekillerinden bazılarının halktan büyük bir grubun softa kıyafetli adamlarla birlikte Harbiye Nezaretinin Beyazıt Kapısı önüne gelerek Hassa ordusu’nun emre itaat eden birliklerini de şeriat adına kandırıp isyana teşvik ettiğinden ordu kumandanı Mahmut Muhtar Paşa hazretleri, isyana katılmamış bulunan süvari ve piyade kıtalarıyla Beyazıt meydanını boşalttırmış, Ayasofya meydanındaki asker yeter derecede kandırıldığından Adliye Nâzırı Nâzım Paşa ve Lazkiye milletvekili Emir Arslan Beyi Öldürmüşler ve Bahriye Nâzırı Rıza Paşayı da yaralamışlardı.

Asi askerlerin galeyanı böylece en buhranlı noktada bulunduğu bir gün, Mebusan Meclisi binası kurşunlarla zedelendiği halde, asilerin cezalandırılması yolunda şiddetli tedbirler alınmaması nedeniyle, asi askerler Mebusan Meclisi’ne girmişler ve isteklerini silâh gücüyle elde etmek hususundaki kararlarını tehditle bildirmişler ve böylece Mebusan Meclisi, asi askerlerin ve onlara, fesada sevkedecek biçimde katılmakla, asi askerlerin vekili oldukları iddiasıyle arzularını ortaya atarak kabul ettirmek isteyen kadro dışında kalmış bazı ümera ve subaylar ile sarıklı ve fesli teşvikçilerin yönetiminde kalmıştı.

Saat 8 sıralarında Kabine’nin değiştirildiğine, şeriatın hükmü, —sanki eskiden yerine getirilmiyormuş gibi— yerine getirileceğine ve isyan eden askerin istekleri gereğince hareketleri affolunduğuna dair eski Mabeyin Başkâtibi Cevat Beyin getirdiği irade asi askerlere bildirilmiş.

Akşama doğru Hassa Ordusu kumandanının azli ve müşir Ethem Paşanın Padişahın arzusuyla Harbiye Nezaretine tâyini, hüküm ve kuvvetin yeniden Yıldız’ın eline geçtiğine delil teşkil ettiği için can ve gönülden irtica taraftarı olan casusların ve istibdat taraftarlarıyla «şeriat isteriz» nidalarınındindar bir emele dayandığını sanan saf insanlar ve her nümayişe bilmeyerek, anlamayarak katılan aptal kimseler büsbütün Meşrutiyet aleyhine dönen bu isyana katılmışlar ve gündüz saat 9’a kadar I. Nişancı Taburu ile I. Alayın I. Merkez Taburu, III. İtfaiye Taburu ve aldığı emir üzerine Fatih’ten halkın galeyanı arasında süngülerle kendisine yol açarak Harbiye Nezaretine gelen I. Alayın Fatih Karakolundaki II. Taburu ve iki süvari alayı ile, iki mitralyöz bölüğü Hassa Ordusu kumandanının emrine bağlı kalmışlardı.

Geceye kadar isyana katılmayan ve Harbiye Nezaretinde bulunan I. Nişancı Taburu, Kabine ve Hassa Ordusu kumandanının değiştirilmesi üzerine asilerle birleşmiş ve böylece Hassa birlikleri hemen tamamen isyana katılmış ve gece sabaha kadar yaylım ateşleriyle zaferi ilân eden asi askerlerin bu gösterisi, İstanbul halkını daimî bir heyecan içinde bırakmıştı.

Asi askerlerin gayız ve şiddetleri, aralarına karışan fesatçıların kötü maksatlı teşvik ve tahrikleriyle, ittihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri ve mektepli subayların aleyhlerine çevrildiği için Salı ve ondan sonraki günlerde birtakım genç ve zekî mektepli subaylar vahşî bir biçimde öldürüldükleri gibi Perşembe günü de kara ordusu askerlerinin isyanına benzer bir biçimde deniz askerlerinin de bir kısmı Âsar-ı Tevfik Süvarisi binbaşı Ali Kabulî Beyi, Yıldız Sarayı önünde ve tahttan indirilmiş olan Padişahın memnuniyet nazarları altında denilebilecek biçimde öldürdükten sonra bir ağaca asarak vahşetin emsalsiz bir levhasını vücuda getirdiler.

Birbirini izleyen bu kanlı faciaların ve asi askerlerin, sivillerin boyunbağlarına ve kahvelerde oynanan tavlalara kadar müdahaleleri ve mektepli subayları idam için semt ve evlerinde aramaları ve Topçu, Bahriye, Sanayi alayları asi erlerine, depolar kırılarak asiler eliyle silâh ve cephane verilmesi Cuma günü her yerde silâh atılması, subayların görevlerini yerine getirmek şöyle dursun, polis ve jandarmadan hemen hepsinin fiilen katılmaları, bazılarının bizzat tahrik ve teşvik edici olmaları, hükümet merkezinin güvenliğini tamamen ihlâl ettiğinden devlet ve millet hemen pek büyük bir tehlikeye düşmek üzere iken Hareket ordusu hazerî kuvvetiyle yetişerek Meşrutiyet’i yeniden kurmuş, milleti mutlak bir esaretten ve devleti muhakkak bir yıkılmadan kurtarmış olduğundan evvelce bildirildiği gibi bu müthiş askerî ayaklanma ile bunun belli bir sonucu olan irticaın ortaya çıkışı ve yayılışı böyle olmuştur.

III. Ordudan getirilen Avcı Taburlarının hükümet merkezinin güvenliğine ait mülkî ve askerî eylemde zorunlu olarak özellikle kullanılmasının öteki askerî birliklere karşı sağladığı Üstünlüğün, öteki birliklerin ayaklanmaya katılmaları hususunda ayrıca bir etkisi olması…

İstanbul’da kumandayı üzerine almış olan subaylar tarafından erlerin maddî eğitimler ve talimleriyle yetinilerek manevî eğitimlerine lüzumu derecesinde önem verilmemesi, yani silâhlı erlerin psikolojilerine yeter surette anlayış gösterilerek kalbî duygularına nüfuz edilememesi…

Erler ile talim zamanının dışında temasa değer verilmeyerek hal ve hareketlerinin teftiş edilmemesi nedeniyle Yıldız Sarayı tüfekçileriyle IV. Avcı çavuşlarından bazılarının ilişkileri gibi bazı uygunsuz durumların meydana gelmesine fırsat verilmesi ve hatta subayların, silâhlı erlerin elbiseleriyle askerî koğuşlarda fesatlıkta bulundukları halde, farkına varılmamış olması ve askerî kıt’alar arasına ve kışlalara asker olmayan kimselerle birtakım sarıklıların girmeleri ve telkinlerde bulunmaları…

Volkan ve ona benzer öteki zararlı gazeteleri erlere okutturmaları…

Yıllardan beri boş oturan askerî heyetin. Anayasanın İlânından sonra talim ve intizam hususunda haklı olarak gösterilen faaliyetten hoşnut kalmamaları…

Hassa Ordusu’ndan ve çeşitli ordulardan tensikat gereği olarak açığa çıkarılan birçok erkân, ümera ve subayların İstanbul’da işsiz bir halde toplu bulunması…

Sürgünden gelenlere ve istibdattan zarar görenlere gereken yardımın yapılmaması…

Hâsılı, subayların, içlerinde büyük rütbelilerden teğmenlere varıncaya kadar kıraathanelerde ve özellikle Harbiye Nezaretindeki kıraathanede birçoğunun kanuna aykırı olarak mitingler yapmaları…

Zararlı yayınlara imzaları altında tenkit edici makaleler, şikâyetnameler yazmaları.. Şikâyette bulunanların şikâyetleri incelenmediği için hoşnut olmayanların bu yoldan da çoğaltılması…

Hürriyet’in ilânından sonra tiyatro ve konserlerde subayların ve askerî okul öğrencilerinin oyun oynamaları ve askerî kıt’aların silâhlı olarak resmi geçit yapması ve bu vesile ile askerî terbiyenin bozulması…

Askerî hiçbir değerleri olmadığı halde Anayasa’nın yayınlanmasından sonra çeşitli sınıflardan iki bine yakın çavuşun açıktan üsteğmenliğe terfi ettirilmesi…

Başkaldırmaya alışmış olan askerlerin meşrutiyetin ilânındansonra o eski alışkanlık nedeniyle tezkere istemek, talime çıkmamak, subay istememek, terfi arzusunda bulunmak gibi gösterdikleri itaatsizlik ve ayaklanma çıkartmakta teşvik ve tahrik edenlere kanunî cezaların tamamen uygulanmaması…”

Hükümet

Yukarıda açıkça anlatılan duruma ve bu yolsuzluklara karşı hükümetin, Meşrutiyetin başlangıcından beri gerekli ve etkili tedbirler almakta bir kudret göstermemesi ve ayaklanma hareketinde, yani devletin pek tehlikeli olan zamanında elde bulunan ve hükümete bağlı askerî güçlerin Meşrutiyeti koruma uğrunda kullanılmış olmaması.

Tahttan İndirilen Abdülhamit

Otuz üç yıllık saltanat süresi, ciltler dolduracak çeşitli facia ile dolu bulunan Abdülhamit’in müstebit eylem ve isteklerine uymayan hamiyetli insanları ve hürriyet taraftarlarını yok etmede ve uzaklaştırmada ve İslâm dininin kutsal kitaplarını ortadan kaldırmakta ve yakmakta, devletin ordu ve donanmasını tahrip ve işgörmez bir hale koymakta, millî ahlâkı casuslukla, rüşvetle bozmakta, milletin gözünün bilgi ışığı ile aydınlanmaması için eğitim düşmanlığında izlediği kötü yol herkes tarafından bilindiğinden ve Sıkıyönetim Harp Divanları da esasen 31 Mart 1325 (13 Nisan 1909) askerî ayaklanmasiyle meşgul bulunduklarından, o meşum mazinin çirkin tafsilatına girişmeye lüzum görülmemiştir.

11 Temmuz 1324 (24 Temmuz 1908)’ de Anayasayı kabul ve Meşrutiyet’e sadık kalacağına yemin ettiğini yayınlayan Abdülhamit vatanı tahripte ve istibdadı kuvvetlendirmede en dehşetli 12 Temmuzdan itibaren yine hafiyeliğin ortadan kaldırıldığını ilân etti. 

…Özellikle 31 Mart 1325’te ve bunu izleyen ayaklanma günlerinde asi askerlerin öldürdükleri bazı ümera ve subayların şehit kanları bir taraftan akıp dururken, subaysız ve isyan halinde Yıldıza giden asi askerlere, -bu asi askerler tabur tabur geldikçe- Harem Dairesinden özel surette araba İle Mabeyin’e gelen Abdülhamit’in bizzat iltifat göstermesi, âsi ve katil silâhlı erleri bizzat yanına çağırarak Hilâfet makamının, Osmanlı sülâlesi tahtının kutsal şeref ve adaletini düşünmeyerek onlarla konuşması ve özellikle «Asâr-ı Tevfik» Süvarisi Binbaşı Ali Kabulî Beyi ayaklanmanın üçüncü perşembe günü, asi bahriye erleri çeşitli tehdit ile Yıldız’a götürdükleri vakit, Abdülhamit’in içeriden Mabeyin’e ve pencere Önüne gelerek, asilerden ikisini, eliyle işaret ederek çağırması ve Mabeyin Eski Başkâtibi Cevat Beyin tekrar tekrar ihtar ve ricasına rağmen her ikisiyle de ayrı ayrı ve pencere önünde lâkırdı etmesi ve Cevat Bey’in bunlarla görüşmek zat-ı  şahanelerine yakışmaz» ihtarına: «Bizi yatağımızda yatarken. Niçin yaksınlar, sormayalım mı?» demesi ve daha sonra adı geçen Ali Kabulî Beyin, gözü önünde fecî bir surette asiler tarafından süngülenelenerek şehit edilmesi vesonra sürüklenerek Saray civarında bir ağaca asılması… Ve asi silâhlı bahriye taburunun evvelce sancağında asılı olan Birinci Mecid nişanının adı geçen tabur subayları, ayaklanan askerin, birinci günü sancağı, asiler kışladan zorla aldıkları esnada çıkarmış oldukları halde. Padişahın bu asi askerlerin elinde bulunan sancağa yeniden ve sarayının kapısı önünde aynı rütbeden nişan taktırması. Yıldız Sarayı civarında oturan Süvari Ertuğrul Alayı’ndan dört beş genç mektepli subayın vahşî bir bir biçimde öldürülmeleri bu ihtilâlin teşvikçi ve tahrikçisi olduğuna bir delil teşkil eder.

Askerî ayaklanmanın ve böylece irticaın nedenlerini ve meydana çıkış biçimlerini özet olarak açıklayanbu raporun sunulmasından maksat, durumu herkesin inceleyebilmesi ve ders alması için gözönüne koymak ve bununla birlikte bu kadar facialara ve idamlara sebep olduğu, yapılan duruşmalarla hakkında yeter derecede vicdanî bir kanaat hâsıl olan Abdülhamit’in dahi yargılanmasını istemek ve teklif etmekten İbarettir. Kamuoyu tarafından karar ve hükümleri son derece dikkatle incelenmekte ve izlenmekte olan heyetimizin, hak ‘e adaleti sağlamaktan başka bir harekette bulunmamış olduğunu göstermek için bu raporun aynen yayınlanmasına müsaade edilmesini istirham ederiz.

8 Haziran 1325 (21 Haziran 1909)

Birinci Divan-ı Harb-i Örfi Başkanı

Tophane-i Âmire Nâzırı

Birinci Ferik (Orgeneral)

Hurşit

Not: Yukarıdaki rapor. Hareket Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa eliyle Harbiye Nâzırı Salih Paşaya verilmiştir. Salih Paşa, raporu Bakanlar Kurulunun toplu halde bulunduğu bir sırada Sadrazam Hüseyin Paşaya şu sözlerle sunmuştur:

“Buyurunuz! Sultan Abdülhamit’in 31 Mart askerî ihtilâline karıştığını, alâkası ve methali olduğunu (parmağı bulunduğunu) gösteren rapordur.”

Bakanlar Kurulu, Hüseyin Hilmi Paşa Kabinesini de ağır biçimde suçlayan raporun, yalnız eski Padişahı ilgilendiren kısmı üzerinde durmuştur.

İlk sözü Şeyhülislâm Sahip Molla almış ve şunları söylemiştir.

“Abdülhamit’in en büyük zulüm ve düşmanlığına uğrayan benim. Fakat 30 bu kadar yıl Saltanat ve Hilâfet makamında bulunan bir zatın, şer’i fetva ile ve erbâb-ı hal ve akdin (devlet işlerinin görülmesi, yürütülmesi ve sonuçlandırılması ile görevli kimselerin) reyi ile tahttan indirildikten sonra, hakkında yapılacak bir muamele tasavvur edemem.”

Adliye Nâzırı Necmettin Molla da aynı yönde konuşmuştur. Bunun üzerine Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa konuşmuştur:

“Raporun resmî bir tezkere ile gönderilmeyip Harbiye Nâzırı tarafından Heyette okunmak üzere hususî surette elden reylerine iştirak edeceklerinden emin bulunduğunu söyleyerek müzakereye son verdi. Raporu da Harbiye Nazırına iade etti.”

Abdülhamit’in yargılanması sorunu böylece kapanmış oldu. (6)

Devam edecek…

-Orgeneral İzzettin Çalışlar, 31 Mart olayını anlatmaktadır…

Resim; www.answers.com – 220 × 278 – Search by image

Açıklamalar;

(*) Rıza Tevfik Bölükbaşı (1869-1949, İstanbul) Türk şâir, filozof ve devlet adamı.”

(**) Abdülhamid’in Kurtlarla dansı (1), Mustafa Armağan

Kaynaklar;

(1) “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İktidar Oyunu” Avni Özgürel. Sahife; 148

(2) A.g.e.

(3) A.g.e.

(4) “Devlet ve Kimlik”, Aytunç Altındal, Sahife.96-2

(5) Mehmet ö. Alkan, “Modernization from Empire to Republic and education in the process of nationalism”, Editör: Kemal H. Karpat, Ottoman Past and Today’s Turkey, Brill 2000, s. 124 vd. Ayrıca bkz. Aynı yazar, “Osmanlı İmparatorluğu’nda modernleşme ve eğitim”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 12, 2008, s. 9-84. (Alıntı; Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı (2) Mustafa Armağan)

(6) “31 MARTTA YABANCI PARMAĞI”, DOĞAN AVCIOGLU, Birinci Basım Temmuz 1969, S.140 (Yazıdaki vurgulamalar tarafımdan yapılmıştır. Canmehmet)

“Resmi Tarih” dosyasını açıyoruz. İşte Osmanlıyı yok eden “31 Mart Vakası” gerçeği (2)

Resmin yorumunu okuanların basiretine bırakıyoruz. Hintliler, "Herkesin gerçeği bilgisi derecesindedir" der.

Resmin yorumunu okuyanların basiretine bırakıyoruz. Hintliler, “Herkesin gerçeği bilgisi derecesindedir” der.

 

Fransız, Rus ve Osmanlı Masonlarının (sermaye ile mason subayların) çalışmalarını öğrenmeden ulaşılan sonuç bugüne kadar hep kafaları karıştırmıştır. “31 Mart Vakası” zincirin sondan bir önceki halkasıdır. Büyük bir planın parçasıdır.

31 Mart Vakası”nı;  Ki; Sultan 2. Abdülhamid’in bir Yahudi tarafından tahtan indirilmesi operasyonu’dur.

-Fransız, Rus, İngiliz, Alman ve ABD Devlet politikalarını;

-Siyonistleri, (Siyonizm ve onları kullanan anlayışı);

Jön Türkler’in ortaya çıkışlarını, sırası ile, İttihat ve Terakki, Müdafaa-i Hukuk ve Milliyetçi anlayışa dönüşümlerini de eklemeden, batının bu anlayışları neden can havli ile (günümüzde dahi) desteklediklerini de değerlendirmeden;

İslam’dan alınan rövanşı, (Müslüman Türkler’den-Osmanlılardan, İstanbul ve Atina’nın fethi’nin hesabının sorulması) düşüncesiyle de ilişkilendirmenden çözmeye çalışmak, üzerinde yüzen kayıkla bir okyanusu anlamaya çalışmak gibidir.

Biraz ağzımızı tatlandıralım!

-“…Fransa’da Masonlar III. Cumhuriyet’te tam dokuz bakanlığı almışlardı. O dönemin Fransa’sında 28 milyon kişi yaşıyordu ve çoğu Paris’te olan 1500 Locada kayıtlı 30000 Mason vardı ve bunları %28’i ordu içindeki üst rütbeli subaylardan oluşuyordu. Bu dönemde Fransa’da yürürlüğe konulan slogan şöyleydi’ ‘Fransa’yı Cumhuriyet yapın, Cumhuriyeti de Laikleştirin”. Bu fikir Türkiye’de de yürürlüğe konulmuştur. Yeni Türkiye Cumhuriyetleştirilmiş, Cumhuriyet de Laikleştirilmiştir. Fransa ile aramızdaki benzerlik bundan ibarettir.(1)

-“…İşte bu çalkantılı dönemde Rusya’daki gizli Mason Localarının en büyük ve en etkilisi olan ASTREA Locası’nın üstatlarından biri Pavel Ivanovich Pestel (1793-1826) Yahudilik Sorunu’nun Kökten (Fundemental) çözümü adlı bir rapor yazdı. Pestel, albaydı ve 2. Ordu Komutanı Mason Ustadı Kont Witgenstein’in I. yaveriydi. Locası’nın isteği üzerine Çarlık Rusya’sının ilk GİZLİ ANAYASASINI hazırlamıştı. Yahudilik Sorunu işte bu ANAYASA’NIN bir maddesiydi. Bu gizli ANAYASA, Rusya’da Çarlık rejimine son vermeyi ve Cumhuriyet ilan etmeyi öngörüyordu. Pestel’in ANAYASA’sını hayata geçirmek için 1825’te düzenlenen ‘Decembrist” darbesi başarısız oldu ve 121 kişi yargılandı ve bazıları idama mahkûm edildi. Çar I. Nicolas, Pestel’lin iple idamını kurşuna dizilerek idam hükmüne çevirdi.

Pestel Anayasa’sında, “Tüm Avrupa ve Rus Yahudileri, Madagaskar’a değil, Osmanlı’nın Filistin’ine tehcir edilmesi gerektiğini dile getiren ilk Mason’dur.

Pestel Anayasa’sında,

-“Tüm Avrupa ve Rus Yahudileri, Onlara bunca zamandır hoşgörü gösteren Osmanlı İmparatorluğu’nun Filistin topraklarına TEHCİR edilmelidirler. Burada ilerde bir DEVLET kursunlar ve böylece Avrupa ve Rusya Yahudilerden ARINDIRILMIŞ olur”

diye yazmıştır. Bu plan ilkin İsveç Localarından olan “Üç Erdem”, “Seçkin, Michael” ve “Jordon/Ürdün” localarında okundu ve kabul edildi. Bu Localar, 1819’da St. Petersburg’da özel bir “Filistin Locası” (Lozha Palestiny) kurdular. Bu Loca, Ana Loca olan ASTREA’ya bağlıydı ve üstadı da Ivan Nikoleyevich Khotidintsev (1785-1863) idi.

Böylelikle ilkin Rusya’dan, sonra da sırasıyla; İsveç, Hollanda, Polonya, Fransa, İngiltere ve Almanya’dan Osmanlı İmparatorluğu’nun Filistin topraklarına Avrupa ülkelerinin Mason Localarınca desteklendi ve masrafları da Masonların yönettiği Rus-Amerikan Ticaret Örgütü tarafından karşılandı.

Bu ticaret örgütü gerçekte Rusya’daki Masonluğun gizli karargâhlarından biriydi. En üstten en alt memuruna kadar tamamı Mason kadrosuydu. Bunların arasında Baron Vladimir, Amiral N. Mordinov (1754-1845) ve Kondrati’ Ryleev ile Ivan Gorbacevsky sayılabilir. (2)

-“…Sözün özü: 19 yüzyılın ortalarına değin “Theocide” olarak nitelendirilen Yahudilerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları içinde yer alan Filistin’e Hristiyan Avrupa’dan topluca atılarak gönderilmeleri TEHCİR) fikri tarihte ilk kez Rusya’da ve orada etkili olan Mason Localarında kararlaştırılmış ve daha sonra İngiliz, Fransız, İsveç, Avusturya ve Alman Mason Locaları’nda kabul edilerek uygulamaya konulmuştur, diyorum.

Yahudilerin Avrupa’dan atılarak topluca Filistin’deki Müslüman (Dar-ul-İslam) topraklarına yerleştirilmesi, bu nedenledir ki, bir MASONİK Plan’dır. Siyonistlerin kendi fikri değildir. Öylesine değildir ki, ünlü Siyonistlerin kendi fikri değildir. Öylesine değildir ki, ünlü Siyonist Herzl’in oğlu Hans Herzl, İsrail vatandaşı olmayı reddederek intihar etmiştir. Bu planın en güçlü destekçisi ise, Rusya’da faaliyet gösteren Rus-Amerikan Ticaret Odası olmuştur.

Osmanlı Devleti’nde ilk Siyonist örgütlenme 1908 Meşrutiyet olayından hemen sonra 1909’da “Maskala” adlı bir gizli örgütlenmeye başlamıştır. Bu gizli Masonik bir gizli örgütlenmeye başlamıştır. Bu gizli Masonik örgütlenmeyi başlatan kişi Victor Jacobson (1869-1935) adlı Rusya’daki isveç Masonluğu’nu işleyen Uranis Locası Üyesi bir Yahudiydi. Ve hayret ama gerçektir ki, Jacobson, Osmanlı’nın başkentinde Rus geleneğine uygun örgütlenme yapmıştı.

Jacobson, şu işe bakın ki, Rusya ve İngiltere ile Osmanlı (Levant) ticaretini düzenleyen ve Galata Bankerlerinin döviz/faiz transferlerini gerçekleştiren AngloLevantine Banking Company’nin müdürü olarak İstanbul’da yaşamıştı. Rus Yahudi’si Jacobson, Filistin’e göç, daha sonra tehcir fikrinin en ateşli savunucularındandı…”(3)

*

Yazılanlardan anlaşılan;

– (Bugünkü manada) “Cumhuriyet” anlayışının fitili, Fransa’da Masonlar (Daha doğrusu büyük sermaye) tarafından ateşlendiğidir.

-Masonlar’ın bu işte, (ülke yönetimini ele geçirmelerinde) Cumhuriyet kurmalarında en büyük yardımcıları mason yaptıkları askerlerdir.

-Fransa, Rusya ve Osmanlı’daki hareketlenmelerin arkasında Fransa (İhtilal anlayışı) vardır. Açık ifadesi ile, Ülke yönetiminden soyluların geri plana çekilerek “elitler’i dümenin başına geçirme operasyonu” Fransa’dan yönetilmektedir.

Burada sözü Rus Çarı’na bırakıyoruz.

..Alexander’ı (*) hareket etmekten alakoyan şey, herşeyden önce Avrupa’da istikrarın ve barışın korunması gerektiğine duyduğu inançtı. Babıâli ile savaş ne kadar haklı olursa olsun, meşru hükümdarlarına karşı isyancıları destekler bir savaş olacak, 1814-1815 yılları arasında Avrupa’da kurulan kırılgan, muhafazakâr düzeni ölümcül bir biçimde zayıflatacak, merkezi Fransa’da olan düzen karşıtı, devrimci güçlerin bir kere daha kıtayı silip süpürmesine izin verecekti. 1821 Ağustos’unda Capodistrias’a “Osmanlılara savaşla cevap verirsek, Paris yönetim komitesi zafere ulaşmış olacak ve sonunda hiçbir hükümet ayakta kalamayacak. Düzen düşmanlarına boş bir alan bırakmak niyetini taşımıyorum. Bedeli ne olursa olsun Osmanlılarla savaştan kaçınmanın yollarını bulmalıyız” diye yazmıştı. s.80 a (4)

“Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu.”

Bu ifadeler;

İleride, Osmanlı Devleti yerine kurulacak Cumhuriyet yönetimi’ne giden yolu açan Jön Türklerin, Paris’te hayat bulmaları ve Fransızların onlara desteklerini,

Rus Çarı’nın,

“Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt…” olduğunun tespiti, bizim yaşadıklarımızın üzerine de ışık tutmaktadır.

Bakalım bu konularda Değerli İlim insanı Prof. Dr. Taha Niyazi Karaca, “Büyük Oyun” isimli eserinde ne demektedir?

…Yabancı gözlemciler Ermeni isyancılarıyla İngilizlerin ilişkilerine dikkat çekmişlerdir. Amerikalı George Hepworth ile Alman Hans Barth bunlardan yalnızca ikisidir. Her iki gözlemci de İngiltere müdahale etmeseydi, Ermeni sorunu gibi bir sorunun asla olmayacağını belirtmektedirler.

Ermeni olaylarında İngiliz politikacıların etkisini gören Sultan II. Abdülhamid (**) İngiltere’yi doğal tehdit olarak kabul etmiştir.

İngiltere’nin Ermeni bağımsızlığını kazanma mücadelesine çeşitli araçlarla cevap vermeye çalışan Sultan II. Abdülhamid, isyanların artması üzerine oluşturduğu Hamidiye Alayları ile Anadolu’nun Balkanlaştırılması sürecini durdurmaya çalıştı. Fakat bu uygulama dış dünyada büyük tepki çektiği için Sultan II. Abdülhamid’e “Ermeni katili”, “Kızıl Sultan” gibi lakaplar takıldı, dergilerde Sultan hakkında karikatürler yayınlandı.

Avrupalıların bu saldırılarına, Ermeni isyancılardan medet uman Osmanlı aydınları da katılmışlardı. Onlarda Ermeni ihtilal birlikleriyle ortaklaşa hareket etme kararı alarak. Sultanı tahtından indirmeye çalıştılar.

İngiltere’nin Ermeni sorununu kullanarak Osmanlı Devleti’ni parçalamayı hedeflemesi ve diğer taraftan da Mısır’ı işgal etmesi Sultan II. Abdülhamid’i büyük bir kıskaç içerisine almıştı.

Aynı zamanda (İngiltere’nin) Gladstone’un bir Haçlı savaşçısı ruhuyla hareket ederek

-Hıristiyan devletlerini biraraya getirmesi ve Büyük Hıristiyan Birliği’ni oluşturmaya çalışması,

Sultan II. Abdülhamid’i karşı atağa geçerek islam Birliği’ni meydana getirmek için harekete geçirmiş olmalıdır. (Sahife;497)

Burada bir ara vermemiz gerekmektedir.

Meraklıları bu tespiti büyük bir ihtimalle başka bir yerde okumamışlardır.

Anlaşılması gereken, O günlere kadar Hilafet kurumu ve Halifeliği devlet yönetimi ile mümkün olduğu kadar ilişkilendirmeyen Osmanlı Devleti’nin,

İngilizlerin “Büyük Hıristiyan ittifakı!” Açıkçası,  yeni “Haçlı Seferleri” karşısında, bir tedbir olarak değerlendirmek durumunda kalmalarıdır.

Bir başka ifade ile, “Cihat!” aslında İslam Devleti’nce değil, (karşılığı Haçlı seferi) Hıristiyanlarca ilan edilmiş olmaktadır.

Bu tespitin, araştırmacılar için bir malzeme olmasını dileyerek kaldığımız yerden devam ediyoruz.

“…İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni uluslararası alanda yalnızlaştırma çabasına Sultan II. Abdülhamid’in verdiği karşılık İslam dünyasını birleştirmekti. İslam birliği politikası doğrultusunda İngiltere’deki Müslüman cemaati kontrol altında tutabilmek için İngiliz kökenli William Abdullah Quillam’ı İngiltere Şeyhülislamı olarak tayin etti.

Fakat Sultanın bu politikası İngiltere tarafından bir tehdit olarak algılandı. İslam ülkelerinde meydana gelen karışıklıkların Sultan II. Abdülhamid’in kışkırtmalarından kaynaklandığı düşüncesi İngiliz devlet adamlarında sabit bir fikir haline geldi.

Bu noktada İslam dünyasının elde tutulması konusunda bir mücadelenin başlamış olduğu da görülmektedir.

İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni yalnızlaştırma ve İslam ülkeleri üzerindeki etkisini azaltmaya yönelik çabaları karşısında Sultan II. Abdülhamid, Almanya ile yakınlaşarak denge politikası takip etmeye başladı. Bu politikada başarılı da oldu.

(İngiltere’nin) Gladstone’un bütün baskılarına rağmen Avrupalı devletlerin Ermeni sorununda ortak hareket edememeleri bu denge politikasının bir sonucuydu.

Gladstone, yaptığı konuşmalarda özellikle Almanya başta olmak üzere Avrupalı devletlerin İngiltere’yi desteklememeleri nedeniyle Osmanlı Devleti’nin baskı altında tutulamadığını dile getiriyordu.

Sultan II. Abdülhamid; tahta geçtiği 1876 yılından tahttan indirildiği 1909 yılına kadar geçen sürede Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü sağlamak için gayret gösterdi. Bunun için de devletin modernleştirilmesiyle ilgilendi. Batılı tarzda okulların açılması ve eğitimin çağın gereklerine uygun hale getirilmesi Sultan II.Abdülhamid’in öncelikleri arasında yer aldı.

Batı tarzı liseler onun eseri oldu. Ülkedeki modernizasyon aynı zamanda ülkenin her bir bölgesine dikilen saat kuleleriyle somutlaştırıldı. Bütün bu çabalar hem Osmanlı toplumunu güçlü kılmaya hem de Gladstone merkezli başlatılan kara propaganda ile Müslümanlara barbar, cahil, medeniyetsiz yargılamalarıyla saldırılmasına cevap niteliği taşıyordu.

Bütün bu çabalara rağmen Osmanlı aydınlarının, Avrupalı devletlerle işbiriiği yapmaları ve Sultan’ı ortak düşman olarak ilan etmeleri, Sultanın 1909 yılında tahttan indirilmesiyle neticelendi.

Elbette ki Osmanlı Devleti’nin yıkılışı birçok etkene bağlıdır. Fakat  İngiltere Başbakanı William Ewart Gladstone’un başlattığı“Türkleri geldikleri yere gönderme” politikasının giderek artan bir “kelebek etkisi” oluşturduğu ve birbirine bağlı sorunların Osmanlı Sultanı’nı çözümsüzlüğün içinde bıraktığı da belirtilmelidir.

(İngiltereyi) Gladstone’u anlamadan 19. Yüzyılı ve sorunlarını anlamak mümkün değildir.

19.Yüzyılı anlamadan da günümüzü ve sorunlarını anlamak imkansızdır.

Çünkü bu yüzyılın sorunları ve politikaları 21. Yüzyılda yaşamaktadır. Bu da bizlere göstermektedir ki, her bir tarihsel olay geçmişten geleceğe akarak devam etmektedir. (5)

Aslında bunu serinin en sonundaki yazıda  sormamız gerekirdi,

-“31 Mart Vakası” bizlere nasıl anlatılmıştır?

-“Efendim, bir irtica olayıdır!”

Hani Şu “Müslim-Fadime Şahin!” gibi mi?

-Allah bildiği gibi yapsın! Ne diyelim…

 

Devam edecek…

-Yapılan kısa girişten sonra, sırası ile;

-“31 MART İRTİCA OLAYI KONUSUNDA SIKIYÖNETİM MAHKEMESİNİN HÜKÜMETE SUNDUĞU RESMÎ RAPOR”

-Arkasından da; Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın kaleminden 31 Mart vakası

-Sonunda da, ilim insanları ile araştırmacıların tespitleri verilecektir.

 

Resim;http://www.cerensansal.com/en-yaratici-manipulasyon-gorsel-ornekleri/manip-zebramakeup/

Açıklamalar;

-(*) Rus Çarı I. Aleksandr (1801–1825 tarihleri arasında Rusya İmparatorluğu’nun imparatoru. “1. (Deli) Petro’nun kurduğu idari düzeni değiştirerek, ülkeyi anayasal monarşiyle yönetmeye başladı. İlk önce, Petro’nun kurduğu Loncaları (Collegium) kaldırıp, yerine bakanlık sistemini getirdi. Ülke, ‘’Guberniya’’ denilen bölgere bölündü. 1810 yılında, arkadaşı Speransky’nin önerisi üzerine, Rus Senato Konsülü ve Rus Parlamentosu açıldı. Senato Konsülü 4 bölümden oluşmaktaydı: Yasama Bölümü, Sivil ve Dini Bölüm, Ekonomi Bölümü, Bilim ve Ticaret Bölümü. Bu yılda, Napolyon Devrim Savaşları’ndan dolayı, reformlar durdurulmak zorunda kaldı…”(Vikipedi)

(**) Sultan 2. Abdülhamid’in tahtan indirilmeden evvel, Ermeniler tarafından bomba ile havaya uçurulması olayı hatırlanmalıdır.

Kaynaklar;

(1) Devlet ve Kimlik, Aytunç Altındal, Sahife; 45

(2) A.g.e. Sahife;51

(3) A.g.e. Sahife;53

(4)Sbornik Imperatorskogo Russkogo Istoricheskogo Obshchestva, III, 269. Çağdaşlarının çoğu Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu. S;105  dip not (Aktaran;“Doğu Sorunu”, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme”, Prof. Matthew Smith Anderson, sahife;80)

(5) Büyük oyun, Prof. Dr. Taha Niyazi Karaca, Sahife;498

 

“Resmi Tarih” dosyasını açıyoruz. Yazılanlara halk hiç inanmadı. İnansaydı, CHP 7/24 iktidardı (1)

Hatırladınız mı? Artık yerli kurgular yetmiyor, bunlar sahibinin sesi, pardon gerçek sahiplerinin görüntüsüdür.

Hatırladınız mı? Artık yerli kurgular yetmiyor, bunlar sahibinin sesi, daha doğrusu gerçek sahiplerinin görüntüsüdür.

 

 

Bu milleti, “Kadim” yapan ortak aklıdır.  Darbecilerin ve medyanın görmemezlik inadının arkasında neyin olduğunu pekâlâ bilir. Değilse, M. Kemal Paşa’nın ifadesiyle (1); “Jandarma, polis ve vali partisi..” nasıl devam ederdi?

“Resmi Tarih” dosyasına, önem sırasında önlerde olduğu için 1909 yılında gerçekleştirilen 31 Mart Vakası” ile başlıyoruz.

Bu konuda okuyanlarda bir tereddüde yer vermemek için (yapılan çarpıtmalara) çok sayıda farklı görüşlere yer verilecek ve karar her zaman olduğu gibi okuyana bırakılacaktır.

*

Neden 1909 Yılı  ve Neden 31 Mart Vakası?

Bu tarihin önemi, Osmanlı hanedanlığının fiilen son bulduğu, doğrusu, “sonlandırıldığı tarih” olmasından gelmektedir.

31 Mart Vakası bu nedenle “Resmi tarih” için çok önemsenmiştir.

31 Mart Vakası Osmanlının Hanedanlığının bitirilmesi için çok ortaklı dış ve  iç (Mason- kimi- Asker) destekle tertip edilmiştir. (2)

Menemen hadisesi” de aynı anlayışın ürünüdür.

31 Mart Vakası ile, askerlere;

Menemen –Kubilay- Hadisesi ’de, hem askerler hem de öğretmenler üzerinden (özellikle anma törenlerinde) topluma mesaj verdirilmesi için kalıcı olarak düşünülmüş tertiplerdendir.

Düzen, asker cephesinde ordu;  öğretmenler cephesinde beyin yıkama yolu ile sürdürülmelidir.

*

Resmi tarihe neden gerek duyulur?

-Yeni bir düzen, kendisini kalıcı kılacak propaganda ve desteğe (çarpıtmalara) ihtiyaç duyacaktır. İlk nedenlerden birisi budur. Bu konuda Sovyetlerin hakkını yememek! gerekir, Yıllarca kendi (aç) halkını ve dünyayı “Süper Devlet!” balonu ile (Amerika ile birlikte) nasıl da aldattılar.

Demir perde kalktığında, ortada sadece açlıktan ölme ve isyan derecesinde bir halk yığını vardır.

-Bir örnekte bizden vermek gerekirse, Neticede ağır yenilgilerle kaybettiğimiz, I.Dünya savaşı’nın Çanakkale zaferleri anlatılır da;

-“..Filistin cephesinde, 19 Eylül 1918’de başlayan İngiliz taarruzu ile Osmanlı paşaları, cephelerini İngilizlere teslim etmişlerdi. Cephenin ve 7. Ordu’nun Kumandanı Mustafa Kemal’di. Kolorduların başında ise ismet (İnönü) ve Ali Fuad (Cebesoy) bulunuyordu. Bu, öyle bir bozgundu ki, ittifak edilen devletlerin hiçbirine haber verilmeden, yalnız Osmanlı-İngiltere arasında, İngilizlerin istediği Rauf başkanlığında, 30 Ekim 1918’ de, Limni Adasında, bir İngiliz gemisinde, Osmanlı’nın sonunu getirecek olan Mondros Antlaşması imzalanıyordu…” (3)

İlginç bir bilgi daha vardır. Teslim belgesini (barış antlaşması!) imzalayan Rauf (Orbay) (*) Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin 3.cü başbakanıdır.

Bunlar anlatılmaz.

*

Bunları yerine ne anlatılır?

-“Almanlar yenildi bizde yenilmiş sayıldık!” Kimsenin aklına sormak nedense gelmez!

-Yahu! Madem kaybetmeyecek konumdasın sen devam etseydin… Etseydin de, Anadolu çanağına sıkıştırılarak, elinde her ne varsa, madenlerin ve petrolün  hepsini birden kaybetmeseydin?

*

Bunlara ileride sıra gelecek. Şimdi girişi dağıtmayalım. Bir de sürprizimiz var!

Şu anda hayatta olan bir General, Sakarya Savaşı’nı kazanan cephedeki komutanı açıklamaktadır? (4)

-Nasıl yani!

-Önce bir ısınalım!

*

Sultan Abdülhamid “Kızıl Sultan” olarak adlandırılır. Gerçeğinde O büyük bir dehadır ve yufka yüreklidir.

-“Yufka yürekli!” olan şu sansürcü, istibdatçı Abdülhamid’ mi?

Açıkladığımızda umarız, bu kanaatinizi muhafaza edersiniz.

-Hiçbir Osmanlı Sultanı, hiçbir zaman “Vatan haini!” olmamıştır. Bu kasıtlı ifade de, Resmi Tarih’in kimilerini kahraman yapabilmek adına uçurulmuş balonlarındandır.

-“Aaa… Olur mu? Sultan Vahdettin İngilizlerin Malaya Savaş gemisi ile kaçtı?”

-Hımmmm…. Vay akılsız (sabık) Sultan Vay! Lüks arabalı feribotlar, gemiler varken neden bir savaş gemisi ile kaçmış?

-Yahu! İşgalciler önce sana bir fırsat verirler mi, sonra işgal altındaki ülkede başka bir gemi olur mu?

-Kırk kere yazdık, Vahdettin Sürgüne gönderilirken, “Sultan” değildir.  “Sultan” sıfatı 16 gün önce kaldırılmıştır.

-Bu da ilginç bir tesadüf olsa gerek. Atatürk’ün cenazesi için de bu Malaya Savaş gemisi görev almıştır.  “…daha sonra başta İngiliz Malaya Zırhlısı olmak üzere bütün savaş gemileri birer birer Yavuz Zırhlısının sağından geçip, geri dönmüşlerdir.” (5)

İngiliz hükümeti’nin, Cenazeye refakat için gönderdiği zırhlı, Vahidettin’i Türkiye topraklarından sürgüne götüren savaş gemisidir. Bu da bir tesadüf müdür?

*

Örneğin, “NUTUK” bir tarih kitabı değildir.  NUTUK, Olayların Mustafa Kemal Paşa gözüyle değerlendirilmesidir.

NUTUK, Gerçeğinde bilinçli olarak gelecek nesillere onun üzerinden mesaj verilmesi için söylenmiştir.

*

“…Resmi tarih, hâkim sınıfların bilinmesini istediği tarihtir. Tarihin, geçmişte yaşanmış olanın iktidar sahiplerinin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanmış versiyonudur. Bu amaçla toplumsal bellek [hafıza-ı enâm] yok edilmek, toplum hafıza kaybına uğratılmak istenir, fakat resmi tarih oluşturmak bir başına amaç değildir. Asıl amaç ‘resmi ideoloji’ oluşturmaktır. Velhasıl, resmi ideoloji oluşturmak için resmi tarih oluşturmak, resmi tarih oluşturmak için de toplumun hafıza kaybına uğratılması, toplumsal belleğin [kolektif hafızanın] yok edilmesi, bozulması, tahrif edilmesi, bugünün egemenlerinin ihtiyacına uygun bir bellek imâl edilmesiyle mümkün oluyor. Resmi tarih, yalan, tahrifat, yok saymaya [occultation], adıyla çağırmamaya, sansür ve otosansüre dayanan bir tarih versiyonudur. Toplumsal bellek, egemen sınıfların ihtiyacına cevap verecek şekilde yeniden kurgulanır. Dolayısıyla genç nesillere öğretilen tarih ‘gerçek tarih’ değil ısmarlama üzerine üretilmiş bir tarih versiyonudur… Bu “uydurulmuş tarih” başta genç nesiller olmak üzere, kitleler tarafından ‘içselleştirildiğinde’ amaç gerçekleşmiş sayılır. Öyleyse bir toplumun hafızasını [belleğini] yok etmeye, değilse bozmaya, hafıza kaybı [amnésie] yaratmaya, tarihi tahrif etmeye kim neden ihtiyaç duyuyor sorusu akla gelir. İktidar olmanın ve iktidarda kalmanın yolu gizlemekten, unutturmaktan, toplumu geçmişine yabancılaştırmaktan, toplumu “tarihsizleştirmekten, kimliksizleştirmekten” geçiyor…” (6)

*

Efendim neymiş?

-“...İktidar olmanın ve iktidarda kalmanın yolu gizlemekten, unutturmaktan, toplumu geçmişine yabancılaştırmaktan, toplumu “tarihsizleştirmekten, kimliksizleştirmekten” geçiyor...”muş…

*

-Bu girişten sonra artık 31 Mart Vakası ile başlayabiliriz.

-İnsan yaşananlar ile yazılalanların farkını öğrendikçe,

-“Bu kadar yalan nasıl bir araya getirilmiş! hayret be birader!” demektedir.

Devam edecek…

 

Resim; blog.radikal.com.tr

Açıklamalar;

(*) Hüseyin Rauf Orbay (1881 – 1964, ) Türk asker, siyasetçi. 1918 Ekim’inde Osmanlı Devleti’nin Bahriye Nazırı olarak görev yapan Orbay, devletin çöküş belgesi olan Mondros Mütarekesi’ni hükûmet adına imzalayan kişidir. Kurtuluş Savaşı sırasında 12 Temmuz 1922-4 Ağustos 1923 tarihleri arasında Türkiye’nin başvekilliğini üstlendi; Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşa’dan sonra Türkiye’nin üçüncü başbakanıdır.

Kaynaklar;

(1) “M. Kemal, Soyak’a ‘hangi fırka kazanıyor’ diye sorar; Soyak ‘tabii bizim fırka Paşam’ cevabını verir; bunun üzerine M. Kemal:-‘Hayır öyle değil, kazanan idare fırkasıdır, çocuk! Yani Jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler, bunu bilesin.’” Geniş bilgi için bakınız;  http://www.canmehmet.com/chp-dosyasini-aciyoruz-iste-mudafaa-i-hukuk-ve-halk-firkasindan-olma-chp-gercegi-7.html

(2) “…Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde, bu çöküş ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, İngiltere’nin İslam’la ilgili rolü açıkça belirlenmiş bulunuyor. Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak- Britanya koruması altına alınmalı ve siyasal varlığı, Avrupa’nın başka saldırılarıyla rahatsız edilmeyecek şekilde resmen garanti edilmelidir…”Wilfred S. Blunt “ İslam’ın Geleceği”, sahife,105;Fazla bilgi için bakınız;  http://www.canmehmet.com/turkiye-korlerinden-degil-koklerinden-beslenerek-tekrar-dunya-devleti-olacaktir-napolyon-neden-muslumanlarin-halifesi-olmak-istedi-son.html#sthash.U0S2rl4J.dpuf

(3) “Osmanlının tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu sahife, 277

(4) “Komutanlar Cephesi” Fikret Bilâ (Hasan Kundakçı,Emekli Korgeneral anlatıyor)

(5)Yazının tamamı için; http://www.isteataturk.com/haber/5002/liderine-aglayan-bir-ulus-ataturkun-ankaradaki-cenaze-toreni

(6)“Resmi Tarih Tartışmaları 2” tanıtımından. Bakınız; http://www.idefix.com/kitap/resmi-tarih-tartismalari-2-kolektif/tanim.asp?sid=ECLNYKDIVT5TQKLH6H64

CHP dosyasını açıyoruz. İşte Müdafaa-i Hukuk ve Halk Fırkası’ndan olma ‘CHP’ gerçeği (7)

Koyun görülen vatandaşın eti, sermayenin, sakatatı bürokrasinin ve derisi de Türk Hava Kurumu'nun

Kimilerince, “Koyun!” görülen vatandaşın eti sermayenin, sakatatı bürokrasinin,  derisi de Türk Hava Kurumu’nun

 

Bu Millet, İstiklal Savaşı’nı, CHP’nin programına değil, kendi değer ve beklentilerine göre yapmıştır. Ancak, açıklandığı üzere CHP, milletin başarısının üzerine oturmuş mu olmaktadır?

Peki, oturmuşsa ne olmuştur?

Millet, başarısını haksız olarak tek başına sahiplenen CHP’ye hiçbir zaman iktidarı teslim etmeyerek onu cezalandırmıştır.

Ve iktidarı hiçbir zaman (bu anlayışı sürdürdüğü sürece) ona teslim etmeyecektir.

Millete verilen, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” sözüne rağmen millet, “Koyun!” yerine koyulmuştur.

Bu kadim millet neticede,  İstiklal Savaşı’nı herhalde, CHP’nin sonradan içini doldurduğu ilkeleri için yapmamış olsa gerek.

“Kemalizm “Milli Mücadele” döneminin ideolojisi değildir

Kemalist ideolojinin temel unsurları olarak görülen ve “altı ok”la sembolize edilen ilkeler; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılâpçılık idi.

Bu ilkeler, resmi eğitim sisteminin yıllar boyunca propaganda ettiği gibi daha “Milli Mücadele” yıllarında benimsenen ya da bu mücadeleye kılavuzluk eden ilkeler olmadığı gibi, TC’nin kuruluşuna damgasını basarak daha baştan resmiyet kazanmış da değillerdi.

Bir başka deyişle, bugün generallerinden profesörlerine tüm Kemalistlerin iddia ettiğinin aksine bu ilkeler “Kurtuluş Savaşının ve TC’nin kuruluş felsefesini” yansıtmıyordu. Nitekim Milli Mücadeleyi yürütüp başarıya ulaştıran ve böylelikle de TC’ye giden yolu açan I. Meclisin yekpare bir felsefesi ya da siyasi anlayışı olmadığı gibi, bu Meclis içerisinde Bolşevizme içten bir sempati duyan küçük bir gruptan, saltanat ve hilafet yanlılarına kadar geniş bir yelpaze mevcuttu…

Sözkonusu ilkeler, Kemalist bürokrasinin öncülük ettiği burjuva dönüşüm sürecinin çeşitli evrelerinde, günün ihtiyaçlarına yanıt olarak pragmatist bir biçimde gündeme getirilmiş, altları farklı dönemlerde farklı şekilde doldurulmuş, adları sonradan konmuş ve resmiyet kazanmışlardı.

1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleriyle, Kürtlerin ayaklanmaları bastırılmış, işçi sınıfının örgütleri dağıtılmış, bununla da yetinilmeyip, burjuva devlet aygıtı içinde ve Milli Mücadeleye önderlik eden kadrolar arasında da kapsamlı bir “temizlik” gerçekleştirilmişti.

Böylelikle CHP’nin tek parti diktatörlüğünün önündeki engeller temizlenmişti.

1927’de CHP’nin II. Kurultayında Mustafa Kemal’in 36,5 saat süren Nutuk’u aslında, Milli Mücadeleyle başlayıp o güne dek uzanan tarihsel sürecin, zafer kazanmışlar tarafından yeniden yazılması ve böylelikle bir mitolojinin de temellerinin atılmasıydı.

Aynı Kurultayda, CHP’nin ilkeleri olarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve halkçılık benimsenmişti.

1931’deki III. CHP Kurultayında ise bunlara laiklik, devletçilik ve devrimcilik de eklendi.

1935’deki IV. Kurultayda ise, parti programına, “Partinin güttüğü bu esaslar Kemalizm prensipleridir” cümlesi eklenerek, “Kemalizm” ifadesine resmiyet kazandırılmıştı.

Sözkonusu ilkeler 1937’de de Anayasaya dâhil edildi…” (1)

**

‘Çocuk, bunlar jandarma, polis partisidir!’

“…Ali Fethi Bey, Mustafa Kemal’in onayıyla, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Bilindiği gibi parti, aynı yıl “emirle” kapandı…. Serbest Fırka’yı kapatan “emir” tam bugünlere kadar yargı ve asker vesayeti olarak iktidarda kaldı

Türkiye, 1927’de tarımsal ürünlerin fiyatlarının düşüşü ile 1929 kriziyle tanışmıştı. Anadolu köylüsü vergi ve tefeci kıskacında can çekişirken, dışarıdan mal talebi ve kredi akışı duran tüccar ve toprak egemenleri de homurdanmaya başlamıştı.

M.Kemal, genel sekreteri Hasan Rıza Soyak’a… “Bunalıyorum çocuk, her taraf derin bir yokluk, maddi perişanlık içinde, her gittiğimiz yerde şikâyet dinliyoruz” derken yüzlerce yıl boynu bükük duran Anadolu köylüsünü pek dert edinmiyordu herhalde…

M. Kemal’i asıl bunaltan şey, sermayeyi yeniden, yeni döneme göre, biçimlendirecek tüccar ve geleceğin sanayicisi olacak alan toprak egemenlerinin isyan etmesiydi.

Bu kesim, İsmet Paşa’nın hükümetinden memnun değildi; iktidarda daha fazla yer isteyen ticaret sermayesi ve toprak egemenleri iktidarın devletçi ve bürokratik yönelimine karşı Anadolu’daki muhalefeti örgütlemeye hazırlanıyordu.

M. Kemal’in en büyük endişesi, köylünün homurtusunun örgütlü bir güce, arkasına feodal beyleri ve ticaret sermayesini alarak dönüşmesiydi.

İşte bundan dolayıdır ki Serbest Fıkra’nın M. Kemal’in emriyle kurulması, iktidarını bugüne değin sürdürecek oligarşinin ilk harcıdır.

Yani M. Kemal, İsmet Paşa’nın aksine, askerin ve bürokrasinin, yerli sermaye güçleri ile uzlaşmasını ve “tarihsel bir blok” kurarak 1929 krizini öyle aşmayı düşüyordu. İsmet Paşa, hükümeti ise İtalya ve Almanya’daki faşist-devletçi egemenliği örnek alıyor ve devletin demir yumruğunun kendi sanayisini yaratacağını düşüyordu.

…SCF’nin üye sayısı, ilk haftada 10 bin ikinci haftada 13 bine ulaşmıştı. SCF, M. Kemal’in onayıyla aynı yıl belediye seçimlerine katıldı. Seçimlerde umulmadık bir başarı elde eden SCF, CHP’ye kök söktürmüştü. SCF yöneticileri seçimlere hile karıştırıldığını iddia ediyorlardı. Yine Hasan Soyak’ın hatıratında şu geçer:

“M. Kemal, Soyak’a ‘hangi fırka kazanıyor’ diye sorar; Soyak ‘tabii bizim fırka Paşam’ cevabını verir; bunun üzerine M. Kemal:

-‘Hayır öyle değil, kazanan idare fırkasıdır, çocuk! Yani Jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler, bunu bilesin.’

…Türkiye, Cumhuriyet’ten hemen sonra kendi dinamikleri ile kapitalizmi ve onun temel sınıflarını, kurumlarını yaratamadı. CHP bir devlet partisi olarak, M. Kemal’in Soyak’a dediği gibi, Jandarma’nın, polisin, bürokrasinin iktidarını ve buna bağlı yağmacı devlet sermayesini yarattı.

Bu kesimin, zorunlu olarak, oligarşi çatısında ticaret sermayesi, eşraf ve feodal beylerle buluşması ancak 1945’ten sonra Amerikan “yeni sömürgeciliği” dönemiyle oldu. Ama 1945’e kadar olan süreçte, devlet bütün ideolojik çatısını oluşturmuştu. Oligarşi, bu ideolojik “Türkçü” çatıda kendini korudu ve var etti.

1960’ların başında ordunun ihsanıyla tekelci sanayi sermayesine dönüşen ticaret burjuvazisi, iç pazarı, ulusal sınırları ve faşizme varan baskıyı istiyordu ki, hem enflasyoncu finansla palazlansın hem de dünyaya satamayacağı her malı yüksek fiyattan iç pazarda satsın.

Türkiye’nin en büyük grupları, 1945’ten sonra, Amerika’nın ihsanı ve asker korumasında devleti ve iç pazarı yağmalayarak “en büyük” oldular.

Tabii onların “koruması” da bu büyük gruplarla yarışacak bir sermaye gücü ile ödüllendirildi: OYAK.

Aslında M. Kemal’in Soyak’a dediği gibi, “çocuk, Jandarma, polis ve vali partisi kazandı…” (2)

Bir blog ortamında anlatacaklarımız ancak, parçalı bulutlu, oto sansürlü ve devede kulak! Misalinde olabilmektedir.

İleride Milletin Hamudu ile yutulan develerini de anlatacağız…

Anlatacağız ki, kimse,  kerameti kendinden menkul görmesin, bu Kadim Milleti, “Koyun!” yerine koymasın, onun haklarının üzerine oturmasın, ona zulmetmesin.

Diyeceksiniz ki,  bu millet haklarının üzerine oturtur mu?

Sizce uygulamaları ile öyle mi gözüküyor?

Anlaşılan siz, eline çakmak yerine pilli fener tutuşturulan Köylü Emmimin ne yaptığını duymamışsınız!

 

Resim;web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1) Yazının tamamı için bakınız;  http://www.marksist.net/ozgur_dogan/kemalizmin_alti_oku_ve_gercekler.htm

(2)Yazının tamamı için bakınız; Cemil Ertem/Taraf;  http://www.taraf.com.tr/cemil-ertem/makale-cocuk-bunlar-jandarma-polis-partisidir.htm