Milli Mücadele gerçeği; “Türkler bizi ‘kirli mendil’ gibi kullandı!”, (4)

SHAKESPEARE: Bütün dünler bugünü aydınlatan fenerlerdir. Anlamı; Dünü karanlık olana aydınlık bir yarın yoktur.

SHAKESPEARE: Bütün dünler bugünü aydınlatan fenerlerdir. Anlamı; Dünü karanlık olana aydınlık bir yarın yoktur.

 

İngiltere ve ABD, I. Dünya Savaşı’nın bitmesine on ay kala Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceği ile ilgili önceden aldıkları kararı değiştirirler. Bu değişikliğin yapılması ve erkenden açıklanmasının arkasında İngiltere vb. ülkelerde yaşayan Müslüman topluluklar, özellikle de ” Hindistanlı Müslümanların tepkisi mi vardı?” Sorusuna cevap aranacaktır.

Aşağıda bu süreçle birlikte, Hintli Müslümanların, ”Türkler bizi, ‘Kirli mendil’ gibi kullandı” sözlerinin arkasında yatan anlayışa da açıklık getirilmektedir.

Bu noktada konuya ve Siyasi Tarihe meraklı olanlar için bir not düşmemiz gerekmektedir.

Yıl 1920, Günlerden 17 Kasım ve yer, Ankara;

Mustafa Kemal Paşa’nın katkısı ve ilgisi ile yayınlanan “Hakimiyet-i Milliye (*) gazetesine bir göz atıyor ve o günü ve içerisinde bulunulan şartları öğrenmeye çalışıyoruz;

-“Şeyh Senusî’nin (**) Ankara’ya geliş haberini veren Hâkimiyet-i Milliye’nin  17 kasım 1920 tarihli nüshasının birinci sayfası neredeyse tamamıyla, emperyalizme karşı ortak mücadele fikri etrafında oluşturulmuştur.

Sağda başyazı sayılabilecek “Mücadelede birlik” başlıklı bir yazı bulunmaktadır. “Suriye’de, –  Irak’da, Anadolu’da düşmanlara karşı şiddetli bir mücadele devam ediyor” cümlesiyle başlayan bu yazının altında “Şeyh Senusî Hazretleri’’nin Ankara’ya ulaştıkları ve istasyonda birçok kişi tarafından karşılandıkları haberi vardır.

Bu yazının yanında, “İstiklâl cidaline (mücadele) kalkan milletler neler yapıyorlar!”  Başlıklı haber-yorum yer almaktadır.

Bu haberin alt başlığı şöyledir:

‘Irak arabları da Türkler ve Suriyeliler gibi İngilizlere karşı mücadele için Necef’de bir hükümet-i müstakile tesis ediyorlar.”

Hâber metninin başlangıcında ise Avrupa zulmünün bütün şark milletlerini uyandırdığı, her tarafta zâlimlere karşı tertibat ve teşkilat yapıldığı, her tarafta zulme isyan eden mazlumların bütün kuvvet ve kudretleriyle zâlimlerle uğraştığı belirtilmektedir.

Bu haberin altında, ‘Bir tezahür” başlığı altında, evvelki gün Ankara’ya gelen Şeyh Senusî’nin öğleden sonra Büyük Meclisi ziyaretleri esnasında, Meclis’de “Necef” de teşekkül eden Irak geçici hükümetinin mektubu okunmakta veİslamların birliği kutsanmaktadır. Oturum kapandıktan sonra Şeyh Senusî kürsüye çıkarak İslam birliği için dua eder.

Ankara yönetiminin organı olan Hâkimiyet-i Milliye’nin bu yayını, Şeyh Senusî’nin nasıl önemsendiğini, yürütülmesi planlanan siyasette ne ölçüde mühim bir rol oynamasının beklendiğini göstermektedir. “(1)

Yukarıdaki özet bilgiden anlaşılan; Dönemin sömürgecilerine (I.Dünya Savaşı’nın Galipleri’ne) karşı sadece Türklerle sınırlı bir direnişin olmadığı, Direnişin, ve benzer hareketlenmelerin Dünyadaki diğer Müslüman Topluluklarında da mevcut olduğu gerçeğidir.

Bu ifade, İleride açıklığa kavuşacak olan durumun da özeti olmaktadır.

Bu doğrultuda, O dönem İngilizlerin sömürgesi olan Hindistan Müslümanların bizlere verdikleri maddi-manevi büyük desteğin arkasında; hem Hilafet Kurumu’na, hem de Halife’ye (Osmanlı Hanedanlığı’na) bağlılıkları, hem de Hilafetin ve Osmanlı Hanedanlığı’nın yaşamasında, özgürlüklerini kazanmaları için yararları vardır.

Dünya siyaseti, İslâm ve Türkiye  

Hilafet ve âlem-i İslâm” başlıkla yazı dönemin siyasetinin anlaşılması bakımından fevkalade önemli unsurlar ihtiva etmektedir. Başlangıçta, o günün önemli dünya meseleleri arasında bulunan, Türkiye’nin mukadderatı, yani Osmanlı Devleti’nin merkez topraklarında müstakil bir devletin varlığı, İstanbul’un bu devletin sınırları içinde kalıp kalmayacağı, hilafet ve saltanatın devam edip etmeyeceği (yani Osmanlı Devleti’nin sürüp sürmeyeceği) tartışmalarının belirleyicisi olarak Hind Müslümanlarının tepki ve teşebbüsleri gösterilmektedir.

Mağlubiyetten sonra aydınlar, hükümetler ve gazeteler milleti esarete sürüklerken, yani gerekli tepki ve direnci gösteremezken, Londra ve Hindistan’da yükselen “İslam sesi” daha önce benzeri görülmeyen bir ciddiyetle bizi savunmakta ve Avrupa’nın muhteris siyasetinden hukukumuzun ve varlığımızın teminini tehdit edici bir dille talep etmektedir.

Burada ifade edilen hususlar, bütün Millî Mücadele boyunca çözümü gündemde olan meselelerdir:

1. Osmanlı vatanının merkez topraklarında müstakil bir devletin varolması,

2. İstanbul’un bu devletin sınırları içinde bulunması ve başkent olması.

3. Hilafet ve saltanatın devamı, yani Osmanlının merkez topraklarında Osmanlı devletinin sürüp sürmeyeceği. Savaşın galipleri, başlangıçta Osmanlı Devleti’nin tamamen parçalanması ve sömürgeleştirilmesi gerektiği fikrindeydiler.

Bu hususta, savaş devam ederken Londra (1915), Sykes-Picot (1916) ve St. Jean Maurienne (1917) andlaşmalariyla gizli mutabakat sağlamışlardı.

Ancak, öncelikle Bolşevik ihtilali, bu görüşün tadil edilmesine sebep oldu.

Rusya, paylaşma anlaşmasının önemli taraflarındandı ve doğu vilayetleri ile, İstanbul onlara vaad edilmişti. Rusya’nın ihtilalle devre dışı kalması yanında, Bolşevikler, 27 Kasım 1917’de Çarlık idaresinin emperyalist devletlerle yaptığı gizli paylaşma anlaşmalarını tanımadıklarını açıkladılar.

3 Aralık 1917’de “Rusya ve şarkın bütün Müslüman emekçilerine beyanname” yayınlandı.

Bu beyanname İngiltere ve emperyalist devletlerin doğu halklarıyla – ilgili kötü niyetlerini ve sırlarını ortaya döküyordu.

Söz konusu beyannamede, Rusya çarlarının Müslümanlara inançlarını, örflerini, âdetlerini ve kültürlerine hiçe sayarak zulmettiği, yeni yönetimin bütün bunları dokunulmaz saydığı belirtildikten sonra, yeni yönetimin İstanbul’un ele geçirilmesi de ilgili gizli anlaşmayı da yırttığı, İstanbul’un Müslümanların elinde kalması gerektiği belirtiliyordu.’ (2)

Bu beyanname İslâm dünyasında ve bilhassa Hindistan’da büyük yankılar yaptı.

Hind Müslümanlarının şiddetli tepkileri, İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin paylaşılması ile ilgili görüşlerini etkiledi.

İngiltere başbakanı Loyt Corc bir ay sonra (5 ocak 1918) İngilizlerin ve müttefiklerinin Türkleri başkentlerinden (İstanbul’dan) ve çoğunluğu Türklerle meskûn olan Trakya ve Anadolu tapraklarından mahrum etmek için savaşmadıklarını açıkladı. (3)

Böylece, Osmanlı’nın merkez topraklarında Türklerin de müstakil devleti olabileceği beyan ediliyordu.

Burada iki nokta öne çıkmaktadır;

-Rusların İhtilal (iç kargaşalıklar) nedeniyle pastadan pay alabileceklerinin belirsizliği nedeniyle, galip devletlerinin oyununu (O aşamada kendilerine yararı olmayacağı için) açıklaması ve bozması;

-İngiltere-Fransa gibi dönemin büyük devletlerinde yaşayan Müslüman topluluklarının direnişleri ve hareketlenmelerinin işgalci devletleri ürkütmeleri.

Bizim de üzerinde sık sık durduğumuz, Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceği ile ilgili olarak; 5 ve 8 Ocak 1918 tarihlerinde, hem İngiltere, hem de Amerika başkentindeki kongrede başkan tarafından açıklanan görüşler, (4) Lozan’da (Antlaşma ile) elde edildiği (iddia edilenlerin) (aslında genel hatları ile,

Lozan’dan -Anlaşmasından-  beş yıl önce –ortaya çıkan şartlar nedeniyle- kararlaştırılmış olduğu, iddiasıdır.

 

Devam edecek…

-Hintli ve diğer Müslüman topluluklarının maddi-manevi destekleri neden unutturulmuştur?

 

Resim; http://www.dunyavegercekler.com/haber/3586-1dunya-savasi39nda-hintli-muslumanlardan-gelen-par.html

Açıklamalar;

(*)Hakimiyet-i Milliye gazetesi;Hakimiyet-i Milliye, Kurtuluş Savaşı sırasında başkanlığını Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi’nin yayın organı olarak 10 Ocak 1920’de Ankara’da yayın hayatına başlayan Türkçe gazetedir…Gazetede Mustafa Kemal Paşa da köşe yazarlığı yapmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın galibiyetle sonuçlanması ve Cumhuriyetin ilanından sonra da Cumhuriyet Halk Fırkası’nın yarı-resmi yayın organı olarak hayatını sürdüren gazete Hakimiyet-i Milliye; 1934 yılında adı Ulus adını almıştır.”(http://tr.wikipedia.org/wiki/Hakimiyet-i_Milliye_%28gazete%29)

(**)Şeyh Ahmed Senusî ve Millî Mücadele; “..Millî Mücadele sırasında îslâm âlemine mücadelenin duyurulmasi ile görevlendirilen, emperyalizme karşı mücadele ile temayüz etmiş bir tarikatın lideri olan Şeyh Ahmedü’ş-Şerif Senusî, dinî nüfuzunu kullanarak Arap ve Kürt aşiret reisleri ile ilişki kurmuş, İngilizlere ve kukla hükümdar Faysal’a karşı Müslümanların Ankara’ya destek vermesi için çalışmıştır.” …Senusîlik, Sidi Muhammed İbn Ali Es-Senusî’nin 19. Yüzyılın ilk yarısında kuzey Afrika’da kurduğu bir tarikattır. Senusî, müntesiplerine ahlâk ve inanç mükemmelliği telkini yanında, Cezayir’de ve Libya’da Fransız istilasına karşı tavrı ile de dikkati çekti… Osmanlı güçleri Libyayı terk ederken. Şeyh Senusî Halife naibi ve Libya valisi olarak tayin edildi. Osmanlı askerleri Libya’yi terkettikten sonra da dağlık arazide düşmana karşı mücadele verdi. 1. Dünya harbi sırasında Mukaddes Cihad ilan edilmesi üzerine, Mısır’daki İngiliz kuvvetlerine karşı savaştı, fakat başarılı olamadı..” (Derin Tarih yayınlarından)

Kaynaklar;

(1) İSTİKLÂL SAVAŞININ ÖRTÜLEN TARİHİ, D. Mehmet Doğan, DÎN ADAMLARI VE ŞEYH SENUSI NASIL ALDATILDI? Sahife, 43 (Derin tarih yayınları tarafından verilen kitaptan)

(2) Beyanname’nin Türkçe metni için bkz. Setefanos Yerasimos: Türk Sovyet ilişkileri. İstanbul, 1979, sf. 35-37 (A.g.e.“Derin Tarih” alıntısı)

(3) D.Mehmet Doğan: Türkiye’de Darbeler Müdahaleler ve Siyasî Sistem. 4.bs. İstanbul 2005, sf. 51-52 (A.g.e, Derin Tarih’ten)

(4) Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/milli-mucadele-gercegi-araplar-mi-bizi-arkadan-mi-vurdu-biz-mi-onlari-yari-yolda-1.html

 

Milli Mücadele gerçeği; Kimler, “Türkler bizi ‘kirli mendil’ gibi kullandı”, dediler (3)

GEÇMİŞ

Osmanlının, oya gibi işlenen uzun vadeli Şark Meselesi planı ile yıkılmasından sonra, “Yalnızlaştırılması da bu oyunun bir parçası mıdır? Şimdi bu iddia sorgulanacaktır.

Birinci Dünya Savaşı’nın resmi olarak bitirilmesine daha 10 ay gibi uzun bir süre olmasına rağmen, 5 ve 8 Ocak 1918’de, Hem İngiltere, hem de Amerikan başkentlerine ve en yetkili ağızlardan aşağıdaki açıklamanın yapılması ne anlama gelmektedir.

Bunlar (kimilerinin işine gelmediği için bugüne kadar ne sorgulanmış, ne de üzerinde durulmuştur.

Bu ifadeler gerçeğinde, (Ortada henüz ne bir Milli Mücadele, ne de benzeri bir hareket olmamasına rağmen) Beş yıl sonra imzalanacak (24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşması’na nasıl zemin hazırlamıştır?

İngiltere Başbakanı’nın açıklamanın içeriği neydi? (1)

“Türkiye’yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz. Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyla, başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz…

Dönemin Büyük Devleti’nin temsilcisi Başbakan ne demektedir;

Türklerin yoğun olduğu, “Trakya ve Küçük Asya (Anadolu) Türklere bırakılacak ve boğazlar trafiğe açılacak.”

-Bu ifadeden beş yıl sonra imzalanan (ve “Zafer!” olarak sunulan) Lozan Antlaşması’nın içeriğine bakıldığında ne görülmektedir?

-Bunu çok sık tekrar ettiğimiz için bir kez daha tekrar etmeyecek, meraklılarının gerçeği kendi gözleri ile görmeleri için, web ortamındai “bir tık ötede” ulaşabilecekleri Lozan Antlaşması’na bakmalarını önereceğiz.

Peki, Ne oldu da, “Ham yapılacak!” Osmanlı’dan (hangi anlaşmalarla ve şartlarla) “Yeni bir –Laik, Cumhuriyet yönetimine sahip–  Bir Türk Devleti’nin kurulmasına izin verildi?

İşte bugüne kadar hiç anlatılmayan veya anlatılması istenmeyen konu da budur.

Şimdi bu –geri dönüş- olayın (galiplerin-işgalcilerin strateji değişikliğinin) perde arkası aydınlatılacaktır.

 

Devam edecek;

– “…Muhammed Ali Türkiye’ye gönderilmek üzere toplanan ve 1.500.000 sterlin tutarında olduğu söylenen bağışla kalakaldı. Haber inanılmazdır, bu yüzden İngiliz propagandası olması ihtimal dışı değildir. Hilafetin kaldırılması haberi teyid edilince Aligarh Camiinde Türklerin kendilerini ‘kirli mendil” gibi kullandıklarını söyleyerek, üzüntüsünü ifade eder…”

 

Meraklılarına; Sayın Ahmet Elden’in, İlk bölümde yayınlanan yorumuna verdiğimiz, “yazının kaynakları” ile ilgili gerçek olmayan iddialarının cevabı (1) ve (2) sayılı cevaplarla çok net olarak açıklanmıştır.  Bu cevaplarımız yayına alındığında yazılarımızın saygın çevrelerce neden “kaynak” olarak kullanıldığı bir kez daha anlaşılacaktır.

 

Resim; Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar;

(1) kaynaklara ve daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/milli-mucadele-gercegi-araplar-mi-bizi-arkadan-mi-vurdu-biz-mi-onlari-yari-yolda-1.html

 

Milli Mücadele gerçeği; “Araplar bizi arkadan vurdular!” İddiası görüleceği gibi boştur. (2)

arih, bir Deniz misalidir, zamanı geldiğinde içerisindekileri sahile getirir.

Tarih, bir Deniz misalidir, zamanı geldiğinde içerisindekileri sahile getirir.

 

Milli Mücadele’de bir başarı elde edilmişse bu sadece Türkler, Kürtler, Araplar’a değil, tüm İslam Âlemi’ne aittir. Bu gerçeğin üzeri, başarıyı, “Tek kişi”ye indirgemek amacı ile olsa gerek, örtülmüş ve zaman içerisinde unutturularak, bu uğurda; can, kan ve mal vermiş nice Müslümanlar küstürülmekle kalmamış, yaşadıkları büyük hayal kırıklığı ile, İslam Alemi’ni Türklerden uzaklaştırmış ve Türkler uzun süreli bir yalnızlığa itilmiştir.

Araplar ve İhanet eden (Haşimi Aşireti lideri) Mekke Şerifi Hüseyin’de gerçek nedir?

Arap Nüfusu Ortadoğu’da, 260 milyon, “İhanet ettiler!” denilen Mekke Şerifi’nin (Haşimi) Aşireti kaç bin kişidir?

“Araplar Osmanlıya ihanet etti!” iddiasının arkasını tarihimizde dolduracak (bilinen) bir olay yoktur.

Şimdi bu çok maksatlı ve hala kasıtlı olarak (kimi) iç-dış medyada 7/24 işlenen iddia, tüm boyutları ve mümkün olduğu ölçüde çeşitli kaynaklardan farklı görüşlerle ortaya konulmaya çalışılacak, karar her zaman olduğu gibi okuyanlara ve basiretlerine bırakılacaktır.

Araplar Osmanlı’ya ihanet etti mi?

-Bu iddia ile;“260 milyonluk tahmini nüfusu ile Orta Doğu’nun en kalabalık (Arap) halkına, Akdeniz’in güneyinde Afrika’da Büyük Sahra ve Sudan’a, doğusunda Irak’a ve Arap Yarımadası‘na kadar uzanan bir coğrafyada yaşayanlara netice de Tüm Araplara (hatta tüm İslam Âlemi’ni de suçlayarak) bir bütüne maletmek ne kadar doğrudur?

Bunlarla beraber;

-İttihat Terakki Cemiyeti’nin, (Bünyesinde onlarca farklı topluluğu barındıran bir İmparatorluk’ta)  “Türkçülük”, (*) Türk Milliyetçiliği anlayışını uygulamaya koymaları ve bunun (Diğer toplumlarda da “Milliyetçilik anlayışı”nı körüklemesi ile) ters tepmesini;

-İttihatçı Hükümet’in, (Cemal Paşa’nın), Arap Aydınlarına olan katı (Arap aydınlarını Suriye ve Lübnan meydanlarında astırması vb) davranışlarını,

-İttihatçıların, I.ci Dünya Savaşı’na Almanların yanında (zorlama ve oyunlarla) girmelerini ve “Cihat ilanı”nın, Bir Hristiyan Devleti’nin ( Almanların) lehine olduğunu (hatta Halifenin İttihatçıların esiri olduğu) propagandaları ile İslam Alemi’nin kafasının karıştırılmasını da dikkate almadan, (Ve o günün iddiası ilginçtir; Son Sultan Vahdettin ve Son Halife Abdülmecid yurt dışına sürgün edilerek doğrulanmıştır.)

-İngiltere’nin, “Mekke Emiri Hüseyin bin Ali’nin önderliğinde Vahhabi Arapları kışkırtmaları ile ayaklandırmasını, “Arabistanlı Lawrence” gibi İngiliz casuslarının oya gibi işlenmiş planlarını, İttihat ve Terakki’nin deneyimsizliklerinden kaynaklanan hatalı yönetim anlayışlarını,

-“Vahhabi Mezhebi’nin Osmanlı ile olan geçmişleri ve sürtüşmeleri” de dikkate alındığında ve bu iddiayı, Erken Cumhuriyet Dönemi’nde hatta günümüzde de devam ettirilmesinin “bir amaca yönelik!” olduğuna dair “güçlü işaretler” ile birlikte görmek ve değerlendirmek herhalde yanlış olmayacaktır.

Ve uluslararası kabule dayalı bir tarihi belge;

-“…30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece (İhanet eden Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu) Emîr Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal, Fransa’nın muhalefetine rağmen İngiltere’nin desteğiyle Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na katıldı. Fakat kendisi Araplar adına katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi.. “(daha fazlası için bakınız; http://www.diyanetislamansiklopedisi.com/hasimiler/)

-Yukarıda, Uluslararası toplantıda belirtildiği gibi, (Mekke şerifi Hüseyin’in oğlu) Emir Faysal’ın, Arapların değil, Sedece “Hicaz Temsilcisi” olduğuna işaret edilmiştir.

– Neticede, 260 Milyonluk bir Nüfusa ait (Mekke’yi de kapsayan geniş bölgedeki çok sayıda Arap Aşiretlerinin içerisinde belki de sadece Haşimi’lerin (**) (Aşiret) lideri ve Mekke Şerifi Hüseyin’in İngilizlerin tertibi ile yaptığı ihaneti, Tüm İslam Alemi’ne özellikle de Araplara mal etmek bir boş iddia değil midir?

 

Devam edecek;

-Şimdi yukarıda sayılan olayları ve arka planını anlamak için biraz açalım;

 

Resim; web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklamalar;

(*) Türkçülük, Turancılık, Pan-Türkizm, Türk halklarının özgürlüğünü ve birliğini savunan kültürel, ilmî, felsefî ve siyasî görüş. Turancılık ise tüm Ural-Altay kavimlerinin kültürel, toplumsal ve siyasi birliğini savunan görüştür. (http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BCk)

(**) Haşimiler; Hz. Hasan’ın soyundan gelen Mekke emîrleriyle Hicaz, Suriye, Irak ve Ürdün krallık aileleri. X. yüzyıldan XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar (1924) Mekke’nin yönetimini elinde bulunduran emîrlerle I. Dünya Savaşı’ndan sonra bir müddet Hicaz, Suriye, Irak ve halen Ürdün’de hüküm süren kralların mensup olduğu ailenin adıdır. Bu ülkelerdeki devletler Hâşimî Krallığı adıyla tanınmıştır. Aile adını Hz. Peygamber’in büyük dedesi Hâşim b. Abdümenâf’a nisbetle almıştır. Resûl-i Ekrem’in torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soylarından gelen şerif ve seyyidlerin Hicaz’da eskiden beri büyük nüfuzları bulunuyordu ve Mekke’nin idaresi bazı fâsılalarla da olsa uzun süre onların yönetiminde kalmıştı. Nihayet Hz. Hasan’ın soyundan gelen sülâle, 916-950 yılları arasında Karmatîler’in sürdürdükleri baskınlar ve sonunda Mekke’yi istilâları ile ortaya çıkan krizden faydalanarak gücünü arttırdı ve onların bölgeden çekilmeleriyle burayı idaresi altına aldı..

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece Emîr Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal, Fransa’nın muhalefetine rağmen İngiltere’nin desteğiyle Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na katıldı. Fakat kendisi Araplar adına katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi. Paris Barış Konferansı’ndan Suriye’nin geleceği hakkında sağlıklı bir karar çıkmadığı gibi İngiltere ile Fransa da karşı karşıya geldi. İki devletin yaptığı çetin müzakereler neticesinde Suriye Fransa’ya bırakıldı. Emîr Faysal Ocak 1920 ortalarında Suriye’ye döndü ve aynı yılın mart ayında toplanan eşraf kongresinde Filistin ve Lübnan’ı da içine almak suretiyle “büyük Suriye kralı” ilân edildi. Ancak bu durum, 1920 Nisanında toplanan San-Remo Konferansı’nda reddedilerek daha önce yapılan gizli anlaşmalar gereği Suriye ve Lübnan Fransız mandasına bırakıldı. İki taraf arasında 24 Temmuz’da cereyan eden Meyselûn Savaşı’nın ardından Fransızlar Şam’ı işgal edip Suriye’deki Hâşimî krallığına son verdiler.”
Daha fazlası için bakınız; http://www.diyanetislamansiklopedisi.com/hasimiler/

Milli Mücadele gerçeği; Araplar mı bizi arkadan mı vurdu biz mi onları yarı yolda…(1)

 

Tarih, (ders alındığı sürece) aydınlık yarınların hazırlayıcısıdır.

Tarih, (ders alındığı sürece) aydınlık yarınların hazırlayıcısıdır.

 

Kazım Karabekir Paşa’nın Mustafa Kemal ve Hilafet ile ilgili çarpıcı bir tespiti ile başlarken, bu dizi bittiğinde görülecek olan şudur; Milli Mücadele’nin (Roman anlayışı) Resmi tarih anlatımı ile nerede ise bir ilgisi yoktur. Mücadeleye katkı sağlayanların ve yaşananların üzeri koyu bir sis perdesi ile örtülmüştür.

Bizler bu (gerçek olmayan) Tarih anlayışı ile ne kendimize doğru bir gelecek kurabiliriz, ne de bu coğrafyada uzun ömürlü ve (tam) bağımsız yaşayabiliriz.

Dünyanın geldiği noktada, (İşgalci) sömürge ve sömürgecilik anlayışı yerini, (Masraf ederek) savaşarak değil (yerinde) ürettirerek (sömürge ülkeleri ile yapılan anlaşmalarla “çevresini, hammaddesini, emeğini” kullanarak)  kazanmaktır.

İnsanlar, düşünerek, şartlarının- konumlarının farkında olabilen varlıklardır.

Birinci Dünya Savaşı, resmi olarak 12 Kasım 1918’de sonlandırılmıştır.

Ancak, bu savaştan mağlup olarak çıkacak Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili alınacak kararlar, savaşın bitmesine yaklaşık on ay evvel,

-5 Ocak 1918’ de, dönemin Büyük Devletleri’nden İngiltere’nin Başbakanı Lloyd George tarafından,  İşçi Sendikaları Kongresinde;

-8 Ocak 1918’de ise, Amerika Birleşik Devletleri başkanı Woodrow Wilson tarafından Kongre’de yaptığı (ileride Wilson ilkeleri olarak anılacak) konuşmasında (Amerika Birleşik Devletleri’nin, I. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmasını istediği  “Yeni Dünya Düzeni” ile ilişkin görüşleri arasında yine çok açık olarak ifade edilir.

Savaş henüz bitmeden, Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceği ile ilgili, 5 ve 8 Ocak 1918’de İngiltere ve ABD Başkentlerinde açıklananlar nelerdir?

-Birinci Dünya Savaşı resmi olarak, 12 Kasım 1918’de sonlandırılmıştır.  Ancak, bundan yaklaşık olarak 10 ay önce; İngiltere ve ABD’de “Yeni Dünya Düzeni” ile  ilgili çok önemli açıklamalarda bulunurlar. İngiltere Başbakan Lloyd George, 5 Ocak 1918’ deki, İşçi Sendikaları Kongresinde;

-“..Türkiye’yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz. Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyla, başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz…

Bu tarihten üç gün sonra, 8 Ocak 1918’de, ABD Başkanı  Wilson;

-“…Osmanlı Devleti’nin Türk olan kısımlarında egemenliği sağlanacak, Türk olmayan milletlere kendi geleceklerini tayin hakkı tanınacak, Boğazlar uluslararası trafiğe açık olacak ve uluslararası denetim altında tutulacak.”(1) der.

Bu noktada bir soru sorarak Kazım Karabekir Paşa’ya kulak verelim;

Kâzım Karabekir’e göre, Halife olmayı arzu eden ve her yerde ona göre konuşmalar yapan M.Kemal Paşa, bu sırada Ankara’dan Meclis İkinci Reisi Ali Fuad Paşa’nın gönderdiği, Gazi’nin geçen yıl millete verdiği söz mucibince bir tarafa çekilmesi şartıyla kendisine bir saray ve ayda onbin lira tahsisat verilmesi hakkındaki takrir (önerge) ile ilgili şifreli telgrafı ile dir.

Hilafeti uhdesine almayı umarken bu tavsiye ona pek acı gelmiştir.

Karabekir, “Hilafet ve saltanatı almak için koyu bir mümin çehresiyle minberlere kadar çıkıp, hutbeler okumak, Muvaffak olamayınca bizzat medh ve sena edilen mukaddesata dil uzatmak ve bunları alt-üst etmek üzere bir tek adamlığa çıkmak gibi iki tehlikeli ifratın birinden diğerine atlamak, herkesin yapabileceği bir iş değildi. Fakat bu felaha doğru bir gidiş ‘de sayılmazdı. Mustafa Kemal Paşanın çıkamadığı bu makamı yıkmak kararını vermiş ve fiiliyata da geçmiş olduğuna şüphem kalmadı’ der (2-3)

Bu noktada iki önemli konuyu ileride açmak üzere not edersek;

-Birincisi; Kazım Karabekir Paşa’ya ve o günün olaylarına göre, “Hilafeti Mustafa Kemal Paşa kaldırdı” görüşü tartışmalıdır.  Nedeni, İngiliz Diplomat Wilfred S. Blunt tarafından 1882’de Kahire yazılan “İslam’ın Geleceği” isimli eserinde açıklanmış olmasıdır. (4)

-İkincisi; İngiltere başbakanı tarafından 5 Ocak 1918’de açıklanan;

-“…başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz…

İfadesi de (O günün şartları için söylenmiş olmasıdır.) Nedeni;

“…Osmanlının merkez topraklarında yer alacak devletin İstanbul’u bünyesinde bulundurup bulundurmayacağı ve İstanbul’un statüsü de tartışılmıştır. İstanbulsuz ve küçük bir devlet batılılara daha uygun düşmektedir. Hind müslümanlarının bu konuda da talepleri olmuştur. İstanbul’un merkez devletin arazisinde bulunmaması onun gücünü zaafa uğratabileceği gibi, devletin sürekliliğini de haleldar edecektir.

Îngiltere başbakanının açıklamasında, Türklerin İstanbul’dan mahrum edilmeyeceği belirtilmekle birlikte, İstanbul’un bu devletin sınırları içinde bulunsa bile, başkent olmaması, Anadolu’da Bursa veya Ankara’nın başkent yapılması görüşü İngiltere Hariciye Nazırı Lord Kurzon (5) tarafından ifade edilmiştir. (6)

Görüldüğü gibi, çok önceden planlanan düşünceler, süreç içerisinde ve ancak, olaylar ve şartlar olgunlaştığında, yaldızlı (aldatıcı) söylemler yerini acı-gerçek (düşüncelere)  uygulamalara bırakmıştır.

Bunun en çarpıcı örneği Mustafa Kemal Paşa’nın, Hanedanlık ve Hilafet konusundaki uygulamalarıdır.

Yeni Devlet’in kurulması ve yönetiminin, kendi ve ekibinin kontrolüne geçesiye kadar, Mustafa Kemal Paşa, Hanedanlığın ve Hilafetin korunmasında en büyük savunucu-destekçi ve teminatı olmasıdır.

 

Devam edecek…

Araplar mı bizi hayal kırıklığına uğrattı biz mi Arapları ( Veya Tüm İslam Alemini?) yarı yolda bıraktık?

 

Resim; http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/erdogan-secilirse-frak-giymeyecek-haberi-95197

Kaynaklar;

(1) Kaynaklar  ve daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-yeni-devlet-olusumuna-hangi-anlayisla-ve-ne-zaman-dahil-oldular-7.html

(2) Kâzım Karabekir Paşaların Kavgası. (Yayına haz. İsmet Bozdağ) İstanbul 1991. Sf. 204,206

(3) “Derin Tarih” Dergisi yayınlarından; İSTİKLÂL SAVAŞININ ÖRTÜLEN TARİHİ, D. Mehmet Doğan, DÎN ADAMLARI VE ŞEYH SENUSI NASIL ALDATILDI? (Alıntı, (2) bu esere aittir)

(4) Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız;http://www.canmehmet.com/turkiye-korlerinden-degil-koklerinden-beslenerek-tekrar-dunya-devleti-olacaktir-napolyon-neden-muslumanlarin-halifesi-olmak-istedi-son.html

(5) Lord Kürzon (Lord George Curzon, 1859-1925) Birinci Dünya Harbi’nin ikinci döneminde İngiltere Hariciye nazırı. 1922’de Loyt Corc’un başbakanlıktan istifasına rağmen, yeni kabinede görevine devam etti, Lozan Konferansı’nda tayin edici rol oynadı.

(6) Lord Kinros: Atatürk-Bir Milletin Yeniden Doğuşu. (Çev. N. Sander). 8. Bs. İstanbul 1981. Sf. 226 (Alıntı; “Derin tarih” yayınlarından; İSTİKLÂL SAVAŞININ ÖRTÜLEN TARİHİ, D. Mehmet Doğan, DÎN ADAMLARI VE ŞEYH SENUSI NASIL ALDATILDI?

Sayın Demirel, “CUMHURİYET DE HUKUK DA TARTIŞILIR” dedikten sonra bize tartışmak düşer

Tartışmak gelişmek, kör noktaları görmektir. Tartışma ortamı olmayan ülkeler, "körler-sağırlar ülkesi"dir.

Tartışmak gelişmek, kör noktaları görmektir. Tartışma ortamı olmayan ülkeler, “Körler-Sağırlar ülkesi”dir.

 

Bir Bilen!”  Sayın Demirel,  uzun süren bir sessizlik döneminden sonra,  29 Ekim 2014’te sessizliğini bozarak, Cumhuriyet, Laiklik ve Devlet yönetimi ile ilgili  çarpıcı açıklamalar yapmıştır. (*)

Sayın Süleyman Demirel, defalarca Başbakanlık  görevini yürütmesinin yanında Devletin tepe noktasında da, bir Cumhurbaşkanı olarak bulunması nedeniyle, yakın ve uzak tarihi gerçeklerimizle ilgili tüm bilgi ve belgelere ulaştığı ve ifadelerinin (kendi değerleri doğrultusunda olsa) bu kaynaklardan süzüldüğü kabul edilmelidir.

Bu manada, Sayın Demirel’in ifadeleri önemlidir ve “deneyimli bir siyasetçi!” olduğu için satır araları çok iyi incelenmelidir.

Siyasetçiler, söyledikleri ile değil, söylemedikleri ile değerlendirildiği meraklılarınca çok iyi bilinmektedir.

İçerikte, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, “Abbas Güçlü ile Genç Bakış” programı aracılığı ile, kamuoyuna yaptığı çarpıcı açıklamalardan kısa alıntılar ve bizim bu açıklamalara karşı olan görüşlerimiz verilmektedir.

**

Süleyman Demirel, demektedir;

-“BU COŞKU HALKIN CUMHURİYET’E BAĞLILIĞININ ESERİ” 

 …

Bir vatandaş’da demektedir;

-Bakalım “Cumhuriyetin kurucuları”nın bu konudaki görüşleri nedir?

“…Erzurum Kongresi sıralarında, bir gün, Atatürk, Erzurum Millet bahçesinde gezinirken, millet, etrafını almaya başladı. Atatürk’ün yüzüne bakan halk, bir ağızdan bağırdı.

‘Yaşasın Cumhuriyet!”

Cumhuriyet İstiyorlar

Düşünelim bir kere, bunu bağıran kimdi?

Türk halkı… hem de öz Türk halkı.

Bu halk, arkası gelmeyen savaşlarda bunalmış, sırtında yırtık gömleğiyle, ayağında yarım çarığıyla, yeni kurtuluş savaşlarına girmek üzere bulunan bir halktı.

Açtı, çıplaktı. Fakat açım, çıplağım! Diye bağırmadı, ekmek dilenmedi.

Fransız ihtilaliyle son Türk ihtilalinin başlangıcı arasında fark. Fark bu kadar büyüktür.

Fransız ihtilali ekmekle başladı.

Fransız Cumhuriyeti de bunun verimi oldu.

Türk ihtilali ve Türk Cumhuriyeti baylık  davanın verimidir.

Türk önce ekmeği değil, baylığı istedi ve aldı. (1)

Bu ifadeler kime aittir?

– “Atatürk İhtilali” isimli eseri ile MAHMUT ESAT BOZKURT’a, (sahife, 153-154)

Peki, Esat Mahmut Bozkurt kimdir?

“Mahmut Esat Bozkurt (1892-1943) Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından ve Türkiye’de hukuki temellerinin atılmasında katkılarda bulunmuş bir devlet adamıdır.  Milletvekili ve Adalet Bakanlığı, yaptığı görevler arasındadır. 1934’de Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle Mustafa Kemal Atatürk tarafından ‘Bozkurt’ soyadı verildi. (**)

**

Cumhuriyetin ilanı ile ilgili kurucularından (Kazım Karabekir Paşa’dan) bir görüş daha belirtmek gerekirse;

Kazım Karabekir Paşa, YKY tarafından yayınlanan günlüklerinde şöyle anlatmaktadır:

-“…özel görevli İngiliz Albay Rawlinson’un da benim vasıtamla ileri sürdüğü (hilafetin ayrılması ve Cumhuriyet’in kabulü teklifini) öğrenmiştik…” demektedir.(2)

Ve…

“…stratejik zafer yalnız düşman ordusunu savaş sahasında yenmek ile başarılamaz. Kesin zafer, işgal ve sonrası düşman toplumunun ‘kültürel, ekonomik ve politik sistemlerinin de değiştirilmesiyle olur…” (3)

**

Sayın “Bir Bilen” Süleyman Demirel bahse konu açıklamalarında ne demiştir?

DEMOKRATİK BİR ÜLKEDE CUMHURİYET DE HUKUK DA TARTIŞILIR
– “Demokratik bir ülkede her şey tartışıldığı gibi cumhuriyetin kendisi de tartışılıyor. Rejim de hukuk da tartışılıyor. Alt yapı da tartışılıyor üst yapı da. Neticede nereye varılıyor; sağduyu ve yönlendirici akıl.” (4)

Peki, bizler, gelişmek ve doğruları bulmak adına tartışıyor muyuz?

Bakalım bu konuda bizleri (1900 Yıllarının başında) çok iyi tanımış olan İngiliz gazeteci ne demektedir?

“…Bununla birlikte o sıralar Türk politikasında, genel olarak bir ılım ve denge yoksunluğu egemendi ki bu da kanımca, iki nedenden ileri geliyordu; deneyimsizlik ve değişken yaradılışı. Cemiyet, kendisiyle aynı düşüncede olmayan herkesin hırsız, hain, katil, Yıldız hafiyesi ve kısacası, en kötüsünden bir haydut olduğuna fazlasıyla inanma eğilimindeydi ve tüm partilerin politikacılarına, geçmişi pek kötü kişiler olarak bakıyordu. (5)

Peki, Cumhuriyet nedir?

-Genel kabule göre, “Temsili Demokrasi”

-Bu tanıma göre, Temsili Demokrasiler’de, “Darbe-Cunta-Dayatma-Asmak-Kesmek!” ne anlama gelmektedir?

-Buna, (Benim darbelere engel olmak için ordum mu var! diyen) Sayın Bir Bilen cevap vermelidir.

-Ve nasıl oluyor da bir Cumhuriyet rejimi’nde darbeciler barınmakla kalmayıp, başköşede oturabilmektedir?

Toparlarsak,

Düşüneni yok, Düşünülürse de; “Haini çok!” ülke olmak zor mesele!

-Bizler, “Hain!” olmamak için mi meselelerimizi düşünmüyor, sorgulamıyoruz?

 

 

Resim;http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27484806.asp’den alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklamalar;

(*) Yazının tamamı için bakınız; http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27484806.asp

(**) http://tr.wikipedia.org/wiki/Mahmut_Esat_Bozkurt

 

Kaynaklar;

(1) “Atatürk İhtilali”, MAHMUT ESAT BOZKURT, (sahife, 153-154)

(2) Kazım Karabekir (günlükler, 2 cilt), Yapı Kredi yayınları, Kasım 2009.

(3) ”Yeni Dünya Stratejileri ve Kilit Ülke Türkiye” Ali KÜLEBİ

(4) Tamamı için bakınız; http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27484806.asp

(5) “ABDÜLHAMİD’İN DÜŞÜŞÜ”, Yazan: Francis Mc Cullag, 2. Baskı: Epsilon Yayıncılık Haziran 2005. Sahife;.57

Osmanlının 1502’de Leonardo da Vinci’ye hazırlattığı proje 500 yıl sonra Norveç’te hayat bulur

Beklenmeyen nedenlerle o gün Osmanlının gerçekleştiremediği köprü, 500 yıl sonra Norveç'te uygulama alanı bulacaktır

Beklenmeyen nedenlerle o gün Osmanlının gerçekleştiremediği köprü, 500 yıl sonra Norveç’te uygulama alanı bulacaktır

 

Sultan II. Beyazıd , 1502 yılında Haliç üzerinde inşa edilmek üzere Leonardo da Vinci’ye bir Köprü projesi siparişi verir. Köprü, o dönem yaşanan sorunlar nedeniyle Haliç’te değil, 500 yıl sonra Norveç’te inşa edilir.

Bu ilginç hikâye ile meraklıları, kısmen de olsa, hem tarihin en büyük mucitlerinden ve sanatçılarından biri olarak gösterilen, köprü projesinin mimarı, Leonardo  da Vinci’yi, (1) hem Sultan II. Beyazıt’ı (Bayezid) (2) hem de Dönemin Osmanlı Devletini tanıma imkanı bulacaklardır.

Sultan II. Beyazıt’ın Haliç üzerine yaptırmayı düşündüğü köprü ve Leonardo da Vinci

Leonardo da Vinci, döneminin en ünlü mühendisidir.

“1502 yılında Osmanlı tahtında oturan Fatih’in oğlu 2. Bayazıt babasının İtalyan ressamları ile kurduğu yakınlıktan da esinlenerek, Haliç üzerinde yapılmasını düşündüğü (240 metre uzunluğunda) köprü için Leonardo da Vinci’den bir proje hazırlamasını ister. Sultan 2. Bayazıt proje kendisine ulaştığında çetin problemlerle karşı karşıyadır, köprü ile uğraşacak vakti yoktur, projeyi arşive yollar. (3)

“…Yaklaşık beş asır sonra 1996 yılında Norveçli küratör Vebjorn Sand, (Veb’yurn Sand) projenin bir kopyasını ele geçirir ve Norveç hükümetini ikna ederek, Oslo’yu Stockholm’e bağlayan karayolundan geçen bir çay üzerine projenin uygulanması gerçekleşir.

İnşaat tamamlanır ve 31 Ekim 2001 tarihinde köprü (Leonardo da Vinci Köprüsü) adı ile hizmete açılır.

Üzerine konan bir plaketle de projenin macerası anlatılır..” (4)

Norveçliler, Köprünün kitabesinde bizleri (Osmanlıları da) unutmazlar;

“…Kıskanarak ama utanarak söylüyorum.

Norveçliler, bizim çoktan yapmamız gerekeni yapmışlar.

Köprünün öyküsünü de hiç komplekse düşmeden kitabeye yazmışlar…

İşte köprünün kitabesindeki yazı:

 

“Leonardo da Vinci’nin 1502’de bir vizyonu vardı: Dünyanın o güne kadar gördüğü en büyük ve en güzel köprüyü inşa etmek.

Köprü, kavis şeklinde Konstantinopol’den Pera’ya 240 metre uzunluğunda olacaktı.

Fakat projeyi ısmarlamış olan Türk Sultanı II. Bayezid, projenin boyutlarından telaşa kapıldı ve köprü asla hayata geçmedi.

Leonardo’nun Sultan’a yazdığı mektup 1950’lerde gün ışığına çıktı ve köprüyü inşa etmenin mümkün olabileceği düşüncesi herkesi heyecanlandırdı.

Leonardo’nun 500 yıl önce çizdiği eskizlerin temel çizgileri onun sanatının zamanlar üstü olduğunun kanıtıdır.

Köprü, Rönesans bilim, sanat ve hümanist düşüncesinin en büyük ve en güzel yönlerini, bir anlamda semavi ve dünyevi olanın birleşmesini temsil etmektedir.

Geleneksel Norveç mimarisini modern ahşap teknolojisiyle tamamlamaktadır.

Köprü aynı zamanda geleceğin çevresini korumaya yönelik bir pilot projedir.

Bu projenin amacı, Leonardo Köprüsü’nün her kıtada inşa edilmesi ve ulusları ve insanları bir araya getirmesidir.” (5)

Sultan 2. Beyazıt’ı muhtemeldir ki, dönemin en görkemli köprüsünü inşa etmekten alakoyan meselelerin başında;  Savaşlar, Cem Sultan meseleri, Safeviler vb. ne olduğunu elbette tam olarak bilememekle beraber biz, aşağıdaki olası bir nedenden bahsedelim;

Küçük Kıyamet (1509 İstanbul Depremi)

10 Eylül 1509’da Memalik-i Rum adı verilen Amasya, Tokat, Sivas, Çorum ve çevresinden başlayıp 45 gün şiddetle devam eden depremde halk, iki ay kadar çadırlarda yaşadı. Bu deprem, aynı şiddette İstanbul ve Edirne’de de meydana geldi. 14 Eylül 1509’da İstanbul, Osmanlı tarihinin kaydettiği en şiddetli depreme maruz kaldı.

Küçük kıyamet (Kıyamet-i Suğra) denilen bu depremde İstanbul’da 109 cami ve mescit ile 1.070 ev kullanılamaz hâle geldi. Halktan da 5.000 kadar insan yaşamını yitirdi. Binlerce insan yıkıntılar altında gömülü kaldı. Köpürmüş ve azgın bir hal almış olan deniz dalgaları, İstanbul ve Galata surlarını aşarak sokaklarda tufan meydana getirdi. Bu arada eski su bentleri de yıkıldı…

45 gün kadar, aralıklarla devam eden bu deprem, İstanbul sakinlerini sürekli bir heyecan içinde yaşattı.

..Aynı sene Edirne’de yine benzer şiddette bir deprem daha oldu. Tunca Nehri taşarak ve yatağını da aşarak depremin yıkıntılarını kapladı. Üç gün geçit vermeyen Tunca’nın taşmasıyla da birçok insan öldü.

Bundan sonra II. Bayezid İstanbul’un yeniden imarı için neler yapılması gerektiği konusunda ilgililerle bizzat toplantılarda bulundu.

Toplantılar sonunda İstanbul’da yıkılan yerleri yeniden yapmak veya tamir etmek için yirmi evden bir kişi ve ev başına yirmi ikişer akçe toplandı. Bu şekilde Anadolu’dan 37.000, Rumeli’den de 29.000 cerahor (ücretli amele) çıkarılıp 3.000 kadar mimar ve marangoz getirildi.

Bunlardan başka “Yaya”lardan 8.000, “Müsellem”lerden de 3.000 kişi kireç yakmakla görevlendirildi. 29 Mart 1510’da başlayan imar faaliyetleri 65 günde sona erdi.

Bu inşaat ve tamiratta, İstanbul surlarından başka Galata’daki mahzenler, Galata Kulesi, Kız Kulesi, Rumeli ve Anadolu hisarları ve fenerlikleri, Çekmece köprüleri ile Silivri kalesi gibi önemli yerler de vardı. Sultan II. Bayezid’in bu çabaları üzerine İstanbul kısa bir sürede adeta yeniden inşa edilmiş oldu.

Bu inşaat, bütünüyle Mimar Hayreddin’in nezareti altında yapıldı. İnşaatın tamamlanmasından sonra hükümdarın emri üzerine üç gün ve gece, fakirlere yemek dağıtıldı.” (6)

 

 

Resim;web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar;

(1) Leonardo da Vinci (1452-1519); Tarihin en büyük mucitlerinden ve sanatçılarından biri olarak gösterilen, Köprü projesinin mimarı “..Yoksul bir ana ile varlıklı bir babanın gayrimeşru ilişkisinden doğan Leonardo’nun çocukluğu sefalet içinde geçer. Baba, ana ve Çocuğu ile büyük zorluklar içinde yaşam savaşı verir. Önceleri ana ve çocuğu ile hiç ilgilenmeyen baba, çocuğun yaşı ilerleyip dehası ortaya çıkmaya başlayınca onu yanına alır. 11 yaşına gelince de onu bir atölyeye çırak verir.

..Böceklerin ve kuşların uçuşlarını, havanın uzak nesnelerin rengi üzerindeki etkisini, ağaçların büyüme yasalarını inceledi. Bunları çizimlerle dolu binlerce sayfa tutan notlarına döktü. Ona göre duyguların en önemlisi görsel algılama idi. Doğanın bulgulanması kesinlikle sanatın gerektirdiği (görünen dünyanın bilgisine ulaşmak için bir araçtı…,

Leonardo, kendine sipariş verilen tabloların çoğunu yarım bıraktı. Bunu, sipariş verenlerin ısrarına rağmen toplumda edindiği saygın ve dokunulmaz konumunu vurgulamak için yaptığı tahmin edilebilir..”

Yolu bir ara Osmanlı İmparatorluğu ile de kesişen Leonardo, dönemin en ünlü mühendisi idi.  (Alıntı; RESİM-ZANAATTAN SANATA  TARİHSEL SÜREÇTE RESİM, Tekin Batur )

(2) Sultan II. Bayezid  Velî Han ; (Saltanatı, 1481-1512)  Babası Fatih Sultan Mehmet ilme karşı büyük bir sevgi beslediği için, oğlu Bayezid’e her şeyden evvel kuvvetli bir tahsil verdirmeyi düşündü.. Amasya valisi  olan Bayezid, burada o dönemin en ünlü âlimlerinden dersler aldı ve padişah olacak şekilde yetiştirildi. ..İslami ilmin yanı sıra matematik ve felsefe tahsili de aldı. Ayrıca Şeyh Hamdullah’tan da hat dersleri aldı. Arapça ve Farsça’nın yanı sıra; Çağatay lehçesi ve Uygur alfabesini de öğrendi. Dinine bağlılığından dolayı kendisine Bayezid-i Veli de denilirdi. Bayezid-i Veli, Şehzadeliğinden beri ünlü bilginleri etrafına topladı ve kendini yetiştirmeye çalıştı. Zamanında yetişen pek çok alim, sanatkar ve şaire çalışmalarından dolayı ihsanlarda bulundu, hediyeler verdi.

(3) RESİM-ZANAATTAN SANATA -TARİHSEL SÜREÇTE RESİM, Tekin Batur

(4) A.g.e Sahife:78

(5) Daha fazlası için bakınız; http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4419466.asp, 16 Mayıs 2006,  Cengiz ÖZDEMİR cengizozdemir@hurriyet.com.tr

(6) http://tr.wikipedia.org/wiki/II._Bayezid

 

 

IŞİD’in Esad’ı kurtardıktan sonraki yeni görevi PKK’yı aklamak Kürdistan’ı hazırlamak mıdır (4)

İnsanlığın geldiği nokta, geliştirdiği teknoloji ile uyumlu değildir. Konforunu geliştiren insanın insanlığı gerilemektedir.

İnsanlığın geldiği nokta, geliştirdiği teknoloji ile uyumlu değildir. Konforunu geliştiren insanın insanlığı gerilemektedir.

 

I. Dünya Savaşı’nın galipleri, Osmanlı Hanedanlığı ve Hilafeti kaldırtarak Müslüman ülkelerin son kalesini de düşürürler. Sıra, tespih tanesi misali dağılan Müslüman ülkeleri yutmaya gelmiştir.

Gelişmiş Kapitalist Batılı ülkelerinin, özellikle Japonya, Çin, Hindistan, Ortadoğu ve Afrika ülkelerindeki politikalarını anlamanın yolu; Kapital ve Kapitalizm’in doğuşu, gelişimi ile, Sanayii Devrimi’ni nelerin tetiklediğini ve sürdürülebilirliğinin gereklerini öğrenmekten geçmektedir.

Gerçeğinde bugün yukarıdan bakıldığında, “Japonya, Çin ve Hindistan ve benzeri ülkeler kimin için üretmektedir?” Sorusuna cevap vermek için, bahse konu ülkelerin dış ticaret yapılarını iyi bilmek, analiz etmek gerekmektedir.

Bu ülkelerin ürettikleri, zenginlikleri kimlere ve nerelere gitmektedir?

İngiltere, Fransa, Almanya ve ABD’nin ilk önce kendi halklarını sömürerek başlattıkları kalkınma hareketinin sürdürülebilirliği için ikinci adımda  dış-uzak pazarlara yöneldikleri bilinmektedir.

Meraklıları bunlarla beraber, Bakir ve tüketime aç Japon ve Çin pazarlarının, Avrupa ve Amerika’nın hangi tehditleri sonrasında kendilerine açıldığını bilirler.

Kaldığımız yerden IŞİD-Kobani…

Başbakan Davutoğlu’nun, 27 Ekim 2014’de, BBC Muhabiri Lyse Doucet  ile yaptığı görüşmeden kısa alıntılarla, IŞİD-Kobani Olayına dönersek;

BBC:ABD sizce uçuşa yasak bölge talebinizi kabul edecek mi?

Ahmet Davutoğlu:Uçuşa yasak bölge neden önemli. Rejim ve IŞİD tarafından oynanan oyunu biliyoruz. Suriye rejimi Halep ve etrafını bombalıyordu. Rejimin kara birlikleri olmadığından IŞİD bu bölgelere yerleşti, dolayısıyla aralarında taktiksel bir işbirliği vardı. Rejim belli bölgeleri bombaladığında ÖSO’nun çekildi, IŞİD bu bölgeleri işgal etti. IŞİD bu bölgelerden çekilirse ve uçuşa yasak bölge oluşturulmazsa, Suriye rejimi, bombardımana devam edecek Türkiye’ye daha fazla mülteci sığınacak. (1)

Başbakan Davutoğlu ne demektedir?

-“Rejim (Suriye) ve IŞİD tarafından oynanan oyunu biliyoruz.

-Suriye rejimi Halep ve etrafını bombalıyordu. Rejimin kara birlikleri olmadığından IŞİD bu bölgelere yerleşti, dolayısıyla aralarında taktiksel bir işbirliği vardı..”

Ve IŞİD üzerinden oynanan Kobani oyunu;

Sahne 1; IŞİD-Esad işbirliği; Esad’a karşı savaşan ÖSO (*)  IŞİD desteği ile püskürtülür ve orada (şimdilik)  işi biten IŞİD Kobani’ye yönlendirilir.

Sahne 2; IŞİD-Kobani’yi işgal girişimine başladığında,  Türkiye’yi (savaş) olayların içine çekmek isteyenler (Kobani’ye doğrudan bir askeri yardım etmesi yönünde) bir netice elde edemeyeceklerini peşinen bildikleri halde bu bahane edilerek, özellikle Kürt kardeşlerimizin çoğunlukla yaşadığı bölgeler (Özellikle de Van ilimiz) yakıp-yıkılmaya ve masum insanlar öldürülmeye başlanır. (**)

Bu olaylarla bölgede hesapları olan, (İç-Dış odakların) verdikleri mesaj;

Ya beklentilerimizle uyumlu olarak dediklerimizi yaparsınız, ya da bunun bedelini ödersiniz.

Ancak, Türkiye geçtiğimiz dönemlerdeki gibi vesayet altında, yeterince güçlenmemiş bir ülke değildir.

Sonlandırırken yazılanlar özetle;

Dönemin iddialı devletleri,  Yeni bir dünya düzeni ve mevcut sömürgelerin –petrolün- yeniden paylaşımı için (1914-1945 Yıllarında) aralarında iki Dünya Savaşı yaşarlar.

-Amerikalıların Musul Petrolü ile ilgili görüşleri; Pasta o kadar büyük ki, bunun Amerika’ya ait olması için her şey yapılmalıdır. İngilizlere göre ise; “Bir Damla Petrol, bir damla kandan daha değerlidir. Bu tespitler, Ortadoğu’da yaşanan-yaşatılan katliamların en açık nedenleri arasındadır.

–80’li yılların başlarında Amerikalılar Sovyetler Birliğine karşı koymak amacıyla “al-Kaide”yi  yarattılar,  Bugün ise Ortadoğu’daki ideoloji rakiplerine karşı koymak için “IŞİD” kullanılıyor.

-“Aslında karışıklık ve yolsuzluklar, silâh sevkiyatını organize eden ve yöneten CIA’nın ilgili bölümlerinde başlıyordu. Yani balık baştan kokmuştu. Bazı Amerikalı gazeteciler. CIA’nın mücahitlere silâh yardımı projesi araştırıldığında, ABD tarihindeki en büyük yolsuzluğun ortaya çıkacağını iddia etmektedir.”

Neticede bir tarafta; Petrol-Uyuşturucu-Silahlar; diğer tarafta tabutlar…

 

 

Resim;Web ortamından alınmış alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklamalar;

(*) Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Suriye’de kurulan, devlet başkanı Beşşar Esed ve rejimini devirmek için silahlı faaliyet gösteren, silahlı bir örgüttür. 2011-2012 Suriye çatışmaları sırasında rejimi devirmek isteyen, ordu mensupları ve silahlanan siviller tarafından, 29 Temmuz 2011 tarihinde Riyad el-Esad liderliğinde kurulmuştur. Üyelerinin büyük bir çoğunluğunu, Beşşar Esed’e bağlı Suriye Ordusu’ndan ayrılan asker ve subaylar oluşturmaktadır…Rejimi devirmek için silahlı gerilla mücadelesi gösteren grup, kendi iddiasına göre somut olarak hiçbir ülkeden destek almadığını belirtse de bazı Arap ve Batılı ülkelerinden hem askeri anlamda hem de maddi anlamda yardım almaktadırlar. (Vikipedi)

(**) Kobani (Ayn el Arab) bahanesiyle terör estirenler ülkeye büyük zarar verdi. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, “Vandallar 137 milyon liralık zarara neden oldular. Bunun 76 milyon lirası şahıslara ait zararlar. Barış diye yaptıkları bu işte” dedi. En çok zararın Van’da yaşandığını söyleyen Eroğlu, şöyle konuştu: “Van’da büyük plan yaptılar. Çünkü Van direnen bir ilimiz. Burada, 32 milyon liralık zarar yaşandı. Büyük bölümü kamuya ait birimler. Gençlere Kur’an-ı Kerim öğreten dernekler yakıldı, yıkıldı. Bu kabul edilemez. Bu alçaklık densizliktir.” (http://www.takvim.com.tr/guncel/2014/10/26/vandallarin-zarari-137-milyon-tl)

Kaynaklar;

1) Daha fazlası için bakınız; http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/10/141027_davutoglu_doucet

 

 

IŞİD-Kobani-Arap Baharı ile “Türkiye’nin parçalanması ve ABD’nin 1914-1924 Politikası”nın ilgisi (3)

Uluslararası ilişkilerde güçlü olanlar kuralı koymakta, güçlü olmayanlar da buna uymak zorunda kalmaktadır.

Uluslararası ilişkilerde güçlüler  kuralı koymakta, güçlü olmayanlar da buna uymaktadır..

 

Amerika ile Rusya’nın fiili olarak çatıştığını bilenimiz var mıdır?  Yoksa görüntüdeki bu “Düşman Kardeşler!” birbirleri sömüreceklerine karşı kullanarak düzenlerini mi sürdürmektedirler, İran-İsrail misali?

İsrail ve İran da görünürde düşmandır, peki, bu düşmanlığın da ciddi manada uygulamaya yansıyan bir olayını hatırlayanımız var mıdır?

IŞİD, Kobani hatta“Arap Baharı”nı anlamak için;

Bu bölümde, “MİLLİYET YAYIN LTD. ŞTİ. YAYINLARI”  tarafından,  “Tarih Kitapları Dizisi: 20” sayı ve , Birinci baskısı, Ağustos 1972’de yapılan, “TÜRKİYE’NİN PAYLAŞILMASI 1914-1924)   Laurence EVANS tarafından yazılan kitaptan, okuyanları biraz daha konu içine çekmek adına kısa alıntılar yapılacaktır.

Kitabın yazarı, Laurence Evans, Baltimore, John Hopkins Üniversitesi’de Tarih Kürsüsü Profesörü’dür

**

“TÜRKİYE’NİN PAYLAŞILMASI 1914-1924” Yazar; Laurence EVANS

Türkiye’de Amerikan Elçisi olarak bulunan Morgenthau,  Yıl 1913;  (Sahife;19)

Mayısta çektiği bir telgrafta da büyük devletlerin çeşitli planlarını ve bunların ileri sürdükleri maddî ve manevî yardımlardan neler umduklarını etraflıca anlatmaktadır. Bu bilgilerin aydınlığında,

-İngiltere, Türkiye’ye daha çok borç vererek, buna karşılık Türk-İran sınırı için bir anlaşma ile Mezopotamya’nın güney bölgesinde daha çok etkili olmak;

– Almanya, eskisinden daha hafif koşullarla daha fazla demiryolu imtiyazı ve kendi çalışma ve işletmeleri üzerinde daha büyük bir denetim hakkı almak;

-Rusya, doğu sınırları anlaşmaya varmak;

-Fransa, Suriye deki çıkarları etrafında daha geniş imtiyaz ve anlayış gibi ayrıcalıklar elde etmek istemektedirler. (1)

*

Halifeyi politika alanından uzaklaştırmak; Sahife;20

..6 aralık 1912 günlü telgrafına. Başkonsolos, Halep Konsolosu’nun bir telgrafını eklemiştir. Konsolos, bu telgrafında, Britanya’nın Kargamış’a gönderdiği Arkeoloji kurulundan L.Woolley île T.E. Lawrence’in Konsolosluğa yaptıkları ziyareti anlatıyor. Bunlar, Konsolosa Mısır Hidivi, Mekke Şerifi, Abdûlhamid’ln eski sekreteri İzzet Paşa ve Hac Amiri Abdürrahman’ın Türkiye’nin Suriye, Filistin, Mezopotamya ve Arabistan’daki Türkiye yönetimine son vermeyi planladıkları yolunda haberler dolaşmakta olduğunu bildirmişler. Yine bunlar. Halifeliğin Mekke Kureyşilerinden birine verilerek Halifeyi  politika alanından uzaklaştırmak İstendiğinden söz etmişlerdir.

**

Amerika’nın Türkiye’deki çıkarları pek çoktur. Sahife;40

Türkiye’nin Amerika’daki çıkarları hiçbir değer taşımazken, Amerika’nın Türkiye’deki çıkarları pek çoktur. Başlıca kültür kuruluşları milyonlarca dolar değerindedir. Bu kuruluşlar ya kapatılacak, ya da el konacaktır. Okullar yeni açılmış ve çalışmaktadır; bir çok Türk de buralara devam etmektedir. Bu gerçekten  değerli nüfuzumuz kaybolacaktır.(2)

**

Suriye Fransızlar, Irak İngilizlerin eline geçmesi… Sahife;55

“İngiliz ve Fransız sömürgecilerinin fesat düzenleri, …. bu savaşın uzatılmasını sağlamak, daha inatçı ve daha vahşî bir biçimde yürütmek ve milyonlarca genç Rus işçi ve köylüsünü öldürmek amacıyle iktidarı almaya yöneltmiş ve böylelikle, İstanbul’un Guchkov, Suriye’nin Fransızlar ve Mezopotamya’nın (Irak) İngilizlerin eline geçmesi amacı güdülmüştür”

**

MUSTAFA KEMAL’in gönderilmesi, Sahife;174   

14-15 MAYIS 1919’da, Yunan orduları, İngiliz, Fransız ve Yunan gemilerinin koruyuculuğu altında İzmir’e çıkmışlardı, İtalyanları gözaltında tutmak için gönderilmiş olan Amerikan filosu limanda bulunuyordu, fakat, işe karışmadı.Yunan birlikleri şehri işgal ederek derhal Anadolu içlerine doğru gidebildikleri kadar ilerlemeye başladılar. Böylece üç yıldan fazla süren acı bir savaş başlamış oldu ve bu Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyle sonuçlandı.

**

Mustafa Kemal’in lehine çalıştığı kanısında… MANDATERLİK… Sahife;184

Yüksek Komiser, 14 ağustos tarihinde, Mustafa Kemal partisinin Erzurum’da bir hazırlık kongresi yaptığını ve bu kongrede Türkiye’nin parçalanmamasını istediğini yazıyordu. Bu,  Mandaya karşı çıkmak anlamına gelmiyordu, fakat herhangi bir Manda yanlısı olmamakla birlikte, bu konuda bir zorunluk olursa, daha çok bütün Türkiye’yi içine alan tek bir Manda düzeni yeğ tutuluyordu. Bu arada, Mustafa Kemal, zamanla Türkiye’nin denetimini ele geçirmeyi ve güçlü bir hükümet kurmayı umuyordu.

Yüksek Komisyon, Türkiye anlaşmasının geciktirilmesinin, Mustafa Kemal’in lehine çalıştığı kanısındaydı.

**

İngilizlerin Kemal’e karşı görünüşleri aldatmaca… Sahife; 184

“…İngilizler, İstanbul Hükümeti’nden bıkmış durumdadır; Kemal ile ilişki kurma peşindedir. Kemal’in yirmi bin kişilik bir ordusu ve geniş bir sivil gücü vardır Bir gün sonra gönderilen bir telgrafta ise, “İstanbul’daki İngiliz yetkilileri, görünüşe göre, Kemalistlere karşı kesin bir durum alacaklardır” deniliyordu. Bu da çok önemli ve ağır sonuçlara yol açacaktır. İngilizlerin Kemal’e yaklaşması söylentileri yeniden söz konusu edildi; buna, İngilizlerin Kemal’e karşı görünüşlerinin aldatmaca olduğu ve gizliden gizliye onu destekledikleri söylentisi de eklendi…”

**

Suriye’de Fransız yararlarını korumayan bir hükümet, süpürülür… Sahife:214

…Clemenceau, General Allenby’nin ya da emrindekilerin Suriye’de Fransa’ya karşı kasıtlı bir kampanya yürüttüklerini ileriye sürüyordu; …Bu kampanya, İngilizlerin Fransa zararına çabalarına ve Amerikan kurulu’nun maskaralığına” dayatılıyordu. İngiltere, Fransa Hükümetini bu saldırılarından ötürü protesto etti. Ancak, bu protestolara karşı, Fransız dosyalarının bu konuda kanıtlarla dolu olduğu karşılığı yerildi. İngiltere ise, Fransa’da  Suriye konusundaki bu gergin duyguları anlamazlıktan geldi, çünkü, Suriye’de Fransız yararlarını korumayan bir hükümet, süpürülür giderdi.

**

Filistin ise Ürdün’den… Sahife;223

…Filistin ise Ürdün’den denize kadar olan bölgede İngiliz Mandası altına konulacak ve Siyonist programı gerekli sınırlamalarla” uygulanmasına izin verilecekti. Mezopotamya. İki bölgeye ayrılacak, biri Bağdat’ın kuzeyinden başlayarak Musul u da içine alan bölge olarak İngiliz Mandası’nda bir Arap devleti, Güney bölgesi ise. Basra ve Muhammere’yi içine alarak yine İngiliz Mandası altında fakat kendi hükümetlerine sahip birer yönetim olacaklardır.

ABD, planın uygulanmasında çıkabilecek herhangi bir kavga ve uyuşmazlıkta hakem rolü oynayacaktır.

**

ANKARA VE İSTANBUL BİRLİKTE ÇALIŞIYOR… Sahife;272

Şubat’ın son döneminde, İtilâf Devletleri Yüksek Komîserlerinden Yüksek Konsey’e gelen raporlar, Türkiye olaylarında artık ipin ucunun kaçırıldığı gerçeğini yanılmaz bir biçimde anlatıyor ve tutulacak yolu konsey kararına bırakıyordu. Yüksek Komiserlere, kendilerinin uygun bulacakları yönde İstanbul’un işgali emri verildi.

6 Mart’ta, (1920) Curzon; Amerika Elçisi’nî çağırarak, Kilikya kıyımı ve Türklerin Itilâf Devletleri’yle alay edercesine gittikçe “azıtan tutumları karşısında Konferans’ın, Yüksek Komiserlere, bir önce hükümet merkezini ve hükümet dairelerini ve özellikle savunma Bakanlığını işgal etmeleri ve asi’lerle bütün bağları ve haberleşmeyi kesmeleri emrini vermiş olduğunu bildirmiştir. Aynı zamanda hükümetten Mustafa Kemal’i Erzurum’ daki görevinden “derhal azletmelerini” istiyeceklerdir.

**

PETROL VE AMERİKA’NIN HAKLARI  LOZAN NEDEN İMZALANMADI… Sahife:310

…Bununla beraber, kapitülasyonlarla ilgili ve en anlamlı davranış, Amerika’ya kafa tutacak durumda olmayan Sultan Hükümeti’nin Türkiye’sinde değil fakat Manda altına konulmuş ve o sırada savaşta buralarını ele geçirmiş olan İtilâf Devletleri deki ülkelerde görüldü.

İtilâf Devletleri, o kadar ağır fedakârlıklarla kazanılmış bu ülkelerden herhangi bir şey vermeyi akıllarından bile geçirmiyorlardı.

Bu tutum, eski Türk topraklarının özellikle ekonomik sağlamlığı için doğru olduğu kadar Mandater devletlerin bu ülkeleri kendilerinin uygun göreceği biçimde yönetme hakları bakımından da doğruydu.

Sevr asla onaylanmayacak… Sahife;310

Bu sırada, Sevr Antlaşması’nın İlk ve orijinal biçimiyle asla onaylanamayacağı görülüyordu. İngiliz Dışişleri, 21 Mart 1921’de Amerika’nın isteğini yani Amerikan Konsoloslarının kendi yurttaşlarını yargılama hakkını kabul etti..”

 

Devam edecek…

Tarih sadece aptallar için tekrar eder.

Resim; web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Bahsekonu kitaba ait dipnotlar;

(1)İstanbul telgrafı 24 Mart 1913. 490.867.00/546

(2) Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı’na Dışişleri Bakanı’nın mektubu, 6 Aralık 1917; 763.72/8456 b.

IŞİD-Kobani Hattı’nın Lozan’da geleneklerine göre kurdurulan Yeni Devlet’le ilgisi (2)

Günü kurtaranlara "Siyasetçi", yüzyıl sonrasını düşünenlere "devlet adamı" demek boşuna değildir.

Günü kurtaranlara, “Siyasetçi”,  Yüzyıl sonrasını düşünenlere “Devlet Adamı” denilmesi boşuna değildir.

 

Resmi tarihe göre gerçeğinde büyük bir hezimetle sonuçlanan I. Dünya Savaşı’nın nerede ise “Tek galibi” biziz! Ancak, “Yedi Düveli yendik!” İddiasına rağmen, ortada Anadolu Çanağı‘na sıkıştırılmış; elinden maddi- manevi tüm değerleri alınmış; kendisini ancak gelecek yüzyılda ancak toparlayabilecek 6-7 milyonluk nüfusa sahip bir halk vardır.

Bir iddia daha vardır. Birinci Dünya Savaşı ve arafesinde hatta Kurtuluş Savaşı sonrası (Sözde) “Kapitülasyonlar kaldırılmıştır.”

Gerçeğinde kaç kişi, 1919-1926 dönemi‘nde işgal güçleri ile yapılan açık-gizli antlaşmaların içeriğini bilmektedir. Veya merak ederek araştırmıştır?

Veya bu konu hakkında akademik çevrelerde bilinen detaylı bir araştırma yapılmış mıdır?

İlerleyen dönemde İşgalci İtalyan-Fransız- İngilizler (ve ABD, Rusya ile) yapılan ikili antlaşmaların şartları açıklanacaktır.

**

Konuya kalınan yerden ve bugün IŞİD ve Kobani ile ilgili bir haberle devam edilmektedir.

…Kobani neden bu kadar önemli? Haberi günlerdir IŞİD kuşatması altında bulunan Kobani’nin stratejik önemi ortaya çıktı.

IŞİD’in, Suriye’nin Ayn El Arap (Kobani) bölgesini kuşatması, Suriye’nin kuzeyindeki bütün planları açığa çıkardı.

IŞİD, Kobani’yi ele geçirip Türkiye sınırını tamamıyla kontrol altına almak istiyor.

Kürtler, devlet kurma amacında. Küresel güçler Akdeniz’e ulaşan enerji koridorunu güvence altına almayı ve Türkiye’nin Araplarla irtibatını kesmeyi planlıyor.

Türkiye ise sayıları 2 milyonu aşan sığınmacılara kalıcı bir çözüm bulmanın ve nihayetinde Esed’siz bir Suriye’de ‘eşit yönetim’ oluşturmanın derdinde.

Kobani herkes için kilit şehir. Bu yüzden politikalar günlük gelişiyor; ABD, Türkiye ve PYD’den sürekli birbiriyle çelişen açıklamalar geliyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dört gün önce “PYD ve PKK’nın” eşit olduğunu söyledi.

Ardından ABD, PYD’ye silah yardımı gönderme kararı aldı. Bunun üzerine Ankara, şimdiye kadar sıcak bakmadığı ‘koridor’ kartını açtı.

Peşmergenin Türkiye üzerinden Kobani’ye gönderileceği açıklandı. Peşmerge sayısının 2 bin civarında olacağı ve MİT’in kontrolünde silahsız şekilde geçeceği haberleri geldi..”  25 Ekim 2014 Cumartesi, (Türkiye Gazetesi) (1)

**

Haberde;

“..Kürtler, devlet kurma amacında. Küresel güçler Akdeniz’e ulaşan enerji koridorunu güvence altına almayı ve Türkiye’nin Araplarla irtibatını kesmeyi planlıyor..”  

Burada iddia edilen;

Batılı ülkelerin, (görünürde) ABD’nin “Büyük Kürdistan Devleti”nin kurulması üzerine bir hesabının olduğu vurgulanmaktadır.

Bu noktada tekrar  (8 Ocak 1918’de ABD’de yayınlanan) Wilson İlkeleri 12. Maddeye bakarsak;

“12.Madde; Osmanlı imparatorluğunda Türklerin oturdukları, çoğunluk sağladıkları bölgelerin bağımsızlığının sağlanması,Türk egemenliği altında bulunan diğer uluslara da özerk bir gelişme için tam ve engelsiz bir fırsatın sağlanması, boğazların uluslararası garanti altında tüm devletlerin ticaret gemilerine açılması..”

ABD Başkanı 1918’de neyi açıklamıştır?

“..Türk egemenliği altında bulunan diğer uluslara da özerk bir gelişme için tam ve engelsiz bir fırsatın sağlanması..”

Bu doğrultuda bugün verilen haber de vurgulanan nedir?

-“..Kürtler, devlet kurma amacında. Küresel güçler Akdeniz’e ulaşan enerji koridorunu güvence altına almayı ve Türkiye’nin Araplarla irtibatını kesmeyi planlıyor..”  

Konuyu Amerika’nın (Kürtlere) silah yardımına getirir ve haberden tekrar bir paragraf alırsak;

-“…Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dört gün önce “PYD ve PKK’nın” eşit olduğunu söyledi.

Ardından ABD, PYD’ye silah yardımı gönderme kararı aldı. Bunun üzerine Ankara, şimdiye kadar sıcak bakmadığı ‘koridor’ kartını açtı…”

İnönü’nün Lozan Antlaşması’nı imzaladıktan sonra söylediği iddia edilen iddia neydi?

İnönü, Saraçoğlu’da neden “Bir 90 yıl daha kazandık!” demiştir? (2)

Lozan 1923’de imzalanmıştır. Bu tarihe 90 yıl ilave ettiğimizde ulaşılan tarih nedir?

-1923+90= 2013

-Biz hangi yıldayız?

-2014

 

Devam edecek?

Uluslararası günlük konuşulan meselelerin arkasında beş, büyük meselelerin arkasında 250 yıl vardır.

 

Resim; web ortamından alınmış alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar;

(1) daha fazlası için bakınız; http://haber.stargazete.com/guncel/kobani-neden-bu-kadar-onemli/haber-956621

(2) Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/isid-kobani-ile-yeni-devlet-cumhuriyetin-sisleri-dagiliyor-inonu-90-yil-daha-kazandik-1.html

 

IŞİD-Kobani ile “Yeni Devlet” Cumhuriyet’in sisleri dağılıyor; İnönü; “90 Yıl daha kazandık!” (1)

Bugünler, dünün üzerine inşa edilmiştir. Tarih, 3-5 mezar taşı değil, geleceğe tutulan ışıktır.
Bugünler, dünün üzerine inşa edilmiştir. Tarih, 3-5 mezar taşı değil, geleceğe tutulan ışıktır.

 

I.Dünya Savaşı, 11 Kasım 1918’de sonlandırılmadan, Osmanlının akıbeti, 5-8 Ocak 1918’de Wilson ilkeleri’yle İngiltere (*) ve ABD Başkanı’nca açıklanır. Lozan çıkışında İnönü’nün,  “Bir doksan yıl daha kazandık!” sözünün, Wilson İlkeleri’yle olan ilgisini, dönemin tüm olaylarının birinci dereceden içinde olan asker, devlet ve siyaset adamlarının aktardıklarıyla cevap verilecek, yaşananlara ışık tutulmaya çalışılacaktır.

Hatırlanması amacıyla Wilson İlkeleri ve  bizimle ilgili 12’nci maddesi;

Wilson İlkeleri, Dönemin ABD başkanı Wilson’ın, 8 Ocak 1918’de Kongre’deki konuşmasında açıkladığı ilkeler (aslında “hedeflenenler”dir) Tamamı, 14 Madde olan ilkeler, ABD’nin, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra çıkarları doğrultusu planladığı ve Yeni Dünya Düzeni’ ne ilişkin görüşleridir.

12. Madde; Osmanlı imparatorluğunda Türklerin oturdukları, çoğunluk sağladıkları bölgelerin bağımsızlığının sağlanması, Türk egemenliği altında bulunan diğer uluslara da özerk bir gelişme için tam ve engelsiz bir fırsatın sağlanması, boğazların uluslararası garanti altında tüm devletlerin ticaret gemilerine açılması.

İlerleyen süreçte yaşananlar nerede ise, 12. maddenin içerisinde bir ifade ile özetlenmektedir:

“…Türk egemenliği altında bulunan diğer uluslara da özerk bir gelişme için tam ve engelsiz bir fırsatın sağlanması..”

Ve bu noktada bir soru; O dönem (1919’da) İngiltere ve Amerika bize “Türklerin yoğun olduğu bölgeler”de bir, “Yeni Devlet” kurmuş mudur?

Ve yukarıda açıklanan doğrultusunda, ABD, Büyük Kürdistan! Ve bugün yaşanan olaylarla ilgili anlaşılmayan bir şey kalmış mıdır?

Veya Irak ile Suriye’nin doğrudan veya dolaylı işgali, “Arap baharı” veya IŞİD’in gelişmiş silahlar ve teçhizatlarla bölgede yaptıkları ile malum medya’nın da parlatması! İle gündeme oturmasının?

Şimdi konuyu biraz daha açmak adına sözü Lozan’ı imzalayan İnönü ve ilgili dönemin devlet-siyaset adamlarından Başbakan Saraçoğlu’na bırakıyoruz;

İnönü, Saraçoğlu’da neden “Bir  90 yıl daha kazandık!” demiştir?

İngilizlerin kurduğu plan hep istedikleri gibi işledi. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını da Musul ve Kerkük’ü bırakmaya zorladılar. Ancak şunu da belirtmeden geçmeyelim; Lozan görüşmeleri bir kez daha incelenmelidir. Musul’dan vazgeçip neyi kazandığımız net olarak sorgulanmalıdır. Evet, yazdıklarım determinist tarih çıkarsamaları. Ama sorgulamamız ve bize öğretilenlerin gerçekliğini fark etmememiz zamanı geldi.

Bu noktada şu sorular yine kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor:

-İngilizler her işin içinde olup da neden bu kadar az hedef oldular?

-Neden anti-emperyalist eylemler hep Amerika’ya yöneldi.

Neden Türkiye-İngiltere ilişkileri hiç ayrıntılarıyla incelenmedi ve belgeler süresi geldiği halde açılmadı?

-‘Neden Güneydoğu’ya yatırım yapmıyorsunuz?’ sorusuna,  Eski Başbakan Şükrü Saraçoğlu,

-“ileride ne olacağı belli olmayan topraklara niye yatırım yapalım,” cevabını verdi mi?

İsmet Paşa Lozan çıkışında,

-“Bir doksan yıl daha kazandık,” dedi mi?

Acaba o dönemin devlet adamları bizim bilmediğimiz şeyler mi biliyorlardı? (1)

 

Devam edecek…

-Jön Türkler Paris’ten de,  İran’da devrim yapan Humeyni Pensilvanya’dan mıdır? Elbette o da Paris’te pişirilenlerdendir. İlginç değil mi?

 

 

Resim; web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklamalar;

(*) İngiltere Başbakanı 5 Ocak 1918’de Londra’da yaptığı açıklama;

Birinci Dünya Savaşı resmi olarak, 12 Kasım 1918’de sonlandırılmıştır.  Ancak, bundan 10 ay önce; 5 ve 8 Ocak 1918’de, I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerinden İngiltere Başbakanı (ile ABD başkanı, savaş sonrasındaki,) “Yeni Dünya Düzeni”ile  ilgili çok önemli açıklamalarda bulunurlar.“Türkiye’yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz. Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyla, başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz…” Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/koruyucu-aileleri-olan-devletler-kimlerin-degirmenine-su-tasimaktadir-ornegin-israil-5.html

Kaynaklar;

(1) “Bizim hep inanmamızı istediler (Ma’amin”, Gürkan Hacır, sahife, 80. Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/anglosaksonlar-yahudiler-ve-turkler-lozanda-soyulduk-dis-kapiya-koyulduk-8.html