“Herkesin din dersi 5… Bunca Hırsız nereden..” Ve Batıda “Kazanmanın ahlakı yoktur “da Doğu da var mıdır (Son)

 

paylaşmak-2-

Tevrat, “çalmayacaksın!”; İncil, “Hırsızlık yapmayın!”  Ve Kuran’da; Hırsızlık yapanlara ağır cezalar vardır. Peki, Yaratıcı’nın yasakladığı hırsızlığı kimler, neden meşru görmektedir, görmekte ise neden?

Hırsızlık…

Hırsızlık,  sadece bir insanın meselesi midir? Yoksa yeme ihtiyacında olan tüm canlıların mı?

-Hırsızlık, bir İhtiyaç meselesi midir? Yoksa bir karakter mi?

-Hırsızlık, İnanç, Kültür veya Coğrafyaya göre değişen bir uygulama mıdır?

İlk iki bölümde hatırlanacağı gibi;

Prof. Üstün Dökmen, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın da bulunduğu “Geleceğin Öğretmeni” başlıklı sempozyumda,

-“Herkesin din dersi 5. İyi de bu kadar ahlaksız, hırsız nereden çıktı. Kolonları kesip galeri yapan da 5 aldı, ölen de… Din öğrenilen bir şeydir, ahlak keşfedilen bir şeydir. Din ve ahlak dersini koyarsan olmaz, onlar yine kolon keserler. Din ve ahlak bir arada olmaz” der…

Burada ilk sorulması gereken herhalde;

Din ve Ahlak nedir, neden “bir arada olmaz?

Din, “genellikle kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar ve ibâdetler bütünü… Gidilen yol, hüküm…”

-Ahlak; “Neyin doğru veya yanlış sayıldığı (sayılması gerektiği) ile ilgilenir. Terim genellikle kültürel, dinî, seküler ve felsefi topluluklar tarafından, insanların (subjektif olarak) çeşitli davranışlarının yanlış veya doğru oluşunu belirleyen bir yargı ve ilkeler sistemi kavramı ve/veya inancı için kullanılır.”

Yukarıda tanımlanan bu ifadelerden;

Din, ahlaki öğretiler, uygulamalar;

Ahlak, “Neyin doğru-yanlış sayılması”, olarak açıklanabilecektir.

Şimdi, Sayın Sökmen’in, “Din ve ahlak bir arada olmaz” iddiasını sorgulayabiliriz.

Sayın Hocaya şu soruyu herhalde en son sormamız gerekecek;

-Öğrenciler, Din dersi ile birlikte diğer derslerinden de geçiyorlar, örneğin; Müzik, resim, matematikten, fizik vb. acaba kaç öğrenci, Matematik ve Fizik konularında başarılıdır?

-Mesele, Din dersinin bir öğrenci için (yararlı olmadığı düşünüldüğü için) gereksizliği mi? Veya Laik bir ülkede Din dersine yer olmadığı mı?

Gerçeğinde benzer soruları çoğaltabilir;

Ahlaksızlık, hırsızlık; din dersinin olmasından mı kaynaklanıyor?

-Veya doğru bir şekilde verilmemesinden, bir çocuk için Aile ve Çevrede olumlu örneklerin olmamasından mı?

Her dindar olanlar ahlaklı, olmayanlar ahlaksız mı?

Ahlakın kaynağı din olmak zorunda mıdır? Veya yerine önerilen nedir?

-Ahlak kavramı (gereği) insanla birlikte mi ortaya çıkmıştır? Din (öğretilerin) bir ihtiyaç sonrasında mı vazedilmiştir.

-Tek cümle ile, Ahlak gerekli midir, nasıl ahlaklı olunur?

Bu çeşit konuşma ve iddialarda kastedilenler;

-“Dini (İslam’ı) siyasetten, dünya işlerinden, devletten ayırma konusu” mu?

-Veya neyin doğru-yanlış olacağı, kimler tarafından değerlendirilerek, uygulama esaslarının belirleneceği midir?

Bu konuda iki temel tez var :

-“Dini siyasetten, dünya işlerinden, devletten ayırma konusu, Batı”dan gelen laiklik ve sekülerlik rüzgârı yüzünden en az bir asırdır tartışılıyor.”(1)

1.Din iman, ibadet, ahlaktır, diğer konulara din kitaplarının teması tarihi ihtiyaç sebebiyle olup devamlı bağlayıcı değildir; dünya işleri, siyaset, devlet insan akılı, bilgisi ve ihtiyaçları çerçevesinde insanlar tarafından kurulmalı ve yönetilmelidir, din bu işlere karıştırılmamalıdır.

2.Din yalnızca iman, ibadet, ahlak ve ahiretten ibaret değildir, İslam”ın kesin ve açık hükümleri, talimatı, bağlayıcı emirleri dünya işlerinin önemli bir kısmını da yani (dinin, insanların bilgi ve becerisine bıraktığı teknik ve teknoloji dışında kalan hukuk, ekonomi, siyaset, uluslar arası ilişkileri…) içine almaktadır. Bir mümin iman edecek, ibadet edecek, İslam ahlakı ile ahlaklanacak, ama aynı zamanda yine dinin buyrukları gereği olarak faiz yemeyecek, zina yapmayacak, içki içmeyecek, usulüne uygun nikah yapacak, aile kuracak, savaş ve barış yapacak, siyasette, ekonomide, hukukta… Kur”an-ı Kerim”i ve Sünnet”i birinci derecede bağlayıcı kaynak olarak kabul edecek ve uygulayacak.

…Bu durumda dünyanın herhangi bir yerinde Müslümanlar bir topluluk ve bir devlet oluşturduklarında siyaseti nasıl dinin dışında tutacak ve “siyaseti dinsiz” yapacaklar?

Bir mümin iman, ibadet ve ahlak konularında dinli, diğer konularda dinsiz nasıl olacak? (2)

-Batıda, “Kazanmanın ahlakı yoktur!” da…

-Doğuda, (Örneğin, Osmanlı kültüründe) “Kazanmanın ahlakı var mıdır?

-Aç bir insan özgür müdür? Veya Bağımsız olabilir, yaşayabilir mi?

-Aç bir insan ahlaklı olabilir mi?

-Açlık, bir ihtiyaç-yaşamın; Ahlak, “Düzgün!” Bir karaktere sahip olmanın gereği midir?

-İnsanlar aç yaşayabilirler mi, ahlaksız yaşadıkları bilinmektedir!

Demek ki, “Aç insan”ın olduğu yerde, din ve ahlak (zorunluluktan olmalı!) barınamamaktadır.

-“Komşusu aç yatan bizden değildir…”

Bakalım din adamları bu konuda ne demektedir?

“...İNGİLTERE’de Tim Jones adlı bir papaz, geçtiğimiz pazar günü kilisede verdiği vaazında yoksul insanların, küçük aile işletmeleri yerine büyük zincir mağazalardan olmak koşulu ile ihtiyaçları kadar mal çalmalarının makul karşılanabileceğini söyledi. Jones’in tartışma yaratan sözlerinin ardından bir açıklama yapmak zorunda kalan Başrahip Richard Seed, İngiliz Kilisesi’nin mağazalardan hırsızlığı hoş göremeyeceğini, fakir insanların yardım kuruluşlarına başvurması gerektiğini belirtti. Aynı şekilde İngiliz Emniyeti de Jones’in sözlerinin hırsızlığı arttıracağından korkmuş olacak ki, hırsızlığın suç olduğunu bir kere daha hatırlattı. Peki İslam dini bu konuya nasıl bakıyor? Fakir insanların ihtiyaçları ölçüsünde hırsızlık yapması Jones’in dediği gibi hoş görülebilir mi? Hangi koşullarda hırsızlık yapılırsa günah sayılmaz? Bu soruları konunun uzmanı olan ilahiyatçılara sorduk, ilginç cevaplar aldık. (ALİ KEMAL ERDEM / AHT)

İLAHİYATÇI VE YAZARLAR, İNGİLİZ PAPAZIN BAŞLATTIĞI TARTIŞMAYI DEĞERLENDİRDİ

‘Kötülüğün örnek alınması yanlıştır’

PROF. DR ZEKERİYA BEYAZ (Eski İlahiyat Fakültesi Dekanı):“Kötülük, yanlış örnek alınmaz. ‘Ben açım, perişanım, bana şöyle bir kötülük yapıldı. Bu benim de kötülük yapmamı meşru kılar’ denilemez. Hiçbir zaman haram olan günah olan şey, teşvik edici yönde okşanamaz, bu yönde fetva verilemez. Diyelim ki bir kişi açlığından dolayı hırsızlık yaptı. Ona cezayı takdir edecek hâkim orada bir indirim yapar. Ancak peşinen ‘Aç kalanlar perişanlar, siz de gerektiği kadar götürün’ denemez. İnsan can tehlikesindeyken birinin tarlasına girerek bir şeyler çalarsa; ölüm tehlikesinden kurtulmak için çalabilir. Ama tehdit olayının hayati boyutta olması lazım.

‘Ölmemek için ekmek çalabilir’

PROF. DR. SAİM YEPREM İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi):  “Din, yasaklanmış bir şeyi yapmayı hoş görmez. Ancak o yasaklanmış şeyi yapmayı gerekli kılan hale göre hüküm değişebilir. Eğer ciddi anlamda bir zorlama söz konusu ise, yapılan yasak şeyin sorumluluğu olmaması gerekir. Ayrıca hayati önem taşıyan zaruretler ortaya çıktığı zaman ihtiyaç olduğu miktarda yasaklanmış şeyi yapmanın mahsuru yoktur. Hatta, hayatını devam ettirmesi için, kişi gidip ekmek fırınından ekmek çalabilir.

‘Dinimiz, böyle bir şeyi tasvip etmez’

MEHMET TALU (İlahiyatçı Yazar):“Hırsızlık Hz. Adem’den beri gelmiş olan bütün ilahi dinlerde kesinlikle haram kılınmıştır. O papazın söylediği görüşler kendisine aittir. Dinimiz böyle bir şeyi tasvip etmez. Diyelim ki, zaruret dediğimiz olay yapılmadığı takdirde kişi mutlaka ölecek. İş, eğer o noktaya gelmişse, marketten ölmeyecek kadar ekmeği alabilir. Ancak, bir insan o noktaya gelmişse Müslüman ona mutlaka yardım eder. Müslümanlık sadakayı, zekatı emrediyor. Ama bu konu istismar ediliyor. Burada zaruretin ölçüsü önemli. Bugün adam sıradan bir ihtiyacını, icabında zaruret ölçüsüne getiriyor. İhtiyaçların sonu bitmez”

‘Açlıkla boğuşan zenginden çalar’

PROF. DR. İHSAN ELİAÇIK (İslamcı düşünür yazar):  “Olaya açlık boyutuyla bakabiliriz. Diyelimki bir adam günlerce aç kaldı. Bu adamın karnını doyurmak için bir ekmek alması bana göre hırsızlık yerine geçmez. Eski ulema bu konuda görüş beyan etmiştir. Bir belde de aç insanlar varsa, o beldeye Muhammed’in getirdiği İslam girmemiştir. Burada açlık sorunuyla karşı karşıya olan insanlar değil, üzerinde fazladan mal bulunduran zenginler suç işlemektedir. Açlıkla boğuşan insanın zenginin malını çalması günah mıdır değil midir? Değildir…”(3)

Toparlanırsa;

-Allah, Güneş, Su, Toprak ve Tohumları  kullarına -bedelsiz- hediye etmiştir.

-Ve İslam, insanların; “bir tarağın dişleri gibi eşit” olduğunu ifade ederek, ihtiyaç sahiplerinin korunması-gözetilmesi için zekat, sadaka vb. uygulamaları getirerek, Faizi yasaklamış ve bunların ne kadar önemli olduğunu da defalarca vurgulamıştır.

-Ve “sonunda bana döneceksiniz”, diyerek; “Anlatılanlarda akıl sahipleri için ibretler-dersler vardır!” diyerek de uyarmış; (Nedensiz) hırsızlık-ahlaksızlık yapanlara en ağır cezaları getirmiştir.

Son söz;

-Bilenler bildiklerinden sorumludur.

-Akıl, bilmek; bilmek uygulama sorumluluğu istemektedir.

-Sonrası, insanın -kendi- tercihine kalmaktadır.

-Örneğin; “Dini ve ahlakı olan aç kalır!” diyebilir: Hırsız, edepsiz olabilir, elimizdekilerin fazlasını paylaşabiliriz.

 

 

Resim;web ortamından alınmıştır

Kaynaklar;

(1-2) Daha fazlası için bakınız; Bu, http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/hayrettinkaraman/din-ve-siyaset/38622 için Google’ın önbelleğidir. Bu, sayfanın 29 Oca 2015 07:36:19 GMT tarihine ait anlık görüntüsüdür. Aradan geçen süre zarfında geçerli sayfa değişmiş olabilir.

(3)Daha fazlası için bakınız; http://www.haberturk.com/polemik/haber/196745-fakir-hirsizlik-yaparsa-gunaha-girer-mi

Herkesin din dersi 5… Bu kadar hırsız!” ile “Dini ve ahlakı olanlar aç kalmaya mahkûmdur!” (2)

 

Batı Medeniyeti siyaset anlayışı; "kazanmanın ahlakı yoktur!"

Batı Medeniyeti siyaset anlayışı; “Kazanmanın ahlakı yoktur!”

 

“Ahlak gerekli” diyen, Sokrates*  ile, ”Nereye kadar ahlak?” ifadesinin sahibi Aristo ** Antik Yunan düşünürlerindendir. Aristo, “Batı Düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri” Kabul edildiği için “Batı Medeniyeti anlayışı”nı özetlediği düşünülebilir. Bu anlayış İtalyan Makyavel ile daha da belirginleşmiş; “Kazanmanın ahlakı mı olur?” ifadesi batı tipi siyaset uygulamasında yerini almıştır.

Bir örnek; ABD, “Irak’ta kimyasal silahlar var!” iddiası ile ülkeyi işgal eder.  İşgal sonrası araştırılır, ancak, herhangi bir kimyasal silah bulunamaz. Bunun üzerine; “Yanılmışız, Kimyasal silah yokmuş!” derler. Ancak, İşgal ettikleri Irak’tan da çıkmazlar. Ve kimsede (medya üzerinden) sormamaktadır?

“İşgal anında ölen, yüzbinlerce-milyonlarca masum, kadın, çocukların hesabını kim verecek?

Ve, “İnsan hakları evrensel beyannamesi” ne için hazırlanmış, yayınlanmıştır?

Zayıfları ve kendi halkını (diğer ülkeleri bu bahanelerle işgal etmek) aldatmak için mi?

Burada kısa bir ara vererek konuyu biraz daha açalım;

Doğulu düşünürlerin temsilcisi Konfüçyüs ile Batılı Sokrates’e karşılık, Eflatun ve Aristo’yu değerlendirdiğimizde; Sokrates’in düşüncelerinde (belki de etkilenmiş olarak), Konfüçyüs’ün ahlak anlayışı ile önemli benzerliklerin olduğu;

Batı uygarlığının ahlak anlayışındaki farklılığına, yol ayrımına, Sokrates’in öğrencisi Eflatun ve onun da öğrencisi olan Aristo’nun ahlak konularının tartışmaya açmalarının sonucunda geldiği anlaşılmaktadır.

Aristo ne demekteydi?

– “Siyasi kararlar nereye kadar ahlaka dayanmalı?” Bu görüşe Konfüçyüs ve Sokrates, “Sonsuza kadar.” demektedir.

“Nereye kadar ahlak?” sorusu ileriki dönemde Makyavel ile batılıların devlet yönetiminde “hiçbir yere kadar, ahlaka gerek mi var!” anlayışına dönüşecek ve batılı yaşam içerisinde kendine yüzlerce, binlerce uygulama alanı bulacaktır…(1)

Bakalım Batı ahlak anlayışı köşe taşlarından İtalyan Makyavel bize ne söylemektedir?

” Niccollò di Bernado dei Machiavelli (Makyavel), “Tarih ve politika biliminin kurucusu sayılan düşünür, devlet adamı, askeri stratejistdir.

Ünlü eseri Prens‘te, ilk kez iktidarın alınışı ve korunması gibi bir sorunu dinsel ya da ahlaki kaygıları dikkate almaksızın kendinde bir amaç olarak incelemiştir…

Fikirleri politik yazında olduğu gibi yaygın düşünüşte de giderek büsbütün olumsuz ve ilkesiz bir politik hırsın anlatımı olarak görüldü, “Makyavelizm” terimi bir düşünce sisteminden çok amaç için her yolu mübah gören politikacının tutumunu anlatan suçlayıcı bir sıfat haline geldi…

En ünlü eseri “Prens” özetle;

Makyavel, bütün sorunların ancak mutlak güç sahibi kararlı bir yöneticinin aşabileceğini düşünür.

Eser, bir hükümdarın saltanatını ayakta nasıl tutabileceği ve hükümdarlığını nasıl daha da güçlendirebileceği üzerinedir.

Makyavel’e göre ahlaki ilkeler her özel durumun ihtiyaçlarına tamamen teslim olmalıdır.

Prens gücünü koruyabilmek adına gerekirse her şeyi yapmaktan çekinmemelidir.

Makyavel, bir hükümdarın asıl gücünü sevilmekten çok korkutmaktan alması gerektiğini söylerken gene de kendinden nefret ettirmemesini öğütler…

-Prens merhametli, güvenilir, karşısındakini anlayan, dürüst ve güvenilir görünmeye çalışmalıdır.

Fakat aslında Prens’in kudreti onun gerçekten merhametli olmasına çok az izin vermelidir.”(2)

Şimdi 16’ncı asır Avrupa’sından 20’nci asır Türkiye’sine geliyoruz;

10 Temmuz 1923’te Ankara istasyonundaki Kalem-i Mahsus binasında fırka nizamnamesini müzakereden sonra Gazi ile yalnız kalarak hasbıhallere başlamıştık.

Dini ve ahlakı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar, dediler. (3)

Kendisini hilafet ve saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla latife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen M. Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şu izahatı verdi:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.

Gerçi İsmet Paşa da 5 Ocak 1923 tarihinde bana yazdığı mektupta (Vatanımız ne zaman mamur olacak? Bir tek ve asıl mesele budur. Sulh olsa da olmasa da) demişti. Fakat iki Lozan arasında Ankara’ya geldiği zaman kendisinden bu garip manada mütalaa işitmemiştim. Zengin olmak, mamur olmak, planlı bir çalışma ve zamanla olurdu.

Gazi’ye şu mütalaamı söyledim:

-Nereden, ne maksatla geldiği bilinmeyen ve üzerinde kendi milli kudretimizle işlenmeyen fikirler milli bünyemizi sarsar. Tanzimat’ın da bu surette kurbanı olduk.

-Bizi kuvvetle çözemeyenler yaldızlı formüllerle cevherimizi eritebilirler. Harben kazandığımızı, sulhtaki yanlış ve vakitsiz adımlarımızla daha doğrusu Avrupalılara aldanmakla elimizden kaçırdığımızı onlar pek iyi bilirler. Bunun için ilim ve ihtisasa hürmet etmek ve bilgili ve seciyeli adamlarımızla üzerinde işlenmemiş fikirleri program diye kabul etmemek, yeniden aldanmamak için biricik yoldur.

-Kendi ilim müesseselerinde işlenmemiş veya kontrol edilmemiş bayağı fikirlerin tatbiki diğer bir bakımdan da tehlikelidir. Emirle yaptırılacak, yani şiddetle tatbik olunacak demektir. Bu tarz belki itaat temin eder fakat sevgi asla! Bu hususta kendi tecrübelerime de dayanarak diyebilirim ki, itaat görünüştedir ve muvakkattir.

M. Kemal Paşa:

Dini ve ahlaki inkılap yapmadan önce bir şey yapmak doğru değildir. Bunu da ancak bu prensibi kabul edebilecek genç unsurlarla yapabiliriz.

Ben:

Dinsiz ve ahlaksız bir millete bu dünyada hayat hakkı olmadığını tarih gösteriyor. Paşam, bu akide bizi Bolşevizme götürür. İngilizler, mütarekenin ilk zamanlarında bizi Bolşevikliğe teşvik ediyorlardı. Demek bizi başka yoldan yine oraya sürmek istiyorlar? Bunun manası açıktır: (4)

Özetlenirse;

-Batı Medeniyeti anlayışında, “Kazanmanın ahlakı yoktur!

-Peki, Batı medeniyeti anlayışında “Ahlak” yoktur da; Osmanlı’da var mıdır? Veya Osmanlıda rüşvet alınmamakta mıdır?

 

Devam edecek;

1932-1947 Yılları arasında ülkemizde; Din, Dini yayınlar, Dini okullar yasaklanmıştır.

 

Açıklamalar;

(*) Sokrates, (M.Ö. 469- M.Ö. 399), Antik Yunan filozofudur.

(**) Aristo, (MÖ384 –MÖ322) Antik Yunan filozof. Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biridir.

Kaynaklar;

(1) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız; http://www.canmehmet.com/kirli-olan-siyaset-anlayisi-mi-insan-mi-3.html

(2) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız; http://www.canmehmet.com/kirli-olan-siyaset-mi-insan-mi-batililasarak-turklesiyor-muyuz-4.html

(3-4) “Kazım Karabekir anlatıyor” Uğur Mumcu, 25. Baskı: Aralık 2009, Ankara,Sahife;75) Karabekir’in anlattığı tartışmayı M. Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali adlı kitabında şöyle doğrular.“ Dinle devlet işlerinin birbirlerine karışması Türk milletinin felaket sebebi olduğunu ileri sürmüştüm. … General Karabekir fikrime asabiyetle hücum etti.” Bozkurt Mahmut Esat, Atatürk İhtilali, İ.Ü. İnkılap Enst. Yay., 1940, s. 439. Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/mustafa-kemal-pasa-ve-kuranin-turkceye-tercumesinin-perde-arkasi-2.html

“Herkesin din dersi 5… Bu kadar hırsız nereden çıktı” Önce bunun cevabına hazır olmalısınız (1)

"Her ne arar ise kendinden ara!"

“Her ne arar ise kendinden ara!”

 

Tarım Toplumunda Toprağı, Sanayii Toplumunda Demiri, Bilgi toplumunda (Bilgi) insanı doğru işleyenler, işlemeyenlerine göre bir adım öne çıktıklarını, tarihin bize anlattığı çarpıcı örnekler üzerinden biliriz.

Bunlarla birlikte bazı şeyler daha biliriz. Örneğin;

Eleştirinin; “Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit”

Özeleştirinin; “Başkalarının bize söyleyeceği (hatalarımızın-eksiklerimizin) onlardan önce (farkına varabilmek) söyleyebilmek, sanatı” olduğunu da.

Konumuz insan olduğuna göre önce malzemeleri ; “İnsan” ve “Aydın” tanımı yapılmalıdır.

-“İnsan”; Öğrendikleri ile farkında olan, öğrendiklerinden yeni bilgiler üretebilen varlık…

– “Aydın”; “Bir sorunun nedenini araştıran, bilgi toplayan, öğrendiklerini çevresindekilere yaymaya çalışan ve onlarla paylaşan, düşüncelerini özgürce savunan, baskıcı sistemlere karşı uygarca ve cesurca karşı koyabilen… edindiği bilgiler ile doğru varsayımlar kurabilen ve yargıya ulaşan, yeni bilgilerin ışığı altında kazanmış olduğu eski ya da yanlış düşünce ve tavrını değiştirebilen, başka insanların yanılgılarına da hoşgörülü olabilen, … kişi aydın olarak nitelendirilebilir.”(*)

Yukarıdaki tanımlara göre, “Aydın İnsan” ; öğrenerek farkında olan, öğrendiklerini diğerleri ile paylaşan, kendisindeki ve çevresindeki yanlışları gören, düzelten ve düzeltilmesi için çalışan “En Şerefli” varlıktır.

Prof. Üstün Dökmen, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın da bulunduğu “Geleceğin Öğretmeni” başlıklı sempozyumda,

-“Herkesin din dersi 5. İyi de bu kadar ahlaksız, hırsız nereden çıktı. Kolonları kesip galeri yapan da 5 aldı, ölen de… Din öğrenilen bir şeydir, ahlak keşfedilen bir şeydir. Din ve ahlak dersini koyarsan olmaz, onlar yine kolon keserler. Din ve ahlak bir arada olmaz” (1) der…

Demesi ile birlikte -haklı olarak bir yaraya parmak basar ve- bir tartışmayı başlatır.

Peki, bu ifadeleri söyleyen, Üstün Dökmen kimdir?

İnsan dilinin altındadır!” İfadesinden hareketle, Sayın Prof. Dr. Üstün Dökmen’i tanımak için bir yazısını aktaralım.

Çocuğumuz düşüp kafasını masaya çarpınca biz hemen masayı döveriz, “eh masa ehhhh sen niye orada duruyorsun!” diye, çocuk masa orada durmasa kafasını çarpmayacağını sanır ve büyüdükçe yaptığı her hatayı yükleyecek birini veya bir şeyi mutlaka bulur. Malum…

Kızının mezuniyetini izlemek için Balıkesir’den Erzurum’a gelen başörtülü anne, tören salonuna alınmamıştı. Vicdanı olan herkesin yüreğini cız eden bu olayın sorumlusu kimmiş? Kapıcı.. Şimdi oldu işte…

Kara Kuvvetleri Komutanı “Rektör iyi çocuktur, yapmaz öyle şey” falan demeye getirmişti. YÖK Başkanı da, “Rektörün haberi yokmuş” dedi, çıktı işin işinden… Kimmiş suçlusu? Kapıcı.

Mesela, bizim Balkan harbinden kalma, dandik vagonlara 160 Kilometre hız yaptırdılar. İlk virajda sizlere ömür… Kimin üstüne kaldı? Makinist’in.

Mersin’de bayrağımız yakıldı, yırtıldı. Askere taş attılar, panzere molotof… Memleket ayağa kalktı. Kimin yüzündenmiş?……… İki veled…

Gelene geçene ayran tost falan satan, kendi halinde sakin bir kasabaydı, Susurluk… İçişleri Bakanlığı, MİT, Jitem, generaller, özel tim polisleri, kumarhaneciler, bakanlar, milletvekilleri, işadamları… Bin kişi falan yargılandı. Her şey kimin başının altından çıkmış? Yeşil’in.

Deprem oldu… 7 vilayette 50 bin kişi öldü. Binlerce bina yıkıldı, on binleri ağır hasarlı. Hepsinin sorumlusu olarak kimi kulağından tutup hapse tıktık? Veli Göçer’i.

Edirne’de bebeler şakır şakır öldü… Hiç utanmadan bisküvi kolilerine koyup, gömdüler. “Araştırdık, ihmal yok” dediler. Peki, neden öldü bu yavrular? Klima’dan… Dikkat isterim, klimacı bile değil, klima.

Rakıdan öldük. O gün ile bu gün arasında ne değişti?…… Kapağın rengi…
Sanal “sorumlumuz” bile var…

Yollarda her gün 20 insanımız heba oluyor. Trafik Canavarı’ndan…
Dolar patlarsa? Enflasyon Canavarı’ndan…

Hatta “sorumlu olmayan sorumlumuz” da var…

Milli takım oynayıp yeniliyor. Suçlusu kim? Takıma alınmayan Hakan…

Domatesleri Ruslara kakalayamıyoruz… Sinekten…Deli dana geliyor. İnekten…
Millet hormonlu diye tavuk yemiyor. Erman Toroğlu’ndan.

Evleri su basıyor. Yağmurdan.

Ormanlar yanıyor. Sigaradan.

Gemi batıyor. Dalgadan.

İyi de kardeşim, uçak neden düşüyor? Rahmetli pilottan

Peki, bu şartlarda hayatta kalmayı Nasıl başarıyoruz? Allah’tan (2)

Ehhh.. Artık başlayabiliriz. Başlayabiliriz de;

Biz, gerçeğinde bu yeni yazıda, Cumhuriyeti, İnkilapları, Devrimleri, “Türk Tezi’ni, Din, Dil ve Müzikte Türkçeleştirme’yi, sonuçlarını yazacak, arı kovanına çomak sokacaktık. Bu konu ile giriş aslında iyi de oldu. Çünkü anlatılacaklar içerisinde ulaşılacak sonuçlarda bu konu da vardı.

Devam edecek…

İnsanlar kendileri için doğru olanı bulamıyorlar, olacaklar ki, yollara, yön ve trafik işaretleri yerleştirilmektedir?

 

 

Resim;http://www.haberdar.com/ustun-dokmen-herkesin-din-dersi-5-bu-kadar-hirsiz-nereden-cikti-4028196-haberi/

Açıklama-Kaynak;

(*) Tanımda yararlanılan kaynak; http://www.yenicaggazetesi.com.tr/aydin-kime-denir-32277yy.htm

(1)http://www.taraf.com.tr/yasam/herkesin-din-dersi-5-ise-bu-kadar-ahlaksiz-hirsiz-nereden-cikti/#

(2)Yazıdaki vurgulamalar (yazarın hoşgörüsüne sığınılarak) tarafımızdan yapılmıştır. Prof. Dr. Üstün DÖKMEN, Üstün Dökmen’ den Hayata Dair. Haz 16th, 2011….http://www.makalem.net/wp-content/themes/kuazahaber/images/sp.gifBakınız; http://www.makalem.net/ustun-dokmen-den-hayata-dair#sthash.HRC44YTy.dpuf

Özgürlük ve Barış, Devlet yönetimini seçmekle değil gelirden adaletli pay almakla gelecektir (son)

Bir ülkede silah alımına kimler nasıl karar vermektedir? Bu kaynak transferinde" halk iradesi" nerededir?

Bir ülkede silah alımına kimler nasıl karar vermektedir? Ülkenin devasa kaynaklarının  transferinde ” halk iradesi” nerededir?

 

Bir antlaşma için oturacağınız masada eğer, bir pazarlık gücünüz yoksa sizin neticede ne özgürlüğünüz/bağımsızlığınız, ne de, “insanca yaşamak” için bir imkânınız olacaktır. Siz baştan kaybedenlerdensiniz.

Diğer bölümde vurgulananları tekrar edersek;

-“Modern Devlet” yönetiminde üç çeşit güç bulunmaktadır; Yasama, yürütme ve yargı.

-Bu güçler Anayasaya göre uygulama yapmaktadır. Bu nedenle, Anayasa’nın kimler tarafından ve nasıl yapıldığı çok önemlidir.

-Devletin, “Kuvvetler”i arasında bir denge oluşturulurken dikkate alınması gereken; halkın devletle olan ilişkisinde; Terazinin, “Kuvvetler” kefesi yanında (halkın) kendisine (bir denge için) hangi kuvvete sahip olduğu veya böyle bir kuvvetinin varlığı, olup olmadığıdır.

-Allah, Güneş, Toprak, Su ve Tohumları bedelsiz vermiştir. “Devasa Servet”lerin nasıl oluştuğu sorgulanmalıdır. Bu, birçok sorun’un cevabını gizlemektedir!

-İnsanların birlikte barış ve refah içerisinde yaşamaları; Devletlerin Yönetim Biçimi’yle değil,  Ülke gelirlerinin paylaşımındaki “adalet anlayışları” ile ilgilidir?

-Bir devlette kavga; “Ülkeyi kim yönetecek?” çizgisinde yapılıyorsa halk yanmış! “Ülke geliri adaletli dağıtılmalıdır!” Anlayışı ile yapılıyorsa, Halk yaşamıştır! “İnsanı yaşat ki devlet yaşaşın!”

Yetkinin, Kraldan Halk Meclisi’ne geçmesi, Yaraya merhem olmayacaktır. Olması için; (bir siyasi parti çatısı altında aynı değerleri paylaşan) Milletvekili adaylarının şartsız olarak, doğrudan (isimlerini ortaya koyarak) aday olmaları, seçilmeleri gerekmektedir. Bu şekilde seçilen milletvekilinin,  kimseye bir minneti-borcu olmayacak ve Meclis’te oyunu, sadece halkın çıkarları için kullanacaktır.

-Kapitalizm (paranın), Komünizm (otoritenin),Liberalizm (güçlünün)vb. Siyasi veya ekonomik sistemler; bir “çıkar” -Baraj-Birikimin- anlayışının önünü açmaktadır. Bu nedenle bunların, (tüm) insanlara (kalıcı) bir barış, refah getirmesi zordur.

-Marks ve Engels ;“Modern devletin yönetimi, tüm burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir…” Sözü (herhalde) doğrudur. Ancak, bu ifadelerden, “Modern!” kelimesi çıkarılınca, Marks ve Engels’in (Devlet konusundaki) gerçek düşünceleri, anlayışları da açığa çıkmaktadır. “Devlet=Komite!” Ve kimler onun –komitenin- tepesinde oturursa! Bal tutan parmağı yalar!

İnsan hakları Evrensel beyannamesi, “Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.”Der… Ancak; Zayıf ve elinde kıymetli değerleri (Petrol-hammadde vb) olanlar; “Bütün İnsanlar!” grubuna girmemektedir. Örnek; Afrikalılar, Afganlılar, Iraklılar, Suriyeliler ve Libyalılar…

Toparlanırsa;

-“Kimse size karşı değildir, herkes kendi yanındadır”.

– Aç adam özgür değildir. Üstelik Aç Adam’ın bir pazarlık gücü de olmamaktadır. Açlık çoğalınca, Açık ve acı tanımı ile, İnsanlık bitmektedir.

-“İnsanlar, hep aynı şeyi duya duya, sonunda onun doğru olduğunu tartışmasız kabul etme eğilimine girerler.” Medya (habercilik görevinden önce)  bunun için vardır.

Konumuz neydi? Cumhuriyet, Demokrasi…

Demokrasi ile cumhuriyet kavramı arasında kesin bir çizgi olmamakla beraber; demokrasi kavramı seçimi ve hukukun üstünlüğünü, cumhuriyet kavramı herhangi bir soylunun, kralın olmamasını ve bir parlamentonun gerekliliğini öne çıkarır.”

İngiltere’de cumhuriyet yoktur, ama demokrasi vardır.

Veya Türkiye’de cumhuriyet vardır, ama demokrasi (Bunu okuyanlar söylemelidir) Var mıdır?.

Son olarak (üzerinde düşünülmesi için);

-“Cumhuriyet, Demokrasi, Parlamenter Sistem, Referandum, Sandık!” ne için gündeme gelmektedir?

-Bir Yönetim Şeklini, kullanılacak yetkileri belirlemek için, değil mi?

-Peki, Ülkenin gelirinin dağılımı için bir oylama var mıdır? Veya Devlet istediği kadar vergiyi almasında, veya büyük silah harcamalarında bir referanduma gitmekte midir?

-Örneğin, Yunanistan’ı silahlanma sevdası! İle batırdılar? Yunanistan Avrupa Birliği’ne üye değil mi? Kime karşı silahlanmaktadır? Türkiye’ye mi? Bir savaş sırasında Avrupa Birliği yanında olmayacak mı?

-Peki, Türkiye kime karşı silahlanmaktadır? Rusya’ya karşı mı? İyi de Türkiye NATO’ya üye değil mi?

-Başlığımız neydi? “Özgürlük ve Barış, Devlet Yönetiminden pay almakla değil, Gelirden pay almakla gelecektir.”

-Eğer, Silahlanmalardan geriye bir şey kalırsa…

Dünya Silahlanıyor!

Küresel ekonomik krize rağmen dünyadaki silahlanma son 10 yılda ikiye katlandı. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü(SİPRİ) 2010 yılı silah harcamaları raporuna göre 2009 yılında askeri harcamalara ayrılan toplam para 1 trilyon 531 milyar dolar.

Bu oran 2008’e göre yüzde 6, 2000 yılına göre yüzde 49 daha fazla…

Toplam satışın yüzde 61.5’ini ABD’den 45 silah üreticisi gerçekleştirdi. Avrupa listeye toplam 9 ülkeden 33 firmayla girdi.

Almanya, İspanya, Finlandiya, Fransa, İtalya, Norveç, İngiltere, İsveç ve İsviçre’den 33 grup 2009’da 120 milyar dolarlık satış gerçekleştirdi ve toplam satışların yüzde 30’unu oluşturdu. (1)

-“Şüphe yok ki bunda düşünenlere ibretler var.Kur’ân-ı Kerim, HİCR,15/HİCR-75 (*)

 

Resim; web ortamında alınmıştır.

(*) Daha fazlası için bakınız; http://www.kuranmeali.org/15/hicr_suresi/75.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx

(1) Daha fazlası için bakınız;http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=62272

Not; yazı içerisinde geçen bilgilerle ilgili kaynaklar diğer bölümlerde verilmiştir.

Tezgâh iyi kurulmuş! “Kuvvetler Ayrılığı” güçlüleri dengeliyor. Peki, Güçlülerle-Halkın ilişkisi (5)

 

Batı Medeniyeti önermektedir;  "Herkes kendi çıkarını korumalıdır." Elbette gücü varsa! Olmayanları için ne önerirsiniz?

Batı Medeniyeti önermektedir; “Herkes kendi çıkarını korumalıdır.” Elbette gücü varsa! Olmayanları için ne önerirsiniz?

 

Bu basit gerçek, yüzyıllardır kimsenin dikkatini çekmemiş midir? Elbette çekmiştir. Çekmiştir de gerçeği açıklamak işine gelmemiştir. Şimdi bugüne kadar “gözden kaçan!” dillendirilmeyen konuyu biraz açalım.

Kuvvetler Ayrılığı” Nedir?

Devletin yönetiminde üç çeşit güç bulunmaktadır. Bunlar yasama, yürütme ve yargı olarak ayrılır.

Yasama; Anayasa tarafından TBMM vekillerine verilen yetkiler olmaktadır. Kanunlar üzerinde değişiklik yapma ekleme ve silme. Savaş ilan etmek. Milletlerarası antlaşmalar yapmak.

Yürütme; Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlar kurulundan oluşmaktadır. Yargı ve yasalar tarafından verilen yetkileri kullanmak yetkili olan mercilerdir. Yasaların uygun şekilde yürütülmesidir.

Yargı; Yürütmeyi ve insanların yasal haklarını denetlemektedir. Hukuksal olarak yargıya dahil olan insanlar haklarını korumakla yükümlüdür. İnsanların özgürlük haklarını ile ilgili oluşacak sorunlarda kendilerine yasama tarafından verilen yetkiler çerçevesinde cezai işlem uygulama hakkı bulunur.(*)

Üzerinde durulması gerekenler;

Anayasa’nın kimler tarafından ve hangi anlayışla oluşturulduğu,

-Devletin “Kuvvetler”i arasında bir denge oluşturulurken, halkın devletle olan ilişkisinde,Terazinin, “Kuvvetler” kefesi yanında kendisinin (bir denge için) hangi kuvvete sahip olduğu, veya böyle bir kuvvetinin varlığı, olup olmadığıdır.

-Güçlüler, birbirlerini dengelerken, Halk, kendisini nasıl (hangi güçle) koruyacaktır?

-Cumhuriyet, “Halkın yönetimi” mi, Halktan (bu ifade de kastedilen “halk” da sorgulanmalıdır) birileri tarafından yönetimi midir?

Örneğin;

-Alınan bir savaş kararında veya bir verginin alınmasında halkın ne kadar iradesi vardır?

-Amerika, Japonlara iki atom bombası atarken, halktan bu bombaların yapımı ve bittiğinde de atılması için bir izin almış mıdır?

-Veya, bir “Devrim” yapılırken, Devrimi yapanlar halktan izin almışlar, almakta mıdırlar? Örneğin; Rusya veya Fransa’da veya İran’da bir devrim aşamasında halktan onay alınmış mıdır? “Halk cahil, bilmez!” denilirken, üretmeyi ve ölmeyi bilenler, kendi haklarında neyin “iyi-fena” olacağını bilmemekte midir?

-En önemlisi, Devrimlerden sonra iktidarlar (Kimin için) değişmektedir?

-İktidarlar değişirken, halk için ne-neler değişmiştir?

Devam edecek…

-Güçlüler kendilerini (çıkarlarını) korurken, gerçekte halkın çıkarlarını mı korumaktadır?

-Öyle ise, koskaca bir ülkede 80 yılda 3 zengin ailenin oluşması nasıl izah edilmektedir?

-Veya “Savaş-Terör!” Olaylarında ölenler (Kuvvetler Ayrılığı’nda adı geçmeyen) Halktan mıdır? Yoksa, “Kuvvetler ayrılığı”nda adı geçen  güçlülerin yakınları‘ndan mıdır?

 

 

Resim; web ortamından alınmıştır.

(*)http://www.safbilgi.com/yasama-yurutme-yargi-nedir-kisaca/

Bir devlet, yönetim biçimi ile değil, Paylaşımdaki adalet ölçüleri ile değerlendirilir (4)

Batı Medeniyeti önermektedir;  "Herkes kendi çıkarını korumalıdır." Elbette, gücü varsa... Olmayanlar için öneriniz?

Batı Medeniyeti önermektedir; “Herkes kendi çıkarını korumalıdır.” Elbette, gücü varsa… Olmayanlar için öneriniz?

 

Allah, Güneş, Toprak, Su ve Tohumları bedelsiz vermemiş midir? O halde kimin malı kime pazarlanmakta, verdikleri üzerinden haksız devasa servetler edinilerek, “Zengin-Fakir” sınıflar oluşturulmaktadır?

İnsanların birlikte barış ve refah içerisinde yaşamaları;

Neden Devlet Yönetim Biçimleri’yle değil,

Ülke gelirlerinin paylaşımında adalet olması ile ilgilidir?

Buna cevap vermeden evvel devletlerin yönetim biçimlerine kaynaklık eden ekonomik-siyasal tercihleri sorgulanmalıdır. Bu anlayışlar sırası ile,

Siyasal tercihlerden;  Mutlakıyet, Meşrutiyet, Cumhuriyet ;

-Ekonomik tercihlerden; Kapitalizm, Komünizm (Sosyalizm), Liberalizm açıklanacaktır.

Toplumların Siyasal Tercihleri;

-Mutlakıyet (Monarşi); Devletin temel güç ve yetkilerinin tek kişide toplandığı (Yönetimin babadan oğula-kardeşe- geçtiği) yönetim;

Meşrutiyet (Anayasal Monarşi), Hükümdarın yetkilerinin anayasa ve halkoyuyla seçilen meclis tarafından kısıtlandığı yönetim;

Cumhuriyet (Temsili yönetim) Hükûmet başkanının, halk tarafından belli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği yönetim biçimidir. Cumhuriyet’le, Milletin egemenliği” kastedilir. Ülke yönetiminde söz sahibi; “Sivil Parlamento’dur. Gerçeğinde ise Cumhuriyet; “Halkın Yönetimi” değil, “Halktan birilerinin yönetmesi”dir. Elbette bu noktada; “Halk kimdir?” sorusu da cevap bulmalıdır.

Demokratik Cumhuriyet; “Demokrasi ile cumhuriyet kavramı arasında kesin bir çizgi olmamakla beraber; demokrasi kavramı seçimi ve hukukun üstünlüğünü, cumhuriyet kavramı herhangi bir soylunun, kralın olmamasını ve bir parlamentonun gerekliliğini öne çıkarır. İngiltere’de cumhuriyet yoktur, ama demokrasi vardır. Veya Türkiye’de cumhuriyet vardır, ama demokrasi zayıftır.”

-Buraya kadar yapılan tariflerde, Ülke gelirinin paylaşımı ile ilgili bir kayıt-niyet gördünüz mü?

-Biz görmedik?

-Demek ki mesele ne imiş?

-Ülkeyi kimin yönetecek olması…

-Öyle de, Yetki Kraldan (Mutlak söz sahibi’nden), Halka, meclise geçmiyor mu?

-Öyle mi oluyor?

-Siz, Mutlakıyetlerin veya Meşruti Monarşilerin elbiselerin kimlerce değiştirildiğini hatırlıyor musunuz? Örneğin, İngiltere’de, Fransa’da, Rusya’da veya Türkiye’de?

-Yönetimler birinden diğerine nasıl geçmişti?

-Ortada Halk iradesi mi vardır, yoksa Güç Sahipleri‘nin iradeleri mi?

-Ve değişikliklerden sonra kurulan yönetimde kimlerin iradesi geçerlidir? Halkın mı;

-Fransa, Rusya veya Suriye’de olduğu diktatörlerin mi?

Sorgulandığında ortaya anlatılanlardan farklı uygulamalar çıkmamakta mıdır?

Ve Toplumların Ekonomik Tercihleri;

Kapitalizm; Bu ifadeler, arkasında yatan gerçeklerin anlaşılmaması için anlatımlarında süslenir, ve ne olduğu değil, ne sağladığı konusu öne çıkarılır. Kapitalizm; Belirli zihniyetteki bir toplum yapısı anlayışıdır. Bu anlayış; Üretim araçlarının özel mülkiyetini, karlılığı, rekabeti ve işgücünün bir mal gibi alınıp satılmasını dikkate almaktadır. Üretim; Karlı olacak; Üretimde Rekabet olacak ve Üretim, Akılcılık esası üzerine yapılacak.

Kısaca Kapitalizm, bir üretim tarzıdır. Kastedilenler birlikte, “İdeolojik ve kurumsal bir üst yapı modelidir.”

Komünizm; (Marks ve Engels’in kaleminden)

-“Özgür insan ile köle, patrisyen (elitler, soylular) ile pleb ( köylü, işçi), bey ile serf ( topraksız köylü, ), lonca (sanatkâr) ustası ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen birbirleriyle sürekli karşı-karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir savaş, her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla, ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir…”

-“Feodal toplumun yıkıntıları arasından uç vermiş olan modern burjuva (sermaye, toprak sahibi) toplumu, sınıf karşıtlıklarını ortadan kaldırmadı. Yeni sınıflar, yeni baskı koşulları, eskilerin yerine yeni savaşım biçimleri getirmekle kaldı. “

-“Sınai üretimin kapalı loncalar (sanatkarlar) tarafından tekelleştirildiği feodal sanayi sistemi, yeni pazarların büyüyen gereksinmelerine artık yetmiyordu. Onun yerini manüfaktür (alet, tezgah yardımı ile yapılan üretim) sistemi aldı. Lonca ustaları imalâtçı orta sınıf tarafından bir kenara itildiler; farklı lonca birlikleri (sanatkarlar) arasındaki işbölümü, tek tek her atölye içindeki işbölümü karşısında yok oldu. “

-“Bu arada, pazarlar durmaksızın büyümeye, talep durmaksızın yükselmeye devam etti. Manüfaktür (atölyeler) bile artık yeterli değildi. Bunun üzerine, buhar ve makine, sınai üretimi devrimcileştirdi. Manüfaktürün yerini dev modern sanayi, sanayici orta sınıfın yerini, sanayici milyonerler, tüm sanayi ordularının önderleri, modern burjuvazi aldı.”

-“Modern sanayi, Amerika’nın keşfinin temellerini attığı dünya pazarını kurdu. Bu pazar, ticarete, gemiciliğe, kara ulaştırmacılığına büyük bir gelişme kazandırdı. Bu gelişme de, sanayiin yayılmasını etkiledi; ve sanayiin, ticaretin, gemiciliğin, demiryollarının genişlemesine orantılı olarak, burjuvazi de aynı oranda gelişti, sermayesini artırdı ve ortaçağdan kalma bütün sınıfları geri plana itti. “

-“ Böylece, modern burjuvazinin kendisinin, nasıl uzun bir gelişim yolunun, üretim ve değişim biçimlerindeki bir dizi devrimlerin ürünü olduğunu görüyoruz. Burjuvazinin gösterdiği her gelişmeye, bu sınıfın buna denk düşen bir siyasal ilerlemesi eşlik etti…”

-Feodal (toprak sahipleri, derebeyler) soyluluğun egemenliği altında ezilen bir sınıf, ortaçağ komününde silahlı ve kendi kendini yöneten bir topluluk olan; şurada bağımsız kentsel cumhuriyet (İtalya ve Almanya’da olduğu gibi), burada monarşinin vergi mükellefi “üçüncü katman” olan (Fransa’da olduğu gibi), daha sonraları, asıl manüfaktür döneminde, soyluluğa karşı bir denge unsuru olarak ya yarı-feodallere, ya da mutlak monarşiye hizmet eden ve, aslında, genel olarak büyük monarşilerin temel taşı olan burjuvazi, en sonunda, modern sanayiin ve dünya pazarının kurulmasından bu yana, modern temsili devlette siyasal egemenliği tamamıyla ele geçirdi…”

“Modern devletin yönetimi, tüm burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir…”

-“Burjuva sınıfın varlığının ve egemenliğinin esas koşulu, sermayenin oluşması ve çoğalmasıdır; sermayenin koşulu, ücretli emektir. Ücretli emek, bütünüyle, emekçiler arasındaki rekabete dayanır. Sanayiin, burjuvazinin elde olmayarak teşvik ettiği ilerleyişi, emekçilerin rekabetten ileri gelen yalıtılmışlıklarının yerine, birlikteliklerinden ileri gelen devrimci dayanışmalarını kor…”

-“Demek ki, modern sanayiin gelişmesi, burjuvazinin ayaklarının altından bizzat ürünleri ona dayanarak ürettiği ve mülk edindiği temeli çeker alır. Şu halde, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır. BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİNİZ! (1)

Kurucu babalarına göre Komünizm; “İşçiler Birleşiniz” Güzel… Birleşelim de, İşveren kim olacak ve işçiler için ne değişecek, sadece patron mu?

Midyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmayalım!

Yazılanlardan anlaşılan,

-“Kimse size karşı değildir, herkes kendi yanındadır”.

-Bal tutanlar parmağını, tutamayanlar avucunu yalamaktadır.

-Neticede yapılanlar nedir? Kaynağın (Gücün) başına geçesiye kadar, “Sureti haktan” görünmek; Ya sonra? Ona da yazı bitince siz karar verirsiniz.

Devam edecek;

Kapitalizm ve Komünizm ’den sonra geldik liberalizm’e

 

 

(1)Kaynak; Aralık 1847 – Ocak 1848’de Marx ve Engels tarafından yazılan bildirge. Daha fazlası için bakınız; http://blog.milliyet.com.tr/islam-ve-ekonomi–3–komunizm-iscinin-dramindan-dogmustur–yigit-olecek–hakki-yenmeyecektir-/Blog/?BlogNo=141851

Cumhuriyeti, “Kilise Cenneti parsellemiş satıyor!”, diyerek, kuranlar, bugün insanlara neleri pazarlamaktadır (3)

Batı Medeniyeti anlayışı; "Kazanmanın ahlakı yoktur." ifadesi ile özetlenebilir.

Batı Medeniyeti anlayışı; “Kazanmanın ahlakı yoktur.” ifadesi ile özetlenebilir.

 

Sayısız riyakârlıkları perdeleyen çeşitli uluslar arası “Beyanname”ler, “Daha eşit” güçlülerin elinde adeta insanlar arası eşitsizlik manifestosu (bildirisi) gibi işletiliyor.(*) Örnek mi? İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi. Bu bölüme neden bu başlıkla girdik? Neden mi?

Aşağıdakileri okuyunca buna siz karar veririniz.

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarih ve 217 A (III) sayılı Kararıyla ilan edilmiştir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu;

İnsanlık topluluğunun bütün bireyleriyle kuruluşlarının bu Bildirgeyi her zaman göz önünde tutarak eğitim ve öğretim yoluyla bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye, giderek artan ulusal ve uluslararası önlemlerle gerek üye devletlerin halkları ve gerekse bu devletlerin yönetimi altındaki ülkeler halkları arasında bu hakların dünyaca etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için ortak ideal ölçüleri belirleyen bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder.

Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 2- Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

Madde 3 -Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

Madde 4- Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her türlü biçimde yasaktır.

Madde 5- Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez.

Madde 6- Herkesin, her nerede olursa olsun, hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.

Madde 7- Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.

Madde 8- Herkesin anayasa yada yasayla tanınmış temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna başvurma hakkı vardır.

Madde 9- Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.

Madde 10- Herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı vardır.

Madde 11

1. Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı açık bir yargılama sonunda, yasaya göre suçlu olduğu saptanmadıkça, suçsuz sayılır.

2. Hiç kimse işlendiği sırada ulusal yada uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Madde 12- Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır.

Madde 13

1. Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır.

2. Herkes , kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir.

Madde 14

1. Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.

2. Gerçekten siyasal nitelik taşımayan suçlardan veya Birleşmiş Milletlerin amaç ve ülkelerine aykırı eylemlerden doğan kovuşturma durumunda bu haktan yararlanılamaz.

Madde 15

1. Herkesin bir yurttaşlığa hakkı vardır.

2. Hiç kimse keyfi olarak yurttaşlığından veya yurttaşlığını değiştirme hakkından yoksun bırakılamaz.

Madde 16

1. Yetişkin her erkeğin ve kadının, ırk, yurttaşlık veya din bakımlarından herhangi bir kısıtlamaya uğramaksızın evlenme ve aile kurmaya hakkı vardır.

2. Evlenme sözleşmesi, ancak evleneceklerin özgür ve tam iradeleriyle yapılır.

3. Aile, toplumun, doğal ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafından korunur.

Madde 17

1. Herkesin tek başına veya başkalarıyla ortaklaşa mülkiyet hakkı vardır.

2. Hiç kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.

Madde 18- Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir.

Madde 19- Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.

Madde 20

1. Herkesin silahsız ve saldırısız toplanma, dernek kurma ve derneğe katılma özgürlüğü vardır.

2. Hiç kimse bir derneğe girmeye zorlanamaz.

Madde 21

1. Herkes, doğrudan veya serbestçe seçilmiş temsilciler aracılığı ile ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir.

2. Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır.

3. Halkın iradesi hükümet otoritesinin temelidir. Bu irade, gizli veya serbestliği sağlayacak benzeri bir yöntemle genel ve eşit oy verme yoluyla yapılacak ve belirli aralıklarla tekrarlanacak dürüst seçimlerle belirlenir.

Madde 22- Herkesin, toplumun bir üyesi olarak, sosyal güvenliğe hakkı vardır. Ulusal çabalarla ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütlenmesine ve kaynaklarına göre, herkes onur ve kişiliğinin serbestçe gelişim için gerekli olan ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesi hakkına sahiptir.

Madde 23

1. Herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.

2. Herkesin, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.

3. Herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır ve gerekirse her türlü sosyal koruma önlemleriyle desteklenmiş bir yaşam sağlayacak adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.

4. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır.

Madde 24- Herkesin dinlenmeye, eğlenmeye, özellikle çalışma süresinin makul ölçüde sınırlandırılmasına ve belirli dönemlerde ücretli izne çıkmaya hakkı vardır.

Madde 25

1. Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.

2. Anaların ve çocukların özel bakım ve yardım görme hakları vardır. Bütün çocuklar, evlilik içi veya evlilik dışı doğmuş olsunlar, aynı sosyal güvenceden yararlanırlar.

Madde 26

1. Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.

2. Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.

3. Çocuklara verilecek eğitimin türünü seçmek, öncelikle ana ve babanın hakkıdır.

Madde 27

1. Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma, güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.

2. Herkesin yaratıcısı olduğu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden doğan maddi ve manevi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır.

Madde 28- Herkesin bu Bildirgede öngörülen hak ve özgürlüklerin gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.

Madde 29

1. Herkesin, kişiliğinin serbestçe ve tam gelişmesine olanak veren topluma karşı ödevleri vardır.

2. Herkes haklarını kullanırken ve özgürlüklerinden yararlanırken, başkalarının hak ve özgürlüklerinin tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ve demokratik bir toplumda genel ahlak ve kamu düzeniyle genel refahın gereklerinin karşılanması amacıyla yalnız yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olur.

3. Bu hak ve özgürlükler hiçbir koşulda Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.

Madde 30- Bu bildirgenin hiçbir kuralı, herhangi bir devlet, topluluk veya kişiye, burada açıklanan hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan bir girişimde veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz.”(1)

Geçtiğimiz günlerde ajanslar Suudi Arabistan kralının öldüğünü duyurdular.

Ondan evvelde, Suudi Arabistan’da kimi insanların kafalarının kesilerek idam edildiklerini…

Suudi Arabistan bir petrol ülkesidir. Ve bir (gizli-açık) Batının, ABD’nin bir sömürgesi midir?

ABD Başkanı Obama Hindistan ziyaretini yarıda keser ve Suudilere başsağlığı ziyaretine gider. (**)

Ancak, Suudilerin “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde sayılanlara bir saygı gösterdikleri iddia edilebilir mi?

Herhalde edilemez.

Peki, Gezi Olayı’nda, 7/24 sözcüleri aracılığı ile “Biber gazı sıkmayın! İnsanlar zarar görür!” diyenler, ABD’liler, (***)

Mısır’da seçilmiş bir başkanı darbe ile yerinden alarak hapseden, Darbecilere neden destek verir ve binlerce insanın katledilmesine ses çıkarmaz?

Nerede kaldı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yazılanlar?

Evet…

Afganistan, Irak, Libya, Suriye hatta Somali’de yaşananları, öldürülen yaklaşık 12 milyon masum insanın neden katledildiklerini sormadan.

CIA’nın işkence kamplarını veya Irak Cezaevlerindeki  “İnsanlık suçu” kapsamındaki uygulamalarını, İsrail’in Filistin’de, kadın-çocuk demeden yaptıklarını?

Devam edecek?

 

Açıklamalar;

(*) http://www.diyanet.gov.tr/tr/icerik/esitlik-bilinci-ve-hac-ibadeti/7008

(**) http://www.ntv.com.tr/dunya/obama-30-kisilik-heyetle-suudi-arabistana-gidiyor,jin6kyyztEiVEyHs741YzQ

(***)Daha fazlası için bakınız; http://www.hurriyet.com.tr/planet/23432077.asp

Gezi Olaylarında Amerikalılar ne demişti;

-BEYAZ SARAY: Beyaz Saray’dan olayların ilk günü olan Cuma gecesi yapılan açıklamada itidal çağrısı yapıldı. Dün yeniden bir açıklama yapan Beyaz Saray İtidal çağrısını yineledi “Türkiye’nin uzun dönem istikrarı, güvenliği ve refahının ifade, toplantı ve yürüyüş gibi temel haklarının güvence altına alınmasında olduğunu” belirtti.

-JOHN KERRY: ABD Dışişleri Bakanı John Kerry  ise Taksim Gezi Parkı olaylarıyla ilgili olarak, “polis tarafından aşırı güç kullanımına dair haberlerden kaygı duyduklarını” söyledi.

-S&P:Bugün İstanbul’da yapmayı planladığı şirket tahvili konferansını erteleme kararı aldı.

-FITCH:Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, hükümete halkın tepkisine kulak vermezseniz notunuzu düşürürüz uyarısında bulundu. (http://www.hurriyet.com.tr/planet/23432077.asp)

Kaynaklar;

(1) Daha fazlası için bakınız; 27 Ocak 2015 Salı;  http://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/203-208.pdf

Demokrasisiz Cumhuriyet; “Bırakınız yapsınlar!” Bırakalım da biz pişirelim onlar mı yesinler (2)

 

Bir pazarlık gücü olamadan oturulacak masada yapılacak bir paylaşım veya Antlaşmanın peşinen kaybedeb tarafı olduğunuzu bilmelisiniz.

Bir pazarlık gücünüz olmadan oturulacak masada yapılacak bir paylaşım veya antlaşmanın peşinen kaybeden tarafı olacağınızı bilmelisiniz.

 

“Büyük Yalan Tekniği” ustası Gobels, (*) Hitlerin en yakını ve sadık arkadaşıdır. İnsanlar, hep aynı şeyi duya duya, sonunda onun doğru olduğunu tartışmasız kabul etme eğilimine girerler.”  Anlayışı üzerine kurduğu propaganda çalışmalarının insanlığa nasıl bir yıkım, acı getirdiği çok iyi bilinmektedir.

İlk yazıda Dünya, Amerika ve Türkiye’de elde edilen gelirlerin nasıl ve hangi ölçüde elde edildiği ve dağıtıldığı özet olarak açıklanmıştı.

Bir devletin yönetim şekli ele alındığında, o ülkede yapılan üretimin hangi teknik ve anlayışlarla elde edildiğinden çok; elde edilen gelirin, ülke halkı arasında hangi (adalet) ölçüleri içerisinde paylaşıldığı, paylaştırıldığıdır.

Örneğin mevcut bir sistem;

-En zengin ilk yüzde yirmilik kesim ile,

-En Yoksul ilk yüzde yirmilik kesimin, gelir paylaşımında, aralarında olan farkı giderek (zengine lehine) artırmakta mıdır? Yoksa, aradaki mevcut fark, Yoksulun lehine değişmekte midir?

Açık ifadesi ile, Zengin fakirleşirken, Fakir zenginleşmekte midir?

Dün verilen örnekleri hatırlarsak;

– Türkiye’de nüfusun en yoksul yüzde 10’u gelirden sadece yüzde 2.3 oranında pay alırken; En zengin yüzde 10’luk kesimin aldığı pay, yüzde 30.7’ye çıkıyor.

ABD’de, nüfusun en yoksul yüzde 10’u gelirden yüzde 1.9; En zengin yüzde 10’u ise yüzde 29.9 oranında pay alıyor.

Dikkatinizi çekmiş olmalıdır?

Türkiye ve Amerika’daki en yoksul ve zengin (ilk yüzde 10’luk) kesimlerin payları nerede ise birbirinin tekrarı; Yoksula paylaşımdam 2 birim düşerken; Zengin 30 Birim pay almaktadır.

Türkiye ve Amerika’nın düzeni, sanki tek yumurta ikizi!

İlginç değil mi?

İktisat ilmi ile ilgilenenler, Adam Smith ve 1776’da basılan ünlü, “Milletlerin Zenginliği” isimli eserini bilirler.

Smith soruyor;

-“Niye bazı milletler zengin de bazıları değil, Daha fazla zengin olmak için ne yapmak lazım? Acaba milletlerin zenginliği nereden geliyor?”

Ve araştırmalarının sonucunda kendince bir cevap veriyor;

-“Refahın sebebi işbölümüdür. Milletlerin refahı işbölümünden geçer. Ve piyasa özgür olmalıdır.”

Smith ve “Milletlerin Zenginliği”ni anlatırken, Fizyokratlar’ı anlatmasak bu açıklama eksik kalacaktır

FİZYOKRASİ (Yunanca aslından kaynaklanan anlamı “Doğa Yasası”dır.)

“Fizyokratlar bir ilahi iradenin evrensel ve aslında mükemmel olan bir “doğal düzen” ortaya koyduğu düşünceyi benimsemişlerdir

Fizyokratların iktisadi doktrinler tarihinde ilk liberaller oldukları ileri sürülebilir. Ancak benimsedikleri liberalizm serbest piyasa mekanizmasından çok doğal düzen anlayışına dayanmaktadır.

Ünlü sloganlarıBırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler (Laissez Faire, Laissez Passer) bu temel düşüncenin veciz bir ifadesi olmuştur.

(Fransa’da) Tarımsal alanda devlet müdahaleleri o derece yoğundu ki serbestiyi savunan fizyokrat düşünce kendisine kolayca taban bulabildi. Hatta bazı düşünürler fizyokrasinin Fransız devriminin hazırlayıcısı olduğunu savunurlar. (1)

Özetlenirse;

-Smith’e göre, Milletlerin refahı için gerekli olan;, a) İşbölümü b) Özgür Piyasa

Bizde, “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler!” Öğüdünü dinledik ve girişimcileri özgür bıraktık!

Bıraktık ancak, elde edilen zenginliğin paylaşım sonucuna baktık ki;

-Yoksul’a, “2 Birim”; Zengine, “30 Birim” refah-zenginlik düşmüş.

İnsanlığın gelişmesi; İşbölümü ve Özgür Üretim’le yüksek üretim miktarlarına ulaşmakla mümkün olacağı iddiası doğru olabilir, ancak;

İnsanların bir arada ve barış içerisinde yaşaması için ortak çabalarla elde edilen bu zenginliğin, Adaletli bir şekilde paylaşılması gerekmektedir.

Peki,  paylaşıma engel olan, kimler veya nelerdir?

“Hürriyet, Adalet, Kardeşlik diyerek çıktığımız yolda, (Laik-Cumhuriyet yönetimleri‘nde) neden herkes birbirine yakın refah-zenginlik değerlerine sahip olamıyor?

Evet, neden?

Aç adam özgür müdür?

-Aç adamın (bir hak paylaşımında karşısındakini zorlayacak) bir pazarlık gücü var mıdır?

-Ki, paylaşım masasında Pazarlık Gücü oranında bir değer alabilsin?

-Peki, Yoksulun elini güçlendirecekler nelerdir?

-Ülkede, Hukukun üstün olması mı?

-Devletin , “Sosyal Devlet” Olması mı?

-Halkın, eğitiminin-öğretiminin nitelikli olması mı?

-Ülkede, Bağımsız Medya, Bağımsız Yargı olması mı?

-Sistemin işleyişini etkileyecek Büyük Servetlerin birikmesinin önlenmesi mi?

 

Devam edecek?

Bal tutanlar parmağını, tutamayanlar avucunu mu yalamaktadır?

 

 

Resim; web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(*) Açıklamalar için ilk bölüme bakınız.

(1)Kamil Güngör, Afyon Kocatepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü

İnsanlar yağmurdan kaçarken doluya; Demokrasisiz Cumhuriyet’le Sermayenin kuyusuna mı düştü (1)

Uluslararası ilişkilerde, Sendikaların ve Sivil Toplum  Örgütleri'nin yaptıkları pazarlıklarda belirleyici olan güçleridir.

Uluslararası ilişkilerde, Sendikaların ve Sivil Toplum Örgütleri’nin yaptıkları pazarlıklarda belirleyici olan güçleridir.

 

İnsanlar, hep aynı şeyi duya duya, sonunda onun doğru olduğunu tartışmasız kabul etme eğilimine girerler. (*) Antik Yunan’da, “Atina’da kadın ve çocuklarla birlikte 90 bin özgür vatandaşa karşılık, 365 bin köle ve 45 bin metek (**) vardır. Yaklaşık olarak her yetişkin vatandaşa; 18 köle ve 2 metek düşmektedir. Böylece bilinen ilk demokrasi, büyük bir çoğunluğun köleliği sayesinde gerçekleşmiştir. Ancak, bunun yararını görenler, çok küçük bir azınlıktır.”

Burada bir ara veriyor ve soruyoruz.

Bu tespiti günümüze getirir ve günümüz gerçekleri ile değerlendirirsek; değişen nedir?

Veya aradan geçen 2500 yılda dünyamızda bu konuda bir şeyler değişmiş midir?

Yoksa, “Düzen!”  Ayvaz kasap hepsi bir hesap misali elbise değiştirerek devam etmekte, altta kalanın –zayıfın– canı çıkmaya devam mı etmektedir?

İlk bölümde ileride açılmak üzere bazı tespitler -görüşler- verilmektedir;

Fransız insan hakları bildirisi” bir anlamda liberalizmin manifestosudur. Ve bu manifestoda “kutsal” olarak nitelendirilen tek hakkın “mülkiyet hakkı” oluşu, burjuvazinin sınıfsal ana gereksinmelerinin neler olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Burjuvazinin ekonomik olanakları tamdır. Yasal engellerin kaldırılması onun sınıfsal gelişimini kolaylaştıracak ve siyasal egemenliğini de güvence altına alacaktır.(1)

Fransız insan hakları manifestosunda (bildirisinde) ne denilmektedir?

“..kutsal” olarak nitelendirilen tek hakkın “mülkiyet hakkı” oluşu, burjuvazinin sınıfsal ana gereksinmelerinin neler olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.”

Bu ifadelerle öncelikli olarak kimlerin hakları korunmaktadır, Sermaye’nin değil mi?

...

Deveyi hamudu ile yutmak için de Demokrasi ve Cumhuriyet gerekli mi?

“..Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi.”(2)

Sovyetler Birliği eski devlet Başkanı Gorbacov’un, bu ifadelerinden;

Cumhuriyet ve benzeri yönetim şekillerinin insanlara (hiç bir çaba harcamadan)  bir refah sağlamadığı gibi, mevcut soygun düzeni’nin de devam ettiği anlaşılmaktadır.

Dünyanın hangi bölgesinde ne kadar gelir elde edilmektedir?

2002 yıl sonu itibarıyla dünyanın toplam milli geliri 31.5 trilyon dolar.

Çin’in milli geliri 1.2 trilyon dolar; Hindistan’ın milli geliri 502 milyar dolar;

ABD’nin milli geliri 10.1 trilyon dolar; Avrupa para birliği bölgesinin toplam milli geliri 6.2 trilyon dolar.

Bu dört ülkenin toplam milli geliri 18.4 trilyon dolar ediyor. Yani dünya milli gelirinin yaklaşık olarak yüzde 60’ı. (3)

Dünyada yaklaşık 200 ülke olduğunu lütfen not düşünüz.  Dört ülke, yüzde altmış’ı alırken; kalan 196 Devlete yüzde kırk oranında bir pay kalmaktadır.

Türkiye’nin gelir dağılımı; (Dünya Kalkınma Göstergeleri 2005)

Raporda yer alan verilere göre,

-Türkiye’de nüfusun en yoksul yüzde 20’lik kesiminin gelirden aldığı pay yüzde 6.1’de kalırken,

-En zengin yüzde 20’nin aldığı pay ise yüzde 46.7 düzeyinde seyrediyor.

-İkinci en yoksul yüzde 20 gelirden yüzde 10.6, üçüncü yüzde 20’lik dilim yüzde 14.9 ve dördüncü yüzde 20’lik dilim ise yüzde 21.8 oranında pay alabiliyor.

Rapora göre Türkiye’de nüfusun en yoksul yüzde 10’u gelirden sadece yüzde 2.3 oranında pay alıyor. En zengin yüzde 10’luk kesimin aldığı pay ise yüzde 30.7’ye çıkıyor.

-Türkiye, dünyanın en büyük ekonomilerinin üyesi olduğu OECD içerisinde de Meksika ve ABD’den sonra gelir dağılımı en bozuk üçüncü ülke oldu.

-Dünya Bankası verilerine göre gelir dağılımı Türkiye’den daha bozuk herhangi bir Avrupa Birliği, AB’ye aday ya da Avrupa ülkesi bulunmuyor. Avrupa’daki ülkeler gelir dağılımının en adaletli dağıtıldığı ülke grubunu oluşturuyor.(4)

Dünyanın zengini ABD’ya bakalım, onlar gelir dağılımında adaleti sağlamış mı?

ABD’de nüfusun en yoksul yüzde 10’u gelirden yüzde 1.9, en zengin yüzde 10’u ise yüzde 29.9 oranında pay alıyor.  (5)

Dağılımı biraz daha açarsak

En yoksul (yüzde onluk) kesim ülke gelirinden; yüzde iki (%2);

En zengin) (yüzde onluk) kesim ülke gelirinin yüzde otuzunu (%30) almaktadır.

Konumuz neydi? Cumhuriyet, Demokrasi…

-“Cumhuriyet bir devlet (yönetimi-oluşumu) şeklidir. İktidarın bir kişi veya zümre elinde olmayışı, sivil bir parlamentonun yönetmesi anlamına gelir.”

-“Cumhuriyet halkın kendi kendisini yönetmesi değildir. Halktan birilerinin yönetmesidir.

-Burjuvazinin devriminden sonra, (Bu devrim anlayışına başlangıç olarak, 1648 dönemindeki İngiliz Hareketlenmeleri de dikkate alınmalıdır) ekonomik anlamda egemenlik toprak sahibi soyludan, sermaye sahibine geçtiğinde, siyasi olarak da sermaye düzenine ve genelleştirilmiş meta üretimine uygun olarak parlamenter cumhuriyet, devlet biçimi olmuştur.

Demokrasi ile cumhuriyet kavramı arasında kesin bir çizgi olmamakla beraber; demokrasi kavramı seçimi ve hukukun üstünlüğünü, cumhuriyet kavramı herhangi bir soylunun, kralın olmamasını ve bir parlamentonun gerekliliğini öne çıkarır.”

İngiltere’de cumhuriyet yoktur, ama demokrasi vardır.

Veya Türkiye’de cumhuriyet vardır, ama demokrasi (Bunu okuyanlar söylemelidir; Var mıdır?. (6)

Cumhuriyet nedir?

“..Cumhuriyet yöneticilerin göreve getirilmesinde veraseti reddeden bir yönetim biçimidir. Halkın tercihlerine dayanan bir yönetim şekli olduğu için, daha demokratik bir sistemdir.

Ne var ki demokrasi açısından aynı zamanda en fazla istismar edilen bir rejimdir.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde yönetim, tek parti iktidarına dayanmaktaydı. Çarların saraylarında parti genel sekreterleri otururdu. Halkın tercihleri değil, Komünist Parti’nin tercihleri geçerliydi.

Libya Halk Cumhuriyeti’nde veraset yoktu ve fakat Kaddafi’nin yetkileri krallardan çoktu.

Buna karşılık İngiltere’de monarşi var, ancak dünyanın en demokratik ülkesidir.

Önemli olan Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandırmaktır.”(7)

Devam edecek;

-Hangi sistemde olursa olsun bir masaya,  “Pazarlık Gücü”ne sahip olmadan oturuyorsanız, siz “Baştan kaybedenler!” grubuna dahilsiniz.

 

Resim;

Açıklamalar;

(*) İnsanlar, hep aynı şeyi duya duya, sonunda onun doğru olduğunu tartışmasız kabul etme eğilimine girerler. Yanlışları doğru gibi görmek çok kolaylaşır.”Dr. Paul Joseph Goebbels (1897-1945), 1933 ilâ 1945 yılları arasında Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı yapmış Alman politikacıdır. Adolf Hitler’in en yakın arkadaşlarından biri ve en sadık yandaşıydı. Kendisi coşkulu ve enerjik hitabet yeteneği, sert anti-semitik görüşleri ve kitlesel propagandanın Büyük Yalan olarak bilinen tekniğini kullanmadaki ustalığıyla bilinirdi. Gobels’in sözü; Ahmet taner Kışlalı’dan, Gobels’in hayatı “Vikipedi”den alınmıştır.

(**) O dönem Atina’da ticaret yapan yabancılar

Kaynaklar;

(1) Ahmet Taner Kışlalı, “Atatürk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliği” Sahife;120

(2) “Yerküre Manifestom”, MIHAIL GORBAÇOV, Sahife;36

(3) Mahfi Eğilmez, 02/03/2004. daha fazlası için bakınız; http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=108086,

(4)Dünya Bankası’nın dün yayınlanan 2005 raporu. Daha fazlası için bakınız; http://www.gazetevatan.com/-oteki-turkiye–dunya-bankasi-raporunda—-51759-ekonomi/

(5) Daha fazlası için bakınız; http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=313097

(6)Daha fazlası için bakınız; Demokrasi Nedir, Cumhuriyet Nedir? – proleter – Blogcu.com

(7) Esfender Korkmaz, Daha fazlası için bakınız; http://www.yenicaggazetesi.com.tr/cumhuriyet-ve-demokrasi-32436yy.htm

“Tehlikenin farkında mısınız?” CHP’nin oklarının arasında (neden) demokrasi yok?

Muhalefet ve eleştiri, gelişmenin vazgeçilmezidir. Keşke meselelerimizin tartışılmasına 90 yıl evvelinden izin verilseydi.

Muhalefet ve eleştiri, bir ülkenin gelişmesinin vazgeçilmezidir. Keşke meselelerimizin tartışılmasına 90 yıl evvelinden izin verilseydi. İzin verilseydi de bugün; “Cumhuriyet-Laiklik” Konusu değil de, neden, BİLGİ TOPLUMU” Olamadığımızı tartışabilseydik.

 

Ünvanı “Cumhuriyet Halk Partisi” olan bir Siyasi Parti’nin hedefleri arasında bir Demokrasi anlayışı olmuş mudur?

Bu tespitle birlikte, Tarihçilere-Siyasetçilere, “Gözden kaçanlar”la ilgili   üç hediyemiz olacaktır.

Birinci hediyemiz!

-İddia o ki; “CHP, Cumhuriyet’i (Temsili demokrasi’yi) kurmuştur. Devletin kurucu Partisi’dir.”  Gerçeğinde, Devletin kurucuları: Birinci Meclis’tir. Açık ifadesi ile, Osmanlı Milletvekilleri’dir.

İlginç değil mi?

İlk ismi ile “Halk Fırkası”,  sonradan bir muhalefet partisinden alıntı yaptıkları,Cumhuriyet” eklemesi ile, Cumhuriyet Halk Fırkası” (Partisi) olan, bildiğimiz, “Cumhuriyet Halk Partisi’nin programına bakalım.

“..Kemalizmin altı oku gökten zembille inmedi.

Laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik, Fransız Devriminin etkisini yansıtıyordu;

Halkçılık, devrimcilik ve devletçilik de Sovyet Devrimi’nin…

Ama bu kavramlara verilen içerikler esnekti tartışılmaz kalıplar değildi. Türkiye’nin koşullarının Ürünüydü ve o, koşullara bağlı  olarak zamanla değişebiliyordu.

Yani Kemalizm, bir anlamda liberalizm ve sosyalizmin, geri kalmış ülke koşullarındaki bir senteziydi. Tıpkı, demokratik sol ya da sosyal demokrasinin de bir liberalizm-sosyalizm sentezi olduğu gibi (1)

 

Yukarıda yazılanları tekrar edersek;

CHP programında ne vardır?

Fransa’dan; Laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik,

-Rusya’dan; Halkçılık, devrimcilik ve devletçilik

Güzel…

Güzel de, “Temsili Demokrasi” olduğunu ifade eden, Cumhuriyet’te, Demokrasi hedefi, ideali nerede?

İlginç değil mi?

İsmi “Su Testisi!”, ama içerisinde Su yok!

Şu Çeşme ne güzelmiş,

Su içecek tası yok!

Kırma insan kalbini,

Yapacak ustası Yok!

 

Bizde “Usta” Yok ta…

Kırılacak, asılacak, kesilecek, işkence edilecek ve horlanacak çoook insan var!

Ve CHP uygulamasından bir örnek;

“Ulan öküz Anadolulu Sana mı kaldı?

CHP’nin Tek parti dönemindeki Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, sert ve otoriter bir yöneticiydi. Atıyla ve elinde kırbacıyla Ankara sokaklarında adam dövdüğü bile konuşulurdu…Türkçülük günü olarak kutlanan 3 Mayıs günü milliyetçi gençler Ankara adliyesine gelirken ve mahkeme çıkışı gösteriler yapmışlar ve başbakanlığa kadar yürümüşlerdi.

Bu gösterilerin başrolündeki isimlerden biri de Osman Yüksel Serdengeçti’ydi. Serdengeçti polis tarafından yakalanmış ve Ankara’nın valisi ünlü Nevzat Tandoğan’ın huzuruna çıkartılmıştı.

Vali Tandoğan’ın eylemci Serdengeçti’ye söylediği söz Türk siyasi yaşamının unutulmazları arasına girmişti.

“Ulan öküz Anadolulu! Sana mı kaldı Türkçülük? Bu memlekete komünizm de lazımsa biz getiririz Türkçülük lazımsa da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var.

Birincisi çiftçilik yapmak, ikincisi çağırdık mı askere gelmek!”  (*)

 

Bir tespitle konuyu noktalarsak;

-Halkımız her dönem ve şartlarda kendisini idare edenlerden daha akıllı, basiretli ve öngörülü olmayı becermiş; Tarihimize baktığımızda, ne zaman ülkesi işgal ve tehdit altına girmişse, kimseden bir uyarı almadan düşmana karşı ayaklanmıştır. (2)

Milli Mücadele’de ezberletildiği gibi, “19 Mayıs 1919”da değil, Aralık 1918’de halk tarafından başlatılmıştır.(3)

**

İkinci hediyemiz:

-Resmi tarihe ve kimi iddialara göre: “Sultan Vahdettin Kaçtı!” denilmektedir.

-Ancak, (Sabık) Sultan Kaçmamıştır. Saltanat 1 Kasım 1922’de Meclis tarafından kaldırılır. “Saltanat” kaldırıldığı için, (Sabık-eski olan) Vahdettin’in artık bir “Sultan” olarak kaçması mümkün değildir. Çünkü Ortada bir “saltanat-sultanlık” kalmamıştır. Sonrasında, 17 Kasım 1922’de, İşgalci İngilizler tarafından bir savaş gemisi (Malaya) ile, (üstelikte 1920’de Osmanlının masa başında paylaşıldığı İtalya/ San Remo şehrine) götürülür.

İlginç değil mi? Sabık Sultan, İmparatorluğunun paylaşıldığı yere sürgüne gönderilmektedir. (İddiaya göre de kaçmıştır.)

M.Kemal Paşa da, Aralık 1922’de, Ankara’da görüştüğü İngiliz gazeteci Grace M. Ellison’a: “Sultanı uzaklaştırdık!” demiştir. (Daha fazlası için bakınız:  www.canmehmet.com/arastirmacilara-hediyemizdir-mustafa-kemal-pasa-sultani-biz-uzaklastirdik.html

**

Üçüncü Hediyemiz;

-İddia; Sultan Vahdettin, 1920 Ağustos ayında Osmanlı heyetine (dayatılarak imzalatılan) –taslağı- Sevr Antlaşmasını imzalayarak “ülkesini sattı, vatanına ihanet etti!”

-Bakalım olayın doğrusu böyle midir?

-Son Osmanlı Meclisi, Mart 1920’de İşgalci İngilizler tarafından (İstanbul her nedense tekrar) işgal edilir! Milletvekillerinin kimileri gözaltına alınır, kimileri de Ankara’da yeni kurulacak Mecliste görev yapmak üzere (bir şekilde!) İstanbul’dan ayrılır. Bu Son Osmanlı Meclisi’dir. (**)

-Aradan birkaç ay geçer. İşgalciler, 10 Ağustos 1920’de, Fransa’nın başkenti Paris’in Sevr banliyösünde (Bir İddiaya göre;2. Abdülhamid’i, Yahudilere büyük paralar karşılığında Filistin’de toprak satmadığı için -İttihatçıların- tahtan indirenlerin de arasında olan Selanik Mebusu Emanuel Karasu tarafından oluşturulan Osmanlı Heyetine) Devletin parçalanması ile ilgili Antlaşmayı (gerçeğinde taslağı) imzalatırlar.

Neden “Taslak” ibaresini kullanıyoruz?

Çünkü bu çeşit anlaşmalar, ilgili devletlerin Meclislerinde onaylanırsa geçerlik kazanmaktadır.

Ancak, O tarihte Osmanlı Devleti’nde antlaşma imzalayacak bir Meclis yoktur. Peki, Meclis nerede vardır? Tek Meclis, 23 Nisan 1920’te Ankara’da açılan, “Büyük Millet Meclisi” dir.

Neticede, (iddialara göre diyelim!) Bu taslak, Galipler-İşgalciler; İngiltere, Fransa ve İtalya Devleti Meclislerinde de onaylanmamıştır.

Gerçeğinde, Bu (Sevr) taslağına, Fransızlar ve İtalyanlar  şiddetle muhaliftir.

 

Resim;Web ortamından alınmış, altyazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama;

(*) Bizim hep inanmamızı istediler, Gürkan Hacır,  sahife, 200

(**) Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı, Sivas Kongresi kararlarının görüşülmesi sırasında alınan Kongre kararları onaylandı. (17 Şubat 1920) İtilaf Devletleri bu gelişme karşısında tedirgin oldular ve 16 Mart 1920’de İstanbul’u (ne anlama geliyorsa işgal edilmiş bir ülkeyi tekrar) “Resmen!” işgal ettiler. İtilaf Devletleri tarafından basılan Meclis padişah tarafından 11 Nisan’da (1920) dağıtıldı.

Kaynaklar;

(1)“ATATÜRK’E SALDIRMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ” AHMET TANER KIŞLALI, İmge Kitabevi Yayınları: 63. Nisan 1993

(2)Kaynaklar için bakınız; http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-ibret-alinsaydi-pkk-olayi-belki-de-hic-yasanmayacakti-2.html

(3)Kaynaklar için bakınız; http://www.canmehmet.com/yalan-yazan-tarih-neden-utanmalidir-neden-mi-rahmiye-hatunu-duymus-muydunuz.html