İzmir’in Yunanlılara işgal ettirilmesinin arkasında, “Yeni Devlet” kurularak Osmanlıların “Reset” edilmesi, “İslam öncesine dönüş” ayarı mı var (3)

reset-2-

Ulaşılan veya içerisinde bulunulan, yaşanılan durum, sizin inkâr edilemeyecek gerçeğinizdir. Mesele bunun farkında olabilmek için gelinen süreci çok iyi bilmekte ve başlangıç ile sonucu bir arada masaya yatırabilmektedir.

Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:

-“Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?”

Doktor:

– Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey veriyoruz.  Bir kaşık, bir fincan ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz.

-Siz ne yapardınız?

Adam:

– Ooo ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova, kaşık ve fincandan büyük.

-”Hayır!”, der doktor.

Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.

“Gerçek Akıl, sadece bize sunulan –dayatılan- çözümleri seçmek değil, en uygun çözümü –doğruyu- bulabilmektir.”

Her zaman olduğu gibi konu ile ilgili farklı kaynakları okuyanın önüne getirerek bir sonuca gidilmesini, yazılanların yorumunu, okuyanın, bilgisine ve basiretine bırakıyoruz.

Kaynak 1; “Anadolu İhtilali”, Sabahattin Selek,

-İzmir’in işgali Anadolu ihtilâlinin doğmasında (Yeni devletin kurulmasında) olumlu bir etki yapmış ve İhtilâli çabuklaştırmıştır. (Sahife:229)

İdeolojik bir yönü olmayan Anadolu İhtilali, Mustafa Kemal Paşanın kafasında, politik strüktürü değiştirerek memleketi kurtaracak yeni bir rejim kurmayı hedef tuttuğundan, İzmir’in işgali ve hükümetin işgal karşısındaki tutumu, ihtilâl liderinin işine çok yaramıştır Halka, dış düşmanı göstererek devlet düzeni dışında bir organizasyon kurmak, sonra bu organizasyonu memleket haklarını korumayan hükümete karşı işletmek, Anadolu İhtilâlinin stratejisine temel teşkil eder.

İzmir’in işgali, Mustafa Kemal Paşaya bu fırsatı vermese idi, ihtilâlin en büyük dayanağı olan orduyu bile İstanbul’dan ayırmak güç olurdu…

İyi bir tesadüf, Mustafa Kemal Paşanın Anadolu’ya geçişi ile İzmir’in işgalini zaman bakımından denk getirmiştir.

Fırsatlardan faydalanmayı bilen İhtilâl lideri, ilk merhalede, memleketi yalnız dış düşmanlardan kurtaracak adam rolünde görünmüş ve ihtilâlci hüviyetini gizlemiş olmasına rağmen, İzmir’in işgalini hükûmete karşı alabildiğine İstismar etmiştir.

…1919 Türkiye’sinin şartları, böyle bir ihtilâl için fazla elverişli değildi. (sahife;230)

-İzmir’in İşgali, Türk istiklâl Harbinin gerçek cephesini ve savaşılacak asıl düşmanı tâyin etmiştir. (Sahife:230)

İngiliz, Fransız ve İtalyanların Anadolunun muhtelif yerlerinde bulundurdukları kontrol subayları ve Samsun ve Ankara gibi bazı yerlerdeki küçük İşgal müfrezeleri bu devletlerin Türkiye ile yeni bir harbe girişmiyeceğini gösteriyordu. Zaten harb sonrası, durumları icabı İngiltere’nin, İtalyanın hattâ Fransanın yeni bir harbi göze almayacakları belli olmuştu.

Bu büyük devletler, yenilmiş Osmanlı Devletine zafer programlarını politik yollarla ve hazırlıkları devam eden barış andlaşması İle kabul ettireceklerini umuyorlardı.

Fakat Yunanlıların önemli kuvvetlerle Anadoluya çıkmaları, kendilerine verilen bölgeyi ilhak için gerekirse harb etmek niyet ve kararında olduklarını açıkça ortaya koymuştu.

Türkiye her şeyden önce kendi topraklarından bu küçük devleti atmak zorunda idi. Bunu yapamadıktan sonra büyük devletlerin emellerine karşı durmak mümkün olamazdı.

Şu hâlde Türk kurtuluşunun sağlanması için girişilecek istiklâl harbinin asıl cephesi Batı Anadolu’da kurulmuş demekti. Dolayısiyle savaşılacak düşman da belli olmuştu. Türk istiklâl harbinin plânı bu gerçeğe göre hazırlanabilirdi. (Sahife:230)

Kaynak 2; “Felakete Doğru”, (Yazarı;Yunan Ordusunda dönemin Kolordu Komutanı) Prens Andrew

-“..Biz düşmanı (Türkler’i) Küçük Asya’nın nihayetsiz genişlikleri içinden Kürdistan’a ve İran sınırlarına kadar kovalayabilir miydik?

-Bizim zayıf kuvvetlerimizle öyle bir memleketi işgal etmekliğin, ne demiryolları ve ne de anayolları olmayan bu memleketi ekip içmek ve işletmek işinin ne derece mümkün olduğunu anlamak için Küçük Asya haritasına bakmak yeterlidir

-Bu yeni hududu, Bursa-Uşak hattını, 500-600 kilometre uzunluğundaki hudutları tam manasıyla düşman bir memlekette 100 bin neferlik bir kuvvet ile konmaya imkân yoktu. Er geç biz kendimizi bir çıkmaz içinde bulacaktık, hatta galip gelsek bile, düşman düzensiz teşkilatı ile, gerçekte olduğu gibi, bizi duraksamaksızın hırpalayabilirdi.

-Gerçek amaç ve hedef ne idi? Asya’nın fethi ve Türk Devleti’nin yok edilmesi.

-Bu teşebbüs, Yunanistan tarafından, kısmen seferber edilmiş zayıf askeri kuvvetleriyle, hiçbir malî desteksiz ve dışarıdan hiçbir yardımsız olarak boşa çıkarılacaktı.

-Başlangıçta, Yunan ordusunun karşısında cephe tutan bir Türk Ordusu yoktu. Yalnız bizim birliklerimizi türlü türlü yollar ve usullerle hırpalayıp yoran bazı düzensiz birlikler vardı.

-Basitçe söylemek gerekirse bizim cephemizin karşısında düşman ordusu yoktu. Yalnız bazı düzensiz çeteler vardı. Fakat ordumuz, MÜTTEFİKLER TARAFINDAN TAYİN EDİLMİŞ OLAN BELİRLİ BİR HATTIN DAHA ÖTESİNE İLERLEMEYE İZİNLİ DEĞİLDİ.

Bunun mânâsı da şudur: MÜTTEFİKLER, DÜŞMAN ORDUSUNUN TEŞKİLATLANMASINI VE TAARRUZLARINA BAŞLAMASINI BEKLEMEYE YUNAN ORDUSUNU MECBUR ETMİŞLERDİ.

Ordunun durumu da iç açıcı değildir 1916 yılı Eylülü’nde Selanik’te, Yunan subayları, Amyna ya da Savunma denilen cemiyet kurdular Amaçları Yunanistan’ı “Büyük Harp”e sokmaktı. 1917 Haziranı’nda Kral Konstantin’i tahttan indirdiler, kendilerine itaat etmeyen 2.000 subayı ordudan kovdular. Güvendikleri küçük rütbeli subayları büyük makamlara geçirdiler..”

Burada meraklıları için bir not düşmemiz gerekmektedir.

-Olayların içerisindeki Yunanlı Kolordu Komutanı ne demektedir?

“…Ordunun durumu da iç açıcı değildir. 1916 yılı Eylülü’nde Selanik’te, Yunan subayları, Amyna ya da Savunma denilen cemiyet kurdular Amaçları Yunanistan’ı “Büyük Harp”e sokmaktı. 1917 Haziranı’nda Kral Konstantin’i tahttan indirdiler, kendilerine itaat etmeyen 2.000 subayı ordudan kovdular. Güvendikleri küçük rütbeli subayları büyük makamlara geçirdiler..”

Bu ifadeler,  “Şark Meselesi”ni anlayabilmek; Büyük Devletlerin çizdikleri büyük resmi –benzerlikleri- görebilmek için, Osmanlı İmparatorluğu’nun o döneminde yaşananlar ve İttihat-Terakki’nin uygulamaları ile eşleştirilebilir. Daha ileri boyutta araştırma yapacaklar, ilgili dönemde, İran ve Rusya’da yaşananlara da bakmalıdır. Bu ülkelerde nerede ise aynı dönemlerde –belki de birilerinin tetiklemeleri ile- aynı olaylar yaşanmaktadır.

Kaynak 3; Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz yazoğlu, Sahife; 657

-“22 Şubat 1922’de (Yunanlı) Gounaris, Curzon’a yazdığı mektupta ümitsizliğe düştüğünü bildiren bir mektup yazar. Levazım azalmıştır, para ister, Yunanların kaynakları tükenmektedir. Türkler, yalnız Rusya’dan değil, Müttefik (İşgalci olan) devletlerden de yardım alırken, Yunanlar, azalan levazım ve kaynaklarını karşılamak için para isterler. Yunanistan’ın güçlenmeye, taze savaş malzemesine ve malî desteğe acil ihtiyacı var. İngiltere, gerekli olan yardımı yapmaz, Curzon 6 Mart’ta verdiği cevapta, savaşın diplomasi yoluyla çözülmesinden yana olduğunu bildirir. (Yazarın kaynağı; H.Howard, age, S.265)

Bu noktada da bir açıklama yapmak gerekmektedir.

-Yunanlılara İzmir işgalinin başında her türlü yardımı yaparak savaşa sokan İngilizler, (maksatlarına ulaşmış olmalılar ki) Yunanlılara şimdi; “Buraya kadar, artık savaş yok! Başınızın çaresine bakınız!” Demektedir.

Kaynak 4; “Anadolu İhtilali”, Sabahattin Selek,

Padişah, nihayet Damat Ferit Paşa ile hükümet edilemeyeceğini anlamaya başlamıştı. İhtilâlcilerle (Mustafa Kemal Paşa kastedilmektedir) anlaşmaktan başka çıkar yol olmadığını da idrak etmişti. Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşaların eskidenberi arkadaşları olan Abdülkerim Paşa vasıtasıyla bir anlaşma yolu bulmayı denemek istediler. Abdülkerim Paşa, Sadrâzam ile de görüşerek teşebbüse geçti. Anadolu harekâtını idare edenlerle bir yerde buluşup konuşmak için Ali Fuat Paşaya teklifte bulundu.

…8.5 saat süren bu konuşmada Padişahın etrafında birleşmekten, Hükümet ile milletin anlaşmasını teklif etmekten başka bir şey söylemedi ve bir formül teklif etmedi. Tarafların mutabık oldukları tek nokta Padişahın kişiliği ve otoritesi idi.

Mustafa Kemal Paşa bu hususta şöyle diyordu;

-“Muhterem büyük padişahımız efendimiz hazretlerinin beyannamei humayunlarındaki irşatların, hükümet ve milletimiz için yegâne ulaşılacak gaye olduğunda tamamen müşterekiz. Necip milletimizin ve cümlemizin zâtı akdesi hilâfetpenahıye olan hürmet ve sadakat bağlarımızın sarsılmaz bulunduğuna asla kimsenin şüphe ve tereddüt etmeğe hakkı yoktur. Hakan-ı celilüşşanımızın her türlü arzu ve iradelerine başeğmek bizim için büyük bir nimettir… Bugün ve ilelebet bu noktayı necata sadakatim katidir. Bilcümle mesai arkadaşlarımızın kafi hissiyat ve inançları aynıdır.  Alelûmum ve büyük ve alicenap vefakâr milletimizin dahi bundan başka türlü mütehassis olmasına imkân mutasavver değildir. Halife-î akdes ve padişahı celilüşşanımız hakkındaki sadakat ve ubudiyet ve sonsuz hürmetlerimizin her ne olursa olsun daima mahfuz bulundurulacağını bütün mukaddesatımız üzerine yemin İle bir kere daha teyit eyleriz.”(Anadolu ihtilali, s.299)

İhtilâlcilerin başı ve sözcüsü (Mustafa Kemal Paşa) bu suretle Padişaha teminat verdikten sonra Ferit Paşa Hükümeti ile anlaşmayı reddetmiş ve Ferit Paşanın derhal istifa etmesini istemiştir. Ferit Paşaya karşı da bir teminat verilmesini lüzumlu gören Mustafa Kemal Paşa, Abdülkerim Paşaya şöyle diyordu:

-“Eğer kendi şerefi şahsîler’i ve hayatları hakkında bir güna tereddütleri varsa bugün için bu gibi şeylerle iştigal tenezzülünden pek yüksek olan milletimiz namına kendilerine istedikleri tarzda söz ve teminat vermeyi dahi milletimizin menfaati mukteziyatından addederiz.”

Mustafa Kemal Paşa, Abdülkerim Paşaya yazdığı uzun telgraflarda Damat Ferit Paşa Hükümetinin bütün hıyanetlerini birer birer saymış ve arada tehdit etmeyi de unutmamıştır. İhtilâlin, iktidarı yıldırmak için söylediği sözler şu şekilde kaleme alınmıştı:

-“Harekâtı milliye vüs’atı kamile ile İstanbul’a ilerlemektedir. Bittabi, Ferit Paşa ve rüfekası buna tamamen vakıftır.”

-“İzmit, Bolu, Zonguldak ve Şile’deki Kuvayi Milliyenin hareketi için emre intizar eyledikleri bildirilmektedir.”

-“Bilcümle ecnebi devletleri kemali hüsnüniyetle millete ve bizlerle şahsen temas ve münasebete girdiler.”

«..İngilizler bilhassa devlet ve milletimizin umuru dahiliyesine ve meşru maksat takip ettiği tahakkuk eden harekâtı milliyemize kafiyen müdahale etmiyeceklerine dair söz verdiler. Milleti, mukadderatını murakabede kabine ile karşı karşıya serbest bıraktılar.”(S:300)

Abdülkerim Paşa, bu telgraf konuşmasının notlarını aynen Padişaha ve Sadrâzama gösterdi. Anadolu 15 günden beri İstanbul ile bütün İlişiğini kesmiş bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın tehditlerinin bir kısmı lâftan İbaret değildi. İstanbul, bütün bu tehditlere, 15 günden beri gördüğü olaylarla iyice inanmıştı. Hükümete bağlı olan mutasarrıfların, valilerin ve kumandanların Anadolu’ya sokulmadığı, girenlerin ihtilâlciler tarafından kaçmaya mecbur veya tevkif edildikleri unutulacak kadar geride kalmış olaylar değildi…”

Yukarıda yazılanlar özetle;

Sabahattin Selek;

-İzmir’in işgali Anadolu ihtilâlinin doğmasında (Yeni devletin kurulmasına-Canmehmet) olumlu bir etki yapmış ve İhtilâli çabuklaştırmıştır.

-İyi bir tesadüf, Mustafa Kemal Paşanın Anadolu’ya geçişi ile İzmir’in işgalini zaman bakımından denk getirmiştir.

-Fırsatlardan faydalanmayı bilen İhtilâl lideri, ilk merhalede, memleketi yalnız dış düşmanlardan kurtaracak adam rolünde görünmüş ve ihtilâlci hüviyetini gizlemiş olmasına rağmen, İzmir’in işgalini hükûmete karşı alabildiğine istismar etmiştir.

-Durum böyle olmasa idi, hükümetin âsi ilân ettiği, ordu ile ilişiği kesilmiş bir Tuğgeneralin arkasından gidecek pek az babayiğit çıkardı.

-Yunanlı komutan;

-..Bizim zayıf kuvvetlerimizle öyle bir memleketi işgal etmekliğin, ne demiryolları ve ne de anayolları olmayan bu memleketi ekip içmek ve işletmek işinin ne derece mümkün olduğunu anlamak için Küçük Asya haritasına bakmak yeterlidir..

-Basitçe söylemek gerekirse bizim cephemizin karşısında düşman ordusu yoktu. Yalnız bazı düzensiz çeteler vardı. Fakat ordumuz, MÜTTEFİKLER TARAFINDAN TAYİN EDİLMİŞ OLAN BELİRLİ BİR HATTIN DAHA ÖTESİNE İLERLEMEYE İZİNLİ DEĞİLDİ.

-Bunun manası da şudur: MÜTTEFİKLER, DÜŞMAN ORDUSUNUN TEŞKİLATLANMASINI VE TAARRUZLARINA BAŞLAMASINI BEKLEMEYE YUNAN ORDUSUNU MECBUR ETMİŞLERDİ..”

-İngiltere/Lord Gürzon;

-…Curzon 6 Mart’ta verdiği cevapta, savaşın diplomasi yoluyla çözülmesinden yana olduğunu bildirir.

– Sabahattin Selek;

-Mustafa Kemal Paşa; “..Necip milletimizin ve cümlemizin zâtı akdesi hilâfetpenahıye olan hürmet ve sadakat bağlarımızın sarsılmaz bulunduğuna asla kimsenin şüphe ve tereddüt etmeğe hakkı yoktur. Hakan-ı celilüşşanımızın her türlü arzu ve iradelerine başeğmek bizim için büyük bir nimettir..”

…Bugün ve ilelebet bu noktayı necata sadakatim katidir. Bilcümle mesai arkadaşlarımızın kafi hissiyat ve inançları aynıdır.  

Ve…

-“..İngilizler bilhassa devlet ve milletimizin umuru dahiliyesine ve meşru maksat takip ettiği tahakkuk eden harekâtı milliyemize kafiyen müdahale etmiyeceklerine dair söz verdiler.”

Özetle;

Yukarıdaki ifadelerden anlaşılan; İngilizlerin Ankara’da kurulacak yeni bir devlet için “onay” verdikleridir.

 

Devam edecek…

 

İşgalciler İngiliz ve Fransız, ancak biz piyonları Yunanlılarla savaştık. İlginç değil mi (2)

Sonucu değil, sonuca nasıl gelindiğini, nedenlerini tartışmak, sizi bir daha aynı kuyuya ikinci kez düşürmez.

Bir meselede sonucun değil, sonuca nasıl gelindiğini, nedenlerinin tartışılması, bir daha aynı kuyuya ikinci kez düşülmesine mani olacaktır.

 

I.Dünya Savaşı’nda aldığımız yenilgi sonucu önümüze uzatılan “Mondros Antlaşması!” nı imzalamamızla birlikte galip devletler ülkemizi işgal etmeye başladılar. Ancak bu işgal takvimine dikkatli bakıldığında işin en başında bir gariplik olduğu görülecektir.

Bunun görülebilmesi için aşağıda işgal planını detaylı  olarak veriyoruz.

Mondros Mütarekenamesi imzalandığı gün Selânikte Fransız generali Franchet D’Esperey, Mondros’ta İngiliz Amirali Galthrope, Suriyede İngiliz Generali Allenby. Irakta İngiliz Generali Karsel, Hazer Denizi kıyılarında İngiliz Generali Thomson, Türkiye’yi işgal için hazır durumda bekliyorlardı.

Önce General Karsel davranıp, mütarekeden bir gün sonra Musul’u işgale kalktı. General Allenby 3 Kasımda İskenderun’u İşgal edeceğini bildirirken. Iraktaki İngiliz kuvvetleri Musul’u işgal için 6. Orduyu tazyike başladılar.

6 Kasımda Boğazların temizlenmesine başlandı ve ertesi gün müttefik donanması, yardımcı gemileriyle Çanakkale Boğazını geçti.

Bu arada İngiliz Albayı Muerphi, işgal ordusunun öncüsü olarak 7 Kasımda Istanbula geldi.

Yenilmenin ilk acısını duymak için, İstanbulluların daha bir hafta beklemesi gerekiyordu.

Gerçekten 13 Kasım günü 55 parçadan ibaret müttefik harp gemisi İstanbul limanında demirleyince, facia bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış oluyordu.

Bu karışık donanmanın tertibi şöyle idi: 22 si İngiliz, 12 si Fransız, 17 si İtalyan, 4 ü Yunan.

Bunlar, Türkiyenin yeni hâkimleri idiler. En büyük söz ve hak sahibinin İngiltere olduğu anlaşılıyordu.

Derhal karaya asker çıkararak şehrin belli başlı yerlerini ve Boğaziçini işgal ettiler. İki gün içinde bütün Karadeniz Boğazı, galip devletlerin eline geçmişti. Trakyaya 9 Kasımda. 1 Fransız alayı gelmişti. Fransızlar. Uzunköprü – Sirkeci demiryolu boyunca yerleşip hattın kontrolünü ele almış bulunuyorlardı. Aynı gün General Allenby kuvvetleri de İskenderun’a girdi.

Yarış başlamıştı. 15. Mayıs. 1919, tarihine kadar işgal şu sırayı takip etti:

Fransızlar, Dörtyol’u (11. Aralık. 1918). Mersin’i (17. Aralık. 1918). Pozantı’ya kadar Adana Vilâyetini (26. Aralık. 1918), Çiftehan’ı (3. Şubat. 1919). Afyonkarahisar istasyonunu (16. Nisan. 1919);

İngilizler. Batum’u 24. Aralık I918) Ayıntab’ı (10. Ocak. 1919). Cerablus’u (3. Ocak. 1919), Konya istasyonunu (22. Ocak. 1919), Maraş’ı (22. Şubat. 1919). Birecik’i (27. Şubat. 1919). Urfa’yı (24.Mart. 1919), Kars’ı (13. Nisan. 1919);

(İngilizler, ayrıca 9 Martta Samsun’a da bir müfreze çıkarmışlar ve birkaç gün sonra Merzifon’a bir kıt’a göndermişlerdi.)

İtalyanlar, Antalya’yı (28. Mart. 1919); Kuşadası’nı (4-Mayıs. 1919). Fethiye, Bodrum ve Marmaris’i (11. Mayıs. 1919);

(İtalyanlar 2 Nisanda Konya’ya bir tabur ile ve 14 Mayısta Akşehir’e bir müfreze ile yerleşmişlerdi.)

Yunanlılar, Uzunköprü – Hadımköy demiryolunu (9. Ocak.1919); (Bu hattı evvelce işgal eden Fransızlar. Yunanlıların gelmesi için çekilmişlerdir.(1)

Yukarıdaki açıklamaya göre; “İstiklal Savaşı” yaptığımız Yunanlıların, “Denize döktük!” dediğimiz İzmir bölgesinde değil, işgalci büyük devletlerin gölgesinde Trakya bölgesinde olduğu görülmektedir.

Gerçeğinde işgal planlarına bakıldığında, Büyük Devletler, gelecekteki hedefleri ile uyumlu olduklarını, Yunanlıların ise, böyle bir hedefleri olmadığı gibi, izin de verilmediği anlaşılmaktadır.

30 Ekim 1919 Tarihinde İmzalanan Mondros Mütarekenamesi’nden 15 Mayıs 1919’a kadar geçen sürede, İşgalcilerle (Halkımızın kendi gayretleri ile işgalcilerden Fransızlarla çarpışmaları dışında) düzenli orduların bir çatışması görülmez.

Gerçeğinde, Osmanlı Devleti’nde çarpışacak bir ordu-silahta kalmamıştır.

Mondros Antlaşma’sına göre işgalci devletler gerek gördükleri her durumda ülkenin dilediği yerini işgal edecektir.

Ordu terhis edilmiş, silahlara el konulmuş ve Osmanlı Devleti’nin tüm yönetimi, işgalcilerin kontrolüne girmiştir.

Padişah ve hükümet sadece bir kukladır. (gerçeğinde 1908’den itibaren)

İşgalin üzerinden yaklaşık altı ay geçer ve İngilizler, Yunanlılara İzmir ve bölgesini işgal emrini verirler.

Bu işgal emri ile birlikte “Yeni bir Devlet” kurulması ile ilgili çalışmalar da başlar…

-“Yunanlıların devreye sokulması, Yunanlılara İzmir’i vermek değil, Yeni Devlet’in kurulmasına altyapı oluşturmak için açıkça kullanmaktır.

Ülkemizin aydınları;

-İstiklalimiz için (neden işgalci büyük devletlerle değil de) tetikçileri Yunanlılarda çarpıştığımızı;

-Birinci Dünya Savaşı’na neden girdiğimizi ve girmemizle birlikte, içinde bulunduğumuz duruma düşürülmemiz ve sonuçları ile ilgili tartışmamaktadır.

-Tartışılan; “19 Mayıs 1919” ve sonrasında yapılan kongreler, açılan Meclis ve Yunanlılarla olan çarpışmalardır.

“19 Mayıs 1919” tarihi ile Erzurum, Sivas kongreleri de Meclis gibi bir sonuçtur.

Bizim ibret almamız gereken nokta, buraya nasıl geldiğimizdir. Ki, bir daha böyle bir duruma düşmeyelim.

Bizler bunları tartışmalıyız.

Bizim, hangi beklentilerle ve oya gibi işlenen hesaplarla içine düşürüldüğümüz durumdan çıkmamız, çıktığımız ancak, bundan sonra yapılması gereken bir tartışmadır.

Açık ifadesi ile, bizler bir büyük kazada,

Tutan ellerimizi, yürüyen ayaklarımızı ve bizi bir arada tutan mıknatıslarımızı, değerlerimizi kaybettik…

Bizler bunu nasıl kaybettiğimizi değil, kaybettiklerimizin yerine taktığımız protez (takma) uzuvları ve yararlarını tartışıyoruz.

Almanların sömürgecilikleri hatırına sokulduğumuz Birinci Dünya savaşı’nı kaybetmemiz;

-“Büyük Devlet” vasfımızı;

Balkanların en verimli arazileri ile, Musul-Kerkük ve Batum Petrol bölgelerini,

-Üç kıtada atalarımızın muhteşem zenginlikteki vakıflarını,

-Belki de en önemlisi, milyonlarca kardeşimiz, kaybettiğimiz yerlerde boynu bükük ve sahipsiz bırakılmasıdır.

İslam toplumları’nın nasıl sahipsiz ve sonrasında da ilgisiz bırakıldıklarını hiç gündeme getirmeden.

 

Devam edecek…

Yunanlılara işgal için ne zaman yeşil ışık yakıldı?

Yunanlılara bu işgalle ödediklere bedel karşılığında ne verildi? (Devletlerin kirli çamaşırlarını açıklayan) WikiLeaks belgeleri’nde,  (Yunanlılar tarafından olmalı) açıklanan bir arşiv odasında raflarda duran Mustafa Kemal Paşa’nın resminin bu olaylarla bir ilişkisi var mıdır? Veya Mustafa Kemal Paşa’nın resmi üzerinden ne anlatılmak istenmiştir? Ayasofya’nın Müze olmasının bu olaylarla bir ilgisi var mıdır?

Neden bizim gibi savaşta yenilen Almanlarla beş ayda bir antlaşma yapılmasına rağmen Osmanlı Devleti, bir antlaşma için beş yıl oyalandı?

 

(1)ANADOLU İHTİLALİ, SABAHATTİN SELEK, Beşinci baskı, 1981

Yunanlılar İzmir’de denize dökülmedi de ülkemizi bir anlaşma sonucu mu terk ettiler (1)

SHAKESPEARE: Bütün dünler bugünü aydınlatan fenerlerdir.  Anlamı;  Dünü karanlık olana aydınlık bir yarın yoktur.

SHAKESPEARE: Bütün dünler bugünü aydınlatan fenerlerdir. Anlamı; Dünü karanlık olana aydınlık bir yarın yoktur.

AKDENİZ’E (Şimdiki EGE)  ilk ulaşan Türk askeri, genç bir süvari teğmeni olmuştu. İzmir’in el ayak çekilmiş rıhtımında bir Fransız albayı tarafından karşılandı. Albay uzun bir nutuk çekerek, subaydan Hıristiyan halkın korunmasına dikkat etmesini diledi..

Churchill daha sonra durumu incelerken şöyle der: ‘Belki de Müttefikler izin verip Yunanlılar İstanbul’u geçici olarak işgal etselerdi. Yunan ordularının Anadolu’dan kaçışı şerefli bir barış görüşmesi biçimine sokulabilir ve bu da daha az acıklı olurdu… Müttefiklere karşı en azından söylenecek şey şudur: Yunanlılar’a askerî hareketlerinde yardımcı olmasalar bile, hiç olmazsa onları engellemekten kaçınmaları gerekirdi. Yok, birtakım genel düşüncelerle böyle davranmak zorunda kalmışlarsa, o zaman da yapacakları şey, Yunanlılar’ın gemilerine binip çekilmelerine gerçekten ve düpedüz yardım etmekti.’(Sahife:469)

Rıza Nur anılarında Lozan’da Lord Curzon’la konuşmasını aktarır:

“Bizim size ihtiyacımız vardır. Sizin de bize başka ihtiyacınız vardır. Biz, Rus’a karşı sizin için bir savunma siperi oluruz. Irak’ta para harcayacağınıza, Biz size parasız jandarmalık ederiz. Irak size isyan ederse, biz size ordu bile veririz. Size Doğu’da dost bir kuvvet gerek. Yunan’ı bu kuvvet yapmak istediniz, olmadı. Olaylar size gösterdi ki Yunan milletinde bu yetenek yok. Bu yetenek, Doğu’da yalnız Türk milletinde vardır Bu kuvvet ancak biz olabiliriz. (1)

(1)Age, s.235; R.Nur, Hayat ve Hatıratım, s.1031 – 1035.

Burada Rıza Nur, üstelik Musul’u ve Adalar’ı verdikten sonra, bir de Ruslara karşı jandarma olmayı teklif ediyor ki varılan sonuç tam İngiltere’nin istediği…

İzmir’de durum gergindi. Yunan gemileriyle beraber binlerce mülteci de kaçıp gitmişti. Ama daha da gelenler çoktu; bunlar, vagonların basamaklarına asılarak, üzerlerine tırmanarak yolculuk ediyor, istasyonda da ölüleri dirilerin başı üstünden geçirerek dışarı çıkarıyorlardı. Paket yaptıkları eşyalarını yanlarından ayırmadan, aç ve umutsuz, kaldırımlarda yürüyorlardı. Ekinler yakıldığından açlık tehlikesi baş göstermişti. Şehirdeki Rumlar, kendilerini koruyacak Yunan birlikleri kaçıp gittiği için, korku içindeydiler. Üç yıl önce, Yunanlılar İzmir’i işgal ederken Türkler’e reva gördükleri muamelenin şimdi kendilerine yapılmasından çekiniyorlardı.

Bunun için, Mustafa Kemal, ilk iş olarak, bir bildiri yayınladı ve sivil halka kötü davranacak askerlerin ölüm cezasına çarpılacağını ilân etti…

Donanmanın Haftalık İstihbarat Özeti (2)

(2)Catalogue Reference:CAB/24/133 Image Reference:0066.

18 Şubat 1922

26 Ocak’ta (1922)  Fransızların Titanla adlı gemisi İskenderun’a 35.000 tüfek. Çok miktarda mühimmat ve bir kısım askerî giysi indirdi. Bunların hepsi trenle Adana’ya nakledildi. Hiç şüphe yok ki bu mühimmat Milliyetçiler (Ankara Hükümeti) için olağanüstü önemlidir.”

22 Şubat 1922’de Gounaris, Curzon’a yazdığı mektupta ümitsizliğe düştüğünü bildiren bir mektup yazar, Levazım azalmıştır, para ister, Yunanların kaynakları tükenmektedir. Türkler, yalnız Rusya’dan değil, Müttefik devletlerden de (Yani, ülkemizi işgal eden devletler bize silah vermektedir. canmehmet) yardım alırken, Yunanlar, azalan levazım ve kaynaklarını karşılamak için para isterler. Yunanistan’ın güçlenmeye, taze savaş malzemesine ve malî desteğe acil ihtiyacı var. İngiltere, gerekli olan yardımı yapmaz, Curzon 6 Mart’ta verdiği cevapta, savaşın diplomasi yoluyla çözülmesinden yana olduğunu bildirir.

Değişik raporlar, Yunanların Türklere yeni bir saldırı hazırlığı içinde olduğunu bildiriyor. Askeri yetkililer soğukkanlı davranılarak bütün hususların göz önüne alınması ricasında bulunuyorlar. Yunan Başkumandanı General Papoulos, güç şartların adamı olduğuna inanıyor, Anadolu’nun tahliyesi yolunda atılacak adımları kabul etmiyor, Yunanistan’dan yeterli destek gelmeden savaş krizine adım atıyor.

Kontrol dışına çıkmış birkaç Yunan (şimdi doğrulanan bir rapora göre, birtakım asker ve silahlı siviller) Aydın’la Nazilli arasında… halkı köy camisine kapatarak köyü ateşe verdiler ve 150 Müslüman’ı yakarak öldürdüler.”

General Townshend ile bir otomobile binen Mustafa Kemal, doğruca İstasyon Caddesi üzerindeki Köşk’e gelmişti. Generalle bu köşkte görüşeceklerdi. Köşkte kısa bir dinlenmeden sonra, Mustafa Kemal köşkün önünde toplanan kalabalığa hitap etmek üzere balkona çıkmıştı. Mustafa Kemal, balkonda görünür görünmez coşkuyla alkışlanmış, kalabalık arasından izmir Darü’l-Eytam Temsilcisi Atıf Bey, yüksekçe bir sete çıkarak Mustafa Kemal’e şöyle seslenmiştir:‘’…Türkler, sizi izmir’de, muzaffer bayrağımızın gölgesi altında selamlamak saadetini hissedinceye kadar hiçbir kuvvet önünde eğilmeyecektir.” (4)

(4)Age, s.21.

Mustafa Kemal, içten kükreyerek gelen bu coşkun sözlere teşekkür ettikten sonra, kendisine inanmalarını, zaferin daima Türk milletinde olduğunu söylemiş, şiddetle alkışlanmıştır. Balkon önünde yapılan geçit töreninden sonra Mustafa Kemal, Köşk’te General Townshend ile birlikte öğle yemeği yemişler, yemekten sonra da bir odaya kapanarak görüşmüşlerdir. (5)

(5) Age, s.22; 27 Temmuz 1922 tarihli Babalık (Konya) Gazetesi.

….

“Kamuoyunun Stratejik Olarak Yönlendirilmesi ve Türk Kurtuluş Savaşı Sırasındaki Uygulamaları” adlı yazısında Prof. Dr. Osman Özsoy, Townshend’in Mustafa Kemal’i ziyaretinin amacının Yunanların Anadolu’yu boşaltmaları olduğunu, bunun için, Büyük Taarruz’dan önce Anadolu’ya gelmiş olduğunu, İngiliz kaynaklarına dayanarak dile getiriyor.

Yunanların Anadolu’yu boşaltmalarını, İzmir’e girişlerinde olduğu gibi, İngilizler belirliyordu.

Townshend’in tarih kitaplarımızda geçiştirilen, çoğu kez de hiç sözü edilmeyen ziyaretinin asıl amacı Yunanistan’ın Anadolu’yu boşaltması idi.

Yunanlar görevlerini tamamlamış, Anadolu’da Osmanlı’dan ayrı bir Milli Devlet kurulmuştu.

Bu gelişmeler, Townshend’in kitabının bastırıldığı 1920 Şubatı’ndan sonra meydana gelmiş olması nedeniyle, kitabında yer almamıştı. Şimdi, Prof. Dr. Osman Özsoy’un yazısından yaptığımız alıntılara yer veriyoruz:

Mustafa Kemal Paşa 23 Temmuz’da Beyrut’tan Konya’ya gelen ve burada askerî bir tören ve büyük bir coşkuyla karşılanan İngiliz General Townshend’le 24 Temmuz’da bir görüşme yaptı. Townshend’in bu gezisi Ruslarda endişe meydana getirdi. Mustafa Kemal Paşa Ruslardaki bu tedirginliği bertaraf etmek için Sovyet elçisi Aralov’a Townshend’in bu gezisinin siyasî bir önemi olmadığını ve resmî bir nitelik taşımadığını bildirdi. Townshend bu görüşmeden olumlu izlenimlerle ayrıldı.

…Mustafa Kemal Paşa, General Townshend’le yaptığı bu görüşmenin ardından 27 Temmuz’da Akşehir’e döndü. Mustafa Kemal, Fevzi ve ismet Paşa’lar 27 Temmuz 1922 gecesi bir toplantı yaptılar ve taarruz işini konuştular.

Bu önemli toplantının daha geniş bir istişari mahiyet taşıması için bazı kolordu komutanları da Akşehir’e davet edildi… Yapılan toplantıda Büyük Taarruz öncesi planlar son kez gözden geçirildi (1)

(1)Osman Özsoy, “Kamuoyunun Stratejik Olarak Yönlendirilmesi Ve Türk Kurtuluş Savaşı Sırasındaki Uygulamaları”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı 140,1998.

Nutuk’ta, Mustafa Kemal, Townshend ile görüşmesini şöyle anlatıyor:

“Konya’ya gelmiş olan General Townshend’in isteği üzerine, kendisiyle görüşmek için, Ankara’dan hareket ederek 23 Temmuz 1922 akşamı Batı Cephesi karargâhı’nın bulunduğu Akşehir’e gittim. Savaş planı üzerinde görüşürken ‘Genelkurmay Başkanı’nın da katılmasını uygun bulduk. Ben, 24 Temmuz’da Konya’ya gittim. 27’sinde tekrar Akşehir’e gelmişti. 27/28 Temmuz gecesi birlikte yaptığımız görüşme sonunda, tespit edilmiş olan plan gereğince taarruz etmek üzere, 15 Ağustos’a kadar bütün hazırlıkların tamamlanmasına çalışmayı kararlaştırdık.”

2 Ağustos 1922, Fransız Yüksek Komiseri General Pelle, “Büyük Devletlerce İzmir’in Türkiye’ye geri verilmesi kararlaştırılmıştır,” der. (4)

(4) Bayur, age, s.277.

Yukarıda sonraki bölümlerde kullanılacak belgeler, okuyanlara ilk bölümde kısa notlar halinde  verilmiştir.

Yazılarımızda, her zaman olduğu gibi verilen bilgiler (kaynak olarak kullananlar için) tüm taraflarının penceresinde verilmesinin yanında, verilen bilgilerin, taraflarının beyanı olmasına da özen gösterilmektedir.

Resim; www.merakname.com

Devam edecek…

-Yunan İşgali, Yeni Devlet’in kurulmasının arka planında olan nedenlerden birisi midir?

Başkanlık sistemi ve Demokrasi; Medya ve STK’lar, hangi “Düzen!”in güvencesidir? (son)

Eylemler, söylemleri desteklemiyorsa ifade edilenler, Samimiyetten uzak, "kuru bir laf" olmaktan öte bir anlam taşımaz.

Eylemler, söylemleri desteklemiyorsa ifade edilenler, Samimiyetten uzak, “kuru bir laf” olmaktan öte bir anlam taşımaz.

Başkanlık Sistemi ile Kuvvetler ayrılığı’ndan sonra sıra halkın kendi çıkarları için “yanında!” olduğunu iddia eden Medya ve Sivil Toplum Kuruluşları’nı tanımaya ve uygulamalarındaki samimiyetlerine test etmeye geldi.

Medya Nedir

Medya demokrasinin işlemesinde ve yaşamasında bir araç, güvence midir?

Medya ( Latince) Araç, ortam anlamına gelen medium kelimesinin çoğul halinden türemiştir.

Bu terim, iletişim başta olmak üzere değişik alanlarda kullanılmaktadır.

Günümüzde; Gazete, dergi, radyo, televizyon, internet gibi iletişim araçlarının geneli için bu (Medya) terimi kullanılmaktadır.

Medya ilk kez haber alma ihtiyacına binaen ortaya çıkmıştır.

Ancak günümüzde medya artık sadece bir haber alma aracı değildir.

Medya, günümüzde daha az haber daha çok çok alışveriş ve eğlence sektörlerine hizmet etmektedir.

Medyayı artık bir iletişim değil bir ekonomik araçtır. Dediğimizde fazla abartmamış oluruz.

Yeri gelmişken Medyanın geldiği noktayı çarpıcı olarak vurgulamak için bir örneği tekrar edelim.

Saddam Körfez bölgesinde savaşmaktadır. (aslında düşürüldüğü tuzakta bitirilmek için savaştırılmaktadır)  Onu şeytani bir kurgu ile oraya yönlendirenler, işini bitirmek için karşı atağa geçerler.

Kullandıkları en önemli silahlardan birisi de medyadır. CNN bu konuda ön plandadır.

Bir kurgu ile Fransa kıyılarında petrole bulanmış Karabataklar,

Körfez savaşında “Saddam’ın bombaları ile kirlenen sahillerde ölmekte!” olduğu yalanı ile, 7 gün 24 saat dünyaya pazarlanır. Ve Saddam’ın bilinen sonu.

Medya burada asli görevi olan “habercilik” yapmamıştır.

Ne yapmıştır? Buna herhalde “tetikçilik!” demek uygun olabilecektir.

Gerçeğinde medya Fransız (sermaye) Devrimi’nin arifesinden bu yana halkı etkilemek ve yönlendirmek için kullanılmaktadır.

Son dönemde, Web ortamındaki “Haber siteleri”ne  bakıldığında, site’ye verilen reklamlara daha fazla sayıda okuyucu toplamak için, “porno” içerikli görüntülerinin yanında, haber içeriği ile ilgisi olmayan kısa, tamamlanmamış başlıklarla ve alenen “yalan haber”ler üretilmektedir.

Amaç, “birkaç fazla tık” ve daha fazla reklam geliri. (Bir Sosyal bir dayatma konusu, başka yazıda verilecektir)

Amacı “haber vermek!” değil, “Reklam almak” olan bir medya bitmek üzeredir.

Gerçeğinde “Sosyal Medya” da bir balondur.

Neden?

Yeni “Bir bilgi” üretmek için, “on –eski-yeni- bilgi”ye sahip olmak gerekir.

Okumayan bir halkın, deneyimsiz bir gençliğin “Sosyal Medya”da üreteceği ne olacaktır?

-Harmanı yel sosyal medyayı siyasi- ekonomik çıkarlar döndürecektir.

Sosyal Medya’nın etken olduğu ülkeleri hiç merak ettiniz mi?

-Hayır, etmedik! Edilmediğine inanınız hiç şaşırmadık! Etseydiniz, sanal da değil, gerçek yaşam da olurduk!

Bakınız bakalım, Sosyal Medya, Sömürgeciler de mi gelişmekte, sömürgeler de mi?

Aaa.. sahi ya!

Bir düğme ile, sürüleri! “Hooop”, masrafsız, zahmetsiz….

Ve Sivil Toplum Kuruluşları…

Başlamadan 1 Mayıs kutlamaları ve Soma Madenleri’ni biraz açmamız gerekecektir.

Karl Marks’ın, “İşçiler Birleşin” ifadesinin arkasındaki düşüncesini anlamak için İngiliz Sanayi Devrimi’ni ve o dönem çocuk ve kadın işçilerin (Rezalet derecedeki) durumunu, yaşantılarını öğrenmek, bilmek gerekir.

Sendikaların kurulmasındaki amaç;

-İşçilerin çok kötü şartlarının düzeltilmesi, ezilmemeleri için birlik olmaları, bu birlikleri, birilerinin ikbali, konforu için değil, alınterlerinin, emeklerinin karşılığını almalarıdır.

Sendika’lardan amaçlananlar  bu olması gerekirken, ortaya; Patronlar ile anlaşan “sendika ağaları” çıkmış ve bu anlayışla işçinin sırtından yeni bir sömürü, lüks yaşantı sahipleri doğmuştur.

I Mayıs’ta Taksim’de boy göstererek! Devletle (sözde) restleşerek, sömürüleri ve;

Meslek hastalıkları nedeniyle (önlem alınmadığı ve uyarılmadığı için) kaybedilen binlerce işçinin dramı (ortaya konulmadıkları gibi) örtülmekte ve kamuoyunun dikkatine sunulmamaktadır?

Bu noktada Medya’da en az sendika ağaları kadar suçludur.

Soma’da yaklaşık 300 eve ateş düşmüş ve (görünürde!) ülke günlerce bu olaya kilitlenmiştir.

Peki, Bu ocaklarda veya kötü ortamlarda her yıl meslek hastalıklarına yakalanan binlerce insanın evine her gün bir ateş düşmemekte midir?

Düştüğünde de kimin umurunda olmaktadır?

Bunlar neden hiç gündeme getirilmemektedir?

Demek ki Medya ve Sivil Toplum Kuruluşları’nın adı var ancak ilk planda halka bir hayırları yoktur.

“Kendisi muhtacı himmet bir dede, nerede kaldı gayrıya himmet ede’

Sivil Toplum Kuruluşları ne işe yarar?

-Misyoner faaliyetleri yapar,

-Siyaset üzerinden çıkar sağlar,

-Topladıkları paralarla vakıf kurarak Ağa’lık yapılır!

-Balolar düzenler ve “Oh… Yarasın Mirim!” der.

Sonsöz;

-Halkı ile aynı yere bakmayan,

-Halkının derdini derdi bellemeyen, onunla ağlamayan ve gülmeyenler,

-Halka tepeden, “Ağa-Paşa!” anlayışı ile bakanlar;

-Padişah olsalar ne yazar,

-Başkan olsalar ne yazar,

-Cumhurbaşkanı olsalar ne yazar,

-Mesele, gücün, “tetiğin üzerindeki el!” olmak değil,

-Halkına çekilecek bir silahın, belanın, tetiğin namlusu önünde durabilmek samimiyetine cesaretine sahip olmaktır.

Kuvvetler Ayrılığı, halkı kolayca yönetmek için Halkın Birliği’ne mani olmak değildir.

Unutmadan;

-(“Din Devleti” denilen) Osmanlı için, Havra, Klise ve Camii Cemaati’nin bir farklılığı olmamıştır

-Sonrasında, hiçbir Cemaatin değerinin…

Başkanlık sistemi ve Kuvvetler ayrılığı’nda “Mustafa Kemal Paşa ne yapmışsa doğrudur!” diyenler; (3)

Evliliklerinde yetkiyi paylaşamayanlara, bir devlet yönetimini teslim etmek ne kadar isabetli olacaktır?

Devlet sevgisini test etmek için Amerikalı milletvekilini bir odaya almış ve sormuşlar: Tercihin, “Karın mı yoksa devletin mi? Amerikalı düşünmeden cevaplamış: “Elbette “Devletim!” O zaman al şu tabancayı git yan odadaki karını vur. Adam sıkılmış terlemiş ve sonunda dayanamayarak:

– “Yapamayacağım” demiş.

Daha sonra bir Türk Milletvekilini aynı odaya almışlar. Aynı soruyu sormuşlar:

“Karın mı yoksa Devletin mi?” Milletvekili hiç düşünmeden:

– “Karı da kim, tabii ki Devletim!

– “O zaman al şu tabancayı git yan odadaki karını vur.”

Odadan önce bir silah sesi sonra bir cam sesi gelmiş.

Çıkınca sormuşlar:

– “Ne oldu?”

Sizin verdiğiniz silah kurusıkı çıktı bende karıyı camdan aşağı attım!

Devlet içinde egemenlik yetkisinin nasıl ve kimler tarafından kullanılacağı sorusu, ilk çağlardan günümüze önemini yitirmeyen bir konudur. Bu alandaki düşünsel temeller uzun bir süreçte ortaya konmaya çalışılmış, uygulamaları ise 18’inci yüzyıl sonunda başlamıştır. Demokratik rejimlerde kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanması iki şekilde olmaktadır: Bunlardan birisi sert kuvvetler ayrılığı, diğeri ise Parlamenter rejimdir. (*)

İkinci bölümde “Başkanlık sistemi”ni anlattıktan ve yukarıdaki ifadelerle “Kuvvetler ayrılığı” gereğinin açılışı yaptıktan sonra,

Kuvvetler ayrılığı’na başlayalım. Nedir, ne değildir, şart mıdır?

Kuvvetler ayrılığı anlatılır da bu fikrin sahibi, babası Fransız Montesquieu anlatılmaz mı?

Politik düşünür Montesquieu (1689-1755); Kuvvetler ayrılığı ilkesinin üzerinde yaklaşık 20 yıl çalışmış ve De l’esprit des lois adlı kitabında; yasama, yürütme ve yargı‘yı birbirlerinden ayrılmasının gereğini ile birlikte önemini de anlatmaya çalışmıştır.

“..Siyaset konusuna bir tarih filozofu olarak yaklaşan Montesquieu, farklı politik toplumlardaki farklı pozitif hukuk sistemlerinin çok çeşitli faktörlere, örneğin, halkın karakterine, ekonomik koşullarla iklime, vs., göreli olduğunu söylemiştir. O, işte bütün bu temel koşullara, “yasaların ruhu” adını vermiştir…

Montesquieu, tüm insanlar için geçerli olan tek bir doğa yasası ve evrensel bir insan doğası olduğunu kabul eden akılcılığa şiddetle karşı çıkmış ve kuvvetler ayrılığı prensibini ortaya atmıştır..”

Özetle; Montesquieu, İnsanların farklı kültüre (anlayışa) ve şartlara (Örneğin, İklim) sahip olduklarından hareketle “bir sistemin tüm insanlara uygulanmasının doğru olmadığı”nıdaaçıklamaya çalışır.

-Montesquieu’nun, kuvvetler ayrılığını savunması kuvvetler ayrılığını hürriyetlerin güvencesi olarak görmesinden ileri gelmiştir.

-Montesquieu’ ye göre, iki hele üç kuvvetin aynı elde toplanması, istibdada yol acar.

-Elinde kuvvet bulunduran her makam ya da kişi bunu kötüye kullanabilir. Onun içinde kuvvetlerin ayrı ayrı ellerde bulunması gerekmektedir. (1)

Montesquieu,

-Devletin üç temel fonksiyonu olan yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrı kurumların tekelinde kavramlar olmasının gerektiğini öne sürer.

-Devletin, gücün tek kişinin elinde toplanıp bir nevi tiran (diktatörlük vb.) yönetimine dönüşmesini engellemeyi, bu üç kavramın birbirlerini dengelemeleri ve denetlemelerini amaçlar.

-En geniş manası ile, Bağımsızlık kavramını bu üç kurumun işleyişine getirmeye çalışır.

a)Mustafa Kemal Paşa’nın Yönetim anlayışı ile “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesine bakışı

“..Cumhuriyet öncesi ve sonrası Mustafa Kemal Paşa’nın bu konuda söyledikleri ilginç. İzmit’te gazetecilerle görüşmesinde şöyle diyor:

“Bence, kuvvetler ayrılığı prensibi, esaslı bir şey değildir. Kuvvetlerin ayrılığı prensibini koymuş olan insanlar bile, kuvvetlerin birleştirilmesinden yanadır. (…) Müstebitlerle mazlum milletlerin yaptıkları pazarlık sonucunda ortaya atılmış bir sistemdir. Gerçekte, Kuvvetlerin Birliği vardır ve bu kuvvetin kaynağı Millet’tir. Öyleyse, bunun gerçek sahibi de millettir.” (2)

b)Mustafa Kemal Paşa’nın Yönetim anlayışı ile “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesine bakışı

-Kuvvetler ayrılığı mı, kuvvetler birliği mi?

…29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre kararlar alan İstiklal Mahkemeleri’nin faaliyetlerine tüm hızıyla devam etmesi ve 5 Ağustos 1921 tarihli Başkomutanlık Kanunu ile ordunun başı olan Mustafa Kemal’in Meclis’in tüm yetkilerini üstünde toplaması da eklenince, daha sonra Kars mebusu ve Matbuat Müdürü Ahmet (Ağaoğlu) Bey’in dediği gibi, 1921 Anayasası Meclis’e, dolayısıyla da Mustafa Kemal’e diktatörlük hukukunu vermişti!
KIZ GİBİ MECLİS. İsmet İnönü hatıralarında, Mustafa Kemal’in durumdan hala memnun olmadığını, muhalefetten kurtulmak için, biri Aralık 1921’de diğeri Mart 1922’de olmak üzere Meclis’i feshetmeyi düşündüğünü söyler. Nitekim 6 Aralık 1922’de Halk Fırkası adı altında bir parti kuracağını açıkladıktan sonra ‘gayenin husule geldiğini’ ilan ederek başında bulunduğu Birinci Grubun oylarıyla 1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesi kararını almıştı. Amacı ‘kız gibi bir meclis’ yapmaktı. (Mustafa Kemal bu tabiri gazeteci İsmail Habib Sevük’le konuşurken ağzından kaçırmıştı.)

Kazım Karabekir, Mustafa Kemal’in ‘millet bana güvenoyu versin ve mebusların seçimini bana bırakın’ şeklinde bir görüş ortaya attığını, ancak karşı görüşlerin ağır basması üzerine bundan vazgeçtiğini söyler ve devam eder:

‘Her taraftan kendisine en çok emniyet verenler listeye girdiler ve hatta hükümet yardımı ile seçime arz olundular. İkinci Grup’tan kimse namzet gösterilmedi. Halbuki bunların çoğu İstiklal Harbi’ne ilk gününden beri canla başla hizmet etmiş insanlardı. Bu konuda aramızda biraz da münakaşa oldu. Gazi ‘ben muhalif istemiyorum’ diyerek, kendisine sözle veya yazıyla en çok sadakat gösterenleri ve Birinci Meclis’te fiiliyatıyla bu emniyeti kazananları ve hemen bütün karargahının mensuplarını namzet gösteriyordu.” (İstiklal Harbimiz, s.112)

Güya ‘milli irade’nin oluştuğu bu tek partili ‘seçim’in ‘açık oy-gizli tasnif’ gibi gayet anti-demokratik bir usulle yapıldığını da ekleyelim…

Mustafa Kemal’in garip iddiası

Mustafa Kemal, 1 Aralık 1921 tarihli meclis oturumunda Bakanlar Kurulu’nun görev ve yetkilerine dair kanun teklifini görüşülürken ‘kuvvetler ayrılığı’ (tefrik-i kuvva) ilkesini savunan İkinci Grup üyelerine şöyle demişti:

“Hakikatte efendiler, tabiatta efendiler, alemde efendiler, taksim-i kuvva (kuvvetler ayrılığı) yoktur! (.)Taksim-i Kuvva ideal bir çözüm değil, hükümdarları müstebit (baskıcı) iktidarların etkisini hafifletmek için bulunmuş bir çare, bir ehven-i şerdir…”

Ziya Gökalp’in ‘tabiatta dahi tevhid-i kuvva vardır’ (doğada bile kuvvetler birliği vardır) sözünden ilham aldığı belli olan Mustafa Kemal (günümüz Türkçesi ile) şöyle devam etmişti:

“Bu Meşrutiyet teorilerini bulan en büyük filozofların, bu teorilerini kurmak için çalıştıkları esasları inceledim, bunların içeriğini anlamaya çalıştım. Benim gördüğüm şudur: Düşünmüşler ve nasıl yapalım da bu zorba kuvvet, o toplumsal ve ulusal iradenin aşağısında kalabilsin ya da sıfıra ulaşabilsin diyorlar. Ve bunu başaramamak yüzünden büyük ve derin bir ıstırap duyuyorlar. Jean Jacques Rousseau’yu baştan sona kadar okuyunuz! Ben bunu okuduğum vakit, gerçek olduğuna inandığım bu kitap sahibinde iki esas gördüm. Birisi bu ıstırap, diğeri bir cinnettir. Merak ettim, özel durumunu inceledim. Anladım ki, bu adam mecnun idi ve cinnet durumunda bu eserini yazmıştır. Dolayısıyla çok ve pek çok dayandığımız bu teori, böyle bir zihnin ürünüdür.”(TBMM Zabıt Ceridesi, c.14, s. 440.)

BİR YANLIŞ BİR DOĞRU .Konuşmayı ilginç kılan şudur: ‘Kuvvetler ayrılığı’ ilkesi Rousseau’ya değil Montesquieu’ye aittir. O halde acaba Mustafa Kemal, ilkenin kimin eseri olduğunu bilmemekte midir? “(3)

Yazılanlar toparlanırsa;

-İlk kez Montesquieu tarafından ortaya atılan anlayış;

-“Devletin elinde bulundurduğu başlıca güçler olan yasama, yürütme ve yargı’nın ayrı kurumlar tarafından idare edilmesi ve bu surette birbirleri üzerinde denetim sağlamaları, herhangi birinin suistimal edilmesine engel olunmasını amaçlar.”

-Bu sistemin avantajlarının yanısıra çeşitli riskleri de vardır; yürütme yetkisini elinde tutan kişinin veto hakkı sayesinde sistemin işleyişini bloke etmesi ve sistemin diktatörce bir hale getirmesi de olasılık dahilindedir.

Devam edecek…

-(Elbette bağımsız ve halktan taraf) Medya ve Sivil Toplum Kuruluşları, sistemin emniyetini sağlayan güvenceler olabilir mi?

Açıklama;

(*) http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2010-4/2010-4-akgul.pdf

Kaynaklar;

(1) Daha fazlası için bakınız;

http://www.ankarastrateji.org/yazar/prof-dr-faruk-bilir/kuvvetler-ayriligi/

(2) Daha fazlası için bakınız;

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ovur/2014/05/08/ataturkun-kuvvetler-ayriligi-yaklasimi

(3) Daha fazlası için bakınız;

http://www.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/kuvvetler-ayriligi-mi-kuvvetler-birligi-mi/364/

Başkanlık Sistemi her derde deva! “Kuvvetler Ayrılığı” devletlere bir tuzak, Medya fırsat mıdır? (2)

Kuvvetler ayrılığı, bir aldatmaca mıdır? Gerçeğinde devleti kim yönetmektedir? Kim mi? Parayı kontrol edenler.

“Kuvvetler ayrılığı”,  bir aldatmaca mıdır? Gerçeğinde devleti kimler yönetmektedir?  Bu sorunun günümüzdeki cevabı; “Bilgi-teknoloji üretenlerle parayı kontrol edenler. 

 

Tartışmak gelişmektir. Bilgimiz olmadığı için tartışamıyor, zorlandığımız noktada  şiddet kullanıyoruz. Tartışmadan doğruyu bulmak mümkün müdür? Değildir. Yeteri kadar tartışmadığımız, tartışmaktan kaçtığımız için kendimize en uygun çözümü bugüne kadar bulamamışız.

Başlamadan bilgilerin hatırlanması adına: “Başkanlık Sistemi, Kuvvetler Ayrılığı ve Medya ve işlevlerini açalım.

a)Başkanlık Sistemi nedir?

“…Başkanlık sistemi sert kuvvetler ayrılığı sistemi olarak adlandırılmaktadır. Bu şekildeki adlandırmanın bazı sebepleri vardır.

-Birincisi başkanın parlamentonun içinden çıkmaması, halk tarafından seçilmesidir.

-İkincisi başkanın ve sekreterlerinin parlamento çalışmalarına etkin bir şekilde katılmalarının mümkün olmamasıdır.

-Üçüncüsü de yasama ve yürütme kuvvetlerinin kaynakları bakımından ve varlıklarını sürdürme bakımından birbirlerinden bağımsız olmasıdır.

Bu yüzden başkanlık sistemi kuvvetler ayrılığı teorisini en iyi şekilde gerçekleştiren bir sistemdir.

Başkanlık sistemi, sert bir kuvvetler ayrılığı sistemi olmasının yanı sıra, kuvvetlerin birbirini kontrol etmesine ve dengelemesine dayanan hükümet sistemidir.

ABD Başkanlık sisteminde yasama ve yürütme organları kurumsal olarak birbirinden ayrı olsa da işlevsel olarak tam ayrılmamıştır. Yasama ve yürütme organları, yetkilerini belirli oranda paylaşırlar…

Bu sistemde yürütmenin gücü, halka dayanır. Başkanlık sistemi istikrarı sağlamak, güçlü bir yönetim oluşturmak ve demokratik olmak bakımından diğer sistemlerden üstün görülmektedir..” (1)

b)Başkanlık Sistemi nedir?

Yasama, yürütme ve yargı organları arasında kesin bir ayrıma ve dengeye dayanan, yasama ve yargı organlarının demokratik denetimi içinde, yürütmenin iktidar olanaklarını genişleten bir hükümet sistemidir.

Başkanlık sisteminin temel unsurları:

-Başkan, halk tarafından doğrudan ve dolaylı olarak belirli bir süre için seçilir. Bu süre hiçbir biçimde parlamento tarafından kısaltılamaz ve fesh edilemez.

Kuvvetler ayrılığı kesin bir biçimde uygulanır. Devlet organlarının eşgüdüm içinde aksamadan çalışması için fren ve denge sistemiyle organların yetki ve güç suistimali engellenir..

Hükümet üyeleri başkan tarafından seçilir ve azledilir. Başkan hükümet üyelerinin düşüncelerine uymak zorunda değildir. Hükümet üyeleri yasama organı içinden Başkan tarafından seçilebilir ancak seçildikten sonra yasama organı üyeliklerini sürdüremezler.

-Devlet başkanı, hükümet başkanı ayrımı yoktur.

-Başkan görevi ile ilgili işlerden dolayı sorumsuzdur.

Başkanlık sisteminin iyi işlemesi için gerekli olduğu ileri sürülen koşullar şunlardır:

-Başkanın yasama organını feshetme yetkisi olmamalıdır.

-Başkana yasaları veto edebilme hakkı tanınmalıdır. Başkanın vetosu da yasama organının özel çoğunluğu tarafından aşılabilmelidir. Örneğin 3/5 veya 2/3 gibi.

-Başkan yasama organının üyesi olmamalıdır. (2)

c) Başkanlık sistemi nedir?

Başkanlık sisteminin en tanımlayıcı özelliği yürütmenin nasıl ve ne şekilde seçildiğidir.

Başkanlık sistemi… Parlamenter sistemden farklı olarak, başkanlık sisteminde yürütme organı ile yasama organı iç içe geçmemiş durumdadır.

Başkanlık sistemi aşağıdaki özellikleri taşır:

Devlet başkanı yasa  önermez fakat yasama organının  (parlamento) yaptığı yasaları  veto  etme hakkına sahiptir. Buna rağmen yasama organından nitelikli bir çoğunluk bu vetoyu iptal edebilir.

Bu yöntem İngiliz Monarşi sisteminde herhangi bir yasanın kraliyet onayı olmadan yürürlüğe konamayacağı konseptinden türetilmiştir.

Sabit bir başkanlık süresi vardır. Seçimler planlanmış tarihlerde yapılır. Güvensizlik oyu ile hükûmet düşürülüp erken seçimler düzenlenemez…

Yürütme erki tektir. kabine üyeleri devlet başkanıyla birlikte çalışır ve yürütme ile yasama organlarının ilkelerini tatbik etmek zorundadırlar.

Başkanlık sisteminde devlet başkanının bakanlar kurulu için önerdiği adaylar ve hakimler yasama organı tarafından onaylanmalıdır.

Devlet başkanı; kabine üyeleri, ordu veya yürütme erkinin herhangi bir çalışanını doğrudan yönetme hakkına sahiptir.

Fakat hakimleri fesh etme veya emir verme gibi bir yetkisi yoktur.

Başkanlık sistemi’nin avantajları

-Doğrudan yetki, başkanlık sisteminde başkan doğrudan halk tarafından seçilir.

Kuvvetler ayrılığı, Başkanlık sisteminde başkanlık ve yasama meclisi iki paralel yapı olarak işlev görür. Bu sistemin destekçilerine göre; böylelikle her iki birim birbirini karşılıklı olarak denetleyerek suistimalin ve makamın kötüye kullanılmasının önüne geçilmiş olur.

-Hızlı karar mekanizması, Güçlü yetkilerle donatılmış bir başkan değişiklikleri ivedilikle işleme koyar. Fakat bunun yanında bazılarına göre kuvvetler ayrılığı sistemi yavaşlatır.

-İstikrar, Sabit bir görev süresi olan devlet başkanı her an değişebilecek bir başbakana kıyasla daha istikrarlı bir ortam temin edebilir.

 

Başkanlık sistemi’ne eleştiriler

-Otoriter rejime olan eğilim, …bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sistemine geçmeye çalışan hemen hemen her ülkede bu sistem otoriter rejime dönüşmüştür.  Dana D. Nelson 2008 yılında yayınlanan  Bad for Democracy  kitabında ABD’deki başkanlık sisteminin aslında demokratik olmadığını iddia eder.

-Kuvvetler ayrılığı,  başkanlık sisteminde başkan ve yasama meclisi iki paralel yapı şeklinde çalışır. Eleştirmenler bu durumun istenmeyen siyasi çıkmazlara neden olacağını ve başkan ve yasama meclisinin birbirlerini suçlamalarına sebep olacağını söylerler.

-Liderlik değişiminde engeller, devlet başkanı görev süresi dolmadan görevinden alınamaz. Eleştirmenler bunu çok büyük bir sorun olarak görürler.

-Ülkelerin siyasi geleneklerine göre farklılıklar— bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sisteminin tamamen kendisine özgü şartları olan ABD dışında, istikrarlı bir demokrasi yarattığı görülmemektedir. (3)

Özetlenirse;

-Bu sistemde yürütmenin gücü, halka dayanır,

-Güçlü bir yönetim oluşturmak ve demokratik olmak bakımından diğer sistemlerden üstün görülmektedir..

Yürütmenin iktidar olanaklarını genişleten bir hükümet sistemidir.

-Başkanlık sisteminde yasamanın yürütmeyi fesh etme yetkisi yoktur.

-Yasama, yürütme ve yargı organları arasında kesin bir ayrıma ve dengeye dayanan, yasama ve yargı organlarının demokratik denetimi içinde, yürütmenin iktidar olanaklarını genişleten bir hükûmet sistemidir.

Başkanlık sisteminde yürütme organı ile yasama organı iç içe geçmemiş durumdadır.

-Devlet başkanı  yasa  önermez fakat   yasama organının   (parlamento) yaptığı yasaları veto etme hakkına sahiptir. Buna rağmen yasama organından nitelikli bir çoğunluk bu vetoyu iptal edebilir.

-İstikrar, Sabit bir görev süresi olan devlet başkanı her an değişebilecek bir başbakana kıyasla daha istikrarlı bir ortam temin edebilir.

-Otoriter rejime olan eğilim, …bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sistemine geçmeye çalışan hemen hemen her ülkede bu sistem  otoriter rejime  dönüşmüştür.

-Kuvvetler ayrılığı,  başkanlık sisteminde başkan ve yasama meclisi iki paralel yapı şeklinde çalışır. Eleştirmenler bu durumun istenmeyen siyasi çıkmazlara neden olacağını ve başkan ve yasama meclisinin birbirlerini suçlamalarına sebep olacağını söylerler.

-Liderlik değişiminde engeller, devlet başkanı görev süresi dolmadan görevinden alınamaz. Eleştirmenler bunu çok büyük bir sorun olarak görürler.

Bu noktada ileride konu toparlanırken “Kuvvetler ayrılığı uygulamasına Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim anlayışı ile ilgili karşılaştırmak adına bir not düşmek gerekirse;

-Şeyhülislam’dan sultanı “azil” fetvasını alanlar Sultana giderek; “Azledildiniz, tahttan indirildiniz!” demektedir.

-Meclis, Saltanatı kaldırmış, (sabık) Sultan’a; “Haydi sürgüne gidiyorsun!”;

-Meclis, Osmanlı Hanedanlığı’nın ülkeden çıkarılmasının kararı almış, “Osmanlı, buraya kadar. Tüm aile 624 yıl yaşadığınız toprakları terkediyorsunuz!” Üstelikte, beş parasız! demiştir.

Özetle; “Çık Osmanlı, İn Osmanlı, Git Osmanlı…”

Bugün  bir diktatöre, “İktidardan in, Çık, Gel, Git!” denildiğinde, “Hay Hay!” mı demektedir?

 

Devam edecek…

Kuvvetler Ayrılığı, (yeni) Devletlere bir tuzak mıdır, bir fırsat mıdır?

 

(1) Daha fazlası için bakınız; http://www.ankarastrateji.org/yazar/prof-dr-faruk-bilir/baskanlik-sisteminin-ozellikleri/

(2) http://www.baskanliksistemi.com/

(3) Daha fazlası için bakınız, http://tr.wikipedia.org/wiki/Ba%C5%9Fkanl%C4%B1k_sistemi

 

Türkiye Başkanlık Sistemi’nin arka planını ve gereğini öğrenmeden “Büyük Devlet” olamayacaktır. (1)

Kökleşmiş yönetim, büyük bir hafıza, birikimdir. İngiltere,1000; Türkiye, 90 Yıllık devlet yönetim birikimine sahiptir.

Kökleşmiş yönetim, büyük bir hafıza, birikimdir. İngiltere, 1000;  Türkiye Cumhuriyeti, 90 Yıllık devlet yönetim birikimine sahiptir.

 

Hiroşima’ya atılan bombanın haberi Potsdam Konferansı’ndan dönmekte olan Truman’a denizde verildi. Yanlarındakiler (ABD Başkanı) Truman’ın, büyük sevinçle: “Bu tarihin gördüğü en büyük olaydır.” Dediğini aktarırlar.

Japon Hükümeti, (Atılan iki atom bombasından) Batı’nın düşündüğü ve hayal ettiği şekilde etkilenmemişti. Bombanın meydana getirdi hasar ve can kaybı, kayıtsız koşulsuz teslimiyeti kabul etmeyen altı kişilik konseyin üç üyesini hiç sarsmamış ve etkilememişti.

Ve özellikle geleceğe ilişkin bazı güvencelerin sağlanmasını ve “İmparatorun egemenlik haklarına” dokunulmamasını istiyorlardı…hükümet radyodan teslim olmaya istekli olduklarını bildirdi.

Ancak tek koşul, “İmparator’un kişilik ve egemenlik haklarına saygı gösterilmesi”ydi.

Bu konu, Müttefiklerin 26 Temmuz’da yayınladıkları Potsdam Bildirisi’nde dikkat çekici bir şekilde sessiz geçiştirilen bir maddeydi. Bazı tartışmalardan sonra Truman, bu şartı kabul etti..” Ondan sonra, Japonların teslim olduğu radyodan İlan edildi.” (1)

Peki, Japonlar teslim için tek şart olarak neden “İmparator’un kişilik ve egemenlik haklarına saygı gösterilmesi”ni istemişlerdir?

Ve bunun, bugün bizim konuştuğumuz “Başkanlık Sistemi” ile  olan ilgisi nedir?

“Otu çek köküne bak!” anlayışı ile konunun anlaşılması, açılması adına biraz gerilere gitmemiz gerekmektedir.

Osmanlı İhtilâl Fırkası Beyannamesi (*) (1895-1897)

O dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun tahtında Sultan 2. Abdülhamid vardır. Sultanı, “istibdat – baskı yönetimi” bahanesi ile bir darbe sonucu devirmek isteyenler bahaneleri bir beyanname ile yayınlarlar.

Osmanlılar!

Yirmi seneden beri (Sultan 1876’da tahta geçmiştir)talihsiz başınızda zülüm ve gadir değirmenlerini döndüren, ellerimizdeki parayı yedikten ve damarlarımızdaki kanı emdikten başka şimdi de kanlı elini tâ kalbimize sokmağa hazırlanan zalim ve gaddar Abdülhamid’in hükümeti devrindeki melanet ve mefsedetin derecesini tayin etmekten âciziz…

Tebaasına zülüm ve gadir eden hükümdarlar görülmüş ise de başına gecesi tacını kellelerle, kanlarla muhafaza etmek ve medenî dünyada muvakkat bir zevk sürmek için vatanını ve tebaasını bile bile, Moskof’a vermekte olan Abdülhamid gibi din ve millete ihanet eden bir hükümdar hiç işitilmemiştir, bu derece denaet hiçbir ferdde görülmemiştir.

İstihsaline muvaffak olduğu Kânun-u Esâsı uğruna şehid ulûm ile nice nice hürriyetperver Yıldız işkencehanelerinde aylarca zincirlere vurulduktan sonra nihayet Marmara Denizinde öldürüldü, hadsiz, hesapsız münevverler asılsız bahanelerle Istanbul’dan uzak yerlere sürdürüldü, Yıldız denilen menhus saray mazlum tebaasına taslit edilen katiller, hırsızlar, namussuzlarla dolduruldu, milletin işini adalet ve hakkaniyete göre şer’an tesviye etmek vazifesiyle mükellef yüksek makamlara cellâd Abdülhamid’in müstebidane fikirlerine ve kanlı emirlerine âlet olan alçaklar getirildi, valilerden tâ zaptiye neferine varıncaya kadar vilâyet memurlarının çoğu Yıldız mahmileri en alçak katillerden, en edepsiz mürtekiplerden seçilerek itaatte, zulme tahammülde emsalsiz, kuzu gibi Osmanlıların sülük gibi kanlarını emmeğe gönderildi..”.  (2)

Gerçeğinde, Sultan, ana-babasını doğrayan ve hakkında mahkemece idam kararı verilen bir caninin idamını onaylamasını dışında verdiği bir hüküm olmadığı gibi; ülkeyi 30 yıl savaşa sokmamış, borçlarının büyük kısmını ödemiş, ve 10.000 Modern ilkokul (Kız okulları dahil) ülkede çok sayıda üniversite, teknik okul ve tesis açmıştır. Sadece halkın ve devletin imkanları ile yaptırdığı 1500 km. demiryolu da bunların arasındadır.

Çok daha ilginçtir. “İstibdat, zulüm” diyen İtihat-Terakki yönetimi, iş başına gelir gelmez büyük meydanlarda binlerce insanı sorgusuz sualsiz idam etmiştir. Zalim hükümdar! mahkeme kararı ile sadece bir caninin idamına onay vermiştir. İttihatçı, “Hürriyet kahramanları!“, binlerce insanı meydanlarda asmıştır! Ancaki tarih bunları-yalanları, zamanı gelince bir  “leş” misali dışarıya, sahile atmaktadır.

1896 yılından 1960 Yılına geliyoruz…

Şimdi Menderes Hükümeti’ni devirmek için yapılacak bir darbe için ileri sürülen bahanelere bakıyoruz;

“…27 Mayıs Darbesi’nden bir hafta sonra Gazetelerin manşetlerinde darbeci Milli Birlik Komitesi’nin dehşet verici bir tebliği bulunmaktadır. Komitenin basın sözcüsü Albay Ertuğrul Alatlı’nın (Yazar Alev Alatlı’nın babası) resmî açıklaması herkesi şok eder.

Açıklamaya göre 27 Mayıs’a giden yoldaki kilometre taşlarından 28 Nisan 1960’taki Ankara ve İstanbul olayları sırasında Demokrat Parti iktidarı yüzlerce genci öldürmüş, cesetlerini de ortadan kaldırmıştır. Cesetlere ne olmuştur peki?

Milli Birlik Komitesi’nin 4 Haziran 1960 günü bütün gazetelerin manşetindeki resmî açıklamasından okuyalım:

Cinayetleri yapanların kendi suçlarını örtmek, cesetleri yok etmek için akla hayale gelmeyecek canavarca tedbirlere başvurdukları anlaşılmaktadır. Şehitlerin gizli yerlere gömüldükleri, ıssız yerlerdeki kuyulara atıldıkları, bir kısmının buzdolaplarına konulduğu ve bir kısmının da hayvan yemi yapılan makinelerde kıyılarak toz haline getirildiği hakkında korkunç haberler alınmaktadır. Cinayetlerin kısa zamanda meydana çıkarılması ve canilerin ele geçirilmesi için sayın talebe velilerinin ve sayın halkımızın resmî makamlara ve üniversite tahkik heyetlerine yardımcı olmalarını rica ederiz.” (3)

Sonraki yıllarda öğrenilmektedir ki, Hürriyet şehidi” olarak topluma sunulanların (5 kişinin) kayıplarında, hükümetin bir suçu yoktur. Ve çoğunun ölümü bir kazadır.

Ve bu “şehitler!” Şatafatlı törenlerle Anıtkabir’e defnedilir,  bir müddet sonra (amaca ulaşılınca) sessizce başka mezarlara nakledilir. Çünkü darbecilerin işi bitmiş, iktidar ele geçirilmiştir. Peki, bu yalan haberleri 7/24 işleyen medya ne yapmıştır? Ülke birlikte soyulduğu için olay unutturulmuştur.

Yıl 2013 Taksim’deyiz…

Şimdi günümüzden (Gezi Park’ından söylenen yalanlarla ilgili) örnekler;

1) Panzerle ezilen genç resmi:Resim gerçeğinde, yabancı bir ülkede bot motorundan yaralanan bir kişiye aittir.

2) Binlerce polis istifa etti!

3) İstanbul Emniyet Müdürü görevden alındı!

4) Polis gerçek mermi kullandı!

5) Kerem Can Karakaş’ın ölmesi: Bahsedilen kişinin ismi Kerem Can Karakaş değil, Kerem Can daha önce trafik kazasında ölen bir kişi.

6) Köpeğe biber gazı sıkan polis:Fotoğraftaki kişiler İtalyan polisi.

7) Çarşı grubunun bir tomayı ele geçirmesi:Bu da yalan haberlerden biriydi.

8) Polislerin ilaçlı suyla göstericileri bayıltması: Bu da gerçek olmayan haberlerden.

9) Eylem 48 saat daha devam ederse Anayasa Mahkemesi hükümeti düşürülebilir: Hiç bir ülkede böyle bir yasa mümkün değildir. Eylemin daha uzun sürmesi için uydurulmuştur.

10) Eylemlerde Portakal Gazı Kullanıldı:Portakal gazı birleşmiş milletler tarafından yasaklanmış zararları büyük bir kimyasal silahtır. Topluma müdahale için böyle bir gazı kullanmak intihardır, kimse göze alamaz. Bu haber için, “CNN tarafından doğrulandı diyenler vardı.”

Toparlanırsa;

-1896, 1960 ve 2013 Yılında yaşananların ortak noktasına baktığımızda nerede ise bunların arkasında tek “bir akıl” olduğu görülmektedir. Burada kullanılan  en büyük malzeme; “YalanKışkırtma”dır.

Giriş bölümünü çok ilginç bir tespitle noktalıyoruz;

-2013 Yılındaki Gezi parkında olayları yönlendirenlerin hükümetten bazı istekleri vardır. “Hükümet bu olayların durması için, 3. Boğaz Köprüsü, (Dünyanın en büyük) Hava limanı ve Kanal İstanbul Projesi’nin yapımından vazgeçsin..” (Bu istekler, aklı başında bir vatandaşın görüşleri olabilir mi?

-2.Sultan Abdülhamid, Yurt dışına kaçmış “jön Türkler”i Osmanlıları ülkeye kazandırmak için yetkilendirdiği görevlileri onların yaşadıkları yere, Paris’e gönderir ve isteklerini alır. Bunlardan, isteklerinden birisi de bakınız nedir?

Madde 5; Ecnebî devletlerce tavsiye olunacak ıslahat derbirlerinin hüsnü niyetle kabul olunacağı kendilerine bildirilmek.(4)

Görünür sebep, 2.Abdülhamid’i tahtan indirmek değil midir? Bu ıslahat dayatması kimin aklıdır?

Bakınız bir başka jön Türk (1897’li yıllarda) neyi hayal etmektedir?

“…Ali Şefkati’nin cenaze alayında bütün Ahrarcılar fesle yalnız Ahmed Rıza Bey şapka ile hazır bulunuyorlardı, bu istisnanın sebebini soran birisine Ahmet Rıza:

-Sirkeci garından silindir şapka ile serbestçe inilip gezileçek bir hürriyet görmedikçe İstanbul’a dönmem! (5)

Silindir şapka, İngilizlerin, ‘İngiliz Milletler Topluluğu’nun simgelerindendir. Ünlü İngiliz siyasetçisi Churchill, İngiltere’yi iki sembolle hafızalara kazımıştır. Silindir şapka ve puro.

 

Açıklama;

(*) Osmanlı İhtilal Fırkası, İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki bazı üyelerin oluşturduğu ihtilalci kanat. Jön Türk hareketinin gelişmesinden ve Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti çalışmalarının hızlanmasından sonra, örgüt içinde başını Tunalı Hilmi’nin çektiği bir grup kısa sürede bir darbe girişiminde bulunulmasını önerdi. Darbeciliğe karşı olan Ahmed Rıza ve çevresinin ağırlığını koymasıyla bu öneri reddedildi. Ama grup üyeleri örgüt içinde kalma koşuluyla Osmanlı İhtilal Fırkası adında bir kanat oluşturma yoluna gittiler (1896). (Kaynak 1; YILDIZ VE JÖN-TURKLER Ittîhad ve Terakkî Cemiyeti’nin Gizli Tarihi, Süleyman Kani İRTEM, İstanbul Eski Valisi ve Şehremini ile; Kaynak 2; AnaBritannica Ansiklopedisi, c.17,s.226 (Vikipedi kaynağıdır.)

Kaynaklar;

(1)II. Dünya Savaşı” LIDDEL HART

(2)YILDIZ VE JÖN-TURKLER Ittîhad ve Terakkî Cemiyeti’nin Gizli Tarihi, Süleyman Kani İRTEM, İstanbul Eski Valisi ve Şehremini,Sahife:62

(3) Hürriyet, 4 Haziran 1960; Milliyet, 4 Haziran 1960.

(4) YILDIZ VE JÖN-TURKLER Ittîhad ve Terakkî Cemiyeti’nin Gizli Tarihi, Süleyman Kani İRTEM, İstanbul Eski Valisi ve Şehremini,

(Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/taksim-gezi-parki-gercegini-ogrenmek-ister-misiniz-ve-gasp-kulturunun-pabucumun-aydinlarini.html

(5) A.g.e; Sahife.34

 

Musul-Kerkük, Sanayi Devrimi, Aydınlanma Çağı ve Petrol gerçeğini Siyasetçi, Asker ve Akademisyenler açıklayamaz, neden? (5)

"Sanayi Devrimi" ve "Aydınlanma Çağı" ile "insanlık; Adalet, Kardeşlik ve Hürriyet değerlerine kavuştu!" diyorlar

“Sanayi Devrimi” ve “Aydınlanma Çağı” ile “insanlık; Adalet, Kardeşlik ve Hürriyet değerlerine kavuştu!” diyorlar

 

İlk dört bölümde dere kenarındaki kumlarla oynadık. Artık, Emperyalist Batı’nın “Medeniyetler Çatışması” tezinin hikmetini açıklayalım.

Yazdıklarımızın içerisindeki taşların tam olarak yerine oturabilmesi için, en azından son bin yıllık süreçte; Uzakdoğu (Çin-Hindistan) Avrupa ve Ortadoğu’da yaşanmış siyasi ve ekonomik hareketleri nedenleri ile birlikte bilmeyi gerekli kılmaktadır.

Meraklıları isterler ve üşenmezlerse bunları kırıntılar halinde önceki yazılarımızın içerisinde bulabileceklerdir.

Başlarken;

Avrupa Birliği’ni meydana getiren ülkeler, Ortodosk, Katolik ve Protestan mezhebine mensup olmalarının yanında, çeşitli nedenlerle birkaç yüzyıl çatışma içerisindedir. Buna rağmen bu milletler, 2.Dünya Savaşı’nın sonunda papucun (geleceğin) pahalı olduğunu görerek, ABD ve Rusya karşısında bir birlik oluşmuşlardır. (Son Ukrayna olayları bunun gereğini ortaya koymuştur.)

Amerika Birleşik Devletleri’ni meydana getiren halkların nerede ise birbirine benzeyen tarafları yoktur. (Yaygın kanıya göre; Amerika’daki halklar, “yüzdedoksanbeş oranında diğerinden farklı, yüzde beş oranında ortak değerlere sahiptir.”)

-Demek ki, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, “Fransız (sermaye) Devrimi! Cinliği ile diğer (zayıf toplumlara) milletlere yutturulduğu gibi, bir “Devlet” olabilmek, “Etnik ve inanç birliği” gerektirmiyormuş.

-“Avrupa Birliği” anlayışı ile (görülen) asırlarca birbirlerinin gözlerini oymuş milletlerin, farklı mezhep ve etnik kökene sahip  halklar olmalarına rağmen bir araya (pekala) gelebilir ve “Tek bayrak, Tek para birimi, Tek devlet çatısı” altında yaşayabilirlermiş.

-Bu noktada son Lice olaylarında ve  bayrak indirilmesi hadisesinde yangına körükle gidenlere de (kırmadan!) bir ışık yakmış olalım.

Bu noktada Kendine Birleşmiş! Milletler korosu hep bir ağızdan, “Sanayi Devrimi çok yaşa!” “şarkısının nakarat bölümümü tekrar ederler!

-“Milliyetçilik dedik, Osmanlıyı nasıl da yedik!

-“Ah Osmanlı, Vah Osmanlı,!”

-“Farklı anlayışlar (din-mezhepler) bir arada olmaz!”  dedik, Osmanlıyı nasıl da yedik!”

-“Ah Osmanlı, Vah Osmanlı!”

“Kendine Gelişmiş Batı”, Osmanlıları, (Aslında, “Osmanlılar” ifadesi ile, “Müslüman Türkler” kastedilmektedir) “Şark Meselesi/Doğu Meselesi” planı ile hallettikten sonra bir daha (Osmanlı ile ilgili bir) korkulu rüya görmek istemediklerinden sırada aldıkları tedbirler açıklanmaktadır.

Osmanlının bir daha toparlanamaması için (Müslüman toplulukları bir arada tutabilen “mıknatıs!” Hilafet (Lozan’da) bir dayatma ile kaldırtılır.

“Eğer, Türkler Müslüman olmasalardı, İslam Mekke-Medine’de sınırlı kalırdı! Bu nedenle, “Türkler ’in elinden Kuran alınmalıdır.”

-Anlayışından hareketle, Yeni Devlet Laik anlayışla kurulur. (kurulan sistem, kastedilen manada, samimi Laik anlayış değildir.)

Müslüman Türkler ile diğer Müslüman topluluklar’ın bir araya gelmemesi için, “Araplar arkadan vurdular, Müslümanlar İstiklal Savaşı’nda Türklere yardım etmediler!” yalanlarını söylemek ve bunu bugüne kadar kontroldeki medya üzerinden 7 gün, 24 saat işlemek.

-Bu manada Suudi Kralı ülkemize geldiğinde kimi medya, (ki, aslında kral batının kontrolünde olmalıdır.) Kralın kuyruğuna teneke bağlanılmakta ve İlginçtir, (sanki “İngiliz Milletler Topluluğu”na dahilmişiz gibi!) İngiltere kraliçesi geldiğinde (Sanki Yunanlıları kullanarak insanlarımızın dolduruldukları camilerde yakıldıkları vb. mezalimlerin sorumlusu değillermiş gibi davranarak)

-Adeta, “Büyükanne”miz gelmiş gibi sevinç çığlıkları atmanın arkasında olan bu anlayış mıdır?

-Peki, bunlarla kalınmış mıdır? Elbette kalınmamıştır.

-“Yeni Devlet” kurulurken, Osmanlıdan devralınan ekonomi sıfırlanmış, 30 milyon olan nüfus çeşitli sınır/etnik cinlikleriyle 6 milyona düşürülmüş, ülkede ne kadar zengin-işbilir halk varsa “takas-mübadele” oyunu ile dışarıya çıkarılmıştır.

Bu nedenle bir yüzyıl heba edilmiştir. Burada kesiyor ve günümüze geliyoruz;

Kapatırken;

Mısır, İran ve Türkiye bir işbirliği anlayışı ile bir araya gelse ve yönetenler siyasi ve ekonomik bir birlik oluşturabilseydi ve halklar (suni -yapma- farklılar ve yalanlarla tarih ve medya üzerinden işlenerek) ayrıştırılmasaydı da ) birbirlerine kaynaştırılsaydı?

-Ortada, bir “İsrail ve petrol sömürüsü!”olabilir miydi?

-Veya Mısır, İran ve Türkiye’de askeri darbeler yaptırılmasaydı (Ki, bu tezgâhların kökleri 19’uncu asra kadar uzanmaktadır) Bu ülkelerin ekonomik zenginlikleri ve siyasal ağırlıkları ne olurdu?

Bunları da burada noktalıyor ve “Kuşların önüne biraz ekmek kırıntısı” bırakılması misali;

-Osmanlı parçalanır, Hilafet kaldırılır, İslam ılımlılaştırılır! Diğer Müslüman toplulukları ile ilişikler (ticaret) kesilir, Ülkede, “Şii hassasiyeti ile Kürt-Türk Milliyetçiliği” gibi (yüzdebeş oranındaki) önemsiz farklılıklar  her an kaynamaya hazır halde tutulur (ki, bunlar, ocak üzerinde kısık ateştedir.)

-Temelde büyük fay hatları (kırılganlıklar) oluşturulması için,  (Başlangıçta) Jön Türkler ve Humeyni Paris’ten gönderilmiş, “Gülen harekatı” da Amerika… (Bunun sonucunu görmeden bu konuda yapılan yorum havada kalacaktır.)

-İslam, önce “Şii-Sünni”anlayışı ile farklılaştırılmaya çalışılmış, şimdilerde de strateji ise, Sünniler’in “Radikal-Ilımlı”gruplara ayrıştırılmasıdır. (Örnek; Vahhabilik-Taliban-IŞİD) Kanuni 1529’da Viyana’yı ilk kez kuşattığında, Avrupalılar kurtuluşu nerede görmüşlerdir? Safevi/İran/Şiilerde. Tarih bunları (doğrusunu bilmek) için çok önemlidir.

Son söz;

-Tarih, yalanlar üzerine kurulursa (Çocuklar için) bir “Çamaşır Makinesi”;

-Medya, yalanları haber olarak verirse, (Büyükler için) bir “Beyin Yıkama” aracıdır.

Amerika ve Avrupa, “yüzde doksan farklıklara rağmen bir araya gelebilmekte, bizler, yüzde doksanbeş benzeyen taraflarla bir araya gelmemekte ayak sürüyoruz!

“Resmi Tarih ve –kimi- Medya”nın ülkemizdeki “Asli Görev”i, bu birleşmenin olmamasıdır.

Batı Avrupa, Sanayi Devrimi’ni, Güney Amerika’nın gümüş-altın ve insanlarının kanları üzerine inşa etmiştir. (bu büyüklükteki soygunları) sürdüremediği için) kısa sürede çökmüştür.

-Batı’nın Sanayi Devrimi, yetersiz beslenme nedeniyle Ortadoğu ve Afrika’da yok olacaktır.

-Batı yıkılışını, kontrol ettikleri medya ile her ne kadar gizliyorsa da, artık ülkelerinde rekabetçi üretim yapamamaktadırlar.

-Unutmadan! İsrail Devleti, Filistin’de “ileri karakol” ve gözetleyici olarak kurulmuştur. Yahudiler ve çıkarları kimsenin umurunda değildir. Kendine Gelişmiş Batı bu bölgelerden çekildiğinde kimse Yahudilerin yerinde olmak istemeyecektir. Ancak, ne var ki, İslam anlayışı “yokedici!” kazıyıcı değil, “yaşatıcı anlayış”a sahiptir. Taraflar geçmişteki örneklerle birbirlerini iyi değil, “çok iyi tanımakta”dır.

 

Meraklılarına; Yazı içerisindeki tüm iddiaların kaynakları önceki yazılarımızın içerisinde sık sık verilmiştir.

www.canmehmet.com

Musul-Kerkük, ABD’nin (Batının) liderliğini devredeceği yeni teslim bölgesi midir (4)

İnsanın merkezinde (önceliğinde) olmadığı hiç bir uygulama insana yarar getirmeyecektir.

İnsanın merkezinde (önceliğinde) olmadığı hiç bir uygulama insana yarar getirmeyecektir.

 

Huntington’ın, “Medeniyetler Çatışması” tezi ile dünyaya bir mesaj verilmiş,  kontroldeki medyanın sunduğunun aksine muhatabın, gösterildiğinden çok daha güçlü olduğu vurgulanarak, çanlar erkenden mi çalınmıştır?

– İnsanlık, getirildiği noktada kendisine, çoğunluğu ile hiçbir yararı olmayan “Konfor” kelepçeleriyle  “Enerji”ye bağımlı, köle haline mi getirilmiştir? (bir an alışkanlıklarınıza ve sahip olduğunuza bakınız.)

-İnsanlık, “Konfor” üreteyim derken, insan yanını unutmuş, üç paraya! Her değerini -insan yanını- ruhunu satmış mıdır?

– İnsan, sayılanlar nedeniyle ve Kendine Düşünürler”in basiretsizlikleri sonucu, bulunduğu noktada hak ettiği yerde midir?

-“Herkes oturacağı minderi kendi hazırlar!” (Porno/krasi-Bira/rokrasi-Para/rokrasi-Aldat/rokrasi)

İnsanlık bir ailedir;

-Çocuk, yaşlı, kadın ve erkekleri ile birlikte.

İnsanlık bir ailedir;

– Çocuklar, yaşlılar, kadınlar, erkekler, çiçekler, ağaçlar, kediler, köpekler ve çevreleri ile birlikte.

– Ancak;

– Neyleyim (Dünyayı) Köşkü, neyleyim Sarayı içinde salınan insanlar, sevdikleri –aileleri- yar olmadıkça;

– Petrol (Enerji) nedir?

– 2 Dünya Savaşı’nda;

– Kaybedilen 100 Milyondan fazla insan,

– Bu savaşlar ve sonucunu tamir için harcanan 100 Trilyon dolarlık çalınan alınteridir.

Sanayi Devrimi ile insanlık kandırıldı mı, özellikle de Fransız -Sermaye- Devrimi’yle?

-Sanayi Devrimi’nin amentüsü! geldiği noktada sahiplerine göre;

-“Bir Damla Petrol, bir damla kandan daha değerli” değil midir?

– Bu, açık ifadesi ile;

Modern Çağ!‘da artık insan hayatının ve varlığının bir önemi kalmamıştır.

“Bir Damla Petrol, bir damla kandan daha değerlidir.”         

– Bu durumda akması gereken bir şey varsa;

Bu insan kanı, insanın hayatı olmalıdır.

– Bu netice ile;

İnsanlık geldiği noktada, “Konfor-Çağdaşlık-Modernlik!” adına kandırılmış mıdır?

Bu Enerji-Hammadde oyunda;

-Küresel Sermaye Kedi,

-Halklar Fare midir?

-Oyunun sonunda, Fareli Köyün Kavalcı’sının (*) sihirli nağmeleri ile;

– Köyü Fareler mi, Farelerin yerine konulan insanlar mı terk edecektir?

Devam edecek…

 

 

Resim;Erdil Yaşaroğlu, (komikaze.net) alınmış, alt yazısı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(*) Fareli Köyün Kavalcısı; “16’ncı yüzyılda kasabada artan farelerden kurtulmak isteyen kasaba halkı, farelerin kasabadan temizlenmesi amacıyla bir kavalcıyla anlaşırlar. Vatandaşlar alınan bu hizmet için para vermeyi kabul etmediklerinde ise kavalcı rengarenk giysiler içerisinde kasabanın çocuklarını sihirli kavalıyla alıp kasabadan uzaklaştırır.” (Vikipedi)

Ve Musul’da IŞİD maskeli balo başlar! İngilizler baloya Sirk At Cambazı kıyafeti ile gelirler (3)

Hem kendini hem düşmanını tanırsan girdiğin yüz savaştan galip ayrılırsın. (Çin deyişi)

Hem kendini hem düşmanını tanırsan girdiğin yüz savaştan galip ayrılırsın. (Çin deyişi)

Sirkte at cambazlarının gösterilerini izleyenler bilirler. Gösterici, birbirine yakın mesafede koşan bir atın sırtından diğerine atlayarak yeteneklerini sergiler. Bunun politik lisandaki anlamı; yerine gelmeyen vaatler, bol zigzaglar ve muhatabını şoka soran sürprizler! Tanımlanan “İngiliz Siyaseti!”dir.

Musul-Kerkük Petrolleri, (Irak) ile Suriye’nin el değiştirmesi, Birinci Dünya Savaşı’nın hedeflenen en belirgin sonuçlardandır. Bu sonuçla döneminin iki güçlü devleti İngiltere ve Fransa’nın uzun süredir hayal ettikleri gördükleri rüya gerçekleşmiştir.

Bu sürecin arka planını öğrenmeden, ne yaşanmış İki Dünya Savaşı’nı, ne de günümüzde yaşanan, yaşanacak olayları anlamak mümkün değildir. Bu nedenle konunun anlaşılması adına çok kısa olsa da bu hikayenin anlatılması gerekmektedir.

Başlamadan günümüzde çok konuşulan; “IŞİD”, Vahhabilik veya  Taliban benzeri, Gelişmiş Batı’nın Global Devlet Terörü’nün yerel uzantıları’nın akıl almaz provokasyonlarla ve vahşetlerle dolu uygulamalarının, İslam’la hiçbir ilgilerinin olmadığı gibi, kontrollerindeki bu terör örgütleri ile hem İslam’ı bunlar üzerinden vurmak, yanlış tanıtmak, hem de toplumları kendi içerisinde bölerek, bir “Denge!” oluşturarak! Kolayca sömürmeye devam ettikleri  ifade edilmelidir.

Okuyacaklarımız bugün değil yaklaşık 100 yıl evvel yaşanmıştır.

Tekrar edelim, Yüz yıl…

Musul-Kerkük-Petrol ve Kürtler ile Araplar

“…Sykes-Picot Anlaşmasında, (*) Irak’ın kuzeyi Fransız nüfuz bölgesi olarak tanımlandığı için, İngiltere Musul petrolünün çıkarılması ve işletilmesinde Fransa’nın da imtiyaz sahibi olmasını garanti etmiş ve bu garanti karşılığında Fransa Musul’un İngiltere tarafından işgalini kabullenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri ise, Ortadoğu’da İngiltere ve Fransa tarafından nüfuz bölgeleri oluşturulmasına karşı çıkmamakla birlikte, özellikle petrole ilişkin ticari faaliyetlere müdahale edilmemesini ve Amerika’nın bu yöndeki girişimlerinin engellenmemesini istemiştir. Amerikan firması Standart Oil of Newyork Secony),1919 yılında iki mühendisini Irak’a petrol aramak üzere göndermiştir. Bunlardan birisi yazdığı mektupta (1)

“… pasta o kadar büyük ki, bunun Amerika’ya ait olması için her şey yapılmalıdır.

Şeklinde görüşlerini belirtmiştir. Mektubun işgal altındaki İstanbul’da İngilizlerce ele geçirilmesi üzerine Londra, Irak Yüksek Komiseri Arnold Wilson’a jeologların petrol aramasının yasaklanması yönünde talimat vermiştir. Bu gelişme nedeniyle Socony firmasının talebi üzerine, Amerika Dışişleri Bakanlığı İngiltere’yi protesto etmiştir.

Benzeri çıkar çatışmaları bir süre daha devam ettikten sonra, her biri %23,75 hisseye sahip Anglo-Persian Oil Company (daha sonraları BP adını almıştır.); Royal Dutch Shell; Standart Oil of New Jersey ve Socony-Vacuum (Mobil); Compagnie Française des Petroles firmalarından oluşan çok uluslu Irak Petrol Şirketi kurulmuş, kalan % 5 hisse ise Ermeni asıllı Gülbenkyan’a verilmiştir. (2)

Musul-Kerkük-Petrol ve Kürtler ile Araplar

“..Sykes-Picot taksim anlaşması ile Musul Fransa’ya bırakılmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Suriye’den İngiliz birliklerinin çekilmesi üzerine Fransa, Suriye’de hakimiyet kurmakta zorlanmıştır. Büyük Britanya İmparatorluğu’ndan yardım istemek zorunda kalmıştır. Büyük Britanya Hükümeti Fransa’ya yardım edebileceğini fakat bunun karşılığında Fransa’nın Musul bölgesindeki haklarından vazgeçerek Musul’un Büyük Britanya İmparatorluğu’na bırakılmasını istemiştir. Fransa’nın teklifi kabul etmesi üzerine İngiltere, Suriye konusunda Fransa’ya yardım etmiştir. Büyük Britanya Hükümeti ile Fransa arasında 15 Eylül 1919 tarihinde anlaşma yapılmıştır.(3)

Bu anlaşmaya göre İngilizler Urfa, Antep, Maraş sancakları üzerindeki haklarını Fransızlara, Fransızlar da Musul üzerindeki haklarını İngilizlere devretmiştir. İngiltere, birliklerini Musul bölgesine kaydırmış ve Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan hemen sonra da sistemli bir plan dahilinde Musul’u işgal etmiştir.

Musul-Kerkük bölgesi zengin yeraltı kaynaklarıyla İngiltere’nin iştahını kabartmıştır.

Bölgenin etnik yapısını yakından bilen İngiltere, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Kürt, Arap ve diğer unsurları kışkırtarak Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandırmaya ve Osmanlı Devleti’nin otoritesini sarsmaya çalışmıştır.

Bu amaç doğrultusunda İngiltere, Musul Viskonsolosu Vibliki’yi Hemavend Aşireti içinde dolaştırarak onları devlete karşı kışkırtmıştır. Osmanlı yetkilileri İngiltere’nin Musul Viskonsolosu olan Vibliki’yi bölgeden uzaklaştırmıştır. İngilizler bir taraftan bölgeyi işgal ederken diğer taraftan Kürtlerin menfaati için burada bulunduklarını söyleyerek şeyhleri ve reisleri ele geçirmeye gayret etmiş, bölgenin önde gelenlerinden Seyyid Taha’ya Cezire Rumiye arasında beylik vaadinde bulunmuş, adamlarına gizlice silah ve mühimmat yardımı yapmış, Simko adlı aşiret reisini Türk kuvvetlerine saldırması için teşvik etmiş, ve bu kişiye Rumiye, Deyleman ve Hoy havalisini vadelerek buralara Ermeni ve Nastürileri yerleştirmeye çalışmışlardır. Bir İngiliz yüzbaşısı Milli Aşiretini kendi taraflarına çekmek için görevlendirilmiş, bu amaçla Viranşehir’e gelmiştir. (4)

Musul-Kerkük-Petrol ve Kürtler ile Araplar

İngiltere ve Kürdistan

“.. Mütareke döneminde İngilizler Anadolu’da giriştikleri işgallerle birlikte bölücülük faaliyetleri de başlamışlardır. Anadolu’da İngiliz müstemlekesi zayıf oluşumları gerçekleştirmek amacıyla etnik kimlikleri ön plana çıkartmayı hedefleyen İngiliz politikası çok yönlü olarak uygulamaya konulmuştur.

Nitekim bu dönemde İngilizler, Kürtçülük propagandalarına hız vermişler; kendi denetimlerinde Kürt Teali Cemiyeti başta olmak üzere İngiliz Muhipler Cemiyeti, Teali İslam Cemiyeti gibi demekler kurdurarak propagandalarını artırmışlardır.

İngilizlerin Kürtçülük propagandası yapmaktaki başlıca amaçları, Orta Doğu’da zengin petrol yataklarına sahip Musul ve Kerkük civarını koruyacak kukla bir Kürt devleti vücuda getirmektir.

Basra Körfezindeki Süleymaniye sancağında İngilizlerin siyasi temsilcisi Yüzbaşı Edward NOEL’in propagandaları Kürtler üzerinde ağırlık kazanmaya başlamıştır. (5)

Yazılanlar tekrar edilirse;

-Amerika için Musul, “… pasta o kadar büyük ki, bunun Amerika’ya ait olması için her şey yapılmalıdır.”

-İngiltere için Musul, “Bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir.”

Amerika, “Musul için her bedel ödenir!”;

-İngiltere,“Bir damla Petrol, bir damla kandan daha değerlidir.” Demektedir.

Toparlanırsa;

Suriye, Fransa’nın birkaç asırlık rüyası, politikası;

Irak, İngiltere’nin “Büyük Devlet” olarak kalmasının gereğidir.

Peki, ya Amerika?

-Rusya Akdeniz’e iner, Çin, (Hatta Hindistan) Ortadoğu ve Afrika’ya yerleşir, Almanya ve Japonya, kendilerine her iki dünya Savaşı’nda atılan kazığı çıkarmanın, hesabının peşinde olurlar;

-Bunlara, Avrupa’nın Büyük Devletleri’nin (Fransa, İtalya, İspanya) Kaybettikleri sömürgeler ve yaşlanan nüfusları dolayısıyla sona giden merdivenlere tırmanmaya başlamasını, paniklerini de eklersek,

-Ortaya Yeni bir Dünya çıkacak ve “Amerika” kendi bölgesine kapanacaktır.

Devam edecek…

(*) Sykes-Picot Anlaşması; İngiltere ve Fransa arasında (1916 tarihinde) yapılan ve Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşma.

(1) Fromkin, D. 1989, s. 534: (SEVR’E GİDEN YOL” AHMET HURŞİT TOLON, dip not)

(2) “Sevr’e giden yol” A. Hurşit TOLON, s. 144)

(3)Musul ve Kerkük ile ilgili Arşiv Belgeleri, Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yayınları, İstanbul, İ993, s. 9, vd.

(4)(Musul ve Kerkük ile ilgili Arşiv Belgeleri, Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yayınları, İstanbul, İ993

(5)“SEVR’E GİDEN YOL” AHMET HURŞİT TOLON, Birinci Baskı: Atatürk Araştırma Merkezi 2004, sahife; 140 ve sonrası