Osmanlı-Cumhuriyet-Darbeler:1.Dünya Savaşı ile alınan tapular Lozan’da mühürlenir (3)

Osmanlı ile ilgili resim "AKBABA" dergisinden alınmıştır.

Osmanlı ile ilgili resim “AKBABA” dergisine aittir.

 

Osmanlının paylaşımından dışlanan Ruslar kızgınlıklarından Milli Mücadele’yi, paylaşan İngiltere (ABD)-Fransa gibi “Resmi Tarih”e paralel yazmamışlardır. Bu bölümde, “Eski Rus Hariciyesinin mahrem (gizli) dosyalarından elde edilen bilgilere, ‘Rusların emelleri  ANADOLU’NUN TAKSİMİ’” kitabından alıntılara yer verilmektedir.

Belgelerden anlaşılan,  I.Dünya Savaşı’ndan önce yapılan ikili ve çoklu anlaşmalarla Osmanlı İmparatorluğu masa başında paylaşılmış, sonrasında tapuların alınması için Savaş meydanlarına inilmiş ve galiplerin (savaştaki) başarılarına, “ödedikleri bedeller”e göre de Lozan’da tapular mühürlenmiştir.

Bu noktada iki tanık ve aktardıkları iki farklı bilgileri vererek Rus Belgeleri’ne geçiyoruz.

-Olay, Binbaşı Mustafa Kemal’in,İtalyanlarla yapılan Trablusgarb/Libya Savaşı’nın (1911-1912 Yılları) bir cephesinde yaşanmıştır.

“…Bu kumsallarda savaşırken bir gün emrindeki kabile reislerinden biri kum üstünde fala bakmıştı. Bedevinin şu sözleri mühimdi:

Ne görüyorum beyefendi, ne görüyorum!

Parmağındaki sigarayı asabî bir hareketle içen ve dumanlarını burnundan soluyarak savuran Mustafa Kemal, yüzünü buruşturarak sormuştu:

Ne görüyorsun, aynen söyle!

Aman beyim, bu olamaz, sizin bir gün bir taht yıkacağınızı görüyorum. Osmanlı hanedanı yıkılıyor, bu nasıl olur?

Mustafa Kemal o zaman bir kahkaha atmış:

Biz o tahtı 1909’da devirdik, (Kastedilen 2. Abdülhamid ve 31 Mart 1909 olayıdır) buraya geldik… Sen maziden mi, yoksa istikbalden mi bahsediyorsun?

Bedevi, başını sallayarak ve Arapça fikirlerini ifade ederek itiraz etmişti:

Hayır beyim, hayır, bundan sonra, bundan sonra, hem de Osmanlı hanedanının sonuncusunu..” demişti.(1)

-İsmet İnönü, “Lozan Antlaşması” için;

”…Lozan Muahedesi imparatorluğun tasfiye edildiği muahededir… Yenilgi kesin idi ve galipler sulh masalarına tam hakimiyetle oturdular… Müttefiklerimiz olan İmparatorluklar, sadece, aldıkları muahede projelerini görmek ve imzalayacaklarını söylemek hakkı ile konferansa girdiler.”(2)

Bu iki olaydan anlaşılan;

-Osmanlı İmparatorluğu fiilen (M.Kemal’in anlatımı ile) 2. Abdülhamid’le birlikte 1909’da sonlanmıştır.

-1.Dünya Savaşı’nda ağır yenilgi alan Osmanlı Devleti, bunun bedelini (İsmet İnönü’nün ifadesi ile) 1923’de Lozan’da (Antlaşma ile) ödemiştir.

I. Dünya Savaşı, iddia edildiği gibi ne bir suikast sonucu ne de ani bir kararla çıkarılmış değildir. Hazırlıkları 20-25 yıl sürmüştür. Bu doğrultuda Osmanlı Toprakları, I. Dünya Savaşı’ndan çok önceleri siyaseten ve ekonomik manada paylaşılmıştır.

Peki, Osmanlı Devleti’nin toprakları paylaşılmıştır da, Osmanlı-Mirasçılarının işi Lozan Antlaşması ile bitmiş midir?

-Hayır, bitmemiştir. I. Dünya Savaşı’nın çıkarılmasında belirleyici olmasına rağmen mağlup Almanya ile galiplerinin 5 ay gibi kısa sürede yaptıkları antlaşma; Almanya’nın desteği ile savaşa giren Osmanlı ile ancak 5 yılda imzalanabilmiştir.

Barışın gecikmesindeki sebepler arasında; Osmanlı Devleti’nin yerine kurulacak ‘Yeni Devlet’in hazırlanması ile galiplerin kendi aralarındaki miras kavgası vardır.

Ve Rus Belgelerine göre yaşananları iki bölümde özetlenmektedir.

-Birinci bölüm; Osmanlının borçlandırılması ve alınan tavizlerle mali zayıflığa sürüklenmesi,

-İkinci bölüm; mali boyutta iyice zayıflatılan Osmanlıya yine verilen borçlar karşılığında koparılan tavizlerle hedef topraklarda (ülkelerde) ileriye yönelik alt yapıların kurulmasıdır.

OSMANLININ BORÇLANMASI

-“Avrupa sermayesinin Türkiye’de zuhuru:

Bundan otuz – kırk yıl evvelisine gelinceye kadar hemen tabiî iktisadiyat (Economie Naturelte) memleketi olan Türkiye bidayette (Başlangıç) ticarî ve sonra mali sınai şekilde Batı sermayesinin bir  ”peyki” derecesine inmiştir.

Filhakika bu tarihten daha çok zaman evvel Osmanlı imparatorluğu Avrupa ile ticaret münasebetleri tesis eylemişti. Daha 16. Yüzyılın nihayetinde meşhur “Şark Ticaret Kumpanyası — Company of Merchants of the Levant “ tesis edilmişti.

Daha eski zamanlardan beri Fransa Türkiye’nin liman şehirlerinde kendi tüccarlarına kapitülâsyonlar (*) vasıtasıyla imtiyazlar istihsal eylemiş idi. Diğer hükümetler dahi gerek muahedelerle ve gerekse cebren koparmak suretiyle buna mûmasîl (eşit)  hukuk elde etmişlerdi.

Mamafih 19. Yüzyılda bu ticaretin mikyası ve mahiyeti külli bir surette değişmişti. 19. Asrın ortasına kadar Türkiye’den gerek ihraç, gerekse transit suretiyle çıkarılan emtianın miktarı Avrupa’nın Türkiye’ye yaptığı ithalatın çok fevkinde idi.

Türk ihracatının mühim bir kısmı yerli mamulâtından: dokunmuş mevad. Çuha, İplik, Vesaireden mürekkepti. Son asrın son kırk yılı içinde Avrupa hükümetleri kendileri için fevkalâde faydalar temin edecek surette Türkiye ile ticaret muahedeleri akdettiler. (**) (Ticaret anlaşmaları ile ilgili aşağıdaki açıklamanın okunmasını kuvvetlice önermekteyiz.)

Bu muahedeler mucibince Türkiye’nin İthalât Gümrüğü yüzde 1’i tecavüz edemiyordu…

Siyasî, adlî ve iktisadi imtiyazat ile mücehhez olan cesim Avrupa sermayesi Türkiye’nin iktisadî hayatında mühim bir değişiklik (dönüşüm) vücuda getirdi.

1851 senesinde Avrupa ithalâtına muadil olan Türk ihracaatı (O zaman Avrupa ithalâtının yüzde kırk yedi buçuğu emtia mamulâtından ibaretti) altmış sene sonra umum ticaret cereyanının (Spekülâsyon) üçte birine kadar düşmüştü (1911 senesinde yüzde 36).

“Avrupa memleketleri Türkiye’ye mahsulat-ı sınaiyye ve birinci derecede her türlü dokunmuş mevad ithal ediyorlardı. Garp sermayesinin uzun müddet tazyikine tahammül edemeyen yerli elişi dokuma san’atı seri bir surette” refuze olmuştur. (gerilemiştir.)

1812 senesinde (İskodra) da ve (Tırnova) da (Müslin — bürüncük) imâl eden îki bin kadar dokuma tezgâhı mevcut iken 1846 senesinde bunlardan ancak iki yüz kadar kalabilmişti. 19. asrın bidayetindeki (Halep) den senede yüz milyon franklık her türlü dokunmuş mevad ihraç edilirken 50 yıl sonra bu rakam 7 – 8 milyona düşmüştü. (Ankara) nın hâli inkişafta bulunan sanatı (kumaş ve ipek imâli) Avrupa rekabeti neticesinde tamamen söndürülmüştü.

Türkiye’ye mamulât-ı sınaiye ithal eden Garp memleketleri mukabilinde Türkiye’den yün, ham ipek, pamuk ve ilah…  Ham mevad ihraç ediyorlardı. “Kendi san’atından mahrum olan Türkiye Garp emtianı ithale ve mukabilinde ise gayet ucuz bir surette düşük bir valvüya ile kendi köy mahsulâtını vermeye mecbur olmuş ve bu köy mahsulâtı ise gittikçe fiyat ve kıymetini kaybederek neticede hükümet varidatı dahi aynı derecede tenezzül ve süküt etmişti.”

Ecnebi ticaret sermayesinin Türkiye’ye girerek orada işlemesi Türkiye halkının hayatında derin tahavvüller (değişim) husule getirdi.

…Garp sermayesinin ticarî muvaffakiyetini müteakip altmış yıldan beri Osmanlı İmparatorluğu’nun malî fetih ve istilâsına gidildiğini müşahede ediyoruz.

Takriben iki yüz yıldan beri Türkiye’de devam etmekte olan malî buhran ye iflâs Avrupalıların tarz hareketlerini tacil etmişti. (çabuklaştırmıştı)

işbu malî kâbusa rağmen altmış yıl evveline varıncaya kadar Osmanlı İmparatorluğu Galata’nın bazı Ermeni bankerlerine karşı medyun olduğu ehemmîyetsiz bazı hazine obligasyonları müstesna olmak üzere hükümet borcu yapmamıştı.

Fakat Kırım Harbi’nden sonra (1853 Yılı) bu hâl ve vaziyet nakihâni bir surette değişti. Bu harp hükümet bütçesi sarfiyatından maada 80 milyon franklık bir açık vücuda getirmişti…

1877-78 Rus-Türk harbi Türk maliyesine kat’î bir darbe indirdi…

Türkiye’nin bu hal ve vaziyet içinde Avrupa borsalarında bu kadar kolaylıkla para almasını ne suretle tefsir etmelidir? 1860-70 seneleri arasında Türk istikrazı evrakı ile Avrupa’da hararetli bîr spekülasyon yapılmıştır. (3)

Yukarıda yazılanlar özetlenirse;

-1853 Yılına – Kırım Savaşı’na – kadar Osmanlının (dış) borcu yoktur. İçeride Galata Bankerleri‘nden alınan küçük miktarlar dikkate alınmaz ise, önemli bir iç borcu da yoktur.

-Avrupa (İngiltere-Fransa) ile yapılan anlaşmalarla ithal edilen mallara düşük ithal vergisi uygulanması, yerli imalat sanayini rekabet edemeyecek duruma getirir ve yerli üretim hızla yavaşlamaya-çökmeye başlar.

-Bu dönemde Avrupalı bankerler/devletler Osmanlıya adeta borç alması için büyük kolaylıklar göstermişlerdir.

-1853 Ruslarla yapılan Kırım Savaşı, Osmanlı maliyesine ilk darbeyi (dış borcu) almasının; 1877 Rus Savaşı ise, Osmanlı maliyesinin çökmesinin önemli etkenlerindendir.

İngiltere ve Fransa Ekonomik, Rusya ise askeri baskı altına aldıkları Osmanlıyı, nefes almasına fırsat vermeden sürekli başına siyasi-ekonomik gaileler  açarak (bilinçli olarak zayıflatmış ve bilinen) sona hazırlamışlardır.

-Yazı bittiğinde görülecek olan, Sultan Abdülaziz ve 2. Abdülhamid’in, büyük bir ustalıklı tüm bu gailelere rağmen nerede ise İmparatorluğun kaderini değiştirecekleri, ancak, her ikisinin de Fransa-İngiltere-İtalya ve Rusya ve yerli uzantılarınca darbe yapılarak-desteklenerek indirildikleridir. Devleti (belkide) gereksiz bir dünya savaşına sokanlardan Enver Paşa, Alman denizaltısı ile ülkeden kaçarken, “Siyonistlerin oyununa geldik” der. Ancak, her şey bittikten sonra…

www.canmehmet.com

 

Devam edecek;

-Fransızlar Suriye’de, İngilizler Irak’ta alt yapı kurmaya başlarlar…

Resim; (IMF) www.sott.net 

Resim; Resimlerle tarih; http://ismailsen.com

Açıklama;

(*) Kapitülasyonlar, yaygın kanıya göre Kanuni’nin keyfi hibeleri ile başlamamıştır. İlk ticari ayrıcalıklar Venediklilere Osmanlılara (deniz) ticareti öğretmeleri karşılığında verdiği iddia edilmektedir. Kanuni, Keşifler sonucu karadan denize kayan “İpek yolu” nedeniyle kaybedilen batılı tüccarların (kara yolunu-Osmanlı topraklarını) kullanmaya devam etmeleri için teşvik manası ile verilmiştir.

(**) 1838 Yılında İngilizlerle yapılmış ticaret antlaşması;

İKTİSADÎ BAĞIMSIZLIK

“..Atatürk, iktisadî bağımsızlığı, tam bağımsızlığın başta gelen unsurlarından sayar. Tanzimat’tan bu yana yabancı memleketlerin halkımızı sömürmelerine karşı, 1 Mart 1922’de, Büyük Millet Meclisi’nin üçüncü toplanma yılını açarken şöyle der:

“Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan iktisadiyatımızı bir de iktisadî kapitülâsyon zincirleri ile bağladı. Teşkilât ve ferdî kıymet bakımlarından bizden çok kuvvetli olanlar memleketimizde bir de fazla olarak imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Kazanç vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı ve istedikleri şartlar altında memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat kollarımıza bu sayede mutlak hâkim oluyorlardı. Efendiler, bize karşı yapılan rekabet gerçekten çok gayrimeşru, gerçekten çok kahredici idi. Rakiplerimiz bu suretle gelişmeğe elverişli sanayimizi de yok ettiler, ziraatimize de zarar verdiler. Gelişmemizin, iktisadî ve malî gelişmemizin önüne geçtiler. Efendiler, artık serbest ve bağımsız bir hayata atılan Türkiye için, iktisadî hayatımızı boğmakta olan kapitülâsyonlar mevcut değildir.”
TANZİMAT DÖNEMİNDE İZLENEN LİBERAL EKONOMİNİN SONUÇLARI

Tanzimat döneminin izlediği serbest ticaret politikası ile iktisadî bağımsızlığımızı kaybettiğimiz bir gerçektir.

1838’de İngilizlerle yaptığımız ticaret antlaşması, böyle bir iktisat politikası izlemeğe bizi zorlamıştı. Mustafa Reşit, bu antlaşmayı yaparken Mehmet Ali ile padişah kuvvetleri arasında sürüp giden iç savaşa son vererek Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü koruma amacını gütmüştü. Rahmetli Yusuf Kemal Tengirşenk’in  bu konuda yaptığı incelemeler, İngilizlerin bir yandan Mehmet Ali’yi bağımsızlığa kışkırtarak bir yandan da Padişah’a Mehmet Ali’yi ortadan kaldırıp İmparatorluk topraklarının bütünlüğünü sağlamak gibi ümitler vererek iki yanlı oynadıklarını ve bizi gaflete düşürdüklerini göstermektedir. İngilizler, bu oyunlarının sonucunda,  1838 Ticaret Antlaşması’nın imzalanmasını başarmışlardır. Oysa, 1838’den önce Osmanlı iç ve dış ticaretindeki kurulu düzen bozulmamış ve kapitülâsyonların etkilerine çare bulunarak serbest mübadelenin tersine, himaye politikası izlenmiş olsaydı, mevcut el sanayii yok olmayacak ve Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa metropollerinin bir yarım müstemlekesi haline gelmeyecekti.  Anlaşılan şudur ki, 16 Ağustos 1838 tarihli Ticaret Antlaşması’nın bu derece memleket iktisadiyatı için korkunç sonuçlar verecek bir antlaşma olacağını ne Sultan Mahmut ne de Mustafa Reşit Paşa düşünmüşlerdi. Bu konudaki Yusuf Kemal Tengirşenk, Reşit Paşa’yı çağımızın yeni kuşak yazarlarının yaptığı gibi, küçültmemekte ve onun vatanseverlik vasıflarını da unutmamaktadır. Tengirşenk, (Tanzimat, I)’de şöyle demektedir..”daha fazlası için bakınız; http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-05/ataturkculuk

Kaynaklar;

(1)Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız; http://www.canmehmet.com/demirelin-millet-gercegi-ogrenmeye-hazir-degil-dedigi-yeni-devlet-mayalaniyor-5.html

(2) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız;http://www.canmehmet.com/chp-dosyasini-aciyoruz-inonu-ve-sosyalistler-chpnin-anlayisini-ne-de-guzel-anlatmaktadirlar-6.html

(3)“Eski Rus Hariciyesinin mahrem (gizli) dosyalarından elde edilen bilgilere, ‘Rusların emelleri  ANADOLU’NUN TAKSİMİ’”

Osmanlı-Cumhuriyet-Darbeler: Enver Bey, Lenin, Mao yapacakları darbeler için kimlerden para aldılar (2)

Mesele, İktidar-çıkar oyunudur. Diğer söylemler, gmörüntüyü krtarmak için içi  boş ambalaj'dır.

Mesele, “İktidar-Çıkar oyunu”dur. Diğer söylemler, görüntüyü kurtarmak için hazırlanan içi boş ambalaj’dır.

 

Bir Çin Kızıl Ordusu kurması için Stalin tarafından verilen mühim bir parayı Mao Çe Tung’a bir dağ başında kendi eliyle teslim etmiş olan bir Rus diplomatı, 1926’da Japonya’da Sovyetlerin siyasî temsilciliğini yapmış olan Bessedovski bu hâdiseyi şöyle anlatıyor:

-1926 yılı Mart ayı, Berlin’de üç ay kaldıktan sonra Moskova’ya yeni dönmüştüm. Dışişleri Komiseri Çiçerin ile iki yardımcısı, Utvinof ve Karahan beni Kremlin sarayında kabul ettiler. Karahan, “Oturunuz yoldaş Bessedovski, dedi. Politburo, sizi Tokyo’ya tayin etti. Tebliğ ediyorum… Yalnız sordum:

-Viktor Kopp ne olacak? …Canım, bu adam bir idare-i maslahatçı… Çin ihtilâlinin Sovyetleştirilmesine taraftar değil.. Çini Sovyetleştirmeğe kalkışırsak İngilizlerle Japonların müşterek müdahalesini davet etmiş olacağımızı sanıyor; bize karşı bir harp patlamasından korkuyor..”

…Politburo’nun yeni direktifleri var. Önce Millî Çin ihtilâlcilerini kuvvetle destekleyeceğiz. Millî ihtilâlci hükümeti sömürgecilere karşı harekete geçireceğiz. Kapitalistlerin bütün imtiyazlarını lâğv ettireceğiz.İhtilâlci hareketler tam kıvamına geldiği anda General Çan Kay Şek’i de Millî Çin hükümetini de tepeleyip ihtilâli komünistleştireceğiz. (1)

Yukarıdaki konuşmalara göre, Rus liderler Çinlilere yardımlarının karşılığında;

a) “Çin ihtilali’nin Sovyetleştirilmesi”ni hedeflemektedirler.

b) Bunun için önce Milliyetçi Çan Kay Şek, sonra da Komünist Mao desteklenecektir.

Burada bir parantez açarak: Rusların, Ankara Hükümeti’ne (Çinli Milliyetçilere yapılanlara) benzer amaçlarla olsa gerek, bize yardımlarına ve Milli Mücadele döneminde Ankara-Sovyet Hükümeti (yetkilisi Çiçerin’le) ilişkilerine geçiyoruz.

MONTREU BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ

…Lozan’da Müttefikler Boğaziçi’ni Marmara Denizi ile Çanakkale’nin güvenliğini sıkı bir kontrol altına almışlardı. Çiçerin boşuna, “oluşturulmak istenilen komisyonun bir barış komisyonu değil, savaş komisyonu” olduğunu anlatmaya çalıştı. İsmet Paşa da, diğer sahalarda, istenilen değişikliklerin Türkiye’nin hükümranlığını ortadan kaldırdığını boşuna söyledi durdu. Büyük devletler bu mülâhazaları dinlemek istemediler. Türk delegeleri diğer sahalarda elde ettikleri çıkarlarını tehlikeye sokmamak için boyun eğdiler. (2)

23 Mayıs’ta (1920) bir mütareke koşulları üzerinde anlaşmaya varılıyordu. Fransız yönetiminin mütareke koşullarını onayladığı, 28 Mayıs’ta Ankara’ya bildiriliyordu. Başlıca koşullar şunlardı:

-Pozantı, Sis, Antep, Maraş ve Urfa boşaltılarak kamu güvenliği Türk jandarmasına bırakılacak, savaş tutsakları ve öteki tutuklular karşılıklı olarak değiş tokuş edilecek,

Kilikya’da Fransız yönetimi ve iş adamlarına ayrıcalık hakları verilecek, buna karşılık Fransızlar, Türk ulusal akımına karşıt hiçbir davranışta bulunmayacaklar ve bu akımın amaçlarını gayriresmî olarak destekleyecekler. (3)

Moskova, 3 Haziran 1920

TBMM Reisi’ne (Sovyet hariciye nazırı Çiçerin’in Mektubu):

1-Türkiye’nin istiklâlinin ilanı

2-Gayr-ı kabil-i itiraz Türk arazisinin Türk devletine ilhakı

3-Arabistan ve Suriye’nin müstakil devletler gibi ilanı

4-Milletlerin kendi mukadderatlarını belirlemesi için referandum yapılması (Türkiye Ermenistanı, Kurdistan, Doğu Trakya, Türk ve Arapların birlikte yaşadıkları yerler, Batum’da)

5-Azınlıklara bütün hukukun tanınması.

6-Boğazlar için Karadeniz sahil hükümetlerinin konferans toplaması.

7-Kapitülasyonların ve ecnebi devletlerin malî kontrolünün ilgası.

8-Her nevi nüfuz mıntıkalarının ilgası.

Halil Paşa’nın mektubu: (4 Haziran 1920)

“..Moskova’daki Hariciye Nazır Muavini Karahan, Hariciye Nâzırı Çiçerin ve Başkumandanları makamındaki Kaminev ile sizler ve vaziyetiniz hakkında görüşülmüştü. Teşebbüsat ve harekât-ı milliyeye muavenete karar verildi. Fakat bu muavenetin şimdilik ilanına taraftar değildirler.

1-Yarısı altın olmak üzere iki milyon lira.

2-Üç kolordu için, 20.000’i İngiliz, 20.000’i Rus, 20.000’i Japon olmak üzere cem’an 60.000 tüfek ile her tüfeğe 2-3 bin kadar fişek itası takarrür etti… (4)

Ruslar, Çinlileri “Sovyetleştirmek” için ne yapmışlardır? Bir taraftan Milliyetçileri diğer taraftan Komünist Mao’yu –parasal yardımlarla- desteklemişlerdir.

Milli Mücadele döneminde de Ruslar Ankara Hükümetinin –görünür- ilk destekçisi olmuştur. Meraklıları bilecektir, CHP (Halk Fırkası) programının birkaç ilkesi Ruslardan ithaldir. (Bakınız; http://www.canmehmet.com/tehlikenin-farkinda-misiniz-chpnin-oklarinin-arasinda-neden-demokrasi-yok.html)

Rus diplomatı Bessedovski, Rusların, Çin’, “Sovyetleştirme” kapsamında faaliyetlerini anlatmaya devam etmektedir:

-Elçi Nikiforof, yol üzerinde bir Budist Manastırında biraz mola vereceğimizi; orada Çinli, Dungan ve Mongol yoldaşlarla bir toplantı yapacağımızı bildirdi. O yere “Mavi ırmak manastırı” diyorlardı. Kâhta-Ulan Bator yolunun tam ortasındaydı. Oraya vardığımız zaman üçü ile bir odaya kapandık.

En gençleri Çinliydi. Bir çeşit iç savaş üniforması giymişti. Fişenklikler takmıştı. Geceleri çok soğuk olduğu için başına içi tüylü bir takke geçirmiş, kulaklarına kadar çekmişti. Adı: Mao Çe Tung’du

..Nihayet sıra bizim kıymetli valizi teslim etmeye geldi. Aldılar, iki öküz koşulmuş bir arabaya yüklediler. Handa kim varsa bizim haydutlar tarafından soyulduğumuzu sanarak dağlara kaçmışlardı. Ne Mao, ne yanındakiler 100, 500, 1000 dolarlık destelerle dolu valizi açıp bir göz atmaya lüzum görmemişlerdi. Mao, ayrılırken ellerimizi sıktı: Gene görüşürüz… dedi. Yardımınızla yakında kuvvetli bir ordu düzeceğiz. Çang-Kay-Çek’in (Milliyetçi Çin’li lider) artık üç yılı kalmıştır.

Mao böyle derken hesabında yirmi yıl yanılıyordu… Fakat Kremlin hiçbir zaman bu derece sağlam bir yere para yatırmış değildi. (5)

Ruslar, 1926’da Çang-Kay-Çek’e karşı oynamaya başladıkları oyunu daha önce, 1920’de, bize karşı da oynamak İstemişlerdi. Ankara hükümetine dostça yardımdan bahsederlerken bir taraftan da Enver’i desteklemeye çalışmışlardı. Üstelik bir kıpkızıl Mustafa Suphi kuvveti de ihdasa kalkışmışlardı. (“Ordu ve Politika” Nizamettin Nazif tepedelenlioğlu)

1781’de Almanya’ya yenildikten sonra can kaygusuna düşen Fransa, “icabında yardımına koşacak bir kiralık ordu” ihdas için Çarlık Rusyası’na nakit olarak milyonlarca altın Ruble vermiş değil miydi? (6)

1917 Martında Mohilef’teki Büyük Umumî karargâhında Çar İkinci Nikola’yi terk-i taç ve taht eylemeye zorlıyan Prens Livof Kerenski hareketi, yâni ilk demokratik-sosyalist ihtilâl. Yahudi-Amerikan parası ile beslenmiş değil miydi? (7)

Gene bu sırada Almanya İmparatoru İkinci Wilhelm’in Büyük Umumî Karargâhı, o donsuz Lenin’e, beheri yirmi Marklık iki milyon altın vermiş değil midir? Bu adamı ve arkadaşlarını zırhlı vagonlar içinde talihsiz Rusya’ya sokup medenî ve müreffeh sınıflara birer kuduz pars gibi saldırtmış olan sersem genelkurmay başkanı, o kakavan Von Ludendorf olmamış mıdır? (8)

(9) Ludendorf harp hâtıralarında şöyle der:

-“Lenin’i Rusya’ya göndermekle hükümetimiz büyük bir sorumluluk yüklenmiştir. Ama askerî bakımdan bu hareket iyi netice verdi. Rusya’yı yere sermek lâzımdı...” (Cild 11, Sayfa 509)

Bir müddet sonra kızıllar Kerenski ile arkadaşlarının yardım gördükleri para kaynaklarını kurutmak ve aynı zamanda o kaynakları kendi taraflarına çekmek istediler. Leiba Braunstein’i Amerika’ya gönderdiler. (10)

Fakat (Amerikalı banker) Jocab Schiff, bu teşebbüse hemen müspet cevap vermedi. Ama birkaç ay soma, 21 Eylül 1917 günü Leiba Braunstein adma Stokholm’de bir bankada büyük bir kredi açıldı. Şimdi Sovyetler Birliği’nin her yıl 7 Teşrin-i Evvel’de kutladığı “Oktiyaber İhtilâli” bu krediden alınan altunların saçılması ile yapılmıştır.(11)

Görülüyor ki ne tarafından baksanız Rusya dâima “siyasî para” ile döndürülmüş bir değirmendir. Sırası gelmişken iç savaşlar esnasında cereyan eden bir para kavgası üzerinde de biraz duralım. Zira bu kavga, en kuvvetli oldukları anda “Beyazlar”ın mahvolmalarına ve bütün ümitlerini kaybetmek üzere oldukları anda da birkaç avuç “Kızıl”ın koskoca Rusya’yı zaptetmelerine sebep olmuştur. (Ordu ve Politika)

Bu bölümü bitirmeden İttihatçı liderlerden Enver Bey’in ( Enver Paşa) Rusyada yaşananlarla benzerlik gösteren Yıldız Sarayı yağmasını, bir ilginç rastlantıyı daha verelim.

-“Emanuel  Karasu, İtalyan Bankası’ndan aldığı 400.000 liralık altınları dört teneke içerisinde Mitroviçalı Necip Draga isminde zengin bir adama vermiş ve o da bu parayı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir uzvu olan merhum Eyüp Sabri Bey’e (Çorum Mebusu) verdi. Bu para 31 Mart’ın yaratılmasına sarf edildi.

-Emanuel Karasu, müteaddit defalar, ‘Sultan Hamit’e 5 milyon altına yaptıramadığımız işi (Kastedilen Filistin bölgesinde Yahudilere toprak talebidir.)  biz İttihatçılara 400.000 liraya yaptırdık,’ diye övünmüştür.’

Rıza Tevfik Bey’in 31 Mart günlerinde mahkeme huzurunda söylediği şayan-ı dikkat sözler:

Hâkim Bey, Allah bizi affetsin, günahımız çok büyüktür 31 Mart uydurma ihtilâli hazırlandığı zaman ben Talât Bey’e bundan tevakki (sakınma) edilmesi lazım geldiğini söyledim. Beyhude yere kardeş kanının dökülmesinin ne büyük Cinayet olduğunu anlattım. Bunun fena aksülameller doğuracağını da hatırlattım. Aldığım cevap şu oldu:

-‘Ne yapalım Rıza Bey, Cemiyet’in paraya ihtiyacı var, bu ihtiyacı ancak Yıldız Sarayı’nın zenginliği ve oradaki hazine karşılayabilir’

İmparatorluğu parçalatan kuvvet, şimdi katiyetle söyleyebiliriz ki, Siyonizm ve şer vasıtası olan İttihatçı Masonlardır.

Çünkü İngiltere, ‘hilafetin lağvını’ ve İmparatorluğun çökmesini istiyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti de Yıldız Sarayındaki hazineyi yağma etmek istiyor, bunun için bir ihtilâl lazım, o da 31 Mart. (*)

..

1915 yılı… Yaz ayları… On ay önce, 30 Ağustos 1914’te, Doğu Prusya’da Tanenberg’te uğradığı felâketten sonra taarruzu bırakıp savunmaya çekilen Rus ordularına bizzat Çar İkinci Nikola kumanda etmektedir. Karşı taarruza kalkan Alman orduları durmadan ilerliyor… Uhlan (süvari) alayları Baltık kıyılarındadir… Payitaht Petrograd tehlikede.

Hükümet, her ihtimale karşı, payitahttaki devlet hazinelerini daha emin bir yere nakletmeğe karar veriyor… Kıymetli müze eşyaları, eski tablolar, halılar, yazma eserler, Romanofların (Rus Hanedanlığı) hazinesi hep uzak yerlere gönderiliyor. Bu arada devlet bankasının bodrumlarında zırhlı kasalar içinde saklanmakta olan maliye hazinesi de Petrograd’dan uzaklaştırılıyor:

Yalnız bu hazine bir milyar altın ruble kıymetindedir. On bin sandık dolusu altın para, binlerce çuvala doldurulmuş banknot halinde, kıymetli yabancı döviz, yüzlerce platin külçe. On sandık dolusu Sibirya elması ile Ural yakut ve zümrütleri!

Bu hazinenin büyük kısmı, gayet kısa bir müddet zarfında başka yere nakledilmek kaydı ile Kazan şehrinde Kazan bankasının bodrumundaki çelik odalara konmuştur. Fakat bir buçuk yıldan fazla bir zaman ne arayan ne soran olmuştur. Derken Çar devrilmiş, iktidarı alanlar başta Kerenski, bir an hazineyi hatırlar gibi olmuşlardır… Fakat tam el koyacakları sırada Lenin ile Trocki, Orora adlı küçük bir kruvazörün topları ile kışlık sarayı tehdit ederek devleti ele geçirmişlerdir. “(12)

İnsan sormadan edemiyor!

Enver Paşa kim, Lenin kim?  Osmanlı Sarayı nerede, Rus Sarayları nerede?

Ancak, gerek Osmanlı’da gerek Rusya’da oynanan oyunlar birbirlerinin kopyası.

Hani derler ya… Duy da inanma!

…Alman Erkân-ı Harbiyesinden aldıkları iki milyon altın suyu çektikten soma ihtilâl tahrikatına sarfetmek için Amerikan Yahudilerinden para koparmaya gitmiş olan bir Troçki ile iş ortağı Lenin elbette bu hazineye el atacaklardı. Fakat hâdiseler yardım etmedi. 1918 İlkbaharında Don bölgesinde dahilî harp başladı. Aralık 1917 ile Ocak 1918 de yer yer patlak veren darbeler, başkaldırmalar birden bire disiplinli bir kuvvet halini alıvermiş ve Kızıllara karşı kutsal savaş başlamıştı.

Yazılanlar özetlenirse;

“Uydu” veya “sömürge” olarak hedeflenen ülkelerdeki iktidar değişikliği bu işten çıkar sağlayanlar (Bankerler-devletler) tarafından alenen desteklenmektedir.

-Ruslar, Çin’i komünistleştirmek için ne yapmışlarsa bizde de benzerini hedeflemişlerdir.

-Rusların yardımları, Osmanlı yerine kurulacak “Yeni Devlet” içindir.

-Darbeler başarılı olduğunda (Borçların ödenmesi için olmalı) gidilen ilk yer, “Devlet Hazinesi” paranın adresi olmaktadır.

Banka-Bankerlerin en iyi müşterileri ihtilal liderleridir.

-İhtilallerden amaçlanan, “İktidar-Hazine”dir.

www.canmehmet.com

Devam edecek…

Açıklama;

(*) Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/resmi-tarih-ve-31-mart-vakasi-yildiz-sarayi-hazineleri-yagmalaniyor-ihtilallerde-yagma-adetten-midir-6.html

Kaynaklar;

(1) “Ordu ve Politika” Nizamettin Nazif tepedelenlioğlu,

(2) “KURT VE PARS”, Beniot  Michen, Sahife:294

(3) “Kurtuluş Savaşı Günlerinde” age, Sahife:331.

(4) Kâzım Karabekir, “İstiklâl Harbimiz”, 1960, s.799. (“Osmanlının tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu )

(5) Miroir de L’Histoire, Ağustos 1962.

(6) 1913’te borcu 897 milyon Emperial altınıydı. Çarların Emperialleri Sterlin ayarındaydı (107 milyar Türk lirası) (1967 yılı).

(7) Bu ihtilâl için Newyork’taki “Kuhn, Loeb and Cie” bankası milyonlarca dolar sarfetmişti. Çarın devrilişi akabinde bu banka umum müdürü Jacob Schiff’in yeni geçici hükümet dışişleri bakanı Milyukof a çektiği şu telgraf yeter bir vesika değil midir? ’10 Mart 1917” “Dindaşlarıma karşı güttüğü politikadan ötürü istibdat idaresinin uzlaşmaz bir düşmanı olduğum için Rus milletinin delâletinizle parlak bir başarıya ulaştırdığı son hareketten ötürü sizi ve hükümetteki arkadaşlarınızı tebrik etmeme müsaadenizi rica ederim… ilâh…”

(8) Ludendorf harp hâtıralarında şöyle der: “Lenin’i Rusya’ya göndermekle hükümetimiz büyük bir sorumluluk yüklenmiştir. Ama askerî bakımdan bu hareket iyi netice verdi. Rusya’yı yere sermek lâzımdı…” Cild 11, Sayfa 509.

(9) Trocki müstear adını kullanarak Rusya’ya uzun zaman kan kusturan adam.

(10) Amerika hükümeti 1918 yılı Ekim ayında “Alman-Bolşevik gizli hareketi” adı altında bazı resmî vesikalar neşretmiştir. Bahsi geçen kredi telgrafının bir sureti bunlar arasındadır. Stokholm bankası krediyi Warbourg bankasının emriyle açmıştır. Hamburg’taki “Maks Warbourg” bankasının sahipleri olan Warbourg kardeşler büyük banker Jacob Schiff’in akrabaları idiler. Bunlardan Felix adındaki Amerika’da oturuyordu ve Jacob Schiff’in damadıydı, öteki ise Jacob’un bacanağı…(!)

(11) “Ordu ve Politika”, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu.

(12) Sonradan “Büyük Rus İhtilâli” adı verilen bu hareket de düpedüz, harcıâlem bir silâhlı baskındı. Bunu bizzat Troçki itiraf eder ve şöyle der: (Rus İhtilâli Tarihi): “Türkiyedeki 1908 hareketi bizim gözümüzü açtı. Örneği İttihatçılardan aldık. Uzun nazariyatla uğraşmayı bıraktık, pratik yola girdik. İşi bir saray baskını ile bitirdik... ilâh…”

Osmanlı, Cumhuriyet ve Darbeler. Osmanlının Türk’e (geriye) döndürülmesinin gereği ve hikâyesi (1)

İki darbe arasında (1876 ve 1960) 84 yıl vardır. Ancak, 84 Yıl önceki darbeci- destekleyici anlayışı değişmemiştir

İki darbe arasında (1876 ve 1960) 84 yıl vardır. Ancak, 84 Yıl önceki darbeci- destekleyici anlayışı değişmemiştir

 

Darbeler, uluslararası çetelerin çok uzun süredir kullandıkları ucuz ve sonuç alıcı bir yöntemdir. Ve bu kadar yoğun bilgi kirliliğine rağmen Osmanlı anlayışı, ne geridir, ne geri kalmıştır. Peki, Osmanlının borç içinde yüzmesi, borç para ile saray yaptırılması vb. bunların hepsi kurgu mudur?  Özellikle de Cumhuriyet gerçeği?

Uzun bir yolculuğa çıkmadan evvel konu başlıklarından örnekler;

-Osmanlının güç kaybetmesinde, Osmanlı-Avrupa ilişkilerinde bazı köşe taşları vardır. Bunları öğrenmeden gelinen durumu kavramak, şifrelerini kırmak mümkün değildir.

-I. Dünya Savaşı, Osmanlı-Almanya-Avusturya ile,  İngiltere-Fransa-ABD-Rusya arasında değil, Osmanlı ile Hristiyan Batı arasında geçmiştir.  Büyük savaş, “Haçlı Seferleri”nin sonuncusudur.

-Öyle de, Osmanlının savaştaki ortağı Almanya’nın, I. Dünya Savaşındaki ağır yenilgisi nasıl yorumlanmalıdır? Almanya bu savaşa yenileceği bilerek  kasıtlı olarak mı girdi?

-Bu soruya bir soru ile karşılık verildiğinde;

-I.Dünya Savaşı, 1918’de bitti,  İkincisi 1939 başladı. 1918’de Tükenen bir devlet  (Almanya) nasıl oluyor da, ekonomik boyutta 10-15 yılda tekrar dünyaya kafa tutacak kadar yeniden ayağa kalkabiliyor?

-Bu değirmenin suyu nereden gelmiştir?

-Kaybeden Osmanlı’nın ekonomik durumu ve gelen yüzyıldaki konumu da ortada iken?

Osmanlıyı Dünya Savaşı’na sokan ittihatçı şeflerinden Enver Paşa bir Alman denizaltısı ile yurtdışına kaçarken  itiraf etmektedir:

“Paşam, bütün ef’âlimin (eylemlerimin) hesabını vermeye hazırım.. Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük günahımız, hatamız Sultan Hamid’i anlayamamaktır. Yazık paşam, çok yazık! Siyonistlerin oyununa âlet olduk ve onların hıyanetine uğradık!”

Osmanlı halkı, hırslı-deneyimsiz subayları/idarecileri yüzünden ihanete uğradı da, Alman Milleti uğramadı mı? İki Dünya Savaşı’nda kaybedilen insan sayısı 100 Milyon (yüz milyon can) değil midir?

Bu (sözde “gelişmişlik”) medeniyet mi,  toplu insan katliamı mıdır?  Bu, İnsanın, insanı-insanlığı tüketmesi değil midir?

2.Dünya Savaşı, Batının kendi arasındaki asıl –büyük paylaşım- kavgadır.  Neticesinde, ABD-Rusya, Avrupa’nın sömürgeleri ile dışındakileri aralarında paylaşmamış ve ABD-Rusya –soğuk savaş dönemi– yeni dünya düzeninde belirleyici olmamış mıdır? Geldiğimiz yerde tek belirleyici  ABD’dir. Ancak, yerine Çin parlatılmaktadır ve Batı (yakın gelecekte) ABD, belirleyicilikte oyun dışı kalacaktır.

Bir soru ile burayı da geçelim. Almanya 2. Dünya savaşı için gerekli parayı nereden bulmuştur? Bu, 1.Dünya Savaşı’ndaki  (görünür) yenilgisine karşılık, Bankerlerin-Silah tüccarlarının onlara “mükafat” olarak ödediği bir bedel midir?

Osmanlının parçalanmasıyla ilgili  “Büyük Plan”ın son aşamalarından,  “Doğu sorunu” veya “Şark Meselesi” ismi verilen sürecinin batı tarafından hızlandırılmasında  birçok  etken vardır.  Bunların arasında;  Sultan Abdülaziz  (1861-1876)  ile,  Sultan 2. Abdülhamid’in (1876-1909)  İmparatorluğu kurtarma çabaları ve,  “Başarı olabilirler!”  düşünceleridir.

Batılı büyükelçiler, bu düşüncelerle, Bu iki Sultan için iki ayrı darbe tertip eder, yerli heveslilerini işler ve desteklerler.

Batılıların “Osmanlı kurtulabilir!” korkuları nedeni ile destekledikleri darbeler,  Bilinelerden farklı ve geniş çerçevede ele alınarak, parçalanmamızın karanlık kısımlarına ışık tutulmaya çalışılacaktır.

Artık başlayabiliriz;

Osmanlı çok uzun vadeli bir planla ve “güçbirli”ği ile neden ve nasıl yokedildi?

..Osmanlı İmparatorluğu’nun Yunanlılar için “400 yıllık bir kölelik” dönemi değil, tam tersine, Yunan kültürünün kesin surette katkıda bulunduğu ve Yunanlıların övünç duymaları gereken, evrensel tarihin görkemli bir yapıtı olduğudur. Araştırmalarım sonucunda ulaşılmasını istediğim nokta; -bunun için belki bir yüzyıl daha beklemek gerekecekse de- gelecekte Türk ve Yunan gençlerinin aynı tarih kitabını okumalarıdır. Bu tarih kitabında Osmanlı İmparatorluğu, Türk-Yunan ortak alanında Bizans ve Büyük İskender İmparatorluklarından sonra üçüncü büyük tarihsel İmparatorluk olarak yerini alacaktır.

Yunanlı’nın Türk’e duyduğu ve Batılıların yayılma emellerini kolaylaştırmak üzere işledikleri nefretin yarattığı sonuç, Yunan tarihinden bu büyük Türk-Yunan İmparatorluğunun eseri olan sütunu çıkartmak ve yerine, “400 yıllık kölelik” adı verilen kara lekeyi bırakmak olmuştur…” (1)

“Osmanlı İmparatorluğu, ‘tüm bölgelerinden bilginlerin övdüğü, dünyanın en güzel krallığı’ idi.”  (Rigas Feraios,  1797 Yunanlı Devrimci) (*)

‘Türkleri, Tanrı tarafından, Hıristiyanlığı terbiye, cezalandırma ve ıslah için gönderilmiş millet” olarak selamlayan Protestan Mezhebi’nin kurucusu Martin Luther’in, Osmanlı’nın Avrupa içlerine kadar ilerleyip ortaya koyduğu âdilâne sistemle yerli halkın gönlünde taht kurması üzerine, halkı acımasızca sömüren yöneticileri uyarmak amacıyla beyan ettiği şu sözler, Osmanlı’nın insanlık mertebesindeki büyüklüğünü göstermesi açısından çok ilginçtir:

“Sizin gibi gözü doymaz prenslerin, toprak ağalarının ve burjuvaların idaresi altında yaşamaktansa, Osmanlıların idaresi fakirlere daha hayırlıdır.” (2)

Ünlü Fransız düşünür Voltaire, Osmanlı’nın aleyhindeki art niyet ürünü tarihî iftira ve çarpıtmalara cevap verdikten sonra gerçeği şu şekilde itiraf etmiştir:

“… Ulusların mal ve canlarıyla topyekün pâdişâhın kölesi sayıldığı iddia ediliyor. Böyle bir idare kendiliğinden çökerdi.

Türkler, hür ve bağımsızdırlar. Aralarında hiçbir sınıf farkı yoktur. Sultanlar müstebit değildir. Bütün tarihçilerimiz, Türk imparatorluğunu istibdada dayanan bir devlet olarak göstermekle bizi çok aldatmışlardır.

Türk Devleti demokrasidir. Sultanlar devlet işlerinde keyiflerine göre hareket edemezler. Vergileri artıramazlar ve hazinenin parasına dokunamazlar…

Hiçbir Hıristiyan Devleti, kendi topraklarında Türklerin bir camisi bulunmasına müsaade etmez. Oysa, Türkler bütün Rumların kiliseleri olmasını hoş görürler.” (3)

Eğer Abdülaziz (1861-1876)  kuvvetli ordunun, zırhlı modern donanmanın kıymetini kavradığı gibi devlet idaresinde en önemli rolü oynayan kudretin “İstihbarat Teşkilâtı” olduğunu da kavrasaydı Fransa ile İngiltere’den yardım gören dört buçuk komitecinin entipüften baskınına kurban olmazdı. (4)

Bu şekilde hırslı ve intikam hissi ile yanan (Hüseyin Avni) Paşa kullanılır ve Abdülaziz indirilir, sonra gelen 2. Abdülhamid’te (1876-1909) bu nedenle tedirgin olur ve istihbarat örgütü kurar, onu da masonlar, İngiliz-Fransızlar İtalyanlar indirir. (5)

Sultan Abdülaziz’in kurduğu donanma, dönemin büyük donanmaları arasında ilk üç arasındadır.  Sultan 2. Abdülhamid’in kurduğu İstihbarat Servisi, Dünya genelinde oluşturulmuş  ve bugünkü manası ile ilk modern kuruluştur.  Sultan 2. Abdülhamid, ayrıca yaptırdığı 30.000 km. tefgraf hattı yanında, eğitimin de önemini çok iyi bildiği için, yaklaşık 10.000 (onbin) modern ilkokul yaptırmıştır. Buna kız çocuklarının okutulduğu okullar da dahildir.

Tamamı halkın maddi katkısı ve Osmanlı Mühendis ve teknik adamlarının yaptığı, 1500 km. uzunluğundaki Hicaz Demiryolu‘da unutulmaz hizmetleri arasındadır.

 

www.canmehmet.com

Devam edecek

Resim; Resim; http://ademozbay.com/alcakligin-kisa-tarihi/

Açıklama;

(*) “Türk-Yunan İmparatorluğu, Arabölge Gerçeği Işığında Osmanlı Tarihine Bakış”, DİMİTRİ KlTSlKlS, (L’Empire Ottoman)

Kaynaklar;

(1)Türk-Yunan İmparatorluğu, Arabölge Gerçeği Işığında Osmanlı Tarihine Bakış, DİMİTRİ KlTSlKlS, L’Empire Ottoman

(2) Daha fazlası için bakınız;http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-dede-osmanliyi-martin-luther-ve-voltaireden-mi-ogrenecektik-10.html

(3) Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-dede-osmanliyi-martin-luther-ve-voltaireden-mi-ogrenecektik-10.html

(4) “Ordu ve Politika”, Nizamettin Nazif Tepedelenloğlu, Sahife; 46

(5) A.g.e.

19 Mayıs 1919 Gençlik ve Spor Bayramı ve benzerleri Toplum Mühendisliği midir?

Lenin’in Rusya’sı, Mao’nun Çin’i, Hitler’in Almanya’sı, Mussolini’nin İtalya’sında yapılanlar ile Kuzey Kore’de geçenlerde yapılan muhteşem törenler hatırlanacaktır. Bu merasimler, bir  toplum mühendisliği midir? Yoksa halkı, ülkesinin başardıklarına, sevincine ortak etmek mi?

Aşağıda, “19 Mayıs 1919 Bayramı”na giden tüm süreç yorumsuz olarak anlatılmaktadır.

Yorum her zaman olduğu gibi, suyun döküldüğü kabın şeklini alacağı misali okuyanındır

“1940’a gelindiğinde on iki ilâ kırk beş yaş arasındaki Türklere Beden Terbiyesi Mükellefiyeti getirildi.

Yine de, kaynak yetersizliği başta olmak üzere birçok etken devletin, vatandaşlarının bedenleri üzerindeki planlarını gerçekleştirmeye sekte vurdu.

Ayrıca spor oyunlarının halkın heyecanının devletin denetimine teslim olmadığı bir alan olmadığı görüldü.

Türkiye’deki futbol çılgınlığı gözönüne alındığında, erken cumhuriyet ve skor ve şöhret takıntılı olduğu iddiasıyla futbola karşı çıkmış olması şaşırtıcı görünebilir.

Yetkililer kitlesel olarak yapılan ve rekabete dayanmayan beden eğitimi etkinliklerini ve doğrudan askerlikle ilgili sporları tercih ediyorlardı.” (1)

-“9 Mayıs 1919 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki dönüm noktalarından biridir. Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs aynı zamanda “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Atatürk Millî Mücadele sıralarında Türk milletini ileri götürecek olanların ve köhnemiş fikirlere karşı gelecek olanların genç fikirler olduğunu görmüştü.

Bu nedenle de “gençlik” kavramı Atatürk için ayrı bir önem taşımaktadır. Atatürk gençlerden sık sık bahsederken, yaş sınırı dışında fikri olarak gençliği yani, fikirde yeniliği ifade etmiştir. O’nun şu sözü çok anlamlıdır: “Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.”  (2)

20 Haziran 1938 tarihli kanunla“Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanan bu ulusal bayramın adı 12 Eylül Darbesinden sonra“Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” olarak değiştirildi.”

“1926’ya kadar yasalarla kabul edilen bayram günleri, “genellik” niteliği de taşımakta idiler. Belki 19 Mayıs, daha özel, mahallî bir gün olarak kutlanabilirdi.  Tıpkı 3 Temmuz (1919), 23 Temmuz (1919), 4 Eylül (1919) vb. gibi.

Fakat Samsunlular, ya 19 Mayıs’ın resmî bayram günü olarak yasayla onaylanmasını beklediklerinden, ya da bugünün unutulmasına gönülleri razı olmadığından, 1926’da 19 Mayıs’ı “Gazi Günü” ilân ederek kutlama törenleri düzenlediler.

Bundan sonra 19 Mayıs, programlı törenlerle her sene kutlanmaya devam etti. 1927 yılı kutlamaları münasebetiyle vilâyet gazetesinde yer alan bir yazıda deniliyordu ki: “Samsunlular, tarihin kendilerine bahşettiği bu şerefli fırsatı fevtetmeyerek vak’ayı geçen sene tesbit ve memleket (yani Samsun) hesabına bir bayram olarak kabul eylediler.

Bu bayram iki senedir büyük tezahüratla tes’id olunuyor. Bundan sonra da devren alâ devr tes’id olunacağına şüphe edilemez. Fakat gönül pek arzu ederdi ki istiklâl ve inkılâp tarihinde pek mühim olan bugün, umum vatan için tebcil ve tes’id olunsun. Bu gün de inkılâp ve ihtilâlin başlangıcı olmak hasebiyle sair bayramlar arasına girsin”

Bu yazıdan anlaşılacağı üzere Samsunlular, 19 Mayıs’ın diğer dört millî bayramımız gibi bir yasayla resmî bayram ilân edilmesini bekliyorlardı.

Burada yeri gelmişken, 1927 ve 1928 yıllarında icra edilen 19 Mayıs’ı kutlama törenlerinden sözedelim. Çünkü bu törenler, günümüze kadar süregelen Samsun’daki 19 Mayıs törenlerinin esasını teşkil etmektedir.

1927’de Vilâyetçe hazırlanan kutlama programı önce Samsun gazetesinde yayınlanmış 14, daha sonra el ilânları şeklinde halka dağıtılmış ve şehrin belirli yerlerine asılmıştır.

Bu program gereğince, törenlere fabrika ve demiryolu kuruluşlarının düdüklerini çalmasıyla başlanmış, parktaki töreni müteakip Gazievi’nin önüne gelinmiş ve orada günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapılmıştır.

Nitekim Gazievi, 1926’da Samsun halkı tarafından “Büyük Kurtarıcı” ya hediye edilmişti. Gazievi’nin önündeki törenden sonra Mecidiye Caddesi’ni takiben belediye binasına gidilmiş, akşam da belediyede bir şükran balosu, gece şehirde fener alayları düzenlenmiştir.

Öte yandan Samsun gazetesinde konu ile ilgili makaleler yayınlanmış, kutlama törenleri hakkında haberlere geniş ölçüde yer verilmişti. Edhem Veysi Bey, “Gazi Günü” unvanlı makalesinde şunları yazmaktaydı:

-“Ordu müfettişi nâmı altında memleketimize ayak basan bu simadan o zaman kimse bir şey anlamamıştı.. Çünkü o zaman memleket kafası yerinde anlayacak vaziyette değildi. Muhtelif ve müttezâ kavgaların hasıl ettiği hây-hûy içinde kendinden geçmiş gibi idi.

O büyük sima, burada bir hafta sessiz durdu. Etraf ve eknaht dinledikten sonra mekânı Anadolu içlerine nakletti. İşte o zaman o büyük simadan bir şeyler okunmağa başladı. Meğer o sima, o zât, o zekâ ordu müfettişi değil, bir vatan mübeşşiri imiş… üç sene sonra vatanın nail olacağı şerefli istiklâlini müjdeliğe gelmiş…

“Samsun, bunu o gün anlamamış ise herkes gibi mazurdur. Çünkü o beşaretin cihanı hayrette bırakan mevzu ve medlulünü idrak eylemekte cihan dahi izhâr-ı acz eylemiş idi…

“Her ferd ve her memleket bu cihanşümul cidal ve zaferden payını alsın diyoruz. Ortada taksim-i ganaim yok. Hisse-i şeref ve zafer var… Pek sarih olarak malûmdur ki böyle bir nasib davasındaki hakkımızın mertebesi yüksektir. Belki de birincidir. Çünkü Anadolu’yu kurtarmağa gelen o büyük Türk, Anadolu toprağı olarak ilk adımını Samsun iskelesine atmıştır”

1927 yılı 19 Mayıs kutlamalarının bir diğer yönü de parkta halk tarafından yaptırılacak olan Gazi heykelinin temelinin atılması ve İş Bankası Samsun şubesinin açılmasıydı.

Gerek temel atma ve gerekse İş Bankası şubesinin açılış törenleri parlak bir şekilde icra edilmiş, bu sene 19 Mayıs daha görkemli bir tarzda kutlanmıştı. İş Bankası Samsun şubesinin açılışında bulunmak üzere Ticaret Vekili Rahmi Bey Ankara’dan, İş Bankası Genel Müdürü Celâl Bey de İstanbul’dan gelip törenlere katılmışlardı.

19 Mayıs’ın mahallî bir gün olarak törenlerle kutlanması, öteki vilâyetler için de örnek teşkil etti. Onlar da Gazi ile ilgili günlerini anmaya, mahallî günler düzenlemeye başladılar…

1928 senesi 19 Mayıs kutlamaları için yine önemli hazırlıklar yapıldı. Halk Fırkası, Belediye ve Park önünde taklar inşa edildi. İlk tören, saat dokuzda Gazi Paşa’nın karaya ayak bastıkları iskele hizasında, okulların, askerî birliklerin, askerî ve mülkî erkân ile memurların ve halkın toplanmasıyla başladı. Bando eşliğinde geçit resmi yapıldı.

Bu ilk törenden sonra, kutlamalara katılanlar Saathane Meydanı’na geçmiş, burada bir süre bekledikten sonra Mecidiye Caddesi yoluyla Gazievi önüne gitmişlerdir. Gazievi önündeki törende günün önemini belirten konuşmalar yapılmış, bando marşlar çalmış ve kutlamalara nihayet verilmiştir. Aynı gün, diğer bir etkinlik de Gazievi’nin açılmasıydı.

Gazievi ziyaretçiler tarafından gezilmiş ve bundan böyle devamlı olarak ziyaretçilere açık tutulmuştur. Şehrin manzarası görülmeye değerdi. Her taraf baştan başa bayraklar ve defne dallarıyla donatılmış, bütün kuruluşlar, mağazalar, dükkânlar rengârenk süslenmişti. Daha önceki kutlamalarda olduğu gibi, gece fener alayları ve belediyede şükran balosu düzenlenmişti.

Samsun’da halkın coşkusuna basın da katılmış, daha doğrusu bu coşkuya tercüman olmuştu. Edhem Veysi Bey, konu ile ilgili olarak yazdığı makalede, 19 Mayıs’ın “üçüncü defa” ve fakat “dokuzuncu yıldönümü olarak” kutlandığını belirterek, “Bu tarihin Samsun’dan başlamasıdır ki memleketimiz için yegâne şeref teşkil eyler…

Bugün, her sene tes’id edilmelidir. Çünkü bugünkü halâsı, bugünkü rehâ ve selâmeti ve nihayet bugünkü hakikat ve hürriyeti temin eden cidalin başıdır” diyordu.

Görülen odur ki 19 Mayıs, resmî bir bayram olarak değil, fakat geleneksel mahallî bir gün olarak kutlanmaktaydı. Bugünün Samsun’a özgü olması, ona verilen değerin artmasına, coşku ve heyecanın çoğalmasına sebep oluyordu.

Öte yandan İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanan ve Bakanlar Kurulu’nca TBMM’ne şevki kararlaştırılan “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun” tasarısı, 20 Mayıs 1935’te Meclis İçişleri Komisyonu’nda görüşüldü.

Komisyon, tasarı metninde bazı değişiklikler yaptıktan sonra, 23 Mayıs 1935’te tasarıyı TBMM Başkanlığı’na sundu.  Meclis Genel Kurulu’nun 27 Mayıs günkü birleşiminde müzakere olunan söz konusu tasarı, aynı gün kabul edildi.

Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki 2739 sayılı kanunun birinci maddesinde yurtiçi ve yurt dışında kutlanacak ulusal bayramın Cumhuriyetin ilânı olduğu belirtilmiş, ikinci maddesinde genel tatil günleri sıralanmıştır.

Buna göre, 30 Ağustos Zafer Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı, 1 Mayıs Bahar Bayramı, 1 Ocak Yılbaşı Günü olarak kabul edilmiş ve ayrıca Şeker Bayramı’nda üç, Kurban Bayramı’nda dört gün tatil yapılması kararlaştırılmıştır.

Kanunun üçüncü maddesi ile hafta tatilinin pazar günü olduğu, dördüncü maddesi ile önceki düzenlemelerin yürürlükten kaldırıldığı, beşinci maddesi ile yayımı tarihinden yürürlüğe gireceği ve altıncı maddesi ile de icrasından Bakanlar Kurulu’nun sorumlu olduğu belirtilmiştir.

Bu yasa ile 1926’ya kadar dört ayrı kanunla kabul edilmiş bulunan dört milli bayramdan üçü muhafaza olunurken, bir bayram, yani 1 Kasım Hakimiyet Bayramı yürürlükten, kaldırılmıştır.

Aynı yasada 19 Mayısla ilgili herhangi bir ifadenin bulunmadığı ve dolayısıyla 19 Mayıs’ın bayram olarak kabul edilmediği görülmektedir.Halbuki Atatürk, bugüne çok değer vermiş, Büyük Nutku’nu 19 Mayıs’la başlatmış, kendisine doğum gününü soranlara “neden 19 Mayıs olmasın” cevabını vermişti.

Samsun halkının beklentisi, isteği ve coşkusu kadar, “Atatürk’ün özel ilgisi” de bugünün millî bayramlarımız arasında yer almasını sağlamıştır.

Atatürk, 19 Mayıs gösterilerini ölümünden altı ay kadar önce, Ankara’da 19 Mayıs Stadyumu’nda son kez izledi. Ulu Önder, Türk gençliğine ve Türk sporculuğuna bugünün tahsis edilmesini istiyordu.

O nedenle, İçişleri Bakanlığı’nın 2739 Sayılı Kanunun 2. maddesine bir fıkra eklenmesi hususunda hazırlamış olduğu yasa tasarısı, Bakanlar Kurulu’nda görüşülerek, 1 Haziran’da TBMM Başkanlığı’na sunuldu. Meclis İçişleri Komisyonu’nda müzakere olunan tasarı, 8 Haziran’da Meclis Başkanlığı’na takdim edildi.

Meclis Genel Kurulu, söz konusu tasarıyı, 13 Haziran’da birinci kez, 20 Haziran’da ikinci kez görüşüp kabul etti.

Böylece 20 Haziran 1938 tarih ve 3466 sayılı Kanunla 2739 Sayılı Kanun’un ikinci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiş oldu: “G) Gençlik ve Spor Bayramı, Mayıs’ın 19 ncu günü”

Görüldüğü üzere, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, 20 Haziran 1938’de, ondokuzuncu yıldönümünden sonra, bir yasa ile kabul edilmiştir.

Halbuki Samsun’da 1926’dan, yedinci yıldönümünden itibaren “Gazi Günü” ya da 19 Mayıs Bayramı adıyla kutlanıyordu. Cemal Kutay, 19 Mayıs’ın ayrıca bayram olarak kutlanması kararını, Atatürk’ün hastalığının acı bir gerçek olarak ortaya çıkmasıyla ilgili görmektedir.  (4)

“Milli Mücadele’nin İki Yüzü”,

-Yıl 1936. Günlerden 19 Mayıs. Atatürk Dolmabahçe’de, yanında Şükrü Kaya, Ruşen Eşref, Kılıç Ali, Salih Bozok, Mehmet Soydan, Nuri Conker var, konuşuyorlar.

Birden bire Atatürk soruyor: “Bugün günlerden ne?” Diyorlar Salı, Çarşamba neyse. Ayın kaçı: 19’u. Aylardan ne: Mayıs.

-“Ne oldu bugün söyleyin bakalım?” diyor. Düşünüyorlar, 19 Mayıs’ta ne oldu? “- Bilmiyorlar mı nasıl olur?

“-Nasıl bileceksin canım, o zamana kadar 19 Mayıs’ın lâfı yok. Onun için soruyor Atatürk. Şimdi bunlar arıyorlar,

-“İzmir’in işgalinin 3. günü” diyorlar, “Ankara mitingi yapılmıştı” diyorlar. Atatürk, “Değil” diyor, “ismet Paşa’nın Lozan’dan Gazi’ye çektiği telgraf” diyorlar. “Hayır.

-O 1923’te, Mayıs’da değil” diyorlar. “Haliç Konferansı” diyorlar, “İngilizlerle Irak meselesi üzerinde konuşmuştuk” diyorlar.

“-Kim anlatıyor bunu size?

“- Şükrü Kaya anlattı. “Terakki Perver Fırka’nın kapatılması da bu aylarda olmuştu” diyorlar. Atatürk,

-“Bırakın yahu bunları” diyor. “Öyle bir şeydir ki bu ülkenin kuruluşudur.” Yine bulamıyorlar. En sonra Şükrü Kaya hatırlıyor.

-“Bu sizin İstanbul’dan ayrıldığınız gün mü?” deyince, “Yaklaştın” diyor, “Samsun’a çıktığımız gün.” Sonra

-“Asıl yapacağımız bayram bu” diyor.

Ertesi sene 19 Mayıs’ta Şükrü Kaya’nın tertibiyle 19 Mayıs Bayramı kutlanıyor.” (5)

-“1931’de Türk Tarih Kurumu, 1932’de de Türk Dil Kurumu kuruldu. Türk Dil Kurumu alfabe değişimine, hâlâ sürmekte olan Türkçe’yi Arapça ve Farsça unsurlardan kurtarma girişimini ekledi.

Kültür işlerinde devlet girişimlerinin artmasıyla birlikte Türk Ocakları ilgi odağı haline geldi. 1912’de kurulan Türk Ocakları 1925’te 217 şubeye ve otuz bin üyeye sahip bir kurum haline gelmişti. 1930’larda devlet denetiminden bağımsız oluşları yüzünden şüpheli duruma düştüler, bunun üzerine Türk Ocakları Cumhuriyet Halk Partisi’yle birleştirildi ve yerine aynı işlevlere sahip olan ama devlet denetiminde faaliyet gösteren Halkevleri kuruldu.

Bunlara köylerde Halkodaları da eklendi. Sanatların ve yetişkin eğitiminin üzerinde duran Halkevleri (1950’de kapatıldıkları sırada yaklaşık beşbin halkevi vardı. cumhuriyetin modernliğini taşra kasabalarına kadar getirdi.’

Bozkurt Güvenç kendi memleketi için 1936’da Halkevleri’nin ne ifade ettiğini şöyle anlatır:

-“Küçük kasabanın Halkevi’nde izlediğim ilk sesli sinemayı (galiba kasabanın Halkevi’nde izlediğim ilk sesli sinemayı (galiba Hugo’nun Sefilleriydi),  sahnelediğimiz (Faruk Nafiz Camlibel‘in) Akın piyesini. Tümen bando takımının caz konserlerini, halk kitaplığını. Cumhuriyet Balosunu ve danslı Cumartesi toplantılarını ve topu bulunmayan Pingpong masasını hatırlıyorum.

Halkevi’nin patpatli dizel-elektrik motoru, okul dışı aydınlanma sürecinin enerjisini ve ışığını üretiyordu. Halkevi, yalnız büyüklerin değil, küçüklerin de okuluydu. Batı’nın çağdaş medeniyetini, ana babamız ve okuldaki öğretmenlerimizle birlikte ilk kez Halkevi’nde görmüş, sanırım olayı, onlardan biraz daha çabuk kavramıştık… “

…1930’larda kültürel reformlar genişleyerek Türk kimliğiyle ilgili yeni düşüncelere yol açtı. Bunlar sağlam olgusal temellerden yoksun olmakla birlikte o sıralarda başka yerlerde de görülen milliyetçi teorilere ve sonraki etnik gurur hareketlerine benziyordu.

Türk Dil Kurumu eski lehçelerde kullanılan sözcükleri diriltip yeni sözcükler türettikçe Türk dili yeni sözcüklerle doldu.

Bunların çoğu kalıcı olmasa da, önemli bir bölümü dile yerleşti ve böylelikle Türk dili büyük bir değişim geçirdi.

Viyanalı tanınmamış bir bilim adamı olan Hermann Kvergic’in, dünyadaki bütün dillerin, Türkçe aracılığıyla eski bir Orta Asya dilinden kaynaklandığı şeklinde bir teorisi vardı.

Bilim çevrelerinin şüpheyle yaklaşmasına karşın, Atatürk bu “Güneş Dil Teorisi”ni  beğendi ve resmen destekledi.

Türk Tarih Kurumu bu teoriye uygun bir “Türk Tarih Tezi” ortaya attı.

Orta Asya kökenli olan Türklerin buradan çıkarak dünyadaki büyük medeniyetleri kurduğunu ileri süren bu tez de Mustafa Kemal tarafından onaylandı.

Bu, Sümerler ve Hititler gibi Yakındoğu halklarının ön-Türk oldukları anlamına geliyordu.

Bir yandan arkeolojik keşifler Türklerin on birinci yüzyılda Anadolu’ya göç etmelerinden önceki bin yıllara ilişkin bilgileri artırıp dilbilimcilerle tarihçiler Türklerin Orta Asya’daki kökleriyle ilgili çalışmalarını sürdürürken, dil ve tarih teorileri de bütün olguları Mustafa Kemal’in 1927’deki nutkunda, kuruluşunu anlattığı  Türkiye Cumhuriyeti’nin yolunu açan teleolojik kanuna uygun bir “milli” biçim halinde yeniden işledi.

1930’ların bazı aşırılıklarından vazgeçilse de dil ve tarih siyasallaşmış alanlar olmaya devam etti. (6)

Tarihin devlet iktidarına tâbi hale getirilmesi, Türk okullarının bugün hâlâ “dünyanın geri kalanında geçerli olan bilimsel ölçü ve değerlerden tamamen ayrı düşmüş” bir tarih eğitimi vermeye devam ettikleri anlamına geliyordu.’’ (7)

“...Cumhuriyetin ilk yıllarındaki reformların bazıları diğerlerinden daha önemli olmakla birlikte, bir arada düşünüldüğünde bunların hepsi Türkiye için köklü bir dönüşüme işaret ediyordu. Çok kavimli bir İslam devletinin yerine laik ve milliyetçi bir devlet kurulmuştu.

Osmanlı’nın değişimi yavaş yavaş gerçekleştirme anlayışı yerine laik modernliğe tam anlamıyla ve alabildiğine hızlı geçiş benimsenmişti.

Alfabe, ölçü birimleri, kıyafet, saat ve takvim alanındaki reformlar Türkiye ile Avrupa arasındaki farkları azalttı ve ikisi arasındaki etkileşimi kolaylaştırdı.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, kullandıkları yöntemlerin ve bazı hedeflerinin “Jakoben” karakterine karşın, 1790’ların Fransız Jakobenlerinin amaçladıkları köklü, sınıfsal değişimi gerçekleştiren toplumsal devrimi hayata geçirmekten çekindiler.

Osmanlı toplumu en çok, sınıfsal değil etnik farklılıklar temelinde bölünüyordu ve imparatorluğun çöküşü etnik çatışmaların büyük çoğunluğunu iç politika meselesi olmaktan çıkarıp dış mesele haline getirmişti.

İçeride, hükümetin Kürt isyanı ve Batılılaştırıcı reformlara karşı direnci bastırmakta gösterdiği üstün gayret, yeni rejimin kararlılığı konusunda hiçbir şüphe bırakmadı. Kültür alanında Kemalistler, gerek dini kamusal yaşamın dışına sürerek, gerekse alfabede ve dilde gerçekleştirdikleri köklü değişiklikler aracılığıyla gelecek kuşakların Osmanlı kültürel mirasına erişmesini engelleyerek bir devrim yapmayı amaçladılar

Uzun vadede, laik Türkler İslam’ı ehlileştirmekte veya milliyetçilik ve laikliği alternatif inanç sistemleri olarak onun yerine geçirmekte zorlanacaklardı.

Yine de, laik reformcuların vatandaşları şekillendirmek ve “Ne mutlu Türküm diyene” türünden sloganları ikna edici kılmak yönündeki çabaları gerek laik gerekse dindar Türklerin zihinlerinde kalıcı bir iz bıraktı.

Erken cumhuriyet dönemi reformcuları modernliğe geçişin hem toplumun bütününde bir rasyonelleşmeyi hem de bireysel öznelleşmeyi gerektirdiğini anladılar; ancak onlar da kendi örnek vatandaşlarını yaratmak için ikincisini birincisine tâbi hale getirmeye çalıştılar.

Güneş Dil Teorisi ile ilgili çılgın fanteziler 1940’ların sonunda terk edilmiş olsa da, dil reformu onlarca yıl devam eden ve ancak yakın zamanlarda belli belirsiz bir istikrara ulaşan kendiliğinden bir dinamik yarattı.

Bu açıdan yakın zamanda yapılmış çalışmalardan birinde dil reformu “felaket getiren bir başarı” olarak tanımlanmaktadır En “felaket getirici” olan şey, Türkiyede nadiren bahsedilen bir çelişkiydi. Edebi dile istikrar kazandırılamaması, Türkleri büyük ve erişilebilir  bir bir edebi mirasla donatmaya yönelik kültürel milliyetçi hedefle çatışıyordu.

Atatürk’ün kendi konuşmaları bile birden fazla kez “çağdaş Türkçe’ye tercüme edilmek zorunda kaldı.

Bunlardan daha yeni olan Türkçe edebiyat eserleri, bu bölümün sonunda ele alınan roman da dahil olmak üzere, bugün pekçok lise öğrencisi tarafından rahatlıkla okunanamayan bir dile sahiptir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen harf ve dil reformlarının en köklü yanı, bunların, kısa vadeli olayların seri ateşi ölçeğinde, 1840-1860 döneminde modern yazılı basının doğusuyla başlayan ve henüz bitmemiş olan uzun ölçekli gösterge bilimsel devrimin doruk noktalarını belirtiyor olmalarıydı..”

-“…1924 anayasasına göre bütün yetkiler halk egemenliğinin temsilcisi olarak Büyük Millet Meclisi’nin elinde toplanıyordu.

Genel seçimler dört yılda bir düzenlenmekle birlikte bütün adayları cumhurbaşkanı belirliyordu.

1924’teki muhalefet partisi deneyiminden sonra CHP meclis içindeki disiplinini o kadar sıkılaştırdı ki,  serbest tartışmalar sadece kapalı parti toplantılarında gerçekleşiyor, bunun ardından meclisteki milletvekilleri parti kararı doğrultusunda oy kullanmak zorunda kalıyorlardı.

CHP’nin 1927 tüzüğü uyarınca cumhurbaşkanı partinin değişmez genel başkanıydı ve partinin ideoloji ve siyasetini o belirliyordu.

Mecliste tartışmalar gitgide azaldı ve birçok yasa tartışmasız bir şekilde geçti. Mecliste oy kullanmak  bir formalite haline geldi.

Devlet ve parti gitgide daha da içice geçti

1936’da devlet  bir devlet tekeli yarattı. Yine 1936’da içişleri bakanı partinin genel sekreteri,  valiler de vilayetlerin parti başkanı oldular.

Partinin köylere kadar bütün idari birimlerde örgütü vardı. Tek parti yönetiminin bedeli, bilhassa doğuda, şehir parti örgütlerinde gözlenen azalmaydı.

Örgütlerin sayısı 1927de elli yediyken 1935’e kırk dokuza düştü.

Şeyh Said isyanından sonra CHP’nin doğu illerindeki belediyeleri kapandı ve 1940’lara kadar açılmadı.

Parti-devlet bloğu adam kayırma, himaye ilişkilerinin kötüye kullanılması ve mali yolsuzluk gibi şeylerden muaf değildi ve dönemin yazarları bu suiistimalleri eleştirdiler

Başlangıçta kolay olan parti üyeliği bile zorlaştırıldı. Hiyerarşinin en düşük basamaklarında, parti üyelikleri o bölgenin toplumsal yapısını yansıtıyordu.

En yüksek basamaklardaki parti üyeliklerineyse burjuvazinin hem mülk sahibi (mahalli eşraf ve tüccarlar) hem de bürokratik-aydın (memurlar öğretmenler, hekimler ve avukatlar) kesimlerinden gelen iki kanadının mensupları egemendi.

Eşraf siyaseti, partinin, çıkarları ve toplumsal mahalli eşrafla kurduğu tuhaf ittifaklara dayanıyordu.

Devlet-parti bloğu Türk Ocakları, Mason locaları ve öğretmen ve kadın dernekleri gibi diğer bağımsız örgütleri de kapatarak huzursuzluğu daha da artırdı.

Cumhuriyetin önde gelen dergilerinden Kadro da kapatıldı.

Kemalizm veya Atatürkçülük adıyla bilinen resmi ideoloji yavaş yavaş gelişti.

Hiçbir zaman katı bir teoriye dayanmayan bu ideoloji genel ilkelerden oluşuyordu.

Uzun vadede bu olgu, onun varlığını sürdürmeye yardım etti.

Temel ilkeler 1931 parti programında “altı ok” olarak tanımlandı: Cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik ve inkılapçılık.

-“ Altı ilke arasında, bilhassa “laiklik” ve “halkçılık” arasındaki gerilim dikkat çekiciydi.

Laiklik halkın önemli bir kısmının kabul etmediği bir şeydi. Halkçılık Türkiye’de hakikaten geçerli olsa, laiklik anlayışı değişmek zorunda kalırdı.

Ne var ki cumhuriyetin halkçılık anlayışı özgürlükçü ve bireyci olmaktan çok tepeden inmeci, seçkinci ve kollektivist nitelikteydi.” (8)

Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı

Bayram, Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da SAMSUN’da karaya çıktığı saat olan 07.00’de başlar ve 19 mayıs günü saat 24.00’de son bulur. 19 Mayıs günü saat 07.00’de yalnız ANKARA ve SAMSUN’da 21 pare top atışı yapılır.

A. Başkent’te:

a) Anıt Kabire çelenk koyma töreni ve İstiklâl Marşı ile bayrağın göndere çekilmesi,

b) (Değişik: 13/04/1995-95/6791 B.K.K.) Bayramın açış konuşması, İstiklâl Marşı ile Bayrağın göndere çekilmesini müteakip Millî Eğitim Bakanı tarafından tören alanında yapılır.

c) Gençlik adına konuşma yapılması ve şiir okunması,

Gençlik adına, bir öğrenci tarafından konuşma yapılır ve bir öğrenci tarafından da şiir okunur.

ç) Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin okunması,

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi okunur ve Gençlik Atatürk’e cevap verir.

d) Samsun’dan getirilen bayrağın kabul töreni,

Samsun’dan getirilen bayrağın Devlet Başkanına sunulmasından sonra şeref çağrısı yapılarak Gençlik Marşı söylenir.

e) Tören geçişi,

Tören geçişi alt komitece tespit edilen sıraya göre yapılır.

f) Gösteriler, Gösteriler alt komitece önceden tespit edilen şekilde yapılır.

g) Programda yer alan diğer faaliyetler uygulanır.

Günün anlam ve önemine uygun olarak, halk oyunları, konferanslar, sergiler, yarışmalar, tiyatro, bale, konser gibi çeşitli faaliyetlere yer verilir.

B. Başkent Dışında:

a) Atatürk Anıt ve Büstlerine çelenk koyma töreni ve İstiklal Marşı ile bayrağın göndere çekilmesi,

b) (Değişik: 11/04/1984-84/7933 B.K.K.) Bayramın kutlanması,

Mahallî Mülkiye Amiri yanında, Garnizon Komutanı veya temsilcisi, Belediye Başkanı olduğu halde, törene katılanların ve halkın bayramını kutlar, İstiklâl Marşı ile Bayrak göndere çekilir.

c) Bayramın açış konuşması,

Mahallî Mülkiye Amiri veya kutlama Komitesince görevlendirilecek kişi tarafından yapılır.

d) Başkent’te uygulanan düzenlemenin (ç), (e), (f) ve (g) fıkraları aynen uygulanır. (9)

www.canmehmet.com

Resim;milliyet.com.tr

(1) MODERN TÜRKİYE TARİHÎ, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik, 1789-2007, Carter V. Findley, I.BASKI Ekim 2011, İstanbul

(2)Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Hazırlayan: Utkan Kocatürk, 3. Basım, Ankara 1984, s.76.

(3) http://mevzuat.meb.gov.tr

(4) Prof. Dr. Dursun Ali Akbulut . ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 33, Cilt: XI, Kasım 1995)

(5) 11.6.1995. Sayın ismet Bozdağ, Şükrü Kaya’dan duyduklarını Nuriye Akman’a aktarıyor. Sabah gazetesi.

(6)MODERN TÜRKİYE TARİHÎ, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik, 1789-2007, Carter V. Findley. I.BASKI Ekim 2011, İstanbul

(7) Müge Göçek: “Nationalism” (alıntı sayfa 180’de); Behar, İktidar; Aytürk, “Linguists”, s. 1-25; Aytürk, “Episode” s. 275-93; Laut, Ursprache, s. 95-135; Lewis, Turkish, s. 57-74; Copeaux, Espaces. (Carter V. Findley, Dip not)

(8) Zürcher, Turkey, s. 176-85; Tuncay, Tek-Parti Yönetimi, s. 175-79, 283-95, 304-22; Uyar, Tek Parti’, s. 67-97, 231-68; Atay, Çankaya, s. 378. (MODERN TÜRKİYE TARİHÎ, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik, 1789-2007, Carter V. Findley, I.BASKI Ekim 2011, İstanbul . Dip not)

(9) ULUSAL VE RESMÎ BAYRAMLARDA YAPILACAK TÖRENLER YÖNETMELİĞİ, http://mevzuat.meb.gov.tr/html/17475_0.html

 

Yerli Uçak Dosyası; Keşke bu dosya “Merkez Medya”ca açılsaydı. Açılmazdı neden? (Son)

Bilgi sahibi için yüktür. Eğer, Ondan ihtiyaçlarına göre yeni bir bilgi üretemiyorsa.

Bilgi sahibi için yüktür. Eğer, Ondan ihtiyaçlarına göre yeni bir bilgi üretemiyorsa.

 

Bizler ne yazık ki gerçek manada sanayileşemedik ve “Sanayileşme Çağı’nı da kaçırdık. İçerisinde bulunduğumuz, 21’nci asır, “Nükleer Teknoloji Çağı’dır. Bu çağın gereklerini de ancak “Bilgi Toplumları” yerine getirebilmektedir.

Bilgi Toplumu” Olmanın şartını, “Soğuk Savaş” ustalarından, ABD (eski) Dışişleri Bakanı, Nobel ödülü sahibi diplomat Kissinger şu sözlerle vurgular;

-“21. asırda iki tip devlet olacaktır, Nükleer teknolojiye sahip olanlar ve olmayanlar…”

Peki, Nükleer Teknoloji’ye sahip olmayanları nasıl bir gelecek beklemektedir?

Elbette, bu teknolojiye sahip olanların, olmayanları idare edecekleri bir gelecek.

“Bilgi Toplumu” nasıl olunmaktır?

Burada sözü, Gazeteci-Yazar  Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu (1901-1970) bırakıyoruz;

-“Şifahî ve ilkel toplumların geçmişi de yoktur, geleceği de.

Mazisini bilmeyen, tarih şuuru olmayan, geleceğe ait emelleri ve planları bulunmayan bir halk, millet değil, yığındır ancak.

Türkiye şifahî bir toplum mudur, yoksa, yazılı-medenî bir toplum mu?

Bu soruya şöyle bir mukayese ile cevab verelim: 38-40 milyon arasında bulunan Polonya’da “Nie” adlı haftalık haber ve yorum dergisi 750 bin adet satmaktadır.

O ülkede bütün haftalık dergilerin yekûn satışı haftada iki milyon civarındadır.

Bizde ise, en büyük haftalık dergi 15-20 bin arasında satışa sahiptir ve haftalıkların yekûn satışı da elli bin civarındadır.

Demek ki, Türkiye tahrirî ve medenî bir toplum değil; şifahî, câhil, ilkel, okumaz bir toplumdur…”(1)

Şu anda ülkede düzenli okuyan sayısı yaklaşık 40.000 Kişidir. Yanlış değil! Sadece, “Kırkbin” kişi.

19’ncu asrın başında itibaren (en az çağdaş devletler kadar) kalkınmanın iki vazgeçilmezi vardır.

-Bilgi edinmek ve edinilen bilgiden yeni bir bilgi (teknoloji) üretmek için –toplum olarak- okumak;

-Devletin kalkınmak için yapacağı yatırımlara sermaye olabilmesi için halkın kazancından (en az) Yüzde yirmibeş oranında tasarruf etmek.

Özetle;  bilgi üretmek için okumak, yatırım için biriktirmek.

Bizler ne okuyor, ne de tasarruf ediyoruz.

Türkiye, Yerli Uçak vb. imal ediyor mu?

Sizce?

Eğer, üretseydi, ne tanklarımızı, ne uçaklarımızı dünün çakma devlet İsrail’e modernleştirmesi için vermez, ve “insansız hava araçları” Heronları için onlara (kimse kusura bakmasın) madara olmazdık.

-“Ülkede Yerli Uçakları, “Üretiyor, uçuruyoruz ya!”

-Hımmm…! demek, Oradan öyle gözüküyor!

Peki, Neden bunca yıl başarılı olamadık?

-Yazılarımızı takip edenler yıllardır bunu (neden üretilemediği gerçeğini) yazmaya çalıştığımızı bileceklerdir. Diğer ülkelerin hangi şartlarda ve anlayışlarla yerli uçak imal ettikleri ile ilgili aşağıda verilen örneklerle yazı sonlandırılmaktadır.

 “..Lenin, 1917 ihtilâlini takiben Sosyalist-Komünist rejimi ile birlikte vakit geçirmeden, o günlerde meşhur bir Rus aerodinamik âliminin adı ile anılan ilk Sovyet Aerodinamik Enstitüsünü kurmuş; her hafta orada yapılanlar ve alınan sonuçlar hakkında sürekli bilgi-rapor almış; üç sene sonra Sovyetler Birliği olarak doğrudan uçak dizayn ve imâline geçilmişdir (1920).

Lenin öldükden sonra idareyi ele alan Stalin de bu faaliyete büyük destek vermişdir. Sözü edilen İspanyol iç harbinde Kralin muhâlifi komünistlere yapılan Sovyet Rusya desteğinde., ve, Rusya’nın, 2.DH’nin (Dünya Harbi) ardından, ABD’den sonra havacılıkda ikinci sıraya oturmasında; bu durumu aşağı-yukarı 40 sene sürdürmesinde Lenin’in uçak yapımına verdiği öncelik ile halefi Stalin’in de bu  şekilde devam etmesinin önemli rolü vardır kanaatindeyim…” (2)

Burada sormayalım, O dönem bizim devletlüler’imiz ne yapmaktadır?

..

1918-1927 arası, başda Avrupa olmak üzere hemen hemen bütün dünyâda, bir tarafdan harb sonu toparlanma ve sükûnet yılları olmakla beraber, 7 ülkede daha havacılığa-uçak yapımına başlandığı yıllardır. Dönemin sonuna doğru, bilhassa 10 senedir hiçbir faaliyette bulunmayan NACA (*) harekete geçerek havacılıkla alâkalı, teorik ve tecrübî bütün konularda sistematik araştırmaları başlatmışdır.

Türkiye’de ilk uçak yapım firması da, Tayyare ve Motor Fabrikası ismi ile, bu dönemin sonunda kurulmuşdur (1926).

1927-39 dönemi, İspanya iç harbinin devam ettiği, 2.DH rüzgârlarının estiği, yoğun şekilde harbe hazırlık yılları olmakla, eskilere ek olarak dört ülke uçak yapımına başlamışdır. Bizde ise, yazık ki, iki sene evvel kurduğumuz Tayyare ve Motor Fabrikası, sebebi dahi açıklanmadan 1928’de kapatılmışdır.

Garib ama gerçek; aynı Türkiye, askerî ihtiyâcını karşılamak üzere. Millî Müdâfaa Vekâleti (Savunma Bakanlığı) bünyesinde kurduğu mühendis ve ustalar ekibiyle, lisans altında epey uçak montajı yapmış; dönemin sonunda ise, bu kere özel teşebbüs şeklinde yeniden şirketleşerek imalâta başlamışdır (Nuri Demirağ Tayyare ve Motor Fabrikası, 1937).

2.DH içinde (1939-1946) havacılık, bilhassa askerî muharebe uçağı dizayn ve imâlinde, baş döndürücü bir hızla ilerlemişdir. Daha harb başlamadan, önce Almanya sonra da İngiltere jet motorunun uçağa tatbikini gerçekleştirmiş.. fakat yapım ve kullanımına geçmemişlerdi. Harb boyunca her iki cephe ülkelerinin yaptığı (çok büyük oranda avcı ve bombardıman) uçak sayısı 725.000 kadardır. Bunun üçde ikisi (%65) ABD ve İngiltere, kalanı da Almanya ve cüz’î olarak İtalya tarafından yapılmışdır.

Japonların biri diğerinden üstün olarak geliştirip imal ettiği ve harb boyunca kullandığı uçakların bu sayıya dâhil olup olmadığını bilmiyorum). Harb içinde bu uçakların yarısı, düşerek-vurularak-kaza/kırım-vs sebeplerle yok olmuş., ortada 350.000 uçaklık bir stok kalmışdır. Bu stok, ABD’nin başlattığı Marşal Yardımı adı ile müttefiklerine hibe edilerek eritilmiş; ABD yükden, külfetten kurtulmuş; hibeyi kabul eden ülkeler, bakım-onarım süresince gerekli yedek parçaları fahiş fiyata almaya mecbur olmuşlardır

(Bildiğim kadarı ile, Fransız entelijansiyası, bu aynî yardımı kabul etmemiş; bunu nakdî yardım olarak alabiliriz demişler).

Türkiye, havacılığın dizayn-yapım-kullanım açısından bu altın döneminde (sâdece bize mahsus desem herhalde yanlış olmaz) o meşhur açma-kapatma hastalığı bir defa daha depreştiği için, dönemin sonuna doğru Nuri Demirağ özel teşebbüsünü kapatıp, resmî Türk Hava Kurumu (THK) uçak fabrikasını faaliyete geçirmişdir.

2.DH sonrası (1946-1951), bir mânâda tekrar sükûnet ve toparlanma yılları olup artık, ağırlıklı olarak sivil kullanım amaçlı, türbin-pervâneli ve jet motorlu nakliye uçakları dizayn ve imâline hazırlık dönemidir. Harbin kazandırdığı ivme ile bu dönemde 5 ülke daha havacılık sanayiine girmişdir.

Türkiye’de de görevi Nuri Demirağ’dan devralan THK’nın lisans altında ve yerli dizayn uçak ve motor yapmaya devam ettiği bir dönem yaşanırken.,

dönem sonunda, evvelki paragrafda sözünü ettiğim Marşal Yardımı denen, bizim için yardım değil felâket olan dalavere sebebiyle faaliyetine son verme zorunda kalınmış; uçak yapımı ile ilgili neyimiz varsa (Etimesgut THK fabrikası vs) dağıtıp bu işe son vermek kaydı ile ordumuz 2.DH (Dünya Harbi) artığı avcı uçakları ile donatılmışdır (!?).

Bu bir katliamdır bence: Yetişmiş-tecrübeli insan birikimi, senelerin ürünü arşiv ve takım-tezgâh bütün fabrika yok edilmiş; ama ordumuz, sözde daha modern uçaklarla takviye edilmişdir…”

Sevinelim mi, ağlayalım mı? O günlerde THK Etimesgut uçak fabrikasında çalışan, lisans altında ve yerli dizayn uçak imal eden mühendisler (meselâ, her ikisi de 90’lı yaşlarında ve hâlen sağ Zafer Orbay ve Şükrü Er) o devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’in huzurunda, kendi tabirleriyle “koskoca herifler” ağlayarak,

“bizi dağıtmayın; bir salon tahsis edin; çayımızı verin; size, gelişmeleri takip ederek durmadan dizayn yapalım-geliştirelim; birgün oradan tekrar başlarız

diye yalvarmışlar ise de kulak veren olmamışdır. Hocam Zafer Orbay’dan dinlemiş idim: Sâdece bir general, yarı güleryarı ağlar durumda, gerçeği şu sözle açıklamış:

-“Çocuklar, gâvur bedava veriyor; buna can mı dayanır?’

Halbuki, daha harb bitmeden ABD’ye yenilecekleri anlayan Japon üniversite ve sanayi mensupları, sessiz sedasız gemi, uçak, lokomotif, oto, tank, vs konularında hergün yenilenen teknolojiyi takip ederek dizayn üstüne dizayn yaparak, imalât olmasa da, işin ruhu olan dizayn safhasında sanayilerini yaşatmaya devam etmişler., zamanı gelip 2.DH yasakları kalkınca da birden dünyanın görmediği tanker gemiler vs imal etmeye başlamışlar; birden piyasalara hâkim oluvermişlerdi.

Bizim nesil, bilhassa dev tankerlerin birden ortaya çıkışını gördü. Bunların büyüklüğünü sınırlayan bir tek faktör vardı: Süveyş kanalının derinliği ve genişliği.

İşte iki devlet (Türkiye ve Japonya), iki üniversite, iki aydın kitlesi ve iki sanayi anlayışı arasındaki fark!.. (Sahife ;230)

..Türkiye ise, başkalarından farklı olarak, tedavisi mümkün olmayan hastalıklar cümlesinden kurup-kapatma illetine müptelâ olduğundan, son uçak sanayi faaliyetimiz olan THK teşebbüsüne de son vermiş; ABD’nin Marşal yardımı (belâsı) sebebiyle, neredeyse ebediyyen uçak dizayn ve imâlinden uzaklaşmışdır.

1984’de kurulan TAI mi dediniz? Erbabının yanında bundan bahsederseniz, bu kişi nâzik bir Türk ise, acı içinde yüzünü buruşturarak nazikçe tebessüm etmeye çalışır; biraz kaba-öfkeli bir Türk ise Terbiyem müsâade etmez; kusura bakmayın…

..Bizden evvel ve sonra uçak sanayiine başlayıp da devam etmeyen bir başka Ülke yokdur. En çarpıcısı, bizden 16 sene evvel, 1910’da uçak dizayn ve imal etmeye başlayan Polonya ve Romanya, biri diğerini takip ederek yarım asır süren Alman ve Rus işgallerine rağmen bu faaliyeti hiç bırakmadan devam ettirmiş, 101.yılında (2011) da aynen devam etmekdedirler.

Acaba bizim sivil-asker aydınlarımız, bürokrat ve siyâsîlerimiz bundan ders alabilir mi? (3)

Sonsöz;

-İçerisine düşülen tuzak nedir?

-“..Amerikan tekelci sermayedarları, “Marshall Planı” na dahil olan ülkelerin ekonomisini kontrol altına alarak ve pazarlarını kendi artık ürünleri ile doldurarak bu memleketlerin ulusal ekonomilerini altüst etmektedirler..”

-Peki, Ne yapmalı?

-15-90 Yaş aralığında her vatandaş günde en az 3 (üç) saat okumak zorundadır.

-Geliri olan vatandaş, kazancının yüzde yirmibeşini (%25) devlet-özel  sektör yatırımı için biriktirmek zorundadır.

-Borçla tüketen her vatandaş, alacaklısına, alınterini,özgürlüğünü verdiğini bilmek zorundadır.

-Lütfen! Ülkeniz, geleceğiniz, çocuklarınız ve kaliteli bir yaşam için yeterinden çok okuyunuz.

“Keşke bu dosya “Merkez Medya”ca açılsaydı. Açılmazdı neden?” Demiştik;

Küresel Sermaye uzantısı (montajcı yerel) şirketlerin kontrol ettikleri medya, Yerli sanayii kurulmasını teşvik eder veya kurulması için halkı bilinçlendirir mi?

www.canmehmet.com

Açıklama; “NACA”;  “Havacılığın gidişini ve istikbâlini gören ABD, dönem sonunda (1915) meşhur NACA kanununu çıkarmıştı.”

Kaynaklar;

(1) “Ordu ve Politika”, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, İstanbul, 2003

(2-3) “TÜRKİYE’DE İNSANSIZ UÇAK ALDATMACASI”, Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, 1. Basım, Mart 2012 Sahife;215

 

Yerli Uçak Dosyası; Yerli Uçak fabrikalarını “Mashall” (*) İnönü-Bayar birlikte mi kapattılar (4)

GEMİSİ

Kuzey Kore Başkanı’nı, (Torun-Kim Jong-un) duymayanımız yoktur. Dedesi (Kim İl-Sung), 1949 Yılında bizimle de yakından ilgisi olan bir konuda konuşmaktadır. (**) Konu; “Marshall yardımı”. Bu yardımı ve arkasında yatan niyetleri öğrenmeden, dün ve bugün yaşadıklarımızı doğru olarak anlamak mümkün değildir.

Bu bakış açısı ile bu bölüm Kuzey Kore Lideri’nin 1949 Yılındaki konuşmasına ayrılmıştır.

“…Kuzey Kore’de bunlar yaşanırken dünya siyasetinde de önemli gelişmeler oluyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan yeni dünya düzeninde iki büyük galip devlet, belirli bir ideolojik örgütlenme ve amaç birliği etrafında kendi taraftarlarıyla kamplara ayrılıyorlardı.

Sovyetler Birliği’nin öncülük ettiği Doğu Blok’u Kuzey Kore ve Çin’in de dahil olduğu sosyalist devletlerden oluşuyordu.

İkinci Dünya savaşı sonrası ortaya çıkan yeni siyasi haritada Stalin Avrupa’dan çok şeyler istiyor ve buna göre de bir yol haritası çiziyordu. İkinci Dünya savaşında Batı ile özellikle ABD ile kurduğu birleşik cephe giderek anlamını yitiriyor, yerini işbirliğinin aksine keskin bir rekabet almaya başlıyordu.

Ancak hiçbir zaman Stalin, Batıyı ve ABD’yi doğrudan karşısına almıyordu. Bu gerçek, Kore Savaşı boyunca bir kez daha kanıtlanacaktı.

Almanya ve Japonya’ya karşı ABD’nin en büyük müttefiki olan Sovyetler Birliği giderek ABD ve Avrupa için bir tehdit haline gelmeye başlıyordu. Özellikle Sovyetler Birliği’nin yayılmacı siyaseti ve devlet ideolojisi olan komünizmi ihraç etme stratejisi Batılı başkentleri endişelendiriyordu.

Savaş sonrası Avrupa, harabeye dönmüş şehirleri, dibe vurmuş ekonomisi ve zayıf siyasi iktidarı Sovyet yayılmacılığı için oldukça elverişli bir ortam sunuyordu.

1945-1949 yılları arasında yaşanan Çin İç Savaşından Çinli komünistlerin zaferle çıkması ve Çin’de komünist rejimin kurulması, ABD’nin komünizmin yayılmasına yönelik endişelerinin sadece Avrupa ile sınırlı kalmayacağını göstermekteydi.

Bu nedenle, ABD önderliğindeki Batı Bloku bir takım önlemler alarak öncelikle komünizmin ve Sovyet yayılmacılığının Avrupa’da önlenmesi yoluna gidildi.

Bu bağlamda, öncelikle Marshall Yardımı ile Avrupa devletleri ekonomik açıdan ayağa kaldırılmaya çalışıldı.

Ekonomik refahın yükseltilmesine yönelik çabalara, Avrupa devletlerinin güvenliğini müşterek bir şekilde ABD’nin garantisi altında sağlanmasına olanak veren NATO’nun kurulması eşlik etti.

Tüm bu gelişmeler Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku tarafından tehdit olarak algılandı. Kore Savaşı öncesi bu gelişmelere diğer komünist liderler gibi Kim İl Sung da sert tepki verdi. Tüm bu gelişmeleri Kim İl Sung, 15 Aralık 1949’da Kore İşçi Partisi Merkez Komitesi’nin İkinci Genel Kurul Toplantısına sunduğu raporda şöyle değerlendiriyordu: (1)

“..Amerikan ve İngiliz emperyalistlerinin, yeni bir savaşı hazırlamak ve diğer ulusların bağımsızlık, özgürlük ve eşitliklerine kastetmeyi amaçlayan saldırgan politikalarını, şu gerçeklerde daha açık görmekteyiz.

İlk olarak, Amerikan ve İngiliz emperyalistleri; dünyanın her yerinde hava ve deniz üsleri kurmak ve onları yeni bir savaş hazırlığı için talim alanlarına dönüştürmek.

Kendi etki alanları içinde bulunan dünyanın birçok memleketlerinde halkın benimsemediği gerici hükümetleri silah zoru ile iş başına getirmek ve bu ülkelerde gerici güçler meydana getirmek için her türlü sinsi Amerikan ve İngiliz emperyalistlerinin, yeni bir savaşı kışkırtmaya yönelen entrikaları, aynı şekilde, Batı Almanya’ya uyguladıkları politikadan da anlaşılmaktadır.

Amerikan ve İngiliz emperyalistleri, Almanya’da, demokrasiyi geliştirmek şöyle dursun, Müttefikler arasında Almanya meselesinde varılan bütün, antlaşmaları bozarak, saldırgan emellerini gerçekleştirmek amacıyla, Batı Almanya’nın savaş endüstrisini canlandırmak ve yeni bir savaşta Alman halkını savaş alanına sürmek niyetiyle Batı Almanya’da faşist bir rejim yaratmaya çalışmaktadırlar.

Nitekim bu Ülkede ayrı bir kukla Bonn Hükümeti kurarak Birleşik Demokratik Alman Devletinin kurulmasını engellemişlerdir.

Üçüncü olarak. Amerikan ve İngiliz emperyalistlerinin saldırgan politikaları, keza, “Marshall Planı” diye bilinen ve birçok Batı Avrupa ülkesini politik ve ekonomik yönden egemenlikleri altına almayı ve saldırgan emellerinde onlardan yararlanmayı amaçlayan planda da açıkça ortaya çıkmaktadır. Amerikan tekelci sermayedarları, “Marshall Planı” na dahil olan ülkelerin ekonomisini kontrol altına alarak ve pazarlarını kendi artık ürünleri ile doldurarak bu memleketlerin ulusal ekonomilerini altüst etmektedirler. (2)

Marshall Planı”, Amerikan emperyalistlerinin, diğer ülkeleri politik ve ekonomik bakımdan kendine tabi kılmaya ve ulusal bağımsızlık ve özgürlüklerini çiğnemeye yarayan saldırgan bir araçtır. Dördüncü olarak, Amerikan ve İngiliz emperyalistlerinin yeni bir savaşı kışkırtan entrikaları; “Batı İttifakı”, “Kuzey Atlantik Paktı”, Akdeniz, Yakındoğu ve Uzakdoğu Antlaşmaları diye adlandırılan çeşitli uydurma askeri anlaşmalarda görülmektedir.

Amerikan ve İngiliz emperyalistleri tarafından uydurulan, istisnasız bütün bu birleşmeler, saldırgan emellere ve yeni bir savaşa sürükleme entrikalarına hizmet etmektedir. “Kuzey Atlantik Antlaşmasının amacı, Amerikan ve İngiliz iktidar çevrelerine, dünyaya egemen olmak için, ne kadar mümkünse o kadar ülkeyi kendilerine tabi kılmak, onları saldırgan arzularına hizmet edecek şekilde sömürmek ve çeşitli memleketlerde saldırgan politikalarına karşı koyan işçi sınıflarının yönettiği halk kitlelerinin mücadelelerini bastırma olanağını sağlamaktır…”

..

Komünist Kuzey Kore Başkanı’na göre “Marshal Yardımı” nedir?

-“…Amerikan tekelci sermayedarları, “Marshall Planı” na dahil olan ülkelerin ekonomisini kontrol altına alarak ve pazarlarını kendi artık ürünleri ile doldurarak bu memleketlerin ulusal ekonomilerini altüst etmektedirler…”

Bu noktada yardım arefesinde bizde kapatılması düşünülen Yerli Uçak fabrikaları ile ilgili konuşmalara gidiyoruz.

-“…Türkiye’de de görevi Nuri Demirağ’dan devralan THK’nın lisans altında ve yerli dizayn uçak ve motor yapmaya devam ettiği bir dönem yaşanırken., dönem sonunda, evvelki paragrafda sözünü ettiğim Marşal Yardımı denen, bizim için yardım değil felâket olan dalavere sebebiyle faaliyetine son verme zorunda kalınmış; uçak yapımı ile ilgili neyimiz varsa (Etimesgut THK fabrikası vs) dağıtıp bu işe son vermek kaydı ile ordumuz 2.DH (Dünya Harbi) artığı avcı uçakları ile donatılmışdır (!?).

Bu bir katliamdır bence: Yetişmiş-tecrübeli insan birikimi, senelerin ürünü arşiv ve takım-tezgâh bütün fabrika yok edilmiş; ama ordumuz, sözde daha modern uçaklarla takviye edilmişdir.

Sevinelim mi, ağlayalım mı? O günlerde THK Etimesgut uçak fabrikasında çalışan, lisans altında ve yerli dizayn uçak imal eden mühendisler (meselâ, her ikisi de 90’lı yaşlarında ve hâlen sağ Zafer Orbay ve Şükrü Er) o devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın huzurunda, kendi tabirleriyle “koskoca herifler” ağlayarak,

“bizi dağıtmayın; bir salon tahsis edin; çayımızı verin; size, gelişmeleri takip ederek durmadan dizayn yapalım-geliştirelim; birgün oradan tekrar başlarız”

diye yalvarmışlar ise de kulak veren olmamışdır.

Hocam Zafer Orbay’dan dinlemiş idim: Sâdece bir general, yarı güler, yarı ağlar durumda, gerçeği şu sözle açıklamış:

-“Çocuklar, gâvur bedava veriyor; buna can mı dayanır?’(4)

Fabrikaları kapatılmasının görünür nedeni olan “Marshal Yardım” paketi sürecine baktığımızda;

“Marshall Planı, II. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir.”

-O dönem iktidarda kim vardır? İsmet İnönü değil mi?

-Sonra gelen dönemde, Mayıs 1950’de iktidarda kim vardır? Celal Bayar ve Adnan Menderes.

Peki, Celal Bayar Kimdir?

Hem Mustafa Kemal Paşa’nın hem de İnönü’nün Başbakanı; Atatürk’ün mutemet adamıdır. O kadar güvenmektedir ki, Ona, “İş Bankası”nı kurdurarak birikimlerini emanet etmiştir. Bayar’da herhalde bunun karşılığı-ilgili olarak, Atatürk’e Muhalefet Kanunu”nu çıkarmıştır.

-Peki, Demokrat  Parti, gerçekten  (Tek parti ve İnönü’den) bağımsız bir parti midir?

İnönü: “Amerika’ya demokrasiye geçeceğimizi müjdeleyiniz”:

Bunun bariz belgesi, 5 Mart 1945’de Dışişleri Bakanı Hasan Saka’nın başkanlığındaki heyetle San Fransisco’ya giden Feridun Cemal Ekin’in yazdığı bir hatıra yazısında şöyle dile getirilmiştir: “Amerika’ya Dışişleri Bakanı rahmetli Hasan Saka’nın başkanlığı altında, benim de delege olduğum geniş bir heyetle katılacaktık. Cumhurbaşkanımıza veda ettim. İnönü bana şu kayda değer sözleri söyledi:

Amerikalılar çok partili demokrasiyi ne zaman kuracağımızı sizlere sorabilirler. Bu soruya şöyle cevap verirsiniz: Savaş bitince bu amacı gerçekletirmek cumhurbaşkanımızın en aziz arzusudur. (5)

İnönü, Kurucularının hepsi (eski) CHP’li olan Demokrat Parti’nin daha doğmadığı-olmadığı bir ortamda Amerika’lı yöneticilere ne demektedir?

-“Biz çok partili hayata geçeceğiz.”

-Kim ile?

-Eski başbakanları Bayar’la.

-Mustafa Kemal Paşa, kendine bir Muhalefet Parti’si kurarken başına kimi getirmiştir? Eski Başbakanlarından Ali Fethi Okyar’ı…

-İsmet İnönü kimi getirmektedir?

Eski başbakanlardan Celal Bayar’ı…

İlginç değil mi?

 

Devam edecek…

www.canmehmet.com

 Konuya meraklıları daha fazlası için bakabilirler; http://www.canmehmet.com/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-yerli-ucak-urettik-mi.html

(*) “Marshall Planı II. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır.” (Vikipedi)

(**) Kim İl Sung (1945-1994) 15 Aralık 1949’da, Kore İşçi Partisi Merkez Komitesi’nin İkinci Genel Kurul Toplantısına sunduğu rapor içeriğinden (“Kuzey Kore”den alıntı)

 

Kaynaklar;

(1) “Kuzey Kore Bir Komünist Hanedanlığın Hikâyesi”, Birinci Cilt. Dr. Barış ADIBELLI, Dipnotu

(2) Kim ll Sung, Marksizm- Leninizm ve Proleter Enternasyonalizmin Bayrağını Yüceltelim, (çev. Sakıp Bilir), A Yayınlan, 1976,s.7.  (“Kuzey Kore” Dipnotu)

(3) A.g.e. Sahife;8 (“Kuzey Kore Bir Komünist Hanedanlığın Hikâyesi”, Birinci Cilt. Dr. Barış ADIBELLI, Dipnotu)

(4) “TÜRKİYE’DE İNSANSIZ UÇAK ALDATMACASI“ Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, 1. Basım, Mart 2012 sahife; 214

(5) Saklanan gerçekler, Sahife;30 (Daha fazlası için bakınız;

http://www.canmehmet.com/yenilmis-galipler-inonu-celal-bayara-dpyi-anlasmali-kurdurdu-ve-menderes-harcandi-4.html

 

Yerli Uçak dosyası; İstikbal gök’te mi, kök’te mi? İnönü-Bayar Uçak imalini baltaladı mı (3)

GEMİSİ

Araştırdıkça, “İnsanın içi acıyor!” Konu ile çok yakından ilgili olduğu için bu kadar ciddi bir konuya bir acem fıkrası ile başlayalım. Ki; Derdimizi ve ilacını da öğrenmiş olalım.

Onlar Acem şehzâdesidir; diledikleri yere yaparlar!”

Bir turist kafilesine Acem sarayı gezdiriliyormuş; uzun süre oradan oraya giderek enine-boyuna gezdikden sonra birisi sormuş mihmandara: “Burada aklımıza gelen-gelmeyen her şey var; ama hiç tuvalet yok; ben mi görmedim acaba?” diye sormuş.

Mihmandar, “hayır” demiş, “siz görmediniz değil, gerçekden yok da ondan’ Şaşırmış turist; “İyi de, burada yaşayanlar ihtiyaçlarını nasıl gideriyorlar?” diye sorunca., mihmandar şu çarpıcı cevâbı vermiş:

-‘Onlar Acem şehzâdesidir; diledikleri yere yaparlar!”(1)

Yazı bittiğinde, bunun (Fıkradaki mesajın)  ne anlama geldiği ve kimleri kastettiği okuyanların basiretine havale edeceğiz.

Yerli Uçak Sanayii-İmali söz konusu olduğunda, CHP’liler,

-“Efendim! Menderes (Hükümeti) Kapattı. (Aslında “Celal Bayar” demeleri gerekir de işlerine gelmez.) Neden gelmediği aşağıda açıklanmaktadır.

“Menderes yanlıları” da,

-“Aaa… Olur mu Demirağ’ın (Özel Sektör Uçak tesisleri’ni) İnönü kapattı!” demektedir.

Peki, “doğrusu” nedir?

Buna geçmeden, önceki yazının altındaki soruya cevap verelim.

-Türkiye “Yerli Uçak imali ile ilgili yeni-yerli bir teknoloji geliştirdi mi?” Tek kelime ile;

Hayır. Türkiye, Satın almakta, taklit etmekte, montaj yapmaktadır.

Eğer, İleri teknoloji üretebilseydik? (Oyunların kurbanı olmasaydık)

-Bir Almanya gibi ihraç ürünlerimizin kğ. Fiyatı, “4,3 Dolar” olurdu. (1.4 dolar değil)

-Çakma kukla devlet İsrail’in ve oyuncak uçaklarının Heron’larının oyuncağı olmaz;

Bir aşiretten, üç kıtayı adaletle yönetebilecek bir imparatorluk kurabilen, “Dünyanın idaresini tahtının ayakları altına” alabilenlerinin, evlatlarının kafasına belki şapka geçirebilirlerdi, ancak, kimse çuval geçiremezdi. Cesaret edemezdi.

Muhtaçlık, bir “Aciz”lik ifadesidir. “Efendi”lik değil.

**

İsmet İnönü ve siyasetini anlamak için Nuri Demirağ’ı tanımamız gerek.

“Mühürdarzade Nuri Demirağ, 1886 yılında Sivas Divriği’de doğmuştur.

Nuri Bey, İstanbul’da işgal yıllarında memurluk görevi sırasında bir hakarete uğraması nedeniyle memuriyetten ayrılırak sigara kağıdı satışı ile ticari hayata atılır ve kısa sürede başarılı bir işadamı olur…İlerleyen sürede Cumhuriyet Döneminde devletin milli kaynaklarla demiryolu yapımı projesinde müteahhit olarak yer alır ve 2012 km. uzunlukta demir yolu ağı döşer.

Nuri Bey, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin zayıf düşmemesi için Milletin zenginlerine daha çok görev düştüğüne inanmaktadır.Havacılık sanayii bu gün olduğu gibi, o günlerde de önemli yatırım gerektirmekteydi ve Nuri Bey ‘de oldukça yüksek meblağda bir birikime sahipti.

1936 yılına Türkiye bütçesi 212 milyon lirayken onun servetinin 11 milyon lira olduğu dikkate alınırsa 20 yıllık Türkiye bütçesinin yaklaşık % 5’i kadar bir servete sahiptir.

Nuri Bey, dünyadaki gelişmeleri ve olası çatışmaları önceden görmüş ve Türkiye’nin acilen ihtiyaç duyduğu bir alan olan havacılığa katkıda bulunmak için çalışmaya başlamıştır. Havacılık tarihinde önemli bir yeri olan Nuri Bey, Türkiye’de özel sektörde ilk uçak fabrikasını kurmuş, uçak ve planör üretmiştir.

Nuri Demirağ, Hava Harp Sanayiinde; uçakları dışarıdan satın almak ve dışarının bağımlısı olmak yerine Türk tasarımı uçakların Türk semalarına hakim olmasını isteyen bir girişimcidir. Yabancı lisanslarla uçak üretmenin taklitçilikten öte bir şey olmadığına inanmaktadır.

Çünkü uçak üretim lisansını satan ülke, demode olmuş, kendisi için tehdit olmayacak ve ekonomik ömrü olmayan sistemlerin satışına müsaade etmesi, öncelikle kendi güveliği ve ülke çıkarları gereğidir…

Nuri Bey, Uçak üretmenin zor ve pahalı bir iş olduğunun farkındadır. Yanına kendisi gibi düşünen ve Türk tasarımı uçak üretimine destek veren Uçak Mühendisi Selahaddin Alan’ı ortak alarak almıştır.

Avrupa seyahatinde, Alman Sivil Hava Federasyonu aracılığı ile beş Alman tayyare mühendisini, atölyesinde istihdam etmiştir.  Uçak sanayii alanında uluslar arası alanda önemli bir isim olan Prof. Gasner ile de bir anlaşma yapılmıştır.

Nuri Demirağ, 17 Eylül 1936 tarihinde havacılık sanayiinin ilk temellerini atmaya başlamıştır. 10 yıllık devreyi kapsayan bir plan program hazırlatır. Bu program gereği, bugün Deniz Müzesi olan Beşiktaş Barbaros Hayrettin İskelesi’nin yanında Tayyare Etüt Atölyesi kurmuş ve burada kurduğu tayyare atölyesini kısa sürede büyük bir uçak fabrikası haline getirmiştir…

Kuruluşu aşamasında Türk Hava Kurumu tarafından 10 adet uçak ve 65 adet planör siparişi verilmiştir.

İlk yerli yolcu uçağı, Beşiktaş Demirağ Uçak Fabrikasında (Almanya’dan ithal edilen motorla) imal edilmiştir.

İstanbul Beşiktaş Uçak Fabrikası’nda yapılan ilk yerli Türk uçağı, 1941 yılı Ağustos ayında Nuri Bey’in doğduğu yer olan Divriği’ye uçarak gidip gelmiştir.

Halkı heyecanlandıran bu tür gösterilerin yararlı olduğunu düşünen Nuri Bey, Eylül ayında 12 uçaklık bir filoyu, Bursa, Kütahya, Eskişehir, Ankara, Konya, Adana, Elazığ ve Malatya rotasında uçurarak Türk halkına, Türk yapımı uçaklarla Türk semalarının korunabileceğini göstermek ve halka güven vermek istemiştir….

Nuri Demirağ, uzun incelemeler sonunda büyük yatırımlar yaparak kurduğu uçak fabrikasının üretimi için uçağa ihtiyacı olan kurum ve kuruluşların doğal olarak uçak siparişi vermesini beklemiştir.

Hava Sanayii gibi önemli ve pahalı bir sahada devlet desteği olması yadsınamaz. Çünkü, uçak sanayii çok pahalı ve teknolojinin en son yeniliklerini içermesi yanında devlet genelde tek ve ilk müşteridir. Nitekim ilk siparişler Türk Hava Kurumu tarafından verilmiştir.

Nuri Demirağ uçak fabrikasını kurmuş ve işi ehline bırakmıştır. Demirağ, dönemin önemli uçak mühendislerinden olan Selahattin Alan ile ortaklık kurmuş, yönetimde ortağına her türlü esnekliği sağlamıştır.

Selahattin Alan, Fransa’da eğitim almış, bilgili, ülkesi için birşeyler yapmak isteyen birisidir. Eskişehir’de Askeri Uçak Fabrikası’nda çalışmış ve mesleğinde temayüz etmiştir.

Burada çalışırken bir prototip uçak imalatı üzerinde çalışmış ancak istediği sonucu alamamıştır…

Selahattin Alan’ın çalışmaları sonucu Nu.D.36 uçağı tamamlanmıştır. Diğer bir proje de Nu.D.38 tipi uçaktır. Alan’ın ansızın vefatı ile bu proje yarım kalmış, ancak daha sonra tamamlanmıştır.

İmal edilen ND-36 (Al-2) tipi uçağı, Eskişehir’de yapılacak olan tanıtımında iniş esnasında pistin girişindeki su tahliye çukuruna girmiş ve uçak kaza-kırım geçirmiştir.  Uçağın pilotu Selahattin Alan şehit olmuştur.

Bu gelişme Türk Hava Kurumu ile Nuri Demirağ’ın ileride mahkemelik olmasına neden olmuştur. Daha sonra imalatı tamamlanan Nu.D.38 uçağına Havayolları tarafından ilgi gösterilmemesi, şirkete ikinci önemli darbe olmuştur.

Bu olumsuz gelişmeler sonrasında, Nuri Demirağ’ın hukuk mücadelesi başlamıştır. Demirağ’ın çalışmasına, müşteri olması ümit edilen kurumlardan sipariş gelmemesi nedeniyle devam edilememiş ve üretime geçilememiştir.

Yeşilköy’deki Nuri Demirağ’a ait tesislerin havaalanı yapılmak üzere kamulaştırılması üzerine tam meyvesi toplanacak bir zamanda uçak üretim serüveni iflasla sonlanmıştır.

TOMTAŞ (Kayseri Uçak Fabrikası) ve Vecihi HÜRKUŞ’un çalışmalarında yaşanan sahne bir kez de Nuri Demirağ’da yaşanmıştır.

Peki bütün çalışmaların aynı şekilde sonuçlanması bir tesadüf müdür?

Uçakların Muayenede Ret Edilmesi ve Demirağ’ın Cumhurbaşkanı’na Mektup Yazması Türk Hava Kurumu tarafından Nuri Demirağ Uçak Fabrikasına verilen 65 adet planörün kabulü yapılmış, ancak üretilen ve test denemeleri yapılan uçakların,teknik şartnamede belirtilen motor özelliklerinin bire bir tutmaması nedeniyle kabulü yapılmamıştır.

Bunda Selahattin Alan’ın, uçağı test ve muayene için geldiği zaman bir kaza sonucu hayatını kaybetmesi ve uçaklara olan güvenin sarsılması önemli rol oynamıştır…

Aslında sorun uçağın motorundan kaynaklanmaktadır… İthal edilen motor şartnamede belirtilen kıstaslarla birebir uyuşmamaktadır.

Bu sorunlar mahkemeye intikal etmiş ve yargı kararını Demirağ aleyhine vermiştir.Bu durum yine de Demirağ’ı idealinden vazgeçirmemiştir. Uçak imalatına yönelik iddiası devam etmiş ve 1944 yılında Nu.D-38’in imalatı tamamlanmıştır.

Uçağın teknik özellikleri: 6 kişilik, çift kumandalı, 2200 devirli 2 adet 160 beygir gücünde motorla donatılmış ve saatte 325 km sürat yapmaktadır. Boş ağırlığı 1200 kg. dolu ağırlığı ise 1900 kg.dır. Tam depo yakıt ile 1000 Km. menzile sahiptir. 3,5 saat havada kalabilmektedir. Tavan irtifası 5500 metredir.

Tayyarenin modeli Türk mühendisler tarafından çizilmiş, motorlar hariç tüm aksam Türk teknisyen ve işçisinin ürünüdür. Çalışmamızda daha önce belirtildiği gibi bu uçağın devlet hava yolları tarafından kabul edilmesi beklenmekteydi ama bu da gerçekleşmemiştir.

Test uçuşları başarı ile tamamlanmıştır. Nitekim Nu.D-38 tipi uçak 26 Mayıs 1944 tarihinde İstanbul-Ankara seferine başlamıştır…

Ancak yatırımların yapılmasına rağmen fabrikaya kurum ve kuruluşlardan işverilmemesi işadamını zora sokmuştur.

Yaklaşık 1,5 milyon Türk Lirası harcayarak ortaya koyduğu eserin heder olmaması için 29 Kasım 1939 ve 26 Ağustos 1940 tarihinde de iki defa dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye mektup yazmıştır…

İran ve Irak uçaklara talip olmuş, yakarız ama yine de sattırmayız” gibi bugün için çok anlamsız bir tepki ile satışa müsaade edilmemiştir. Uçaklar uzun yıllar Yeşilköy hangarında bekletilmiştir. (2)

**

Demirağ’ın tesisleri ile ilgili olarak sözü, İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi (eski) Dekanı, Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel’e bırakıyoruz.

…Dünyâyı cehenneme çeviren bu harbin (2. Dünya Harbi) sonlarına doğru, destek ve itibarsızlık sebebi ile yüzüstü bırakılan Nuri Demirağ özel teşebbüsü kapanınca, onun bütün mameleki yarı-resmî bir kuruluş özellikli Türk Hava Kurumu’na (THK) devredilerek; bu isim altında, ama bu kere Ankara’da, hem lisansa bağlı ve hem de yerli dizayn uçak ve motor imal etmeye başlandı.

Bu teşebbüs ve ürünleri de o zamanın ecnebi uçaklarından pek geride değildi. Ama o da, aslında bir belâ olan, bir daha doğrulamayacak şekilde belimizi büken-kıran Marşal yardımı (!) sebebiyle 1952’de temelli kapatıldı; 14.000 m2 kapalı alanı dâhil, yapılan uçaklar, bunların imal edildiği makinalar ve tezgâhlar, hattâ arşivi dahi yok oldu.

Ben bütün aramalarıma rağmen, bu konuda kayda değer bir ipucuna ulaşamadım; ancak bir-iki sene evvel bu arşivin Almanya’da olduğuna dair bir gazete haberi okudum; hepsi o kadar..

…Tıpkı Nuri Demirağ özel teşebbüsü gibi, ondan devralınan uzman ekip ve fabrika-arşiv potansiyeli ile, 1944-1952, yarıresmî THK teşebbüsü tarafından lisans altında ve yerli dizayn birçok uçak (ve uçak motoru) imal edildi (Zafer Orbay). Bunlardan yerli dizayna örnek olarak şunları gösterebiliriz:

-THK.. eğitim-akrobasi uçağı. Türk ve Polonyalı mühendislerce 6 adet imal edildi; Marshall yardımı gelince orada bırakıldı.

-THK2 iki motorlu hafif ambulans uçağı. 6 adet imal edildi; biri 1951’de Danimarka’ya satıldı; yıllarca hizmet verdi. (Sahife;217)

THK11  3 kişilik turistik uçak: 1 prototip yapıldı; öylece kaldı. THK15 ileri eğitim uçağı: Dizayn edildi; pototipi dahi yapılmadı.

Uçak sanayi teşebbüsümüzün üçüncüsü olan THK’nın bütün tesisleri, Marşal yardımı tuzağının olmazsa olmaz bir şartı olarak kapatılınca; ondan kalanlar, olduğu gibi, bu defa aynı hizmeti yürütmekle görevlendirilen Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na (MKEK) devredildi (1954). MKEK, Magister lisansı altında MKEK4 rumuzu ile isimlendirilen uçakdan 60 adet imal etti (Zafer Orbay). Ama hepsi o kadar. Devletten bir ses-sadâ ve tahsisat çıkmayınca bu teşebbüse de resmen son verildi (1964).

Biz, Türkiye olarak, bu açıp-kapatmalar, önce imkân-hava verip sonra terketmeler, yüzüstü bırakmalar yerine., işin tabiatına uygun olarak, doğru yerden, doğru zamanda, doğru bir şekilde başlayarak; köklü tedbirlerle birlikte azim ve kararlı bir şekilde devam etme yolunu hiçbir zaman benimseyip tatbikata geçirmediğimiz, geçiremediğimiz için çok büyük zarara mâruz kaldık. Şöyle ki:

Başlangıçta bedava, daha sonra sözde ucuza aldığımız 2.DH (Dünya Harbi) kalıntısı veya ABD ordusunun terkettiği ikinci el uçakların, 15-20 sene bakım ve onarımı için gerekli yedek parçaları rayicinin birkaç misline satın almaya mecbur olduk. Beleş alma, bize kat-be-kat ödetildi.

Bir kere, o güne kadarki arşiv birikimimiz, fabrika-tezgâh imkânlarımız ile, oldukça iyi yetişmiş-tecrübeli elemanlar dağılıp gittiğinden bir daha iki ucunu bir araya getirerek uçak sanayiimizi yeniden canlandırıp devam ettiremedik; hiç olmazsa harb sonrası dünyanın gidişine uyamadık; dünyâ ile paralel gidemedik.

Tam tersine, bir makas gibi gittikçe açılarak, gittikçe gerileyerek dünyâ ile irtibatımızı kopardık. Saniyen, kendi insanımızın dizayn ettiği uçakları yapabildiğimiz uçak sanayiimizi 1952’de yok etmemizin hemen ardından, henüz üç sene geçmişti ki Makarios bayrak kaldırarak Kıbrıs meselesini başlattı.

O günkü hükümetin gücü ve isabetli siyâseti ile çözüm bulundu (1959): Lozan Antlaşması ile 1922’de tapusunu İngiltere’ye verdiğimiz Kıbrıs için üç garantör devletten biri olduğumuz kabul ve tapuda hissedarlığımız tekrar tescil ettirildi. Ama, 27 Mayıs 1960 ayaklanması ile, kâğıt üstünde olmasa da, fiiliyatta yeniden kaybetme durumuna geldik. Bu arada. 1964 kadiâmına cevap mâhiyetinde, ABD’den aldığımız, nerede ise yakıtı ve silahları ile mühimmatında dahi dışa bağımlı olduğumuz jet uçaklarımızın bir tek mermi atmadan yaptığı şöyle bir geçiş şeklindeki kuvvet gösterisi, 10 sene sonra 1974’deki çıkarma ve oraya bir garnizon kurma teşebbüsümüzün ardından. 10—15 sene süren ambargo döneminde elimiz-ayağımız kesildi; silahsız-savunmasız kaldık.

Mevcut, eski-köhnemiş uçaklarımızın çok önemli, olmazsa olmaz, basit parçalarını bile imal edip doğru-dürüst bakım ve onarımını yapamadık. (Sahife;219) (3)

**

Tarafsız ve (bilinenlere göre) haksızlık yapmadan,  yukarıda açıklananların yorumlanabilmesi için aşağıdaki noktaların (sonraki yazılacak bölümde) açıklanması gerekmektedir.

-“Mashall yardımı” Nedir?

-Türkiye gibi (Ülkelerde) Askerlerin “Boğazına kadar!”  siyasetin içinde olduğu, başbakanların asıldığı, hakarete uğradığı, ve sabah-akşam “cunta-darbe-ihtilal-mıhtıra”larla uğraşılan devletlerde,  Paşaların-Generallerinin uçaklarla ilgili kararlarda bir tarafta durdukları-durmadıkları açıklanmalı; kapatılan, Yerli Uçak Yapım Tesisleri  ile ilgili tutumları öğrenilmelidir.

– Kimler devletin almadığı Demirağ’ın Uçakları’nın ihracına da; “Yakarız ama sattırmayız!” demiştir.

-Daha da önemlisi, Demokrat Parti-Celal Bayar-Adnan Menderes ile, bunların İsmet İnönü ilişkileri açıklanmalıdır. Ki; Doğru sonuca ulaşılabilsin.

www.canmehmet.com

 

Devam edecek;

-Kapatılan tesislerden birinci dereceden sorumlular; diğer ülkelere verilen sözler mi, ekonomi-insan kaynağı yetersizlikleri mi, dışarının telkinlerine açık bürokratlar mı! Veya, basiretsizlik mi?

Kaynaklar;

(1) “TÜRKİYE’DE İNSANSIZ UÇAK ALDATMACASI”, Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, 1. Basım, Mart 2012. (İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi (eski) dekanı)

(2) Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu DergisiS 44, Güz 2009, s. 743-769, Mühürdarzade Nuri Bey’in (Demirağ) Hayatı veÇalışmaları (1886-1957) Dr. Osman YALÇIN.

Dr. Osman YALÇIN’ın Kaynakları;

-Atatürkçülük Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri Birinci Kitap, Gnkur. Bsm., Ankara,

-ADIGÜZEL, M. Bahattin, Türk Havacılığında İz Bırakanlar, THK Kültür Yay.

-DERVİŞOĞLU, Fatih M., Nuri Demirağ Türkiye’nin Havacılık Efsanesi, Ötüken

-Yaşar Özdemir, Atatürk ve Türk Havacılığı, Hv.Bsm., Ankara,1981,s.48;

-Bora Çağlar, Havacılık ve Savunma Sanayi Üzerine Çalışmalar, HAVELSAN, Ankara, 2000, s.338,339

-Oktay Verel, İstikbal Göklerin Gökler Bizimdir C.I-II, Türk Hava Kurumu Yayınları3, İstanbul, 1985, s.10

-Nuri DEMİRAĞ ve Neyzen Tevfik

-Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA),

-DELİORMAN, M. Necmettin, Nuri Demirağ’ın Hayat ve Mücadeleleri, Nu.D.Matbaası, İstanbul, 1957

-DENİZ, Tuncay, Türk Uçak Üretimi-Turkish Aircraft Production, 2004, Türkiye

-İhsan, TAYHANİ, Atatürk’ün Bağımsızlık Politikası ve Uçak Sanayii 1923–1950,Türk Hava Kurumu Basımevi, Ankara, 2001

-ÖZDEMİR, Yaşar, Atatürk ve Türk Havacılığı, Hv.Bsm., Ankara,1981

-ERDEM (Edt.), Tevfik, Feodaliteden Küreselleşmeye temel Kavram ve Süreçler,Lotus Yay., Ankara, 2006

-ŞAKİR, Ziya, Nuri Demirağ Kimdir?, Kanaat Matbaası, İstanbul, 1947

-VEREL, Oktay, İstikbal Göklerin Gökler Bizimdir Birinci Cilt, Türk Hava KurumuYayınları 3, İstanbul, 1985

-YALÇIN, Soner, Efendi-Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, 5. Bsk., İstanbul, 2004

(3) “TÜRKİYE’DE İNSANSIZ UÇAK ALDATMACASI” Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel  1. Basım, Mart 2012

Yerli Uçak dosyası; Halkı alenen kimler aldatmaktadır, Uçak Fabrikası 1928’de kapatıldı mı? (2)

GEMİSİ

Bir doğruya ulaşmanın en basit yolu, bir iddayı delilleri ile birlikte, karşı iddiası ile ortaya koyabilmektir. O zaman gerçeklerle ilgili her şey “Tabaktaki Meyve!” misali  ortaya çıkmaktadır.

İddia 1; (Kaynak; THK Web sitesi-Tarihçe)  

Türk Hava Kurumu Cumhuriyet’in ilanından 16 ay sonra, 16 Şubat 1925‘de Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün emirleriyle “Türk Tayyare Cemiyeti”adıyla kurulmuştur…
THK; 1926 yılında ilk olarak “Tayyare Makinist Mektebi”ni ardından, Kayseri’de TOMTAŞ Uçak ve Motor Fabrikasını hizmete açmıştır. Böylelikle A-19 ve A-20 uçaklarının üretimi ile bakım ve onarımları Türkiye’de yapılmaya başlanmıştır. Fabrika 1929 yılında Milli Savunma Bakanlığına devredilmiştir. Halkın ilgisi o kadar büyük olmuştur ki toplanan gelirler ile ilk 10 yıl içerisinde THK, 351 uçak imal ederek ya da satın alarak Türk Hava Kuvvetlerine teslim etmiştir…

-Cumhuriyet döneminde Vecihi Hürkuş, Mühendis Selahattin Reşit Bey ve  işadamı Nuri Demirağ da havacılık alanında birçok başarılı çalışmaya imza atmıştır.  Uçak üretimi konusunda TOMTAŞ’tan sonra THK atölyesi fabrika haline getirilmiş ve  İngiliz Magister eğitim uçaklarının seri montajına başlanmıştır. Etimesgut’ta kurulan uçak fabrikası 1940’da tam üretime geçmiştir. Bu fabrikada Magister uçaklarının yanı sıra çeşitli THK serisi planörler ile eğitim, akrobasi, sağlık  ve nakliye uçakları da üretilmiştir. 1944 yılında Atatürk Orman Çiftliği’nde ilk uçak motor fabrikası kurulmuş ancak, 1952 yılında üretimler durdurulmuş ve fabrikalar kapatılmıştır…” (1)

Alıntıyı burada noktalarken, Meraklıları lütfen işaret edilenleri not etmelidir.

Kurulan Uçak Fabrikası hangi gerekçe ile Savunma Bakanlığı’na devredilmiştir?

-Uçak Fabrikaları’nın (–iddia edildiği gibi- 1928’deki) kapatılmaları ile ilgili bir bilgi neden yoktur?

-1952’de üretimin (neden) durdurulduğu açıklanmamış veya neden geçiştirilmiştir?

İddia 2; Adil Buyan (Kaynak:TTGV NükTe Platform)

-Uçak Sanayisinde Nasıl Aldatıldık?

VE BİZ BU TEKNOLOJİLERİ ISKALAMIŞIZ!!?…

…aşağıda inanılması zor ancak acı gerçekleri yazdım. Okudukça üzüleceksiniz. Ancak tarihini iyi bilmeyen hem atılım yapmada, hem de proje üretmede çok zorlanır. Bu nedenle biz Mühendislerin özellikle Türkiye’nin Sanayileşme tarihini iyi bilmemiz gerekir…

-Atatürk’ün emriyle 16 Şubat 1925 tarihinde “Türkiye Tayyare Cemiyeti” kurulur… Gayesi planörcülük, motorlu tayyarecilik, paraşütçülük ve modelcilik dallarında kamplar eğitim tesisleri yarışma vb. faaliyetler düzenlemek. 1928 yılında ise “Tayyare Makine Mektebi” açıldı.

Fransa ve Almanya’ya uçak mühendisliği eğitimi için öğrenciler gönderildi. 1925 yılında Ankara-Akköprü de kurulan marangoz atölyesi daha sonraları Planör imalathanesi halini aldı…

Atatürk’ün “Bütün tayyarelerimizin ve motorlarının memleketimizde yapılması ve hava harp sanayinin bu esasa göre inkişaf ettirilmesi icap eder” sözleriyle 1925 yılında Tayyare Otomobil ve Motor Türk Anonim Şirketi TOMTAŞ kuruldu.

6 Ekim 1928 de Kayseri de Türk-Alman işbirliği ile Junkers A-20 modeli uçak üretimine başladı. Daha sonra çıkan anlaşmazlık nedeni ile 3 Mayıs 1929 da Alman lar tüm hisselerini TH Kurumuna devretti. 1932 yılına kadar;

Junkers A-20 den 15 adet üretildi ve uçakların telsizleri de mevcuttu. 1932 den sonra Amerikan Curtis-Wright montajına başlandı.

1938 yılına kadar; 145 adet Alman Gotha, 112 adet İngiliz Miles-Magister tipi uçak imal edildi.

1939 yılında Uçak üretimi Türk Hava Kuvvetlerine verildi.

1945 yılında başlayan Amerikan yardımları nedeni ile üretim durduruldu. Atatürk ün sanayi devrimlerindeki ilk geri adımın ölümünden 6 yıl bile geçmeden gelmesi ne kadar enteresan değil mi?

Özel sektör ise;

1936 yılında Nuri Demirağ ile havacılık sektörüne girdi. İstanbul-Beşiktaş’ta tasarım ve prototip atölyesi, Sivas-Divriği de uçak fabrikası ve havacılık okulu tesisi kurdu.

1937 de Selahaddin Alan Beşiktaş-Hayrettin iskelesinde Etüt Atölyesi, 1945 de Divriğ de Gök Uçuş okulunu kurdu.

Nuri Demirağ Yeşilköy’de Şimdiki Atatürk Hava limanı olan yerde havaalanı yaptırdı. İlk Paraşüt imalatını da Nuri Bey bu tesisler de yaptı. THK na 65 adet Planör, 10 adet eğitim uçağı yapıp teslim etti. Kendi geliştirdiği NUD- 36 modelinden 24 adet imal etti.

Almanlar ile NUD-38 modeli uçak geliştirdi. İmal edilen uçakların şartnameye aykırı olduğu iddiası ile uçaklar reddedildi.

Mahkeme bilirkişisi Nuri beyi haklı bulmasına rağmen davayı kaybetti. İkinci dünya savaşında uçak yedek parçası üretimi yapan tesis üretimi durdurdu.

İspanya, Irak ve İran’dan gelen Uçak taleplerine hükümet engel oldu. Gök okulları kapatıldı. Havaalanı istimlak edildi. Elde kalan uçaklar ise devredilmeyip hurdacıya satıldı.!!

…THK Uçak motorları fabrikası Gazi Orman Çiftliği’nde kuruldu. Tesis önce Gipsy uçak motoru yaptı. Kapasite altı çalıştığı için musluk, piston, kuyu tulumbası vb. gibi birçok üretimi gerçekleştirdi. 1950 yılında dönemin en büyük hava tüneli kuruldu. AHT (Ankara Hava Tüneli). 1956 da Genelkurmaya devredildi. Depo olarak kullanıldı. O yıllarda bu işlere genelde karşı duran Demokrat parti iktidarı devam etmekteydi.

Sürekli uçak ithal eden hükümet nedeni ile yeterli siparişi alamayan tesislerden 1952 de Uçak fabrikası ve 1954 da Motor fabrikası sessizce kapatılmaları için Makine Kimya Kurumu’na devredildi.

Motor fabrikası 1955’de Türk Traktör fabrikasına dönüştürüldü. Şimdiki ODTÜ-Ostim ara bağlantı yolunun sağındaki fabrikadır.

Uçak fabrikası ise 1959 yılında üretimi durdurdu. Yedek parça üreten tesis 1968 yılında Tekstil makineleri fabrikasına dönüştürüldü. Yeri ise Etimesgut eski Onkoloji Hastanesi karşısıydı. Böylece bu iki fabrika derdest edilip kapanmış, ABveD’li dostlarımızın isteklerini Demokrat Parti harfiyen uygulamıştı. . . . . İşte Havacılık TEKNOLOJİSİNİDE BÖYLE ISKALAMIŞIZ. . . !!!!!!!

…Yıllar geçer “o kafalar” pek de mutludurlar. Ancak bu mutlulukları Özal ile sona erer. Bu işleri iyi bilen bir başbakan 1982 de göreve gelir. 15 Mayıs 1984 yılında TAİ -TUSAŞ adıyla 160.000m2 kapalı olan ve toplam 2.300.000m2 alana sahip fabrika Ankara Akıncılar mevkiin de kurulurken aynı esnada Eskişehir’de de TEİ motor fabrikası kuruluyordu.

Her iki fabrikada 1987 yılında tamamlanıp üretime geçti. %49 si ABD’li Lockheed Martin (Generel Dynamics) firmasına ait TAİ’nin mevcut deneyimi; F-16 Savaşan Şahinler, CN-235 hafif nakliye uçakları, SF-260 eğitim uçakları, Cougar AS-532 helikopterlerinin ortak üretiminin yanı sıra, kendi tasarımı olan insansız hava aracı, hedef uçağı ve zirai ilaçlama uçağı gibi ürün geliştirme programlarını kapsamaktadır.

T. Hava Kuvvetleri için 232 adet F-16 üreten tesisi ayrıca Mısır’a 46 F-16, 34 adet eğitim uçağı, 50 adet nakliye uçağı (CASA CN-255) üretimi gerçekleştirmiştir.

Birçok uluslararası projeye dâhil olan TAİ Airbus ve Boeing başta olmak üzere çeşitli uçak firmalarına yardımcı sanayii olarak çalışmaktadır. Toplam 278 adetlik F-16 üretimi sırasında TAI yüksek bir kalite oranı yakaladı.

12 yıllık imalatta 29 sıfır hata, 3 adette mükemmel uçak yapıldı. Şu ana kadar ABD de üretilen 4000’in üzerinde uçaktan sadece 9’unun mükemmel uçak olduğu göz önüne alındığında TAI’nin imalat kalitesinin ne kadar yüksek olduğu ortaya çıkıyor.

12 Kasım 2000 yılında yapılan son teslimat ile F-16 projesi tamamlandı. 12 Ocak 2005 yılında Yabancı hisselerin tamamı TUSAŞ tarafından satın alınmış ve %100 yerli bir tesis haline gelmiştir.

Atatürk 15 yıl daha yaşasaydı, tahminim Türkiye’nin en az 3 uçak fabrikası ve 15/20 Nükleer Santralının olacağına adımdan daha çok eminim. Gerçekler bizden Yorumlar sizlerden…” (2)

Bu içerikte de işaret edilmesi (ileride karşı iddiası da verilecektir) gereken husus, yazıda;

“Sürekli uçak ithal eden hükümet nedeni ile yeterli siparişi alamayan tesislerden 1952 de Uçak fabrikası ve 1954 de Motor fabrikası sessizce kapatılmaları için Makine Kimya Kurumu’na devredildi.Denilerek Demokrat Parti Hükümeti (tek karar sahibi gibi) açıkça suçlanmıştır.

Bu kadar mükemmel uçak İmali (TAİ gibi) yeteneklere, tesislere sahibiz de, sormazlar mı; dün kurulan çakma devlet İsrail’e ve Heron’larına neden oyuncak olduk, oluyoruz?

İddia 3; (Kaynak; Prof Dr. Ahmet Nuri Yüksel (İTÜ Uçak-Uzay bilimleri Fakültesi -eski- dekanı)

TURKIYE’de HAVACILIK SANAYİİ KURULUŞU, GELİŞMESİ, AKIBETİ

..İlk motorlu uçuşu takiben, 1914 Cihan harbinden evvel. 1903’de ABD, 1906’da İngiltere, 1910’da Fransa, Polonya ve Romanya uçak yapım faaliyetlerine geçmiş ve oldukça mesafe almışlardı (Almanya bunların hiçbirinden geri değildi, hatta daha ileride idi. Bizim filolarımızda daha çok Alman uçakları vardı.)

…1915’de İtalya, harbin bitiminden sonra 1920’de Belçika ve Rusya, 1921 de Finlandiya ve Japonya, 1923’de İspanya ve 1926’da Türkiye, 1927’de Arjantin’de uçak yapım faaliyetine geçildi.

Bizim, 1926’da Tayyare ve Motor Fabrikası adı ile. Kayseri ve Eskişehir ayaklı olarak kurulan resmî devlet şirketimizde lisans altında uçak ve motor imâl ediliyordu. Ama, nedense, sebebi dahi belirtilmeden 1928’de bu fabrika kapatıldı...”

Şimdi bölümü uzatmamak için alıntıyı (İlerideki bölümlerde vermek üzere burada kesiyor ve Sayın Yüksel’in konu ile ilgili diğer anlatımına geçiyoruz.

1987 veya 1988’de, 28 Şubat curcunası sırasında askeriyenin anî bir talebi ile alelacele bir yüksek havacılık şûrası toplanmış idi. Yaklaşık on sene evvel, 1950’den beri okutulmakda olan eski ve eskimiş dizayn metodu yerine, 1970-80 sıralarında geliştirilmiş yeni ve modern dizayn metodlarını getirmiş ve lisans ile yüksek lisansda okutmaya başlamış idim. Bundan hız alarak, bir başlangıç eğitim uçağı dizayn etme misyonu ile, Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) tarafından, aynî olarak desteklenen İTÜ-SSM Uçak Dizayn Ofisini kurmuş, seçkin bir ekip ile yüksek yoğunluklu bir faaliyet sonunda SSM’nin takdirini kazanacak mertebede başarılı olmuş idik.

Bir yerlerden bu faaliyetin durdurulmasına karar verilmiş olmalı ki, bir şekilde, akla gelmez çeşitli metodlarla bu ekip dağıtıldı; çalışmalar dumura uğratıldı. Türkiye’de başarılı olma açısından tek olmamıza rağmen Dekanlıkça bu şûraya alınmadık.

Cumhurbaşkanlığı, Savunma Bakanlığı ve Hava Kuvvetlerine başvurarak ekibimizle beraber bu şûraya katılımı sağladık. İşte bu şûra sırasında, verilen ilk arada, söz konusu ilk teşebbüsümüz olan bu Tayyare ve Motor Fabrikasi’nın kapatılma sebebini birkaç orgeneralin bulunduğu heyete sordum. Bilmedikleri cevâbını alınca ben fikrimi söyledim:

“Henüz birkaç yaşında olan Cumhuriyet, iki senelik başarılı sonuçların ardından, durup dururken bu kararı neden versin? Herhalde geçirdiği badireler ve etrafını çeviren Avrupa’nın baskısı ile verdiği söz veya imza ettiği anlaşmalar gereği, zor altında, baskı sonucu bu kararı vermiş olmalı”,

dedim.

Bir orgeneral, şöyle, bu görüşü küçümsermiş gibi bir hava içinde omuz silkerek..

“Peh!..” dedi, “Atatürk’e söker mi?”

Böyle bir cevaba, o günün şartlarında, lahavle çekmekden başka ne dersiniz?

O Atatürk senin Atatürk’ün be adam!..

Bir de İngiliz, Alman, Fransız, Amerika., hattâ (meselâ) bir Bulgar’a sor bakalım ne diyecek.

Zavallı millet, ne günlere ve kimlere kalmışız.. “ (3)

Sayın Yüksel Devam ediyor;

…Türkiye’de de görevi Nuri Demirağ’dan devralan THK’nın lisans altında ve yerli dizayn uçak ve motor yapmaya devam ettiği bir dönem yaşanırken., dönem sonunda, evvelki paragrafda sözünü ettiğim Marşal Yardımı denen, bizim için yardım değil felâket olan dalavere sebebiyle faaliyetine son verme zorunda kalınmış; uçak yapımı ile ilgili neyimiz varsa (Etimesgut THK fabrikası vs) dağıtıp bu işe son vermek kaydı ile ordumuz 2.DH (Dünya Harbi) artığı avcı uçakları ile donatılmışdır (!?).

Bu bir katliamdır bence: Yetişmiş-tecrübeli insan birikimi, senelerin ürünü arşiv ve takım-tezgâh bütün fabrika yok edilmiş; ama ordumuz, sözde daha modern uçaklarla takviye edilmişdir.

Sevinelim mi, ağlayalım mı? O günlerde THK Etimesgut uçak fabrikasında çalışan, lisans altında ve yerli dizayn uçak imal eden mühendisler (meselâ, her ikisi de 90’lı yaşlarında ve hâlen sağ Zafer Orbay ve Şükrü Er) o devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın huzurunda, kendi tabirleriyle “koskoca herifler” ağlayarak,

“bizi dağıtmayın; bir salon tahsis edin; çayımızı verin; size, gelişmeleri takip ederek durmadan dizayn yapalım-geliştirelim; birgün oradan tekrar başlarız”

diye yalvarmışlar ise de kulak veren olmamışdır.

Hocam Zafer Orbay’dan dinlemiş idim: Sâdece bir general, yarı güleryarı ağlar durumda, gerçeği şu sözle açıklamış:

-“Çocuklar, gâvur bedava veriyor; buna can mı dayanır?’(4)

Gel de çatlama… Babasının hayrına mı vermektedir? Üstelikte sömürgeci bir devlet…

Bizler bu kadar mı basiret fukarasıyız?

Hurdalara sonradan ödenecek yedek parça ve bakım  giderleri kimsenin aklına gelmedi mi?

Millet olarak elbette basiret fukarası değiliz. Buradaki (sakat) anlayış, eğitim-öğretim sorunu’muzda yatmaktadır.

Meraklıları bu  içerikte ileri sürülen şu hususları da not etmelidir.

-1928’de Uçak Fabrikaları (iddia edildiği gibi kapatıldı ise) neden kapatıldı? Ve bu konuda neden hiçbir bilgi bulunmamaktadır?

-Marshall (Marşal) yardımının bir sömürgeleştirme aracı olduğunun bilinmesine rağmen neden dönemin, siyaset-asker bürokrasisi bu (gönüllü!) Tuzağa (hangi anlayışın sonucu olarak düşer) düşmüştür?

-Burada ilginç bir tespit daha  olmalıdır. Cumhuriyeti kuranlar, Uçak Fabrikalarını (görünür isteklerine karşılık) –neden- istememekte midirler? İnönü’nün de ilginç olarak (Demirağ’în Tesislerini) ikinci kapatmada ismi geçmektedir.

-Devam edecek…

-Türkiye, “Yerli Uçak Teknolojisi” üretiyor mu?

www.canmehmet.com

Kaynaklar;

İlgili konularla ilgili meraklıları bakabilirler;

http://www.canmehmet.com/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-yerli-ucak-urettik-mi.html

http://www.canmehmet.com/yerli-ucak-dosyasi-fabrikalari-1928de-ataturk1950de-inonu-1952de-ordu-mu-kapatti-1.html

(1)Daha fazlası için bakınız;  http://www.thk.org.tr/web2011/thk_sg2014.html

(2) Daha fazlası için bakınız; http://www.nukte.org/usnasilaldatildik

3 ve 4) “TÜRKİYE’DE İNSANSIZ UÇAK ALDATMACASI “ Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, 1. Basım, Mart 2012 sahife; 214

Yerli Uçak dosyası; Fabrikaları, 1928’de Atatürk,1950’de İnönü, 1952’de Ordu mu kapattı (1)

GEMİSİ

Doğrusu öğrenilmeden çok tartışılan, “Yerli Uçak Sanayii”  Dosyasını, Yunanlıların ricatıyla ilgili, okuyanı ağlatacak/güldürecek yaşanmış çok ilginç bir olayın anlatımı ile açıyoruz.

1903’de ABD’li Wright kardeşlerin kısacık uçuşu ile başlayan motorlu havacılık, kısa zamanda Birleşik Amerika ve Avrupa’da …. (yapımcılar) bulmuş., herhangi bir kurala ve kısıtlamaya mâruz kalmaksızın, hem ferdî hem de şirketler ve devletler eliyle sür’atli bir şekilde çeşit çeşit uçak yapma, uçma ve kullanma şeklinde topyekûn bir gelişme başlamışdır.

Bizim açımızdan ve herhalde bütün dünyâda uçağın askerî maksatla ilk kullanılışı, 1911 Libya-Trablus harbinde İtalya’nın Osmanlı savunma cepheleri üzerinde tayyare uçurması ile başlamışdır.

Bundan üç sene sonra başlayan, neredeyse bütün Avrupa’nın birbirine girdiği, bizim de dışında kalamadığımız l.DH’nin (Dünya Harbi)  bütün cephelerinde, en azından keşif ve kısmen de makinalı tüfek taraması şeklinde uçak kullanılmışdır. Bizim dahi (şu anda referansını veremem amma), Alman-İngiliz-Fransız-İtalyan yapımı uçaklardan müteşekkil 18 filomuz olduğunu okumuş idim.

Kaybettiğimiz bu harbin sonunda, işgalcilerin eline geçmemesi için, İstanbul civarındaki birkaçı hâriç, bütün uçaklarımız, bulundukları meydanlarda, bakım ve işletme üniteleri ile birlikte imha edilmiş idi. Millî Mücâdele sırasında, işgal kuvvetleri tarafından İstanbul’da muhafaza altına alınmış olan uçakların bir kısmı sökülüp parça parça Anadolu’ya kaçırılmış; Konya’da, meselâ gövdesi İngiliz, kanadı Alman, motoru Fransız, kuyruğu İtalyan vs. yapımı olarak birkaç melez uçak ortaya konabilmiş idi.

Bu uçaklarla ilgili şu notu düşmeyi faydalı gördüm:

Konya’da, İstanbul’dan bir şekilde kaçırılan parçaların toplama (assamblaj) yolu ile entegre edilmesiyle ortaya konan uçaklardan biri, o sırada cereyan etmekde olan Birinci İnönü muharebesi sahası üzerinde uçarken., her iki ordunun, biri diğerinden habersiz ricat etmekde olduğunu gören pilot, eline geçirdiği kâğıtlara esas çekilenin Yunanlılar olduğunu yazarak aşağıya atmış. Bunlardan birini bir meraklı askerin okuması ile durum anlaşılınca hemen ricat emri kaldırılıp, ordumuz geriye döndürülerek Yunan ordusunu takibe geçmiş. Böylece, sanki onları bozguna uğratmışız gibi, mağlûb olmak üzere iken galip durumuna geçilmiş. İşte, makus talihin yenildiğine dâir o meşhur telgraf bu sebeple çekilmişdir. (1)

Kendimize göre çok az da olsa Milli Mücadele ile ilgili okuduğumuzu  düşünmemize rağmen, bu olayı ilk kez bu ilim insanının kaleminden öğrendik ve;

Bir husustaki kanaatimizi de pekiştirdik; Doğruya ulaşmak farklı kaynakları, anlayışları  birlikte okumayı gerektirmektedir. Tarih, sadece tarih kitaplarında değil, Din, Sosyoloji, Ekonomi, Siyaset ve (dönemin şartları ile birlikte) Uluslararası İlişkiler‘i de bilmeyi zorunlu kılmaktadır.

Elbette, yazılanlardan tarafsız ve çıkarsız bir sonuç bekleniyorsa…

www.canmehmet.com

-Devam edecek, Tarihimizde yüzde yüz yerli bir uçak imal ettik mi, ve 1928’de kapatılan Uçak Fabrikası nasıl yorumlanmalıdır?

Resim; Web ortamından alınmıştır.

Kaynak;

(1) TÜRKİYE’DE İNSANSIZ UÇAK ALDATMACASI, Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, 1. Basım, Mart 2012. Sahife; 209. Yazar;  İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi (eski) Dekanı’dır.

Darbeciler kime hizmet ederler? Herhalde bundan daha açık anlatılamaz.

darbeci

12 Eylül darbesinden sonra, konsey üyesi beş generalin, bir tiran-zorba gibi ülkede hüküm sürdükleri 1980—83 aralığında birgün, bu generallerden biri, aynı zamanda Hava Kuvvetleri Komutanlığını da sürdüren, astığı astık-kestiği kestik’lerden Org. Şâhinkaya’nın (üniformalı) başkanlığında., (Şahinkaya ile ilgili daha fazlası için bakınız (*) benim de davet edildiğim bir toplantı yapıldı.
Aklımda kalan kadarı ile, İTÜ Makine mezunu TUSAŞ genel müdürü ve çok yaşlı-emekli bir tabib olan kıdemli Kızılay başkanı da vardı. Toplantının mücbir sebeplerinden biri, bizi buraya getiren, Kıbrıs hâdisesine bağlı olarak mâruz kaldığımız, bilhassa askerî ihtiyaç kaynaklı ambargo ve onun tetiklediği şu üç konudaki âciliyet idi:
1) Hava Kuvvetleri uçaklarının iniş takımı tekerlek lastiklerinin yerli üretimi;
2) Artık hurda görüntüsü veren yaşlı uçakların anayapısının içinde ve dışındaki kırık-çatlak-vb ârâzın röntgen çekilerek tesbiti için yerli röntgen filmi üretimi;
3) En azından şu andaki askerî uçaklarımızla, bundan sonra kendi insanımızla kendi ülkemizde yapacağımız (!) uçakların ihtiyâcı olacak, avionik de denen borda âletlerinin de kendi insanımızla, kendi ülkemizde yapımı.

 
Tabii şu kaide her zaman geçerli: Cemaat ne kadar kalabalık olursa olsun imam bildiğini okur. O toplantıda, o konuları en azından Org Tahsin Şahinkaya’dan on defa daha iyi ve doğru bilenler ne derse desin., imamın, Şâhinkaya’nın dediği doğru kabul edilir; gerçekden de öyle oldu. Bunu ve toplantı mevzuu konuşmaları biraz açıklayayım:
1) Askerî uçakların iniş takımı tekerlek lastiği ihtiyâcı konusu müzâkereye açılınca; bunun için, lastik değiştirmenin usûl ve kriterlerinden başlanarak; Kıbrıs ambargosu sebebi ile çok büyük sıkıntı çekildiği; uçakların tâlim-terbiye için dahi uçurulamadığı; sıkıntının, ancak, söz konusu tekerlek lastiklerinin kendi ülkemizde imal edilmesiyle giderilebileceği; bunun için de, bu ihtiyâca mahsus üretim sapacak bir fabrikanın kurulması icap ettiği ifâde edildi. Şu anda sebebini-gerekçesini hatırlamıyorum ama, yer olarak da Kırşehir’in seçildiği söylendi.

 
Kimsenin gıkı çıkmıyordu. Yanımda oturan (üniversite ve fakülte kardeşim, İTÜ örfüne göre ağabeyisi olduğum) makine yüksek mühendisi TUSAŞ genel müdürünün kulağına eğilerek, “bizim hava kuvvetlerinde kaç tip-tür uçak ve bunların kaç çeşit lastiği var biliyor musun?” diye sordum. Şöyle bir durdu, sorunun esas maksadı olan lastik çeşidi için, “olsa olsa kırk çeşit’ dedi. Ondan bu cevâbı alınca söz istedim ve şunları söyledim:


“Her şeyi ile ihtiyâca cevap verecek lastik tekerlek üretecek fabrika kurmak ve onu işletmek bir ihtisas işidir. Ülkemizdeki lastik tekerlek fabrikalarının hepsi yabancı menşeli olup, yabancı uzmanların kontrolünde yabancı şirketler tarafından kurulmuş ve yabancı uzmanların nezâretinde işletilmekdedir.

Ambargo altındaki Türkiye’nin böyle bir uzman şirket bulması, onu burada bir fabrika kurmaya ikna etmesi aynı ambargoya takılır. Dolayısıyla, ya hepden mümkün olmaz, ya en geri teknoloji gelir ülkeye veya sürüncemeye bıraktırılarak ancak çok uzun zamanda yapılabilir. Bu da derde deva olmaz.

Bu fabrika, sâdece uçakların iniş takımı tekerlekleri için üretim yapacağına, uçaklarda lastik değiştirme sorti sayısına (bir kalkıp-iniş) bağlı olduğuna göre, uçak ve tekerlek çeşit sayısı da dikkate alınarak kaç türden kaç lastiğe ihtiyaç duyulduğu hesaplandığında; muhtemeldir ki 40-50 türün her birinden, senede olsa olsa birkaç yüz gibi bir sayı ortaya çıkacak.

Bu 40-50 çeşidin her biri için ayrı kalıp, ayrı terkip, ayrı teknik şart vs meselesi ile karşılaşılacak. Dolayısıyle bu fabrika, muhtemelen bir ay içinde, ama çok pahalıya, belki birkaç senelik ihtiyâcı üretip bitirecek. Ondan sonra, ancak birkaç sene geçince bu imalât tekrarlanacak. Aradaki aylar ve yıllarda bütün sistem, çalışanları ile birlikte ayakta tutulacak. Böyle bir fabrikanın yaşatılması mümkün olmaz.

Ayrıca, öyle zannediyorum ki, uçaklarda kullanılan lastikler, kendi tâbirimi kullanayım, yeterince taze olmalı diye düşünüyorum., şu aklıma geldi: Acaba, bu lastikler için bir son kullanma târihi var mıdır? İmal edilen bir lastik tekerlek en fazla kaç sene sonra kullanılamaz sayılır?. Bu, üretim ve stok açısından son derece önemlidir.

Fabrika kurma ile ilgili bu ve daha bir sürü problem bir yana, ambargo söz konusu olduğuna göre, bu ihtiyacı ülkemizde faaliyette bulunan herhangi bir lastik tekerlek fabrikası ile gerekirse biraz baskı yaparak, anlaşarak gidermek mümkün olabilir.

Fabrika, aradaki ekonomik kaybın telâfisi garanti edilmek kaydı ile..hiç olmazsa senede bir kere ön görülen kısa bir süre için bir üniteyi bu ihtiyâcı gidermeye tahsis edebilin En azından bir senelik ihtiyaç üretilir ve stoklanın yeteri kadar erken haber vermek kaydi ile, zamanı geldiğinde imalât tekrarlanır.

Şayet, fabrikalar bir üniteyi bu işe ayırarak, kısmen de olsa esas üretimine sekte vurmak istemez ise bedeli ne olursa olsun, sırf askeriyenin bu ihtiyâcını karşılamak için, lüzumunda kullanılmak kaydı ile bir ünite tesis ve tahsis ederek zaman zaman üretim yapmakla da çözüme gidilebilir.

Bu iki hal tarzı, bağımsız bir fabrika kurup yaşatmakdan beş-on misli daha ucuz ve daha garantilidir.”


O topluluk içinde, hem uçak mühendisi öğretim üyesi olmam, hem unvanım sebebi ile olsa gerek, bu teklifime açık bir şekilde karşı gelinmedi. Ama, yine imam bildiğini okudu ve Kırşehir lastik fabrikası kuruldu. Tabii yaşatılamadı.

 
Dinazorun saksıda veya serada yetiştirilen bitkilerle yaşatılması ne kadar mümkün ise bu fabrikanın da sâdece askeri uçakların tekerlek lastiği ihtiyâcını karşılamak için yaşatılması da ancak o kadar mümkün olabilirdi. Aynen öyle oldu. Bir yandan ambargonun gevşemesi ve kalkması, bir yandan başımızdaki tiranların itibar kaybetmesi, süngülerinin düşmesi ile fabrika satılarak bu sıkıntıdan kurtulma yoluna gidildi.

 
Doğru dürüst bir talip çıkmadı.

 
Almanya’daki işçilerimizin parası ile kurulmuş olan Kombassan, Vatan-Millet-Sakarya millî mefkuresi ile (galiba) 150 milyon dolar mertebesinde bir fiyata fabrikayı satın aldı. Askeriye daha satışta bile (yeşil sermâye şirketi gözü ve kanaati ile bakdığı) Kombassan’ın burnundan getirdi daha sonra.  (Kombassan’ın hüzünlü hikayesi için bakınız. (**)

 

Askeriyenin ihtiyâcı ile birlikte, ağırlıklı olarak traktör lastiği de üretebilmek için fabrikayı yenileyerek genişletmek amacı ile bir proje hazırlayıp (aklımda kaldığı kadarı ile) 35 milyon dolar bilmem ne parasını-harcını da yatırdıkları hâlde, zamanında (galiba Mesut Yılmaz hükümetinden) gereken izni bir türlü alamadi Kombassan; daha doğrusu Tiranlar verdirmedi.

 
Bu olay Japonya’da olsa, başda hava kuvvetleri komutanı olmak üzere o günkü hükümet başkanı ve yetkili bakan (aslında harakiri yapar; ama artık Mikado-hükümdar buna izin vermediği için, en azından) istifa eder.

 
Bizde böyle bir asalet uygulaması deveye hendek değil, okyanus atlatmakdan daha zordur. Nerde kaldı Osmanlı-Oğuzhan töresi ve asaleti? Böyle bir faziletin yerinde yeller esiyor artık.

 
Hatırımda yanlış kalmadı ise, bu talebimize, bizim de içinde bulunduğumuz, teknolojisi çok daha ileri, Batı Bloku Kapitalist âlem müsbet cevap vermemiş; bu fabrika, o gün için en geri teknolojinin uygulanabildiği Sovyet Rusya patronajında olan Doğu Bloku (Demir Perde) ülkelerinden biri olan Çekoslovakya veya benzer bir devlete ait teknoloji ile kurulmuş idi.

 
Petlas, askerî baskının giderek azalması ile kendine geldi, ayağa kalkdı. Artık, yazılı-sesli-görüntülü medyaya çarşaf gibi ilanlar verir seviyeye geldi. Ama bu kadar kayıptan sonra. (1)

 

(*)Darbecilerle (Ve Şahinkaya ile) ilgili daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/askeri-darbeler-tarihi-bir-darbe-darbecisine-20-milyar-dolar-kazandirir-mi-3.html

(**) Kombassan’ın hüzünlü hikayesi için bakınız; http://www.canmehmet.com/yesil-anadolu-sermayenin-huzunlu-hikayesi.html

 

Kaynak;
(1) “TÜRKİYE’DE İNSANSIZ UÇAK ALDATMACASI” Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, 1. Basım, Mart 2012 Sahife; 196 (İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri fakültesi (emekli) dekanı.