Anglosaksonlar veTürkler; Lozan bir zafer mi, bir soygun mu? (8/Son)

Lozan’dan anlaşılan, elmanın çekirdekli kısmının bize bırakıldığıdır. Çekirdekten Devlet kurmak bizim işimiz ya!

 

I. Dünya Savaşını Kaybettik. Ancak , “Kazanmış gibi!” davranarak hala kendimizi kandırmaktayız. “Lozan muazzam imparatorluk mirasının han-ı yağması (yağma sofrası) dır. Türk’ün şahsında İslâm’dan intikam alınarak bütün bir İslâm Dünyası’nın başsız bırakılmasıdır! Lozan’ın getirdiği; Adalarla Yunan stratejik çemberine alınmış, iktisadî kaynaklardan mahrum bırakılmış, her türlü ünvan ve sıfatı yolunmuş, gayr-i tabii hudutların çizdiği küçük bir Türkiye’dir. “(1)

Bu dizinin ana teması; “Gelinen noktadan anlaşılan, Cengâver Türkler ile Tüccar Yahudiler’in, Anglosaksonların  değirmenine birlikte su taşımakta oldukları;

-“Bilgi, Silah ve Parayı yenmiş midir?” sorusudur.

Yazılanlardan özetle; Hristiyan Batının bir birlik olarak, Osmanlı Devletinin yıkılması ile ilgili aldıkları  kararın arkasında;1453 İstanbul; (1456!) 1458’de Atina’nın alınması vardır. 15’nci asrın sonuna doğru Portekizliler tarafından yapılan coğrafi keşifler’de bu amaca yöneliktir.

Yazıda vurgulanmak istenen; bugünlerin ve bugün gündemde olan meselelerin dünlerden doğduğudur. Bunları tam ve doğru olarak  öğrenmeden kendimize hiçbir zaman doğru bir gelecek kuramayacak olmamızdır.

“Lozan Antlaşması ile Doğu Sorunu ortadan kalktı. Doğu Sorunu, bir zamanların büyük devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. Yüzyılda çökmeye başlamasından ve bu çöküşün büyük Avrupa devletleri arasında yarattığı rekabet ve Avrupalı devletlerin emelleri yüzünden ortaya çıkmıştı. 19. Yüzyıl boyunca ve 20. Yüzyılın başlarında, imparatorluk çökmeye ve Avrupa ülkeleri çekişmeye devam ettiler. Balkanlarda açgözlü ve yaygaracı ulus devletlerin ortaya çıkması ve Osmanlı yönetimi altındaki Arap topraklarında da devletlerin ortaya çıkması olasılığı, durumu daha da karmaşık  ve tehlikeli bir hâle sokuyordu.” (2)

Tarihimizin ısmarlama olması ile ilgili iddiayı bir kez daha tekrar edersek; Her ne hikmetse tarihimiz, Avrupalıların gözü ile değerlendirilerek  yazdırılmıştır.

Bu yaygın tanımı ile,  Avrupamerkezcilik, Avrupa (ve genellikle Batılı) sorunlarına, kültür ve değerlerine, diğer kültürlerden daha çok önem veren; bir etniğin diğerinden üstün olduğuna inanan düşünce yapısıdır.

Avrupamerkezcilik,genellikle Avrupalı veya beyaz olmayan kültürler üzerinde hak iddia etmekte veya onların varlığını tamamen görmezden gelmekte, inkar etmektedir.

**

İnönü, Saraçoğlu’da neden “Bir 90 yıl daha kazandık!” demiştir?

İngilizlerin kurduğu plan hep istedikleri gibi işledi. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını da Musul ve Kerkük’ü bırakmaya zorladılar. Ancak şunu da belirtmeden geçmeyelim; Lozan görüşmeleri bir kez daha incelenmelidir. Musul’dan vazgeçip neyi kazandığımız net olarak sorgulanmalıdır. Evet, yazdıklarım determinist tarih çıkarsamaları. Ama sorgulamamız ve bize öğretilenlerin gerçekliğini fark etmememiz zamanı geldi.

Bu noktada şu sorular yine kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor:

-İngilizler her işin içinde olup da neden bu kadar az hedef oldular?

-Neden anti-emperyalist eylemler hep Amerika’ya yöneldi.

-Neden Türkiye-İngiltere ilişkileri hiç ayrıntılarıyla incelenmedi ve belgeler süresi geldiği halde açılmadı?

-‘Neden Güneydoğu’ya yatırım yapmıyorsunuz?’ sorusuna,  Eski Başbakan Şükrü Saraçoğlu,

-“ileride ne olacağı belli olmayan topraklara niye yatırım yapalım,’ cevabını verdi mi?

İsmet Paşa Lozan çıkışında,

-“Bir doksan yıl daha kazandık,” dedi mi?

Acaba o dönemin devlet adamları bizim bilmediğimiz şeyler mi biliyorlardı? (3)

**

“Dar gelen Lozan gömleği patlak vermeye başladı”

Küçük Kaynarca Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma ve yıkılış döneminin başlangıcını oluşturmuşken Lozan Antlaşması imparatorluğun bitişinin, feshedilişinin resmi mukavelesini teşkil etmiştir. Afrika’dan Asya’ya, Orta Doğu’dan Avrupa’ya kadar at koşturan bir neslin iktidar anlayışı, hâkimiyet arayışı ve vatan algılayışı Lozan Antlaşması’nın belirlediği sınırlara katiyetle tahammül edemezdi.

Osmanlıcı bakış açısı ile kısaca yorumlamak gerekir ise,

-Lozan Antlaşması, Türk toplumuna zorla giydirilmiş, kendi kültürünü ve siyaset tarzını yansıtmayan dar bir gömlekten ibarettir.

Günümüzde yaşanan tatsız hadiseler ve istenmeyen olaylar bu gömleğin sağından solundan patlak vermeye başlamış olduğunu göstermektedir. (4)

**

“Halifeliğin kaldırılması için gizli görüşmeler yapıldı”

Lozan’da kıyamet halifeliğin kaldırılması tartışmalarında kopmuştur. İngilizler hilafetin kaldırılmasını istemiş ve görüşmeler yarıda kesilmiştir.

Ancak görüşmelerin yarıda kesilmesi Musul yüzünden olduğu duyurulmuştur.

Lord Curzon, Türk heyetinde yer alan Hahambaşı Nahum’u devreye sokarak hilafetin kaldırılması gerektiğini İnönü’ye iletir.

İnönü bu kararı Mustafa Kemal’in verebileceğini söyler. Bu nedenle Nahum derhal İzmir’e gelir ve Mustafa Kemal’le görüşür.

Mustafa Kemal ise birinci meclisle bu işin aşılamayacağını ve ikinci meclisle bunun hallolacağını söyler. Ve görüşmeler devam eder.

Bilinmeyen bir gerçekte şudur ki, Mustafa Kemal Anadolu’ya geçmeden önce Pera Palas’ta İngiliz yetkililerle görüşüp halifeliğin kaldırılacağı anlaşmasını Lozan’dan önce yapmıştır.

Lakin Mustafa Kemal yüzbaşıyken Selanik’te Mason locasına girmek istemiş ateist diye atılmıştır. Anlayacağınız telkine ihtiyaç yoktur.

M. Kemal gerekirse İstanbul’un verilmesi istedi mi?

Ankara’dan giden heyet Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmeden dönüyorlar. Hatta Ege Adaları bize verilmek istenmiş olsa bile “Kayalık” olduğu ve Rumların yaşadığı gerekçe gösterilerek istenmiyor.

Rıza Nur hatıratlarında daha ötesine giderek Mustafa Kemal’in barış yapmak uğruna İstanbul’un feda edilebileceğini söylediğini yazıyor.

Kemalistler Rıza Nur için akıl hastası diyor, peki Rıza Nur’u seçen Mustafa Kemal değil mi?

Bunların yanında Mustafa Kemal’in Lozan’ı başarı olarak göstermek için Sevr’le mukayese etmesi doğru bir tutum değil. Çünkü Sevr, Meclis-i Mebusan tarafından onaylanmamış bir metindir.

Tıpkı Nutuk’ta söylendiği gibi proje olarak kalmıştır.

Zaten Tevfik Paşa Sevr’in Mustafa Kemal’e zaman kazandırılması için imzalandığını söyler. (5)

**

Çanakkale şehitlerini ebediyen İngilizlere mi bıraktık?

Bir de Lozan’da Çanakkale şehitlerini İngilizlere bıraktığımız yalan, diyenler çıktı. Hâlbuki sadece “Mezarlıklar” bahsine baksalar neler yazılı olduğunu görürlerdi.

İşte madde 128. “Türk hükümeti” diyor, “Britanya İmparatorluğu, Fransa ve İtalya hükümetlerine (…) abideleri muhtevi olan arsaları ayrı ayrı ebediyen terk etmeyi taahhüt eder.

Ne demek bu toprakları ebediyen, yani sonsuza kadar, İngilizcesiyle söyleyelim “in perpetuity”, İngiliz’e, şuna buna vermek? Çanakkale’deki araziyi kıyamete kadar verdik demedikleri kalmış. (6)

**

 “Türk Heyetinin gizli görüşmeleri lord curzon’un masasında

Lozan görüşmelerine ara verildiğinde heyet Türkiye’ye döner. Meclis’te gerçekleştirilen iki haftalık gizli oturumlarda konuşulanlar İngilizce’ye çevrilerek İngiliz dışişleri bakanının masasına ulaştırılmıştır. Tüm Lozan görüşmeleri boyunca İngiliz istihbaratı çok başarılı bir sınav vermiştir ve Ankara’dan Lozan’a, Lozan’dan Ankara’ya gönderilen telgrafların tamamı açılmış, deşifre edilmiş ve okunmuş ve İngilizce’ye çevrilmiş olarak Londra’daki Dışişleri Bakanlığı’nın masasına konmuştur!

Musul’un kaybedilmesinin doğuracağı sonuç Meclis’te

“Türk-Kürt ayrılığı yaratılmak suretiyle İslam âlemi bölünecektir. İngilizler bölgede otonom Kürt devleti kurmak arzusunda olup bölgedeki politikalarını bunun üzerinden yürütmek isteyecektir” değerlendirmesi yapılmıştır. (7)

**

 “İngilizler Türkiye yanlısı Kürtleri ve Arapları yok etti”

9 Nisan 1923’te Ankara hükümeti Meclis’ten yasa geçirerek Musul’u alamayacağını görünce Musul vilayetinde demiryolu inşa etme, petrol arama, çıkarma imtiyazını Chester&Kennedy adlı Amerikan şirketine vermiştir.

İngiltere’nin buna verdiği cevap çok çarpıcıdır: “Operation Kurdistan”. Kürdistan Operasyonu denilen son derece gizli bir operasyon devreye sokulmuş Musul vilayeti (Musul, Kerkük, Süleymaniye) son derece yoğun bir hava bombardımanıyla bölgedeki Türk yanlısı Kürtler, elbette Türkler, Araplar etkisiz hale getirilerek ki operasyon çok kısa sürmüş ve ikinci yarı görüşmeleri başlamadan bir gece önce gece yarısı 24:00’te sona erdirilmiştir.

Ertesi gün yani 23 Nisan 1923 tarihinde ikinci yarı görüşmeleri başladığında Türkiye’nin halk oylaması yapma şansı tamamen ortadan kalkmıştır. (8)

**

 “Lozan’da kabul edilen maddelere meclis ilgisizdi”

Lozan’da kimsenin bilmediği söylenen maddelere rastlamadım fakat anlaşmada kabul edilen maddeler konusunda Meclis’in ilgisiz olduğu söylenebilir.

150’likler ile ilgili kanun gündeme geldiğinde aftan yararlanamayacak kişilerin içine gayrimüslimlerin konmayacağını öğrenince bazı vekiller çok kızıyorlar.

Zannedersem vekiller pek çok maddeden haberleri olmadığı için bu anlaşmaların gizli yapıldığını düşünüyorlar. Hâlbuki gizli bir madde yok.

Petrol meselesine gelirsek İsmet İnönü bir konuşmasında

-“Biz Musul ile oradaki vatandaşlarımız ve petrolü için ilgileniyoruz” diyor.

Halifelik konusunda ise Mustafa Kemal halifelik kaldırıldıktan sonra komutanların bağlılığından emin olmak için İzmir’de toplantı yapıyor.

Rapor Washington’a 25 Şubat 1924’te ulaşıyor. (Halifeliğin kaldırılacağı bir hafta önceden Amerika tarafından biliniyor.) (9)

Sonsöz

Okumuyor, araştırmıyor, sadece bize ezberletilenleri, sunulanları değerlendiriyoruz.

Bunun sonucuda  doğal olarak, “Harmanı yel deliyi -bizleri- el döndürmektedir!”

İsrail devleti aleni olarak nasıl Hristiyan Dünyası tarafından kendi amaç ve çıkarları için kuruldu ise,

Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunları da batı tarafından verilmiş, hatta dikte ettirilmiştir.

Biz meraklısına bir kapı açtık.

Her ne kadar su döküldüğü kabın şeklini alsa da!

Yeni başlayacak yazı dizisi;

-Batı Medeniyeti ve Aydınlanma çağı gerçeğinde bir çalıntıdır.

Bunu açıklayan, ispatlayan da doğulu değil Batılı ilim insanlarıdır.

(1) Kadir Mısıroğlu, “Lozan’da Manevi Kayıplar” 17 Ekim 2009 Cumartesi

(2)” DOĞU SORUNU 1774-1923” Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme, Matthew Smith Anderson

(3) “Bizim hep inanmamızı istediler (Ma’amin”, Gürkan Hacır, sahife, 80

(4)Prof. Dr. Metin Hülagü, Erciyes Üniversitesi Tarih Bölümü. http://www.sabah.com.tr/fotohaber/gundem/lozan-antlasmasinin-gizli-maddeleri-mi-vardi

(5-6) http://www.sabah.com.tr/fotohaber/gundem/lozan-antlasmasinin-gizli-maddeleri-mi-vardi

(7)Yrd. Doç. Dr. Sevtap Demirci (Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü) http://www.sabah.com.tr/fotohaber/gundem/lozan-antlasmasinin-gizli-maddeleri-mi-vardi

(8)http://www.sabah.com.tr/fotohaber/gundem/lozan-antlasmasinin-gizli-maddeleri-mi-vardi

(9)Doç. Dr. Hakan Özoğlu, (Central Florida Üniversitesi Öğretim Üyesi)http://www.sabah.com.tr/fotohaber/gundem/lozan-antlasmasinin-gizli-maddeleri-mi-vardi

 

Anglosaksonlar ve Türkler; Lozan’a nereden geldik? “Kutsal Helen toprakları kirletildi!” (7)

Bu Şeyh Edebali'nin rüyasını gördüğü ağaç mıdır?

“Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.” (1)

Önceki yazıda verilenler toparlanacak olursa;

-1606’da Siyasi dengeler bozulmuş ve Osmanlı 1774’te, Dünyadaki üç büyük devletten biri olma özelliğini kaybetmiştir. 1792’de Gerileme Dönemi sona erer ve dağılma devri başlar;1838’de, Britanyalılara diledikleri miktarda hammaddeyi satın alma imkânı verilir.

1840 yılına gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu kendi içindeki bir isyanı bastıramayacak durumdadır. 1856’da, Toprak bütünlüğü ve bekası Avrupa büyük devletlerinin kefilliği altına girmiştir.

Osmanlı kurulacak yeni bir dünya düzeninden –I.Dünya Savaşından- evvel (1914), Kurtuluşu, İttifak Devletleri –Almanya- safında savaşa girmekte bulacağını düşünmüş, ancak,yenilgi üzerine (1918’de) Osmanlı Devleti varlığına fiilen son verilmiştir.

(Uygulanmayan) 1920 Sevr Antlaşması ile, Osmanlı Devleti yok sayılmış ve masa başında toprakları tamamen paylaşılmıştır.

Özetle, kurtlar sofrasında yere düşen parçalanmıştır.

Yazının uzamaması için bu bölümde sadece Lozan’la ilgili başlıklar verilecek, gelecek yazıda başlıklar detaylandırılacaktır.

Lozan Antlaşması’nın gizli maddeleri mi vardı?

-Dar gelen Lozan gömleği patlak vermeye başladı”

-Halifeliğin kaldırılması için gizli görüşmeler yapıldı”

-M. Kemal gerekirse İstanbul’un verilmesi istedi mi?

-“İstanbul hükümeti Ankara’nın lehine siyasetten çekilmiştir”

-İngiliz ajanları Meclis’teki gizli görüşmeleri günü gününe İngiltere’ye bildirdi mi?

-Musul’daki Türkiye yanlısı Kürtler ve Araplar yok mu edildi?

-Amerika hilafetin kaldırılacağını bir hafta önceden biliyor muydu?

-Meclis, Lozan’da ne konuşulduğuna ilgisiz miydi?

-Hahambaşı Nahum hilafet için Mustafa Kemal’le pazarlık yaptı mı?

- “Lozan’ın imzalanması için hilafetin kaldırılması beklendi”

-Çanakkale şehitlerini ebediyen İngilizlere mi bıraktık?

- “Türk heyetinin gizli görüşmeleri Lord Curzon’un masasında”

-“İngilizler Türkiye yanlısı Kürtleri ve Arapları yok etti”

- “Lozan’da kabul edilen maddelere meclis ilgisizdi”

- “İsmet İnönü diplomasi bilmiyordu”

- “Halifeliğin kaldırılması için gizli görüşmeler yapıldı”

**

Ülkemizde halen geçerli olan Tarih Kitaplarının içeriği, her nedense, Avrupamerkezci*; (meseleleri sadece Avrupalıların gözleri-çıkarları ile değerlendiren bir) anlayışa göre yazılmış veya yazdırılmıştır. Bu nedenle doğru olarak ne kendi tarihimizi, ne de meselelerimizi görememiş, sık sık benzer hatalara düşmüşüz.

Sıra şimdi de Tarihimizde Yazılmayanlardan;

-“Kutsal Helen toprakları kirletildi!”

Avrupa’nın keşiflerinin arkasında yatan nedenler?

-“…Portekizlilerin (keşif) seferleri ancak Ortaçağ’daki Haçlı Seferleri’nin son nefesi olarak tanımlanabilir (ilk raund’ 1095 ilâ 1291 arasında yapılmıştır).  Bu yolculuklar, modern düşüncelerden ziyade eski Haçlı Seferi zihniyetiyle yapılmıştır. Aslında bu keşif yolculuklarının perde arkasında Hıristiyan dünyasında büyük krize neden olan Konstantinopolis’in 1453’te Osmanlılar tarafından alınması meselesi yatmaktadır.

Hıristiyan kimlik krizi, Rönesans taraftarlarınca kutsal şehir sayılan Atina’nın 1456’da Müslümanlar tarafından alınmasıyla daha da alevlenmiştir. Büyük bir ilahi koro aynı ağızdan haykırmaya başlamıştır:

-“Kutsal Helen toprakları kirletildi.” (2)

 “…Bu düşünce, Hıristiyanların Doğu’yu ele geçirme planlarının başlangıç noktasıydı. (Burada kahraman Kara Katolik Kral Prester John en önemli faktörlerden biridir.)

15. yüzyılın ikinci yarısında. Büyük Haçlı Ordusu’nun kurulması ve yönetilmesi Kilise’nin papalık reformları arasında önemli bir yer tutmaktadır. Bu güçlü reformlar Hıristiyanlık içinde barışın sağlanması, Haçlı askerlerine ilham verilmesi ve imanın yeniden oluşturulması için son derece gerekliydi. (3)

Hıristiyanların dağınık oluşu ve İslami tehdit, pek çok papalık bildirgesinin yayınlanması sonucunu doğurmuştur.

Kilise için bu durum dini yaşam ve ölüm arasında olmak demekti ve Hıristiyanlığın sürdürülebilmesi için en önemli etkenlerden biriydi.

Papa II. Pius’un belirttiği gibi, “Türklerle kaçınılmaz savaş durumu bizi tehdit ediyor. Silahlarımızı kuşanıp düşmanla savaşmaya gitmezsek din elden gidecektir” (4)

1452’de Papa V. Nicholas tarafından yayınlanan ilk papalık bildirgesinde (Dum Diversas), “Papa, Portekiz kralını Sarazenlere** (Müslümanlara) saldırmak, topraklarını zaptetmek, onları boyunduruğu altına almak, mallarına el koymak, kalıcı köleliğe hizmet için insanlarını esir almak ve topraklarını Portekiz Kralı’nın topraklarına dahil etmek için yetkili kılar” denmektedir. (5)

Bu bildirgelerden ikincisi olan Romanus Pontifex, aynı papa tarafından 1455’te yayınlanmış ve “Portekiz Emperyalizm Fermanı” şeklinde tanımlanmıştır. Burada gemi subayı Prens Henry, İsa’nın askeri ve İman’ın savunucusu olarak gereğinden fazla bir övgüye boğulmuştur.

İsa’nın adını tüm dünyaya yayma arzusu ve kâfirleri “imana getirmek” için göstermiş olduğu çabalarla kutsanmıştır. Ayrıca Ümit Burnu’nun etrafını dolaşmak ve Kral Prester John tarafından fethedilen “Katolik” Batı Hint Adaları halklarıyla bağların kurmak isteğiyle oldukça öne çıkan bir kişilik olmuştur. Bu halklar. “isa’nın adını şereflendirmek” ve Sarazenlerle diğer “kâfirlere” karşı Portekizlilerin savaşma gücünü arttırmak için yardımcı olacaklardır.

Batı Hint Adaları’nda Portekiz gücünün meşruiyet kazanması için üçüncü bir papalık bildirgesi 1456’da Inter Caetera adıyla yayınlandı. Romanus Pontifex”i  pekiştirecek nitelikteki bu bildirge, “Portekizliler tarafından fethedilen ve fethedilecek tüm topraklarda (Afrika’nın kuzeybatısındaki Bojador Burnu’ndan Batı Hint Adaları’nın ötesi ve Yeni Gine’ye kadar) Portekizlilere ilahi yargı yetkisi vermiştir.’’ (6)

İnsanlar özellikle eninde sonunda Müslümanları yenme gücüne sahip Prester John’u arayıp bulmakla görevlendirilmişlerdir. Prester John’a bel bağlanmasının nedeni, aslında onun İslam imparatorluğunun gerisinde yaşadığına inanılmasıdır.

Kilise tarafından hazırlanan en küstah bildiri ise Hint Okyanusu’nun nullius diocesis* ** olduğunun açıklanmasıdır (Ortaçağ Hıristiyan söyleminde yer alan terra nullius’un** **

bir uzantısıdır). Bu söylem daha da ileri giderek Hint Okyanusu’nu mare librum*** **

olduğunu iddia etmeye kadar varacaktır. Portekizliler okyanusumu o denli kendilerine mal etmişlerdir ki, işi, bu “Portekiz Okyanusu”nda ticaret yapmak isteyen Asyalı gemiler Portekiz izni taşımak zorundadırlar noktasına kadar vardırmışlardır. Hıristiyanlık sadece Batı Hint Adaları’ndaki Portekiz emperyalizmini haklı çıkarmakla kalmamış, buralarda yaşayanlara en başından beri yanlış şeylere inandıklarını ispat etmeye de çalışmıştır.

Burada ekonomik motivasyonların da önemli olduğunu söylemek gerekir. Ancak ekonomik açıdan zenginlik kafir”lere karşı savaş açmak için önemli bir neden oluşturmaktaydı.

1457’de Lizbon darphanesi, üzerinde cruzado (Haçlı Birliği) olan akın bir para basmıştı. (7)

Devam edecek…

-“Lozan zafer mi, Hezimet mi?”

Resim;www.derindusunce.org’dan alıntıdır.

Açıklamalar;

-Kahraman Kara Katolik Kral Prester John; Prester John’un, İspanya’dan İran’a kadar her yeri elinde tutan İslam ordularından Avrupalı Hıristiyanları kurtarmak için harekete geçtiğine inanılan efsane kahraman.

*Avrupamerkezcilik, “bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, Avrupa (ve genellikle Batılı) sorunlarına, kültür ve değerlerine, diğer kültürlerden daha çok önem veren anlayıştır. Avrupamerkezcilik bir etnomerkezcilik (bir etniğin diğerinden üstün olduğuna inanan düşünce yapısı) örneğidir ve dünyadaki günümüz ve geçmiş güç yapılarını etkilediği için belki de diğerlerinden daha önce çıkan bir düşünce tarzıdır. Avrupamerkezcilik genellikle Avrupalı veya beyaz olmayan kültürler üzerinde hak iddia etmiş ya da onların varlığını tamamen görmezden gelmiştir.” (Vikipedi)

** Serazen; Suriye-Arabistan kabilelerinden kimse. Haçlı seferleri zamanında Müslümanlara verilen ad. (ç.n.)

***Piskoposluk bölgesi, (ç.n.)

****’Latincede kimseye ait olmayan boş topraklar anlamına gelen bu deyim, 16. Ve 17. Yüzyıllarda Avrupalılar tarafından kimsenin sahip olmadığı varsayılan el konulacak topraklar için kullanılmıştır, (ç.n.)

*****İnanılmaz derecede büyüklüğe sahip olan okyanusun kimsenin sahip olamayacağı bir  bölge olduğunu anlatan terim, (ç.n.)

Kaynaklar;

-BATI MEDENİYETİNİN DOĞULU KÖKENLERİ “ John M. Hobson

(1) Büyük Doğu mecmuasında (28. sayı) “Lozan’ın İç yüzü” makalesinden

(2) Michael Edvvardes, East-WestPassage (New York: Taplinger, 1971), s. 135. (2 ve 6 sayılı alıntılar, “Batı medeniyetinin doğulu kökenleri” isimli eserin kaynaklarıdır.)

(3) Charles R. Boxer, The Portuguese Seaborne Empire, 1415-1825 (Londra: Hutchinson, 1969), s. 21.

(4) Brandon H. Beck, From the Rising of the Sun (New York: Peter Lang, 1987), s- 17

(5) Robert Schwoebel, The Shadow of the Crescent (Nieuwkoop: B. De Graaf, 1967) adh eserinde Papa II. Pius’tan söz eder, s. 71.

(6) a.g.y., s. 22-23.

(7) “BATI MEDENİYETİNİN DOĞULU KÖKENLERİ “ John M. Hobson, sahife, 146

 

Anglosaksonlar ve Türkler; yolun sonu görünüyor, adım adım Anadolu’ya! (6)

Torun! Bu bir nöbet değil, gönül işidir. Yüreğinin sesini dinle...

Kurulacak Türk Devletine karşı öne sürülen gizli şartlar arasında; Laiklik ile İsrail Devleti’nin tanınması mı vardır; Tabloda Kürt kardeşlerimiz nerededir? Şeytan her zaman ayrıntıda gizlidir.

Bu bölümde; Osmanlı Devleti’ni yıkılışa götüren antlaşma ve maddelerinin açıklanmasının yanında Yeni Devletin kurulmasında belirleyici olacak şartlar da vurgulanacaktır.

Başlangıçtan bugüne insanların (Milletler ve Devletlerin) uygulamalarına bakıldığında, ilkesel anlamda değişen bir uygulamanın olmadığı görülmektedir.

Dün tarihte Sümerler için geçerli olan neyse, bugün ABD yönetimi için de benzer anlayışlar geçerlidir. Değişenler; Mancınıklar yerlerini, nükleer bombalara; Oklar, makineli tüfeklere; işgal orduları ise büyük şirketlere bırakmış olmasıdır.

İnsanların aklı, bilgi –deneyim ve basiretleri oranında işlevseldir. Aksi olsaydı herhalde yaşadıklarından bir ibret, ders alırlardı.

Özetle, “İnsanlar kendilerini tekrar etmektedirler.” Elbette, (mevcut-eskimiş) bilgiden yeni bir bilge üretemedikleri sürece.

Ve maalesef ortada uzun süredir üretilmiş yeni bir bilgi de görülmemektedir.

**

1606 yılı itibariyle gelinen noktada,  Osmanlı Devleti’nin yaptığı her yeni antlaşma ona Yolun Sonu nu göstermiştir.

Bu açık ifadesi ile İstanbul’un Fethi, “Haçlılar” olarak tanımladığımız Hristiyan Avrupalıların kendi gelecekleri için paniğe kapılmalarına ve kendi aralarındaki sürtüşmeleri sorgulamalarına neden olmuştur. Osmanlıya karşı ilk yaptıkları, Deniz yolundan (Kara İpek yoluna alternatif olabilecek ) keşifler olmuştur. Ticaret Kara yolundan denize kaydığında Osmanlı, ilk büyük gelir kaybına uğrar. Gerek Yeniçerilerin, gerekse  (Suhte ve) Celali isyanların arkasında, bu gelir kaybı ve Kervansaraylar nedeniyle işsiz kalan insanlar vardır.

**

1606 Zitvatorok Antlaşması, (Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu )

– Antlaşmaya göre Eğri, Estergon, Kanije kaleleri Osmanlılarda, Raab (Yanıkkale) ve Komarom kaleleri Avusturyalılarda kalacaktı.

-Osmanlı padişahı, Avusturya Arşidüküne Roma İmparatoru (Kayser Kaizer) unvanıyla hitap edecek.

-Zitvatorok Antlaşması Osmanlıların lehine gibi görünse de Osmanlı Devleti artık eski gücünde değildi. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti’nin Avusturya karşısındaki üstünlüğü sona ermiş, siyasi dengeler Osmanlı aleyhine bozulmaya başlamıştır.

1672 Bucaş Antlaşması, (Lehistan-Litvanya Birliği) 

-Bu antlaşma Osmanlı Devleti’nin topraklarına toprak kattığı (yani son kez yeni toprak kazandığı) son antlaşmadır.

-Ayrıca Osmanlı Devleti, Bucaş Antlaşması ile batıda en geniş sınırlarına ulaşmıştır.

1739, Belgrad Antlaşması; (Avusturya Arşidüklüğü, Rusya İmparatorluğu)     

-Azak Kalesi yıkıldı, toprakları Osmanlı Devleti ile Rusya arasında sınır oldu.

-Osmanlı Devleti’nin imzaladığı son kazançlı antlaşmadır.

-Bu antlaşmanın imzalanmasında etkili olan Fransızlara karşı kapitülasyonlar süresiz olarak uzatılmıştır.

1774 Küçük Kaynarca Antlaşması, (Rusya İmparatorluğu)           

-Rusya, Osmanlı topraklarındaki Ortodoksları daimî surette himaye edebilecektir.

-Rus sefirlerinin, Eflâk ve Boğdan vaziyetleri hakkındaki müracaatları dikkate alınacaktır. (Bu madde mucibince memleketin işlerinde Rus müdahalesine devamlı açık kapı bırakılmış oluyordu.)

-Rus ticaret gemileri, Karadeniz’le Akdeniz’de hareket serbestisine sahip olacak ve istedikleri zaman boğazlardan geçebilecekler ve Osmanlı limanlarında kalabileceklerdi. Böylelikle Karadeniz bir Türk gölü olmaktan çıktı.

-İngiltere ile Fransa’ya verilen kapitülasyonlar, Rusya’ya da aynen tanınacaktır.

-Bu antlaşmayla Osmanlı İmparatorluğu Dünya üzerindeki üç büyük devletten biri olma özelliğini kaybetmiştir.

1792 Yaş Antlaşması, Rusya İmparatorluğu  

-Küçük Kaynarca (1774), Aynalıkavak (1779), Ticaret (1783) ve 1784’te Kırım ile Taman’ın ilhakıyla Kuban Irmağı’nın hudut tayini hakkındaki antlaşmalar yine eskisi gibi kalıyordu. Yani bu antlaşmayla Osmanlı Devleti, Kırım’ın Rusya’ya ait olduğunu kabul etmiştir.

-Bu antlaşmayla gerileme dönemi sona ermiş ve dağılma devri başlamıştır.

1795, Trablus Antlaşması, Amerika Birleşik Devletleri       

-4 Kasım 1796’ta ABD ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan antlaşmadır.

-5 Eylül 1795’te yapılan bu anlaşmaya göre ABD, Cezayir’deki esirlerin iadesi ve gerek Atlas Okyanusu’nda, gerekse Akdeniz’de ABD sancağı taşıyan hiçbir tekneye dokunulmaması karşılığında, 642.000 altın ve yılda 12.000 Osmanlı altını (21.600 dolar) ödeyecekti.

-Bu antlaşma; ABD’nin iki asrı aşkın tarihinde, yabancı bir dille imzalanan tek anlaşması olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödenmesini kabul eden tek ABD belgesidir.

1801 Paris Barış Senedi, Fransa 1. Cumhuriyet        

-1798 yılında başlayan Mısır seferi, 1801’de Fransa’nın yenik düşerek birliklerini geri çekmesiyle sonuçlanmıştı. 27 Haziran 1801 tarihinde Fransa birliklerinin Mısır’dan geri çekilmesini düzenleyen sözleşmenin imzalanmasından sonra, Osmanlı Devleti ve Fransa arasında nihai bir barış antlaşması imzalanması için görüşmelere başlandı. Paris Barış Senedi, bu bağlamda hazırlanmış, anlaşmanın imzalanmasında Fransa’yı temsilen Napolyon Bonapart ve dışişleri bakanı Charles Maurice de Talleyrand-Périgord, Osmanlı Devleti’ni temsilen elçi Seyid Ali Efendi hazır bulunmuştur.

1802 Paris Antlaşması, Fransa 1. Cumhuriyet           

-Paris Antlaşması’nın 5. maddesiyle Osmanlı İmparatorluğu ve Fransa birbirlerinin toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak garanti ediyorlardı. Altıncı ve sekizinci maddelerle el konulan mallar ve savaş esirlerinin durumu düzenleniyordu. Yedinci madde gümrük kurallarının eski kapitülasyonlara göre yeniden düzenlenmesini öngörüyordu. Dokuzuncu maddeyle Osmanlı Devleti Fransa lehine en çok gözetilen ulus kaydı düşüyordu…

1809 Kale-i Sultaniye Antlaşması, Birleşik Krallık     

-Antlaşmanın en önemli maddesi olan on birinci maddeyle, savaş gemilerinin Çanakkale ve İstanbul boğazlarından geçmelerinin önceki dönemlerde her zaman yasak olmuş olduğu hatırlatılıyor, bu eski kurala tüm devletlerin barış döneminde de uyması isteniyordu. Büyük Britanya tarafı, bu kurala uyacağını belirtiyordu.

-Ayrıca bu antlaşmanın bazı gizli maddelerinde Birleşik Krallık’ın Osmanlı İmparatorluğu’na Fransa’ya karşı bir savaş halinde destek vereceği hükümleri bulunmaktaydı.

**

1812 Bükreş Antlaşması, (Rusya İmparatorluğu)    

-Sırplar, iç işlerinde serbest olacaklar.

-Tuna nehrinde hem Osmanlı hem de Rus gemileri serbestçe dolaşabilecek. Prut ve Tuna nehirlerinin sol sahilleri iki ülke arasında sınır kabul edilecek.

-Anapa kalesi ile birlikte, kuzeyde Kuban Irmağı ağzından güneyde Bzıb Irmağı ağzına değin uzanan Karadeniz kıyı kontrolu Osmanlılara, Bzıb Irmağından güneydeki Rion Irmağına değin Karadeniz kıyılarının kontrolü de Ruslara bırakıldı.

1826 Akkerman Antlaşması, (Rusya İmparatorluğu)          

-Osmanlı Devleti’nin her bakımdan zayıf bulunduğu bir sırada, Rusya’nın savaş tehdidi karşısında imzalamak zorunda kaldığı Akkerman Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin zararına bir belge olmuştur. Bu gibi nedenlerden dolayı Akkerman antlaşması, Osmanlı Devletinin aleyhinde olan önemli antlaşmalardan biridir.

1829 Edirne Antlaşması, (Rusya İmparatorluğu)     

-Yunanistan bağımsız bir devlet olacaktır.

-Eflak, Boğdan ve Sırbistan’a özerklik-otonomi tanındı.

-Rus ticaret gemilerine boğazlarda geçiş hakkı tanındı.

-Antlaşmanın 10. maddesine göre Osmanlı İmparatorluğu Rusya İmparatorluğu, İngiltere ve Fransa’nın Londra’da 6 Temmuz 1827’de ve buna dayalı olarak yine Londra’da 22 Mart 1829’da aralarında yaptıkları,Yunanistan Krallığı’nın kurulmasını ve bağımsızlığını öngören anlaşma ve protokolü kabul edecekti. (Londra Antlaşması)

1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması , (Rusya İmparatorluğu)          

-Bu antlaşmanın gizli maddesinde; Rusya, Batı ile savaşa girdiği anda, Osmanlıların, boğazları Batılılara kapatacağı hususu vardı. Bu madde, Rusya’nın bu dönemde rekabet içinde olduğu Birleşik Krallık ve Fransa’ya karşı konmuştur.

-Bu antlaşma ile Boğazlar sorunu ortaya çıkmıştır. Boğazlar sorunu 1841’deki Londra Konferansı’nda tekrar ele alınmıştır.

1838 Baltalimanı Antlaşması, Birleşik Krallık

-Tekel sistemi kaldırıldı. Britanyalılara diledikleri miktarda hammaddeyi satın alma imkânı verildi.

-İç ticarete Osmanlı vatandaşlarının yanı sıra Britanyalıların de katılması öngörüldü.

-Büyük Britanya gemileriyle gelen Britanya malları için bir defa gümrük ödendikten sonra, mallar alıcı tarafından nereye götürülürse götürülsün bir daha gümrük ödenmeyecekti.

1840 Londra Antlaşması, (Mısır Hidivliği, Birleşik Krallık, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Prusya Krallığı, Rusya İmparatorluğu)

-Bu antlaşma ve akabindeki olaylar Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi içindeki bir isyanı bile büyük devletlerin yardımı olmadan bastıramayacağını göstermesi bakımından önemli bir belgedir.

1856 Paris Antlaşması, (Birleşik Krallık, Fransa 2. İmparatorluk)          

-Osmanlı Devleti açısından ise: Başlangıçta Rus tehlikesi bertaraf edildi; Osmanlı Devleti, devletler genel hak ve hukukundan faydalanma imkânı elde etti; Avrupa konseyine girme hakkını kazandı. Ancak, toprak bütünlüğü ve bekası Avrupa büyük devletlerinin kefilliği altına girdi. Karadeniz’de Rusya ile aynı muameleye tabi tutulması haksızlık olarak ortaya çıktı. Keza devletin tamamen bir iç meselesi olan Islahat Fermanı’na antlaşma metni içinde yer verilmesi, müteakip yıllarda iç işlerine müdahale zemini hazırladı.

1878 Berlin Antlaşması, (Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Birleşik Krallık, İtalya Krallığı, Fransa 3. Cumhuriyet, Rusya İmparatorluğu)

-Ayestefanaos Antlaşmasında olduğu gibi Sırbistan, Romanya (Eflak-Boğdan) ve Karadağ’ın kendi başlarına bağımsız birer devlet olmaları aynen kabul edildi. Niş Sancağı Sırbistan’a, Dobruca Sancağı Romanya’ya, bunların dışında birkaç kaza Karadağ’a bırakılarak Ayestefanos Antlaşmasıyla öngörüldüğü gibi yeni kurulan bu üç yeni devletin sınırları genişletildi.

-Kars, Ardahan, Batum ve Artvin sancakları Rusya’ya bırakıldı. Doğubayazıt ve Eleşkirt ise Osmanlı’da kaldı.

1885 İstanbul Antlaşması, (Birleşik Krallık)   

-İngiltere ve Fransa Mısır’daki nüfuzlarını arttırmak için çekişme halindeydiler. Bu arada Mısır’da Hidiv Tevfik Paşa’ya karşı bir isyan çıktı. Bu durum İstanbul’da görüşülmekteyken İngilizler İskenderiye’yi topa tuttular ve Osmanlıların karşı çıkmasına rağmen Mısır’ı ele geçirdiler (1882). 1885 yılında Osmanlı Devleti ve İngiltere bir antlaşma yaparak Mısır’ın statüsünü resmi hale getirdiler. Bu antlaşmanın en önemli şartı Osmanlı ve İngiltere hükumetlerinin Mısır’a birer yüksek komiser göndermeleri ve bu komiserlerin hidive yardımcı olmalarıydı. Bu antlaşmayla İngiltere’nin Mısır’daki varlığı resmiyet kazanmış oldu.

1914 Osmanlı-Alman Gizli Antlaşması, (Alman İmparatorluğu)

-I. Dünya Savaşı’na girerken Osmanlı yönetimi üzerinde artan Alman etkisini ittifakla sonuçlandıran ve Osmanlı Devleti’ni resmen İttifak Devletleri safında savaşa sokan gizli ittifak antlaşmasıdır.

-Antlaşmaya göre Osmanlı ve Almanya, Avusturya-Sırbistan savaşına tarafsız kalacak; Rusya, Almanya’ya karşı bir saldırı hareketinde bulunursa Osmanlı da savaşa girecek, Osmanlı Devleti’ne herhangi bir saldırı olursa da Almanya Osmanlı’ya yardım edecekti.

1918 Mondros Antlaşması           

– 25 maddeden oluşan ve çok ağır hükümler içeren bu antlaşma ile Osmanlı Devleti, İtilaf Devletlerine tamamen teslim olmuş ve fiilen sona ermiştir.

-Görüşmelere İtilaf Devletleri adına, İngilizlerin Akdeniz Filosu Komutanı Amiral Calthorpe, Osmanlı Devleti adına Bahriye Nazırı Rauf Bey katıldılar.

Mondros Ateşkes Antlaşmasının önemli Maddeleri;

1- Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz’e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkamlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır.

2- Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecektir.

3-Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.

4- İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.

5-Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi, İtilaf Devletlerine geçecektir.

6-Gerek askeri teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı Ordusunun terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilaf Devletlerine teslimine dair verilecek herhangi bir emir, derhal yerine getirilecektir.

7-Altı vilayet adı verilen yerlerde bir kargaşalık olursa, vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilaf Devletleri haiz bulunacaktır.

1920 Sevr Antlaşması, (İtilaf Devletleri)        

-Osmanlı Devleti, bu antlaşma ile yok sayılmış ve toprakları tamamen paylaşılmıştır.

-Türk Kurtuluş Savaşı sonucunda bu antlaşma yerine 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması uygulamaya konduğundan bu antlaşma yürürlüğe girmemiştir.

Önemli Maddeleri

-Kürt Bölgesi (madde 62-64): İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabilecek

-Ermenistan (madde 88-93): Osmanlı Ermenistan Cumhuriyeti’ni tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek (Başkan Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdi.)

-Arap ülkeleri ve Adalar (madde 94-122): Osmanlı savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecek;

Ve Yukarıdaki antlaşmaların ışığında Lozan antlaşması;  Bir “Zafer midir, Hezimet mi?”

 

Devam edecek…

Resim;http://www.liberoricercatore.it/Tradizioni/storie_minime/strada_senza_uscita.htm

Koruyucu aileleri olan devletler kimlerin değirmenine su taşımaktadır? Örneğin İsrail (5)

Sonuç veya bulunduğunuz yer; yaptığınız uygulamanın en belirgin ölçüsüdür.

Bilginin belirleyici olduğu 21’nci asırda, rekabetçileri kadar bilgi üretemeyenlerin tam bağımsız olmaları hatta gelişmeleri ham hayaldir. Yazılanlar özetlendiğinde karşımıza çıkan tabloda;bilginin (yüksek teknolojiye sahip olanların), silah ve paraya sahip olanları yedeklerine aldıkları açıkça görülmektedir.

İlk dört bölümde yazılanları özetlersek;

-Cengâver Türkler, Osmanlı Devleti ile (Müslüman olduktan sonra) Batı dünyasının ekonomik çıkarlarına uzun süre çomak sokmuşlardır. Bu nedenle,  Müslüman Türkler, Müslüman kaldıkları sürece Batı için tehlike olmaya devam edeceklerdir. Batının (Hristiyan dünyasının) Türklerle bir sorunları yoktur.

-Yahudiler için, “Ticareti çok iyi bilirler”, anlayışı hâkimse de bu tartışmalıdır. Yahudilerin, M.Ö. 8’nci asrın başında yurtlarından sürgüne gönderildiklerinde gittikleri yeni yerlerde; yerleşiklerden daha fazla  gayret gösterecek olmaları ve yeni ülkeleri ve onların imkânlarını öğrenerek büyük bir avantaj sağladıkları unutulmamalıdır. Gerçeğinde, MS. 5.ci yüzyıldan itibaren küresel ekonomi (İpek yolu üzerinden) uygulamaya geçmiştir. Yahudilerin tüccarlığı birazda, yaşadıkları Arap yarımadasının özelliğindendir. Hz. Muhammed (s.a.v.) “Rızkınızın onda dokuzu ticarettedir.” Diyerek, 7’nci asırda insanlara daha fazla kazanmanın yolunu göstermiştir.

-Anglosaksonlar, 5 yüzyıldan itibaren günümüzde İngiltere olarak adlandırılan bölgeyi istila eden ve 1066’daki Norman İstilası’na kadar yöneten Cermen halkıdır. Bu halk, bu günkü İngiliz milletinin çekirdeğini meydana getirmişlerdir.

-Fransızların ünlü komutanı Napolyon, (1798 Mısır İşgali sırasında zorda kalınca) civardaki emir ve beylere, Hıristiyan ve Yahudi ileri gelenlerine mektuplar yazarak yardımlarını ister: 22 Mayıs 1799’da Moituer Üniversel gazetesine verdiği bir ilanda da bütün Avrupa, Asya ve Afrika Yahudilerini Fransız ordusuna gönüllü asker olarak katılmaya çağırmakta, buna karşılık da Filistin’de bir Yahudi devleti kuracağını vadeder…

– “Yeni bir “Dünya düzeni”  hedefi, ABD Başkanı Bush’a değil, ABD başkanı Wilson’a aittir.

-(ABD Başkanı) Wilson’un 1919’da; “barışsever ülkeler, liberal demokratik ülkelerden olacaktır!” hayali vardır. Bu fikrin ilk uygulaması (Liberal ekonomiye geçiş), 2. Dünya savaşından sonraki Marshal yardımıdır.

-Birinci Dünya Savaşı resmi olarak, 12 Kasım 1918’de sonlandırılmıştır.  Ancak, bundan 10 ay önce; 5 ve 8 Ocak 1918’de, I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerinden İngiltere Başbakanı (ile ABD başkanı, savaş sonrasındaki,) “Yeni Dünya Düzeni”ile  ilgili çok önemli açıklamalarda bulunurlar. “Türkiye’yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz. Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyla, başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz…

-“Liberal devletler!” BOP, Arap Baharı, Irak ve Afganistana demokrasi, özgürlük götürülmesi olayları, açıklanan yukarıdaki düşüncelerin uygulamalarıdır.

-Japon asıllı Amerikan vatandaşı Sosyolog Fukuyama, “Tarihin sonu!, tezi ile ; Mevcut sistemler, liberal ekonomi karşısında yenilmiş; halk egemenliği ve hukuk devleti anlayışı geçerlik kazanmış, bireyin belirleyici olmasının önü açılmıştır. Liberalizm kazanmış ve yenidünya düzeni nin sistemi olmuştur.” demiştir.

-Bu manada 1918-1919’da ABD başkanı ne demiştir? “Barışsever ülkeler, liberal demokratik ülkeler olacaktır…” Şifre nedir? Liberalizm. Peki, Tanzimat Fermanı’nın Liberalizmle bir ilgisi var mıdır?

-Anglosaksonlar sevmedikleri Yahudilere, Ortadoğu’da, Asya ve Afrika kıtalarının kesiştiği yerde bir devlet kurdular? Bunu ilk seslendiren, Mısır işgali sırasında zorda kalan  Fransızların ünlü komutanı Napolyon’dur.

-Yahudiler tarihleri boyunca birçok örgütlü saldırılara muhatap olmuşlardır. 1’nci Haçlı Seferi sırasında, Ren ve Tuna boylarındaki Yahudi cemaatleri; 2’nci Haçlı Seferi sırasında da, Almanya’daki Yahudiler çok sayıda katliama maruz kalmıştır.  Yahudiler ilerleyen zamanda; İngiltere, Fransa, Avusturya ve İspanya’dan kovulacaklardır.

-Hıristiyan Batının Yahudilerle derdi, “Yeni Ahit’e, (Hıristiyanların kutsal kitabı) göre, İsa Romalı askerler tarafından gaddar bir şekilde ve aşağılanarak öldürülmüştür. İsa’nın öldürülmesinden tamamiyle Yahudilerin sorumlu…” (olduğunu ima edildiği.) düşünceleridir.

-İlginç olanı; bu anlayışa sahip Hıristiyan Avrupalılar’ın Yahudilere binbir zahmetle!  bir devlet kurmalarıdır.

-Sömürgeci devletlerin en sevdikleri ortam; savaş ve çatışma ortamlarıdır. Bu ortamlarda hem kazanmak, hem de tarafları yönetmek daha kolaydır. Örneğin, Irak, Afganistan, Suriye, Libya vb.

-19’uncu asırda Sanayi Devrimi nedeniyle  artan hammadde, enerji ihtiyacının karşılanacağı bölgeler; Ortadoğu, Afrika ve Asya’dır. Gerçeğinde İsrail Devleti’de bu bölgede kurulmuştur.

-Bu anlayışla Yahudiler, İsrail Devleti’nin kurulmasında kurucu değil, oyuncudur.

-1870 yılından itibaren çiftçi Yahudiler Filistin toprakları üzerinde tarımsal yerleşme merkezleri kurmaya başladılar. Bununla birlikte, Rusya’yı terkeden Yahudilerin birçoğu Avrupa’ya göçtü.

-I. Dünya Savaşı sonunda 2 Kasım 1917’de İngiltere dışişleri bakanı Arthur Balfour’un girişimiyle Balfour Deklerasyonu süreci başlatıldı. Milletler Cemiyeti 1920 yılında, Filistin üzerinde İngiliz mandasını tanıdı.

-“Bu dönemde Rusya’da Yahudilere karşı -özellikle çiftçi Yahudileri içeren- pogromlar ismiyle bilinen bir dizi katliam yaşandı. Katliamlara maruz çiftçi Yahudilere, Siyonistler tarafından ülkeyi terk edip Filistin’e yerleşmeleri teklifi yapıldı…” Ayrıca; Nazi Almanya’sının, 1930’lardan 1940’ların ortalarına kadar Yahudilere soykırım uygulamaya başlamasıyla Filistin’e büyük bir Yahudi göçü başladı.

-Theodore Herzl, Filistin’de kurulacak bir devlet için 2 Abdülhamid’den büyük paralar karşılığında toprak satın almak ister. 2. Abdülhamid bu toprak talebinin ret eder.  Yahudi Theodore Herzl’in heyetinde bulunan Selanik mebusu  Emanuel Karasu; Sultan Hamid’in hal’inden çok sonra hatıralarını yazmış olan 2. Abdülhamid’in Mabeyn Başkatibine,

-”Ben zat-ı şahaneyi bir daha görmeye geleceğim. Fakat bu sefer kendisinden bir atıfet ve lütuf istemek için değil…”Diyerek üstü kapalı tehdit eder. (Bu cesareti nereden aldıysa!)

-Peki, Selanik mebusu (Yahudi) Emanuel Karasu, 2. Kez ne için gelecektir? Elbette, Vatan topraklarını satmayan 2. Abdülhamid’i Tahtan indirmeye.

-Gerçeğinde; Meclis-i Milli’nin Abdülhamid’in hal’ kararını bildirmek için görevlendirdiği, 27 Nisan 1909 Salı günü öğleden sonra sarayı ziyaret eden dört kişilik heyette; Arif Hikmet Paşa, Emanuel Karasu Efendi (Carasso), Esad Paşa Toptani, Aram Efendi ve Albay Galip Bey (Pasiner) vardır.

-İleriki bir tarihte İttihatçıların liderlerinden olan Enver Paşa, 2. Abdülhamid’in tahtan indirilmesi ile ilgili olarak; “Siyonistlerin oyununa geldik” diyerek, hatalarını ve pişmanlıklarını itiraf etme olgunluğunu  gösterecektir.

Yapılan kısa özetten sonra kalınan  yerden devam edilecektir…

Konu ile ilgili kaynak ve açıklamalar, önceki yazılarda verilmiştir.

Resim;www.kaliteliresimler.com

 

Anglosaksonlar, sonunda Yahudileri Ortadoğu’nun fokurdayan kazanına atarlar (4)

“İlahi adalet”, İbret alabilenleri için, Su, Buhar ve Yağmur misalidir.

 

İsrail devleti, Yahudi Halkınca değil, sayısız yararlarının olacağını düşünen, Batılı Siyasetçiler ile Yahudi Bankerler tarafından kurulmuştur. Devletin kurulma aşamasında göç edecek gönüllü Yahudiler olmayınca; bir kez daha Yahudileri yaşadıkları ülkelerden kaçırmak adına katliamlar başlar.

Ormandaki ağaçlar, sapı kendilerinden olan balta tarafından doğranmaktadır.

Yahudileri Filistin’e göçe zorlamak için önceki yazımızda verilenlerden iki örneği tekrar edersek;

-“…Bu dönemde Rusya’da Yahudilere karşı -özellikle çiftçi Yahudileri içeren- pogromlar ismiyle bilinen bir dizi katliam yaşandı. Katliamlara maruz çiftçi Yahudilere, Siyonistler tarafından ülkeyi terk edip Filistin’e yerleşmeleri teklifi yapıldı…”

-“…Nazi Almanyası’nın 1930’lardan 1940’ların ortalarına kadar Yahudilere soykırım uygulamaya başlamasıyla Filistin’e büyük bir Yahudi göçü başladı…”

Kaldığımız yerden devamla;

Fransızların bir devlet kurma cinliği karşısında, ezeli rekabetçileri İngilizler herhalde boş durmayacak onlarda Yahudilere, bir taşla beş kurmanın hesabı ile bir devlet kurmanın telaşı içine gireceklerdir.

Bunun uzun hikâyesine başlamadan evvel konunun anlaşılması adına, oyuncularının ve kurulan oyun (Özellikle Siyonizm) hakkında açıklama yapılmaktadır.

Siyonizm,“Filistin’de Yahudiler için yeniden bir vatan kurulmasına destek veren uluslararası Yahudi siyasi hareketidir. Söz konusu alan, Tevrat’ta bahsi geçen ve İsrail Diyarı adı verilen topraklardır.

Bu siyasal örgüt, Avusturya-Macar gazeteci Theodor Herzl tarafından Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı eserinin yayımlanmasının ardından, 19. Yüzyıl sonlarında resmen kurulmuştur. Bilinen en ciddi finansörlerinin başında, (Banker) Rothschild ailesi geldiği ifade edilmektedir.

“İsrail Diyarı”na Yahudi göçünü teşvik etmeyi amaçlayan hareket, sonunda Yahudiler için bir anavatan olarak İsrail’i kurma hedefine 1948 yılında ulaşmıştır. Savunucuları, Siyonizm’in amacını; Yahudi ulusu için kendi kaderini tayin olarak görmektedir.

Theodore Herzl’in 1897’de I. Siyonist Kongrede bir öngörü de bulunur.

Veya bildiği bir konuda bilgi verir.

- “Ben Basel’de İsrail Devletini kurdum. En geç 50 yıl içinde bu gerçek olacak..” demesinden 50 yıl sonra ilan edilmiştir.

Konu daha geniş manada kavranabilmesi için aşağıda iki farklı hikaye anlatılacaktır.

İlk olarak yaygın olarak anlatılan daha doğrusu kamuoyunun bilmesi gereken hikâyemiz;

-Theodore Herzl, Filistin’de kurulacak bir devlet için 2 Abdülhamid’den büyük paralar karşılığında toprak satın almak ister. 2. Abdülhamid ne bir karış toprak satar ne de uzun vadeli olarak kiralar.

Bu toprak talebinin red edilmesi üzerine İstanbul’daki (Theodore Herzl’in) heyetinde bulunan Osmanlı vatandaşı-Selanik mebusu (Yahudi) Emanuel Karasu; Sultan Hamit’in hal’inden çok sonra hatıralarını yazmış olan 2. Abdülhamid’in Mabeyn Başkatibine,

-”Ben zat-ı şahaneyi bir daha görmeye geleceğim. Fakat bu sefer kendisinden bir atıfet ve lütuf istemek için değil…”Diyecektir.

2. Abdülhamid’in Mabeyn Başkatibi,  “1906’da Emanuel Karasu’dan dinledikleri ile, 27 Nisan 1909’da (İttihatçılardan) gelen hal’i tebliğ heyetinde aynı Emanuel Karasu’nun bulunuşu sadece tesadüf müdür?” Diye sorarak, Emanuel Karasu’nun yukarıdaki ifadelerini aktarır.

Peki, Selanik mebusu (Yahudi) Emanuel Karasu, 2. Kez ne için gelecektir?

Elbette, Vatan topraklarını satmayan 2. Abdülhamid’i Tahtan indirmek için.

Gerçeğinde de; Meclis-i Milli’nin Abdülhamid’in hal’ kararını bildirmek için görevlendirdiği, 27 Nisan 1909 Salı günü öğleden sonra sarayı ziyaret eden dört kişilik heyette; Arif Hikmet Paşa, Emanuel Karasu Efendi (Carasso), Esad Paşa Toptani, Aram Efendi ve Albay Galip Bey (Pasiner) vardır.

İttihatçılardan Enver Paşa, 2. Abdülhamid’in tahtan indirilmesi ile ilgili olarak; “Siyonistlerin oyununa geldik” diyerek, hatalarını ve pişmanlıklarını itiraf etme olgunluğunu da gösterecektir.

**

Sırası geldiği için hatırlanması gerekenler; Tarihin önemi, bugün başımıza gelenlerin arka planını, gerçeğini öğretmesindedir.

Ancak bu ülkede anlaşılmayan bir uygulama vardır.

Arşivler araştırmacılara (halen) kapalıdır. Bu nedenle Halk kendisinden gizlenen bir şeyler olduğunu düşünmektedir. Dünü tam olarak bilmeden kendimize nasıl doğru bir gelecek kurabiliriz?

**

Ve İngilizler Yahudilere bir Devlet kurmak üzere devreye girerler…

Lloyd George’un Siyonizm’i

Lloyd George göreve geldikten birkaç ay sonra Jön Türk lideri Enver Paşa ile gizli müzakerelere girişmişti.

Bu müzakerelerdeki adamı, İstanbul’da Osmanlı Düyunu Umumiyesi yönetim kurulu başkanlığını yapmış olan, Vickers silah sanayi şirketinin mali işler müdürü Vincent Caillard’dı.

Caillard da, İzmir’in yeraltı dünyasından çıkarak dünyanın en ünlü silah tüccarlığına yükselen ve basında “ölüm taciri” olarak anılan yakın iş arkadaşı Basil Zaharoff’u kullanıyordu.

Zaharoff, 1917 ve 1918’de Cenevre’ye gittiğini orada önce birisinin aracılığıyla, sonra da yüz yüze olarak Enver Paşa ile müzakerelerde bulunduğunu bildirmişti.

Lloyd George, hükümetinde Filistin’i isteyen tek insandı.

Aynı zamanda Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasını da özendirmek istiyordu.

Meslektaşları onun bu görüşlerine ne kadar bağlı olduğunu anlayamadılar.

Lloyd George meslektaşlarının aksine İngiliz antikonformist (*) ve Evangelist (**) düşüncesinde, Yahudileri Siyon’a geri göndermede başı çekmek gibi yüzyıllar öncesine dayanan bir eğilim olduğunu çok iyi biliyordu.

Bu düşünceler gerçekten de kendisinin antikonformist inancının temelini oluşturmaktaydı.

Lloyd George, İngiltere’de Püritenlere (***) ve Mayflower’ın Yeni Dünya’ya yelken açtığı döneme kadar uzanan Hıristiyan Siyonistleri hareketinin en son örneğiydi. Vaat edilmiş topraklar o günlerde hala, gerek Birleşik Devletlerdeki gerekse Filistin’deki insanların zihinlerindeydi.

17. yüzyıl ortalarında Hollanda’da yaşayan iki İngiliz Püriteni -Joanna ve Ebenezer Cartwright- hükümetlerine şöyle bir dilekçe vermişlerdi:

-İngiliz milleti, Hollandalılarla birlikte, İsrail’in oğullarını ve kızlarını gemileriyle ataları Abraham, Isaac ve Jacob tarafından vaat edilen ülkeye götüren ilk millet olmalıdır.”

Püritenler, Yahudi halkı öz- yurtlarına geri gönderirlerse Mesih’in görüneceğine inanıyorlardı.

Bu fikir devam ediyordu: 19. yüzyıl ortalarında sosyal reformcu Anthony Cooper -sonraları Shaftesbury Lordu olmuştur- Anglikan kilisesinde Yahudileri Filistin’e götürmek, Hıristiyanlaştırmak ve İkinci Gelişi çabuklaştırmak için güçlü bir dini hareket başlatmıştı.

Karısı dolayısıyla akrabası olan Dışişleri Bakanı Palmerston’u, Filistin’deki Yahudilere İngiliz konsolosluğu koruması vermesi için ikna etmişti. Shaftesbury günlüğüne şöyle yazmıştı:

-“Palmerston, kendi eski insanlarına iyi davransın diye Tanrı tarafından seçilmiş bir araçtı.

Palmerston, Lloyd George’u andıran bir idealizm ve pratik nedenler karışımıyla hareket ediyordu.

1830 ve 1840’larda isyancı Mısır Valisi Mehmet Ali, Fransa’nın desteğiyle imparatorluğun toprak bütünlüğünü ve Sultan’ın tahtını tehdit etmek için Suriye’ye yürüdüğünde, Palmerston da Fransa ile Büyük Oyun rekabeti bağlamında Osmanlı İmparatorluğu’na bir Yahudi Filistin’i dayatmıştı.  

Her zaman olduğu gibi, Osmanlı davasını destekliyordu. Yahudi Filistin’i davasını savunmasındaki amaçlarından biri, Yahudi desteği sağlayarak Osmanlı rejimini güçlendirmekti.

Bir diğeri de, Fransızların ve himayelerindeki Mehmet Ali’nin yürüdükleri yön üzerinde İngiliz destekli bir Yahudi yurdu yaratarak ilerlemelerini durdurabilmekti.

Başka bir amacı ise İngiltere’ye Ortadoğu’da bir müşteri sağlamak ve böylece Osmanlı içişlerine müdahale için neden yaratmaktı.

Ortodoks inancın savunucuları olan Ruslar ve Lübnan’daki önemli ve stratejik konumlu Maruni (Katolik) toplumunun savunucuları olarak da Fransızlar, Ortadoğu’da büyük çıkar odaklarını ve önemli toplumları temsil ettiklerini iddia etmekteydiler.

Bölgede Protestan varlığı olmadığından İngiltere’nin aynı iddiada bulunması için koruması altında olacak bir halka ihtiyacı vardı.

Palmerston’un Yahudileri vaat edilmiş topraklara götürme fikri aynı zamanda kurnazca bir iç politikaydı.

İngiliz kamuoyunda Püriten heyecanını akla getiren olumlu bir yankı bulmuştu.

Palmerston diplomasisi konusunda ileri gelen bir otoriteye göre, politikası

-“19. yüzyılda tümüyle kaybolmamış olan mistik bir fikirle bağlantılı görülüyor Buna göre İngiltere Tanrı’nın, Yahudileri Kutsal Topraklara götürme aracıydı.”

Bu görüş her nasılsa, en azından İngiliz üst sınıflarında, yaygın bir Yahudi aleyhtarlığıyla birlikte yaşıyordu.

Aynı düşünce Asquith Kabinesi’nde bir İngiliz kabinesine giren ilk Yahudi olan Ulaştırma Bakanı ve Liberal Parti’nin liderlerinden Sir Herbert Samuel’in de aklına gelmişti.

Sir Herbert, 1915 Ocak ayında Başbakan Asquith’e verdiği bir muhtırada -Britanya İmparatorluğu için stratejik önemi olduğundan- Filistin’in İngiliz himayesine alınmasını a önerdi ve oraya geniş boyutlu bir Yahudi iskanının özendirilmesinin yararlarını sıraladı.

Lloyd George Kabine’ye Filistin’dekı Kutsal Hıristiyan Yerlerinin “Agnostik dinsiz Fransa’nın” eline geçmesine izin vermenin çirkin olacağını söylüyordu.

Siyonist hareket yeniydi, ama kökleri, bağımsızlığı eski Roma tarafından ortadan kaldırılan ve halkı 2. yüzyılda sürgün edilen Filistin kadar eskiydi. Yahudiler sürgünde bile dinlerini bırakmamışlar, kesin yasaları ve gelenekleriyle aralarında yaşadıkları insanlar arasında farklılıklarını korumuşlardı.

İkinci sınıf statü, işkenceler, sık sık yapılan kıyımlar, sürekli olarak kovulmaları, ayrı bir kimlik ve kaderleri olduğu duygusunu desteklemişti.

Dini inançlarına göre Tanrı kendilerini Siyon’a döndürecekti ve her yıl bayramlarında aynı duayı yinelerlerdi: “Gelecek yıl Kudüs’te!

Siyon’a dönüş, 19. yüzyıl ideolojisi tarafından çağdaş ve politik bir programa dönüştürülünceye kadar hayal olarak kalmıştı.

O zamanın çok tutulan fikri -bu fikir Fransız devrim orduları tarafından ekilmiş ve sonra da gelişmiştir- her milletin bağımsız bir yurdu olmasıydı.

…Batı Avrupa Yahudileri 19. yüzyıl sonlarında kendilerini yüzyıllardır bağlı tutan kısıtlamaların çoğundan yasal olarak kurtulabilmişlerdi: Gettolarından dışarı çıkabiliyor, istedikleri zanaat ya da mesleği yapabiliyor, emlak alıp yurttaşlık haklarından yararlanabiliyorlardı.

Ancak yine de kendilerini yabancı olarak gören komşularından gelen bir düşmanlık dalgasıyla karşılaşıyorlardı.

Doğu Avrupa’da -Polonya da dahil olmak üzere Rus İmparatorluğu, Baltık ülkeleri ve Ukrayna- Yahudilerin durumu tehlikedeydi.

O sıralarda dünya Yahudilerinin çoğu Çarın topraklarında kaldıkları sürece Rus İmparatorluğu’nun kendilerine ayrılmış topraklarında yaşamaktaydılar. Ancak çok azı -kimi özel izinle, kimi yasadışı olarak- St. Petersburg, Moskova ya da bu bölge dışında yaşayabiliyordu.

Bölgede bulunan altı milyon Rus Yahudi’sinin Yahudi Ruslar olmalarına izin yoktu. Bu Yahudiler sadece hukuki kısıtlamalar içinde kalmayıp sık sık pogrom adı verilen örgütlenmiş kıyımlara uğratılıyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın ilk yıllarında bu pogromların ulaştığı korkunç boyutlar, büyük sayılarda Yahudi’nin Rus İmparatorluğu’ndan kaçmasına yol açmıştı.

O sıralarda milliyetçilik tüm politik hastalıkların tedavisi olarak görüldüğünden, birinin çıkıp Yahudi sorununun çözümünün de bu olduğunu söylemesi kaçınılmazdı.

Asimile bir Yahudi olan Herzl, politik Siyonizm fikrini bulduğunda, düşüncesi Yahudilerin milli bir yurtları olması gerektiğiydi. Yeri çok önemli değildi. Herzl Yahudiler ve Yahudilik konusunda hemen hemen hiçbir şey bilmezdi.

Bir Viyana gazetesinin Paris muhabiriydi ve Dreyfus davasında Fransızlardaki Yahudi aleyhtarlığının yarattığı şok, kendisini dünya Yahudilerinin tarihi felaketlerinden kurtarılması gerektiğine inandırıncaya kadar, Yahudi geçmişini unutmuştu bile.

Bir dünya adamı olarak zamanının Avrupa’sında politik alışverişin nasıl yapıldığını bildiği için işe bir Siyonist örgüt kurarak başladı. Sonra örgüt adına çeşitli hükümetlerin yetkilileriyle görüşmeler yaptı.

Diğer Yahudilerle ve yıllardır Kutsal Topraklarda iskan birimleri kuran Yahudi örgütleriyle ilişki kurduktan sonra dünyanın Filistin, ama Yahudilerin İsrail dedikleri bu ülkenin özel çekiciliğini görebildi.

20. yüzyıl geldiğinde, Herzl, Osmanlı İmparatorluğu’yla yaptığı görüşmeler sonunda Sultan’ın Siyonist teklifleri -en azından o sırada- kabul etmeyeceğini anlamış durumdaydı.

1902’de, Salisbury ve Balfour kabinelerinde güçlü sömürgeler bakanı ve modern İngiliz emperyalizminin babası olan Joseph Chamberlain ile önemli bir görüşme yaptı.

Chamberlain de Yahudi sorununa milli bir çözüme inanıyordu. Filistin’in gelecekte bir yolla elde edilmesine kadar, Filistin sınırının berisinde bir Yahudi politik toplumunun kurulması konusunda Herzl’in fikrini anlayışla karşıladı.

Herzl, Kıbrıs’ tan ya da Sina Yarımadası’nın kıyısındaki El Ariş şeridinden söz ediyordu. Buralar ismen Osmanlı İmparatorluğu’na aitse de, aslında İngiltere tarafından işgal edilmiş durumdaydı.

Chamberlain Kıbrıs’ın söz konusu olamayacağını, ama Sina’yı yöneten İngiliz yetkililerinin onayını almaya çalışacağını bildirdi.

Herzl bu onayı almak için İngiliz temsilcisi Leopold Greenberg aracılığıyla politika işlerinde bilgili bir avukat olan Lloyd George’u tutmaya karar vererek Londra’daki Lloyd George ve Roberis şirketine başvurdu.

Teklif Mısır’daki İngiliz yönetiminin muhalefeti kabul edilmedi.

Dışişleri Bakanlığı 19 Haziran ve 16 Temmuz 1903’te Dr. Herzl’e gönderdiği mektuplarda teklifinin uygulanabilir olmadığını bildiriyordu.

Bunun üzerine Chamberlain, Yahudi iskanı için kendi yetki alanında bir bölge verebileceğini söyleyerek İngiliz Doğu Afrika’sında Uganda’yı önerdi.

Yahudi sorununu kendisi de derinlemesine incelemiş olan Başbakan Arthur James Balfour da bunun milli bir çözüm gerektirdiğine inanarak Chamberlain’i destekledi.

Herzl teklifi kabul etti. Lloyd George bunun üzerine Yahudi Yerleşimi Anlaşması’nı hazırlayarak resmen hükümetin onayına sundu.

Dışişleri Bakanlığı, 1903’te, gelecek yıl yapılacak araştırma ve konuşmalar başarılı olduğu takdirde Krallık hükümetinin, bir Yahudi kolonisi kurulmasına yönelik teklifi uygun karşılayabileceğini bildirdi.

Bu, bir hükümetin Siyonist hareket konusunda ilk resmi bildirisi ve Yahudi halkı için millet statüsünden söz edilen ilk resmi belgeydi. Buna Birinci Balfour Deklarasyonu adı verildi.

Bundan kısa bir süre sonra Dünya Siyonist Konferansı toplandı. Herzl burada Uganda teklifini ortaya atarak Doğu Afrika’nın Vaat Edilmiş Topraklar yolunda bir ara istasyon olduğunu ve Çarlık İmparatorluğu Yahudilerinin pogromlardan kaçıp buraya sığınabileceklerini anlattı.

Herzl’in fikirleri kafaları fethettiyse de kalpleri fethedemedi. (1)

 

Devam edecek…

 

Resim;www.arastiralim.com’dan alınmıştır.

Kaynak ve açıklamalar;

(1) “BARIŞA SON VEREN BARIŞ”, David  Fromkin, Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı?

(*) Antikonformist, Var olan düzene, geçerli fikirlere karşı,

(**) Evanjelizm,  Kutsal Kitap’a (Hristiyanlık) dönmek veya yönelmek anlamına gelir.

Evanjelizmin temelleri İngiliz George Whitefield (1715-1770),; Methodizm’in kurucusu John Wesley (1703-1791) ve Amerikalı filozof ve teolog Jonathan Edwards (1703-1785) tarafından atılmıştır. Bu üç kişi Amerika’nın en büyük Protestan mezhebi olan Baptistlerin ve Metodistlerin oluşumunun temel taşlarıdırlar.

ABD’de 1820’lerde genelde Hristiyanlık inancı için kullanılan Evanjelizm 19. yüzyıldan itibaren iki ayrı koldan ilerlemeye başlamıştır. Charles G. Finney ile Amerikan halkının dönüşümünün sağlanması ile devrimcilik anlamı kazanmış diğer taraftan Playmouth Kardeşliği hareketinin kurucusu John Nelson Darby’nin öncülüğünde radikal bir dini yorumu temsil etmeye başlamıştır. Bugünkü Evanjelizm Amerika’daki Hristiyan toplumunun tutucu kanadını temsil etmektedir. Darby’nin Muafiyetçilik akımı İncil ve Dünya tarihini yedi çağa ve veya Tanrı’nın insanlık hakkındaki takdirini gösteren yedi bölüme ayırmaktadır.

C. I. Scofield tarafından yazılan Scofield Referans İncil’i ile 1880 ve 1890’lı yıllarda Darby’nin Tanrı, Tanrı’nın Krallığı’nı temsil eden insanlara imtiyaz vermiştir ve İsrail İncil’in Kıyamet zamanında önemli rol oynayacaktır öğretisi geniş kitlelerce benimsenmiştir.

Lutherci Protestanlık ile başlayan; Püritenizmle olgunlaşan; Jimmy Carter, Ronald Reagan ve Baba Bush’un başkanlıkları döneminde adım adım gelişen Evanjelizm, 11 Eylül’den sonra Oğul Bush ile Küresel Emperyalizmi yönlendiren esas güç haline gelmiştir. (vikipedi)

(***) Püriten, 16. ve 17. yüzyıllarda I. Elizabeth’in İngiliz Kilisesi’nde başlattığı reformist harekete karşı çıkan, kendini “saflığı” aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir.

 

Anglosaksonlar Yahudilerden kurtulmak, sırtlarından para kazanmak için onlara bir devlet kurarlar (3)

MÜSLÜMAN KARDEŞLERİM Gelecek yıl, İsrail ile bir antlaşma olacağını ve BM üyesi Bağımsız Filistin devleti kurulacağı umuyoruz.

MÜSLÜMAN KARDEŞLERİM Gelecek yıl, İsrail ile bir antlaşma olacağını ve BM üyesi Bağımsız Filistin devleti kurulacağı umuyoruz.

 

 

Anglosaksonlar sevmedikleri Yahudilere, Ortadoğu’da, Asya ve Afrika kıtalarının kesiştiği yerde neden bir devlet kurdular? Bunun arka planına baktığımızda karşımıza ilk kez Fransızlar ve ünlü komutan Napolyon çıkar.

Hıristiyan Batı ve Yahudiler

Yahudiler tarihleri boyunca birçok örgütlü saldırılara muhatap olmuşlardır. 1’nci Haçlı Seferi sırasında, Ren ve Tuna boylarındaki Yahudi cemaatleri; 2’nci Haçlı Seferi sırasında da, Almanya’daki Yahudiler çok sayıda katliama maruz kalmıştır.  Yahudiler ilerleyen zamanda; İngiltere, Fransa, Avusturya ve İspanya’dan kovulacaklardır.

Hıristiyan Batının Yahudilerle derdi nedir?

Avrupa’da Yahudilere yönelik önyargının temel gerekçesi din kökenlidir.

“Yeni Ahit’e, (Hıristiyanların kutsal kitabı) göre, İsa Romalı askerler tarafından gaddar bir şekilde ve aşağılanarak öldürülmüştür. İsa’nın öldürülmesinden tamamiyle Yahudilerin sorumlu olduğunu ima edilir.

Bu anlayışa sahip Hıristiyan Avrupalılar, Yahudilere neden bir devlet kurar ve bunu büyük bedeller karşılığında desteklerler?

Bu sorunun cevabını önemli satırbaşları ile verirsek;

-Sömürgeci devletlerin en sevdikleri ortam; savaş ve çatışma ortamlarıdır. Bu ortamlarda hem kazanmak, hem de tarafları yönetmek kolaydır.

-Museviler ile Müslümanları uzun süreli bir savaşa sürüklemek, yıpratmak ve mümkünse her ikisinden de kurtulmak,

-Yahudileri Avrupa’dan çıkarmak,

-19’uncu asırda Sanayi Devrimi nedeniyle  artan hammadde, enerji ihtiyacının karşılanacağı bölgeler; Ortadoğu, Afrika ve Asya’dır. Gerçeğinde İsrail Devleti’de bu bölgede kurulmuştur. Din ve diğer gerekçeler olmakla birlikte, Uluslararası meselelerin arkasındaki tek neden ekonomi-paradır.

-Müslümanlar,  Musevilerle, (perde arkasından da Hıristiyanları maddi-manevi desteği ile) savaşırken, bölge zahmetsiz ve daha düşük maliyetle sömürülecektir.

Yahudiler bu oyunun kurucuları mı, oyuncuları mıdır? 

Denize düşen yılana sarılır! Türk Atasözü.

Bunun cevabını vermeden önce, İsrail devletinden biraz bahsetmemiz gerekmektedir.

**

İlk verilenler, yaygın olarak bilinenlerdir;

-“İsrail, Ortadoğu’da, Asya ve Afrika kıtalarının kesiştiği yerde kurulmuştur.

Tevrat’a göre; Yakup ailesi ile göç ederken, Tanrı’nın meleği bir adam kılığında Yakup’a görünür. Ailesini nehrin karşısına taşıdıktan sonra o adam Yakup ile gün ağarıncaya kadar güreşir. Adam Yakup’u yenemeyeceğini anlayınca Yakup’a, ‘beni bırak gün ağarıyor’ der. Fakat Yakup ‘beni kutsamadıkça seni bırakmam’ der. Adam da Yakup’a Tanrı adıyla güreşen manasına gelen İsrail adıyla kutsar.

Yakup’un soyunun devamı olarak kabul edilen kimselere Yakupoğulları yani İsrailoğulları denmektedir.

Yahudiler 19. yüzyılın ikinci yarısında devlet kurma çalışmalarına başladılar. Arz-ı mev’ut (vadedilmiş topraklar) üzerine devlet kurma çalışmaları ilk önce İngiltere’de görülür. 1848’de İngiliz hükumeti bir genelgeyle Filistin’deki konsoloslarını, Yahudilerin himayesine verdi. 1870’te Yahudi faaliyetlerinin merkezi İngiltere’den Rusya’ya geçti. Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl, Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için birçok çalışmalarda bulundu.

Herzl, İngiltere gibi güçlü bir devleti arkasına alarak, gayesine ulaşma çabasındaydı. Siyonistler, devlet olabilmeleri için bir tarım sınıfına ihtiyaçları olduğunu farkettiler, bununla birlikte Avrupa Yahudilerinin neredeyse tamamı ticaretle uğraşıyordu, Rusya’da ise tarımla uğraşan Yahudiler mevcuttu.

Bu dönemde Rusya’da Yahudilere karşı -özellikle çiftçi Yahudileri içeren- pogromlar ismiyle bilinen bir dizi katliam yaşandı. Katliamlara maruz çiftçi Yahudilere, Siyonistler tarafından ülkeyi terk edip Filistin’e yerleşmeleri teklifi yapıldı.

1870 yılından itibaren çiftçi Yahudiler Filistin toprakları üzerinde tarımsal yerleşme merkezleri kurmaya başladılar. Bununla birlikte, Rusya’yı terkeden Yahudilerin birçoğu Avrupa’ya göçtü. 1870-96 yılları arasında Eretz Israel’de on yedi tarım kolonisi kuruldu.

I. Dünya Savaşı sonunda 2 Kasım 1917’de İngiltere dışişleri bakanı Arthur Balfour’un girişimiyle Balfour Deklerasyonu süreci başlatıldı. Milletler Cemiyeti 1920 yılında, Filistin üzerinde İngiliz mandasını tanıdı.

Bundan sonra kurulan bir Yahudi bürosu İngiltere nezdinde Yahudi haklarını temsil etmeye başladı. Bundan sonraki yıllarda Siyonistler dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bulunan Yahudi topluluklarını -devlet kurabilmek için etkili bir nüfus oluşturmak gayesiyle- Filistin’e göçmeleri için ikna etme çabalarına girişti.

Nazi Almanyası’nın 1930’lardan 1940’ların ortalarına kadar Yahudilere soykırım uygulamaya başlamasıyla Filistin’e büyük bir Yahudi göçü başladı.

II. Dünya Harbi’nin müttefiklerin galibiyetiyle bitmesinden sonra, Filistin meselesi son safhasına ulaştı. İngiltere daha sonra Amerika’nın yardımını sağladıktan sonra, Filistin meselesini Birleşmiş Milletler’e götürüp, meselenin çözülmesini istedi.

BM, Kasım 1947’de Filistin’in biri Yahudi öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verdi. Yahudiler bu kararı kabul ederken Araplar reddetti. Kudüs şehrine ise BM denetiminde milletlerarası bir bölge statüsü tanındı. Bu çözüm Arapları tatmin etmedi. İsrail-Filistin Savaşı başladı.

14 Mayıs 1948’de BM paylaşım planı uyarınca David Ben-Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi. 24 saat sonra, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları saldırıya geçerek İsrail topraklarına girdiler…

İsrail ekonomisi, yüksek teknolojik araç gereç üretimi, tarım, sanayi, elmas işlemeciliği ve turizme dayalıdır.

Teknoloji alanında İsrail ekonomisi dünyanın en hızlı gelişen ülkesidir.

Intel, IBM, Motorola, Google gibi firmaların İsrail’de Ar-Ge merkezleri bulunur,bunun nedeni silikon üretimi için ülkenin elverişli olması ve en önemlisi kişibaşına düşen bilgi teknolojilerinde çalışan sayısının çok yüksek olmasıdır.

İsrail’de sanayi yükselen bir hızla gelişmektedir. Gelişen sanayi sektörlerinin başlıcaları; ilaç, optik, elektrik malzemesi, elmas işletmeciliği, silah sanayisidir.

Ve…

İsrail, Ticaretinin büyük bir kısmını ABD, İngiltere ve Almanya ile yapmaktadır.(*)

Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Türk atasözü.

**

Şimdi anlatılacaklar az bilinenlerdendir.

– “18 yy. da Avrupa’da iki büyük sömürgeci güç vardır: İngiltere ve Fransa. Ve bunlar birbirleriyle amansız rekabet halindedir. O dönemde İngiltere, Fransa’yı Hindistan’dan kovmuştur.

Fransa, Hindistan’dan kovulması işle birlikte büyük bir gelir kaynağından mahrum kalır. Elbette boş durmayacak yeni oyunlar peşinden koşacaktır.

Yapılan uzun vadeli bir planla;  Hem Hindistan, hem de Hindistan’ın giriş kapısı, tahıl ambarı Mısır’ı alınarak, İngiltere’ye darbe vurulacaktır.

Bu gaye ile 5 Mart 1798’de Direktuvar yönetimi Mısır seferi için I. Napolyon Bonapart’ı vazifelendirir.

Bu görev, şöhret düşkünü Napolyon’u çok sevindirir. Napolyon kendisini “Büyük İskender” rolünde görmekte ve İstanbul’u da bu “Yeni İskender İmparatorluğu’nun başkenti olarak düşünerek hayallerini Hindistan’a kadar uzatmaktadır.” (1)

-“Napolyon 400 parçalık donanması ile 1798’de denize açılır. İskenderiye sahillerine inen Napolyon’un maiyetinde; 40.000 asker, 40 general vardır… (2).

“Fransızları suyun dibinde olsalar yine bulacağım” diyerek aylardan beri Akdeniz’de dolaşmakta olan İngiliz Amirali Nelson. Sonunda 400 parçalık Fransız donanmasını Ebûkir Koyu’nda yakalayarak kıstırır ve hepsini yakar (14 Ağustos 1798).

“Gemilerinin yakılması Napolyon’u çok sarsar. Çünkü Mısır’a hapsolmuş durumdadır. Uzun bir müddet burada kalacağı için köklü tedbirler alıp, halkla iyi geçinmek zorundadır. Bu çerçevede Müslümanlara sempatik görünme taktiklerine başlar.

“Hz. Muhammed (sav)’in velâdetinin yıldönümünde büyük mevlit alayları tertip ettirir. Kendisi de şark usulü elbise giyerek başına sarık sarar. Bununla da kalmayıp Müslüman olduğunu ilan eder. (3).

Ancak, “Mısır’a çaresiz olarak hapsolan Napolyon için durumunu sağlamlaştırmaktan başka yol yoktur. Fakat bunun için de herşeyden önce Suriye’ye sahip olmak gerekmektedir. Çünkü Suriye; Akdeniz çevresindeki Mısır, Anadolu, Arabistan. Irak gibi dört büyük beldeyi coğrafi bir merkez olarak birbirine bağlarken, bu bölgeler arasındaki ulaşım ve ticaret bağlantısını da yapacak tek mevki durumundadır. Bunun yanısıra stratejik olarak da değeri büyüktür. Bu bölgeye sahip olacak herhangi bir devlet öteki devletlerin sömürgeleri ile olan bağlantılarını kesebilecek konumdadır …(4).

“Fransızlar, ardında kanlı izler bırakarak 15 Mart’ta Suriye seferinin kilit noktası olan Akka’yı muhasara ederler. Fakat şehrin alnında ta Selahaddin Eyyubî devrinden kalma bir kahramanlık damgası vardır. Bir vakitler üçyüzbin kişilik haçlı ordusunun perişan olduğuna şahit olan şehrin eskimiş kale duvarları, yeni bir destana şahit olmaya hazırlanmaktadır. Kalede, şehadet soluklamaya hazır bekleyen seksenlik polat sineli bir ihtiyar vardır: Cezzar Ahmet Paşa…

“… Napolyon, olanca kuvvetiyle saldırır. Fakat ihtiyar arslan metanetle kaleyi savunur. Oysa bu şöhret müptelası Fransız, kaleyi yirmidört saat içinde ele geçirmeyi planlamıştır.

Napolyon Akka’da ilk raundu kaybedince civardaki emir ve beylere, Hıristiyan ve Yahudi ileri gelenlerine mektuplar yazarak yardımlarını ister: Vahhabilerin kurucusu Abdulvahhab’a. Mekke şerifi Galip bin Musaid’e, Maskad İmamı’na, Dürzi Emin Beşir’e, Maruni ve Yahudilere yazdıkları mektuplardan olumlu cevap alamaz.

Hatta 22 Mayıs 1799’da Moituer Üniversel gazetesine verdiği bir ilanda da bütün Avrupa, Asya ve Afrika Yahudilerini Fransız ordusuna gönüllü asker olarak katılmaya çağırmakta, buna karşılık da Filistin’de bir Yahudi devleti kuracağını vadetmektedir…(5).

Özetle Fransa, El (Osmanlının) kesesinden Yahudilere yurt vadetmektedir.

Okuyanların dikkatini ; “Araplar arkamızdan vurdular!”  Kurgusunda başrolde olan  Vahhabiler’le Batının dirsek teması 1900’lerin başında değil, 1799’larda; Vahhabilere gönderilen mektup (Bugünkü Suudi Arabistan yönetimi) çekecektir. Gerçeğinde, “Vahhabilik” mezhebinin oluşumunda  İngilizler’in parmağı olduğudur.

 

Devam edecek…

Resim; http://www.politifake.org/will-stand-with-muslim-brothers-obama-democrats-liberals-ant-politics-9035.html

Kaynakça;

(1-2-3-5), Kocabaş. Şakir; Tarihte Türkler ve Fransa. Vatan Yayınları.

(4), Kutay, Cemal Türkiye Hür. ve Mücadele .

(*) İsrail, Ortadoğu’da, Asya ve Afrika kıtalarının kesiştiği yerde bulunan bir devlet. Coğrafi olarak, Asya kıtasında bulunur. Batısında Akdeniz, kuzeyinde Lübnan ve Suriye, doğusunda Ürdün, güneyinde ise Mısır ve Kızıldeniz ile çevrilidir. Başkenti Knesset (İsrail Meclis) kararına göre Kudüs’tür. Ancak bu durum Birleşmiş Milletler tarafından tanınmamaktadır.

Tevrat’a göre; Yakup ailesi ile göç ederken, Tanrı’nın meleği bir adam kılığında Yakup’a görünür. Ailesini nehrin karşısına taşıdıktan sonra o adam Yakup ile gün ağarıncaya kadar güreşir. Adam Yakup’u yenemeyeceğini anlayınca Yakup’a, ‘beni bırak gün ağarıyor’ der. Fakat Yakup ‘beni kutsamadıkça seni bırakmam’ der. Adam da Yakup’a Tanrı adıyla güreşen manasına gelen İsrail adıyla kutsar.

Tevrat’ın yaratılış kısmında da (Eski Ahit Tekvin Bap 35) Tanrı Yakup’a görünür ve O’nu kutsayarak Yakup olan adını İsrail olarak değiştirir.

Yakup’un soyunun devamı olarak kabul edilen kimselere Yakupoğulları yani İsrailoğulları denmektedir. Keza Tevratta, Yakup’un Mısır’a göç ettikten sonra yanında gelen halkına da İsrailoğulları denmektedir.

Yahudiler 19. yüzyılın ikinci yarısında devlet kurma çalışmalarına başladılar. Arz-ı mev’ut (vadedilmiş topraklar) üzerine devlet kurma çalışmaları ilk önce İngiltere’de görülür. 1848’de İngiliz hükumeti bir genelgeyle Filistin’deki konsoloslarını, Yahudilerin himayesine verdi. 1870’te Yahudi faaliyetlerinin merkezi İngiltere’den Rusya’ya geçti. Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl, Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için birçok çalışmalarda bulundu. Herzl, İngiltere gibi güçlü bir devleti arkasına alarak, gayesine ulaşma çabasındaydı. Siyonistler, devlet olabilmeleri için bir tarım sınıfına ihtiyaçları olduğunu farkettiler, bununla birlikte Avrupa Yahudilerinin neredeyse tamamı ticaretle uğraşıyordu, Rusya’da ise tarımla uğraşan Yahudiler mevcuttu. Bu dönemde Rusya’da Yahudilere karşı -özellikle çiftçi Yahudileri içeren- pogromlar ismiyle bilinen bir dizi katliam yaşandı. Katliamlara maruz çiftçi Yahudilere, Siyonistler tarafından ülkeyi terk edip Filistin’e yerleşmeleri teklifi yapıldı. 1870 yılından itibaren çiftçi Yahudiler Filistin toprakları üzerinde tarımsal yerleşme merkezleri kurmaya başladılar. Bununla birlikte, Rusya’yı terkeden Yahudilerin birçoğu Avrupa’ya göçtü. 1870-96 yılları arasında Eretz Israel’de on yedi tarım kolonisi kuruldu.

I. Dünya Savaşı sonunda 2 Kasım 1917’de İngiltere dışişleri bakanı Arthur Balfour’un girişimiyle Balfour Deklerasyonu süreci başlatıldı. Milletler Cemiyeti 1920 yılında, Filistin üzerinde İngiliz mandasını tanıdı. Bundan sonra kurulan bir Yahudi bürosu İngiltere nezdinde Yahudi haklarını temsil etmeye başladı.

Bundan sonraki yıllarda Siyonistler dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bulunan Yahudi topluluklarını -devlet kurabilmek için etkili bir nüfus oluşturmak gayesiyle- Filistin’e göçmeleri için ikna etme çabalarına girişti. Nazi Almanyası’nın 1930’lardan 1940’ların ortalarına kadar Yahudilere soykırım uygulamaya başlamasıyla Filistin’e büyük bir Yahudi göçü başladı. Filistin’deki Araplar bu göçe karşı koyduklarından İngiltere, Yahudi göçlerinin durdurulmasına karar verdi. Bunun üzerine Sion’a bağlı Askeri Yahudi Teşkilatı Hagana, Filistin’e göç konusunda İngiltere’nin aldığı bu kısıtlayıcı kararı protesto amacıyla silahlı terör eylemlerine girişti. Filistin yönetimi Nazi liderliği ile işbirliğine girişti. Bu amaçla Kudüs müftüsü Almanya’ya birçok ziyarette bulundu.

Birleşmiş Milletler Paylaşım Planı (1947)

Filistin’e de gizli Yahudi göçleri düzenlenmeye başlandı. II. Dünya Harbi’nin müttefiklerin galibiyetiyle bitmesinden sonra, Filistin meselesi son safhasına ulaştı. İngiltere daha sonra Amerika’nın yardımını sağladıktan sonra, Filistin meselesini Birleşmiş Milletler’e götürüp, meselenin çözülmesini istedi. BM, Kasım 1947’de Filistin’in biri Yahudi öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verdi. Yahudiler bu karari kabul ederken Araplar reddetti. Kudüs şehrine ise BM denetiminde milletlerarası bir bölge statüsü tanındı. Bu çözüm Arapları tatmin etmedi. İsrail-Filistin Savaşı başladı.

14 Mayıs 1948’de BM paylaşım planı uyarınca David Ben-Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi. 24 saat sonra, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları saldırıya geçerek İsrail topraklarına girdiler.

1949 yılının ilk aylarında BM nezdinde İsrail ile onunla savaşan Arap ülkelerinin her biri (o dönemden beri İsrail’le müzakere masasına oturmayı reddeden Irak hariç) arasında doğrudan müzakereler düzenlendi ve bunların sonucunda bir ateşkes anlaşması imzalandı. Anlaşma uyarınca sahil şeridi, Celile ve tüm Necef İsrail’e, Yehuda ve Samiriye (Batı Şeria) Ürdün’e, Gazze Mısır yönetimine ve Kudüs’ün ise Eski Şehir’in de dahil olduğu doğu kısmı Ürdün’e, batısı da İsrail’e bırakıldı. İsrail’in Filistinliler ile olan gerginliği ise sürmektedir.

İsrail ekonomisi, yüksek teknolojik araç gereç üretimi, tarım, sanayi, elmas işlemeciliği ve turizme dayalıdır. Teknoloji alanında İsrail ekonomisi dünyanın en hızlı gelişen ülkesidir. Intel, IBM, Motorola, Google gibi firmaların İsrail’de Ar-Ge merkezleri bulunur, bunun nedeni silikon üretimi için ülkenin elverişli olması ve en önemlisi kişibaşına düşen bilgi teknolojilerinde çalışan sayısının çok yüksek olmasıdır.

İsrail’de sanayi yükselen bir hızla gelişmektedir. Sanayi devrimi 1958-1965 yılları arasında gerçekleşmiştir. Bu dönemde ülke sanayisi % 142 oranında artış göstermiştir. Potasyum ve bakır sanayii bunların başlıcalarıdır. Toplam işgücünün % 33.4’ü sanayii alanında çalışmaktadır. Sanayi bölgeleri Tel Aviv ve Hayfa’da toplanmıştır. Gelişen sanayi sektörlerinin başlıcaları; ilaç, optik, elektrik malzemesi, elmas işletmeciliği, silah sanayisidir.

Ticaretinin büyük bir kısmını ABD, İngiltere ve Almanya ile yapar.

Türkler, Yahudiler ve Anglosaksonlar; Bilgi, silah ve altına hükümran olmuştur (2)

Olaylar ancak kendi şartlarında hayat bulmakta, yaşamaktadırlar.

“Yeni “Dünya düzeni” ni biz kurarız.” İddiasında olanları tanıttıktan sonra, BOP (1) fikrinin, ABD Başkanı Bush’a ait olmadığını; fikir babalarının İngiliz; ebeliğini de, ABD başkanı Wilson’un yaptığını açıklamış olalım.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiği günlerdeyiz…

-(ABD Başkanı) Wilson’un 1919’daki hayalinin önemli bir özelliği, barışsever ülkelerin liberal demokratik ülkeler olacağı fikriydi.”(2)

Bu fikrin ülkemizdeki ilk belirgin uygulaması (Liberal ekonomiye geçiş), Marshal yardımıdır.(*) İkinci uygulama, 24 Ocak 1980 kararları, (**) sonrasında, 2000’de küresel ekonomiye bağlanması vardır.

Şimdi biraz daha geriye, 1918 yılının başına gidiyoruz;

-Birinci Dünya Savaşı resmi olarak, 12 Kasım 1918’de sonlandırılmıştır.  Ancak, bundan yaklaşık olarak 10 ay önce; 5 Ocak 1918’de, I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerinden İngiltere Başbakanı ; 8 Ocak 1918 Tarihinde de, ABD başkanı, savaş sonrasındaki, “Yeni Dünya Düzeni”ile  ilgili çok önemli açıklamalarda bulunurlar.

-İngiltere Başbakan Lloyd George, 5 Ocak 1918’ deki, İşçi Sendikaları Kongresinde; Türkiye’yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz. Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyla, başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz… (3)

-Bu tarihten üç gün sonra, 8 Ocak 1918’de, ABD Başkanı  Wilson’da;  Osmanlı Devleti’nin Türk olan kısımlarında egemenliği sağlanacak, Türk olmayan milletlere kendi geleceklerini tayin hakkı tanınacak, Boğazlar uluslararası trafiğe açık olacak ve uluslararası denetim altında tutulacak.”(4)

Dönemin hakim-Galip devletleri iki hususa dikkat çekmektedir.

-“Türkler’e bir devlet kurulacak ve Boğazlar denetim altında tutulacak. “

Çoğunluğun gözünden kaçmıştır. İngiliz askerleri ülkemizi ne zaman terk etmişlerdir? Araştırdıklarında karşılarına, ileri ve ilginç bir tarih çıkacaktır.

Başkan Wilson’un yukarıdaki, 1919’daki  ifadesini tekrar verirsek;

-(ABD Başkanı) Wilson’un hayalinin önemli bir özelliği, barışsever ülkelerin liberal demokratik ülkeler olacağı fikriydi.

Şimdi; BOP, Arap Baharı, Irak ve Afganistan’a demokrasi, özgürlük götürülmesini daha iyi değerlendirebiliriz.

Başkan Bush, Yeni Dünya Düzeni, BOP’un içeriğini nasıl pazarlamaktadır?

Özetle;“Müslüman ülkelere demokrasi ihracı ve bu ülke pazarlarının açılması” ; Ekonomilerinin libarelleşmesidir.

Nasılsa, Liberalleşen pazarda kimin gücü kime yeterse anlayışı vardır. Onlarda güçlü olduklarına göre…

Altta kalanın canı çıkacaktır.

ABD’de başkanlık yapan Bush (Cumhuriyetçi) ve Cilinton (Demokrat) partiye mensup olmalarına rağmen, Devlet politikalarını değiştirmeden sürdürmüşlerdir.

Tek farkları, Dünya kamuoyuna sunulan Amerikan politikasının dış ambalajıdır.

Örnek ; Clinton, ABD’nin eski başkanlarından Woodrow Wilson’un liberal evrensellik ilkesi çerçevesinde gelişen ABD’nin liberal demokrasi ilkelerini bütün dünyaya yayacak bir politika benimsenmiştir. Başkan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı E. Leyk’in de belirttiği gibi “Woodrow Wilson’un izinden giden ABD Başkanları ister Demokrat ister Cumhuriyetçi olsun demokrasiyi, pazar ekonomisini genişletmek ABD’nin ulusal çıkarlarını korumaktadır. Çünkü bu değerler Amerikan’ın savunduğu değerleri yansıtmaktadır.” (5)

-Japon asıllı Amerikan vatandaşı olan Sosyolog Fukuyama, 1990’ların başında;  (güçlü dostları ve  medyanın desteği ile ancak popüler olmuş), “Tarihin sonu!, tezi ile özetle demektedir ki;

-Mevcut sistemler, liberal ekonomi karşısında yenilmiş; halk egemenliği ve hukuk devleti anlayışı geçerlik kazanmış,  bireyin belirleyici olmasının önü açılmıştır.

Neticede, Liberalizm kazanmış ve yenidünya düzeni nin sistemi olmuştur.

1918-1919’da ABD başkanı ne demektedir?

-“Barışsever ülkeler, liberal demokratik ülkeler olacaktır…”

-1993’te Başkan Clinton neyi vurgulamaktadır?  “liberal evrensellik ilkesi çerçevesinde gelişen ABD’nin liberal demokrasi ilkelerini bütün dünyaya yayacak…”

-2001’de başkan Bush ne demektedir? Müslüman ülkelere demokrasi ihracı ile bu ülkelerin pazarlarının açılması, libarelleşmesi

Fukuyama’ya geri döner ve tezini tekrar edersek;

-Mevcut ekonomik ve siyasal sistemler çökmüş, liberalizm yarışı birinci olarak kazanmıştır.

Şifre nedir? Liberalizm.

Peki, Neden?

Ne var var şu Liberalizm’de?

Bizler Liberalizm ile ne zaman tanıştık,

Tanzimat Fermanı’yla ilgisi nedir?

 

Resim; http://www.derindusunce.org/2009/12/16/islam-ve-liberalizm-catisma-mi-isbirligi-mi/’

Açıklamalar ve Kaynaklar;

(*) Marshall Planı (1948-1951),Uluslararası siyasette konuşulanların arka planında her zaman bir ekonomik bir neden vardır. 2. Dünya Savaşı bitmiş, artık makineler (ekonomi)ordular için değil, halkın tüketimi için dönmelidir. Bu anlayışla; 1948-1951 döneminde, ABD tarafından bir ekonomik yardım paketi hazırlanır. Bu yardımlar Türkiye dahil yaklaşık onaltı ülkeye ( kalkınmalarına yardımcı olması için) verilir. Ancak, her ne hikmetse bu yardımlar, ülkeleri daha da yardıma muhtaç hale getirir.

(**) 24 Ocak Kararları, 24 Ocak 1980 tarihinde ekonomik literatüre geçen ve yapısal dönüşümleri içeren bir program.

(1) BOPGenişletilmiş Ortadoğu İnisiyatifi; Amerika Birleşik Devletleri 43. Başkanı Bush hükümeti tarafından Büyük Ortadoğu adıyla duyurulan, en batıda Fas’ın Atlantik kıyılarından, en doğuda Pakistan’ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına, Kuzeyde Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından Güneyde Aden ve Yemen’e kadar uzanan bölgede, Müslüman ülkelere demokrasi ihracını ve bu ülkelerin pazarlarının açılmasını amaçladığı iddia eden politik kuramdır. (Vikipedi)

(2) “Uluslararası ilişkileri anlamak”Chris Brown, Kirsten Ainley

(3) Birinci Dünya Savaşı resmi olarak, 12 Kasım 1918’de bitmesine rağmen, “Yeni Dünya Düzeni, bundan aylar önce,  5 Ocak 1918’ de, İngiltere Başbakan Lloyd George tarafından, İşçi Sendikaları Kongresinde açıklanır; “Türkiye’yi başkentinden veya ırkçahakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz[…] Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyla, başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz…” (Bayur, a.g.e. c. III/4, s. 620-621.)

(4) ABD Başkanı  8 Ocak 1918’de açıklamaktadır; “Osmanlı Devleti’nin Türk olan kısımlarında egemenliği sağlanacak,Türk olmayan milletlere kendi geleceklerini tayin hakkı tanınacak, Boğazlar uluslararası trafiğe açık olacak ve uluslararası denetim altında tutulacak.” (wikipedi ve alıntıları)

(5) KISSİNGER, 2002: 181-182) http://www.tasam.org/tr-TR/Icerik/3171/abdnin_kuresellesme_ve_isbirligine_yaklasimi_bill_clinton1993-2000_ve_george_w_bush2000-2008_donemleri

 

Türkler ve Yahudiler hangi anlayışla Anglosaksonların değirmenine su taşımaktadır? (1)

Günümüzde gelinen noktada bilgi, silah ve parayı yedeğine almıştır.

Gelinen noktadan anlaşılan, Cengâver Türkler ile Tüccar Yahudiler’in, Anglosaksonların  değirmenine birlikte su taşımakta olduklarıdır. Bilgi, Silah ve Parayı yenmiş midir?

Başlamadan evvel konunun kahramanları hakkında çok kısa da olsa tanınmaları için bilgi verilmektedir.

İkinci bölümden itibaren yaşananlar ve ulaşılan sonuçlar anlatılacaktır. Aşağıda detaylı olarak verilenler özetle;

Türkler, Yahudiler ve Anglosaksonlar kimlerdir?

-Türkler  (1)

“Orta Asya’dan inen Moğollar Orta Doğu ve Babillere kadar ulaştılar. Sonra Babillerle geçen uzun yıllar savaşlardan sonra onlarla kaynaşmaya başladılar. Babiller ve Moğolların karışımından Türk ırkı çıktı.

Ve çıkan Türk ırkının bir bölümü gene Orta Asya’ya doğru yayıldı ama en büyük kısmı da, Selçukluyu kurup,  Anadolu’ya doğru yayıldı ve Anadolu’ya girip Osmanlı imparatorluğunun temellerini attılar, sonra kurup öyle devam ettiler…

Yani sonuç olarak, “Türk ırkı, Moğollar ve Babillerin karışımından ortaya çıkmış orta çağın ilk kısımlarında başlayan bir ırktır.” deniliyor.

Oysa Türk kaynaklarda, Orta Asya’da yaşayan Moğollara da Türk deniliyor….” (devamı yazının sonunda)

Türklerin en bilinen özellikleri, savaşçı ve vatansever olmalarıdır. “Türkler”, 11’nci asırda Müslüman olduktan sonra da, “Türk” olarak tanımlanmaya devam edeceklerdir. Bunlarla beraber ileride, özellikle Osmanlılar ve Avrupalılar tarafından, “Türk” olarak yapılan tanımlamalarda kastedilenlerin, ‘Müslüman olan Türkler’ olduğu dikkate alınmalıdır.

Türkler’ in Müslüman olmalarına ünlü Fransız tarihçisi Gustave Le Bon’un gözüyle baktığımızda;

“Bu dinin dünyanın her tarafına yıldırım hızıyla yayılması sebeplerini ve yeni dine girenlerin nasıl olup da İskender İmparatorluğu’ndan daha büyük bir imparatorluk kurmak için gerekli olan kuvveti bulduklarını açıklamak o kadar kolay değildir.

Kendilerini Suriye’nin ebedî sahibi sanan Romalılar, buradan atıldıktan sonra, ruhları birleştiren yeni dinin coşturup gayrete getirdiği göçebe kabilelerin birkaç yıl içinde İran’ı, Mısır’ı, Kuzey Afrika’yı ve Hindistan’ın bir kısmını fethettiklerini görerek şaşırıp kaldılar. Bu şekilde kurulan imparatorluk yüzyıllarca devam etti.

Bu saltanat Atillâ gibi Asya fâtihlerinin kurdukları imparatorluklara benzer, gelip geçici bir devletdeğildi. Çünkü, İslâm devletinin kuruluşu.Batı Avrupa barbarlık içinde yuvarlanırken, Doğu’da gözleri kamaştıran bir tazelikle parlayan tamamenyeni bir medeniyetin ortaya çıkışının başlangıcı oldu…

Bu dine girenlerin inanışları o derece güçlüdür ki, içlerinden her biri bir havari sayılabilir. Ve her havari gibi kendi dinini yaymaya çalışırlar. İslamiyet’in büyük siyasi kuvveti, çeşitli ırkları aynı fikir etrafında toplamış olmasıdır.

Ortak fikir etrafında toplanma ise, çeşitli ırklara mensup insanlar arasında dayanışma kurmanın en tesirli vasıtalarından biri olmuştur. (*)

-Yahudiler (2)

“Yahudilerin  kökeni, geleneksel olarak M.Ö. ikinci binyılda İbrahim, İshak ve Yakub’a kadar uzanır. Milattan önce 1200 civarına ait olduğu düşünülen Merneptah Steli, ilk tek tanrılı din olan Yahudiliğin binlerce yıllık süre zarfında geliştiği İsrail Diyarı’nda yaşayan Yahudi halkından bahsedilen en eski arkeolojik kayıtlardan biridir…

Milattan önce 970 yılında, Davud’un oğlu Süleyman İsrail Kralı olmuştur. On yıl içinde, Süleyman Birinci Tapınak olarak bilinen Kutsal Tapınak’ı inşa etmeye başlamıştır. Süleyman’ın ölümünün ardından (M.Ö. 930 civarı) kuzeydeki on kabile İsrail Krallığı’ndan ayrılmıştır.

Milattan önce 722’de, Asurluların İsrail Krallığı’nı fethederek burada yaşayan Yahudileri sürmeleri ile Yahudi diyasporası da başlamıştır…”

Yahudilerden bahsedildiğinde, “Ticareti çok iyi bilirler”, anlayışı hâkimse de aslında bu böyle midir?

Yahudilerin, M.Ö. 8’nci asrın başında yurtlarından sürgüne gönderildiklerinden gittikleri yeni yerlerde yerleşiklerden daha fazla bir gayret gösterecek olmalarının yanında,  yeni ülkeleri ve imkânlarını öğrenmeleri de bir avantaj olmalıdır.

Arap yarımadası’nda ticaretin önemli olduğu; “Rızkınızın onda dokuzu ticarettedir.” Hadisini de dikkate alınırsa, ticaret gerçeğinde Yahudilere uzak bir işkolu olmamalıdır.

Bunlarla beraber, Hekimlik, Mühendislik ve değişik bilim alanlarındaki çalışmaları ile de tanınmış birçok Yahudi olduğu da hatırlanmalıdır. Peki, Yahudi kimdir?

“Yahudi anneden doğan veya resmi işlemlerden geçerek Yahudilik dinine kabul edilen herkes Yahudi’dir.

Önemli bir nokta, Yahudi olmanın inançla veya davranışlarla ilgili olmadığıdır. Anne ve babası Yahudi olmadığı halde Ortodoks (dindar) Yahudiler gibi düşünüp yaşayan ve Yahudiliğin her emrini yerine getiren bir kişi eğer bu dine geçmek için gerekli resmi uygulamadan geçmemişse, en liberal Yahudilerin gözünde bile Yahudi sayılmaz. Buna karşılık eğer bir kişi Yahudi anneden doğmuş ise, Yahudi dininin gereklerini yerine getirmese veya ateist bile olsa, en dindar Yahudilerin gözünde dahi Yahudi sayılır. Bu sebeple Yahudilik dinden çok bir milliyet, Yahudi olmak ta bir uyrukluk gibi algılanabilir.

Bu durum Yahudiliğin ilk dönemlerinde saptanmıştı. Tevrat’ta “aranızda yaşayan yabancılar”, “dürüst din değiştirmişler” veya “dürüst yabancılar” gibi terimler yer alır. Bunlar Yahudiler arasında yaşayıp Yahudi olmayan, resmi olarak din değiştirmeden Yahudilik inancının ve gereklerinin tümünü ya da bir bölümünü benimseyen, uygulayan kişilerdir. Yahudiliğe geçtikten sonra bir kişi özel olarak adlandırılmaz; o artık Yahudi doğmuş herhangi biri kadar Yahudi’dir.”  (**)

-Anglosaksonlar  (3)

Anglosaksonlar, 5 yüzyıldan itibaren günümüzde İngiltere olarak adlandırılan bölgeyi istila eden ve 1066’daki Norman İstilası’na kadar yöneten Cermen halkı. Angluslar, Saksonlar ve Jütilerden oluşur.

Anglo-Sakson, Germen kavimlerinden Anglar, Sakslar ve Jutlar’a verilen isimdir.

Bu milletler bu günkü İngiliz milletinin çekirdeğini meydana getirmişlerdir.

5. ve 6. yüzyıldan beri Almanya’dan göç ederek Britanya adalarının çeşitli bölgelerine yerleşmişler ve ayrı ayrı krallıklar kurmuşlardır. Bu krallıklar Kent, Sussex, Wessex, East, Anglia, Mercia ve Northumtna olmak üzere 7 tanedir. Sonunda Wessex kralı Egbert (802-839) diğerlerini hakimiyeti altına alarak birliği sağlamıştır.

Wessex’lerin kurduğu bu hükümetin esası Germen örf ve adetlerine dayanmakta, halk; asilzadeler, hür çiftçiler, yarı hür olanlar ve kölelerden meydana gelmekteydi. Daha sonra aristokrat bir zümre gelişerek hakimiyeti ele geçirmiştir.

Anglo-Saksonlar önceleri putperestken daha sonra Hristiyanlığı kabul etmişlerdir.

Anglo-Saksonlar İskandinavya’dan gelen Vikinglerle savaşmışlar, bunları yenerek siyasi bütünlüklerini korumuşlardır. Bu bütünlük Norman Prensi I. William tarafından (1066) adaların istilasıyla son bulmuştur. Anglo-Saksonlar İngilizlerin dil, edebiyat, hukuk ve çeşitli adetlerine tesir etmiştir.

-Okuyanların dikkatini çekecektir, Anglo-Saxson’lar Putperestlikten; Türkler, Şamanizm inancından semavi (Tek tanrılı) dine geçmişlerdir.

-Yahudilik, “İlk tek tanrılı din ya da dinlerden biri olarak kabul edilmektedir.”

Meraklısı için belirtmiş olalım, konu ve kurgu alıntı değildir. (Bilinen) Bir esin kaynağı da bulunmamaktadır.

Devam edecek…

Resim;www.illustrationartgallery.com ‘dan alınmıştır.

(*) Gustave Le Bon (Ünlü Fransız tarihçisi, 1841 – 1931) “Dünya Muvazenesinin Bozulması”

(**) http://www.turkyahudileri.com/content/view/251/223/

Kaynaklar ve açıklamalar;

(1)Türkler kimlerdir?

“Orta Asya’dan inen Moğollar Orta Doğu ve Babillere kadar ulaştılar. Sonra Babillerle geçen uzun yıllar savaşlardan sonra onlarla kaynaşmaya başladılar. Babiller ve Moğolların karışımından Türk ırkı çıktı ve çıkan Türk ırkının bir bölümü gene Orta Asya’ya doğru yayıldı ama en büyük kısmı da, Selçukluyu kurup,  Anadolu’ya doğru yayıldı ve Anadolu’ya girip Osmanlı imparatorluğunun temellerini attılar, sonra kurup öyle devam ettiler…Yani sonuç olarak Türk ırki, Moğollar ve Babillerin karışımından ortaya çıkmış orta çağın ilk kısımlerinde başlayan bir ırktır deniyor. Oysa Türk kaynaklarda, Orta Asya’da yaşayan Moğollara da Türk deniyor….”

-“Moğollar Türk değildir aynı topraklarda yaklaşık 600 sene beraber yaşadıkları ve birbirleriyle ilişkiler içinde olmaları dolayısıyla tek millet sanılmaktadırlar. Cengiz Hanın kurduğu Moğol imparatorluğu içinde Türk devlet adamlarından yararlanılmış Türk ordu ve devlet sistemindeki bazı unsurlar devşirilip kullanılmıştır. Uygurlar döneminde ise bilindiği gibi Uygurlar Budist ve Maniheist dinler benimsemiştir. Bu dinlerde kan dökmenin yasak olması sebebiyle Uygurlardan oluşan bir orduya rastlayamayız ancak bu dönemin askeri unsuru olarak Moğollardan oluşturulmuş paralı askeri birlikler ile bu ihtiyaç karşılanmıştır. Tarihte saf ırk aramak anlamsız olacaktır elbette bugün düşünüldüğünde zamanla Türk leşmiş Moğol ya da Moğol laşmış Türk aileler vardır kuşkusuz akrabalık ilişkileri kurulmuştur fakat iki kavmin ortaya çıktığı bölge yakın olmasına rağmen ayrı kavimlerden oluşmuşlardır…”

-“İşin derinliğine inmeden görünüşe bakarak bir kanıya varanlar (bunların içinde yerli ve yabancı bilimadamları da var.),Türk grupları arasındaki farklılıkları bir ırk/soy farklılığının işareti sayıyorlar. Belli başlı ayrı özellikler, Türkistan Türklerinde göz kapaklarının belirgin çekikliği ile, Batı (Anadolu ve Balkan) Türklerinin “çoğunda” bunun olmayışı; birde Orta Asya’da kestane kumral renkli saçlara daha az rastlanışı. Buna dayanarak Türk Dünyasında bir soy/ırk beraberliği değil, sadece kültür/dil birliği olduğunu ileri sürebiliyorlar. “Görünüşe aldanmamalı” sözünü hatırlatarak konuya daha bilimsel bir yaklaşımda bakalım. İlk bakışımız “antropolojik tarih” yönünde olacak. Bir kere “İlk” ve “Ön” Türklerin yapılarına bakalım. Türk’ün doğumuna her evlilikte bir ana birde baba olduğu gibi sebep olan iki ana ırk vardır : biri Ural dağlarını yurt edinmiş “Alpinler” ,diğeri ise henüz Amerika’ya göç etmemiş olan “Doğu Asyalı Kızılderililer”. Alpinler kestane renk saçlı, düz yeşil gözlü, yuvarlak başlı, kızılderililer ise bakır tenli, hafif çekik gözlü, mazosefal (orta) başlı, siyah saçlı ve karagözlü özellik taşırlar. M.Ö. 9000’le 7000 arasında, Cilalı Taş (Neolitik) Çağının bitişiyle tunç devrinin başladığı sıralarda, Alpin’lerin bir kolu güney doğuya (Hazar-Aral Göllerine) doğru göçederler ; o tarihte Doğu Asyalı kızılderililerin çoğu Bering Boğazı yoluyla Amerikaya geçmişti; geri kalanlardan ufak bir boy batıya doğru göçer ve Aral gölü civarına yerleşmiş olan Alpinlerle “evlenirler” (yani karışırlar). Doğan yeni nesil (tabi asırlarca aralarında evlenip genetik istikrara kavuşunca), Alpin’lerdende Kızılderililerden de farklı yeni bir soy olarak ortaya çıkarlar. Bunlara “İLK TÜRKLER” diyoruz. Bunlar buğday tenli, kestane renk saçlı, belli belirsiz çekik ve ela gözlü , yuvarlak başlı yapıdaydılar. Yani Kızılderili özelliklerini az Alpin genlerini daha çok taşıyorlardı. M.Ö. 6000-4000 yılları arasında bu ilk Türkler Mezepotamyaya (Subarlar, Sümerler, Elamlılar) , Hindistana (Mohencadaro-Hareppa), M.Ö. 3000’lerde Anadoluya göçtüler (Hatti’ler, Luwi’lerin bir kısmı ve daha sonraki Turska/Etrüsk’ler , Ulmek’ler). Gelelim “ÖN-TÜKLER”e. M.Ö. 2000’lerde Alpinlerin ufak bir kolu gene doğuya fakat bu sefer kuzeydoğuya , Altay Dağlarına kadar uzanıyor. Orda kalmış Asya Kızılderileri ile tekrar bir “evlenme” oluyor. Doğan yeni nesile “Ön-Türkler” diyoruz. Bin-bin beşyüz yüz yıl kadar aralarında evlenmelerle onlarda genetik istikrara kavuşuyor ve “İlk Türkler”e çok benzeyen yeni bir soy beliriyor. Çin arşivvleride rastlanan “Ti..k”ler “Hyung-nu”/Hun’lar herhalde bunların çocuklarıydı. “İlk Türkler”le “Ön Türkler” de M.Ö. binli yıllarda karşılaşacak ve birbirleriyle karışacak, bildiğimiz “Türkler” olarak tarih sahnesine çıkacaklardır :Türkistan’da Sakalar , daha doğuda Gök-Türkler, Uygurlar.. vb. Bu “Yeni Türkler”e , doğudan batıya doğru bakıldığında, hafif farklar göze çarpıyor :Aral gölünün kuzeydoğu ve güneydoğu coğrafyasında yaşayanların göz çekikliği , batıda kalanlara kıyasla da daha belirgin , tenler, saclar ve gözler daha koyuca; Avrasya ve Anadolu’dakiler ise daha açık renkli ve düz gözlü olanları daha fazla… İlk Türkleri doğrudan “evlenme”den doğanlarda (yani Asya’nın batısındakilerde) , Alpin ırkın “düz göz kapağı, açık ten ve göz” genleri biraz daha fazlaydı ; Ön-Türklerinkinde ise “hafif çekik göz, koyuca ten ve göz” genleri baskındı. Her ne kadar tarih boyunca İlk Türklerle Ön Türkler kaynaşmışlarsa da , doğudakilerde Kızılderili ,batıdakilerde Akdeniz ırklarının izi daha belirgindi. Doğu Asya Türklerini alalım: Hemen her yerde, her millette olduğu gibi onlarda komşu soylarla bir dereceye kadar karışmışlardır. Bu Türklerin,  göz çekikliği abartılı olan Moğollarla ve Çinlilerle evlendikleri olmuştur. Bir hesaba göre bunun derecesi 15-20 kadardır. Türklerin genetik özelliğinde, ecdattan biri olan Kızılderililerden miras hafif göz çekikliği de ilave edilince bu göz çekikliği biraz daha belirgin olmuştur. (tenin ve göz-saç renklerinin biraz daha koyulaşması da aynı sebepten). Şunu hemen belirtmeli ki bu “normdan kayış” , sadece “yabancı evliliği ” yapan ailelerde kalmamış, daha sonraki nesillerde , “toplumların genetik havuzu” dolayısıyle bütün Orta Asya Türklerinin tiplerine yansımıştır. (Prof. Dr. R. Oğuz TÜRKKAN) Yazının tamamı için bakınız; http://masonlar.org/masonlar_forum/index.php?topic=624.0   (Mart 26, 2007),

(2) Yahudiler…

a)Yahudilerin  kökeni, geleneksel olarak M.Ö. ikinci binyılda İbrahim, İshak ve Yakub’a kadar uzanır. Milattan önce 1200 civarına ait olduğu düşünülen Merneptah Steli, ilk tek tanrılı din olan Yahudiliğin binlerce yıllık süre zarfında geliştiği İsrail Diyarı’nda yaşayan Yahudi halkından bahsedilen en eski arkeolojik kayıtlardan biridir… Milattan önce 970 yılında, Davud’un oğlu Süleyman İsrail Kralı olmuştur. On yıl içinde, Süleyman Birinci Tapınak olarak bilinen Kutsal Tapınak’ı inşa etmeye başlamıştır. Süleyman’ın ölümünün ardından (M.Ö. 930 civarı) kuzeydeki on kabile İsrail Krallığı’ndan ayrılmıştır. Milattan önce 722’de, Asurluların İsrail Krallığı’nı fethederek burada yaşayan Yahudileri sürmeleri ile Yahudi diyasporası da başlamıştır. Hareketlilik ve seyahat imkânlarının kısıtlı olduğu bir dönemde, Yahudiler ilk ve en dikkat çekici muhacirler olmuştur…Babil Sürgünü’nde geçen elli yılın ardından, M.Ö. 538 yılında, Pers Kralı Büyük Kiros Yahudilerin Kudüs’e geri dönerek şehri ve kutsal tapınağı yeniden inşa etmelerine izin verir…Milattan önce 152 yılında Haşmonayim Krallığı’nı kuran Mattathias, Kudüs’ü bir defa daha başkent yapmıştır. Haşmonayim Krallığı yüz yıldan uzun süre ayakta kalmışsa da, gücünü artıran Roma İmparatorluğu’nun tahta geçirdiği Herod’un krallığında bir uydu devlet haline gelmiştir. Herod Krallığı da yüz yılı aşkın bir süre ayakta kalmıştır. Milattan sonra 70 yılındaki Yahudi-Roma savaşları’nın ilkini başlatan Birinci Ayaklanma’da ve M.S. 135 yılındaki Bar Kohba ayaklanmasında Yahudilerin yaşadığı yenilgiler diyasporanın gerek coğrafi yayılımını gerekse nüfusunu artırmıştır. Kayda değer sayıda Yahudi İsrail Diyarı’nı terk etmiş, sürülmüş veya köle edilerek Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanında satılmıştır. O dönemden itibaren, Yahudiler başta Avrupa, Ortadoğu ve çevresi, daha sonraları da Kuzey Amerika olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde yaşamıştır. Yaşadıkları çeşitli ülkelerde de, ayrımcılık, baskı, yoksulluk, hatta soykırım (bkz.: Antisemitizm, Holokost) dönemlerinden sağ çıkmayı başarmışlardır. İslam hakimiyeti altındaki İspanya ve Portekiz, Yahudi Aydınlanması (Haskala) dönemi Almanya ve Polonya’sı ile Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya gibi liberal veya anayasal demokrasi geleneğine sahip ülkelerin de aralarında bulunduğu çeşitli yer ve zamanlarda, kültürel, ekonomik ve bireysel refah dönemleri de yaşamışlardır…

-“Yahudiler Kimlerdir” İfadesi,

b)Yahudi kimliğinin temel sorusudur. Yahudi şahsın kültürel, dini, soyağacı ve kişisel boyutlarını irdeler. Bu soru, Almanya’da Nazi Partisi tarafından hazırlanan Nürnberg Yasaları’nda da ele alınmıştır. Bu konuda iftilahlı unsurlar bulunur. Ters mantık uygulanıp “Kim Yahudi değildir?” diye sorulabilir. 1962’den beri İsrail’de konuyla ilgili mahkeme kararları verilmektedir. Kişinin Yahudi olmasının tanımı gerek dini statü açısından veya kişinin kendisini nasıl gördüğüyle ilgili olarak Yahudi bakış açısıyla gerekse de Yahudi olmayanlar tarafından çeşitli sebeplerle değişiklikler gösterir. Yahudi kimliğinin içinde etnisite, din,[ve vatandaşlık bulunduğundan kimin Yahudi olduğu ile ilgili tanımlar dini, sosyolojik ve etnik açılardan değişiklikler gösterir. Halaha’ya göre birinin Yahudi olması için gereken en eski kuralsal tanım, kişinin ya annesinin Yahudi olması veya Yahudiliğe geçmesidir. Karaizm’in doğması, Yahudilik içinde modern grupların oluşması ve 1948’de İsrail’in kurulması, bu tanım bağlamında tartışma konusu yarattı. Tartışma konusu açan maddelerin başlıcaları şunlardır: Anaerkillik: Çocuğun annesi Yahudi değil fakat babası Yahudiyse çocuk yine de Yahudi sayılmalı. Din değiştirme: Tarihi Halaha prosedüründe olmayan Yahudiliğe geçiş geçerli sayılmalı. Kimlik kaybı: Kişinin ve grubun hareketleri (örneğin başka bir dine geçmeleri) veya cemaat yaşamının içinde bulunduğu durum (örneğin kişinin ebeveyninin Yahudi olduğunun bilinmemesi) kişinin Yahudi statüsünde etki sahibi olmalıdır. Diyaspora kimliği: Yahudilere, kendi aralarında veya Yahudi olmayanlar tarafından Yahudi diyasporasında verilen tanım dikkate alınmalı. İsrail vatandaşlığı edinme: Yukarıdaki son üç madde İsrail Temel Yasalarınca dikkate alınmalı. (Birinci ve ikinci alıntı kaynağı; (Vikipedi)

c) Bir başka anlatımla Yahudiler kimlerdir? Yahudi anneden doğan veya resmi işlemlerden geçerek Yahudilik dinine kabul edilen herkes Yahudi’dir. Önemli bir nokta, Yahudi olmanın inançla veya davranışlarla ilgili olmadığıdır. Anne ve babası Yahudi olmadığı halde Ortodoks (dindar) Yahudiler gibi düşünüp yaşayan ve Yahudiliğin her emrini yerine getiren bir kişi eğer bu dine geçmek için gerekli resmi uygulamadan geçmemişse, en liberal Yahudilerin gözünde bile Yahudi sayılmaz. Buna karşılık eğer bir kişi Yahudi anneden doğmuş ise, Yahudi dininin gereklerini yerine getirmese veya ateist bile olsa, en dindar Yahudilerin gözünde dahi Yahudi sayılır. Bu sebeple Yahudilik dinden çok bir milliyet, Yahudi olmak ta bir uyrukluk gibi algılanabilir. Bu durum Yahudiliğin ilk dönemlerinde saptanmıştı. Tevrat’ta “aranızda yaşayan yabancılar”, “dürüst din değiştirmişler” veya “dürüst yabancılar” gibi terimler yer alır. Bunlar Yahudiler arasında yaşayıp Yahudi olmayan, resmi olarak din değiştirmeden Yahudilik inancının ve gereklerinin tümünü ya da bir bölümünü benimseyen, uygulayan kişilerdir. Yahudiliğe geçtikten sonra bir kişi özel olarak adlandırılmaz; o artık Yahudi doğmuş herhangi biri kadar Yahudi’dir.  Alıntı; http://www.turkyahudileri.com/content/view/251/223/

3) Anglo-Saksonlar kimlerdir?

Anglo-Sakson, Germen kavimlerinden Anglar, Sakslar ve Jutlar’a verilen isimdir. Bu milletler bu günkü İngiliz milletinin çekirdeğini meydana getirmişlerdir. 5. ve 6. yüzyıldan beri Almanya’dan göç ederek Britanya adalarının çesitli bölgelerine yerleşmişler ve ayrı ayrı krallıklar kurmuşlardır. Bu krallıklar Kent, Sussex, Wessex, East, Anglia, Mercia ve Northumtna olmak üzere 7 tanedir. Sonunda Wessex krali Egbert (802-839) diğerlerini hakimiyeti altına alarak birliği sağlamıştır.

Wessex’lerin kurdugu bu hükümetin esasi Germen örf ve adetlerine dayanmakta, halk; asilzadeler, hür çiftçiler, yarı hür olanlar ve kölelerden meydana gelmekteydi. Daha sonra aristokrat bir zümre gelişerek hakimiyeti ele geçirmiştir. Anglo-Saksonlar önceleri putperestken daha sonra Hristiyanlığı kabul etmişlerdir.  Anglo-Saksonlar Iskandinavya’dan gelen Vikinglerle savaşmışlar, bunları yenerek siyasi bütünlüklerini korumuşlardır. Bu bütünlük Norman Prensi I. William tarafından (1066) adaların istilasıyla son bulmuştur. Anglo-Saksonlar  İngilizlerin dil, edebiyat, hukuk ve çeşitli adetlerine tesir etmiştir.

Ve İngiltere ; Birleşik Krallık, Avrupa’nın kuzeybatısında yer alir. Kuzey Denizi ve Atlantik Okyanusu ile çevrelenir. M.Ö. 55’te İngiltere, Romalılar’ın işgaline uğramış ve 4 yüzyıl boyunca Roma İmparatorluğu’nun egemenliği altında kalmıştır. Bu sürecin ardından Büyük Britanya karanlık bir döneme girmiştir, bu süreçle ilgili neredeyse hiçbir yazılı belgenin olmaması bu zaman aralığının “Karanlık Dönem” olarak adlandırılmasına neden olmuştur.

M.S. 4. yüzyılın sonunda İngiltere kendi içinde üçe bölünmüş ve bu üç bölge (kuzey, güneydoğu ve bati) kendi kendini yönetmeye başlamıştır. Bugün ki İngilizlerin ataları olan Anglo’lar çoğunlukla adanın güneydoğu kısmına yerleşmiştir. Anglo-Sakson’ların yönetimde egemen olduğu dönemde, Roma Katolik Kilisesi’nce İngiltere’ye gönderilen St. Austin, Hristiyanlık adına ilk misyonerlik faaliyetlerini başlatmıştır.

Çok kısa bir süre sonra da Hristiyanlık tüm adanın dini haline gelmiştir. Tarih boyunca birçok istilaya uğrayan Büyük Britanya için bu işgallerin en unutulmazı Danimarkalı Vikinglerin yaptığı saldırılardır. Ancak yine de Anglo-Sakson kültürü Büyük Britanya’ya egemen olmuş ve İskandinav kültürü bu bölgeyi çok az etkileyebilmiştir.

11. yüzyılda Hastings Savaşı’yla birlikte William The Conqueror bu toprakları ele geçirmiş ve ülkede ortaçağ sürecini baslatmıştır. William yönetiminde İngiltere’de soyadı kullanılmaya başlanmıştır. Uzun çekişmelerin ardından Büyük Britanya sağlam bir askeri ve politik güç olarak belirmiştir. Bu güç sayesinde Krallık Hindistan ve Kuzey Amerika’da koloniler edinmiştir. Her ne kadar bu koloniler uzun zaman boyunca Büyük Britanya Krallığı’na bağlı kalmışsa da bugün yalnızca İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda Krallık’a bağlı bulunmaktadır. Bu nedenle “Büyük Britanya” ve “Britanyalı” tanımlamaları yalnızca İngiltere, İskoçya ve Galler’i kapsamaktadır. (Alıntı; http://bilgininyeri.brinkster.net/anglo.htm )

 

Tarih ve gerçekler ters yüz mü edildi, “İslam-Terör” Batılıların işgal için bahanesi midir? (4/4)

Güçlünün haklılığa, bir yasaya veya kurala ihtiyacı var mıdır?

Sam Amca Afganistan’da ne yapacaktır? İngilizler ve Rusların yaptığını; kaybederek ve yenilmiş olarak çekilecektir. Bu arada İslam ve gerçekleri ters yüz mü edildi? Bakalım ters yüz edilmiş midir?

 “İslam’la terör arasında bir bağlantı yoktur. Ama bizim Müslüman topraklarını işgal etmemizle terör arasında bir bağ ve vardır.”

Böyle ifade etmektedir gerçekleri; İngiliz independent Gazetesi’nin Pulitzer ödüllü yazan Robert Fısk

‘Öğrendiğimiz, Hiçbir Şey Öğrenmediğimizdir’

“Tarihten aldığımız tek ders, tarihten ders almadığımızdır. Beş yıllık Irak felaketinin sonunda Ortadoğu için ‘Cehennem’ diyen Churchill ile aynı noktaya geldik. Irak kana bulanmış durumda. Hâlâ ülkemiz pişman değil mi?

Bu insanlar Irak’tan İngiltere’yi, Cezayir’den Fransa’yı, Afganistan’dan Sovyetleri, Lübnan’dan Israil’i attı.

Tarihten haberi olmayan küçük insanlar bizi bu cehenneme nasıl bu kadar kolay çekti?

İlgililer, Iraklıların 1920 yılında, İngiliz güçlerine karşı nasıl direndiğini okumadı mı?

Beş yıl sonunda da bu küçük insanlar hiçbir şey öğrenmediklerini kanıtladılar.

George Bush ve Tony Blair neden dürüst olup Irak’taki işlerin kötüye gittiğini söyleyemedi, niye Iraklılar için bir dakikalığına da olsa gözyaşı dökmedi?

Iraklı sivil kayıplar için yapılan en iyimser tahminler bile Dresden’in altı katına, Hiroşima’mn iki katına eşit.

Bu işgalle Amerika’nın askeri prestiji büyük darbe aldı.

Savaş kararını alan, kana en çok susamış Amerikalı devlet adamlarının (ABD Başkanı George W. Bush, Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Eski Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz) hayatlarında bir silah sesi duymamış olması ya da imkânları olmasına rağmen ülkelerini savunmak için savaşmaktan kaçması ne kadar büyük bir çelişki.

Müslümanların topraklarında, hâlihazırda Haçlı Seferleri sırasındakinden 22 kat daha fazla Batılı asker var.

Niçin oralara gittik?

Petrol için mi?

Demokrasi için mi?

Yoksa İsrail için mi?

Kitle imha silahı veya İslam korkusu mu götürdü?

Irak’ı kaybettiğimiz gibi

Afganistan’ı da kaybediyoruz.

Pakistan’ı da kaybedeceğiz.

Oralardaki askeri varlığımız, kibrimiz, tarihten ders almamakta ısrar etmemiz ve İslam terörümüz bizi uçuruma sürüklüyor.

Müslümanları rahat bırakmayı öğrenmedikçe, Ortadoğu’da yaşadığımız felaket daha da büyüyecek,

islam’la terör arasında bir bağ yoktur. Ama bizim Müslüman topraklarını işgal etmemizle terör arasında bir bağ vardır…” (1)

Avrupa Tarihi İle Yüzleşmeden Uygar Olamaz… 

“Hıristiyanlar’ın Müslümanlar’a yaptıklan zulüm ve katliamları titremeden okumak mümkün değildir. Müslümanlar’ın sekiz asırdan beri Avrupa’nın üzerinde ışık saçan parlak medeniyetlerine son verdiler.” (2)

Kendilerine, “saygın ilim insanları” veya dünyaca saygın kabul edilen köklü üniversitelerin yayınlarına bakıldığında, Medeniyet tarihinin anlatımında, Antik Yunan medeniyetinden, doğrudan Rönensas’a geçilir, sekiz asırlık İslam Medeniyetine ait dönem görmemezlikten, inkardan gelinir.

Ancak, günümüzde iletişimin kolay ve hızlı yayılması karşısında inkar edilen gerçekler kamuoyunun bilgisine sunulmaktadır.

Yorumsuz!

“Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra İskoçya’da yapılan bir NATO toplantısında,

-‘Şimdi ne yapacağız, NATO’yu fesih mi edeceğiz ?’ Sorusuna İngiltere’nin o günkü Başbakanı Teacher:

-“Düşmanı olmayan ideoloji yaşayamaz. Bizim yasayabilmemiz için mutlaka bir düşmanımızın olması lazımdır. Sovyetler Birliği dağıldı ve düşman olmaktan çıktı. Onun yerine yeni bir düşman koymamız gerekiyor. Bu yeni düşman İslam olacaktır” Cevabını vermiştir.

Dünyada meydana gelen olaylar tesadüfen oluyor değil.

İslam düşmanı emperyalist dış güçler bütün bu olayları planlayarak yapıyor. Afganistan’da devamlı Müslümanlar öldürülüyor. Irak’ta bir buçuk milyon insan öldürüldü. Namuslu ev hanımlarının ırzına geçildi. Irak fiilen üçe bölündü.

Amerika’nın ve İsrail’in ektiği düşmanlık tohumları neticesinde Irakta halk birbirini öldürmeye devam ediyor.

Ama Amerika ve İsrail hedefine ulaştı. Libya’da da aynı şeyler oldu. Kaddafi’nin linç edilmesinin ardından batılı güçler tarafından daha önce kin ve nefret tohumları ekilerek silahlandırılmış olan kabileler birbirlerini öldürmeye devam ediyorlar. Bu arada Amerikalı ve Avrupalı petrol şirketleri Libya petrollerini ele geçirdi” (3)

Diziyi sonlandırırken yazılanlar toparlanırsa;

-Afganistan, İngiltere, Rusya ve Amerika için hammadde temini ve stratejik açıdan önemli bir ülkedir.

-Rusların Afganistan’ı işgali onlara çok pahalıya patlar, büyük bedeller ödedikten sonra Afganistan’ı terk ederler.

-Rusların Afganistan’ı işgal ettiği dönemde, Rus işgaline karşı birleşerek çarpışan Mücahitler Rusların Afganistan’ı terk etmesi ile aralarından iktidar kavgasına tutuşurlar.

-Mücahitlerin arasındaki iktidar kavgası Afganistan’ı yaşanmaz hale getirir. BM temsilcileri de, kardeş kavgasına bir çözüm getiremeyince, ortaya aniden ve adeta bir kurtarıcı olarak Taliban çıkar. (Doğrusu piyasaya mı sürülür?) Ancak Afganlılar, yağmurdan kaçalım derken tipiye tutulurlar!

– Rus işgalinde Afganlı Mücahitlere, ABD’nin liderliğinde, Pakistan, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri üzerinden eğitim, silah ve malzeme desteği yapılmıştır. İddiaya göre, işgalin bitmesi ile birlikte, Batının verdiği bu silahlar, “Batıya yönelmiştir”

-“Süper Devlet!” olarak  kabul gören Amerika, Kendisinin Vietnam; Rusların da Afganistan’da yaşadıklarından; Ruslara karşı Afganlıları destekleyerek belki de, Sovyetler’in yıkılmasından önemli etkenlerden olan Afganlı Mücahitlere olan bu desteğinin kendisine olumsuz olarak döneceğini hesap etmemiş midir?

-Bunun hesap edilmemesi mümkün olmadığına göre, geriye kalan seçenek, Amerikalıların Ruslarla bir pazarlıkta anlaşmasıdır. Neticede kaybeden taraflar devletler değil, onların halkları olmaktadır.

-Ve güçlünün bir haklılığa, bir yasaya veya bir kurala ihtiyacı bulunmamaktadır. Gücü olan, kendisine gerekli tüm kuralları koyabilmektedir.

Resim;www.anvari.org’dan alınmıştır.

(1)(www.independent.com.uk/news/fisk/robert-fisk-the-only-lesson-v/e-everlearnis-that-we-never-leam-797816.hfanl). İngiliz independent Gazetesi’nin Pulitzer ödüllü yazan Robert Fısk; 19 Mart 2008 tarihli, adlı makalesinden. (Alıntı kaynağı; “Bitmeyen Hesap”, Yaşar yazıcıoğlu, sahife;107

(2) Gustave Le Bon Alıntı kaynağı; Bitmeyen Hesap, Yaşar yazıcıoğşu, sahife;109

(3)Yazının tamamı için bakabilirsiniz;  http://www.saadet.org.tr/haber/oguzhan-asilturk-yeni-ve-adil-bir-dunyanin-alt-yapisi-kurulmali

Gelişmiş Batı’nın yeni türküsü; “Biz Köktendinciler’i çok severiz!” (3/4)

Amerikalı çok ünlü devlet adamını tanıyabildiniz mi?

İslam ülkelerinin işgal nedenleri; İpek Yolu’nu gözden kaybetmeden enerji kaynaklarını ve taşıma yollarını izlediğinizde çok açık olarak görülecektir. Ayının kırk türküsü armut, sömürgecilerin enerji üzerinedir.

Kaldığımız yerden devamla…

Yabancı ordu mezarlığı, Afganistan

Bugün Amerikan güçlerinin operasyon tehdidi altında bulunan Afganistan toprakları, tarihi boyunca sürekli işgale uğradı. Ancak hiçbir millet bu ülkeyi uzun süre elinde tutamadı.

Afganistan tarihinde son iki büyük işgal, İngiltere ve ardından Sovyetler’in gerçekleştirdikleridir. Ancak iki ülkenin Afganistan hesapları da, bölgenin dağlık yapısı içinde eriyip yok oldu.

1800’lerin başına gelindiğinde Afganistan toprakları 100 yılı aşkın bir süredir karışıklık içindeydi. 1828’de Dost Muhammed’in Afganistan yönetimine geçmesiyle birlik sağlandı.

Dost Muhammed Han           

İngilizler 1839’da Sihlerle işbirliği yaparak Afganistan’ı işgal ettiler. 1839-1842 yılları arasında süren ilk İngiliz-Afgan savaşı bölgedeki karışıklığı artırdı. İngilizlerin çekilmesine rağmen Afgan ülkesi dağılmıştı. Dost Muhammed, 1863’te Kabil’e dönerek tekrar Afgan birliğini sağladı. Dost Muhammed’in 9 Haziran 1863 tarihinde ölmesiyle Afganistan, tekrar iktidar kavgasına sahne oldu.

2’nci İngiliz Afgan savaşında Kabil

İngilizler Ruslarla isbirligi yaparak 1878’de ülkeyi ikinci kez isgal ettiler. Afgan halkı yine İngilizlerle savaş halindeydi. İngiliz işgali ve savaş 1880’de bitti ama ülke, büyük çapta harap oldu ve birlik zayıfladı.

Sovyetler Afganistan’da

Batı yanlısı Emanullah Han kadını çarşaftan çıkardı, okullarda karma eğitime geçti. Gündelik hayatı modernleştirmeye çalıştı ancak getirmek istediği yenilikler ülkedeki muhafazakâr kesimlerden tepki gördü. Bazı kabileler yenileşme hareketlerini islama aykırı olarak nitelediler ve başkaldırdılar.

Yayılan isyanlar yüzünden Emanullah Han ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine daha önce Emanullah Han’ın Fransa’ya sürgün ettiği eski ordu kumandanı Nadir Han, Afganistan’a dönerek isyanı bastırdı ve ülkede yeniden birlik sağladı. Nadir Han, 16 Ekim 1929’da Afganistan tahtına geçirildi. Nadir Han 1933 Kasım’ında öldürülünce yerine oğlu Zahir Şah geçti.

Zahir Şah, 1947’de kurulan ve kendisi için bir tehlike olarak gördüğü Pakistan’ın İngilizlerce desteklenmesi üzerine Sovyetler Birliği ile yakın ilişki kurdu. Sovyetler hızla Afganistan’da örgütlenmeye başladılar, 1954 yılında iki ülke arasında ilk kredi anlaşması imzalandı, 1956’dan itibaren her sene 100 Afgan genci Sovyetler Birliği’ne askeri ve eğitim amaçlı gönderildi.

1960’dan sonra ise Sovyet uzmanlar, askeri akademilerde görev yapmak için Kabil’e geldiler. Bu durumdan rahatsız olan Zahir Şah, Sovyet nüfuzunun daha fazla yayılmasını önlemek için Başbakan Davud Han’ı görevden aldı.

Ancak Davud Han, 1973’te Sovyetler’in desteğiyle bir darbe yaparak Zahir Şah’ı tahttan indirdi. Sovyetler yetiştirmiş oldukları adamlarını Afganistan’in önemli noktalarına getirdiler.

Sovyetlerin etkisinin artması üzerine Davud Han bazı subayları tutuklattı. Bunun üzerine ordudaki Sovyet yanlısı subaylar 1978 Nisan’ında Davud Han’a karşı bir darbe gerçeklestirerek onu öldürdüler. Ve yerine hapse attığı Nur Muhammed Teraki’yi geçirdiler.

Bu durum ülkede silahlı isyanlara yol açtı. Teraki’nin politikasına karşı çıkan Hafızullah Emin, Eylül 1979’da bir darbe gerçekleştirerek onu öldürdü. Sovyet yönetimi bu noktada devreye tamamen girdi ve 27 Aralık 1979’da Afganistan’ı işgale başladı.

Sovyet işgali üzerine Afgan halkı, direnişe başladı. Büyük bir Afgan mülteci grubu Pakistan’a göçtü. Peşaver vadisi, kısa zamanda Afganlı mülteciler ile doldu.

Daha sonra bu mülteci kamplarına iskan edilen Afgan kabileleri, çeşitli “Mücahit Grupları” oluşturdular.

Bu mücahitlere Afgan ordusundan kaçan subayların katılmasıyla Sovyet güçlerine karşı şiddetli bir direniş başladı. 100 bin kişilik Afgan ordusundan 70 bini silahlarıyla birlikte mücahitler tarafına geçtiler. Ancak savaşın sonuçları korkunç oldu. BM İnsan Hakları Komisyonu’nun 20 Kasım 1985 tarihinde yayınladığı rapora göre, Ocak-Eylül 1985 arasında Sovyet ordusu, 32.755 kişiyi öldürdü. 1979-1984 yılları arasında Sovyet ordusu 8 bini ölü olmak üzere 25 bin kayıp verdi…

Sovyetler, 120 bin kişilik ordusunu 15 Mayıs 1988 ile 15 Şubat 1989 arasında Afganistan’dan çekti…” (1)

Sovyet işgalinde Afganlı Mücahitlere Batı’dan yapılan silah yardımları

“Mücahitlere 1 milyar doların üzerinde silâh yardımı yapıldığı halde cephedekiler yine de silâh yetersizliğinden yakınıyorlardı. Bu yardımların amaca uygun kullanılmadığının bir kanıtıydı. Tıpkı Pakistanlı memurlar gibi mücahit liderleri de yolsuzluk yapmaktan geri kalmıyorlardı. Örneğin, bu liderlerin birçoğu kendilerine dağıtılan silahlann büyük bölümünü cepheye göndermek yerine Darre kasabasındaki silâh pazarında satıyorlardı.Böylece hepsi kısa sürede dolar milyoneri olmuş ve Pakistan’da krallar gibi yaşamaya başlamışti.

Aslında karışıklık ve yolsuzluklar, silâh sevkiyatım organize eden ve yöneten CIA’nın ilgili bölümlerinde başlıyordu. Yani balık baştan kokmuştu. Bazı Amerikalı gazeteciler. CIA’nın mücahitlere silâh yardımı projesi araştırıldığında, ABD tarihindeki en büyük yolsuzluğun ortaya çıkacağını iddia etmektedir.

Washington’daki bazı kaynaklar, Afgan cihadının ilk dört yılında mücahitlere silâh alınması için kongrenin ayırdığı 342 milyon dolardan sadece 100 milyon dolarlık bölümün mücahitlere ulaştığını, geri kalan bölümün ise “buhar olup uçtuğunu” söylemektedir.

Yine aynı kaynakların belirttiğine göre, Afgan mücahitleri için ayrılan ve kongrenin onayladığı resmî fonlar ile Nigaragualı gerillalar için kullanılan gizli fonlar birbirine karışmıştı.

Yani İran’a gizli silâh satışından sağlanan ve gerillalar için kullanılan paralar, İsviçre’de Afgan mücahitlerine silâh alımı için açılan resmî banka hesabına yatırılmış, böylece kongrenin onayladığı resmî fonlar ile silâh satışından sağlanan gizli paralar birbirine karışmıştı…” (2)

Bir görüşe göre, Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesindeki etkenlerin başında, ABD’nin Afganlı mücahitlere verdiği, Omuzdan ateşlenen ve hedefi şaşmadan vurabilen 100 adet Stinger füzesi vardır.

**

Afganistan’ın dış güçler tarafından nöbetleşe işgalin arkasında yatan…

Tek neden doğal kaynaklar mıdır?

Afganistan İslam âleminin en önemli, kilit ülkelerinden olmasının yanında Asya’nın ortasında stratejik önemi sahiptir.

Afganistan’ın haritadaki yeri; Çin, Hindistan, İran, Kafkaslar ve Türkiye ile birlikte değerlendirildiğinde anlamı daha iyi anlaşılacaktır.

Açık ifadesi ile, Stratejik konumu en az doğal kaynaklar kadar önemlidir.

**

Amerikalılar Afganistan’da…

11 Eylül saldırıları sonucunda ABD’nin ilk hedefi, terörizme destek verdiği iddia edilen Afganistan’daki Taliban yönetimi olmuştur. ABD, Afganistan odaklı bölgesel çıkarlarını hayata geçirmeye ve bu doğrultuda 2001 yılından beri bölgede süregelen istikrarsızlığı ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.

Ancak, bu bölgeye ilişkin ABD’nin aşması gereken birçok engel bulunmaktadır. Öncelikle, Taliban Afganistan’ın büyük bölümünde kontrolü elinde tutmakta ve Pakistan’daki etkisini de artırmaktadır. Ayrıca, ABD’nin Afganistan’a yerleşerek ulaşmaya çalıştığı stratejik ve ekonomik hedefleri, bölgesel rakipleri olan Rusya ve Çin ile çatışmaktadır.

Bu bağlamda, tüm bu çatışan çıkarları ve Afganistan’daki dengeleri etkileme potansiyelleri ile İran ve Pakistan’ın ön plana çıktığını belirtmek gerekmektedir…

ABD, 1979 yılında Sovyet Birliği’nin işgaline kadar Afganistan’ı gündemine almamıştı. Bu işgalden sonra, ABD, Sovyetler Birliği’nin Basra Körfezi’ne ve dolayısıyla Hint Okyanusu’na inme tehlikesiyle yüzleşmek zorunda kaldı.

Afganistan’ın stratejik öneminin farkına varan ABD, Afganistan’da “komünizme karşı mücahit hareketi” başlatan Afgan direniş gruplarına yaptığı askeri ve finansal yardımları Suudi Arabistan’ı da yanına alarak, Pakistan üzerinden gerçekletirdi.

ABD’nin 1980’lerin başında en büyük korkusu Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan sonra Pakistan’ı da hedef almasıydı. ABD’nin Afganistan’ı gündeme taşımasının önemli nedenlerinden biri de, 1979’daki İslami devrim ile bölgedeki en önemli müttefiki İran’ı kaybetmesidir.

ABD açısından bu gelişme, bölgede yeni bir müttefik! yaratılmasını zorunlu kılmaktadır.

CIA tarafından eğitilen, birçok olayda piyon olarak kullanılan Usame Bin Ladin’in 1990’ların sonunda ABD karşıtlığıyla kontrolden çıkması, dünya gündeminde dönüm noktası olan 11 Eylül saldırılarına neden olmuştur.

11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’u hedef alan saldırıların Bin Ladin’in El Kaide’si tarafından düzenlendiği ilan edildikten sonra, George W. Bush’un yeni bir haçlı seferi başlattıklarını açıklama gafletine düşmesi, medeniyetler çatışması tezine kadar uzanan bir sürecin tetikleyicisi olmuştur.

George W. Bush ile süregelen temel hegemonik hedefler kapsamında olmasa da, bu hedeflere ulaşmada kullanılan araçlar açısından değişim yaşayan ABD dış politikasında, bazı devletler doğrudan hedef gösterilmiştir.

Bush yönetimi bunu, önce İran, Irak, Kuzey Kore gibi “haydut devletler”in kitle imha silahlarına sahip olduklarını ileri sürerek, sonra da teröre destek veren ülkelerden oluşan bir “şer ekseni” yaratarak meşrulaştırmaya çalışmıştır.

İşte bu ortamda gündeme gelen 11 Eylül olayı aslında zaten değişim geçiren ABD dış politika araçlarının kullanımı için mükemmel bir ideolojik alt yapı oluşturmuştur (3)

Yazılanlar özetle;

-Afganistan, İngiltere, Rusya, Amerika ve Çin için stratejik açıdan önemli bir ülkedir.

-İngilizler ve Ruslar, aralarında uzun bir süre didişmeden sonra Afganistan’ı işgal etmekten vazgeçer, aralarında bir tampon bölge olarak kalmasında anlaşırlar. Ancak bu antlaşma Bolşeviklerin iktidara gelmesi ile bozulur.

-Ruslar, ilerleyen zamanda işgal için gerekli siyasi ve fiziki altyapıyı kurdukları tarihte (1979) Afganistan’ı işgal ederler,

-Ancak bu işgal Ruslar’a çok pahalıya patlar, büyük bedeller ödedikten ülkeyi terk ederler.

-Rusların Afganistan’ı işgal ettiği dönemde, Rus işgaline karşı birleşerek çarpışan yerel aşiretler ve Mücahit örgütler, Rusların Afganistan’ı terk etmesi ile aralarından iktidar kavgasına tutuşurlar.

-İktidar kavgası Afganistan’ı yaşanmaz hale getirir, BM temsilcileri de, kardeş kavgasına bir çözüm getiremeyince, böyle bir kaos ortamında ortaya adeta bir kurtarıcı olarak Taliban çıkar. (Doğrusu piyasaya sürülür.)

-Ancak Afganlılar, yağmurdan kaçalım derken tipiye tutulmuşlardır.

-Bir işgal, bir iç savaş veya çatışmada kaybeden tarafın halk; kazananların, sömürgeci ülkeler, silah tüccarları, istihbaratçılar ve savaş ağalarının olduğu açıktır. Bu sonuç tüm hedef ülkelere ibret olmalıdır.

-İşgal edilecek ülkeler için; ileride yaptırılacak darbeler sonucu oluşturulacak kukla hükümetlerde görev alacak yöneticiler ve komutanlar yetiştirilmesi önemlidir. Bu nedenle, öğrenci, akademisyen ve askerler sömürgeci ülkelerde eğitilerek ileriye yönelik hazırlanmaktadır.

-Bir de ilginç tespit; Hedef ülkelerdeki iktidar değilişiklikleri için hazırlanan liderler ve yöneticiler her nedense çoğunlukla Paris’ten gönderilmektedir. Bu Osmanlılar (Jön Türk-İttihatçılar!), Ruslar (Lenin), İran (Humeyni) ile Afganistan (ordu komutanı Nadir Han) içinde geçerlidir. Bunlar tesadüf müdür, yoksa…

 

Devam edecek…

-Sam Amca’yı bakalım Afganistan’da neler beklemektedir?

Resim;www.anvari.org’dan alınmıştır.

(1) Derleyen: Kansu Şarman, NTV-MSNBC  20 Eylül

(2) Hedef Ülke Afganistan, Esedullah OĞUZ

(3) Yazının tamamı için bakınız; Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Araştırma Görevlisi H. Önal 

http://www.usak.org.tr/dosyalar/dergi/QF13kfpBBXa90YG7I5GfckcfOOTRUU.pdf