Atatürk’ün öğretmeni Şimon Zwi, (Şemsi Efendi) ve Yeni Devleti kuran kadrolar (6/Son)

" Kamal Atatürk" için bakınız (**); http://www.haberform.com/haber/ataturk-ismini-degistirmis-68534.htm

” Kamal Atatürk” için bakınız (**); http://www.haberform.com/haber/ataturk-ismini-degistirmis-68534.htm

 

 

Yeni Devlet’in Türkçülük üzerine kurulan Fikri Temelleri bilinenlerin aksine ağırlıklı olarak Türkler değil, Sabataistler/Siyonistler tarafından atılmıştır.

Kalınan yerden devamla;

Ondokuzuncu yüzyılla beraber Osmanlı toplum dinamiğinde ortaya çıkan faklılıklara paralel olarak değişmeye başlayan siyasî ortamda da, bir kimlik arayışına girdiklerinde de hep Yahudîler yanlarında olmuştur.

Nitekim ittihat ve Terakki hareketi ve bununla beraber o dönemde etkinlik kazanan masonluk içinde kurulan dostluklarda Sabetaycılar’ın ve Yahudiler’in ayn amaçlar altında birleşmeleri de bu nedene dayanmaktadır.

O kadar ki dönem içinde doğan ve fakat İstanbullu Yahudiler’ce benimsenmeyen Siyonizm hareketine Sabetaycılar daha fazla destek vermişlerdir.

Dönemin etkili isimlerinden (Sabetaist) Cavid Bey’in ve gazeteci Ahmet Emin Yalman’in İsrail’in kurulusunu destekleyen fikirleri acaba bir raslantı mıdır? (1)

“..Gerek Zwi’nin yaşamında ve gerekse onun ölümü sonrasında giderek güçlenen ve kabalistik geleneğin kan takipçiliğini üstlenen bu cemaat, Osmanlı ve Avrupa siyasi yaşamında 19. Yy.dan sonra aktif olarak adını duyurmaya başlamıştır. O kadar ki, modern Türkiye’nin kuruluşu sırasında kemalist ideolojinin önde gelen kişileri arasında Sabetaya kökenli aydınların sayısı belirgin olarak dikkat çekmektedir.

Zamanla cemaat üyeleri içinden gelen kişiler Türkiye’nin toplumsal yaşamında da etkili olmayı başarmışlardır…

Ancak özellikle bugünün Türkiye’sinde gerek ekonomik, gerek kültürel ye gerekse toplum yaşamında önemli roller oynayan Sabetaycı kökenli aydınların varlığı konunun bilimsel olarak incelenmesi hususunu engelleyen önemli etkenlerin başında gelmektedir.

Nitekim birkaç eser dışında da Sabetay Zwi ye cemaati hakkında yayımlanmış araştırmaların sayısı yok denecek kadar azdır. Prof. Abdurrahman Küçük’ün “”Dönmeler ve Dönmelik Tarihi” adlı eserinin haricindeki kaynaklarının pek fazla dikkat çekici tarafı olmadığı kanaatindeyim. (2)

“..Ondokuzuncu yüzyıl sonunda Osmanlı siyasasında Sultan 2. Abdülhamid’e karşı doğan başkaldırma akımı, özellikle istanbul’un baskılarının ulaşamadığı yerlerde kendini göstermekteydi. Bu süreçte Selanik, gerek kozmopolit toplumsal yapısı, gerekse Avrupa’ya olan yakınlığı ve diğer coğrafî avantajlarının da etkisiyle giderek başkaldırının merkezi haline gelmişti, ittihat ve Terakki örgütünün yükseliş döneminde, özellikle organizasyonu sürecinde en çok dikkati çeken üç kurum vardır: Tarikatler, mason locaları ve ordu..”(3)

İttihat Terakki’nin kurulmasıyla beraber Sabetaycılar’ın özellikle siyasî rolleri belirginleşti. Genellikle o dönemdeki ‘diğer etnik unsurlara göre ticarî ilişkileri nedeniyle batı ülkelerine ve onların kültürlerine karşı ilgi gösteren Sabetaycı cematler, politik mücadelelerini, özellikle Fransız Devrimi’yle özdeşleşen hürriyet, kardeşlik ve eşitlik düşüncelerinde somutlaştırdılar…” (4)

“..Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk öğretmeni olan ve onun Nutuk’unda adı geçen Şemsi Efendi, devrinin yalnız büyük bir eğitimcisi değil, aynı zamanda siyasî yönleri de olan bir kabalistiydi…” (5)

Feyz-i Sıbyan’dan Işık’a Feyziye Mektepleri

“…1923’te buhranlı günler geride kalmıştı. Selanik Feyziye’sinin tüm öğrencileri Anavatana gelmiş, Selanik’teki okul kapanmıştı. Bir süre sonra Beyazıt’taki okul binası yetersiz kalmaya başladı. Bunun üzerine Teşvikiye’deki Naciye Sultan Konağı kiralanarak buraya yerleşildi. Kısa bir süre sonra da bu bina ve arazisi satın alındı.

17.12.1934’te Okulun ellinci yılı kutlamaları sırasında Yönetim Kurulu okulun adını Işık Lisesi olarak değiştirdi ve karar Atatürk tarafından onaylandı.(6)

Sonlandırırken;

-(Yeni Devlet’in) Cumhuriyetin Fikri Yapısı’na katkı sağlayanlardan, Robert Koleji mezunu (Türkçü) Halide Edip ve Moiz Kohen, Türkçe ismi ile Munis Tekinalp, Musevi’dir. (*)

“Tam Bağımsızlık” ancak;

-Rekabetçisi kadar ihtiyacı olan bilgi ve yüksek teknolojiyi üretebilmeye;

İnsanının, ülkesinin, bölgesinin ve dünya gerçeklerinin gerektirdiği derecede kendisine ekonomik manada yetebilmeye;

-Bölgesinin ekonomisini ve siyasetini kontrol edecek bir yükseklikte konumlanabilmesine bağlıdır

Bağımsızlık;

– Rekabetçilerinin sivil ve askeri teknolojilerine  muhtaçlıkla ters orantılı olduğundan;

– Duygusal zeminde birbirimizi süslü kelimelerle överek ve en küçük bir olayda sokaklara çıkarak; bayrak, parmak sallamakla mümkün değildir.

Bağımsızlık;

Kazanılan bir güç, sağlanacak bir denge sonucu ile ancak mümkündür.

Bağımsızlık;

-Yabancı bir kültürü şeklen yaşayarak, onun içerisinde, kimliksizleşerek eriyip gitmek, yokolmak  değildir.

Biz, “Yeni Devlet”in kuruluş öyküsünde değerlendirmek üzere meraklıları (araştırmacıları) için küçük bir pencere açtık.

 

Açıklamalar;

(*) Halide Edip Adıvar (1884 -1964) Türk yazar, siyasetçi, akademisyen, öğretmen. Halide Onbaşı olarak da bilinir. Halide Edip, 1919 yılında İstanbul halkını ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatiptir. Kurtuluş Savaşı’nda cephede Mustafa Kemal’in yanında görev yapmış, sivil olmasına rağmen rütbe alarak bir savaş kahramanı sayılmıştır. Savaş yıllarında Anadolu Ajansı’nın kurulmasında rol alarak gazetecilik de yapmıştır. Halide Edip’in,  “Yahudi” olduğu iddiası için bakınız; http://www.canmehmet.com/wp-admin/post.php?post=5231&action=edit

(**) “Kamal Atatürk ” hakında daha fazlası için bakınız; 1) http://www.haberform.com/haber/ataturk-ismini-degistirmis-68534.htm. Daha fazlası için bakınız; 2) http://www.canmehmet.com/gazi-mustafa-kemal-ataturk-gazi-ve-mustafa-isimlerini-neden-kullanmadi.html

(1) “Evet Ben Selanikliyim”, Ilgaz Zorlu, S.24

(2) A.g.e;  Sahife:8

(3) A.g.e; S.44

(4) Gölpınarlı, Melamilik ve Melamiler., s.301 (Ilgaz Zorlu aktarımı)

(5) Ilgaz Zorlu, Sahife:21

(6) http://www.fmv.edu.tr/hakkimizda/feyziye-mektepleri-vakfi

 

Atatürk’ün öğretmeni Şimon Zwi, (Şemsi Efendi) ve Yeni Devleti kuran kadrolar (5)

" Kamal Atatürk" için bakınız (**);  http://www.haberform.com/haber/ataturk-ismini-degistirmis-68534.htm

” Kamal Atatürk” için bakınız (**); http://www.haberform.com/haber/ataturk-ismini-degistirmis-68534.htm

 

Yeni Devlet’in Türkçülük üzerine kurulan Fikri Temelleri bildiğimizin aksine ağırlıklı olarak Türkler tarafından değil Sabataistler/Siyonistler tarafından atılmıştır.

Kaldığımız yerden devamla;

Hıristiyan Batılılar; ”Eğer, Türkler Müslüman olmasalardı,

-“..Ne Küçük Asya (Anadolu) ve İstanbul kaybedilir, ne de Osmanlılar Balkanlar’a gelebilirdi..” demektedirler.

Bu nedenle;

-”Türkler, eski dinlerine (kültürlerine) dönmelidir…Türkler, Avrupa’dan çıkarılmalı ve Küçük Asya’da kalmalıdır.”

-”Türklerin ellerinden mıknatısları (Kuran) alınmalıdır. Araplar ve diğer İslam Ülkeleri ile araları kapanmayacak şekilde açılmalıdır…”

**

Bu plan, hedef olarak seçilen Arap ülkelerinde ve Türkiye’de  mevcut yabancı okullar kullanılarak, karşılıklı düşmanlıklar körüklenerek  büyük başarı! ile uygulanmıştır.

Sayın Süleyman Demirel’in, halk hazır değil, “Daha bir yüzyıl anlatmayın!”dediği hikâyelerin özeti de bu olsa gerek! (1)

Atatürk İhtilali”  isimli eser, “Kemalizm doktrincilerinden Mahmut Esat Bozkurt’a aittir. Kendisine Atatürk tarafından görev verilmiş ve yazdığı eser Atatürk tarafından da onaylanmıştır.

Mahmut Esat Bozkurt aşağıda hem Fransız hem de bizim Cumhuriyetin ilan edilmesi ile ilgili hikayeler anlatmaktadır.

“Fransa’da Kralcılar…

Hâlâ bugün, Fransa’da kralcılar, bunların gazeteleri ve örgütleri vardır.

Hakikatleri biraz daha açığa koyalım.

Fransa’da, ihtilal patlak verdiği gün cumhuriyetten bahis bile yoktu. Böyle bir kelimeyi bilen yok gibiydi. Louis XVI adına madalyalar basıldı.

Ve üzerlerine “Kurtarıcı Kral” diye yazıldı.

Ekmek İstiyorlar

Versay sarayına giden halk kraldan ekmek istedi.

-“Ekmek ver ve başımızda kal iyi Kral, iyi Kraliçe!” diye bağırdı.

Fransız İhtilali

Fransız İhtilalinde, o sıralarda 17 milyon kadar bir şey olan Fransız milletinin hepsi, ihtilale taraftar ve Cumhuriyetçi miydi?

Bu soruya evet demek imkânı var mıdır? Bir kere bir milletin hepsi nasıl ihtilal taraftarı olabilir?

Buna maddeten imkân yoktur. Beşikteki çocuklar, bir ayağı çukurda İhtiyarlar bunların hepsinin ihtilal taraftarı olması hayal edilebilir mi?

Bundan başka, biraz da vakıalara bakabiliriz.

Üçüncü Cumhuriyet

Ve nihayet, bugünkü Fransız Cumhuriyeti üçüncüsüdür. Ve bir oy fazlasıyla kurulmuştur.

Cumhuriyetlerin düşüşü ve bunların yerini imparator ve kralın alışı, Fransa’da bütün halkın cumhuriyet taraftarı olduğunu mu gösterir?

Bizde nasıl oldu?

Erzurum Kongresi sıralarında, bir gün, Atatürk, Erzurum Millet bahçesinde gezinirken, millet, etrafını almaya başladı. Atatürk’ün yüzüne bakan halk, bir ağızdan bağırdı.

‘Yaşasın Cumhuriyet!”

Cumhuriyet İstiyorlar

Düşünelim bir kere, bunu bağıran kimdi?

Türk halkı… hem de öz Türk halkı.

Bu halk, arkası gelmeyen savaşlarda bunalmış, sırtında yırtık gömleğiyle, ayağında yarım çarığıyla, yeni kurtuluş savaşlarına girmek üzere bulunan bir halktı.

Açtı, çıplaktı. Fakat açım, çıplağım! Diye bağırmadı, ekmek dilenmedi.

Fransız ihtilaliyle son Türk ihtilalinin başlangıcı arasında fark. Fark bu kadar büyüktür.

Fransız ihtilali ekmekle başladı.

Fransız Cumhuriyeti de bunun verimi oldu.

Türk ihtilali ve Türk Cumhuriyeti baylık  davanın verimidir.

Türk önce ekmeği değil, baylığı istedi ve aldı. (2)

Yazılanlardan anlaşılan Biz Cumhuriyeti Erzurum Halkına borçluyuz. Ancak, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde (bildiğimiz kadar) böyle bir düşünce ve iddia bulunmamaktadır.

Kazım Karabekir Paşa günlüklerinde bakalım bu konuda bizlere ne anlatmaktadır.

-“…özel görevli İngiliz Albay Rawlinson’un;

-“Rawlinson’un da benim vasıtamla ileri sürdüğü (hilafetin ayrılması ve Cumhuriyet’in kabulü teklifini) öğrenmiştik…” demektedir. (3)

Bu çok özel İngiliz ajan Rawlinson’un telkin tarihi nedir? 1919 Yılı ve Erzurum, Sivas Kongrelerinin dönemi. Diğer ifadesi ile Yeni Devlet’in kuruluş çalışmaları esnasında. Anlaşılan; hiçbir şey tesadüf değildir. Çalışmalar birbirinden bağımsız gözükse de hepsi büyük bir resmin parçasıdır.

 

 

Devam edecek

Kaynaklar;

(1) “Evet ben Selanikliyim”,  Ilgaz Zorlu, S.24

(2) A.g.e;  Sahife:8

(3) A.g.e; S.44

Atatürk’ün öğretmeni Şimon Zwi, (Şemsi Efendi) ve Yeni Devleti kuran kadrolar (4)

" Kamal Atatürk" için bakınız (**);  http://www.haberform.com/haber/ataturk-ismini-degistirmis-68534.htm

” Kamal Atatürk” için bakınız (**); http://www.haberform.com/haber/ataturk-ismini-degistirmis-68534.htm

 

Yeni Devlet’in Türkçülük üzerine kurulan Fikri Temelleri, bildiğimizin aksine ağırlıklı olarak Türkler tarafından değil Sabataistler/Siyonistler tarafından atılmıştır.

Kalınan yerden devamla;

Sabetaycı Eğitim Kurumları

Eğitim bir ulusun, bir cemiyetin, bir cemaatin ya da en küçük toplumsal yapı taşı olan aile kurumunun nesiller boyunca yaşamasını temin edecek, gelecekte geçmişe ait değerleri yaşatacak en önemli faktördür. O kadar ki, aileden ilk kez ayrılan bireyin ilk sosyalleştiği aile dışı kurum onun okuduğu okul olmaktadır…

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı toplum ve siyasî hayatında yaşanan gelişmeler, devlet içindeki unsurların kendi kaderlerini tayin etme arzularının doğmasına yol açmıştı.

Ancak o yıllara kadar ne yazık ki modern bilimlerin okutulduğu okullar yerine öğretim üyeliğinin babadan oğula geçtiği, dinî bilgilerin öğretildiği bir sistemin benimsendiği görülmektedir. Burada tek egemen güç devletti.

Nitekim her ne kadar dil, örf ve adetlerini yaşam alan konusunda oldukça serbest olan etnik gruplar, kendi okullarına sahip olamadıkları için kültürel bir olgu olarak varlıklarını gösterememekteydiler.

Özellikle Batılı anlamda eğitimin ortaçağ sonrası Avrupa’sında kazandığı başarıların bu toplumların ilerlemesi konusunda sağladığı faydalar da gözönüne alındığında gerçekapaçık ortaya çıkmaktaydı.

Nitekim salt Osmanlı otoritelerinin de mülkiye, Bahriye ve tıbbiye gibi daha sonra ülkenin kaderini derinden etkileyecek okullar kurmuş olmaları, çok geç kalınmış olsa da konunun ne kadar önem arzettiğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha sonraları doğacak olan İttihat ve Terakki Hareketi’nin de bu yapılar içinden doğduğu ve bir döneme damgasını vurduğu bilinmektedir.

…İşte tüm bu olayların yaşandığı bir sırada giderek dinsel otoritesini kaybeden Sabetaycı topluluklar da eğitimin önemini kavramışlar ve bu konuda çabalar içine girmişlerdir.

Bu çabaların hiç kuşkusuz ki en önemlisini o yılların aslında bilgin bir Kabbalisti ve din adamı olan Şemsi Efendi (Şimon Zwi) yapmaktaydı.(1)

Cemaat gençlerinin ne denli bir sorunla karşı karşıya kaldığını gören Şemsi Efendi, bir müddet sonra kendi düşüncelerini Sabetaycı topluluk içinde duyurma çabasına girişti.

Bu çaba bir “anda o denli taraftar topladı ki, insanlar adeta onun fikirlerine yapıştılar, ancak kendisi tamamen kendi imkânları ile Selanik’te ilkokul seviyesinde bir kurumu da kurdu. Aslında onun esas ve birincil amacı Sabetaycı hareketin doğumundan İtibaren Ladino’yu ana dil olarak benimseyen bir topluluğun kaderini değiştirmekti, çünkü giderek “dönme” adı altında aşağılanan bu cemaat üyeleri o yıllarda kendileri aleyhindeki bir  tepki ile karşı karşıya kalmışlardı.

O kadar ki hemen hemen hiçbir cemaat üyesi Türkçe konuşamamaktaydı ve bunun da neticesinde içe kapalı bir dinî yapı yaşanıyordu. Halbuki bu durum ne yazık ki hiç istenmeyen sonuçların ortaya çıkmasına yol açıyordu. Hareketin ilk yıllarında özellikle Avrupa’daki Yahudi toplulukları ile kurulan ilişkiler sonucunda sürekli bir bilgi ve yenilik akışı sağlanmaktaydı. Ama inançlarının gerekli kıldığı gizlilik bir müddet sonra giderek içe kapanarak dış dünyâ ile ilişkilerini kesmelerine neden olmuştu.

Sonuçta içerdiği reformist karakterini tamamen kaybetmiş bir topluluk ortaya çıkmıştı. Bu nedenle hiç vakit kaybetmeden tedbirler alınmalıydı, İşte böyle bir anda ortaya çıktı Şemsi Efendi,  almış olduğu Batılı eğitimin de etkisiyle bir süre sonra okulu Selanik’te önemli başarılar kazanmıştır.

Atatürk de sadece cemaat üyesi kişilerin kabul edildiği bu okulda bir süre okumuş ve orada verilmeye çalışılan Batılı anlayıştan etkilenmiştir, bunu daha sonraki fikirlerinde de görmekteyiz..”(2)

“..Şemsi Efendi ilk olarak böyle bir hamle yaparak, hem Sabetaycı toplulukları eğitim yoluyla bir araya getirmeyi amaçlıyor ve hem de yetişen yeni neslin nitelikli ve sözsahibi olmasını arzu ediyordu. Fakat bir süre sonra Kapancılar kendisine maddî yardım vaad ederek okulunu bir başka şekle soktular ve çok sonralar da kendisini sadece birleşme fikrinden dolay dışladılar.

O da diğer gruba, Karakaşlar’a gitti ve böylelikle de Feyziye Mektepleri doğmuş oldu. Karakaşlar kendisine o kadar hürmet ettiler ki, onu kendi Kabbalitik dünyalarına da soktular..” (3)

 

Devam edecek…

Kaynaklar;

(1) Evet Ben Selanikliyim, Ilgaz Zorlu,  A.g.e; sahife; 115

(2) A.g.e;  Sahife;116

(3) A.g.e;

 

Atatürk’ün öğretmeni Şimon Zwi, (Şemsi Efendi) ve Yeni Devleti kuran kadrolar (3)

" Kamal Atatürk" için bakınız (**);  http://www.haberform.com/haber/ataturk-ismini-degistirmis-68534.htm

” Kamal Atatürk” için bakınız (**); http://www.haberform.com/haber/ataturk-ismini-degistirmis-68534.htm

 

İlginçtir, Yeni Devlet’in Türkçülük üzerine kurulan Fikri Temeli, bilinenlerin aksine (ağırlıklı olarak) Türkler tarafından değil, Sabataistler/Siyonistler tarafından atılmıştır.

Bölüme başlamadan anlatmak istediklerimizi adeta özetleyen,(28 Ağustos 2014 Tarihinde Financial Times Gazetesi’nde, Daniel Dombey imzalı) bir yazıdan alıntılar verilmektedir.

“… Davutoğlu’nun Orta Doğu’da Türkiye’ye liderlik rolü biçen bir vizyonu olduğu,  ülkesini küresel bir güce dönüştürmek ve İslam medeniyetini Türk liderliği altında birleştirmek istediği belirtilerek şöyle deniyor:

“Ama böylesi gösterişli hedefleri gerçekleştirmek zor olacak. Zira Davutoğlu, cumhurbaşkanlığına seçilen ve kendisinden sadakat isteyen Recep Tayyip Erdoğan ve bu görevi istediği anlaşılan şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün gölgesindeki bir siyasi atmosferde görev yapacak.”

Yazıda Davutoğlu’nun 10 yıldan uzun bir süredir, önce Erdoğan’a dış politika danışmanı sonra da dışişleri bakanı olarak hedeflerine bağlı kaldığı vurgulanıyor ve 2011’de bu gazeteye verdiği demecinde bunu

“Her durumda, her olayda bir Türk vizyonu olacak” diye açıkladığı aktarılıyor.

Financial Times, Davutoğlu’nun Kongre’deki konuşmasında, “restorasyon”a vurgu yaparak Türkiye’nin eskiden Osmanlı imparatorluğunun idaresi altında olan ülkelerde nüfuzunu artırmak, içeride de İslami değerleri yeniden tesis etmekten söz ettiğine dikkat çekiyor. (1)

Şimdi yazılanları açmak adına biraz gerilere gidiyoruz;

-“…İmparatorluğun parçalanarak, paylaşılması için 1920’de yapılan; “San-Remo Konferansında; Osmanlı Devletinin Asya ve Kuzey Afrika’da bulunan Arap toprakları üzerindeki bütün haklarından vazgeçmesi, Bağımsız bir Ermenistan’la özerk bir Kürdistan’ın kurulması kararlaştırıldı. Ayrıca Osmanlı Devletinin eski Suriye topraklarında iki A tipi manda teşkil edilerek Suriye ve Lübnan’ın Fransa, Filistin’in ise İngiltere’nin idaresine bırakılması Irak topraklarının da İngiltere’nin mandasına girmesi kararlaştırıldı.”

Bu noktada bir açıklama yapılması gerekmektedir;

1920 Yılında ülkemizde işgalci olarak bulunanlar bizlere hangi şartlarda “Yeni Devlet” kurmamıza ışık yakmışlardır?

-“İslam’dan, Müslüman Ülkelerden ve Osmanlının mirasından uzak duracaksınız.”

İşte bizler bu anlayışla,  Ülkemize gelen Müslüman ve Arap devlet başkanlarından uzak durmuşuz ve bir şekilde ülkemize geldiklerinde de arkalarından teneke çalmışız!

Ve yine bu nedenle olsa gerek, Rahmetli Erbakan Libya lideri Kaddafi’yi ziyaret ettiğinden kimi medyaca kıyamet kopartılmıştır.

O Kaddafi ki, Kıbrıs harekatında ülkesinin tüm askeri depolarını bizlere açmış,

“Buralarda ne varsa sizindir!”  demiştir.

Bunları herkes öğrenmelidir.

Öğrenci Mustafa’nın öğretmeni Şimon Zwi’yi, (Şemsi Efendi’yi) torunu Ilgaz Zorlu anlatmaya devam etmektedir;

“Üç Sabetaycı Cemaat

..1924 mübadelesi sonunda İstanbul’a geldiklerinde de diğer gruplardan ayrı kalmışlar, hemen hemen yakın mahallelerde oturmalarına karşılık aralarında diyalog olmamıştır. Mezarlıklar ise Feriköy’de kendileri için ayrı olarak satın alınan bir bölümdedir. Yakubiler eğitim hususuna da oldukça önem verdiklerinden daha Selanik’teyken özel okullar açtılar. Daha sonra Hamdibeyler ismini alacak olan Selimiye mektebiyle İstanbul’da faaliyet gösteren Feyzi Ati ve Boğaziçi Koleji isimli okullar bu cemaate aitti. Bugün bile halen geleneksel olarak yaşamını sürdüren çok küçük bir Yakubî kitle bulunmaktaysa da hiçbir şekilde diğer gruplarla temasa geçmemektedirler..” (2)

..Burada da dinî merasimler ayrı ve özel bir mekânda yapılmaktadır. İslamiyet’e karşı gösterdikleri bağlılık, Yakubîler’in aksine, bir görüntüden ibaretti…

Karakaşlar’da eğitim konusunda oldukça önemli hamlelerde bulundular. Feyziye Mektepleri’nin kuruluşu yine cemaat üyelerinin desteğiyle olmuştur, İzmir’de düşmana ilk kurşunu sıkan gazeteci Osman Nevres (Hasan Tahsin) de bu grubun bir üyesidir…

İttihat Terakki’nin Önde gelen siyasî aktörlerinden Maliye Nazırı Cavid Bey bu gruptandı. Kapancılar Karakaşlar’a “onyollu” demektedirler..” (3)

 

Devam edecek

Kaynaklar;

(1) Daha fazlası için bakınız;http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/111459/FT_den_Davutoglu_yorumu__Erdogan_in_golgesinde_olacak.html 28 Ağustos 2014

(2) Evet ben Selanikliyim, Ilgaz Zorlu A.g.e; sahife;93

(3) A.g.e: S.95

 

Dini ve “Kabalist” siyasal görüşleri ile “Atatürk’ün hocası” Sabataist Şemsi Efendi (2)

Gençliği kazanırsanız istikbali de kazanırsınız. Gerisi boştur.

Gençliği kazanırsanız istikbali de kazanırsınız. Gerisi boştur.

 

ATATÜRK’ün öğretmeni Şemsi Efendi, 1852 doğumlu bir Sabataist idi. Sabataistler’in bir zahirî Müslüman, bir de asıl kimliklerini teşkil eden Yahudilik ismi bulunuyordu.  Sabateistler neden iki isim kullanmaktadır?

Araştırmacı Ilgaz Zorlu Bey, Toplumsal Tarih dergisinin sayısında (1 Ocak 1994) yer alan “Atatürk’ün İlk Öğretmeni Şemsî Efendi Hakkında Bilinmeyen Birkaç Nokta”  ilk yazısında bu zatın o zamanın büyük bir Sabataycı kabalisti olduğunu beyan etmektedir.

Şemsi Efendi, Osmanlılara ve Müslümanlara kendini Müslüman biri olarak tanıtırken, el altından gizlice Sabatay dininin yayılması, Sabataycıların bilgilenmesi, güçlenmesi, üstün hale gelmesi için çalışıyordu. Kurduğu okulun “Akaid-i diniye” hocalığını üzerine almıştı. Bu derslerde Dönme öğrencilerine zahiren nasıl Müslüman görüneceklerini, bâtınen de Yahudiliğin Sabatay Sevi mezhebine nasıl bağlı kalacaklarını öğretmiş olsa gerektir. (1)

Meşhur Sabataycı gazeteci Ahmed Emin Yalman 1922’de Vatan gazetesinde yazdığı “Tarihin Esrarengiz bir Sahifesi’ adlı yazı serisinde Sabataistlerin Karakaşlar grubunda meydana gelen ilerlemenin Şemsi Efendi’nin açtığı Feyziye Mektebi sayesinde olduğunu iddia ederek

iki asırlık fakr ü cehaleti beş on senelik bir intibah silip süpürdü. Bir zamanlar memleketin en mükemmel terbiye müessesesi olan Fevz-i Sıbyan ve Feyziye’nin bu intibahın husulüne pek büyük bir tesiri olmuştur” cümlelerini yazmıştır.

Atatürk’ün ilk hocası Şemsi Efendi bütün gayretiyle Sabatay Sevi’nin dinine bağlı olan Selanik Dönmelerinin ilerlemesi ve güçlenmesi için çalışmıştır. Balkan harbinden sonra Türkiye’ye gelen bu zat, 1917’de ölmüş ve dönmelerin Üsküdar Bülbülderesi’ndeki özel kabristanlarına gömülmüştür. (2)

**

Kendi anlatımları ile, (*) FEYZİYE MEKTEPLERİ

“Ondokuzuncu yüzyılın başlarında Balkanları Akdeniz’e bağlayan çok önemli bir ticaret merkezi olmasının dışında Selanik, Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzü Batı’ya dönük, en aydın şehri olarak dikkat çekmekteydi. Neredeyse tüm ilerici fikirlerin filizlenip geliştiği bu liman şehrinde yaşayan Türkler de son derece kozmopolit bir nüfusa sahip bu yerde varlıklarından söz ettirebilmenin tek yolunun eğitimden geçtiğini biliyorlardı. Bu konudaki ilk adım 1872’de sonraları Atatürk’ün de ilköğretmenliğini yapacak olan Şemsi Efendi tarafından atıldı. Şemsi Efendi’nin kendi okulunda uygulamaya koyduğu “Usul-u Cedid” metodu (Yeni Usul), ders programları, ödüller ve cezalar açısından eğitimde bir devrim niteliği taşıyordu. Kısa zamanda bu okula karşı gösterilen büyük ilgi varlıklı Türk ailelerini harekete geçirdi. 1883’de Mısırlızade’lerden Mümeyyiz Tevfik Efendi önderliğinde bir heyet yeni bir okul açmak üzere çalışmalara başladı ve bu heyet 14 Aralık 1885’te Selanik’in Katip Muslihiddin Mahallesinde Feyz-i Sıbyan adı ile mütevazı bir ilkokul açmayı başardı.

Feyz-i Sıbyan’dan Işık’a Feyziye Mektepleri

Feyz-i Sıbyan kısa zamanda Selanikliler’in sevgilisi oldu. Hızla gelişiyordu. Kısa zamanda ortaokul ve lise sınıfları açıldı. 1900’e gelindiğinde artık yuvadan liseye, modern binalarda eğitim veren tam teşekküllü bu okulun adı “Feyziye” olarak değiştirilmişti. Bu arada Şemsi Efendi de kendi okulunu kapatıp Feyziye ile birleşmişti. Feyziye mezunları bir süre sonra çok önemli görevlere gelmeye başladılar, ülke yönetiminde söz sahibi oldular. Bunlar arasında bakanlar, valiler, mühendisler, doktorlar ve son derece önemli ticaret adamları bulunuyordu.

Feyziye’nin bu parlak günleri Balkan Savaşı’na kadar sürdü. Savaş sonrasında yaşanan Yunan işgali sırasında birçok Feyziye yöneticisi İstanbul’a göç etti. Bu durumda Selanik’teki okul bir süre İstanbul’dan yönetilmek zorunda kaldı…

…1923’te buhranlı günler geride kalmıştı. Selanik Feyziye’sinin tüm öğrencileri Anavatana gelmiş, Selanik’teki okul kapanmıştı. Bir süre sonra Beyazıt’taki okul binası yetersiz kalmaya başladı. Bunun üzerine Teşvikiye’deki Naciye Sultan Konağı kiralanarak buraya yerleşildi. Kısa bir süre sonra da bu bina ve arazisi satın alındı. 17.12.1934’te Okulun ellinci yılı kutlamaları sırasında Yönetim Kurulu okulun adını Işık Lisesi olarak değiştirdi ve karar Atatürk tarafından onaylandı..”

**

Ilgaz Zorlu anlatımı ile Fevziye Mektebi

“..Fevziye Mektebi, onun gibi daha sonraları İstanbul’da da faaliyet gösterecek olan “Mekteb-i Terakki “ye göre daha radikal ve cemaatçi bir yapıya sahiptir. (3)

Şemsi Efendi’nin burada “Akaid-i Diniye” olan Öğretmeni olarak görev yapması da, onun Sabetaycı dinî kuralları gençlere aktarma amacından kaynaklanmaktaydı. Mek- tebi Fevziye’nin de kuruluşu ve ilerki faaliyetlerinde Karakaşlar grubunun maddi desteği olmuştur. Okul bu grubun resmî okulu görünümündeydi. Ahmet Emin Yalman, 1922’de Vatan gazetesinde yazdığı “Tarihin Esrarengiz Bir Sahifesi” adlı yazı dizisinde, Karakaşlar grubunda meydana gelen ilerlemenin Fevziye Mektebi sayesinde olduğunu iddia ederek, “… iki asırlık fakrü cehaleti beş on senelik bir intibah silip süpürdü. Bir zamanlar memleketin en mükemmel terbiye müessesesi olan Fevzi Sıbyan ve Fevziye’nin, bu intibahın husulüne pek bir tesiri olmuştur” ifadesini kullanmışür. (4)

Şemsi Efendi sağlığında  Karakaş ve Kapancı grupları birleştirmeyi amaçlıyordu. Ancak onun her iki cemaati birleştirmeye yönelik çabalan tepkiyle karşılandı.(5)

Kendisini cemaatten dışladılar, 1912’de Türkiye’ye gelen Şemsi Efendi ilk öğretim müfettişliğine tayin edildi, ancak sıkıntılı ve parasız bir hayat yaşadı, 1917’de öldüğünde Üsküdar’daki Selanikliler Mezarlığı’nda Karakaşlar’a ait bölüme gömüldü.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk öğretmeni olan ve onun Nutuk’unda adı geçen Şemsi Efendi, devrinin yalnız büyük bir eğitimcisi değil, aynı zamanda siyasî yönleri de olan bir kabalistiydi. Hayatinin büyük bir bölümünü Zohar’ı tetkik ederek geçiren bu kişi, Karakaş ve Kapancı gruplarını birleştirerek Sabetaycı cemaatin yaşamasını amaçlıyordu. Ancak bu idealinde başardı olamadan öldü. Acı olan, yaşamının son yıllarını sefalet ve zorluklarla geçiren bu insanla ilgili yeterli bilimsel çalışmanın yapılmamış olması ve Türk eğitim hayatına olan katkılarının unutulmasıdır. (6)

**

Bir Başka pencereden, “Selanikliler okulu”

“..Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında belirleyici hareketlerin yoğunlaştığı yerleri önem sırasına göre sıralarsak İstanbul’dan sonraki sıraya Selanik’i koymak doğrusu çok şık duruyor.

Resmi tarih görmezlikten gelse de Osmanlı’nın Batı’ya yönelişine en çabuk adapte olmuş ve hatta bu yönelişin mimarlığını yapmış bir şehir Selanik.

Fransız Devrimi’nin ilkeleri de ilk burada yeşerir. 1492 yılında İspanya’dan Osmanlı topraklarına kabul edilen Yahudilerin yerleşim yeri olan Selanik birçok millete ait olan kozmopolit yapısı, hareketli kültür ve politika yaşamıyla ve en önemlisi zengin ekonomisi ile Batı tipi eğitim tarzının da ilk temsilcisi olmuş.

Mustafa Kemal Atatürk’ün de babası tarafından ‘modern eğitim veriyor’ diye gönderildiği ve Muallim Şemsi Efendi’nin baniliğini yaptığı okulu Mektebi Şemsi İptidai de Selanik’tedir.

Bu okul Selanikli ailelerin İstanbul’a göçmesinden sonra Atatürk’ün izni ile yeniden kurdurulur.

Fakat bir farkla okul ikiye bölünecek ve birisi Fevziye Mektepleri (Işık Lisesi) diğeri de Şişli Terakki Lisesi adını alacaktır. Daha sonra aralarında Fenerbahçe?Galatasaray rekabetini aratmayan bir mücadele olan bu iki okulun hikayesini özetlersek “Mekteb?i Şemsi İptidai” şeklinde Atatürk’ün de anılarında bahsettiği okul şimdiki Şişli Terakki Lisesi’nin nüvesini teşkil eden bu okuldur.

Bugünküanlamda büyük ve tam bir kuruluşhaline 1879 senesinde geldi ve o dönemde aldığı tam isim “Yadigar?ıTerakki Mektebi”. Bundan sonra kurucular arasında oluşan ihtilaf dolayısıyla bazıkopmalar yaşanır ve Şemsi Efendi arkadaşıDervişEfendi ile kurumda kalır.

Ayrılan kurucular ise İstanbul’a gelerek “Şems’ül Maarif” adında yeni bir okul kurarlar. Şemsi Efendi bir müddet idaresinde yalnız kaldığı okulun idaresini devama çalışır; daha sonra da İstanbul’a gelerek buradaki heyetle anlaşıp 1885 senesinde Türkiye’nin ikinci özel okulu olan “Feyziye” mektebini kurar.

Kolayca anlaşılacağı üzere 1870’te kurulan Şemsi Efendi Mektebi ve kurucusu Şemsi Efendi vasıtasıyla 1879 senesinde Yadigar?ıTerakki ve 1885 senesinde de Feyziye mektepleri kurulur.

Şemsi Efendi kimdi?

Bu arada Işık Lisesi’ni tanıtırken Şemsi Efendi hakkında verdiğimiz bir bilgiyi tekrarlamakta fayda var: Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, “Osmanlı Modernleşmesi ve Sabetaycılık” isimli kitabında Şemsi Efendi’nin Sebatay Sevi’nin soyundan geldiğini belirtir.

Hatta bir Yahudi ismi olan asıl ismini de zikreder. Ortaylı’ya göre, Şemsi Efendi modern fikirleri ve iki Sabetaycı muhalif grubu birleştirme gayreti yüzünden cemaat tarafından aforoz edilmiş, sonra İstanbul’a göçmüş (1912) ve 1917’de orada ölüp Üsküdar’da defnedilmiştir.

Şişli Terakki Lisesi’nin sosyolojik anlamda hangi zemine oturduğunu bir çırpıda söylemek mümkün değil. Okul Türkiye’deki ilk yıllarında Selanik’ten göç eden gayr?i müslim ve Türklerin eğitim ihtiyacınıkarşılamak için kuruluyor.

Ama zaman içerisinde yavaşyavaşAnadolu’nun dört bir tarafından öğrenci alan bir okul haline geliyor. Ümit Meriç kendi zamanlarında (1950’li yılların başı) 25 kişilik sınıfta 6 Yahudi çocuğu bulunduğunu söylerken 1996 yılı mezunu Volkan Sezgin sınıflarında sadece bir Yahudi olduğunu diğerlerinin değişik şehirlerden gelen Türklerden oluştuğunu ifade ediyor.

Mezunlar Listesi’ni 1930’lu yıllara götürdüğümüzde ise Selanik ve Manastır ağırlıklı bir öğrenci profili göze çarpıyor. Ümit Meriç ilkokulunu okuduğu Şişli Terakki Lisesi’ni anlatırken, 1950 sonrası Demokrat Parti’nin atılımları sonucu Anadolu burjuvazisinin ortaya çıktığını, dolayısıyla Şebinkarahisar’dan Çukurova’ya kadar bir çok bölgenin çocuğunun bu okula paralı olarak kaydını yaptırdığını söylüyor.

Pamuk ve zeytin tüccarlarının çocukları iyi eğitim almak için İstanbul’a, İstanbul’da da Şişli Terakki’ye gelirler. Anadolulu bir tüccarın çocuğu olan Ömer Madra bu gelişe en iyi örneklerden biri…” (5)

 

Devam edecek…

 

Resim; http://www.fmv.edu.tr/hakkimizda/feyziye-mektepleri-vakfi

Kaynaklar;

(*) http://www.fmv.edu.tr/hakkimizda/feyziye-mektepleri-vakfi

(1) “Yahudi Türkler ve Sabetaycılar”, M. Şevket Eygi, Sahife:97

(2) A.g.e;

(3) Fevziye Mektepleri’nin kuruluş amacı “Karakaşlar” grubunun cemaatci yapısını devam ettirme amacına dayanmaktaydı. Bu Kapancılar’la aralarındaki en önemli farklardan biridir.

(4) Düzdağ, Tarihimizde Gizli Çehreler adlı kitaptan. (Ilgaz Zorlu aktarımı)

(5) Bunun en büyük nedeni, bu grubun genç üyelerinin Türkler’le kaynaşma arzularıdır. Onlar Karakaşlar’ı cahil ve mutaassıp görmekteydiler, üstelik Sabetay Sevi’ye de inanmıyorlardı. (Ilgaz Zorlu aktarımı)

(6) Ilgaz Zorlu, Sahife; 21

(7) 25 Ağustos 2001 / HARUN ODABAŞI

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-7736-34-selaniklilerin-diger-okulu.html

 

Sabetaistler ve “Atatürk’ün hocası” Sabataist Şemsi Efendi’nin Fevziye Mektepleri ile ilişkisi (1)

şimsi efendi

Bilgi (ilim) Ondan yeni bir bilgi üreteceğiniz zamana kadar size sadece yüktür.

 

Maalesef yeteri kadar okuyan ve araştıran bir halk değiliz. Osmanlıyı “Matbaayı geciktirdiler!” suçlamasına rağmen bugün “Her yer matbaa!” ancak yine yeteri kadar okumamaktayız. Demek ki sorgulanması gereken sistemler değil, halk olarak bizlerin anlayışıdır.

Bir imparatorluk kaybettik ve yerine yeni bir anlayışla “Bir Devlet kurduk!

Yeni Devletin kurucusu” Olarak Mustafa Kemal Paşa’yı bilmemize (yazılmasına-anlatılmasına) rağmen iddia edilebilir ki hakkında (siyasi bağlantıları vb) nerede ise hiçbir şey bilmiyoruz.

İlginç değil mi?

İlkokuldan itibaren, “7 gün 24 saat” Mustafa Kemal Paşa’yı her olayımıza dâhil etmemize, konuşmamıza, tartışmamıza rağmen hakkında kendisinin anlattıkları dışında (Siyaseti-Fikri Yapısı hakkında) fazlaca bir şey bilinmemektedir.

İsmet İnönü ve Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın çok yakınında ve Devletin kuruluşunda birlikte olmalarına rağmen her iki asker ve siyaset adamının anılarında  (günlüklerinde); “dişçi randevuları’” gibi detaylar olmasına rağmen yaşanan (nerede ise) hiçbir önemli olay açıklanmamıştır.

Bunlardan anlaşılan;

Ya yaşananlar üzerinde nedeni bugünde açıklanmayan çok ciddi bir “Devlet Sansürü!” vardır.

Ya da açıklanmasında kendi uygulamaları bakımından bilenmesi istenmeyenler.

“İstiklal Savaşı ile ilgili yaşananları Mustafa Kemal Paşa, NUTUK’ta açıkladı ya…”

Diyenler elbette olacaktır.

Ancak belirtilmelidir ki, “NUTUK” bir siyasi belgedir. Tarih Kitabı değildir.

NUTUK, Olayların Mustafa Kemal Paşa’nın gözüyle (taraf olarak) değerlendirilmesidir.

İlginçtir, İstiklal Savaşı ile ilgili yabancı yazarların (İngiliz-Amerika-Fransız-Almanların) anlatımında da ne hikmetse NUTUK’ta olduğu gibi olaylar hep, 19 Mayıs 1919’da başlamaktadır.

Ve bu nedenle bugün üzerinden yüz yıl geçmiş olmasına rağmen bizler hala,  “19 Mayıs 1919” öncesini tartışmaya devam etmekteyiz.

Bu dizide, hakkında “19 Mayıs 1919” gibi, çok konuşulmasına rağmen (çoğunluk tarafından) fazlaca bir şey bilinmeyen, öğrenci Mustafa’nın öğretmeni Sabataist (Türk ismi ile) Şemsi Efendi ve Fevziye Mektepleri anlatılacaktır.

Ve her zaman olduğu gibi kaynak olarak sadece olaya birinci derecede şahitler ile ilgili dönemin belgelerine ulaşma şansı olanların yazdıkları kullanılacaktır.

Ki, araştırmacılarına (doğru) bir kapı açılmış olsun.

**

Meraklıları için sık sık alıntı yapılacak kaynak kitap ve yazarı hakkında kısaca bir bilgi;

Kitap ve Yazarı; EVET BEN SELÂNİKLİYİM… Türkiye Sabetaycılığı Üstüne Makaleler,  ILGAZ  ZORLU,

ILGAZ ZORLU kimdir?

ILGAZ ZORLU, 1969’da İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini bu kentte tamamladıktan sonra, 1986-90 yılları arasında Bursa’da Uludağ Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi Kamu yönetimi bölümünü bitirdi. 1990-91 yıllan arasında Dr. Gad Nasi’nin yardımları Kudüs’te bir yıl sûren araştırmalarda bulundu.  Bu arada Sabetaycılığın önemli kaynaklarının muhafaza edildiği Ben Zwi Enstitüsünde incelemeler yaptı. Yavne Kibbutz’unda Yahudi tarihi ve kültürü konusunda eğitim gördü. Halen İstanbul’da yaşayan yazar, Selanik’te okulu ile ün salan ve Atatürk’ün ilk öğretmeni olan Şemsi Efendinin altıncı kuşaktan torunudur. (İlgili kitaptan)

**

İlk bölümde kaynaklardan alınan kısa alıntılar aktarılmaktadır.

Kavramı, Konusu ve Araştırılması Açısından Sabetaycılık

“..Osmanlı toplumu ve günümüz Türk toplumunun gerek sosyal gerek kültürel evreninde “Dönmelik” konusunun önemli bir veri vardır.

16. yüzyıl Musevi dünyasında beklenen Mesih olduğunu iddia ederek, çevresine topladığı müritlerini kutsal topraklara götürüp orada bir Yahudi devleti kuracağını söyleyen Sabetay Sevi artan gücü nedeniyle Ortodoks Musevi din adamlarınca bir tehlike olarak görülerek, Osmanlı Sultanı’na şikâyet edilmişti. Sultan karşısında, kendisine yapılan telkinlerle Müslümanlığı seçen Sabetay, müritlerini büyük bir düş kırıklığına uğratmışsa da, ikiyüz ailelik bir grup tarafından inançla takip edilmiştir…

(Bu aileler) Selânik’e yerleşerek dışta Müslüman içte Yahudi âdetlerini sürdürmek suretiyle yirminci yüzyıl başlarına kadar yaşayagelmişlerdi.” (1)

…Selanik şehrine yerleşen Sabetaycılar, tüm diğer etnik topluluklardan bağımsız, kendi aralarında iş bölümüne dayalı bir dinî ve sosyal hayatı Osmanlı otoritelerinin hoşgörüsü içinde yaşama çabasına giriştiler. Fakat Yahudi sosyodini hayatına bağlılıkları aralarındaki kan bağı, ortak lisan gibi unsurlar nedeniyle de tam olarak bu yasaklamalara uyamadılar ve tarihî belgelerin de desteklediği gibi her dönemde Yahudi topluluklar ile ilişkilerini sürdürdüler. Hahamlar arasında dinî tartışmalar gizliden gizliye devam etti. Her ne kadar dışarıya karşı bu gizlendiyse de Özellikle gelişen ticari hayatın doğal bir sonucu olarak bu ilişkiler hep varoldu. (2)

Ondokuzuncu yüzyılla beraber Osmanlı toplum dinamiğinde ortaya çıkan faklılıklara paralel olarak değişmeye başlayan siyasî ortamda da, bir kimlik arayışına girdiklerinde de hep Yahudîler yanlarında olmuştur. Nitekim ittihat ve Terakki hareketi ve bununla beraber o dönemde etkinlik kazanan masonluk içinde kurulan dostluklarda Sabetaycılar’ın ve Yahudiler’in aynı amaçlar altında birleşmeleri de bu nedene dayanmaktadır.

O kadar ki dönem içinde doğan ve fakat İstanbullu Yahudiler’ce benimsenmeyen Siyonizm hareketine Sabetaycılar daha fazla destek vermişlerdir.

Dönemin etkili isimlerinden” Cavid Bey’in (*) ve gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın  İsrail’in kurulusunu destekleyen fikirleri acaba bir raslantı mıdır? (3)

Sabataistler kimdir?

ATATÜRK’ün öğretmeni Şemsi Efendi, 1852  doğumlu bir Sabataist idi.

O tarihlerde Sabataistlerin bir zahirî Müslüman ismi bulunuyor, bir de asıl kimliklerini teşkil eden Yahudilik ismi bulunuyordu. Şemsi Efendi’nin Yahudilik ismi bulunuyordu. Şemsi Efendi’nin Yahudi ismi neydi, kaynaklarda buna dair bir bilgi bulamadım.

Yahudi Türkler Yahut  Sabetaycılar (4) Şemsi Efendi Sabataist çocuklarını okutmak, Batı medeniyeti seviyesinde genel kültür sahibi olmalarını sağlamak maksadıyla modern bir mektep açmak istiyordu.

Kendisine, Sabataistlerin Kapancı grubu üyelerince maddî imkân sağlanmış ve okul açılmıştı.

İşte Mustafa Kemal de çocukluğunda bu okulda okumuş. Şemsi Efendi’nin rahle-i tedrisinde dirsek çürütüp ondan feyz almıştır.

Araştırmacı Ilgaz Zorlu Bey, Toplumsal Tarih dergisinin sayısında (1 Ocak 1994) yer alan “Atatürk’ün İlk Öğretmeni Şemsî Efendi Hakkında Bilinmeyen Birkaç Nokta”

ilk yazısında bu zatın o zamanın büyük bir Sabataycı kabalisti olduğunu beyan etmektedir. Şemsi Efendi, Osmanlılara ve Müslümanlara kendini Müslüman biri olarak tanıtırken, el altından gizlice Sabatay dininin yayılması, Sabataycıların bilgilenmesi, güçlenmesi, üstün hale gelmesi için çalışıyordu. Kurduğu okulun “Akaid-i diniye” hocalığını üzerine almıştı. Bu derslerde Dönme öğrencilerine zahiren nasıl Müslüman görüneceklerini, bâtınen de Yahudiliğin Sabatay Sevi mezhebine nasıl bağlı kalacaklarını öğretmiş olsa gerektir. (5)

Meşhur Sabataycı gazeteci Ahmed Emin Yalman 1922’de Vatan gazetesinde yazdığı “Tarihin Esrarengiz bir Sahifesi’ adlı yazı serisinde Sabataistlerin Karakaşlar grubunda meydana gelen ilerlemenin Şemsi Efendi’nin açtığı Feyziye Mektebi sayesinde olduğunu iddia ederek “… iki asırlık fakr ü cehaleti beş on senelik bir intibah silip süpürdü. Bir zamanlar memleketin en mükemmel terbiye müessesesi olan Fevz-i Sıbyan ve Feyziye’nin bu intibahın husulüne pek büyük bir tesiri olmuştur” cümlelerini yazmıştır.

Atatürk’ün ilk hocası Şemsi Efendi bütün gayretiyle Sabatay Sevi’nin dinine bağlı olan Selanik Dönmelerinin ilerlemesi ve güçlenmesi için çalışmıştır. Balkan harbinden sonra Türkiye’ye gelen bu zat, 1917’de ölmüş ve dönmelerin Üsküdar  Bülbülderesi’ndeki özel kabristanlarına gömülmüştür.

Ölümünden altı yıl sonra öğrencisi Mustafa Kemal Paşa yeni Türkiye cumhuriyetinin devlet başkanı olacaktır.

Gönül arzu eder ki, ciddî ve kudretli tarih araştırmacıları çıksın ve bu Şemsi Efendi hakkında sahih bilgilere ve belgelere dayalı ciddî kitaplar yazsın.

ABD’de yayınlanan bir gazetede okuduğum bir yazıda, çocukluğunda Atatürk’ün bir de Karay hocası olduğunu beyan ediyordu. 1911’de Trablusgarp savaşma kara yoluyla giden Mustafa Kemal, Kudüs’te bulunduğu sırada, kaldığı otelin lobisindeki birkaç Yahudi ile konuşurken onlara “Babam bana bir Karay hoca tutmuştu” demiş olduğu yazılıdır. Burada daha fazla tafsilât veremeyeceğim. Bu konu da incelenmelidir.

Bu Karay hoca kimdir? (6)

 

Devam edecek…

-Yeni devletin kurucuları kimlerdir?

Sabetaistler Yeni Devlet’in kurulmasında ne ladar etkin olmuşlardır?

Resim;

(*) Cavit Bey, Hem İttihat-terakki, hem de Cumhuriyet dönemi siyaset dünyasının içindedir ve önemli görevlerde bulunmuştur.

(1) EVET BEN SELÂNİKLİYİM… Türkiye Sabetaycılığı Üstüne Makaleler, ILGAZ ZORLU, Sahife;.26)

(2)  A.g.e; Sahife: 23 …

(3) A.g.e; Sahife:24

(4) Yahudi Türkler Yahut  Sabetaycılar,  Mehmed Şevket EYGİ, Birinci Baskı . Ağustos 2000. Sahife;96

(5) A.g.e; Sahife;97

(6) A.g.e; S.98

 

İnsan, Din ve Devlet gerçeği; Bilgi Toplumu olmanın yolu Düşünce ve İfade Hürriyeti’dir. (Son)

Aynı ortam ve şartlarda gerçekleşenler, gerçeğinde bir kural, bir kanun sonucu mudur?

Aynı ortam ve şartlarda gerçekleşenler, gerçeğinde bir kural, bir kanun sonucu mudur?

Kader” ve “Aşk” konusu, insanların kendileri başarılı şekilde aldattıklarının başında gelir. Gerçeğinde ne aşk vardır, ne de (başarısızlıkların sorumlusu!) kader. Sadece “Sorumluluk” vardır.

Kişiyi, başarı ve başarısızlık noktasında diğerinde ayıran husus, “Sorumluluk Anlayışı”dır.

Sorumluluklarını yerine getiren, ihtimaldir ki, “Kötü kader!” den bahsetmeyecektir.

Bunu biraz açalım.

Kader; Genel kabule göre, “Bütün olayların önceden ve değişmeyecek biçimde düzenlediğine inanılan ezeli takdir. Alın yazısı, Yazgı veya Mukadderat”tır.

-“Yeryüzünde bulunan sular (Deniz, göl, nehir) Güneşin  etkisiyle buharlaşır. Su buharı atmosferden yükselirken soğuk hava ile karşılaşır. Bu karşılaşma su buharının su zerrecikleri şeklinde yoğuşmasına neden olur. Yoğuşma sonucu bulut meydana gelir. Bulutu oluşturan su zerrecikleri birleşerek su damlalarına dönüşür. Su damlaları bulutta tutunamayacak ağırlığa ulaştığında yeryüzüne yağmur-kar olarak düşer.”

Su; aynı şartlarda, sıfır derecede donmakta, yüz derecede kaynamaktadır

Bu gerçek, su için bir kader midir? Yoksa, bir Fizik Kuralı mıdır?

Veya elimizdeki bir malzemeyi yüksekten yere bıraktığımızda, (dünyamız şartlarında) yere düşmesi, eşyanın Kaderi midir, bir Fizik Kuralı mıdır? 

Bizler, Yaratıcının koyduğu, örneğin, Fizik Kuralları’nı, Belki de işin kolayına kaçarak “Bir kader” olarak mı algılamaktayız.

Aşk (Derin Sevgi); Sevdiğiniz insan, saygı da duyduğunuz insan değil midir;

Veya saygı duyduğumuz insan, sevdiğimiz?

Kendisine karşı sorumluluklarımızı yerine getirdiğimiz insanlar bize saygı duymakta ve bir adım sonrasında bizi sevmekte ve bizimle daha fazla bir arada olmak istememekte midir?

Kimilerimizin tercihleri olan; “Karakaş, Mavi göz, Sarı saç, uyumlu endam, servet, güç, ” bir aşkın –başlamasının- mı; bir imaj-marka (nemalanma) meselesi midir?

Bu (nemalanmanın-aşkın!) Kalıcılığı, hevesin alınacağı süre ile doğru orantılı değil midir?

-“Aşkın ömrü üç yıldır!”

-“Efem, evlilik aşkı öldürüyormuş…”

-“Hayır efem! Aşkı öldüren evlilik değil, sorumsuzluktur.

Evlilik Fizik Kuralı 1;

-Güneş görmeyen ve sulanmayan (kendisine karşı sorumlulukları yerine getirilmeyen) çiçekler solar. Evlilikler de.

-Su, hep aynı şartlarda donmakta ve buharlaşmakta,

-Evlilikler, hep aynı şartlarda, kalitesini kaybetmekte,

-Başarı-Başarısızlık, hep aynı şartlarda kendini tekrar etmektedir.

Kaldığımız yerden devamla,

Dizinin ilk bölümünde;

-“İnsanı İktidar-Güç hırsı,

-Devleti Tahakküm,

-Cumhuriyeti Gücün Temsili,

-Laikliği Din ve Devletin Birbirinin Hakkından Gelmesi olarak ele almamışsanız kendinizi aldatmışsınız.” denilmiştir.

Din; insanı derinden etkilediği için devletlerin ilgi odağındadır. Devlet, Dini Kontrol Ederek halkını kontrol edeceğini, düşünmektedir. “Laiklik” kavgasının ana nedeni budur.

Din anlayışının hakkından gelmek için kullanılan bahaneler (malzeme); Dinin vazettikleri değil, birilerinin Din ile ilgili yanlış yorumları ve kasıtlı uygulamalarıdır. (Kilisenin keyfi davranışları, bağnazlıkları, Vahhabilik, Taliban, IŞİD vb.)

Devlet; “Devlet kendi düzeyinde egemen olacaktır; bu, dış dünyaya karşı bir egemenliktir. Ama toplum da devlete karşı egemen olacaktır…”

Cumhuriyet; Halkı Temsilen yönetmektir. Cumhuriyet, temsil yetkisi ele geçirildiğinde halkın üzerinde terör estirmek değildir.

Laiklik; “Laiklik her şeyden önce bir din takıntısıdır ve gerçek bir ayrılığı benimsemek yerine, din üzerine kurallar koyarak onu yönetmek niyetindedir.”

Sekülerleşme;Sekülerleşme (dinden bağımsızlaşma), hiçbir siyasal içeriği olmayan bir toplum fenomeni: Sekülerleşmenin doruk noktası, dinin yumuşak bir geçişle ortadan kalkmasıdır.

Bölümü bitirmeden, hakkında bir tereddüt kalmaması için  Laiklik ve Cumhuriyet Anlayışını erbabının kaleminden tekrar verelim;

“Sekülerleşmenin doruk noktası, dinin yumuşak bir geçişle ortadan kalkmasıdır. “

-“Avrupa, 19. Yüzyıl boyunca, dinsel pratiklerin sona ermesine tanıklık etti. Ancak sekülerleşme, din karşıtı ya da kilise karşıtı değildir. Sadece dinsel pratikten veya onu dile getirmekten kaçınır; bu bir süreçtir.

Buna karşılık, laiklik çok açıktır; dinselliği hukuksal ve otoriter biçimde tanımlayan siyasal bir tercihtir. Kamusal alanı düzenleyen devlet tarafından onaylanmıştır. Yalnız devlet, özel alanda zorlama yoluyla dinselliği reddetmekle kalmaz; kamusal alanda onu bütün yönleriyle tanımlar ve kısıtlar da.

Laiklik sorunu, toplumsal düzlemde dinsel çevre ile siyasal çevrenin birbirinden ayrılması demektir.

Tabii mümin açısından bu ikisinin ayrılması söz konusu olmaz. Her ikisinin yerini kendi benliğinde onun vicdanı belirler.

Dinselle ilgili olanı belirleyen şey din değildir; sekülerleşme açısından topluma ve laikliğe ilişkin yasalardır.

Mesele, toplumsal ve siyasal alanın bu tavrına karşı dinin kendisini yeniden nasıl tanımlayacağını bilmektir.

Bu toplumsal ve siyasal alana nasıl uyum sağlayacağını, nasıl karşı çıkacağını ve kendi alanını nasıl yaratacağını bilmektir.”(1)

Özetle Fransız Prof. Olivier Roy ne demektedir?

-“..Mesele, toplumsal ve siyasal alanın bu tavrına karşı dinin kendisini yeniden nasıl tanımlayacağını bilmektir..”

Açık ifadesi ile, Biz kendimizi ilahi kanunlara değil, ilahi kanunlar kendisini bize uydurmalıdır.

Laiklik konusunda (“Din ve devletin birbirinden bağımsızlaştırılması!” iddiasında) Anlaşılmayan bir husus kalmış mıdır?

Ve Cumhuriyet;

Cumhuriyet, “Temsili Demokrasi” olarak tanımlanmaktadır.

Bakalım öyle midir?

En son seçimde, CHP ve MHP halkın kendilerine oy verdiği bir (siyasi) anlayıştan değil, kimi siyasi hesaplarla ortak bir aday gösterdiler.

Biz bu adayın CHP ve MHP teşkilatının belirlediğini zannetmeyenlerdeniz. Neden?

Medyada yayın yapan haber sitelerinin (oturmuş fikri anlayışlarından hareketle) desteklediklerine fikri anlayışlara baktığımızda kimilerinin;

-Sosyalist,

-Ulusalcı,

-Cemaat üyesi,

-Yerli (büyük) sermaye,

-Küresel sermaye,

-Avrupa menşeli (Hristiyan anlayıştakiler) medya olduğu görülür.

“Çatı-Ortak aday!” Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nu;

Tekrar edersek,

Solcu, ulusalcı, cemaat üyesi, sermaye ve batılı (Hristiyanların) birlikte destekledikleri görülmektedir.

Temsili Demokrasiler’de (Cumhuriyetlerde) Bir Cumhur-Başkanı’nın bu şekilde halkın iradesinin dışında ve dayatılarak seçtirilmesi olagan uygulamalardan mıdır?

Eğer, seçilecek aday, Türkiye Cumhuriyeti’nde ve Türkiye Vatandaşları’na Başkanlık yapacak ise.

Tartışmak, gelişmek, kör noktaları aydınlatmak ve aydınlıkta ilerlemektir.

Resim;http://www.egitimim.com’dan alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir

Kaynaklar;

(1) Olivier ROY, İslam’a Karşı Laiklik, Birinci Basım: Mart 2010

İnsan, Din ve Devlet gerçeği; Cumhuriyet (Temsili Demokrasi) Şekere Batırılmış Emzik midir (4)

Adına "Halkın Yönetimi" dediğimiz rejimlerde hayati öneme sahip  kararları kimler vermektedir?

Adına “Halkın Yönetimi” dediğimiz rejimlerde hayati öneme sahip kararları kimler vermektedir?

 

Haklarımızı savunmak için atadığınız temsilci (Avukat) ile, seçtiğimiz siyasetçilerin ortak noktası, bizleri (çıkarlarımız doğrultusunda) temsil etmeleridir. Gerçeğinde uygulamalar böyle midir?  Örneğin; Ülkelerinin taraf olacağı bir savaşa karar verenler, karardan önce halklarının görüşlerini almakta mıdır?

-Anayasalarımızda “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” denmekle birlikte, tarihî ve fiilî pratik bunun böyle olmadığını gösteriyor, çünkü “milî irade” oldukça kısa aralıklarla askıya alınıyor ve toplum, egemenliğin başka bir kaynağı olduğunu deneyimle öğreniyor. (1)

“Şimdi şekerim, basın doğruyu yazdığı sûrece, ona karşı her zaman tepki ve nefret vardır… ‘Ben, basını çok seviyorum,’ diyen insanların yüzde 99’u aslında sahtekârdır. Sanki bizler birer umacı imişiz gibi, bizimle korkudan ahbaplık ederler. Halbuki hepimiz, onlar gibi insanızdır. Basın için dünyada ‘Beş büyük kuvvetten biridir… Dördüncü kuvvettir.’ Derler. Bu söz, Türkiye için geçerli değil… Hakimiyet, elbette, ‘Kayıtsız şartsız milletindir’… O, başka… Ama birinci kuvvet, Türkiye’de ordu mu? Hayır… Basındır… ikincisi, ordudur… Çünkü orduyu, ihtilallere basın hazırlar…” (Erol Simavi)  (2)

Burada sadece Mayer Rothschild’in

-“Bana bir ülkenin para arzının kontrolünü verin, yasaları kimin yaptığı umurumda bile olmaz.” sözüne biraz değinmek istiyorum.

Rothschild’in bu sözü birçok komplo teorisinin oluşmasına, propagandaya ve tartışmaya konu olmuştur.

Rothschild’in anlatmaya çalıştığı şey aslında şudur: Para arzını kontrol edebilen biri, parayı bollaştırarak enflasyon yaratabilir. Bunu yapmadan önce borçlanıp, o borç parayla da mal mülk edinir. Enflasyon oluşunca tüm mal ve mülklerin fiyatları artar. O da daha yüksek fiyattan elindekileri satar ve enflasyonun erittiği borcunu da kolaylıkla ödeyip servetini katlamış olur…

Burada anlatılmak istenen aslında bir ülkeyi yönetmek veya kontrol etmek değil, para arzını kontrol edebilenin kendisine nasıl servet transfer edebileceğidir…

Zürih ETH (*) araştırmacılardan James Glattfelder,

-“Gerçekler o kadar karmaşık ki, gerek komplo teorisi tabanlı gerekse serbest piyasa anlayışına dayalı dogmalardan uzaklaşmak zorundayız. Bizim araştırmamız gerçekler üzerine” diyor.

James Glattfelder’in Zürih ETH’ya sunduğu doktora tezi araştırmanın çekirdeğini oluşturuyor. ETH’da gelişen şöyle bir anlayış var:

“Evrenin başlangıcını anlayabilmek için milyarlarca dolar harcıyoruz ancak daha hala kararlı bir toplum, işleyen bir ekonomi ve barış için gerekli şartları anlayabilmiş değiliz.”

Antik çağlarda Anaximenes de Pisagor’a bu bağlamda bir soru sormuş ve

-“Etrafımda kölelik ve ölüm kol gezerken neden uzaklardaki yıldızların gizemini anlamak için uğraşayım” demişti. (3)

…Ne ki, daha ilk rauntta kaybetmeyi göze alamazdı. Önemsiz şeyler hakkında yapılan bu amaçsız, sonu gelmez tartışma onu kızdırmıştı. Sinirleri iyice bozulmaya başladı. Bu malumatfuruş budalalar sürüsü, ölü bir kurumun yozlaşmış yapısını destekleyecek materyal bulmak için kelimelerle oynarken, Gazi, egemen olarak kendisi bütün gün oturup bekleyecek miydi?

Ansızın bütün kontrolünü kaybetti. Öfkeden titreyerek, homurdanarak bir masanın üzerine sıçradı ve toplantıyı durdurdu.

-”Efendiler, Osmanlı Sultanı egemenliği halktan zorla almıştır, ” dedi “ve halk şimdi zorda onu geriye alıyor. Saltanat Hilafet’ten ayrılmalı ve kaldırılmalıdır. Bu görüşe katılır ya da katılmazsınız, bu sizin bileceğiniz iş. Ama ne olursa olsun bu gerçekleşecektir, bu arada bazılarının kafaları kesilse dahi.”

Diktatör emirlerini vermişti. Saygıdeğer başkan ayağa kalktı ve konuştu:

-“Efendiler, ” dedi, “Gazi bize meseleyi bizim ele aldığımızdan çok farklı bir bakış açısından izah etti.”

Mebuslar tehlikeden kurtulmak için aceleden birbirlerini ite kaka Meclis’e bu önerinin yasalaştırılmasını tavsiye etmeye koştular; Saltanat kesinlikle Hilafet’ten ayrılmalıydı; Saltanat’ın kesinlikle ilga edilmesi ve Vahdettin’in ülkeden çıkarılması şarttı. Uzun giysilerinin eteklerini kavuşturarak, bu zincirsiz bozkurt üzerlerine atlamadan önce savuşabilmek için kaçıştılar.

Meclis, tasarıyı görüşmek için hemen oturuma geçti. Tartışmaya başladılar. Mustafa Kemal, Meclis’in genel havasının kendisine karşı olduğunu anlamıştı. Bir an evvel oylamaya geçilmesini sağlamalıydı. Her ne pahasına olursa olsun kazanması şarttı. Kişisel taraftarlarını toplantı salonunun bir tarafına topladı ve derhal açık oylamaya geçilmesini istedi.

Kimi mebuslar tasarının ad okunarak oylanmasını talep etti.

Mustafa Kemal buna karşı çıktı. Taraftarları silahlıydı; içlerinden bazıları her şeyi yapabilecek karakterdeydi; emir alırlarsa silahlarını hiç duraksamadan kullanacakları kesindi.

Meclis’in oybirliğiyle kabul edeceğinden eminim” dedi. Sesinden bir tür tehdit seziliyordu ve taraftarları da ellerini bellerine atmışlardı.

-“Ellerin kaldırılması yeterlidir.” Başkan bir gözü Mustafa Kemal’de, tasarıyı oylamaya koydu. Birkaç el yükseldi. “Oybirliğiyle kabul edildi” dedi Başkan.

Bir düzine kadar mebus protesto etmek için sıraların üstüne fırladılar.

-“Bu doğru değil, ben karşıyım!” Diğerleriyse, “Otur yerine! Kes sesini! Domuz!” diye bağırıp ıslık çaldılar, birbirlerine sövüp saydılar.

Tam bir velvele çıkmıştı. Mustafa Kemal’den gelen işaret üzerine. Başkan Bütün bu gürültüyü bastırmak için bağırarak karanı tekrar etti.

-“Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oybirliğiyle aldığı karar sonucu, Saltanat ilga edilmiştir” diyerek oturumu kapattı. Mustafa Kemal, taraftarlarıyla çevrilmiş olarak Meclis’ten ayrıldı.”(4)

-“Benim oyum Çobanın oyu bir sayılıyor”

“Hani manken kızımız Aysun Kayacı, Besim Tibuk’tan alıntı yapıp “Benim oyumla çobanın oyu bir sayılıyor” serzenişinde bulunmuştu ya.. Hakikaten Kayacı’nın oyu ile dağdaki çobanın oyu bir olmamalı..

Çünkü çoban kullanacağı oyu namusu gibi kabullenerek sandığa mutlaka gidiyor; Kayacı ve türevleri Bodrum sahillerinde güneşlenmeyi memleket meselesinin önünde tutuyor..

Bu bağlamda;

Tabii ki dağdaki çobanın oyu çok daha kıymetli olacak.!! (5)

“İki milyon seçmen oy kullanmadı” (Gazeteler)

-“Biz eskiden eskiden su içerdik testiden!

-Asırlar öncesinde, “Feodal ekonomik yapı basittir. Köylüler, Soylunun toprağında üretim yapıp, gereken çok az miktarı kendine ayırdıktan sonra geriye kalanı soyluya vermektedir.

-Bugüne baktığımızda, Ekonomik yapı daha karmaşıktır.  Köylülerin yerini işçiler, toprağın yerini işyerleri, kalelerin yerlerini güvenlikli siteler almıştır. Halk kendilerine bir “lütuf!” olarak verilen kredi kartları ile kazanmadan harcamakta ve mobil telefonları ile (düşünmenin yerine) saatlerce (boş boş) konuşmakta ve yazışmaktadır.

Yazılanları özetlersek;

-Açıklamalara göre; Halkın Parası, Medyası ve dahi Ordusu yoktur.

-Ancak nasıl oluyorsa! “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir!”  Sizce de öyle midir?

-Öyle ise, Dünya Savaşları ‘na ve bu  savaşlarda ölen, sakat kalan yüz milyonlarca insanın akibetine kimler karar vermiştir-vermektedir?

 

Devam edecek

-Düşünmeyen-Sorgulamayan varlık, insan değildir.

 

(*) Bir Teknik Üniversite ismi.

Kaynaklar;

(1) ”Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye?” MURAT BELGE Sahife:60

(2) Babıâli Tanrıları: Simavi Ailesi, İrem Barutçu, Birinci Basım: Aralık 2004

(3) Daha fazlası için bakınız; http://kanalfinans.com/editor/dnyayi-yneten-kapitalist-sebeke/

(4)“Bozkurt”, H.C. Armstrong, Nokta kitap, (Meraklılarına; Mustafa Kemal Paşa, bu kitabı sağlığında okumuş ve cevaplandırmıştır.)

(5) Daha fazlası için bakınız; http://www.adanamedya.com/bidon-kafalilarin-zaferi-3729yy.htm

 

İnsan, Din ve Devlet gerçeği; Aydınlar Modern Papaz! Cumhuriyetler boş beşik midir (3)

Bir kadının doğurduğu ve yetiştirdiği, neden kendisini yetiştireni (hemcinslerini) döğmektedir?

Beyinsizleşmek; Bir konuda önce doğrusunu öğrenemeyen her kimse, sonra gelen doğruyu kendine verilen (yanlışa) uydurarak beyinsizleşmektedir. Peki, neden? İnsanların egolarının tatmini,  mutluluklarından önce mi gelmektedir?

İnsan ne yazıkki (düşüncedeki ilkellik döneminde) haklı olmayı, mutlu olmaya tercih etmektedir.

Cumhuriyet anlayışının nasıl doğduğuna geçmeden önce biraz insanı, bilincini, beyninin çalışmasını ve kararını etkileyen nedenlere bakalım.

Semavi Din: Yaratıcının, kullarının aralarındaki ilişkileri düzenleyen yasaları;

Laik anlayış: Dinselin konumunu düzenleyen yasalar demetiDeğil midir?

Açık ifadesi ile,

-Yaratıcı: “Öldürmeyecek, zina yapmayacak ve çalmayacaksan..!”

Yaratılan: “Öldürecek, zina yapacak ve çalacağım…!” Dememekte midir.

İnsan; Dini, kendisine gönderilen kuralları ile değil;

İnsan; Dini, Cahilin/Bilgisizin uygulamasına bakarak ve değerlendirerek kendisini aldatmakta değil midir?

Gölgeler ve insanlar

Gölgenin; Işığın saydam olmayan cisimlerden geçmemesi durumunda meydana gelen “karanlık taraf “ olarak tanımlandığını biliriz. Işık olmayan bir odada, odayı aydınlatmak için yaktığımız mumun önüne geçtiğimizde duvarda çeşitli karartılar görürüz.

Gördüğümüz bu karartılar, bizim bilgi ve deneyimimizle orantılı olarak tarafımızdan anlamlandırılır. Diğer ifadesi ile, doğru anlamlandırmak için gölgesi vuran nesneyi önceden tanımış olmamız gerekmektedir.

Gölge misalinden çıkan sonuç; düşüncelerimizin, bilgi-deneyimlerimizin yetersiz olduğu durumlarda, “doğrular”dan değil, anlamlandırdıklarımızdan (yanlışlardan) oluşmaktadır.

Doğru” Nedir?

California Üniversitesinde bir deney yapılır ve deneyler sonucunda tüm kararlarımızın, seçimlerimizin önceden belirlendiğini, bilincin ise herşey olup bittikten yarım saniye sonra devreye girdiğini ortaya konulur…

Peki, kararı biz almıyorsak, kim-ne almaktadır?

Almanya’da beynin karar vermesi ile ilgili yapılan başka bir araştırmada,

Bilinciniz beyin aktivitenizdir. Ve hayatınızı yönlendiren şeydir. Seçimimiz, farkında olduğumuzdan 6 saniye evvel bilinmektedir. Daha ben ne yaptığımın farkında olmadan benim ne yapacağımı söyleyebiliyor…

Özetle, bilinç beynin kuklasıdır.

Sağlıklı her insan bir milyar “Nöron” hücresi ile doğmaktadır.

“Araştırmaya göre; insanlar verdikleri kararların zorluklarını harcadıkları zamanla bağdaştırıyor. Önemli kararları da zorluklarla ilişkilendiren beynimiz sonuç olarak, bir karar verirken ne kadar zaman harcarsak kararın o kadar da önemli olduğunu düşünüyor.

Akılcılık ve duygular

Akılcı bir varlık olarak insanın, ilkel tutku ve arzular taşıdığı gerçeğinden hareketle kararlarını sadece akli düşünceleri ile değil duygularıyla birlikte almalıdır. 

Beynin asli görevi

Yapılan araştırmalar, beynin önceliğinin bizi olası risklerden korumak olduğunu ortaya koymuştur. Kararlar insanın hayatta kalabilme olasılıkları artıracak şekilde verilmektedir. 

Beynimizin derinliklerindeki duygu devreleri içgüdüsel olarak bizi kazanç sağlayacak olanı arzulamaya ve risk oluşturabilecekler şeyden sakınmaya yönlendirmektedir.

Hissedemeyen beyin karar veremektedir

Çoğu zaman mantıksal pencereden bakılarak verilecek bir karar doğru değildir. Sadece duygular ile alınacak kararlarımız gibi…

İnsan için önemli olan bilinç hali, duygusal veya akli sistemlerden ne zaman yararlanmamız gerektiğini bilmekte yatmaktadır.

Hatalarımızdan öğrenerek doğru karar verebilmek

Sinirbilimci Jonah Lehrer, Kasporov ve IBM Deep Blue’nun (satranç oynayan bilgisayar) birbirleriyle yaptığı satranç turnuvasından yola çıkarak bize ilginç bir tespitte bulunmaktadır.

IBM’in Deep Blue’sunu tasarlayan programcı Gerald Tesauro, Deep Blue’yu şimdiye kadar tüm satranç turnuvalarındaki ustaların hamlelerini yükleyerek, Kasporov karşısına çıkmıştır…

Bu çarpışmalar sonucunda Tesauro ilginç bir keşif yapar, Kasporov’un nöronları, kendilerini eğitmişti.

Bu bilgi ışığında tavla programı üzerinde yoğunlaşan Tesauro, ustaların hamlelerini baştan yüklemek yerine, programın sayısız oyun sonucunda yapmış olduğu hataları ile acemilikten başlamasına izin vermiş ve süreçteki hatalarından ders çıkaran bir yazılımı hayata geçirmişti.

200 bin oyunun sonunda, Kasparov gibi deneyimlerinden faydalanan ve TD-Öğrenme metodunu kullanan bu yapay zeka sayesinde, stratejik açıdan en iyi kararları veren tavla yazılımı, bir çok ustayı altetmeyi başarmıştır.

Haliyle “Hayal kırıklığı eğiticidir!

Düşüncelere Boğulmak

Bir grup siyah ve beyaz öğrenciye bir hazırlık testi yapıldığı zaman başarı farkı olmadığı,

Ancak ırklarının zekâlara olan katkısını incelemek üzere yapılan bir zeka testi olduğu söylendiği zaman ise siyah öğrencilerin performanslarının düştüğünü göstermiştir.

Bu anlayışla, sadece akılla karar vererek, duygularının bilgeliğini es geçenlerin bu düşünce boğulmalarına daha fazla maruz kalabilecekleri ileri sürülmektedir.

Bir dergi bu görüşü doğrulamak için bir reçel testi yaptırır;

-Deneklere hangi reçeli beğendiklerini sormalarıyla,

“Neden beğendiklerini” sormaları arasında sonuçlarının tam tersi oranda farklılık gösterdiği ortaya çıkmıştır.

Reçel hakkında “daha fazla düşünerek” oluşan kanaatimiz, içgüdüsel olarak tercihlerimize kulak vermeyerek ki en iyi reçel en olumlu hislere sebep olandır dersek, akılcı olmasına çabalayıp, ona mantıklı savlar geliştirerek aslında açıklanamaz mantıklar olduğunu göstermektedir, yani rasyonel olmamaktadır.

“Ağırlıklandırma hatası” verilen bu hata çeşidi, yine konut alımlarında;

-Evin ikinci banyosunun olmasını severek, bu alanında çok az vakit geçireceğimiz bir evin,

-İş yerine veya şehre olan uzaklığını ikinci plana atarak satın alma hatamızdır.

Bu sayede işten eve giderken iki-üç saatini harcayarak, ikinci banyo gibi parametrelere bakarak alınan hazdan daha fazla mutsuzluk yaşamaktadır.

Aynı durum doktorların sırt ağrılarını, MR ile gözlem altına aldıklarında MR imkanı olmayan dönemlere göre daha çok sorunlu hasta yarattıklarını da göstermiştir.

Çünkü “bilgi zenginliği, dikkat fukaralığı doğurmaktadır.”

Ahlaki zihin

Sinirbilimci Jonah Lehrer’in belirttiğine göre, ABD ordusunda bir çok askerin çatışmadan kaçmalarının, cinayet işleme duygusundan kaçmaları olduğu tespitinden sonra eğitim programları değişmiş ve ahlaki zihinden uzaklaşarak ölüm makinaları olarak duygulardan uzak yetiştirilmeleri sağlanmıştır.

Oregon Üniversitesi’nden Paul Sloviç’in yaptığı deneyde ise insanlara hayır yapmaları için açlıktan kırılan bir çocuk resmi gösterdiğinde, Afrika’daki açlığın istatistiki bilgileri vermelerinden daha çok hayır toplandığını görmüştür.

Çünkü istatistikler ahlaki duyguları harekete geçirecek duyguları insanlara vermezler.

Wisconsin Üniversitesi’nde primatlarda Pavlovcu şartlanma üzerine çalışan Harry Harlow’un, biyolojik olarak besili maymunlar yetiştirme sürecinde, bebek maymunların   y a l n ı z   b ı r a k ı l d ı ğ ı n d a çöktükleri ve sosyal iletişim yeteneklerini geliştiremediklerini,   ş i d d e t e   başvurdukları ve kendilerine zarar verdiklerini gözlemlemiştir ve deneyin bir sonraki safhasında sahte olarak  iki yapay  suni  anne figüründe sarılan anne,  y e m e k   v e r e n   a n n e d e n   daha çok vakit geçirilecek şekilde tercih edilmiştir.

Buradaki temel sonuç, yaşamayı öğrenmeden önce sevmeyi öğrenmemiz gerektiğidir.

Aynı örneğin Çavuşesku döneminde doğum kontrol yöntemlerinin yasaklanmasıyla, bir çok istenmeyen ve yoksulluk nedeniyle bakılamayan çocuk doğmuş ve yetimhaneler yetmemeye başlarken, çocukların %25’i, 5 yaşına gelmeden ölmüştür.

İlgiden yoksun çocukların, toplumsal bağlılıkların gelişminde kritik öneme sahip olan iki hormon olan vazopresin ve oksitosin oranlarının oldukça azaldığı gözlemlenmişti. 

Beyin bir tartışma alanıdır

Siyasi kararları almamıza örnek olarak Amerika başkan adaylarının Clinton, Obama, Bush seçimlerinde deneklere yapılan soruları ve cevapları incelendiğinde,

Tüm adayların siyasi tutarsızlıkları kanıtlarla gözler önüne serilmesine karşın,

Denekler parti tarafgirlikleriyle karşı tarafı daha az puanlamaya devam etmiş ve kararlarını verirken gelişmiş cihazlarla beyinleri incelenmiş ve partiye sadık aday otomatikman (prefontal korteks gibi) duygusal tepkilerin kontrol edilmesinden sorumlu olan beyin bölgelerini devreye soktuğu gözlemlenmişti.

Yani seçmenlerin rahatsız edici bilgileri soğukkanlılıkla özümseyen akılcı kişiler olduğunu düşünülse de aslında “parti bağlılıklarını” korumak için prefontal kortekslerini kullanmaktaydılar ve bir iç ödül mekanizmasını devreye sokmuşlardı ve bu şekilde kararlarının akılcı olduğunu düşünmekteydiler...

Böylece akılcılık bir engel haline gelmiştir ve her türlü inancı mazur gösterme fırsatı sunar. 

Beynimiz ile ilgili öne çıkan görüşleri özetlersek;

-Dışarıya verdiğimiz görüntülerle iç dünyamızın kısmen de olsa anlaşılabileceği,

-Beynimizin ve bilincimiz iki farklı karar üretebileceği,

-Kimi kararları vermek için gereksiz seçim yaptığımızı ve zaman kaybettiğimizi,

-Beynin (düşünsel kararlarımızın) bilinçten evvel alınabildiğini,

-“Benim oğlum-kızım çok zeki!” İfadesinin doğru olmadığını, sağlıklı doğan her insanın eşit olduğunu,

-Geç verdiğimiz kararların çoğu zaman hiçte önemli olmadıklarını, kısa olan ömrümüzü çoğunla gereksiz faaliyetlerle boşuna harcadığımızı,

-Akıl ve duyguların ışığında alınan kararların daha isabetli olabileceğinden hareketle, “Öfke ile kalkanın zararla oturabileceğini,

-Beynin önceliğinin bizi olası risklerden korumak olduğunu,

-Hissedemeyen bir beynin karar veremediğini,

-Önemli olan bilinç hali, duygusal veya akli sistemlerden ne zaman yararlanmamız gerektiğini bilmekte yattığını,

-Hatalarımızdan öğrenerek doğru karar verebileceğimizi,

Bilgi zenginliğinin, dikkat fukaralığı doğuracağını, gereksiz bilginin zararlı olabileceğini,  

-Ahlaki zihinden uzaklaşıldığında, ölüm makinaları olabileceğimizi, bu nedenle yaşamayı öğrenmeden önce sevmeyi öğrenmemiz gerektiğini,

-Kararlarımızda, doğruyu değil çoğu zaman işimize geleni, doğru olarak değerlendirebildiğimiz gerçeğini,

-Kişinin en kolay kendini kandırabileceğini bunun için beyninde bol miktarda malzeme olduğunu öğrensek te kararlarımızın pek fazla değişmeyeceğini…

Toparlarsak;

“Söz âdemde değil, âdem sözde gizlidir.”

-İnsan dilinin altındadır.

-İnsan inandığıdır.

-Güzel de, insan (neye) nasıl inanmakta ve (kendi) doğrularını nasıl oluşturmakta ve nasıl oluşturduklarının (doğrularının)  kurbanı olmaktadır?

www.canmehmet.com

Devam edecek…

Cumhuriyet bir yönetim şekli mi;

-Kilisenin (dinin) alt edilmesinin gizli formülü müdür?

İnsan, Din ve Devlet gerçeği; Dünya aydınlar üzerinden Cumhuriyet ve Laiklikle aldatıldı mı? (2)

Düşünmeyen (okumayan-sorgulamayan) bir aklın, özgürleşmesi, içi boş kazan misalidir.

Cumhuriyet, ‘Temsili Demokrasi’ ise, Cuntacı, Darbeci ve diktatörler -Cumhuriyet kavramında- nereye oturmaktadır?  Bu bir aldatmaca değil midir?

-Semavi din, Yaratıcının kulları arasındaki ilişkileri düzenleyen, “Kurallar Manzumesi”,

-Laiklik, (İnsanların) yaptığı bir “Yasalar Demeti”dir.

-Öyle ise, Yaratıcının tavsiyelerine karşılık ortaya konulan “Laiklik” Yasalar Demeti, Yaratıcıya, kullarının bir cevabı olmaktadır?

Yaratıcı; “Öldürmeyecek, çalmayacak ve zina yapmayacaksın…” Der;

Kul; “Öyle şey olur mu? Kazanmanın ahlakı mı olur! Üstelik ‘Dini ve ahlakı olan aç kalır!’

Son bin yıllık süreç…

-1215 İngiltere’sinde “Magna Carta/Büyük Ferman” ile, “toplum güçleri arasında bir denge kurulur ve kralın yetkileri din adamları ve halk adına sınırlanır. Ve bu anlayışla 1640’lı yıllara gelindiğinde siyasi görüş ayrılıkları nedeniyle bir kez daha kavgaya tutuşulur ve bu kez kralın tek başına yönetim yetkisini (parlamento ile) elinden alınır.

-1789 Fransa’sında yapılan ihtilal ile Kral yönetim masasından tamamen atılır. Şimdi kraldan sonra sıra Kiliseye gelmiştir. Bu kez “Laiklik, Sekülerleşme!” anlayışı ile, Kilisenin de hakkından gelinir. Ortada kim kalmıştır? (Burjuva-küresel) Sermaye! Artık Parası olan düdüğü çalacaktır.

-Gelinen durumda artık ne Kral temsil edilmektedir, ne de Klise…

-Şimdi temsil edilen yegane şey, (Küresel sermaye) Paradır.

-Aslında gelinen yeni durumda insan açısından değişen-gelişen yeni bir şey yoktur. Mızrakların yerini füzeler, Derebeyi-Ağanın yerini bankalar-tefeciler almıştır.

-“Cumhuriyet”, bilenlerine göre “Temsili Demokrasi”dir. Peki, bakalım öyle midir?

-Parlamento olmadan Kral mutlak söz sahibi olduğuna göre, (Cumhuriyet ve bir adım sonrası) ortada konuşulan yönetim/rejim “Demokrasi” olmayacaktır.

-Kilise, Devleti yönetmeye talip olduğunda ise durum yine aynı olacaktır,  yine kastedilen manada “Cumhuriyet/Demokrasi” yoktur

-Kralı ve Kiliseyi devre dışına bıraktığımızda, bunların yetkisi kime geçmektedir? Temsil edenlere değil mi?

-Diğer ifadesi ile, Meclis, Hükümet ve Cumhurbaşkanları/Devlet Başkanı‘na.

-Laik anlayışla dini; Cumhuriyet anlayışı ile Kralı oyundan çıkardık.

-Bakalım şimdiki yeni oyun kurucuları kimlerdir?

-Yönetimin adı Cumhuriyet ancak, yönetim başında silah zoru ile yönetimi gasp eden bir diktatör bulunmaktadır.

-Eğer, Cumhuriyet, Temsili Demokrasi ise, bu (Cunta-Darbe) Krallık veya Saltanattır. Ve ortada ne -başka- bir kuvvet vardır, ne de Kuvvetler ayrılığı.

-“Efem Asınız! Efem Kesiniz! Oy için eller havaya kalksın! Asmayalım da besleyelim mi!”

Yargı; “Biz Cumhuriyet ve Laik sistemin bekçisi ve teminatıyız.”

Ordu; “Aaa… Olur mu asıl biz Cumhuriyetin, Laikliliğin ve Devrimlerin bekçisiyiz”

Bürokrasi; “Amanın! İrtica var! Hemen bir Darbe yapmalı!”

Meclis Duvarında bir yazı;

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Ve önünde darbeci bir asker konuşmaktadır.

Yargı, Adaletin temsilcisi, bekçisidir.

Ordu; Sınırların bekçisidir.

Bürokrasi; Halkının hizmetçisidir.

-Sizce de öyle değil midir?

“Cumhuriyet” nasıl tanımlanmaktadır?

-“Temsili Demokrasi!”

-Gerçeğinde ne imiş?

-Güç ve Güçlülerin temsilcisi.

Ve Laiklik;

-Laiklik, “Din ve Devletin birbirinin uzağında durması” mı;

-Diğerini haklaması mıdır?

Devam edecek

-Acı ama gerçek;

1838’de (ekonomik manada) yarı bağımlı, 1952’de (siyasi manada) tam bağımlı mı olduk?