Artık ‘Yeni bir Dünya Düzeni’ daha Yok! Sömürü de.. ‘Yeni Milletler’ var (6/Son)

Kardeşlik mi istiyorsun? Kardeş ol; Huzur mu istiyorsun? Huzur ver; Ne istiyorsan sadece ona ilk örnek ol.

Kapitalist anlayışın ve Küresel Şirketlerin sömürüsü buraya kadar. Çünkü Deniz bitti! Kısa sürede Amerika ve AB dağılacak. Üretenin ancak ürettiği ölçüde tüketeceği yeni bir anlayış dönemine giriyoruz. Hazıra Hasan Dağı’da dayanmamıştır.

İnsanlık tarihine bakıldığında temelde iki görüşün çarpıştığı görülür;

-“Devlet ve Halk ahlaklı olmalı” ki, Adaletli paylaşım ve hakça düzen sürdürülebilsin;

-“Ne Ahlakı yahu… Kazanmanın ahlakı mı olurmuş?” Malı götür! Ohh… Yarasın!”

-Yarar mı bilemeyiz ancak, ortada götürülecek mal ile kaptıracak insan kalmadı.

Batı Kültürünün yaşandığı ve hâkim olduğu bölgeler değerlendirildiğinde;

-Tarihin ilk dönemlerinde düzeni,  bedeni –askeri- gücü olan belirlemektedir.

-İlerleyen dönemde, güçlünün yanında sermaye sahibi de yerini alır;

-12’ inci asra gelindiğinde halk yönetime ve kendisi ile ilgili verilen kararlara ortak olmak için hareketlenmeye başlar;

-Hareketlenme, 1648’lerde İngiltere’de uygulamaya dönüşür, yönetime; Kralın çevresi -Klise- ile birlikte Halk Meclisi ve Sermaye ortak olur.

-1789 Fransız İhtilali ile yeteri kadar güçlenmiş sermaye  (Daha çok sömürü için) bir adım öne çıkar. Belirleyici olan artık sermayedir. Özetle, “Bırakınız!” dönemi başlar;

-Belirleyici olan sermaye olurda, sömürünün temposu artmaz mı? Sömürü kanatacak kadar artınca, 19’uncu asrın ortasında Karl Marks gerçekten ezilen İşçilere hedef belirler! Birleşin…

-Karl Marks ezilen işçilere hedef belirler ancak, Dönem; “Paran kadar konuş!” veya “Parası olan kuralı belirler!” dönemidir.

- Ve 20’nci asırdayız… Özellikle Batı Avrupalı ülkeler; İngiltere, Fransa ve Almanya perde arkasından en büyük pastayı kapmak için bıçaklarını bilemiş, fırsat beklemektedirler…

-Bu arada İngilizlerin –Avrupalıların- torunları ve eski sömürgeleri olan ABD, bir kenarda sıranın kendisine gelmesini beklemekte ve sahaya çıkmak için hazırlık yapmaktadır.

-Avrupalılar Birinci ve İkinci Dünya savaşında kozlarını paylaşır ve kaşla göz arasında Hanedanlıklar (Osmanlı-Alman-Rus) Cumhuriyetçilere (daha doğrusu sermayeye) yenilirler ve giderler…

-Gerçeğinde kaybeden daha doğrusu savaş oyununda yorulan, Batı Avrupalı ülkelerdir.

-Artık sahaya çıkmak için iyice ısınan Amerika, İkinci dünya savaşının sonlanması ile birlikte sahaya çıkar ve İmparatorluğunu ilan eder. Nasılsa Avrupa bitmiştir.

-Ancak, küçük bir sorun vardır. ABD, sömürülmek üzere paylaşılan bölgelerden oldukça uzak üstelikte deneyimsizdir. Yanına kimi alacaktır?  Elbette Rusları…

-Ve Amerikalılar, Dünyayı Ruslarla paylaşırlar. Gerçekten Amerika (büyük sermaye) Ruslarla hiçbir şeyi paylaşmamışlardır. Sadece zaman kazanmak için oltaya yem takmışlardır.

-Yaklaşık 50 yıl sonunda ABD, 1990’ların başında Rusları saha dışına sürer…

-Anlaşılan sürmekte geç kalmıştır… Belki de bu arada farkında olarak sermayesinin bir kısmını cansuyu olması için Çin ve Uzakdoğu’ya aktarmış, ortaya sürpriz ortaklar çıkarmıştır…

-Bu arada İkinci Dünya Savaşı ile birlikte kaybeden taraf olan yaşlı – deneyimli- Avrupalılar sömürü bölgelerinde boş durmaz ve alttan alta çalışırlar ve…

-Ortadoğu’daki çiçekler, “Arap Baharı” ile açmaya başlar…

-21’inci asır bir taraftan da iletişim çağıdır. Büyük sermaye, “Daha… daha… daha çok kazanacağım!” hırsı içerisinde,  devreye aldırdığı hızlı ve yaygın iletişim teknolojisi ile, sömürgelerindeki insanları uyandırdığının geçte olsa farkına varır…

-Akvaryumdaki ve oltadaki balıklar hareketlenmeye başlamıştır…

-Arı kovanına çomak sokmak!

-Kapitalizm bitmiştir…

-Neticesinde sisteminin doğurduğu Küresel Şirketlerde…

Geleceği öngörmek istiyor musunuz?

-En küçük birim olan ailenize, şirketinize bakınız…

-Ne gördünüz?

-Değer verdiğinizde size de değer verildiğini;

-Paylaştığınızda, sizin hiçte aç kalmadığınızı, hatta kalıcı olmaya, kök salmaya başladığınızı…

Bundan sonra ki konu Osmanlı da devlet düzeni olacaktır.

-Neden?

Osmanlı (yanlış) bilindiği gibi Osman Bey tarafından kurulmamıştır…

-Aaa… Nasıl olur?

Osmanlıyı Kuran Ahi teşkilatı, esnaflardır…

-Osmanlı gerçeğinde emanetçidir…

-Gerçeğinde, Osmanlı, bir burjuva devletidir.

-Ne demiştir,

-Osmanlının manevi kurucusu Ahi-Şeyh Edebali?

-“Oğul, İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın…”

Ve…

Bir de tarihi tespit;

Balkan Milletleri Anadolu insanından daha öngörülüdür.

-Nasıl yani!

-Osmanlı, Ankara Savaşı’nda, “Kara Tatarlar”ın taraf değiştirmesi, ihaneti  ile Timur’un ordularına yenilir. Osmanlı 15-20 yıllık bir dağılma süreci yaşayacaktır…

-Bu sürede, Balkanlarda, Osmanlı himayesinde yaşayan (Hristiyan) Balkanlılar isyan etmez, ayrılmaz, hatta hareketlenmezler…

-İlginç değil mi?

-Peki, Neden?

-Osmanlı tarihi açıldığında, özellikle Avrupa’nın tarihi yeniden yazılacaktır. Meraklısı bunu bir tarafa not etmelidir.

Resim;esenlerdesonhaber.comPaylaş

Ve Yeni bir dünya düzeni kurmak için bir yeni bir millet doğuyor (5)

Civil liberties -insan Hakları- "Hak" kelimesini, "Hart!" anlamış olmalılar ki, "-Hak- lıyorlar...

İçeriği özellikle üniversite gençlerimize önermekteyiz. Gelecek ne küresel şirketlerin, ne de despot yöneticilerin olacaktır. “Aydınlanma çağı!” gerçek manası ile daha yeni başlamaktadır. İnsanlık artık hiç kimseyi, bir at misali sırtında taşımamalıdır.

Halk yeni dönemde, yetkiyi kendisinden almadıkları için, onları ayağında nasır görenlerin uşağı değil, yönetenlerinin efendisi olmalıdır.

Yeni bir dünya düzeni “ ile ilgili yazımızda, aşağıdaki tarihi gerçeği not düşmemizin, atalarımıza bir vefa borcu olmasının ötesinde, bir ayıbı temizlemenin ve bir hakkı teslim etmenin de gereği olduğunu düşünüyor,

Kısa bir tarihi yolculuğa çıkıyoruz.

Osmanlı beyliği daha kurulurken askerî, adlî teşkilâtla işe başlamış ve bilhassa askerî işlere fazla ehemmiyet verilerek muvaffakiyetin sebepleri hazırlanmıştı; fakat bu zahirî kudret tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede yani Balkanlarda göz kamaştıran hızlı ve şuurlu bir yayılma ve yerleşme için  kâfi değildi; bunun birtakım manevî ve ruhî sebepleri vardı.

Osmanlı beyliği daha Anadolu’daki yayılması sırasında hiçbir siyasî fırsatı kaçırmadığı gibi işgal ettiği yerlerdeki halkla kaynaşarak onların dinî ve içtimaî işlerine karışmıyarak vicdan hüriyetine hürmet etmiş ve ağır vergiler altında ezilmiş olan yeni tebaasından muayyen bir vergi (cizye) almakla iktifa ederek mevcut kanunlara aykırı olarak hiçbir keyfî muameleye müsaade eylememiştir; bundan dolayı Osmanlı Türklerinin süratle ilerlemelerinin ve işgal edilen yerler halkının Türk idaresini kendi idarelerine tercih etmelerinin sebebini anlamak kolaydır; ve bu hususta ilk Osmanlı vekayı namelerinde (Âşıkpaşa zade ve Neşrî) malûmat vardır.

Aşağıdaki misali bir mehazimizden naklen aşağıya alıyorum (Prof. H. İnalcık, Fatih devri üzerine tetkikler, vesikalar, s. 143):

Orhan ve etrafındakilerin hıristiyanlara karşı nekadar müsamehakâr davrandıklarını 1355’de Osmanlılara esir düşmüş olan Selanik baş piskoposu Gregory Palamas’ın mektubu açık olarak göstermektedir. O, hıristiyanlan tam bir serbesti içinde gördü.

Orhan’ın oğlu İsmail (Süleyman Paşa) ona hıristiyan dini hakkında serbestçe bazı sualler sordu, sonra bizzat sultan Orhan Palamas ile ulema arasında münazara yaptırdı.

Osmanlılar Anadolu’da nasıl hıristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılarsa bu müsaadeyi Rumeli’de de daha geniş suretde ve onların eski varlıklarını muhafaza etmek üzere tatbik etmişlerdir ki bunu Osmanlı tahrir defterlerinde bir çok misalleriyle görmekteyiz.

Zaten baştan başa hıristiyanlarla meskûn olan Balkan yarım adasında bu tarzdaki hareketin Osmanlı istilâsını kolaylaştırarak az zamanda o kıtayı istilânın sebebi bu adilâne hareket ve idarî siyasetteki inceliktir.

Buna sebep, bir taraftan Bizans İmparatorluğu’nun bozulmuş olan idare tarzı, vergilerin keyfî olması, Rum beylerinin ve hattâ imparatorların kendi küplerini doldurmak istiyerek halkı soymaları, asayişsizlik ve bir de bunlara inzimam eden iktisadî buhran gibi âmillerdi.

Buna mukabil Türklerin disiplinli hareketleri ve işgal edilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefekatli ve tamamen taassubtan âri bir siyaset tekip etmeleri vergilerin tebeanın ödeme kabiliyetlerine göre tertip edilmiş olması ve bilhassa mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını katolik mezhebine girmek için ölümle tehdit edenlere karşı Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî hislerine hürmet göstererek bu ince ve hassas noktayı umde olarak kullanmaları, Balkanlıların Katolik tazyikine karşı Osmanlı idaresini bir kurtarıcı olarak karşılamalarına başlıca sebep olmuştur.

Yukarıki sebeplerden başka Balkan istilâsının sür’atle gelişmeşinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra hıristiyanlığı kabul etmiş olan Peçenek, Kuman, (Gagavuz ve Vardar’ların da ayni ırktan bulunmaları sebebiyle bunların istilâyı kolaylaştırmakta müessir olmaları da ihtimal dahilindedir. (*)

İşte bundan dolayıdır ki Müslüman ayağı basan ve yerleşme siyaseti takip edilen Balkanlarda Türk idaresine karşı hemen hiçbir halk ayaklanması olmamış ve hattâ Osmanlıları Balkanlardan çıkarmak istiyen Haçlı seferlerinde bile böyle bir hareket görülmemiştir.

Türklerin Balkanlardaki bu âdilâne ve kendi hesaplarına pek şuurlu ve halkı memnun bırakmış olan hareketleri meydanda dururken, sür’atle ilerlemiş olan Balkan istilâsını bir türlü hazmedemiyen bazı garezkâr tarihçilerin taassup tesiriyle kaleme alınmış yazılarını bir tarafa bırakarak Türk istilâsı esnasında insaflı tarihçiler tarafından yazılmış olan eserleri tetkik edecek olursak, kendi tarafımızdan hiçbir delile hacet kalmadan o eserlerin kayıtlariyle vaziyetin, Osmanlı Türklerinin lehine olduğunu bütün çıplaklığıyle görürüz.

Osmanlı istilâsının en bariz vasfı, gelişigüzel sergüzeşt ve çapul şeklinde değil, birprogram altında şuurlu bir yerleşme halinde tecelli etmiş olmasındadır; bu da işgal edilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına istinad ettirilmiştir.

İşgal programının umdelerinden biri de yeni elde edilen stratejik yerlere ve büyük, mühim şehir ve kasabalara Anadolu’dan göçmenler getirtilerek yerleştirmek olmuş ve elde edilen topraklar da mîrî (devlete aid) mülk ve vakıf suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve içtimaî müesseseler vücuda getirilmiştir.

Bu isabetli siyaset gerek Anadolu ve gerek Rumeli’nin istilâsında o kadar meharetle tatbik edilmiştir ki halk yeni idareyi yadırgamadıktan başka gösterilen muamele ve müsamahadan memnun ve müteşekkir kalmışlardır; mutaassıp bir Katolik olan Macar kıralı Layoş (Lüdvig) kuzeyden Papa’nın teşvikiyle Balkanlara inerek Bulgaristan ve Balkanları ve Bogomil mezhebinde olan Bosna’yı Katolik mezhebine sokmak için ortalığı kana boyamak suretiyle vicdanlara tahakküm etmek isterken, güneyden kuzeye doğru çıkmakta olan Sultan Murad da vicdan hürriyetine, şefekat ve adalete dayanarak Rumeli’ye yerleşiyordu.

Bu Husus hakkında Gibbons, (**) Osmanlı İmparatorluğu kuruluşu isimli eserinde şunları yazıyor

“….Osmanlıların tesamuhı (müsamahaları) ister siyaset, ister halis insaniyet, isterse lâkaydi neticesi ile meydana gelmiş olsun, şu vakıaya îtiraz edilemez ki Osmanlılar yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken dini hürriyet umdesini temel taşı olmak üzere vazetmiş ilk millettir; arası kesilmiyen Yahudi tâ’zibâtı ve engizisyona resmen muavenet mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında hıristiyan ve müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve vifak (Barış) içerisinde yaşıyorlardı…”!. (1)

Görülüyor ki yeni doğan Osmanlı devletinin süratle genişlemesinde, denizi aşarak Balkanları işgalinde yalnız fütuhatın ve devletler arasındaki ihtilâflardan istifadenin ve siyasetteki meharetin değil, aynı zamanda yukarıda gösterdiğimiz mânevi sebeplerin de tesirleri vardır.

Ancak bu sayededir ki Türkler Rumeli’de işgal ettikleri geniş ülkeleri bir avuç kuvvetle elde tutmuşlardır ve yine bu  sayede Timur sademesiyle Osmanlı devleti Anadolu’da parçalandığı halde Rumeli’de dimdik durmuştur.

‘XV. Yüzyılın ilk yarısı içinde II. Murad zamanında) Rumeli’yi gezerek Türklerle diğer Balkan hıristiyanlarının içtimaî her hususta Balkanlılardan üstün olduklarını gösterenBertrandon de la Broquiere şunları söylüyor:

“… Büyük bir refah içinde bulunan Türk köylüleri,

-Hıristiyan köylülerin çoğunun aksine olarak hiçbir zaman yalın ayak gezmezler, dizlerine kadar çıkan sarı çizme giyerler;

-Türkler erken kalkar ve işlerine erken giderler; sükûnet ve büyük bir gayretle iş görürler;

-Rumlar, Sırplar ve Bulgarların aksine Türkler, evlerinin kendilerine mahsus olan kısmında ehli hayvan bulundurmazlar;

-Hiçbir Türk temizce yıkanmadan evinden çıkmaz; bir hayvanın yediği yemeği bir Türk yemez;

-Bir tavuk kesmek istediği takdirde bile onu bir müddet temiz yiyecekle besler;

-Merhamet sahibi olan Türk, harpte mecburiyet altında insan öldürür; tabiaten sükûtî olmasına ve çalışmakla sertleşmiş bulunmasına rağmen şiir kabiliyeti yüksek, ilme meyil ve istidadı çoktur…”.

Bunları söyleyen seyyah, ahlâk bakımından da Türklerin Balkanlılardan üstün olduklarını şöyle anlatıyor: (2) “… Türkiye’de giriştiğim her iş ve bulunduğum her münasebette Türklerde Rumlara nazaran çok daha fazla arkadaşlık duygusunun mevcut olduğunu gördüm ve Türklere Rumlardan ziyade îtimad ettim”

dedikten sonra

“Gerek şehirde, gerek köyde Türkler kuvvetli, cengâver, kanaatkâr işçi, namuslu tüccar, sadık arkadaş ve himaye edici efendilerdir; kısaca, doğru ve samimî kimseler…”.

İşte Balkanları istilâya başlıyan küçük Osmanlı Devletinin manevî ve içtimaî cephesi de böyle idi; bu karakter ve manevî cephe, devletin şuurlu siyaseti ve azim ve irade kudretiyle bir ahenk teşkil edince bunun neticesinin ne olabileceğini yine Osmanlı tarihi gösteriyor. Bunun için Gibbons’un Osmanlılardan bahsederken “yeni bir millet teşekkül ediyor” demesi çok yerinde kullanılmış bir tevcih olup hâdiseler de bu sözün mâ’kesidir. (3)

**

Sözün özü;

Osmanlının manevi kurucularından Şeyh Edebali ne öğütlemiştir?

-İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!

Günümüzde, sözde aydınlanmış çağda ne yapılmaktadır?

Devleti yaşatmak için insanlar katledilmektedir…

Demek ki yenidünya düzeni, devletlerin değil, milletlerin barış ortamında birlikte yaşama çağı olacaktır.

Peki, Atalarımız sadece insanları mı yaşatmışlardır? Elbette hayır….

Kuşlara yuva yapmanın yanında;

Kışın aç kalan kurtlara yemek verilmesi için vakıf kurmuşlardır.

Ne yaptınız milletime!

Artık kuşlara yuva yapmak yerine diğerine mezar kazmaktadır?

Devam edecek…

-“Amerikalılar, “Türkiye, Balkan Konfederasyonu oluştursun!”

-Ya ne demezsiniz!

Resim;alexhughescartoons.co.uk

(1)GİBBONS (Herbert Adams,The foundation of the Ottoman empire (Osmanlı imparatorluğu’nun kuruluşu)Türkçeye çevrilmiş nüsha, s. 63.

(2)OSMANLI tarihi, I.ci Cilt, Ord. Prof. İSMAİL HAKKI UZUNÇARŞILI, TÜRK TARİH KURUMU yayınları, Sahife,185

(3)a.g.e; Sahife.186

(*) Peçenek Türkleri, Tuna’nın Balkan yakasındaki yani Kuzey Bulgaristan la, Sofya, Niş ve havalisine yerleşmiş olup onbirinci asırda buralarda bulundukları görülmektedir; Bulgarlar’la iyi münasebette bulunan Peçenekler sonraları Kuman Türkleri tarafından mağlûp edilmişler ve onların arasına katılarak kaybolmuşlardır.

Kumanlar, Balkan’a yerleşmiş olan Türklerin en kudretlilerinden olup Boğdan ve Ulahya yoluyla Tuna’yı geçmişler ve Peçenekleri mağlûp ettikten sonra evvelâ kuzey Bulgaristan’a ve daha sonra güneye doğru inerek yerleşmişlerdir; bunlar hıristiyanlığı kabul eylemişlerse de lisanlarını muhafaza etmişler ve dağıldıkları mıntakalara da coğrafî isimlerini vermişlerdir; meselâ Makedonya’daki Komanova, Sofya’da. Komaniçe ve Nevrokop’da Komanca ve Kesriye’de Komaniçeve gibi mevki ve köy isimleri bunlardandır.

Bulgarların tarihi isimli meşhur eseri yazmış olan Jireçek, Gagavuz denilen Türkleri Kumanlardan saydığı gibi tstoyan Cansızof da bu Gagavuz’ları Anadolu Selçukluları zamanında bu kıt’adan Sinop yoluyla Dobrice’ye geçmiş olan Müslüman Türklerin sonradan hıristiyan olmuş evlâdları olduğunu sanmaktadır. Sorguç ismi de verilen Gagavuzlar Dobrice ve havalisinden başka Edirne merkez kazasiyle Havza ve Zihne kazalarında da bulunmuşlardı; evlerinde Türkçe konuşan ve fakat kilisedeki ibâdetlerini Rumca yapan Gagavuzlar, Osmanlı’lardan evvel Balkan’a yerleşerek mevcudiyetlerini zamanımıza kadar muhafaza eden ve dillerini kaybetmiyen yegâne Türk unsuru olarak kalmışlardır.

Vardar Türkleri, imparator Teofil (829—842) tarafından Selanik ile Vodine arasına ve Vardar nehri civarına iskân edilmişler ve sonra hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Meşhur Vardar nehri yüzyıllarca ve hâlâ bu ismi taşımaktadır (Bu not, Jireçek’in Almanca Bulgarlar tarihinden tercüme edilerek Cansızof tarafından Tarih-i Osmanî Encümenine gönderilmiş ve Encümenin mecmuasında neşredilmiştir; sene 3, s. 1076). Jireçek’in 1876’da Prag’da basılmış olan bu Geschichte der Bulgaren isimli eseri Kurumumuz (Türk tarih Kurumu) tarafından Türkçeye çevrilmektedir.

(**) GİBBONS (Herbert Adams), ABD li gazeteci, tarihçi (Annapolis, Maryland, 1880 -Grundlsee, Avusturya, 1934). Princeton Üniversitesi ilahiyat fakültesi’ni bitirdi. Bir presbiteryen papazı olarak Türkiye’ye gitti (1909); Tarsus’ta Amerikan koleji’nde, İstanbul’da Robert kolej’de (1910-1913) ders verdi. Türk-italyan ve Balkan savaşları ile Birinci Dünya savaşı’nda Fransa, Mısır, Sudan’da çeşitli amerikan yayın organları adına muhabirlik yaptı. Türkiye’de The foundation of the Ottoman empire (Osmanlı imparatorluğu’nun kuruluşu) adlı yapıtıyla adını duyurdu. Ragıp Hulusi Özdem tarafından türkçeye çevrilen (1928) bu yapıtta öne sürdüğü görüşler, Fuat Köprülü’nün Osmanlı devletinin kuruluşu adlı yapıtında eleştirildi. Öteki yapıtlarının başlıcaları: The new map of eu-rope (1914), Contemporary world history (1932).(Alıntı; http://www.nedirvikipedi.com/genel/gibbons-herbert-adams.html)

 

Yeni bir Dünya Düzeni kurulurda, ‘Dinlerarası diyalog’ olmaz mı! İşte Diyalog gerçeği (4)

Tüm anlatmak istedikleri ile diyalog gerçeği! Taraflar nereye bakmaktadır? ...

Yeni bir dünya düzeninin yükseleceği ayaklardan birisi de; “Dinlerarası diyalog” anlayışıdır. Bakalım evdeki hesap, çarşıya mı uyacak! Veya Midyata pirince giderken evdeki bulgurda kalmayacak mıdır? İşte tarafları ve detayları ile diyalog….

Çok yönü ile istismar edilebileYeni bir dünya düzeninin yükseleceği ayaklardan birisi de; “Dinlerarası diyalog” anlayışıdır. Bakalım evdeki hesap, çarşıya mı uyacak! Veya Midyata pirince giderken evdeki bulgurda kalmayacak mıdır? İşte tarafları ve detayları ile diyalog….

Çok yönü ile istismar edilebilecek bu konu hakkındaki yorumu, okuyanın; bilgi, deneyim ve basiretine bırakıyoruz…

“Dinlerarası diyalog”

“Pek muhterem Papa cenapları,

“…Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik” (Papa II john Paul’u ziyaret, Zaman Gazetesi, Papa’ya Mektup, 10.04.1998). (1)

Rabbin aciz kulu.

Fethullah Gülen

**

-“İslam’da, diğer din mensuplarıyla ilişki kurmak vardır. Bir Müslüman için bu ilişki; ödün vermeden, kendi ilkelerine zarar vermeden, incitmeyen bir dille. Şartlara ve durumlara bağlı olarak; Allah’ın dinini yaymak ve barış sağlamak için kurulan bir yoldur…

…Kafirlerin Hz. Muhammed’e gelip

“… biz bazen senin bahsettiğin Allah’a tapalım; fakat sen de bazen bizim ilahlarımıza saygı göster böyle aramızda barış olsun” dedikleri gibidir. Peygamberimiz tarafından kabul görmeyen diyalog, işte budur.

Hz.Muhammed, bu diyalog çağrısına vahiyle cevap verdi: Kafirun Suresi:

-“Ey peygamber (Resulüm!) Deki; ey kafirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Sizde benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim… Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.” (2)

-“…Müslümanların her şeyini tahrif ve mahvettik. Dinleri inançları ahlakları dine bakışları ve insani duyguları mahvoldu. Onların milli ve manevî değerlerini Batı Medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik.

İslamiyet’ten uzaklaştırdık. İslamiyet’i öğrenmeyi yaşamayı namaz kılmayı ve Kur’an-ı Kerim öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık.

Artık çoğu tam olarak hiçbir şeye inanmıyorlar….Son yıllara ise Müslüman görünen bazı ilahiyatçılarla on dört yüzyıllık itikatlarını ibadetlerini tartışılır hâle getirdik. Derin bir boşluğa düşürdük…”(Peder Louis Massignon, 1962 Birinci Papalık Konsülü) (3 ve 4)

**

-“Asırlar önce de dinlerarası diyalog mahiyetinde dinler ele alınarak münasebetler geliştirilmek istenmiş, hatta dinlerin birleştirilmesi üzerinde de çalışmalar yapılmıştı.

Babür İmparatorluğu’nda yapılan bir çalışmayı buna örnek verebiliriz:

-“16. Yüzyılda Hindistan’da Babür’ün torunlarından Türk imparatoru Ekber Şah, din alanında cesur devrimler yaptı. Bu devrimleri yaparken nereden esinleniyordu? Türklerin engin hoşgörüsünden ve tüm dinlere ve kiliselere olan ilgisindendi. Dinsel özgürlük, Ekber Şah siyasi sisteminin ağırlık merkezini oluşturmuştu.

Öyle ki; Müslümanların baskısı altındaki Hinduları gözetir, Cizvit papazlarının ülkelerine girmesine izin verirdi. Başkenti Fatihpur Sikri’de bir ‘ibadethane’ açar. Burada Hindu rahipler, parsiler (İran kökenli Hint zerdüşleri) Müslüman ulema, Caynacılar, Hıristiyan misyoner kendine özgür inançlarını savunurlar. Ekber Şah’da zaman zaman özgür tartışmalara katılırdı.

Ancak, Ekber Sah (ki 13 yaşında hükümdar olmuştur) ‘yanılmazlığı’nın olanüstü doğmasını (bir nevi peygamber) ilan eder.

Sonunda Şah; tek tanrılı dinler olan İslamiyet, Hristiyanlık, Musevilik ile Hinduizmi birleştirecek yeni bir sentez olan ‘Din-i İlahi’yi kurar.

Bu tüm dinleri bağdaştırma çabasıdır. Ancak bu din sınırlı bir başarı sağlar ve Müslümanlar Şah’ın dinden çıktığını söylemeye başlarlar” (5)

Zamanın en meşhur din alimlerinden İmam-ı Rabbani bu yeni sahte dine isyan etmiş, mektupları, konuşmaları ve eylemleriyle ona karşı İslamiyet’i cesurca savunmuş ve Ekber Şah tarafından zindana atılmasına rağmen mücadelesine devam etmiştir.

Sonunda sahte din yenilmiş, Ekber Şah da yaptığı işin gerçek niteliğini anlayarak pişmanlık içinde ölmüştür. (6 -7-8)

**

-“Hıristiyanlık, sıkışık dönemlerden ya da kendi içinde çıkmazlardan kurtulmak için her zaman bir yol bulmuştur: ‘Misyonerlik’, ‘Dinlerarası Diyalog’ çıkış yollarının en uygunu olmuştur.

Dinlerarası Diyalog, misyonerlik için yeni bir yöntemdir. Görünen ‘diyalog’tur, ama arkada ‘misyonerlik’ vardır. Misyonerler faaliyetlerini, Dinlerarası Diyalog adı altında yeni, yumuşak metotlarla yürütmektir.

Hıristiyan diyalogcuların amacı; ilk etapta İslam’ın yayılmasını azaltmak, sonra durdurmak ve nihayetinde de Hristiyanlaştırmaktır. Vatikan her fırsatı değerlendirmektedir:

Özellikle sosyolojik çözülmelerin olduğu ve kimlik arayışında olan ülkelerde faaliyetlerini hızlandırmıştır…” (Cumhuriyet Gazetesi, 02.04.2008).

**

…Dinlerarası Diyalog, misyonerlik ve savaşlar için kullanılan metotların başında gelmektedir. Çeşitli yöntemler kullanarak geçmişte olduğu gibi günümüzde de, Türkiye’de ilahiyat fakültelerine dahi misyonerler sızmakta; İncil’i, Tevrat’ı ve Kur’an’ı birleştiren Kur’an mealleri yayınlanmaktadır.

Bu amaçlarla, misyoner ve Cizvit Papazı olan Prof. Thomas Michael, Marmara İlahiyat Fakültemizde uzun süre görev yapmıştır. Aynı şekilde, 1997 yılında, Katoliklerin ruhani lideri olan Kardinal Francis Arinze de Türkiye’de birçok faaliyette bulunmuş, aynı fakültede birde konferans vermiştir.

Bu fakültenin öğretim üyelerinden Prof. Suat Yıldırım etkilenmiş olacak ki, Tevrat ve Kur’an ayetlerini birleştirerek Kur’an-ı Hâkim adlı gerçekleri saptıran bir meal yayınlamıştır….” (9)

**

-“Şöyle düşünelim: ‘Dinlerarası Diyalog’ sadece birbirinden haberdar olmayı, birbiri hakkında bilgi edinmeyi, birbirini anlamayı, düşmanlıkları kaldırmayı ve barış tesis etmeyi hedeflemiş olsa da, yine dini tanıtmayı ve cazibe merkezi hâline getirmeyi esas almış olmuyor mu? Ve bunlar yapılırken de diğer dinleri karşı almıyor mu?

Hıristiyanlık için hem ‘tebliğ’ ve ‘davette’ bulunacaksınız, hemde inanç ve telkininde bulunmayacağınızı, hoşgörülü ve saygılı olacağınızı söyleyeceksiniz; ama

Hıristiyan kültürünün en üstün kültür olduğunu bu kültürle ancak modernize olabileceğimizi belirteceksiniz;

bu durum, Dinlerrarası Diyalog’un samimi bir zemine oturmadığının ifadesi değil midir?

**

“…Nitekim Papa II. John Paul, “Bizim için Dinlerarası Diyalog; Kilise’nin bütün insanları Kilise’ye döndürmeyi amaçlayan misyonumuzun bir bir parçasıdır. Mesih (Hz.İsa) ve İncil’i Bilmeyenler ile diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir” demektedir..” (Dinlerarası Diyalog ihaneti. Prof. Dr. Yumni Sezen, s. 171,172).

**

…Papa’nın da dediği gibi, diyalog bir araçtır. Hıristiyanlaştırmanın ve onu yaygınlaştırmanın bir aracıdır. 2006 yılında yeni Papa seçilen 16. Benedictus da, 2007 yılı Dinlerarası Diyalog toplantısında, selefi gibi, tüm insanları Hıristiyanlaştırmanın esas görevi olduğunu şu şekilde açıklamıştır:

“Tüm insanlığın Hıristiyanlaştırılması hususunda, her kilise aynı derecede sorumludur. Kiliseler arasındaki bu işbirliği, 50 yıl önce Papa 12. Pius’un mektubuyla da güçlendirilmiş bulunmaktadır. Zorluklarla yüz yüze olan misyonerlik cephesindeki çalışanlardan da duamızı esirgemeyelim” (Arslan Bulut, 20.05.2008 Yeniçağ Gazetesi).

**

“…1839 Tanzimat Fermanı ilan edilince, Fransız Büyükelçisi Engelhard,

“Tanzimat Fermanı, İslam toplumunun Hıristiyanlaştırma kapısını açmıştır” beyanında bulunmuştu.

Vatikan, Eylül 2004 yılında yayınladığı bildiride, “Milyonlar Muhammed’e karşıdır” dedi. Roma Kardinali Joseph Ratzinger (şimdiki Papa), “Irak Savaşı, İslam’a karşı kazanılmış bir zaferdir” ifadesinde bulundu (Daily Telegraph, 10 Ekim 2004). (10)

**

Ve Uzmanından farklı bir bakış açısı daha;

Dinlerarası Diyalog (İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Kahraman)

“iyi niyetli ve samimi olanlar yanında istismarcılar, komplocular, kötü maksatla kullanıcılar da vardır.

Pek azına olsa da, ben de bu çeşit toplantılara katıldım. Bunlardan biri, bir yıl kadar önce Avustralya’da yapılmıştı; dört müslüman ile çeşitli oturumlarda sayıları değişen hristiyan din ve ilim adamları vardı.

Farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip fertler ve guruplar arasında yapılan buluşma ve görüşmelerin birden fazla amacı vardır; bunlardan bazıları da şunlar olabilir:

1. Birbirlerini tanımak, doğru bilgi sahibi olmak,

2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak,

3. Guruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak…

Yukarıda sıralanan amaçların biri veya birkaçını sağlamak üzere yapılan diyaloglar (buluşmalar, görüşmeler, tartışmalar, ortak teşebbüsler ve eylemler) oldukça eski zamanlardan beri yapılmıştır.

Müslümanların katıldığı diyaloglar ise daha Hz. Peygamber zamanında başlamıştır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.) en önemli görevi olan tebliği yapabilmek için zorunlu olan diyalogu kullanmış, ötekilerle ya bizzat veya mektupları ve ashabı vasıtasıyla temas kurmuş, onları önce İslam’a, bu olmazsa sulha ve antlaşmaya, bazı konularda işbirliğine davet etmiş, gerektiği zaman temsilcilerle tartışmıştır.

Burada iki örnekle yetineceğim:

a) Yerim dar olduğu için özetleyeceğim bu olayı daha geniş olarak şu eserden okuyabilirsiniz: M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 863. paragraf vd.

-Babası cömertlik ve asaletle ün salmış olan hristiyan Adiy b. Hâtim, Mekke fethinden sonra kendi bölgesine yapılacak müslüman akımından korkarak, kızkardeşini de yanına alamadan Suriye’ye kaçıyor, bölgesi müslümanların eline geçiyor, kızkardeşi de esir alınarak Medîne’ye getiriliyor. Kadın, kardeşinin şerefsiz davranışından şikayet ederek Peygamberimizden merhamet diliyor; o da hem kadını serbest bırakıyor, hem de istediği yere gidebilmesi için binek ve azık veriyor.

Kadın Suriye’de kardeşini buluyor; önce hırpalıyor, sonra da Medine’ye giderek Hz. Pygamberle görüşmesini tavsiye diyor ve şöyle diyor:

“Muhammed gerçekten Allah’ın Resulü ise onu kim daha önce kabul ederse daha çok övgüye layık olur. Sıradan bir hükümdar ise, ona biat etmek ve teslim olmak sana bir noksanlık getirmez, ne isen o kalırsın…”

Adiy bu tavsiyeye uyarak Medine’ye gelir; mescidde, ashabının arasında, onlardan biri gibi oturur bulduğu Peygamberimiz ona itibar ve iltifat eder, kendisini evine davet eder; yolda Peygamberimizle görüşmek isteyen yaşlı bir kadın onun önünü keserek uzun süre konuşur, meşgul eder; eve gelince Efendimiz tek minderi müsafirine verir ve kendisi toprak zemine oturur; Adiy’e,

-”dini yasakladığı halde ganimetin dörtte birini kendisi için alıp almadığını” sorarak -başkasının bilmesi mümkün olmayan- bu kusurunu itiraf ettirir. Adiy bütün bu olup bitenler karşısında sarsılır. Onun sıradan bir hükümdar olmadığı kanaatine varır. Bu sırada Peygamberimiz bir son adım daha atarak ona şunları söyler:

-”Bu dine girmene mani olan şey nedir?

-Müslümanların yoksul olduğunu zannediyorsan, şunu bil ki, kısa bir zaman sonra onların arasında sadaka kabul edecek birisi kalmayacaktır.

-Şayet onların zayıf olduğunu sanıyorsan, şunu bil ki, yakında Irak’taki Kadisiyye’den kalkıp haccetmek üzere Mekke’ye gelmek isteyen bir kadının Allah’tan başka kimseden korkması gerekmeyecek;

-şayet egemenliğin müslüman olmayan hükümdarların elinde olduğunu görüyorsan, bil ki, yakında Babil’deki beyaz sarayların kapıları da onlara açılacaktır…”

Adiy bu diyalog sonunda müslüman olur ve Peygamberimizin haber verdiklerinin tamamını gerçekleşmiş görecek kadar da yaşar.

Burada ötekiler kelimesini, ister yerli ister yabancı olsun gayr-i müslimler için kullanıyorum.

Peygamber Efendimizin, dini tebliğ etmek veya müşriklerin baskı ve zulmünden kurtulmak için başka putperest kabilelerle ve ehl-i kitap denilen yahudi ve hristiyanlarla temaslar, sohbetler, tartışmalar yaptığı, bunun için hem ticaret hem eğlence yeri olan panayırlara bile gittiği bilinmektedir.

Önceki yazıda birincisini verdiğim iki örneğin ikincisi, Medine döneminde, Yemen sınırında yaşayan Necran hristiyanları ile yaptığı diyalogdur. Daha önce de kendileriyle, bazı askeri harekat ve mektup gönderme şeklinde temaslar yapılmış olan Necran hristiyanları, 9. hicrî yılda İslam Peygamberi ile görüşmek üzere Medine’ye geldiler.

Altmış kişilik heyet içinde mahkeme başkanı ve büyük din adamları da bulunuyordu. Öğleden sonra Mescid’de huzura kabul edildiler.

Bir müddet sonra ibadet saatleri geldiği için izin istediler, Peygamberimiz dışarı çıkarak Mescid’i onlara bıraktı, doğu tarafına yönelerek ibadetlerini yaptılar.

Bir ara yahudilerin de katıldığı ve tartışmanın yahudilik ile hristiyanlık üzerine kaydığı da oldu, ama genel olarak İslam ve hristiyanlık üzerinde duruldu, Al-i İmran sûresinde yer alan ve hristiyanların tanrı inancını tenkit ederek düzelten birçok âyet de bu tartışmalar sırasında vahyedildi.

Apaçık gerçek karşısında hristiyanlar direnince “mübâhele” adıyla anılan usulü anlatan âyetler geldi (3/61-64). Buna göre Peygamberimiz karşı tarafa, “her iki tarafın eşlerini ve çocuklarını yanlarına alarak gelmelerini ve yalan söyleyenin Allah’ın lanetine uğraması için dua etmelerini” teklif ediyordu. Heyet düşünmek üzere izin istedi. Kendi aralarında konuştular ve böyle bir riski göze alamadılar, ama siyasi bağlılığı ifade eden bir anlaşmaya razı oldular.

Bu anlaşma metni de dini hoşgörü bakımından çok önemli satırlar ihtiva etmektedir:

“…Onların mallarına, canlarına, dini inanç ve uygulamalarına, hazır bulunanlarına ve bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine… şamil olmak (hepsini kapsamak) üzere Allah’ın himayesi ve Resulullah Muhammed’in zimmeti (koruma yükümlülüğü) Necranlılar ve onlara bağlı etraftakiler lehine bir haktır. Hiçbir piskopos kendi vazife yerinin dışına, hiçbir papaz görevli olduğu kilisenin dışına, hiçbir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilemeyecektir….”.

Bu anlaşmadan önce yine Necranlı hristiyanların lidelerine gönderilen mektubun hem besmele kısmı (diyalog bakımından), hem de muhtevası çok önemlidir:

“Muhammed’den Necran papazlarına,

İbrahim, İshak ve Yakub’un Allah’ının adıyla,

Gerçekten de ben sizi yaratıklara tapmaktan Allah’ın kulluk ve ibadetine davet ediyorum ve sizi, yaratıklarla yapılmış ittifak anlaşmalarının ötesinde Allah ile ittifak anlaşması yapmaya çağırıyorum. Bu duruma göre şayet reddedecek olursanız, cizye yükümlülüğü gelir, şayet cizyeyi de reddedecek olursanız size harp açarım, Vesselam.” (Geniş bilgi için bak. M.Hamidullah, İslam Peygamberi, 1019. paragraf vd.).

Mektup, karşı tarafla ortak olan inanç esaslarını (hak olduklarına iki tarafın da inandığı peygamberler ile onların ibadet ettiği bir tek Allah’ı) anarak söze giriyor, böylece sıcak bir ilişki kurmayı ve sözlerin etkisini arttırmayı amaçlıyor.

Peygamberimizin birçok davet mektubu yalnızca dine davet eder, onlarda cizye ve savaştan söz edilmez. Necran gibi İslam ülkesinin yakınında bulunan gayr-i müslimlere gelince, onların müslümanlara zarar vermesinden güvende olmak zorunluluğu vardır; bunun da yolu, cizye denilen bir vergi alarak onları İslam ülkesine bağlı hale getirmek ve bu vergiye karşılık onların da güvenliğini sağlamaktır.

Medine’ye hicret edildiğinde, önce gayr-i müslimleri cizye ile bağımlı hale getirmek yerine eşit şartlarda sözleşmeye (Medine vesikası) dayalı bir siyasi ve sosyal yapı oluşturma modeli denenmiş, karşı tarafın ihaneti üzerine bu modelin uygulaması durdurulmuş, yukarıda zikredilen “ehl-i zimmet” modeline geçilmiştir.

Diyalogun mana ve maksadı

Diyalog konusuna tahsis ettiğim yazıların ilkinde diyalogun mana ve maksadını şöyle açıklamıştım: “Farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip fertler ve gruplar arasında yapılan buluşma ve görüşmelerin birden fazla amacı vardır; bunlardan bazıları da şunlar olabilir: 1. Birbirlerini tanımak, doğru bilgi sahibi olmak, 2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak, 3. Gruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak…”

Sonraki yazılarda, geçmişten günümüze, bu maksatlara da örnek teşkil edecek diyalog uygulamalarından söz ettim ve edeceğim. Ancak geçen günlerde izlediğim bir tv programında diyaloga karşı olanların, daha çok, 1962-1965 yıllarında yapılan II. Vatikan Konsili’nden sonra papalığın adını koyduğu, kavramlaştırdığı ve uygulamaya başladığı diyalog üzerinde durduklarını fark ettim. Maksadımı daha iyi anlatabilmem için TDV İslam Ansiklopedisi’nin Konsil ve Hristiyanlık maddelerinde iyi bir özeti bulunan II. Vatikan Konsili, misyonerlik ve bunlara bağlı diyalog kavramı ile ilgili bir iki pasajı aktarmam gerekiyor:

“Kapsayıcı yaklaşımın (kurtuluşun Yahudilik, İslam gibi diğer ilahi dinlerle de olabileceğinin kabulünün) doğurduğu bu problemler karşısında papalık Dinler Arası Diyalog Konsili, 1984 ve 1991 yıllarında iki doküman neşretme gereğini duymuş… bu dokümanlarda misyonerlik açısından diğer dinlerle ilgili resmi tutum belirlenmiştir” (17/359).

“Katolik kilisesi, diğer dinlerin mensuplarıyla birbirini tanımak ve inancı paylaşmak için diyaloga girmek durumundadır. Çünkü kilise bütün insanlık içindir; dolayısıyla diyalog, bütün insanlığı kurtuluşa ulaştırma diyalogudur.

Katolik kilisesi, dinler arası diyalogu, Hristiyanlaştırma misyonunun bir aleti olarak kullandığını açıkça belirtmekten kaçınmamıştır.” (360).

“Bu yüzden Yahudiler, kilisenin diyalog yaklaşımına daima şüphe ile bakmışlardır” (s. 361).

Papalık kapsayıcı yaklaşımı benimsemekle beraber “Hristiyanlığın tek gerçek kurtuluş dini olduğu iddiasından vazgeçmemiştir. Diyalogun, Hristiyan öğretisi çerçevesinde ‘kurtuluş diyalogu’ olduğunu açıklayan Papalık Dinler Arası Diyalog Konsili, Hristiyan mesajının diğer kültürler içinde enkarnasyonu (diğer kültürlerin bünyesine sokularak hayat bulması ve yayılması) anlamına gelen enkültürasyonu teşvik etmiştir” (s.363).

Yukarıdaki alıntılar, papalığın diyalogdan maksadının misyonerlik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ben de ilk yazımda (bu yazının başına da koyduğum kısımda), “2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak” ifadesiyle bu maksada yer vermiştim.

Trablus Diyalogu

…Peki Müslümanlarla ötekiler arasında bir diyalog olamaz mı?

Bundan önceki yazılarımda bunun olabileceğini, olduğunu ve olması gerektiğini yazdım. Şartlarına ve hassas noktalarına da işaret ettim. Bu yazılarda verilen son örnek olarak, kendi nev’i içinde ilk olan bir diyalogdan daha söz etmek istedim:

1976 Şubat’ında, Libya’nın başkenti Trablus’ta, Libya Arap Cumhuriyeti ile Vatikan’ın ortaklaşa hazırladıkları “İslam-Hristiyan Diyalogu Semineri”.

İlk oluşu, tarafların kimlik ve özelliklerinden gelmektedir.

Diyalog seminerine din ve düşünce adamları, medya mensupları ve diğerleri olmak üzere 600 kişi katılmış, diyalogun taraflarını da seçilmiş on beşer kişi temsil etmiştir. Türkiye’den gözlemci olarak katılan yedi kişi şunlardır: Dr. Lütfi Doğan (o zamanki Diyanet İşleri Başkanı), Dr. Ali Arslan Aydın (o tarihte Din İşleri Y. Kurulu Başkan Vekili), şimdi unvanlarıyla Prof. Dr. Mehmet Hatipoğlu, Prof. Dr. Salih Tuğ, Mustafa Runyun (mehum), Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı, Osman Saraç (merhum).

Seminerde tartışmak üzere dört ana konu seçilmiştir:

1. İki dinin modern dünyada bir hayat ideolojisi olma şansları.

2. Allah inancının sosyal adalete ulaşmadaki rolü.

3. İki din arasındaki ortak inanç esasları.

4. Batıl inançlar ve iki dinin mensuplarını birbirine düşüren inanç ve anlayışları ortadan kaldırma metodları.

Bu dört konuda karşılıklı tebliğler sunulmuş ve tartışmalar yapılmıştır. (Hem tebliğ hem de tartışmaların özetini, seminere katılan D. Ali Arslan Aydın’ın İslam-Hristiyan Diyalogu… isimli kitabında bulabilirsiniz; Ankara, 1977).

Benim bir iki yazıda vermek istediğim noktalarına gelince:

1. Devlet Başkanı Muammer Kaddafi bazı celselere katılmış ve oldukça önemli konulara temas eden bir konuşma yapmış, taraflara da bazı sorular sormuş, tekliflerde bulunmuştur.

Bu tekliflerden bir de Hz. Muhammed’in, karşı tarafça da peygamber olarak tanınmasıdır. Bu konuda Kaddafi şunları söylemiştir:

“Bizce Yahudilerin ve Hristiyanların en büyük problemi Hz. Muhammed’in (s.a.) peygamberliğine itiraz etmeleridir. Bu büyük bir hatadır…

Hz. Muhammed’in peygamberliğini murad eden yüce Allah’ın ezeli irade ve takdirine karşı çıkmaktır… Bu inkar hareketi zamanla (Yahudilerden) Hristiyanlara da intikal etmiş,

dört İncil’den ve Kitab-ı Mukaddes’ten Hz. Muhammed’in ismi silinmiş, peygamber olduğunu açıklayan ayetler değiştirilmiştir. Bu husus Kur’an’da Hz. Muhammed’e bildirilmiş, Allah tarafından ilan edilmiştir…

Şimdi Ehl-i Kitab’a soruyorum: ‘Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkar etmeye… devam edilecek mi, yoksa gerçeğe dönülecek mi?…”

Kaddafi’nin bu konuşmasından sonra söz alan Hristiyan heyeti başkanı Kardinal S. Pignodelli,

-”Hz. Muhammed’in peygamberliği” meselesinin Vatikan’da incelenmekte olduğunu ifade etmiştir.

Yüzlerce seneden beri bu inceleme bir türlü bitmiyor ve sanırım hâlâ inceliyorlar veya böyle geçiştiriyorlar…”(11)

Artık konuyu Yeni bir Dünya Düzeni ile irtibatlandırabiliriz.

-Amerikalıların ve İsrail’lilerin dindarlığı, Başkan Bush’lar ve Evanjelikler

Devam edecek…

Resim;web ortamından alınmıştır.

Kaynak;

1) “Bitmeyen Hesap”, Yaşar Yazıcıoğlu,

(2) a.g.e; Sahife, 531-2

(3) http://www.gazete2023.com/haber/273/1831-misyonerlik-talimatnamesi.html

(4) “Bitmeyen Hesap”,Yaşar Yazıcıoğlu.

(5) a.g.e.

(6) “Bitmeyen hesap”, Yaşar Yazıcıoğlu,”

(7) http://www.oguzlar.az/HakanYavuz

(8) “Türklerin Tarihi, J.P. Joux, s. 392”

(9) Bitmeyen hesap”, Yaşar Yazıcıoğlu,

(10) a.g.e; S.535-3

(11) İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman, yazının tamamı için bakınız; http://www.hayrettinkaraman.net/cek bu konu hakkındaki yorumu, okuyanın; bilgi, deneyim ve basiretine bırakıyoruz…

Yeni Dünya Düzeni’nde, Türkiye’nin enerji ve Petrol gerçeği, İşte hikayemiz (3)

Yeni bir dünya düzeni kuruluyorsa bu "enerji çağı" olacaktır.

İçerik özellikle üniversitede okuyan gençlerimiz için önemli bir arşiv niteliğindedir. Ülkemizin ekonomik ve siyasi meselelerini değerlendirirken el altında bulundurmalarını öneririz.

Tablolar eşliğinde buyurun uzun bir enerji, petrol yolculuğuna;

Türkiye’nin enerji ve Petrol gerçeği;

Sultan II. Abdülhamid oluşturduğu güçlü istihbarat örgütü ile dünyadaki değişimi yakından takip etmektedir.

1876 Yılı itibariyle Petrol giderek daha fazla alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Dünyada motorlu araçların yaygınlaşmasının yanında; İngilizler başta olmak üzere dönemin gelişmiş ülkeleri donanmalarının gemilerinden başlamak üzere ağır tonajlı taşıma araçlarını kömürden petrol tüketimine uygun hale getirmektedirler…

2. Sultan Abdülhamit bu gelişmeleri öğrendiğinde petrolün gelecekte stratejik bir silah olacağını bir tarafa not eder ve  not etmekle de kalmaz, Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi yönetiminde oluşturulan bir araştırma ekibine;

Başta Musul ve Bağdat havalisi olmak üzere Dicle ve Fırat nehirleri havzasında petrol taraması yaptırır.  Ve yapılan bu çalışmalar, 22 Ekim 1901′de Sultan II. Abdülhamid’e sunulur.

2. Abdülhamit son derece zeki bir yöneticidir. Osmanlı İmparatorluğunun gelecekte içine düşeceği durumu o günden öngörerek; Musul’da petrol tespit edilen arazilerini kişisel olarak satın alır. (*)

İngilizler o günlerde de ısrarla bu bölgeyi istemektedirler.

İngilizler ’in, I. Dünya Savaşı’nda Bağdat’ı almak için harcadıkları paranın yedi mislini Musul’a sahip olmak için harcamaları, bölgeye verilen  önemin derecesini  belirtmek için ayrıca değerlendirilmelidir.

Yapılan çalışmalarda 65 noktada petrol tespit edilmiştir; Diyarbakır, Mardin, Bismil, Hazro Çayı, Sinan, Batman çayı, Dicle, Midyat, Bedran, Bitlis Suyu (çayı),Tulan, Siirt, Botan çayı, Habur, Fındık, Cizre, Dehuk, Zaho, Habur çayı, Hakkari (Çölemerik), Ahmediye Bisan, Alkuş, Akra, Büyük Zap, Revanduz, Musul, Karakuş, Nemrut, Küçük Zap, Erbil, Köysancak, Altınköprü, Şargat, Hamrin Dağı, Kerkük, Taşhurmatı, Tavuk, Karadağ, Süleymaniye, Karadağ, Aksu, Tuzhurmatı, Kefri (Salahiye), Deli Abbas, Tikrit, Samara, Haso çayı, Narbin Suyu, Diyale Suyu, Ramadi, Felluce, Mendeli, Bakuba, Kazımiye, Bağdat, Museyyeb, Hılle, Kerbela, Hit, Fırat, Anah, El-Kadim,Ebu Kemal, Meydani (1)

**

TPAO Genel Müdür Vekili Mehmet Uysal Petrol gerçeğimizi anlatmaktadır;

“Hazar bölgesi petrol sistemi, Karadeniz’in altından Romanya’ya uzanıyor. Bu alanda Türkiye’nin petrol tarihini değiştirecek rezerv var. Bölgenin batısında doğalgaz, doğusunda petrol yer alıyor.” diyor.

Şirket, bir taraftan Karadeniz’in derinliklerindeki petrol rezervini tespit için yabancılarla ortaklık yaparken, diğer yandan üretime geçmek için çalışmalarını sürdürüyor.

…Devletin petrol arama şirketi, halen yurtiçi ve yurtdışı dahil günlük 90 bin varil üretim yapıyor, Türkiye’nin tüketimi ise 600 bin varil.

Uysal’a göre gelecek 15 yılda petrole ödenecek para 450 milyar doları aşacak.

Rakamın büyüklüğü, konunun önemini ortaya koyuyor. Söz konusu bölgede neden şimdiye kadar petrol sondajı yapılmadığı yönündeki eleştirilere, “Varil fiyatının 100 dolara çıkması, Karadeniz’de de arama-üretimi kârlı hale getirdi.” karşılığını veriyor.

TPAO, Kazakistan’dan Libya’ya kadar geniş bir coğrafyada petrol arama ve üretim faaliyetlerinde bulunuyor. Milli petrol şirketi, son dönemdeki ataklarıyla Türkiye’nin petrol ihtiyacını karşılamak ve petrol sektöründe uluslararası bir aktör olmak için çalışmalarına hız verdi.

Milli petrol şirketini yöneten isim, Karadeniz’in Türkiye’nin petrol tarihini değiştirecek bir potansiyeli olduğunu söylüyor.

Halen Diyarbakır-Adıyaman bölgelerinde yoğunlaşan petrol üretiminin ülke ihtiyacını karşılamaktan uzak olduğu bilgisini veren Uysal ;

“Bu bölgedeki üretim bizim stratejik ihtiyacımızı karşılayacak potansiyele sahip. Yani bu bölgede yapılan üretim acil durumlarda askerî amaçlı ihtiyaçlar, hastane, okul, gıda nakil gibi acil ihtiyaçların karşılanmasında kullanılacak petrolü karşılar. Bu açıdan çok önemli. Ancak, ülke ihtiyacını karşılayamaz.”  değerlendirmesinde bulunuyor.

Ancak  Karadeniz’de durum farklı. Uysal’a göre Türkiye’nin petrol ve gaz ihtiyacının önemli bir bölümü hırçın dalgalarıyla ünlü denizin altından karşılanacak.

…Azerbaycan’da 1990′lı yıllarda başladığımız çalışmalardan 12 yıl sonra üretime geçtik. Karadeniz’le de sınırlı kalmayacağız. Akdeniz ve Ege’de de çalışmalar sürüyor.” bilgisini veriyor.

Kazakistan ve Azerbaycan’da önemli arama-üretim tecrübesine sahip TPAO’nun Libya’da da 3 sahası var. Ayrıca, Irak ve İran’a yönelik projeler üzerindeki çalışmalar sürüyor. 25 kişilik ekip, İran’ın Pars bölgesindeki petrol ve gaz üretimi için teknik çalışma yapıyor.

Karadeniz’de doğalgaz üretimi sürüyor.

“...Karadeniz, Hazar petrol sisteminin parçası. Kamuoyunda en çok tartışılan ve merak edilen konuların başında;

-”Türkiye petrol zengini bir ülke mi?”sorusuna verilecek cevap geliyor.

“Bu sorunun cevabını verebilmek için öncelikle petrol jeolojisi konusuna hakim olmak ve petrolün yeraltındaki yapısını iyi bilmek gerekiyor. Petrol yeraltındaki süngerimsi kayalarda bulunuyor. Kıtaların çarpışma sürecinde bu süngerimsi yapı bozuluyor ve petrolün kayalarda tutunması zorlaşıyor. Türkiye’nin de yeraltı yapısı bu çarpışmalardan dolayı deforme olmuş, petrol taşıyacak yapılar bozulmuş. Halen petrol çıkarılan Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Basra Körfezi’nde yer alan petrol sisteminin son ucu. Az rezerv söz konusu.

Petrol daha çok Basra bölgesinde yer alıyor. Türkiye bölümünde fazla petrol yok.

Ancak Hazar Denizi petrol sisteminin yer aldığı halka Karadeniz’in altından Romanya’ya kadar uzanıyor. Asıl rezerv bu hatta yer alıyor.

…30 yıllık TPAO tecrübesine sahip teknokrat Uysal,

“Derin denizlerde petrol arama çok pahalı bir iş. Ama varil fiyatı 100 dolara dayanınca, buralarda da arama işi cazip hale geldi. Ayrıca teknoloji çok gelişti.

10 yıl önce 2 bin metrede petrol çıkaracak teknoloji yokken bu gün daha derinlere iniliyor.” açıklaması yapılıyor ve Hazar Denizi petrol sisteminin yer aldığı halkanın Karadeniz’in altından Romanya’ya kadar uzandığı ifade ediliyor… “(2)

 

TANER YILDIZ Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı konuşmaktadır;

“Yerel kaynakların tamamını kullanacağız…

“…Biz dışa bağımlılığımızı azaltmak için yerli ve yenilenebilir kaynaklarımızın tamamını harekete geçirmeyi hedefledik, bunun için adımlar atıyoruz. 2002 yılında 19 bin MW olan termik santral kurulu gücü 2011 yılında yüzde 75 artarak 34 bin MW’a çıktı.

-10 yılda 6 milyar ton kömür bulduk. Yerli kömürden 18 bin MW termik santral kurma potansiyelimiz var. En önemli yerli kaynağımız olan kömürden en yüksek faydayı sağlamak için modellerimizi kurduk. Kamuya ait kömür sahalarını elektrik santrali kurma amaçlı özel sektöre devrediyoruz. 2023’te tüm kömür potansiyelini kullanan bir Türkiye hedefliyoruz. Yenilenebilir kaynaklarımızın etkin kullanımı konusunda yaptığımız çalışmalar devam ediyor.

Dünyada madencilikte ilk 10 içerisindeyiz. Dünyada ticareti yapılan 90 çeşit madenden 77’si ülkemizde bulunuyor ve bunlardan 60’ını üretiyoruz.

2002 yılında 100 bin metre olan maden arama sondajı miktarı 2011 yılında 1.4 milyon metreye, 2002 yılında 607 milyon dolar olan maden İhracatı, 2011 yılında 3.5 milyar dolara çıktı.

2002 yılında 303 milyon dolar olan mermer ihracatımız, 2011 yılında 6 kata yakın artarak 1 milyar 680 milyon dolara çıktı.

Bor, hammaddesi ithal ürün olmayan, tamamen yerli ve üretilenin neredeyse tamamının ihraç edildiği bir madenimiz.

Bor kimyasalları ve eşdeğeri ürün üretimi 2002 yılında 436 bin ton iken, 4 kat artarak 1 milyon 800 bin tona ulaştı. Bor ihracatı 2002 yılında 136 milyon dolar iken, 2011’de 855 milyon dolara çıktı.

Bunun % 60’ı kar oldu.

Yenilenebilir enerjinin tüketim içindeki payını artırmak için yenilenebilir Enerji Yasası’nı çıkardık. Türkiye 10 yıl önce sıfır düzeyinde olan rüzgâr enerjisinde, Avrupa’da ilk 10’a girdi. 2002 yılında neredeyse yok düzeyinde olan rüzgar kurulu gücünü 2 bin MW’a çıkardık. Aynı şekilde rüzgarda olduğu gibi güneşte de bir ivme yakalayacağız.

…2023’e kadar enerji ihtiyacımızda doğalgazın, petrolün ve yenilebilirin payını yüzde 30’a, nükleer enerjinin payını da yüzde 10’a ulaştırmayı hedefliyoruz.

2023 yılına kadar 2 nükleer santralı hayata geçireceğiz, birinin de inşaatına başlayacağız ve ithal bağımlılığımızı azaltmış olacağız.

2023 yılına kadar yerli ve yenilenebilir kaynaklarımızın tamamını harekete geçirmiş olacağız.

-Türkiye, bölgesinde bir enerji üssü olma yolunda hızla ilerliyor. Yıllar yılı bitirilemeyen Bakü-Tiflis Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı’nın inşasını bitirdik; Azeri, Kazak ve Türkmen petrolünü Türkiye üzerinden dünyaya ulaştırdık.

-Bakü-Tiflis- Erzurum (Şahdeniz) Doğalgaz Projesi’ni hayata geçirdik. Şahdeniz Doğalgaz Boru hattı ile sadece Türkiye’nin ihtiyacı olan doğalgazı tedarik etmekle kalmadık, AB ülkelerinin de bir kısım ihtiyacını karşılamış olduk.

-Türkiye-Yunanistan Doğalgaz Boru hattı ile Güney Avrupa Gaz Ringi Projesi’nin ilk ayağını tamamladık ve komşu ülkeye gaz ihraç etmeye başladık. Azeri doğalgazını Türkiye’ye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak olan Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi’nin (TANAP) ilk adımını Azerbaycan ile attık.

-Nabucco Projesi’ne verdiğimiz destek sürüyor. Proje, TANAP’ın tamamlayıcısı olarak, Batı Nabucco İsmiyle Bulgaristan sınırından Avrupa içlerine kadar uzanan bir boru hattı şeklinde hayat bulabilir. Irak –Türkiye Doğalgaz Boru Hattı Projesi için mutabakat zaptı imzaladık.

-Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı Anlaşması’nın süresini 20 yıl uzattık. Ülkemizin elektrik sistemini Avrupa elektrik sistemi ile senkron hale getirdik.

-Nükleer enerji santralları kurma sürecimiz devam ediyor. Akkuyu NGS Elektrik Üretim A.Ş. 2011 yılı sonunda 700 milyon dolarla ilk sermaye girişini yaptı.

-Rusya’ya nükleer mühendislik eğitimine ilk öğrenci grubumuzu gönderdik. Her yıl 75 öğrencimizi, toplamda 600 öğrencimizi göndereceğiz. Sinop’a kurulacak 2. Nükleer santral için dört ülkeden birini seçeceğiz.

…Denizlerde petrol aramacılığında atağa kalktık. Kendi petrolümüzü bulmak için kendi sismik arama gemimizin inşasına başladık. Türkiye’nin %ıoo yerli sismik gemisi olacak.

…Şuanda enerjide Özel sektörün payı yüzde 60’lar civarındadır. 2023 yılında inşallah yüzde 75’lere çıkacak. (3)

 

“Enerjiye mecburuz

20. yüzyılın bütün savaşları Pazar paylaşım savaşlarıydı. 21. Yüzyılın savaşları ise enerji kaynaklarını denetleme savaşları olarak şekilleniyor.

Her ülkenin belli bir enerji hassasiyeti vardır ve olmalıdır; fakat Türkiye’nin enerji hassasiyeti, cari açığının neredeyse tamamı enerji ithalatından kaynaklandığı için her ülkeden daha yüksek olmalıdır.

Ancak toplum olarak hala seyirci gibiyiz. Tezelden uyanmazsak sürprizler olabilir.

Dünya enerji üretimi ve tüketimi bakımından kritik bir eşiğe geldi. Devletlerin politikaları, siyasal krizler ve ülkelerin ekonomik gelişme kapasiteleri enerji sorununa düğümlendi.

Enerji üretim ve tüketiminde belli bir çerçeve oluşmuştu; günümüzde sorun bu çerçevenin değişime zorlanmasından kaynaklanıyor. Yaşadığımız uluslararası sarsıcı gelişmelerin, savaşların temelinde enerji paylaşımını yeniden düzenleme çabası var.

Enerjide her ülkenin kendine özgü bir politikası olmak zorunda; çünkü hiçbir ülkenin enerji kaynakları, bunlar üzerindeki hakimiyeti, uzun vadeli enerji sözleşmeleri ve angajmanları bir diğerine benzemiyor.

Son yıllarda bazı ülkelerin enerjide dışa bağımlılığı yoketmeye veya azaltmaya yönelik politika değişikliğine gittiklerini gördük. Bunun da sınırları var  ve esas itibarıyla ülkelerin ortak çabası, enerji arz güvenliğini 10-20-30 yıl gibi zaman dilimleri için garanti altına almaya odaklanıyor.

Türkiye’nin yerel enerji kaynakları çok yetersiz. Petrol ve doğalgaz gibi fosil enerji kaynaklarında mutlak bir dış bağımlılığı var. Bu yüzden ulusal ekonomisi sürekli zararda ve bu zararını dış borçla kapatıyor.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Enerji ithalatımızı saymazsak cari açığımız olmayacak, dış ticaretimiz başa baş gelecek” dedi. (4)

 

Tablo 1;

KAYNAKLARA GÖRE DÜNYA VE TÜRKİYE ELEKTRİK ÜRETİMİ

Kaynaklar…………………………..Dünya …………………….Türkiye

Petrol………………………………….%5.5………………………..%1

Doğalgaz ……………………………%21,3 ………………………%46,2

Kömür ………………………………..%41,0………………………%25,9

Hidro ………………………………….%15,9………………………%24,4

Nükleer ………………………………%13,5………………………%0

Diğer (Yenilenebilir vb.) …………%2,8……………………….%1,9

TOPLAM …………………………20.281 kWh……………212 Milyar kWh

 

Tablo 2;

KAYNAKLARA GÖRE TÜRKİYE’DE ELEKTRİK ÜRETİMİ

Kaynaklar ………………………………..Üretim(GWh)…………   Pay

Doğalgaz ……………………………………98.144…………………%46.2

Linyit ……………………………………….39.942………………..%16,9

İthal Kömür………………………………. 14.531………………….%6,8

Taşkömürü………………………………….3.588………………….%1,7

Petrol………………………………………….2.143…………………..%1

Asfaltit………………………………………..0.984…………………%0,5

TERMİK TOPLAM……………………….155.827………………….%73,2

HlDROLİK TOPLAM……………………..51.796…………………..%24,4

Rüzgar………………………………………..2.916…………………..%1,4

Jeotermal……………………………………0.668……………………%0,3

Yenilebilir+Atık……………………………0.458…………………..%0,2

YENİLENEBİLİR TOPLAM………………3.584…………………..%0,5

DIŞ ALIM TOPLAM………………………..1.143………………….%100

TOPLAM……………………………… …212.351 Kwh (Milyar) (**)

 

“Neyimiz var neyimiz yok

Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılıktan kurtulması Olanaksız. Böyle bir ülke zaten dünyada yok. Bağımlılığın oranı önemli. Çünkü enerjide ulusallaşma oranını sahip olunan kaynaklar belirliyor.

Türkiye’nin ispatlanmış enerji rezervleri şöyledir:

Tablo 3;

Rüzgar çok verimli: 8.000 MW (orta verimli – 40.000 MW)

Kömür linyit:……………………………………….12,4 milyar ton

Taşkömürü:…………………………………………1.33 milyar ton

Jeotermal……………………….31.500 MW  (elektrik için- 650 MW )

Su…………………………………………………..130 Milyar KWh/yıl

Güneş…………………………33 Mtep/yıl (muhtemel- 47  Mtep/yıl(*)

Doğal Gaz…………………………………………..8 milyar m3

Asfaltit          ……………………………………..82 milyon ton

Petrol……………………………………………….43 milyon ton

Biyokütle………………………………………….8.6 Mtep/yıl

Yerli potansiyelimizin tamamını kullanabildiğimiz noktaya geldiğimiz zaman Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığı yüzde 50+50 olabilecektir.

Enerjide bağımlılıkla ‘yenilenebilir’ savaş Tablo 3 bize yenilenebilir enerji kaynakları konusunda Türkiye’nin potansiyelinin sınırlarını göstermektedir:

Hidrolik : Elektrik üretiminde su 1980 öncesi başat kaynaklardandı, zamanla geride kaldı. Türkiye’de hidroelektrik santrallerde yılın 8760 saatinin 3854 saatinde elektrik üretimi yapılabilmektedir.

Hidrolikte kurulu güç potansiyelimiz 36 bin MW, kurduğumuz ise 16.934 MW’dir. Kapasite faktöründe üst sınır yüzde 44 olan hidrolikte halen yüzde 34’ünü kullandığımız potansiyelimizin 2023’te tamamını kullanarak 130 milyar kWh hidroelektrik üreteceğiz.

Türkiye’nin toplam elektrik üretiminde hidroelektriğin payı 2006’da yüzde 25.1, 2007’de yüzde 18.7, 2oo8’de yüzde 16.88, 2009 yılında yüzde 18.4 olarak gerilemişti. 2011 ve 2012’de yapılan yoğun özel sektör yatırımlarıyla süreç tersine çevrildi, 2011’de yüzde 24’ü aştı.

Rüzgar enerjisi: Bağımlılığı azaltacağımız alanlardan biri olan rüzgar enerjisinde gecikmeli de olsa umutlu bir başlangıç yapma noktasına geldik. Bu enerji kolu lisanssız enerji yatırımının da gözdesi olabilecektir. Rüzgârda kurulu güç potansiyelimiz 48 bin MW, kurulu gücümüz ise bunun yaklaşık 30’da biri; 1.587 MW’dir. Sektörün bu kolunda kapasite faktörü üst sınırı Türkiye’de yüzde 30’dur; 2023 yılı kurulu güç hedefi 20 bin MW’dir.

Rüzgâr enerji santrallerinin ortalama verimli çalışma süresi 20 yıl, sistemin kullanım ömrü ise 30 yıl civarındadır.

Güneş enerjisi: Isıl enerji bakımından Türkiye’de verimli Kaynak olan güneş elektrik üretimi için 50 bin MW’lik bir kurulu güç potansiyelini ifade etmektedir ama kurulu gücümüz sıfırdır. Kapasite faktöründe üst sınır yüzde 20’dir ve 2023 yılında 600 MW kurulu güç hedeflenmektedir. Üretimin bu dalında teknolojik yeterlilik uzun zaman alacaktır.

**

Yukarıdakilerden anladığımız enerji konusunun, ülkemizin birinci sorunu olduğudur.

Şimdi, Gelişmiş ülkelerin, Yeni bir Dünya Düzeni derken, neleri kastettiklerini daha iyi kavrayabiliriz.

Devam edecek…

Kuyuya iniyoruz…

Resim; dunyabulteni.netPaylaş

(*) Osmanlı Devleti isteksizce de olsa 1867 yılında yabancıların emlak edinmelerine dair kanunu çıkartmak zorunda kalmıştı. Bu tarihten sonra yabancılar hızla imparatorluk genelinde arazi satın almaya başlarlar. II. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra özellikle Bağdat ve Musul vilayetlerindeki arazileri kendi adına tapulamaya başladığı görülür. Aslında Abdülhamid’in bu yaklaşımı, büyük devletlerin imparatorluk coğrafyasında izledikleri emperyalist yaklaşıma karşı aldığı siyasi bir tedbirdir. Zira Abdülhamid’in satın aldığı arazilerin büyük bir kısmında zengin petrol yatakları bulunmakta ve bölge bugünde olduğu gibi büyük devletlerin iştahını kabartmaktaydı. Ola ki bölgenin yabancı bir devlet tarafından ele geçirilmesi durumunda, padişaha tapulu olan arazi şahsi mülkiyet statüsünde olduğundan bir şey yapılamazdı. Padişahın ölümü halinde de miras hukukuna göre yine hanedanda kalacaktı. Osmanlı’nın son döneminde içinde bulunduğu ortamı düşündüğümüzde, yabancı işgaline karşı bundan daha etkili bir çözüm bulunamazdı. Zaten Abdülhamid bölgedeki arazilerin kendi adına tapulanmasının nedenini açıkladığı iradelerinde, bunların yabancıların eline geçmemesinin sağlanması olduğunu belirtmiştir. (Bu konuda geniş bilgi; “Arzu Terzi, Abdülhamid’in Mirası : Petrol ve Arazi, İstanbul: Timaş Yayınları 2009”

(**)“KobiEfor” Kasım 2012 sayısı

(1) http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-19789-34-2-abdulhamidin-petrol-haritasi.html  6 Kasım 2006 / HAŞIM SÖYLEMEZ (Dr. Orhan Koloğlu)

(2) İsmail Altınsoy – Enerji muhabiri-Zaman Gazetesi - 27 Aralık 2007

(3) Kasım 2012 “KobiEfor” dergisi, sahife 23

(4) Kasım 2012 “KobiEfor”, sahife, 21

 

 

Yeni bir Dünya Düzeni isteyenlerin derdi nedir? Petrol, Su, Altın veya Olayları Belirleme gücü (2)

"Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir. Kim demiş? İngiltere başbakanı Churchill. İngilizler başka ne demişler? "Kuran Türklerin ellerinden alınmalıdır!" Şunu mu anlayalım, İngilizler, Petrol ve Kuran'ı elimizden aldılar? O artık size kalmış...

 

İnsanlık tarihine baktığımızda katliamların; Bir zafer kazanmak veya daha çok altın elde etmek veya bir belirleme gücüne sahip olmak adına yapıldığı görülmektedir. Anlaşılan, İnsan uygarlaştıkça! daha çok maddi ve manevi tatmine ihtiyaç duymakta ve daha fazla cinayet işlemektedir!

İlk bölümü özetlersek;

-Bir öncekinden farklı olarak Dünya Savaşları’ndan sonra 1945 yılında kurulan Yeni Düzeninin; son düzen olduğu ve ABD’nin iddia ettiği gibi; 1991’de Rusya’da yaşananların sonucunda, “Bir Düzen” daha gerçekleşmediğidir.

-Şimdi başta Amerikalılar olmak üzere, dünyanının anlı-şanlı siyasetçileri, tarihçileri, yazarları doğruyu söylememekte midirler?

Bu uygulamanın basit bir test yolu vardır;

-Yeni bir dünya düzeni kurulduğunda, güç ve gücü temsil edenler yer ve el değiştirmektedir.

-1945′den itibaren ABD başta olmak üzere Batı Avrupalı ülkeler güç merkezleri değil midir?

-2012 yılında da bu merkezlerin ağırlıkları devam etmemekte midir?

-Bugün; Yenidünya düzeninin -gerçek manada- belirleyicileri kimlerdir?

-Çinliler mi, Ruslar mı, Hintliler mi, Müslümanlar mı?

-Cennet ülkemizin üzerinde esen tüm rüzgarları;

-Cennet ülkemizin üzerinde parlayan güneşin sıcaklığını;

-Cennet ülkemizin üzerine yağan yağmurların oluşturdukları barajlardaki suları;

-Ve bugün ve gelecek 10 yılda çıkarılacak tüm kömürleri enerjiye dönüştürdüğümüzde, ihtiyacımızın ancak  %50-60 oranında (1) karşılandığını bir tarafa not ederek ve dünya ülkelerinin de ihtiyaç manasında bizden aşağı kalmayacağını düşünerek soralım;

-Eğer, yeni bir düzen kurulacaksa bu neyin düzeni olacaktır?

-Enerjiyi kontrol edenlerin düzeni!

Bu konuda yetkililerimiz ne demektedir?

-”Türkiye’nin yerel enerji kaynakları çok yetersiz.

-Petrol ve doğalgaz gibi fosil enerji kaynaklarında mutlak bir dış bağımlılığı var.

-Bu yüzden ulusal ekonomisi sürekli zararda ve bu zararını dış borçla kapatıyor(uz)….

-Maliye Bakanı Mehmet Şimşek,

-“Enerji ithalatımızı saymazsak cari açığımız olmayacak, dış ticaretimiz başa baş gelecek”

dedi ve enerji konusunun Türkiye için ne denli başat bir konu olduğuna dikkat çekti. (2)

19’uncu asır, Dünyada bir üretim ve tüketim çılgınlığının yaşandığı asırdır. El tezgâhlarının yerini makineler almış ve artık dünyanın bir çok yerinde  kolayca ve büyük miktarlarda üretim yapılabilmektedir.

20’inci asra gelindiğinde, ilk tüketim açlığı yerini patlayan üretime, hammadde ve Pazar bulma telaşına bırakmıştır.

21’nci asır, dünyanın her köşesinde çalışan makinelere enerji bulma asrıdır.

Ve sıradan makineler artık yerlerini akıllı robotlara bırakmaktadır.

Şimdi daha çok hammaddeye, daha büyük pazarlara ve daha fazla enerjiye gereksinim vardır.

Özetlenirse yeni dönemin efendileri;

-Petrol hatta Su kaynaklarının sahipleri ile bunları kontrol edenler olacaktır.

Burada sormak gerekir, Türkiye Coğrafi Bölge olarak hangi konumdadır?

-Türkiye, stratejik manada bir Kilit Ülke midir?

Peki, Enerjinin en önemli belirleyici olarak öne  çıkacağı gelecekte, Nükleer silahlara ve teknolojilerine sahip olanlar, gücün hangi başamağında yer alacaklardır?

Bilindiği gibi daha doğrusu açıklandığı üzere;

-ABD, Rusya, Çin, Fransa, Pakistan, Hindistan, Kuzey Kore gibi devletlerin Nükleer Silah ürettiği bilinmektedir.

Bu diğer ifadesi ile Nükleer silahlar konusunda birçok devlet caydırıcılık imkânına sahiptir.

Bu silahlar birçok farklı kültüre sahip devletler de olsalarda;

-Yakın dönemden itibaren Amerika ve AB, Israrlı bir şekilde, Nükleer teknolojilere sahip olduğu ileri sürülen Pakistan ve İran üzerinde baskı kurmaya çalışmaktadır?

Bunun nedeni Nükleer silahların kendileri için bir tehlike olmasından değil;

-İran’ın Körfezi, Pakistan’ın ise Afganistan’ı kontrol yeteneğine sahip olmasıdır.

Onlar için mesele,

-Enerjinin ve taşınma yollarının İslam ülkelerinin kontrolunda olmaması meselesidir.

Peki, Amerika ve Gelişmiş Avrupalı ülkelerin, diğer ülkelerin nükleer silahlara sahip olmalarına bir engelleme hakları var mıdır?

Burada cevabı şu ifade vermelidir;

-Güçlünün hukuka ve haklılığa ihtiyacı mı vardır?

Öyle de,

-“Uygarlık, Birleşmiş Milletler, ülkelerin içişlerine karışmamak, Cumhuriyet, Demokrasi, Fransız ihtilali, felsefe vb ne olacak?

-Onlar mı ne olacak?

-Zıkkımın kökü Olacak….

Devam edecek…

Artık kuyuya inebiliriz…

Resim;tarafsizhaber.blogspot.comPaylaş

(1) Taner YILDIZ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Kasım 2012 KobiEfor, sahife  23

(2) Kasım 2012 KobiEfor, sahife, 21

 

 

 

Yeni Dünya Düzeninde devletler halklarını, “ayağındaki nasır” değil, “Atan yüreği” göreceklerdir (1)

Eski dünya düzeni 1945 yılında sonlanır ve Yeni Dünya Düzeni başlar. 1991'de başlayan....

Bir kamuoyu ile paylaşılan, Eski ve “Yenidünya düzeni” vardır; bir de paylaşılmayan gerçek düzen!  Gerçekte dünyayı yöneten siyasetçiler midir? Yoksa onlar birileri adına yönetimde görev mi almaktadır?

Gerçekte ülke halkını ezen siyasetçiler midir, yoksa onları kullanan “karar vericiler” mi!

Eski ve Yeni dünya düzeni ile Küreselleşme ana konumuz olacaktır.

Elbette Türkiye’nin yenidünya düzenindeki konumu da…

Önce kısa bir şekilde eski ve yenidünya düzenlerini, kamuoyu ile paylaşılan bilgiler doğrultusunda açıklamaya çalışalım. Arkasından da görüşlerimizi sıralayalım.

Eski Dünya Düzeni

Konu ile ilgili kitaplar ile medya yaygın olarak eski düzeni şöyle özetlemektedir;

“…1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Soğuk Savaş olarak tanımlanan ‘Eski Dünya Düzeni’ yıkılmış, yerine yeni bir dünya düzeninin kurulma işaretleri verilmeye başlanmıştır…”

Ancak;

Gerçeğinde, bir öncekinden farklı olarak kurulan, “yeni uluslararası düzen!” Bir devletin yıkılmasından çok, devletlerarasında yapılan büyük savaşlardan sonra güç ve gücü temsil eden değerlerin el değiştirmesi ile başlamıştır.

Bir örnek verirsek;

1914 yılında Avrupa ağırlıklı bir Dünya savaşı yaşanır;

Beklentiler gerçekleşmemiş olacak ki, bu savaş 1939 yılında tekrar edilir  ve sonucunda ;

Birinci Dünya Savaşına, “Süper Devlet” olarak giren İngiltere, yerini Amerika’ya terk eder.

Artık Dünyada belirleyici olanlar, Batı Avrupalı ülkeler değil Amerika’dır.

Ve…

Amerika Dünyayı tek başına yönetmeye hazır olmadığını bildiği için yanına Rusya’yı alır ve Onunla aralarında dünyayı paylaşırlar.

Gerçeğinde Amerika, Rusların “Kâğıttan Kaplan” olduğunu bilmektedir.

Dünyayı tek başlarına yönetmeye hazır hale geleceği döneme kadar Rusların gücünü abartarak ve el altından destekleyerek, 1990’lı yıllara gelinir…

Amerika  bu tarihte artık kendini hazır hissetmektedir…

Rusların yamalarını bir arada tutan iplik çekilir ve Rusya dağılır.

Burada, Chalmers Johnson’un, ‘Amerikan Emperyalizminin Sonbaharı’ adlı kitabının 17. Sayfasından bir alıntı yapıyoruz;

-“Amerika’nın, asla tamamlanamayacak ve hiçbir zaman kullanılamayacak olan karadan karaya, balistik füzelere karşı uzay tabanlı bir savunma sistemi olan Stratejik Savunma İnisiyatifi (Yıldız Savaşları-SDI), Sovyetler Birliği ile silah rekabetini öylesine kızıştırdı ki, sonunda rekabete yarışa dayanamayan Sovyetler havlu atmak zorunda kaldı”  (1)

Ve Yeni Dünya Düzeni…

…Baba Bush, yeni bir dünya düzeni gerektiğini en sık söyleyen politikacıların başında gelmektedir. 1990 yazından Mart 1991′e kadar, ‘yeni dünya düzeni’ terimini 43 kez kullandı...” (2)

Bu ifadeler gerçeğinde, “kamuouyunu yeni bir sürece hazırlamak” için  yapılan çalışmalardır.

Tekrar edersek, gerçeğinde eski dünya düzeni, 1991′de değil, 1945 yılında sonlanmıştır.

1991 yılında telaffuz edilen, “Yenidünya Düzeni”, kastedilen düzen değildir.

Peki, nasıl yeni bir dünya düzeni kastedilmektedir?

Üstelikte bir Dünya Savaşı veya büyük olarak nitelenebilecek bir savaş yaşanmamışken…

Devam edecek…

Resim;http://www.meleklermekani.com’dan alıntıdır.

(1)  http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=101740

(2)  Bitmeyen Hesap” Yaşar Yazıcıoğlu

Tüm yönleri ile Hilafet gerçeği. Hilafeti hangi devlet ve neden kaldırttı (10)

Güvercin ağzındaki  zeytin dalı ile birlikte yuvasını terkeder…

 

Başarılı olmak isteyen bir kişi, aile veya devlet, bir uygulamaya başlamadan önce artı ve eksileri konusunda uzman bir yabancıdan yardım almalıdır. Bizde bu anlayışla, Prof. Fritz Neumark’ı (1) dinliyoruz.

Elimizde konu hakkında birçok malzeme bulunmasına rağmen, bunları bir blog ortamında sergilemek pek mümkün olamayacağından hareketle açıklamalar kısa notlar şeklinde verilecektir.

Bugünler dünlerden doğmuştur. Bu anlayışla; dün yaşananları doğru ve eksiksiz öğrenmek durumundayız. Ki; doğru bir gelecek yapılandırması yapabilelim, ders çıkaralım, ibret alalım…

Elbette önce bunların öneminin farkında olmamız gerekmektedir.

**

“Avrupa bizi neden sevmez hocam?

-İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Alman asıllı Prof. Neumark ile bir kısım öğrencisi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Neumark’a şu soruyu sorar:

-“Avrupa bizi neden sevmez hocam?

Prof. Neumark şu cevabı verir:

-“Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir.

Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı, Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir.

Sebeplerine gelince: Müslüman olduğunuz için sevmez, ama faraza laiklik şöyle dursun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.

Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz.

Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

…En az 400 yıl, Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

Selçuklular Anadolu’yu ’Osmanlılar İse Orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.

Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hâkimiyet sağladılar.

Önce ahlaki değerlerinizi yıpratmaya başladılar; giyiminizden yaşantınıza kadar…

Sonra kendi içinizde sizi bölmeye başladılar.

Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet buğün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi.

Kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır.

Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara yönlendirdi. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet’i devam ettirdi.

Kilise size kin kusmaktadır. Ve sebepleri yukarıdadır.

Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var.

Osmanlı zamanında ise her yerde bir medrese vardı, tarihinize bakın her medresede bilim eğitimi vardı.

İlk denizaltını Osmanlı’nın yaptığını çoğunuz bilmiyorsunuzdur belki de.

Ama Avrupa bunu biliyor Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır.

Ama sizde bunun olması bu şartlarda çok zor. Yine sizler. Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız”  (2)

Neumark’ın bu değerlendirmesinde, İngilizler ’in Türklere yönelik düşmanlıkta öncülük yapmasının katkısı büyüktür. Bunu kanıtlayan sayısız söylemler ve çok sayıda savaşların olduğu malumdur. Burada, bu bölüme, biraz daha açıklık getireceğini düşündüğüm Halil Halid ’in İngiliz Başbakan William Edward Gladstone (1809-1898) için yaptığı bir değerlendirmeyi örnek olarak veriyorum:(*)

-“Gladstone, gayrimüslimlere eyaletlere uygun bir şekilde muhtariyet (özerklik) verilmesini sürekli olarak Türkiye’ye tavsiye ede geldi. Doğu Anadolu’da Ermeni ve Kürt devleti kurulması için Ermenilere yardım etmiş ve 1880’den sonra sürekli olarak Osmanlı’ya Doğu Anadolu’da ıslahat görünümü ile baskı yaparak imparatorluğu parçalamayı hedef almıştı”  (3)

**

İngilizlerin İslam dini ile ilgili  vurduğu ilk neşter!

Vahabilik….

-“…Öncelikle bu reform tamamıyla gericiydi. Modern düşüncenin gelişimi için hiçbir çaba sarf etmiyor ve doğrudan doğruya Arabistan’ı zorluklarla yüz yüze bırakıyor, …Peygamber’in sağduyusu sayesinde ve verdiği şevk ile savuşturduğu ıvır zıvır şeyler üzerinde çok gereksiz bir katılık sergilemesiydi.

Abdülvahab minareleri ve mezar taşlarını lanetledi çünkü hiçbiri İslam’ın ilk yıllarında var olan şeyler değildi. Minareler bu nedenle her yerde yıkıldı ve kutsal mekânlar takipçilerinin eline geçince yüzyıllar boyu hac yolculuğunun önemli bir nişanı olarak saygı gören azizlerin mezarları dümdüz edildi.

Peygamber’in mezarı bile harap bir hale geldi ve oradaki hazineler îbn Suud’un askerleri arasında dağıtıldı.

Bu, tüm İslam dünyasında infiale yol açtı ve Vahabilik’in talihinin dönmesine sebep oldu. Başlangıcında saygılı hislerle onlarla beraber olanlar, şimdi tamamıyla karşı tarafta olduklarını ilan ettiler ve Vahabiler bir daha asla ahlâki ve toplumsal reformcu konumlarını geri kazanamadılar. (4)

İngilizlerin perde arkasındaki bu oyunlarla asıl niyetleri;  İslam’ın özünde olmayan uygulamaları, “varmış gibi” göstererek ve yaygınlaştırarak; kamuoyunun islam hakkında yanlış hüküm sahibi olmasını sağlamaktır.

Günümüzdeki Taliban oluşumu da bu kapsamda değerlendirilmelidir.

**

İngiltere ve İslam

-“…Esas nokta şu ki, İngiltere, Asya’daki iyi şeyleri yok etmeyi değil geliştirmeyi benimsediğine dair güveni telkin etmelidir.

Ne islam’ı yok edebilir ne de onunla olan bağını koparabilir. Bu yüzden, Tanrı aşkına, bırakın İslam’ı ele alsın ve fazilet yolunda iyice yüreklendirsin.

Çünkü tek değerli ve tek akıllı yol bu, hatta diyebilirim ki tüm haçlı seferleri çağından daha değerli ve daha akıllı bir yoldur.  (5)  

İngiliz Diplomat 1882 Yılında bu ifadelerle bakalım ne demek istemiştir,

Tanrı aşkına, bırakın İslam’ı ele alsın ve fazilet yolunda iyice yüreklendirsin.” İfadesi ile;

-“… takdir eden ve anlayan çok az kişi arasında Mehmet Ali (Mısır valisi) de vardı. Bu Arnavut maceracı, İngiltere Mısır’ı Osmanlı için kurtardığında Mısır’ın hâkimiyetini ele almıştı.

Bonaparte onun örnek aldığı kişiydi ve ondan, en büyük hayallerinden birisi olan,

yeni bir hilafet görüşünü miras almış, bunu gerçekleştirmek için sürekli çalışmıştı.(6)

-“Abdülaziz döneminin ilk günlerinde bir devlet adamı, hakiki bir deha sahibi, hem Avrupa hem de Doğu bilgisi olan ve özellikle de İslam’ın dini tarihi üzerinde derinlemesine uzman bir adam İstanbul’a geldi. (Cemalettin AFGANİ)

Baş Vezir Rüştü Paşanın ve Genç Türkler (Jön Türkler) hizbindekilerin arkadaşıydı. Bu hiziptekiler adil veya kötü her tür yöntemle İmparatorluğun merkezi otoritesini yeniden organize etmek ve güçlendirmek istiyorlardı.

Bu adam, hem Genç Türklere hem de daha sonra bir görüşmesinde Sultanın kendisine, bir taraftan eyaletleri denetleme aracı olarak diğer taraftan Avrupa diplomasisine karşı silah gibi kullanabilmek için Halife olarak Sultan’ın ruhani otoritesinin biraz daha öne çıkarılmasının Osmanlı Hükümeti için getireceği faydalar konusunda ısrarla tavsiyelerde bulunmuştu. (7)

İngilizler Osmanlı için sonlanma kararı konusunda müttefikleri ile anlaşmışlar ve bu arada İslam’da

r e f o r m adı altında birşeylerin hazırlıklarına başlamışlardır.

Bunun için kullandıkları kişi, Cemalettin Afgani‘dir.

“…Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde, bu çöküş ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, İngiltere’nin İslam’la ilgili rolü açıkça belirlenmiş bulunuyor.

Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak- Britanya koruması altına alınmalı ve siyasal varlığı, Avrupa’nın başka saldırılarıyla rahatsız edilmeyecek şekilde resmen garanti edilmelidir. (8)

İngiliz diplomat olan yazar devam etmektedir;

-“Bütün bunlarsa, Muhammedi dünyanın daha iyi şeylere ilerleyişinde takdiri ilahi olarak ona yol göstericilik konumunu devam ettirmekle mümkün kılacaktır. Görev zor ve kabul edilmeye fazlasıyla değer, eldeki araçlar da başarılması için yeterli.

Bu görevi reddetmesi, vahim sonuçlardan yakın tehlikelerden münezzeh değil. Muhammedi dünya, tarihinde olmadığı kadar siyasal ve ahlâkî tehlikelerle burun buruna gelmiş durumdadır; ismi cismi ne olursa olsun davasını benimseyebileceği bir önder arıyor.

Böylesi muazzam bir kuvvete yön verme imkânına,

Eğer İngiltere bu imkânı terk ederse, daha kararlı bir komşusunun sahip çıkacağından hiçbir şüphemiz yok.(9)

**

-“…Bugünkü haliyle    r  e  f  o  r  m  u  n   karşısına dikilen büyük zorluk şu: Şeriat yahut kanunun yazılı şekli, Ortodoks İslam içinde halen şüphe edilemez olarak görülüyor.

Kanun kendi içinde enfes bir kanundur ve Allah korkusu olan dürüst kişilere itaat etmeyi tavsiye ediyor, ancak bazı noktalarda İslam’ın gereksinimleriyle bağdaşmıyor.

Fakat yasal bir şekilde değiştirilemiyor. (Sahife.86)

**

Yukarıdaki ifadelerde satır aralarına gizlenen asıl niyetleri,  İslam’da r e f o r m yaptırmak.  Ellerin de nasılsa önceden yaptırdıkları bir Vehhabilik örneği de bulunmaktadır.

**

Yukarıdaki ifadeyi tekrar edersek;

-“Böylesi muazzam bir kuvvete yön verme imkânına, eğer İngiltere bu imkânı terk ederse, daha kararlı bir komşusunun sahip çıkacağından hiçbir şüphemiz yok.

İngiliz diplomat olan yazar hangi kararlı komşunun sahip çıkacağını düşünmektedir?

Örneğin bakalım bu komşu; Fransız mı, Alman mı, olacak?

Şimdi bir ara vererek,  “Cemalettin Afgani”ye bakalım; kimdir ve ne ile görevlendirilmiştir?

Cemallettin Afgani…

-“1838 senesinde Afganistan’da doğup, 1897 de İstanbul’da vefat etti. Din bilgisi azdı…Bir aralık Ruslar tarafından satın alınarak, ana vatanı olan Afganistan’a karşı casusluk yaptı. Dinine ve vatanına hıyanet etmekten çekinmedi. İngiliz masonları ile de işbirliği yaparak zengin oldu ise de, Osmanlı Şeyh-ül-İslamı Hasan Fehmi efendi, onun cahilliğini … ortaya koydu…

Mısırlı Edib İshak, Ed-dürer kitabında, bunun Kahire mason locası reisi olduğunu yazmaktadır. Bütün masonlar gibi, çeşitli kılıklara girerek, İslamiyet’i içerden yıkmaya çalışmıştır.

Dr. Muhammed Reşad, dört yüzün üstünde önemli kaynaktan hazırladığı Efgani Etrafında Makaleler isimli kitabında özetle diyor ki:

“…Efgani, hem Türkçü, hem İslamcı görünmeyi başarmıştır. Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, A. Agayef hep Efgani’den destek görmüştür. Mesela M. Emin Yurdakul’un, “Ben bir Türküm, dinim cinsim uludur” şiirini Efgani çok beğenmişti.

O zamanki İslamcı Sebilürreşad dergisi, ırkçılığı tenkit eden makaleler neşrederken, ırkçılar da, Efgani’nin ırkçılığı öven makalesini tercüme edip yayınlayınca İslamcıların sesleri, solukları kesilmişti.

Efgani, makalesinde diyordu ki: “Irkçılık dışında saadet yoktur. İnsanları birbirine bağlıyan iki bağ vardır: Biri dil, biri de din birliğidir. Dil birliği, ırk ve milliyet birliği demektir. şüphesiz, bu birliğin dünyadaki beka ve sebatı dinden daha devamlıdır.”

Efgani, Mısırda da Arap ırkçısıdır. (Arap ırkının sınırını belirleyecek ölçü din ve mezhep değil, Araplık ölçüsüdür) demiştir.

...Cennetmekân Abdülhamid han, keskin görüşüyle, Efgani’nin hain maksatlarının farkına varıp, kirli emellerine fırsat vermediği için, Efgani’nin yandaşları Ulu Hakana diş biliyorlar.

Cennetmekân Ulu Hakan, hatıratında diyor ki:

-“Hilafetin elimde olması İngilizleri hep tedirgin etti.

(Bahsedilen Bulund, ilginçtir, bizim de alıntı yaptığımız William Bulunt, İngiliz diplomattır.)

B  l  u  n  d   adlı bir  İ  n  g  i  l  i  z   ile  E f g a n i   adlı bir maskaranın el birliğiyle İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plan elime geçti.

Efgani’yi yakından tanırdım. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara, Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya Müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti.

Derhal reddettim. Bu sefer Blund ile işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul’a çağırttım. Bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim.) (10)

**

Cemallettin Afgani’ye İngilizler tarafından verilen bir görevde;  İslam’da reform yapılmasına aracılık etmesi ve Türkçülüğü, ırkçılığı ön plana çıkarmasıdır.

İngilizlerin İslam ve hilafet konusundaki çalışmaları burada bıraktıklarını düşünmek saflık olacaktır.

**

Napolyon’un önce Müslüman sonra Halife olmayı düşünmesi

“..İngiliz hasımları, onu kendi düşünce ölçeklerine göre yargılamakta ve çılgın olarak niteledikleri Hindistan’ı Persiya üzerinden işgal etmek gibi bayağı bir tasarıyla onurlandırmaktaydı.

Hâlbuki aslında, Hindistan onun planlarının sadece bir parçasıydı.

Kahire’de açık açık Kelime-i Şehadet getirdiğinde ve İslam inancını açıkladığında, onun lideri olmayı amaçlıyordu.

Üç yüzyıl Önce (Yavuz Sultan) Selim için mümkün olan onun için de mümkündü. Hatta Müslüman dünya da, 1799’da Bonaparte’ın halifeliğini kabul etmesi istendiğinde, aynısının 1519’da Osmanlı için istenmesinden daha fazla hayrete düşmedi. (11)

Napolyon’un amaçları arasında; Müslümanları İngilizlere karşı kullanmak ve İslam dininde reform yapmak vardır.

Gerçeğinde, Alman İmparatoru 2. Wilhelm, I. Dünya savaşında, Napolyon’un, 1799’daki düşüncesini gerçekleştirmiş,  Müslümanları İngilizlere karşılık kullanmak istemiş, ancak bunun bedeli, Almanlardan daha ağır olarak bizlere ödetilmiştir.

**

Türklere düşman olmanın bir nedeni de

-“Tarih boyunca Hıristiyan din adamlarının kin, nefret ve emelleri, özellikle istanbul’un fethiyle daha da derinleşmiştir.

Bilindiği üzere, Ortodoks papazları inançlarına göre;

1453’te İstanbul’un fethinden ve Bizans’ın yıkılmasından sonra siyah cübbe giyerler, uzattıkları saçlarını arkadan düğümlerler.

Bu inanca göre düğüm, İstanbul’un yeniden Ortodoksların başkenti olunca açılacaktır.” (12)

**

Türkler Müslüman olmasaydı?

-“Ne yazık ki, Hıristiyan Batı’nın, Türklere yönelik, düşmanlık birikimi, etkilerini inanılmaz bir şekilde hâlâ sürdürmektedir. Türkiye’nin Müslüman bir ülke olması ve dört halife döneminden bu yana, Hıristiyanlığa karşı İslam’ın en etkin bir şekilde gelişmesini sağlaması, bu düşmanlığın temel unsuru olmuştur.

Nitekim, Tarihçi Prof. Dr. Neumark,

-“Eğer Türkler Müslüman olmasaydı, Müslümanlık Hicaz’da kalırdı” sözleri de, İslamlaştırmada Türklerin önemini ortaya koymakta, dolayısı ile düşmanlığın nedenlerinden biri ve en önemlisine parmak basmaktadır (Prof. Dr. Neumark’ın İtirafları, Yalçın Bayer)

**

Sonsöz;
-İlkönce Napolyon Hilafet kurumu ile; İngilizlere kaybettiği Hindistan’ın intikamını almak için Mısır’ı işgal ederek bir hamle yapmak istemiştir.

-İkinci olarak;  II. Mahmut, Hilafet kurumunun ağırlığını değerlendirerek Batı’ya karşı bir çıkış yapmayı düşünmüştür.

-Üçüncü ve iz bırakan hareket; Sultan 2. Abdülhamid’in Dünyadaki tüm İslam ülkelerine bir Halife olarak sesini duyurmak istemiş olması ve bunda da epeyce ses getirerek İngiliz-Fransız ve Ruslara korku yaşatmasıdır.

-Dördüncü adımda; Alman İmparatoru II. Wilhelm’in yanlış siyaseti sonucu kendisini bir anda I.Dünya Savaşı içerisinde bulması karşısında;

Hem İngiltere İmparatorluğunu yıkmak, hem de cihan imparatoru olmak için Osmanlılar ile birlikte girdiği savaşta Halifeye (ittihatçıların baskısı ile) cihat ilan edilmesini sağlamış,

Ancak, bu hem kendi hanedanlığının, hem de Osmanlı hanedanlığının sonu olmuş,  Hilafet Kurumu’da bir kuş misali elimizden  ağzındaki zeytin dalı ile birlikte uçmuştur.

-Oyunun kuralını sonunda  İngilizler koymuşlar ve kazanmanın bir mükafatı olarak, kendisine ecel terleri döktüren “Hilafet kurumu’nu tereyağından kıl çekmek misali gündemden kaldırtmışlardır.

Bundan sonrası meraklılarının araştırmalarına kalmaktadır.

Resim;web ortamından alınmıştır.

(*) Kaynakça; “Bitmeyen Hesap”, Yaşar Yazıcıoğlu

(1)Prof. Fritz Neumark;  “Türkiye’de iktisat öğreniminin gelişmesinde ve gelir vergisi yasalarının hazırlanmasında önemli katkıları olan Yahudi asıllı Alman iktisatçı’dır.. 1900 yılında doğan, Neumark, 1936′da Hitler Almanya’sından Türkiye’ye göç ederek, İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev almış ve 1952 yılı başına kadar Türkiye’de kalmıştır. Türkiye’den ayrıldıktan sonra Frankfurt Üniversitesinde uzun yıllar görev yapan ve rektörlüğünde bulunan  Prof. Neumark, “Boğaziçi’ne Sığınanlar isimli Nazi Almanyası’ndan Türkiye’ye gelmiş bilimadamlarını anlatan bir de kitap yazmıştır. Prof Neumark, Tanınmış birçok ilim insanımızın da hocasıdır.

(2) Prof. Neumark’ ın İtirafları, Yalçın Bayer, 09.06.2002, Hürriyet Gazetesi.

(3) Halil Halid, “ İngilizlerin Osmanlı’yı Yok Etme Siyaseti”, s. 40-41).

(4) Wilfred S. Blunt“ (İngiliz diplomat), “İslam’ın Geleceği”,  sahife, 33; “yazım tarihi; Kahire 15 Ocak 1882

(5)Wilfred S. Blunt“ İslam’ın Geleceği”,  sahife, 109;

(6)Wilfred S. Blunt“ İslam’ın Geleceği”,  sahife, 47;

(7)Wilfred S. Blunt “ İslam’ın Geleceği”, sahife,.49;

(8)Wilfred S. Blunt “ İslam’ın Geleceği”, sahife,105;

(9)Wilfred S. Blunt “ İslam’ın Geleceği”, sahife, 109

(10) http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=816

11) Wilfred S. Blunt “ İslam’ın Geleceği”, sahife, s.47

(12) “Bitmeyen hesap” sahife, 59; Yaşar Yazıcıoğlu

 

Tüm yönleri ile Hilafet gerçeği. Hilafeti hangi devlet ve neden devlet kaldırttı? (9)

İnsan en kolay kendini aldatmaktadır. Kendisini en iyi tanıyan yine kendisidir.

Fransa (eski) cumhurbaşkanlarından Giscard d’Estaing, 2004 yılında, AB ile ilgili görüşlerini açıklamaktadır: “Avrupa’nın ortak kimliği Hıristiyanlıktır. Türkiye bunun hangi parçasını oluşturabilir? Türkiye bir İslam ülkesidir. Bu iki kimlik bir arada olmaz. Aksi hâlde AB dağılır.

-Türkiye, AB’ ye girmesi için; İslam kimliğinden, egemenliğinden, bağımsızlığından vazgeçecek mi?

-Brüksel’i Ankara yerine başkent kabul edecek mi?

-Türkiye Avrupa tek devletinin bir federe devleti olacak mı?

-Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor.” (1)

Kaldırılmasının üzerinden nerede ise bir yüzyıl geçmesine rağmen hala “Hilafet” kurumunun neden kaldırıldığını da

Sanki Türk Halkı kendisi ile ilgili çok şeyi biliyor da…

Bizim en büyük sorunumuz;

-“Bilmemek” değil…

“Bilmediğimizi bilmemek.”

Bu nedenle  farklı olan her şeyi ve herkesi düşman olarak görmekteyiz.

Bir önceki yazıyı, “İngilizler, Alman İmparatorluğunun kendilerini yoketmek için yürürlüğe konulacak, Cihat planı karşılığında ne yapacaklardır?” sorusu ile noktalamıştık.

Bu sorunun cevabının açık olarak anlaşılması için aşağıda çok ilginç üç örnek verilmektedir.

**

-“(Başbakan) Ali Paşa, 1856’da Islahat Fermanı’nı yayınlamak zorunda kalmıştır. Ancak, Avrupa’nın, Hıristiyan ve diğer dinsel, mezhepsel haklar adı altında artan sürekli talepleri karşısında, Sadrazam Ali Paşa, “gittikçe artan talepleri, devletin bağımsızlığını kökünden sarsmaktadır” açıklamasını yaparak, Avrupa’nın gerçek niyetini ortaya koymuştur.” (Cemil Bilsel, Lozan II, s. 59-62).

-“Hem 1839 Tanzimat hem de 1856 Islahat Fermanları’na ve diğer reformlara rağmen, Paris Kongresi Anlaşması’nın imzaları daha kurumadan, Avrupalılar Osmanlı’yı parçalama planlarını hazırlamaya devam etmişler ve bu planlar sonucudur ki, 1856 tarihinden 1912’lere kadar Osmanlı, Orta Avrupa ve Balkanlardaki tüm topraklarım kaybetmiştir.

Avrupa, Osmanlı’nın parçalanmadan kurtulabilmesi için sürekli reform tavsiye etmiş ve dayatmalarda bulunmuştur…” (2)

-“Sultan II. Abdülhamit de ıslahatlara devam etmiştir: Modern eğitimi geliştirmiş, azınlıkların adli eşitliğini sağlamak için ‘Nizamiye Mahkemeleri’ni’ yeniden teşkilatlandırmış, Rumlar rencide olmasın diye İstanbul’un fethi kutlamalarının gösterişli yapılmasını yasaklamış, ama Avrupa’yı tatmin edememiş, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalanmaktan kurtaramamışlar.

Bu tarihi gerçeği, 17 Kasım 2006 tarihli The Ecomomist, “II. Abdülhamid büyük güçlerin reform talepleri hiç bitmez” ifadesini sütunlarına taşıyarak, Batı’nın Türk milletine yönelik sözde reform dayatmalarının arkasındaki amacı gözler önüne sermiştir…“ (3)

**

-“Mustafa Kemal Atatürk, Neue Freie Presse muhabirinin bir sorusunu yanıtlarken Avrupa’yı şöyle tanımlamıştır:

-“Bizi aşağı olmaya mahkûm sayan Avrupa bununla yetinmemiş, yıkılışımızı hızlandırmak için ne gerekiyorsa onu yapmıştır.

-Batı ve doğu zihinlerinde, birbirine karşı iki ilke söz konusu olduğunda, bunun en önemli kaynağını bulmak için Avrupa’ya bakmalı…

-İşte Avrupa’da daima mücadele ettiğimiz bu zihniyet vardır. Biz ulussever, gözleri açık adamlarız. Gözlerimizi her gün daha açıyor, içte ve dışta olup bitenleri görüyoruz.

-Ulusumuzun uygar uluslarla ilişkilerini kolaylaştırmak yararımızın gereklerindendir” (A. Taner Kışlalı, Bir Türkün Ölümü).  (4)

**

-“Dünya, Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşları’nı yaşadı. Kapitalist ve komünist ideolojilerle dünya iki kutuplu hâle geldi. Sonra komünizm çöktü ve ABD tek emperyalist güç oldu, ama Avrupa’nın Türkiye’ye karşı tutumlarında hiçbir fark olmadı.

Avrupa Birliği’ne girme uğruna; Türkiye’yi bölen, parçalayan, kültürünü ortadan kaldıran, İslam’ı Hıristiyanlaştıran ve Kur’an-ı Kerim’i İncilleştiren dayatmaları, yüzyıllara dayanan politika ve stratejilerinin değişmediğini göstermektedir…”(5)

**

-“Nitekim Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasında, bu hususun çok önemli etken olduğu. Birlikle Türkiye arasındaki belgelere yansımıştır. Avrupa Anayasası’m hazırlayan eski Fransız Cumhurbaşkanı Valery Giscard D’ Estaing, bunca yıl sonra bu husustaki inancını 2004 yılında şöyle dile getirmiştir:

-“Avrupa Anayasası’nı yazarken bizi kaynaştıran özellikleri tanımlamaya çalıştık: Antik Yunan ve Roma’nın kültür mirası, Avrupa hayatının özümsediği dini geçmiş, Rönesans’ın yaratma şevki. Aydınlanma Çağı felsefesi ve rasyonel düşünce…

Oysa Türkiye bu unsurlardan hiçbirini paylaşmıyor…” (Valery Giscard D’Estaing, İngiltere’nin 2004 tarihli Financial Times ve Fransa’nın 2004 tarihli Le Figaro gazetelerinde yayınlanan makaleleri).

“Sanki 250 sene önceki İngiliz Başbakanı Gladstone konuştu; o da Türklerin ve Kur’an’ın yeryüzünden silinmesi çağrılarını yapmıştır.

-Gladstone ve Valery Giscad D’Estaing, 1096 yılında başlayan ve 170 yıl süren Haçlı Seferi ruhunu sırasıyla 1700’lere ve 21. Yüzyıla böyle taşımışlardır.(6) **

-“… Ortodoks papazları inançlarına göre; 1453’te İstanbul’un fethinden ve Bizans’ın yıkılmasından sonra siyah cübbe giyerler, uzattıkları saçlarını arkadan düğümlerler. Bu inanca göre düğüm, İstanbul’un yeniden Ortodoksların başkenti olunca açılacaktır. Batı’nın sönmeyen husumeti ya da güncellenen tarihi husumeti uygarlık çağı olarak tanımladığımız 21. Yüzyılda da, Müslüman Türk’e karşı kin ve nefretini devam ettirmektedir…” (7)

**

-“11 Aralık 1917 tarihinde Kudüs’e giren İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Henry Hynman Allenby Selahaddin Eyyubi’nin mezarına vurarak;

-’Kalk Selahaddin biz yine geldik‘ şeklinde bir konuşma yapmıştır. (8 ve 9)

Selahattin Eyyubi, “2 Ekim 1187′de Kudüs’ü Haçlı kuvvetlerinden alarak kentte 88 yıl süren Hıristiyan egemenliğine son vermiş, akabinde Hıristiyanların düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirmiştir.”

Aradan geçen süre yaklaşık, 730 (yediyüzotuz) yıl olmasına rağmen değişen bir şey yoktur.

Tarih bu nedenle, “çok!” değil, “hayati!” derecede önemlidir.

**

- Franchet D’Esperey isimli Fransız generalin İstanbul’a işgal kuvvetleri komutanı olarak olarak ilk gelişi, “25 Kasım 1918’dir. Ancak, özellikle İngilizlere ve Türklere bir mesaj vermek için, 8 Şubat 1919 yılında büyük bir tören düzenletir;

İstanbul’a Fatih Sultan Mehmet’in şehre girdiği kapıdan, surlar içerisinden beyaz bir atla, azınlıkların çılgın gösterileri arasında, Türk sancağını çiğneyerek şehre girer.”

**

Önceki yazılarımızda verdiğimiz bir belgeyi sırası geldiği için tekrar edersek;

Fatih’in 1453 yılında açtığı çağ, 1924 Lozan antlaşması ile kapanır!

-“10 (15) Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası’na yaptığı açış konuşmasında, Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder:

“Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR.” (As soon as this Bill has been passed, the Treaty will be ratified, and a new era will open.) (CAB/23/46, s. 424)” (10)

Fatih Sultan Mehmed’in  açtığı çağ, İngilizler tarafından Bizans’ın-Ayasofya’nın intikamı alınarak mı kapatılmış; bu nedenle mi, diğer tüm inanışların liderleri yerlerinde bırakılmasına rağmen Hilafet kaldırılarak, İslam dünya genelinde temsilcisiz bırakılmıştır?

Sorusunun tam sırası olsa gerek!

**

İnönü  Lozan dönüşü Atatürk’le baş başa trende görüştüğü konu da bu olmalıdır.

Ya Hilafeti kaldırırsınız…

Ya da…

-“Hayim Naum, Londra’da, derhal Lord Kürzon ile temas aradı ve temin etti. O zamanki İngiliz politikasının nâzımı mevkiinde bulunan bu Lord, nesebinin bir tarafiyle Yahudi idi. Hahambaşı, dâvayı aynen kabul etmek için bütün şartlara malik bulunan Lord’u, ancak Türkiye’ye bazı ivazlar vermek ve istiklâlini kabul etmek mukabilinde ona islâmiyete arka döndürtmenin mümkün olacağı mevzuunda ikna etti. Böylece Türkiye’de, İslâm âlemi üzerinde nüfuz ve ehemmiyet ifade edecek hiçbir vasıf kalmayacaktı. Hayim Naum, İngiliz Lord’una, milyarlarca Sterling ve yüz binlerce insan feda ederek elde edilemeyecek bir kazancı, basit ve bedava bir formülle takdim ediyordu.

Hayim Naum’un son sözü şu oldu:

-Türkiye’nin mülki tamamiyetini kabul ediniz; onlara, ben, İslâmiyet temsilciliğini attırmayı kabul ve taahhüt ediyorum!

-İleride, ileri bir müverrihin en ince noktalarına kadar teyit edeceği ve kaynakların en emininden devşirdiğimiz bu bilgiye ilâveten kaydedelim: Lord Kürzon, Hahambaşının bu teklifi karşısında o kadar heyecana düştü ki, bir İngiliz politikacısına yakışmayacak bir tarzda hislerini belli eden bir taşkınlık gösterdi, elini hararetle uzatıp teklifi kabul ve Hayim Naum’u tebrik etti.

- Bunun üzerine Hayim Naum, derhal koşar adımla Lozan yolunu tuttu. İsmet Paşa Lozan’dadır ve o güne kadar hemen her devletle anlaşmış olduğu halde bir türlü İngilizlerle anlaşmanın çaresini bulamamıştır. Şüphesizdir ki, Ankarayla beraber, hiçbir tertipten haberdar değildir.

- Hayim Naum derhal İsmet Paşa ile bir konuşma yaptı ve onunla, geceleyin, geç vakitlere kadar beraber kaldı. Son derece nazik, gizli ve hileli bir dil kullanan Hahambaşı, teklifini, Türk Murahhaslar Heyeti Reisine, mümkün olduğu kadar zehirsiz ve yumuşak şekilde bildirdi. Heyet Reisi, hayretler içinde, bu teklif ve telkine şu cevabı verdi:

Meseleyi Ankaraya bildirip mütalâa ve direktiflerini aldıktan sonra size cevap verebilirim.

Ve İsmet Paşa, teklifi, şifreyle Ankara’ya bildirdi.

-Ankara’daki Devlet ve Hükümet Başı, haberi alır almaz, derhal Hayim Naum’un Ankara’ya gelmesi talimatını gönderdi.

- Hahambaşı hemen Türkiye yolunu tuttu. Amerika’da giriştiği propagandalar muktezası olarak, büyük ve son derece sempatik bir Türk dostu tavrını almayı unutmamıştı.

- Hayim Naum’un dâvaya verdiği ehemmiyet derecesini düşünün ki, kendisi aile efradına fevkalâde düşkün bir kimse olduğu ve ailesi Haydarpaşa taraflarında oturduğu halde bunca hasrete rağmen onlara bir “Nasılsınız?” bile diyememiş, Sirkeci garından inip doğru Haydarpaşa garında trene atlamış ve dosdoğru Ankara’yı boylamıştır.

- Lozan’da İsmet Paşa, maiyetinden birine, bir gece evvel Hahambaşının kendisine geldiğini şu şu, şu, şu tekliflerde bulunduğunu anlatıyor ve o zatla Paşa arasında, aşağıdaki konuşma geçiyor:

-Yahu, bu kerata bize İslâmi temsilciliğimizi kaldırtmak istiyor:

-Hiç olacak şey mi bu?

-Vallahi öyle…

-Ya ne olacak şimdi?

-Ankara’ya yazdım; bakalım ne cevap verecekler?

- Hayim Naum Ankara’da bir gece kalıp derhal İstanbul’a dönüyor ve Ankara’dan aldığı talimatı hâmil olarak Lozan’a damlıyor.

- Gerisi malûm… Lozan’daki Türk Murahhaslar Heyeti, resmen imzaladıkları muahede hükümleriyle, hiç de böyle, bütün bir tarih ve hayata bedel fedakârlık ifadesinde bulunmadıkları ve sadece dürüst bir anlaşmaya imzalarını atmak vaziyetinde oldukları halde, birdenbire aradan her mâniin kalktığını ve anlaşmanın imkân safhasına girdiğini görüyorlar.

- Fakat zahir yüzüyle pek iyi tanıdığımız Lozan Muahedesi, tâ Ankara’daki kulis arkasından bu şekilde idare olunuyor; ve bu kulis anlaşmasından Lozan’daki Heyet ve Reisi, her türlü mesuliyet payına uzak kalıyor. Zira, hükümleri dürüst olan muahedeyi imzalayan onlar, mukabil teminatın merkezi ise başkalarıdır.

- Hayim Naum, o gün bugün, bir daha Türkiye’ye dönmemiştir. Yeni istikamet ve dâvalar peşinde başka iklimlere ulaşmış, Mısır Hahambaşılığına geçmiştir.

- Hayim Naum’un derhal Türkiye’den uzaklaşmasını, belki bir gün işin içyüzü sezilir de dinine ve milliyetine bağlı bir Türkün tecavüzüne uğrar diye korkusuna atfedenler de vardır.

- Fakat bizce bu uzaklaşmadan gaye, Türkiye dâvasının hallolunmuş bulunduğuna ve günden güne de biraz daha hallolunacağına dair itimattan başka bir şey değildir.

- Böylece aziz Türk vatanı (…) sistemle ve yavaş yavaş aslî kaynağından uzaklaştırılmış; Mohaç Meydan Muharebesinin gazileri, garp âleminin asırlar boyunca istihsal edemediği bir neticeyi (…) devşirivermiştir.

- Gizli Yahudi kurmaylar emrindeki Avrupa politikası, şu ince (döviz – düstur)la ifade olunabilir: Yabancı medeniyetleri garba özendirip kendi kendilerinden uzaklaştırmak; böylece onların, başkalarını kendilerine benzetmesi tehlikesine mâni olmak; maksat yerine gelince de gerçek terakkinin işte bu olduğu medihleriyle pohpohlamak; ve mukabil millî cereyanları irtica, gerilik damgası altında suçlandırmak… Garbın işte bu plânı, bir Yahudi buluşuyla ve Türk milletinin en nazik ânında, hikâyesini arz ettiğimiz şekilde işlemiş ve sene 1923′ten itibaren sular işbu noktadan akmaya başlamıştır. Yarının tarihçisi bu hakikati görecektir.”(11)

Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay

- İsmet Paşa anlaşıldığına göre Lozan’da İngilizlerle bir nev’i gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul’un Hahambaşısı Hayim Naum Efendinin telkinleriyle hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu. Peki ya dört-beş ay önceki hilafete bağlılık hatta hilafetin kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kat’i ifadeler ve İslam alemine bunun duyurulması hususundaki telaş ve heyecan ne olmuştu? (12)

Devam edecek…

Resim;sehirneder.comPaylaş’dan alınmıştır.

(1) Bitmeyen hesap”, Yaşar YAZICIOĞLUS.67-3

(2) a.g.e, 67-1

(3) a.g.e.68-1

(4) a.g.e,68

(5)“Bitmeyen hesap”, Yaşar YAZICIOĞLU, S.67-3

(6)a.g.e,  S.58-3

(7) a.g.e, S.59-2

(8) http://www.haberkalem.com/haber/90-taha-akyol-turk-muydu-kurt-muydu-selahaddin-eyyubi.html

(9) http://www.haber7.com/haber/20101208/Israilliler-Ingiliz-General-Allenbyyi-nicin-sever.php

(10) Mustafa Armağan, Zaman gazetesi, 4 Mart 2012, (Yazarın bahsekonu belgesi, Odatv ve Taraf gazetesinde yapılan ilgili yayınlarda onaylanmıştır. (Dizin 4 sayılı yazısında konuda geniş bilgi bulunmaktadır.)

(11) Büyük Doğu Dergisi 21-28 Ekim 1949, Sayı:2-3; (Vesikalar Konuşuyor, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / s. 96-104)

(12) Feridun Kandemir sayfa: 96-97 (http://gercektarihvekultur.blogspot.com/2010/08/lozanda-turkiyeyi-neden-yahudi-din-adam.html)

 

Tüm yönleri ile Hilafet gerçeği. Hilafeti hangi devlet ve neden devlet kaldırttı? (8)

Fal uygulamasından ne bekliyoruz? Geleceği mi, yoksa temennilerimizi mi? Düşünülmesi gerekir...

“Mustafa Kemal, bu kumsallarda savaşırken bir gün emrindeki kabile reislerinden biri kum üstünde fala bakmıştı. Bedevinin şu sözleri mühimdi: “Ne görüyorum beyefendi, ne görüyorum!”

Parmağındaki sigarayı asabî bir hareketle içen ve dumanlarını burnundan soluyarak savuran Mustafa Kemal, yüzünü buruşturarak sormuştu:

- Ne görüyorsun, aynen söyle!

- Aman beyim, bu olamaz, sizin bir gün bir taht yıkacağınızı görüyorum. Osmanlı hanedanı yıkılıyor, bu nasıl olur?

Mustafa Kemal o zaman bir kahkaha atmış:

- Biz o tahtı 1909’da devirdik, buraya geldikSen maziden mi, yoksa istikbalden mi bahsediyorsun?

Bedevi, başını sallayarak ve Arapça fikirlerini ifade ederek itiraz etmişti:

- Hayır beyim, hayır, bundan sonra, bundan sonra, hem de Osmanlı hanedanının sonuncusunu demişti.

O günden sonra Mustafa Kemal bu vakayı dostlarına, arkadaşlarına sık sık tekrar etmiş, falcının bu hikâyesini de bana Beşiktaş’ta, Akaretlerde kaldığı annesi merhum Zübeyde Hanım’ın evinde bir gece anlatmıştı.

- Ne dersin Hüsamettin, demişti, bu fala inanalım mı?

Doğrusunu söylemek lâzım gelirse Birinci Cihan Harbi’nin bitmek üzere olduğu günlerde. Veliaht Vahideddin’in yaveri bulunan Mustafa Kemal Paşa’dan, bir gün Osmanlı hanedanının bu sonuncu hükümdarını, yani yaveri olduğu Padişah’ı, bizzat devireceğini düşünmek bile hatırından geçmemişti. Fakat kendisine bu tarzda söylemek kabil değildi.

Kim bilir. Paşam, dedim, gün doğmadan neler doğar!

- “İşte Hüsamettin”, dedi, “ bir gün senin Teşkilât-ı Mahsusa mensuplarından, vaktiyle Trablusgarp’ta, çölde kumların üstünde elindeki hançerle kumları karıştırıp, bana bu sözleri söyleyen falcının rüyasını hakikat yapmak hususunda yardım bekleyeceğim!”

- Hele o günler gelsin de Paşam, herhalde hizmetinizde bulunmaktan zevk duyacağız! (1)

Bir halk için yazılan tarih vardır,

Bir de geçmişte yaşananların yazıldığı gerçek tarih.

Bugüne kadar okuduklarımızdan ve öğrendiklerimizden hareketle şunu açık bir şekilde ifade edebiliriz;

Gerek Sultan 2. Abdülhamid, gerek kardeşi Sultan Vahdettin, gerçek birer vatansever olarak yaşamışlar ve samimiyet ve büyük gayretlerle ülkelerinin kurtulması için hizmet etmişlerdir.

Elbette halen bu çok tartışmalı konuda karar verecek olan, her gün ortaya çıkan belgeler ışığında yine de tarih olacaktır.

Gerçek sevdalılarının görevi sadece yaşananlara ışık tutmaktır. Hüküm vermek değil.

Peki, kim veya kimler, Sultan Vahdettin’i “Hain” ilan ettiler, burada amaçlanan nedir?

-Ülkeyi Birinci Dünya savaşına sokan İttihatçılar;

-Yaptıkları isabetsiz davranışlar nedeni ile savaşı kaybeden yine ittihatçılar;

-Kaybettikleri savaş sonunda, “Barış antlaşması”nı teklif ve kabul eden ittihatçılar;

-Kaybettikleri savaş nedeni ile ülkeden kaçan ittihatçılar;

-Ancak ne hikmetse!

-Bitmiş bir savaş, kaybedilen ülkenin sorumlusu, üstelikte” Hain!” etiketi ile damgalanacak olan” aslında kaybedilen ülkeyi kurtarmak için çırpınan Sultan Vahdettin!

Şimdi bu soruya açık olarak cevap verebilmek için Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda başlayarak geriye doğru bir yolculuğa çıkmamız gerekecektir.

Önce konunun açılması adına okuyanın camına küçük uyarı taşları atalım!

-Osmanlının devasa mirasını paylaşmanın yanında; Haçlı Zihniyeti sonucu üzeri küllenmiş gibi görünen, Hilal-Salip savaşına son noktayı koymak, ona ölümcül darbeyi indirmek adına, başını İngilizlerin çektiği ve adına; ”Büyük Oyun” denilen bir plan yürürlüğe konulur.

Bu planın ana omurgası; “Osmanlıyı sürekli savaşlarla meşgul ederek, bir taraftan ekonomik kalkınmasına mani olmak, diğer taraftan da onu yüksek faizlerle borçlandırarak kolayca yıkılmasını sağlamaktır.”

-İlerleyen zamanda ve bu planın yanında ; Almanların yürürlüğüne koyduğu ve adına da; “Yeni Büyük Oyun”  denilen ikinci bir karşı plan daha yürürlüğe konulacaktır.

İşte bu plan hem Osmanlı Hanedanlığı’nın ortadan kaldırılmasındaki düşünceyi, hem de Hilafet ile ilgili yaşananları çok açık olarak ortaya koyacak, okuyanı aydınlatacaktır.

-Bu iki plana ; İngiliz ve Almanların yanında, İttihatçılara mali-stratejik destek veren, ellerindeki büyük servetleri ile Yurt arayışında olan Yahudiler de ilave edilmelidir.

-2. Abdülhamit Yakın Tarihin gördüğü bir siyaset dehası ve Osmanlının son şansıdır.

Sultan Abdülhamid, “Büyük Oyun”un şifrelerini çözer ve yıkılmasına karar verilen ve önlenemeyecek olan imparatorluğun başkentini Şam veya Bağdat’a taşıma hazırlıklarına başlar. (Bu iddia medyada belki de ilk kez seslendirilmektedir)

-Dışarıya sızan bu hazırlıklar karşısında, İttihatçılar (görünürdeki destekçileri Selanikli Yahudiler-Masonlar) devreye sokularak 2. Abdülhamid tahtan indirilir. Ve Sultan, olayın arkasında Masonların (Çokuluslu sermayenin) olduğunu bildiği için direnmez ancak, İttihatçılara Devletin başına örülecek çorapları! Gelecekte yaşanacakları da büyük bir isabetler anlatarak kenara çekilir.

-2. Abdülhamid (Yukarıda anlatılan kızgın kumsallardaki Mustafa Kemal ile Bedevi’nin konuşmasının geçtiği, İtalyanların çıkartma yaptığı Libya-Trablusgarp için zamanında şöyle demiştir:

-“Bu makarnacılar, -İtalyanlar- korkarım ki bir gün, Afrika’daki topraklarımıza çıkmasınlar! Bize uzak olmasa hadlerini bildirmek her zaman mümkün olur. Fakat uzaklık ve deniz üstünlüğü, müessir müdahale yapmamıza imkân vermez. Bu yüzden Trablusgarp’ı da er ve geç kaybedeceğiz! Abdülhamit, ermiş gibi konuşmuş, yıllarca sonra hayatında bu feci akıbeti görmüştü. O zaman Selanik’te Alâtini köşkünde nezaret altında bulunuyordu. Arkadaşım Debreli Zinnun’a:

- Yüzbaşı demişti, biz vaktiyle bu feci akıbeti söylemiştik. Şimdi İttihatçıların gönüllüleri çarpışıyormuş, güzel ama neticesiz bir gayret! (2)

-İttihatçılar, genç olmalarının yanında hırslarından ve kendi aralarındaki iktidar kavgalarından dolayı, değil oynanan oyunları, önlerini görecek kadar basiretleri yoktur.

Aşağıda Almanları anlatırken de açıklandığı üzere maşa olmaktan öteye geçememişler.

Hem çok genç yaşta hayatlarını, hem de bir cihan İmparatorluğunun (belki de önlenebilir büyük kayıplara uğranılmadan) erkenden yıkılmasına neden olmuşlardır.

Osmanlı Hanedanlığına ve Hilafet müesssesine;

-Mustafa Kemal’in Trablusgarp’ta Bedevi’ye söylediği gibi “Hanedanlık, 1909’da yetkilerini kaybetmesi ile son bulmuş ” olmasına rağmen; Birinci Dünya Savaşı‘nın ülkemizdeki artçılarının bitmesine kadar kalmasına gözyumulmuş, ilk planda saltanat, ikinci planda da Lozan’daki çevre düzenlemesi ile birlikte Hilafet işgalciler tarafından kaldırtılmıştır.

-Sultan Vahdettin, Kurtuluş Savaşı için hem hanedanlığın,hem de Hilafet kurumunun ağırlığını sonuna kadar kullanarak Anadolu İsyanı’nı başlatmış, desteklemiştir. İnanıyoruz ki, önümüzdeki dönemde  Üzerinde ağır bir sansür bulunan Devlet Arşivleri beklenenden de önce açıklanarak, herkesin hakkı kendisine teslim edilecektir.

-Sayın Süleyman Demirel’in, “Halk yüzyıl daha gerçekleri öğrenmemeli!” derken bu açıklananları kastetmektedir. Ancak, gerçekler kimsenin gül hatırına yüzyıl beklememiştir.

.**

İşte, İngilizlerin “Büyük Oyun’una karşılık, Almanların “Yeni Büyük Oyun!”u

-Alman Kayzeri Wilhelm, 1914 yazında çok yanlış bir hesap yaptığını ve İngiltere ile kanlı bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu anladığında İngiltere’ye karşı, onun Doğu’daki gücünü sonsuza kadar yok edecek bir cihad başlatmaya yemin etti.

“Konsoloslarımız ve temsilcilerimiz tüm islam dünyasını bu yalancı ve vicdansız millete karşı ayaklandırmalıdır,”

emrini verdi. Eğer savaşacaksa, elinde tüm Britanya Imparatorluğu’nu yıkma fırsatı vardı. Osmanlı İmparatorluğu, Kafkaslar, İran ve Afganistan halklarını, Britanya’nın yayılmacı imparatorluk çıkarlarına karşı bir araya getirecekti.

Bunlar hep birlikte en büyük ve en hassasları olan Hindistan’a doğru fitili ateşleyeceklerdi. Hindistan, Britanya’nın elinden koparılacak olursa, genelde yaygara ve blöfle bir arada tutulan derme çatma imparatorluğunun geri kalanı kolayca çökecekti…” (3)

Burad kısa bir ara veriyoruz;

**

-”ABD basınında, halifeliğin kaldırıldığı haberini ilk defa Boston Gazetesi vermiş ve 4 Mart 1924 tarihli akşam baskısının ikinci ekinde okurlarına birden çok başlıkla duyurmuştu. Public Ledger Co. tarafından hazırlanan, İstanbul kaynaklı haberde kullanılan başlıklar oldukça çarpıcıydı:

-“Türkiye, Kuran’ı ve Halife’yi tekmelemekle kurtuldu”…

-“İslâm’ın çöküşüyle Batılı temeller üzerine Cumhuriyet bina ediliyor”…

Ardından da habere konu olan hadise şöyle özetlenmişti:

Türkiye’nin de, İslâm Dünyası’nın da kolay kolay hayal bile edemeyeceği bir devrim, Mustafa Kemal’in Millet Meclisi’ndeki yıllık konuşmasıyla ilan edildi. Kemal, tasarladıklarının detaylarını belirtmeksizin ağırlığını koyarak, bugüne dek kurulmuş olan bütün İslâmî devletlere temel teşkil eden dinî kanun ve gelenekleri dağıtıverdi. Bu, halifenin gitmesinden başka, Kuran’ın yıkılması ve İlâhî kanunların mahkemelerden kaldırılması manasına da geliyordu. Bunun yanında 500 milyon dolar değerindeki tüm dinî kurum ve kuruluşlar da devletleştiriliyor.

Kısacası, yerel gazetelerin de dediği gibi, Türkiye Cumhuriyeti, tamamen Batılı temellere oturarak Doğu’ya veda ediyor.” (4)

**

Almanlarla devam ediyoruz.

-“Kayzer Wilhelm’in Kutsal davası

Kayzer’in. Doğu halklarını ve aşiretlerini Almanya’nın düşmanlarına karşı ayaklandırma planının Berlin’de pek çok taraftarı vardı. Bu şahinlerin en başında, konuyu ilk başta ortaya atan ünlü doğu bilimcisi Max von Oppenheim geliyordu. Von Oppenheim, savaştan bir süre önce Kahire’de diplomatik kimlikle çalışırken. Dışişleri Bakanlığı’ndaki amirlerine gizli bir rapor hazırlamış ve burada, bir savaş durumunda, “militan İslam’ın Alman savaş mekanizmasına “hesap edilemeyecek kadar etkin biçimde” bağlanabileceğini göstermişti.

Bu raporun Wilhelm’in hayallerini beslediğine dair kanıtlar vardır.

Savaş başladığında Oppenheim derhal Berlin’e çağrıldı ve İtilafçılar’a, özellikle de İngiltere’ye karşı böyle bir terör planı hazırlaması istendi.

Cihadı Alman stratejisinin önemli bir parçası olarak gören bir diğer kişi de. Genelkurmay Başkanı General Helmuth von Moltke’ydi.

Yetmiş yıl önce, . Almanya’nın dikkatini Doğu’da kendisini bekleyen büyük fırsatlara çeken Yüzbaşı Helmuth von Moltke, onun amcasıydı.

General, Hindistan ve Kafkasya’da şiddetli ayaklanmalar başlatarak “İslam fanatikliğinin” İngiliz ve Ruslar’a yöneltilmesi için ısrar ediyordu. Böyle bir planın uygulanabilirliğini garantileyen ise, İngiliz ve Ruslar’a duyduğu antipati yüzünden çok önemli Doğu deneyimini Wilhelm’in hizmetine sunmuş olan İsveçli kaşif Sven Hedin’di.(5)

Bir ara daha veriyoruz;

**

-Kurtuluş Savaşında Ruslar bize yapacakları altın ve Silah yardım şartlarının içerisinde Hilafet’in kaldırılması da vardır. Birinci Dünya savaşında Hem Rusların hem de İngilizlerin “Cihat” anlayışı nedeniyle analarından emdikleri süt değil! ciğerleri burunlarından gelmiştir.

Bunları bilmeden, ne Kurtuluş Savaşı’nı ne de Hilafet ve İslam’ı değerlendirmek mümkün değildir.(Bu konuda geniş bilgi aşağıda kaynak olarak kullanılan kitaptan temin edilebilir.)

-Birinci Dünya savaşında bizim düşmanımız olan İtalyanlar, Fransızlar ve Ruslar, bu savaştan kısa bir süre sonra Kurtuluş savaşı aşamasında bize silah- para ve danışmanlık desteği vereceklerdir. Okuyan bunu kendisine sormalıdır. “Peki, Neden?”

Almanlarla kaldıımız yerden devam ediyoruz;

**

-“Almanya’nın büyük bankalarının saldırgan desteğine sahip olan Wilhelm’in diplomat ve sanayicileri, ülkenin politik ve ticari çıkarlarını ve etkisini tüm dünyaya yaymışlardı. Ancak, çabalarını esas olarak Doğu’da yoğunlaştırmışlardı. Can çekişen Osmanlı İmparatorluğu’nu bir fırsat kapısı olarak görüyorlardı.

Hıristiyan azınlıklara karşı barbarca davranışlarıyla Avrupa kamuoyunu öfkelendirip dostsuz kalan Sultan’a yardım ederek, Almanya’nın yerini sağlama almak için her şey yapılmıştı.

Wilhelm, Berlin hâkimiyetindeki zayıf bir Türkiye’nin, Almanya’nın Asya’daki yayılmacı çıkarları için ekonomik ve politik bir üs olabileceğine karar verdi. Ancak, bu muhteşem planı önemli ölçüde aksadı ve bunun yerine Avrupa ile dünyanın büyük bir bölümünü karanlık bir savaşın uçurumuna sürükledi.

…Wilhelm ile sertlik yanlısı danışmanları, bir cihad başlatarak İngilizleri Hindistan’dan, Ruslar’ı da Kafkasya ile Orta Asya’dan sürmeyi hedeflemişlerdi. Modern savaşta bir cihad örneği olmadığı için, bu cesur ve serüvenci bir stratejiydi, ancak yine de, Alman tarihçi Fritz Fischer’in belirttiği gibi bu, Wilhelm’in 1890’lardan beri yürüttüğü saldırgan Doğu politikasının “başka yollarla sürdürülmesinden” başka bir şey de değildi.

Prusya bir zamanlar çeşitli parçaları başkalarının topraklarıyla birbirinden kopmuş olan, kara içinde sıkışıp kalmış küçük bir devletti.

Ancak, o günlerden sonra, büyük ölçüde Bismarck’ın dehası sonucu, büyük yol almıştı. Wilhelm, Almanya’nın Doğu’da yeni büyük bir imparatorluk kurmak için eline büyük bir fırsat geçirdiğine inanıyordu.

Berlin tarafından tasarlanan, ama İstanbul’dan eyleme sokulacak olan cihad, eski Büyük Oyun’un yeni ve çok daha kötü niyetli bir örneğiydi.

Kral, Kayzer, Sultan ve Çar’ın istihbarat servisleri arasında yapılacak savaşın alanı, batıda İstanbul’dan doğuda Kabil ve Kaşgar’a kadar uzanacak, Iran, Kafkaslar ve Rus Orta Asyası’na yayılacaktı.

Tüm İngiliz Hindistanı ve Burma da bunun içindeydi ve Berlin, kaçak silah ve para yardımıyla, sakin Müslüman, Sih ve Hindu halkları arasında şiddetli ayaklanmalar başlatmayı umuyordu.

Ancak, komplonun uçları Asya sınırlarının ötesine de uzanmaktaydı. Berlin’in büyük planında; Birleşik Devletler’deki silah tüccarları, Meksika’nın Pasifik kıyıları açıklarındaki ıssız bir adasında bir randevu ve Londra’nın Tottenham Court Caddesi’nde, suikastların planlanıp prova edildiği bir atış alanı vardı. Planda ikinci bir Hint îsyanı başlatmaya yetecek kadar silahla dolu gemiler ve îngiliz klasiklerinin kapakları içinde Hindistan’a sokulmuş sandık sandık ihtilalci yayın da bulunuyordu.

Ancak, cihadın başlıca hamlesi, İstanbul’dan doğuya doğru, tarafsız İran ve Afganistan üzerinden Hindistan’a inen geçitlere yönelecekti. Bu nedenle, Berlin’in ilk hedefi îran Şahı ile Afganistan Emiri’nin desteklerini kazanmaktı. Eğer, bu başarılabilirse, o zaman bu ülkelerin Alman ve Türk subayları liderliğindeki, başdöndürücü ganimet vaatleriyle kamçılanan orduları da Hindistan aleyhine döndürebilirdi.

Böylece, bir avuç subay ve astsubay dışında cihad hemen hemen bedavaya gelecekti.

Bütün gereken, savaştan sonra asla yerine getirilmeyecek vaatler ve çoğunluğu İran’daki İngiliz bankalarının kasalarından alınacak olan altındı.

Hindistan’ın milyonlarca muhalifi de ayaklanmaya ikna edilebilirse, o zaman İngilizler hem iç hem dış saldırı karşısında kalacaklardı. Bu arada Türkler Kafkasya ve Orta Asya’daki Müslüman kardeşlerini Türk-Alman cihadının bayrağı altında toplamaya çalışacaklardı…” (6)

**

Şimdi yukarıda açıklananları sorgularsak;

Alman İmparatoru’na göre İngilizler, Hilafet Kurumunun etkisi üzerinden yıkılacaktır.

-Peki, İngilizler ve Ruslar, Hilafet üzerinden kendilerine kurulan Cihat planı karşılığında ne yapacaklardır?

-Bu aslında cevabı çok basit olan bir sorudur.

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim;web ortamından alınmıştır.

(1) “İki devrin PERDE ARKASI”, HÜSAMETTİN ERTÜRK,Teşkilât-ı Mahsusa Başkanı

(2) “a.g.e.

(3)“İstanbul’un Doğusunda  bitmeyen oyun” Peter Hopkirk , 1995

(4) “CUMHURİYET’İN GİZLİ TARİHİ”, İsmail Çolak,

(5)“İstanbul’un Doğusunda  bitmeyen oyun” Peter Hopkirk , 1995

(6) Peter Hopkirk, a.g.e; s.14

Tüm yönleri ile Hilafet gerçeği. Hilafeti hangi devlet ve neden devlet kaldırttı (7)

ABD Demokrat Parti Silahlı Hiz. Kom. ve İstihbarat Komitesi üyesi Senatör Udall. 

….

Gerçeğin mi peşindesiniz? O zaman buyurun! “Osmanlı sultanlarının halefleri henüz alıcı olarak yerlerine oturmamışlardır. Müttefiklerin, 1919-1922 yılları arasında bu halefleri yerleştirirken kalıcılığı sağladıklarına inanmış olmalarına rağmen…”

Üzerinde en çok tartışılan konuların başında olmasına rağmen; “19 Mayıs 1919 öncesinde yaşananlar, en başta içerisinde olması gereken NUTUK’un yanında, ülkemizin ve Ortadoğu’nun yakın tarihini araştıran çok sayıdaki yabancı akademisyenlerin yazdıkları kitaplarda da yer almaması dikkatimizi çeken hususların başında gelmekteydi.

“BARIŞA SON VEREN BARIŞ” isimli eseri elimize almamızla birlikte konu bizim için aydınlanmış oldu.

Eserin yazarı, Prof. David Fromkin, Tarih, Hukuk ve Uluslararası ilişkiler alanında deneyimli araştırmacı bir ilim insanıdır.

Fromkin, berrak bir anlatımla, “Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı?” sorusuna cevap aramış ve bu sorunun cevabını vermiştir.

Vermiştir, ancak…

İşgalcilerin ve Osmanlı’yı parçalayarak müthiş mirasına el koyanların tamamının Ortak Paydası olan, Hilafet kurumu ve Halife’nin pozisyonu ile birinci dereceden ilgili, 1880-1922 arasındaki yaşananları es geçerek…

Bununla beraber konunun açıklığa kavuşmasında bize ışık tutan ABD’li senatörün 2011 yılında yaptığı açıklamanın da hakkını vermeliyiz.

Ne demişti ABD Demokrat Parti Silahlı Hiz. Kom. ve İstihbarat Komitesi üyesi Senatör Udall ;

-Türkiye’nin 100 yıl önce gördüğü gibi, gerçekten -Mısır’da- bir Atatürk’e ihtiyacımız var.” Bence Türk ordusu, Mısır ordusunun bu durumda oynayabileceği rol için iyi bir örnek” dedi.(1)

Aşağıda meraklılarına ve araştırmacılara birbirinden bağımsız, kopuk parçalarını  birleştirmek için değerli bilgileri verilmektedir.

Bilgi o kadar da çok önemli değildir;

Bilginin sizin için önemi, onlardan yeni bilgi üretilmesindedir. Bu hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Özellikle siyasi yönü olan bilgilerin  tamamı rafine edilerek pazara servis edilmektedir.

Açık anlatımı ile, bilgiyi verenlerin işlerine gelenler, tezlerini destekleyenler görülmekte; görülmeyenler es geçilmektedir.

19 Mayıs 1919 öncesi, Sultan Vahdettin ve Mustafa Kemal Paşa ilişkilerinde olduğu gibi.

Şimdi koltuğumuza yaslanalım ve bakalım bize önce başlıkları ile, Uluslararası ilişkiler, Tarih ve Hukuk uzmanı Prof. Fromkin ne anlatmaktadır;

-“Serüven yüzyıllar önce Kolomb’un kalyonlarının ardından Avrupalıların Amerika kıtasında ve bu kıtanın doğusuyla batısındaki denizlerde keşfettikleri toprakları sömürgeleştirmek için akın akın yola çıkmalarıyla başlamıştı.

-Bu serüven İngiltere’nin Hindistan İmparatorluğu’nu ele geçirmesi ve büyük devletlerin Afrika kıtasını aralarında paylaşmalarıyla 19. yüzyılda devam etmiştir.

-20. yüzyılın başında, Doğu Asya dışında, Avrupalılar bir tek Ortadoğu’ya el atmamışlardı ve Birinci Dünya Savaşı sonunda Lloyd George, ordularının bunu da başardığını gururla söyleyebilmiştir.

-Bonapart’ın Mısır seferinden beri dünya politikasında var olan dertli ve patlama olasılığı taşıyan Ortadoğu sorunu 1922’de yapılan savaş sonrası anlaşmalarla başarılı bir biçimde çözülmüş oluyordu.

-Ortada olan büyük konulardan biri de Ortadoğu’da Rus politik sınırının nerede çizileceğiydi.

-1922’de bu sorun da çözüldü: Rus sınırı Türkiye’den İran’a ve Afganistan’a uzanan kuzey devletleri boyunca çizildi.

-Bu devletler hem Rusya’dan hem Batı’dan bağımsız kalmayı başarmışlardı ve bu hat on yıllarca sağlam kalmaya devam etmiştir.

-Napolyon zamanından beri devam edegelen diğer büyük konu Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunda ne olacağıydı.

-Bu da,1922’de Osmanlı Sultanlığı’nın sona erdirilmesi ve Ortadoğu topraklarının Türkiye, Fransa ve İngiltere arasında bölünmesiyle çözülmüştü.1922 çözümü böyleydi.

-1922 çözümü tek bir yasa, anlaşma ya da belgeden oluşmuyordu; daha çok, çoğu o yıl yapılan ayrı ayrı anlaşmalar, yasalar ve belgeler bütününden oluşan bir tabloydu.

-Rusya’nın Ortadoğu’daki toprak sınırı 1922 sonunda ilan edilen SSCB anayasasıyla, politik sınırları da Türkiye, İran ve Afganistan’ la imzaladığı antlaşmalar ve bir dereceye kadar, 1921’de İngiltere ile imzaladığı ticaret anlaşmasıyla belirlenmişti.

-Osmanlı Sultanı’nın tahttan indirilmesi ve (dağılan imparatorluğun Türkçe konuşan bölümüyle sınırlı) bir ulusal Türk devletinin kurulması Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 ve 2 Kasım 1922’de oybirliğiyle aldığı karar sonucunda gerçekleştirildi.

-Türkiye’nin sınırları 1922 sonbaharında İtilaf Devletleriyle yaptığı ateşkes ve ertesi yıl da Lozan’da imzaladığı barış antlaşmasıyla çiziliyordu.

-Eski Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu’daki toprakları İngiltere ile Fransa arasında şu belgelerle bölünmüştür:

-Fransa’nın Suriye ve Lübnan için Milletler Cemiyeti’nden manda alması (1922);

-İngiltere’nin Ürdün’ü de kapsayan Filistin’i yönetmek için Milletler Cemiyeti’nden aldığı manda (1922);

-ve Irak’la yapılan, İngiltere’nin de yeni kurulan devletin mandasını aldığını onaylayan 1922 antlaşması.

-İngiltere Ortadoğu’daki kendi etki alanı için, çoğu yine 1922 tarihini taşıyan yasalar çıkarmıştır.

-Mısır tahtına I. Fuad’ı o yıl geçirerek Mısır’ı 1922 Allenby Deklarasyonu ile sözde bağımsız, himaye altında bir devlet yapmıştır.

-Yine o yıl bir anlaşmayla Irak’ta bir himaye rejimi kurmuştur: Irak’ı zaten kendisi yaratmış ve tahtına kendi adayı olan Faysal’ı geçirmişti.

-1922 Filistin mandası hükümlerine ve Churchill’in Filistin için 1922’de hazırladığı Beyaz Kitap’a göreÜrdün de Filistin’den ayrı bir politik yapı olma yoluna girmiş, Şeria nehrinin batısında Yahudilere bir milli yurt, Yahudi olmayanlara da eşit haklar vaat edilmişti.

-1921’de gündemde olan Kürtlere özerklik ya da bağımsızlık her nasılsa 1922’de gündemden kaldırıldığı için bir Kürdistan olmayacaktı:

-1922’nin karar yokluğu aslında bir karar olacaktı. İngiltere 1922’de İbn Suud’la sınır anlaşması yapmış ve Suudi Arabistan, Irak ve Kuveyt sınırlarını çizmiştir.

-Böylece İngiltere -Fransa ve Rusya’nın Ortadoğu’daki kendi etki alanlarında olduğu gibi- devletler kurmuş, bu devletleri yönetecek kişileri atamış, aralarında sınırlar çizmiş ve bunların hepsini de 1922 yılında ya da hemen önce ve sonrasında yapmıştır.

-Avrupalı devletler çok eskiden beri niyet ettikleri gibi Ortadoğu halklarının politik kaderlerini ellerine almışlardı. Bunu, 1922 çözümü adını verdiğim sürecin içerdiği hükümlere göre yapmışlardı.

-Dünyanın başka yerlerinde -Asya dışında her yerde- Avrupa işgali yerli politik yapının yıkılması ve yerine Avrupa örneğine göre yenilerinin kurulmasıyla sonuçlanmıştı.

-Amerika, Avustralya, Yeni Zelanda ve Afrika artık kabilelere değil, Avrupa’da olduğu gibi, ülkelere bölünmüştü.

-Yeryüzünün çoğunda hükümetler Avrupa modeline göre, Avrupalı kurallara ve Avrupalı kavramlara uygun olarak yürütülmekteydi.

-Savaşın ilk yıllarında yeni sömürgeler ilhak etme niyetini açıkça dile getirmek hala kabul edilebilir bir şeydi. Ancak, emperyalist aleyhtarı güzel sözleriyle Wilson’un Amerika’sı ve Lenin’in Rusya’sı eski Avrupa’ya meydan okudukça zihinler ve politik sözlükler değişiyordu.

-Savaş sona erdiğinde İngiliz toplumu emperyalizmin idealistçe savunulmasını (geri kalmış bir bölgeye ileri uygarlığın nimetlerini getireceği fikrini) hayal, pratikte savunulmasını (imparatorluğunu genişletmenin İngiltere’nin yararına olacağını) ise gerçek dışı olarak görüyordu.

-İngiliz kamuoyu, basını ve parlamentosunun büyük çoğunluğu, emperyalizmi, elinde kalan tüm kaynaklarını kendini yeniden inşa etmeye yatırması gereken bir toplumda pahalı bir macera sayıyor, hükümetin Arap Ortadoğu’sunda var olma davasına kendini adamasını sadece, Winston Churchill’in kurnaz stratejisi, bölgeyi ucuza denetim altında tutmayı mümkün gösterdiği için kabul ediyordu.

-1922’de İngiliz hükümeti İngiliz toplumuyla politik bir uzlaşmaya varmıştı: buna göre İngiltere düşük bir maliyetle gerçekleştirmeyi başarabildiği takdirde Ortadoğu’da üstünlüğünü istediği kadar sürdürebilirdi.

-İngiltere’nin bölgeyi yönetmekte karşılaşacağı güçlükleri küçümseyen ve girdikleri işin büyüklüğü hakkında hiçbir fikirleri olmayan İngiliz bürokratlarına göre İngiltere Ortadoğu’da, kalmak üzere bulunuyordu.

-Ancak sonradan geçmişe bakıldığında bunun İngiltere’nin bölgeden çıkacağının ilk işareti olduğu anlaşılmaktadır.

-1918 yılında İngiliz yetkilileri, kendilerini İbn Suud’la kaybetmek üzere oldukları bir çatışmaya sokan Hüseyin’i yük olarak görmeye başlamışlardı.

-1922 yılı geldiğinde İngiliz politikacıları Hüseyin’in oğlu Faysal’ı hilekar, Abdullah’ı da tembel ve beceriksiz olarak görmekteydiler. Yine de, Irak ve Ürdün’de Faysal ve Abdullah İngiltere’nin tahta çıkardığı hükümdarlardı; İngiltere Haşimi davasına kendini bağlamış bulunuyordu.

-Bir diğer örnek de Filistin’di: İngiltere 1917’de şiddetle benimsediği, ama 1920’li yılların başında tüm heyecanını kaybettiği bir Siyonist programı uygulamak için 1922’de Milletler Cemiyeti’nin mandasını kabul etmişti.

-Ortadoğu’nun bugünkü durumu hem Avrupalı devletlerin onu yeniden biçimlendirmeyi üstlenmesinden, hem de İngiltere ile Fransa’nın, kurdukları hanedan, devlet ve politik sistemlerin sürekliliğini sağlama bağlayamamalarından kaynaklanmaktadır.

-İngiltere    ile    Müttefikleri    Birinci    Dünya Savaşı    sırasında   ve    sonrasındabölgedeki    eski    düzeni    daha    geri gelmeyecek   şekilde yıkmışlardı;    Arapça konuşulan    Ortadoğu’daki     Osmanlı yönetimini    onarılmayacak    derecede parçalamışlardı.

-Onun yerini almak üzere devletler yaratmışlar, hükümdarlar getirmişler, sınırları değiştirmişler ve her yerde bulunan devlet sistemi yaratmışlardı; ama bu kararlara karşı olan önemli yerel muhalefetin tümünü susturamamışlardı.

-Sonuç olarak 1914-22’deki olaylar, Avrupa’nın Ortadoğu Sorununa bir son getirirken, Ortadoğu’nun    kendisinde    bir     Ortadoğu    Sorunu    yaratıyordu.

-1922 çözümü (burada ad kullanılmakla birlikte, düzenlemelerden bazıları daha önce ve daha sonra gerçekleşmiştir) Avrupalılar    için  Osmanlı İmparatorluğu’nun       yerine    neyin    ve   de       kimin     geçeceği    sorununu    çözmüştü;    ancak     bugün      bile Ortadoğu’da    bu  düzenlemelere   uyum     sağlamamış    ve   bunları    devirebilecek    yerel     güçler   vardır.

-Anlaşmazlıkların bir kısmı, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, hükümdarlar ya da sınırlar hakkındaysa da, Ortadoğu’da tipik olan şey daha temel iddiaların ortaya atılmasıdır. Bu iddialar sadece 1920’li yılların başlarında İngiliz ve Fransız kararlarıyla hemen ya da daha sonra ortaya çıkan Irak, İsrail, Ürdün ve Lübnan’ın boyut ve sınır sorunlarını değil, var olma haklarını da söz konusu etmektedir.

-20. yüzyılın şu anında Ortadoğu, dünyanın ulusal ölüm kalım savaşlarının hala sık sık yapıldığı bir bölgesidir.

-Tartışmalar daha da derindir: Kürtlerin ya da Filistinli Arapların politik kaderleri gibi görünüşte çözülmesi olanaksız ama belirli konuların altında, Avrupa’da icat ediliporaya yerleştirilmiş olan modern politik sistemin, Ortadoğu’nun yabancı toprağında yaşayıp yaşayamayacağı gibi daha genel bir sorun yatmaktadır.

-Bu modern politik sistemin belirgin özelliği, birçok şeyin yanı sıra, dünyanın ulusal yurttaşlık temelinde bağımsız laik devletlere bölünmesidir.

-Dünyanın geri kalan bölümünde Avrupa’nın politik varsayımları öylesine doğal kabul edilmektedir ki, bunları artık kimse düşünmemektedir.

-Ama bu varsayımlardan en azından biri, laik sivil hükümete olan modern inanç, sakinlerinin bin yıldan fazladır, hükümeti ve politikayı da içermek üzere, tüm yaşama hükmeden bir Kutsal Yasa’ya inandıkları bu bölgede, yabancı bir inançtır.

-Zamanın Avrupalı  yetkilileri     İslamiyet’i     çok     az     anlıyorlardı.   Modernleşme politikasına,     Avrupalılaşmaya    karşı    İslam muhalefetinin     yok    olmakta olduğuna   kolayca    inanmışlardı.

-20. yüzyılın son yarısını görebilselerdi, Suudi Arabistan’da Vehhabi mezhebinin ateşliliğine, savaşan Afganistan’daki dini inancın tutkusuna, Mısır, Suriye ve Sünni dünyasının her yerindeki Müslüman Kardeşlerin devam edegelen canlılığına ve Şii İran’daki Humeyni fırtınasına çok şaşarlardı.

-Dini ya da diğer nedenlerle 1922 çözümüne ya da bu çözümün dayandığı temel varsayımlara karşı devam edegelen yerel muhalefet, bölgede politik yaşamın belirgin özelliğinin açıklamasını vermektedir: Ortadoğu’da meşruluk duygusu ve oyunun kurallarında uyuşma yoktur ve hangi sınırlar içinde olursa olsun, kendilerine ülke adını veren birimlerin ve bunların yöneticileri olduklarını iddia edenlerin meşrutiyeti hakkında da orak bir inanç yoktur..

-Bu      anlamda      ele      alındığında,      Osmanlı sultanlarının halefleri      henüz      alıcı     olarak     yerlerine      oturmamışlardır.     

-Müttefiklerin,      1919-1922 yılları      arasında      bu halefleri     yerleştirirken kalıcılığı     sağladıklarına      inanmış      olmalarına     rağmen…”

-Avrupa’nın Roma sonrası sosyal ve politik kimlik krizini çözmesi 1500 yıl, ulus-devlet politik örgüt biçiminde karar kılması yaklaşık 1000 yıl ve hangi ulusların devlet olmaya hak kazandığını belirlemesi 500 yıl sürmüştür.

-Uygarlığın rakip savaşçı çetelerin baskın ve çekişmelerine dayanıp dayanmayacağı kilisenin mi devletin mi, papanın mı imparatorun mu hükümdar olacağı; hanedan imparatorluğunun mu, ulusal devletin mi, yoksa site-devletin mi hüküm süreceği; örneğin bir Dijon’lunun Burgonya’ya mı yoksa Fransız ulusuna mı dahil olduğu, yüzlerce yıllık arayış sonunda çözülen ve kaybedenlerin Güney Fransa’nın Albigensian’ları gibi çoğunlukla ortadan kaldırıldıkları konulardı.

-Batı Avrupa’nın kabul edilebilir bir haritası ancak, Almanya ile İtalya’nın yaratılmasıyla, 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkmıştı; yani, eski Roma haritasının geçersiz olmaya başlamasından 1500 yıl sonra.

-Zamanımızda devam eden Ortadoğu krizi bunun kadar büyük ya da uzun süreli olmayabilir.

-Ama konu aynıdır: Çeşitli halklar, yüzyıllardır alıştıkları imparatorluk düzeninin yıkılmasından sonra kendilerine yeni politik kimlikler yaratmak için nasıl birleşecek?

-Müttefikler bölge için 1920’li yılların başında bir Osmanlı sonrası örneği önermişlerdi. Şimdi süregelen sorun bölge halklarının bunu kabul edip etmeyecekleridir.

Burada ABD’li senatörün düşündüklerini tekrar verirsek;

-”Türkiye’nin 100 yıl önce gördüğü gibi, gerçekten -Mısır’da- bir Atatürk’e ihtiyacımız var.” Bence Türk ordusu, Mısır ordusunun bu durumda oynayabileceği rol için iyi bir örnek” dedi. (1)

Devam edecek…

-Dizi bittiğinde; Saltanatın kaldırılması, Sultan Vahdettin, Lozan, Hilafet konularında zannediyoruz ki, konunun meraklıları-bilgilileri için fazla karanlık bir nokta kalmayacaktır.

Yazılacaklara bir örnek verirsek;

-”ABD basınında, halifeliğin kaldırıldığı haberini ilk defa Boston Gazetesi vermiş ve 4 Mart 1924 tarihli akşam baskısının ikinci ekinde okurlarına birden çok başlıkla duyurmuştu. Public Ledger Co. tarafından hazırlanan, İstanbul kaynaklı haberde kullanılan başlıklar oldukça çarpıcıydı:

-“Türkiye, Kuran’ı ve Halife’yi tekmelemekle kurtuldu”…

-“İslâm’ın çöküşüyle Batılı temeller üzerine Cumhuriyet bina ediliyor”…

Ardından da habere konu olan hadise şöyle özetlenmişti:

Türkiye’nin de, İslâm Dünyası’nın da kolay kolay hayal bile edemeyeceği bir devrim, Mustafa Kemal’in Millet Meclisi’ndeki yıllık konuşmasıyla ilan edildi. Kemal, tasarladıklarının detaylarını belirtmeksizin ağırlığını koyarak, bugüne dek kurulmuş olan bütün İslâmî devletlere temel teşkil eden dinî kanun ve gelenekleri dağıtıverdi. Bu, halifenin gitmesinden başka, Kuran’ın yıkılması ve İlâhî kanunların mahkemelerden kaldırılması manasına da geliyordu. Bunun yanında 500 milyon dolar değerindeki tüm dinî kurum ve kuruluşlar da devletleştiriliyor.

Kısacası, yerel gazetelerin de dediği gibi, Türkiye Cumhuriyeti, tamamen Batılı temellere oturarak Doğu’ya veda ediyor.” (2)

Resim; sonkale.orgPaylaş’tan alınmıştır.

(1) Bakü, 11 Şubat, 2011, Salam News.

(2) CUMHURİYET’İN GİZLİ TARİHİ, İsmail Çolak,  http://www.moralhaber.net/makale/hilafet-tartismalari/