“Resmi Tarih” dosyasını açıyoruz. İşte Osmanlıyı yok eden “31 Mart Vakası” gerçeği (2)

Resmin yorumunu okuanların basiretine bırakıyoruz. Hintliler, "Herkesin gerçeği bilgisi derecesindedir" der.

Resmin yorumunu okuyanların basiretine bırakıyoruz. Hintliler, “Herkesin gerçeği bilgisi derecesindedir” der.

 

Fransız, Rus ve Osmanlı Masonlarının (sermaye ile mason subayların) çalışmalarını öğrenmeden ulaşılan sonuç bugüne kadar hep kafaları karıştırmıştır. “31 Mart Vakası” zincirin sondan bir önceki halkasıdır. Büyük bir planın parçasıdır.

31 Mart Vakası”nı;  Ki; Sultan 2. Abdülhamid’in bir Yahudi tarafından tahtan indirilmesi operasyonu’dur.

-Fransız, Rus, İngiliz, Alman ve ABD Devlet politikalarını;

-Siyonistleri, (Siyonizm ve onları kullanan anlayışı);

Jön Türkler’in ortaya çıkışlarını, sırası ile, İttihat ve Terakki, Müdafaa-i Hukuk ve Milliyetçi anlayışa dönüşümlerini de eklemeden, batının bu anlayışları neden can havli ile (günümüzde dahi) desteklediklerini de değerlendirmeden;

İslam’dan alınan rövanşı, (Müslüman Türkler’den-Osmanlılardan, İstanbul ve Atina’nın fethi’nin hesabının sorulması) düşüncesiyle de ilişkilendirmenden çözmeye çalışmak, üzerinde yüzen kayıkla bir okyanusu anlamaya çalışmak gibidir.

Biraz ağzımızı tatlandıralım!

-“…Fransa’da Masonlar III. Cumhuriyet’te tam dokuz bakanlığı almışlardı. O dönemin Fransa’sında 28 milyon kişi yaşıyordu ve çoğu Paris’te olan 1500 Locada kayıtlı 30000 Mason vardı ve bunları %28’i ordu içindeki üst rütbeli subaylardan oluşuyordu. Bu dönemde Fransa’da yürürlüğe konulan slogan şöyleydi’ ‘Fransa’yı Cumhuriyet yapın, Cumhuriyeti de Laikleştirin”. Bu fikir Türkiye’de de yürürlüğe konulmuştur. Yeni Türkiye Cumhuriyetleştirilmiş, Cumhuriyet de Laikleştirilmiştir. Fransa ile aramızdaki benzerlik bundan ibarettir.(1)

-“…İşte bu çalkantılı dönemde Rusya’daki gizli Mason Localarının en büyük ve en etkilisi olan ASTREA Locası’nın üstatlarından biri Pavel Ivanovich Pestel (1793-1826) Yahudilik Sorunu’nun Kökten (Fundemental) çözümü adlı bir rapor yazdı. Pestel, albaydı ve 2. Ordu Komutanı Mason Ustadı Kont Witgenstein’in I. yaveriydi. Locası’nın isteği üzerine Çarlık Rusya’sının ilk GİZLİ ANAYASASINI hazırlamıştı. Yahudilik Sorunu işte bu ANAYASA’NIN bir maddesiydi. Bu gizli ANAYASA, Rusya’da Çarlık rejimine son vermeyi ve Cumhuriyet ilan etmeyi öngörüyordu. Pestel’in ANAYASA’sını hayata geçirmek için 1825’te düzenlenen ‘Decembrist” darbesi başarısız oldu ve 121 kişi yargılandı ve bazıları idama mahkûm edildi. Çar I. Nicolas, Pestel’lin iple idamını kurşuna dizilerek idam hükmüne çevirdi.

Pestel Anayasa’sında, “Tüm Avrupa ve Rus Yahudileri, Madagaskar’a değil, Osmanlı’nın Filistin’ine tehcir edilmesi gerektiğini dile getiren ilk Mason’dur.

Pestel Anayasa’sında,

-“Tüm Avrupa ve Rus Yahudileri, Onlara bunca zamandır hoşgörü gösteren Osmanlı İmparatorluğu’nun Filistin topraklarına TEHCİR edilmelidirler. Burada ilerde bir DEVLET kursunlar ve böylece Avrupa ve Rusya Yahudilerden ARINDIRILMIŞ olur”

diye yazmıştır. Bu plan ilkin İsveç Localarından olan “Üç Erdem”, “Seçkin, Michael” ve “Jordon/Ürdün” localarında okundu ve kabul edildi. Bu Localar, 1819’da St. Petersburg’da özel bir “Filistin Locası” (Lozha Palestiny) kurdular. Bu Loca, Ana Loca olan ASTREA’ya bağlıydı ve üstadı da Ivan Nikoleyevich Khotidintsev (1785-1863) idi.

Böylelikle ilkin Rusya’dan, sonra da sırasıyla; İsveç, Hollanda, Polonya, Fransa, İngiltere ve Almanya’dan Osmanlı İmparatorluğu’nun Filistin topraklarına Avrupa ülkelerinin Mason Localarınca desteklendi ve masrafları da Masonların yönettiği Rus-Amerikan Ticaret Örgütü tarafından karşılandı.

Bu ticaret örgütü gerçekte Rusya’daki Masonluğun gizli karargâhlarından biriydi. En üstten en alt memuruna kadar tamamı Mason kadrosuydu. Bunların arasında Baron Vladimir, Amiral N. Mordinov (1754-1845) ve Kondrati’ Ryleev ile Ivan Gorbacevsky sayılabilir. (2)

-“…Sözün özü: 19 yüzyılın ortalarına değin “Theocide” olarak nitelendirilen Yahudilerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları içinde yer alan Filistin’e Hristiyan Avrupa’dan topluca atılarak gönderilmeleri TEHCİR) fikri tarihte ilk kez Rusya’da ve orada etkili olan Mason Localarında kararlaştırılmış ve daha sonra İngiliz, Fransız, İsveç, Avusturya ve Alman Mason Locaları’nda kabul edilerek uygulamaya konulmuştur, diyorum.

Yahudilerin Avrupa’dan atılarak topluca Filistin’deki Müslüman (Dar-ul-İslam) topraklarına yerleştirilmesi, bu nedenledir ki, bir MASONİK Plan’dır. Siyonistlerin kendi fikri değildir. Öylesine değildir ki, ünlü Siyonistlerin kendi fikri değildir. Öylesine değildir ki, ünlü Siyonist Herzl’in oğlu Hans Herzl, İsrail vatandaşı olmayı reddederek intihar etmiştir. Bu planın en güçlü destekçisi ise, Rusya’da faaliyet gösteren Rus-Amerikan Ticaret Odası olmuştur.

Osmanlı Devleti’nde ilk Siyonist örgütlenme 1908 Meşrutiyet olayından hemen sonra 1909’da “Maskala” adlı bir gizli örgütlenmeye başlamıştır. Bu gizli Masonik bir gizli örgütlenmeye başlamıştır. Bu gizli Masonik örgütlenmeyi başlatan kişi Victor Jacobson (1869-1935) adlı Rusya’daki isveç Masonluğu’nu işleyen Uranis Locası Üyesi bir Yahudiydi. Ve hayret ama gerçektir ki, Jacobson, Osmanlı’nın başkentinde Rus geleneğine uygun örgütlenme yapmıştı.

Jacobson, şu işe bakın ki, Rusya ve İngiltere ile Osmanlı (Levant) ticaretini düzenleyen ve Galata Bankerlerinin döviz/faiz transferlerini gerçekleştiren AngloLevantine Banking Company’nin müdürü olarak İstanbul’da yaşamıştı. Rus Yahudi’si Jacobson, Filistin’e göç, daha sonra tehcir fikrinin en ateşli savunucularındandı…”(3)

*

Yazılanlardan anlaşılan;

– (Bugünkü manada) “Cumhuriyet” anlayışının fitili, Fransa’da Masonlar (Daha doğrusu büyük sermaye) tarafından ateşlendiğidir.

-Masonlar’ın bu işte, (ülke yönetimini ele geçirmelerinde) Cumhuriyet kurmalarında en büyük yardımcıları mason yaptıkları askerlerdir.

-Fransa, Rusya ve Osmanlı’daki hareketlenmelerin arkasında Fransa (İhtilal anlayışı) vardır. Açık ifadesi ile, Ülke yönetiminden soyluların geri plana çekilerek “elitler’i dümenin başına geçirme operasyonu” Fransa’dan yönetilmektedir.

Burada sözü Rus Çarı’na bırakıyoruz.

..Alexander’ı (*) hareket etmekten alakoyan şey, herşeyden önce Avrupa’da istikrarın ve barışın korunması gerektiğine duyduğu inançtı. Babıâli ile savaş ne kadar haklı olursa olsun, meşru hükümdarlarına karşı isyancıları destekler bir savaş olacak, 1814-1815 yılları arasında Avrupa’da kurulan kırılgan, muhafazakâr düzeni ölümcül bir biçimde zayıflatacak, merkezi Fransa’da olan düzen karşıtı, devrimci güçlerin bir kere daha kıtayı silip süpürmesine izin verecekti. 1821 Ağustos’unda Capodistrias’a “Osmanlılara savaşla cevap verirsek, Paris yönetim komitesi zafere ulaşmış olacak ve sonunda hiçbir hükümet ayakta kalamayacak. Düzen düşmanlarına boş bir alan bırakmak niyetini taşımıyorum. Bedeli ne olursa olsun Osmanlılarla savaştan kaçınmanın yollarını bulmalıyız” diye yazmıştı. s.80 a (4)

“Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu.”

Bu ifadeler;

İleride, Osmanlı Devleti yerine kurulacak Cumhuriyet yönetimi’ne giden yolu açan Jön Türklerin, Paris’te hayat bulmaları ve Fransızların onlara desteklerini,

Rus Çarı’nın,

“Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt…” olduğunun tespiti, bizim yaşadıklarımızın üzerine de ışık tutmaktadır.

Bakalım bu konularda Değerli İlim insanı Prof. Dr. Taha Niyazi Karaca, “Büyük Oyun” isimli eserinde ne demektedir?

…Yabancı gözlemciler Ermeni isyancılarıyla İngilizlerin ilişkilerine dikkat çekmişlerdir. Amerikalı George Hepworth ile Alman Hans Barth bunlardan yalnızca ikisidir. Her iki gözlemci de İngiltere müdahale etmeseydi, Ermeni sorunu gibi bir sorunun asla olmayacağını belirtmektedirler.

Ermeni olaylarında İngiliz politikacıların etkisini gören Sultan II. Abdülhamid (**) İngiltere’yi doğal tehdit olarak kabul etmiştir.

İngiltere’nin Ermeni bağımsızlığını kazanma mücadelesine çeşitli araçlarla cevap vermeye çalışan Sultan II. Abdülhamid, isyanların artması üzerine oluşturduğu Hamidiye Alayları ile Anadolu’nun Balkanlaştırılması sürecini durdurmaya çalıştı. Fakat bu uygulama dış dünyada büyük tepki çektiği için Sultan II. Abdülhamid’e “Ermeni katili”, “Kızıl Sultan” gibi lakaplar takıldı, dergilerde Sultan hakkında karikatürler yayınlandı.

Avrupalıların bu saldırılarına, Ermeni isyancılardan medet uman Osmanlı aydınları da katılmışlardı. Onlarda Ermeni ihtilal birlikleriyle ortaklaşa hareket etme kararı alarak. Sultanı tahtından indirmeye çalıştılar.

İngiltere’nin Ermeni sorununu kullanarak Osmanlı Devleti’ni parçalamayı hedeflemesi ve diğer taraftan da Mısır’ı işgal etmesi Sultan II. Abdülhamid’i büyük bir kıskaç içerisine almıştı.

Aynı zamanda (İngiltere’nin) Gladstone’un bir Haçlı savaşçısı ruhuyla hareket ederek

-Hıristiyan devletlerini biraraya getirmesi ve Büyük Hıristiyan Birliği’ni oluşturmaya çalışması,

Sultan II. Abdülhamid’i karşı atağa geçerek islam Birliği’ni meydana getirmek için harekete geçirmiş olmalıdır. (Sahife;497)

Burada bir ara vermemiz gerekmektedir.

Meraklıları bu tespiti büyük bir ihtimalle başka bir yerde okumamışlardır.

Anlaşılması gereken, O günlere kadar Hilafet kurumu ve Halifeliği devlet yönetimi ile mümkün olduğu kadar ilişkilendirmeyen Osmanlı Devleti’nin,

İngilizlerin “Büyük Hıristiyan ittifakı!” Açıkçası,  yeni “Haçlı Seferleri” karşısında, bir tedbir olarak değerlendirmek durumunda kalmalarıdır.

Bir başka ifade ile, “Cihat!” aslında İslam Devleti’nce değil, (karşılığı Haçlı seferi) Hıristiyanlarca ilan edilmiş olmaktadır.

Bu tespitin, araştırmacılar için bir malzeme olmasını dileyerek kaldığımız yerden devam ediyoruz.

“…İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni uluslararası alanda yalnızlaştırma çabasına Sultan II. Abdülhamid’in verdiği karşılık İslam dünyasını birleştirmekti. İslam birliği politikası doğrultusunda İngiltere’deki Müslüman cemaati kontrol altında tutabilmek için İngiliz kökenli William Abdullah Quillam’ı İngiltere Şeyhülislamı olarak tayin etti.

Fakat Sultanın bu politikası İngiltere tarafından bir tehdit olarak algılandı. İslam ülkelerinde meydana gelen karışıklıkların Sultan II. Abdülhamid’in kışkırtmalarından kaynaklandığı düşüncesi İngiliz devlet adamlarında sabit bir fikir haline geldi.

Bu noktada İslam dünyasının elde tutulması konusunda bir mücadelenin başlamış olduğu da görülmektedir.

İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni yalnızlaştırma ve İslam ülkeleri üzerindeki etkisini azaltmaya yönelik çabaları karşısında Sultan II. Abdülhamid, Almanya ile yakınlaşarak denge politikası takip etmeye başladı. Bu politikada başarılı da oldu.

(İngiltere’nin) Gladstone’un bütün baskılarına rağmen Avrupalı devletlerin Ermeni sorununda ortak hareket edememeleri bu denge politikasının bir sonucuydu.

Gladstone, yaptığı konuşmalarda özellikle Almanya başta olmak üzere Avrupalı devletlerin İngiltere’yi desteklememeleri nedeniyle Osmanlı Devleti’nin baskı altında tutulamadığını dile getiriyordu.

Sultan II. Abdülhamid; tahta geçtiği 1876 yılından tahttan indirildiği 1909 yılına kadar geçen sürede Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü sağlamak için gayret gösterdi. Bunun için de devletin modernleştirilmesiyle ilgilendi. Batılı tarzda okulların açılması ve eğitimin çağın gereklerine uygun hale getirilmesi Sultan II.Abdülhamid’in öncelikleri arasında yer aldı.

Batı tarzı liseler onun eseri oldu. Ülkedeki modernizasyon aynı zamanda ülkenin her bir bölgesine dikilen saat kuleleriyle somutlaştırıldı. Bütün bu çabalar hem Osmanlı toplumunu güçlü kılmaya hem de Gladstone merkezli başlatılan kara propaganda ile Müslümanlara barbar, cahil, medeniyetsiz yargılamalarıyla saldırılmasına cevap niteliği taşıyordu.

Bütün bu çabalara rağmen Osmanlı aydınlarının, Avrupalı devletlerle işbiriiği yapmaları ve Sultan’ı ortak düşman olarak ilan etmeleri, Sultanın 1909 yılında tahttan indirilmesiyle neticelendi.

Elbette ki Osmanlı Devleti’nin yıkılışı birçok etkene bağlıdır. Fakat  İngiltere Başbakanı William Ewart Gladstone’un başlattığı“Türkleri geldikleri yere gönderme” politikasının giderek artan bir “kelebek etkisi” oluşturduğu ve birbirine bağlı sorunların Osmanlı Sultanı’nı çözümsüzlüğün içinde bıraktığı da belirtilmelidir.

(İngiltereyi) Gladstone’u anlamadan 19. Yüzyılı ve sorunlarını anlamak mümkün değildir.

19.Yüzyılı anlamadan da günümüzü ve sorunlarını anlamak imkansızdır.

Çünkü bu yüzyılın sorunları ve politikaları 21. Yüzyılda yaşamaktadır. Bu da bizlere göstermektedir ki, her bir tarihsel olay geçmişten geleceğe akarak devam etmektedir. (5)

Aslında bunu serinin en sonundaki yazıda  sormamız gerekirdi,

-“31 Mart Vakası” bizlere nasıl anlatılmıştır?

-“Efendim, bir irtica olayıdır!”

Hani Şu “Müslim-Fadime Şahin!” gibi mi?

-Allah bildiği gibi yapsın! Ne diyelim…

 

Devam edecek…

-Yapılan kısa girişten sonra, sırası ile;

-“31 MART İRTİCA OLAYI KONUSUNDA SIKIYÖNETİM MAHKEMESİNİN HÜKÜMETE SUNDUĞU RESMÎ RAPOR”

-Arkasından da; Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın kaleminden 31 Mart vakası

-Sonunda da, ilim insanları ile araştırmacıların tespitleri verilecektir.

 

Resim;http://www.cerensansal.com/en-yaratici-manipulasyon-gorsel-ornekleri/manip-zebramakeup/

Açıklamalar;

-(*) Rus Çarı I. Aleksandr (1801–1825 tarihleri arasında Rusya İmparatorluğu’nun imparatoru. “1. (Deli) Petro’nun kurduğu idari düzeni değiştirerek, ülkeyi anayasal monarşiyle yönetmeye başladı. İlk önce, Petro’nun kurduğu Loncaları (Collegium) kaldırıp, yerine bakanlık sistemini getirdi. Ülke, ‘’Guberniya’’ denilen bölgere bölündü. 1810 yılında, arkadaşı Speransky’nin önerisi üzerine, Rus Senato Konsülü ve Rus Parlamentosu açıldı. Senato Konsülü 4 bölümden oluşmaktaydı: Yasama Bölümü, Sivil ve Dini Bölüm, Ekonomi Bölümü, Bilim ve Ticaret Bölümü. Bu yılda, Napolyon Devrim Savaşları’ndan dolayı, reformlar durdurulmak zorunda kaldı…”(Vikipedi)

(**) Sultan 2. Abdülhamid’in tahtan indirilmeden evvel, Ermeniler tarafından bomba ile havaya uçurulması olayı hatırlanmalıdır.

Kaynaklar;

(1) Devlet ve Kimlik, Aytunç Altındal, Sahife; 45

(2) A.g.e. Sahife;51

(3) A.g.e. Sahife;53

(4)Sbornik Imperatorskogo Russkogo Istoricheskogo Obshchestva, III, 269. Çağdaşlarının çoğu Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu. S;105  dip not (Aktaran;“Doğu Sorunu”, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme”, Prof. Matthew Smith Anderson, sahife;80)

(5) Büyük oyun, Prof. Dr. Taha Niyazi Karaca, Sahife;498

 

“Resmi Tarih” dosyasını açıyoruz. Yazılanlara halk hiç inanmadı. İnansaydı, CHP 7/24 iktidardı (1)

Hatırladınız mı? Artık yerli kurgular yetmiyor, bunlar sahibinin sesi, pardon gerçek sahiplerinin görüntüsüdür.

Hatırladınız mı? Artık yerli kurgular yetmiyor, bunlar sahibinin sesi, daha doğrusu gerçek sahiplerinin görüntüsüdür.

 

 

Bu milleti, “Kadim” yapan ortak aklıdır.  Darbecilerin ve medyanın görmemezlik inadının arkasında neyin olduğunu pekâlâ bilir. Değilse, M. Kemal Paşa’nın ifadesiyle (1); “Jandarma, polis ve vali partisi..” nasıl devam ederdi?

“Resmi Tarih” dosyasına, önem sırasında önlerde olduğu için 1909 yılında gerçekleştirilen 31 Mart Vakası” ile başlıyoruz.

Bu konuda okuyanlarda bir tereddüde yer vermemek için (yapılan çarpıtmalara) çok sayıda farklı görüşlere yer verilecek ve karar her zaman olduğu gibi okuyana bırakılacaktır.

*

Neden 1909 Yılı  ve Neden 31 Mart Vakası?

Bu tarihin önemi, Osmanlı hanedanlığının fiilen son bulduğu, doğrusu, “sonlandırıldığı tarih” olmasından gelmektedir.

31 Mart Vakası bu nedenle “Resmi tarih” için çok önemsenmiştir.

31 Mart Vakası Osmanlının Hanedanlığının bitirilmesi için çok ortaklı dış ve  iç (Mason- kimi- Asker) destekle tertip edilmiştir. (2)

Menemen hadisesi” de aynı anlayışın ürünüdür.

31 Mart Vakası ile, askerlere;

Menemen –Kubilay- Hadisesi ’de, hem askerler hem de öğretmenler üzerinden (özellikle anma törenlerinde) topluma mesaj verdirilmesi için kalıcı olarak düşünülmüş tertiplerdendir.

Düzen, asker cephesinde ordu;  öğretmenler cephesinde beyin yıkama yolu ile sürdürülmelidir.

*

Resmi tarihe neden gerek duyulur?

-Yeni bir düzen, kendisini kalıcı kılacak propaganda ve desteğe (çarpıtmalara) ihtiyaç duyacaktır. İlk nedenlerden birisi budur. Bu konuda Sovyetlerin hakkını yememek! gerekir, Yıllarca kendi (aç) halkını ve dünyayı “Süper Devlet!” balonu ile (Amerika ile birlikte) nasıl da aldattılar.

Demir perde kalktığında, ortada sadece açlıktan ölme ve isyan derecesinde bir halk yığını vardır.

-Bir örnekte bizden vermek gerekirse, Neticede ağır yenilgilerle kaybettiğimiz, I.Dünya savaşı’nın Çanakkale zaferleri anlatılır da;

-“..Filistin cephesinde, 19 Eylül 1918’de başlayan İngiliz taarruzu ile Osmanlı paşaları, cephelerini İngilizlere teslim etmişlerdi. Cephenin ve 7. Ordu’nun Kumandanı Mustafa Kemal’di. Kolorduların başında ise ismet (İnönü) ve Ali Fuad (Cebesoy) bulunuyordu. Bu, öyle bir bozgundu ki, ittifak edilen devletlerin hiçbirine haber verilmeden, yalnız Osmanlı-İngiltere arasında, İngilizlerin istediği Rauf başkanlığında, 30 Ekim 1918’ de, Limni Adasında, bir İngiliz gemisinde, Osmanlı’nın sonunu getirecek olan Mondros Antlaşması imzalanıyordu…” (3)

İlginç bir bilgi daha vardır. Teslim belgesini (barış antlaşması!) imzalayan Rauf (Orbay) (*) Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin 3.cü başbakanıdır.

Bunlar anlatılmaz.

*

Bunları yerine ne anlatılır?

-“Almanlar yenildi bizde yenilmiş sayıldık!” Kimsenin aklına sormak nedense gelmez!

-Yahu! Madem kaybetmeyecek konumdasın sen devam etseydin… Etseydin de, Anadolu çanağına sıkıştırılarak, elinde her ne varsa, madenlerin ve petrolün  hepsini birden kaybetmeseydin?

*

Bunlara ileride sıra gelecek. Şimdi girişi dağıtmayalım. Bir de sürprizimiz var!

Şu anda hayatta olan bir General, Sakarya Savaşı’nı kazanan cephedeki komutanı açıklamaktadır? (4)

-Nasıl yani!

-Önce bir ısınalım!

*

Sultan Abdülhamid “Kızıl Sultan” olarak adlandırılır. Gerçeğinde O büyük bir dehadır ve yufka yüreklidir.

-“Yufka yürekli!” olan şu sansürcü, istibdatçı Abdülhamid’ mi?

Açıkladığımızda umarız, bu kanaatinizi muhafaza edersiniz.

-Hiçbir Osmanlı Sultanı, hiçbir zaman “Vatan haini!” olmamıştır. Bu kasıtlı ifade de, Resmi Tarih’in kimilerini kahraman yapabilmek adına uçurulmuş balonlarındandır.

-“Aaa… Olur mu? Sultan Vahdettin İngilizlerin Malaya Savaş gemisi ile kaçtı?”

-Hımmmm…. Vay akılsız (sabık) Sultan Vay! Lüks arabalı feribotlar, gemiler varken neden bir savaş gemisi ile kaçmış?

-Yahu! İşgalciler önce sana bir fırsat verirler mi, sonra işgal altındaki ülkede başka bir gemi olur mu?

-Kırk kere yazdık, Vahdettin Sürgüne gönderilirken, “Sultan” değildir.  “Sultan” sıfatı 16 gün önce kaldırılmıştır.

-Bu da ilginç bir tesadüf olsa gerek. Atatürk’ün cenazesi için de bu Malaya Savaş gemisi görev almıştır.  “…daha sonra başta İngiliz Malaya Zırhlısı olmak üzere bütün savaş gemileri birer birer Yavuz Zırhlısının sağından geçip, geri dönmüşlerdir.” (5)

İngiliz hükümeti’nin, Cenazeye refakat için gönderdiği zırhlı, Vahidettin’i Türkiye topraklarından sürgüne götüren savaş gemisidir. Bu da bir tesadüf müdür?

*

Örneğin, “NUTUK” bir tarih kitabı değildir.  NUTUK, Olayların Mustafa Kemal Paşa gözüyle değerlendirilmesidir.

NUTUK, Gerçeğinde bilinçli olarak gelecek nesillere onun üzerinden mesaj verilmesi için söylenmiştir.

*

“…Resmi tarih, hâkim sınıfların bilinmesini istediği tarihtir. Tarihin, geçmişte yaşanmış olanın iktidar sahiplerinin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanmış versiyonudur. Bu amaçla toplumsal bellek [hafıza-ı enâm] yok edilmek, toplum hafıza kaybına uğratılmak istenir, fakat resmi tarih oluşturmak bir başına amaç değildir. Asıl amaç ‘resmi ideoloji’ oluşturmaktır. Velhasıl, resmi ideoloji oluşturmak için resmi tarih oluşturmak, resmi tarih oluşturmak için de toplumun hafıza kaybına uğratılması, toplumsal belleğin [kolektif hafızanın] yok edilmesi, bozulması, tahrif edilmesi, bugünün egemenlerinin ihtiyacına uygun bir bellek imâl edilmesiyle mümkün oluyor. Resmi tarih, yalan, tahrifat, yok saymaya [occultation], adıyla çağırmamaya, sansür ve otosansüre dayanan bir tarih versiyonudur. Toplumsal bellek, egemen sınıfların ihtiyacına cevap verecek şekilde yeniden kurgulanır. Dolayısıyla genç nesillere öğretilen tarih ‘gerçek tarih’ değil ısmarlama üzerine üretilmiş bir tarih versiyonudur… Bu “uydurulmuş tarih” başta genç nesiller olmak üzere, kitleler tarafından ‘içselleştirildiğinde’ amaç gerçekleşmiş sayılır. Öyleyse bir toplumun hafızasını [belleğini] yok etmeye, değilse bozmaya, hafıza kaybı [amnésie] yaratmaya, tarihi tahrif etmeye kim neden ihtiyaç duyuyor sorusu akla gelir. İktidar olmanın ve iktidarda kalmanın yolu gizlemekten, unutturmaktan, toplumu geçmişine yabancılaştırmaktan, toplumu “tarihsizleştirmekten, kimliksizleştirmekten” geçiyor…” (6)

*

Efendim neymiş?

-“...İktidar olmanın ve iktidarda kalmanın yolu gizlemekten, unutturmaktan, toplumu geçmişine yabancılaştırmaktan, toplumu “tarihsizleştirmekten, kimliksizleştirmekten” geçiyor...”muş…

*

-Bu girişten sonra artık 31 Mart Vakası ile başlayabiliriz.

-İnsan yaşananlar ile yazılalanların farkını öğrendikçe,

-“Bu kadar yalan nasıl bir araya getirilmiş! hayret be birader!” demektedir.

Devam edecek…

 

Resim; blog.radikal.com.tr

Açıklamalar;

(*) Hüseyin Rauf Orbay (1881 – 1964, ) Türk asker, siyasetçi. 1918 Ekim’inde Osmanlı Devleti’nin Bahriye Nazırı olarak görev yapan Orbay, devletin çöküş belgesi olan Mondros Mütarekesi’ni hükûmet adına imzalayan kişidir. Kurtuluş Savaşı sırasında 12 Temmuz 1922-4 Ağustos 1923 tarihleri arasında Türkiye’nin başvekilliğini üstlendi; Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşa’dan sonra Türkiye’nin üçüncü başbakanıdır.

Kaynaklar;

(1) “M. Kemal, Soyak’a ‘hangi fırka kazanıyor’ diye sorar; Soyak ‘tabii bizim fırka Paşam’ cevabını verir; bunun üzerine M. Kemal:-‘Hayır öyle değil, kazanan idare fırkasıdır, çocuk! Yani Jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler, bunu bilesin.’” Geniş bilgi için bakınız;  http://www.canmehmet.com/chp-dosyasini-aciyoruz-iste-mudafaa-i-hukuk-ve-halk-firkasindan-olma-chp-gercegi-7.html

(2) “…Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde, bu çöküş ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, İngiltere’nin İslam’la ilgili rolü açıkça belirlenmiş bulunuyor. Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak- Britanya koruması altına alınmalı ve siyasal varlığı, Avrupa’nın başka saldırılarıyla rahatsız edilmeyecek şekilde resmen garanti edilmelidir…”Wilfred S. Blunt “ İslam’ın Geleceği”, sahife,105;Fazla bilgi için bakınız;  http://www.canmehmet.com/turkiye-korlerinden-degil-koklerinden-beslenerek-tekrar-dunya-devleti-olacaktir-napolyon-neden-muslumanlarin-halifesi-olmak-istedi-son.html#sthash.U0S2rl4J.dpuf

(3) “Osmanlının tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu sahife, 277

(4) “Komutanlar Cephesi” Fikret Bilâ (Hasan Kundakçı,Emekli Korgeneral anlatıyor)

(5)Yazının tamamı için; http://www.isteataturk.com/haber/5002/liderine-aglayan-bir-ulus-ataturkun-ankaradaki-cenaze-toreni

(6)“Resmi Tarih Tartışmaları 2” tanıtımından. Bakınız; http://www.idefix.com/kitap/resmi-tarih-tartismalari-2-kolektif/tanim.asp?sid=ECLNYKDIVT5TQKLH6H64

CHP dosyasını açıyoruz. İşte Müdafaa-i Hukuk ve Halk Fırkası’ndan olma ‘CHP’ gerçeği (7)

Koyun görülen vatandaşın eti, sermayenin, sakatatı bürokrasinin ve derisi de Türk Hava Kurumu'nun

Kimilerince, “Koyun!” görülen vatandaşın eti sermayenin, sakatatı bürokrasinin,  derisi de Türk Hava Kurumu’nun

 

Bu Millet, İstiklal Savaşı’nı, CHP’nin programına değil, kendi değer ve beklentilerine göre yapmıştır. Ancak, açıklandığı üzere CHP, milletin başarısının üzerine oturmuş mu olmaktadır?

Peki, oturmuşsa ne olmuştur?

Millet, başarısını haksız olarak tek başına sahiplenen CHP’ye hiçbir zaman iktidarı teslim etmeyerek onu cezalandırmıştır.

Ve iktidarı hiçbir zaman (bu anlayışı sürdürdüğü sürece) ona teslim etmeyecektir.

Millete verilen, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” sözüne rağmen millet, “Koyun!” yerine koyulmuştur.

Bu kadim millet neticede,  İstiklal Savaşı’nı herhalde, CHP’nin sonradan içini doldurduğu ilkeleri için yapmamış olsa gerek.

“Kemalizm “Milli Mücadele” döneminin ideolojisi değildir

Kemalist ideolojinin temel unsurları olarak görülen ve “altı ok”la sembolize edilen ilkeler; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılâpçılık idi.

Bu ilkeler, resmi eğitim sisteminin yıllar boyunca propaganda ettiği gibi daha “Milli Mücadele” yıllarında benimsenen ya da bu mücadeleye kılavuzluk eden ilkeler olmadığı gibi, TC’nin kuruluşuna damgasını basarak daha baştan resmiyet kazanmış da değillerdi.

Bir başka deyişle, bugün generallerinden profesörlerine tüm Kemalistlerin iddia ettiğinin aksine bu ilkeler “Kurtuluş Savaşının ve TC’nin kuruluş felsefesini” yansıtmıyordu. Nitekim Milli Mücadeleyi yürütüp başarıya ulaştıran ve böylelikle de TC’ye giden yolu açan I. Meclisin yekpare bir felsefesi ya da siyasi anlayışı olmadığı gibi, bu Meclis içerisinde Bolşevizme içten bir sempati duyan küçük bir gruptan, saltanat ve hilafet yanlılarına kadar geniş bir yelpaze mevcuttu…

Sözkonusu ilkeler, Kemalist bürokrasinin öncülük ettiği burjuva dönüşüm sürecinin çeşitli evrelerinde, günün ihtiyaçlarına yanıt olarak pragmatist bir biçimde gündeme getirilmiş, altları farklı dönemlerde farklı şekilde doldurulmuş, adları sonradan konmuş ve resmiyet kazanmışlardı.

1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleriyle, Kürtlerin ayaklanmaları bastırılmış, işçi sınıfının örgütleri dağıtılmış, bununla da yetinilmeyip, burjuva devlet aygıtı içinde ve Milli Mücadeleye önderlik eden kadrolar arasında da kapsamlı bir “temizlik” gerçekleştirilmişti.

Böylelikle CHP’nin tek parti diktatörlüğünün önündeki engeller temizlenmişti.

1927’de CHP’nin II. Kurultayında Mustafa Kemal’in 36,5 saat süren Nutuk’u aslında, Milli Mücadeleyle başlayıp o güne dek uzanan tarihsel sürecin, zafer kazanmışlar tarafından yeniden yazılması ve böylelikle bir mitolojinin de temellerinin atılmasıydı.

Aynı Kurultayda, CHP’nin ilkeleri olarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve halkçılık benimsenmişti.

1931’deki III. CHP Kurultayında ise bunlara laiklik, devletçilik ve devrimcilik de eklendi.

1935’deki IV. Kurultayda ise, parti programına, “Partinin güttüğü bu esaslar Kemalizm prensipleridir” cümlesi eklenerek, “Kemalizm” ifadesine resmiyet kazandırılmıştı.

Sözkonusu ilkeler 1937’de de Anayasaya dâhil edildi…” (1)

**

‘Çocuk, bunlar jandarma, polis partisidir!’

“…Ali Fethi Bey, Mustafa Kemal’in onayıyla, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Bilindiği gibi parti, aynı yıl “emirle” kapandı…. Serbest Fırka’yı kapatan “emir” tam bugünlere kadar yargı ve asker vesayeti olarak iktidarda kaldı

Türkiye, 1927’de tarımsal ürünlerin fiyatlarının düşüşü ile 1929 kriziyle tanışmıştı. Anadolu köylüsü vergi ve tefeci kıskacında can çekişirken, dışarıdan mal talebi ve kredi akışı duran tüccar ve toprak egemenleri de homurdanmaya başlamıştı.

M.Kemal, genel sekreteri Hasan Rıza Soyak’a… “Bunalıyorum çocuk, her taraf derin bir yokluk, maddi perişanlık içinde, her gittiğimiz yerde şikâyet dinliyoruz” derken yüzlerce yıl boynu bükük duran Anadolu köylüsünü pek dert edinmiyordu herhalde…

M. Kemal’i asıl bunaltan şey, sermayeyi yeniden, yeni döneme göre, biçimlendirecek tüccar ve geleceğin sanayicisi olacak alan toprak egemenlerinin isyan etmesiydi.

Bu kesim, İsmet Paşa’nın hükümetinden memnun değildi; iktidarda daha fazla yer isteyen ticaret sermayesi ve toprak egemenleri iktidarın devletçi ve bürokratik yönelimine karşı Anadolu’daki muhalefeti örgütlemeye hazırlanıyordu.

M. Kemal’in en büyük endişesi, köylünün homurtusunun örgütlü bir güce, arkasına feodal beyleri ve ticaret sermayesini alarak dönüşmesiydi.

İşte bundan dolayıdır ki Serbest Fıkra’nın M. Kemal’in emriyle kurulması, iktidarını bugüne değin sürdürecek oligarşinin ilk harcıdır.

Yani M. Kemal, İsmet Paşa’nın aksine, askerin ve bürokrasinin, yerli sermaye güçleri ile uzlaşmasını ve “tarihsel bir blok” kurarak 1929 krizini öyle aşmayı düşüyordu. İsmet Paşa, hükümeti ise İtalya ve Almanya’daki faşist-devletçi egemenliği örnek alıyor ve devletin demir yumruğunun kendi sanayisini yaratacağını düşüyordu.

…SCF’nin üye sayısı, ilk haftada 10 bin ikinci haftada 13 bine ulaşmıştı. SCF, M. Kemal’in onayıyla aynı yıl belediye seçimlerine katıldı. Seçimlerde umulmadık bir başarı elde eden SCF, CHP’ye kök söktürmüştü. SCF yöneticileri seçimlere hile karıştırıldığını iddia ediyorlardı. Yine Hasan Soyak’ın hatıratında şu geçer:

“M. Kemal, Soyak’a ‘hangi fırka kazanıyor’ diye sorar; Soyak ‘tabii bizim fırka Paşam’ cevabını verir; bunun üzerine M. Kemal:

-‘Hayır öyle değil, kazanan idare fırkasıdır, çocuk! Yani Jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler, bunu bilesin.’

…Türkiye, Cumhuriyet’ten hemen sonra kendi dinamikleri ile kapitalizmi ve onun temel sınıflarını, kurumlarını yaratamadı. CHP bir devlet partisi olarak, M. Kemal’in Soyak’a dediği gibi, Jandarma’nın, polisin, bürokrasinin iktidarını ve buna bağlı yağmacı devlet sermayesini yarattı.

Bu kesimin, zorunlu olarak, oligarşi çatısında ticaret sermayesi, eşraf ve feodal beylerle buluşması ancak 1945’ten sonra Amerikan “yeni sömürgeciliği” dönemiyle oldu. Ama 1945’e kadar olan süreçte, devlet bütün ideolojik çatısını oluşturmuştu. Oligarşi, bu ideolojik “Türkçü” çatıda kendini korudu ve var etti.

1960’ların başında ordunun ihsanıyla tekelci sanayi sermayesine dönüşen ticaret burjuvazisi, iç pazarı, ulusal sınırları ve faşizme varan baskıyı istiyordu ki, hem enflasyoncu finansla palazlansın hem de dünyaya satamayacağı her malı yüksek fiyattan iç pazarda satsın.

Türkiye’nin en büyük grupları, 1945’ten sonra, Amerika’nın ihsanı ve asker korumasında devleti ve iç pazarı yağmalayarak “en büyük” oldular.

Tabii onların “koruması” da bu büyük gruplarla yarışacak bir sermaye gücü ile ödüllendirildi: OYAK.

Aslında M. Kemal’in Soyak’a dediği gibi, “çocuk, Jandarma, polis ve vali partisi kazandı…” (2)

Bir blog ortamında anlatacaklarımız ancak, parçalı bulutlu, oto sansürlü ve devede kulak! Misalinde olabilmektedir.

İleride Milletin Hamudu ile yutulan develerini de anlatacağız…

Anlatacağız ki, kimse,  kerameti kendinden menkul görmesin, bu Kadim Milleti, “Koyun!” yerine koymasın, onun haklarının üzerine oturmasın, ona zulmetmesin.

Diyeceksiniz ki,  bu millet haklarının üzerine oturtur mu?

Sizce uygulamaları ile öyle mi gözüküyor?

Anlaşılan siz, eline çakmak yerine pilli fener tutuşturulan Köylü Emmimin ne yaptığını duymamışsınız!

 

Resim;web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1) Yazının tamamı için bakınız;  http://www.marksist.net/ozgur_dogan/kemalizmin_alti_oku_ve_gercekler.htm

(2)Yazının tamamı için bakınız; Cemil Ertem/Taraf;  http://www.taraf.com.tr/cemil-ertem/makale-cocuk-bunlar-jandarma-polis-partisidir.htm

CHP dosyasını açıyoruz. İnönü ve Sosyalistler CHP’nin anlayışını ne de güzel anlatmaktadır (6)

Boraltan Köprüsü katliamı, hikayesi için bakınız; http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/09/08/yillarca-halktan-gizlenen-katliam

Boraltan Köprüsü katliamı, hikayesi için bakınız; http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/09/08/yillarca-halktan-gizlenen-katliam (*)  Katliamın hikayesi  yazının altında  verilmiştir

 

http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/09/08/yillarca-halktan-gizlenen-katliam#sthash.2pvnC4vs.dpuf
http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/09/08/yillarca-halktan-gizlenen-katliam#sthash.2pvnC4vs.dBu kadim millet, her dönem yönetenlerinden daha basiretli, uzak görüşlü olmuştur. Ki; Büyük yıkımlara rağmen bu bölgede bin yıldır yaşamaya devam etmektedir. Yöneticileri için kıstası; “Akıllı liderler toplumun temel yapısını ve değerlerini zaafa uğratmaktan kaçınmalıdır. Zira bu türlü davranışlar önce toplumu, sonra da devleti zaafa ve yıkıma götürür. “ (1) Felsefesidiİnönü CHP anlayışını anlatmaktadır;

İnönü ‘Yanıldım!’

“Ben demokrasiye giderken arkadaşlarımdan çok ürken olmuştur. Saraçoğlu gibi olgun bir arkadaş bile bana:

-“İrticaa gideceklerdir, ben irticadan korkarım”, demiştir. Saraçoğlu, haklı, çıktı, Ben irticaın bu ölçüde istismar edileceğini tahmin etmemiştim. Gerçi aşırı sağdan korkarım. Ama, işin oraya vardırılacağını, hakikaten düşünememişimdir.” (2)

İnönü, işin nereye varacağını düşünmemiştir? Bunun kitabından alıntı yaptığımız Yazar Doğan Avcıoğlu (**) açıklamaktadır; (3)

-“Aslında bunun başka türlü olması kolay değildi. Emperyalizm, 1908 Türkiye’sinde olduğu gibi, 1946 sonrası Türkiye’sinde de, irticadan yararlanmaya kalkışacaktı. Çok partili hayatla birlikte, egemen duruma gelen çıkar çevreleri, aynı yola gidecekti. Nitekim içerideki tefeci, ağa, komprador gibi gerici ve işbirlikçi unsurlar, politik temsilcileriyle birlikte mevcut sömürü düzenini sürdürebilmek için, şeriatçı akımları ve irticai geliştirmişlerdir.

Emperyalizm, solcu milliyetçiliğe ve sosyalizme karşı, dünyanın her yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de, dinî irticadan yararlanmaya koyulmuştur. (4)

Doğan Avcıoğlu, İnönü’nün yanıldığı noktayı nasıl açıklamaktadır?

“…Emperyalizm, solcu milliyetçiliğe ve sosyalizme karşı dünyanın her yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de, dinî irticadan yararlanmaya koyulmuştur. (5)

Sormazlar mı;

-Bunun için mi CHP, İslam’a şaşı bakmış ve yasaklamıştır.

-Bunun için mi Ruslar, İslam’ı uygulamadan kaldırmak için mi bize İstiklal Savaşında yardım etmişler, silah ve altın vermişledir? (6)

Ve Doğan Avcıoğlu devam etmektedir;

-“…İrticaın, bir kez daha ülkemizin çağdaş uygarlığa ulaşma çabalarını engellemesini önleyebilmek için, onun yalnız yüzeydeki belirtilerini değil, kaynaklarını da kurutmak gereklidir. Her şeyden önce, Atatürk’ün layiklik politikası, yeniden canlandırılmalıdır.

Fakat bu kadarı, irticaın kaynaklarını kurutmaya yeterli değildir.

Emperyalizmin kendi çıkarları uğruna içeride irticai körüklemesini durdurmak için, emperyalizmle içice olmaktan, yabancı sermaye sömürüsünden ve dış yardım dilenciliğinden en kısa sürede kurtulunarak, politik, ekonomik, kültürel vb., her planda tam bağımsızlık gerçekleştirilmelidir. Bu başarılmadıkça, dün nasıl Intelligence Service yeşil şala bürünmüş 31 Mart’lar tezgâhladıysa, bugün de CIA, Rabitat-ül-Âlem-ül-Islâm kisvesiyle karşımıza dikilecektir.

Türk köylüsünün 65 bin dağınık köyde, kapalı ekonomi ve sefalet şartları içinde, tecrit edilmiş, olarak yaşaması, şehirlerde de ufak üreticiye dayanan bir yapının egemen olması, şeriatçı akımlara elverişli bir ortam yaratmaktadır. Tarımda, köylüye şehir hayatının bütün olanaklarını getirecek  biçimde, büyük kooperatif çiftliklere dayanan bir  ekonomik yapının kurulması, şehirlerde ağır sanayi temeline oturtulmuş gerçek bir sanayiin inşası, yalnız kalkınmak için değil, irticaın kesinlikle tasfiyesi için de zorunludur…” (7)

Burada bir ara veriyor ve soruyoruz;

Avcıoğlu ne demektedir;

-“65 bin dağınık köyde… sefalet şartları içerisinde tecrit edilmiş….”

CHP’nin ifadesi ile, Halk sefilleri oynamaktadır!

Bu ifadeye ne denilmelidir?

İyi ki siz söylüyorsunuz! Bizde hep bunu anlatmaya çalıştık…

Kaldığımız yerden devam ediyoruz;

-“…Sıtmanın önlenmesi nasıl  bataklıkların kurutulmasını gerektirmekteyse, irticaın tasfiyesi de, ekonomik yapının değiştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Böyle bir ekonomik yapı içinde layik eğitim ve Atatürkçü layik politika, en büyük meyvalarını verecektir:

“Atatürkçü layik politika, bağımsızlık ve kalkınma”  irticaın kesin ilâcıdır. Bunlar gerçekleştirilmedikçe, Türkiye’mizin, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin körükleyecekleri yeni yeni 31 Mart’larla yok olup gitmesinden, ne kadar korkulsa yeridir. (8)

Peki, ağızlara sakız edilen şu meşhur 31 Mart Vakası nedir?

“31 Mart Vakası”, hiçbir itiraza yer veremeyecek şekilde bugün belgelenmiştir ki, İngilizler, İttihatçılar (Ki, arkalarında Yahudi banker-Mebus-Siyonist Emanuel Karasu vardır) tarafından organize edilmiş ve Sultan 2. Abdülhamid’in -Filistin topraklarını satmadığı için-  tahtan indirilmesi için yapılmış bir tertiptir.

Devamında Halk üzerinde terör estirmek için uydurulan diğer “irtica!” tezgâhları gibi.

Gerçeğinde mesele şudur; yeni bir devlet kurulacaktır.

Siz bu devleti, 600 yıllık bir yapının üzerine nasıl inşa edebilirsiniz?

Elbette edemezsiniz, onu resetlemedikten, sıfırlamadıktan, geçmişle ilgili tüm bağlarını koparmadan.

Özetle, onu yoketmeden.

Bu nedenle ve açık ifadesi ile yapılan ‘Devrimler!’in, ülkenin kalkınması ile ilgisi nerede ise bir ilgisi yoktur.

Devrimler, Yeni Devlet sistemi ile ilgilidir.

Kalkınma ile ilgili yapılan tüm çalışmalar nerede ise tamamı, 2. Abdülhamid  ve önceki Sultanlar tarafından yapılanlardır.

Bu nedenle, (gerçekler gizlendiği için) tarihimizin üzerine ağır bir şal, örtü vardır.

Bunlar, dönemin şartları ve gerçekleri ile yapılan dayatmalar tartışılmadan, kendimize doğru bir gelecek kurmak nerede ise mümkün değildir.

Bakınız, 1913’lü yıllarda İngiltere’deki akademik çevrelerde neler tartışılmaktadır?

-“Anadolu’da kurulacak yeni bir devlet yaşar mı? (***)

-Yıl 1913…

Ortada ne I. Dünya savaşı, ne de bizim aldığımız bir mağlubiyet  vardır.

Ancak, bizimle ilgili yapılacak operasyon kararı, sonuçları ile birlikte yıllar evvel netleştirilmiştir.

Osmanlı,  Mustafa Kemal Paşa’nın ifadesi ile gerçeğinde 1909 yılında bitmiştir. (9)

Gelen birkaç yılda, Yeni Devlet için kamuoyu ve altyapı oluşturulacaktır.

İşgalcilerin, Yunanlılara işgal emrini vermelerinin arkasında da bu vardır.

Bu nedenle ülke, 1918’de işgal edilmiş olmasına rağmen, oluşturulacak yeni sistem ve Lozan Antlaşması’na hazırlık bahanesi ile işgalciler  Türk Milletini  oyalamışlar  ve İngilizler gerçeğinde ülkeyi de 1936 yılında terk etmişlerdir.

Diğer ifadesi ile barış, hazırlıklar nedeniyle ancak dört yılda gelebilmiştir.

Meraklıları, Birinci ve 2. Dünya savaşında ağır yenilgiye uğrayan Alman ve Japonlara bakmalıdır. Onlarla barış antlaşması (süreç olarak) nasıl imzalanmıştır?

1918-1919’lu yıllarda Sultan Vahdettin alınan ağır yenilginin sonucunu bildiği için önce tahta (çıkmak istemez ve çıktığında ) çekilmek ister, ancak şartlar oluşmadığı için İngilizlerce gitmesine izin verilmez. (10)

Ve yine ağır yenilginin sonuçları, Osmanlı hanedanlığınca çok iyi bilindiğinden, Son Halife Abdülmecit;

-“Benim bu sarayda resim takımlarımla bir iki bohçam var. İstemezlerse bunları alır giderim” demiş ve o da sessizce (sabık Sultan) Vahdettin gibi sürgüne gitmiştir. (11)

Bizler,  Lozan zafer mi, hezimet mi!  derken,

Bakınız, İnönü Lozan’daki antlaşma için ne demiştir;

Bizi Lozan’a imza için çağırdılar!.

-”…Lozan Muahedesi imparatorluğun tasfiye edildiği muahededir… Yenilgi kesin idi ve galipler sulh masalarına tam hakimiyetle oturdular… Müttefiklerimiz olan İmparatorluklar, sadece, aldıkları muahede projelerini görmek ve imzalayacaklarını söylemek hakkı ile konferansa girdiler.”(12)

-Peki, Osmanlının tasfiyesi ve ünlü ŞARK MESELESİ  (****) Lozan Antlaşması ile birlikte kapandı mı? Kapanmadığını –kesinlikle- söyleyebiliriz.

-“Şark meselesi” Batılılara göre halen devam etmektedir. Ancak, bu kadim millet aldığı çok ağır yaralara rağmen, deneyimi ve basireti sayesinde yüzyıl sonra tekrar dizlerinin üzerinde doğrulmuştur.

Üstelikte, başı dik ve kendisine olan tam inancı ile olumsuz gidişi de tersine çevirerek

Devam edecek…

Konu, sonraki yazıda toparlanarak, kapatılacak ve büyük tezgâh 31 Mart Vakası’nın ipliği su götürmez belgelerle pazara çıkarılacaktır.

Çünkü 31 Mart Vakası ve benzeri provokasyonları anlamadan, CHP anlayışını anlamak mümkün değildir.

Resim; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/tag/ismet-inonu-azerbaycan/

Açıklamalar;

(*)”Boraltan Köprüsü katliamı”; “Kars’ın ilk kültür ve kütüphane müdürlerinden Temraz Kesemenli, Boraltan Köprüsü katliamının yıllarca halktan gizlendiğini söyledi. Ruslara teslim edilen 146 Azeri sığınmacının Boraltan Köprüsü’nden geçerken yükselen feryatlarına birçok Karslının tanıklık ettiğini anlatan Kesemenli, 1944’te İsmet İnönü’nün emriyle Azerileri götüren memurun akli dengesini yitirdiğini ve akıl hastanesinde vefat ettiğinin bilindiğini ifade etti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir konuşmasında tek parti iktidarında İsmet İnönü’nün 146 Azeri türkünü Ruslara teslim etmesini dile getirmesinden sonra konuşan Kesemenli, bu tarihi olayı ilk defa Kars Milletvekili Yunus Kılıç’a kendisinin açtığını anlattı. Kesemenli, “Yunus Bey’den de rica ettim ‘bunu Sayın Başbakanımıza iletin’ diye. O da iletmiş ki gündeme geldi. Boraltan faciası Türk tarihine bir kara leke olarak geçmiştir.” dedi.Yazının tamamı için bakınız; http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/09/08/yillarca-halktan-gizlenen-katliam

 (**) Doğan Avcıoğlu; “..1926’da Bursa’da doğdu. Fransa’da iktisat ve siyasal bilimler öğrenimi gördükten sonra 1955’te Türkiye’ye döndü ve Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde asistan oldu. 1956’dan itibaren Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) araştırma bürosunda çalıştı ve partinin yayın organı Ulus gazetesinde yazılar yazdı. Ulus dışında haftalık Akis ve Kim dergilerinde de yazılar yazdı; muhalefet-iktidar ilişkilerinin iyice sertleştiği günlerde Akis dergisini yönetti. 27 Mayıs Darbesinden sonra CHP’den Temsilciler Meclisi’ne üye seçilen Avcıoğlu, 1961 Anayasası’nın hazırlanmasına da katkıda bulundu. 1960-61’de Vatan ve Ulus gazetelerinde yazarlık, Ankara Radyosu’nda dış haber yorumculuğu yaptı. Avcıoğlu 1961’de Mümtaz Soysal ve Cemal Reşit Eyüboğlu’yla birlikte kurduğu ve yayımını 1967’ye değin sürdürdüğü Yön dergisiyle 1960 sonrası siyasal düşünce ortamında etkin bir rol oynadı. Yön dergisinde yayımlanan yazılarında bir tür “Kemalist Sosyalizm” anlayışını savundu. Kemalist Devrim’in kazanımlarını savunan ve bunu bir ileriye, sosyalizme taşımayı savunan görüşleri o dönemde geniş taraftar topladı. 1960 sonrasının sol düşünce ve eylemin biçimlenmesinde derin etkileri olan bu dergi, 1930’lardaki Kadro hareketinin görüşleriyle önemli benzerlikler taşıyordu. Yön’deki yazılarıyla özellikle ırkçılığa ve Turancılığa karşı da mücadele verdi…”(vikipedi) ”

(***) “ANADOLU‘DA TÜRKİYE YAŞAYACAK MI”, Johns Mool, I.Baskı: Ocak 2009

(****) Şark Meselesi; Müslüman Türklerin geldikleri yere (Asya’ya) tekrar gönderilmesi konusunda Hristiyan Batının çok uzun yıllar evvel yaptığı bir plandır.

 

Kaynaklar;

(1) Alman düşünür ( yazar),Johann Gottfried Seume(January 29, 1763– June 13, 1810),

(2) Şevket Süreyya Aydemir, Menderes’in Dramı, Cumhuriyet, 22. 4. 1969

(3) “31 MARTTA YABANCI PARMAĞI”, DOĞAN AVCIOGLU, Birinci Basım Temmuz 1969

(4) A.g.e.

(5) A.g.e.

(6)“…RUS YARDIMI DEĞİL, BUHARA EMİRLİK HAZİNESİ ALTINLARI…” Son zamanlarda ortaya çıkan bilgilerden, Anadolu’ya (İstiklal Savaşı için) gönderilen altınların, Bolşevikler tarafından yıkılan Buhara Emirliği’nin hazinesine ait altınlar olduğu ortaya çıkmıştır…” Yazının tamamı için bakınız; http://www.tika.gov.tr/haber/ozbekistandan-gelen-bir-haber/270

(7) “31 MARTTA YABANCI PARMAĞI”, DOĞAN AVCIOGLU,

(8) A.g.e. Sahife 126

(9) “…Mustafa Kemal o zaman bir kahkaha atmış: – Biz o tahtı 1909’da devirdik, buraya geldik… Sen maziden mi, yoksa istikbalden mi bahsediyorsun?” tamamı için bakınız;  http://www.canmehmet.com/oh-osmanlilari-turklestirdik-gezide-gazi-majestenin-gazetesinde-manset-olduk3.html

(10) Robeck’ten Curzon’a, 4Ekim 1920, “1 Ekim’de yapılan bir konferansta. Sadrazam, benim bir kurmayıma, Milliyetçi bir hükümet iş başına gelirse Padişahın tahttan çekilebileceğini, kendisinin de sonuna kadar dayanmaya gayret edeceğini söyledi.  -Ferit’in düşüncesine göre kendisi istifa ederse, gelecek hükümet, büyük bir olasılıkla antlaşmaya karşı çıkacaktır.  -Ferit, Sultan’ın kendisine bağlı olduğuna inancını abartıyor, bunu söylemek son derece güç. -Padişahın tahttan çekilmesinin ciddî sonuçlan olacağından, İngiliz Yüksek Komiserliği tarafından Sadrazam’a şu yolda bir mesaj gönderilecek: …3. Bugünkü durumda Padişahın tahttan çekilmesinin memleket yararına olmayacağı ve 4. Mutlaka çekilmek isterse Padişahın Türkiye dışına çıkmasına yârdim edileceği. Bu konuda talimatınızı bekliyorum.’(Kaynak; Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, 2, TTK, Ankara, 1975, s.339. İle Kaynağın yayınlandığı eser; “Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu, sahife, 580-581)

(11) Yazının tamamı için bakınız;  http://www.canmehmet.com/benim-bu-sarayda-resim-takimlarimla-bir-iki-bohcam-var-istemezlerse-bunlari-alir-giderim-3.html

(12) “..Böylelikle, Lozan’da alınan kararla, Türkiye’de verilen demecin birbirinin zıddı olduğunu, sonunda İngilizler ne istemişse onun gerçekleştiğini, uluslararası antlaşmalarda atılan imzanın, içeride halka tam tersi anlam verircesine konuşulduğunu, halktan gizlendiğini öğreniyoruz. İsmet İnönü, yıllar sonra, 1969’da, Seha Meray’ın Lozan Tutanakları’nı Yazdığı Önsöz’deki değerlendirmesi ile İngiltere karşısındaki durumumuzu ortaya koymaktadır: ”Lozan Muahedesi imparatorluğun tasfiye edildiği muahededir… Yenilgi kesin idi ve galipler sulh masalarına tam hakimiyetle oturdular… Müttefiklerimiz olan İmparatorluklar, sadece, aldıkları muahede projelerini görmek ve imzalayacaklarını söylemek hakkı ile konferansa girdiler.” (Kaynak; Lozan Barış Konferansı, Paris Devlet Basımevi, 1923, Çev. Seha L. Meray, A.Ü. S. B. F. Yayınları, Ankara 1969, Önsöz: İsmet İnönü. Kaynağın yayınlandığı eser; “Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, S.673)

 

CHP dosyasını açıyoruz. Cami ve Kışlada siyaset yapmak CHP’nin genlerinde, geleneğinde mi var (5)

Cami de siyaset yapılır mı? İçeriği okuyunca siz karar vermelisiniz

Camide siyaset yapılır mı? İçeriği okuyunca buna  siz karar vermelisiniz

 

Esnafın pazar tezgâhındaki domatesler albenilidir. Vatandaş aldıklarıyla evine gelir. Bakar ki, domatesler ezik ve çürük. Işıklar altında verilen sözler! Artık pazarda kalmıştır.

Siyaset mesleği böyle midir?

Pastalar, vaatler hep ışıklı, albenili ve iştah açan vitrinlerde mi sergilenmektedir?

Konu, bir sonraki yazıda, önceden verilenlerle birlikte, meraklılarına arşiv olacak şekilde toparlanacaktır.

Şimdi Karabekir Paşa anlatmaktadır?

-“7 Şubat’ta Balıkesir Ulucami’de (*) öğle namazını kalabalık bir cemaatle kıldık. Sonra mevlüt okundu. Bundan sonra da M. Kemal Paşa minbere çıkarak mükemmel bir hutbe okudu...” (1)

 

“Tarihi hutbeyi aynen veriyorum:

-“Ey millet, Allah birdir, şanı büyüktür, Allah’ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara hakayık-ı diniyeyi tebliğe memur ve resul olmuştur. Kanun-u esasisi, cümlenizce malumdur ki, Kuran-ı Azimüşşan’daki nusustur (açıklık). İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir, ekmel (eksiksiz) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa ve hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor. Eğer akla, mantığa ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavanin-i tabiiye-i ‘lahıye beyninde tezat olması icap ederdi. Çünkü bilcümle kavanin-i kevniyeyi (dünya ve ahret yasaları) yapan CenabHak’tır.

 Arkadaşlar;

Cenab-ı peygamber, mesaisinde iki dara (ev, yer), iki haneye malik bulunuyordu. Biri kendi hanesi, diğeri Allah’ın evi idi. Millet işlerini, Allah’ın evinde yapardı. Hazret-i peygamberin eser-ı mübareklerine iktifaen bu dakikada milletimize, milletimizin hal ve istikbaline ait hususatı görüşmek maksadıyla bu dâr-ı kudside Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Beni buna mazhar eden, Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum. Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır.

Camiler, itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek yani meşveret için yapılmıştır.

Millet işlerinde her ferdin zihni başlı başına faaliyette bulunmak için elzemdir. İşte biz de burada din ve dünya için, istikbal ve istiklalimiz için, bilhassa hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Amal-i milliye, irade-i milliye yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, bilumum efrad-ı milletin arzularının, emellerinin muhassalasından ibarettir. Binaenaleyh benden ne öğrenmek, Ne sormak istiyorsanız, serbestçe sormanızı rica ederim.” (2)

 Gazi minberden indi ve mihrabın önünde, namaz kıldığımız yerde yanıma geldi. Halkın sorularına cevap verirken şu sözleri ile, hutbe-i sena ile izah etti:

“Biliyoruz ki, hazret-i peygamber, zaman-ı saadetlerinde hutbeyi kendisi irat ederdi. Gerek peygamber efendimiz ve gerek hulefa-i raşidinin (ilk dört halife) hutbelerini okuyacak olursanız, görürsünüz ki, gerek peygamberin gerek hulefa-i raşidinin söylediği şeyler, o günün meseleleridir. O günün askeri, idari, mali, siyasi ve içtimai hususatıdır. Ummet-i İslamiye tekessür (çoğalma) ve memalik-i İslamiye tevessüe başlayınca cenab-ı peygamberin ve hulefa-i raşidinin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin irat etmelerine imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri iblağa birtakım zevatı memur etmişlerdi. Bunlar herhalde en büyük rüesa (başkanlar) idi. Onlar cami-i şerifte ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı tenvir ve irşat için ne söylemek lazımsa söylerlerdi. Bu tarzın devam edebilmesi için bir şart lazımdı. O da milletin reisi olan zatın halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması. Halkı ahval-i umumiyeden haberdar etmek son derece haiz-i ehemmiyettir. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın dimağı hal-i faaliyette bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir.” (3)

 Diyerek padişahların hutbeyi Arapça okumalarının istibdatlarını idame için olduğunu, bunun için hutbenin Türkçe olması lüzumunu bildirdi.

Lozan’daki sulh müzakerelerinden de biraz bahsettikten sonra (Halk Fırkası) hakkındaki suale geçti:

“Bu milletin siyasi fırkalardan çok canı yanmıştır. Şunu arz edeyim ki, memalik-i sairede fırkalar behemahal iktisadi maksatlar üzerine teessüs etmiş ve etmektedir.” (4)

Diyerek bizim gibi zengin olmayan ,

-“Balkan Hükümetleri’nin nasıl kurulduğundan ve halkın siyasi ve iktisadi terbiye aldığından haberi yok”,(5gibi ifadelerde bulundu.

Şu sözleri ilerisi için düşüncelerini göstermek itibariyle dikkati çeker:

-“Halk Fırkası halkımıza terbive-i siyasiye vermek için mektep olacaktır. Beni çok seven ve hayatımı düşünen bazı arkadaşlarım bana böyle bir fırka-i siyasiye teşkil hitamında köşeye çekilerek istirahat etmekliğim benim için bir menfaattir. Bunu yapabilmek için şimdiye kadar istihsal olunan neticelerin tespit olunduğu gibi devam edeceğine itimat etmek icap eder. Fakat bu hususta henüz biendişe olamam. Hiçbirinizin de biendişe olmamanızı tavsiye ederim. … işte bu nokta-i nazardan milletin içinde bir fert olarak ve Tekrar milletin intihabına nail olursam Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde aza sıfatıyla çalışmayı vazife telakki ediyorum. Efendiler, ne ben ve ne siz şahıslarımız üzerinde vaziyetler İhdasına kalkışmayalım. Biz hepimiz o suretle çalışalım ki, kuracağımız şey milli bir müessese olsun. Bu da millete terbiye-i siyasiye vermekle olur.”(6)

M. Kemal Paşa, minberde mükemmel bir hutbe okumakla bu tarzdaki mesaisine taraftar olmadığım hakkındaki beyanatıma halk huzurunda verdikleri cevap apaçık da,

“beni çok seven ve hayatımı düşünen bazı arkadaşlarım böyle bir fırka-i siyasiye teşkil etmemekliğimi tavsiye etmişlerdir” (7)

Beyanatıyla da benim 17 Temmuz 1921 münakaşalarımda Şark’tan yaptığım teklifi  “bendeniz zat-ı samilerinin bu kabil siyasi fırkalara … iştiraktan beri kalmasına hasseten taraftarım”

ve bu kerre Halk Fırkası meselesinde dahi sulhun takarrürüne kadar olsun başkomutan sıfatıyla bu kabil cereyanlara girişmemesini tavsiyeme de kati cevabını vermiş oldu.

Gerek mutaassıp bir dil ve eda ile İslamcılığı ele alması ve gerekse siyasi bir fırka teşkiline ve onun başına geçmeye karar verdiğini ilan etmesi bende şu kanaati tamamladı:

Napolyon, vaktiyle başkomutanlıktan (muhalif fırka yapan bir diktatör başına neler geldiğini görür) fikrine dayanarak nasıl bir fırka ile imparatorluğa çıkmışsa, şimdi Mustafa Kemal Paşa da aynı surette başkomutanlıktan tek fırka ile önlemekliğime rağmen- hilafet ve saltanatı almak mefküresine yürüyecektir.

Bu yolda benim vatan ve millete karşı vazifem de şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da bu tehlikeli yolu önlemek olacaktır. Şüphesiz ki, samimimiyet ve ikna ile sonuna kadar uğraşmak ve mümkün olmazsa cephe almakla.”

 

Asla Camilerle Değil!

M. Kemal Paşa, Balıkesir’de verdiği hutbeden sonra Kâzım Karabekir’in düşüncelerini öğrenmek ister

“Akşam M. Kemal Paşa bugünkü beyanatını nasıl bulduğumu sordu. Ben de kendilerine olan samimi bağlılığım kadar kendilerinden aynı karşılığı gördüğüme dayanarak fikrimi söyleyeceğimi bildirdim ve dedim ki:

-Dünya işlerini camilere soktuğumuzun acısını çektiğimiz yetmez mi paşam? Milli işlerimizi neden yine camilere sokuyoruz? Ve neden siz başkumandan olduğunuz halde dinle, hilafetle bir din adamı gibi hatta daha ileri giderek meşgul oluyorsunuz?

-Münevverlerimiz haklı olarak bu gidişi iyi telakki etmeyeceği gibi bu yol da esasen tehlikelidir.

1921 Şubat’ında Şark’tan teklifimde birtakım muhafazakârların yine işe karışarak teceddüt (yenilenme) hareketlerinden mahrum kalacağımız endişesini arz etmiş ve memleketin yüksek mütehassıslarıyla esaslı programlar yapılarak bunların tatbikinde sebat ve sadakat lüzumunu bildirmiştim.

Paşam, görüyorum ki, siz din ve hilafet kuvvetlerine çok ehemmiyet veriyorsunuz; şu halde muhafazakârlara dayanmak istiyorsunuz.

Size bu vesile ile bir daha o eski teklifimi arz edeyim. Yanımda bir sureti var –cep cüzdanımdan çıkardım verdim-, bir daha lütfen okuyunuz.

Türk milleti teceddüde muhtaçtır. Ve bunu da mütehassıslarla başarabiliriz. Asla camilerle değil, asla muhafazakârlarla değil.

Din, vicdan kanaatidir; münakaşaya gelmez. İlim adamı olan bizlerin ve hele sizin bunu ele almanızı katiyen doğru bulmuyorum. Bunu tamamiyle mühmel bırakmalısınız. Bu mütalaalarımı daima size açık kalbimle söyleyeceğim.

M. Kemal Paşa mütalaalarımı samimi karşıladı. Ertesi gün yaverlerinden naklen benim yaverim, Gazi’nin şu ifadesini bildirdi:

Ben, Karabekir’in bana bu kadar samimi olduğunu zannetmediğimden çok çekişeceğimizi tahmin ediyordum. Halbuki o çok açık yürekli ve candan insanmış. Beraber çalışacağımızı görerek memnun oluyorum.(8)

İlk dört yazıda verdiklerimiz, özetle; İttihat ve Terakki mensuplarının kurduğu  Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, önce, “Halk Fırkası’na; arkasından  da,“Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisine) dönüşür.

 

Devam edecek

Mustafa Kemal Paşa’nın Masonlar ve İttihatçılarla olan ilişkisi

– Elverdi Paşa kitabında; “…Harp Okulu’nda kapatıldığım odada karşımda iki tane Harbiyeli vardı. Tüfeği bana çevirmişlerdi. İşte bunlardan birisi bugün CHP İzmir milletvekili olan Süleyman Genç’ti. O’nun yüzünü hatırlıyorum..” Demektedir.

 

Açıklamalar; (Ulu Cami mi, –  Zağnos Paşa Cami’si mi?)

(*) “Nitekim, 7 Şubat 1923 günü öğleyin Paşa Camii’nde okunan mevlidden sonra minbere çıkarak yaptigi konuşmada da bu konulara değinmiştir.”Balıkesir Hutbesi” diye anılan bu konuşmasında “Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın elameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun” diyerek söze başladı ve kurulacak yeni devletin temel esasları ile devrimler ve cumhuriyete ışık tutan mesajlar verdi. Atatürk, Zagnos Pasa Cami Hutbe’sin de cemaata söyle seslenmistir: http://www.balikesirturizm.gov.tr/belge/1-69218/ataturkun-balikesir-hutbesi.html

(**) Karabekir Paşa anlatmaktadır; “7 Şubat’ta Balıkesir Ulucami’de öğle namazını kalabalık bir cemaatle kıldık. Sonra mevlüt okundu. Bundan sonra da M. Kemal Paşa minbere çıkarak mükemmel bir hutbe okudu…”

Kaynaklar;

(1) “KAZIM KARABEKİR ANLATIYOR”, UĞUR MUMCU, 25. Baskı: Aralık 2009, Ankara, 1500 adet, sahife 55-67

(2-3-4-5-6-7-8-) A.g.e.

 

CHP dosyasını açıyoruz. CHP’yi İttihatçılar, İttihat-Terakki’yi Emanuel Karasu mu kurdu (4)

Emanuel Karasu, gerçeğinde İtalyan vatandaşıdır. Yeni devletin kuruluşundan sonra vatandaşı olduğu İtalya'ya yerleşir

Emanuel Karasu, gerçeğinde İtalyan vatandaşıdır. Yeni devletin kuruluşundan sonra vatandaşı olduğu İtalya’ya yerleşir

 

İngiliz elçinin arabasının koşumlarını çıkararak, kendilerini atların yerine koşan ve elçiyi taşıyanları, anlayışlarıyla öğrenmek gerek. (1) Bunları bilmeden tarihimizi doğru öğrenmek mümkün değildir.

Bu arada arabası çekilen İngiliz büyükelçi Lowther, olup bitenlere çok şaşırır ve Jön Türkleri, (*)

-“Politik tecrübeden yoksun, aralarında birlik bulunmayan iyi niyetli çocuklar topluluğu” (2) olarak nitelendirir.

Bir olayda içerisinde bulunan son noktayı doğru olarak değerlendirebilmek için, yaşanan süreçleri çok detaylı olarak öğrenebilmekle mümkündür. Bu nedenle, biraz geriye gidiyoruz.

Gidiyoruz ki,

Yaşananlar; Akıllısının aklına ibret, delisinin deliliğine bereket olsun!

 

Önce İttihat ve Terakki’yi kuran ( ve parası ile) destekleyen EMANUEL KARASU’yu tanıyalım;

2. Abdülhamit tahtından indirilmiş ve Selanik’e sürülmüştür. 2. Abdülhamid’in tahtından inmesi için tebliğe gidenlerin arasında, Selanik Mebusu (Yahudi) Emanuel Karasu’da vardır. Sabık Sultan yanında bulunan (büyük ihtimalle Teşkilat-ı Mahsusa bugünkü MİT elemanı) Yüzbaşıya yaşadıklarını anlatmaktadır.

 

“EMANUEL KARASU – ABDÜLHAMİD HİKAYESİ

Süvari Yüzbaşısı Debreli Zünnun Abdülhamit’ten nakille şunu da anlatmıştı:

“Bana en çok dokunan, bu mason taslağı Yahudi’nin olmuştur. Yıldız’a gelen mebuslar heyetinde Emanuel Karasu’yu hiç unutamıyorum. Bu suretle Makam-ı Hilafete hakaret edilmiştir. Yahudilerin, Hazreti Peygamber zamanından beri sadr-ı İslam’a ve Makam-ı Hilafete karşı duydukları kin ve nefret cümlenin malûmudur. Ben Osmanlı tahtında iken, Siyonistlik davası için bir gün huzuruma beynelmilel Yahudi teşkilâtının kurucusu Teodor Hertzel ile Hahambaşı gelmişlerdi. Bunları Yıldız Sarayı’nda kabul etmiş ve maksatlarını dinlemiştim. Her ikisi Yahudiler için bir yurt dileğinde idiler Bunun için de Kudüs’ü gösteriyorlardı. Hatta utanmadan o Teodor Hertzel: ‘Zat-ı Haşmetpenahileri’ne arzederim ki, Kudüs için her kaç milyon altın tensib buyurursanız, derhal takdime amadeyiz,’ demez mi? Kan beynime sıçramıştı. Düşün ki Yüzbaşı, makam-ı saltanatımıza bu iki Yahudi, rüşvet teklifi cesaretinde bulunmuşlardı.

-“Terk etsin burayı, vatan para ile satılmaz,’ diye bağırmıştım.

İşte bundan sonra Yahudiler, bana düşman oldular. Şimdi burada Selanik’te çektiklerim, Yahudilere yurt göstermeyişimin cezasıdır.” (3)

 

Anlaşılması adına konuyu biraz daha açıyoruz;

…Herzl, o günün Yahudi Hahamı Moşe Levi ile birlikte bir heyet halinde Yıldız Sarayı’nda Sultan Hamit’in huzuruna çıktılar. Filistin topraklarında yerleşmeleri için ‘hak-i payınıza yüz sürerek… Ferman-ı Hümayunlarına bir mukabele-i şükran olmak üzere beş milyon altın hediyelerinin lütfen kabul buyrulmasını arz ve istirham eyleriz,’ diye Sultan Hamit’e rüşvet teklifinde bulunmuşlardı… Sultan Abdülhamit bunları sükûnetle dinledikten sonra huzurundan defolup gitmeleri için mabeyincisine emir vermiş, derhal dikte ettirdiği bir fermanla Yahudilerin Filistin’e hicretlerini men etmişti. (4)

‘’18 Mayıs 1901 tarihide ‘Arminius Vambery’ adlı Macar Yahudisi Filistin satın almak için Sultan Hamit’e muazzam bir meblağ teklif etmiş ve derhal Saray’dan kovulmuştur 23 Temmuz 1902 tarihinde Theodor Herzl Filistislin’i Padişahtan istemiş. Sultan da Memalik-i Şahane’nin her yerinde Yahudilerin ikamet etmekte olduklarını, eğer İsrailoğullarının yeryüzünde barınacak bir yerleri yoksa, Türklüğün asaletine iltica ediyorlarsa, Irak, Suriye, Hatta Anadolu’da bile oturabileceklerini fakat Yahudilerin ‘Filistin’e yerleşmelerinin mevzu-u bahis olamayacağını bildirmesi üzerine Sultan Hamit’e 5 milyon altın teklif etmiş, derhal huzurdan kovulmuştur.” (5)

 Yahudiler bir müddet sonra

“Toplanıp tekrar bir kongre yaptılar ve şu karara vardılar:Siyasî mücadele yolları ile Sultan Hamit’i tahtından düşürüp işi başarmak…

..‘ilk iş Emanuel Karasu’nun İttihatçılara verdiği para ile başlar. Emanuel  Karasu, İtalyan Bankası’ndan aldığı 400.000 liralık altınları dört teneke içerisinde Mitroviçalı Necip Draga isminde zengin bir adama vermiş ve o da bu parayı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir uzvu olan merhum Eyüp Sabri Bey’e (Çorum Mebusu) verdi. Bu para 31 Mart’ın yaratılmasına sarf edildi.(6)

Emanuel Karasu, müteaddit defalar, ‘Sultan Hamit’e 5 milyon altına yaptıramadığımız işi biz İttihatçılara 400.000 liraya yaptırdık,’ diye övünmüştür.’ (7)

“Selanik’te ‘Rizorta’ Farmason locasının oynadığı roller çok mühimdi. Çünkü bu locanın başında Karasu vardı. “

“Selanik’te Posta İdaresi Başkâtibi Rifat Bey vefat etti, Talât Efendi başkâtipliğe tayin edildi,

“…Selanik’te Masonlar, Talât Bey’i içlerine alıp Mason yaptılar Masonluğun birkaç derecesine terfi ettirip kendisine derhal 10 İngiliz Lirası aylık tahsis etti. Bu işleri organize eden, Makedonya Rizorta locasının üstadı olan Emanuel Karasu idi. Yardımda daha ileri gitti. Zihneli Said Bey ismindeki zât ile Frenk mahallesinde bir handa avukat yazıhanesi açarak Talât Bey’i de bu işe iştirak ettirip avucunun içine aldı. “ (8)

Geçen zaman içerisinde şartlar olgunlaştırılr ve (düzmece) 31 Mart Vakası gerçekleştirilir…

“Rıza Tevfik Bey’in 31 Mart günlerinde mahkeme huzurunda söylediği şayan-ı dikkat sözler:

“…Hâkim Bey, Allah bizi affetsin, günahımız çok büyüktür 31 Mart uydurma ihtilâli hazırlandığı zaman ben Talât Bey’e bundan tevakki (sakınma) edilmesi lazım geldiğini söyledim. Beyhude yere kardeş kanının dökülmesinin ne büyük Cinayet olduğunu anlattım. Bunun fena aksülameller doğuracağını da hatırlattım.

Aldığım cevap şu oldu:

-‘Ne yapalım Rıza Bey, Cemiyet’in paraya ihtiyacı var, bu ihtiyacı ancak Yıldız Sarayı’nın zenginliği ve oradaki hazine karşılayabilir’

İmparatorluğu parçalatan kuvvet, şimdi katiyetle söyleyebiliriz ki, Siyonizm ve şer vasıtası olan İttihatçı Masonlardır.   

Çünkü İngiltere, ‘hilafetin lağvını’ ve İmparatorluğun çökmesini istiyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti de Yıldız Sarayındaki hazineyi yağma etmek istiyor, bunun için bir ihtilâl lazım, o da 31 Mart.

Birçok müzakerelerden sonra şu karara varıldı: Meşrutiyetin ilanında olduğu gibi, askerî bir isyan tertip edilecek, fırsattan istifade Yıldız’daki servete el konacak. Padişahın Viyana bankalarındaki altınlarına da zorla muvafakati alınıp, bunlarla memleketin muhtaç bulunduğu askerî, idarî tenkisat yapılıp memleket gülistanlık olacak.

Hazırlanan plan gereğince askeri isyanın tatbikinde işe hocaların da karıştırılması, taassubu körükleme bakımından müessir olacağı için onların da bu işte maşa olarak kullanılması derpiş edildi. 

31 Mart faciası Taşkışla’da başlamış ve orada söndürülmüştür Avcı taburlarının belki on misli Taşkışla’da hassa efradı vardı.

1325 (1909) senesi Mart ayının 12. Cuma (takvime göre Perşembe’ye denk geliyor. C.Y.) günü her zaman olduğu gibi askerleri Cuma selamlığına götürmüştük. Avdette Taşkışla’ya geldiğimizde her koğuşta sarıklı sakallı birtakım hocalar bulduk. Bunların selamlığa gitmeyip kışlada kalmış olan erata vaaz verdiklerini gördük. Sebebini sorduk, hassa ordusu kumandanlığının emri ile askerlere dini öğütler vereceklerini söylediler.

“Burada dikkate değer bir nokta var: Bu emirden kışlada mesul kumandanların hiç haberleri yoktu. Nizamiye kapılarındaki nöbetçiler emirsiz kuş bile uçurmazken, bu hocaların girip çıkmaları mürettep facianın çok ustaca tertiplendiğinin en bariz delilidir

Kimin verdiği belli olmayan bir emirle marş çalınıyor Yine borazan, acı acı her bölüm adile toplanma borusu çalıyor, kışlanın askerleri kışla avlusunda toplanıyor… Yine borazan ‘Paşa geldi’ borusu çalıyor, ‘Hazır ol, selâm dur! Kumandası veriliyor, önde bir paşa, maiyetindeki zabitlerle beraber avluya geldiler Heyet ihtiram vaziyeti aldı. Padişahın marşı çalındı, erat ‘Padişahım çok yaşa” diye bağırdılar, ‘Rahat dur!’ kumandası verildi. Paşa askerlere hitaben Şevketlü Padişahımız Efendimizin Ferman-ı Hümayunlarını okuyacağını, bunu can kulağı ile dinlemelerini söyledi. “

“Matbaada yaldızla basılmış, üzerinde Padişahın büyük tuğrası bulunan fermanı ‘paşa’ okumaya başladı. Bizler yakınında olduğumuzdan fermanı görüyor ve gayet vazıh duyuyorduk. Bu fermanda özet olarak şöyle deniliyordu:

“…irade ediyorum, düşmanla çarpışırken onları daha iyi görebilmeniz için yeni bir başlık giyeceksiniz, bunda dinî hiçbir mahzur olmadığına dair şeyhülîslam’dan fetvasını da aldım, ulü’l-emre itaat vaciptir

Paşa bir paketten yeni bir başlık çıkardı, bu başlık Enveriyye biçiminde önü siperli bir başlıktı. Paşa başındaki fesi çıkarıp yeni başlığı giydi, mızıka bir marş çaldı, erat paşanın önünden merasimle geçtiler Merasim bitince heyet çekilip gitti.

Fermanın başında bütün paralarda görülen Padişahın tuğra-yı hümayunu, altında da Halife-i Müslimîn Sultan Abdülhamit’in imzası vardı.”

 “Meğer fermanı okuyan paşa ve maiyetindeki zabitler, sahte üniforma giydirilmiş isyanı hazırlayan ve tertipleyen mühim şahsiyetlerdi. İçlerinde Cemiyet’ten tanıdığım Bahaeddin Şakir, Mithat Şükrü Bey’lerle Ömer Naci Bey vardı.

Fermanı okuyan bir ‘paşa’ydı, bu fermanın sahte olup suni bir isyan maksadi ile tertiplenmiş olduğu akla gelmezdi.

“Fakat o günün dinî taassup ve inançlarına göre Müslüman’a şapka giydirmek barut fıçısına ateş atmak gibi bir şeydi.’ (9)

Şimdi konumuza tekrar dönüyor ve bir akademisyen gözü ile “Halk Fırka”sının üzerine inşa edildiği Kuvayı Milliye cemiyeti‘ne anlamaya çalışıyoruz.

“…Devleti savaşa sürükleyerek dağılmanın eşiğine getirmekle suçlanan İttihat ve Terakki Partisi’nin önde gelen kişileri yurt dışına kaçıyor, kalanlar partinin feshini kararlaştırıyordu. Böylece yıllardan beri ülke yönetiminde egemen olan İttihat ve Terakki Partisinin açık siyasal işlevi de sona erdiriliyordu. Bu durumdan yararlanan İttihat Terakki karşıtları devlet aygıtlarına kendi yandaşlarını yerleştirirken, azınlık unsurları da özlemini çektikleri, kendilerine yakın hissettikleri bir devletle birleşme ya da ayrı bağımsız devletlerini kurma çalışmalarını başlatıyorlardı. (10) Yazının devamını aşağıda okuyabilirsiniz.)

 

Devam edecek…

-Jön Türkler’den İttihat-Terakki’ye; Halk Fırkası’ndan Cumhuriyet Halk Partisi’ne,

-Ve Mustafa Kemal Paşa’nın Masonluk ve İttihatçılarla ilişkisi

Resim; http://www.africanseer.com/world/9789-earl_spencer_makes_21m_selling_off_family_jewels_through_christi.html

 

Açıklamalar;

(*) Jön Türkler ve İttihatçılar hakkında düşünür ve tarihçilerin yorumları;

Profesör Hikmet Özdemir; “Bir siyasi tavır ve okul olarak İttihat ve Terakki bir vatanseverler hareketidir. Bilindiği gibi İttihat ve Terakki 1789 Fransız İhtilali’nin etkisindedir. Bir bakıma onların dönemi 1839’dan beri sürdürülen Osmanlı Yenileşmesi’nin son evresidir fakat çok dramatik bir gerçektir ki, İttihat ve Terakki Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecini hızlandırmıştır.

Bununla birlikte Balkan Savaşı’nda, Trablusgarp’ta ve Dünya Savaşı’nda vatan toprakları için İttihat ve Terakki’nin önderleri ve kadroları gözlerini kırpmadan hayatlarını ortaya koymuşlardır ve canlarını vermişlerdir. 1920’de Sevr Antlaşması’yla birlikte Balkan ve Dünya savaşlarının kahramanlar kuşağından sağ kalabilenler bu defa Atatürk’ün önderliğinde Türk İstiklal Savaşı’na katılmışlar Türk ulusunun milli devletinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ve inşasında aktif görevler üstlenmişlerdir” .

-“Profesör Sina Akşin ise İttihatçıları şöyle anlatmıştır;

-“İttihat ve Terakki mekteplilerin siyasal örgütüydü. Sözü edilen mektepler 1827’de açılan Tıbbiye, 1834’te açılan Harbiye ve 1859’da açılan Mülkiye’dir. Bu okullarda ilk kez çokça denebilecek sayıda, düzenli olarak yeni adamlar yetişmeye başladı. Yeni adam demek çağcıl (modern) adam demekti. Yani ortaçağcıl olmayan özgür kafalı insanlar. Bu insanlar böyle bir dönüşümden sonra topluma bir ölçüde yabancılaşmış oluyorlardı. Başta onları yetiştiren devlet kendilerini bağrına basmıyordu. Fakat devlet onlara gereksinimi olduğunu bildiği için yine de onları yetiştirmek, yetişince onlara belirli görevler vermek zorunluluğunu duyuyordu. Çünkü batmakta olan imparatorluğun ancak onların çatışmalarıyla ayakta kalabileceğinin farkındaydı. Devlet kerhen de olsa onlara tahammül etmek durumundaydı”

Profesör Metin Heper ise Jön Türk hareketi ve İttihat ve Terakki ile başlayan Türk milliyetçiliğini şöyle izah ediyordu; “Osmanlı Padişahlarının önce Osmanlılığa sonra Osmanlı-İslamcılığa sarılarak imparatorluğun bütün unsurlarını hanedanlık şemsiyesi altında tutmak için gösterdikleri büyük çabalara karşın, gayrimüslim unsurlar Osmanlıcılık, Türk olmayan Müslümanlar da Osmanlı-İslamcılık formülünü reddettiler. Bu nedenle ülkeyi dağılmaktan kurtarma sorumluluğu geri kalan Türklerin omuzlarına yüklendi. Bu durum Türkler arasında daha önce bulunmayan bir ulusal bilinç duygusunun geliştirilmesini zorunlu kıldı. Ulusal bilinçten kaynaklanan ulusal birliğin Türkleri bir arada tutabileceği ve böylece imparatorluğun artakalan topraklarını savunabilecekleri düşünüldü” .

“..Jön Türkler ve İttihat ve Terakki hareketleri üzerine derinlemesine araştırmalar yapan Erik-Jan Zürcher’in de açıklıkla belirttiği gibi Kemalist Devrim’in Altı Ok’unu oluşturan ilkelerin temelleri devrimden on yıllar öncesinde atılmaya başlamıştır. Mesela zaten Türk toplumsal yaşantısına yabancı olmayan ancak Osmanlı İmparatorluğu döneminde kısmen gölgelenen laiklik akımının yeniden oluşması ve güçlenmesinde Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet ve Ziya Gökalp gibi aydınların büyük katkıları olmuştur . Türk milliyetçiliği ise Kemalist Devrim öncesinde özellikle elitler arasında oldukça gelişmiş ve kendini güçlü bir şekilde ortaya koymuş bir akımdır. İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi düşünürler Kemalist milliyetçiliğin resmen kabulünden çok önce onun temel motiflerini eserlerinde kullanmışlardır. Devrimcilik veya İnkılapçılık ilkesi; Kemalist ideolojide İttihat ve Terakki komitacı devrimciliğinin ötesinde bir anlam kazansa da, İttihatçıların reformizminden fazlasıyla etkilenmiştir . İttihatçıların Fransız pozitivizmi etkisinde oluşturdukları Halkçılık ilkesi ve Devletçilik anlayışı da muğlaklığına rağmen Kemalist Devrim’e önemli ölçüde ilham kaynağı olmuştur…

“…Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye’nin modernleşmesini incelemek isteyenlerin muhakkak ki öncelikle Jön Türkler ve İttihat ve Terakki geleneğini incelemeleri ve Kemalizm’in doğuşunu ve sınıfsal kökenlerini bu dönemde aramaları gerekmektedir…” Yazının tamamı için bakınız; http://ydemokrat.blogspot.com/2009/11/jon-turkler-ve-ittihat-ve-terakki.html

 

Kaynaklar;

(1 ve 2) Jön Türklerin İngiliz Büyükelçisinin Arabasını Çekişleri; Jön Türklerin İngiliz muhabbeti yüzünden sergiledikleri bir diğer çirkin davranış da, 31 Temmuz 1908’de ülkesinden İstanbul’a dönen İngiliz Büyükelçisi Lowther, trenle Sirkeci garına gelince, burada onun arabasının atlarını çıkararak onların yerine kendileri koşan Jön Türklerin arabayı Beyoğlu’ndaki İngiliz Büyükelçiliğine kadar çekmeleri olmuştu. Temmuz 1908 Jön Türk ihtilali sonucu, bu ihtilali bastıramayan Sultan II. Abdülhamid, basına bir ilan vererek 24 Temmuz 1908’de Meşrutiyeti yeniden ilan etmek zorunda kalmış, ardından İstanbul’da şenlikler başlamıştı. Bu şenlikler sırasında yukarıdaki araba çekme olayı yanında, bir kısım Jön Türklerin de İngiliz Büyükelçiliğe tezahürat yapmaları bir diğer çirkinlikleri olmuştu. Araba çeken Jön Türklerden Ahmet İhsan’ın hatıralarında yazdıkları: “1908 Temmuzunun 23. Günü İstanbul’da bulunmayan İngiliz Sefiri Lowther’in şehrimize döndüğü zaman Sirkeci istasyonunu baştanbaşa doldurmuştuk. Büyükelçiyi candan ve gönülden alkışlıyorduk. Nihayet coşkun gençler Büyükelçinin arabasını çeken atları söktüler, arabayı kendi kollarıyla çektilerdi. Bu fıkrayı yazmaktan maksadım. Meşrutiyetin ilanına kadar Türk aydınlarının siyasi meylini ve düşüncesini göstermek içindir.” (Ahmet İhsan, Matbuat Hatıralarım, C. I,  Ahmet İhsan Matbaası, İstanbul, 1932, s.33 ) büyükelçi Lowther. Olup bitenlere çok şaşırmış, Jön Türkleri “Politik tecrübeden yoksun, aralarında birlik bulunmayan iyi niyetli çocuklar topluluğu” olarak nitelendirmişti. (M. K. Anderson, The Eastern Question, Macmillan Company, New York, 1966, Sahife;276 )

Almanların Çirkin Teklifi: Gençleriniz Bizim Büyükelçisinin de Arabasını Çeksinler

“Meşrutiyetin ilan edildiği günlerde Alman Büyükelçisi Baron Biberştayn da İstanbul’da değildi. Büyükelçi Almanya’dan dönmeden önce Alman Büyükelçiliği Baştercümanı Osmanlı Hariciye Nezaretine gelerek. Büyükelçileri Sirkeci garına gelince gençlerin onun arabasına da çekmelerini istedi. Hariciye Nazırı Tevfik Paşa ona verdiği cevapta, İngiliz Büyükelçisinin arabasını gençlerin, kendisinin teşviki olmadan kendi istekleri ile çektiklerini, gençlerin isterlerse Biberştayn’ın da  arabasını çekebileceklerini söyledi. Büyükelçi gelince arabasını çeken olmadı. Büyükelçiyi yalnızca küçük bir meraklı topluluğu seyretti. (Galip Kemali Söylemezoğlu, Hariciye Hizmetinde Otuz Sene, C. X Maarif Basımevi, İstanbul, 1955, s. 128)  (Alıntı; GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TARİHİMİZİN ARKA BAHÇESİ, Süleyman KOCABAŞ, Sahife, 13-14 Dipnotları)

(3) Hüsamettin Ertürk, “İki Devrin Perde Arkası”, sahife, 45; “Osmanlının tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu, sahife, 242

(4) Mustafa Turan, Taşkışlada 31 Mart Faciası, Akyurt Neşriyatı, İstanbul 1964, s.10

(5) Age, s.10; (Dipnot; Israel Kohen, The Zionist Movement, Frederik Muller, Londra, 1945, s.77.)

(6) Age, s.13;

(7) Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, sahife.150

(8) A.g.e. sahife, 150

(9) Mustafa Turan, Taşkışlada 31 Mart Faciası, Akyurt Neşriyatı, İstanbul 1964,  sahife, 63

(10) Yrd. Doç. Dr. İhsan Güneş, http://atam.gov.tr/mudafaa-i-hukuk-cemiyetinden-halk-firkasina-gecis/ ….Devleti savaşa sürükleyerek dağılmanın eşiğine getirmekle suçlanan İttihat ve Terakki Partisi’nin önde gelen kişileri yurt dışına kaçıyor, kalanlar partinin feshini kararlaştırıyordu. Böylece yıllardan beri ülke yönetiminde egemen olan İttihat ve Terakki Partisinin açık siyasal işlevi de sona erdiriliyordu. Bu durumdan yararlanan İttihat Terakki karşıtları devlet aygıtlarına kendi yandaşlarını yerleştirirken, azınlık unsurları da özlemini çektikleri, kendilerine yakın hissettikleri bir devletle birleşme ya da ayrı bağımsız devletlerini kurma çalışmalarını başlatıyorlardı. Savaşın galibi kimi devletlerin söz ve davranışları, mütarekenin uygulanma biçimi bu unsurlara güç veriyordu. İşte bu ortamda asker ve sivil aydınların öncülüğünde, Wilson ilkelerinin Türklere tanıdığı haklardan, çağdaş milliyetçilik anlayışından daha ötesi millî haklardan yola çıkılarak, Osmanlı Devletinde yeni bir hareket başlatılmıştır. Hareketin içinde bulunan kişilerin kültür düzeylerine, siyasî görüşlerine, hareketin başlatıldığı bölgenin özelliklerine göre anlam kazanan bu hareket “Müdafaa-i Hukuk” hareketi idi. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir ay sonra başlayan “Müdafaa-i Hukuk” hareketi, başlangıçtaki bölgesel niteliğini 1919 yılının ikinci yarısında bırakmaya başlamıştır. Karadeniz Bölgesiyle Doğu Anadolu’da kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin çabasıyla toplanan Erzurum Kongresi’nde Doğu Anadolu’daki cemiyetler “Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilmiştir. Batıdaki cemiyetler ise Balıkesir ve Alaşehir Kongreleriyle bir çatı altında toplanmaya çalışılmıştır. Amasya Tamimi çerçevesinde toplanan Sivas Kongresi’nde ise ülkedeki “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiş”, cemiyetin kuruluş bildirisi cemiyetler kanunu gereğince Sivas Valiliğine bildirilerek, bu örgüte yasallık kazandırılmıştır. Dernekler yasası gereğince resmîlik kazanan örgüt bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiride Anadolu ve Rumeli’deki tüm “Müdafaa-i Hukuku Milliye”, “Millî ve Vatanî Cemiyetler” ve “Reddi İlhak Heyetleri’nin” “Hukuk-u milliye ve menafi-i Osmaniyeyi” savunmak üzere “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” (ARMHC) adı altında birleştikleri bildirilmektedir. Cemiyetin şimdilik idare merkezinin Sivas’ta olduğu, fakat ülkenin her yanında şubeler açacağı da vurgulanmaktadır. Müdafaa-i Hukuk cemiyetleriyle başlayan millî hareket, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçmesinden sonra, onun desteğiyle, giderek güç kazanmıştır. Sivas Kongresi’nden sonra ise tüm millî hareketin odak noktasını Heyet-i Temsiliye dolayısıyla da Mustafa Kemal Paşa oluşturmuştur…”

CHP dosyasını açıyoruz. CHP’yi kim kurdu? “Biz Mustafa Kemal Paşa biliriz!“ (3)

Osmanlı ve İslam'ı (Yeni devlet, Türkiye'nin kurulması ile, Türkiye'nin şahsında ) Bitiren üç Musevi.

Osmanlı ve İslam’ı ( Yeni devlet, Türkiye’de ) Bitiren üç Musevi.

 

ilk iki yazıda anlatılanlar “Magazin” kabilindedir. Şimdi CHP’nin dosyasını açıyoruz. “CHP”,  Halk Fırkası olarak bir Cemiyet’in üzerine kurulur. “Cumhuriyet”  ismi rekabet kapsamında sonradan yapılmış bir alıntıdır. (*)

Önce, CHP’nin kaleminden, “Halk Fırkası – CHP”nin tarihi veriyoruz

“…CHP, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde 9 Eylül 1923’te önce “Halk Fırkası” adıyla kurulmuştur. 1924 yılında “Cumhuriyet Halk Fırkası”, 1935 yılında ise “Cumhuriyet Halk Partisi” adını almıştır.

…1970’li yıllarda ideolojisini “demokratik sol” kavramıyla tanımlayan CHP, önerdiği sosyal reformlarla “düzen değişikliği”ni hedeflemiştir.

Bu süreçte CHP, “devlet partisinden” “halkın partisine”, düzen partisinden” “değişimin partisine” dönüşmüştür..”

 

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Kuruluşu …

Mustafa Kemal Atatürk CHP’nin kurulmasına ilişkin ilk açıklamasını 6 Aralık 1922 tarihinde yapmıştır ve “Halk Fırkası” adını kullanmıştır…

Mustafa Kemal Atatürk parti kurma niyetini şu sözlerle ifade etmiştir:

…6 Aralık 1922 tarihinde basına yaptığı açıklamada yeni bir döneme girildiğini belirten Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, izleyen dönemdeki çağdaşlaşma sürecinde de milletin yardımını ve aydınların da katkısını istiyordu…

8 Nisan 1923 tarihinde ise, Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatıyla, bir bildiri yayınlamıştır.

…Bu gelişmelerden sonra“Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”, “Halk Fırkası”na dönüştürülmüş ve Mustafa Kemal Atatürk, 9 Eylül 1923’te İçişleri Bakanlığı’na başvurarak, “Halk Fırkası”nın kuruluşunu bildirmiştir.

CHP’nin partileşme sürecindeki gelişim çizgisinin de ortaya koyduğu gibi, Cumhuriyet Halk Partisi, Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen ve yürüten “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin devamıdır

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden (A-RMCH) Cumhuriyet Halk Fırkasına (CHF)…

Kurtuluş Savaşı yıllarında Milli Mücadeleyi yürütmek, tüm toplumsal kesimleri/ sınıfları temsil etmek ve ulusal birliği sağlamak amacıyla oluşturulan Cemiyet, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’dir. Cemiyetin kuruluşu, 4–11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi’nde gerçekleştirilmiştir.

Halk Fırkası da Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin tarihsel mirasınasahip çıkarak, Kurtuluş Savaşı’yla yurdun kurtarılmasını sağlayan Cemiyetin ve O’nun TBMM’deki devamı olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun devamı olduğunu göstermiştir…”(1)

CHP’nin kendi web sitesindeki açıklamalara göre, Halk Fırkası, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun bir devamıdır. Diğer bir ifadesi ile, Grubun (Resmen) partileşmesidir.

Peki,  “Halk Fırkası”nın mirasını sahiplendiği Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyet’i nedir ve kimler tarafından ne maksatla oluşturulmuştur?

Bunun cevabı, değişik (yetkin) tarihçilerin görüşleri ile aşağıda verilmektedir.

Öncelikle Birinci Büyük Meclis’teki farklı görüşler ve gruplar tanınmalıdır.

 “…Milletvekilleri Arasındaki Gruplaşmalar ve Muhalefet Yapan Milletvekilleri

Birinci Büyük Millet Meclisindeki, milletvekilleri arasında bulunan anlayış ve fikir farklılıkları onları kendileri gibi düşünenlerle bir araya getiriyor ve ortak hareket etmeye sevk ediyordu. Zaman içerisinde bu görüş ayrılıkları iyice belirmiş ve yapılan tartışmalarda ortak mutabakat sağlanamaması üzerine, 1920 yılı ortalarına doğru mecliste vekiller arasında gruplaşmalar ve bir araya gelmeler başlamıştır.

Mecliste, yeni bir devlet kurulurken meydana gelen düşünce ve görüş ayrılıkları yanında siyasi akımlar ve faaliyetler de gruplaşmalara neden olmuştur…

Bu gruplar hakkında kısaca bilgi verelim.

 

—Tesanüd Grubu

Genellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mensup kişiler tarafından oluşturulan bu grubun tam olarak kuruluş tarihi belli değildir. Başkanları Yusuf İzzet Paşa olan Tesanüd Grubu, adını Ulus Meydanında kiraladıkları bir kahvehaneye verdikleri addan almışlardır…

Grubun amacı adından da anlaşılacağı üzere mecliste bulunan milletvekilleri arasında dayanışmayı sağlamaktır. En çok bilinen faaliyetleri, Mecliste Mesleki Temsil esasını kabul ettirmek için yaptıkları çalışmalardır.

 

—İstiklal Grubu

Çoğunluğunu gençlerin ve devrimci askerlerin oluşturduğu bu grup, mecliste 30–40 milletvekilinin bir araya gelmesiyle oluşturulmuştur. Bu grup mecliste  ‘‘Terakkiperver–Milliyetperver’’ akımı temsil etmişlerdir. Grup kendisini ileri görüşlü, hamleci ve Mustafa Kemal hayranı olarak nitelendirmektedir. İstiklal grubunun üyelerinin kimler olduğu bilinmemekle beraber, Mustafa Kemal’in gayri resmi grubu olarak nitelendirilmektedir.

 

—Halk Zümresi

İttihatçıların çoğunluğunun üye olduğu sol eğilimli bir gruptur. Ülkenin kurtuluşunun devrimcilikle sağlanabileceğini savunan kişilerin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Grup Sovyet devrimini kendine örnek almıştır.

Dönemin Milletvekili Yunus Nadi, zümrenin kuruluş nedenini ve amaçlarını şöyle belirtmiştir. Halk Zümresi memlekette halkı kayıtsız şartsız tek hâkim kılmak, asrın şartlarına ve halkın ihtiyacına göre gerekenleri temin etmek, bunu yaparken de İslamiyet’in esaslarına uyarak, asr-ı saadetteki huzur zamanlarına ulaşmak gibi gayeler gütmektir…

 

—Islahat Grubu

Osmanlı Devleti içerisinde reform yapan gruplarca ve İttihatçılar tarafından oluşturulmuş muhafazakâr eğilimli bir gruptur. Osmanlı Devleti’nin teşkilat ve müesseselerinde günün gereği olan bazı yeniliklerin yapılması görüşünü savunuyorlardı.

 

—İttihatçı Grup

Osmanlı Devleti’nde siyasi yaşamda olduğu gibi birinci meclis döneminde de İttihatçılar önemli rol oynamışlardır. Büyük Millet Meclisi açılıncaya değin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin arkasında gizli olarak çalışan İttihatçılar, meclis açıldıktan sonra bu çalışmalarını mecliste milletvekili olarak sürdürmüşlerdir.

Ülkenin içinde bulunduğu somut koşulları kendi düşünceleri doğrultusunda iyi değerlendiren İttihatçılar, mecliste kurulan en sağdaki ve en soldaki hizipte yer almışlardır.

 

— Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti

Osmanlı Devleti’nin topraklarının işgal edilmesi üzerine milletvekilleri yurdu düşman işgalinden kurtarmak ve bağımsız Türk Devleti’ni kurabilmek için Misak-ı Milli etrafında toplanmışlardır...

Osmanlı klasik yönetim tarzının, hilafetin ve saltanatın kaldırılacağından endişe eden muhafazakârlar programlarının üçüncü maddesine, Osmanlı saltanat ve hilafetini koruyucu maddeler koymuşlardır.

 

—Birinci Müdafaa-i Hukuk Grubu

Meclis içerisinde bir araya gelerek örgütlenen ve çeşitli gruplar oluşturan milletvekilleri zamanla mecliste huzursuzluklar yaratmaya başlamışlar bunun neticesinde de, meclis sağlıklı karar veremez hale gelmiştir. Özellikle Mustafa Kemal ve arkadaşlarına karşı ağır suçlamalar gelmeye başlamış ve Bolşeviklikle, Cumhuriyetçilikle ve padişah düşmanlığı yapmakla itham edilmişlerdir…

Grup üyeleri genellikle Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin üyelerinden oluştuğundan kendilerine Müdafaa-i Hukuk Grubu adını vermişlerdir.

Ancak daha sonra muhalif olan milletvekilleri tarafından aynı adla bir başka grup daha kurulunca birinci grup olarak anılmaya başlanmıştır. Mustafa Kemal Meclisin çekirdeğini oluşturan ve tüm yurt düzeyine yayılmış olan, Mudafaa-i Hukuk Cemiyetleriyle yakından ilgilenme gereği duymuş ve ülke çapında bir genelge yayınlayarak bu örgütün ulus ve ülke çıkarlarının yararına olan hizmetlerini yararlı bir biçimde yapmaları için meclis başkanlığı ile ilişkilerin daha düzenli bir düzeye gelmesini istemiştir.

Birinci grubun ilk genel kuruluna 133 milletvekili katılmıştır.

Ancak meclis tutanakları üzerinde yapılan incelemede üyeliği süren 351 milletvekilinin 261tanesinin birinci gruba üye olduğu diğer 90 milletvekilinin grup dışında kaldığı anlaşılır.

 

—İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu

Birinci Müdafaa-i Hukuk Grubunun kurulmasından sonra meclis içerisinde farklı düşüncelere sahip olan milletvekilleri bir süre herhangi bir oluşuma gitmeden faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Muhafazakâr milletvekillerinin ağırlıkta olduğu bu grupta, milletvekilleri özellikle birinci grubun saltanata ve hilafete karşı olan tutumuyla mücadele etmişlerdir…

İkinci grup örgütlendikten sonra meclisin çalışma tarzı değişmiş ve daha disiplinli bir hal almıştır. İkinci grup, meclis üstünlüğü ve yetkilerin kullanılış biçimi konusundaki titizliği sürdürmüşve meclise ait yetkilerin, Heyet-i Vekile ya daMeclis Reisince meclisin bilgisi dışında kullanılmasına sürekli tepki göstermişlerdir..

İkinci Grubun önde gelenlerinden Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, 27 Mart 1923’te aniden ortadan kaldırılmış ve 2 Nisan 1923’te cesedi bulunmuş ve M. Kemal Paşa’nın muhafız alayından Topal Osman tarafından öldürüldüğü ortaya çıkmıştır.

Bunun üzerine Erzurum Milletvekili ve ikinci grubun lideri Hüseyin Avni Bey, meclis kürsüsünden,

– ‘‘Efendiler, bu şerefli kürsü bugün elim bir vaziyete sahne oluyor. Bu şerefli milletin mebusları bugün kalpleri kan bağlamış bir zavallı, biçare gibi birbirlerine bakıyorlar. Ey Kâbe-i millet! Sana damı taarruz? Ey aray-ı millet (milletin oyları )! Sana damı taarruz? …  Demek ki bu memlekete herhangi bir fikrin serdarı ölecektir. Hiçbir zaman ölmez’’

İkinci grupta yer alan muhalif milletvekilleri bunun Milet egemenliğine yapılmış bir saldırı olduğunu savunmuşlar ve mecliste ortam gerginleşmiştir. Böylece, iki grup arasında tartışmalar çoğalmış ve her vesile ile muhalefet yapan bir grup halini almıştır. (2)

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, İttihat ve Terakki örgütlenmesi midir?

“Milli Mücadele’de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, İttihat ve Terakki örgütlenmesi üzerine kuruluyor. Sonra 1923’te Gazi Paşa, cemiyeti siyasi partiye çeviriyor Halk Fırkası’nı yani bugünkü CHP’yi kuruyor.”

Bu ülkede 19. yüzyıldan beri iki siyasi kanat var diyorsunuz. İttihat Terakki tam olarak neyi temsil ediyor?

İttihat Terakki Cemiyeti, 1889’da kuruluyor ve 1918’e kadar sürüyor. İmparatorluk’ta 30 yıl etkin oluyor. Ama şu var. İttihat Terakki, dönemlere göre farklı değerlendirilmesi gereken bir parti. Çünkü Abdülhamit’e karşı çıkan İttihat Terakki ile İkinci Meşrutiyet’in İttihat Terakkisi çok farklı. İlk döneminde çok liderli ve çok merkezli bir partiyken, anayasadan ve parlamentodan yanayken, 1908’den itibaren partinin içinde asker’i kanadın ağırlığı ve etkisi artıyor.
Devletçi, merkeziyetçi İttihat ve Terakki partisi, Cumhuriyet döneminde Cumhuriyet Halk Partisi mi oluyor?

Şöyle oluyor. Önce Milli Mücadele döneminde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, büyük ölçüde İttihat ve Terakki örgütlenmesi üzerine kuruluyorlar. Sonra 1923’te Gazi Paşa, “Ben bu cemiyeti siyasi partiye çevireceğim” diyor ve Halk Fırkası kuruluyor. Daha sonraları da adı dediğiniz gibi Cumhuriyet Halk Partisi oluyor. (3)

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri kazanıyor…

“…Misak-ı Millî ‘nin ana hatları Erzurum Kongresi (22 Temmuz – 7 Ağustos 1919) ve Sivas Kongresi’nde (4-11 Eylül 1919) biçimlendi.

Sivas Kongresi’nin talepleri doğrultusunda Osmanlı hükümeti 11 Eylül’de genel seçim kararı aldı. Kasım ayında yapılan seçimlerde, Anadolu’nun her ilinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin gösterdiği adaylar kazandı.  Seçilen adaylar Aralık ayı ve 1920 Ocak ayının ilk günleri boyunca ikişer üçer kişilik gruplar halinde Ankara’ya gelerek Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti) üyeleriyle görüştüler.

Bildiri metni bu görüşmelerde son halini aldı. Heyet-i Temsiliye (Temsil heyeti) üyelerince imzalanan metin, Trabzon mebusu Hüsrev Sami Bey (Gerede) aracılığıyla İstanbul’a gönderildi.(4)

Yukarıdaki ifadeden anlaşılması gereken;

“Misak-ı Millî ya da Millî Misak (Günümüz Türkçesi ile Millî Yemin ya da Ulusal Ant), Türk Kurtuluş Savaşı’nın siyasî manifestosu olan altı maddelik bildiri, İstanbul’da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından 28 Ocak 1920’de oybirliği ile kabul edilmiş ve 17 Şubat’ta kamuoyuna açıklanmıştır. Bildiri, I. Dünya Savaşı’nı sona erdirecek olan barış antlaşmasında Türkiye’nin kabul ettiği asgari barış şartlarını içerir…”

Misak-ı Milli’nin içeriğinin önemi, ileride “Halk Fırkası” ismini alacaklar (Mebuslar) tarafından hazırlanmış olmasıdır.

Bu durumda sorulması gereken, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin gerçek kurucuları kimlerdir?

Açık ifadesi ile, kurucuları İttihatçı’lar mıdır?

Peki, İttihat Terakki‘yi kuran kimlerdir?

Burada  önemli bir iddia daha vardır.

Sultan 2. Abdülhamid tahtan indirilirken İttihatçılara neden tepki vermedi?

“…İşte Abdülhamit’in saltanatının sonunda karşılaştığı tehlike bu suretle İttihat ve Terakki’den gelmiştir. Bidayette bendegân müşirlerinden olan Arnavut Büyük Tahir ve Ferit, Arnavut Küçük Tahir Paşalar ve Arnavutluk’ta İsa Bulatin,  padişaha İttihat ve Terakki’nin hakkından gelmeyi teklif etmişlerdi. Fakat padişah, ittihatçıların masonlarla iş birliğini bildiği için buna cesaret edememişti. (5)

Hırsları ve deneyimsizlikleri ile bir imparatorluğun dağılmasına neden olanlardan;

İttihatçı liderlerinden Enver Paşa  Mersinli Cemal Paşa’ya anlatmaktadır;

…Paşam, bütün ef’âlimin (eylemlerimin) hesabını vermeye hazırım. Biz Turan yapmak istedik, viran olduk. Bizim asıl mes’uliyetimiz. Sultan Hamid’i anlamamak ve Siyonizme alet olmaklığımızdır. Acıdır, fakat hakikat budur. (6)

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin Kurulması (*)

Milli mücadelenin çekirdek örgütlerinden biri de, yerel düzeyde kurulan ve çeşitli bölgelerdeki Türk ve Müslüman halkın haklarını savunmaya yönelik olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleriydi. Bu cemiyetler Mustafa Kemal henüz Samsun’a çıkmadan önce çeşitli vilayetlerde İttihatçılar tarafından kurulmaya başlanmıştı. Örneğin Talat Paşa ülkeyi terk etmeden önce İTC Edirne mebusu arkadaşı Faik Bey’i çağırdı ve Trakya’nın Türk olduğunu kanıtlayacak bir halk teşkilatı kurmasını istedi. Faik Bey Edirne’nin ileri gelenleriyle toplandı ve 2 Kasım 1918’de Trakya’daki Türklerin haklarını korumak için Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adlı bir cemiyet kurdular.

İttihat Terakki Cemiyeti’nin ve daha sonra da Teceddüt Fırkası’nın İzmir şubesi katibi görevini yürüten Celal (Bayar), arkadaşı Eczacıbaşı Ferit ve Doktor Hacıhasanzade Ethem’le birlikte 14 Aralık 1918’de İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti’ni kurdu.(7)  Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti  ve Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti de bölgenin önde gelen İttihatçıları tarafından örgütlenmişlerdir.(8) Tüm bu yerel Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri daha sonra 4-11 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi’nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleşerek Heyet-i Temsiliye’yi oluşturmuşlardır.

 

Mustafa Kemal ve İttihat Terakki

Mustafa Kemal 29 Ekim 1907’de Hakkı Baha’nın Selanik’teki evinde yemin ederek İttihat ve Terakki’ye üye olmuştur. Üyelik numarası 322’dir.(9 ve 9a) 1908, Hürriyet’in ilanında ve 31 Mart ayaklanmasının bastırılmasında aktif olarak yer almış bir İttihat Terakki üyesidir. İttihat ve Terakki tarafından Trablusgarp’a gönderilmiş, dönüşte de 1909 yılında toplanan İttihat ve Terakki kongresine katılmıştır. Bu kongrede üç kişi öne çıkmıştır…”(10)

Açıklamalardan anlaşılan;

-Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini kuranların İttihatçılar olduğu; Diğer ifadesi ile, Halk Fırkası’nın temelinin, onun (resmi) bir siyasi parti olarak açıklanmasından yaklaşık üç yıl önce atılmış, olduğudur.

Açık ifadesi ile, İttihatçılar kaldıkları yerden devleti yönetmeye devam etmişlerdir.

Ancak…

Mustafa Kemal Paşa’nın, “İttihatçılığı” konusunda büyük tartışmalar bulunmaktadır. İttihat ve Terakki’yi, Selanik Mebusu, Musevi Emanuel Karasu’nun kurduğu  ifade edilmektedir.

Devam edecek…

-Mustafa Kemal Paşa’nın ittihatçılarla olan ilişkisi…

 

 

Resim; http://www.izmirdiyanet-sen.org/?Syf=26&Syz=128711

Açıklamalar;

(*) Kaynak için bakınız; http://www.canmehmet.com/chp-dosyasini-aciyoruz-bir-kadim-millet-ile-bir-parti-bir-banka-ve-3-kankanin-hikayesi-1.html

(**) Yazının tamamı için bakınız;  http://www.aksitarih.com/milli-mucadelede-ve-turkiye-cumhuriyetinin-ilk-yillarinda-ittihatcilik.html  (7-8-9-10 sayılı kaynaklar, bahsekonu yazının dipnotlarıdır.

Kaynaklar;

(1)http://www.chp.org.tr/?page_id=67 28.Ekim 2013

(2)Yazının tamamı için bakınız; Ayşegül DEMİRDEN YÜZGEÇ,  Yüksek lisans tezi, Birinci Büyük Millet Meclisi’nin yapısı ve faaliyetleri (1920–1923) T.C. Süleyman Demirel Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü tarih anabilim dalı

(3)Yazının tamamı için bakınız; http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-mehmet-o-alkan-kadin-hareketini-bile-bitirdiler.htm (Mehmet Ö. Alkan, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Başkanı)

(4)Nejat Kaymaz, “Misak-ı Millî Üzerinde Yapılan Tartışmalar Hakkında”, VIII. Türk Tarih Kongresi, Ankara, 1977, s. 2. (Vikipedi kaynağı)

(5)İki devrin PERDE ARKASI, HÜSAMETTİN ERTÜRK Teşkilât-ı Mahsusa Başkanı, SAMİH NAFİZ TANSU, S.38

(6)Aktaran: Vehbi Vakkasoğlu, “31 Mart oyunu”. Köprü, Sayı: 61, Nisan 1982, s. 25. (Abdülhamidin kurtlarla dansı-1, Mustafa Armağan)

(7)Demirbaş, Osman, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Milli Mücadele, İstanbul, 1999, s. 139

(8)Zürcher, Erik Jan, Milli Mücadele’de İttihatçılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011s. 139-142

(9)”..İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) ve Milli Mücadele’nin önderlerinden Ali Fethi Okyar hatıratında, Mustafa Kemal’in kendisine “bir İttihatçı iyi dosttur, iki İttihatçıdan korkulur, üç İttihatçı için ise iktidarı almaktan başka tatmin yolu yoktur” dediğini kaydeder. Ali Fethi kendisinin ve Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girişini şöyle anlatır: “Benim cemiyete girişim, [daha sonra Bursa Valisi olan ve bizden üç sınıf evvel kurmay subay olarak] Manastır Kolordusunda vazifeli İsmail Hakkı Bey aracılığı iledir. Enver, Cemal Beylerle, daha sonra Şam’daki vazifesinden Selanik’e gelen Kolağası (kıdemli yüzbaşı) Mustafa Kemal’in girişleri de aynı kanaldan oldu. Benim, Mustafa Kemal’in, Cemal’in ve diğer bazı arkadaşların ordu kurmay kadrosunun kilit noktalarında oluşumuz subaylar arasında cemiyetin benimsenmesine geniş ölçüde yardım etti.“ Gerçekten de, Mustafa Kemal, Fethi Bey’in Ekim 1918’de İTC’nin kapatılmasına karşı tedbir olarak kurduğu Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası’nın yayın organı Minber gazetesinde „Mensup olduğum İttihat ve Terakki için öylesine çirkin ve haksız bir neşriyat başlamıştı ki, bunları cevapsız bırakmak ve sükûtla karşılamak mümkün değildi…” diye yazıyordu. Bir başka İttihatçı Hakkı Baha’ya (Pars) göre ise Mustafa Kemal İTC’ye 29 Ekim 1907’de Hakkı Baha’nın Selanik’teki evinde yemin ederek üye olmuştur; üyelik numarası ise 322’dir. Milli Mücadele yıllarında ve Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’in en yakınlarından olan Falih Rıfkı’ya (Atay) göre Mustafa Kemal 1909’daki İTC Kongresi’ne Bingazi (veya Trablusgarp) delegesi olarak katılmıştır. Ali Fethi Bey, 1910’da Talat’ın Sultanahmet’teki evinde Mahmut Şevket Paşa tarafından Fethi Bey’in Paris’e, Enver’in Berlin’e ataşemiliter olarak atanması üzerine takınılacak tutumu tartışmak üzere yapılan toplantıya katılanlar arasında Mustafa Kemal’in de olduğunu söyler. İTC üyesi olduğu bilinen İsmet (İnönü) Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki nüfuzluları içinde Fethi Bey’le beraber ayrı bir grup teşkil ettiğini söyler. Sina Akşin’e göre, Mustafa Kemal, İTC’nin 1912’deki kongresine Selanik delegesi olarak katılmıştır. Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanlığı sırasında sekreteri olan, tarihçi Yusuf Hikmet (Bayur) ise daha ileri giderek Mustafa Kemal’in İTC’nin Genel Merkez üyesi olduğunu ileri sürer…” yazının tamamı için bakınız; http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-mustafa-kemal-ittihat-terakki-uyesi-miydi.htm

(9a)Yalçın, E. Semih, “Mustafa Kemal Paşa’nın İttihatçılığı”, Türkler Ansiklopedisi, Cilt 13, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002,  s. 249

(10)Akal, Emel Milli Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve Bolşevizm, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.  s.63

CHP dosyasını açıyoruz. “Ama biz Bankadan kar payı almıyoruz!” Aaa… Sahi mi? (2)

CHP, kurucusunun resimlerini paraların üzerinden neden kaldırdı? Herşeyi kötüye yorumlamamak gerekir. Belki de paralaeın üzerindeki resmin yıpranmaması için, İnönü kendi resmini feda etmiştir!

CHP, kurucusunun resimlerini paraların üzerinden neden kaldırdı? Herşeyi kötüye yorumlamamak gerekir. Belki de paraların üzerindeki resmin yıpranmaması için İnönü kendi resmini feda etmiş olmalıdır!

 

Bu ülke yakın tarihe kadar  3-5 kişiye pervasızca soydurulmuştur. Bahane; “Sus Yobaz! Türkiye Laiktir, Laik kalacak!” Ama ben zengin olacak!  Bakalım, “Cumhuriyet, Laiklik!” adı altında ülkenin alınteri, zenginlikleri, memesinden kan gelinceye kadar kimlerce emildi, kimlerce emilmesine izin verildi?

Körlerle sağırlar birbirlerini ağırlar!

Sayın (Eski) Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer, Sayın (eski) Yargıtay Cumhuriyet başsavcısı Sabih Kanadoğlu ve Sayın  (eski) CHP genel başkanı, Deniz Baykal,

Nerede el ele, kol kola ve Gönül Gönül’edir?

Bunu öğrenmek için biraz gerilere gitmemiz gerekmektedir, mesela, 1960’lara;

-“Bir televizyon kanalında (Skytürk- 29 Nisan 2007, saat: 11.00) herkese Sabataycılık elbisesi giydirmekle maruf Yalçın Küçük şunları söylüyordu:

-“…Muhtıranın verildiği 28 Nisan günü önemli bir tarihtir. 28 Nisan 1960’ta yani 27 Mayıs müdahalesinden bir ay önce İstanbul’da ve Ankara’da üniversite gençliği harekete geçmişti. Darbeyi hazırlayan bu yürüyüş ve gösterilerdi. Ben de aralarındaydım.

Daha kimler vardı: Sabih Kanadoğlu, A. Necdet Sezer, Deniz Baykal…” (1)

Şimdi biraz yakınlara geliyoruz, mesela, 1988’lere

Ahmet Necdet Sezer, “Yargıtay 2. Hukuk Dairesi üyesiyken Yargıtay Genel Kurulu’nca belirlenen üç aday arasından dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren  (*)  tarafından o güne kadar atanmış en genç üye olarak 27 Eylül 1988’de Anayasa Mahkemesi asil üyeliğine atandı. 6 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi Başkanı seçildi.” (2)

Şimdi biraz yakınlara geliyoruz, mesela, 1992’lere

-9 Eylül 1992,’de Deniz Baykal CHP genel başkanıdır.

Şimdi biraz daha yakınlara geliyoruz, mesela, 1998’lere

Sabih Kanadoğlu, “… 19 Temmuz 1984 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilmiştir. Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca; ilki 26 Aralık 1994 tarihinde, ikincisi de 28 Aralık 1998 tarihinde olmak üzere iki kez Yargıtay Onbirinci Ceza Dairesi Başkanlığına seçilmiştir. Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca gösterilen adaylar arasından 21 Ocak 2001 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçilmiştir. (3)

 

Yazılanları özetlersek;

–Ahmet Necdet Sezer, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından o güne kadar atanmış en genç üye olarak 27 Eylül 1988’de Anayasa Mahkemesi asil üyeliğine atandı. 6 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi Başkanı seçildi.”

Sabih Kanadoğlu, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca gösterilen adaylar arasından 21 Ocak 2001 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçilmiştir.

Ve CHP’liler bağırmaktadır?

-“Yargıma dokundurtmam!”

-Çay da söyleyeyim mi?

Ve geldik, Yağlı-Ballı börek bir banka meselesine!

-CHP’liler ne demektedir?

-“Ama biz bankadan (yüzde yirmi sekizine ortağız ama) kar almıyoruz !” (**)

-Hadi be!

-Soralım, sorgulayalım, güzelleşelim!

-Teyzeoğlu be… siz bu bankanın ortağı olarak yönetim kurullarında yer alıyor musunuz?

-Alıyor muyuz?

-Teyzeoğlu be… Siz bu bankanın yönetim kurullarında, verilecek kredilere müdahil oluyor musunuz?

-Oluyor muyuz?

Teyzeoğlu be! Bu bankanın (yüzün üzerinde olmalı) sahip olduğu şirketlerde yönetime müdahil oluyor musunuz?

-Oluyor muyuz?

Teyzeoğlu be! Çok milyar dolarlık sermayenin verdiği çok milyar dolar krediler, çok sayıda şirketlerin satınalma-üretim-pazarlama süreçlerinde etkin olmak, büyük ortağına lavanta misali kokmaz mı?

-“Kokar mı ki?

-Gül tutan elde gül kokusu kalmaz mı?

-Bunların üzerine bir de  kar payı almak, “Çok yemekten öldü Rahmetli!” misali, olmaz mı?

Sorgulamaya devam edersek;

-Bu bankanın kuruluşundan bugüne kadar en büyük kredileri kimlere verdiği öğrenilirse; bunun altından kimler çıkacak, kimler kalacaktır?

-Çıkmayacaklar arasında emin olduğumuz, ekmeğine alınterini katık eden Anadolu insanıdır.

Sonra yazılacaklara bir ipucu verelim…

-“Atatürk’ü Koruma Kanunu”nun bu işlerle bir ilgisi var mıdır?

-Nasıl yani?

-Şimdi, şöyle oluyor;

-Celal bayar, Hem Mustafa Kemal Paşa’nın, hem de İsmet İnönü’nün başbakanıdır.

-Özetle, Celal Bayar mutemet insan’dır.

-Mutemet insandır ki, Atatürk parasını kendisine bir banka kurmak üzere teslim etmiştir.

-Mutemet insandır ki, İsmet İnönü kendisine “Demokrat Parti”yi kurdurmuştur. (***)

-Mutemet insandır ki, Adnan Menderes harcanmış, Celal Bayar harcanmamıştır.

Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu kim çıkarmıştır?

-Celal Bayar…

-Neden?

-CHP’liler Atatürk’ün büstlerini, heykellerini kırmışlar da ondan…

-“CHP’liler Heykelleri mi kırdılar… Hayatta inanmam!”

-Önce olayı bir anlatalım, sonrasında inanmazsanız, paşa gönlünüz bilir.

-Ve O Celal Bayar ki, İş Bankasının kurucularından ve ilk genel müdürlerindendir.

-Napolyon ne demişti? Para… para… para!

-Ve Atatürk’ün vasiyeti, kapsamı bizde pek fazla bilinmez.

-Kafam karıştı be!

 

Devam edecek…

-Bu kuyudan çok su çıkacaktır. Henüz konuya başlamadık, sadece meraklılarının camlarına küçük taşlar atılmaktadır. “Turpun büyüğü heybe”dedir.

 

Resim;http://www.serenti.org/mor-binlikten-yeni-simgesine-turk-lirasinin-tarihine-yolculuk/

Açıklama ve kaynaklar;

(*) Kenan Evren ve Darbenin dış bağlantısı; “…Darbenin yapılmasının ardından CIA Ankara Bürosu Şefi Paul Henze, Washington’daki Beyaz Saray’dan bir telefon alacak ve “Paul, senin çocuklar başardı” denecektir.(4) Kenan Evren’in bu dönemde NATO içerisinde gizli bir örgütlenme olan stay-behind kontrgerilla ordusunun başında bulunduğu iddia edilmektedir. ” (5-6-7)

12 Eylül Darbesiyle başlayan dönemde demokrasiden uzaklaşılması Avrupa ülkelerinde tepkiyle karşılandı. Buna karşın Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile ilişkilerde yakınlaşma oldu. Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönmesi için kolaylık gösterildi. Özellikle Orta Doğu ülkeleriyle yakınlaşma başladı.

(**) Bu konuda detaylı bilgi edinmek isteyenler verilen web adresine bakabilirler. http://www.zaman.com.tr/mustafa-unal/chp-is-bankasi-ortakligi_1214509.html

(***) Meraklıları, “CHP” ve “Demokrat Parti”nin programlarına bakabilirler. “Yok aslında farkımız!” misalidir.

(1)Yazının tamamı için bakınız; http://www.zaman.com.tr/ali-bulac/postmodern-muhtira_533708.html

(2-3)Vikipedi

(4) Fehmi Koru, Zaman gazetesi.

(5) Paralel History Project NATO’s Secret Armies

(6) Evren, 13 Aralık 1979 günü Genelkurmay Başkanı sıfatıyla Brüksel’deki NATO Askeri Komite toplantısına katılmış ve İstanbul’a dönüşünde 1. Ordu Komutanı Necdet Üruğ’un Selimiye’deki toplantı odasında tüm kuvvet komutanlarıyla toplantı yapmıştır. Toplantının gündemi Silahlı Kuvvetlerin askeri müdahalesiydi.(Mehmet Ali Birand, 12 Eylül Saat:04:00 Karacan Yayınları 12.Baskı, Temmuz 1985 s.132)

(7) Susurluk Raporu (4-5-6-7 Vikipedi dipnotlarıdır)

 

CHP dosyasını açıyoruz. Bu Kadim Milleti, Bir Parti, Bir Banka ve 3 Kanka taşıyabilir mi (1)

Bir kişiyi, bir grubu kandırabilirsiniz. Ancak herkesi sonsuza kadar aldatmak mümkün değildir.

Bir kişiyi, bir grubu kandırabilirsiniz. Ancak herkesi sonsuza kadar aldatmak mümkün değildir.

 

 

Tarihimizle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Örneğin, kuruluşunda, ‘Halk Fırkası’nda “Cumhuriyet” ibaresinin olmadığını da. İlginç değil mi? İşte bizim –gerçek- hikâyemiz.

Konuya, Halk Fırkası’na “Cumhuriyet” ekinin ilavesinin hikayesiyle başlıyoruz.

“…Ertesi, 9 Kasım günü biz, on bir arkadaş, yani İstanbul mebusları Dr. Adnan, İsmail Canbolat beylerle Refet Paşa ve ben, Erzurum mebuslarından Rüştü Paşa, Halit Bey ile Ziyaettin Efendi, Dersim Mebusu Feridun Fikret bey, Erzincan Mebusu Sabit Bey, Sivas Mebusu Hâlis Turgut Bey ve Ordu Mebusu Faik Bey, Halk Fırkası’ndan istifa ettik.

İstifanamelerimizi alan Halk Fırkası, hemen bir toplantı yaparak, evvela âdetleri veçhile “bizim post kavgası peşinde koştuğumuz için ayrıldığımızı ileri sürerek her birimizi ve bu arada bilhassa beni istifanamemde, “Haricen olsun, muhafaza ettiğimiz samimiyet” sözünü kullanışımdan dolayı samimiyetsizlikle itham edici bir sürü laflar ettiler ve “Cumhuriyet” ismiyle bir fırka kurmak üzere olduğumuzu beyanla, bu ismi bize kaptırmamak için, kendi fırkalarının başına “Cumhuriyet”i eklemeye karar verdiler.

Nihayet, 17 Kasım günü, -Erzincan Mebusu Sabit Bey’in evinde hazırlanan- beyannamesiyle programı, usulü dairesinde gereken mercie verilerek (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) resmen kuruldu. (1)

Anlaşılması gereken;  Halk Fırkası (Halk Partisi) olarak kurulan parti, Eğer, “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”, Cumhuriyet ismini almamış olsaydı, biz bugün “Cumhuriyet Halk Partisi”ni, sadece Halk Partisi olarak ifade edecek olmamızdır.

“Ve CHP’nin Darbe ve Darbecilerle ilgisi

Emekli General Ali Elverdi Paşa anlatmaktadır (2)

 

DEV GENÇ VE CHP

…Fikir Kulüpleri Federasyonu daha sonra Dev-Genç’e dönüştü. Yani “Devrimci Gençlik Federasyonu” haline geldi. Dev-Genç bir anda büyüdü. Üniversite olsun olmasın. 57 vilâyette faaliyete geçti.Bütün olaylarda Dev-Genç’in parmağı vardır. Daha arkalarında da CHP vardır ve bunları sevkeden, götüren talimat veren Halk Partililerdir.

Bir gün CHP Samsun Milletvekili Mustafa Boyar bana telefon etti:

-“Paşam sizinle görüşmek istiyorum.”

-“Hayhay buyurun» dedim. “Gelin görüşelim.”

Mustafa Boyar Mahkemeye geldi. Odama aldım. Oturdu. Heyecanlıydı:

-“Paşam” dedi. “Uykularım kaçıyor, vicdan azabı çekiyorum. Size bir vak’ayı Anlatmak istiyorum.”

-“Suç unsuru var mı “ dedim.

-“Var.”

-“Öyleyse başsavcıyı çağıracağım. Mahzuru var mı?”

-“Hayır, yok” deyince Başsavcı İlhan Şener’i çağırdım.

 

Mustafa Boyar hadiseyi anlatmaya başladı:

-“Bizim Genel Sekreterimiz Bülent Ecevit “Samsun tütün piyasası açılacak. Bu olayda mutlaka faaliyet göstermemiz lâzım. Bizim gençlik kollarını buraya gönderelim. Bu gençlere miting yaptıracağız. Ekiciye verilen paranın az olduğunu, haklarının yendiğini anlatacağız,” dedi.

Ve bunun için 20 bin lira para partiden ayrıldı. 4 tane Otobüs tutuldu.Başlarına Mustafa Ok verildi. Ve bizim Karadeniz bölgesindeki bütün teşkilâtımıza “Bu gençler bizim gençlerimizdir. Bunlara müzahir olun. Başları derde girerse yardımcı olun” diye yazı yazıldı.

 

Mustafa Boyar daha sonra:

-“Ben size bu yazılardan fotokopi getirebilirim. Hatta bu paranın makbuzunu da getirebilirim.” dedi.

Ve bana o Samsun tütün piyasası açılırken bu gönderilen gençlerin Alaçam tütün mitinginde çıkan hadiselerden dolayı tevkif edilenlerin listesini verdi. Bu gençler miting sırasında rezalet çıkardılar. Arabaları devirdiler, Yaktılar. Yaktılar. Tekel Binasını işgal ettiler. Bazı şahısları yaraladılar.

-“…Meselâ Hüseyin Yavuz gibi idam cezası yiyen militan da içlerindeydi. Zafer Kutlu da idam cezası ile muhakeme edilmişti. Müebbed hapse mahkûm oldu. Hacettepe hadiseleri dolayısıyla 5 yıl ceza yiyen asistan Kamil Pınarcı da bunlar arasındaydı. Yani listedeki 18 kişinin hemen hepsi sıkıyönetim mahkemelerine düşmüş militanlardı. “ (3)

Devam edecek…

-“…DENİZ BAYKAL, Rahmetli Menderes’in yakasına yapışan Fikir Kulüpleri Federasyonu militanlarındandı. Bu teşkilât CHP tarafından DP’ye karşı kurulmuştu. Daha sonra Dev-Genç’e dönüşen Federasyonun üyesi Baykal Ecevit’in 1974’de MSP ile kurduğu koalisyonda Maliye Bakanlığı yaptı…” (4)

 

Resim; http://www.resimsakla.com/r-komik-resimler-21-deniz-baykal-4481.htm

(1) Yakın Tarihimiz, cilt 4, s. 177. (“İnönü Atatürk’ü Anlatıyor” Abdi ipekçi, Birinci Basım Cem Yayınevi, 1968. Sahife.57)

(2-3-4)“BU VATANA KASTEDENLER”, “Ali ELVERDİ, Em. General, 1976

‘Büyük Kürdistan’ın kurulması, Ortadoğu’daki Müslüman-Yahudi Savaşı’na, Arap ve Kürtlerin de katılmasıdır (3)

Midyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak...

Midyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak!

 

İsrail ve Kürdistan düşüncesinin arkasında; “Doğunun zenginliğinin Batıya aktarımı” vardır. İsrail Devleti’nin kuruluşu nasıl, Müslüman-Musevi Savaşı’nı başlatmışsa; Olası “Büyük Kürdistan” Devleti ’de, Kürt-Arap Savaşı’nı başlatacaktır. Hem de asırlar boyu sürecek olan savaşlara…

Bu savaşların kazananları;

-Rusya,

-İngiltere,

-Çin,

-Fransa,

-Amerika,

-Almanya,

-İtalya,

-İspanya vb.

 

Bu savaşların kaybedenleri;

-Müslümanlar,

-Yahudiler (Museviler)

-Araplar,

-Kürtler,

-Ve Elbette Türkler olacaklardır.

İsrail Devleti ile “Büyük Kürdistan” ilişkisi

İsrail Devleti’ni ilk kimler seslendirmişlerdir?

Mısır’da kaldığı zor durumdan kurtulmak için yapacakları yardıma karşılık Yahudilere Filistin’de ilk kez, “Bir Devlet” sözünü veren (1798-1799) Fransız komutan Napolyon’dur. (1)

Bu söz, bu olaydan yaklaşık yüz elli yıl sonra, (1950’de) İngiliz-Fransız-Rus- ABD ortaklığınca yerine getirilecektir. Görünen sebepler arasında her ne kadar, “Hristiyan Avrupalıların Yahudilerden Kurtulmak!” isteği olsa da, gerçek; Sanayi devriminden sonra gerekli olacak hammaddelerin temini ile Hindistan yolunun açık tutulmasına destek sağlayacak olmasıdır.

İsrail Devleti‘nin bugün kimlerin amacına hizmet ettiğini, akıl-bilgi-deneyim sahiplerine bırakıyoruz.

Ancak…

Hristiyan Batı ekonomik gerekçelerle bu bölgeden yakın tarihte çekilecektir.

Onlar çekildikten sonra Yahudiler (tekrar ayağa kalkan) Araplar ile baş başa kalacaklardır.

Kimse zannetmesin ki, İsrail elindeki silahlarla bu bölgede yaşayabilecektir.

Bu bölgede yaşaması, silahlarına değil, bölge halkı ile birlikte yaşamanın bir yolunu, formülünü bulmasındadır.

Meraklıları bilmektedir. Haçlı Seferlerinde Yahudiler, Müslümanlarla birlikte Hıristiyanlara karşı savaşmışlardır.

Eğer, Tarih tekerrür ediyorsa, bu bilgi  bir tarafa not edilmelidir.

“Büyük Kürdistan!” Hikayesi nasıl başladı?

Batılılar bir “Kürt Meselesi! Oluşturuyor

“…1897’de Fransa’da yayınlanan Les Kurdes adlı antropoloji kitabının yazarı Ernest Chantre, Dr. Beddoe, Yüzbaşı Barry, Barry Isabella Bird, Gertrude Bell ve Philip Price ve Lynch gibi İngiliz, Fransız, Alman fotoğrafçılar, turistler, gazeteciler bölgeye adeta akın ettiler. Kürtlerin tarihini, antropolojiyi araştırmaya ve fotoğraflarını çekmeye, yüz ve vücut ölçülerini almaya ve kitaplar yayınlamaya başladılar…

..Nitekim 1892’de Irak’a “seyyah ve arkeolog” olarak giden ingiliz Gertruide Bell daha sonra Ünlü İngiliz casusu ve “Arap uzmanı” T. E. Lawrence ile birlikte İngiltere hükümetine önemli raporlar hazırlayacak ve 1921 yılında da yani Osmanlı imparatorluğu çöktükten sonra, İngiltere’nin mandası altında kurulan Irak Krallığı’nın İngiltere Yüksek Komiseri Sir Percy Cox’un Siyasi Sekreterliğini yapacaktı. (2)

 

Kürtleri Keşfetmek

Avrupalılar artık “Kürtleri keşfetmişlerdi”. Daha doğrusu bu hassas ve çıkarların çatıştığı bölgede Türklere karşı kendi çıkarları için kullanabilecekleri bir “halkı” bulmuşlardı. Yapılacak şey bu halkta veya halklarda bulunmayan milliyetçilik ve kimlik duygularını telkin etmek, canlandırmaktı. İngiliz ajanı Yüzbaşı Barry şöyle diyordu:

-“Türklerden farklı olan bu kavmi kendi tarafımıza çekmeliyiz.”

Amerikalı misyonerler de Amerika’daki merkezlerine,

-“Kürtleri Hıristiyanlığa daha kolay kazandırabiliriz.” Mesajını gönderiyorlardı. Problem, o zamana kadar birbirlerine düşman Ermenilerle, Osmanlı’ya sadık Kürtleri uzlaştırabilmekti!..

Miss Gertrude Bell o sırada, o bölgede hem Ermenilerle, hem Kürtlerle ilgili araştırmalar ve çalışmalar yapmakta olan Amerikan misyoner Dr. Joseph Cochran ile de yakın temastadır.

Dr. Cochran’nin dostu Gertrude Bell sonraları, 1921’de Lawrence ile birlikte. Kahire’de “Kürt” konusunu konuşmak için yapılan Winston Churchill’in başkanlığındaki toplantıda başlıca SÖZ sahiplerinden olacaktı… (3)

 

“Yeni Simalar…

20. yüzyılın başlarında bölge sahnesine sonra adları daha fazla duyulacak kişiler çıkıyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Orta Doğu’nun “Barışları Önleyen Barış”ın, yani Eski Osmanlı topraklarının sonra büyük bunalımlara yol açacak hatta bugünkü İran problemini de üretecek olan sun’i paylaşılmasında Fransız Picot ile birlikte başrolü oynayacak Arap yanlısı Sir Mark Sykes, ünlü T. E. Lawrence ve Kürtlerin Lawrence’i diye tanınan Binbaşı E. W. C. Noel, 1919’da Anadolu’da Bedirhanlar gibi bazı Kürt aydınlarını da yanına alarak Kürtleri Türkiye’ye ve milli mücadeleye karşı tahrik ederken Mustafa Kemal’in karşısına çıkan ve sonraki Kürt isyanlarında sadece parmağı değil, kolu bulunan Binbaşı E. W. C. Noel!. (4)

 

Kürtlerin zaman zaman Osmanlıya başkaldırıları

“..Osmanlı döneminde aşiret ağalarının, vergi vermemek ve askere gitmemek gibi sebeplerle, zaman zaman başkaldırmalarına rağmen, belirgin bir bağımsızlık hareketi yoktu…diğer unsurlarla birlikte düşmana karşı kahramanca çarpıştılar. Çanakkale’deki mezar taşları bunun en çarpıcı kanıtı!

Kürtler, özellikle Sünni kökenli Kürtler, Müslüman kimliğine bağlı kalıyorlardı. Ancak, daha fazla Dersim (Tunceli) bölgesindeki Alevi aşiretlerde ve Süryanilerde devlete sadakatin derecesi biraz daha düşüktü. Sünnilerin duyarlı oldukları yabancı, Ermeni, Rus tehlikeleri Alevilerce daha az algılanıyordu. (5)

 

“Seçkinlerin İkilemi…

Ancak Kürtçülük ve Kürt bağımsızlığı hareketleri, Balkanlardaki milliyetçilik hareketlerinden etkilenerek, Doğu’daki kıpırdanmalardan daha bilinçli olarak, Osmanlı’nın nimetini görmüş Kürt aydınları ve Devlet erkanı arasında da 19. Yüzyılın sonlarında başlıyordu… İstanbul’daki, hatta devletin yüksek kademelerindeki Kürt seçkinleri de kavramlar ve sadakatlar arasında sıkışmış gibi idiler.

Bir taraftan Müslüman ve Osmanlı üst kimlikleri ile Padişaha ve Halife’ye bağlılıkları; diğer taraftan Batı’dan gelen telkin ve fikirler doğrultusunda milliyetçilik ve kimlik arayışları bunları etkiliyordu.

Devletin ekmeğini yemiş Bedirhanlar, Büyükelçiliğe kadar yükselmiş Şerif Paşa, Şurayı Devlet başkanlığına kadar yükselmiş olan Abdülkadir, Kürtçülük ve bağımsızlık hareketlerinin başını çekmeye başlamışlar ve bu yolda Batı devletleri ve ajanları ile temasa geçmişlerdi.

Bu kimlik ikilemleri arasında bocalayanlar da vardı. Jön Türk hareketine katılan İttihat ve Terakki’nin ilk yıllarında bu saflarda bulunan Kürt kökenli kişiler mesela Abdullah Cevdet ve Ishak Sükuti, Hikmet Baban, daha sonra İttihat ve Terakki’den ayrılacaklar; Adem-i Merkeziyetçiliği, Merkezi Hükümet yerine bölgelere yetki devrini savunan Prens Sabahaddin’e katılacaklardı.

Diğer taraftan Kürt asıllı olup sonuna kadar Osmanlı kimliğini savunan kişiler (Süleyman Nazif gibi), gene aslen Kürt oldukları halde Türk milliyetçisi olanlar da yok değildi. Baban ailesinin bazı fertleri gibi, Türk milliyetçiliğinin, Türkçülüğün ideoloğu Ziya Gökalp gibi.

Bazı Kürt kökenlilerin ilk arayışları, Osmanlı Devleti ve Osmanlılık içinde devletin ıslahatı yönünde idi…(6)

“Kürt Meselesi”, İngilizler’e  1918’de nasıl görünmektedir?

“…Britanya Donanması istihbarat Servisi tarafından 1918’de yayınlanan gizli raporun sonuç bölümünde şöyle deniyordu:

“Türkler tarih sahnesine çıkalı beri, daima savaş ile kaba kuvvet ifade etmişlerdir… Eğer bu ırkın çeşitli kolları gençleşmiş bir Türkiye’nin liderliği altında birleşir ve etkin bir şekilde örgütlenirlerse, bu birlik daimi huzursuzluk kaynağı ve özellikle Hint İmparatorluğu için büyük bir tehlike oluşturur.” (7)

..

“Kürt Meselesi”,  İngilizler’e 1919’da ne ifade etmektedir?

Kurdistan

“…Türk egemenliğinin kalkacağı otonom Kürt bölgesi, yukarıda anlatılan Ermeni bölgesinin güneyidir. Bu bölgenin doğu sınırı, Türk-Iran sınırıdır. Batı sınırı, yaklaşık olarak Muş ve Diyarbakır’ın güneybatısıdır, ama Fransa’ya bırakılacak manda topraklarının doğu ve kuzey sınırlarına bağlı olacaktır. Ayrıntılar uzman komisyon tarafından belirlenecek. Bölgenin güney sınırı, İngiltere’nin güvenliğine ve idari işlerine göre Mezopotamya’nın kuzeyi için belirlenecek alan ve sınırlara bağlı olacaktır. Bu sorun geçenlerde Doğu Komitesi’nde ele alındı ve haritada üç olası sınır tespit edildi. Görüleceği gibi otonom Kürt devleti, bu sınırların son biçimine bağlıdır ama bu savaşın deneyimlerinden sonra Büyük Zap Suyu’nun yukarısındaki Nesturi topluluğunun güvenliği (ki Müttefiklerin bunlara karşı bazı sorumlulukları vardır) otonom Kurdistan içine alınacaksa istikrarsızlığa neden olur. Bazı tercihler Kuzey sınır çizgisine bağlı olacaktır. (8)

Fransızlar ve Ortadoğu (halkları ile ilgili) politikaları

“…1900’lerin başlarında Osmanlı İmparatorluğu ulusçuluk akımlarıyla parçalanırken, bugünkü Lübnan ve Suriye’yi kapsayan topraklarda da Arap milliyetçileri hareketlilik içindedir.

1916’da Müslüman ve Hıristiyan 33 Arap aydını Beyrut’taki Fransız konsolosuna mektuplarla başvurarak bağımsızlıklarına kavuşmaları yahut da bir nevi koruma altına girmeleri arzusuyla ‘medeni’ diye andıkları ülkelerden yardım talep ederler. Osmanlı ile Fransa savaşa tutuşunca konsolosluk kapatılır, o vakitler ‘tarafsız’ konumdaki ABD’nin korumasına verilir.

Fransız konsolosu, Mısır’daki ikametgâhına taşınırken, diplomatik teamüller icabı bütün belgeleri yok eder; 33 Arap aydının mektupları hariç…

Fransız konsolosuna tercümanlık yapan şahsiyet ise Şam’da zindana düşmüştür. Kurtulmak için Cemal Paşa’ya konsolosluğa gizlenen mektupları eleverir.

Cemal Paşa, Arapların bu ‘ihanetleri’ karşısında adeta çılgına döner. Hepsini bir bir evlerinden toplattırır ve işkenceden geçirttikten sonra Beyrut’taki meydanda astırır.

O gün bugündür bu meydana Şehitler Meydanı denmesinin sebebi hikmeti budur.”

Mektupları bilinçli olarak geride bırakan şahsiyet Fransız konsolos François Georges Picot’tan başkası değil.

Son Arap aydınının asılmasından birkaç gün sonra Sir Mark Sykes ile Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasını içeren gizli Sykes-Picot anlaşmasını imzayan Picot yani…

Cemal Paşa, ulusçuluk akımlarının giderek gaz almasıyla bağımsızlık arzuları doruğa çıkan Arap aydınlarından böylelikle hıncını almıştır.

Eh bu esnada İngiliz ve Fransızlar da Ortadoğu’nun haritasını yeni baştan çizmekle iştigal etmektedirler. (9)

Tarih kimler için tekerrür etmektedir?

“…İngilizler, Araplar’a bağımsızlık vaat ediyorlardı. Ama “Bağımsızlık” kavramına biraz farklı bir anlam yükleyerek: “Osmanlı’ya karşı bağımsızlık.” Yani, Araplar’ı Osmanlı’dan koparacaklar, kendilerine bağlayacaklardı.

Fransa ise Levant’taki nüfuz alanını genişletme hesapları peşindeydi: Fransa’nın mandası altında bir “Büyük Suriye” yaratmak…

İngiltere’nin denetimindeki Arabistan ile Fransa’nın denetimindeki Suriye’nin sınırları nasıl çizilecekti?

Bu sorunun yanıtını bulma görevi İngiltere Dışişleri Bakanlığı danışmanı Mark Sykes ve Fransız diplomat François Georges-Picot (Not: Fransa eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing’in büyük amcası) ikilisine verildi.

Ve uzun, çetin pazarlıklardan sonra, Sevr Antlaşması’na da temel oluşturan o ünlü Sykes- Picot Anlaşması doğdu:

Fransızlar, Lübnan’dan İskenderun’a kadar uzanan sahil bandı ile Adana’dan Malatya’ya, Antep’ten Mardin’e kadar uzanan bölgeyi doğrudan yönetecekler, Şam’dan Musul’a kadar uzanan bölgede de manda yönetimi kuracaklardı.

İngilizler, Bağdat-Basra bölgesini doğrudan yönetecekler, Kerkük’ten Amman’a kadar uzanan bölgede de manda yönetimi kuracaklardı.

Filistin’de ise uluslararası statüde bir yönetim kurulacaktı. Yani, İngilizler ve Fransızlar birlikte yöneteceklerdi.

…13 Ekim Cumartesi günü Paris’te, Millet Meclisi’nin Victor Hugo Salonu’nda bir konferans düzenlendi.

Konusu: Batı Kürdistan’daki durumla ilgili ulusal danışma konferansı.

Konferansın ev sahibi: Kürdistan Ulusal Kongresi. Yani, kendilerinin ifadesiyle, “Sürgündeki Kürt Parlamentosu”.

Konferansta Fransa temsilcisi Büyükelçi Bernard Dorin

Dorin’in ilgi alanı Kürt sorunu. Hatta bu konuda kitap bile yazdı:

“Les Kurdes – Destin heroique, destin tragique”. Türkçe’ye “Kürtler: Destansı kader, trajik kader” diye çevirebiliriz.

Kitapta, Ortadoğu’daki kargaşanın Kürtler’e geleceklerini inşa etme fırsatı yarattığı savunuluyor.

Büyükelçi Dorin, Fransız parlamentosunun çatısı altında düzenlenen “Batı Kürdistan”, yani “Suriye Kürtleri” konferansını açış konuşmasında da görüşlerini olanca açıklığıyla dile getirdi:

Suriye Kürtleri ulusal mücadelelerinde sonuna kadar haklılar. Onların birlik ve dayanışma çabalarına tam destek veriyorum. Suriyeli Kürtler sadece kültürel taleplerle yetinmemeli, Güney’deki (Not: Kuzey Irak’taki) Kürtler gibi yönetim özerkliği için mücadele etmeliler. Kürtler artık başkalarının idaresi altında yaşamaya son vermeli, kendi kendilerini yönetecek duruma gelmeliler...”  (10)

Geçmiş zaman olur ki!

Hırsları ve deneyimsizlikleri ile bir imparatorluğun dağılmasına neden olanlardan

Enver Paşa şöyle demiştir Mersinli Cemal Paşa’ya:

…Paşam, bütün ef’âlimin (eylemlerimin) hesabını vermeye hazırım. Biz Turan yapmak istedik, viran olduk. Bizim asıl mes’uliyetimiz. Sultan Hamid’i anlamamak ve Siyonizme alet olmaklığımızdır. Acıdır, fakat hakikat budur. (11)

Akıl ne işe yarar?

-Hiçbir işe yaramaz.

-Eğer, kendi gerçeğini öğrenememiş ve yaşanmışlarından bir ders alamamışsa.

 

Biz bilinenleri bir açık büfe misali sergileyerek meraklılarına bir kapı açtık,

Su her ne kadar döküldüğü kabın şeklini alsa da…

 

Resim; http://www.theguardian.com/world/2008/oct/27/iraq

Kaynaklar;

(1) Konu ile geniş bilgi için;  http://www.canmehmet.com/anglosaksonlar-mukemmel-bir-zamanlama-ile-yahudilere-devletlerini-kurarlar-3.html

(2-3-4-5-6-7) “BÜYÜK Kürdistan Küçük TÜRKİYE”,  Altemur KILIÇ

(8)Osmanlı nın tasfiyesi, Cengiz yazoğlu, S.522)

(9) Yazının tamamı için bakınız; http://ceydakaran.com/tr/yazilar_detay.asp?yazi=1

(10) Yazının tamamı için bakınız; (Erdal Şafak-Sabah gazetesi) http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/safak/2012/10/16/picot-ve-dorin

(11) Aktaran: Vehbi Vakkasoğlu, “31 Mart oyunu”. Köprü, Sayı: 61, Nisan 1982, s. 25. (Abdülhamidin kurtlarla dansı-1, Mustafa Armağan)