“Sandık bizim namusumuzdur” (4)

Demokrasisiz Cumhuriyet ileTek Parti Hükümeti anlayışı içeriktekilerle birlikte değerlendirilebilir.
Demokrasisiz Cumhuriyet ile Tek Parti Hükümeti anlayışı içeriktekilerle birlikte değerlendirilebilir.

İlginç hikâyemize, “Sandık Bizim Namusumuzdur” diyen kadın kahramanların beldesi olan Mersin Arslanköy’den başlayalım.  Arslanköy’ün kahramanlığı iki ayrı olaydan kaynaklanır. Birincisi; 1919’da başlayan Fransız işgali sırasında düşmanla çarpışmaları, ikincisi;  Tek partili dönemde çok partili sisteme geçiş sürecinde yapılan seçimlerin kanunsuz olduğu iddia edilerek yenilenmek istemesi karşısında “Sandık bizim namusumuzdur” diyerek direnmesidir.

Şimdi bunların hikâyeleri kısaca verelim.

İlk Hikâye, Kurtuluş Savaşı döneminde Fransız İşgalinde yaşanır

Kurtuluş savaşında (Mersin) Arslanköy insanı bir destan yaratmıştır. Bu mücadeleden sonra eski adı Efrenk olan kasaba Arslanköy adını almıştır. 1919 yılının Kasım ayında başlayan işgaller sırasında Arslanköyü işgal etmeye gelen ve aralarında aslen buralı olan birkaç Ermeni gönüllünün de bulunduğu Fransız birliği Yavca köyünde imha edilmiştir..(1)

İkinci Hikâye, 1947 seçimleri ile ilgilidir.  “Sandık bizim namusumuz.”

Tek partili dönemden çok partili sisteme geçiş sürecinde yapılan seçimlerin kanunsuz olduğu iddia edilerek yenilenmek istemesi karşısında “Sandık bizim namusumuzdur” diyerek direnen Arslanköy beldesi halkı, Türkiye’nin demokrasi yolundaki önemli yapı taşlarından biri olarak kabul ediliyor.(2)

Şimdi bu hikayeyi biraz açıyoruz…

…Türkiye’de tek partili siyasal rejim sürecinde açık oy gizli tasnif yöntemi ile sürekli bir şekilde iktidarda bulunan Cumhuriyet Halk Partisi 1946 yılından itibaren siyasi alanda liberalleşmeye gitmiş ve farklı siyasi partilerin kurulmasına izin vermişti..İktidarda bulunan CHP bu süre içinde gerçekleşen seçimlerde istediği sonucu almak için tüm devlet imkanlarını kullanmaktan çekinmedi.

İlk olarak 1946 seçimlerinde yaşanan genel seçimlerdeki usulsüzlükler 1947 yılında gerçekleşen Muhtarlık seçimlerinde artarak devam etti. Bu seçimde de hile olduğu düşüncesi ağırlık kazanmış olmasına karşın yine de seçim sonuçlarına büyük itirazlar gelmedi. Ancak bazı köylerde halkın seçim sonuçlarına tepkisi ve seçim sonuçlarına karşı direnişi öyle büyük oldu ki halkın seçim sanığını nasıl koruduğunu ve haklarını nasıl savunduğunu tüm Türkiye’ye gösterdi.

Bunların başında gelen ise Mersine bağlı Arslanköy’de yapılan muhtarlık seçimlerinde ortaya çıkan olaylardı.

Devlet partisi olarak ülkeyi yönetmeye alışmış olan CHP’nin seçimlere nasıl müdahale ettiğini göstermesi açısından incelenmeye üzerinde durulmaya değer bir örnek olaydır.

Arslanköy halkı 12 yıl boyunca köyü yönetmiş olan Tahir Şahin’den memnun değildir ve muhtarı değiştirmek için gün saymaktadır. 26 Şubat 1947 günü geldiğinde ise halk oy kullanmak için sandık başına gitmiştir. Seçimlerin tamamlanmasından sonra oy sayımı yapılmış ve şöyle bir sonuç çıkmıştır.

Demokrat Parti adayı Harun Yedigöz 565, 12 yıl muhtarlık yapmış olan CHP adayı Tahir Şahin 53, diğer CHP’li aday Hasan Dönertaş 153 oy almıştır.

Oylar bu şekilde sayıldıktan sonra tasnif işlemine geçilecektir. Ancak tasnif gerçekleştirilemez. Sebebi ise yürürlükte olan köy kanununa göre tasnif işlemi sırasında görevde olan muhtar ve altı azanın tasnifte hazır bulunması gerekmektedir.

Ancak tasnif işlemi başlamadan kısa bir süre önce seçimi kaybettiğini öğrenen muhtar ve 3 aza köyü terk etmiştir. Bu durumda Nahiye müdürü tasnif işleminin yapılamayacağını ifade eder.  Muhtarın dönüşüne kadar sandığın karakolda muhafaza edilmesini söyleyen Nahiye müdürüne köylüler karşı çıkarak, sabaha kadar sandığın başında beklerler. Ertesi gün ise sayım tutanaklarını aldıktan sonra sandığın ihtiyar heyetinin doğal üyesi olan ve ilkokulun müdürü olan Mustafa Kubilay’a teslim edilmesini kabul ederler.

Köylüler muhtarın dönmesini beklerken muhtar da Mersine gitmiş ve Vali Tevfik Sırrı Gür’e seçim sonuçlarını iletmiştir.

Sonucun kendisi  ve CHP adına “yıkıcı” olduğunu ve yeniden seçim yapılması isteğini valiye iletmiştir

Bu istek üzerine vali, bir yüzbaşı ve birkaç askeri, seçimlerin yenilmesi amacıyla köye göndermiştir. Köye gelen yüzbaşı, yeni bir seçim için hazırlıklarını başlatmıştır. Köylüler yüzbaşıya seçimlerin kurallara uygun bir şekilde gerçekleştiğini anlatmaya çalışmışlarsa da bu konuda başarılı olamadılar. Yüzbaşının, içinde kullanılmış oy pusulalarının olduğu yedieminde bulunan seçim sandığını istemesi üzerine ise gerginlik baş göstermeye başladı. Köylüler seçim sandığını yalnızca Cumhuriyet savcısına verebileceklerini, bunun dışında kimseye verilmeyeceğini ifade ettiler. Yüzbaşının seçim sandığını ancak zorla alabileceğini vurguladılar. Sandığın zorla alınma ihtimaline karşı köyün kadınları seçim sandığının bulunduğu evin etrafını çevirdiler ve korumaya aldılar.

Yüzbaşı ise seçim sandığını almakta kararlıdır. Askerleri ile beraber evin önüne gelir ve zor kullanarak eve girmeye çalışır. Yüzbaşının kapıyı kırması için onbaşıya emir vermesi üzerine kadınlar onbaşının üzerine atlar ve yere düşürür. Bunun üzerine yüzbaşı emrindeki bir manga askere süngülerini takıp ateş etmesi emrini vermiş ve işte bu anlardan itibaren olaylar büyümüş ve önlenemez bir hal almıştır.

Bu sırada Osman Yavuz adında Demokrat Partili olduğu bilinen bir kişi köylü kadınlara “Asker size hiçbir şey yapamaz. Ölürsek de sandığımızı ve namusumuzu koruyarak öleceğiz. Vurun.” diyerek sandığı vermemek adına kadınları yönlendirmiştir.

Askerler havaya ateş ederken köylü kadınlar askerlerin üzerlerine yürümüş ve askerler ile aralarında bir süre arbede yaşanmıştır. Jandarmalar ve yüzbaşı havaya ateş ederken bir çoğu kadın olan köylü de ellerindeki sopalarla ve taşlarla jandarmaya karşı koymuştur. Olayların bu şekilde büyümesi üzerine Vali Tevfik Sırrı Gür yüz seksen beş jandarma, bir üsteğmen ve iki yüzbaşıyı olayların bastırılması için köye göndermiştir. Köyün etrafı askerler tarafından çevrilmiş, halkın evlerinden dışarı çıkması ise yasaklanmıştır.

Yapılan tahkikatın ardından onlarca kişi tutuklandı ve mahkemeye sevk edildi. Suçları devlet otoritesine, devlet güçlerine karşı gelmekti.

Bu arada köyde seçimler yenilendi. Köy meydanına konulan sandıkta gerçekleşen seçimlerin sonucu oy pusulalarını kimseye göstermeden ilan eden Yüzbaşının dilediği şekilde neticelendi.

Önceki seçimin iki adayı da bu seçimde kazanan değildi. Demokrat Parti adayı Tahir Şahin’e bir oy bile çıkmamıştı. Muhtarlık seçimini kazanan Yüzbaşının köye geldiğinden beri iaşesini dağıtan iyi ilişkiler kurduğu yeni aday olan Ahmet Doğandı. Seçimin sonucunu yüzbaşı belirlemişti. Tasnif sırasında oy pusulasında her ne isim yazarsa yazsın Yüzbaşı, Ahmet Doğan’ın ismini okuyordu.  Bu sonuca kimse itiraz etme gereği bile duymadı.

Sonrası ise Arslanköy halkı için daha zorlu oldu. Tutuklu ve tutuksuz olarak uzunca süre mahkemelerde devlet otoritesine karşı gelmekten, isyan çıkarmaktan idam ile yargılandılar. Ancak seçim sandığına sahip çıkmalarındaki kararlılık ve direnişle Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde önemli bir yer aldılar. (3)

Devam edecek…

-Demokrat Parti’nin kurulmasında İsmet İnönü ve Celal Bayar nerededir?

Resim; http://www.yazilihaber.com/sandik-namusumuzdur-sozunun-mimari-arslankoy/131513/ sitesinden alınmıştır.

Kaynaklar;

(1)Daha fazlası için bakınız;
http://www.ummiyekocak.net/?Syf=26&Syz=260617&%2FSANDIK-NAMUSUMUZDUR-S%C3%96Z%C3%9CN%C3%9CN-M%C4%B0MARI-ARSLANK%C3%96Y

(2)http://www.ummiyekocak.net/?Syf=26&Syz=260617&%2FSANDIK-NAMUSUMUZDUR-S%C3%96Z%C3%9CN%C3%9CN-M%C4%B0MARI-ARSLANK%C3%96Y

(3)Vikipedi

Ve Kaynakları :

-Hüseyin Baran;Tek parti dönemi’nde iktidar muhalefet ilişisi: Arslanköy örnek olayı.

-Osman Akandere, Milli Şef Dönemi, Çok Partili Hayata Geçişte Rol Oynayan İç ve Dış Tesirler

Arslanköy internet sitesi

Arslanköy Yahya Aydın Lisesi internet sitesi

Arslanköy Kadın Tiyatro Topluluğu İnternet Sitesi

Yabancılar ve içişlerimiz; Menderes, “Büyük Türkiye” sevdasının kurbanı mı oldu (3)

İlerleyen bölümlerde Sultan Abdülaziz'in tahtan alaşağı edildiğinde benzer şekilde aşağılanmak için çekilen bir resmi yayınlanacaktır.

İlerleyen bölümlerde Sultan Abdülaziz’in tahtan alaşağı edildiğinde benzer şekilde aşağılanmak için çekilen bir resmi yayınlanacaktır.

 

Asla utanılacak bir tarihimiz olmamıştır. Ancak kendilerinden utanılacak çok sayıda “Tarihçiler!” vardır. “Adnan Menderes’in idamında, İsmet İnönü ve Celal Bayar’ın konumları nedir, Adnan Menderes “kontrolden çıktı“ğı için mi asılmıştır?”

Bu ülkeyi kalkındırmaya çalışan, kalkındıran devlet adamların akibeti, neden ya darbe ile alaşağı edilmek, ya da memleket sevdaları uğruna canlarını vermek olmuştur? Bu ve devam eden bölümlerde bu sorulara cevap aranacaktır.

Başlamadan evvel o dönemi ve yaşananları anlamak adına kısa notlarla hatırlatmalar…

Bunları öğrenmeden ülke gerçeklerini ve yaşananları kavramak mümkün değildir.

…Menderes muayene odasında oturmaktadır. Ayakta, dili dışarıda bir doktor ona nasıl aa… diyeceğini gösteriyor. Bademcik muayenesi çok önemli. Bir insanın asılabilmesi için bademcik iltihabının olmaması gerekiyor.

Muayene sonrasında sehpaya gidecektir. Ama onu oraya koyan irade önce bir de prostat muayenesi yaptırtır. Asılabilmek için o da mı şart? Neyse ki o an fotoğraflanıp basına verilmemiş. Muayene bile olsa, cinsel çağrışımları olan eylemleri ceza ile birleştirme dürtüsü hangi hastalıklı zihnin ürünüdür…”(1)

-“17 Eylül 1961 sabahı İmralı’da cellatların hazırlıkları sürüyordu. Öğleye doğru Başbakan Adnan Menderes’in hücresine gelen 6 doktor, sağlıklı olduğuna dair rapor verdiler. Yassıada Komutanı Tarık Güryay, intihardan kimsenin sorumlu olmadığına dair bir yazı aldı. Darbecilerin acelesi vardı. Güryay, son anlarında bile Menderes’e yalan söylemekten çekinmedi.

Yola çıktılar. ‘Nereye gidiyoruz?’ diye sordu başbakan. ‘Hastaneye!’ dedi Güryay. İmralı’ya 13.15 gibi geldiler, iki subay koluna girdi. Misafirhanenin giriş kapısının solundaki odaya alındı.

Elleri önden kelepçeliydi. İnfaz kararı yakasına iliştirildi. Başsavcı Ömer Altay Egesel tarafından hükmü okundu. “Ayın kaçı?” dedi. Bir sigara istedi. Fotoğrafları çekildi. Hocaları getirdiler. Yalnız kalarak konuşmak istedi. İzin vermediler.

Duayı müteakip son sözü soruldu. İnfaz gömleği giydirildi. İmralı Cezaevi’nin bahçesine yürüdü. İki adım sıra ile iki yana askerler dizilmişti. Sola döndü. Misafirhane ile ambar arasındaki sehpayı gördü. Sendeledi… Yürürken zorlanıyordu. Erler kollarını bırakınca yere yığıldı.

Sehpaya çıkardılar. Cellat ipi boynuna geçirdi. Sıktı… Altındaki sandalyeye vurdu. İnfaz yerine getirilmişti ancak Menderes çok çırpınıyordu. Urgan soğancığın arkasına gelmemiş, kasıtlı olarak kaydırılmıştı.

Yere indirip ikinci defa ipe çektiler. Cellat, ‘Bu evliya imiş, namaz kılıp dönüyormuş, bunun için uçuruyorum’ diyordu.

Bir deri bir kemik kalmıştı. Ayakkabılar ayaklarından fırlamıştı. Soydular, yıkadılar. Göğsünde bir değil, belki binlerce sigara söndürülmüştü.

Aceleyle açılan çukura götürüldü. Ne tahta ne başka bir şey… Başı ve ayağı belli olsun diye taşlar kondu. O hâlde bırakıldı.

Hava kuvvetlerinin jetleri adanın üstüne dalışlar yapıyordu. Bir denizaltı başını çıkarıyordu.” (2)

“Senirkent Faciası, 26 Kasım 1946…”

Kapıdağı’nın üstüne doluşan yağmur yüklü siyah bulutlar o gün Senirkent insanının yüreğini ağzına getirmişti.

Esnaf, dükkânlarından dışarı çıkıp, tedirginlikle seyrediyordu gökyüzünü…

Kadınlar dam üstünde bekleşir olmuşlardı neticeyi. Hiç hayra alamet değildi, böylesine aniden çöken kara bulutlar…

Yukarılarda düşen üç beş damla rahmet, dağın çıplak bedeninden hiç oyalanmadan, aşağılara önü alınmaz sel olarak inerdi hep…

Önce gökyüzü patlar, sonra Kapıdağı, bulutlardan aldığı suyu, içine çamurunu ekleyip Senirkent ahalisine, rahmeti, bir öldürücü felaket olarak sunardı, olanca gürültüsüyle!

Ama o gün korkulan haber dağdan inmedi.

Hükümet konağından çarşıya doğru tırmanan cadde üstünde, söylenerek koşuşan insanların gürültüsü, dağın tepesine noktalanmış kuşku dolu bakışları aşağı çekti.

Kaymakamlık odacısı, Erkan’ların Hacı Hamza’nın kafasına yular bağlamış, onu cadde ortasından çarşı içine doğru çekerek götürüyordu.

Hacı’nın sırtına tahribat kâtibi binmişti, elindeki kızılcık sopasıyla;

“Deh hadi, deh!” diyerek, bacaklarına olabildiğince şiddetlice vuruyordu…

Daha elli metre gitmeden yere çöktü Hacı. Odacı, Hamza’nın kafasına takılı yuları, hala koparırcasına çekiştiriyordu. Tahribat kâtibi, yere yığılan adamın üstüne daha rahat oturup elindeki kızılcık sopasıyla vurmaya devam etti;

-Deh, hadi deh!

İlçenin tüm memurları, jandarma korumasında, bu senaryodaki görevlerini, caddenin iki yanına sıralanıp; “Deh, hadi, deh!” naralarıyla eksiksiz yerine getirirken Senirkent halkı akla hayale gelmeyecek bir olayı görmenin şokunu yaşıyordu…

1946 Genel Seçimlerinde tüm ilçe halkı fukaralığı biteceğini, karnının doyacağı ümidiyle oylarını Demokrat Partiye vermişlerdi. Bu davranış resmi görevlilerce hiç hoş karşılanmadı.

“Devletin Partisi, CHP’ye oy vermeyip, Komünist (!) Demokratlara taraftar olmak, düpedüz eşekliktir. Bu yaratıklara EŞEKÇE muamele etmek gerekir.” diye kararlar alındı gizlice.

İlk uygulama Erkan’ların Hamza’da başladı. (3)

Devam edecek…

Size çok ilginç bir hikayemiz daha var. Yıl 1947…

Resim;http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yasam/91410.aspx

Kaynaklar;

(1) Daha fazlası için bakınız; http://derkenar.com/yazar/erdem-abaka+intikam-zeytinyagli-bir-yemek-midir

(2) Yazının tamamı için bakınız;  http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-33596-173-imralida-yasananlar-suc-olarak-tescillenmeli.html

(3) Hasan Basri Bilgin; “Son Çorba” Tarih ve Politika 2002 Sahife; 115

Ülkeleri parçalayanlar övünerek anlatıyor. Kimler,1095’in Hesabını 1924’de Kapattılar (2)

"Düşte gör!" Bu doğru olmayanı. Doğrusu; "Düşme! Düşeni gör!"
Düşte gör!” Bu doğru olmayanı.
Doğrusu; “Düşme! Düşeni gör!”

 

İngiliz İstihbaratı ve Büyükelçisinin yaptırdığı darbeden sonra şimdi de Amerikalıların bir devlet kurmalarındaki payları ve bununla nasıl gururlandıkları anlatılmaktadır. “..Kolejimiz Avrupa’da en iyi olarak, Balkan yarımadasında yeni bir devlet kurulmasına yaptığı etkilerle biliniyor..” (1)

Yabancıların içişlerimize müdahaleleri ve bunların ülke üzerindeki tahribatı ile ilgili yazının yazılmasına neden olan iddia, Amerikalıların Birinci Dünya Savaşı’nda ağır yenilgiye uğrayan (aslında ihanetlerle yenilgiye uğratılan demek gerekir. Nasılsa günün birinde bir Vatan Evladı bunu yazacaktır.) Osmanlının mirasının pay edilmesi aşamasında, Amerikalıların;

-“Biz bu mirastan pay almak için her ne kadar Türklerle fiili bir savaşa girmemekle beraber Osmanlı Devletinde kurduğumuz okullardaki çalışmalarla bu mirastan pay almayı hakettik

Anlamındaki ifadeleri, bizi konu hakkında düşünmeye daha fazla araştırmaya sevketti. Nasıl olur da bir okul, Orduların yaptığı işi yapabilir? Bu iddia ile kastedilen çalışmalar ve bu çalışmaların bir devlet kurulmasındaki payı nedir?

Mevcut bilgilerimize ilaveten Amerikalıların ülkemizde kurdukları Robert Koleji’nin görünürdeki öncülerinden ve okulun ilk Müdürü Rahip Cyrus Hamlin (*) ile damatları ve okulun sonraki başkanlarından  George Washburn’un (**) yazdıkları kitapları tekrar ve dikkatle okuduğumuzda, her şeyi olmasa da, satır aralarında okulun kuruluşundaki ana amaçlarını açıkça anlatmışlar.

Bunlar öğrenildiğinde, Osmanlının mirasından neden pay istedikleri ortaya çıkmaktadır.

Bu bilgiler özellikle gençlerimizin, tarihimizi ve ülke gerçeklerini öğrenmeleri için aktarılmaktadır.

“..Osmanlı Devleti içerisinde asırlarca sulh ve sükûn içinde yaşamış Bulgar, Ermeni ve Rum milletlerinin ayaklanmalarında ve devleti parçalamalarında yabancı misyoner okullarının büyük etkisi olduğu iddia edilir.

Osmanlı Devletinin son dönemlerinde çöküşü körükleyen en önemli unsurların başında ne büyükelçi ve elçiler, ne de yabancı diplomatların geldiği; gerçek aktörlerin bu kişilerin hemen yanı başında bulunan, onları kendi veya bağlı oldukları örgütlerin istediği istikametlere yönlendirebilen, hemen hemen hepsi gayrimüslim olan ve ülkedeki yabancı kolejler ve okullarda özel olarak yetiştirilen tercümanlardan oluştuğu belirtilir.

Bu tercümanların ve ülkedeki azınlık fikir, ideal ve düşünce adamlarını yetiştiren okulların başında da 1860’larda kurulan Amerikan Robert Kolej’in ismi zikredilir. Kapitülasyonların verdiği avantajla kontrol dışında kalan ve hemen hemen tümü gayrimüslimlerden seçilen okul öğrencilerinin, Osmanlı Devletine düşman amaçlarla özel olarak yetiştirildikleri ve dış dünyadan büyük destek gördükleri iddia edilir.

Robert Kolej Amerika sınırları dışında kurulan ilk Amerikan okuludur. 1863’te Bebek Seminer Okulunda 4 öğrenci ile eğitime başlamıştır. Okul öğrencilerinin büyük çoğunluğu Balkanlarda yaşayan Hristiyanlar ile İstanbullu Rum ve Ermeni ailelerin çocuklarından oluşmaktadır. Okuldan, 1863’te açılışından itibaren ilk kırk sene içinde mezun olan 436 kişinin 195’i Bulgar, 144’ü Ermeni, 76’sı Rum, 14’ü İngiliz, 3’ü Alman ve sadece 1’i Türk’tür.

Bulgar isyanlarına bu okul mezunu gençler liderlik ettiği bilinmektedir. Okulun, dış güçlerin bir üssü ve ajan yuvası haline geldiği iddialarının arkası ise hiç kesilmemiştir..”(2)

Robert Koleji Başkanı George Washburn anlatmaktadır;

“..Kolejimiz Mısır’la ilgili olaylarla direkt olarak ilgilenmiyordu ancak İstanbul’daki hava politik gerilimle yüklüydü… Genel olarak Bulgaristan’daki ve Doğu Rumeli’deki durumla ilgileniyorduk. Daha önce çok sayıda Bulgar öğrencimiz olmuştu ancak Bulgaristan’daki Prens Aleksander ihtilalindeki. 1883’teki kadar umutsuz durumumuz hiç olmamıştı. Rus diktatörlüğüne karşı yapılan bu Prens Devrimi, Rusya’da onun rolünü oynamasını imkansız hale getiren yeni bir hareketin oluşumunu güçlendirdi. Bazı gazeteler Bulgaristan’daki anti Rus hareketin Robert Kolej’in etkisi ile oluştuğunu yazmaya başladılar. Bu gazetelerden birinde bir milyon dolar İngiliz parasını bunu sağlamak için verdiğim yazılıyordu. Robert Kolej’in Rusya’nın son geliştirdiği politikalara karşı oluşan genel bir etkisinin olduğu inkar edilmez bir gerçekti, ancak bu çeşitli partilerde bulunan Robert Kolej mezunlarının ve öğrencilerinin etkisiyledir..”(3)

Bir Devlet için Robert Koleji’nde kadro yetiştiriliyor

-“..1875 yılında mezun olan öğrenci sayısı 11’di, 7 Bulgar mezun oldu. Birisi Başbakanlığa kadar yükseldi, bir diğeri bir çok kereler Bakanlık görevinde bulundu. Birisi Prens Aleksander’in ve daha sonra da Prens Ferdinand’ın özel sekreterliğini yaptı. Diğerleri de Bulgaristan’da önemli mevkilerde bulundular. (4)

-“..Bulgar mezunlarımızın tamamı çok iyi yerlere geldiler. Dördü asker oldu. Bunlardan iki tanesi ünlü Silivnitza çarpışmalarında alay komuta etmişlerdi. Öbürü Bulgaristan Bayındırlık Bakanı olarak 1902 yılında öldü. Diğer iki tanesi de hala Bulgaristan ordusunun en iyi subayları arasındadır. İçlerinden biri general olmuş bulunuyor..” (5)

“..Bu yıl 7 mezunumuz vardı ve hepsi hala hayattadırlar. (1907) Bunlardan 4’ü Bulgar, Bütün Bulgar mezunlarımız hükümette önemli mevkilere geldiler..” (6)

-“..1882 yılında 9 mezun verdik. Bunların 5’i Bulgar, Bulgar mezunlardan ikisi hakim ve bir tanesi de eğitim bakanı oldu..”(7)

-“..1883 yılında mezunlarımız 10 kişiydi ve 7’si yaşıyor. Mezunlarımızın 5’si Bulgar… Mezunlarımızdan Stoichoff Bulgaristan Deniz Kuvvetleri komutanıydı..” (8)

-“..Ben bunları yazarken (1907) öğrendim ki, Bulgaristan’ın iki temsilcisi Lahey Konferansı’ndalarmış. General Vinaratoff ve hakim Karandjuloff; bu iki kişi de 1876 ve 1879 yıllarında Robert Kolej’den mezun olmuş iki öğrencimizdi..” (9)

ERMENİ VE BULGAR MESELELERİ, 1888-1890

Ülkedeki Ermenilerin durumu Berlin Kongresi’nden sonra gittikçe kötüleşmeye başlamıştı, özellikle iç bölgelerde. İngiltere’nin politikasının büyük ölçüde bu olaylarda sorumluluğu vardı. İngiltere Ermenilerin, Türk yönetimi tarafından sağlanacak olan reformlarla haklarının korunması görevini üzerine almıştı ve Ermenileri otonom bir Ermenistan kurmaları için cesaretlendiriyordu. Bu Hıristiyan halkın bir kısmı bu olaya sempatiyle bakmazken, İngiltere bu konuyla onlardan daha çok ilgileniyordu..” (10)

“..Mutsuz bir çok Ermeni şunu düşünmeye başladı, kamuoyunda popüler olabilecek bir tahrik düzenlenebilirse İngiltere Hükümeti’nin de aynı şekilde Rusya Hükümeti’nin Bulgarlar’a yapmış olduğu gibi olaylara müdahale ettirilerek Türkiye’ye savaş açması sağlanabilirdi. Onlar kriz çıkaracak bir devrimci örgütlenme içine gittiler, bunun sonucunda bir kısım Türkler arasında Bulgaristan’da olduğu gibi infial yaratılabilirdi, bunun sonucunda da onların inandıkları gibi İngiltere ve genel olarak Avrupa olaylara müdahale edebilir ve böylece bağımsız Ermenistan kurulabilirdi. (11)

“…Bu Türklerin hatası değildi. Aynı durumlar Bulgaristan’da da mevcuttu. Bu durumun kaynağı, Prens Ferdinand’dan dolayı oluşan istikrarsızlıktı. Bulgaristan’daki bütün sorunlar Rusya’dan geliyordu. Rus yönetici, savaştan sonra Bulgaristan’ı onlara şöyle söyleyerek terk etmişti:

-“Rusya bunları Bulgarlar’ın güzel gözünün hatırına yapmadı, bunca insanı ve bunca parayı İstanbul’a bir köprü oluşturmak için yaptı” (12)

“..Rusya Büyükelçisi General İgnatieff Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki Slav tebaasına Türk Hükümetine karşı bağımsızlıklarını kazandırabilmeyi umuyordu; böylece Rusya’nın İstanbul’a ulaşabilmesini sağlayacak bir köprü kurmayı hedefliyordu. Rus gizli servisi her yerde Slavlar’ı Türkler’e karşı ayaklandırmaya çalışırken, Sir Henry Eliot Sultan’ı  (Abdülaziz’i) tahttan indirmek için Türkler ile (Mithat Paşa) plan yapıyordu..”(13)

“..1908 Temmuz (İttihat Terakki) devrimi yıllardır Türkler’in arasında devam eden aydınlanma sürecinin bir zaferiydi. Onlar (Türkler) Asyalı despotizmleriyle altıyüz yıldır bir çok halkları yöneten, Orta Asya’dan gelip Avrupa’nın başına bela olan (Osmanlılar kastedilmektedir) en dikkate değer ırktı. Bundan elli yıl öncesine kadar Anadolu’da ilk görülmeye başladıkları zamanki asli unsurlarını hiç değiştirmemiş bir halktı; belki de bu değişmeyen durağan yapı, İslam dünyasının değişmeyen durağan yapısından kaynaklanıyordu..” (14)

Burada bir ara vererek, uzun süre “Türk-Atatürk Düşmanı!” Olarak tanıtılan ve (sansürlenerek sözde) yasaklanan Bozkurt” İsimli, İstiklal Savaşı döneminde Ülkemizde görevli İngiliz İstihbarat Subayı H.C. Armstrong tarafından yazılan kitaptan bir paragraf aktararak yukarıda vurgulanmış benzer ifadeleri okuyanın dikkatine ve yorumuna sunuyoruz.

– “Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu. Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti!(Mustafa Kemal) Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı….”(15)

Özetle, Amerikalı Misyoner Robert Kolej Müdürlü ile İngiliz İstihbarat Subayının kendi ifadeleri ile tek dertleri (Müslüman Türkler) Osmanlılardır.

Otuz yıl önce Mithat Paşa (İngiliz elçisi ile birlikte Sultan Abdülaziz’i deviren) zamanında Yeni Türk (Jön Türk) partisini duymaya başladık. Amaçları devletin yapısını modernleştirmekti… Devrimin ani ve şaşırtıcı başarısının bir çok nedeni vardı. Birinci olarak, umumi bir korku düzeni ve mevcut olan hükümete karşı duyulan nefret.Sonraki ise İttihat ve Terakki’nin izlediği akıl dolu yöntem ve devrimi yönlendirmesi.

…Tabiî ki bütün bunların arkasında, bu otuz yıl boyunca Türkler’in arasında hızla yayılan bir aydınlanma hareketi vardı. Bu aydınlanma hareketinin gelişmesinde Sultan Hamid’in de bir parça rolü vardı. O Türkler’in eğitime olan ihtiyaçlarını farkederek bir çok okul kurmuş, askerî okullar için Almanya’dan subaylar getirtmiş, tıp okulları ve hastahaneler için de Almanya’dan doktorlar ve öğretmenler getirmişti. Bütün bu gelişmeler ve kişiler, Genç Türkler’e modern düşünceler ilham etmişti.

Diğer etkiler de güçlüydü. Her misyoner kuruluşu ve her okul ile kolej, Sadece Hıristiyan öğrenciler tarafından seçilmiyor, birkaç Türk öğrenci de bu okullara devam ediyordu. Buralar sadece eğitimin değerini göstermiyor, aynı zamanda az veya çok benzer bir biçimde Batı toplumunun gelişmişliğini de gösteriyordu. Eğitimin Bulgarlar üzerindeki etkisi, Türkler üzerinde derin etkiler bırakıyordu..” (16)

Robert Koleji başkanı ne demektedir?

“…İttihatçı (aslında yapılan açık bir askeri darbedir.) Devriminden Yabancı okulların ve kurduğumuz Bulgar Devleti örneğinin de payı var.

Abdülhamid yeni duruma uyum sağlamakta son derece profesyonel davrandı ve otoriter bir yöneticiden anayasal bir yöneticiye geçiş yaptı. Ama kalben Genç Türklerin kendisine dikte ettirdiklerine ve onların kendisini yıkmak için gizli tertipler içinde olmalarına çok içerlemişti…ama on bir gün sonra Genç Türkler Makedonya’dan bir ordu ile İstanbul’u ele geçirdiler. Abdülhamid hapsedildi, tahttan indirilerek Selanik’e gönderildi…”(17)

“..Türkiye’de yaşayan ne kadar halk varsa, Hıristiyan olsun. Müslüman olsun, bu yeni dönemi kalpten benimsemişlerdi ve sistemin yerleşmesi için ona her türlü desteği veriyorlardı. Saray entrikacılarının tiranlığından kurtuldukları ilk gün çılgınca eğlenmişlerdi. Birçok halk aslında reform istemediklerini, asıl istediklerinin Türk İmparatorluğu’nun yıkılması olduğunu hatırladılar. Rusya ve Avusturya gibi ülkeler de bu istekleri körüklüyorlardı ve bu bir yüzyıldan beri politikalarının temeliydi. (18)

“..Bununla beraber, belki de bu sahip olduğumuz yeni günle birlikte İstanbul’u yeniden bir Avrupalı kenti yapma çalışmalarına hız vermeliyiz. Belki de Eski Doğu’nun İstanbul’u yüzyıl önce, hatta elli yıl önce çoktan tarih olmuştu; kim bilir? Boston 1909”(19)

Robert Koleji’nin başkanı Amerikalı Misyoner ne demektedir?

“..Eski Doğu’nun İstanbul’u yüzyıl önce, hatta elli yıl önce çoktan tarih olmuştu; kim bilir?”

Peki, nedir (Onların) temennilerine göre tarih olan?

-Türkler, 1071’deki Kazandıkları Malazgirt Meydan Muharebesinden, 1918’e kadar bütün İslâm Alemi’ni Birleşik Hristiyan devletlerine karşı tek başlarına korumuştur. Bu koruma şemsiyesi, I.Dünya Savaşı yenilgisi ile kapanır ve Birleşik Haçlılar 823 yıllık Haçlı Hesaplaşması’nın galibi olurlar. Bunun bir neticesi olarak, Türk Milleti’nin Müslüman ülkelerle haçlı dünyası arasında kurduğu barajın duvarı yıkılır.(20)

Konu ile ilgili son bir itiraf daha verelim;

“..Robert Kolej’in ilk talebeleri arasında bulunan Bulgar ihtilâlcisi Mateef, Bulgarca Mir Gazetesi’nin 20 Haziran 1936 tarih ve 10.774 numaralı sayısında şunları yazmıştır:

-“Dr. Cyrus Hamlin (Robert Kolej kurucularından) Müslümanlık nereden İstanbul’a girmişse Hristiyanlığın da oradan İstanbul’a girmesi için Rumeli Hisarı’nın en yüksek kulesi üzerinde bir Kolej açmak istiyordu.” (21)

Demekki, Misyonerler’in bir bildikleri var ki, olacakları peşinen (dokuz yıl evvel) açıklamışlar

Bu “Tarih Olma!” hikayesinin sonunu, 1924’te İngiltere kralı Avam Kamarası’nda bağlamıştır. (***)

Bu açıklamalardan sonra bir söze ve yoruma ihtiyaç kalmış mıdır?

 

Devam edecek…

Açıklamalar;

(*)”ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında”CYRUS HAMLIN

(**)İstanbul’da Elli Yıl Robert Kolej Hatıraları”, George Washburn, Meydan Yayıncılık-2011

(***) İngiltere Kralı şunları demektedir; “Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR..” Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html#sthash.Q8mMzO4T.dpuf

Kaynaklar;

(1)“İstanbul’da Elli Yıl Robert Kolej Hatıraları”, George Washburn, Meydan Yayıncılık-2011

(2) A.g.e. Kitabın yayınevi tarafından hazırlanmış “Takdim” bölümünden.

(3) a.g.e. Sahife;201

(4) a.g.e. Sahife; 127

(5) a.g.e. Sahife;143

(6) a.g.e. Sahife;185

(7) a.g.e. Sahife;192

(8) a.g.e. Sahife;207

(9) a.g.e. Sahife;311

(10) a.g.e. sahife; 227

(11) a.g.e. sahife;229

(12) a.g.e. sahife;230

(13) a.g.e. sahife;21

(14) a.g.e. sahife; 29

(15)Bozkurt, H.C. Armstrong (Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/turk-dusmani-bozkurt-kitabi-turk-dostu-ingilizlerin-pr-calismasi-midir-son.html#sthash.6IO0eh6C.dpuf

(16) a.g.e. sahife;30

(17) a.g.e. Sahife;31

(18) a.g.e. sahife;31

(19) a.g.e.

(20) AJAN OKULLARI, Necdet SEVİNÇ (ikinci Baskı) OYMAK YAYINLARI

(21) A.g.e. sahife, 41

Yabancılar kendi ifadeleri ile içişlerimizde karışmakla kalmıyor devlete yön veriyorlar (1)

Düşme! Düşeni gör.

Düşme! Düşeni gör.

 

Yabancı devletler yüz elli yıldır içişlerimize karışmakla kalmıyor, isyan, darbe ve mitingler tertip ettiriyor, sultanları ve siyaset adamlarını öldürtüyor, marifetmiş gibi de bunları hiç sıkılmadan anılarında yazıyorlar.

“İstiklal Savaşı arafesinde, Sultanahmet (Fatih) Üsküdar ve Kadıköy Mitinglerini İşgalci İngilizler tertip ettirmişler..” dersek, çoğuna bu ifadeler şaka gibi gelecek,

-“İşgalciler, kendisine karşı yapılacak bir savaş için neden halkı galeyana getirsinler?” Sorularını akla getirecektir. Ancak bunlar ve benzerleri şaka değil, bir gerçektir. (*)

İş bunlarla da kalmıyor, İşgalci İngiliz, Fransız ve İtalyanlar işgal ettikleri ülkenin askerlerine diledikleri kadar silah ve mühimmat veriyorlar.. (**)

Kimi anlayışa göre yabancıların içişlerimize karışmaları, “Komplo teorisi” manasında değerlendirilse de, içerikte yaşayanların ve olayın şahitlerinin anlattıklarına bakıldığında anlatılanların hiçte “Teori” olmadığı çok açık olarak görülmektedir.

Bir ilginç tespiti de burada aktarmış olalım.

Yaklaşık 100 yıl evvel yaşanan siyasi olayların günümüzde  benzerlerinin tekrar etmesi karşısında bu kadar duyarsız kalmamız inanılır gibi değildir. Sanki ülkenin üzerine “ölü toprağı serpilmiş!”tir.

Toplumun büyük çoğunluğu ihtimaldir, bilgisizliklerinden veya vurdumduymazlıklarından tekrar eden bu olayların farkında değildir.

Anlatılacaklar arasında, Sultan Abdülaziz’in katli, Sultan 2.Abdülhamid’in azli, İşgal ve İstiklal Savaşı dönemi, Adnan Menderes ve içerisinde bulunduğumuz günlerde yaşadıklarımızın muhatabı olan Başbakan Erdoğan yer alacaktır.

Yazıya, tarihimizde üzerinde çok tartışılan Sultan Abdülaziz’le başlanmaktadır.

Olay, birçok kaynağın yanında özellikle olayların içerisinde yaşamış ve Robert Koleji’nde uzun süre  başkanlık yapmış Amerikalı George Washburn’ün kaleminden aktarılmaktadır.

Abdülaziz’in ölümü hep tartışma konusu olmuştur. Resmi tarih olarak intihar ettiği yazılsa da özellikle son yıllarda öldürüldüğüne dair iddialar daha da artmıştır.

“..Sultân Abdülaziz, kendi zamanına kadar hiç bir Osmanlı Padişahının yapmadığı bir işi yaptı. Yani 46 gün sürecek Avrupa Seyahatine çıktı. Davet, III. Napolyon ve Kraliçe’nin davetiyle Paris’ten başladı. Çok büyük ilgi gördü. Arkasından Galler Prensi VII. Edward’ın karşıladığı Londra ziyareti ile devam etti ve burada Kraliçe Victoria ile görüştü..(21.6.1867-7.8.1867).

Abdülaziz’in devlete verdiği yeni şekil ve özellikle de yeni donanmadan (Döneminde dünyanın 2’nci Büyük donanması) korkan İngiltere, kuklası olan Mithad Paşa’yı kullanarak Padişah aleyhindeki her hareketi takip ediyordu. 30 Mayıs 1876’da Harbiye Mektebi kumandanı Süleyman Paşa, çoğu Türkçe bilmeyen iki tabur askeri kandırarak Dolmabahçe Sarayı’nı bastı ve Padişah’ı tahttan indirdi…Padişah hal’ edilmekle kalmadı; Dolmabahçe Sarayı tam manasıyla yağmalandı. Hüseyin Avni Paşa, hem hırsız ve hem de namussuz biri idi…

Burada bir ara vermemiz gerekmektedir.

Bu olaydan yaklaşık 33 yıl sonra bir ikinci bir Saray yağması daha yapılacaktır.

Bu, 1909’da Sultan 2. Abdülhamid’in tahtan indirilmesini takip eden dönemde yapılan Yıldız Sarayı yağmasıdır.

İttihatçı liderlerden Enver Paşa bu yağmayı ne acıdır, Bulgar Çeteleri’ne yaptırmış ve çalınanların akibeti hiçbir zaman belli olmamıştır.

Anlaşılan, Ecdadımızın birikimleri bir plan dahilinde kaçırılmaktadır.

Batılıların arkasında bulunduğu bu soygun zincirine Irak işgalinde soyulan Irak’taki Müzeleri de dahil edebilirsiniz.

Kaldığımız yerden devamla.

Sultân Aziz, 4.6.1876 tarihinde yani hal’ından 5 gün sonra, Hüseyin Avni Paşa’nın kiralık katilleri eliyle, kol damarları intihara benzeyecek şekilde kesilerek şehid edildi ve resmen intiharmış gibi gösterildi..” (1)

Şimdi de bu olayı Robert Koleji Başkanı’nın kaleminden aktarıyoruz.

“…Bu hareketin gerçek lideri aslında Harbiye Nazırı Hüseyin Avni Paşa’ydı. Yeni büyük vezir, Mütercim Mehmet Rüşdü Paşa, yeni Şeyh’ül islam tarafından da destekleniyordu. Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa da zırhlı gemileri demirli tutarak saraydan önce donanmayı kontrol altına alarak devrimcilere katılmış oldu.

Tahttan indirme hadisesinin ana destekleyicisi Mithat Paşa’ydı ve Sultan Abdülaziz’i tahttan indirme planlarını bizzat İngiliz gizli servisinin desteğiyle (İngiltere Büyükelçisi) Sir Henry Elliot’la birlikte planlamışlardı. Bir gün önceden İngiliz Akdeniz Filosu, eğer gerekli görülürse İstanbul’a girmek için Çanakkale açıklarına geldi…” (2)

“…Hafta sonunda da aniden eski Sultan Abdülaziz’in intihar ettiği haberi geldi. Haber duyulduğunda kimse inanmamıştı. Bununla ilgili bütün kanıtları duyunca, bende, eski Sultan’ın, onu bayrak ederek bir karşı devrim tertip edilmesinden korkanlar tarafından öldürüldüğü inancı oluştu. Gerçekte Kraliçe Viktorya, Sir Henry Ellliot’a yazdığı telgrafta eski Padişah’ın hayatının korunması istenmişti..” (3)

“..Bu ne yazık ki, yaşanan trajedilerin sonu değildi. Birkaç gün sonra Mithat Paşa’nın evinde bakanlar kurulu toplandı. Kız kardeşi eski Sultan Abdülaziz’in gözdelerinden olan bir Çerkeş subay toplantı yapılan yere giriş izni almış ve odaya girerek Hüseyin Avni Paşa’ya ve Dışişleri Bakanı’na ateş etmiş, Bahriye Nazırı’nı ölüm derecesinde ağır yaralamış, yakalanmadan önce toplantıya katılan birkaç kişiyi daha öldürmüştü. Bu saldırı olduğunda ev korumasız bırakılmış ve Mithat Paşa’ya hiç- bir saldırıda bulunulmamıştı. Bu da o zamanlar saldırıdan Mithat Paşa’nın haberi olduğu konusunda şüpheler doğurmuştur. Bu saldırının sonucunda Mithat Paşa ülke yönetimindeki en büyük güç olmuştu. Saldırıyı gerçekleştiren subay hiçbir sorguya ve mahkemeye tabi tutulmadan asılmıştı..” (4)

Olayları yaşayan Amerikalı eğitimci George Washburn özetle ne demektedir?

-“Tahttan indirme hadisesinin ana destekleyicisi Mithat Paşa’ydı ve Sultan Abdülaziz’i tahttan indirme planlarını bizzat İngiliz gizli servisinin desteğiyle (İngiltere Büyükelçisi) Sir Henry Elliot’la birlikte planlamışlardı.”

Bu olay günümüzden yaklaşık 138 yıl evvel yaşanmıştır.

Benzer olaylar bu tarihten sonra  da sık sık tekrar edecektir.

Devam edecek..

 

(*) ve (**) Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu. (daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html

Kaynak;

(1)http://www.osmanli.org.tr/osmanlisultanlari-5-241.html

(2) “İstanbul’da Elli Yıl Robert Kolej Hatıraları”, George Washburn, Meydan Yayıncılık-2011

(3) A.g.e. Sahife.135

(4) A.g.e.Sahife;135

 

Robert Kolej dosyası; Mesele eğitim değil, mesele; sömürgecilik ve toplumu kontrol (7)

1924 Yılında Avam kamarası'nda konuşan İngilizlere Kralı'na göre, Fatih'in  Fatihşe birlikte açtığı çağ Lozan Antlaşması ile kapanmıştır.

1924 Yılında Avam Kamarası’nda konuşan İngilizlere Kralı’na göre, Fatih’in, fetihle  birlikte açtığı Çağ, Lozan Antlaşması ile kapanmıştır.

Din, İnsanların sömürülmesi için değil, insanın yaşamına ve ilişkilerine kalite getirmesi için gönderilmiştir. Yanlış değerlendirilmesinin sorumlusu; Din anlayışını çıkarları için kullananlar kadar, içerisinde bulunduğu durumun farkında olmayan veya “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!”  diyenlerdir.

Bunu atalarımız şu veciz sözle özetlemişlerdir;

-“Sana her ne gelirse senden gelir, sen onu zannetme ki benden gelir.”

Yabancı okullar, okuyanlarına altı bölümde bir bakış, vizyon kazandırmak amacı ile farklı pencerelerden özellikle de kurucularının kaleminden verilmiştir.

Bu bölümle birlikte Yabancı Okullar konusu evvelki verilenlerle birlikte toparlanarak sonlandırılacaktır.

Bilelim ki Batı Medeniyeti’ndeki insani ilişkiler, herkesin kendisini kurtarması anlayışı üzerine kuruludur. “Herkes kendi çıkarını koruyacaktır.” Bu nedenle Batılılarla kurulacak ilişkilerde kurulan oyunun sadece onların kazanması üzerine olduğu unutulmamalıdır.

Bu oyunda kazanmak isteyenler; meseleleri doğru olarak öğrenmek, kendi çıkarlarına göre çözüm yolları geliştirmek ve korumak zorundadır.

Ülkemizdeki Yabancı Okulların varlığını iki ana temele dayandırabiliriz.

-Birincisi; Fatih’in İstanbul’u fethi ile birlikte mevcut farklı din anlayışlarının kendi inananlarına yönelik açılmasına izin verilen okullar;

-İkincisi;18. yüzyıl sonrasında Avrupa’da meydana gelen sanayi devrimi, ulus-devlet, sömürge siyaseti ve kapitalizm anlayışı, eğitimin (öğretimin) -İnsanı eğitmek ve hayata hazırlamak anlayışı- geleneksel rol ve beklentilerini farklı bir zemine kaydırmıştır.

Artık bu dönemden sonra eğitim sadece bilgi ve hikmetin öğretildiği, kültürel ve dinî değerlerin aktarılması, toplumun sosyal sorunlarının çözülmesi için bilgilerin üretildiği yer olmaktan çıkarak, en başta toplumsal kontrol mekanizması, modern devlet ve ekonominin işlemesi için “personel fabrikası”, “makbul vatandaş yetiştirme ortamı/mekânı” olarak tasarlandı. Topluma hâkim sınıfların/seçkinlerin ve idareci elitlerin her türlü detay ve sınırını belirlediği modern eğitim, bir devletin sadece kendi toplumunu sığaya çekmek için değil, diğer devlet ve toplumları da uzun planda etkilemek, onlara nüfuz etmek aracı olarak kullanılmaya başlandı.

Dolayısıyla modern eğitim, modern ekonomistlerin, fabrikatörlerin ve devlet idarecilerinin oldukça kullanışlı olarak gördükleri bir manivelası oldu. Böylece, 18. yüzyılın başlarından itibaren yeni okullar açıp burada yeni programlar uygulamak, insanları kuşatmanın ve geniş toplum kesimleriyle tek yüzlü iletişim ve etkileşim mekanizması kurmanın yolu oldu.

Dünyanın farklı toprakları üzerinde gözü olanların uzak diyarlarda yeni okul açması eğitimin sağladığı avantaj ve beklentiler üzerine inşa edildi. Netice olarak da Avrupalılar ve Amerikalılar kendi tebaalarından bir karşılığın olmadığı dünyanın hemen her yerinde farklı biçimlerde, sömürgeciliğin ön keşif mekanizması amacıyla, farklı görünümlerde ve büyüklüklerde “yabancı okulları” adını verdiğimiz eğitim mekânları işletmeye başladılar” (1)

Özetle; 18’nci asırdan sonra Yabancı ülkelerdeki açılan okullardan amaçlananlar,

-Sömürgecilik için keşif görevi yapması,

-Vereceği eğitim-öğretimle hedef toplumun kontrol edilmesi

-Ekonominin işlemesi için “personel fabrikası” olması.

Şimdi bu son ifade belgelenmektedir;

-“10 Yıldan fazla bir zamandır Türkiye’de faaliyette bulunan Amerikan Yardım Programı şimdi  meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan Eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da bir iktisadi devlet teşebbüsü hemen hemen kalmamıştır. Halen bulundukları kuruluşlarda ilerici kuvvet niteliğini taşıyan bu kimselerin kısa zamanda genel müdürlük ya da müsteşarlık mevkilerine geçmeleri beklenir. AID bütün çabalarını bu gruba yöneltmelidir.” (*)

Bunlarla beraber, bahsekonu okulun Hıristiyanlar için çok önemli bir amacı daha vardır. Bu amaçlarını, onların ilgililerinin kalemlerinden ve ifadelerinden aktarıyoruz.

Bu, “Fatihin İstanbul’u aldığı surlardan bu milletin kültürünü fethedeceğim.” (2)

Diyerek, okul binasını inşa ettiği taşları bile Fatih’in fetih için yaptırdığı Rumelihisarı’nda  kullanılan taş malzemenin aynısını seçen Misyoner Cyrus Hamlin’in hikayesinde anlatılmıştır.

-Tarihçi Cezmi Yurtsever de okul binasının inşa edildiği taşların sırf bu maksatla Rumelihisarı’nda kullanılan taş malzemenin aynısından seçildiğini belirterek şunları söylüyor:

-“Robert Kolej’in amacı, Osmanlı yurttaşı yabancı azınlıklardan zeki olan çocukları en iyi şekilde yetiştirip, gelecekte onların ülke yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlamaktı.”Nitekim Bulgar isyanlarında Robert Kolej mezunu gençlerin lider olarak bulunması dikkat çekiciydi. Hamlin’in görevi sadece İstanbul ‘da bir okul açmak da değildi. O, 1840’lı yıllarda, gelecekte bütün Anadolu’yu saracak olan Anadolu Kolejlerinin de temellerini atmıştı. Nitekim Anadolu kolejleri içinde Merzifon’da kurulu olanı 1880 ve 90’lı yıllardaErmeni ve Rum isyanlarının merkezi oldu.” (3)

-Hamlin’in kurduğu bu okulun dış güçlerin üssü olarak bir ajan yuvası haline geldiği iddiaları da çok dillendirilen iddialar arasında yer alıyor.

Örneğin, “Türkiye’de ve Dünyada Casuslar” adlı kitabın yazarı Aytunç Altındal, ‘Robert Kolej, ayrıca Osmanlı’daki Amerikalı, İngiliz ve Rum casusların da yuvası olmuştu. Birçok casus, bu okulda öğretmen kisvesi altında faaliyet göstermişti. (4)

-Amerikalılar, Osmanlılarla fiili bir savaşa girmedikleri halde, (Lozan’da) İngiltere ve Fransa’nın aralarında paylaştıkları Osmanlının mirasından pay isterler. Bu talep karşısında şaşıran Fransızlar;

-“Siz Türklerle savaşa girmediniz ne mirası, ne payı?” dediklerinde, Amerikalılar;

-“Aaa… Olur mu? Biz uzun yıllar boyunca okullarımızda adam yetiştiriyoruz.” Derler. Peki, bahsedilen bu adamlar ne için ve hangi amaçla yetiştirilmektedir? Bulgaristan Osmanlı İmparatorluğundan 1908 yılında ayrıldığında Bulgar Devleti’nin İlk başbakanlığı yapan (Okulda özel yetiştirilenler arasından seçilen) Robert Kolej mezunu bir Bulgar’dır. “Bulgar isyanlarına bu okul mezunu gençlerin liderlik ettiği” tarihe meraklı olanlara sır değildir.

– “Robert Kolej’de okuyan Müfide Ferit Tek, ecnebi mekteplerinde Türk çocuklarını nasıl feci bir akıbetin beklediğini “Pervaneler” isimli romanında şöyle özetlemiştir: “Gerçekte buraya Türk giremez demek doğru değildir. Türk girer, fakat Türk çıkamaz.”(5)

-Bahsekonu okulun temel atma töreninde (özellikle konuşturulan) Yunan hatip, Fatih’in İstanbul’un fethi için yaptırdığı surları göstererek; “Bu bina şu kulelerden daha yüksekte, Bu bina onların yıkılıp gitmesine şahitlik edecek.” (6) Demiştir.

Şimdi de Robert Kolej’in kurucularından Amerikalı Rahip Cyrus Hamlin anlatmaktadır;

-“..İstanbul’un düşüşü birçok yazar tarafından Hıristiyanlığın ve medeniyetin kıyameti addedilir. Fetih, Avrupa’yı ve medeni dünyayı gafil avlamıştır…”(7) Amerikalı Rahip Hamlin ne demektedir?

-İstanbul’un düşüşü,“Hıristiyanlığın ve medeniyetin kıyameti”dir.

Rahip Hamlin başka ne demektedir?

-“O sıralar Sultan (II. Mahmut) vefat etmek üzereydi; fakat ruhunu cennete yükseltecek zafer çığlıklarını duyacağından emindi. Avrupa’nın tüm dikkatini Şark Meselesi’nin akıbetine verdiği bu çetrefilli siyaset sahnesinde, tabiatları bakımında farklı vasıflara sahip başka kuvvetler de dikkat çekiyordu..” (8)

Rahip Hamlin’in bahsettiği “Şark Meselesi” nedir?

Avrupalı Hristiyanların adına “Şark Meselesi” verdikleri düşüncelerinin  iki ayağı vardır:

-Birincisi, Osmanlı’yı Avrupa’dan atmak,

-İkincisi, Türkleri İslam’dan uzaklaştırmak…

Peki, bu dilekleri gerçekleşti mi?

-“1 Aralık 1833 tarihinde Amerika’dan Anadolu’ya gönderilen misyonerlere verilen talimatta da belirtildiği gibi bu okulların esas gayesi, “Mukaddes ve vaat edilmiş Anadolu topraklarının silahsız bir haçlı seferiyle geri alınmasıdır.”(9)

-“Sevr anlaşması öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon hükümetine verdiği memorandumda bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu.

-“Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

-1899 Yılında Avam kamarasında yaptığı bir konuşma sırasında Kur’an-ı Kerimi gösterip masaya atarak “bu Kuran Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kuran’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız” diyen İngiliz Başbakanı Gladston ise, Lord Curzon’un bu görüşünü destekleyerek “Barbar Türkleri Asya’ya Sürmeliyiz” açıklamasını yapıyordu…”(10)

-“11 Aralık 1917 tarihinde Kudüs’e (Adeta) Haçlı Orduları komutanı giren İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Henry Hynman Allenby (Haçlı ordularını büyük yenilgiye uğratan) Selahaddin Eyyubi’nin mezarına vurarak,

Kalk Selahaddin biz (Haçlı Orduları olarak) yine geldik‘ (11 ve 12) demiştir.

-“Fransızların işgal komutanı Franchet D’Esperey, 25 Kasımdaki (1918) (İstanbul’a) girişini çok gösterişli bulmamış ve özellikle İngilizlere ve Türklere mesaj verecek olan 2. gelişi 8 Şubat 1919 yılında gerçekleşmiştir. Fransız Komutan Fatih Sultan Mehmet’in şehre girdiği kapıdan, surlar içerisinden beyaz bir atla, azınlıkların çılgın gösterileri arasında, Türk sancağını çiğneyerek şehre ikinci kez girmiştir. (13)

-“15 Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası’na yaptığı açış konuşmasında, Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder:

-“Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR” Metin daha sonra (siyasi nedenlerden olsa gerek) ; “YENİ BİR BARIŞÇIL İLİŞKİLER ÇAĞI AÇILACAKTIR”  olarak değiştirilmiştir. (14-15)

Yazıları dikkatli okuyanlar,

-“Bu dizinin en son yazısında görünürde (günümüzde çok yoğun olarak tartışılan) Cemaatin önderliğinde yapılan okullarda haftada kaç saat İngilizce, kaç saat Türkçe ders verildiği ve okulların yurtdışında açılmaları ile ilgili çarpıcı bilgiler verilecektir.” Dediğimizi hatırlayacaklardır.

Bu sözümüzü de yerine getirerek bölümü bitiriyoruz.

Uluslararası ilişkilerde ne duygusallığa yer vardır, ne de bir alınganlığa.

Devletler halklarından topladıkları vergileri en iyi şekilde ve doğru yerlerde değerlendirmek zorundadır. Bu güç (kaynak) maddi (para) olduğu kadar manevi (siyasi baskı) olabilmektedir.

Yurtdışında açılan “Gülen Okulları”nın arkasında  büyük devletlerin siyasi desteklerinin olmadığı düşünmek en basit tabiri ile “saflık”tır. Özellikle, Rusya’nın etkili olduğu Türki Cumhuriyetler ’de ve Batılı ülkelerde.

Bu noktada “Gülen Okulları” ve eğitim-Öğretim içerikleri ile ilgili bir örnek verilirse,

-“Örneğin, dünyaya yayılmış ingilizce eğitim veren (haftada 25 saat ingilizce, 3 saat Türkçe) 300’e yakın okulun sahibi olan fethullahçıların, İngiltere’de Lordlar Kamarası’nda düzenlenen özel törenlerle hemen her yıl İngiliz dili ve kültürüne hizmet yüksek ödülü almaları sıradan bir tesadüf değildir. (16)

-“..Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden Yargıtay’a, kendi deyimleri ile adliyeden mülkiyeye, maariften emniyete kadar kadro gücünü kanıtlayan; avrasya ölçüsünde dağıtımı yapılan bir gazete ile “yeryüzü kanalı” iddiasındaki bir televizyona, yılda 1 katrilyon TL’nı aşan ciro yapan yüzlerce şirkete, yurtiçinde ve dışında 300 civarında okula, onbinlerce ışıkevine, yüzlerce öğrenci yurduna, yüzlerce dersaneye, yurt içinde ve dışında üniversitelere, -çoğu iyi derecede yabancı dil bilen öğretmen ve dış ticaret uzmanı-onbinlerce profesyonel personele, en az 25 milyar dolarlık bir mal varlığına…” (17)

Biz bilinenleri bir açık büfe misali sergiledik.

Sonrası meraklılarına ve araştırmacılara kalmaktadır.

Resim;http://forum.shiftdelete.net/rayli-sistemler/344544-marmaray-hakkinda-ne-dusunuyosunuz-4.html

Açıklamalar;

(*) Necdet Sevinç, Sanık Yazılar, s.163 (“Ajan Okulları”, Necdet SEVİNÇ, Sahife;21)

Kaynaklar;

(1)http://www.academia.edu/5311592/_Robert_Koleji_Bogazici_Universitesi_nin_Kurulus_Hikayesi_The_History_of_the_Founding_of_Robert_College_and_Cyrus_Hamlin_Life_ (Mustafa Gündüz)

(2) ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN

(3) Robert Kolej’in Hikayesi,Cezmi Yurtsever, Expres Gazetesi (Adana), 06.05.2011

(4) İstihbarat tuzağındaki Türkiye-1, Tuna Serim, Tercüman Gazetesi, 01.06.2008

(5)http://www.guncelmeydan.com/pano/yeni-azinliklar-yaratmak-icin-necdet-sevinc-t35341.html

(6) ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN Sahife;231

(7)ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN, S.21

(8)ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN, S.28

(9)Uygur Kocabaşoglu, Kendi Belgeleriyle Anadolu’daki Amerika, Arba Yay., İstanbul, 1991, 33. Şamil Mutlu, Osmanlı Devleti’nde Misyoner Okulları, Gökkubbe Yay., İstanbul, 2005.

(10) Prof. Dr. A. Haluk ÇAY, 1996, “Her Yönüyle Kürt Dosyası” S.13–14, Turan Kültür Vakfı Yayınları. Ayrıca bakınız, Prof. Karaca’nın “Büyük Oyun” isimli eserine – Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/lozanda-lokomotif-vagonlardan-ayrilir-ve-salip-hilali-doguyu-halleder-son.html#sthash.XjqVPLWv.dpuf

(11)http://www.haberkalem.com/haber/90-taha-akyol-turk-muydu-kurt-muydu-selahaddin-eyyubi.html

(12)http://www.haber7.com/haber/20101208/Israilliler-Ingiliz-General-Allenbyyi-nicin-sever.php

(13) Fransız komutan D’esperey, Fatih’in İstanbul’a girişine gönderme yaparak Türklere, Fatihten Pera’ya kadar düzenlenmiş zafer alayı ile de diğer işgal ordularına mesaj vermiştir. d’Esperey’in girişi, o denli gürültülü ve küstahça yapılmıştır ki Süleyman Nazif’in, Hadisat’da ünlü ”Kara Bir Gün” başlıklı yazısını yazmasına yol açar. (Prof.Dr. Yaşar AKBIYIK, M.Mücadelede Güney Cephesi – Maraş, Atatürk Araştırmaları Merkezi, 1999 – Ankara, Sina AKŞİN, İstanbul Hükümetleri Ve Milli Mücadele. Cem Yayınevi)

(14) “Mustafa Armağan Zaman gazetesinde 4 Mart 2012 günü “Hilafetin Kaldırılmasını İngilizler mi İstemişti?” başlıklı bir yazı yayınladı. Armağan yazısında “hilafetin kaldırılması ve laikliğe gidiş, daha Lozan’da dayatılmış, Türkiye’nin kurulmasına bu şartla izin verilmişti” fikrini ileri sürüyor ve bu fikri desteklemek için gösterdiği delillerin arasında, İngiliz arşivlerinde bulduğunu ve ilk defa yayınlandığını söylediği bir belge (CAB/23/46, s. 424) dikkat çekiyor.

(15) Yazar Mustafa Armağan’ın bu yazısı üzerine;  KÜRŞAD U. AKPINAR 18.03.2012 Tarihinde Taraf gazetesinde; ”Hilafet Lozan’da mı kaldırıldı? İsimli bir yazı yayınlar; Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/majestelerinin-gazetesinde-yayinlanan-laik-bir-cumhuriyet-ilanin-arkasindaki-sir-4.html#sthash.7slaEr0q.dpuf

(16) http://www.milliyet.com.tr/2002/12/20/son/sontur32.html (önbellekten alınmıştır)

(17)Alıntı; http://wikileaks.org/gifiles/attach/22/22641_ETKI%20AJANLARI.pdf (ETKİ AJANLARI NÜFUZ CASUSLARI VE FETHULLAHÇILAR RAPORU. Dr. Necip Hablemitoğlu)

Robert Kolej dosyası; “Arsa satan adam kıyamete kadar onların çan sesini dinlesin.” (6)

Gerçek tarihiz yoksa sizde yoksunuz.

Gerçek tarihiz yoksa sizde yoksunuz.

 

Başlıkta verilen bedduayı, Sultan 2. Abdülhamid arsasını Protestan Misyonerlere satan Ahmet Vefik Paşa’ya yapar. Peki, Ahmet Vefik Paşa kimdir? İleride bu okuldan mezun olacak Halide Edip’le ve Osmanlıyı yıkan Emanuel Karasu ile ortak yönleri nedir?

Önce başlıktaki beddua ile ilgili bilgiyi aktaralım.

Kıyamete Kadar Çan Sesi Dinlemek

Ahmet Vefik Paşa, Rumelihisarı’nın (aynı zamanda bir semt adıdır) üst tarafında kurulan Robert Koleji adlı misyoner yuvasının arsasını Amerikalı protestan misyonerlere satmıştır.

Bu zat, öldüğünde vasiyet ettiği gibi Eyüp Sultan’a gömülmek istemiş, fakat zamanın padişahı 2. Abdülhamid Han buna müsade etmemiştir. Gerekçe olarak da “Protestanlara arsa satan adam kıyamete kadar onların çan sesini dinlesin.” buyurarak Eyüp Sultan yerine sattığı arsanın hemen önündeki Rumelihisar Kayalar mezarlığına gömülmesini emretmiştir.(*)

Okuyanlara önce üç ilginç isim ve ortak noktalarını verelim;

-Okulun arsasını satan, (Mason) Ahmet Vefik Paşa, (Muhtedi) Yahudi, (1-2)

-İttihat Terakki Cemiyeti’ni Kuran, ve Yahudilere para ile Filistin’de toprak satmayan 2. Abdülhamid’in (Hükümdarlıktan) azil kararını tebliğ edenlerden, (Mason) Yahudi, Selanik Mebusu Emanuel Karasu,

-İstiklal Savaşı’nda İngilizlerin tertiplediği (**) Fatih, Üsküdar ve Kadıköy mitinglerinde konuşmacı, yazar (Mason)Yahudi Halide Edip (Adıvar) (3-4-5)

Geride bıraktığımız beş bölümde, Robert Koleji ve ardılları hakkında genel manada bilgi verilmiştir. Şimdi sonucu çok uzun yıllar sonunda alınacak bir planla kurulan Misyoner Okulları’nın hangi amaçlar ve perde arkasında yapılan hangi savaşlardan sonra kurulduğunun hikayesine geçiyoruz.

Bir ülkede yabancılar neden okul açma ihtiyacı duyarlar?

“…18. yüzyıl sonrasında Avrupa’da meydana gelen sanayi devrimi, ulus-devlet, sömürge siyaseti, kapitalizm ve ardından bütün hayatı kuşatan “modern tarz”, diğer bütün konuları olduğu gibi eğitimi de geleneksel rol ve beklentisinden farklı bir zemine kaydırdı.

Artık bu dönemden sonra eğitim sadece bilgi ve hikmetin öğretildiği, kültürel ve dinî değerlerin aktarılması, toplumun sosyal sorunlarının çözülmesi için bilgilerin üretildiği yer olmaktan çıkarak, en başta toplumsal kontrol mekanizması, modern devlet ve ekonominin işlemesi için “personel fabrikası”, “makbul vatandaş yetiştirme ortamı/mekânı” olarak tasarlandı. Topluma hâkim sınıfların/seçkinlerin ve idareci elitlerin her türlü detay ve sınırını belirlediği modern eğitim, bir devletin sadece kendi toplumunu sığaya çekmek için değil, diğer devlet ve toplumları da uzun planda etkilemek, onlara nüfuz etmek aracı olarak kullanılmaya başlandı.

Dolayısıyla modern eğitim, modern ekonomistlerin, fabrikatörlerin ve devlet idarecilerinin oldukça kullanışlı olarak gördükleri bir manivelası oldu. Böylece, 18. yüzyılın başlarından itibaren yeni okullar açıp burada yeni programlar uygulamak, insanları kuşatmanın ve geniş toplum kesimleriyle tek yüzlü iletişim ve etkileşim mekanizması kurmanın yolu oldu.

Dünyanın farklı toprakları üzerinde gözü olanların uzak diyarlarda yeni okul açması eğitimin sağladığı avantaj ve beklentiler üzerine inşa edildi. Netice olarak da Avrupalılar ve Amerikalılar kendi tebaalarından bir karşılığın olmadığı dünyanın hemen her yerinde farklı biçimlerde, sömürgeciliğin ön keşif mekanizması amacıyla, farklı görünümlerde ve büyüklüklerde “yabancı okulları” adını verdiğimiz eğitim mekânları işletmeye başladılar” (6)

Yabancıların başka bir ülkede açtıkları okul ile amaçladıkları özetlenirse, Okullar;

Sömürgeciliğin ön keşif mekanizması,

-Toplumsal kontrol mekanizması,

-Ekonominin işlemesi için “personel fabrikası”,

-Elitlerin her türlü detay ve sınırını belirlediği modern eğitim,

-Diğer devlet ve toplumları da uzun planda etkilemek, onlara nüfuz etmek aracı.

Osmanlı Devleti’nin ilk yabancı okullarından biri olan ve Bebek İlahiyat Okulu adıyla açılıp ardından Robert Kolejine ve en sonunda da Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşen eğitim mekânının kuruluş hikâyesi’ni yukarıdaki bilgilerle birlikte değerlendirebilirsiniz.

O dönemde Hristiyan Alemi (Ruslar, Fransızlar, İngilizler ve yerel uzantıları, Katolik Ermeniler vb) bir tarafta, Osmanlı’yı bilinçli olarak biri bitmeden diğerini soktukları savaşlarla maliyesini ekonomik yıkıma götürürken, bir taraftan da Müslüman Türklerin kültür değerlerini yozlaştırarak yıkmayı çabuklaştırmanın hesapları içindedir.

Ancak, ileride paylaşacakları Osmanlının mirası’na yanlarına bir ortak daha istemeyen Fransız (Cizvitler) ve Ruslar bu (misyoner) okulunun açılmaması için büyük mücadeleler vermişler ve  ellerinden geleni yapmışlardır.

Rahip Hamlin okula izin alabilmek için devreye sokmadık kişi bırakmaz. Bu arada Cizvitler de boş durmaz, engelleme mücadelelerine devam ederler. Ancak durum bir anda şöyle değişir ve Girit isyanı ile sonun başına gelinir.

O sıralarda ABD’li Amiral Farragut Bâb-ı Âli’ye gelmiştir. Hamlin bu kez şansını bu Amiral üzerinden denemeye karar verir ve okul izni için Amiralden aracılık etmesini ister.

Bunun üzerine Amiral Bâb-ı Âli’den Hamlin’in istediğine müspet cevap verilmesini aksi halde Akdeniz’e Yunanistan lehine zırhlı gemiler göndereceği tehdidinde bulunur.

Etekleri tutuşan Osmanlı bürokrasisi “Farragut’un zırhlılarından birinin Akdeniz’e açılmasındansa iznin verilmesini daha uygun görürler. (7)

Bakalım gerçek durum bu mudur?

-Devam edecek…

Açıklamalar;

(*) Kaynak; http://www.rumelihisaridernegi.com/content/view/154/42/

(**) Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, sahife, 484 Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html

Kaynaklar;

1)Ünlü reformcu Ahmet Vefik Paşanın dedesi “Bulgarzade” lakabıyla tanınan bir mühtedidir. http://www.nisanyan.com/?s=soru-43

(2)1823 yıllarında İstanbul’da doğan Ahmed Vefik Paşa, Bulgaristan Yahudîsi iken müslüman olan dîvân tercümanı Yahya Naci Efendi’nin torunu ve Paris elçiliğinde baş kâtip Ruhiddîn Efendi’nin oğludur.http://tarihvemedeniyet.org/2009/03/eksantirik-bir-adam-ahmet-vefik-pasa/

(3) “I.Dünya Savaşı Yıllarında İngiliz istihbarat Raporlarında Fişlenen Türkiye”  Doç. Dr. Bülent Özdemir.  Sahife; 50 ; “Halide Hanım  Bir kadın. Türk kadınının oy kullanma hakkını savunan bir Yahudi. Cemiyet yanlısı. Tanin’de yazmakta. Çok iyi bir romancı.” denilmektedir. Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-bir-misyoner-okulu-bir-imparatorlugun-hakkinda-gelebilir-mi-3.html

(4)Süleyman Yeşilyurt, “Türkiye’nin büyük masonları “

(5) daha fazlası için bakınız; http://yenisafak.com.tr/arsiv/2001/mayis/12/kultur.html

(6) http://www.academia.edu/5311592/_Robert_Koleji_Bogazici_Universitesi_nin_Kurulus_Hikayesi_The_History_of_the_Founding_of_Robert_College_and_Cyrus_Hamlin_Life_ (Mustafa Gündüz)

(7) Yararlanılan eser, “Robert Kolej Uğrunda Bir Ömür” İstanbul: Dergâh Yay., Kasım 2012,

Robert Kolej dosyası; Yabancı okulların bu ülkeye İncil’le getirdikleri, Kuran’la götürdükleri (5)

Türkiye’nin eli neden  80-90 yıldır bağlıdır ve neden çıkarlarımızı gözetememekteyiz?

Türkiye’nin eli neden 80-90 yıldır bağlıdır ve neden çıkarlarımızı gözetememekteyiz?

 

Nitelikli bir insan, 25-30 yıllık sürede ciddi emek ve önemli miktarda para ile yetişmektedir. Bu manada yabancı okullarda yetişen insanlarımızın sonralarını hiç merak ettiniz mi?

Aileleri tarafından büyük özverilerle yetiştirilen bu çocuklarımız yetiştiklerinde, kendilerine, ailelerine ve ülkelerine yararları, katma değerleri ne olmaktadır, özgüven duyguları ile kendileri ve ülkeleri ile gurur duyabilmekte midir?

Yoksa…

İngiliz diplomatlar ile Amerikalı misyonerler bizim genetik kodlarımızı çözmekle kalmamış, bizleri, santimetrekarasinde 2500 ilmik olan bir ipek halı misali özene bezene dokumuşlardır.

Biz, başımıza gelen bunca olaya veremediğimiz tepkilerden sonra, “Üzerine ölü toprağı serpilmişler!” başka nasıl olurlar? Demeyelim.

İbret alınabilmesi için “Kendini ve gerçeklerini düşmanlarının gözüyle gör!” Anlayışından hareketle, aşağıda İngiliz diplomat Urquhart ile Amerikalı Robert kolej kurucularından misyoner Cyrus Hamlin’in tespit ve görüşlerine yer verilmektedir.

David Urquhart, İngiliz (İskoç) Diplomat yazar. (1805-1877) Bakınız ne anlatmaktadır;

…1853’teki sözkonusu mülakatta kafamda Osmanlı imparatorluğu değil, Türk Milleti vardı. Bunun için Türklerin dilinden söz ederken, Rus dilinden de söz etmiştim ki bir gün yıkılıp ortadan kalkacaklarını tahmin ettiğim Avrupalı ırkların dili ile ortak kaynaktan gelme ve onlarla karışıktır. Bu olanlar son derece derin ve önemlidir. Öyle önemlidir ki, bunlardan biri İmparatorluk şehri İstanbul’a sahiptir. Türkler İstanbul’u ele geçirdiler ama bu daha dün gibidir. Dört asır: böyle bir milletki hayatında hiç bir şey değildir. Türkler İstanbul’u göçebe bir aşiret olarak değil, fakat küçük bir akıncı ordu olarak fethettiler. Onlar İstanbul’u kılıçları ile değil, karakterleri ile fethettiler. Onlar İstanbul’u fethedebildiler çünkü; burada oturan halk, onları kendi hükümetlerine tercih etti.

Eğer Türkler ertesi gün İstanbul’u terk etseydi, yerli Rum halkı onları bir gün sonra Bursa’dan veya Konya’dan davet edecektiler. Aynı ırk dörtbin yıl önce, her ne kadar İstanbul’a sahip olmadıysa da Anadolu’da hakimiyeti ellerine geçirdiler.

Türkiye’nin coğrafî durumu çok mükemmeldir. Askerî gücü de böyledir. Ancak bütün bunlardan çok daha mühimi bu insanların karakterleridir. Bir millet ki aynı zamanda hem çok dürüst hem de savaşçı olsun… bu insanlık tarihinde çok nâdir rastlanan bir hadisedir. Bu durum Türklerde var ama Avrupalılarda yoktur. Bundan dolayı Türklerin yaşamaya devam edeceklerini, fakat Avrupalıların yok olacaklarını söylüyorum. Asker bir millet, asker bir hükümetten oldukça farklıdır.”

Osmanlı İmparatorluğunun bekasının, şartı Türklerin bizi taklit etmemesi ve bize benzememelerdir. Bu söylediğim, General Valentini’nin 1828-29 seferberliği esnasında yazdığı ve bu konu üzerinde herhangi bir şey öğrenmek isteyenlerin okumaları gereken kitabında söylediklerinden başka bir şey değildir.

General Valentini, Türk Askerlerinin Tuna boylarında müstahkem yerleri müdafaa ederken gösterdikleri kahramanlıkları tasvir ettikten ve bunun sadece bu milletin içindeki itici güçten kaynaklandığını gösterdikten soma şöyle der:

-“Biz, onlar kendileri olarak kaldıkları müddetçe onlara tesir edecek bir şey yapmamalıyız.’

Bu şartı ortadan kaldırın, Türkleri bizim gibi konuşur hâle getirin, din dediğiniz, sorumluluk duygusunu bütün hareket ve saiklerden çekin, orada da Avrupa’da gördüğümüz gibi herşeyin merkezde yoğunlaştığı, mahalli varlığın ortadan kalktığı ve herşeyin anlık boş konuşmalarla alınıp verildiği bir vaziyet ortaya çıkar. Ardından insana saygının kaybolması, küfür, toplumun keskin hatlarla sınıflara ayrılması, ferdî menfaatlerin ön plana çıkması, iştiyaksızlık, gelecek ve haksızlığa isyan duygusu yok olacaktır…”

…Şimdi meselenin esas noktasına geliyorum. O da şudur: Deniyor ki: “Niçin önceleri Türkiye’nin, Hristiyan tebaasından gelebilecek bir tehlike ile karşı karşıya bulunmadığını söylediğiniz halde, şimdi Türkiye’nin yakın bir tehlike ile karşı karşıya bulunduğunu söylüyorsunuz?”

-Ben daha önce ne söylediysem bugün de aynı şeyi söylüyorum. Türkiye 1833’teki gibi, 1867’de artık Hristiyan teba’asından gelecek bir tehlike ile karşı karşıya değil. Ben ilk defa bu fikri ileri sürdüğüm zaman Avrupa’da hayretle karşılandı. Bununla beraber ben Osmanlı Devleti’nin tehlikede olduğunu hem de en yakın zamanda zuhur edecek bir tehlike ile Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğunu söylüyorum. Fakat artık bu tehlike Hıristiyan vatandaşlarından değil, Müslümanlarından kaynaklanmaktadır.

Tehlikenin esas kaynağı Babıâli’nin Batılı nasihatçıların dinlenmesinden kaynaklanmaktadır. Hükümeti oluşturan, kendisi olmaktan vazgeçip Avrupai muaşeret kaideleri ve hayat tarzına kendisini kaptırmış devlet adamları tehlikenin kaynağıdır..”(1)

Şimdi Robert Kolej’in kurucularından Amerikalı Rahip Cyrus Hamlin anlatmaktadır;

“..İstanbul’un düşüşü birçok yazar tarafından Hıristiyanlığın ve medeniyetin kıyameti addedilir. Fetih, Avrupa’yı ve medeni dünyayı gafil avlamıştır. Fakat belki de fetih, Doğu’da savunmaya geçmiş Hıristiyanlığın, imhasından ziyade kurtuluşu idi; doğrudan reforma taşımasa da en azından yozlaşmasına mani olmuştur..”(2)

-“..Fetih matbaanın icadıyla neredeyse aynı zamana denk gelmiştir, ki klasik ve batı öğretileri Avrupa’da yayılırken, basın bunları muhafaza etmeye ve çoğaltmaya hazırdı. Yunan kültürü üzerine çalışmalar okullarda yayıldı. Bu dönemde Grek Yeni Ahit’i muazzam alaka görmüş ve hakkında bir hayli araştırma yapılmıştır. Hatta denilebilir ki İstanbul’un düşmesi Avrupalı zihniyetine Yeni Ahit’i kazandırmıştır.

Doğu kılıç ve cihatla meşgulken, Batı entelektüel ve endüstriyel keşiflerle meşgul oluyordu.

Matbaa, deniz seferleri, ticaret, mimarlık, resim ve nihayet reformlar Batıyı barbarlık ve cehaletten kurtarmıştır. Sanatlarda ve savunmada kaydedilen ilerleme neticesinde Doğu, Batı’nın asırlarca gerisinde kalmıştır..” (3)

…Osmanlı İmparatorluğu’na duyduğum alâka. Amerikan Meclisi tarafından bir liseyi idare etmek ve kendimi eğitime adamak ve tam otuz beş senelik vazife hayatımı sürdürmek üzere 1837 senesinin Şubat ayında Kostantiniyye’ye atanmamla başlar. O sıralar imparatorluk buhranlı günler yaşıyordu. Doğuşundan itibaren üç asır boyunca Hıristiyanlık âlemi için büyük tehdit teşkil eden bu imparatorluk artık kuvvet kaybediyor, daha doğru bir tabirle yerinde sayıyordu.

…Kadere karşı senelerce mücadele veren, Yeniçerileri ve dolayısıyla Türk ordusunu da dağıtan, Yunanistan’ı kaybeden, Navarin cephesinde donanmasını kaybeden ve Rus savaşlarında kaynaklarının tamamını tüketen fakat tüm bunlara rağmen imparatorluğunu kurtarmaktan katiyen vazgeçmeyen reformcu Sultan Mahmud şu sıralar vereme teslim olmak üzere.

…O sıralar Sultan vefat etmek üzereydi; fakat ruhunu cennete yükseltecek zafer çığlıklarını duyacağından emindi. Avrupa’nın tüm dikkatini Şark Meselesi’nin akıbetine verdiği bu çetrefilli siyaset sahnesinde, tabiatları bakımında farklı vasıflara sahip başka kuvvetler de dikkat çekiyordu..” (4)

İngiliz Diplomat ve Amerikalı Misyoner bize satır aralarında hangi mesajları vermektedir?

İngiliz Diplomat’ın söyledikleri;

-Türkler İstanbul’u kılıçları ile değil, karakterleri ile fethettiler. Onlar İstanbul’u fethedebildiler çünkü; burada oturan halk, onları kendi hükümetlerine tercih etti

-Türkler yaşamaya devam edecekler, fakat Avrupalılar yok olacaklar…

-Türkler, kendileri olarak (karakterlerini korudukları) kaldıkları müddetçe yenilmezler.

-Tükler için tehlikenin esas kaynağı; Babıâli’nin (Hükümetin) Batılı nasihatçıları dinlemesinden kaynaklanmaktadır. Kendisi olmaktan vazgeçip Avrupai muaşeret kaideleri ve hayat tarzına kendisini kaptırmış devlet adamları tehlikenin kaynağıdır..”

Misyoner Hamlin’in söyledikleri;

İstanbul’un düşüşü Hıristiyanlığın ve medeniyetin kıyameti addedilir.

-Hatta denilebilir ki İstanbul’un düşmesi Avrupalı zihniyetine Yeni Ahit’i kazandırmıştır.

-Osmanlı İmparatorluğu’na duyduğum alâka, kendimi eğitime adamak ve tam otuz beş senelik vazife hayatımı sürdürmek üzere 1837 senesinin Şubat ayında Kostantiniyye’ye atanmamla başlar.

-O sıralar imparatorluk buhranlı günler yaşıyordu. Doğuşundan itibaren üç asır boyunca Hıristiyanlık âlemi için büyük tehdit teşkil eden bu imparatorluk artık kuvvet kaybediyor, daha doğru bir tabirle yerinde sayıyordu.

Avrupa’nın tüm dikkatini Şark Meselesi’nin akıbetine verdiği bu çetrefilli siyaset sahnesinde, tabiatları bakımında farklı vasıflara sahip başka kuvvetler de dikkat çekiyordu..”

Burada bir ara veriyoruz.

-Rahip Hamlin’in “Şark Meselesi” olarak tanımladığı nedir ona bir bakalım.

Batılı Hristiyanların adına “Şark Meselesi” dediklerin düşüncelerinin  iki ayağı vardır:Birincisi, Osmanlı’yı Avrupa’dan atmak, İkincisi, Türkleri İslam’dan uzaklaştırmak. (5)

İfadelerimizi güçlendirmek  adına önce de verdiğimiz, Robert Koleji’n temel atma töreninde özellikle konuşturulan Yunan Hatip ne demiştir?

-II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) tarafından Kostantiniyye’nin (İstanbul’un)fethi ve Bizans imparatorluğunun yıkılması için yaptırılmış, yakınımızdaki surla kıyasladı:

-“Bu bina şu kulelerden daha yüksekte. Onlara hakim. Güçleri ruhani ve ebedi, Bu bina onların yıkılıp gitmesine şahitlik edecek.” (6)

Ortodoks papazları inançlarına göre; 1453’te İstanbul’un fethinden ve Bizans’ın yıkılmasından sonra siyah cübbe giyerler, uzattıkları saçlarını arkadan düğümlerler. Bu inanca göre düğüm, İstanbul’un yeniden Ortodoksların başkenti olunca açılacaktır. (7)

Yazılanların yorumunu her zaman olduğu gibi okuyanlara bırakıyoruz.

 

Devam edecek..

-Robert Koleji’nin yapımına kimler nasıl izin verdiler?

(1)OSMANLI YANLISI İNGİLİZ DIŞ İŞLER KOMİTELERİ, Dr. Hüseyin Çelik

(2)ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN, S.21

(3)ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN, S.26

(4) ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN, S.28

(5) Daha fazla bilgi için bakınız; http://www.canmehmet.com/secilmis-demirel-halk-ogrenmeye-hazir-degil-halk-herseyi-biliyoruz-fazlasini-da-son.html

(6) Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-bu-bina-onlarin-yikilip-gitmesine-sahitlik-edecek-bu-hangi-bina-4.html

(7) Bitmeyen hesap”, Yaşar YAZICIOĞLU, sahife; 59 Daha fazlası için  http://www.canmehmet.com/majestelerinin-gazetesinde-yayinlanan-laik-bir-cumhuriyet-ilanin-arkasindaki-sir-4.html

 

Robert Kolej dosyası; “Bu bina onların yıkılıp gitmesine şahitlik edecek” Bu hangi bina? (4)

1950'li yıllarda Robert Koleji'nde mezuniyet merasimi. Resim; www.dunyabulteni 'nden alınmıştır.

1950’li yıllarda Robert Koleji’nde mezuniyet merasimi. Resim; www.dunyabulteni ‘nden alınmıştır.

Yunan hatip, Fatih’in İstanbul’un fethi için yaptırdığı surları göstererek; “Bu bina şu kulelerden daha yüksekte, Bu bina onların yıkılıp gitmesine şahitlik edecek.” (1) Diyor ve bu sözler bu ülkede hazmediliyorsa, söylenecek tek cümle; “Edenlere afiyet olsun!”

Bu bölüm, çok önemli olduğu ve belki “uyuyan güzellerin!” uyandırılmasında yararlı olabileceği için sadece okulun temel atma töreninde konuşan Yunanlı Hatip’in konuşmasına ayrılmıştır.

Aşağıda bir ibret belgesi olarak saklanmak üzere ve görünürde Misyoner Rahip Hamlin (Gerçeğinde Amerika Birleşik Devletleri) tarafından yaptırılan okulun temel atma törenini,

Misyoner Rahip Cyrus Hamlin’in kaleminden veriyoruz.

Bu dizinin en son yazısında görünürde (Günümüzde çok yoğun olarak tartışılan) Cemaatin önderliğinde yapılan okullarda haftada kaç saat İngilizce, kaç saat Türkçe ders verildiği ve okulların yurtdışında açılmaları ile ilgili çarpıcı bilgiler verilecektir.

 

Misyoner Rahip Cyrus Hamlin anlatmaktadır;

“…4 Temmuz 1869’da, münasip bir törenle binanın temel taşı yerleştirildi. İlk konuşmayı saygıdeğer E. Joy Morris yaptı ve taşı yerine koydu.

Bakır bir kutunun içine bir yığın belge koyulduktan sonra, belgelerin tamamen kuruması için birkaç saat fırında ısıtıldı ve lehimlendi.

Bu kutu köşe taşındaki bir boşluğa bırakıldı, sıcak asfalt döküldü ve merasim meclisinde bulunanlar, Amerikan, Türk, Alman, İngiliz. Yunan, Fransız, İtalyan, bakır, gümüş sikkeler attılar.

Konuşmalar İngilizce, Fransızca, Türkçe, Yunanca, Ermenice ve Bulgarca yapıldı. Sir Philip Francis ve saygıdeğer Canon Gribble da merasimde üzerlerine düşeni yaptılar.

Yunan hatip köşe taşı henüz bırakılmış okul binasını belagatlı bir üslupla

-II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) tarafından Kostantiniyye’nin (İstanbul’un) fethi ve Bizans imparatorluğunun yıkılması için yaptırılmış, yakınımızdaki surla kıyasladı:

-“Bu bina şu kulelerden daha yüksekte. Onlara hakim. Güçleri ruhani ve ebedi, Bu bina onların yıkılıp gitmesine şahitlik edecek.” (2)

Okul binasının dış cephesi otuz dört metreye otuz bir metre idi, ortasında aydınlatma, havalandırma ve koridorlardan erişim için bir avlu bırakılmıştı.

Kullanılan taş 1452-53 yıllarında inşa edilmiş surun taşlarıyla aynıydı.

Dört asırdır belirgin bir hasar görmemiş malzeme iyi sayılırdı. Yanmazdı, zemini demir ve tuğlaydı, duvarlar tuğlaydı. Bina çok sağlam inşa edilmiştir ve Boğaz’ın en seçkin binalarından biridir. (3)

Bu ifadelere bir yorum gerekir mi?

Onu da okuyanlara burakalım.

Devam edecek…

-Okulun arsasının satın alınması ve inşaatı için verilen büyük savaş ve çok çarpıcı bilgiler…

 

Resim; http://www.dunyabulteni.net/servisler/haberYazdir/280615/haber

Kaynak;

(1)ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN Sahife;231

(2)ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN Sahife;231

(3)ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN Sahife;231

Robert Kolej dosyası; Bir misyoner okulu bir İmparatorluğun hakkında gelebilir mi (3)

Robert Lisesi mezunu olan Halide Edip'in Amerikan Mandası istediği bilinmektedir.  
Robert Lisesi mezunu olan Halide Edip’in Amerikan Mandası istediği bilinmektedir. I.Dünya Savaşı Yıllarında İngiliz istihbarat Raporlarında Fişlenen Türkiye”  Doç. Dr. Bülent Özdemir.  Sahife;50’de; Halide Hanım  Bir kadın. Türk kadınının oy kullanma hakkını savunan bir Yahudi. Cemiyet yanlısı. Tanin’de yazmakta. Çok iyi bir romancı.” denilmektedir.

 

Bir misyoner okulu yeni bir devlet kurabilir veya bir devletin yönetimi ele geçirebilir, halkının tüm kültür değerlerini yerle bir edebilir mi? İşte Robert Koleji ve işte kurucusu Rahip Cyrus Hamlin.

Bir ibret belgesi ile başlıyoruz;

İngilizlerin gözünde Bir damla petrol’ün değeri nedir? Bunun cevabını İngiltere başbakanı Winston Churchill’den alıyoruz.

– “Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir!”(1)

Peki, Amerikalıların gözünde bir Misyoner okulunun kıymeti nedir?

Bunun cevabını Amerika Dışişleri Bakanı’ndan daha iyi bilemeyeceğimiz için sözü ona bırakıyoruz.

“…6 Aralık 1917 Tarihinde ABD Dışişleri Bakanı, Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı’na bilgilendirmek adına bir mektup gönderir. Mektup; ABD’nin, Türkiye ve Bulgaristan’a savaş açması durumunda ülke olarak kayıp ve kazançların ne olacağı üzerinedir.

Senato Dış İlişkiler Komitesi, İttifak Devletleri’nin iki küçük üyesine savaş açmamak için (ABD Başkanı) Wilson’un ileri sürdüğü nedenlerle yetinmemiş ve Kongre Başkanı, Dışişleri bakanı Lansing’ten, yönetimin tutumu hakkında geniş ve tam bilgiler verilmesini istemişti.

Lansing, “Türkiye ve Bulgaristan’a karşı savaş açmanın uygun olmadığı” yolunda uzun bir muhtıra ile cevap verdi. Bu muhtırada “İtilâf Devletleri’nin Türkiye ve Bulgaristan’a karşı savaş açması yolunda, Amerika’dan bir istekte bulunmadıklarını ve Amerika’nın, hele şu sırada Doğu’da savaş için hatırı sayılır bir kuvvet hazırlayamayacağını” anlattı. Lansing devamla:

“Öte yandan bu sorun’un, ilkin temel olarak bir savaşa başlamasının moral etkisi ve ikinci olarak da, Türkiye ve Amerika’nın birbirlerini uğratabilecekleri dolaylı zararlar bakımından göz önünde tutulması gerekir.

…Türkiye’nin Amerika’daki çıkarları hiçbir değer taşımazken, Amerika’nın Türkiye’deki çıkarları pek çoktur.

-Başlıca kültür kuruluşları milyonlarca dolar değerindedir.

-Bu kuruluşlar ya kapatılacak, ya da el konacaktır.

-Okullar yeni açılmış ve çalışmaktadır;

Birçok Türk de buralara devam etmektedir.

-Bu(rada) gerçekten değerli nüfuzumuz kaybolacaktır.  (2)

Önemine binaen ABD Dışişleri bakanının görüşlerini tekrar edersek;

Osmanlı Devleti’ne ait topraklarda faaliyet gösteren Amerikan okulları ve misyoner kurumları bir savaş olması halinde;

-Bu kuruluşlar Türkler tarafından ya kapatılacak, ya da el konulacaktır. Okullar yeni açılmış ve çalışmaktadır; birçok Türk de buralara devam etmektedir. Kapanmaları durumunda buralar ki gerçekten değerli (Türk) nüfus kaybolacaktır.

Misyoner Okulların önemi bu kadar mı? Elbette değil.

Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması için, “..Müttefikler, Nisan 1920 ortalarında San Remo’da toplanarak Türk Antlaşması’na karar verdiler. Amerikan ve İngiliz petrolcüleri anlaşma teşebbüsüne giriştiler. Amerikalılar aradıkları çıkarı San Remo’da sağlamışlardı..”(3)

Dış Türkiye petrolleri (Irak-Mezopotamya) eşit önemde 4 grup arasında paylaşıldı:

British Petroleum, Royal Dutch Shell, Compagnie Française ve Near East Development (Standard Oil Company of New York’ün başlangıcı olan Standart Oil ve Socony Mobil). Her birine düşen pay %23.75’ti. Gülbenkyan ise tek başına %5 alıyordu.(4)

Amerikalıların parçalanacak veya yeni kurulacak  devletlerden pay almak için ilginç bir, “Açık kapı politikası” (*) anlayışları vardır. Bu politikanın adına hareketini güçten alan “cinlik!” diyebilirsiniz.

Amerikalılar, Osmanlılarla fiili bir savaşa girmedikleri halde, İngiltere ve Fransa’nın aralarında paylaştıkları Osmanlının mirasından pay isterler. Bu talep karşısında şaşıran Fransızlar;

-“Yahu! Siz Türklerle savaşa girmediniz ne mirası, ne payı?” dediklerinde, Amerikalılar;

-“Aaa… Olur mu? Biz uzun yıllar boyunca okullarımızda adam yetiştiriyoruz.” Derler.

-Peki, bahsedilen bu adamlar ne için ve hangi amaçla yetiştirilmektedir?

Bulgaristan Osmanlı İmparatorluğundan 1908 yılında ayrıldığında Bulgar Devleti’nin İlk başbakanlığı yapan (Okulda özel yetiştirilenler arasından seçilen) Robert Kolej mezunu bir Bulgar’dır. “Bulgar isyanlarına bu okul mezunu gençlerin liderlik ettiği” tarihe meraklı olanlara sır değildir.

Yukarıdaki açıklamalardan, bu okulların imparatorluğun parçalanmasında görevli oldukları anlamı çıkabilir mi?

Robert Kolej’de okuyan Müfide Ferit Tek, ecnebi mekteplerinde Türk çocuklarını nasıl feci bir akıbetin beklediğini “Pervaneler” isimli romanında şöyle özetlemiştir:

Gerçekte buraya Türk giremez demek doğru değildir. Türk girer, fakat Türk çıkamaz.”(5)

 

Devam edecek…

-Yabancı okulların marifetlerini say say tükenmez!

 

Resim; http://yakintarihimiz.org/halide-edip-adivari-taniyalim.html

Açıklamalar;

(*) Açık Kapı Politikası, ABD’nin, Çin’in toprak ve yönetim bütünlüğünün sağlanması, Çin’le ticari ilişkileri olan ülkeler arasında eşit ayrıcalıkların korunması için ilan ettiği ilkeler bildirgesidir (1899-1900)(Vikipedi)

Kaynaklar;

(1)Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html

(2)Laurence EVANS, “Türkiye’nin paylaşılması”; Dip not 44; Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı’na Dışişleri Bakanı’nın mektubu, 6 Aralık 1917; 763.72/8456 b.

(3)Fontaine Pierre, Petrolün Starları, Türkiye’nin Petrol Meseleleri, Türkiye’ye Petrol Tröstleri Nasıl Girdiler? Gülbenkyan kimdir? (Çeviren ve özetleyen: Erdoğan Alkan, Yayınevi ve basım yılı yazılı değil), s.24. Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, s.568

(4)Age, s.24

(5)http://www.guncelmeydan.com/pano/yeni-azinliklar-yaratmak-icin-necdet-sevinc-t35341.html

Robert Kolej dosyası; Adamı Hristiyan yapamıyorsan bankayı, sanatı ve medyayı yap (2)

kazık

Toplum Mühendisliği, bir toplumu, kendi çıkarlarına göre onların gönüllü olarak size hizmetini sağlamanın ilmi ve en ucuz yoludur.

Robert Koleji Kuran Amerikalı özel görevli misyoner Rahip Hamlin ile,

-Solcu Ecevit,

-Bankacı Çiller,

-28 Şubat ve Yeşil Sermaye ile,

-17 Aralık ve Cemaat’in ortak paydaları olabilir mi?

Türkiye, Banka-Sermaye (ve medya) üzerinden gerektiğinde batırılmakta, gerektiğinde terbiye mi edilmektedir?

Bu bölüm Robert Kolej’in verdiği eğitim-öğretimin bir sonucu olarak, ve ilk bakışta çok ilgisiz gibi gözüken ancak ilerleyen bölümlerde birinci dereceden ilgisi olduğu anlaşılacak, “28 Şubat-Yeşil Sermaye”ye ayrılmıştır.

Size, Haşim Bayram dersem aramızda kaç kişi bu ismi hatırlayacaktır?

Biraz yardımcı olalım…

“…Meclis Araştırma Komisyonu, dün Kombassan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Haşim Bayram ve holdingin 4 yöneticisini dinledi. Komisyona yaklaşık 3 saat süreyle bilgi veren Haşim Bayram çok önemli açıklamalar yaptı. Bayram, holdingin 40 şirket ve 25 bin çalışanı bulunduğunu söyledi. Son üç yılda 3 katrilyon cironun yanı sıra 2.5 milyar dolarlık da yatırım yaptıklarını söyledi…

Holdingin yaklaşık 80 bin kişiden 800 milyon Euro para topladığını, anlatan Bayram, Faisal Finans`ı aldıktan sonra BDDK ve Hazine`den baskı gördük. `Sabaha kadar satın, yoksa el koyacağız` dediler. Biz de, geri verdik.

O dönemde sıkıntımızı gören bazı emekli generaller devreye girdi. `İşinizi hallederiz` deyip, bizden 25 milyon dolar para istediler.

…Haşim Bayram, Koç ve Sabancı ailelerinin birçok alanda kendilerine engel çıkardığını anlattı. Bayram,

Petlas Lastik Fabrikası’na `kort bezi` almak için   Sabancı Grubu’na müracaat ettiklerini anlatarak, `Peşin parayla, kendi paramızla bize mal vermediler` dedi…”(1)

Konya Sanayi Odası Başkanı Tahir Büyükhelvacıgil, …Türkiye öyle zamanlar geldi ki 70 cente bile muhtaç oldu. 500 milyon dolarlık IMF kredisini bekler durumlara geldik. Bu ortamda para geliyordu Türkiye`ye. Bu gelen paralar mutlaka objektif kriterlerle değerlendirilmeliydi.` görüşünü dile getiriyor. `Birileri yanlış yapılacak ortam oluşturdu.` eleştirisinde bulunan Büyükhelvacıgil 28 Şubat süreci sonrasında birçok holdingin `yeşil sermaye` tanımlamasıyla devlet yardımlarından mahrum bırakıldığını kaydediyor.”

Konya Ticaret Odası Başkanı Hüseyin Üzülmez, “…yaşananlarda dönemin siyasetçilerinin ve SPK yönetiminin büyük sorumluluğu bulunduğunu kaydediyor. O dönemde kurulan holdinglere taraflı bakıldığını ve herhangi bir ayrım yapmadan tüm holdinglerin faaliyetlerinin engellenmeye çalışıldığını ifade eden Üzülmez, `Halen SPK`da olsun, farklı kurumlarda olsun holdinglere karşı farklı bir tutum var. SPK bunları bir türlü yasal çerçeveye almak istemiyor… Bugün Kombassan yıllardır SPK`ya başvuruyor; ancak sorunlarını aşabilmiş değil…”

Ne kadar ilginç değil mi?

Bir tarafta 70 cente muhtaç bir ekonomi ve ülke, diğer taraftan Yurtdışında çalışan vatandaşlarımızın nerede ise yağdırdığı dövizler…

Bir tarafta, işsizlikten inim inim inleyen Anadolu şehirleri ve insanlar, ve bu insanların paraları ile kurulan 40 şirket ve 25.000 (yirmibeşbin) çalışan…

Bir taraftan da “Kahrolsun yeşil sermaye!”

Bu paraların (Yurtdışından) akışının kesilmesinin kimlere yararı olmuştur?

Sadece ve sadece Almanya’ya.

-Deniz Feneri davasının bunlarla (Almanya’da toplanan paralarla) bir ilgisi olabilir mi?

28 Şubat Derin Devletler Konsorsiyumu mu?

TumGazeteler.com, daha önce hiçbir yerde yapılmamış açıklamaların ışığında, 28 Şubat`ın Türk Milli Sermayesi`ne karşı bir `derin devletler-derin şirketler` ortak operasyonu olup olmadığını sorguluyor.

Bugün 28 Şubat.

Cumhuriyet bekçiliği adına çapulçuluğun ve kanunsuzluğun hiç bitmediği Türkiye`de, son askeri müdahalenin yıldönümü.

Diğer yandan 28 Şubat, Türk Milli Burjuvazisi`nin de ölüm yıldönümüdür.

Bu iki yıldönümünde, biz çok fazla gevezelik etmeden, bin yıl sürecek denilen 28 Şubat ve sonrasının, özellikle ekonomik yönüne vurgu yapan bir kronoloji çıkartmak ve geri kalanını okuyucularımıza bırakmak istedik:

* 9 Ocak 1996 günü Sabancı Holding Yönetim Kurulu Üyesi Özdemir Sabancı, Toyota- Sa Genel Müdürü Haluk Görgün ve Başkanlık Sekreteri Nilgün Hasefe, DHKP- C üyesi Mustafa Duyar, İsmail Akkol ve Fehriye Erdal tarafından öldürüldü. Olay hiç bir zaman tam olarak aydınlatılamadı. Aynı zamanda, NATO`nun Merkezi olan Belçika, anlaşılması çok güç bir biçimde, Türkiye`yi karşısına almak adına, yıllardır basit bir tetikçiyi korumaya devam ediyor. Sabancı Holding`in, o günün şartlarında Türkiye`nin en büyük yabancı yatırımı olan ve %50-%50 gibi çok iyi bir oranla Japon Otomotiv Sektörü`nü ve know-how`ını Türkiye`ye ve Gümrük Birliği dolayısı ile Avrupa`ya sokması `AB`nin derinleri` tarafından hiçbir zaman affedilmedi.

Sabancı, kurulduğu dönemde büyük bir medya atağı ile tanıttığı, Türkiye`ye bir kalemde giren en büyük yabancı sermaye yatırımında `üretim konusundaki` ortaklığını sessiz sedasız sona erdirdi.

AB derin devleti `1. otomobil vakası`ndan bu şekilde sıyırmış oldu…” (2)

Batı Motor yerine şeftali üretmemizi istedi…

“..Yabancıların Türkiye’nin kalkınma hamlesine şeftali üretsinler gözüyle baktığını söyleyen Erbakan, anısını şu sözlerle anlatıyor: “Gümüş Motor’un ilk prototipi yapılıp test için ilgili makamlara götürüldüğünde bir engel çıktı. Neymiş? Avrupa standartlarına göre 5,6 litre olması gereken yakıt, bizim motorda 5,7 litre çıkmış. Bunun için onay veremeyeceklerini söylediler. Geri dönüp tekrar çalışmaya başladık. Gümüş Motor’u, Avrupa standartlarının dahi altında, saatte 5,5 litre motorin harcar hâle getirdik. Yine standartlara uygun olmadığı gerekçesiyle reddedildi. Tabii ki mesele aslında standart meselesi değildi. Mesele, Türkiye’nin şeftali yerine, motor üretmek istemesiydi. O yıllarda düzenlenen otomobil kongresinde, ‘şeftaliden başka bir şey üretemeyiz’ diyenlere, kürsüye çıkıp, ‘işte motor üretildi’ diye gösterince hepsinin sesi kesildi.” (.http://haber.stargazete.com/politika/erbakan-askere-kibris-emrini-ben-verdim/haber-838096)

Ve Dünün Kombassan’ından bugünün Konya’sına;

Konya ili ülkemizin makine imalat sanayi alanındaki önemli üretim merkezlerinden biridir. Ülkemizin araç üstü ekipman ve değirmen makinaları sanayinde lider firmaları Konya ilinde bulunmaktadır. Türkiye’deki pazar liderliğinin yanı sıra dünyada piyasalarında önemli bir yere sahiptir.

Konya, endüstriyel hidrolik devre elemanlarından; hidrolik silindir, hidrolik pompa ve hidrolik motor üretiminde Türkiye’nin en önemli üretim merkezlerinden biridir.

Uzun ve büyük çaplı hidrolik silindir üretiminde Türkiye’de ilk sırada, Avrupa’da ise ilk 3 içindedir. Makine imalat sektörünün Konya ihracatındaki payı giderek artmakta olup; 2010 yılı ihracatındaki % 23,5’luk payla ilk sırada yer almaktadır.” (Kaynak; Sanayi bakanlığı, 2013)

Ayrıca; Konya’da yüzde 95 oranında yerli üretilen ve Fransa başta olmak 12 ülkeye motor ve traktör ihracatı gerçekleştiriyor.

Bu ülkede yaklaşık 60-70 yıldır (Devletin her türlü desteği ve teşviki ile) iki-üç firma tarafından montaj bantlarında otomobil üretilmektedir. Ve neden bu firmalar yerli otomobil üretmemektedirler?

Aramızda kaç kişinin, Konya’nın tırnağı ile toprağı kazırcasına (şaka değil) Çin’e rakip olabilecek alt yapıyı kurduğunu ve özellikle İslam ülkelerine binlerce dizel motor ihraç ettiğini bilmektedir?

Bu şirketlere 28 Şubat’ta ne oldu dersiniz?

Peki,

Medya neden bunları yazmaz

Bankalar neden bunlara destek olmaz

Devlet neden bunlara sahip çıkmaz

Nerede bu ülkenin “Kahraman askerleri!

Nerede bu ülkenin Öğretmenleri, Aydınları?

Nerede bu ülkenin, Bayrak ve Vatan severleri…

Üzerinize ölü toprağı mı serptiler?

İlk bölümde Robert mezunlarını yazacağımız söylemiştik

İşte Mezunlardan bir demet…

Kaynak; ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN

-“Aşağıdaki bu okul mezunlarından oluşan küçük listeye hızlıca bir göz atıldığında fazla söze ihtiyaç kalmadan okulun ülke üzerindeki etkisi hakkında bir fikir edinilebilecektir.

Politika: Bülent Ecevit, Rahşan Ecevit, Tansu Çiller, İsmail Cem İpekçi, Emre Gönensay, Algan Hacaloğlu, Cem Kozlu, Cem Boyner, İbrahim Betil, Ersin Faralyalı, Behice Boran, Kasım Gülek. Emre Kocaoğlu

Müzik: Çiğdem Talu, Cem Karaca, İnci Başarır, Mehmet Uluğ, Ahmet Uluğ, Cem Yegül, Evin İlyasoğlu

Sanat: Abidin Dino, Vasıf Kortun, Fatma Baş, Gül Derman, Can Göknil, Feyha Kısakürek, Şakir Eczacıbaşı

Reklam: Serdar Erener, Yiğit Şardan, Erol Moran, Çınar Kılıç

Basın: Şahin Alpay, Sedat Ergin, Altemur Kılıç, Ercan Arıklı, Perihan Mağden, Deniz Alphan, Semra Somersan, Sevin Okyay, ipek Cem, Gündüz Vassaf, Etyen Mahçupyan, Korkmaz İlkorur, Lale Tayla, Yıldırım Türker, Elçin Yahşi

Sinema-TV : Nuri Çolakoğlu, Ömer Madra, Mim Kemal Öke, Ömer Kavur, Ömer Karacan, Halit Refîğ, Ersin Pertan, Ayşe Şaşa, Yeşim Ustaoğlu,

İş dünyası: Ömer Dinçkök, Melih Araz, Erhan Dumanlı, Rahmi Koç, Suna Kıraç, Sevgi Gönül, Semahat Arsel, Nejat Eczacıbaşı, Cem Boyner, Vural Akışık, Hüsnü Özyeğin, Burhan Karaçam, Osman Berkmen, Hasan Subaşı, Hakan Karahan, Esat Edin, Feyyaz Berker, Nuri Akın, Osman Göksu, İbrahim Bodur, Ulvi Yalım, Mehmet Emin Karamehmet, Halis Komili, Osman Kavala, Betül Mardin, Arzu Çekirge Paksoy, Serdar Bilgili, Alp Yalman

Edebiyat: Halide Edip Adıvar, Pınar Kür, Refik Erduran, Orhan Pamuk, Talat Halman, Tomris Uyar, Nihal Yeğinobalı, Mina Urgan, Aslı Erdoğan, Cevat Çapan, Ayşe Kulin, Jak Deleon, Ali Neyzi, Turgut Cansever

Tiyatro: Genco Erkal, Haldun Dormen, Engin Cezzar, Ahmet Levendoğlu, Kerem Kordoğlu, Göksel Kortay, Nevra Serezli, Çiğdem Selışık, Nur Sabuncu, Zeki Alasya, Şirin Devrim, Ali Taygun, Tunç Yalman, Nedim Saban, Refik Erduran, Nüvit Özdoğru, Beklan Algan, Nedim Göknil, Ülkü Tamer, Yavuzer Çetinkaya

Devam edecek…

Bu kısa notlardan sonra Robert Koleji’nın kurucusu  Rahip (Misyoner) Cyrus Hamlin anılarına dönebiliriz.

Resim; web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1)Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/yesil-anadolu-sermayenin-huzunlu-hikayesi.html

(2) 2006-08-19 Tümgazeteler.com http://www.tumgazeteler.com147

*ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN