Japonlar “Batılılaşma” hareketinde, Batının “Taklitçilik” Tuzağına neden düşmedi (12)

 

çocuk-işçiler-11-

 

 

Bir izi takip ederseniz ulaşacağınız yer, iz sahibinin evi, daha doğrusu onun size hazırladığı tuzaktır. Bu, bizim üç yüzyıl önce içine düştüğümüz, Japonların düşmediği “Taklitçilik Tuzağı!”dır.

Japonlar, 19’ncı asırda başlattıkları kalkınma uygulamalarında, batıdan aldıklarını taklit ederek kalkınamayacakları en baştan öngörebildiler. Aynen, Ortaçağ karanlığında, İslam’ın geliştirdiklerini alan ve onu taklit etmeyerek daha da geliştiren Hıristiyan Avrupalılar gibi.

Peki, bizler, Avrupalıların ve Japonların yaptıklarını neden yapmadık, yapamadık? 

Kanunlarını, sanatlarını, adetlerini, müziklerini, davranışlarını, tatil günlerini, hatta geleneklerine göre kutladıkları özel günlere dek taklit ettik, kopyaladık. Kopyaladık da ne olduk?

Kötü ucuz bir kopyaları.

Birileri çıkıp,

-“Ya hu… Senin, “Noel, Sevgililer günü” hatta, “Anneler günüile ne ilgin var? (*)

-Senin inanışında, “Cennet, anaların ayakları altında, Analarımız, Başımıza taç”, Ayaklarının altı öpülesi, en kıymetlimiz değil midir?

-Bunu düşünemiyor, annelerimizi, sevdiklerimizi bir yılda, beş dakika için üç paralık hediyeye mi indiriyor, değersizleştiriyoruz?

Annemizi ve “Yarim, Yarim” imizi, Gönlümüzden çıkarıp, bir vazoda, bir demet “Gül” mü yaptık?

-Artık, saygımız, sevgimiz, “Mezara” kadar değil de, “solasaya, kuruyasıya”  kadar mı?

-Bunlar hiç aklımıza gelmedi mi?

Ve Japonlar ne yaptılarda Batılıları geride bıraktılar?

VAPUR MU KÜTÜBHÂNE Mİ?

17 Kasım 1909, Japonya’nın Hozan Maru isimli vapuruyla Rusya’dan ayrılacağım.

Hozan Maru ( vapur) iskeleden açılıyor, yolcuların çoğu vapur üzerinde dürbünleriyle etrafa bakmakta, bütün liman bembeyaz buz, kenardan seyrolunurken âdeta vapurlar buz üzerinde gider gibi gözükmekte; şehirde acaip bir manzara teşkil eder, yüce dağlar arasında beyaz karlar ile çevrili büyük binalar, dağ tepelerinde ejderha gibi ağzını açmış toplar, telsiz telgraf direkleri, hep bilim mahsulü dehşedi tabyalar, diğer taraftan askerî boru sesleri… insanın kalbine dehşet verir şeyler..

..Vapur daha limandan çıkmamıştı, tayfalar anbarları tamamıyla kapattılar, vapurun üzerini tertemiz yıkadılar, yarım saat-bir saat kadar bütün tayfalar gözden kayboldular, sonra birer birer efendiler arasına çıktı, hep ellerinde kitap, yahut gazete, vapurun üzeri âdeta bir kütüphane kesildi.

…Hozan Maru (vapur) 12 mil üzerine yol alıyor, vapurda tayfa, yolcu farkı kalmadı-, hep gemi tayfası efendi kesildi, mütalaaya daldı, vapurumuz hemen bir kütübhâne şeklini aldı. Herkes vapurun her tarafında karyolalara uzanmış. Bazılarının elinde kitap, bazılarının elinde gazete hep mütalaa İle meşgul bulunuyorlardı.

Yalnız Amerika’ya gitmekte olan birkaç Rus amelesi vardı, bunlar okuma bilmedikleri için her yerde güvertede uzanmış yatmakta idiler. Ama Japonlar hep mütalaa ile vakit geçirmekte idiler.

Hatta büfede hizmet etmekte olan aşçılar ve tablakârlar (garsonlar) dahi hep okumakta idiler. Vapurun kaptanı ara-sıra gelir, yolcuların hatırını sorardı, Bir şey lazım olursa kendisine söylememizi rica ederdi. Bu surede benim kütüphane deniz üzerinde tam 40 saat yol aldı, insanın burada gördüğü insanca muamele, söylemekle tükenmez, o kadar hoş idi. (1)

Pentagon’un Dış Askeri Satışlar programı tarafından finanse edilen ortak üretim anlaşmasının merkezinde, Türkiye’nin Mürtet hava üssü yakınlarında, Ankara’nın 20 mil güneyindeki bir buğday tarlasına kurulacak yeni fabrika vardı…

Türkler fabrikayı işletmek için, yüzde 51’lik hissesine hükümetin sahip olduğu yeni bir şirket tesis ederek TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi’ni (TAI) kurmuştur.

Eğer anlaşma Japonlarla yapılmış olsaydı, herkes Japonların iki yıla kalmadan kokpitin “tasarımını deşifre edip” daha iyisini üreteceğini düşünürdü– nitekim birkaç yıl sonra Tokyo ile yapılan FSX anlaşmasında böyle bir kaygı oluşmuştu.

Fakat kimse Türkler hakkında böyle bir kaygıyı dile getirmedi.(2)

Yazdıklarımızı özetleyerek diziyi sonlandırıyoruz.

Hristiyan Avrupa’da Topluma, Kilise-Devlet işbirliği ile, Okuma-Yazma’yı öğretmek amacıyla bazı zorunluluklar getirilir.  Bunlar: Okuma-Yazma bilmeyenler için evlenmenin zorlaştırılması, kilisede toplu duaya katılmanın engellenmesi ile, Noter ve mahkemelerde okuma-yazma bilenlere sağlanan bir takım haklardır. İleri dönemde okuma-yazma bilmeyenlere en basit bir iş dahi verilmeyecektir.

Avrupa’da, okuma-yazma sayısındaki artış, Müslüman ilim insanlarının eserlerinin tercümesini ve içinde yazılanların geliştirilmesini, Rönesans’ı, uyanışı hazırlar.

-Avrupalılar, ilk başta dayatmalarla başladıkları okuma işinde, yararlarını gördükçe bir “okuma hastalığı”na tutulurlar. Ve bu hastalıkları asırlardır artarak bugünde devam etmektedir.

-Osmanlılar, Avrupa ile aralarının açılmasını ilk kez 18.ci asrın başında görür ve onların gelişmelerini yakalayabilmek için sırası ile onları:  Ordu ve Öğrenim (uygulamalarında) usullerini taklitle yakalayacaklarını düşünürler. Ancak atladıkları bir husus vardır. Batılılar, sürekli olarak kendilerini geliştirmektedirler.

Osmanlılara sattıkları bir silah, veya öğrettikleri bir usul, onların kullanımı ile birlikte işlevini kaybetmektedir.

-Açık ifadesi ile, Osmanlılar, batıdan aldıkları bir silah veya bilgiyi taklit ederek onları çok geriden takip etmekte olduğumuzu (Çünkü bize satılan silah ve sistemlerin hemen bir üst modeli üretilmektedir.) bugün dahi çoğunluğumuz ile farkında değiliz.

-Batılıların gelişmedeki sırlarını öğrenen ilk toplum Japonlardır. Japonlar, kalkınmaya ilk önce topluma okuma alışkanlığı aşılayarak başladılar. Biliyorlardı ki, batılılar, toplumu, okuma-yazma ileuyandırdılar ve  harekete geçirdiler,

-Ve Japonlar bugün geldikleri noktada: çok okudukları, araştırdıkları için, yukarıda Amerikalı silah üreticilerinde dedikleri gibi; “Onlar aldıklarını geliştirerek daha iyisini yaparlar…Türkler de böyle bir anlayış yoktur.”

Lütfen!

-Ülkemizi, ülkemizin geleceğini, çocuklarımızı, onurumuzu düşünüyor ve 15-90 yaş aralığında bulunuyorsak; 7 gün 24 saat değilse bile, yılda en az 30 kitap okumalıyız.

-Neden?

-Bugün, bir İngiliz, Fransız, Alman ve Japon gibi yılda 25 kitap okursak, ancak, onları taklit edecek ve geçemeyeceğiz. Eğer, bir yılda 30 kitap okuyabilirsek, onları gelişmede yakalamakla kalmayacak geride bırakacağız.

-Lütfen!

-ülkemiz ve çocuklarımız için gereğinden çok okuyunuz.

www.canmehmet.com

(*) Batı geleneklerine göre kutlanan özel günlerin ne anlama geldiği ve neleri tetiklediği öğrenmek isteyenler, İngiliz siyasetçisinin verilen linkteki görüşlerini öğrenmelidir.  http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-turk-dostu-ingiliz-david-urquharta-bir-vefa-borcumuz-var-3.html

Resim: Web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar:

(1)“Alem-i İslam”, Sahife: 272

(2) “Savaş Ganimetleri”, Sahife:148

 

Yükselen Batının iki değerini kavrayamadık: “Laiklik” ve bilgisizlikle işlevsiz “Akıl Tanrısı” (11)

çocuk-işçiler-11-

 

Batının, Ortaçağ karanlığından çıkmasında ne mucize vardır, ne bir bilinmezlik. Bunun arkasında olan: Endülüs Devleti’nin şehirlerinde imrenilecek konforlu yaşam, Haçlı Seferleri’nde Ortadoğu’da görülen zenginlik ve ihtişam.

Hıristiyan Avrupalıların buralarda gördüklerinin arasında, kendilerinde olmayan bir şey vardır. Bu: Milyonlarca kitap ve On binlerce kütüphane…

O dönemde Müslüman âlimler, Tıp, Matematik, Fizik, Kimya ve Astronomi alanlarında kendileri hiç durmadan geliştirmekte ve yeni bilgiler üretmektedirler.

Aynen bugün Batı da olduğu gibi…

Birkaç örnek:

Kimya: Cabir Bin Hayyan, kantitatif ve kalitatif prensiplere dayanan bir bilim olarak kimyayı kurdu. Batı, Hayyan”ın kurduğu seviyeye 900 ila bin sene sonra ulaştı. Cabir aynı zamanda bütün insani duyguların matematiksel olarak ölçülebileceğine inanıyor, bunu da ilmü”l mizan olarak adlandırıyordu.

-İlk rasathane: Bugünkü anlamıyla ilk uzay gözlemevi Halife Me”mun zamanında (Miladi 9. asırda) Bağdat ve Şam”da birer adet olmak üzere kuruldu.

Ekvatorun uzunluğu: Yine Halife Me”mun zamanında ekvatorun uzunluğu ilk defa bugün de bildiğimiz şekliyle 40 bin kilometre olarak ölçüldü.

-İlk dünya haritası: Halife Me”mun döneminde 70 bilginden oluşan bir heyet Batlamyos”unkinden farkı olmayan enlem ve boylamları, karaları ve denizlere doğru bir dünya haritası çizdi.

Matematik: 950 yılında Ebu Cafer el Hazin adlı matematikçi ve astronom parabol konstrüksiyonu kullanmak suretiyle üçüncü dereceden bir denklemi çözdü. 11. asrın ilk yarısında İbnü”l Heytem bir optik problemini dördüncü dereceden bir denklemle çözdü. Küçük bir yanlışlıkla Latinceye de çevrilen problem Avrupalıları “Problema Alhazeni” adı altında 13. asırdan 19. asra kadar uğraştırdı.

Avrupalılar İbnü”l Heytem”in çözümünü ancak 19. yüzyılda kavrayabildi. 11. asrın sonlarında Ömer Hayyam”ın üçüncü dereceden denklemleri sisteme bağlayan kitabının benzeri, Avrupa”da 17. asırda Rene Descartes, Frans Van Schoooten ve Edmund Halley tarafından yazılabildi.

Avrupalı matematik tarihçisi Johannes Tropfke, Descartes”lerin yeni bulduklarını zannettikleri konuları Hayyam”ın çok önceden yazdığını, aradan geçen zamanda Avrupalılar”ın boşuna çaba gösterdiğini yazdı.

-Astronomi: 9. asırda Güneş’le Dünya’nın yıllık en uzak mesafesinin sabit olmayıp değişken olduğunu fark eden Müslümanlar yörüngedeki ilerlemenin 12.09 saniye olduğunu saptadı. Günümüzde bu değer 11.46 saniye olarak biliniyor. Avrupa”da Jahonn Kepler, 17. yüzyılda henüz Müslümanların kitaplarında gördüğü bu sonuca nasıl ulaştıklarını anlayabilmek için çağdaşı bilimadamlarıyla yazışıyordu.

Tahran”daki rasathanede 10 asırda tespit edilen Dünya’nın ekseninin sürekli azaldığı bilgisine Avrupalılar ancak 19. asırda gök mekaniği bilimiyle ulaşabildi. İslam astronomi bilginlerinin kitaplarının tercümesinin Kopernik”e ulaştığını bugünkü nesiller bundan henüz yarım asır önce öğrenebildi.

-Trigonometri: 15. asırda yaşayan Alman Johannes Regiomontanus”un adını taşıyan trigonometri ilminin kurucusunun, 13. asırda yaşayan Nasirüddin et Tusi olduğunu yine Alman matematik tarihçisi Anton von Braunmühl ortaya çıkardı.

Coğrafya: El Biruni 11. asırda dünyanın enlem ve boylam derecelerini 6 ile 40 dakika arasında değişen küçük yanlışlıklarla hesapladı. Bu küçük yanlışlıklar ancak 20. asırda düzeltilebildi. Engin denizlerde koordinat hesaplama yöntemini Müslümanlar 15. asırda yapabilirken Batı bunu 20. asırda öğrenebildi.

Tıp: 11. asırda Tunuslu bir tacir olarak İtalya”ya giden, sonradan Constantinus Africanus adını alan kişi, Monte Cassino manastırına kapandı. Bu zat Tunus”a gidip 3 yıl sonra İslam bilginlerine ait 25 tıp kitabıyla Salerno”ya dönmüştü. Monte Cassino Manastırına kapandıktan sonra kitapları Latinceye tercüme ettirdi. O kitaplar ya kendi veya eski Yunan otoritelerinin adıyla yayınlandı. İtalya, İslam medeniyeti ve biliminin Avrupa”ya aktarılmasında bir istasyon görevi gördü. (İbn-i Sina’nın tıp kitapları Avrupa’da 18.ci asra kadar ders kitabı olarak okutulmuştur.)

-Leonardo”nun resimleri: Meşhur Leonardo da Vinci”nin resimlerini çizdiği aletler ve matematik hesapları, İslam alimlerinin buluşuydu. Da Vinci, bu bilgileri kullanarak devrine göre inanılmaz kabul edilen resimlerini çizebildi. Halbuki Leonardo”nun İslam bilginlerinin buluş ve bilgilerini kullandığı kabul edilse resimlerinin çözülemeyen sırları aydınlanmış olacak. (1)

Ucuz kâğıt olan pamuk kâğıdını bizim Garba Müslümanlar sokmuşlardır. Miladın 12. Asrında Endülüs’ün Xativa fabrikası Garbı Avrupa’nın ihtiyacını temin etmiştir. Şarkî Avrupa ise “Charda damascena=Şam kâğıdı” tabirinin de delalet ettiği veçhile (gösterdiği gibi) ihtiyacını doğrudan doğruya Şarktan tedarik ediyordu (sağlıyordu). O devir, Arap kütüphanelerinin azamet (ihtişam) devriydi.”(2)

Arap müelliflerini (yazarlarını) mehaz ittihaz eden (kaynak olarak kullanan) Gustave Le Bon:

–“Kurtuba’daki halife ikinci El-Hakem’in kütüphanesinde altı yüz bin kitap vardı ve bunların kırk dördü yalnız kataloğa aitti.(3)

Le Bon devam etmektedir:

-‘O tarihten dört yüz sene sonra beşinci Charles, Fransa krallık kütüphanesinde dokuz yüz ciltten fazla eser toplayamamıştı.’

Yine aynı müellif 250. Sayfasında İslâm kâğıdının yeni bir medeniyet devri açmış olduğunu söyledikten sonra şu neticeye varmaktadır:

-“Hulasa, parşömeni ortadan kaldırmış olan kitap kâğıdını Müslümanlar icat etmişlerdir. Eğer İslâm medeniyetinin kitap, barut ve pusula gibi mirasları elinin altında bulunmasaydı, bizim Rönesans’ın nasıl bir şey olacağını biraz göz önüne getirmeliyiz.”

Bundan sonra da Libri’nin Gustave Le Bon tarafından da iktibas edilmiş olan şu meşhur sözü kaydedilmektedir:

-“Tarihten Müslümanları silerseniz, ilmî Rönesans’ımız asırlarca geri kalmış olur.”(4)

(Prof. Gautier) eserinin 251. Sayfasında da Garp nankörlüğünün ırkî cephesini şöyle anlatır:

-“Rönesans’ın ilk kekeleme anları öyle bir devre tesadüf etti ki, barbarlıktan uyanmakta olan Avrupa, İslâm medeniyetine bitkin bir hürmetle bakmaktaydı. Taklidine imkân olmayan bu örnek karşısında cesaretini kaybeden Garbın kolları sarkıyordu. Herhalde biz bugün de tamamıyla aksine bir ifrata (aşırılığa) düşüyoruz. Irkî dalaletlere (sapkınlığa) dayanan bu sersemce nankörlüğümüzden dolayı kendi kendimizi ne kadar ayıplasak yeridir.”

Yine aynı menbaın (kaynağın) 282. Sayfasından:

-“Bizim Rönesans’ımız İslâm medeniyetinin hatırasını çabuk unuttu; hâlbuki onlara karşı çok büyük minnetleri vardı. Buna rağmen klasik eski çağa çılgınca ve mahviyetle (alçakgönüllülükle) bağlandı. Bu tercih, nankörlükten başka bir şey olmamakla beraber mazur görülebilir; çünkü derin sebepleri tamamıyla seçilebiliyor. Yunanla Roma’nın Garp medeniyeti o derin manasıyla biz Garplılar için Müslümanların Şark medeniyetinden çok daha kolay anlaşılabilecek bir şeydi. Muazzam bir mazinin varisi ve yeryüzünün en eski medeniyetinin mümessili olmak korkunç bir şeydir: İslâm’ın şanlı mazisiyle bugünkü aşağılık halinin tarifi ise budur.”

Yazdıklarımızda anlatılmak istenen:

-Avrupa’yı uyandıran Kilise ve Din adamlarıdır.

-Topluma, Kilise ve devlet tarafından okuma-yazma (örtülü olarak) dayatılır. Ve Okuma-Yazma öğrenene ayrıcalık sağlanır.

-Okuma-Yazma bilmeyenlerin evlilikleri zorlaştırılır,  devlet ilişkilerinde, “İkinci sınıf” vatandaş muamelesi yapılır. Toplumda itibar göremez, iş bulamaz.

-Bunların sonucu Avrupalılar okur, okudukça, okumanın-bilginin değerini kavrar ve bugün geldikleri noktada, nerede ise en küçük zaman diliminde dahi okumaya zaman ayırmaya çalışırlar.

Bugün bunlar ne bir sır, ne bilinmeyenlerdir.

Biz okuyor muyuz?

-Hayır…

-Yüzlerce kitaptan edinilen bilgilerin, özetinin, özetinin özetini dahi okumaya üşeniyor ve:

-“Şunun daha kısası yazılsa olmaz mı?” Diyoruz.

Rahmetli II. Mahmut’tan bugüne bu anlayışımızda bir değişme olmamıştır.

Sultanın Alman danışmanı Moltke anılarında anlatmaktadır:

-“..Yeniçeri ocağı denilen ve memleketin içinde bulunduğu zorlukların başlıca sebebi olan bu isyan yuvasını temizlemiş olan Padişah İkinci Sultan Mahmud benderi, çok saydığı ve bu uğurda öldürülmüş olan amcası üçüncü Selim’in kurduğu yeni orduyu nasıl ıslah edeceğini sorduğu zaman, şevk ve ümitle işe koyulmuş, üç ayrı plan hazırlamıştım. Padişahın huzurunda bunları arz ve izah ettim.Derin ve manalı bakışlı, çok kibar ve tarif edilemeyecek kadar asil olan Padişah benim üç planım olduğunu öğrenince, safiyet ve alışkanlıkla:

-“En kısa zamanda hangisi tahakkuk edecekse onu anlatınız…”demişti. (Bu sözün yanında  Sultan, büyük hacimde olan raporun kısaltılarak kendisine özetinin sunulmasını ister)

Asker ve sivil ileri gelenler de, aynı felsefe içinde idiler.

Evvela en çabuk olacak, sonra bu kısa zaman isteyen emek Allah’ın yardımına ve lütfuna terk edilecek, inşallah denilecek, olup biten, umulan ve beklenenden çok daha yetersiz olsa bile, şükür ve minnet duygusu olarak Maşaallah sözü ile son bulacaktı…

Osmani ülkelerinde kaldığım seneler içinde çok, pek çok insanla tanıştım. Savaş boylarında beraber bulundum. Senelerim onlarla aynı çatı altında geçti.

Esas fikirlerde ve prensiplerde ise, Türklerin, İslamiyet’ten aldıkları bu düşüncelerin ne yazık ki, Müslümanlıkta yeri yoktu.

Bana hakiki din adamları,

Müslümanlığın temel felsefesinin daima çalışmak, zor fakat şerefli işleri tercih etmek beşikten mezara kadar ilmi takip etmek, bilhassa hayatın değişen şartlarıyla hükümleri değiştirmek gibi hiçbir dinde olmayan hayatiyet ve müsamaha olduğunu anlattıkları zaman, hayret ve teessür içinde kaldım.

Artık Türkiye’de ne gördüysem, hepsini, bu kolay ve çabuk inanışına bağlar olmuştum. (5)

Devam edecek:

Japonlar, Batıyı örnek alırken neden Osmanlının hatasına düşmediler, düşmemekle kalmayıp onları geçtiler?

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

Kaynak;

(1)Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/bir-bilim-insani-prof-dr-fuat-sezgin-bati-uygarligi-islam-medeniyetinin-cocugudur.html

(2-3-4) “Batı Kaynaklarına Göre İslam Medeniyeti” İsmail Hami Danişmend, Derin Tarih Kültür Yayınları—Kasım 2015 Sayısı, Sahife:18-19

(5) Cemal Kutay, TARİH AYDINLIĞI, sahife:264 (Daha fazlası için: http://www.canmehmet.com/osmanli-ve-cumhuriyet-yonetimi-neden-rekabetci-devletler-kadar-gelisemedi-nerede-hata-yaptilar-1.html

Hıristiyan Batıdan “Dinsizlik” olarak aktarılan Çarpık Laiklik kazığı kime ait? (10)

 

images kör-fil-3-

 

Laiklik, ne yazık ki bizlere, Dinsizlik” olarak aktarıldı. Gerçeğinde, “Aydınlanma Çağı, Akıl ile ilişkilendirilirken, Batı Aydını’nın tamamına değil de, bir azınlığa ait, “Dinsizlik  Teması“, İnananların kafasını karıştırmak için kasıtla ve tek taraflı olarak, “yanlış aktarıldı!” İfadesi hafif kalacaktır. Açıkça dayatıldı.

Gerçeğinde, İslam Dünyasındaki laik anlayışın bin yıllık bir geçmişi vardır.

Ve “Laiklik” bir İnsanlık birikimidir.

İlginç değil mi?

Sanayi Devrimi’nin öncesine ait diğer milletlerin ilmi çalışmaları nasıl inkar edilmiş, batılılarca kitaplardan silinmiş ise; Laiklik‘te, bir insanlık birikimi olmasına rağmen, Hristiyan Avrupa tarafından sahiplenilerek  ve değiştirilerek vitrine taşınmıştır.

Aşağıdaki konuşma, TRT 1, 6 Ocak 2016 tarihindeki sabah yayın kuşağında, “Gündem” programına aittir. Aktarılanlar, Değerli bir İlim insanının İslam ve Laiklik konusundaki görüşleridir.

Hristiyan batılı toplumlar, kendi uyanışlarının temeli olan “okuma-yazma” girişimleri, Kilise ve din adamlarının halkı okumaya teşvikleri ile başladığı, Batı dünyasının dışındaki toplumlardan, özellikle de İslam Dünyası’ndan gizlenmiş, onlar; “Dinlerinden uzaklaştıkları oranda geliştiler.”  mesajı ile verilmiş, bu mesaj günümüzde de olanca sahtekar ve riyakarlıklarla kontrollerindeki medya üzerinden sürdürülmektedir.

9 bölüm halinde aktardıklarımız, Hristiyan Batılı ilim insanların büyük bir özenle hazırladıkları, “Özel hayatın tarihi” isimli esere ait bilgilerdir.

Elbette, “Kazanmanın ahlakı mı olur!” Anlayışındaki Batı dünyası, kendi rekabetçi devletlerine, “Doğru olan“ı göstermeyecektir, onların bizi sürükleyeceği yer, “Çıkmaz sokaklar!” olacaktır.

Yazının sonunda, Bizim “Laiklik uygulamalarımız” üzerine yapılan yorum; Fransız Felsefe Doç. Olivier Roy’a aittir.

Bahsekonu konuşma yazının en altında verilmektedir.

“..Din konularında bazı şeyleri sorgulayamazsınız bile, çoğu şeyi sorgulamanız lazım. Tek bir yaratıcı, (Tevrat ve İncil gibi) hiçbir tahrife uğramamış tek bir kitap, tek bir peygamber. Ve bu kadar çok görüş ayrılığı… Aslında niye olduğu belli… Hz. Muhammed’in (sav) hayatını kaybetmesinden sonra ortaya çıkan birtakım çıkar, iktidar kavgaları, ya da sahiplenme kaygıları ile insanların bölünmesi, bu bölünmenin giderek bir iktidar savaşına sürüklemesi insanları ve tarafların kesin çizgilerle ayrılması, gibi tarif edilir. Bu kadar basit.”

-“Bu kadar basit değil. İslam’daki görüş ayrılıkları bilgi temelli değildir, Cehalet temellidir. Yani önce bunu görmemiz gerekiyor. Şöyle ki, Kuran üç yüze yakın yerde, “düşünmelisiniz, ibret almalısınız”, diye söyler. Ve daha ileri bir şey söyler Kuran; “Nerde hareket edecekseniz, nasıl karar verecekseniz, mutlaka verilere, bilgiye dayalı olsun”,

–Bu çerçevede tam da sizin dikkat çektiğiniz konu ile ilgili, eski toplulukların tecrübesini bize taşır. Der ki: “dinlerini parça parça yapanlar gibi olmayın”.

-İkaz da var yani…

Kesinlikle, hem de çok büyük bir ikazdır… Her topluluk kendi sahip olduğu ile öğünür. Yani, Dininizi parça parça yaptığınız zaman gücünüz kaybolur. Devletiniz elinizden gider, birbirinizi yemek zorunda kalırsınız.

Kardeş kardeşi vurmak zorunda kalır.

Kesinlikle, şu anda İslam dünyasında yaşananları çok derine girmeden sadece bir ayetle bile anlamanız mümkün. Diyor ki Kuran: “Yeryüzündeki canlıların en kötüsü aklını kullanmayanlardır.”  Diyor ki Kuran; “Aklınızı etkin kullanmazsanız, pislik içinde kalırsınız.” Ve bakın son derece açık…

-Ve şu anda İslam Dünyasının yaşadığı sorunun, büyük ölçüde dini tabulaştırmaktan kaynaklanan, dinle alakalı hiçbir şeyi sorgulamamaktan kaynaklanan bir sorundur…

Peki, Değerli Hocam! Şimdi genel anlamda çok fazla böyle parçalamayalım aydınları. Sünnilik var, Şiilik var. Başka başka kolları da var… Gerek Sünni tarafta, gerek Şii tarafta çok değerli, hakikaten kendisini bu işe vakfetmiş, aklı başında insanlar var, “Kardeşim! Ne yapıyorsunuz, gelin aklınızı başınıza alın” demiyorlar da veya diyorlar da insanlarda  dinlemiyorlar mı, bazıları dinletmiyorlar mı?

-Bu sorunun cevabı şöyle, şu anda durum; İslam dünyasında belirleyici olan bilgi değildir. Belirleyici olan, siyasi erktir. Siyasi gücü elinde bulunduranlar dini istedikleri gibi kullanıyorlar. Din dili ve siyaset dili örtüşmüştür.

-İslam Dünyasının en temel sorunu… Pek çok ciddi âlimler var. Söylüyorlar, söyleyenlerin sesi çıkmıyor. Bir kısmı korkusundan söyleyemiyor, bir kısmı çıkarları açısından bakıyor meseleye. Ortada ciddi bir proplem var. O zaman işin başına dönmemiz gerekiyor. bu sorunun odağında yatan nedir?

-Hani meşhur görme engellilerin fili tanımı diye bir hadise vardır. Bilirsiniz, Herkes…Herkes nereyi tutarsa orayı tanır…

-Kimi hortumunu tutuyor, kimi ayak, bacaklarını tutuyor, kimi kulağını …Diyor ki;

“Fil boruya, fil yelpazeye benziyor.. Fil sütuna benziyor…” Sadece Fil’in hortumunu siz boruya benzetebilirsiniz. Ama kafanızda Fil’in bütünü ile alakalı  sağlıklı bir algı yoksa, Fil zaten kafanızda yoktur. Şu anda bizim İslam Dünyasının durumu, büyük ölçüde; grup, cemaat, mezhep, tarikat bağlamında herkes tuttuğu yeri din zannediyor. İşte sıkıntı burada.

-Yani İslam Ortak paydası bilinci kaybolmuş, insanlar sadece kendi mezheplerini, kendi tarikatlarını, kendi cemaatlerini dinin yerine ikame ederek, din zannediyor.

-O zaman ne oluyor? Bu doğrultuda bakarsanız, işte çatışma, siyasi çatışma, iktidar çatışması, ama din üzerinden meşruiyet bulmaya başlıyor

-Tam da onu soracağım… şimdi ben iktidarı ele geçirebilmek için siyasi birtakım farklılaşmaların, siyasi bir takım fikir çatışmaların olabilmesine olumlu bakarım. Tabi ki böyle olacak. Yani, herkes bir iktidara sahip olabilmek için bir mücadelenin içine girebilir, siyaseten. Ama, bunun içine işte, dini birtakım motifler sokmaya başlayınca, İslam Dünyasının bugün yaşadığı sıkıntılar ortaya çıkıyor ki…

-“İslamiyet, Hüseyin Atay Hocanın belirttiği gibi”;

“Din mi insanlar için, İnsanlar mı din için?

“Din insanlar için”.

Hiyerarşik sıralamasında hoca:

1) Akıl ve Aklın işletilmesi

2) Bilim, bunlar olmadan… Din aklı baliğ olana farzdır.   Aklı ve bilgi sahibi olacak, aklını çalıştıracaktır.

Sorumluluğun ön koşulu akıllı olmaktır.

..

-Hz Muhammed (sav) çok güzel bir ifadesi vardır. “Aklı olmayanın dini olmaz.” Buradan baktığınızda konu zaten anlaşılabiliyor,

-Şu anda bizim din alanında en ciddi problemimiz, sorgulama süreçlerinin işlememesidir.

-Yani din kullanılıyorsa Müslüman bunu fark edip buna izin vermemesi gerekir.

-Ya da din ayrıştırıyorsa, anlayış planında siyasi egemen güçlere meşruiyet kazandırma noktasına gelirse, din o zaman ayrıştırmaya başlar.

-Ve sağlıklı düşünen bir Müslüman buna izin vermemesi gerekir, bizim sıkıntılarımızda tam buralarda.

-Şayet dinin insan için olduğunu bilme gibi bir noktada iyi bir bilinç geliştirebilirsek, her şeyin insan için olduğunu görürüz.

-Siyaset açısından bakın, siyasiler, insana hizmet edebildikleri kadar değerli olurlar.

-Fakat siz siyasilere minnet borcu  duyarsanız, ve siyasilerin yapacakları işleri dinle meşrulaştırırsanız onları sorgulayamazsınız.

O zaman yanlışlar kalıcı hale gelmeye başlar.

Ve din insanı önüne geçtiği için her şey insanın önüne geçer. Parçalanma ve bölünme de tam da buralarda başlar.

-O zaman farklı bir kavramı ortaya atma zamanı geldi, “Laiklik”…Zamana bakıyoruz, bölgeye bakıyoruz…Türkiyenin bütün bu kaosun içinde yine güvenli bir ada olarak kalabilmeye devam ettiğini görüyoruz, laiklik sayesinde. Çatışmaların odağında iktidar hırsının olduğuna işaret ettiniz.  

-Bu bağlamda aslında Türkiye’yi farklı kılan bizim demokrasi ve laik tecrübemizdir. Cumhuriyettir…

-Ve birde devlet geleneğimiz vardır.

Şimdi bu sürece baktığınızda yanlışımız nerede bizim? Laikliği, insanlığın evrensel tecrübesinin birikimi olduğunu unuttuk.

-Taraf olanlar da Laikliğe ithal değer olarak baktı.

-Karşı olanlar da.

Oysa ben size, 1100 sene öncesinden bir sesi işittireyim… İmam Maturidi (*)

-Diyor ki: Diyanet ayrıdır, siyaset ayrıdır..

-Bakın Daha Batıda sekülerleşme yok… Batıda laiklik dediğiniz hiç bir şey  yok..

-Modern devletler de yok… Yani Bir şey yok…

1100 sene öncesinden diyor ki,

-Şayet Tanrı vahiy göndermemiş olsaydı bile insan aklıyla doğruyu bulabilirdi…

-Bundan daha büyük bir kafa nasıl tahayyül edersiniz

-Bunu niçin söyledim?

-Şu anda İslam Dünyasında Irak’ta yaşananlar, Suriye’de yaşananlar, şu anda İran ve Suudi Arabistan’ın karşı karşıya gelmesinin beraberinde gelen mezhep çatışması, arka planına baktığınızda iktidar kavgasıdır.

-Ve maalesef İslam dünyasında iktidar kavgası din üzerinden yürütülür.

Oysa İslam’ı sağlıklı Kuran’a dayalı, peygamber örnekliğiyle anlarsanız, şu gerçeği bilirsiniz:  egemenlik meselesi, dinin iddiasıyla ortaya çıkan bir mesele değildir.

-İslam’ın din olarak egemenlik iddiası yoktur… Ama Müslüman insanın vardır.

-Müslüman insan, “Bu toplumu ben daha iyi idare ederim.” Der. Ve yapar. Ve bunu yaparken de bu sorumluluktur.

-Kuran size hayatın tüm safhasında adaleti hâkim kılmanızı ister… siz bunu egemenliği sağlıklı yönlendirerek, yöneterek yapabilirsiniz…. (1)

Aşağıda iki ayrı yorum: “İslam’a karşı Laiklik” Kitabının yazarı, Doç. Olivier Roy’a aittir.

-“…Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşü de bu yöndeydi. Onun laikliği aşırı militan, hatta açıkça din karşıtıydı. Ülkesinde İslam’ın ağırlığından söz edilse bile, bazı kısıtlamalara uğramıştı. Nitekim, Atatürk Kilise-Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü. Türkiye’de imamlar din işlerini yöneten bir kurum olan Diyanet’e bağlıdırlar. Ücretleri Diyanet tarafından ödenir, hatta vaazları bu kurum kaleme alır.

Günümüzde pek çok Fransız yorumcu, laikliğin bu devletçi uygulamasına özlemle bakıyor..“(Sahife: 40)

Aynı eserden:

“..Şöyle ki, ABD’de on eyalet buna benzer bir yasayı uygulamaktadır, Türkiye’de inanç sahipleri, İslamcı Araplardan ziyade Hıristiyan dinci muhafazakârlara daha yakındırlar. Bundan da endişe edilebilir, ama herkesin Avrupa’sı kendinedir.

-Ne de olsa, değerler üzerinde tartışmayı belirleyen Batı’dır ve bu tartışma konusu, kültürsüzleşen bir İslam’ı yeniden formüle etme çabasıdır. ..”Sahife:152

Devam edecek…

Hıristiyan Batıdan, “Dinsizlik” olarak aktarılan Çarpık Laiklik kazığı kime mi ait?  

www.canmehmet.com

Resim web ortamondan alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(*) “Mâtürîdî, ya da tam adıyla Ebû Mansûr Muhammed bin Muhammed bin Mahmûd el-Mâtürîdî es-Semerkandî, Hanefi mezhebinden olanların itikad (inanç) imamı, İslam alimi. Kurucusu olduğu kabul edilen i’tikadî mezhep “Matûridilik” olarak anılır.”  Daha fazlası için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/M%C3%A2t%C3%BCr%C3%AEd%C3%AE

Kaynak:

(1) TRT Gündem programı, 6 Ocak 2016, Saat: 08.37

((2) “İslam’a karşı laiklik” Olivier Roy

Batılıların yükselmesinde bize “Laiklik” altında dayatıldığı gibi dinsizlik bulunmuyormuş (9)

devrim-5

 

Hristiyan Batı’yı Sanayi Devrimi’ne götüren süreç, Kilise ve Devletin okuma-yazma baskısı ile başlamış, okumanın getirdiği sonuçların görülmesiyle birlikte, “okuma-yazma” çaresi olmayan bir hastalığa dönüşmüş ve bu alışkanlık artarak günümüze kadar gelmiştir.

Geçen bölümden devam:

Benzer şekilde XVII. Ve XVIII. Yüzyıl Amerikası, Protestan kitap alışkanlığının uzaktaki bir başka örneğidir. Okuma ve iman burada ayrılmaz şekilde birbirine bağlıdır ve tamamen Kitabı Mukaddes’le içli dışlılığa dayanan bir kültürü tanımlar.

Kitabı Mukaddes metni okunmadan önce işitilmiştir, çünkü gerek babanın ailesine gerek hizmetlilerin efendilerine yüksek sesle okuduğu durumlar yaygındır.

Boston’un ilk günlük gazetesinin editörü Joseph T. Buckingham, 1852’de yayınlanan Anıları’nda şöyle naklediyor:

-“Uzun yıllardır, her gün (hocalarımın yanında) en az bir, çoğunlukla da iki ya da üç defa Kitabı Mukaddes’ten bir bölümü okudum. Daha on altıma gelmeden önce kroniklerin dirsek çürüten (jazv-breaking chapters) bölümlerinden başka.Bütün Kitabı Mukaddes’i en az on iki kere okuduğuma eminim. En sık okuduklarım tarih kitaplarıydı ve içerikleri kadar dilleri de benim için, yemeklerden önce ve sonra okunan -dokuz yıldır kelimesi kelimesine aynı olan- dualar kadar tanıdık hale gelmişti.”

Demek ki bu kültürde okumayı bilmek son derece doğaldır; çünkü çocuk yazıyla karşılaştığında, orada daha önceden duyduğu ve hafızasında yer etmiş, çoğunlukla da ezbere bildiği metni hemen tanıyor.

Buckingham örneğin şöyle anlatıyor:

-“Okuyamadığım zamanlara dair bir anım yok. 1784 Aralığında, beş yaşına girdiğim ay okula gitmiştim ve hoca bana okumayı bilip bilmediğimi sorduğunda. Kitabı Mukaddes’i okumayı bildiğimi söyledim. Hoca beni sandalyesine oturttu ve Elçilerin İşleri kısmının beşinci bölümü açık şekilde Kitabı Mukaddes’i uzattı. Kısmının beşinci bölumu Açık şekilde Kitabı Mükaddes ı uzattı. Yalan söyledikleri için cezalandırılan Ananias ve Safira’nın hikâyesini okudum. Başımı okşayıp okuyuşumu övdü.

Okumak öyleyse Kitabı Mukaddes dışında sayıları pek az olan aynı kitapları okumayı ve bunları kuşaktan kuşağa aktarmayı ifade ediyor.

“Yoğun” olarak nitelendirilen bu okumaların radikal formülasyonları vardır – örneğin Quaker William Penn’inki şöyle:

“Üç beş kitabınız olsun, fakat onları iyi seçin ve iyi okuyun; dini ya da sivil konularda olabilirler. Çok sayıda kitap okumak tefekkür ruhundan uzaklaştırır insanı. Çok okumak zihne zulümdür.”

Uygulaması da var:

-“Kutsal kitabı okurken özenli olun: evvela, her sabah ve her akşam ya Kitabı Mukaddes’den ya da dini vaazdan bir bölüm okumalısınız ve okurken metni öylece takip edip sonra bırakmamalısınız – böyle okumaktansa okumamak yeğdir. Okurken okuduğunuza farklı bir özen göstermeli ve bitirdikten sonra okuduğunuz şeylere yeniden dönmelisiniz.”

1767’de Boston’da yayınlanan bir vaazda bulabileceğimiz tavsiyeler bu şekilde.

Dolayısıyla aynı metinleri döne döne okumak Protestan Amerikalılar için olağan bir alışkanlıktır. Yazar ve editör Samuel Goodrich 1857’de çıkan anılarında şöyle belirtiyor:

-“Aile Kitabı Mukaddes’imizden, babamın bu kutsal kitabı yirmi beş sene içinde on üç defa okuduğu anlaşılıyor.”

Ve Bostonlu Robert Keayne vasiyetnamesinde şöyle ilan ediyor:

“Küçük oğluma miras olarak, Korintliler, XI, 27, 28. Ayetlere hasrettiğim dolabındaki elyazması küçük kitabımı bırakıyorum. Kudas ayininin kutsallığı üzerine bir kitaptır. Deri ciltli bu küçük kitap tamamen benim elimden çıkmıştır, gözümde altından kıymetlidir; yüzlerce kez okuyup üzerinde düşünmüşümdür. Arzum ve dileğim, yaşadığı sürece oğlumun bu kitabı yanından asla ayırmamasıdır.”

Tekrar tekrar okunan dini metinler müminlerin zihninde yer ederek, başvuru ve huzur kaynağı olur; belli konuşma ve yazma şekilleri. Kutsal Kelam’a uygun bireysel ve toplumsal bir varoluş bahşeder. 1712 doğumlu tecrübesiz bir vaiz olan ve dini Büyük Uyanış, Great Awakening sırasında hidayet bulmuş Joseph Crosswell’in tecrübesi buna bir kanıttır:

-“Tanrı’nın kelamını okurken hissettiğimden daha büyük bir teselli hissettiğimi zannetmiyorum. Yüce ve rahmetli yaratıcısına şükürler olsun. O öğle üzeri, kutsal kitabın pasajlarını terennüm ederken Kutsal Ruh’un tanrısal soluğu tarafından tatlılıkla (sweetly) kuşatıldım”; veya:

-“O gün, bütün ilahi kitabını ezberden okudum”; veya yine: “İlahilerin son üç kısmını okuyarak ormanda dolaşırken, öğleye doğru güçlü bir duyguyla sarsıldım.”

Demek ki sömürge Amerikası’nın püriten kültürü, kitabın özelleşmesine yönelik en temel modeli sunuyor; kitap, aile hayatının merkezine yerleştiriliyor, tek başına ve başkaları için okunuyor, ezbere biliniyor, sürekli ve mahrem bir ilişki çerçevesinde birey tarafından “sindiriliyor”.

Elbette bu uç bir durum fakat genel hatlarıyla ne Püriten ne de Kalvenci olan diğer Protestan coğrafyalarda da -örneğin XVIII. Yüzyılın ilk yarısından önceki Alman şehirlerinde- karşımıza çıkıyor.” (1)

Yukarıdaki anlatılardan, Batının kalkınmasıyla ilgili bize verilen örneklerin, özellikle “Laiklik” konusu gündeme geldiğinde, “dinlerinden uzaklaştıkları için kalkındılar” iddiası, gerçeği yansıtmamaktadır.

Histiyan Batı, Modernleşmeye giden yola, din kitaplarını okuyarak, okuma alışkanlığı edindiği ve bunun sonucu olarak edindiği bilgiler ve bilgileri işlemesi sayesinde girdiğidir.

Devam edecek…

-Batı okuyarak ve arkasından da okuduklarından yazarak sanayileşme sürecine girecektir…

www.canmehmet.com

Kaynak: Özel hayatın tarihi,

Batılıların yükselişini ilk fark eden Osmanlılar, onları Teknoloji üretiminde geçen Japonlar oldu (8)

elma şekeriii-1-

 

1687’de Lipova Kalesi savunmasında Avusturyalılara esir olan ve on iki yıl esarette kaldıktan sonra kurtulan Temeşvarlı Osman Ağa 1724’de kaleme aldığı hatıratının sonunda şunları yazar: “Dünya müminin cehennemi, kâfirin İse cennetidir. “(1)

Bu cümle sahih -doğru- olmayan bir hadistir ve XVIII. Yüzyıl başlarında Osmanlı aydınlarının içine düştüğü karamsarlığı aksettirir.

Gerçekten, Osmanlı Devleti 1699’da Avusturya ve müttefikleriyle imzaladığı Karlofça Andlaşması’yla ilk defa olarak toprak kaybetmişti.

Devlet ve fikir adamlarının bazıları imparatorluğun Batı karşısında gerilediğini idrak ettiler.

Bunların başlıcaları; Sadrâzam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa ile ilk Müslüman matbaasını kuran Müteferrika İbrahim Efendi’dir.

Devletin varlığını korumak için batılılaşmanın gereğine inanmışlardı. Bu yüzden, 1718’de askerî kurumların Batı Örneğinde düzenlenmesine giriştiler.

Ancak, gerçekleştirdikleri ıslahat yetersiz kaldı ve savaşlarda Osmanlı ordularının yenilmesi devam etti.

Nitekim, 1768’de Rusya’ya karşı açılan savaş 1774’de Küçük Kaynarca Andlaşması’nın yapılmasıyla sona erdi. Bu andlaşmayla, bir Müslüman memleketi olan Kırım’ın terkine rıza gösterildi.

Böylece Osmanlı devlet yöneticileri, askerlik alanındaki ıslahatın yanısıra, diğer kurumların da Batı tarzında değiştirilmesine gerek duydular.

III. Selim’in 1792’de başlattığı “Nizam-ı Cedid” hareketini, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra II. Mahmud’un ıslahatı takip etti. Buna rağmen, Osmanlı Devleti’nin gerilemesi durmadı. Yabancı devletlerle yapılan savaşlar başarısızlıkla sonuçlandıktan başka, Padişahın orduları 1832 ve 1839’da ayaklanan Mısır valisinin kuvvetlerine yenildiler.

Avrupa’yı tanıyan devlet adamları imparatorluğun parçalanmasını önlemenin çaresini, düşünce alanında da ıslahat yapılmasında gördüler. (2)

Osmanlılar, Toprak kaybıyla Batının rekabette öne geçtiğini farkeder ve çareyi, ordunun modern silahlarla donatılmasında bulurlar. Bulurlar ancak, modern silahları kullanacak şekilde donanımlı insanlara ihtiyaç duyulacağını akıllarına getiremezler.

İlk adımda dikkat edilmediği için çok farkedilemeyen Rekabetçi Devletler’inizin, size doğru silah ve bu silahlarla ilgili eğitimin verilmeyeceğidir. Kısmen verilse de, bunun bedeli ödenemeyecek kadar ağır olacaktır.

Buna, 1853 Kırım Savaşı’nı örnek verebiliriz.

Rusların haksız taleplerine “Hayır!” diyen Osmanlı Devleti, bu savaş nedeni ile ilk kez, İngiliz-Fransız bankerlerden yüksek faizlerle borç alacak ve bu borç yaklaşık 30 yıllık süreçte devleti ekonomik boyutta çökertecektir.

Gerçeğinde öğrenilmesi gereken; Batının ne yaparak arayı açtığı ve bunların ülkede yapılması için tüm önlemlerin alınmasıydı.

Ne yazık ki aradan geçen bunca zaman sonra dahi bunun farkında değiliz, farkında da olsak, bedelini ödemeye hazır değiliz.

Bu dizide, anlatmaya çalışılan bu konuda ne yapılması gereğidir. 

Batı ne yaptı da Ortaçağ karanlığından çıktı, Rekabetçisi olan Osmanlı Devleti’ni geçti?

Batılılar, bir sabah bilgi edinmek, aydınlanmak için okumaları gerektiğine inanarak uyanmadılar.

Okuma ve yazma aşklarını depreşmesi ve bunu tetikleyen nedenler, üç bölümde (8-9-10) verilecek; 11. bölümle, Japonlar ne yaptılar da, Avrupalıları bilgi- teknoloji üretiminde geçtiler?” Sorusu, Japonlar yetkililerin kaleminden aktarılarak sonlanacaktır.

XVIII. Yüzyılın sonunda yazmanın yaygınlık kazandığı Avrupa’da, erkeklerin % 60’ı ila % 70’i imza atabiliyor: Saint-Malo-Cenevre hattının kuzeyinde yer alan Fransa’da oran % 71, Avusturya Hollanda’sında % 61, İngiltere’de % 60, İskoçya’da % 65’tir. Kadınlar için, İskoçya dışında yüzdeler % 40 civarında seyrediyor: Kuzeybatı Fransa’da % 44, Avusturya Hollanda’sında % 37, İngiltere’de % 40.

Yazabilenlerin az sayıda olduğu İsveç’te XVIII. Yüzyılın ortasına doğru kadın ve erkeklerin % 80’i okumayı biliyordu.

Bir önceki yüzyılın sonundan özellikle de 1686’daki Kilise kanunundan sonra, devletçe desteklenen Lutherci Kilise geniş bir okuma öğretimi seferberliğine girişmişti; amaç bütün müminlerin “okumayı öğrenmesi ve Kutsal Kelam’la Tanrı’nın neyi emredip buyurduğunu kendi gözleriyle görmeleri”ni sağlamakta.

Okuryazarlık işlerini (ama aslında sadece okuma öğretmeyi) dini çevrelerdeki ruhbanların üstlenmesi bu yüzdendir; dini yerleri ziyaret vesilesiyle yapılan, müminlerin din bilgilerini ve okuma becerilerini denetleyen periyodik sınavlar da bu sebeple yapılır; okumayanlar ve dini bilgisi olmayanlara getirilen evlenme ve Kudas ayinine katılma yasağı da yine aynı amaca yöneliktir. (3)

1690 ile 1720 yılları arasında hız kazanan bu seferberlik, İsveçli ve Finli nüfus içerisinde, yaygın (fakat dini temelli ve dini kullanıma yönelik) bir okurluk ile sadece küçük bir elite özgü yazarlık arasında köklü bir ayrılık yaratarak meyvelerini verdi.

Yazıyla ilişkinin bu şekli kuşkusuz sadece İsveç’e özgü değildir. XVIII. Yüzyıl sonunda okurluk ile yazarlık arasındaki farkın çarpıcı olduğu Danimarka’da durum muhtemelen aynıydı.

Okuryazarlığın başka bir düzeyindeki İskoçya’da ise durum kesinlikle böyleydi çünkü en azından erkekler söz konusu olduğunda İmza açısından Avrupa’da başı çeken bir ülkede okurluk genele yayılmış haldedir.

1742’de o zamanlar İskoç Kilisesi’ni altüst eden dini olayın yaşandığı bucak olan Cambuslang’un Evanjelist pastörü tarafından kaydedilen ifadelere göre; kadın, erkek, müminlerin hepsi kendilerine din kitaplarından sorulduğunda, okumayı öğrenmiş olduklarını beyan ediyor. Fakat yalnızca erkeklerin % 60’ı, kadınlarınsa % 10’u yazmayı bildiklerini belirtiyor.

İsveç Lutherciliğinde kilisenin, İskoç Presbiteryanizminde cemaatin baskıları (çok sayıda Cambuslang’lı dindar, dini toplantılara katılamamanın “utancını” yaşamamak için okuma öğrendiğini söyler), kimi Protestan coğrafyada okuma yeteneğinin genele yayılmasını sağlar – ve bu olgu, imza sayımlarıyla ölçülen okuryazarlık oranlarından bağımsızdır…

Sonuçta Kitabı Mukaddes’in statüsü bile değişime uğrar: XV. Yüzyıl Almanyası’nda pastörlerin, din adamı adaylarının, kilise kütüphanelerinin kitabıyken XVIII. Yüzyıl başındaki Almanya’da düşük fiyata çok sayıda üretilen, herkese ait bir kitap haline gelir. Belki de Piyetizm (*) Almanyası’nda okuryazarlığın gelişimi de yine buna bağlıdır: Doğu Prusya’da adlarını yazıp imza atabilen köylülerin oranı 1750’de % 10 iken 1765’te % 25’e, yüzyıl sonunda ise % 40’a yükselir.

Demek ki Almanya’da okuma pratiğinin kirlelere yayılması Lutherci reformlarla değil Piyetizmle beraberdir – ve bu yayılma, İsveç Kilisesi’nin okuma yazma seferberliğinin olduğu XVII. Yüzyılın aynı 10 yıllık dilimlerinde gerçekleşir. (4)

Yukarıda yazılanlar bir cümlede özetlenirse:

Hristiyan Batı’da Okuma-Yazma aşkı’nı başlatan dini kitap okunmasındaki talep ve devletin halk ile olan ilişkilerinde okuma bileni ön sıraya alması, bunun için zorlamasıdır.

Devam edecek…

-Ortaçağ’ın ileriliği

www.canmehmet.com

(*) Pietizm: “..17. yüzyılda Alman Lutherciliği içinde doğan ve 18. yüzyılda da gelişimini sürdüren dinsel reform hareketi. Kilisenin laikleşmesine karşı kişisel imana ağırlık veren pietizm akımı, kısa sürede öteki ülkelere de yayılmıştır…”  Daha fazlası için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/Pietizm

Kaynaklar:

(1)Kendi Kalemiyle Temeşvarlı Osman Ağa, Hazırlayan : Harun Tolasa, Konya, 1986, s. 169. Metinde hadisin Arapça aslı yazılmış olup şöyledir: “Eddünya sicnül-mü’min ve cennetü’lkâfir.”

(2)TÜRKİYE’NİN BATILILAŞMASI ve milli meseleler, Prof. Dr. Ercüment KURAN, ANKARA 2007 .

(3)Özel hayatın Tarihi, Sahife:131

(4)A.g.e.Sahife:133

Batılılar Ortaçağ karanlığından çıkarken aydınlanma merdivenlerine de tırmanmaya başlarlar (7)

elma şekeriii-1-

 

Çoğumuz “Akıl Tutulması”nı duymuştur. Ancak, bilenlerimizin sayısı az olmalıdır. Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü’den Max Horkheimer, İnsanlık; “Midyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan mı oldu?” sorusu ve insanlığın gelinen noktasında geçerli olanlar üzerinden, “Akıl Tutulması”na açıklık getirir.

İnsanların, “kişisel yararı için (teoloji ve metafizik içermeyen) fiziksel ve maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bir yaşam anlayışı” ve bunu kutsayan Modern Bilim ve Bilim insanları değil midir?

Batı, “Ortaçağ karanlığından, Hurafe (boş, batıl inanışlardan) ve Mitosa (Ortaklaşa paylaşılan öykülere) karşı mücadele ederek çıkmış; ancak, bu kez kendisi bir hurafeye dönüşmemiş midir?”

Yukarıdaki anlatıdan anlaşılan;

-(Batı insanı için) Kazanmanın bir ahlakı yoktur. Büyük balık küçük balığı yutar.

-Batı insanı, Hurafelerden (boş inançlardan) kurtulmak için ayağa kalkmış, ancak,  bu kez kendi içini, (değerleri) inançlarını boşaltmış, kendisi “Hurafe” olmuştur.

– “Akıl Tutulması”: Güneş tutulması’nda olduğu gibi, “Ay’ın yörünge hareketi sırasında Dünya ile Güneş arasına girmesi..”  insanın, duygularının, (Hırs, Nefret ve Çıkarlarının)  ona, varlığının anlamına gölge düşürerek hakim olması, onu duygularının, zaaflarının yönlendirmesi değil midir?

-İnsan, “Aklımı -doğrularla- kendime merkez edeyim”, düşüncesi ile (rehbersiz-düşüncesiz) yola çıkmış,  sonrasında zaaflarına yenik düşmüştür?

-Nerede, gerçeği ile: Hürriyet, adalet, eşitlik, kardeşlik ve birlikte, paylaşarak yaşamak hayali?

-İnsanlık, ülkeleri işgal edilen, ülkelerinde yaşama hakkı tanınmayan Suriyelilerle birlikte Avrupa doğru zorunlu göçe mi çıktı?

Kaldığımız yerden batının okuma ve yazma serüvenine devam ediyoruz

Geçen bölümün özeti;

-Avrupalılar, 16’ncı asırda: Yazılı kültüre geçmekle, Okuma-Yazma’nın değerini anlar ve toplumda okumanın yaygınlaşması ile ilgili çılgınca bir yarış başlatırlar.

Avrupalılar ne oldu da okumayı önemsemeye ve kitabı başköşeye taşıdılar?

XVIII. Yüzyılın ikinci yarısında, 1754’ten itibaren eşlerin ikisinin de imzasını şart koşan Church of England’ın evlilik kayıtları, yazarlık oranındaki artışa işaret ediyor: 1755’de olduğu gibi 1790’da da erkeklerin %60’ı imza atmış – kadınlar içinse sayı, 1755’te % 30, 1790’da % 40.

Nihayet Fransa’da, (1877’de rektör Maggiolo tarafından hemen hemen bütün departmanlardan toparlanan) yerel kayıtlara göre eşlerin imzaları bir yüzyılda net bir artış gösteriyor: 1686-1690’da erkeklerin sadece % 29’u ve kadınların % 14’ü imza atarken; 1786-1790’da durum erkekler için % 48, kadınlar içinse % 27’dir.

Dolayısıyla bu üç coğrafyada ve sadece erkek okuryazarlığı dikkate alındığında, yazının yaygınlaştığını görüyoruz: yüz ya da yüz elli yıl içerisinde, imzacıların (yani kesin okurların ve muhtemel yazarların) sayısındaki artış İskoçya’da % 40, İngiltere’de % 30 ve Fransa’da % 19’dur.

Ulusal bir oran vermenin henüz mümkün olmadığı diğer ülkelerde, şehirler ve bölgeler düzeyinde buna benzer gelişmeler mevcuttur. Örneğin evlilik sözleşmelerinin noter huzurunda gerçekleştiği Amsterdam’da, 1630’da erkeklerin % 57’si, kadınların % 32’si imzacı olurken 1780 yılında durum % 85’e % 64’tür.

Yine 1790’da erkeklerin % 83’ünün kadınların ise % 63’ünün evlilik sözleşmelerini imzaladığı Torino’da, 1710’daki durum % 71’re % 43’tür. Torino’nun taşrasında, yani şehre bağlı kırsaldaki gelişme daha da çarpıcıdır:

Avrupa dışında, Amerika’daki sömürgelerde de eğilim aynı yöndedir.

Yeni-İngiltere’de, 1650-1670 arasında erkeklerin % 61’i vasiyetlerini imzalarken, 1705-1715 arasında oran %69, 1758-1762 arasında % 84,1787-1795 arasında % 88’dir.-kadınlar için oranlar ise aynı tarihler için sırasıyla % 31, % 41 ve % 46’dır.

Virginia’da yani vasiyetlerini imzalayan erkek imzacıların sayısının en düşük olduğu yerde oranlar, 1640-1680 yılları arasında % 50’den, 1705-1715 yılları arasında % 65’e, 1787-1797 yılları arasında ise % 70’e çıkıyor.  (1)

Yazıya eşitsiz erişim

Yazıyla tanışıklık artmakla birlikte, insanlar arasında eşit bir şekilde yayılmadı. Avrupa çapında imza oranları bir dizi farklılıklar gösterir. İlk fark erkeklerle kadınlar arasındadır. Her zaman ve her yerde erkeklerin oranı kadınlarınkinden fazladır ve bu fark genelde % 25 ila % 30’a ulaşmaktadır.

Elbette bu fark kadınların yazı dünyasına erkeklerden daha az iştirak ettiğini gösteriyor olsa da, okumadaki eşitsizliğin kesin bir ölçütü olarak alınmamalıdır. Nitekim eski toplumlarda kızların eğitimi uzun zaman boyunca, cinsleri için tehlikeli ve yararsız olan yazı öğrenimini değil okuma öğrenimini kapsayacak şekilde ayarlandı.

L’Ecole des femmes’da Arnolpe, Agnes’in okumasını ve böylece “Evlilik maksimlerini” öğrenmesini ister ancak yazmayı öğrenmesi -özellikle de sevgilisi Horace’a yazma ihtimali- onu ürkütür. Dolayısıyla kadın imzacıların oranı erkeklerden ziyade Eski Rejim’in kadın okuyucularını belirtmekte yetersizdir, çünkü bu sonuncuların pek çoğu yazmayı asla öğrenemediler; ve bu, halk tabakasından kadınlar için geçerli değildi sadece.

İkinci fark, meslekler ve bölgeler arasındadır. Örneğin, XVII. Yüzyıl İngilteresi’nin taşra ve kırsalında imza yeteneği (dini mahkemelerce sayılan tanıkların imzalarıyla ölçüldüğü haliyle) büyük ölçüde ekonomik faaliyete ve farklı grupların sosyal statüsüne bağlıdır. Kopuşlar çok nettir: ruhbanlar, asiller ve büyük tüccarların hepsi (ya da hemen hepsi) imza atmayı biliyor; kalifiye zanaatçılar (kuyumcu, saraç, çuhacı) ve çiftçiler (yeomen) için oran, onda yedi ya da sekizdir; ama mesleklerin çoğunda, özellikle de tekstil ve giyimdeyse bu oran yarı yarıyadır.

Ardından tüccarlar ve köy zanaatçıları gelir (demirciler. Marangozlar, değirmenciler, kasaplar vb.): bunların sadece % 30’u % 40’ı imza atabilir ve en alt kademede, en iyi ihtimalle dört kişiden birinin imza atabildiği gruplar bulunur. Örneğin inşaat ameleleri, balıkçılar ve çobanlar, küçük işletmeciler (hushandmen), tarım gündelikçileri (labourers) gibi.

.. XIX. Yüzyılın başında nüfus idaresine göre beş farklı şehir Piacenza, Parma, Reggio, Modene ve Bolonya’da damatların % 42’si, gelinlerin % 21’i imza atabiliyorken, çevre köylerdeki yüzdeler sadece % 17’ye % 5’tir. Kuzey Avrupa’da da durum aynıdır: XVIII. Yüzyılda. Londralı zanaatçı ve tüccarlar, kırsaldaki benzerlerine oranla iki ya da üç kat daha fazla okuryazardır ve hizmetliler içinse fark iki buçuk kattır (Londra’da % 69, İngiltere kırsalında sadece %24).’

Demek ki burada, modern şehir kültürünün özgünlüğünü teşkil eden başka bir fark söz konusudur. Şehirlerde yazabilenler daha fazla sayıdadır ve okuma yazma yetenekleri daha eşitsiz dağılır.

Yazıya erişime dair bu çeşitli farklar, modern çağın üç yüzyılına şekil veren özelleşme sürecinde kuşkusuz güçlü kopmalar yaratmıştır. Okuryazarlığın (eşitsiz) gelişimi bu süreci farklı şekillerde taşır.

Okumayı bilmek öncelikle, bireysel mahremiyet açısından kurucu olan yeni pratiklerin ortaya çıkabilmesi için zorunlu koşuldur.

Okunan ya da yazılan metinle kurulan kişisel ilişki, grupların denetimine bağlı eski düşünüşleri özgürleştirir, kendine yönelişe kapı açar. Bu suretle, tek başına okuma kazanımı, insanla kutsal arasındaki ilişkiyi derinden değiştiren yeni bir dindarlığın ortaya çıkışma olanak sağlar.

Ancak okuma ve yazmayı bilmek aynı zamanda diğer insanlarla ve güç odaklarıyla farklı ilişki türlerine de imkân tanır.

Okuryazarlığın yaygınlaşması yepyeni sosyalleşme şekilleri oluştururken, bir yandan da, yazıya yaslanan modern devletin kuruluşunu, onun yasaları vazetme ve toplumu düzenleme şeklini destekler.

Öyleyse yazıyla haşır neşirliğin derecesi, bireyi topluluğa sıkı sıkıya bağlayan geleneksel varoluş şekillerinden kurtulma derecesine bağlıdır.

Söz konusu varoluş şekilleri, bireyi ona pek yakın duran topluluk içinde eritir; zorunlu aracılara, yorumculara, kutsal kitabı veya hükümdar emirlerini okuyanlara bağımlı kılar. (2)

Devam edecek

Okuryazarlık ve Avrupa

Davranışların ve fikirlerin özelleşmesinin getirdiği toplum içinde olmanın bu yeni tarzı Avrupa’da bir anda yayılmış değildir.

www.canmehmet.com

Kaynak; (1 ve 2) Özel hayatın tarihi,

Batılıların 300 yıldır yükselişinin, bizim de yerinde saymamızın tek sırrı: 読み書き (6)

elma şekeriii-1-

 

Başlıkta Japonca verilen sırrı, Batı dışında ilk çözen, kavrayan Japonlar olmuş; bu sırrı öğrendikleri için de Teknoloji ve Katma Değer üretiminde onları geçmişlerdir.

İşte batının gelişmesindeki sır ve bu sırrın tüm hikâyesi.

Yazı pratikleri

Roger Chartier

Batı toplumlarının yazı kültürüne geçişi Philippe Aries tarafından modern çağın başlıca evrimlerinden biri olarak ele alınmıştır.

Okuma yazmadaki ilerleme-okuma ve yazmanın büyük bir çoğunluk tarafından öğrenilmesi- basılı ya da el yazması, üretilmiş yahut ortaya çıkartılmış metinlerin daha yoğun bir şekilde dolaşıma girmesi, okuyucu ile kitabı arasında baş başa ve gizli bir ilişkiyi getiren sessiz okumanın yaygınlaşması gibi olgular, Aries’e göre kolektif hayatın ve özel alanın kültürel jestleri arasındaki sınırı yepyeni bir biçimde çizen belirleyici dönüşümlerdir.

Bu yazı da söz konusu teze uygun bir şekilde, XVI. Ve XVIII. Yüzyıllar arasında, yazmayla ilişkinin yeni kipliklerinin, topluluğun kontrolünden kurtulan birey açısından hem barınak hem de sığınak anlamına gelen bir mahremiyet alanını nasıl kurduğunu göstermek amacında.

Öte yandan, bu evrimin bütün eski pratikleri yok etmediğini, basılı harfi tercih eden herkes tarafından da paylaşılmadığını göstermeyi istedik.

Tek başına ya da başkası için yüksek sesle okuma, çok kişiyle okuma, iş için ya da topluluk içinde keyif için okumalar, sessiz ve mahremiyet içinde okuma devrimiyle yok olmayan uygulamalardır.

Demek ki bu alanda da, farklı uygulamaların birbirine karıştığını kabul etmek ve ilk modernitenin özelleşme sürecinin karakteristiğini teşkil eden yeni kültürel davranış ve hareket modellerinin bu çeşitlilik çerçevesinde uygulamaya konduğunu gözden kaçırmamak gerekir. (1)

Fransız araştırmacıların Batı toplumunun evrimi (Farklılaşması) ile ilgili anlattıkları:

-Batı toplumlarının yazı kültürüne geçişi;

Okuma yazmadaki ilerleme-okuma ve yazmanın büyük bir çoğunluk tarafından öğrenilmesi-

-Basılı ya da el yazması, üretilmiş yahut ortaya çıkartılmış metinlerin daha yoğun bir şekilde dolaşıma girmesi;

-Okuyucu ile kitabı arasında baş başa ve gizli bir ilişkiyi getiren sessiz okumanın yaygınlaşması gibi olgular…”

Anlaşılmayan bir şey kalmış mıdır?

Sır:

Yazılı kültüre geçiş,

-Okuma-Yazma’nın toplumda kabul görmesi,

Okumanın yaygınlaşması.

Kuyuya inmeden!

Bunu günümüzdeki gerçeğimizle değerlendirirsek;

-Bir İngiliz, Alman, Fransız, İsveçli, Norveçli, Hollandalı ve Japon yılda yaklaşık yirmibeş kitap okurken:

-Bir Türk, Türkiyeli, Anadolulu hatta uzak-yakın doğulu, yedi yılda bir kitap okumaktadır. O kitaplarında yüzde altmışbeş oranı ile, “Aşk Romanı” olmasıdır.

-Özeti; Okumuyor, üretmiyor, üretenleri taklit ediyor, hazırı borçla tüketiyoruz!

-Daha açık ifadesi ile (Alınanlar alınabilir) üretenlerine Uşaklık ediyoruz.

Devam edecek…

-İşte batının okuma serüveninin uzun yolculuğu

www.canmehmet.com

Kaynak;

(1) Özel hayatın tarihi 3, Rönesans’tan Aydınlanmaya, HAZIRLAYANLAR: PHILIPPE ARIES – GEORGES DUBY

Batılılar, 300 yıldır Osmanlıyı, Cumhuriyetçileri ve İslam âlemini nasıl keklediler, işlettiler (5)

 

elma şekeriii

 

Avrupa’da o dönem okuma bilmiyorsan evlenemez, Kilisede duaya katılamazsın. Eğer, öldüğünde, İngiltere isen ve İngiliz bezi ile sarılmamışsan, mezara giremezsin. Bunlar ne şaka, ne de fıkradır. Batı, bu temel anlayışlarla uyanmış, ayağa kalkmış ve yürümüştür.

İlginç olanı, onları uyandıran da İslam Alemi ve Müslümanların olmasıdır. Anladığımız, onları uyandırarak, kendimizin derin bir uykuya daldığıdır.

Batılı toplumların yazıya geçişini ölçüye vurmak mümkün mü? Tarihçiler mümkün olduğunu düşündüler ve bu amaçla, ismini yazıp imza atabilenlerle atamayanları birbirinden ayırmaya fırsat veren vergiyle ilgili, adli, noterliklere ve dini çevrelere ait bütün belgelerdeki imzaları saydılar.

Tereddütler ve tartışmalardan sonra, imza sahiplerinin yüzdesinin çok genel olarak belli bir toplumda yazıyla tanışıklığın derecesini gösterebileceği, fakat belli bir kültürel yetkinliğin doğrudan ölçütü olarak değerlendirilemeyeceği bugün artık kabul görüyor.

Gerçekten de, yazı eğitiminin ancak okuma eğitiminden sonra verildiği ve dolayısıyla sadece çocukların bir kısmı için geçerli olduğu Eski Rejim toplumlarında, imza atan herkes okuyorsa da, her okuyan kişi imza atamıyordu…

XVI. Ve XVIII. Yüzyıllar arasında, Avrupa’nın tamamındaki imza oranlarında güçlü bir ilerlemeye işaret ettiği açıktır (doğrudan doğruya okuma ve yazmayı bilen insan yüzdesini belirtmemesine rağmen bu orana “okuryazar oranı” diyebiliriz).

Öyleyse öncelikle, şehirler ve köyler dahil bütün ülke çapında geçerli oranları ortaya koymak için incelenen malzemelerin boyutça ve dağılım açısından ulusal olduğu üç örneği ele alalım. İskoçya’da 1638 National Covenant için toplanan ve ülkenin Presbiteryen birliğini onaylayan imzalar ve presbiteryanizm geldiği takdirde bu ilkini İngiliz Parlamentosu davasının berisine atacak olan 1643’teki Solemn League and Covenant için toplananlar, % 25Tik bir erkek okuryazar oranını gösteriyor.

Yüz yıl sonra, yani 1750’li yıllar içinde, İskoçların en yüksek adli kurumu olan High Court of Justiciary huzurunda sayılan tanıkların imza oranı erkekler için % 78, kadınlar için % 23’tür – bu sayılar, tanıklar grubunun  sosyal  yapısıyla  ülke nüfusunun bütünü arasındaki  fark hesaba katılarak sırasıyla % 65 ve % 15’lik ulusal oranları ileri sürmeye izin veriyor.

İngiltere’de, Protestation Oath (“reformdan geçmiş ve Protestan olan gerçek din”e biat) için 1641’de toplanan imzalar, 1643’teki Vow and Covenant (Parlamentoya sadakat sözü) ve (ülkeye presbiteryenizmi sokan) 1644’teki Solem League and Covenant, % 30’luk bir erkek okuryazar oranına işaret ediyor.

XVIII. Yüzyılın ikinci yarısında, 1754’ten itibaren eşlerin ikisinin de imzasını şart koşan Church of England’ın evlilik kayıtları, yazarlık oranındaki artışa işaret ediyor: 1755’de olduğu gibi 1790’da da erkeklerin %60’ı imza atmış – kadınlar içinse sayı, 1755’te % 30, 1790’da % 40.

Nihayet Fransa’da, (1877’de rektör Maggiolo tarafından hemen hemen bütün departmanlardan toparlanan) yerel kayıtlara göre eşlerin imzaları bir yüzyılda net bir artış gösteriyor: 1686-1690’da erkeklerin sadece % 29’u ve kadınların % 14’ü imza atarken; 1786-1790’da durum erkekler için % 48, kadınlar içinse % 27’dir.

Dolayısıyla bu üç coğrafyada ve sadece erkek okuryazarlığı dikkate alındığında, yazının yaygınlaştığını görüyoruz: yüz ya da yüz elli yıl içerisinde, imzacıların (yani kesin okurların ve muhtemel yazarların) sayısındaki artış İskoçya’da % 40, İngiltere’de % 30 ve Fransa’da % 19’dur.

Ulusal bir oran vermenin henüz mümkün olmadığı diğer ülkelerde, şehirler ve bölgeler düzeyinde buna benzer gelişmeler mevcuttur. Örneğin evlilik sözleşmelerinin noter huzurunda gerçekleştiği Amsterdam’da, 1630’da erkeklerin % 57’si, kadınların % 32’si imzacı olurken 1780 yılında durum % 85’e % 64’tür.

Yine 1790’da erkeklerin % 83’ünün kadınların ise % 63’ünün evlilik sözleşmelerini imzaladığı Torino’da, 1710’daki durum % 71’re % 43’tür. Torino’nun taşrasında, yani şehre bağlı kırsaldaki gelişme daha da çarpıcıdır:

Erkek imzacıların oranı % 21’den % 65’e, kadınlarınki ise % 6’dan % 30’a yükselmiştir.

Aynı şekilde 1515-1600 yılları arasında Yeni Kastilya’da, Toledo Engizisyon Mahkemesi’nin kayıtlarına göre, tanık ve zanlıların (bunların onda sekizi erkek, ve hemen hemen yansı küçük ya da büyük soylu kişilerdi) ancak % 49’u iyi kötü imza atabiliyorken, 1651-1700 arası bu oran % 54, 1751-1817 arası ise % 76’dır.

Örnek vakaların terkibi her ne kadar Kastilya nüfusunun tamamı için söz konusu olan genel oranı belirlemezse de, yüzdelerdeki artış, okuryazarlıktaki süreğen ve düzenli artışa işaret eder.(1)

Yukarıda yazılanlar toparlanırsa:

-Batıda, önce okuma, sonra yazma eğitimi verildiği, teşvik edildiği, bunları zorlama adına da: Evlilik, Kilise ve mahkeme işlemlerinin kullanıldığı;

-Okuma konusunda, İskoçların, İngiliz ve Fransızların önünde olduğu, anlaşılmaktadır.

Devam edecek:

www.canmehmet.com

Kaynak: (1) ÖZEL HAYATIN TARİHİ  3, Rönesans’tan Aydınlanmaya, HAZIRLAYANLAR: PHILIPPE ARIES – GEORGES DUBY, YKY yayınları

Batılılar, 300 yıldır Osmanlıyı, Cumhuriyetçileri ve İslam âlemini nasıl keklediler, işlettiler (4)

elma şekeriii-1-

 

Aydınlanma, Sanayii Devrimi ve Fransız İhtilali”, geri kalmış toplumlar için, bir çare mi, birer aldatmaca mıdır? Bu noktada izninizle şu soruyu soralım; Birisinden açlığınızı gidermek için bir balık almak mı daha akılcıdır, ondan balık tutmayı öğrenmek mi?

Eğer, bir balık alırsanız o gün; tutmayı öğrenirseniz bir ömür boyu açlık sorunuz olmayacaktır. Bu ifade Doğru mudur?

Batı’nın bize sunduğu, danışmanlık adı altında yaptığı tüm yönlendirmeler, borç para vermeler, bize “bir balık” verilmesi misalidir.

Artık batının kalkınmada tek sırrı “Okumak” denizine inebiliriz.

-“Evlenmek için, “adınızı yazmalı ve okumalı”;

-“Kilise de topluca duaya katılmak içinde okumayı bilmeli”siniz.

-İlginç değil mi?

Peki, bunlar hangi tarihte ve nerede uygulanmıştır?

Diyelim ki, 500-600 yıl evvelinden Avrupa’da.

İngiltere’de ölünün defnedilmesi için açılan bir mezarın başında, papaz cemaate döner;

-“Ben bu ölünün gömülmesine izin vermiyorum…” der.

Cemaat;

-“Papaz efendi,  öyle şey olur mu, neden izin vermiyorsunuz?” Papazın cevabı;

Bunun sarıldığı İngiliz kefeni (bezi) değil, gidiniz, bunu İngiliz kefen bezi ile sararak getiriniz. Defin işlemi ondan sonra yapılacaktır.

Bu konuşma ne zaman olmuştur?

Yaklaşık, 3 asır evvel İngiltere’de.

Peki, Osmanlı ne zaman ekonomik manada sarsılmaya başlar?

-İngilizlerle, 1838’de yapılan, ‘Baltalimanı Ticaret Antlaşması’ndan (*) sonra.

-Batının kalkınmasında üç sır vardır. Aslında tek sır demek daha doğrudur.

Okumak,

-Okuduklarını yazmak,

-Okuduklarının, öğrendiklerinin uygulamasını, deneyini yapmak.

 

Devam edecek…

Evlenecek misin? O halde okumayı öğrenmelisin.

-Yoksa?

 

www.canmehmet.com

(*) Baltalimanı Ticaret Konvansiyonu, Osmanlı İmparatorluğu’nun Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı ile İstanbul’un Baltalimanı semtinde, 16 Ağustos 1838 tarihinde imzaladığı ticaret antlaşması. Osmanlı İmparatorluğu 1826’dan beri kendi ihtiyaç duyduğu yerli hammaddelerin yabancı tüccarlar tarafından yurtdışına çıkarılmasını önleyen yed-i vahid (tekel) sistemini uygulamaya koymuştu. Bu sistem Büyük Britanya’nın çıkarlarına uygun düşmüyordu ve İngilizler kendilerine Osmanlı topraklarında ayrıcalıklar verilmesi için Osmanlı İmparatorluğu’na baskı yapıyorlardı.

Osmanlı Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanını bastırmak için İngilizlerden yardım istedi. Bu yardıma karşılık olarak, Büyük Britanya’ya ticari bakımdan büyük ayrıcalıklar veren bir ticaret konvansiyonunu Baltalimanı’nda devlete ait olan yalıda imzaladı. Konvansiyon 8 Ekim 1838’de Kraliçe Viktorya, bir ay sonra da Sultan II. Mahmut tarafından onaylandı. Bu antlaşmanın bazı maddeleri şunlardır:

– Tekel sistemi kaldırıldı. Britanyalılara diledikleri miktarda hammaddeyi satın alma imkânı verildi.

-İç ticarete Osmanlı vatandaşlarının yanı sıra Britanyalıların da katılması öngörüldü.

-Britanya vatandaşları Osmanlı ürünlerini Osmanlı tebâsından tâcirlerle aynı vergi koşulları altında satın alma hakkına sahip oldular.

-Britanyalılarla olan transit ticaretten alınan vergi resmi kaldırıldı.

-Büyük Britanya gemileriyle gelen Britanya malları için bir defa gümrük ödendikten sonra, mallar alıcı tarafından nereye götürülürse götürülsün bir daha gümrük ödenmeyecekti.” Daha fazlası için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/Baltaliman%C4%B1_Antla%C5%9Fmas%C4%B1

Batılılar, 300 yıldır Osmanlıyı, Cumhuriyetçileri ve İslam âlemini aldatmadılar ancak keklediler (3)

elma şekeriii-1-

 

Batı, dışındakilerine sadece gelişmesinin sonuçları göstererek ve onları izleyicisi, hayranı yaparak, “Aldattı!” demek, belki batılılara haksızlık olacaktır. Ancak, ifade argo da olsa, “Keklediler”, işlettiler. demek, doğru olmalıdır.

Batı, bu strateji ile taklitçileri ile takipçilerini çıkmaz bir sokakta kendileri ile baş başa bırakmıştır.

19’uncu asır itibariyle batının bu tuzağına düşmeyen tek millet, Japonlardır. Nasıl ve neden düşmedikleri, bu bölümün son yazısında  açıklanacaktır

Okumayı sevmiyoruz,

Bunun arkasından gelen ARaştırma-GEliştirme’yi de.

Sorgulamak bizim hiç işimiz olmadı.

Bu durumda Allah’ın verdiği akıl ne işe yarayacaktır?

Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?  (Zumer suresi, 9. Ayet)

-Yeryüzündeki canlıların en kötüsü aklını kullanmayanlardır.  (Enfal suresi, 22 ayet) 

-Aklınızı etkin kullanmazsanız, pislik içinde kalırsınız. (Yunus Suresi, 100. Ayet) Denmiş olsa da.

Kişilere tapma derecesinde inanır, onları sorgulayamazsak, onların düştükleri tuzağa aynen düşeriz.

Bunların arkasında, ne bir aptallık vardır, ne de bir ahmaklık.

Sadece, “Tembellik” vardır.

Ancak, sanayii ve bilgi çağında tembellere yakışan tek giysi, Uşaklık’tır.

Evet, açık olarak, köleliğin yumuşatılmışı, “Uşaklık!”

Batı, ortaçağ karanlığından aşağıda anlatılanlarla çıkabilmiş ve geldiği noktada kendisi dışındakileri alenen, kanatırcasına sömürmektedir.

Burada, ilk adımda, kötü olan sömüren olsa da, daha da kötü olanı, kendisini sömürten’dir.

Batılılar, durumlarının ilk farkına vardıklarından itibaren asla üşenmemişler, kısa bir yol,  bir özet, bir “kalkınma paketi” aramamışlar. Ki; bunlar insanları uyutan, aldatan cinliklerdir.

Akıllım! Kalkınmanın paketi mi olurmuş! Kalkınmak, bir süreç, çalışmak, üretmektir. Taklitçilik, “bir hap yutmak!” değildir.

Batılılar, O gün kendisinden ileride olanların ilimlerini, bilgileri almış, öğrenmiş ve en önemlisi de onları geliştirmiştir.

Bugün, her ne kadar yavaşlamış olsalar da; gelişmeye, geliştirmeye devam etmektedirler.

Aslında bu anlatı, bir blog ortamını aşan ölçüdedir.

Ancak, bunu aktarmayı, kendimize; hem topluma bir ışık yakmaya mecbur, hem de onların ışığında ancak, birlikte mutlu, huzurlu olunacağını bilenlerden olduğumuz için görev addediyoruz.

Peki,

Ortaçağ’da, koyu cehalet, yoksulluk içerisinde olan Avrupalılar, ne yaptılar da, kalkındılar ve kara talihlerini yendiler?

Kendi ifadelerine göre;

Batı toplumunun, 300 yıl içerisinde, “Modernleşmesi” ve bunu tetikleyen, besleyen etkenlere bakıldığında, söz konusu süreçte onları dönüştüren, üç temel evrim (Farklı özellikler) görülmektedir.

Devletin, yetkisi dışında kalmış alanlara gitgide daha çok müdahale etmesi;

Müminlerden daha deruni bir dindarlık, daha şahsi bir züht (**) talep eden Protestan ve Katolik dini reformları; (Hristiyanlık tahrif edildiği için indirildiği çizgi olduğu-olmadığı tatrtışılmaktadır.)

-Bireyi söz ve davranış kültürü içerisinde topluluğa eklemleyen eski bağlardan özgürleştiren okuryazarlıktaki ilerleme. (1)

Tekrar edilirse:

-“Modern devlet anlayışı,

-Reforma uğramış  (Hıristanlığın) dinlerin getirdikleri;

-Daha dengeli bir okuryazarlaşmanın üç yüzyıl içerisinde, özel ile kamusal arasındaki paylaşımı nasıl şekillendirmesi”, olarak tanımlanabililir.

Ancak, Kalkınmanın nasıl ki bir, “Hazır Paket”i yoksa; bu konuda da hazır bir (hap) anlatı yoktur.

Neden?

Elinde, bir domates (bilgi) tohumu olmadan domates üretebilir misiniz?

Hayır, üretemezsiniz.

Elinizde, bir adet domates tohumu varsa, onunla sınırsız sayıda domates üretebilir misiniz?

Elbette, üretebilirsiniz.

Önemli olan, sizin (bir bilgiye) bir tohuma sahip olmanızdır.

Devam edecek….

Batı nasıl uyandı ve ayaklandı?

Şekşpir, yazıya düşmandı ve o dönem kağıt fabrikaları yakıldı, yıkıldı, matbaalar talan edildi, dersek, inanır mısınız?

www.canmehmet.com

Açıklamalar;

(*)

Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?  (Zumer suresi, 9. Ayet)

Yeryüzündeki canlıların en kötüsü aklını kullanmayanlardır.  (Enfal suresi, 22 ayet)

Aklınızı etkin kullanmazsanız, pislik içinde kalırsınız. (Yunus Suresi, 100. Ayet)

(**) Züht: “Dünyaya fazla rağbet etmemek, hırs göstermemektir. Yoksa bütün bütün dünyayı terk etmek demek değildir.” Daha fazlası için bakınız: http://m.sorularlaislamiyet.com/index.php?oku=178941

(1)ÖZEL HAYATIN TARİHİ  3, Rönesans’tan Aydınlanmaya, HAZIRLAYANLAR: PHILIPPE ARIES – GEORGES DUBY, YKY.