“Orta gelir Tuzağı” bir süreç midir, sonuç mudur? (2/2)

Ya milletçe Televizyonları 8-10 yıl kapatarak serbest zamanlarımızın çoğunu okuyarak değerlendirir, ya da kazandıklarımızı ellerimizle yabancılara veririz. Tercih sizin...

Ülke büyüyor, gelişiyor ve zenginleşiyor. Peki, ülkenin geliri kimlerin kasalarını dolduruyor? Bu durum öngörülemedi mi, görüldü de bir tercih mi vardır?

Son 10 yılda ekonomi iyiye gitti, milli hasıla, kişi başına gelir arttı. Arttı ancak;

Ülkemizde gerçekleşen bu gelirin ne kadarı Türkiye’de kaldı, ne kadarını yabancılar götürdüler?

Türkiye siyasi istikrarı yakaladı ve ‘orta gelir bandı’ üzerinde başarılı bir tırmanış gösterdi.

-Ama buraya kadar,

-Bundan sonra siyasi istikrara gereksinmemiz var.

-Ama ne tür bir siyasetin istikrarına?

-Sorun da, çözüm de burada (1)

“Orta gelir tuzağı” Konusunu basite indirgeyerek bir kez daha açarsak;

-Tarım toplumlarının birbirleri ile olan rekabetlerinde kazananlarda belirleyici olanlar; verimli araziler, nitelikli tohumlar, sulama imkânları, deneyimli insanlar ve geniş pazar olanaklarıdır.

-İleri sanayi toplumlarının birbirleri ile olan rekabetlerinde belirleyici olan etkenler ise;

-Ar-Ge, Üniversite ve sanayi kuruluşlarının araştırma ve geliştirme faaliyetleri,

-Yüksek verimlilik esaslarına göre çalışacak yapı ve bunun önemini kavramış donanımlı çalışanlar,

-Yapısal sorunların olmaması; hak ve özgürlüklerin anayasada teminat altında  olması,

-Sürekli üretilen yeniliklerle kendisini güncelleyen, “Yenilikçi Toplum” olmaları,

-Kadının, toplum ve üretim faaliyetlerinde daha fazla belirleyici olması.

Dünya Bankası, Orta Gelir statüsü‘nü bir kavram olarak kullanarak çalışmalarında ülkeleri;

-Düşük, alt orta, üst orta ve yüksek gelirliler olmak üzere dört ana gruba ayırmaktadır.

Bu değerlendirme kapsamında, Türkiye, 2012 yılındaki 13.664 dolar kişi başına milli geliri ile üst orta gelir grubundaki ülkeler aralarında yer alıyor. Polonya, Macaristan, Rusya, Şili, Bulgaristan, Meksika, Brezilya, Malezya ve Arjantin de üst orta gelirli ülkelerle birlikte.

‘Orta Gelir’ niçin Tuzak olarak değerlendirilmektedir?

Orta gelir grubuna giren ülkelerin birkaç istisna ile hemen tamamının 30-50 yıl gibi sürelerle bu grupta kaldıkları yüksek gelir grubuna bir türlü geçemedikleri, 20. Yüzyıl tarihinden biliniyor.

Türkiye’nin de bu ülkeler gibi olabileceği ihtimalinden söz ediliyor. Buna tuzak deniyor.

Gerçekten de Türkiye, bir bakışa göre 8, bir diğer bakışa göre 15 yıldır Orta Gelir grubunda seyrediyor, buraya saplanıp kalmasından korkuluyor.

Gerçi Türkiye’yi üst Orta Gelir grubuna taşıyan son on yıllık istikrarlı yüksek büyüme döneminden hareketle 10 yıl sonrasına projeksiyonla bakarak 2023’te kişi başı 25 bin dolar milli geliri ve yüksek gelir grubu üyeliğimizi görebiliyoruz ama bu gerçek midir?

Tuzak nasıl çalışıyor?

Genel kabul gören yoruma göre, ekonomik büyümenin ilk evrelerinde; Tarımdan hafif tüketim malı sanayilerine geçiş göreceli olarak hızlı büyüme ile aşılıyor.

Bu süreçte kırsal ekonomideki “işgücü fazlası”, kent ekonomisine “sınırsız” bir kaynak transferi imkanı yaratıyor, büyüme temposunu ivmelendiriyor.

Ancak ekonomiler “orta gelir” düzeyine yaklaştıkça, artık tarımdan kente işgücü transferine ve sermaye yatırımlarının uyardığı yüksek kârlara dayanan görece “kolay” büyüme kaynakları olgunlaşıyor ve uyarıcı gücünü yitiriyor.

Sermayenin kârlılığı düşüyor; işgücü ve doğal kaynakların ucuz kullanımına dayanan ilkel sermaye birikimi ivme kaybediyor.

Bu noktadan sonra büyümenin kaynakları artık sermayenin yeni yatırımlarından değil, üretkenlik kazanımlarından gelmek zorunda.

Üretkenliğin arttırılması ise ancak,

Beşeri sermayeye yapılan eğitim yatırımları ve araştırma-geliştirme (Ar-Ge) yatırımlarıyla ve kurumsal reformlarla mümkün olabiliyor.

‘Yüksek Gelir’ Demokrasiyle gelir;

“Türkiye Orta Gelirliler grubuna son 20 yılda geldi, son 8 yılda ise Üst Orta Gelirliler arasına tırmandı. Bu ivmeyi yakalamışken yoluna devam edip 25 bin dolar kişi başı gelire ulaşabilecek mi tartışması günceldir ve anlamlıdır.

Çünkü, Tayland, Filipinler, Malezya, Brezilya ve Arjantin gibi ülkeler kişi başı milli gelir bakımından belli çıtayı aştıktan sonra durdular.

Niçin durdular? Hangi engelleri, niçin aşamadılar?

Türkiye onlar gibi olmamak ve kesintisiz yükselebilmek için neleri nasıl yapmalıdır? Bu gibi soruların yanıtlarını arayan bir toplumun sağlıklı bir toplum olacağı apaçıktır

Türkiye’nin eksileri;

-Ar-Ge yoksunudur,

-Orta teknolojinin üst sınırında beklemektedir,

-Üretim stili ve iş yapış modeli hala geleneksel yapıyı korumaktadır,

-Eğitimi düşük ve sistem olarak kalitesizdir,

-Kadının işgücüne ve yaşama katılımı çok düşüktür,

-İşletmelerin verimliliği ucuz işgücünde aradığı bilinmektedir,

-Rekabetçiliğin önemini yeterince kavranamamıştır,

-Reformlarını gecikmeli (hatta çok gecikmeli) yapılmaktadır,

-Yeni bir anayasa hala yapılamamıştır,

-Problemlerinin tamamı yapısaldır.

Hedef büyüdükçe engeller de büyümektedir.

Bizleri Orta Gelir’e mahkûm edecek olan ve tümü de yapısal nitelik taşıyan belli başlı engeller;

-İnovasyon

Türkiye için Yüksek Gelir grubuna geçebilmenin şartlarından biri “üreten toplum” olmanın ötesine geçip yaşamın bütün alanlarında “yenilikçi toplum” olmaktır.

Yenilikçilik kapasitemiz yönünden dünyada 71. Sıradayız.

Yenilikçilik kriterlerimiz zorunlu olarak Avrupa kaynaklıdır; çünkü, nüfusu l0 milyonu aşan yüksek gelir grubundan ülkelerin büyük çoğunluğu Avrupa’dadır.

-AB literatüründe İzlanda’ya ‘inovasyon takipçisi’, Norveç, Hırvatistan ve Sırbistan’a ‘orta seviye yenilikçi denirken Türkiye’ye ‘iddiasız yenilikçi’ deniliyor.

-Bu da çok doğal. Çünkü inovasyona yönelik harcamakta cimriyiz. AB’nin, 27 ülke ortalamasından geriyiz. Romanya’da yüzde 1.36’sı, Polonya’da 1.25’i, Macaristan’da yüzde 0.86’sı İnovasyona tahsis edilirken bu oran Türkiye’de sadece yüzde 0.16.

-Verimlilik

Ülkede kişi başına üretim miktarı en çarpıcı gelişkinlik göstergesidir ve bu konudaki sorunlar gelişmenin önündeki diğer engelleri de yükseltir.

Türkiye en büyük 20 ekonomi arasında 17.’dir ama Almanya da örneğin; çalışan başına 85.4 olan verimlilik Türkiye’de sadece 32.5’tur. Çalışan başı verimlilik ölçüsünde G. Kore 42.6, İspanya 76.3, Japonya 87.9, İsviçre İse 113.4’tür. Bu 20’lik tabloda Türkiye 17.’likten l0.’luğa yükselse bile yine Orta Gelirliler bandında kalabilir.

Önemli olan üretimde verimliğe geçmesi olacaktır.

Daha somut ve basit kıyaslama rakamları da var: Türkiye’de verimliliğinin gelişmiş Ülkelerden 2-3 kat daha düşük seviyede olması kişi başı katma  değer üretimini de olumsuz etkilemekte, örneğin ABD’de 30 olan bu değer Türkiye’de 8’de  kalmaktadır.

Tarım merceğinden baktığımızda bütün göstergeler Türkiye aleyhinedir: Örneğin biz birim başına 2 ton yonca üretirken Almanya 7 ton üretiyor. İnek başına süt verimi Türkiye’de 2 bin 666 kg. iken AB Ülkeleri ortalamasında 6 bin 661 kg.’a çıkıyor.

-Teknoloji- Ar-Ge

Türkiye’nin üretim ve ihracat yapısı düşük ve orta teknolojilere dayanmaktadır.

Son on yılda orta teknolojilerin ağırlık kazandığı ve orta üstü teknoloji kullanımında genişleme olduğu gözlenmiştir.

Türk İhraç ürünlerinin içinde ileri teknoloji ile üretilen ürünlerin oranı yaklaşık yüzde 2 civarındadır Bu teknolojik yapısıyla Türkiye Orta Gelir tuzağına düşmekten kendisini asla kurtaramaz.

Teknolojinin ekonomik büyüme doğrultusunda geliştirilmesi, adapte edilmesi ve kullanıma sokulması her şeyden önce araştırma ve geliştirmeye ayrılan Ar-Ge kaynaklarının miktarına ve etkin kullanımına bağlıdır.

Oysa Türkiye, Ar-Ge’ye ayırdığı kaynaklar bakımından da uluslararası sıralamada en sonlarda yer almaktadır.

Ar-Ge harcamalarının milli gelire oranı

-AB-27 ülke ortalamasında yüzde 1.9,

-İsrail’de yüzde 4.86, Finlandiya’da yüzde 3.76, İsveç’te yüzde 3.75,

-Fakat Türkiye’de yüzde 0.73.

Türkiye için daha da önemlisi özel sektörün Ar-Ge harcamalarına düşük ilgisi ve risk almaktan korkusudur. Özel sektörümüzün Ar-Ge harcamalarının GSYİH’ya oranı yüzde 0.34’te kalıyor,

AB ortalaması ise Türkiye’nin 4 katından fazla; yüzde 1.23’tür.

-Eğitim

Bu konu ilk bölümde  verilmiştir.

-Kadın

“Orta gelir tuzağı” denilen sarmaldaki ülkelerin durumuna neden gösterilen temel faktörlerden biri de “Cinsiyet Uçurumu”dur.

Bu uçurumu kapatabilen ülkeler ve ekonomileri orta gelir düzeyini, kapatamayanlara oranla çok daha hızlı şekilde aşmaktadırlar.

Ne yazık ki Türkiye dünyada, “Cinsiyet Uçurumu” en derin ülkelerden biri. 2023 çıtasını aşamasak bile en azından bu çıtaya yaklaşmak için cinsiyet uçurumunu aşmamız şart.

Önce duruma bakalım: WEF ‘2011 Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre değerlendirmeye alınan 135 Ülke arasında Türkiye, şu veriler yüzünden 122. Sırada geliyor:

-Türkiye’de ekonomik olarak aktif erkek nüfusta İşgücüne katılım oranı yüzde 69.8 aktif kadın nüfusa’ ise’yüzde 28.8.

Kadına yönelik izlenen politikalara bağlı olarak yüzde 23.3’e gerilediği yıllar da oldu. Türkiye kendini bu “vahim” olumsuzluktan sıyırmalı.

-Kadının işgücüne katılımının yükseltilmesi sorunu çözmüyor.

Çünkü bu konu bağlamında Türkiye’de iş ortamı da çok bozuk. Kadın-erkek arasındaki “fırsat eşitliği”nde dünya sıralamasında 132.’yiz; üstüne çıkabildiğimiz üç ülke.

-Yemen, Pakistan ve Suudi Arabistan’dır.

-Türkiye’de aynı iş için erkek l00 TL. ücret alırken kadın 58 TL ücret alabiliyor; en geride olan ülkelerdeniz.

-Türkiye’de yönetici kadrolarda l00 erkek varsa ancak 11 kadın var, burada da en geri birkaç ülkeden biriyiz.

-Erkek işgücünün kalifikasyonunu l00 kabul edersek Türkiye’de kadın işgücünün kalifikasyonu ancak 54 olabilmiş…(2)

İfade edilenleri kısaca özetlemek gerekirse;

-Türkiye, birileri adına, dışarıdan gönderilen parçaları birleştiren, “Montajcı ülke” özelliğini koruduğu sürece ülkenin kazancı yabancı yatırımcıların cebine girecek, olduğu yerde kalacak, rekabetçleri ile arası daha fazla açılacaktır.

Çözüm;

-Ülkede bir okuma seferberliği başlatılacak ve televizyonlar kapatılacak veya günde en fazla 1-2- saat izlenecek, kalan tüm serbest zamanlarda, dede, nene, baba, anne, abla, ağabey, kardeşler olarak  kendimizi geliştirmek adına birlikte okuyacağız ve…

Her ortamda siyasetçilere mesaj verecek, biran evvel, “ama”sız düşünce ve ifade özgülüğünü teminat altına alan bir sivil anayasa yapılmasına çağrı yapacak, ayak sürüyenleri seçmeyeceğiz.

Tekrar edilirse;

Okumadan, ne gerçek durumumuzun farkında olabilir, ne düşünce-ifade özgürlüğünün gelişmenin tek şartı olduğunu kavrayabiliriz

Resim; ekonomi Milliyet,

Yararlanılan kaynak; (1-2) KobiEfor, Aylık sanayi ekonomi dergisi, ( 1)Yalçın Sönmez, Eylül 2012 sayısı

Orta gelir Tuzağı’ Sonuç mudur, süreç midir ? (1/2)

Ya bilgi-teknoloji üretir kenidimizin efendisi oluruz, ya da üretenler efendimiz olur. Tercih sizlerin...

Dostoyevski 150 yıl önce; “İnsanlar bir gün ekmek meselesini halledecekler, çünkü konuşuyorlar.” Der. Ancak, Türkiye sorunlarını konuşmuyor, konuşmayınca da çözememektedir.

Türkiye’de ekonomi konuşulmuyor.

Diğer birçok meselesinde olduğu gibi.

Örneğin; Türkiye’nin gelişimi neden yabancı sermayeye bağlıdır?

- Çünkü tasarruf etmemektedir.

Türkiye tasarruf etmeyince ne olmaktadır?

- Ancak borçlanarak büyüyebilmektedir.

Bile bile lades!

Bu işin bir yanı…

Şimdi bizleri bundan daha vahim bir mesele beklemektedir.

Bu, bundan sonra adını daha sık duyacağımız bir ifade olacaktır.

‘ORTA GELİR TUZAĞI’

Türkiye ekonomisi…

- 1930’larda Milli… (Devletçi, Tarım toplumu…)

- 1960’larda karma…(Devlet-Özel, Kısmen imalatçı...)

- 1980’lerde liberal… (Özel sektör ağırlıklı-Kısmen, Hizmet, imalatçı...)

- 2000’lerde “Küresel sistem görüntüsündedir. (Özel sektör ağırlıklı; Tarım, Hizmet, yenice sanayileşmiş)

Ancak, şarkıda seslendirilen söz misali;

-“Geldik buraya kadar!”

Ötesi yok…

Nasıl yani?

Anlatalım;

-”Yenilikçi değiliz.

- Verimliliğimiz düşük,

- İleri, yüksek teknoloji üretemiyoruz,

- Eğitimimiz az, olanda kalitesiz,

- İş hayatında kadın çok az ve kadın-erkek eşitliğinde çağın gerisindeyiz.

- Bunlar Cumhuriyetten beri dokunduğumuz tekmelediğimiz, fakat sistemli bir çabamız olmadı için yıkamadığımız, bu nedenle defalarca takılıp düştüğümüz gelişme engellerimizdir.”(1)

Eğitim konusunda küçük bir örnek verirsek;

-“Türkiye’de eğitimin yapısı da bozuktur, kalitesi de.

- Türkiye eğer ekonomik büyümesini üretkenliğe ve eğitime dayalı kaynaklara dayandıramazsa, “Orta gelir tuzağı” dediğimiz kara deliğe kaçınılmaz olarak düşecek, kendisi düşmese bile, eğitim konusunda gerekli refleksi gösteremezse, başkaları tarafından itilecektir.

En başta Türkiye toplumunun ortalama eğitim çok düşük;

TÜSİAD’ın 2011 araştırmasına göre 6.5 Yıldan ibaret.

Oysa toplumun ortalama eğitim yılı,

- Meksika’da 8.7,

- Rusya’da 8.8,

- İtalya’da 9.7,

- Polonya’da l0.

- Güney Kore’de 11.6,

- Almanya’da 12.2 yıl.

Türkiye’de 25-34 Yaş arası nüfusta lise mezunu oranı yüzde 41; üniversiteyi bitirmiş olanların oranı ise yüzde 16.6.

Her iki kategoride de Türkiye, 34 OECD ülkesi arasında 33. Sırada geliyor.

Bu endişe verici bir tablodur. Bu tablo ile milli gelir artışı sürekli kılınamaz çünkü eğitim düzeyinin yükselmesi, yüksek katma değerli faaliyet alanlarının genişlemesini, kişi başına milli gelirin artmasını sağlıyor.

Eğitimimizde köklü bir kalite sorunu yatıyor.

İşletme okuyan ile bilim ve matematikte eğitim kalitesi çok düşük. Dünya Ekonomik Forumu araştırmasına katılan yöneticiler Türkiye’deki işletme okullarını kalite bakımından (management schools) 142 ülke arasında 110. Sıraya koyuyor.

Matematik ve bilim eğitimi Kabul edilebilir gibi değil ama bizzat Hükümet belgesi söylüyor;

-“Eğitime erişim ve eğitimin kalitesi, eğitim sisteminin temel sorun alanlarıdır” diyor;

- “Erişim sorunu kapsamında okullaşma oranları ve bölgeler, cinsiyetler arası farklılıklar, kalite sorunu kapsamında ise fiziki altyapı yetersizlikleri, müfredatın güncellenmesi, öğretmen niteliklerinin geliştirilmesi ve eğitim materyallerinin müfredatla uyumu” gibi hususlar öne çıkmaktadır (DPT (Kalkınma Bakanlıgı) 2011 Yılı Programı belgesi (s. 198); şeklinde ilave ediyor. .,

Ekonomiyi de böyle bu tablo üzerinde ürettiğimize göre oturup düşünelim:

2012’de Türkiye’de istihdamın yüzde 44,2’si ilkokul düzeyindedir, yüzde 61,2’si ise en  fazla ortaokul/ilköğretim düzeyinde. Tarım faaliyet kolunda çalışanların yüzde 79,8’i de ilkokul ve altı eğitim düzeyinde bulunuyor.

Boyumuzun ölçüsünü dünyadaki yerimiz verir:

Orta öğrenimde okullaşma oranında zayıfız, 93. Sıradayız, eğitim sistemi kalitesinde 94. Sıradayız. Sonuç: Yetenek bakımından 92. Sıradayız.

Ama biz son 10 yılda nereden nereye geldik? Bunları görmeyelim mi?

Onu da açalım;

Örneğin; KOBİLER’in ihracatlarında, ithalat paylarındaki lehimize olan düzelmeye bakalım;

- AB ÜLKELERİNE 2011 ihracat payı, % 48.1,

- AB ÜLKELERİNE 2012 ilk yarı ihracat payı, %39.6

KOBİ’lerin ihracat içerisindeki ithalat payının azlığı ve hizmet ticaretindeki açılım Türkiye’nin cari açık sorununu olumlu etkilemektedir.

- Türkiye 170 ülkeye, 7000’nin üzerinde mal  ihraç etmektedir.

- 2002’de, 3000 olan ihracatçı kobi sayısı, 2012’de 50.000 sayısını aşmıştır.

KOBİLER’in performansı nasıl artırılmıştır?

- 1990-2002 yılları arasında, 12 yılda kobi’lere verilen 14.5 milyon lira olan destek,

- 2002-2012 yılları arasında, 1.8 milyar liraya yükseltilmiştir. Yani, 124 kat artmıştır.

- Son 10 yılda özel sektörün yaptığı konut, 4,5 milyon; Kamunun yaptığı, 560.000 adettir.

- 2002’de, Merkez bankasında 27,5 milyar dolar vardır. Şimdi, 115 milyar dolar bulunmaktadır.

- İhracat son 10 yılda, 30 milyardan, 160 milyara; Kişi başı milli gelir, 10.000 doların üzerine çıkmıştır.

Ne demek istiyoruz?

-Tarım toplumundan, hizmet ve imalat toplumuna geçmek herkesin, Tarım-imalatçı toplumundan, ileri sanayi toplumuna geçmek ancak bilgi-teknoloji üreten milletlerin işidir.

Ol hikaye budur…

Biz şimdi, her ne kadar “Yenice Sanayileşmiş” ülkeler sınıfına girmişiz, Diyorsak ta…

- Bizler Taşeron / Birileri adına parçaları birleştiren /Montajcı ülkeyiz.

Peki, buraya nasıl gelindi?

Artık konuya girebiliriz…

Devam edecek…

Resim;ekonomi Milliyet

(1)Yararlanılan kaynak; KOBİFOR, Aylık sanayi ekonomi dergisi,

İslam’da kadın ve dayak

Yanımda sen olmadığında, senin gibi benimde bir yanım her zaman eksik kalacaktır.

Bilmemek tehlikeli değildir. Asıl tehlikeli olan bilmediğini bilmemektir. Eğer, Kuran, Musevilik ve Hıristiyanlığı güncellemek için gönderilmeseydi, bakınız bugün insanlık özellikle de kadınlar ve köleler ne durumda olacaktı?

Çoğunluğun sık sık seslendirdiği, ancak gerçek fazlaca bilinmediği için,

İslam, Kadının dövülmesini öğütler!” manasında bir kanaat vardır.

Gerçeği öğrenmek adına önce  ‘Veda Hutbesi‘nde konu ile ilgili bölümü verelim;

VEDÂ HUTBESİ

(8 Mart 632 Cuma)

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Vedâ haccında, Cuma günü zevâlden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vâdisi’nin ortasında 124 bin Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle hitab etti:

“Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah’dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür.”

…Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

…Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

…Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.  Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz. (Veda hutbesi’nin tamamı için;Diyanet Başkanlığının web sitesine bakabilirsiniz.)

Şimdi kadınlar ile ilgili kısmı biraz açalım,

-“Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız.

Ne vurgulanmaktadır?

-Kadınlar size Allah’ın emanetidir.

-“Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır.”

Ne vurgulanmaktadır?

-Kadınların ve erkeklerin karşılıklı hakları vardır. (Kimse diğerine göre aşağıda ve yukarıda değildir)

Başka;

-“Yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır.”

- Bu ifadelerde kastedilenler için, İslam öncesi  döneme dönmemiz gerekmektedir.

- O dönemler, “Yatağın çiğnendiği ve evlerin dışarıya açık olduğu” dönemler midir?

O dönemlerin diğer özellikleri?

- Kız çocukları diri diri toprağa gömülmektedir...

Başka;

- Özellikle kadınlar (insanlar) mal gibi alınıp satılmaktadır...

Başka,

- Zenginlerin yanında çalışanların, ağır işkencelere uğraması, sakat kalmaları hatta, basit nedenlerle öldürülmeleri, sıradan olaylardandır.

Başka,

- Kadın (bugünün anlayışı ile evli olmasına rağmen) doğurmadan aileye alınmamaktadır…

Başka,

- Kadınlar ve kız çocuklara değer verilmemekte, Kocanın ölen kadın, tam bir yıl matem tutmak zorundadır.

Başka,

- Bazı cariyelerin sahipleri, onları fuhşa sevk etmekte, Kadınların namusuna saygı gösterilmemektedir.

Başka,

- (İslam öncesi) Araplar nikah hususunda yaptıkları en kötü şeylerden biri de, üvey anneleriyle evlenmektedirler. Bir Arap, karısını boşar veya ölürse, bu adamın büyük oğlu bu kadınla evlenmek istediği zaman elbisesini o kadının üzerine atarak onunla evlenebilmektedir.

Kaldığımız yerden devamla;

-“Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

Bunlar ne anlama gelmektedir?

İslam dininin tebliğindeki ilk günler, içki (yaygın alışkanlık nedeniyle) ancak bir süreç içerisinde yasaklanır. Kölelikte, (o dönemde büyük bir gelir kapısı ve servet ölçüsüdür)  günün şartlarına göre birden kaldırılmayacağı için, kölelik ilk adımda olabildiğince zorlaştırılmış, esirler, aileden birisi ölçüsünde değerli kılınmıştır.

Peki, O dönem Bugün “Medeni” dediğimiz Batı, Avrupa nasıldır?

- Kadınların “Cadı” Suçlamaları ile fırınlarda yakıldığını ifade edersek herhalde başka bir anlatıma gerek kalmayacaktır.

**

Kadın;

Kadın ve kokulu güllerin bir ortak özellikleri vardır; İkisi de sevgisiz-soğuk ortamlarda açmazlar ve o mis kokularını içlerine hapsederek etraflarına yaymazlar…

Açmamış her kadın bir cam fanusunun içinde sadece bir görüntüdür. Kokusuz ve donuk…

-“Hakkını helal et!”

- İslam anlayışında her vefat eden için, defnedilmeden evvel (musalla taşının üzerindeyken) üç kez tekrar edilerek helallik istenir;

-Hakkınızı helal ediniz… Hakkınızı helal ediniz… Hakkınızı helal ediniz…”

İnanan bir insan üzerinde diğerine ait  maddi-manevi bir hak ile ebedi aleme, yolculuğa  gidebilir mi?

İki Cihan güneşi Hz. Muhammed (s.a.v.) Kadın konusunda inananları nasıl uyarmaktadır?

-“Kadınlar size Allah’ın emanetidir.”

Rahmet Peygamberi, Kadınlarla ilgili  akıl sahiplerine daha ne demelidir?

 

Resim;www.kursatsenturk.com’dan alıntıdır.

 

 

CHP ve AK Partililere, ülke insanını tanımak, ülkenin çıplak gerçeğini öğrenmek istermisiniz?

Size 17 devlet kurdu… Artık yaşananlardan bir ders alsanız…

 

Her evde 20 oda var. Her odada ortalama 3-4 kişi oturuyor, saymak zordur bu gibi evlerin sakinlerini. Hiç şüphesiz, veremin yayıldığı ocağın ta merkezindeyiz. İçeri girdiğimiz eve güneşin girmesi şöyle dursun, bir insan dahi gidemez, korkmadan…

Ankara devlet matbaasında çalışan işçiler, bu durumdan çok müşteki olarak, müdürlükten kendilerini, şehir dışındaki ucuz kenar mahallelerine kadar getirip-götüren bir otobüsün tahsisini rica etmişlerdi.(1).

İstanbul Likör-Votka fabrikası işçileri de, şehrin uzakta olan kenar mahallelerinde ev tutup ayda 30 – 40 lira kadar kira ödemek zorunda kaldıklarından yakınıyorlardı. (2)

Oysaki İstanbul’da 12000 oturma yeri boştur, ev sahipleri bunlar İçin olmayacak derecede yüksek fiat istiyorlar. Ulus gazetesine yazıkları bir mektupta; Makine – Kimya Kurumu işçileri, mesken kiraları çok yüksek olduğundan, ancak iş yerlerinden çok uzak kenar mahallelerinde ev bulabildiklerini yazıyorlardı. Aldıkları ücretler de düşük olduğundan, otobüse para veremeyip kilometrelerce uzak yerlere yaya gelip gidiyorlarmış (3).

Malatya tütün fabrikaları işçilerinin, ücretlerinin artırılması isteğini inceleyen Yüksek Hakem Heyetinin kararında şunlar belirtilmişti :

”1953 yılında geçim için gereken para, 1951 yılma kıyasla % 30 oranında artmıştır. İşçilere 1951 yılında 25-30 liraya kiralanan mesken, bugün 50-60 lira kadar tutmaktadır. Mesken kiraları pahalılığı yüzünden işçiler, şehirden 10 kilometrelik mesafede oturmak, zorunda kalıyorlar ve bu yüzden de yol parası olarak ayda 20-30 lira ödüyorlar.” (4)

İşçilerin meskenleri, bir nevi batakhane sayılabilir. Çoğunda ışık yok, gaz yok, su yok, kanalizasyon yok.

“Yeni Asır” gazetesi muhabiri, işçileri oturdukları bir mahalleyi ziyaret ettikten sonra anlatıyor :

“Avlunun dibinde ardına kadar çöple dolu tahtadan bir çöp sandığı duruyor… Bu kutudan dört bir yana çürük ve leş gibi kokan sular akıyor… Evlerden de kirli sular dışarı akıtılıyor… (noktalar, bu yazıyı yazan muhabirindir. ‘(Bu sular def i hacet’le ilgili olmalı- Canmehmet’)

Yüz metre boyunda eğri büğrü bu sokakta, 20-30 kadar ailenin evleri bulunur.

Her evde 20 oda var. Her odada ortalama 3-4 kişi oturuyor, saymak zordur bu gibi evlerin sakinlerini. Hiç şüphesiz, veremin yayıldığı ocağın ta merkezindeyiz. İçeri girdiğimiz eve güneşin girmesi şöyle dursun, bir insan dahi gidemez, korkmadan.. Upuzun koridorda yanyana bir çok oda… Her odada birer mangal yanıyor. Aydınlatma için yakılan çıra, tütün borular, içilen sigaralardan fabrika bacasından çıkan dumanlardan beter dumanlar yayılıyordu. Bu evde oturanlar fakirden de daha yoksul olan kimseler.” (5)

Muhabir daha sonra insanların korkunç bir yoğunlukta, sıkışıklıkta oturduklarını anlatıyor.

Bir odada oturan erkekler, kadınlar, çocuklar, genç, İhtiyar olanlar. Bu yerlerde oturanlar gazete muhabirine, kira ödemek için paralarını kuruş kuruş biriktirdiklerini anlatıyordu. Oda kiraları 28 lira imiş, Ayda. Ama bu kira da gittikçe artıyormuş.

Yoksulluktan ve çocuk kalabalığı yüzünden her gün büyük, kavgaların, döğüşlerin meydana çıkmasından yakınıyordu bu evlerin sakinleri…

Bu insanlar için kendi çocukları bile bir yük, bir felâket gibi geliyor.

Muhabirle konuşan işçilerden birisi açıkça itiraf etti:

Yüzümüz kir-pas içinde yatıyoruz, sabahleyin gözlerimizi çapak içinde açıyoruz. Ve bu meskenler için ayda 60 – 80 lira alan işçiler 28 lira kira ödemek zorundadır.

Gazete muhabiri gerçek bir üzüntü ile, kendini tutamayarak haykırıyor :

Ve bu manzara, bu çamur, bu kir – pas her sokakta!”

Ve gene de binlerce işçi böyle şartlar içinde dahi oturamıyor, çünkü mesken için ödeyecek paraları yok. Bunun için işçilerin çok büyük bir kısmı gecekondu denilen yerlerde barınıyor.

Gecekondular bir tek gecede şehrin dışında bir yangın veya çöplük yerinde kontrplâktan, latadan, sandıklardan ve buna benzer, “inşaat malzemesinden” yapılıyor. Örneğin, İstanbul’da bu gibi izbe yerlerde, 50.000 küsur işçi barınmaktadır. Hükümet polis, jandarma, askerlerin yardımıyla defalarca bu gecekonduları yıktırıyordu, ama bu izbe, eğri büğrü kulübeler gene, yeniden yapılıyordu çünkü işçilerin başka barınak yerleri yoktur.

1951 yılının Haziran ayında İstanbul yetkilileri şehrin kenarlarında 160 kadar gecekondu yıktırmışlardı. (6) Eninde sonunda özel bir kanun hazırlanmış ve bu kanuna göre, böyle gecekondu yapanlar üç aylık hapis cezasına ve 50-500 lira da para cezasına çarptırılıyor (7).

Ve aynı solukta meclis başka bir karar daha almıştır: Ev kiraları % 50 oranında artırılmıştır. Bugün ev sahipleri aldıkları kiralarla yetinmeyerek, gelirlerini artırmak için var gücü ile kiraları yükseltmeye uğraşıyorlar. Bu ise şehirlerin esas kitlesini teşkil eden emekçiler için çok ağır bir darbe oluyor ve durumlarını daha da vahimleştiriyor.

Emekçi kitlelerinin son derece yoksul olmaları, açlık, sefalet, hastalık, çok kötü şartlarla oturmak zorunluğu —hepsi bir arada— nüfusun ortalama ömrünü kısaltıyor.

Türkiye istatistiklerinde. Türkiye nüfusunun, 1950 yılı itibariyle yaş veya ömür ortalamasını gösteren sayılara rastlanılıyor ve hatta bu sayılar başka kapitalist ülkelerle karşılaştırılıyor : ABD, Batı Almanya, Belçika, İngiltere vs. (toplam olarak 17 ülke) (8).

Sayılan ülkeler arasında Türkiye, ikinci dünya savaşma katılmamış çok az ülkelerden biri olduğu için, insan kaybı da olmamıştır.

Bu elverişli şartlara rağmen karşılaştırma için alınan ortalama sayılar gösteriyor ki, Türkiye’nin 30 yaşından yukarı olan nüfusun yüzdesi, bütün sayılan 17 ülkeden daha düşüktür.

Aynı zamanda Türkiye’de, diğer kapitalist ülkelere kıyasla, yaşlı insanların yüzdesi de gitgide azalmaktadır. Karşılaştırma için hazırlanan bu istatistikten anlaşılıyor ki, Türkiye emekçilerinin ömürleri bütün Avrupa, Amerika ve Asya ülkeleri arasında en kısa olanıdır.

Yukarıda gösterilen ve esas itibariyle Türkiye kaynaklarından alınan gerçekler, ikinci dünya savaşından sonra Türkiye emekçi kitlelerinin, kelimenin tam manasıyla sefalet ve yoksullaşmasının korkunç ölçüler aldığını ispat ediyor…”(9)

Ülkenin çıplak gerçeğine biraz daha yakından bakalım…

1938 yılı istatistiği ile 1951 yılının besin maddelerinin tüketilmesini gösteren istatistiklerin karşılaştırılması gösteriyor ki, emekçi olanlar yarı aç yarı tok bir hayat sürdürüyorlar. Günlük ortalama yağ tüketimi (margarin, tereyağı, kuyruk yağı dahil) 16 gram, patates (artışına rağmen) 55 gram, şeker 27 gram kadardır.

Ülkede besin maddelerinin son derece düşük tüketimi, OON istatistiklerinden de anlaşılmaktadır. Örneğin, İngiltere ile kıyasla; Türkiye’de üç misli daha az tüketiliyor, şeker tüketimi 4,7 kat daha azdır, balık 5 kat daha azdır, süt 6,5 kat az. Avrupa’nın kapitalist devletleriyle kıyasla, nüfus başına tüketilen besin maddeleri (et, yumurta, süt, şeker, yağ v.s.), Türkiye’de en azdır (10).

Emekçilerin yoksullaşmasının gittikçe artması sonucunda verem, trahom ve başka ağır hastalıkların da artması görülüyor. Resmi verilere göre Türkiye’de her 10.000 kişiden, 257 kişi vereme tutulmuş oluyor.

Bu veriler dahi bir hayli indirilmiş olacak ki, İngiliz ticaret ataşeliğinin bir raporunda aynen şunlar açıklanıyor:

-“Maamafi bu sayılar bir hayli indirilmiştir, çünkü birçok kimse kendini resmen hasta ilân etmek istemiyor.” (11)

Vereme tutulmuş hastaların çoğunluğu Türkiye istatistiklerinde hiç gösterilmiyor. İşçiler hasta olarak kabul edilmekten korkuyorlar, çünkü bunun neticesinde kendilerini sokakta bulacaklar.

Türkiye’de vereme tutulmuş bir kimsenin işine, hemen son veriliyor.

Hastalanan işçilerin gerçekten feci mukadderatını, Ulus gazetesinde yayınlanan bir hastanın mektubu anlatıyor :

-“Bilindiği gibi demir ve çelik sanayii, en ağır işler sayılır. Burada çalışanların hayatları ve sağlıkları daima tehlikededir. Yayılan zehirli gazlar, elektrik çarpmaları ve buna benzer olaylar her gün, her gün bir iki kişiyi hastahaneye sevkeder. Bugün 4000 kişiden, ağır hasta olarak 250 kişi yatıyor (12).

Hastalıklar arasında en çok rastlanan hastalık veremdir.

Demokrat Partisi, iktidara gelmeden önce bol keseden vaadlerde bulunup bu hastalıklarla mücadele edileceğini, bunlara son verileceğini, işçi ücretlerinin hayat standardına uygun bir seviyeye yükseltileceğini ilân ediyordu.

Oysa ki, haber aldığımıza göre hâlâ şifa bulmayan bu hastalarımızın işlerine son verilecektir.”

Aynı mektupta daha sonra, bu hastalara ödenen yardım paralarının son derece az olduğu ve ileride bu hastalara tedavi için hiçbir şekilde yetmeyeceği yazılmaktadır. (13)

Ebetteki bu şartlarla çalışan işçiler, işlerinden kovulmamak için, hastalıklarını saklamaya çalışıyorlar. Ama yardım için başvurdukları zaman da, bu yardım yoksul olan bu insanlara zaten uzun vadeli bir destek olamıyor.

Vereme yakalanan başka bir işçi, Ulus gazetesine yazdığı bir mektupta şunları anlatıyor :

Çok uzun ve ısrarlı ricalar üzerine memleket hastahanesine alınmıştır. Hastahanedeki düzen son derece bozuk. Ancak parası olana, az çok bakılmaktadır. 35 gün bu hastahanede yattığı halde bir tek doktor zahmet edip kendisine bakmış değildir. Yemek öylesine az ve kötüydü ki, bu işçi hastahanede kaldığı müddetçe 2-3 kilo kaybetmiş.” (14).

Gene de hiç değilse hastahaneye alınmış olan bu işçi çok şanslı sayılabilir, çünkü binlerce hasta, hastahaneye alınma sırasını bekliyor.

İktidarda olanlar, bütçesinin % 30 – 40’ını türlü askeri tedbirler için harcarken, emekçi vatandaşların sağlığı ile ilgilenmeye vakit ayıramıyor. 1950 yılı istatistiklerine göre Türkiye’de topyekûn 18.837 hastahane yatağı vardı.

Bir milyondan fazla nüfusu olan İstanbul’da 8489 yatağın olduğunu kabul edersek, geri kalan 20 milyon nüfusa, topu topu 10.348 hastahane yatağı düşer veya daha doğrusu 10.000 nüfusa 5 hastahane yatağı (15)

1937 yılından 1950 yılına kadar (yani 13 yılda), her 10.000 kişiye düşen yatak sayısı yalnız bir birim kadar artmıştır.

Çoğu İstanbul’da ve Ankara’da bulunan kalifiye, yani mütehassıs olan doktorların sayısı da nüfusa kıyasla çok azdır. Ortalama olarak Türkiye’de, 4500 kişiye bir doktor düşmektedir. Milletlerarası İmar ve Kalkındırma Bankası misyonu, 1950 yılında Türkiye’yi ziyaret ettikten sonra, raporunda kabul ediyordu : “Sağlık servisi ve hasta bakımı yönünden Türkiye, halkının ihtiyaçlarını karşılamaktan henüz çok, çok uzaktır. Doktor ve hemşire sayısı son derece düşüktür. Verem hâlâ çok önemli milli sorun olmaktan çıkamamıştır. Başka hastalıklar da hâlâ çok yaygındır, kamu ihtiyaçlarını karşılayacak hıfzıssıhha hiçbir şekilde yeterli değildir” (16).

Şimdi sormayalım;

Vatandaşın öncelikli derdi…

-Cumhuriyet…

-Laiklik…

-İrtica…

-Parti…

-Anayasa mıdır?

Yoksa…

-Adam yerine konulmak;

-Derdinin dinlenilmek,

-Bir yudum sağlık,

-Bir paket makarna mıdır?

Bu Halk, kendini yönetenlerden daha basiretli, akıllıdır;

Öyle olduğu için,

16 kez yıktığımız ve hala bir ders alamadığınız devletlere karşılık;

17 Kez devlet kurmuştur.

 

Resim;http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=3907

Kaynakça; N. R. Rozaliev,  “Türkiye sanayi proletaryası”

(1)Yeni Asır, 5.1.1952

(2)T.C. Resmi Gazete. 9.X.1951, No. 7921

(3)Ulus, 17.X.1953

(4)T.C. Resmi Gazete, 19.XI.1953, No. 8561

(5)Yeni Asır, 6.1.1952

(6)Yeni Işık, 11.VI.1951

(7) iktisadi Yürüyüş, 1951, No. 283

(8)İstatistik Yıllığı, cilt 20, s. 539

(9) N. R. Rozaliev,  “Türkiye sanayi proletaryası”

(10)Yearbook of Food and Agricultural Statistic», FAO, 1954, VOİ. VIII, part-I, p. 202-204

(11)T. G. Muntz, Overseas Economic Surveys, Turken April 1950, London 1951, p. 126

(12)Söz konusu olan işletme, Karabük Demir – - Çelik Fabrikasıdır.

(13)Ulus, 15.IV.1952

(14)Ulus. 18.IV.1952

(15)İstatistik Yıllığı, cilt 19, 1951, s. 154-157

(16)The Economy of Turkey, Washington 1951, p 51-52

Âleme şenlik medyamız, Hükümetten emir almayan ordumuz ve gülünecek halimiz(6)

"Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için...Yakalanırsak birbirimizi tanımıyoruz..."

Madanoğlu Paşa; “Devlet biziz oğlum, biz hükümetten emir almayız.” Kimden alırsınız? “Devletten alırız.” Devlet kim? “Devlet biziz oğlum!”

“27 Mayıs’ın önde gelen isimlerinden biri Cemal Madanoğlu. Bir ihtilalle yetinmeyip bir de 9 Mart 1970′de ikinci darbesini gerçekleştirmek için mücadele verenlerden. Darbecilik denilince çok önemli bir deneyim.(1)

-Paşa, “Devlet biziz oğlum!.” anlayışı ile düşünürken,

-“Egemenlik kayıtsız şartsız milletin…” Değil midir?

-O nerede yazıyor?

-Anayasada..

-Yazınca milletin mi oluyor?

-Olmuyor mu?

Nereden Nereye…

Skytürk TV’de, 29 Nisan 2007, saat: 11.00, Yalçın Küçük anlatmaktadır;

-“Muhtıranın verildiği 28 Nisan günü önemli bir tarihtir.

-“28 Nisan 1960’ta yani 27 Mayıs müdahalesinden bir ay önce İstanbul’da ve Ankara’da üniversite gençliği harekete geçmişti.

-Darbeyi hazırlayan bu yürüyüş ve gösterilerdi.

-Ben de aralarındaydım.

-Daha kimler vardı: Sabih Kanadoğlu, A. Necdet Sezer, Deniz Baykal..” (2)

Sayın Sabih Kanadoğlu,  21 Ocak 2001 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçilmiştir.

**

Saf oğlu, eve gelen, gidenlerin sayısı artınca annesine sorar;

-Anne! Benim babam yok mu?

-Ah… Oğlum Ah!

-Ali ile Veli,

-Üçte Onun evveli,

-Recep, Şaban Ramazan,

-Bir de mezarda yatan!

-Ah benim safça oğlum ! Anan koca mı gördü?

Bakalım Yüce Türk Milleti ömründe hiç darbe görmüş mü?

Rengi en açık olanından, 27 Nisan gece “on-line” (*) darbe olanından başlayalım;

27 Nisan Bildirisi (veya kimine göre muhtıra) bir darbe midir?

27 Nisan 2007 Genelkurmay Başkanlığının Basın Açıklaması (Muhtıra) Özetle;

- “Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir…  Devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır…

Özetle, …Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Ve…

Genelkurmayın bildirisine-Muhtırasına karşı (İlk kez bir) hükümet cevap vermektedir.

“…Öncelikle söylemek isteriz ki, başbakana bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığının herhangi bir konuda hükümete karşı bir ifade kullanması demokratik bir hukuk devletinde düşünülemez.

…Bu metnin basın yayın organlarına verilmesi ve Genelkurmay’ın internet sitesinde yayınlanmasındaki zamanlama manidardır. Öncelikle, devletimizin yüce makamı olan cumhurbaşkanlığına 11. cumhurbaşkanını seçme sürecinde böyle bir metnin, hem de geceyarısı ortaya çıkması son derece dikkat çekicidir.

…Herkes şunu açıkça bilmelidir ki, hükümetimiz, devletimizin Anayasa’nın 1,2 ve 3. maddelerindeki temel ve vazgeçilmez ortak değerleri, ülkemizin birlik ve bütünlüğü, milletimizin saygınlığı, türkiye’nin laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olma niteliği konusunda herkesten daha fazla taraftır ve hassastır.

…Türkiye’nin uluslararası toplumda itibarını zedeleyen, çağdaş dünyadaki konumumuza zarar veren, Türk ekonomisinin istikrarını tehdit eden, demokrasiye aykırı ve Türk milletinin vicdanında yara açan davranışlardan tüm sorumluluk sahiplerinin kaçınması gereklidir…”

Ve Kimilerine göre Birinci Kuvvet Medya’nın yaşananlar karşısında aldığı tavır…

Türk ulusal basın internet sitelerinde konuya ilişkin ilk haber başlıkları:

-Hürriyet: Genelkurmay’dan çok sert açıklama

-Milliyet: Genelkurmay’dan çok sert açıklama

-Sabah: Genelkurmay’dan gece yarısı bildirisi

-Vatan: TSK’dan muhtıra gibi açıklama

-Star: Genelkurmay’dan açıklama

-Yeni Şafak: Genelkurmay geceyarısı açıklama yaptı

-Zaman: Genelkurmay’dan laiklik açıklaması

Şimdi de Muhtıra sonrası, siyasetçi ve yazarlar tarafından yapılan yorumlar;

-CHP Parti Sözcüsü Mustafa Özyürek (Muhtıranın yayınlanmasından hemen sonra NTV’ye telefonla bağlanarak): “Tabi bu bir muhtıradır. Hükümetin bunun gereğini yerine getirmesi gerekir.”

-CHP Genel başkan Yardımcısı Onur Öymen (Muhtıradan bir gün sonraki açıklaması): “Genelkurmay’ın tesbitleri bizim tesbitlerimizden farklı değildir. Altına imzamızı atarız. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü kimse küçümseyemez ve bunu küçümseyenleri devletin düşmanı sayarız. Türkiye’yi Atatürk düşmanlarına teslim etmeyeceğiz.”

-CHP Genel Başkanı Deniz Baykal (Muhtıradan sonra verdiği ilk röportajında): “Bu tablonun değişeceğini meydanlar gösterdi. Müdahaleye uğrayan yönetimlere halk sahip çıkmadı. Halkımız devlet organlarıyla çatışanlara sahip çıkmaz. Bu ortamda mağduriyet yok dayatma var. Anayasa Mahkemesi 367 kararını onaylamazsa ülke çatışmaya gider.”

-CHP Genel Sekreteri Önder Sav (Muhtıranın ardından Anayasa Mahkemesi’nin verdiği 367 kararından sonra): “Gözümüz aydın, Türkiye’nin gözü aydın.”

-Nur Serter (Muhtıradan bir gün sonra Çağlayan’daki Cumhuriyet Mitingi’nde yaptığı konuşma): Genelkurmay Başkanı’na “memur” diyen bir zihniyete karşı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önünde, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan’da bizim sesimizi duymuş, bizim sesimize sahip çıkmış, demokrasiye sahip çıkmıştır. 27 Nisan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek iradesine sahip çıkmıştır.

-TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ: “AKP toplumda git gide artan ve TÜSİAD’ın da paylaştığı laik rejimi koruma kaygısını yeterince dikkate almıyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasıyla yaratılan fiili durum demokratik teamüllere uygun değil. Laikliği ve demokrasiyi korumak için bir an önce genel seçimlere gidilmeli.”

-Oktay Ekşi (Hürriyet):“Bu adı konmamış bir muhtıradır. Genelkurmay Başkanı’nın sözleri gayet açık, eğer demokrasinin kavram ve kuramlarını kullanarak bu cumhuriyetin laik karakterini tahrip etmek onu yıkmak istiyorsanız biz buna müsaade etmeyiz diyor.”

-Tufan Türenç (Hürriyet):“Tabi ki bu bir muhtıradır. Bu muhtıranın özü AKP’nin çıkardığı cumhurbaşkanı adayına Türk Silahlı Kuvvetlerin karşı olduğunu açıklıyor.”

-Ertuğrul Özkök (Hürriyet): “Demokrasi kaygısıyla, sadece askeri eleştirmek, ne adil, ne yararlı, ne de sonuç verici bir girişim olacaktır. Çünkü o bildiride savunulan görüşler, toplumun önemli bir bölümü tarafından paylaşılmaktadır.”

-Yılmaz Özdil (Sabah): “Hâlâ deniyor ki, bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım, tank olur. Gücüm var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır.”

-Hıncal Uluç: “Ordu sonuna kadar bekledi.. Gerekli uyarıları en demokratik şekilde yaparak, “Sözde değil, özde” diyerek bekledi.”

-Ural Akbulut (Eski ODTÜ rektörü): “Bu ikinci 28 Şubat’tır TSK her şeye rağmen soğukkanlı davranmıştır.”

-İsmail Küçükkaya (Akşam): “Sürecin kötü yönetilmesiyle ‘kaçan fırsatı’ ve ‘Genelkurmay’ın çok sert açıklamasıyla yeni olanağı’ görelim.”

-Ece Temelkuran (Milliyet): “Genelkurmay’ın açıklamasıyla mitinglerin daha da coşmuş olması bu mitingleri otomatik olarak militarist yapmaz.”

-Fikret Bila (Milliyet): “TSK, türbanın ve temsil ettiği zihniyetin Çankaya’ya çıkmasına karşı ilkesel bir duruş sergilemiştir. “

-Ahmet Hakan (Hürriyet): “’Muhtıraya karşıyız’ diyeceğiz ve ötesini söyleyemeyecek miyiz? Ben ötesini de söylerim arkadaş.”

-Nuray Mert (Radikal):“Şimdi Genelkurmay bildirisini öne çıkarıp, bu fetihçi zihniyetin arkasında durmak istemiyorum.”

-Erdal Şafak (Sabah): “Rehn beyefendi son olarak Genelkurmay Başkanlığı’nın ‘emuhtıra’sı için esip gürledi… Ama Batı basınında da özellikle son dönemde ısrarla vurgulanan ‘Türkiye’nin laik kurumlarının altının oyulması’ girişimleri için ‘Not ediyoruz’ demekle yetindi.”

-Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç: “Kamuoyuna bilgi veriliyor ve bunların gereği yapılmazsa istenmeyen şeylerin olabileceği mesajı verilmek isteniyor.”

Tepkiler

-Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, TSK’nın demokratik laikliğe ve demokratik değerlere saygı gösterdiğini ispatlaması için seçim sürecine karışmamasının gerektiğini söyledi.

-Dönemin ABD Dışişleri bakanı Condoleezza Rice: “ABD Türkiye’nin demokrasi ve anayasal gelişim sürecini, dolayısıyla seçimle işbaşına gelenleri tam destekliyor.

Türkiye’deki yazarlardan açıklamaya karşı çeşitli yorumlar

-Star gazetesi yazarlarından Mehmet Altan “‘internet muhtırası’ doğrudan demokrasiye bir müdahaledir”

-Milliyet gazetesi yazarı Hasan Cemal konuyla ilgili “Hayır!” başlıklı yazısında askerî müdahalelerin toplumsal düzen ve gelişime zarar verdiği yorumunda bulundu

-Radikal gazetesinden İsmet Berkan, bildirinin bir askeri darbe uyarısı olduğu yorumunu yaparak, geleceği haber verilen bu darbeden kurtulmak için alınması gerektiğine inandığı tedbirleri yazdı.

-Özgürlük ve Dayanışma Partisi genel başkanı Ufuk Uras ise “Muhtıraya Hayır! Sözde Değil, Özde Demokrasi İstiyoruz” başlıklı bir basın açıklamasında bulunarak Genelkurmay Açıklaması’nı eleştirdi

-Bülent Arınç, bildirinin yayınlanmasından 4 yıl sonra katıldığı bir toplantıda yaptığı bir değerlendirmede; “Sakın ha! Cumhurbaşkanını seçmeyin anlamında. Bize aba altından sopa gösteriyor. Kime, hükümete. Kime, Meclise. Hiçbir demokraside böyle bir müdahaleyi kabul etmek mümkün değil. Ama zannettiler ki ben böyle yazar, korkutursam onlar teslim olurlar. ‘Hazır ol’ denildiği zaman hep baş üstüne diyen sivil iktidarla karşılaştı onlar” şeklinde demeç vererek, bildirinin müdahale niteliğinde olduğunu ifade etmiştir…” (3)

-Okuyanlardan küçük bir ricamız var,

-Yalçın Küçük’ün Skytürk TV’de, 29 Nisan 2007, saat: 11.00’de anlattıklarını tekrar okuyabilir misiniz?

-Okudunuz mu?

-Güzel…

-Sayın A. Necdet Sezer, Sayın Deniz Baykal, Sayın Sabih Kanadoğlu’nu gördünüz…

-Anayasa Mahkemesi başkanlığı…

-CHP genel başkanlığı…

-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı…

-Cumhurbaşkanlığı…

Ve 27 Mayıs 1960…

(*) “On-line muhtıra ” ifadesi, Gazeteci-Yazar Serdar Turgut’a aittir.

Resim;Erdil Yaşaroğlu komikaze.net.  http://www.karikaturdiyari.com/uc-silahsorler.html

Kaynakça;

(1)Yeni Şafak, Bugün 24.02.2010 “Biz hükümetten emir almayız” diyor Madanoğlu. Muhatabı, “peki siz kimden emir alırsınız” diye soruyor. “Biz devletten emir alırız oğlum” diyor. Bu kez, “Peki devlet kim” sorusu geliyor. Cevap çok manidar: “Devlet biziz oğlum” diyor Madanoğlu. (Örs ve Çekiç, Akbabanın üç günü)

(2) Ali Bulaç, “Postmodem Muhtıra” Zaman, 30.04.2007 (Alıntı kaynağı; Örs ve Çekiç, Akbabanın üç günü )

(3) Medya ile ilgili alıntılar için Vikipedi’deki konu ile ilgili yayınlardan yararlanılmıştır.

 

 

Medya’nın İrtica söyleminin arkasında iktidar ve paylaşım kıskançlığı mı var? (5)

Vatandaşın şekil vermeye ancak gücünün yettiği demir kanca! Devletin şekil verdiği, Ömer Amca!

“İrtica tehlikesi!” ile koparılan kıyametin arkasında, başıörtülülerin, Halkın yönetime gelmemesi, Tatlı Hayat’ın devam etmesi mi vardır?

-Ne yani, İrtica söyleminin din ile bir ilgisi yok mu?

- Aldatıldık mı yani! Ne kadar ayıp!

**

-Türkiye’nin dindar bölgeleri, potansiyel irtica noktaları!

-İstanbul, İzmir, Antalya, Adana, İzmit, Trabzon, Rize, Samsun, Ordu, Bursa vb…

-Emin misin?

-Pardon!

-Doğu ve İç bölgeleri…

-Muhterem! O bölgelerde devletine bağlı, dindar, muhafazakâr şehit anası, buğday deposu Fakir Fukara babaları yaşamaktadır, onların bir tehlike olduğuna emin misin?

**

-Okumuş insan, aydınlanarak meselelerini sorgulayan insan değil midir?

-Öyle midir?

-Kadını okumayan, aydınlanmayan bir milletin gelişmesi, geleceği olan çocuklarını doğru yetiştirmesi mümkün müdür?

-Değil midir?

-Bizler kadının kafes arkasında yaşatılmasına itiraz etmez miyiz?

-Ediyor muyuz?

**

-O Cumhurbaşkanı Olamaz?

-Neden?

-Eşinin başörtüsü var?

**

-Kadınlar okumalıdır?

-Okumalı mıdır?

-Elbette…

-Huu… Başörtü ile üniversiteye giremezsin? Çıkar onu başından…

-Neden? Kızlar okusun, sosyal hayata karışsın istemez misiniz?

-İstediğimizi kim söyledi?

-Şey…Cumhuriyet,  Laiklik, reformlar kem küm…!

**

-Kafam karıştı be…

-Kadınlar okusun ancak, başörtülüler okumasın

-Kadınlar sosyal hayata karışmalıdır ancak, bunlar başörtülerinden olmamalıdır…

-Eşinin başı kapalı ise, Merkez Bankasına başkan olamaz, Cumhurbaşkanı hiç olamazsın…

-Öyle de… Bu halkın yüzde 60-70’nin başı kapalı değil midir? Halk kendine benzeyeni seçmeyecekse bu nasıl demokratik cumhuriyet olmaktadır?

-Cumhuriyet mi, demokratik cumhuriyet mi!

-Bütün mesele; Din, irtica söylemlerinin arkasında, halkın yönetime gelmemesi mi vardır?

-Öyle midir?

**

Öğreten Devlet kitabının yazarından;

-“Türkiye’de insanlar öyle bir eğitim gördüler ki, dinle uzaktan yakından bir ilişkişi varsa, o insan ilerici olamaz, rasyonel düşünemez, o insan gericidir ve cumhuriyeti bugünkü değerlerinden uzaklaştırır diye bir inanış var…”  (1)

**

-“Türkiye’de halk örs devlet çekiçtir. Yakın siyasi tarihimiz bir çekiçleme eylemleri serisinin tarihidir. Devlet için egemen siyaset yapma biçimi çekiçlemedir; devlet oy kullanmaz, çekiçler. Bu çekiç “kritik” durumlarda, “kriz ve buhran” zamanlarında “balyoza, siyaset yapmanın tarzı da “balyozlama”ya dönüşür.” Çekiçleme, sistemin teminatı olan kurumlar vasıtasıyla gerçekleşir: ordu, eskiden senato, valilik kurumu; Oniki Eylül’den sonra Anayasa Mahkemesi, YÖK, Cumhurbaşkanhğı kurumu. Ordu duruma “muhtıra” ya da “darbe” yoluyla doğrudan müdahale ettiğinde, çekiçleme” “balyozlama” formunu alır. (2)

**

-‘ Evet, ideoloji ile sınıflar veya sınıf bölümleri arasında böyle birebir ilişkiler kurulmaz. İdeoloji, paradoksal biçimde, hem sabit, hem değişkendir. Her politik hareket, ideolojinin ezelden beri var olan öğelerini kendi pratik, kimi zaman dolaysız programı çerçevesinde eklemler, yani yeniden-birleştirir.

Onun için bizim laiklik kavgası da katışıksız bir ideolojik örneği değil, ardında ciddi ‘sınıfsal’ genlimler yatıyor. “Senin karının başı bağlı. Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanının karısının başı bağlı olamaz.” Bu cümleler yalnız başlar ve örtüleriyle ilgili sözler değil.

Bunun arkasında, “Sen kim oluyorsun? Nereden çıktın da buralara geldin? Bu gayri-medeni âdetlerinle şimdi bir de oraya mı çıkacaksın?” (doğal olarak, bize ait olan ‘orası’) anlayışı da yatıyor.

…Ve tabii, Cumhuriyet’in başından beri, toplumun kıyılarından, yani kırlardan, toplumun merkezine doğru ilerleyen kitleler, bunların zenginleşenleri veya zenginleşemeyenleri, durmak bilmeyen ve her kuşakta aynı sancılarla kendini yeniden üreten bu toplumsal hareketlilik, bu akış. Ama şu noktada, sancı da en dayanılmaz doza geldi dayandı. (3)

**

“Önce “yerleşik siyaset zihniyeti”nden başlayalım. Bu zihniyeti, “devletle, devlet içinde ve devlet aracılığıyla” siyaset şeklinde özetleyebiliriz.

Türk modernleşmesinin belirleyici özelliklerinden olan “siyaseti toplumla değil toplum adına yapma” geleneği, bu zihniyetin temelini oluşturur.

Devlet üzerinden rant paylaşımı ve kendini devlet kurumlarıyla güvence altına alma çabaları, bu zihniyetin en yaygın yansımalarıdır.

Bu yansımaların somut karşılığı da, yolsuzluk ve devlet içinde kadrolaşmadır.

Toplumu siyasetin öznesi değil, nesnesi olarak algılayan bu zihniyetin sahipleri, topluma güvenmezler..” (4)

Devam edecek…

Gelecek yazıda söylenenleri örnekleyerek açalım…

Resim;fotokritik.com’dan alıntıdır.

Kaynakça;

(1) Örs ve Çekiç’ten alıntıdır.

(2)Hüsamettin Arslan,“Örs ve Çekiç” ,

(3)Murat Belge, İdeolojik kavganın arkası, Radikal 28.04.2007

(4)Mithat Sancar, Krizin kökleri: Devlet eksenli siyaset , Birgün, 29.04.2007

Medya ve 28 Şubat; Bir Havuz kaç Tankı yürütebilir?(4)

-Paşam tankları çekemedik!   -Muhabiri gönder, İkinci kez yürütürüz…

 

Bilgi ve parayı kontrol eder; ülke gelirini, 5-10 aile arasında paylaştırırsanız; halka, yedi göbek maraba kalmaya giden yolu açmışsınızdır. Sonra mı? Ohhh suyundan…!

28 Şubat’ı ve Merkez medyanın yaşananlar karşısında tutumunu biliriz.

Bakalım, “İrticayı önlüyoruz!” Aldatmacası altında ülkenin soyulmasına kimler ve nasıl çanak tutmuşlardır?

Medya;

-Bir ülkede denge unsuru olabilir,

-İnsan Haklarının korunmasından yana tavır alabilir,

-Hukukun üstünlüğüne hizmet edebilir,

-Ülkede hâkim grupların, kurumların uygulamalarındaki yanlışına, işkenceye, “Hayır!” diyebilir,

-Ülke gençliğinin önüne doğru örnekler koyarak onlara fazilet kapısını gösterebilir,

-Hırsızlığa, yolsuzluğa, haksızlığa karşı halka kalkan olabilir mi?

Sizlere Bir Havuz ve beraberinde bir Soygun hikâyemiz var…

Olay, yaşayanından, ülkemizin ekonomik, siyaset ve bankalar sistemini çok iyi bilen değerli ilim insanlarımızdan Prof. Dr. Osman Altuğ`un kaleminden aktarılmaktadır;

Prof Altuğ, ‘Havuz Modeli` fikri kendilerinin, ancak ismi Erbakan`ın bulduğu modelle ekonomiye kazandırdıklarını ve 28 Şubat`ın gelmesinde bu modelin rolü olduğu anlatmaktadır.

Hoca, bu sistemi, Parasalcı ekonomiye baş kaldırmak olarak tanımlamaktadır.

“Sayın Başbakan Erbakan davet etti. Beni Başbakanlık Başdanışmanı olarak görevlendirme talebi oldu. Ben kişiye değil T.C. Başbakanı Başdanışmanlığı olarak göreve başladım. Birçok şeyi değiştirmeyi hedeflemiştik.

Biz bir havuz hesabı yaptık. Devletin tüm kurumları ellerindeki paralarını başka bankalara yüzde 5`le yatırıyor o bankalardan da yüzde 130 faizle borç alıyordu. Bunu görünce bir havuz kuralım dedik.

Bizim getirdiğimiz kamunun tek hesabıdır… Buna havuz hesabı diyelim dedik ve böyle bir oluşum başlattık.

Biz havuzda parası olanlara yüzde 50 faiz verdik. Böylelikle yüzde 80’de biz kazanacaktık…”

Hikâyede anlatılmak istenen;

-Bir kısım devlet kurumunun elinde büyük miktarda nakit kaynak bulunmaktadır.

-Bir kısım devlet kurumu da sürekli olarak büyük miktarda nakit kaynağa ihtiyaç durmaktadır.

-Parası olanlar bunu çeşitli bankalara yüzde beş  faiz ile yatırmakta,

-Paraya ihtiyacı olanlarda yatırılan bu parayı, yüzde yüzotuz faizle borç olarak almaktadır.

-Ne kadar temiz bir soygun değil mi?

-Şimdi bu soyguna engel olursanız ne olacaktır?

-“İrtica geliyoooor!” Ve 28 Şubat…

-Havuz sistemi ne yapmıştır?

-Sincanda tankları yürütmüştür…

-Şimdi O dönemde, Erbakan’a kan kusturan yiğit gazeteciler kimlerdir, bir sayalım…

-Yok saymayalım, üşenmeyin, o günün gazete manşetlerine bakınız.

İlgili dönemle ilgili gazete manşetleri, sahifemizdeki galeride, “28 Şubat” ismi ile yayınlanmıştır.

http://blog.milliyet.com.tr/o-gunun-gazete-mansetleri-ile-28-subat/Galeri/?GaleriNo=18380

Medya Olmasa…

“28 Şubat bir darbeydi. Darbe için gerekli şartlar hazırlanmıştı.

Piyondan başka bir şey olmayan Fadime Şahin’ler, Müslüm Gündüz’ler, Ali Kalkancı’lar Genelkurmay içindeki bir klik tarafından çoktan piyasaya sürülmüşlerdi.

Sisi lakaplı kişinin kimlerin kontrolünde olduğu ortaya çıktı.

Bazıları 28 Şubat için darbe değildi diyor ama bu sözler bir anlam ifade etmiyor. Çünkü dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak 2000 yılında Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu programına katıldı. O programda Özkasnak, Hulki Cevizoğlu’nun kendisine yönelttiği 28 Şubat’la ilgili soruya aynen şu cevabı vermişti:

Evet, yaptığımız bir darbeydi. Erbakan istifa etmese müdahale edecektik.’

…Biliyoruz ki darbeler tek ayaklı değildir. Medya olmadan, işadamları gaz vermeden, sivil toplum kuruluşlarının desteği olmadan, hakimler-savcılar arka planı hazırlamadan darbenin d’si yapılamaz. TÜSİAD’ın o zamanki tutumu, yargıçların brifingleri, STK’ların hal ve hareketleri herkesin malumu.

…Türkiye’nin namuslu gazetecilerinden İsmet Berkan geçen yıl katıldığı bir televizyon programında,

-‘Medya olmasa 28 Şubat diye bir şey olmazdı’ yorumunda bulunmuştu.  (1)

Resim;ensonhaber.com’dan alınmıştır.

(1)Yazının tamamı için bakınız; http://yenisafak.com.tr/yazarlar/CemKucuk/28-subatin-medya-ayagina-dokunulmayacak/36426

Taraflı haberciliğiyle Medya nereye su taşımaktadır? İşte Oklahoma ve Salman Rüşdi olayı (3)

Doğruya ulaşmak, Bir iddiayı, karşı iddiası ile birlikte değerlendirmekle mümkündür.

19 Nisan Çarşamba günü, Oklahoma’nın merkezindeki Federal Bina, içine bir tona yakın bombanın yerleştirildiği arabanın patlamasıyla harabeye döner. Ortada 400 kadar yaralı, 100′ün üzerinde de ölü vardır.

Patlamanın üzerinden henüz birkaç saat dahi geçmemiştir. Yerel bir televizyon kanalı, kimliği belirsiz bir kişinin telefon ederek, Müslüman bir grubun saldırıyı üstlendiğini bildirdiğini söyler.

Ardından İngiliz haber ajansı Reuters 12.16′da tüm dünyaya geçtiği haberde şüphelileri “siyah saçlı, sakallı” olarak tanımlayıvermiştir.

Reuters, 17 dakika sonra aynı bülteni tekrar geçti. Bu sefer habere şüphelilerin ‘Ortadoğu kökenli’ oldukları da eklenmişti. CNN ise, Oklahoma Eyaleti eski Temsilcisi Dave Mc Curdy’yi ekrana çıkarıyordu.

Mc Curdy bütün pervasızlığıyla milyonların gözlerinin içine baka baka, elinde hiçbir delil olmadığı halde, “sorumluların İslam radikalleri” olduğunu anlatıyordu.

Diğer medya kuruluşları da bunları kaynak alınca, Amerika’da yaşayan 6 milyon Müslüman cemaati birkaç saat içinde hedef haline geliverdi. Camiler ve kültür merkezlerine tehdit telefonları yağmaya, Müslümanlar okul ve işyerlerinde taciz edilmeye başlandı.

Soruşturma ilerleyip, şüphelilerden bir kısmı yakalandığında terör hadisesinin Müslümanlar’la ilgisi olmadığı ortaya çıktı.” (1)

Ancak, Atı alan Üsküdar’ı geçmiş…

Geride, yüzlerce milyon insanın hafızasındaki ”İslam ve Terörizm” sorusuna bir çentik daha atılmıştır.

Şeytan Ayetleri,” Salman Rüşdi ve Ayetullah Humeyni…

“Şeytan Ayetleri” adlı kitabıyla İran’ın boy hedefi haline gelen Salman Rüşdî hakkında İranlı mollaların yayınladıkları ölüm fermanları, tüm dünyada “İslâm=terörizm” imajını oluşturmaktan başka hiçbir işe yaramadığı bilinmektedir.

Batılı ülkeler, özellikle de ABD, Ortadoğu’daki ağırlığını hissettirmek ve bölgeye daha fazla yerleşmek için dünyada “İslâm=terörizm” sloganını hiçbir zaman ağzından düşürmemiş, bölgedeki varlıklarının ekonomik çıkarı olduğunu gizlemek için, insan hakları şemsiyesi ve kılıfı altında gerçek emellerini gizlenmekten çekinmemiştir.(2)

Batılı araştırmacılardan Karen Armstrong,  Ayetullah Humeyni’nin Salman Rüşdî hakkındaki ölüm fetvasına taraftar olanların sokak taşkınlıklarına ait haberler Avrupa medyasında tüm detaylarıyla, hem de abartılmış olarak geniş biçimde yer alırken,

Mart 1989’da toplanan ve 45 İslâm Ülkesinin katıldığı İslâm Konferansı’nda, çeşitli İslâm ülkelerinden din adamlarınca oluşturulan kurulun,

-“Ayetullah Humeyni’nin Salman Rüşdî hakkındaki ölüm fetvasının yanlış olduğu” na dair açıklamalarının Batı medyasında hiç yer almadığından sözeder.’(3)

Bir itirafta eski ABD Başkanından…

“Nitekim Batı dünyasının önemli siyasî simalarından ve ABD’nin eski Başkanlarından Richard Nixon, 1992 yılında yayınladığı bir eserinde İslâm dünyası için aynen şunları yazmaktadır:

-“Amerikalılardan çoğu, Müslümanları uygar olmayan, kirli, barbar, irrational (aklını kullanmayan) bir toplum gibi görme eğilimindedir.” (4)

Şimdi, bu çeşit yayınlardan sonra bırakınız Batı Dünyasını, Batı basınından beslenen ve nerede ise hakkında hiç bir şey öğretilmeyen veya yapılan tek taraflı yayınlar nedeniyle öğrenmeye istekli olmayan halkımızın kendi dini olan İslam hakkında ne düşünecektir?

Kimi görsel ve yazılı medyada gün geçmiyor ki,

-Afganistan’daki bir dede torunundan daha küçük yaştaki bir kızla evlenmemiş olsun…

-Afganistan’da CIA üretimi Taliban üyelerinden biri, başı açık bahanesi ile bir kadına kezzap atmış olmasın,

-Suudi Arabistan’ın Vahabi mezhep temsilcilerinin çarpık uygulamaları medyada yer almasın…

-Veya Şii İslam Devleti olan İran’dan, Batıya malzeme olacak bir uygulama özenle seçilmemiş olsun…

Peki, İslam bu uygulamaları barındırmakta veya onaylamakta mıdır? Elbette hayır…

O halde, 5-10 cahil inananının uygulamaları ile kasıtla yaptırılan yanlışlarla neden insanların kafaları karıştırılmakta, İslam ve Müslümanlar üzerine gölge düşürülmektedir?  

Üstelikte bu çalışmalarla kimin, kimlerin değirmenine su taşındığının çok iyi bilinmesine rağmen..

Resim;derinduşunce.org’dan alıntıdır.

(1) 29 Nisan 1995 / FATİH BAŞARAN, Aksiyon

(2) Osman Özsoy, “Türkiye’nin imaj sorunu”, s.73

(3) a.g.e. Dipnot; “Müslüman imajı”, TDV yy, sahife,210

(4) a.g.e. sahife,70

Medya kime su taşımaktadır? Katolik-Agnostik Paris, “İran Devrimi”ne neden yataklık yaptı? (2)

İran, 1908'de petrolün bulunması ile birlikte, önce gelişmiş Batı'nın sonra hem Batı, hem Doğu'nun satranç tahtası olacaktır.

Paris’i nasıl bilirsiniz? “Paris, Bilim, Sanat ve Aşk yuvasıdır?” Devriminin lideri Humeyni, sayılanlardan hangisine girmektedir ki, Paris kendisine kuluçkalık, yataklık yapmıştır?

Bilgiler, meraklısına bir kapı açmak içindir. Bilinmektedir ki, okunanlar bilgi, deneyim ve özümsemeye bağlı olarak, Su misali, –bilgi- döküldüğü kabın rengini ve şeklini almaktadır.

Paris’in, “Devrimci hareketlerin esin ve kontrol kaynağı” olduğunun ilk farkına varanların başında, Rus Çar’ı I. Nikola (1795-1855) gelmektedir.

“…Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu…” (1)

Bu tespit;1979’da,‘İran Şii İslam Devrimi’ni gerçekleştiren Humeyni’den, yaklaşık 150 yıl evvel yapılmıştır.

Bakalım Devrime giden taşlar nasıl döşenmektedir?

İran’ın kuruluşundan başlarına sorun olacak petrolün bulunuşa; 1501 den 1908’e

İran, Şii İslam devleti , -Safevi Hanedanlığı- Şah İsmail tarafından – (1501 ile 1736 arası) kurulmuş; Safevi Hanedanlığını da, 1921 yılına kadar sırası ile; (1736’da Afşar; 1750’de Zend ;  1794’de Kaçar Hanedanlıkları takip etmiştir. Son Hanedanlık, 1921′e kadar devam edecektir.

Oyun başlıyor…

1908 Yılında İran’da petrol bulunur ve  Batılı Gelişmişler İran’da oyun için bir  satranç tahtası kurarlar…

1921- 1979 yıllarında arasında İran…

“İngiliz ajanı Sir Ardeşir J. Reporter aracılığıyla İngilizlere tanıtılan Rıza Pehlevi, 1921 darbesiyle İngilizler için çalışmaya başlar, 1923’de başbakan; 1925 yılında İran şahı olur.

Rıza Şah, Rusya ve İngiltere’nin arasında bir denge politikası yürütmüş olsa da,  II. Dünya Savaşı’nda Almanya ile yakınlaşması İngiltere ve Rusya’yı alarma geçirir ve 1941’de İran, İngiltere ve SSCB tarafından işgal edilir.

İşgalin ardından Şah, oğlu Muhammed Rıza Pehlevi lehine tahtından feragat etmeye zorlanır ve (denetimli olmak üzere) Muhammed Rıza Pehlevi iktidarı başlar…

İlerleyen dönemde oyuna ABD’de katılır.  İngiltere, SSCB ve ABD’nin çıkar mücadelesine sahne olan İran’ın, 1942’de imzalanan anlaşmanın ve 1943’te yapılan Tahran Konferansı’nın ardından, bu üç devlet tarafından yeniden inşa edilmesine karar verilir…

Petrol Millileştirmeleri ve 1953 Darbesi

İran’ın, II. Dünya Savaşı sonrasında petrol yataklarını yabancı şirketlere açma politikası, Muhammed Musaddık önderliğinde güçlü bir milliyetçi hareketin doğmasına yol açtı. Musaddık hızla güçlenince, Muhammed Rıza Şah, Musaddık’ı başbakanlığa atamak zorunda kalır ve Ağustos 1953′te Musaddık’ı başbakanlıktan uzaklaştırma girişimi boşa çıkınca şah İran’dan kaçmak zorunda kalır.

Ancak Şah, kısa bir süre sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğiyle İran’a geri dönecek ve yeniden iktidarı devralacak, Petrolü millileştiren Musaddık tutuklanacaktır.

Musaddık kimdir? (1882-1967)

“İran’daki İngiliz petrol tesislerinin millileştiren ve başbakanlığı sırasında (1951-1953) Şah Muhammed Rıza Pehlevi’yle büyük bir iktidar çekişmesi içine giren İranlı siyasi önderdir.  1953 yılında darbe ile görevden uzaklaştırılmıştır.

Sovyetler Birliği’ne İran’ın kuzeyinde petrol çıkarma ve arama hakkı tanınmasına karşı başarılı bir muhalefet hareketi yürüttü. Ardından İngilizlere ait Anglo-Iranian Oil Company Ltd.’nin İran’daki tesislerinin millileştirilmesi çağrısında bulunarak, milliyetçi çevrelerde büyük saygınlık kazandı. Musaddık’ın hazırladığı İran petrollerinin millileştirilmesini öngören yasa tasarısı 1951′de meclisten geçti ve şah, meclisin bu kararıyla daha da güçlenen Musaddık’ı başbakanlığa getirmek zorunda kaldı.

Millileştirme kararı İran’da giderek derinleşen bir siyasi ve ekonomik bunalıma yol açtı. Musaddık ve önderlik ettiği Ulusal Cephe Partisi, halk arasında güçlenmeye devam ettiyse de, yönetimde güçlü bir konumu olan elitlerin ve Batılı güçlerin Musaddık yönetimine tepkileri yoğunlaştı. İngilizler çok geçmeden İran petrol pazarından çekildiler.

Musaddık’ın İran petrolü için yeni pazarlar bulmada karşılaştığı güçlükler ekonomik sorunları derinleştirdi.

(Meraklıları bilecektir, Batı’da Petrolü millîleştiren hükümetleri sıkıştırmak için kullanılan yaygın bir usul vardır. İlgili ülkenin ekonomisi, ithalat ve ihracat kanalları daraltılarak halk yokluklar içerisinde, darbeye-isyana hazır kıvama getirilmektedir. 1979 Şii İslam devriminin altında da ekonomik bunalım vardır.

Bizdeki 1980 darbesinin şartlarını da değerlendirebilirsiniz.)

Musaddık’la ciddi bir iktidar mücadelesi içine giren şah, Ağustos 1953′te başbakanı görevden alma girişiminde bulundu. Ama Musaddık yanlılarının başlattığı kitlesel sokak gösterileri karşısında İran’dan kaçmak zorunda kaldı. Musaddık’ın muhalifleri olaydan birkaç gün sonra ABD’nin de desteğinin alındığı iddia edilen bir darbe düzenleyerek Musaddık’ı yönetimden uzaklaştırdılar ve şahın ülkeye dönmesini sağladılar…”

Yukarıda çok kısa özetten anlaşılan, İran’da (başlangıçta) İngiltere ve Rusya vardır.  İkinci Dünya Savaşından sonra ABD, açık olarak İran’ın petrolünün paylaşımında demeyelim de diğerlerinin yanında masada yerini almıştır.

Bu noktada konunun meraklıları bizim NATO’ya neden gereksinim duyduğumuzu ve girilmesinin aşamalarını değerlendirebilirler.

Bunlarla birlikte, Muhammed Rıza Şah iktidarı sırasında İran, Türkiye ile beraber İsrail’i tanıyan iki Müslüman ülkeden biri olduğunu da belirtelim.

İran Şahı Rıza Pehlevi 1934 yılında ülkemizi ziyaret etmiştir.

Ve İran İslam Devrimi

İran’daki baskıcı yönetim biçiminin yanında, yolsuzluklar, petrol ihracından sağlanan gelirlerin dengesiz dağılımı ve bir korku figürü sayılan siyasi polis örgütü SAVAK’ın uygulamaları, doğrudan Muhammed Rıza Pehlevi’yi hedef alan bir muhalefet anlayışını geliştirmiştir.

Gelişen muhalefet anlayışını Dini Çevreler iyi değerlendirmiş ve  halkı, toplumsal adaletsizliklere, despotluğa ve yabancı egemenliğine karşı mücadeleye çağırarak muhalefeti bir araya toplamayı başarmışlardır.

Şii din adamları arasında on binlerce molla, dini muhalefeti etkili bir örgütlenmeye kavuşturmuş, Bu arada, Devrimci İslamiyet anlayışını yaymaya çalışan Halkın Mücahitleri Örgütü yönetiminde gerilla hareketi gelişmiştir.

Ocak 1978′de, on beş yıl önce İran’dan sürülen Şii topluluğun ruhani önderi Ruhullah Humeyni’ye karşı hakaret dolu bir makalenin yayımlanması, Kum kentinde bir protesto yürüyüşüne yol açmış ve hareketlenmeyi hızlandırmıştır…

Büyük kitle gösterilerinin ülke ekonomisini felç etmesiyle yeniden sertleşen yönetim 8 eylül 1978′de büyük kentlerde sıkıyönetim ilan etti. Kanlı bir şekilde bastırılmasına karşın gösteriler durmadı.

Toplumda geniş destek bulan muhalefet, 1964′te sürgün edildikten sonra önce Irak’ta, ardından Fransa’da İslamcı hareketi yöneten Ayetullah Ruhullah Humeyni çevresinde toplandı.

Durumunun ümitsizliğini gören Muhammed Rıza, 16 Ocak 1979′da kesin olarak ülkeyi terk etti; Humeyni’nin 1 Şubat 1979′da ülkeye dönüşüyle, son direnci de yıkılan şahlık rejimi çöktü…”

Konuyu toparlama adına yaşananlar tekrar hatırlanırsa;

–İran, 1941’de İngiltere ve Rusya tarafından işgal edilir…

-Petrol, 1951’de Başbakan Musaddık tarafından millileştirilir.

-İçerdeki baskı karşısında kaçan İran Şah’ı, ABD desteği ile, (1953) İran’a geri döner…

-Ekonomideki bozulmalar ve halkın üzerindeki baskı-terör çeşitli nedenlerle muhalif olanları birleştirir…

-Muhalefet belirli büyüklüğe ulaştığında da, sürgündeki Humeyni, 1 Şubat 1979’da İran’a  geri döner.

-Devrimden sonra iranlı öğrenciler, 4 Kasım 1979’da, Tahran’da ABD Büyükelçiliği’ni işgal ederek 52 ABD’liyi rehin alır ve uzun pazarlıklar sonucunda elçilik çalışanları 444 gün sonra serbest bırakılır.

Bugüne gelir ve İran’ın iş yaptığı ülkelere bakarsak, önem sırasına göre ilk beş ülke görürüz

Çin, Almanya, Güney Kore, Rusya, İtalya,

Genel çerçevede, Çin, Alman ve Rus dayanışması görülmektedir.

Gerçeğinde, bugün bölgemizdeki ekonomik rekabet, kavga da, Almanya ve ABD (liderliğinde) sürdürülmektedir.

Tekrar Paris’e ve Rus Çar’ının öngörülerine dönersek;

Çar yaklaşık 150 yıl evvel ne demiştir?

“…Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu…” (1)

Sonlardırırken…

Fransa’ya turistik bir seyahat için gitmeyi düşündüğünüzde, sizden nerede ise, akciğer röntgen filmlerinizle birlikte banka cüzdanınız istenmektedir.

İstenenler ne işlerine yarayacaksa!

Eğer, Terör çetelerini arıyorlarsa;

PKK mensupları, Paris’in merkezi yerlerinde büro kiralamakta ve en yetkili siyasetçilerinin ifadeleri ile,

-“Onlarla sık sık görüşülmektedir!”

-Siyasetçilerinin görüştükleri kimlerdir?

-Türkiye ekonomisine 30 Yılda yaklaşık, 100 milyar dolar zarar vermelerinin yanında, on binlerce masum insanının kaybına ve ekonomik büyümesine engel olanlar…

Başka bir yoruma gerek kaldığını zannetmemekteyiz.

Paris’te pişen yemekler İran ve Türkiye’de Kemal-i afiyetle yenilmektedir.

Devam edecek…

Resim;students.marshall.usc.edu

(1) Matthew Smith Anderson, “DOĞU SORUNU” 1774-1923, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme, sahife,80 (dip not;105)

Medya halkın haber kaynağı mı, yönetmeye yarayan direksiyon mu? (1)

Bilim adamları ve diğerleri bu denemenin yapılmasını istiyorlardı, Çünkü bu projeye muazzam bir para yatırılmıştı.

 

Gazeteler, halkın çıkarlarının korunmasında en büyük güç olmasının yanında demokrasinin de temel direklerindendir. Ancak bu durum, 1789 Fransız Devrimi ile yön değiştirmiştir.

İçerikte, yakın tarihlerde yaşanmış önemli olayların iç ve dış medyada nasıl çarpıtılarak kullanıldığı ve halkın nasıl aldatıldığı örneklerle açıklanacaktır, ki;

Vatandaş, gerçeğin peşinde ve arayıcısı olsun ve birilerine alet olmasın, aldanmasın.

İşlenecek konular;

-İkinci Dünya Savaşında Atom bombası ile ilgili saklanan gerçek nedir?

-”Irak’ta Nükleer Silahlar var!”

-Neden dünya medyasına, 7/24 , İngiliz-ABD-Suud ortak yapımı ,”Taliban” ve  İngilizlerin dikte ettirdiği, “Vahhabi” gibi özel yapımların  icraatları servis edilmektedir? Bu yayınların, özel amaca yönelik bir sömürgeci politikası, Vatikan’ın misyonerlik faaliyeti olduğunun bilinmesine rağmen…

-İran, Batı’nın işgal ve sömürü faaliyetlerine bahane bulmalarını neden kolaylaştırmaktadır, Humeyni’nin Paris’ten gelerek Şii islam devrimi yapması, Batı ile yapılan bir pazarlığın sonucu, bir oyunu mudur?

-Tüm yabancı devrim liderlerin  yolu ve felsefesi neden Paris’ten gelmekte ve geçmektedir? Arka planda olan nedir? İran Devrimini gerçekleştiren Humeyni’nin, Rus Devriminin aktörlerinden Lenin’in, Osmanlıyı yıkan, İttihatçıların  ortak noktası nedir, Paris’ten gelen ve geçen?

-Susurluk’la ilgili kamuoyunda gizlenen operasyon nedir? Pakistan ile Susurluk olayının ortak bir ilgisi var mıdır?

-Kurtuluş savaşını başlatan Osmanlı ve Sultan Vahdettin neden hain olmak zorundaydı?

-“İrtica” söylemleri neyi maskelemektedir?

-Bu ülkenin neden -yakın zamana kadar-  5-10 zengini vardır? Servetin tabana yayılmadığı ülkelerde halk kendisini ve çocuklarını nasıl geliştirecek, yetiştirecektir?

-Salman Rüştü-İran Olayında gizlenen nedir?

-Yabancı yatırımcılar bir ülke için ne kadar yararlıdır?

-Türkiye’nin enerji gerçeği ve gizlenenler…

-Gelişmekte olan ülkeler gerçekte tam bağımsız mıdır?

-“Güçlü Ordu” İfadesi bir ülkeyi nasıl batırmaktadır.

-Ve daha çarpıtılan birçok önemli konu…

1789 Fransız Devrimi’nin hazırlık aşamasında, devrimi hazırlayanların dikkatlerini çeken bir olay vardır;

Gazeteler ne yazıyorsa, halkın büyük çoğunluğu meselelere o gözlükle bakmakta ve yazılanlardan etkilenmektedir. Halkın bilgilenmek için kullandığı  tek haber kaynağı gazetelerdir.

İşte, O gün bu gündür gazeteler olması gerektiği gibi halka ham bilgiyi –haberi-değil, işlenmiş rafine bilgiler vermektedirler.

Birinci örneğimiz;

İkinci Dünya Savaşında Atom bombası ile ilgili saklanan gerçek nedir?

“İkinci Dünya savaşı sonunda Atom bombasının atılmasına gerek yoktur. Daha doğrusu savaş ve Japonya bitmiştir.  Japonların barış şartlarının içerisinde olmazsa olmaz bir şartları vardır; İmparatorları yerinde kalacak ve değeri aşındırılmayacaktır.

Ancak, Amerika Atom Bombasının üretimi ile ilgili birçok masraf yapmıştır ve bunun sonucu görülmelidir. Özeti ile Yüzbinlerce insanın yok yere ölmesinin gerçek hikayesinin özeti budur.

Ve çoğumuzun kutsadığı, Modern Dünya ile  aydınlanma çağının aydınları gerçeği  bu örneklerle daha iyi ortaya çıkmaktadır.

Sizler atom bombasının atılmasının gerçek nedeni ile ilgili dünya medyasında bir eleştiri veya bir habere  rastladınız mı?

Gerçeğinde medyanın bu haberleri çok sık işlemesi ve gündemde tutması ; en azından bundan insanlığa zarar veren bu çeşit olayları önlenemezse  bile kamuoyu baskısı ile mümkün olan ölçüde azalacaktır.

Ve hikayemiz…

“İlk atom bombası 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atıldı. Şehrin  büyük bir kısmı yerle bir olurken, yaşayanların dörtte biri olan yaklaşık 80.000 insan öldü.

Üç gün sonra, 9 Ağustos’ta, ikinci atom bombası Nagazaki ye atıldı.  Hiroşima’ya atılan bombanın haberi Potsdam Konferansı’ndan dönmekte Truman’a denizde verildi.

Yanlarında olanların verdikleri bilgiye göre Truman, büyük sevinçle bağırmıştı:

-“Bu tarihin gördüğü en büyük olaydır.”

Bununla beraber, bombanın atıldığı günlerde, Japon Hükümeti, Batı’nın düşündüğü ve hayal ettiği şekilde etkilenmemişti. Bombanın meydana getirdi hasar ve can kaybı, kayıtsız koşulsuz teslimiyeti kabul etmeyen altı kişilik konseyin üç üyesini hiç sarsmamış ve etkilememişti.

Ve özellikle geleceğe ilişkin bazı güvencelerin sağlanmasını ve “İmparatorun egemenlik haklarına” dokunulmamasını istiyorlardı.

Japon halkına gelince, Hiroşima ve Nagazaki de olup bitenleri ancak savaş sona erdikten sonra anlayabildi. Rusya’nın 8 Ağustos’ta Japonya’ya savaş ilan etmesi ve ertesi gün Mançurya’ya girmesi, teslim olma konusunu hızlandırmış ve İmparator’un etkisini de arttırmış gözüküyordu.

Zira, 9 Ağustos’ta (İmparatorun) kendisinin de hazır bulunduğu toplantıda, durumun umutsuzluğunu çok açık bir biçimde ortaya koymuştu ve hemen barışın tesis edilmesi gerektiğini ve desteklediğini söyledi.

Muhalif olan diğer üç üye bu kez bu talebe aynı kararlılıkla karşı çıkamadılar ve İmparator’un nihai kararı verebileceği ve daha yaşlı devlet adamlarını katılacağı “Gozenkaigi” toplantısının yapılmasını kabul ettiler.

Bu arada, hükümet radyodan teslim olmaya istekli olduklarını bildirdi.

Ancak tek koşulu İmparator’un kişilik ve egemenlik haklarına saygı gösterilmesiydi.

Bu (şart) konu, Müttefiklerin 26 Temmuz’da yayınladıkları Potsdam Bildirisi’nde dikkat çekici bir şekilde sessiz geçiştirilen bir maddeydi.

Bazı tartışmalardan sonra Truman, bu şartı kabul etti. Bu “Kayıtsız koşulsuz teslimiyet” ilkesinin üzerinde yapılan önemli bir değişiklikti. Bu karardan sonra bile 14 Ağustos’ta yapılan Gozenkaigi toplantısında çeşitli görüşler vardı, fakat imparator kararlı tutumuyla sorunu çözdü:

-“Şayet, kimsenin söyleyecek fikri yoksa, biz kendi fikrimizi açıklayacağız. Ve bu fikri sizden kabul etmenizi talep ediyorum. Japonların kendilerini kurtaracak tek yolun kaldığına inanıyorum. Bu nedenle katlanılmaz koşullara katlanmaya kararlıyız.”

Ondan sonra, Japonların teslim olduğu radyodan İlan edildi. Japonya’nın teslim olmasını sağlamak için atom bombasının kullanılması gerçekten gerekli değildi.

Japonların deniz filosunda bulunan gemilerin onda dokuzu ya batmıştı ya da kullanılacak durumda değildi, hava ve deniz kuvvetleri felce uğramıştı, endüstrisi tahrip olmuştu, halkın yiyecek stokları giderek tükeniyordu,

Churchill’in söylediği gibi, Japonların çöküşü artık kesindi.

Amerika Birleşik Devletleri Stratejik Bomba Araştırma Kurulu verdiği raporda, bu raporda, bu konuya şöyle değiniyordu:

“Atom bombasını kullanmada, hava üstünlüğü, Japonya’yı kayıtsız koşulsuz teslim olmaya zorlayabilir”

Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral King

-“Japonların sadece denizde ablukaya alınması bile, onları açlığa mahkûm edeceğinden, teslim olmalarını sağlamış olacaktı. Ve yeter ki biz beklemeye istekli olmuş olabilseydik.” Demiş.

Amiral Leahy’in bu konudaki görüşü, atom bombasının kullanılmasının gereksizliğini daha vurgulayıcı bir şekilde ortaya koyuyordu.

-“Bu vahşi silahı Hiroşima ve Nagazaki’de, Japonlara karşı kullanmamız bize, Japonlara karşı olan savaşımızda maddeten hiçbir yarar sağlamayacaktı. Japonlar zaten yenilmiş ve teslim olmaya hazırdı. Etkili bir deniz kuşatması ve Klasik silahlarla sürdürülecek bir bombardıman bu sonucu sağlayacaktı.”

O zaman, atom bombası neden kullanıldı?

Amerikalı ve İngilizlerin hatlarını kurtarmaktan öte başka zorlayıcı nedenler var mıydı? Burada karşımıza iki neden çıkıyordu.

- Birisi, Churchill’in, 18 Temmuz’da, atom bombasının başarılı deneme haberinin kendisine ulaşmasından sonra Truman’la yaptığı görüşmedeki açıklamaları ve o anda aklına gelen fikirlerdi:

-“…O zaman Ruslara ihtiyaç duymayacağız. Japonya ile savaşın sona erdirilmesi, artık Rus ordularının kullanılmasına bağlı değil… Onlardan yardım istemek zorunda değiliz…

“…Şu anda Amerika Birleşik Devleti Devletleri Japonya’ya karşı yürütülecek savaşta, Rusların yer almasını istemeyecektir.”

Stalin’in Postdam Konferansı’nda Japonya’nın işgalinden pay talep etmesi çok rahatsız edici bir tutumdu ve Amerikan Hükümeti böyle bir ihtimalden sakınmak istiyordu.

Atom bombası bu sorunun çözümüne yardımcı olabilirdi.

Rusların iki gün sonra, 6 Ağustos’ta savaşa girmeleri gerekiyordu. Atom bombasının, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılmasının, ikinci nedenini de Amiral Leahy açıklıyordu:

-“Bilim adamları ve diğerleri bu denemenin yapılmasını istiyorlardı, Çünkü bu projeye muazzam bir para yatırılmıştı.”

Toplam iki milyar dolar harcanan bu atom bombası projesinde yer alan nuyu daha açık bir şekilde anlatıyordu:

-“Bomba projesi başarılı olmak zorundaydı. Üzerine çok masraf edilmişti, bir kez başarısız oldu mu biz bu kadar harcamanın hesabını nasıl verebilirdik? Olabilecek tepkiyi düşünün bir kez… Zaman azaldıça, Washington’da bulunan belirli çevreler, Manhattan Projesinin başı olan General Groves’u çok geç olmadan bu denemenin yapılması için sıkıştırıyor ve  ikna etmeye çalışıyordu. Bombanın tamamlanıp ve atıldığı zaman ilgili herkes, müthiş bir şekilde rahatlamıştı.”  (1)

Bu konu ile ilgili bir ilim insanın TÜBİTAK tarafında Türkçeye de çevrilmiş bir eseri vardır.

Kitabın ismi; Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Bu kitabın 285’inci sahifesinde bakınız ne anlatılmaktadır;

“Bilim adamları günahı tattığında…

Başkan Harry S. Truman ile savaş sonrası yaptığı bir görüşmede Manhattan Nükleer Silahlar Projesi bilimsel yöneticisi J. Robert Oppenheimer, üzüntü içinde bilim adamlarının ellerini kana buladıkları, artık günahı tanıdıkları yorumunda bulunur.

Ardından Truman, yardımcılarına, bir daha asla Oppenheimer’ı görmek İstemediği yolunda emirler verir.

Kimi zaman bilim adamları kötülük yaptıkları, kimi zaman da bilimin kötü amaçlı kullanımına karşı uyarıda bulundukları için cezalandırılır…”

Devam edecek…

Resim;dünyaninderinlikleri.com

(1) LIDDEL HART, II. Dünya savaşı