Çanakkale tuzak mıydı? Savaşı Almanya kazanırsa sömürgesi, İngiltere kazanırsa mahvoldunuz! (3)

Birinci Dünya Savaşı'na Almanlar için girmemizden dolayı  büyük zayiatı Almanlar için mi vermiş olduk?

Birinci Dünya Savaşı’na Almanlar için girmemizden dolayı büyük zayiatı Almanlar için mi vermiş olduk?

Osmanlıyı parçalayanlar, ülkeye en büyük zararı deneyimsiz, hırslı genç subaylar üzerinden verirler. Bu deneyimsizliklerinin sonucu ile ilgili tespiti, Mustafa Kemal Paşa ile görüşen İngiliz gazeteci Grace Ellison (*) çarpıcı misallerle anlatmaktadır.

Bizler, (1915-1916) Çanakkale’de –çok büyük bir bedel ödeyerek- bir zafer kazandık, ancak, bunun bir sonucu (getirisi) olmuş mudur?  İngiliz ve Fransızlar, yaygın ifadesi ile bu savaşta, “Boğazlar ve İstanbul’u kontrol etmek istemişler,” ancak Çanakkale’de kaybedince bu emellerine (1916’da) ulaşamamışlardır.

Bununla beraber İstanbul, 1918’de işgal edilmiş, 1915-1916’ta bizi  Çanakkale oyalayan İngilizler, O oyalamada Mısır’la ilgili emellerine ulaşmışlardır.

Bu tespit, Çanakkale Savaşları’ndan sonra, hem Mustafa Kemal tarafından, hem de İngiltere Bahriye nazırı Churchill’in de içerisinde bulunduğu İngiliz Kabinesi’ndeki tartışmalarda ; “Kara Ordusu olmadan, sadece Deniz Kuvvetleri ile Çanakkale’deki bir Savaşı kazanmak mümkün değildir.” (1) ifadesi ile (oyalamalar) teyit edilmiştir.

Osmanlının, Çanakkale’de galip gelecek bir deniz kuvvetleri yoktur. İngilizlerin de İstanbul’a kadar gidecek bir kara ordusu.

Mustafa Kemal anlatıyor,(Lord Kindross, “Atatürk” sahife:159)

Çanakkaleyi, “…kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek olan bir deniz kuvvetine karşı asla savunamayız.”

“…İngiltere Cephesinde, Çanakkale Savaşı görüş ayrılığına yol açtı… Bu işi donanmanın tek başına yapamayacağını,  (kara) Askerlerin de görev alması gerektiğini dile getirdiler…İngiliz bahriyesinde kök salan bir kanaate göre, gemilerin karalara taarruzundan çok şey beklenemez. Bu kanaat, asırların tecrübesinin mahsulü idi…  İngiltere İmparatorluğu Millî Müdafaa Meclisi, 1908’de Boğazlar’ın yalnız bahrî kuvvetlerle zorlanamayacağını teyit etmişti…İngiltere, göz bebeği gibi sakındığı donanmasını, neticesi bilinmeyen bir teşebbüse feda etmek istemiyordu…Churchill, 3 Kânunusani 1915’te şöyle çözüm buluyor: Çanakkale’yi modern zırhlılarla değil, 1908’den evvel inşa edilmiş eski tip zırhlılar ile zorlamak mümkündür”

Neticede; ..Çanakkale savaşına yalnız donanmanın katılması, bu savaşın bir oyalama savaşı olduğunun açık delilidir. Kara askeri olmadan, Osmanlı başkentine kadar olan güzergâhın, karadan ve denizden işgal edilmesi olanaksızdı. (2)

**

Peki, Bizleri Çanakkale Savaşı’na götüren süreci başlatan nedir?

Bu özetle ifade edilecekse, “Siyasi Hırs”tır.

Çok ağır bir iddia daha olacak; hiçbir şartta uygulanması mümkün olmayan,  “Sevr Antlaşması!”na da benzer bir“siyasi hırs” nedeni ile mi gittik? Şimdi sırası ile bunları açmaya çalışalım:

Enver Paşa 5 Mart 1909’da Berlin’e Askeri Ateşe olarak tayin olunur.

Bir iddiaya göre; Alman İmparatoru  Enver Paşa’ya, “Sen ülkenin başına geçersen biz Almanya olarak Osmanlı İmparatorluğu’na her türlü yardımı yapmaya hazırız”  teklifinde bulunur.  Bunun sonucu olsa gerek, Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya arasında “Alman Askerî Islahat Anlaşması imzalanır, (1913).

Bu (Orduyu ıslahat için yapılan) antlaşma doğrultusunda Osmanlı Ordusu’nun kontrolü, Almanlara, (Askeri Danışman Amiral Liman Von Sanders’e) geçer. Alman askeri danışmanın yaptığı ilk uygulama, Balkan Savaşlarındaki tecrübeli komutanlarını görevden alarak yerlerine genç, deneyimsiz ittihatçı subayları atamaktır.

Gerçeğinde Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na girmemesi gerekirdi. Çünkü ne ekonomik, ne askeri konumu itibariyle böyle bir savaşa uzun süredir hazırlanan dönemin güçlü devletlerin karşısında kazanma şansı yoktur.

Bunu Düyûn-u Umumiye’deki İngiliz temsilcisi Sir Adam Block, o günlerde İstanbul’dan ayrılırken şöyle diyecektir:

-“Eğer Almanya kazanırsa, Alman kolonisi olacaksınız. Eğer İngiltere kazanırsa mahvoldunuz!” (3)

Nitekim İngiltere kazanmış bizlerde (Osmanlı İmparatorluğu’da) mahvolmuşuz.

Askeri çevrelerce, Almanların özellikle, Çanakkale’de Türkleri en fazla zayiat verdirecek ve savaşı mümkün olduğunca uzatacak taktikler uyguladıkları ileri sürülmüştür.

Bunun nedenleri aşağıda açıklanmıştır.

Dolayısı ile bu Savaşta, Birinci Dünya Savaşı’nın en büyük zayiatını verilmiştir. Ağır zayiatlar karşısında grup komutanı, (Fevzi Çakmak) Alman askeri danışmanın (Komutan) riskli bir saldırı emri karşısında çekimser kalarak, Alman Komutana itiraz edince, grup komutanlığından alınır. (yerine Mustafa Kemal atanır)

Neticede, Cephelerin birinde kazandık -gibi- gözükmememize rağmen 600 yıllık bir imparatorluğu ve onun pek çok toprağını kaybettik.

* *

Konunun daha geniş pencereden görülmesi ve biraz daha açılması adına değerli  ilim insanı, tarihçi, Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın (**) gözü ile Çanakkale Savaşı’na giden süreç ve yaşananlar aktarılmaktadır.

Çanakkale, Osmanlıların I. Dünya Savaşı’nda açılmasını hiç öngörmedikleri bir cephedir. 1911’de başlayan Türk-İtalyan savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu Kuzey Afrika’da Libya’yı, arkasından Rodos’u, Oniki Ada’yı elden çıkarmak zorunda kalmıştır ve büyük kayıplara uğramıştır…

Neticede Osmanlı İmparatorluğu Doğu Trakya ile Ege’deki üç tane küçük ada ve Akdeniz’deki bir ada dışında bütün Ege adalarından yoksun kalmıştır…1911-1913 arasında uğranılan felakette Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar’dan ve Avrupa’dan uzaklaşmıştır…

Sonra beklenmedik bir şekilde Saraybosna’da Avusturya arşidükünün öldürülmesi üzerine Avusturya-Macaristan, Sırbistan’a karşı savaş ilan edince Almanya da Sırbistan’a karşı savaş açtı. Böylece 28 Temmuz 1914’te I. Dünya Savaşı başladı.

Almanya’nın savaşa girmesinin ardından Enver Paşa ile Sadrazam Sait Halim Paşa İstanbul’da Almanlarla 3 maddelik gizli bir ittifak anlaşması yaparlar. Anlaşmanın özelliği şu, her iki taraf başlayan savaşta tarafsız kalacaklar ama eğer Almanya Rusya’ya karşı savaşa girecek olursa Osmanlı İmparatorluğu da savaşa girecek. Bunun karşılığında Almanya hükümeti Osmanlı topraklarını korumak için elinden gelen yardımı yapacak…

Çanakkale Savaşı’nı izah edebilmek için Osmanlı Devleti niçin savaşa girdi onu vurgulamamız gerekiyor.

Öncelikle hedef yakın mazinin kayıplarını telafi etmek yani yakın zamanda elimizden çıkan toprakları geri almak. Nedir bu topraklar? Selanik, Makedonya, Batı Trakya, Mısır ve adalar. Ama öteki taraftan Rusya’ya karşı savaşa girildiğine göre öteden beri düşünülen, özellikle Enver Paşa taraftarlarının düşündükleri şey, Kafkaslar üzerinden Orta Asya’ya gitmek ve oradaki Türk devletleriyle birleşmek.

Hem Batı’da, hem de Doğu Anadolu’da Kafkaslar üzerinden gitmek muazzam bir proje. Bu projeyi Almanlar da destekliyorlar ve diyorlar ki

-“Siz bir taraftan İngilizlere karşı savaşın, bir taraftan da Rusya’ya karşı savaşın.”

Neden?

Çünkü İngilizlere karşı savaşırlarsa İngiltere Osmanlı’ya karşı kuvvet ayırmak zorunda kalacak, Almanya böylelikle İngilizlerle daha kolay savaşacak. Aynı şekilde Rusya da Kafkas cephesinde Osmanlı’ya karşı savaşacak böylelikle Almanlar yine rahatlamış olacak.

Burada Osmanlı İmparatorluğu tarafından düşünülen şey Turan hayaliyle istenilen toprakları almak. İlk aşamada iki cephede savaşmaya karar veriliyor. Birincil olarak Kafkaslardan Rusya tutulacak, diğer taraftan Süveyş Kanalı üzerinden Mısır ele geçirilmeye çalışılacak…

Ama daha sonradan savaşlar öyle bir gelişiyor ki yenilgiye uğranılıyor ve bu yenilgilerin sonunda Osmanlı cephelerinin sayısı yediye çıkıyor. Bu yedi cephenin içerisinde Çanakkale Cephesi yok. Çünkü Çanakkale Cephesi Osmanlıların isteyerek açtığı bir cephe değil…

Ama Çanakkale Cephesi hiç beklemediğimiz şekilde tacize uğrayacak ve hiç öngörülmemiş bir savunma savaşı halini alacaktır.

Çanakkale Savaşı’nın Milli Mücadele’ye olan etkisi

18 Mart Zaferi aslında bir deniz savaşı biliyorsunuz. Bu savaşta İngiliz- Fransız filosunun 16 gemisinden 10’u batırılıyor. Boğazın mayınlarla donatılmasını, gemilerin atılan toplarla uzaklaştırılmasını organize eden ve bu deniz savaşının kazanılmasını sağlayan isim ise Cevat Çobanlı.

O yüzden daha sonra Çobanlı’ya “18 Mart Kahramanı” adı veriliyor.

Ama Çanakkale, Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı değildir. Kurtuluş Savaşı ancak Mondros felaketi yaşandıktan sonra başlamıştır.

Eğer Çanakkale, Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı olsaydı Osmanlı Devleti Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamazdı. (4)

Prof. Turan’ın tespitlerini özetlersek;

-Almanların bizi bu savaşa sokmaktaki niyetleri, bizi, İngilizlere ve Ruslara karşı savaştırarak, kendi çarpıştıkları cephelerde İngiliz-Rusların güçlerini bölmek, rahat etmek!

-Çanakkale, Osmanlıların I. Dünya Savaşı’nda açılmasını hiç öngörmedikleri bir cephedir.

-Çanakkale Cephesi Osmanlıların isteyerek açtığı bir cephe değildir.

-Çanakkale Savaşları bir Deniz Savaşı’dır.

-Özeti ile, bu Savaşa Almanların bir oyunu sonucu girdiğimiz ve eğitimli nüfusumuz ile ekonomik değerlerimizin nerede ise tamamını kaybettiğimizdir.

Devam edecek…

Resim; web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(*) Grace Ellison, “Kuva-ı Milliye Ankarası” …Bizim alıştığımız Avrupa tipi kabinelerin tersine bu meclisin kabinesi, hemen hemen bütünüyle kendini ülkesine adamış, genç adamlardan kurulu, en yaşlı bakanı kırk ikisini geçmemiş. Ona göre gençler onarılabilecek hataları yaparlar, yaşlılar ve görüp geçirmişlerse alıştıkları hataları yaparlar. Paşa’nın sağ eli olan Fethi Bey de gençliğe inanmaktadır. Kendisi de henüz otuz iki yaşındayken bakan olmuştu. Yazarın, Lozan antlaşması görüşmelerindeki temsilcilerimiz için bir tespiti daha vardır; “Bizim İngiliz dışişleri mensuplarının “diplomat” oldukları yaşta, Türk diplomatları henüz beşiklerinde olmalıdır!”

(**) Prof.Dr.Şerafettin Turan (1925), Bilim adamı, tarihçi, yazar, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun son başkanı.

(1) “Kuva-ı Milliye Ankarası” Grace Ellison, 1923 Lozan.

(2)Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/medyada-ilk-kez-canakkale-savasinin-perde-arkasi-ingilizler-canakkalede-tuzaga-mi-dusurduler-1.html

(3) http://www.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/1914-te-cihan-harbi-ne-nasil-girdik/17763/

(4) http://www.odtuadt.com/index.php/roportaj/211-prof-dr-serafettin-turan-ile-canakkale-savasi-uzerine-soylesi

Çanakkale’de tuzağa mı düşürüldük? Yetmemiş ki, Arıburnu’nun ismi “Anzak Koyu” olmuş (2)

 

 

" Bütün dünler bugünü aydınlatan fenerlerdir."  W.SHAKESPEARE,

” Bütün dünler bugünü aydınlatan fenerlerdir.” W.SHAKESPEARE,

 

I.Dünya Savaşı’nda en çok zayiatın verildiği cephenin Çanakkale Cephesi olduğu konusunda şüphe yoktur.  Zira I. Dünya Savaşı’ndaki şehitlerin yaklaşık olarak 1/3’ü bu cephede hayatını kaybetmiştir. Bu nedenle Çanakkale Cephesi, I. Dünya Savaşı’nın en kanlı muharebelerinin yaşandığı cephe olmuştur.

Çanakkale savaşlarında Osmanlı nüfusunun önemli orandaki daha genç ve eğitimli kesiminin yitirildiği ve Türkiye Cumhuriyeti’ne  olumsuz bir beşeri sermaye mirası   bırakıldığı genel kabul gören bir yaklaşımdır. (1)

Yaşananlardan gelecek adına bir ders çıkarılmasının yanında ilgili döneminde alınan kararların perde arkasının anlaşılması için sırası ve önemine göre en büyük zayiatın verildiği üç cephe (Çanakkale, Sarıkamış ve Filistin) özet olarak dört farklı millete ait: İngiliz-Fransız-Alman ve Türk yazar/araştırmacıların gözünden verilecektir.

Çanakkale Savaşı’da, Sarıkamış ve Filistin Cephesi  gibi Birinci Dünya Savaşı içerisinde yapılan harplerdendir.

Osmanlı devleti her üç cephede çok ağır kayıplar vermiş ve ağır kayıplar doğal olarak beraberinde bazı sorgulamaları getirmiştir.

“Ağır kayıplar!” ifadesi, Çanakkale ve Filistin Cephelerinde askeri danışman olarak bulunan  (Alman Korgeneral-Osmanlı Mareşali)  Otto Liman von Sanders tarafından da (2) desteklemektedir.(3)

“Birinci Dünya Savaşı esnasında 1915-1918 yıllarını kapsayan dönemde Osmanlı ordusunun verdiği toplam zayiatın 2.285.000 civarında olduğu; Çanakkale Savaşı’nda ise (1915-1916); “56.643 Şehit, 97.007 Sakat kalan, 11.178 Kaybolan” olduğu belirtilmektedir.(4)

Osmanlı devleti’nde, (Alman askeri danışman) Liman Von Sanders’in, Türkiye’de Beş Yıl isimli hatıralarını yayınladığı kitabında ise şehit sayısı 66.000, diğer zayiat 152.000 ve toplam zayiat ise 218.000 kişi olarak verilmiş, yaralıların 42.000’i iyileşerek cepheye gönderildiği belirtilmiştir.

Çanakkale Boğaz Komutanlığı tarafından yayınlanan ve resmi bilgi ve belgelere göre cephede şehit olanların sayısı, 589’u subay olmak üzere 57.000 civarındadır. Şehit, yaralı, kayıp ve esir olarak yitirilen subaylarımızın toplam sayısı ise 1.633’dür. Düzeltilmiş rakamlarla Çanakkale Savaşı’nda cephede şehit olan, yaralanarak veya hastalanarak ölen, kayıp/esir ve hava değişimi ile hastanelere gönderilenlerin toplamı yaklaşık 212.000 civarındadır.

Dolayısıyla Çanakkale Savaşı’ndaki zayiatın bu sayının altında olması pek muhtemel değildir. Bütün veriler ve tahminler ışığında I. Dünya Savaşı’ndaki zayiatın yaklaşık olarak 1/3’ünün Çanakkale cephesinde verildiği ve Çanakkale cephesine sevk edilenlerin ancak yarısının sağ salim döndükleri ifade edilebilir. (5)

* *

Savaşın arka planı ile ilk sözü, Büyük Britanya/İngiltere Devleti tarafından kendisine bahse konu kitabın yazılması görevi verilen Lord Kinross’a bırakıyoruz. Yazar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendisine ilgili arşivleri açtığı için teşekkür etmektedir.

Yazar eserinde anlatmaktadır;

…Enver, (Paşa) gene Liman von Sanders’in (Alman askeri danışman) rızası olmadan ikinci muazzam taarruzuna hazırlanmaktaydı. Süveyş Kanalına doğru süratle inecek ve İngilizleri Mısırdan kovacaktı.

Alman Albayı von Kress’in komutasında çölü geçen Türk kuvveti Süveyş Kanalına yedi günde gelebilmişti. Fakat geceleyin yürüdükleri için İngilizleri gafil avladılar. Bir kısmı kanalın öbür kıyısına ayak bastı. Fakat batı kıyısı iyice tutulmuştu ve çok geçmeden İngiliz kara ve deniz bataryalarıyla daha da takviye edildi. Böylece Türk kuvveti gerilemek zorunda kaldı.

Türklerin bu baskını İngilizleri uyarmağa yaramıştı. Kanal bölgesinin savunmasını öylesine takviye ettiler ki Türklerin bundan böyle Mısıra saldırmaları hemen hemen imkânsız hale geldi. (6)

Kendi yaptıktan iki taarruzda da başarısızlığa uğrayan Türkler şimdi Müttefik Kuvvetlerinin bir saldırısıyla karşı karşıya idiler. 1915 yılının başından beri düşmanın kara ve deniz hareketlerine dair elde edilen entellijans (istihbarat)  raporlarından Müttefiklerin Çanakkale önündeki adalarda yığınak yapmakta oldukları ve Çanakkale Boğazıyla Marmara üzerinden İstanbulu hedef tutan bir İngiliz – Fransız saldırısının her an beklenebileceği anlaşılmağa başladı.

Kafkas ve Mısır seferlerinin yenilgiyle bitmesi maneviyatı çökertmişti ve İstanbullular umutsuzluk içinde şehrin düşman eline geçmesinden, olmuş bitmiş bir şey gibi bahsetmeğe başlamışlardı. Rusların çıkıp gelivereceği korkusuyla sinirleri bozulan Almanlar ayrı bir barıştan sözeder oldular.

Türk aileleri Anadoluya göç ediyordu. Hükümet Anadolu yakasında bir saat içinde harekete hazır iki özel tren bekletiyordu: biri Sultanla maiyeti, öbürü de kordiplomatik için.

Abdülhamid’e, sırası gelirse onun da Hünkâr ailesiyle beraber gidebileceği söylendi. Fakat o bu teklifi reddetti ve şimdi Padişah olan, kardeşine isabetli bir görüşle,

“İstanbuldan bir kere ayrılırsan bir daha dönemezsin,» dedi. (7)

içeriği uzun tutarak okuyanı sıkmamak adına burada kesiyor ve meraklılarının Büyük Resmi görebilmelerinde yardımcı olacak üç hususu not etmelerini öneriyoruz:

Cennetmekân, 2. Abdülhamid Han’ın; “İstanbuldan bir kere ayrılırsan bir daha dönemezsin,” Uyarısı;

-İngiliz İşgal Komutanı Milne ile Sultan Vahdettin görüşmesinde tercüman olarak bulunan İngiliz istihbarat Subayı Bennet’in anılarında,

-“Sultan direnişi örgütlemek için Anadolu’ya kaçacaktı, görüşmede bunu anladık ve sarayın etrafını tel örgülerle kapattık” ifadelerini;

Osmanlı Hükümetine, 10 Ağustos 1920’de imzalattırılan ve hiçbir zaman (taraflarınca onaylanmadığı için) yürürlüğe girmeyecek olan “Sevr Anlatması”nın hangi uzun vadeli planların hayata geçirilmesi için hazırlandığı, bu senaryoda, Yunanlılar ve Anadolu Halkının birbirleri ile nasıl çarpıştırıldığı, en önemlisi de, “Yeni Devlet” kurulmasında ne işlevi olduğu?

Devam edecek…

-Çanakkale, Sarıkamış ve Filistin Cepheleri, verdiğimiz en büyük kayıpların yanında I. Dünya Savaşı’nın sonucunu belirleyici etkenlerden midir?

 

Resim;http://www.resimler.tv/resim2267.htm

Açıklama;

Arıburnu nasıl “Anzak Koyu” oldu? bunun ilginç hikayesi ilerleyen bölümde verilecektir. Beklemek istemeyen meraklılar cevabı, “Anzak Koyu” ifadesini bir web arama motorunda arayabilir, öğrenebilirler.

Kaynaklar;

(1) Doç. Dr. İbrahim G. Yumuşak, “Çanakkale Savaşı’nda Yitirilen Beşeri Sermaye,” Çanakkale I: Savaşı ve Tarihi, Ed.İ.G.Yumuşak, İBB Kültür AŞ Yayınları, İstanbul, 2006, s. 103. (“Çanakkale Savaşında Şehit Olan Çanakkalelilerin Sosyo-Kültürel Analizi” İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) Yazar, Bu analizlerde Milli Savunma Bakanlığı’nın 1998 yılında ‘Şehitlerimiz’ adıyla yayınladığı veriler esas aldığını ifade etmektedir.

(2) Alman Komutan,  Otto Liman von Sanders, Osmanlı 1. Kolordu, 1. Ordu, 5. Ordu, Yıldırım Ordular Grubu’na komuta etmiştir.    (Çanakkale Savaşı ve Megiddo –Nablus/Filistin- Muharebesi’ni yönetmiştir.) 1911’de Generalliğe yükseldi. 1913 yılında Osmanlı İmparatorluğu için bir Alman askeri heyetinin başkanı olarak atandı… Çanakkale’yi savunan Osmanlı 5. Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders Osmanlı Devleti’ndeki Alman Danışma Kurulu Başkanıydı. 1918 yılında, I. Dünya Savaşının son yılında, Liman von Sanders, Sina ve Filistin Cephesi sırasında General Erich von Falkenhayn’ın yerine geçerek Osmanlı ordusunun komutasını devraldı. 1918 sonunda İngiliz General Edmund Allenby tarafından yenilgiye uğratıldı ve savaş sona erdikten sonra savaş suçu işlediği iddiasıyla Şubat 1919’da Malta’da tutuklandı ama altı ay sonra serbest bırakıldı ve Alman ordusu’ndan o yıl emekli oldu.(Vikipedi’den alıntıdır)

(3) “Anadolu İhtilali”, Sebahattin Selek.

(4) “Çanakkale Savaşı’nda Yitirilen Beşeri Sermaye,” Çanakkale I: Savaşı ve Tarihi,”  İbrahim G. Yumuşak

(5) A.g.e.

(6) Lord Kindross, Atatürk, Sahife:122 (Yazıdaki vurgulamalar tarafımızdan yapılmıştır)

(7) A.g.e: Sahife: 123

 

Medyada ilk kez Çanakkale Savaşı’nın perde arkası, İngilizler Çanakkale’de tuzağa mı düşürdüler (1)

İngilizler, I. Dünya Savaşı sonunda Boğazlar ve İstanbul'u işgal ettiler. Peki, bu ne anlama gelmektedir?

İngilizler, I. Dünya Savaşı sonunda Boğazlar ve İstanbul’u işgal ettiler. Peki, bu ne anlama gelmektedir?

 

Bugüne kadar Medyada gündeme getirilmemiş üç farklı olay, İngiliz, Fransız ve Türk yazarlarının gözüyle ve birlikte verilecektir. Biliriz ki, dünü doğru olarak öğrenemeyenlerin, doğru bir gelecek kurmaları mümkün değildir.  Doğru Tarih bu nedenle çok önemlidir. Ve Tarih bir yorumlama değil, belgeler demetidir.

Başlamadan yararlanılan bu üç eser, kaynakları ve yazarları hakkında;

1-LORD KINROSS –ATATÜRK, “BİR MÎLLETİN YENİDEN DOĞUŞU”

Büyük Britanya’lı (İngiliz) Lord Kindross, kaynaklarını aşağıda açıklamaktadır;

“…En başta, Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı arşivlerinden yararlanmama izin verdiklerinden ve araştırmalarıma yardımcı olduklarından dolayı Başkan Gürsel’e ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine teşekkürlerimi sunmak isterim….gerekli fotoğrafları veren Turizm ve Tanıtma Bakanlığına da ayrıca teşekkür ederim… Ankara Üniversitesi inkılâp Tarihi Bölümü Başkanı Profesör Enver Ziya Karal’a da teşekkür borçluyum.  Îngilterede teşekkür etmem gerekenler: 1920-24 yıllarında îstanbulda Büyükelçilik eden babası müteveffa Sir Horace Rumbold’un dosyalarından beni yararlandıran Sir Anthony Rumbold, Amiral Sir Bertram Thesiger,  Atatürk’ün yayınlanmamış Gelibolu Hatıralarını veren Alan Moorehead; Ali Fuat Cebesoy’un Moskova Hatıraları’nın henüz yayınlanmamış olan İngilizce çevirisini veren Manchester Üniversitesinden J.D. Latham’dır…Washington’daki Kongre Kütüphanesine; Washington’daki Millî Arşiv Dairesinin Dışişleri Bölümüne; Büyükelçi Grew’in evrakından yararlanmamı sağlıyan Harvard Üniversitesi Widener Kütüphanesine; Kaliforniyadaki Stanford Üniversitesi, Hoover Kütüphanesine; Kemalist Hükümetle Bombay’daki Hilâfat Fırkası’nın ilişkilerini belirten evrakı okumama izin veren İstanbul’daki Pakistan Basın Ateşesi S. Hasan’a…

Konumda ilgili sözlü yardımları için aşağıdaki kimselere teşekkür borçluyum.

Türkiyede, İsmet İnönü, merhum Rauf Orbay (Hüseyin Rauf) merhum General Refet Bele (Refet Paşa), General Ali Fuat Cebesoy (Ali Fuad), Tevfik Rüştü Aras, Fethi Okyar, Osman Okyar, merhum Bayan Halide Edip Adıvar, Falih Rıfkı Atay, Kılıç Ali, Hasan Riza Soyak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Bayan Ruşen Eşref Ünaydın, Dr. Afetinan, Bayan Sabiha Gökçen…

…Dr. Gotthard Jâschke, Harvard Üniversitesinden Sir Hamilton Gibb, Princeton Üniversitesinden Dr. L.V. Thomas, New York’taki Columbia Üniversitesinden Dr. Dankwart, A. Rustow ve Dr. J.C. Hurewitz; Salt Lake City Üniversitesinden Dr. Frederick  P. Latimer, Rutgers Üniversitesinden Dr. Walter F. Weiker, Ankara’dan Lawrance Moore, New York’dan Mrs. John Earl Davis, Türkiyedeki eski Fransız Büyükelçilerinden M. Gaston Bergery, eski İngiliz Büyükelçilerinden Sir James Bowker ve Sir Bernard Burrows, Mr. Ve Mrs. Geoffrey Lewis ve İstanbul’daki İngiltere Başkonsolosluğundan John Hyde.

…Ankara’dan Bayan İçten Erkin ve Bilge Karasu da Türk kaynaklarını sabırla okuyup İngilizceye çevirerek bana yardım ettiler. Hepsinden üstün olarak benim adıma uzun süre canla, başla çalışıp araştırma, okuma ve çeviriler yapan İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Profesörü Dr. Mina Urgan’a sonsuz minnetlerimi sunarım. Onun yorulmak bilmez, titiz ve bilgili yardımı olmasıydı bu kitap bu şekli alamazdı…”

Ve Patrick Kinross, bilinen adıyla Lord Kinross, (d. 1904 – ö. 1976) İskoç soylusu Mustafa Kemal Atatürk hakkındaki biyografisi ve Ortadoğu ülkelerine ilişkin diğer eserleriyle ün kazanmıştır. Bu eserlerinden biri de pek çok otorite tarafından beğeni kazanmış “Osmanlı İmparatorluğun Yükselişi ve Çöküşü” kitabıdır.

…1952’de İngiltere hükümeti tarafından Atatürk hakkında bir biyografi yazmakla görevlendirildi. 1960’ta yayımlanan kitabı Atatürk hakkında bugüne dek yazılan en başarılı biyografilerden biri olmakla birlikte, yer yer eleştirellikten uzak tavrı nedeniyle eleştirilmiştir. (*)

2- Fransız Beniot  Michen, “KURT VE PARS”, isimli eseri;

JacquesBenoist-Mechin, (Paris, 1901 – 1983) çok iyi bir gazeteci ve tarihçi olarak bilinen yazar, aynı zaman politikacıdır. Kariyeri, Alman ordusu ve Arap dünyası üzerinedir. Ve Bu konularda “uzman” olarak değerlendirilmektedir. (Vikipedi, İngilizce yazımından)

3– Cengiz Yazoğlu, “Osmanlı’nın Tasfiyesi” (yazar eserinde çok sayıda (İngiltere kaynaklı) tarihi belge sunmaktadır.)

Yazar, (Rize, 1931) “Öğretmen, Kemal Tahir’in Notlar’ını 15 cilt halinde derleyip düzenleyerek yayınladı. Kemal Tahir Vakfı Başkanı’dır.”Kitabın tanıtımından;

“Osmanlı’nın parçalanması, 19. yüzyılın başlarından itibaren Batı’nın önde gelen meselesi olmuştur…Tanzimat, Meşrutiyet, Hürriyet derken, İngiltere’nin başrolü oynadığı büyük bir planın uygulamaya konulması neticesinde Osmanlı Saltanatı ile Hilafet tarih sahnesinden silinmiş, yerine, geçmişle bütün bağlarını koparmış yeni bir devlet kurulmuştur. Burada apaçık bir tasfiye söz konusudur ve işte bu kitap, “Osmanlı’nın Tasfiyesi”nin hikâyesidir.(**)

4-Gizli İngiliz belgeleri

Başlamadan konunun anlaşılması çok ilginç bir tespiti verelim;

Mustafa Kemal anlatıyor (Lord Kindross, sahife:159)

-Kazanmış olduğun zaferin kesinliğine inanmak kendi kendini aldatmak olurdu. Deniz kuvvetlerinin hayati önemine hâlâ eskisi gibi inanıyordu.

-“Karaya kapanıp kalmış durumdayız. Tıpkı Ruslar gibi,” diyordu.

-“Boğazları ve Çanakkaleyi tıkamakla Rusları Karadenizin içine kapamış oldum ve eninde, sonunda çökmeğe mahkûm ettim. Müttefikleriyle irtibatlarını kesmiş oldum çünkü. Ama biz de çökmeğe mahkûmuz, hem de aynı sebepten. Gerçi Akdenizin, Kızıldenizin ve Hint Okyanusunun eteklerindeyiz ama herhangi bir denize açılacak kudretimiz yok. Deniz kuvvetinden yoksun bir kara kuvveti olarak yarımadamızı, kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek olan bir deniz kuvvetine karşı asla savunamayız.”

Mustafa Kemal ne demektedir?

Çanakkaleyi, “…kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek olan bir deniz kuvvetine karşı asla savunamayız.”

 

Şimdi bu ifadeyi onaylayan çok ilginç bir kaynaktan daha not düşüyoruz;

Kaynak;” Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu;

“…Dünya Savaşı’nda ingiltere’nin amacı, Hint yolundaki Mısır’ı almak, petrol yatakları üzerindeki Irak’la Mısır arasında bulunan Arabistan’ı almak. Anadolu’da da, Osmanlı’dan ayrılmış yeni bir Türk Devleti kurmaktı. Bu sahalardaki askeri hazırlıkları tamamlayabilmek için, Osmanlı ordusunu güney bölgelerinden uzakta oyalamak istiyordu. Bu hareketle, aynı zamanda, Rusların doğudaki yükü hafifleyecek, Rusya, bütün gücünü batı cephesine sevk edecekti. Bu yer Çanakkale idi.  İngilizlerin endişesi, Ruslarınkinden büyüktü. Bütün düşünceleri Mısır Üzerine Türklerin yürüyüşlerine mâni olmaktı. (1)

Bunun için buldukları çare, Boğazlar’a saldırmak ve Osmanlı’yı meşgul etmekti. (2)

Binaenaleyh, Çanakkale’yi zorlama projesi menşe itibari ile İngiliz projesidir.(3)

İngilizlerin Çanakkale’yi zorlama fikrini ilk düşünen ve mevki-i tatbike koyan. Bahriye Nâzırı Churchill olmuştur. Churchill’e göre, daha Türkiye’nin harbe girdiği andan itibaren Mısır tehdit edilmiş oluyordu.’ (4)

Çanakkale savaşı, düşman ordusunu cephenin uzağında bir yerde oyalama savaşı idi.

Bu nedenle Çanakkale savaşı İngiltere’de görüş ayrılığına yol açtı.

Çanakkale’ye hücum fikri İngiliz kabinesinde müzakere edilince bahriyeliler aleyhte rey verdiler.

Bu işi donanmanın tek başına yapamayacağını, Askerlerin de görev alması gerektiğini dile getirdiler. (5)

Fakat Harbiye Nâzırı Lord Kitchener,

-”Çanakkale için ayıracak askerim yoktur. Hepsi Garp cephesinde dövüşecekler Buraya asker yetiştiremiyorum. Binaenaleyh bu işi ya donanma ile yapmalıdır Veya büsbütün vazgeçmelidir,” cevabını verdi. (6)

Ruslar Almanlara karşı harp ile meşgul iken Kafkasya’da Türklerin tehdidine maruz kalmışlardı. Bu tehdide göğüs germeleri için Alman cephesindeki kuvvetlerden mühim bir kısmını Kafkasya’ya nakletmeleri lazımdı. Buna mahal kalmaması için Rus hükümeti, İngiltere ve Fransa’nın müştereken Türklere karşı bir harekette bulunmasını rica etti.

Churchill de derhal bu hareketin Çanakkale üzerine olmasını teklif etti. Fikrini kabul ettirmek için Çanakkale seferinden elde edilebilecek faydaları şu şekilde tebarüz ettirdi:

1.Türkler, kuvvetlerini Çanakkale’ye yığarak, Mısır üzerine yürümekten vazgeçeceklerdir.

2.Kafkasya’da Ruslara karşı büyük bir hareket yapamayacaklar ve dolayıyla Ruslar bütün kuvvetleri ile Alman cephesinde harp etmeye imkân bulabileceklerdir.(7)

İngiliz bahriyesinde kök salan bir kanaate göre, gemilerin karalara taarruzundan çok şey beklenemez. Bu kanaat, asırların tecrübesinin mahsulü idi.

Meşhur amiral Lord Nelson bu kanaati şu cümle ile formülleştirmişti:

-“istihkâma taarruz eden gemici delidir.”

İngiltere imparatorluğu Millî Müdafaa Meclisi, 1908’de Boğazlar’ın yalnız bahrî kuvvetlerle zorlanamayacağını teyit etmişti.’(8)

1807’deki deney bunu doğrulamıştı, İngiliz donanması, Duckworth kumandası altında Boğaz’ı geçmeye muvaffak olduğu ve hatta İstanbul’a kadar geldiği halde, kara kuvvetine dayanamadığı için geri dönmek mecburiyetinde kalmıştı. (9)

İngiltere, göz bebeği gibi sakındığı donanmasını, neticesi bilinmeyen bir teşebbüse feda etmek istemiyordu. (10)

Churchill, 3 Kânunusani 1915’te şöyle çözüm buluyor: Çanakkale’yi modern zırhlılarla değil, 1908’den evvel inşa edilmiş eski tip zırhlılar ile zorlamak mümkündür.”(12)

Churchill bu işin üzerine o kadar düştü ki, nihayet Çanakkale Savaşı’nın yalnız donanma ile yapılmasına karar verildi. 19 15’te büyük bir İngiliz filosu Fransız filosunun da iltihakı ile Çanakkale’ye geldi.  (13)

Çanakkale Savaşı’nın İngiltere Tarafından Yorumu

Petrograd’daki İngiltere Elçisi’nin, Rus Hariciye Nâzırı Sazonov’a muhtırası:

“”Kraliyet hükümeti, yalnızca ortaklaşa bir işin yararı uğruna Çanakkale Savaşı’na girmiştir

İngiltere, bu harekâttan kendisi için doğrudan doğruya bir çıkar sağlamak kaygısında değildir, orada yerleşmek niyeti de yoktur

“…Rusya ve Büyük Britanya aleyhine yönelmiş saldırı kuvvetlerini zayıflatmak amacıyla gözden çıkarmış ve tehlikeye atmıştır.” (Osmanlı Ordusu Kafkasya’da Rusya’ya, Süveyş Kanalı’nda İngiltere’ye karşı savaşıyordu, İngilizler, asıl olarak Osmanlı kuvvetlerinin Kanal’dan ve Kafkasya’dan çekilip, bütün gücünü Çanakkale’de toplaması ve İngiltere’nin en çok önem verdiği Süveyş Cephesi’nin rahatlaması amacıyla Çanakkale Savaşı’nı başlattı. İngiltere Elçisi de,

-“Saldırı kuvvetlerini zayıflatmak” için Çanakkale’de savaşı göze aldık demektedir.

…Çanakkale savaşına yalnız donanmanın katılması, bu savaşın bir oyalama savaşı olduğunun açık delilidir. Kara askeri olmadan, Osmanlı başkentine kadar olan güzergâhın, karadan ve denizden işgal edilmesi olanaksızdı.

Çanakkale Savaşları başlamadan İngiliz askeri yetkilileri ne demektedir?

-“Kara askeri olmadan, Osmanlı başkentine kadar olan güzergâhın, karadan ve denizden işgal edilmesi olanaksız…”

Çanakkale savaşları bittiğinde Mustafa kemal ne demektedir?

“…kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek olan bir deniz kuvvetine karşı asla savunamayız.”

Farklı zamanlarda söylenen bu iki görüşü birleştirdiğimizde ortaya nasıl bir tablo çıkmaktadır?

-Kara Kuvvetleri olmadan, sadece deniz kuvvetleri ile bu Savaşı kazanmak sıfır ihtimal derecesindedir.

-Mesele, Çanakkale ve İstanbul değildir. Mesele Türk askerlerinin oyalanmasıdır.

-Bu nedenle İngiltere Çanakkale’ye eski gemileri ve sadece deniz piyadelerini getirmiştir.

İngiliz ve Fransızlar, 1914-1918 döneminde girmedikleri (giremedikleri diyelim!”) Boğazlara ve İstanbul’a 1918’de girmişlerdir.

-Biz, Çanakkale’de, Sultan 2. Abdülhamid’in ülkenin geleceği için yaklaşık otuz yılda özenle yetiştirdiği, eğitilmiş-öğretilmiş biz nesil kaybettik…

-O neslin büyük çoğunluğu, 15-16 ve 17 yaşında çocuklar ve gençlerdir…

Bunlar ilerleyen bölümlerde detaylı olarak anlatılacaktır…

Devam edecek…

 

Açıklamalar;

(*) Vikipedi

(**) http://www.idefix.com/kitap/osmanlinin-tasfiyesi-cengizyazoglu/tanim.)

Başlıca yararlanılan eserler;

1-(İngiliz) LORD KINROSS –ATATÜRK, “BİR MÎLLETİN YENİDEN DOĞUŞU”

2- (Fransız) Beniot Michen ve  “KURT VE PARS”, isimli eseri;

3- Cengiz Yazoğlu, “Osmanlı’nın Tasfiyesi”

Kaynaklar;

(1) Enver Ziya Karal, Tarih Notları, sahife: 109.

(2) Age, s. 109.

(3) Age, S.109.

(4) Age, s.109.

(5) Esmer, Ahmet Şükrü, Siyasal Tarih, A.Ü. S. B. E Y., 1953,  s.323.

(6) Age, s.323.

(7) Enver Ziya Karal, “Tarih Notları”, Sahife: 110.

(8) Age, s.111.

(9) Age, sahife:111

(10) Age, sahife:111

(12) Age, sahife:111

(13) Esmer, age, sahife:323. (1’den 13’e kadar olan açıklamalar, Cengiz Yazoğlu’nun dip notlarıdır.)

Greenpeace Dosyası: ABD’de 104, Fransa’da 59, İngiltere’de 19 Nükleer Santral çalışmaktadır (6)

Kullanılan bir çok tanı- teşhis ve elektronik -mobil- cihazlarda düşükte olsa radyasyon vardır. Bunlar ne olacak?

Kullanılan bir çok tanı- teşhis ve elektronik -mobil- cihazlarda düşükte olsa radyasyon vardır. Bunlar ne olacak?

Üç barış vardır: Birinci barış, en önemli barıştır. İnsan ruhundadır o.  İnsan, kainatla ve kainatın bütün güçleri ile olan ilişkisini, beraberliğini farkettiğinde, kainatın merkezinde Büyük Ruh’un durduğunu ve bu merkezin her yerde, her birimizin içinde olduğunu farkettiğinde birinci barış sağlanmıştır.

Bu gerçek barıştır, diğerleri sadece bunun akisleridir.

İkinci barış iki fert arasında olan barıştır. Üçüncü barış ise iki millet arasında yapılır. Fakat hepsinden önce, anlamalısınız ki ‘gerçek barış’ dediğim birinci barış,

İnsanın ruhundaki barış yoksa ne fertler ne de milletler arasında barış olabilir.  (1)

Anlaşılması gereken;

Temiz Çevre, Temiz Sular ve temiz Topraklar için önce;

– İnsan Ruhunda, Beyninde kendisi, kendi cinsi ile barış içinde olması gerekmektedir.

-İnsanlar önceleri silahları kendilerini doyurmak, beslenmek için (Mızrak) kullanmaktadır.

-İlerleyen dönemde silah artık beslenmek, avlanmak aracı değil, konforunu artırmak için bir gasp  -öldürme- amaçlıdır.

-İnsanlar, “Medenileştikçe!” Tüfekler, Makineli Tüfeğe,

-Makineli Tüfekler, Klasik bombalara,

-Klasik bombalar, Nükleer bombalara –toplu katliam araçlarına- dönüştürülür.

“..Bir tek nükleer patlamadan doğan patlama dalgaları ve açığa çıkan ısı bütün bir kenti yok edebilir. Daha da kötüsü, çevreye yayılan radyoaktif ışınlar, yani radyasyon bütün Canlıları öldürür ya da kuşaktan kuşağa geçecek onarılmaz zararlar verir. Atmosferde uzun zaman kalan bu ışınlar ve rüzgârla savrulan radyoaktif tozların yeniden yeryüzüne inmesi (radyoaktif serpinti) canlılar için sürekli bir tehlikedir…”

Bu noktada “Çernobil Olayı’”nı canlı yaşamış Eski Sovyetler Birliği Başkanı Gorbacov’a kulak veriyoruz;

…Çernobil faciası, benim için olduğu gibi. Dilerim bütün insanlık için de, çok ciddi bir ders oldu ve iktidara geldiğim tarihten bir yıl sonra, Nisan 1986’da meydana geldi.

Uzmanların kanaatine göre, santralde çalışanların patlamaya yol açacak yedi hatayı aynı anda yapmaları, daha sonra reaktörün göbeğinde yangın çıkması, tesisin çatısını havalara uçurması ve önemli miktarda radyoaktif maddenin bir buçuk kilometre yüksekliğe çıkması milyonda bir ihtimaldi.

Bu, dünyadaki bilim adamları için olduğu gibi bizimkiler için de bu güne kadar hiç ortaya çıkmamış bir durumdu. Aralarında Moskova, Kiev, Minsk’in fizikçi, matematikçi, nükleer mühendis, kimyagerler olmak üzere ülkenin en önde gelen bilim adamları, binlerce uzman facianın oluş şekline ait çok çeşitli hesaplar yaptılar ve yangını söndürmek için çözüm ürettiler.

Siyasi Büro’nun akademisyen Evgeni Velikov ve meslektaşlarından aldığı uyarıda, yanan reaktörün kalbinin erimesi ve onu tutan beton tabanın çökmesi halinde Hiroşima’ya atılan atom bombasından onlarca, hatta, yüzlerce defa daha büyük bir kitlenin termonükleer reaksiyona uğraması için bütün şartların mevcut olduğuna dair vahim bir tehlikenin varlığı belirtiliyordu.Bu durum karşısında her türlü panikten kaçınmak istiyor, ancak bu tehlikeden de kurtulmamız gerektiğine inanıyorduk.

Nükleer füzyonun atmosferde yayılması devam ederken yangını söndürmek için kolları sıvadık ve binlerce asker, itfaiyeci ve madenciyi var güçleri ile çalışmak üzere toplayarak devasa bir güç oluşturduk.

Işınma dozu öylesine şiddetliydi ki birkaç dakika ara ile vardiyalı olarak değiştirdiğimiz elemanların çoğu bundan ciddî olarak etkilendi ve daha sonra ekseriyetle ölümle neticelenen hastalıklara yakalandı.

Bu müdahale ekiplerinin çoğu bilahare Çernobil bölgesinin aylarca süren radyoaktif artık temizliğinde kullanıldılar. Hayat ve sağlıklarını hiçe sayarak fedakarca çalışan bu insanlara helal olsun! Onlar günümüzün gerçek kahramanlarıdır!

…İskan bölgeleri, tarla ve meralar dev bir çalışma sonucunda temizlendi. Rekor denilecek bir zaman sürecinde zarar gören reaktörün çevresine bir “kundak” inşa edildi.

…Topraklarının %70’i radyoaktif yayılmadan etkilenen Beyaz Rusya bu durumdan en çok zarar gören ülke oldu. Bugün, ülke nüfusunun beşte biri kabul edilen 2 milyon Beyaz Rus radyoaktif madde bulaşmış topraklar üzerinde yaşamaktadır.

Çernobil beni bambaşka bir insan yaptı.

İnsanlık tarihinin en önemli sanayi felaketinden ne gibi dersler aldım?

Her şeyden önce, Çernobil felaketi yeni saydamlık politikasının ilk uygulaması oldu.

Kim ne derse desin, işte gerçek: Daha ilk gün, Çalışma arkadaşlarımla birlikte, felaketle ilgili aldığımız her bilgiyi yayınlama kararı aldık.

Yabancı ülkeleri, bilhassa komşu memleketleri meydana gelen her olay hakkında açık bir şekilde bilgilendirdik. Hükümet komisyonu üyeleri 6 ve 9 Mayıs’ta konu hakkında basın toplantıları düzenledi. Neticede, Çernobil reaktörlerinin en önemli mimarlarından birisi olan ve daha sonra vicdan azabına dayanamayarak hayatına son veren parlak alim, ünlü akademisyen Valeri Legassov başkanlığındaki bir Sovyet heyeti Viyana’daki Dünya Atom Enerjisi Ajansına detaylı bir rapor sundu ve bu rapor uluslararası kurumların tam onayını almıştı.

İkinci ders, tekniğin mutlak emniyetine olan inancım sarsıldı. Otuz sene boyunca, bizlere, bilim adamı A. Alexandrov’un ifadesi olan, “barışcıl atomun sıradan bir semaverden daha tehlikeli olmadığı” telkin edilmiş ve hatta Kızıl Meydan’a bile bir nükleer santral kurmanın hiçbir sakıncasının olmadığı söylenmişti. Bizlerin gözünde fizikçiler neredeyse tanrılaştırılmışlardı ve bilimin yardımıyla buldukları “temiz” ve ucuz elektrik enerjisiyle insanlığın yüzyıllık hayalini gerçekleştiriyorlardı.

Oysa, teşbihle söylenen işte bu “insan üstü varlıkların” (!) insanî zaaflarla dolu, nakıs, eksik varlıklar olduğu meydana çıkıyordu. Değerlendirmelerim, insan sağlığı ve hayatını etkileyecek bu tür teknik projelerin sivil toplum tarafından devamlı kontrol altında tutulması gerekliliğini gösterdi. .”(2)

Sayın Gorbaçov bize her şeyi anlatmış mıdır?

Öncelikle bir siyasetçi, bir devlet başkanı olduğuna göre tüm gerçekleri anlatmamıştır, herhalde…

Anlaşılmayan;

Halen, 104 Nükleer Enerji Santraline ve belki de binlerle ölçülecek nükleer silahlara ve bombalara sahip olan ve bunları da geliştirmeye devam eden Amerika ve Gelişmiş Avrupalı Devletler neden Nükleer silahları yok etmez, terk etmez ve geliştirilmesini önlemezler?

Demek ki bu konuda bir samimiyet bulunmamaktadır. Birleşmiş Milletler ve benzeri kuruluşlar ne işe yaramaktadır?

Bu arada Almanya, gösteri kabilinden olmalı, Japonya’da yaşananlardan dolayı (teknolojik verimliliği, ömrü dolan) kimi eskimiş Nükleer Tesisleri kapatmıştır.

Bu konuda (gerçekten bir ihmal olmamasına rağmen) bir risk var ise, gelişmiş Devletler bu tesisleri derhal kapatarak, diğerlerine de bu teknolojileri vermemeleri gerekmektedir.

Ancak, bu yapılmamakta, örneğin (işlerine gelenlere) İsrail’de var olmasına rağmen, Pakistan ve İran gibi dışladıkları kimi ülkeleri, bu teknolojiler edinmeyi düşündükleri için tehdit üzerine tehdit etmektedirler.

Nükleer Santral, Nükleer Silahlar vb. tehlikeli ise, Tüm çevre ve insanlar için tehlikedir.

Derhal yok edilmeli, bütünü ile yasaklanmalıdır.

Tehlikeli değilse, “Kim kimi kandırırsa” oyunu ile tiyatro oynamaktan vazgeçilmelidir.

Kızılderililer ne demektedir?

“İnsanın ruhundaki barış yoksa ne fertler ne de milletler arasında barış olabilir.

Kaynaklar;

(1) Üç barış vardır: Birinci barış, en önemli barıştır. İnsan ruhundadır o. İnsan, kainatla ve kainatın bütün güçleri ile olan ilişkisini, beraberliğini farkettiğinde, kainatın merkezinde Büyük Ruh’un durduğunu ve bu merkezin her yerde, her birimizin içinde olduğunu farkettiğinde birinci barış sağlanmıştır. Bu gerçek barıştır, diğerleri sadece bunun akisleridir. İkinci barış iki fert arasında olan barıştır. Üçüncü barış ise iki millet arasında yapılır. Fakat hepsinden önce, anlamalısınız ki ‘gerçek barış’ dediğim birinci barış, insanın ruhundaki barış yoksa ne fertler ne de milletler arasında barış olabilir. (Kızılderili atasözü)

(2) “Yerküre Manifestom” Mihail Gorbaçov”  Sahife;21

Batı, Birleşmiş Milletler, Greenpeace, Youtube, Twetter üzerinden rekabetçilerini kontrol ve dizayn mı etmektedir (5)

İnsan, geliştirdiği makinelerin yanında ne yazıkki kendi "insanlık" anlayışını geliştirememiştir.

İnsan, geliştirdiği makinelerin yanında ne yazıkki kendi “insanlık” anlayışını geliştirememiştir.

 

Bir meseleyi çözülmez hale getirmenin en basit yolu, konuyu komisyonlarda teknik ayrıntılara boğmaktır. Bu nedenle konu, teknik detaylarla anlaşılmaz hale getirmeden basit ifadelerle anlatılacaktır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile dönemin güçlüleri dünyayı aralarından paylaştıktan sonra, aralarına paylaşımda yeni ortaklar almamak için çeşitli cinliklerle, birtakım “Kuruluşlar!” oluşturdular ve hâkimiyetlerini gelecek süreçte de –kendileri açısından- garantiye aldılar.

26 Haziran 1945 Yılında ABD/New York’ta kurulan, “Birleşmiş Milletler” de bunlardandır.

Bu örgüt (görüntüde) ne yapacaktır?

“Dünya barışını, güvenliğini koruyacak  ve uluslar arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturacaktır.”

-“Birleşmiş Milletler kendini “adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş” olarak tanımlamaktadır.

Örgüt yapısal olarak idari bölümlere ayrılmıştır; Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Yönetim Konseyi, Genel Sekreterlik ve Uluslararası Adalet Divanı. Örgütün en göz önündeki merciisi Genel Sekreterdir.

Bu bölümlerden “Güvenlik Konseyi” on beş ülkeden oluşmakta olup, bu üyelerden beşi  (ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa) daimi üye statüsündedir ve mutlak veto yetkisine sahiptir.

Peki, Bu Daimi üye ve Veto hakkı ne anlama gelmektedir?

Elbette; “Körlerle sağırlar birbirlerini ağırlar.” Bu beş ülke topu aralarında çevirmektedir.

Uygulamada zaten böyledir.

Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluşlar

-Gıda ve Tarım Örgütü

-Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu

-Uluslararası Para Fonu

-Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü

-Dünya Bankası (*)

 

Bunlardan Gıda ve Tarım Örgütü ne işe yaramaktadır?

Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere,

Eski Sovyetler Birliği Devlet Başkanı, MIHAIL GORBAÇOV, “Yerküre Manifestom” İsimli kitabının 36.cı sahifesinde anlatmaktadır;

-“..Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum.  Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi..”

Sayın Gorbacov’a ne diyelim? Devlet başkanı olmuşsun ancak, Hristiyan Batı’nın materyalist bakışını, gerçeklerini kavrayamamışsın!

Bu manada Uluslararası Para fonu, Dünya Bankası’na bakalım. Bankanın kurucusu, babası, “Kuruluş Felsefesi’nde demektedir?

-“…Kullanılan gücün askeri ve politik yerine finansal olması dışında, uluslararası işbirliği ruhundan ziyade, bir güç politikası operasyonunu yansıtıyor…” (1)

Örnek mi? Bizim bunlardan aldığımız krediler için verdiğimiz tavizler ve uzun yıllar ödediğimiz faizler.

Batının, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni de unutmamak gerekir!

“İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun Haziran 1948’de hazırladığı ve birkaç değişiklik yapıldıktan sonra 10 Aralık 1948’de, BM Genel Kurulu’nun Paris’te yapılan oturumunda kabul edilen 30 maddelik bildiridir.”

Bu bildirideki ifadelere baktığımızda;

-“…Bütün insanlar özgür, onur ve hakları yönünden eşit doğarlar…”

-“İnsan haklarının özellikleri: Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da her hangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu Bildiri’de açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir..”

Bunlar kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi?

-Peki, Bize ve kimi ülkelere vize uygulamasını kimler yapmaktadır? Ve kendi dilini öğrenmeyene ülkesinde yaşam hakkı tanımamaktadır.

Sizin “İnsan hakları!” anlayışınızı sevsinler!

Yıl, 632, Hz. Muhammed (sav) Veda hutbesi’nde insanlığa seslenmektedir;

– “…Ey insanlar! “Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın arab olmayana arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur… “Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse onu dinleyiniz ve itaat ediniz..”

Özetle;“İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir” İfadesi, yaklaşık, 1300 yıl evvel söylenmiştir… Bin üç yüz yıl…

Bugün Mısır’da halkın seçtiği bir yönetimden, kendi ekonomik çıkarlarına zarar geleceği endişesi ile, Ne Mısır’da yaptırılan darbeyi gündeme getirelim, ne Mısır’da darbeciler tarafından verilen yüzlerce idam kararı karşısındaki suskunluklarını, ne İsrail Üzerinden Filistinlilere estirilen terörü, ne de dün köle olarak kullandıkları Afrikalıların ellerine verdikleri silahlarla birbirlerini öldürmelerindeki cinliklerini!

Ve Greenpeace;

-“Temiz çevre, kirletilmemiş sular ve Topraklar…”

-“Nükleer teknolojiye hayır!”

-Elbette Temiz Topraklar ve Nükleersiz bir dünya! Bu işe, ABD’deki 104, İngiltere’deki 19 Nükleer Santrali kapatarak başlayalım, nasıl olur?

-Muhteremler! Önce samimi olmalı ve kafanızdaki anlayışın çevresini temizlemelisiniz, aleme “sanal akıl”lar vermeden önce.

 

Devam edecek…


Resim; http://www.ntvmsnbc.com/id/25399405 sitesinden alınmıştır.

(1) Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/turkiyenin-dis-borcu-imf-ve-dunya-bankasinin-gercek-yuzu.html

(*) BM ile ilgili Vikipedi kaynaklarından yararlanılmıştır.

Greenpeace örgütü! Bunu duymuş muydun? “İlkbaharda usul usul yürü; Toprak Ana hamiledir” (4)

Eylemler, söylemleri desteklemeden ifadeler, Samimiyetten uzak ve "kuru bir laf" olmaktan öte bir anlam taşımaz.

Eylemler söylemleri desteklemiyorsa,  ifadeler, Samimiyetten uzak ve “kuru bir laf” olmaktan öte bir anlam taşımaz.

 

Kendine gelişmiş Batı, kendi çevresini ve insanını katlederek zenginleşmiş, bunu sürdürmek için sıra az gelişmiş ülkelere gelmiştir. Ancak, bu noktada bir sorun vardır. Kendileri ile gelişmemiş ülkeler arasındaki fark kapanmamalıdır. Bunun en kısa yoldan çözümü; “Kendilerinin yükseldikleri (aslında yükseldikçe değerlerini kaybettikleri) merdiveni -sanayileşmeyi- ortadan kaldırmak veya benzer tekniklerin kullanılmaması için kamuouyunun desteği ile ortamı olgunlaştırmak.

Bu diğer ifadesi ile, yeteri kadar sanayileşmemiş ülkelerin kendilerine rekabetçi olmamaları, işçi-sömürge konumundan kurtulmamaları için, tabiri uygun ise onlara bir “deli gömleği” giydirilmelidir.

İşte, Batının, Çevre ve Barış hikâyesi. Yine de “Herhalde böyle değildir.” Diyelim.

Bu noktada Batının dününe bakarak bugününün sorgulanması gerekmektedir. Burada İngiltere’nin Sanayi Devrimi öncesinden verdiğimiz örneği tekrar edersek;

“…Madencilerin yararlandığı hakların kapsamı gerçekten şaşırtıcı boyutlardaydı. Bunlar maden ocaklarında kullanacakları keresteyi çevredeki ormanlardan özgürce alabildikleri gibi, kerestenin kıt olduğu zamanlarda, fırınlarına yetecek kadar odunu sağlayıncaya dek koru sahibinin korusundaki ağaçları kesmesine bile engel olabiliyorlardı… Kilise avluları, bahçeler, meyve bahçeleri ve anayolların dışında, her yerde maden araması yapabiliyorlardı. Dahası, ırmakların yataklarını değiştirme ve en yakın anayoldan yararlanma gibi haklara da sahiptiler.

Bu bağlamda John de Treeures şöyle yakınmaktadır:

Tam tamına altmış kalay madencisi, buğday, arpa, yulaf, yonca, bezelye ekili ve en az Cornewaille’deki diğer tarlalar kadar verimli Treeures’in demesnesine (beylik tarlasına) girmişlerdir; …”

…Londra o hale gelir ki, “Şehirde adam asacak ağaç… Thames Nehri’nde çevre kirliliğinden zehirlenmeyen tek bir balık kalmamıştır”(1)

İşte Greenpeace’nin fikir babaları İngilizlerin ve “Sanayi Devrimi”nin İngiltere’sinin çıplak gerçekleri.

Ve aradan birkaç yüzyıl geçer,

– İspanyollar, İngilizler ve Fransızlar Amerika’ya göç ederler…

Sizce İngilizler, İngiltere’de yaşanan çevre katliamından bir ders almışlar mıdır?

– Pek zannetmiyoruz…

– Neden?

İnsanlar kendilerini (değerleri ile) tekrar ederler.

– Bugün, “Çevre” veya “Doğa ile Barış!” dediğimizde ilk aklımıza gelenler kimlerdir?

Kızılderililer değil mi?

– Kulak verelim, bakalım Batı’nın çevreciliği ve bu konudaki samimiyeti hakkında bize neler söylemektedirler:

– “İlkbaharda usul usul yürü; Toprak Ana hamiledir.” (Kızılderili Klowa Kabilesi)

Aşağıda “Vahşi!” etiketi ile çeşitli film ve çizgi romanlarla kasıtlı olarak damgalanan Kızılderililer, Kızıldereli Şef Seattle tarafından, 1854 Yılında kendisinden toprak isteyen “ Medeni!” ABD başkanına yazdığı bir mektuptan bölüm verilmektedir.

TOPRAK İNSANA DEĞİL, İNSAN TOPRAĞA AİTTİR

“Beyaz Saray’daki Büyük Beyaz Reis,

Gökyüzünü, toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilirsiniz ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının pırıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, ak kumsallı kıyılar, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu, halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerinin bir parçasıdır. Ormanların, ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımın anılarını taşır. Biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz ölüp, yıldızlar evrenine göçtüğü zaman doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimizse, doğduğu toprakları unutmaz. Çünkü Kızılderili, gerçek anasının toprak olduğunu bilir.

Washington’daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor. Bu bizim için çok büyük bir özveri olur. Büyük Beyaz Reis, bize, rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerinse, onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz ama; yine de önerinizi kabul etmemizin kolay olmayacağını itiraf etmek zorundayım. Çünkü, bu topraklar bizler için kutsaldır. Derelerin ve ırmakların suyu, bizim için yalnızca akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak; bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarımıza öğretmemiz gerekecek. Biz, dereleri ve ırmakları, kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize?

Biliyorum; beyazlar bizim gibi düşünmezler. Beyazlar için bir parça toprağın, ötekinden ayrımı yoktur. Beyaz adam, topraktan almak istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak, beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca, başka serüvenlere atılır. Beyaz adam, anası olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alınıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki; toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.

Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı sesler, bir kelebeğin uçarken çıkardığı kanat sesleri duyulmaz. Belki vahşi olduğum için anlayamıyorum; ben ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan; bir su birikintisinin çevresinde toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne anlamı, ne değeri olur?

Biz Kızılderiliyiz ve anlamıyoruz. Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgârın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanlarının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp gelmiş meltemleri severiz. Hava önemlidir bizler için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı solur. Beyaz adam için, bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak; havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmemiz gerekecek. Çocuklarınıza havanın kutsal bir şey olduğunu; havanın temizliğine önem vermek gerektiğini öğretmelisiniz. Hem nasıl kutsal olmasın hava? Atalarımız doğdukları gün ilk soluklarını,
ölürken de son soluklarını bu havayla solumuşlardır.

Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğim. Eğer önerinizi kabul edecek olursak; bizim de bir koşulumuz olacak. Beyaz adam, bu topraklar üstünde yaşayan tüm canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka düşünemiyorum… Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo (yaban sığırı) gördüm. Beyaz adam, trenle geçerken vurup vurup öldürüyordu. Dumanlar püskürten demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz Kızılderililer yalnızca yaşayabilmek için öldürürüz hayvanları… Tüm hayvanları öldürecek olursanız, nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada, insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın; bugün canlıların başına gelen, yarın insanın başına gelecektir. Çünkü, bunlar arasında bir bağ vardır. Şu gerçeği iyi biliyorum: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey; bir ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de; dünyanın başına gelen her felaket, insanoğlunun da başına gelmiş demektir..” (2)

Amerika’nın yerlileri bu Kızılderililere ne oldu dersiniz?

– Orta Amerikalı yerliler’e veya Afrikalı Yerliler’e olanlar mı?

Söylemler, eylemlere dönüşemediğinde, itibarları su üzerine yazılan yazılar misalidir.

 

Devam edecek…

Resim;

(1) Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/greenpeace-yesil-baris-dosyasini-aciyoruz-orgut-ingilizlerin-cinliklerinden-birisi-midir-1.html

(2)Daha fazlası için bakınız; http://www.sendika.org/2010/11/sef-seattledan-mektup-var-erbil-karakoc/

Greenpeace örgütüne soru; Türkiye Nükleere geçmesin de Batıya “işçi cenneti” mi kalsın! (3)

Yoksulun, akıldan evvel ekmeğe, enerjiye, ihtiyaçlarını karşılamak için kaynağa ihtiyacı vardır.

Yoksulun, akıldan evvel ekmeğe, enerjiye, ihtiyaçlarını karşılamak için kaynağa ihtiyacı vardır.

 

Hello Greenpeace! Dünyada 800 milyon insan aç. Bir milyarı sudan mahrum. 2 milyarı elektrikle tanışmamış. 3 milyarda temel ihtiyaçlarından yoksun. (1) Petrol için öldürülen çocuk ve kadınları  saymadan…

Samimi olarak insanlığa hizmet etmek mi istiyorsunuz?

Aç adam özgür değildir. Hatta insan da değildir!

Geçen yüzyıl, ABD için emsalsiz bir büyüme, genellikle Batılı ülkelerin çoğu için de bir refah dönemi oldu. Sadece 2000 yılı için Uluslararası Brüt Hasıla %4,7’lik büyümeyle 31.362 milyar dolara ulaşmıştır.

Aynı dönemde, uluslararası ticaret hacmi %12 oranında artarak 2000 yılında 6.253 milyar dolara ulaşmıştır. Her gün, dünyadaki borsaların tamamında 1.300 milyar dolar tutarında sermaye hareketi gerçekleştirilmektedir.

Bununla beraber, bütün olarak ele aldığımızda, geçen yüzyılı insanlık için Kuzey ile Güney ve zenginler ile fakirler arasındaki eşitsizlik ve uçurumun büyüdüğü bir tarih dilimi olarak görürüz.

Sadece bazı güçlü ve paralı ülkelerin lehine dünyanın her yerinde “beyinleri” ve sermayeyi “emen” ve her türlü denetimden kaçan bir serbest Pazar ekonomik sistemi vardır ve küreselleşmenin sonucu zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum gerçekten hızla büyümüştür.

Aşağı yukarı bir nesil önce, dünya nüfusunun en müreffeh yaşayan %20’si en fakirlerin %20’sinden tam otuz misli daha zengindi. Bugün için ise bu sayı tam iki katına çıkmıştır.

Somut rakamlar bu ifadelere daha da korkunç rezonanslar kalıyor.

En gelişmiş ülkelerde yaşayan bir milyar kişi, şu meşhur “tuzu kuru bir milyar”, dünyadaki tüm zenginliğin %60’ına sahip durumda bulunuyor ve dünyanın en az gelişmiş ülkelerinde yaşayan 3,5 milyar kişi ise dünyadaki zenginliğin sadece %20’sine sahip olabiliyor.

Bugün dünyada 1 milyar 200 milyon kişi günde bir dolar’dan daha az bir gelirle yaşıyor.

Günün birinde patlamayla sonuçlanabilecek bir özellik taşıyan bu durumu anlamak için Marksist olmak da gerekmiyor.

Uluslararası finans çevrelerinin azdırdığı vahşi liberalizm, Güney Doğu Asya, Arjantin ve Rusya’da olduğu gibi, birçok ekonomik krizin meydana gelmesine sebep oldu…” (2)

Türkiye (Kasıtlı uygulamalar sonucu) Bilgi üretememektedir,

Türkiye, Doğalgaz ve Petrol üretememektedir,

Türkiye, katma değerli (yüksek teknolojik karlı) sanayi malı üretememektedir,

Türkiye, Mevcut durumu ile “bir işçi cenneti”dir.

Türkiye, Ekonomik manada büyümekte,

Türkiye, ekonomik manada büyürken, cari açığı ve borcu da büyümektedir.

Türkiye, karlı (kazançlı) mal üretemediği için büyürken dahi kazancı ihtiyacı olan enerjiye yetmemektedir.

Rüzgar esmeyebilir,

Güneş açmayabilir,

Yağmur yağmayabilir.

Ancak, insanlar doymak, ısınmak; sanayisinin tekerlekleri dönmek ister…

Bunlar enerji olmadan mümkün değildir.

Ve…

Tüm gelişmiş ülkeler, Nükleer teknolojiye sahip ve bu sahipliğin verdiği güçle, gelişmemişleri, bunlara sahip olmayanları alabildiğince sömürmektedir.

Kulağa ne kadar hoş gelmektedir:

-“Temiz çevre, Kirlenmemiş sular ve Topraklar!”

-Elbette, temiz çevre…

-Ancak, çözüm :gelişmişin, sanayileşmişin ve kalkınmışın samimi olmasında ve bu konuda samimi uygulamalarında;

-Çözüm; aç insanlara, gelişmişin, gelişmemişi kandırarak, kandırmaya hazır tutmasında, yemek, enerji yerine, ninni yerine geçen “barış şarkıları” söylemesinde değil!

-Göz boyamak için Kavak Ağaçları’na bayrak asmak hiç değil!

 

Devam edecek…


Resim; web ortamından  alınmış yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1)“..Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum. Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi.”Yerküre Manifestom” MIHAIL GORBAÇOV, Sahife:36

(2) A.g.e.Sahife:36

Greenpeace “Yeşil Barış!” örgütü dosyası: “Nükleere Hayır!”, Petrol şirketlerine eyvallah mı? (2)

"Hiç kimse size karşı değildir. herkes kendi tarafındadır."

“Hiç kimse size karşı değildir. herkes kendi tarafındadır.”

 

Konuya yakın olmayanları, kulağa hoş gelen ifadelerle aldatabilirsiniz. Ancak rakamların aldatılmak gibi bir özellikleri yoktur. Bakınız rakamlar Nükleer Enerji konusunda bizlere neler anlatmaktadır.

Dünyada halen 30 ülkede 438 nükleer santral reaktörü enerji üretiminde kullanılırken, 42 nükleer santral inşa aşamasında bulunuyor.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) verilerine göre, küresel düzeyde kurulu gücü 371 bin 562 gigawaat (gw) olan 438 nükleer santral, söz konusu 30 ülkenin ürettiği enerjinin yüzde 17,71’ini sağlıyor.

Bir başka deyişle, nükleer santralle sahip ülkeler ürettiği enerjinin yüzde 17,71’ini bu santrallerden elde ediyor.

Dünyada kurulu 438 nükleer santralin 272’isi (yüzde 62) sanayileşmiş 7 ülkenin oluşturduğu G-7 ülkelerinde yer alıyor.(AA)

Avrupa’nın önemli ülkelerinden;

-Fransa’da 59,

-İngiltere’de 19,

-Almanya’da 17 santral bulunurken, diğer gelişmiş ülkelerden;

-Japonya’da 55,

-ABD’de 104,

-Kanada’da 18 santral vardır.

Sanayileşmiş 6 ülkede bulunan 272 nükleer santralden elde edilen 254 bin 365 mw enerji, dünyada kurulu gücü 371 bin 562 mw olan 438 santralden elde edilen enerjinin yüzde 68’ini oluşturuyor.

Söz konusu ülkelere Rusya’nın da eklenmesi halinde 7 ülke toplam kurulu gücün yüzde 74,3’nü elinde bulunduruyor.

ABD, dünyada en fazla nükleer santral reaktörü ve en fazla kurulu güce sahip ülke konumunda.

Dünyada elektrik enerjisi üretiminde nükleer enerjiden en fazla yararlanan ülke sıralamasında Fransa ilk sırada yer alıyor.

Söz konusu 30 ülke arasında Fransa, ürettiği enerjinin 76,18’ini nükleer enerjiden elde ederken, ikinci sırada yüzde 72,89’luk pay ile Litvanya izliyor.

42 NÜKLEER SANTRAL İNŞAA EDİLİYOR

Halen küresel düzeyde 36 bin 988 megawaat (mw) gücünde 44 nükleer santralin inşaasına devam ediliyor.

Arjantin, Finlandiya, Fransa, İran, Pakistan ve ABD’de birer reaktör, Bulgaristan, Japonya ve Ukrayna’da ikişer, Çin’de 11, Hindistan’da 6, Güney Kore’de 5 ve Rusya’da 8 nükleer reaktör inşa aşamasında bulunuyor.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının verilerine göre (31 Aralık 2008) tarihi itibarı ile dünyada bulunan nükleer santral bulunan diğer devletlerden birkaç örnek;

Şimdi de Türkiye’nin CARİ AÇIK nedeni olan enerji tablosuna bakalım;

Türkiye’nin yerel enerji kaynakları çok yetersiz. Petrol ve doğalgaz gibi fosil enerji kaynaklarında mutlak bir dış bağımlılığı var. Bu yüzden ulusal ekonomisi sürekli zararda ve bu zararını dış borçla kapatıyor.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek,“Enerji ithalatımızı saymazsak cari açığımız olmayacak, dış ticaretimiz başa baş gelecek” diyerek, enerji ithalatının önemini tek cümlede özetlemektedir.

 

KAYNAKLARA GÖRE DÜNYA VE TÜRKİYE ELEKTRİK ÜRETİMİ

Kaynaklar………………………  Dünya ……………….Türkiye

 

KAYNAKLARA GÖRE TÜRKİYE’DE ELEKTRİK ÜRETİMİ

DIŞ ALIM TOPLAM…………………………………….1.143……………….%100

TOPLAM…………………………………………….…212.351 Kwh (Milyar) (**)

 

Bu tabloya baktığımızda, Dünyada yüzde yirmilerde olan doğalgazdan elektrik üretimi Türkiye’de yüzde ellilerdedir.

-Türkiye’nin cari açığı’nın nerede ise tek nedeni, petrol ithalatına ödenen paralardır.

-Türkiye, petrol üreten bir ülke değildir.

-Türkiye’nin, 2023 yılı ihracat hedefi, yaklaşık, 500 milyar dolardır.

-İhracat demek, enerji demek; enerji demek petrol demek;  petrol demek, ithalat demek;  ithalat demek cari açık demek;  cari açık demek, Türkiye için kölelik, “ölüm!” demek.

Şimdi soruyoruz;

Ey Greenpeace! Web sitene koyduğun; “Nükleere Santrallara Hayır” telkinleri ile ne yapmak istiyorsunuz?

-Türkiye’nin, Shell, BP gibi petrol üreten İngiliz-ABD şirketlerine, alınterini, emeğini artarak aktarmaya devam etmesini mi?

-O kadar samimi iseniz ve gücünüz yetiyorsa,  Tüm gelişmiş ülkelerdeki nükleer santralları kapattırınız, ve nükleer silahların üretimine engel olunuz.

 

Devam edecek…

Greenpeace, katledilmiş bir ormanın ortasında kurulan Koç Üniversitesi’ndeki bahar şenliğinde protesto amacı gütmeden stand kurmuş mudur?

-Greenpeace, Petrolü olmadığı için 50 milyar dolar cari açık veren ülkemizde neden,  “Nükleer santral inşaatı başlıyor, Durdurmak için son günler..” demektedir?

Greenpeace, alternatif sanayicilerin içten içe destekledikleri bir maşa grup mudur?

Greenpeace, İngiltere aleyhine (sonuç alan) bir çalışması var mıdır?  İngiltere’deki 19 Nükleer santralin kapatılması için neler yapmışlardır?

(*) Kaynak: AA (Alıntı; http://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/529485-dunyada-nukleer-santrali-olan-ulkeler )

(**) Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/yeni-dunya-duzeninde-turkiyenin-enerji-ve-petrol-gercegi-iste-hikayemiz-3.html

 

Greenpeace “Yeşil Barış!” dosyasını açıyoruz; Örgüt İngilizlerin cinliklerinden birisi midir (1)

"Yeşil Barış!" örgütü, bu çocuklar sömürgeciler tarafından öldürülürken,  Kavak Ağacına Bayrak mı asmaktadır?

Greenpeae “Yeşil Barış!” örgütü, bu çocuklar sömürgeciler tarafından öldürülürken, Kavak Ağacına Bayrak mı asmaktadır?

Bu örgüt (bir şirket midir?) hakkında bilgilerimizi yokladığımızda, nerede ise hiçbir şey bilmediğimiz ortaya çıkacaktır. Web sitelerinde de bir şey öğrenmek mümkün değildir. Örgütün kendileri hakkında web sitesinde verdikleri bilgi;

-“…Greenpeace, küçük bir grubun kiraladığı eski bir tekne ile nükleer denemeleri protesto etmek için Alaska’nın kuzeyindeki Amchitka’daki nükleer deneme sahasına gitmeleri ile 1971 yılında Kanada’nın Vancouver şehrinde meydana geldi. Greenpeace’in kurucuları olan bir grup pasifist, ekolojist, gazeteci ve hippinin büyük bir hayali vardı. Aynı düşüncede olan bu ruhlar, kırık dökük bir balıkçı teknesi olan Phyllis Cormack’a Greenpeace bayrağı çekti ve Kuzey kutbuna yakın Amçitka adasına doğru yola çıktı. Amaçları Amerika Birleşik Devletleri donanmasının yaptığı atmosferdeki nükleer denemeleri durdurmaktı. Aslında bu ilk adım, uluslararası bir oluşumun başlangıcıydı. Yeşil ve barış dolu bir tarihin başlangıcı..” ile başlamaktadır..”(*)

Batılılar -(İngilizler) gerçekten Çevre ve Barış konusunda hassas, samimi midir?

Yoksa, gelişmekte olan ülkeleri, bu maskeler altında, kendi kamuoylarının baskısı ile engelleyerek, “Güçlü olan haklıdır!” anlayışı ile kendi çıkarlarına uygun her türlü uygulamaya devam mı etmektedirler?

İlk bakışta (Greenpeace örgütünde) ne Büyük Britanya/İngiltere’nin bir adı vardır, ne bir ilgilerinin olduğu.

Bakalım bu konuda,“İngilizler ve Planlar” isimli eserinde Yazar Mehmet Ali Bilgin ne demektedir:

-“Green Peace: Dünyanın tabiat dengesini sağlamaya çalışan ve zaman zaman gelişmekte olan ülkelerin ekonomik yapılarına darbe vurmaya çalışan “Green Peace” (Yeşil Barış) örgütünün merkezi de Exeter Üniversitesi olup burada özel laboratuar kurulmuştur.

Green Peace örgütü elemanlarının hedefleri İngiltere’de tespit edilir ve bu örgüt dünyanın her tarafına yayılmıştır.

Green Peace örgütünün İstanbul Boğazında yaptığı eylemler aslında İstanbul için değildir. Rusların çok büyük tankerlerinin petrol-doğalgaz taşımalarını engellenmesi düşüncesiyle Ruslara deniz taşımacılığında darbe vurulmak istenmiştir. Yani İngiltere’nin rakibi olan Rus ticareti engellenmeye çalışılmıştır.

Her ne kadar büyük tankerlerin boğazdan geçmeleri tehlike arz etmiş olsa da Gren Peace’nin asıl görevi İngiltere lehine Rus deniz taşımacılığına darbe vurmaktı.

Gren Peace’ın İstanbul boğazında yaptığı eylemler ile büyük Rus şilepleri ve tankerlerinin boğazlardan geçişi engellenmişti. Green Peace elemanları dünyanın hiçbir yerinde gerçek manada İngiltere aleyhine oluşacak bir eylem yapamazlar…” (1)

Konuya başlamadan, W.SHAKESPEARE’in bir ifadesinden hareket ederek biraz gerilere gidiyoruz.

-“Bütün dünler bugünü aydınlatan fenerlerdir.

Çevre ve Çevre Kirliliği

Ortaçağda endüstrileşme Batı Avrupa’da çevreye çok büyük zarar vermişti. Tarlalar ve otlaklar açmak, ve o zamanın başlıca ana hammaddesi olan keresteye sürekli artan gereksinimi karşılayabilmek amacıyla milyonlarca dönümlük orman yok edildi. Ağaç yalnızca evlerde ve fırınlarda yakacak olarak kullanılmakla kalmıyor aynı zamanda Ortaçağ endüstrisinin hemen her kolunun, şu ya da bu biçimde, kaçınılmaz bir öğesini oluşturuyordu. Yapı alanında ağaç, ağaçtan çatılmış evler, su değirmenleri, yel değirmenleri, köprüler, kaleler ve çitlerin yapımında; şarapçılıkta da fıçı ve teknelerin çatılmasında kullanılıyordu. Gemilerin yanı sıra, dokuma tezgâhları gibi Ortaçağ makineleri de ağaçtan yapılıyordu. Dericilerin, urgancılarınsa ağaç kabuğuna gereksinimleri vardı. Cam fabrikalarının fırınlarında da yine odun yakılıyor, demir endüstrisinde odun kömürü kullanılıyor, dolayısıyla da ormanlar tüketiliyordu…

Madencilerin yararlandığı hakların kapsamı gerçekten şaşırtıcı boyutlardaydı. Bunlar maden ocaklarında kullanacakları keresteyi çevredeki ormanlardan özgürce alabildikleri gibi, kerestenin kıt olduğu zamanlarda, fırınlarına yetecek kadar odunu sağlayıncaya dek koru sahibinin korusundaki ağaçları kesmesine bile engel olabiliyorlardı… Kilise avluları, bahçeler, meyve bahçeleri ve anayolların dışında, her yerde maden araması yapabiliyorlardı. Dahası, ırmakların yataklarını değiştirme ve en yakın anayoldan yararlanma gibi haklara da sahiptiler.

Bu bağlamda John de Treeures şöyle yakınmaktadır:

Tam tamına altmış kalay madencisi, buğday, arpa, yulaf, yonca, bezelye ekili ve en az Cornewaille’deki diğer tarlalar kadar verimli Treeures’in demesnesine (beylik tarlasına) girmişlerdir; …” (2)

Neticede özellikle Londra o hale gelir ki, “Şehirde adam asacak ağaç… Thames Nehri’nde çevre kirliliğinden zehirlenmeyen tek bir balık kalmamıştır

Peki, Batı Avrupa’nın, özellikle Aydınlanma Çağı’nı da geçirdikten sonra insanı ve çevreyi acımasızca sömürü anlayışı  değişmiş midir?

Öyle olsaydı, İngiltere, Çin ile, “Afyon Savaşları” yapmaz, Amerikalılar da, bitmiş bir savaş sonucunda Japonların kafasına iki atom bombası atarak insanları ve çevreleri katletmezlerdi.

Devam edecek…

Greenpeace, katledilmiş bir ormanın ortasında kurulan Koç Üniversitesi’ndeki bahar şenliğinde protesto amacı gütmeden stand kurmuş mudur?

-Greenpeace, Petrolü olmadığı için 50 milyar dolar cari açık veren ülkemizde neden,  “Nükleer santral inşaatı başlıyor, Durdurmak için son günler..” demektedir?

Greenpeace, alternatif sanayicilerin içten içe destekledikleri bir maşa grup mudur?

Greenpeace, İngiltere aleyhine (sonuç alan) bir çalışması var mıdır?  İngiltere’deki 19 Nükleer santralin kapatılması için neler yapmıştır?


Resim:web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(*)http://www.greenpeace.org/turkey/tr/about/history/

1) İngilizler ve Planlar -Stratejik Yaklaşımlar Dizisi. Mehmet Ali Bilgin, İskenderiye Basım Yayın. Sahife:54

(2) ORTAÇAĞDA ENDÜSTRİ DEVRİMİ, Jean Gimpel, TÜBÎTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLARI, 1996, Sahife; 91

Batı Türkler için tasarladığı “ Milliyetçilik” tezgâhını ne kadar da güzel anlatmaktadır (4)

    Özelikle 21'nci asır bilgi çağında, Rekabetçileri kadar bilgi üretemeyen; üretmek için "Düşünce/İfade Hürrriyeti"ne sahip olmayanlara tek seçenek kalmaktadır; "ucuz işçi cenneti" olmak.

Özelikle 21’nci asır bilgi çağında, Rekabetçileri kadar bilgi üretemeyen; üretmek için “Düşünce/İfade Hürrriyeti”ne sahip olmayanlara tek seçenek kalmaktadır; “ucuz işçi cenneti” olmak.

Müttefikler, Türklere, ayaklanmaları için gerekli olan psikolojik şartları temin etmişlerdi; bu defa Ruslar da o şartların gerçekleşmesini kolaylaştırmak için silâh ve cephane verdiler.(1)

Bu ifadenin arka planında olanları anlamak için, buradaki, “Türklere” kelimesini değiştirerek yerine, örneğin,  “Araplara” koyalım.

-“Müttefikler, Araplara, ayaklanmaları için gerekli olan psikolojik şartları temin etmişlerdi; bu defa Ruslar da o şartların gerçekleşmesini kolaylaştırmak için silâh ve cephane verdiler..”

Peki, Türkler kime karşı ayaklanacaklar? Osmanlı Devleti’ne!

Bunu kim söylemektedir? Fransız gazeteci, siyasetçi ve Tarihçi yazar  Benoit Michen.(*)

Hepsi bu kadar mı?

Hiç olur mu?

Konunun açılması ve daha geniş bir pencereden görülebilmesi adına bir başka yazara, İngiliz İstihbarat görevlisinin ve (sözde) yasaklanması ile ünlü “BOZKURT” kitabına giderek oradan da bir bölüm aktarıyoruz.

-(Mustafa Kemal’e)“..Her taraftan Batı’ya karşı Doğu’nun şampiyonluğunu yapması için davetler geliyordu.

Fakat her ne kadar övgüye bayılıyor, bütün bu dalkavukluğu kana kana içiyor, sahnenin en ortasında kurumla geziniyor olsa da, Mustafa Kemal her zamanki akılcılığını, sağduyusunu ve berrak hedefler saptama alışkanlığını korudu. Hiçbir hayale kapılmadı.

Türklerin neler yapabileceğini tam olarak biliyordu. İmparatorluk ya da yeni topraklar fethetmek rüyalarını gerçekleştirmek gibi bir serüvene girmeyecekti.

Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu. Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti! Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı.

Ona gelenlerden bazılarına,

-“Hepimiz, bütün Müslüman kardeşlerimizin özgür olmasını dileriz. Ancak, dileklerimizin ötesinde onlara hiçbir şekilde yardım edemeyiz” cevabını verdi.Meclis’te de şunları söyledi:

-“Ben ne bütün İslam milletlerinin birliğine, hatta ne de Türk halklarının birliğine inanıyorum..” (2)

Bu noktada tekrar Fransız gazeteci, tarihçi Benoit Michen’in kitabına dönüyor bir alıntı daha yapıyoruz;

“..VI. Mehmed’in  (Sultan Vahdettin) doğuya gönderdiği adamın  (Mustafa Kemal Paşa) göreceği vazife, büsbütün başka bir şekil alacaktı.

Mustafa Kemal, Arif ve Refet, Samsun’a giden (19 Mayıs 1919)  bir küçük yolcu vapuruna binmişlerdi. Yeni vazifesinin verdiği canlılıkla general, yolculuk boyunca, yol arkadaşlarına, istikbale dair düşüncelerini izah etti. Manastır Askerî Mektebine gireliden beri fikrini hiç değiştirmemişti. Seneler birbirine eklendikçe, tecrübeleri artmış ve onu karar sahibi etmişti. Zaman, düşüncelerini kuvvetlendirmekten başka bir şey yapmamıştı. Daima Türkiye’nin acı talihini evvelden görür gibi olmuştu. Ve gençliğinden beri, talihinin kendisine hazırladığı vazifeyi, önceden hissetmişti.

Ona (Mustafa Kemal’e) göre de VI ncı Mehmed  (Sultan Vahdettin) gibi Türk ordularının bozulması, iki sebebe dayanıyordu: Türk kavminin mevcudiyeti ve padişahın imparatorluk üzerinde hükümranlığının devam etmesi. Fakat aksine, bir bütünlük teşkil eden Türklüğü kurtarmak uğruna, bir isimden başka bir şey olmayan padişah hükümranlığını feda etmeye karar vermişti.

Padişah hükümranlığı, soyut, keyfî ve modası geçmiş bir bina idi; diğeri ise istikbal ve hayatı kapsayan gerçek bir mevcudiyet idi. “Hasta adam” Türk milleti değildi, imparatorluk rejimi ‘Hasta adamdı, bu müessese Türk milletine sarılmış, onu, kendisiyle birlikte müşterek bir felâkete sürüklüyordu.”

Türk milletini kurtarmak için, onu Osmanlı imparatorluğuna bağlayan bağları, tereddüt etmeden, koparmak lâzımdı. Ona ulaşmak için, hiçbir şey, hiçbir teşebbüs gayrimeşru değildi; çünkü bu bağlar, hükümdarı tebaasına değil, celladı kurbanına bağlıyordu.

Türkiye, eskiden Bulgaristan ve Yunanistan’ın olduğu kadar, imparatorluğun esiri idi.

O da bir millî istiklâl hamlesiyle ondan kurtulmalı idi. Yalnız tam bir boşanma, onu, selâmete kavuştururdu. Padişahın şahsında vücut bulan Osmanlı İmparatorluğu, yalnız Arap ve Hristiyanların düşmanı değil, Türklerin de düşmanı idi.

Hatta daha da fazlası idi; çünkü, 600 senelik mevcudiyetinde Türkiye’nin bir millet olmasına engel olmuştu… Ve padişahlık ortadan kalktığı zaman bile her iş bitmiş olmayacaktı. Bir de hilâfet müessesini yıkmak lâzımdı. (3)

İstiklal Savaşı döneminde ülkemizdeki görevli İngiliz istihbarat subayı Armstrong ile Fransız siyasetçi ve tarihçinin düşüncelerini, yukarıda yazılanlardan alıntılarla eşleştiriyor ve yorumu okuyanlara bırakıyoruz.

Fransız Tarihçi’nin görüşleri:

-Müttefikler, Türklere, ayaklanmaları için gerekli olan psikolojik şartları temin etmişlerdi; bu defa Ruslar da o şartların gerçekleşmesini kolaylaştırmak için silâh ve cephane verdiler

Türk milletini kurtarmak için, onu Osmanlı imparatorluğuna bağlayan bağları, tereddüt etmeden, koparmak lâzımdı. Ona ulaşmak için, hiçbir şey, hiçbir teşebbüs gayrimeşru değildi; çünkü bu bağlar, hükümdarı tebaasına değil, celladı kurbanına bağlıyordu. Türkiye, eskiden Bulgaristan ve Yunanistan’ın olduğu kadar, imparatorluğun esiri idi. Ve padişahlık ortadan kalktığı zaman bile her iş bitmiş olmayacaktı. Bir de hilâfet müessesini yıkmak lâzımdı..”

Bu konuda İngiliz asker, istihbaratçı Armstrong ne düşünmektedir?

-“.. Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu. Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti! Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı.

Bunları kimler söylemektedir?

Osmanlıyı parçalamak için asırlardır uğraşan ve parçaladıktan sonra zengin Petrol Yatakları’nın üzerine oturan; Suriye, Libya, Irak ve Körfez’i sömürgeleştirerek sırtına binenler, İngiliz ve Fransızlar.

Fransız Devrimi ve ABD Başkanı Wilson ilkeleri ile, “her halk kendini idare etmeli, yönetmeli!” aklını verenlerin kendileri ne yapmıştır? Birleşik Amerika ve Birleşik Avrupa’yı kurmuşlardır. Bizlere ne önermektedirler, bölündükçe bölünün ki, lokmaları rahat yutalım!

Aslında burada Halide Edip ve Mustafa Kemal Paşa’nın destekledikleri mitingleri de anlatmamız gerekirdi. Ancak, önemli olmasına rağmen hacimli yazıları okumayı sevmediğimiz için burada kesiyor onu da başka zamana bırakıyoruz.

www.canmehmet.com

Resim:Web ortamından alınmış yazılar tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklamalar;

(*) JacquesBenoist-Mechin, (Paris, 1901 – 1983) gazeteci, tarihçi, politikacı, Alman ordusu ve Arap dünyası uzmanı

(*) H. C. Armstrong, (1893-1943), “Bozkurt” (Grey Wolf),Yazarı, İngiliz asker ve istihbaratçı. 1932 yılında yazdığı bu kitap, Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlığında yayımlanan ilk biyografisidir.  Mütareke yıllarında İngiliz Yüksek Komiserliği’nde Askeri Ateşe Yardımcısı olarak işgal altındaki İstanbul’da görevlendirildi. Türkiye’de kaldığı birkaç yıllık dönemde, Aralarında Mustafa Kemal’in de olduğu birçok şahsiyetle temaslarını sürdüren Armstrong, Türkiye ve yakın çevresiyle ilgili aralarında “Bozkurt”un da olduğu beş kitap yazmıştır.

Kaynaklar;

(1) “KURT VE PARS”, Beniot  Michen,

(2) Bozkurt, H.C. Armstrong,  Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/turk-dusmani-bozkurt-kitabi-turk-dostu-ingilizlerin-pr-calismasi-midir-son.html

(3) “KURT VE PARS”, Beniot  Michen, Sahife;121