Mustafa Kemal Paşa İngiliz gazeteciye: “Sultanı (Vahdettin’i) biz uzaklaştırdık” diyerek, “Vahdettin kaçtı!” tartışmalarına son noktayı koymuştur.

Tarih, deniz misalidir. kendisine ait olmayanı uzun süre içesinde barındırmaz. Resim; https://archive.org/details/englishwomanintu00ellirich sitesinden alınmıştır.

Tarih, deniz misalidir. kendisine ait olmayanı uzun süre içesinde barındırmaz. 

 

Sabık Sultan Vahdettiniçin, “Sürgün edildi” ifadeleri gündemde yer almaya başlasa da, Mustafa Kemal Paşa’nın bu ifadesi, tartışmaları noktalayacak olması bakımından araştırmacıları için önemlidir.

Yazarı ve eser hakkında:

İsim; “KUVA-I MİLLÎYE ANKARASl “

Yazar; Grace M. ELLISON  (İngiliz Bayan gazeteci)

İngilizce yayım tarihi; Lozan-Ocak, 1923

”KUVA-l MİLLİYE ANKARASI” yazar, Grace M. ELLİSON, Cumhuriyet Turkiyesi’ni ilk ziyaret eden ve bu arada başta Atatürk olmak üzere bütün devlet büyükleriyle tanışıp röportaj yapan bîr İngiliz kadın yazardır…” (MİLLİYET YAYIN LTD. ŞTİ. YAYINLARI Birinci Baskı: Ocak 1973)

ÖNSÖZ (Yazarından)

“..Bu yazıları yazarken, Milliyetçi hareket başladığından beri, Ankara’da bulunmuş, tek İngiliz kadını olduğumu düşünüyorum. Başka meraklılar, yeni rejim altındaki bu ülkeyi ziyaret için izin istemişler, fakat Milliyetçi Türkiye, onların bekletilmesine karar vermiştir.

Bunu, onların, gerçekleri, daha önce taşıdıkları taraflılık görüşü ışığında değil, gördükleri gibi, yazıp konuşmakta kararlı olduklarından emin olmak için yapmaktaydılar.

Bana gelince Türkiye’ye, uyruğumdan ötürü üç defa açılmış kollarla davet edilmiştim. Bu defa ise uyruğumun kötülüğüne rağmen, oraya gitmeme izin verildi. Uyruğumun kötülüğü, o kadar acı bir gerçek ki, aklım bir türlü alamıyor. ..”

Lozan-Ocak, 1923

“GAZİ MUSTAFA’ KEMAL PAŞA’YLA KONUŞMA

LOZAN’DA konferans toplandıktan hemen sonra Gazi M. Kemal Paşa bana şu konuşmayı lütfetti:

Benim sorularını şöyle başladı:

Soru; “Genel havanın Türklerin aleyhine dönmesinde Büyük Millet Meclisinin rolü ne kadar geniş olmuştur?”

Cevap;“Bizim tutumumuz hiç değişmemiştir. Bizim birbirini tutmaz kararlar verdiğimize dair söylentiler yalandır, düşmanlarımızın akıllı propagandası bu yalanları ortalıkta dolaştırmaktadır. Hükümet yalnızca Milletvekillerine değil Tarihe de sorumludur.

Basının ileri sürdüğü konularda hiçbir sorumlu ve kendine saygısı olan bakan, varlığını borçlu olduğu ilkelere bağlılıktan ayrılamaz. Bütün bu yanlış haberler bazıları resmî makamlarda çalışan İngilizlerden çıkıyor.

Bunlar  bizim barış için yaptığımız yorulmaz çabaları ve onun sonuçlarını hep biliyorsunuz. Her ne kadar şahsen ben suçlanıyorsam da bundan ben sorumlu değilim. Ben yalnızca Meclisin Başkanıyım. Meclis demek tek adam demek değildir.”

Soru;“Türkiye’yle Büyük Britanya arasında samimi bir anlaşmaya varılacağına inanıyor musunuz?”

Cevap;“Bizim eski geleneksel dostluğumuzun geriye geleceğinden şüpheli değil, eminim. Olmaması için bir neden yok. Lehinde de pek çok sebepler var. Bizim özgürlüğümüz uğruna şeref ve namus dışında istediğimiz bir şey yok. Biz Sultanı, daha çok özgürlük temini uğrunda uzaklaştırdık” (Sahife:172, paragraf:2)

Mustafa Kemal Paşa ne demektedir?

-“Biz Sultanı, daha çok özgürlük temini uğrunda uzaklaştırdık.”

Sonrası araştırmacılarına kalmaktadır.


Meraklılarına; İçeriğe verilen tepkiler arasında, Mustafa Kemal Paşa’nın, “Sultanı uzaklaştırdık!” ifadesi ile kastedilen sultanın, “Son halife abdülmecid” olduğu ima/iddia edilmektedir. Maalesef tarihimizi/gerçeklerimizi bilmediğimiz için, Abdülmecid’in “Sultan” değil, “Halifeolduğunu (Saltanatın/Sultanlığın, 1 Kasım 1922’de kaldırıldığını), İngiliz Gazeteci’nin Mustafa Kemal Paşa ile ropörtajının, 1922 Yılı sonlarında (Vahdettin 17 Kasım 1922’de sürgün edilmiştir.) gerçekleştirdiğini, Son Halife’nin sürgününün ise, 1924 yılında olduğunu hatırlayabilirdik.

 

Resim; https://archive.org/details/englishwomanintu00ellirich sitesinden  alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

 

CHP’nin kazanamamasının arkasında kuruluş hikâyesi vardır. CHP, Bir siyasi parti değildir.

Toplumumuz, 21'nci asırda dahi yeterli bilgi ve teknolji üretememektedir. Peki, bunun nedeni neden araştırılmaz?

Toplumumuz, 21’nci asırda dahi yeterli bilgi ve teknoloji üretememektedir. Peki, bunun nedeni neden araştırılmaz?

Lütfen! Hiçbir araştırma yapmadan,  bir “siyasi parti” tanımı yapınız? Ve tanımlamanızı, “İktidarı elde etmek için yapılan bir faaliyettir.” İfadesi ile karşılaştırınız.

İktidardaki bir yönetim, “iktidarı elde etmek” için bir “siyasi parti” kurabilir mi?

-“Aaa… Olur mu? (Zaten bir şekilde) iktidarda, kendisini devirmek için neden (muhalif anlayışta bir)  Siyasi Parti kurmak istesin?

-Siyasi partiler, İktidara gelmek için aynı düşünceleri paylaşan vatandaşlar tarafından (bir muhalefet anlayışı ile) kurulur.

Anlaşılması gereken;  İktidarda bulunan bir yönetimin, (muhalif anlayışta) bir siyasi parti kuramayacak olmasıdır. Zaten iktidar (yönetimin) sahibidir.

Yaygın tanımı ile, “Cumhuriyet Halk Partisi”, O günün Devlet yönetiminde, iktidarda olan Mustafa Kemal Paşa tarafından (Bir devlet partisi olarak) kurulmuştur.

-CHP’nin, 1923’teki ismi;  “Halk Fırkası” ,

-1924 yılındaki ismi, “Cumhuriyet Halk Fırkası”,

-1935 yılında ise “Cumhuriyet Halk Partisi” dir.

Peki, Kuruluşunda “Cumhuriyet” ibaresi neden yoktur?

-“..Cumhuriyet” ismiyle bir fırka kurmak üzere olduğumuzu beyanla, bu ismi bize kaptırmamak için, kendi fırkalarının başına “Cumhuriyet”i eklemeye karar verdiler..”

Anlaşılması gereken;

-“Halk Fırkası” olarak kurulan parti, eğer, sonradan kurulan;

-“Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”nın, “Cumhuriyet” ismini almamış olsaydı, biz bugün “Cumhuriyet Halk Partisi”nin ismini sadece Halk Partisi olarak ifade edecektik…” (1)

-‘Et-tekrarı ahsen, velev kane yüz seksen.

-“Yüz seksen kere de olsa (bazı konuları) tekrar etmek daha güzeldir.”

Resim; http://www.dunyabulteni.net/haberler/293887/turkiyede-ilk-yerel-secimler-1930-secimleri

(1) Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/chp-dosyasini-aciyoruz-bir-kadim-millet-ile-bir-parti-bir-banka-ve-3-kankanin-hikayesi-1.html)

İngiliz gazetecinin açıklaması ile “Sevr Antlaşması” iddiaları çöktü mü?

Tarih, deniz misalidir. kendisine ait olmayanı uzun süre içesinde barındırmaz. Resim; https://archive.org/details/englishwomanintu00ellirich sitesinden alınmıştır.

Tarih, deniz misalidir. kendisine ait olmayanı uzun süre içesinde barındırmaz.
Resim; https://archive.org/details/englishwomanintu00ellirich

İngiliz gazeteci Grace M. Ellison (1) tarafından 1923 yılında yazılan ve Lozan’da yayınlanan kitap, 1973 Yılında, “Milliyet Yayınları” tarafından Türkçeye çevrilerek yayınlanır. Yazar, ülkemizi ve Mustafa Kemal Paşa’yı çok iyi tanımanın yanında, Mustafa Kemal Paşa ile defalarca görüşme yapmıştır.

Konu ile ilgili olayın birinci derecede tarafları ile görüşen yazar, (Kendi kitabındaki bir iddiaya göre de) İngiliz Başbakanı’nın akrabasıdır.

Sevres Antlaşması” ile ilgili belki de medyada ilk kez açıklanacak iddianın yanında, o dönemle ilgili yaşanan ve bizlere çok acı verecek olaylardan da kısaca bahsedilecektir.

İngiliz Gazeteci bize Sevr Antlaşması ile ilgili tespitini aktarmaktadır;

“..Türkiye, yenilmiş, ezilmiş ve Sevres’de bütün gururu kırılmıştı. Bu kadar haksız şartlarla biz onların başına felâket getirmedik mi?

-“Anlayamıyorum” dedim Türk delegelerinden birine “Bir Türk böyle bir antlaşmaya nasıl imza koyar?” Çünkü bütün hatalarına rağmen ben onları çok gururlu bilirdim.

-“Eğer imzalamasaydık” diye karşılık verdi: ‘”Yunanlılar İstanbul’a gireceklerdi ve biz onları ne zaman dışarı atardık, Allah bilir. Önemli olan şey, antlaşmanın meclisçe onaylanmayacağıdır.

Yunanlıları uzakta tutmak, “kan dökümünü önlemek” Belki de haklıydı. (“Kuvay-ı Milliye Ankarası”, Sahife:18)

Şimdi, Sevr Antlaşması’na giden süreci öğrenmek için biraz gerilere gidiyoruz.

İttihat ve Terakki Cemiyeti 1913 yılında bir darbe ile yönetime el koyar ve tek parti yönetimi oluşturulur.

-İttihat Terakki’nin, 2 Ağustos 1914 Yılında Almanlarla yaptıkları bir gizli antlaşma ile Osmanlı devleti, (bir oyunla) Birinci Dünya Savaşı’na sokulur.

-Takvimler 1918 Yılını gösterdiğinde Osmanlı Devleti, aldığı ağır yenilginin bir sonucu olarak, 30 Ekim 1918 tarihinde, (İttihat-Terakki Cemiyeti’nin kurdurduğu ve desteklediği Ahmet izzet Paşa kabinesindeki) Bahriye Nazırı  Rauf (Orbay) Bey’e,  Mondros Mütarekesi’ni (Gerçeğinde Osmanlı Devleti’nin İngilizlere teslim Belgesidir) imzalatır.

-Bu Antlaşma (teslim belgesi) ile Ordu terhis edilmekte ve silahlar teslim edilmektedir. Bunlarla beraber, işgalci devletler gerekli gördükleri durumlarda ülkenin diledikleri yerlerini işgal edebileceklerdir.

-Ortada; dönemin büyük devletlerinin tamamının işgali altında bir ülke, yönetimde, yaşananlarla bir ilgisi olmayan, (3Temmuz 1918’de tahta çıkmış) dönemin belirleyici güçlerince de sarayının etrafı tel örgülerle çevrilmiş, esaret altında tutulan bir Sultan vardır. Bu durumu İng. İstihbarat subayı Bennet dipnotta açıklamaktadır. (2)

-Gerçeğinde, “Sevr Antaşması“; Sultan Vahdettin’in imzalamadığı; tarafların (ilgili devletlerin) meclislerinde de onaylanmadığı için taslak halinde kalmıştır.

Bu antlaşmanın detayları aşağıda anlatıldığı üzere; Mondros Antlaşması’ndan yaklaşık, 21 ay sonra ve sadece Osmanlı Devleti’nin elinden petrollerin alınması için baskı-şantaj unsuru olarak hazırlanmıştır.

Sevr Antlaşması’nın koşulları 1920 Mayıs’ında açıklanınca, Fransız gazetelerinin çoğunluğu İngiltere’ye saldırıyor ve bu ülkeyi tüm Ortadoğu’da kendi hegemonyasını kurmaya çalışmakla suçluyordu.’ (3)

-Gazeteler, antlaşmada değişiklik yapılmasını öneriyor, Fransız Dışişleri Bakanlığı genel sekreteri M. Berthelot ise, Fransız parlamentosunun, bu antlaşmayı aynen onaylamasının şüpheli olduğunu Paris’teki İngiliz Bûyükelçisi’ne bildiriyordu. (4)

-İtalyanlar, Serv Antlaşması’na karşı o kadar sert bir tepki gösteriyorlardı ki, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 5 Temmuzdan 10 Temmuz’a kadar süren Konferans’da, İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza’nın dikkatini, italya’nın Yakın ve Ortadoğu’daki “sadakatsiz tutumuna” çekiyor, Sevr Antlaşması’nın değiştirilmesi için İtalyanların üstün çaba harcadıklarını ve Türkleri, bu antlaşmaya karşı direnmeye üstelediklerini öne sürüyordu…” (5)

-Dünya Savaşında Arapları Türklere karşı kışkırtan İngiliz Albayı Thomas E Lawrence 30 Mayıs 1920 tarihli Sunday Times gazetesinde yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu:

“…(Antlaşma’nın) hiçbir koşulu üç yıl bile yürürlükte kalamayacak, bu  antlaşma, Almanlarla imzalanandan daha mutlu bir sonuca varacak, çünkü değiştirilmeyecek – tümüyle unutulacak..”(6)

-“..1920 senesi sona ererken, Sevr Antlaşması İtalya dışında hiçbir ülkenin parlamentosu tarafından onaylanmamıştı.. Clemenceau’nun yerine (1920-1921) başbakan seçilen Leygues’ın Londra’da Lloyd George ve Kont Sforza ile yaptığı görüşme sırasında, hükümetinin Türkiye ile barış antlaşmasının bazı hükümlerinin değiştirilmesi ve günün şartlarına uydurulması görüşünde olduğunu belirtmesi, İngiliz ve İtalyanlar’ı endişelendirmişti…” (7)

O günlere dönmeden Sevr Antlaşması tehdidinin ne anlama geldiği ile ilgili ile bir not daha verelim;

-“..Bahriye Nâzırı Rauf (Orbay) Bey‘in, (30 Ekim 1918) Mondros Mütarekesi’ni imzalayıp İstanbul’a döndüklerinde gazetecilere vermiş olduğu demeç (Yeni Gün ve Tasvir-i Efkâr, 2 Teşrinisani, 1334 (2 Kasım 1918):“Sizi temin ederim ki İstanbul’umuza bir tek düşman askeri çıkmayacaktır…” (8)

Mondros Antlaşması’nın İmzalayan Rauf (Orbay) bey, ne demektedir? “İstanbul işgal edilmeyecektir”

“…Bu yavaş giden trenleri seveceğiniz geliyor. Ülkeyi çok iyi görebiliyorsunuz. İncir, zeytin ağaçları, palmiyeler, Güney Fransa’yı andıran parlak güneş. Ama yine de asıl yıkılan bölgeye gelmeden bile İnsan, yurdun üstüne çökmüş kederi ve elemi duyabiliyor. Böyle bir izlenimi nasıl aldık diye kendi kendimize sorduk. Sonra bulduk birdenbire; hayvân sürüsü yoktu.

Bayan. C’ nin söylediğine göre, hepsini Rumlar İzmir’e sürmüşler. Evinin hemen dışında katırlar, tanesi dört ya da altı peniye satılıyormuş. Eğer müşteri bulunmazsa sefil mahlûklar yol kenarında, gözleri yakılmış ya da bacakları baltayla parçalanmış olarak bırakılıyorlarmış.

‘ İlk “durağımız Manisa oldu. Denizden 65 km. uzaklıkta, bîr zamanların 90 bin kişilik, gelişen kasabası. Vali ve ileri gelenler yolcuları görmek için istasyona çıkmışlar, hatta bize çevreyi göstermek için treni bile beklettiler…

…Bir yıkık şehri  öteki gibi buluyorum. Yârı yanmış, yıkık minarelerden, camilerin halini tahmin ediyorum. Manisa’da 14 bin evden bin tane kalmış…

Öğrendiğime göre, kadınlar ve çocuklar camilere sürülmüşler, kaçmalarını önlemek için etraflarını makineli tüfeklerle çevirmişler» sonra da camiyi ateşe vermişler. Bu barbarlıkları öğrenmeye başlayınca, bütün duygularım felce uğruyor…” (9)

..Vali, fakir insanları yerleştirecek bir yeri olmadığını söyledi. Kışı nasıl geçireceklerini düşünmeye bile cesaret edemiyordu. Onları harabeler içindeki kovuklarda oturmuş, ellerine yiyecek olarak geçirebildiklerini pişirirken gördüm. Suları akıtılmış çeşme yalaklarının içinde, saman ve kilimlerini koyarak gecelerini geçiren kadınlar vardı. Yalakların üstü de yine saman ve kilimle örtülmüştü, çok ince ‘elbiseleriyle kadınları bu çatı koruyordu soğuktan…

Soğuktan kaç çocuğun öldüğünü soramıyordum. Anadolu on iki yıl süren savaşlardan kan döke döke kansız kalmıştı. Savaşlar kadınların, babalarını, oğullarını erkek kardeşlerini ayırmıştı. Yine de bu titreyen kadınlardan başka, trenler dolusu askerleri, inek vagonlarına doldurulmuş insancıkları yeni cepheye doğru giderken görüyordunuz. Nasıl oluyor da bu kadınlar çocuklarının ağlayışlarını susturuyor ve kendilerini erkeklerine verebiliyorlardı? Onlarınki, bir ideal uğruna Anavatanlarının bağımsızlığı ve özgürlüğü adına gönüllü bir fedakârlıktı…” (10)

Bu açıklamalardan sonra gazetecinin ilk başta yaptığı açıklamayı tekrar veriyoruz;

-“..Türkiye, yenilmiş, ezilmiş ve Sevres’de bütün gururu kırılmıştı. Bu kadar haksız şartlarla biz onların başına felâket getirmedik mi?

-“Anlayamıyorum” dedim Türk delegelerinden birine “Bir Türk böyle bir antlaşmaya nasıl imza koyar?” Çünkü bütün hatalarına rağmen ben onları çok gururlu bilirdim.

-“Eğer imzalamasaydık” diye karşılık verdi: ”Yunanlılar İstanbul’a gireceklerdi ve biz onları ne zaman dışarı atardık. Allah bilir. Önemli olan şey, antlaşmanın meclisçe onaylanmayacağıdır.” Yunanlıları uzakta tutmak, kan “dökümünü önlemek” Belki de haklıydı. (11)

Sonlandırırken;

-30 Ekim 1918’de Rauf (Orbay) Bey’in İngilizlerle imzaladığı (Devletin teslim belgesi) Mondros Antlaşması ile ordular terhis ettirilmiş ve silahlara el konulmuştur. Artık ülkenin bir ordusu ve ordusunun savaşacak silahı yoktur.

Rauf (Orbay) Bey’in ifadesine göre de “İstanbul işgal edilmeyecek’tir.

Bilinenlerin aksine ülkemizi işgal eden yabancılara karşı ilk direniş, 19 Aralık 1918’de başlamıştır. “…Dörtyol civarındaki Karakese Köyü’ne (işgal için) saldıran Fransızlar, köylüler tarafından silahla karşılanmış, 19 Aralık 1918’de yaptıkları çatışmada 10 ölü vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Galip devletleri çılgına döndüren bu olay, Türk milletinin saldıran düşmana karşı ilk direnişiydi…”(12)

-O dönemin süper gücü olan Büyük Britanya/İngiltere, İşgalle birlikte ilk günden itibaren şunu anlamıştır. “Osmanlı asla teslim olmayacak, Sultan Vahdettin Anadolu’ya kaçarak işgalcilere karşı savaşacaktır.” Bakınız bunu kim söylemektedir?

– “Orada dört kişiydik: (İşgalci İngilizlerin) Ordu kumandanı General Milne, tercüman olarak ben. Sultan Vahideddin ve bir görevli daha… Padişah ile General, İngiliz işgali ve şehrin asayişi ile ilgili uzun bir görüşme yaptılar…Toplantı bittiğinde General Millne’in biraz sinirli olduğunu fark etmiştim. Özellikle tercümeye dikkat harcadığım için konulara fazla dalamıyordum. Ancak General Millne’in bu konuşmadan hoşnut olmadığı ortadaydı. Dışarı çıktık, Milne arabasına binerken kulağıma eğildi:

-“Bu adama fazla güvenilmez…” dedi.

-“General Milne’in görüşüne katılmıştım. O görüşmeden sonra Sultan Vahideddin’i daha sıkı kontrol altına almam gerektiğini anladım ve Sarayın etrafına tel örgü çevirttim. Tek bir çıkış kapısı bıraktım, nöbetçileri arttırdım. Sonraki günlerde kesin kanıya sahip oldum.Sultan Vahideddin, Anadolu’ya kaçacaktı. Bir fırsatını bulduğunda Küçük Asya’ya geçecek ve Milliyetçi direnişi örgütlemeye çalışacaktı.Buna Milliyetçilerin nasıl bir yanıt vereceklerini araştırmaya koyuldum. Gelen haberler İngiliz politikası yönünden pek de iç açıcı değildi…”(13)

Osmanlıların hiçbir şekilde teslim olmayacağına inanan İşgalciler, 15 Mayıs 1919’da Yunanlılara İzmir ve bölgesini işgal ettirir ve hiçbir durum ve anlayışla bağdaşmayan katliamlar yaptırırlar. Anlaşılan, İzmir’in işgali de Osmanlılar üzerinde etkili olmamış ki, Sevr Antlaşması’nın (taslağın) imzalanmaması halinde;

İngiliz gazetecinin, Türk delegeye dayanarak verdiği bilgiye göre,

-“İstanbul Yunanlılara İşgal ettirilecek”tir.

-Gerçeğinde açıklanmayan bir durum daha vardır;

-Rauf (Orbay) Bey’in 30 Ekim 1918’de imzaladığı Mondros Anlaşması ile, İşgal Kuvvetlerine diledikleri yeri işgal hakkı verilmiştir. Ülke, İngiliz, Fransız ve İtalyan ordularının işgali altındadır.

Bundan sonrası araştırmacılara kalmaktadır.

Kaynaklar;

(1) “KUVA-I MİLLÎYE ANKARASl”, Grace M. ELLISON, Lozan-Ocak, 1923. ”KUVA-l MİLLİYE ANKARASI”nın  yazarı, Grace M. ELLİSON, Cumhuriyet Turkiyesi’ni ilk ziyaret eden ve bu arada başta Atatürk olmak üzere bütün devlet büyükleriyle tanışıp röportaj yapan bîr İngiliz kadın yazardır

(2) http://www.canmehmet.com/ve-dolmabahcenin-tel-orguleri-19-mayis-1919-tartismalarina-son-noktayi-koyar-1.html

(3) Age, S.355. (Sonyel, Belleten)

(4) Sonyel, Belleten Age, S.356; FO/5049/E 6527, DBFP I/XIII,s. 82, Grahame’dan Lord Curzona kapalı tel yazısı, Paris, 15.6.1920.

(5) Sonyel, Belleten Age, s.356; FO/5216/E 8098, DBFP I/XIII s, 99-100, Lord Curzondan Buchanana kapalı telyazısı, Spa, 10.7.1920.

(6)Sonyel, Belleten Age, S.357; Sunday Times, Londra, 3.5.1920.

(7)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, s.368; Cab. R 23/23,70 (20) Ek III, İngiliz Kabinesi tutanakları, 2.12.1920.

(8)Celal Bayar, “Ben de yazdım”  age, 1, s.96-97 dipnot.

(9)  Grace Mary Ellison, “Kuva-i Milliye Ankarası.”Sahife:69

(10)A.g.e.:Sahife.70

(11) A.g.e: Sahife:18

(12) Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya kadar S.225; Türk İstiklâl Harbi, 4, s.56. (Osmanlının Tasfiyesi; sahife, 388 dip notları)

(13) John Godolphin Bennett  (8 Haziran 1897 – 13 Aralık 1974), İngiliz asker… Osmanlı Devleti’nin yıkılış ve cumhuriyetin kuruluş öncesi yıllarında İngiliz ordusunun işgali altındaki İstanbul’da istihbarat subayıdır. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a gidişi için gereken vizeyi 16 Mayıs 1919’da imzalamıştır. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının İngiliz askerlerince basılıp İttihadçı milletvekillerin tutuklanmasında ve onların Malta Adası’na gönderilmesi operasyonunun başında da Bennett vardır. Bennett’in, ilk baskısı 1974’te yapılan ve Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın geçmiş tarihiyle ilgili önemli bilgilerin de yeraldığı Witness  (Tanık) adında birde otobiyografisi vardır.

“İlluminati” veya bir “Dünya Hükümeti” Ham Hayal’inin, efsanesinin gerçeği nedir?

Bolivar iki kişiyi çekemez. İktidar koltukları da...

Bolivar iki kişiyi çekemez. İktidar koltukları da..

 

 

Uygarlıklar Tarihi’ni bilenler, nedense hep batılı (kendine aydın!) düşünürlerin bir noktaya takıldıklarını bilirler. Takıldıkları bu nokta; “İnsanları (bizim kontrolümüzde) bir çatı altında, bir anlayışta toplayalım kardeş kardeş yaşayalım!”

Dünya Devleti (Hükümeti) anlayışlarının arkasındaki hikâyelerin özeti budur.

Hikâye (belki de niyet) budur da;

İnsanın yapısını, Habil ve Kabil’in hikâyesini (*) bilenlere göre böyle bir fantezi mümkün değildir.

Neden mümkün değildir?

Bunun nedenlerini “Avrupa Birliği” üzerinden bir önceki yazımızda kısmen de olsa açıklamıştık.

Çok detaylandırmadan tekrar özetle verirsek;

Amerika, Rusya, Avrupa Birliği ve Türkiye;

-Amerika, Bu bölgede Rusları (ileride Çinlileri) dengelemek ve engellemek için Avrupa Birliği’ni istemektedir.

-Amerika, Bizim Ruslarla işbirliği yapmamamız, Rusların gölgesinde! Kalmamamız, Kendi başımıza buyruk olmamamız için Avrupa Birliğine girmemizi istemektedir.

-Avrupa Birliği nedir? Avrupa’nın güçlü ülkeleri, İkinci Dünya Savaşı sonunda kendileri için yolun sonunun göründüğünü, Amerika ve Rusya arasındaki masa tenisinde “pinpon topu!” (hatta lokma) olduklarını anladılar. Bu nedenle aralarında birleşmek zorunda kaldırlar.

Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkisi; Avrupa’nın (gönlünden geçen) tüm derdi, bizim “orijinal fabrika ayarları”na dönmeden, bir kenar mahallesi! “varoş-ucuz işçi cenneti!” olarak, kontrol edilebilir güçte kalmamızdır. Bunun için 7 gün 24 saat, (Taksim’de ve Pensilvanya’da!) kıvranmaktadır!

Rusya, Amerika (ileride Çin) karşısında güçlü olabilmek için kendi kontrolünde bir Avrupa Birliği’ni ister. Bu (Üstün ırk! Almanların yok olmadan) olamayacağından, eski günlerdeki gibi Amerikan kankası ile birlikte ayakta kalmaya çalışacaklardır.

Şimdi “Büyük Resmi” görmek için merdivenimizi kullanarak biraz daha yukarılara çıkalım, bakalım neler görülecektir?

Çin ve Hindistan müthiş kalabalıkları ile kıpırdanmaktadır;

Almanlar ve Japonlar,  2. Dünya Savaşı’nın hesabı için ödediklerinden arta kalanı beklemektedir!

Latin (Orta) Amerikalılar, (Arjantin, Bolivya,  Brezilya, Meksika, Şili, Venezuela vb) kutlama öncesinin hazırlıklarını yapmaktadır;

İslam Medeniyeti, (Arap Baharı!) verdiği yeni sürgünlerin çiçekleri açmaktadır…

Şimdi bir basamak daha yukarıya çıkıyoruz;

Sanayi Devrimi’ni ilk yapan (Büyük Britanya ve) Batı Avrupalılar, kendilerine ileride rakip olmamaları ve başka nedenlerle sırası ile;

-Çin, Rus, Alman, Osmanlı (araya Hilafet kurumu da sıkıştırıldı!) ve İran Hanedanlıklarını kaldırdılar, ancak ne hikmetse (ilk sömürgecileri)!

Japonya, İngiltere, İspanya, İsveç, Norveç, Hollanda hanedanlıklarını vb koruyarak.

Ve…

Fransız-Rus Devrimlerini yapan Büyük Sermaye’ye baktığımızda;

-Birilerinin yatırım-tüketim malı;

-Birilerinin enerji (Petrol vb);

-Birilerinin silah;

-Birilerinin gıda ürettiğini ve;

-Büyük Sermayelerin çıkarlarının birbirleri ile çakıştıkları görülür.

Şimdi…

-“Tek bir Dünya hükümeti” kuralım da;

Hanedanlıklar var;

Cumhuriyetçiler (Kapitalistler-Sermaye) var;

Komünizm üzerinden sistem kurmak isteyenler var;

Vatikan var;

İslam var;

-Hakkından fazlasını alanlar ile hakkını alamadıklarına inananlar var.

Bunlar, bir hükümet (çatı) altında nasıl bir araya gelecekler?

-“Bolivar iki kişiyi taşıyamaz!” (*)

-İnsanlık bugünlere nerelerden geldi?

-Büyük kardeş Kabil ve küçük kardeş Habil’in uygulamalarından (Kıskançlıklardan)

Kapatırken…

Birileri gönül eğlendiriyor!

Eğer, boş vaktiniz varsa, sizlerde boş işlerle uğraşabilir, birilerine malzeme, eğlence olabilirsiniz.

İnsanoğlu,  daha değil, kendi akıl hastalıklarına, aklını tanımlayarak bir çare bulabilmeyi, parmaklarındaki ağrıya bir çözüm bulamamışken;

-Bakmayın Onun (Haşa) Tanrı rolüne soyunmasına,

-Dünyaya, “Bir düzen getirecekler!” iddiasına…

-“Kelin ilacı olsa başına sürer” di.

-Çünkü baktığınızda hepsi kel…

 

(*) Kabil ile Habil, (Yaygın anlatımı ile) Kabil, Âdem ve Havva’nın büyük, Habil ise küçük oğludur. Kabil’in, kardeşi Habil’i kıskançlık nedeniyle öldürmüştür.

(**) “Bolivar iki kişiyi taşıyamaz!” Bunun hikayesi için bakınız;  http://www.canmehmet.com/yazdirilan-degil-yasanilan-kurtulus-savasi-nasil-basladi-ataturk-ve-kazim-karabekir-pasa-1.html

ABD ve Rusya 3. Dünya Savaşı’nı çıkarmadan aralarında Avrupa’yı paylaşıyorlar mı

İnsanların hiçbir dönemde "Üretim" sorunu olmamıştır. Sorun, paylaşımda adaletin olmamasındadır.

İnsanların hiçbir dönemde “Üretim” sorunu olmamıştır. Sorun, paylaşımda adaletin olmamasındadır.

Temel kuraldır. Büyüyen ve büyüklüğüne göre beslenemeyenler ölürler. Bu, tarihteki tüm uygarlıklar, devletler, insanlar hatta bitkiler için de böyledir.

Bu konu aslında, M.Ö 10.000’nci yılda başlayarak, M.S. 2014’de bitmelidir. Ancak, halk olarak işin kestirme tarafı! Okumadan bilgi üretmek daha kolayımıza geldiği için biz de konunun özetini, özetiyle birlikte, meraklılarına, araştırmacılarına bir ışık tutuyoruz.

Batı Medeniyeti, (Buna Batı Avrupa’nın sanayileşmesi diyelim) İki temel ayak üzerinde yükselmiştir. Birincisi, Sanayileşmek: ikincisi Demokratikleşmek.

Şimdi çoğunluk sanayileştiğine ve demokratikleştiğine göre, Batının başarı formülü şimdi Onları yiyen bir canavara dönüşmüştür.

Amerika, Rusya, Avrupa Birliği ve Türkiye’nin falına baktığımızda bakalım neler görünmektedir?

Amerika, Bu bölgede Rusları (ileride Çinlileri) dengelemek ve engellemek için Avrupa Birliği’ni istemektedir.

Amerika, Bizim Ruslarla işbirliği yapmamamız, Rusların gölgesinde! Kalmamamız, Kendi başımıza buyruk olmamamız için Avrupa Birliğine girmemizi istemektedir.

Avrupa Birliği (gerçeği) nasıl doğmuştur? (Batı) Avrupa’nın güçlü ülkeleri, İkinci Dünya Savaşı sonunda kendileri için yolun sonu göründüğünü, Amerika ve Rusya arasındaki masa tenisinde “pinpon topu!” (hatta lokma) olduklarını anladılar. Avrupa Birliği’nin arka planındaki ana fikir budur.

Avrupa Birliği ve Türkiye; Avrupa’nın Büyük Devletleri,  Bizim Avrupa Birliği’ne girmemiz halinde, Amerika’nın “Truva Atı” olabileceğimizi, bizi hazmedemeyeceği, yönetemeyeceği gerçeğinden hareketle, kendisine bir sorun olabileceğimizi düşünerek, bir kenar mahallesi! “varoş-ucuz işçi cenneti!” olarak, kontrol edilebilir güçte kalmamızı istemektedir.

Rusya, Amerika (ileride Çin) karşısında güçlü olabilmek için kendi kontrolünde bir Avrupa Birliği’ni ister. Bu (Almanya yok olmadan) olamayacağından, eski günlerdeki gibi Amerikan kankası ile birlikte kendisinden zayıfları sömürerek ayakta kalmaya çalışacaklardır.

Yazılanlarla ifade edilmek istenen;

Avrupa’nın güçlü devletleri, Amerika, Rusya ve Çin’in hükümdar olduğu bir dünyada yaşamayacaklarını görerek aralarındaki yüzlerce yıllık düşmanlıkları bir tarafa bırakarak, Avrupa Birliği’ni kurmak istemişlerdir. Ancak, Kapitalist sistemde sömürecek (kenar mahalleleriniz) zayıf devletler yoksa yaşamanız mümkün değildir.

Amerika, ilk planda hoşlanmadıkları İngiliz ve Fransızların sömürgelerini ellerinden alarak büyümeye başlamış, gelinen noktada bu sömürgelere, Büyüyen devletlerden; Rusya, Çin, Brezilya, Hindistan vb. ortak olmaya başlamaları ile birlikte bu dereler kurumaya başlamıştır.

Şimdi Amerika ve Rusya için ortada paylaşılacak bir Avrupa vardır.

Yukarıda anlatılanları,

Bugünlerde yaşanan Ukrayna ve Kırım olaylarını, kimlerin, kimlere kazık attığına bakarak değerlendirilebilir.

-Çanlar kimin için çalmaktadır?

-İlk Sanayileşen ülkelere mi?

-“Onlar kimlerdir? İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya mı?”

 

Resim; web ortamından alınmış, altyazısı tarafımızdan düzenlenmiştir.

 

Sabık Sultan Vahdettin’in eşinin halka hitaben yazdığı ancak bugüne kadar yayınlanmayan mektubu

1922'de sürgüne gönderilen Sabık Sultan Vahdettin'in eşi Nazikeda Hanımefendi.

Sabık Sultan Vahdettin’le ilgili bir sır verelim! I. Dünya Savaşı’nın galipleri, 1920’de San Remo’da Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasını masa başında paylaşır, son Sultan’ı da bir mesaj vermek için olmalı paylaşımı yaptıkları bölgeye sürerler.

“…Nazikeda Başkadın bir gün efendimizle mülakat ederken Osmanlı halkına hitab edecek bir beyanname yazmayı düşünmüş ve bu beyannamenin başka bir kişinin adı altında neşredilmesinin mümkün olup olamayacağını sormuştu. Zatı şahane de zevcesinin arzusunu kabul ederek yazısını hazırlamasını söylemişti. Bu mülakattan sonrada başkadın masasının başına oturarak yazıyı yazmaya başlamıştı. Nihayet tamamladıktan sonrada başkadın gururla beyannameyi efendimize takdim etmişti. Aynen şöyleydi:”(1)

Sabık Sultan Vahdettin’in eşi Nazikeda Başkadınefendinin halkına hitabı

Osmanlı Devletini fevkalade müdafaa eden ey yüce Osmanlı halkı,

Bayrağına ve geçmişine sahip çıktın ve adına layık bir şekilde toprağını düşmanının zulmünden kurtardın.

Seninle gurur duyuyor ve şanınla bir kat daha şerefleniyorum.

Evlatlarım, adınız daima yüceltilsin.

Mazide yaptığınızla daima gururla anılacak ve hiçbir vakit unutulmayacaksınız.

Kanınız boşuna akmamıştır. O aziz toprakların kaderini siz kanınız ve canınızla yazdınız.

Müsterih olun evlatlarım, dininiz sayenizde evvelkinden daha kuvvetli parlayacak ve hiç batmayacaktır yıldızımız.

Dininizin size öğrettiği şefkati asla unutmayın, evlatlarınızda bu şefkatle büyüterek topraklarına sahip çıkmalarını gösterin.

Cihan senindi ey Osmanlı halkı, fahr-i kainat aleyh-i efdal-üs salavat ve efdal-ül tabiyat Efendimizin sana bahşettiği bu cennet vatanın kıymetini bil ve onu kendi namusunla müdafaa et.

Adıyla ve canıyla anılmayan bir millet şerefini kaybetmiştir, bu sebeple tarihini asla unutma.

Asla ecdadının sana miras bıraktığı bu topraklara hainler gibi ihanet etme.

Biz ona yüz yılların emeğini verdik, namımızla bütün cihan çalkalandı ve huzura kavuştu.

Bunu asla unutma. Bizden sonra da bu nama leke dürdürme. Ona sahip çık.

Biz seni şerefimizle şereflendirdik ve cihan imparatoru yaptık.

Geçmişinde ki Sultan Fatihleri, Yavuz Selimleri ve Süleymanları asla zihninden silme.

Ebedi zihninde baki kalacak bu isimlerin kıymetini ve değerini bil.

Zira ancak onlar sayesinde bugün ayaktasın. Sana miras bıraktığımız devletimizin istikbalini bütün var kuvvetinle müdafaa et. Muvaffak olacağından eminim.

Eline emanet bırakılan camileri, sarayları ve daha nice tarihi değer tanıyan mekanları kendi hanen gibi himaye ve muhafaza et.

Fani alemi biri birine muhtaç yaratmıştır Yaratan, bu sebepten insafını elden bırakma.

Alemlerin Efendisi seni muvaffak kılsın ey Osmanlı, son nefesimi verinceye kadar da dualarım seninledir.

Yücesin sen ey Osmanlı yüce,

Namınla inim inim inler bütün topraklar füturca,

Parlayacak hiç şüphen olmasın ebediyete kadar şerefinle yıldızlar,

Vatanına namusuna el uzatmak isteyecek düşmanlar,

Fakat mahvolacak senin kudret ve kuvvetin karşısında namussuzlar,

Yüz yılların kefen borcudur ey Osmanlı bu istiklal,

Müsterih ol, yattığın yere gök kubbeden temaşa edecek seni ebedi hilal.

Aziz toprakların tek bekçisi ve varisi sensin ey yüce Osmanlı halkı,

Zira senden başka velinimet kabul etmez bu şanlı Osmanlı (2)

Maatteesüf bu beyanname hiçbir zaman neşredilmedi ve bir müddet sonra da unutuldu.

Muhtemelen bir kadınefendinin kaleminden yazılan ve halka hitab eden ilk beyannamedir, keşke neşredilseydi. (3)

Her ne kadar yayınlanan kitap içerisinde verilmiş olsa da burada bir kez biz yayınlayarak, duyurmuş olalım. Ve bu yüksek memleket sevgisi sahibi Başkadınefendi ve eşi Sultan Vahdettin’e rahmet dileyelim. Mekânınız cennet olsun inşallah.

Ve bu mektubu Necip Fazıl Kısakürek’in bir şiirinden alıntı ile sonlandıralım;

Yarın elbet bizim elbet bizimdir!
Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir

.

Mehmedim sevinin başlar yüksekte!
Ölsekte sevinin eve dönsekte
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

.

Yarın elbet bizim elbet bizimdir!
Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir! ? (*)

(*) Necip Fazıl Kısakürek.

Resim; osmanlidonemi.blogcu.com200 × 290Görselle ara’ dan alınmıştır.

Kaynak;

(1)SULTAN VAHDEDDIN’IN SON GÜNLERİ, Rümeysa Aredba, TÎMAŞ YAYINLARI | 2032 Hatırat Kitaplığı 1 BASKI, Mart 2009, İstanbul

(2) A.g.e.

(3) A.g.e. sahife; 95

Başbakan Erdoğan, 31 Mart 1909’un (2. Abdülhamid’in) açık hesabını, 30 Mart 2014’de kapatabildi mi?

Osmanlı İmparatorluğu, 31 mart 1909'da, Sultan 2. Abdülhamid'in tahtan halli ile birlikte fiilen sonlandırılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu, 31 mart 1909’da, Sultan 2. Abdülhamid’in tahtan halli ile birlikte fiilen sonlandırılmıştır.

Başbakan Erdoğan, seçimdeki başarısı nedeniyle ilk olarak Rusya Devlet Başkanı Putin tarafından tebrik edildi. Peki, ABD ve Avrupalı başkan, başbakanlar nerede? (yenildikleri için mi) tebrik etmediler veya kısık sesle ettiler de medyaya mı yansımadı?

2014 Yerel seçimleri’ne nasıl ve hangi anlayışlarla geldiğimiz özetle ifade edilirse,

Osmanlı İmparatorluğu, 1909 Yılında, 2. Abdülhamid Han ile birlikte sonlandırılmıştır.

Bu iddia, Hem Sultan 2. Abdülhamid, hem de Mustafa kemal Paşa tarafından (*) açık olarak ifade edilmiştir.

1922’de, Osmanlı Saltanatı; 1924’deki hilafetin kaldırılması için aradan geçen yaklaşık 15 yıllık sürede: “Osmanlı Hanedanlığı” ve “Hilafet” kurumunun itibarsızlaştırılması vardır.

1914’deki Birinci Dünya Savaşı, uzun yıllar evvel planlanmış süre yaklaştıkça düşünülenler açığa çıkmaya başlamıştır.

Öncülüğünü İtalyanların yaptığı Trablusgarp Savaşı (1911-1912) bunlardandır. İtalya (Osmanlının) paylaşımından yeterli payı alamayacağı endişesine kapılır ve acele bir pay kapmak için erkenden işgale başlar.

Birinci Dünya Savaşı’nın en büyük amaçlarından birisi de; Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşımı, Osmanlı hanedanlığı-Hilafet Kurumu’nun kaldırılmasıdır.

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Antlaşması, (Osmanlının fiili teslim belgesidir.); 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşmaları, (Osmanlının varlığının resmen sonlandırılması) bize dayatılmıştır. Bizim anlaşma masalarından olmamız sadece bir usul (imza) gereğidir.

Biz İstiklal Savaşı’nı, İşgalci İngiliz-Fransız ve İtalyanlara karşı değil, onların para karşılığı taşeronluğunu yapan Yunanlılara karşı yapmış (aslında o da anlaşmalıdır) gözükürüz.

Gerçeğinde Yunanlıların o dönem değil Osmanlının cançekişen bedeni ile savaşmak, ölü bedenine dokunacak ne cesareti, ne gücü, ne silahı ne de parası vardır.

Bu taşeron operasyonundan sonra geriye; aklanmış bir Büyük Britanta/İngiltere, ve (zoraki) düşman haline sokulmuş bir komşu (Yunanlı) vardır. İngilizler’in Yunan askeri kıyafetleri içerisinde bizimle savaştıkları  bilinmektedir. İzmir’in yakılmasının  bilinenlerin dışında bir hikayesi vardır.

31 Mart 1909, (İttihatçı darbesi) Müslüman Türklerin, İstanbul ve Atina’yı Fethi ile 500 yıl Güney Avrupa’yı yönetmesinin hazımsızlığının verdiği bir intikam operasyonudur.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Er-Doğan’ı, ilk olarak Rusya Devlet Başkanı Putin’in  tebrik etmesi, hiç sevmediği, ABD’ye ve Batı Avrupa’ya (Belki de seçimde yenildikleri için) bir mesajdır.

Biz milletimizi çok iyi tanır ve güveniriz.

Milletimize bir kez daha teşekkür ediyoruz. Bu eşsiz sağduyusu ve basireti için.

Her daim sağolunuz…

Resim: web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(*)Mustafa Kemal, (Libya’daki) bu kumsallarda savaşırken bir gün emrindeki kabile reislerinden biri kum üstünde fala bakmıştı. Bedevinin şu sözleri mühimdi:

-“Ne görüyorum beyefendi, ne görüyorum!”

– Ne görüyorsun, aynen söyle!

– Aman beyim, bu olamaz, sizin bir gün bir taht yıkacağınızı görüyorum. Osmanlı hanedanı yıkılıyor, bu nasıl olur?

Mustafa Kemal o zaman bir kahkaha atmış:

Biz o tahtı 1909’da devirdik, buraya geldik Sen maziden mi, yoksa istikbalden mi bahsediyorsun?

Bedevi, başını sallayarak ve Arapça fikirlerini ifade ederek itiraz etmişti:

Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/oh-osmanlilari-turklestirdik-gezide-gazi-majestenin-gazetesinde-manset-olduk3.html

90 yıldır Çarıklı seçmenin verdiği Kavuklu seçilemeyenin anlamak istemediği mesaj nedir?

Batı Medeniyeti'nde kazanmanın ahlakı yoktur. Ahlakının olmadığı yerde kazanılacak tek şey, "Ahlaksızlıktır"

Batı Medeniyeti’nde: “kazanmanın ahlakı yoktur.” Ahlakın olmadığı yerde kazanılacak  tek şey, “Ahlaksızlık'”tır.

 

CHP, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın dönemleri de dahil hiçbir  serbest seçim döneminde kazanamamış” değildir. Halk seçilmeleri için yeterli desteği vermemiştir. Bu iddiayı Gazi Mustafa Kemal Paşa bir seçim sonrası tarihe not düşülen bir sözü ile de onaylar.

-“Seçimi jandarma kazandı!” (*)

CHP, Seçimleri kazanamamasının nedenlerini bilmez mi? Elbette bilir.

Ancak, asker, sermaye, medya ve bürokrasi (tek parti iktidarı nedeniyle) ellerinde olduğu için halkın mesajı  anlamamazlıktan, görmemezlikten gelinmiştir.

Bu durum ve safımız, Amerika’nın, “Yeni Dünyanın Efendiliği”ne soyulması ile birlikte değişmiş, (daha doğrusu durumun zorlaması ve) açık ifadesi ile, Çakma Çok Partili Hayat”a geçmişiz.

Gerçeğinde, Batı sokak lambalarının ışığı altında İnönü ve  Bayar ikilisine (anlaşmalı olarak), “Demokrat Parti” kurdurulmuş ve neticesinde kontrol edilemeyecek duruma gelen, sistemi zorlayan (onlara göre amatör) Adnan Menderes harcanmıştır.

Meraklıları CHP ve Demokrat Parti’nin parti programını incelediklerinde görecekleri, birbirlerine ne kadar da çok benzediğidir.

Hiç gereği olmamasına rağmen ve aslında İnönü’nün çıkarması gereken, “Atatürkü Koruma Kanunu” Celal Bayar tarafından (Banka işleri ile ilgili de olabilir) çıkarılmış,  Atatürk’ün para ve pulların üzerinden İnönü tarafından kaldırılan resmi (ve büstleri) yine Celal Bayar tarafından yerlerine konulmuştur.

Bir bilgi daha: Atatürk’ün o dönem büstlerini kıran “Ticaniler” CHP’nin “işbirlikçi”leridir.

Bu ülkeye 2000’li yıllara kadar (gerçek) demokrasinin, “D”si dahi uğramamıştır.

Ve bu ülkenin hala “Sivil bir Anayasa”sı yoktur. Ki, 21’nci asır bilgi çağına geldik.

Ve bu ülkede bırakınız, ifade özgürlüğünü, düşünce özgürlüğü’nün “Ö”sü dahi yoktur.

Bu durumu Sayın Kendine “Bir Bilen!” Süleyman Demirel ne de güzel  özetler!

-“Bu millet gerçeğe hazır değildir!

Siz ülkemizde (görünürde) askeri vesayetin bittiğini düşünüyorsanız… Boşuna yorulursunuz!

Siz (görünürde) Amerika ve Avrupa Birliği’nin, ülkemize demokrasi gelmesini istediklerini düşünüyorsanız… Daha çok düşünürsünüz!

-İspat mı? İşte Türkiye ve Darbeci general Kenan Evren; İşte Mısır ve darbeci general Sisi. Aynı hamam aynı tas! Ha...1980 Türkiye,’si; Ha…2014’deki  Mısır.

-Batılı (kendine) uygarların demokrasi anlayışının en doğru hali budur.

-Taksim’de üç ağaç kesiliyor…  “My God… (Aman Allahım!)

-Mısır’da yüzlece idam kararı; ” Yippee!… (Yaşasın!)

-Kim yaşasın? İnsan mı, Ağaç mı?

“A be kızanım! Kazanmanın ahlakı mı olur!”

Avrupa nasıl Amerika’nın onayı ile, Humeyni’yi çakma (Şii) İslam devrimi için Paris’te hazırlayıp İran’a hediye etmişse!

Amerika’da, “Sünni Umeyni!”yi kendi topraklarında (boşuna) hazırlamaktadır?

-“Büyük Türkiye!” Sünni…

-“Büyük İran!” Şii…

-Petrol Zengini Suudi Vahhabi.

-“Efendim… İslam toplumların geri kalmasına neden olmaktaymış!

-Kim bu iddiayı seslendiriyor ve ortada gerçek bir “Kuran-İslam” uygulamasının olduğunu iddia ediyorsa, O hiç şüphe etmeyiniz ki onlardandır.

-Yahu! İslam, Kuran’dır. Mezhepler hiç “İslam” uygulamasına esas olur mu?

-Mezhepler, uygulamayı kolaylaştırmak içindir. Sistem değildir, sistem üretemezler.

-Siz, Kuran’ın yerine, Şiiliği, Vahhabiliği dayatıyor ve sonra da: “Aaa… İslam geri bırakıyormuş…muş!”

-Umarız, kafanız karışmamıştır.

-Yazamadıklarımızı ve fazlasını öğrenmek isteyenler, Hindistan’daki  (Büyük Britanya’nın/İngilizlerin) genel vali uygulamalarına bakabilirler.

Sahi ya seçimleri yazacaktık… Konu karıştı!

-Yerel seçimlerde, halk kendisine yapılacak hizmetleri ve bu hizmetleri yapacakları bilmek, tanımak ister. Bakalım partilerimiz bu konuda ne yapmışlar?

-Örneğin, CHP yerel seçimlerde hangi konuyu işlemektedir? “Hırsız var!”

-Halk sağına, soluna bakar.. Eşyaları, parası yerindedir.

-Ve halk cevap verir;

-“Hırsız hep vardı! Sana gerçek ‘Başçalan”ı sistemi söyleyeyim mi!

 

Açıklamalar;

(*) Seçimleri Jandarma kazandı…

-“Yıl 1930, Belediye seçimleri yapılır.
Ali Fethi Okyar liderliğinde Serbest Cumhuriyet Fırkası, daha ülkenin her yerinde teşkilatını kuramadığı halde, birçok yerde seçimi kazandı.
Ama sandıktan çıkamadı!
Bu olguyu seçim sonrası, Halk Fırkası Antalya Milletvekili Rasih Kaplan’ın;
-“Paşam, fırkamız seçimleri kazandı!” Sözüne karşılık,

Atatürk’ün acı bir tebessümle verdiği yanıt en güzel şekilde açıklar;
-”Seçimleri jandarma kazandı!”  Kaynak; Hasan Basri Bilgin; “Son Çorba” Tarih ve Politika 2002 Sahife; 115…

Resim;web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

 

Şah İsmail Yavuz’u engellemeseydi bugün Londra ve Viyana’da ezan Oksfort’ta Kuran okunacaktı (2)

Bugünler dünlerin devamıdır.

Bugünler dünlerin devamıdır.

Bu iddia Dünya ekonomi-siyasi tarihine ışık tutan İngiliz Tarihçi Ian Morrıs (1) tarafından dile getirilmiştir. Hıristiyan Avrupa’ya göre, Osmanlıların önlenemeyen yükselişine set çekecek tek güç: “Şii İran“dır

Kaldığımız yerden devamla:

1529’da Sultan Süleyman’ın Viyana önlerinde kurduğu karargâh Hıristiyanları dehşete düşürür. Osmanlılar hakkında bilgi alması için başkent İstanbul’a gönderilen bir elçi ülkesine gördüklerini aktarmaktadır:

-“Onların elinde imparatorluklarının muazzam zenginliği, zarar görmemiş kaynakları, silahlarda deneyim ve idman, tecrübeli bir ordu, kesintisiz bir zaferler dizisi var… Bizde ise boş bir hazine, lüks alışkanlıklar, tükenmiş kaynaklar, yılgın ruhlar… ve hepsinden kötüsü de, düşman zafere, bizse yenilgiye alışkınız. Sonucun ne olacağından kuşku duyulabilir mi?

diyerek, kurtuluşlarının çözümüne işaret eder; Bunların (Osmanlının) önünde tek engel Şii (Safeviler) İran’dır.” Hıristiyan Avrupa neden Safevi Devleti’ni (İran’ı) kendilerine kurtuluş olarak görmektedir?

Bunu açmak için Safevi Devleti ve Şah İsmail’in anlatılması gerekmektedir.

Anlatıma Rıza Algül’ün, “Aleviliğin Sosyal Mücadeledeki Yeri” isimli kitabından kısa bir alıntı ile başlayalım;

-“..Kavram olarak Alevilik, tarihsel ve sözlük anlamıyla” Ali tarafında olanlar (Ali bendesi ), “Ali’yi’ sevenler…” dir.

Alevîlik ve Şiilik

..Yüzyıllar sonrasının bir adlandırılması olan Alevilikten önce, Ali’den yana olanlara, Ali’nin tarafı, grubu, topluluğu anlamına gelen “Ali’nin Şiası” adı verilmişti. Şialar, Muhammed’in ölümünden sonra, Muhammed’in en çok değer yerdiği, en çok güvendiği Ali’nin Halife olması gerektiğini savunanlar ve bu haksızlığa karşı olanlardı. Muhammed’in ölümünden sonra, iktidar Emevilerin egemenliğine girmiş ye şialar (Ali’nin grubu, partisi) muhalefete düşmüştü…

Osmanlı devleti, Anadolu Selçuklu devletinin devamı olarak kuruldu. Bu nedenle, Selçukluların resmi devlet dini Sünnilik Osmanlılar ’da da yerini korudu. Aynı şekilde Anadolu’da Selçuklulara ve Osmanlılara Sünniliğin taşıyıcıları olan Büyük Selçuklu Devleti’dir. Daha o dönemde, Müslümanlığı zorla kabul etmiş Persler’le (İraniler) Araplar arasında siyaset ve kültür alanında çatışma vardı. Persler İslamiyet’i kabul etmiş, fakat kendi ulusal özelliklerini reddeden ölçüde değil birleştirebilen ölçüde kabul etmişlerdi. Ama yine de bu birleştirme kolay değil, uzun zamana yayılarak çatışmalı oldu. Bu çatışma Arap dili, dini ve hukuku ile Pers kültür ve sanatı arasındaki çelişkide yatıyordu.  (2)

Alıntıyı burada kesiyor ve şimdi Şah İsmail’e (1501 Yılında) kurduğu Safevi Devleti (İran’a) geçiyoruz. Ve bir hatırlatma: I.İsmail’in (Şah İsmail) önemi, 1501 Yılında kurduğu Safevi Devleti ile,  Tarihte ilk kez Şiî Onikiciliğini resmî mezhep olarak kabul etmesinden gelmektedir.

Bir başka pencereden Safevi Devleti:

Alıntı; “Alevi Toplumu-Alevitische Gemeinde, ATAG e. V.”c :

Safevi devleti, büyük Alevi önderi Şah İsmail tarafından 1501 yılında Alevi toplumu ve cümle Ehlibeyt muhiplerinin desteğiyle kurulmuştur. Asırlardır baskı ve zulüm altında yasayan Ehlibeyt bendeleri Şah İsmail önderliğinde bir araya gelmiş ve asırlardır birikmiş olan özlemlerini Safevi devletini kurmakla gidermişlerdir. Bunca zamandır baskı ve zulüm altında yaşamış olan, biçimde bir birinden farklı ama öz olarak benzer olan Ehlibeyte bağlı zümreler tek bir çatı altında bir araya gelmişlerdir. Bu birlikteliği sağlayanda ölümsüz Alevi önderi Şah İsmaildir.

Şah İsmail, babası Şeyh Haydar’ın şehit edilmesinden sonra Safeviye tarikatının önde gelenleri tarafından yıllarca sürecek bir eğitime tâbi tutuldu. Bu gizlilik içinde süren bir eğitimdi. Şah İsmail 15 yaşında ortaya çıkarak babasının ve atalarının intikamını almak için çalışmalara başladı. Bu çalışmalar var olan diğer Ehlibeyt yandaşlarının çalışmalarıyla birleşince Şah İsmail 1501’de Tebriz’i Akkoyunlular devletinden aldı.

Böylelikle tarihte Alevilik ve Aleviler adına olumlu bir sürecin başlangıcı ilan edildi. Bu ilan edilen; yıllardır ezilen Alevi inancının resmi anlamda ilk defa bir devlet inancı olmasıydı.

…Bilindiği gibi devlet toplumlar için amaç değil, araçtır. Kendi doğrularını ve değerlerini hakim kılma, özgürce yaşamanın aracı. Safevi devletinin çıkış noktası da budur. Alevi inancını ve değerlerini koruma altına alma, özgürce yaşanmasını sağlama.” (3)

Bir başka pencereden daha Safeviler:

XVI. yüzyılın başında ortaya çıkan, Safevîler Devleti üzerinde, Türkiye’de, Prof. Dr. Faruk Sümer’in dışında yeteri bir araştırmanın yapılmış olduğu söylenemez. Prof. Dr. Faruk Sümer, bu devletin kimliğini, “Safevî devletinin gerek dayandığı zümre, gerek devlet teşkilâtı ve kültür bakımlarından kendisinden önce aynı ülkedeki Türk devletlerinden farksız olduğu ve hattâ belki onların bazılarından daha fazla Türklük vasıflarını taşıdığı”  şeklinde ifade eder. Sümer, Safevî devletini kuran ve geliştiren unsurun, tamamen Anadolulu Türkmenler olduğu gerçeğini de eserinin daha birinci sayfasındaki önsözünde belirtir.

Safevîlerin, tam bir Türkmen devleti olduğu tartışmasızdır. Yine de, Safevî devletinin, “Fars/Acem devleti” ve hatta, Anadolu Türklüğünün düşmanı gibi, gösterilmesi, büyük bir yanılgıdır.

Sümer, Safevî devletinin “milli bir İran devleti” olduğu görüşünü taşıyan ciddi bilim adamlarının artık bulunmadığını ifade eder. (4)

Farklı bir pencereden daha Safevi Devleti ;

Devlet-i Safevîyye: 1501 ve 1736 yılları arasında bugünkü Azerbaycan, İran, Ermenistan, Irak, Afganistan, Türkmenistan ve Türkiye’nin doğu kesiminde varlığını sürdürmüş, tarihte ilk kez Şiî Onikiciliğini resmî mezhep olarak kabul etmiş olan halkları yönetmiş ve Azerbaycan’ın varis olduğu hâkim hanedanın devletidir.

İsmail Safevi, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın torunu olan Akkoyunlu Elvend Mirza’yı Şarur (Nahçıvan) yakınlarında yendikden sonra 1501 yılının temmuz ayında Tebriz’de kendisini Şah ilan etti. I. İsmail, bütün Azerbaycan’ı imparatorluğa dahil edince Azeri Türkleri Safevî ordusunun esas nüvesini teşkil etmiştir.

Bundan sonra tüm İran’ı ele geçirerek, Mayıs 1502’de resmen İran Şahı olan I. İsmail sonraki 250 yılda Orta Doğu’ya büyük etki yapacak bir Şiî devletinin temelini atmıştır.

Osmanlı devleti ile süren güç mücadeleleri sırasında Orta Asya’dan Anadolu’ya göç etmekte olan Türkmenler, güzergâhları üzerinde olan İran’dan geçmekteydiler. Bu nüfus kitlelerini kendi tarafına çekmeyi düşünen Safevîler, Alevilik inancının Türkmenler arasında yayılmasını sağladılar. Şah İsmail’in öncelikli hedefi Doğu Anadolu olduğundan burada yaşayan halkların özellikle Zazaların büyük bir çoğunluğu ve bir kısım toplulukların Alevî inancını kabul etmelerinde büyük etkileri olmuştur.

Türk Tarih Kurumu Üyesi Ord. Prof. İ. Hakkı UZUNÇARŞILI’ya göre Safeviler;

YAVUZ SULTAN SELÎM’İN CÜLUSUNDA ANADOLU’DA KIZILBAŞ FAALİYETİ

“…Akkoyunlu devletini yıkarak Şia mezhebinde (Îsnâ-Aşeriye: On iki imam) şeyhlikten şahlığa geçmek suretiyle büyük ceddi Şeyh Safiyüddin Erdebilî’ye izafeten Safevîye devletini kurmuş olan (907 H. 1502 M.) Şah İsmail asırlardan beri Anadolu’da yaşayan Kızılbaşlara Dâî veya Halife isimlerinde propagandacılar göndererek onları da kendi camiası altına sokmağa çalışıyordu.

Anadolu Selçukileri zamanında ve II. Gıyasüddin Keyhusrev (1236-1246) devrinde Orta – Anadolu’da Sivas, Amasya, Tokat, Çorum, Malatya havalisinde Baba îshak’ın idare ettiği Alevilerin yani kızılbaşların ayaklanmaları ve daha sonra Batı Anadolu’da. Ve Rumeli’de Balkanlar’da Samavna kadısı oğlu Bedrüddin Mahmud’un tertip ettiği alevî ayaklanması gibi kanlı olaylar cereyan etmişti.

Şah ismail’in halifelerinden Nur Halife Orta – Anadolu’da müridleri vasıtasiyle çalışıyor, Sivas, Tokat, Amasya ve Çorum’’’ daki alevileri Şah adına birliğe davet ediyordu. Aynı suretle Şah ismail’in babası Şeyh Haydar’ın halifelerinden olan Anadolu alevilerinden Hasan Halife oğlu Şah Kulu da Antalya ve havalisinden başlayarak Şah adına çalışıyor ve bu, aynı zamanda faaliyetini adamları vasıtasiyle Rumeli’ye de teşmil etmiş bulunuyordu (915 H. 1509 M.)(5)

Yukarıda farklı kaynaklardan yazılanları,

İngiliz tarihçi Ian Morrıs’ın iddiaları ile karşılaştırmadan önce anlatılması gerekenler;

I.Selim (Yavuz) (1512-1520) Yavuz Sultan Selim’in amacı: Bütün Türkleri ve Müslümanları tek bayrak altına toplayarak Türk-İslam birliğini sağlamaktır.  Ancak, Şah İsmail’in (Safevi Devleti) Şii mezhebini Osmanlı topraklarında yaymak istemesi, iki devlet arasında  (1514 Çaldıran Savaşı ) bir savaşa neden olur.

Şahkulu İsyanı, 1511 yılı Nisan ayında, Şah İsmail’i kurtarıcı olarak kabul eden Şahkulu önderliğindeki Kızılbaşlar tarafından II. Bayezid yönetimindeki Osmanlı İmparatorluğu’na karşı gerçekleştirilmiş bir isyandır. İsyan nedeni olarak, vergi düzeninde yapılan adaletsizlikler ve devlet yönetiminde Türkmenlerin dışlanmaya gösterilir.

…Şahkulu önemli miktarda taraftar topladıktan sonra, Batı Anadolu ve Rumeli’ de halifeler vasıtasıyla halkı Şah İsmail’ e biate davet etmişti. Bu sırada Osmanlı şehzadeleri arasındaki hoşnutsuzluk ve devlet erkanının kayıtsızlığından istifade ederek ayaklandı. Emrindeki kuvvetlerle Manisa sancağına gitmiş olan Şehzade Korkut’ un hazinesini taşıyan kafileye saldırıp ganimet ele geçirdikten sonra Şah İsmail’ in halifesi iddiasıyla etrafa saldırdı. Antalya’ yı basıp kadı yı öldürdükten sonra Kızılcakaya, İstanos (Korkuteli), Elmalı, Burdur ve Keçiborlu’ yu basıp kadılarını ve bir kısım halkını öldürdüp Kütahya önlerine gelmiştir.

Kendi üzerine gönderilen Anadolu Beylerbeyi Karagöz Ahmed Paşa yönetimindeki Osmanlı kuvvetlerini mağlup edilerek paşayı esir alınmıştır. Şahkulu Kütahya’ yı kuşattı ve kale önünde Karagöz Ahmed Paşa’ yı öldürdüyse de şehri alamadı. (22 Nisan 1511)

Şahkulu bundan sonra Bursa üzerine yürümeye başlamış, kendisine karşı gönderilen subaşı Hasan Ağa’ yı da yenerek öldürmesi üzerine Bursa’ da heyecan artmış, Şehzade Korkut Manisa kalesine kapanmıştır. Bursa kadısının durumu İstanbul’ a bildirmesi üzerine Vezir-i Azam Hadım Ali Paşa isyanı bastırmakla görevlendirildi.

Şahkulu kuvvetleri Karaman beylerbeyi Haydar Paşa’ yı öldürdükten sonra kuzeye ilerlediler. Sefere görevlendirilen Şehzade Ahmet ile diğer şehzadeler Altıntaş mevkiinde Hadım Ali Paşa ile birleştiler ve asileri sarp bir dağda kuşattılar. Bu esnada Şehzade Ahmet asilere saldıracağı yerde saltanat iddiasıyla yeniçerileri kendisine biat etmeye davet etti, fakat red cevabı aldı. Bu sırada kuşatılan Şahkulu kuvvetleri bir yolunu bularak kaçmayı başardılar. Hadım Ali Paşa isyancıları takibe koyulduysada yeniçerilerin kendisine biat etmemesine küsen Şehzade Ahmet kendi sancağına çekildi. Hadım Ali Paşa Sivas civarındaki Çubukova ya da Gökçay mevkiinde Şahkulu kuvvetlerine yetişti ve iki taraf çarpıştı. Savaşta Şahkulu’ nun ölmesi üzerine isyancılar arasında kargaşa çıktı. Bu esnada Hadım Ali Paşa’ da okla vurularak öldürüldü.(2 Temmuz 1511) Galip gelen Osmanlı güçleri Hadım Ali Paşa’nın ölümü üzerine ilerleyemediler, kalan isyancılarda İran’a doğru gittiler. (6)

I.Süleyman dönemi ( Kanuni,1520-1566) Kanuni’nin iki büyük amacı vardır: a)Avrupa krallarına Osmanlıların hakimiyetini kabul ettirmek, b) Akdeniz’de  Osmanlı hakimiyetini sağlamak

Bu dönemde (1530’lu yıllar) Roma Germen İmparatoru Şarlken, Akdeniz ve Orta Avrupa’da Osmanlıları tehdit ettiği için Kanuni Batıya yönelmiştir. Bu dönemde içeride iki isyan çıkmıştır:

Baba Zünun İsyanı: Vergilerinin ağırlığını bahane eden  (Alevi) Baba Zünun Yozgat (Bozok)’ta isyan ettiyse de isyan bastırılmıştır. “Baba Zünnun, 1526 yılının Ağustos ayında, Bozok Sancak Beyi Mustafa Bey’in konağını basarak kuvvetleri ile isyan etti…Baba Zünnun, 26 Eylül 1526’da, isyanı bastırması için gönderilen Adana Sancak Beyi Pîrî Bey komutasındaki birliklere yenilerek öldürüldü. Bu isyan Kalender Şah İsyanı’na ortam hazırladı”

Kalenderoğlu İsyanı: (1527) Maraş civarında çıkan dini karakterli bir Şii isyanıdır. Bu isyana tımarlarının ellerinden alınmasını bahane eden Dulkadiroğlu sipahileri de katılmıştır. İsyan bastırılmış, Kalenderoğlu İran’a kaçmıştır.

Anlatılan isyanları ile 1529 Yılında yapılan Birinci Viyana kuşatmasını karşılaştırdığımızda, Hristiyan Avrupa’nın neden Şii Safevileri (İranlıları) kendileri için nerede ise tek kurtuluş olarak gördükleri açık olarak ortaya çıkmaktadır.

Kanuni’nin Viyana önlerine karargah kurduğunda dehşete düşen Hristiyanların Başkente gönderdikleri elçileri yazdığı mektupta ne demiştir?

-“Onların elinde imparatorluklarının muazzam zenginliği, zarar görmemiş kaynakları, silahlarda deneyim ve idman, tecrübeli bir ordu, kesintisiz bir zaferler dizisi var… Bizde ise boş bir hazine, lüks alışkanlıklar, tükenmiş kaynaklar, yılgın ruhlar… ve hepsinden kötüsü de, düşman zafere, bizse yenilgiye alışkınız. Sonucun ne olacağından kuşku duyulabilir mi?” diyerek, kurtuluşlarının çözümüne işaret eder;

-Bunların (Osmanlının) önünde tek engel Şii (Safeviler) İran’dır.”

İngiliz tarihçi Ian Morris, anlaşılan bu olaylardan yola çıkarak bir kanaat oluşturmuştur.

Safevilerin (İranlıların) o dönem bir kışkırtmaları olmasaydı: Bugün belki de  Londra ve Viyana semalarında ezan sesleri sesleri yükselecek ve Oksfort’ta Kuran tefsirleri okunacaktı.

O dönemden bu güne yaklaşık 500 yıl geçmiş olmasına rağmen geldiğimiz noktada değişen bir şey var mıdır?

Bu sorunun cevabını da okuyanlara bırakıyoruz.

www.canmehmet.com

Resim:www.aktifhaber.com

(1) “…Osmanlılar Şii İran’ı daha adamakıllı yenilgiye uğratabilseydi, Türkler 1529’da Viyana’yı alabilirdi; minareler ve müezzinler İngiltere göklerini inletebilir ve Gibbon’ın ifadesiyle, Oxford gibi üniversitelerde Kuran tefsirleri eğitimi veriliyor olabilirdi. Bir Türk zaferi belki Batı’nın ağırlık merkezini Akdeniz’de tutarak Atlantik ekonomisini daha doğmadan kurutabilirdi; (Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik) Tarihin Gelişim Seyrinin Kalıpları ve Gelecek Hakkında Ortaya Koydukları. lAN MORRIS)

lan Morris: MÖ 10.800 kadar MS 2010’u da pırıl pırıl aydınlatan başyapıtı çok kapsamlı bir çalışma olmakla kalmıyor, aynı zamanda bir yetenek gösterisi sunuyor.” Paul Cartledge, Cambridge Üniversitesi’nde Antik Yunan Tarihi profesörü:”…Doğu-Batı ilişkilerine taptaze, keskin bir bakış açısı sağlamak üzere bir araya getirilmiş harika bir malzemeler ve otoriteler yelpazesini sunan muhteşem bir sentez ve argüman…” Andrew Marr, BBC, Modern Britanya Tarihi Belgeseli’nin yazarı (İdefix kitap tanıtımından)

(2) Rıza Algül, “Aleviliğin Sosyal Mücadeledeki Yeri Sahife: 33)

(3) Daha fazlası için bakınız; remzi.kaptan@yahoo.com – http://www.alevitentum.de/html/70.html  (Alevi Toplumu-Alevitische Gemeinde, ATAG e. V.)

(4)Daha fazlası için bakınız; Nihat Çetinkaya http://www.sahibrahimveli.com/arastirmavemakaleler/218-kizilbaar-devlet-safever.html

(5)OSMANLI TARİHÎ, II. Cilt Ord. Prof. ÎSMAÎL HAKKI UZUNÇARŞILI, Türk Tarih Kurumu Üyesi, ATATÜRK KÜLTÜR TÜRK TARÎH KURUMU YAYINLARI. Sahife: 253

(6)”Osmanlı Tarihi”, II. Cilt, 10. baskı, sf: 230,231,254,255, Türk Tarih Kurumu Yayınları-2011, Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı

Yavuz Sultan Selim-Şiiler ile Şarlken-Protestan olayları hangi tezgahlarda hazırlandı (1)

Şii ve protestanlık anlayışı, Osmanlı ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nda eş zamanlı olarak ilginç olayları tetikleyecektir.

Şii ve protestanlık anlayışı, Osmanlı ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nda eş zamanlı olarak ilginç olayların tetikleyicisi olacaktır. (Resim; Protestan hareketinin nedenlerinden bir “Endüljans”

Şii militanların, yozlaşmış Sünni despotlar olarak gördükleri padişahlara karşı ayaklandıkları düşük düzeyli bir başkaldırıyla yıllarca uğraştılar; ama kanayan bu yara, Safevi şahının 1501’de kendini Ali’nin halefi olarak ilan etmesi üzerine iyiden iyiye irinlendi. Şii sorunu imparatorluğun aç, mülksüzleştirilmiş ve mazlum kesimine odaklanıyordu; bu insanların vahşi öfkesi en belalı askerleri bile dehşete düşürmekteydi: Bir çavuş asiler hakkında “her şeyi tahrip ettiler; kadın, erkek ve çocuk,” demişti. “Kedileri ve tavukları bile kestiler.” (1)

1529’da Sultan Süleyman Viyana önlerinde karargâhını kurdu. Kenti zapt edemedi, ama kuşatma Hıristiyanların içini, Osmanlıların çok yakında bütün Avrupa’yı yalayıp yutacakları dehşetiyle doldurdu. İstanbul’a giden bir elçi, ülkesine yazdığı bir mektupta, “(büyük bir savaşın) sonuçlarının neler olabileceğini düşünmek bile tüylerimi ürpertiyor,” diye yazmıştı.

-Onların elinde imparatorluklarının muazzam zenginliği, zarar görmemiş kaynakları, silahlarda deneyim ve idman, tecrübeli bir ordu, kesintisiz bir zaferler dizisi var… Bizde ise boş bir hazine, lüks alışkanlıklar, tükenmiş kaynaklar, yılgın ruhlar… ve hepsinden kötüsü de, düşman zafere, bizse yenilgiye alışkınız. Sonucun ne olacağından kuşku duyulabilir mi?(2)

Batı Avrupalı bir kara imparatorluğunun tekrar kurulma ihtimalinin doğması için 200 yıl geçmesi gerekti ve o döneme gelindiğinde diğer Batı Avrupalılar dünyayı dönüşüme uğratmaya koyulmuş bir Sanayi Devrimi’ni başlatmıştı artık. Habsburglar veya Osmanlılar 16. Yüzyılda Avrupa’yı birleştirmiş olsalardı, belki de bu Sanayi Devrimi asla olmayacaktı; belki Batı Avrupa’yı birleştirmeyi başaramayan Karl ve Felipe’nin veya Batı Avrupa’yı fethetmeyi başaramayan Sultan Süleyman’ın şahsında nihayet tarihin akışını değiştiren o beceriksiz ahmakları bulmuşuzdur.  Gelgeldim bir kez daha bu herhangi bir âdemoğlu için fazla ağır bir suçlama olur.

Türk fethinden o kadar kaygılanmış olan Avrupalı elçi, “bunun önünde tek engel İran,” diye belirtmişti, (3)

Yukarıda yazılanları özetlersek,

Hristiyan Batı, 1500’lü yılların başında, (özellikle 1453 İstanbul, 1458 Atina’nın Osmanlılarca fethedilmesinden sonra)  Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişinin önündeki kullanacakları en büyük güç olarak kimleri görmüştür?

-İran’ı ve Şiileri…

Konu ile ilgili ilginç bir bilgi daha;

1738 Yılında Rus Çarı I. Petro’nun 1725 Yılında yazdığı vasiyeti açıklanır. Bu vasiyetten kısa bir alıntı;

-Rusya devletini, dünya devleti yapabilmek için, onun başkentinin, Asya ve Avrupa hazinelerinin anahtarı olan İstanbul olması lazımdır. Acele ve noksansız olarak çalışıp, İstanbul’un batı topraklarına sahip olmak gerekir. Şüphesiz ki İstanbul’a sahip olan Şah, dünyada ilahi şah olacaktır.

-Bu maksadın hedefine ulaşabilmesi için, daima Türkiye ile İran arasına fitne-fesat tohumları ekmeli, kavga ve savaş çıkarılmalıdır.

Bu iş için Sünni ve şii mezhepleri arasındaki ihtilaflar en keskin silah ve yenilmez ordudur.

-…Hem Türkiye’nin hem de İran’ın din adamlarını elde etmek ve onlar vasıtası ile Sünni-şii ihtilaflarını kızıştırmak lazımdır..” (4)

Aradan yaklaşık beşyüz yıl geçer…

Ancak yazının ilerleyen bölümlerinde görüleceği üzere İnsanların ve devletlerinin anlayışlarında değişen hiçbir şeyin olmadığı görülecektir.

Yavuz Sultan Selim’in Şiiler ile Kutsal Roma Cermen İmparatoru V. Karl’ın (Şarlken) Protestanlarla eş zamanlı olarak yaşadıkları olaylara başlamadan taraflar ile ilgili özet bilgi:

-I. Selim, Yavuz (1470 – 1520) 9. Osmanlı padişahı, 74. İslam halifesi ve ilk Osmanlı halifesidir. Tahtı devraldığında 2.375.000 km2 olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 2,5 kat büyütmüş ve ölümünde imparatorluk topraklarının 1.702.000 km2’si Avrupa’da, 1.905.000 km2’si Asya’da, 2.905.000 km2’si Afrika’da olmak üzere toplam 6.557.000 km2’ye çıkarmıştır. Padişahlığı döneminde Anadolu’da birlik sağlanmış; halifelik Abbasilerden Osmanlı Hanedanına geçmiştir.

V. Karl ya da Şarlken (1500 – 1558), Kutsal Roma Cermen İmparatoru. Dönemindeki en büyük düşmanları; Osmanlı İmparatorluğu, Fransa Krallığı ve Hıristiyanlığın Protestanlık mezhebinin kurucusu Alman papaz Martin Luther’di.

I. İsmail veya Şah İsmail (1487-1524) Safevî Devleti), Safevî Tarikatı’nın lideri ve Safevi Devleti’nin kurucusu ve ilk hükûmdarı.

Safevî Tarikatı; Safevi Devleti kurucusu İsmail Safevi ile karıştırılmamalıdır.

Safev’îyye veya Safevî Tarikatı, 14. yüzyılda mistik Safiyüddin İshak tarafından Güney Azerbaycan Erdebil’de kurulmuş bir sufi tarikat. Döneminde Doğu Anadolu, İran Azerbaycanı ve Güney Kafkasya’da büyük bir siyasî öneme sahip olan bu İslâmî tarikat, 16. yüzyılın başında kurmuş olduğu ve tarihte ilk kez Şiî Onikiciliğini resmî mezhep olarak kabullenmiş olan Safevî Devleti ile tanınmıştır. (5)

Martin Luther (1483 -1546) Alman keşiş, teolog, üniversite profesörü, protestanlığın babası (Luther manastırdaki günlerinden beri Endüljans (*) uygulamasına karşı bir eleştiri yazdı. 95 maddeden oluşan bu metni 31 Ekim 1517 günü piskoposlara gönderdi

Resim; web ortamından alınmıştır.

(*) Endüljans uygulaması: “Orta Çağ Avrupa’sında bir tür günah çıkarma ve ölümden sonra cennete gitmek için Papa’nın sattığı af belgesi. Kilisenin halktan para alarak cennetten toprak satmasıdır.”

(1) “Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik)” lAN MORRIS,  Tarihin Gelişim Seyrinin Kalıplan ve Gelecek Hakkında Ortaya Koydukları . Alıntı; İskender Çavuş (1511), (Kaynak; Finkel, 2005, s. 99.)

(2) Ogier Ghiselin de Busbecq, Mektup 3 (1560), alıntı: Ross ve McLaughlin, 1953, s. 255. (kaynak; “Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik)” lAN MORRIS, )

(3) Ogier Ghiselin de Busbecq, Mektup 3 (1560), alıntı: Ross ve McLaughlin, 1953, s. 255. (“Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik)” lAN MORRIS, )

(4) Daha fazlası için bakınız;

http://www.canmehmet.com/car-i-petronun-1725-yilinda-yazdigi-vasiyetnamesi-ve-vasiyetnamenin-nato-ile-ilgisi.html

(5)Uğur, Ahmet (1989) (Türk). Yavuz Sultan Selim. Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü. ss. 45. “Bu hanedan adını Safavi tarikatı reisi Şeyh Safiyüddin İshak’dan almaktadır.” Alıntı: Vikipedi.