Sabetaistler ve “Atatürk’ün hocası” Sabataist Şemsi Efendi’nin Fevziye Mektepleri ile ilişkisi (1)

şimsi efendi

Bilgi (ilim) Ondan yeni bir bilgi üreteceğiniz zamana kadar size sadece yüktür.

 

Maalesef yeteri kadar okuyan ve araştıran bir halk değiliz. Osmanlıyı “Matbaayı geciktirdiler!” suçlamasına rağmen bugün “Her yer matbaa!” ancak yine yeteri kadar okumamaktayız. Demek ki sorgulanması gereken sistemler değil, halk olarak bizlerin anlayışıdır.

Bir imparatorluk kaybettik ve yerine yeni bir anlayışla “Bir Devlet kurduk!

Yeni Devletin kurucusu” Olarak Mustafa Kemal Paşa’yı bilmemize (yazılmasına-anlatılmasına) rağmen iddia edilebilir ki hakkında (siyasi bağlantıları vb) nerede ise hiçbir şey bilmiyoruz.

İlginç değil mi?

İlkokuldan itibaren, “7 gün 24 saat” Mustafa Kemal Paşa’yı her olayımıza dâhil etmemize, konuşmamıza, tartışmamıza rağmen hakkında kendisinin anlattıkları dışında (Siyaseti-Fikri Yapısı hakkında) fazlaca bir şey bilinmemektedir.

İsmet İnönü ve Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın çok yakınında ve Devletin kuruluşunda birlikte olmalarına rağmen her iki asker ve siyaset adamının anılarında  (günlüklerinde); “dişçi randevuları’” gibi detaylar olmasına rağmen yaşanan (nerede ise) hiçbir önemli olay açıklanmamıştır.

Bunlardan anlaşılan;

Ya yaşananlar üzerinde nedeni bugünde açıklanmayan çok ciddi bir “Devlet Sansürü!” vardır.

Ya da açıklanmasında kendi uygulamaları bakımından bilenmesi istenmeyenler.

“İstiklal Savaşı ile ilgili yaşananları Mustafa Kemal Paşa, NUTUK’ta açıkladı ya…”

Diyenler elbette olacaktır.

Ancak belirtilmelidir ki, “NUTUK” bir siyasi belgedir. Tarih Kitabı değildir.

NUTUK, Olayların Mustafa Kemal Paşa’nın gözüyle (taraf olarak) değerlendirilmesidir.

İlginçtir, İstiklal Savaşı ile ilgili yabancı yazarların (İngiliz-Amerika-Fransız-Almanların) anlatımında da ne hikmetse NUTUK’ta olduğu gibi olaylar hep, 19 Mayıs 1919’da başlamaktadır.

Ve bu nedenle bugün üzerinden yüz yıl geçmiş olmasına rağmen bizler hala,  “19 Mayıs 1919” öncesini tartışmaya devam etmekteyiz.

Bu dizide, hakkında “19 Mayıs 1919” gibi, çok konuşulmasına rağmen (çoğunluk tarafından) fazlaca bir şey bilinmeyen, öğrenci Mustafa’nın öğretmeni Sabataist (Türk ismi ile) Şemsi Efendi ve Fevziye Mektepleri anlatılacaktır.

Ve her zaman olduğu gibi kaynak olarak sadece olaya birinci derecede şahitler ile ilgili dönemin belgelerine ulaşma şansı olanların yazdıkları kullanılacaktır.

Ki, araştırmacılarına (doğru) bir kapı açılmış olsun.

**

Meraklıları için sık sık alıntı yapılacak kaynak kitap ve yazarı hakkında kısaca bir bilgi;

Kitap ve Yazarı; EVET BEN SELÂNİKLİYİM… Türkiye Sabetaycılığı Üstüne Makaleler,  ILGAZ  ZORLU,

ILGAZ ZORLU kimdir?

ILGAZ ZORLU, 1969’da İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini bu kentte tamamladıktan sonra, 1986-90 yılları arasında Bursa’da Uludağ Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi Kamu yönetimi bölümünü bitirdi. 1990-91 yıllan arasında Dr. Gad Nasi’nin yardımları Kudüs’te bir yıl sûren araştırmalarda bulundu.  Bu arada Sabetaycılığın önemli kaynaklarının muhafaza edildiği Ben Zwi Enstitüsünde incelemeler yaptı. Yavne Kibbutz’unda Yahudi tarihi ve kültürü konusunda eğitim gördü. Halen İstanbul’da yaşayan yazar, Selanik’te okulu ile ün salan ve Atatürk’ün ilk öğretmeni olan Şemsi Efendinin altıncı kuşaktan torunudur. (İlgili kitaptan)

**

İlk bölümde kaynaklardan alınan kısa alıntılar aktarılmaktadır.

Kavramı, Konusu ve Araştırılması Açısından Sabetaycılık

“..Osmanlı toplumu ve günümüz Türk toplumunun gerek sosyal gerek kültürel evreninde “Dönmelik” konusunun önemli bir veri vardır.

16. yüzyıl Musevi dünyasında beklenen Mesih olduğunu iddia ederek, çevresine topladığı müritlerini kutsal topraklara götürüp orada bir Yahudi devleti kuracağını söyleyen Sabetay Sevi artan gücü nedeniyle Ortodoks Musevi din adamlarınca bir tehlike olarak görülerek, Osmanlı Sultanı’na şikâyet edilmişti. Sultan karşısında, kendisine yapılan telkinlerle Müslümanlığı seçen Sabetay, müritlerini büyük bir düş kırıklığına uğratmışsa da, ikiyüz ailelik bir grup tarafından inançla takip edilmiştir…

(Bu aileler) Selânik’e yerleşerek dışta Müslüman içte Yahudi âdetlerini sürdürmek suretiyle yirminci yüzyıl başlarına kadar yaşayagelmişlerdi.” (1)

…Selanik şehrine yerleşen Sabetaycılar, tüm diğer etnik topluluklardan bağımsız, kendi aralarında iş bölümüne dayalı bir dinî ve sosyal hayatı Osmanlı otoritelerinin hoşgörüsü içinde yaşama çabasına giriştiler. Fakat Yahudi sosyodini hayatına bağlılıkları aralarındaki kan bağı, ortak lisan gibi unsurlar nedeniyle de tam olarak bu yasaklamalara uyamadılar ve tarihî belgelerin de desteklediği gibi her dönemde Yahudi topluluklar ile ilişkilerini sürdürdüler. Hahamlar arasında dinî tartışmalar gizliden gizliye devam etti. Her ne kadar dışarıya karşı bu gizlendiyse de Özellikle gelişen ticari hayatın doğal bir sonucu olarak bu ilişkiler hep varoldu. (2)

Ondokuzuncu yüzyılla beraber Osmanlı toplum dinamiğinde ortaya çıkan faklılıklara paralel olarak değişmeye başlayan siyasî ortamda da, bir kimlik arayışına girdiklerinde de hep Yahudîler yanlarında olmuştur. Nitekim ittihat ve Terakki hareketi ve bununla beraber o dönemde etkinlik kazanan masonluk içinde kurulan dostluklarda Sabetaycılar’ın ve Yahudiler’in aynı amaçlar altında birleşmeleri de bu nedene dayanmaktadır.

O kadar ki dönem içinde doğan ve fakat İstanbullu Yahudiler’ce benimsenmeyen Siyonizm hareketine Sabetaycılar daha fazla destek vermişlerdir.

Dönemin etkili isimlerinden” Cavid Bey’in (*) ve gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın  İsrail’in kurulusunu destekleyen fikirleri acaba bir raslantı mıdır? (3)

Sabataistler kimdir?

ATATÜRK’ün öğretmeni Şemsi Efendi, 1852  doğumlu bir Sabataist idi.

O tarihlerde Sabataistlerin bir zahirî Müslüman ismi bulunuyor, bir de asıl kimliklerini teşkil eden Yahudilik ismi bulunuyordu. Şemsi Efendi’nin Yahudilik ismi bulunuyordu. Şemsi Efendi’nin Yahudi ismi neydi, kaynaklarda buna dair bir bilgi bulamadım.

Yahudi Türkler Yahut  Sabetaycılar (4) Şemsi Efendi Sabataist çocuklarını okutmak, Batı medeniyeti seviyesinde genel kültür sahibi olmalarını sağlamak maksadıyla modern bir mektep açmak istiyordu.

Kendisine, Sabataistlerin Kapancı grubu üyelerince maddî imkân sağlanmış ve okul açılmıştı.

İşte Mustafa Kemal de çocukluğunda bu okulda okumuş. Şemsi Efendi’nin rahle-i tedrisinde dirsek çürütüp ondan feyz almıştır.

Araştırmacı Ilgaz Zorlu Bey, Toplumsal Tarih dergisinin sayısında (1 Ocak 1994) yer alan “Atatürk’ün İlk Öğretmeni Şemsî Efendi Hakkında Bilinmeyen Birkaç Nokta”

ilk yazısında bu zatın o zamanın büyük bir Sabataycı kabalisti olduğunu beyan etmektedir. Şemsi Efendi, Osmanlılara ve Müslümanlara kendini Müslüman biri olarak tanıtırken, el altından gizlice Sabatay dininin yayılması, Sabataycıların bilgilenmesi, güçlenmesi, üstün hale gelmesi için çalışıyordu. Kurduğu okulun “Akaid-i diniye” hocalığını üzerine almıştı. Bu derslerde Dönme öğrencilerine zahiren nasıl Müslüman görüneceklerini, bâtınen de Yahudiliğin Sabatay Sevi mezhebine nasıl bağlı kalacaklarını öğretmiş olsa gerektir. (5)

Meşhur Sabataycı gazeteci Ahmed Emin Yalman 1922’de Vatan gazetesinde yazdığı “Tarihin Esrarengiz bir Sahifesi’ adlı yazı serisinde Sabataistlerin Karakaşlar grubunda meydana gelen ilerlemenin Şemsi Efendi’nin açtığı Feyziye Mektebi sayesinde olduğunu iddia ederek “… iki asırlık fakr ü cehaleti beş on senelik bir intibah silip süpürdü. Bir zamanlar memleketin en mükemmel terbiye müessesesi olan Fevz-i Sıbyan ve Feyziye’nin bu intibahın husulüne pek büyük bir tesiri olmuştur” cümlelerini yazmıştır.

Atatürk’ün ilk hocası Şemsi Efendi bütün gayretiyle Sabatay Sevi’nin dinine bağlı olan Selanik Dönmelerinin ilerlemesi ve güçlenmesi için çalışmıştır. Balkan harbinden sonra Türkiye’ye gelen bu zat, 1917’de ölmüş ve dönmelerin Üsküdar  Bülbülderesi’ndeki özel kabristanlarına gömülmüştür.

Ölümünden altı yıl sonra öğrencisi Mustafa Kemal Paşa yeni Türkiye cumhuriyetinin devlet başkanı olacaktır.

Gönül arzu eder ki, ciddî ve kudretli tarih araştırmacıları çıksın ve bu Şemsi Efendi hakkında sahih bilgilere ve belgelere dayalı ciddî kitaplar yazsın.

ABD’de yayınlanan bir gazetede okuduğum bir yazıda, çocukluğunda Atatürk’ün bir de Karay hocası olduğunu beyan ediyordu. 1911’de Trablusgarp savaşma kara yoluyla giden Mustafa Kemal, Kudüs’te bulunduğu sırada, kaldığı otelin lobisindeki birkaç Yahudi ile konuşurken onlara “Babam bana bir Karay hoca tutmuştu” demiş olduğu yazılıdır. Burada daha fazla tafsilât veremeyeceğim. Bu konu da incelenmelidir.

Bu Karay hoca kimdir? (6)

 

Devam edecek…

-Yeni devletin kurucuları kimlerdir?

Sabetaistler Yeni Devlet’in kurulmasında ne ladar etkin olmuşlardır?

Resim;

(*) Cavit Bey, Hem İttihat-terakki, hem de Cumhuriyet dönemi siyaset dünyasının içindedir ve önemli görevlerde bulunmuştur.

(1) EVET BEN SELÂNİKLİYİM… Türkiye Sabetaycılığı Üstüne Makaleler, ILGAZ ZORLU, Sahife;.26)

(2)  A.g.e; Sahife: 23 …

(3) A.g.e; Sahife:24

(4) Yahudi Türkler Yahut  Sabetaycılar,  Mehmed Şevket EYGİ, Birinci Baskı . Ağustos 2000. Sahife;96

(5) A.g.e; Sahife;97

(6) A.g.e; S.98

 

İnsan, Din ve Devlet gerçeği; Bilgi Toplumu olmanın yolu Düşünce ve İfade Hürriyeti’dir. (Son)

Aynı ortam ve şartlarda gerçekleşenler, gerçeğinde bir kural, bir kanun sonucu mudur?

Aynı ortam ve şartlarda gerçekleşenler, gerçeğinde bir kural, bir kanun sonucu mudur?

Kader” ve “Aşk” konusu, insanların kendileri başarılı şekilde aldattıklarının başında gelir. Gerçeğinde ne aşk vardır, ne de (başarısızlıkların sorumlusu!) kader. Sadece “Sorumluluk” vardır.

Kişiyi, başarı ve başarısızlık noktasında diğerinde ayıran husus, “Sorumluluk Anlayışı”dır.

Sorumluluklarını yerine getiren, ihtimaldir ki, “Kötü kader!” den bahsetmeyecektir.

Bunu biraz açalım.

Kader; Genel kabule göre, “Bütün olayların önceden ve değişmeyecek biçimde düzenlediğine inanılan ezeli takdir. Alın yazısı, Yazgı veya Mukadderat”tır.

-“Yeryüzünde bulunan sular (Deniz, göl, nehir) Güneşin  etkisiyle buharlaşır. Su buharı atmosferden yükselirken soğuk hava ile karşılaşır. Bu karşılaşma su buharının su zerrecikleri şeklinde yoğuşmasına neden olur. Yoğuşma sonucu bulut meydana gelir. Bulutu oluşturan su zerrecikleri birleşerek su damlalarına dönüşür. Su damlaları bulutta tutunamayacak ağırlığa ulaştığında yeryüzüne yağmur-kar olarak düşer.”

Su; aynı şartlarda, sıfır derecede donmakta, yüz derecede kaynamaktadır

Bu gerçek, su için bir kader midir? Yoksa, bir Fizik Kuralı mıdır?

Veya elimizdeki bir malzemeyi yüksekten yere bıraktığımızda, (dünyamız şartlarında) yere düşmesi, eşyanın Kaderi midir, bir Fizik Kuralı mıdır? 

Bizler, Yaratıcının koyduğu, örneğin, Fizik Kuralları’nı, Belki de işin kolayına kaçarak “Bir kader” olarak mı algılamaktayız.

Aşk (Derin Sevgi); Sevdiğiniz insan, saygı da duyduğunuz insan değil midir;

Veya saygı duyduğumuz insan, sevdiğimiz?

Kendisine karşı sorumluluklarımızı yerine getirdiğimiz insanlar bize saygı duymakta ve bir adım sonrasında bizi sevmekte ve bizimle daha fazla bir arada olmak istememekte midir?

Kimilerimizin tercihleri olan; “Karakaş, Mavi göz, Sarı saç, uyumlu endam, servet, güç, ” bir aşkın –başlamasının- mı; bir imaj-marka (nemalanma) meselesi midir?

Bu (nemalanmanın-aşkın!) Kalıcılığı, hevesin alınacağı süre ile doğru orantılı değil midir?

-“Aşkın ömrü üç yıldır!”

-“Efem, evlilik aşkı öldürüyormuş…”

-“Hayır efem! Aşkı öldüren evlilik değil, sorumsuzluktur.

Evlilik Fizik Kuralı 1;

-Güneş görmeyen ve sulanmayan (kendisine karşı sorumlulukları yerine getirilmeyen) çiçekler solar. Evlilikler de.

-Su, hep aynı şartlarda donmakta ve buharlaşmakta,

-Evlilikler, hep aynı şartlarda, kalitesini kaybetmekte,

-Başarı-Başarısızlık, hep aynı şartlarda kendini tekrar etmektedir.

Kaldığımız yerden devamla,

Dizinin ilk bölümünde;

-“İnsanı İktidar-Güç hırsı,

-Devleti Tahakküm,

-Cumhuriyeti Gücün Temsili,

-Laikliği Din ve Devletin Birbirinin Hakkından Gelmesi olarak ele almamışsanız kendinizi aldatmışsınız.” denilmiştir.

Din; insanı derinden etkilediği için devletlerin ilgi odağındadır. Devlet, Dini Kontrol Ederek halkını kontrol edeceğini, düşünmektedir. “Laiklik” kavgasının ana nedeni budur.

Din anlayışının hakkından gelmek için kullanılan bahaneler (malzeme); Dinin vazettikleri değil, birilerinin Din ile ilgili yanlış yorumları ve kasıtlı uygulamalarıdır. (Kilisenin keyfi davranışları, bağnazlıkları, Vahhabilik, Taliban, IŞİD vb.)

Devlet; “Devlet kendi düzeyinde egemen olacaktır; bu, dış dünyaya karşı bir egemenliktir. Ama toplum da devlete karşı egemen olacaktır…”

Cumhuriyet; Halkı Temsilen yönetmektir. Cumhuriyet, temsil yetkisi ele geçirildiğinde halkın üzerinde terör estirmek değildir.

Laiklik; “Laiklik her şeyden önce bir din takıntısıdır ve gerçek bir ayrılığı benimsemek yerine, din üzerine kurallar koyarak onu yönetmek niyetindedir.”

Sekülerleşme;Sekülerleşme (dinden bağımsızlaşma), hiçbir siyasal içeriği olmayan bir toplum fenomeni: Sekülerleşmenin doruk noktası, dinin yumuşak bir geçişle ortadan kalkmasıdır.

Bölümü bitirmeden, hakkında bir tereddüt kalmaması için  Laiklik ve Cumhuriyet Anlayışını erbabının kaleminden tekrar verelim;

“Sekülerleşmenin doruk noktası, dinin yumuşak bir geçişle ortadan kalkmasıdır. “

-“Avrupa, 19. Yüzyıl boyunca, dinsel pratiklerin sona ermesine tanıklık etti. Ancak sekülerleşme, din karşıtı ya da kilise karşıtı değildir. Sadece dinsel pratikten veya onu dile getirmekten kaçınır; bu bir süreçtir.

Buna karşılık, laiklik çok açıktır; dinselliği hukuksal ve otoriter biçimde tanımlayan siyasal bir tercihtir. Kamusal alanı düzenleyen devlet tarafından onaylanmıştır. Yalnız devlet, özel alanda zorlama yoluyla dinselliği reddetmekle kalmaz; kamusal alanda onu bütün yönleriyle tanımlar ve kısıtlar da.

Laiklik sorunu, toplumsal düzlemde dinsel çevre ile siyasal çevrenin birbirinden ayrılması demektir.

Tabii mümin açısından bu ikisinin ayrılması söz konusu olmaz. Her ikisinin yerini kendi benliğinde onun vicdanı belirler.

Dinselle ilgili olanı belirleyen şey din değildir; sekülerleşme açısından topluma ve laikliğe ilişkin yasalardır.

Mesele, toplumsal ve siyasal alanın bu tavrına karşı dinin kendisini yeniden nasıl tanımlayacağını bilmektir.

Bu toplumsal ve siyasal alana nasıl uyum sağlayacağını, nasıl karşı çıkacağını ve kendi alanını nasıl yaratacağını bilmektir.”(1)

Özetle Fransız Prof. Olivier Roy ne demektedir?

-“..Mesele, toplumsal ve siyasal alanın bu tavrına karşı dinin kendisini yeniden nasıl tanımlayacağını bilmektir..”

Açık ifadesi ile, Biz kendimizi ilahi kanunlara değil, ilahi kanunlar kendisini bize uydurmalıdır.

Laiklik konusunda (“Din ve devletin birbirinden bağımsızlaştırılması!” iddiasında) Anlaşılmayan bir husus kalmış mıdır?

Ve Cumhuriyet;

Cumhuriyet, “Temsili Demokrasi” olarak tanımlanmaktadır.

Bakalım öyle midir?

En son seçimde, CHP ve MHP halkın kendilerine oy verdiği bir (siyasi) anlayıştan değil, kimi siyasi hesaplarla ortak bir aday gösterdiler.

Biz bu adayın CHP ve MHP teşkilatının belirlediğini zannetmeyenlerdeniz. Neden?

Medyada yayın yapan haber sitelerinin (oturmuş fikri anlayışlarından hareketle) desteklediklerine fikri anlayışlara baktığımızda kimilerinin;

-Sosyalist,

-Ulusalcı,

-Cemaat üyesi,

-Yerli (büyük) sermaye,

-Küresel sermaye,

-Avrupa menşeli (Hristiyan anlayıştakiler) medya olduğu görülür.

“Çatı-Ortak aday!” Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nu;

Tekrar edersek,

Solcu, ulusalcı, cemaat üyesi, sermaye ve batılı (Hristiyanların) birlikte destekledikleri görülmektedir.

Temsili Demokrasiler’de (Cumhuriyetlerde) Bir Cumhur-Başkanı’nın bu şekilde halkın iradesinin dışında ve dayatılarak seçtirilmesi olagan uygulamalardan mıdır?

Eğer, seçilecek aday, Türkiye Cumhuriyeti’nde ve Türkiye Vatandaşları’na Başkanlık yapacak ise.

Tartışmak, gelişmek, kör noktaları aydınlatmak ve aydınlıkta ilerlemektir.

Resim;http://www.egitimim.com’dan alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir

Kaynaklar;

(1) Olivier ROY, İslam’a Karşı Laiklik, Birinci Basım: Mart 2010

İnsan, Din ve Devlet gerçeği; Cumhuriyet (Temsili Demokrasi) Şekere Batırılmış Emzik midir (4)

Adına "Halkın Yönetimi" dediğimiz rejimlerde hayati öneme sahip  kararları kimler vermektedir?

Adına “Halkın Yönetimi” dediğimiz rejimlerde hayati öneme sahip kararları kimler vermektedir?

 

Haklarımızı savunmak için atadığınız temsilci (Avukat) ile, seçtiğimiz siyasetçilerin ortak noktası, bizleri (çıkarlarımız doğrultusunda) temsil etmeleridir. Gerçeğinde uygulamalar böyle midir?  Örneğin; Ülkelerinin taraf olacağı bir savaşa karar verenler, karardan önce halklarının görüşlerini almakta mıdır?

-Anayasalarımızda “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” denmekle birlikte, tarihî ve fiilî pratik bunun böyle olmadığını gösteriyor, çünkü “milî irade” oldukça kısa aralıklarla askıya alınıyor ve toplum, egemenliğin başka bir kaynağı olduğunu deneyimle öğreniyor. (1)

“Şimdi şekerim, basın doğruyu yazdığı sûrece, ona karşı her zaman tepki ve nefret vardır… ‘Ben, basını çok seviyorum,’ diyen insanların yüzde 99’u aslında sahtekârdır. Sanki bizler birer umacı imişiz gibi, bizimle korkudan ahbaplık ederler. Halbuki hepimiz, onlar gibi insanızdır. Basın için dünyada ‘Beş büyük kuvvetten biridir… Dördüncü kuvvettir.’ Derler. Bu söz, Türkiye için geçerli değil… Hakimiyet, elbette, ‘Kayıtsız şartsız milletindir’… O, başka… Ama birinci kuvvet, Türkiye’de ordu mu? Hayır… Basındır… ikincisi, ordudur… Çünkü orduyu, ihtilallere basın hazırlar…” (Erol Simavi)  (2)

Burada sadece Mayer Rothschild’in

-“Bana bir ülkenin para arzının kontrolünü verin, yasaları kimin yaptığı umurumda bile olmaz.” sözüne biraz değinmek istiyorum.

Rothschild’in bu sözü birçok komplo teorisinin oluşmasına, propagandaya ve tartışmaya konu olmuştur.

Rothschild’in anlatmaya çalıştığı şey aslında şudur: Para arzını kontrol edebilen biri, parayı bollaştırarak enflasyon yaratabilir. Bunu yapmadan önce borçlanıp, o borç parayla da mal mülk edinir. Enflasyon oluşunca tüm mal ve mülklerin fiyatları artar. O da daha yüksek fiyattan elindekileri satar ve enflasyonun erittiği borcunu da kolaylıkla ödeyip servetini katlamış olur…

Burada anlatılmak istenen aslında bir ülkeyi yönetmek veya kontrol etmek değil, para arzını kontrol edebilenin kendisine nasıl servet transfer edebileceğidir…

Zürih ETH (*) araştırmacılardan James Glattfelder,

-“Gerçekler o kadar karmaşık ki, gerek komplo teorisi tabanlı gerekse serbest piyasa anlayışına dayalı dogmalardan uzaklaşmak zorundayız. Bizim araştırmamız gerçekler üzerine” diyor.

James Glattfelder’in Zürih ETH’ya sunduğu doktora tezi araştırmanın çekirdeğini oluşturuyor. ETH’da gelişen şöyle bir anlayış var:

“Evrenin başlangıcını anlayabilmek için milyarlarca dolar harcıyoruz ancak daha hala kararlı bir toplum, işleyen bir ekonomi ve barış için gerekli şartları anlayabilmiş değiliz.”

Antik çağlarda Anaximenes de Pisagor’a bu bağlamda bir soru sormuş ve

-“Etrafımda kölelik ve ölüm kol gezerken neden uzaklardaki yıldızların gizemini anlamak için uğraşayım” demişti. (3)

…Ne ki, daha ilk rauntta kaybetmeyi göze alamazdı. Önemsiz şeyler hakkında yapılan bu amaçsız, sonu gelmez tartışma onu kızdırmıştı. Sinirleri iyice bozulmaya başladı. Bu malumatfuruş budalalar sürüsü, ölü bir kurumun yozlaşmış yapısını destekleyecek materyal bulmak için kelimelerle oynarken, Gazi, egemen olarak kendisi bütün gün oturup bekleyecek miydi?

Ansızın bütün kontrolünü kaybetti. Öfkeden titreyerek, homurdanarak bir masanın üzerine sıçradı ve toplantıyı durdurdu.

-”Efendiler, Osmanlı Sultanı egemenliği halktan zorla almıştır, ” dedi “ve halk şimdi zorda onu geriye alıyor. Saltanat Hilafet’ten ayrılmalı ve kaldırılmalıdır. Bu görüşe katılır ya da katılmazsınız, bu sizin bileceğiniz iş. Ama ne olursa olsun bu gerçekleşecektir, bu arada bazılarının kafaları kesilse dahi.”

Diktatör emirlerini vermişti. Saygıdeğer başkan ayağa kalktı ve konuştu:

-“Efendiler, ” dedi, “Gazi bize meseleyi bizim ele aldığımızdan çok farklı bir bakış açısından izah etti.”

Mebuslar tehlikeden kurtulmak için aceleden birbirlerini ite kaka Meclis’e bu önerinin yasalaştırılmasını tavsiye etmeye koştular; Saltanat kesinlikle Hilafet’ten ayrılmalıydı; Saltanat’ın kesinlikle ilga edilmesi ve Vahdettin’in ülkeden çıkarılması şarttı. Uzun giysilerinin eteklerini kavuşturarak, bu zincirsiz bozkurt üzerlerine atlamadan önce savuşabilmek için kaçıştılar.

Meclis, tasarıyı görüşmek için hemen oturuma geçti. Tartışmaya başladılar. Mustafa Kemal, Meclis’in genel havasının kendisine karşı olduğunu anlamıştı. Bir an evvel oylamaya geçilmesini sağlamalıydı. Her ne pahasına olursa olsun kazanması şarttı. Kişisel taraftarlarını toplantı salonunun bir tarafına topladı ve derhal açık oylamaya geçilmesini istedi.

Kimi mebuslar tasarının ad okunarak oylanmasını talep etti.

Mustafa Kemal buna karşı çıktı. Taraftarları silahlıydı; içlerinden bazıları her şeyi yapabilecek karakterdeydi; emir alırlarsa silahlarını hiç duraksamadan kullanacakları kesindi.

Meclis’in oybirliğiyle kabul edeceğinden eminim” dedi. Sesinden bir tür tehdit seziliyordu ve taraftarları da ellerini bellerine atmışlardı.

-“Ellerin kaldırılması yeterlidir.” Başkan bir gözü Mustafa Kemal’de, tasarıyı oylamaya koydu. Birkaç el yükseldi. “Oybirliğiyle kabul edildi” dedi Başkan.

Bir düzine kadar mebus protesto etmek için sıraların üstüne fırladılar.

-“Bu doğru değil, ben karşıyım!” Diğerleriyse, “Otur yerine! Kes sesini! Domuz!” diye bağırıp ıslık çaldılar, birbirlerine sövüp saydılar.

Tam bir velvele çıkmıştı. Mustafa Kemal’den gelen işaret üzerine. Başkan Bütün bu gürültüyü bastırmak için bağırarak karanı tekrar etti.

-“Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oybirliğiyle aldığı karar sonucu, Saltanat ilga edilmiştir” diyerek oturumu kapattı. Mustafa Kemal, taraftarlarıyla çevrilmiş olarak Meclis’ten ayrıldı.”(4)

-“Benim oyum Çobanın oyu bir sayılıyor”

“Hani manken kızımız Aysun Kayacı, Besim Tibuk’tan alıntı yapıp “Benim oyumla çobanın oyu bir sayılıyor” serzenişinde bulunmuştu ya.. Hakikaten Kayacı’nın oyu ile dağdaki çobanın oyu bir olmamalı..

Çünkü çoban kullanacağı oyu namusu gibi kabullenerek sandığa mutlaka gidiyor; Kayacı ve türevleri Bodrum sahillerinde güneşlenmeyi memleket meselesinin önünde tutuyor..

Bu bağlamda;

Tabii ki dağdaki çobanın oyu çok daha kıymetli olacak.!! (5)

“İki milyon seçmen oy kullanmadı” (Gazeteler)

-“Biz eskiden eskiden su içerdik testiden!

-Asırlar öncesinde, “Feodal ekonomik yapı basittir. Köylüler, Soylunun toprağında üretim yapıp, gereken çok az miktarı kendine ayırdıktan sonra geriye kalanı soyluya vermektedir.

-Bugüne baktığımızda, Ekonomik yapı daha karmaşıktır.  Köylülerin yerini işçiler, toprağın yerini işyerleri, kalelerin yerlerini güvenlikli siteler almıştır. Halk kendilerine bir “lütuf!” olarak verilen kredi kartları ile kazanmadan harcamakta ve mobil telefonları ile (düşünmenin yerine) saatlerce (boş boş) konuşmakta ve yazışmaktadır.

Yazılanları özetlersek;

-Açıklamalara göre; Halkın Parası, Medyası ve dahi Ordusu yoktur.

-Ancak nasıl oluyorsa! “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir!”  Sizce de öyle midir?

-Öyle ise, Dünya Savaşları ‘na ve bu  savaşlarda ölen, sakat kalan yüz milyonlarca insanın akibetine kimler karar vermiştir-vermektedir?

 

Devam edecek

-Düşünmeyen-Sorgulamayan varlık, insan değildir.

 

(*) Bir Teknik Üniversite ismi.

Kaynaklar;

(1) ”Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye?” MURAT BELGE Sahife:60

(2) Babıâli Tanrıları: Simavi Ailesi, İrem Barutçu, Birinci Basım: Aralık 2004

(3) Daha fazlası için bakınız; http://kanalfinans.com/editor/dnyayi-yneten-kapitalist-sebeke/

(4)“Bozkurt”, H.C. Armstrong, Nokta kitap, (Meraklılarına; Mustafa Kemal Paşa, bu kitabı sağlığında okumuş ve cevaplandırmıştır.)

(5) Daha fazlası için bakınız; http://www.adanamedya.com/bidon-kafalilarin-zaferi-3729yy.htm

 

İnsan, Din ve Devlet gerçeği; Aydınlar Modern Papaz! Cumhuriyetler boş beşik midir (3)

Bir kadının doğurduğu ve yetiştirdiği, neden kendisini yetiştireni (hemcinslerini) döğmektedir?

Beyinsizleşmek; Bir konuda önce doğrusunu öğrenemeyen her kimse, sonra gelen doğruyu kendine verilen (yanlışa) uydurarak beyinsizleşmektedir. Peki, neden? İnsanların egolarının tatmini,  mutluluklarından önce mi gelmektedir?

İnsan ne yazıkki (düşüncedeki ilkellik döneminde) haklı olmayı, mutlu olmaya tercih etmektedir.

Cumhuriyet anlayışının nasıl doğduğuna geçmeden önce biraz insanı, bilincini, beyninin çalışmasını ve kararını etkileyen nedenlere bakalım.

Semavi Din: Yaratıcının, kullarının aralarındaki ilişkileri düzenleyen yasaları;

Laik anlayış: Dinselin konumunu düzenleyen yasalar demetiDeğil midir?

Açık ifadesi ile,

-Yaratıcı: “Öldürmeyecek, zina yapmayacak ve çalmayacaksan..!”

Yaratılan: “Öldürecek, zina yapacak ve çalacağım…!” Dememekte midir.

İnsan; Dini, kendisine gönderilen kuralları ile değil;

İnsan; Dini, Cahilin/Bilgisizin uygulamasına bakarak ve değerlendirerek kendisini aldatmakta değil midir?

Gölgeler ve insanlar

Gölgenin; Işığın saydam olmayan cisimlerden geçmemesi durumunda meydana gelen “karanlık taraf “ olarak tanımlandığını biliriz. Işık olmayan bir odada, odayı aydınlatmak için yaktığımız mumun önüne geçtiğimizde duvarda çeşitli karartılar görürüz.

Gördüğümüz bu karartılar, bizim bilgi ve deneyimimizle orantılı olarak tarafımızdan anlamlandırılır. Diğer ifadesi ile, doğru anlamlandırmak için gölgesi vuran nesneyi önceden tanımış olmamız gerekmektedir.

Gölge misalinden çıkan sonuç; düşüncelerimizin, bilgi-deneyimlerimizin yetersiz olduğu durumlarda, “doğrular”dan değil, anlamlandırdıklarımızdan (yanlışlardan) oluşmaktadır.

Doğru” Nedir?

California Üniversitesinde bir deney yapılır ve deneyler sonucunda tüm kararlarımızın, seçimlerimizin önceden belirlendiğini, bilincin ise herşey olup bittikten yarım saniye sonra devreye girdiğini ortaya konulur…

Peki, kararı biz almıyorsak, kim-ne almaktadır?

Almanya’da beynin karar vermesi ile ilgili yapılan başka bir araştırmada,

Bilinciniz beyin aktivitenizdir. Ve hayatınızı yönlendiren şeydir. Seçimimiz, farkında olduğumuzdan 6 saniye evvel bilinmektedir. Daha ben ne yaptığımın farkında olmadan benim ne yapacağımı söyleyebiliyor…

Özetle, bilinç beynin kuklasıdır.

Sağlıklı her insan bir milyar “Nöron” hücresi ile doğmaktadır.

“Araştırmaya göre; insanlar verdikleri kararların zorluklarını harcadıkları zamanla bağdaştırıyor. Önemli kararları da zorluklarla ilişkilendiren beynimiz sonuç olarak, bir karar verirken ne kadar zaman harcarsak kararın o kadar da önemli olduğunu düşünüyor.

Akılcılık ve duygular

Akılcı bir varlık olarak insanın, ilkel tutku ve arzular taşıdığı gerçeğinden hareketle kararlarını sadece akli düşünceleri ile değil duygularıyla birlikte almalıdır. 

Beynin asli görevi

Yapılan araştırmalar, beynin önceliğinin bizi olası risklerden korumak olduğunu ortaya koymuştur. Kararlar insanın hayatta kalabilme olasılıkları artıracak şekilde verilmektedir. 

Beynimizin derinliklerindeki duygu devreleri içgüdüsel olarak bizi kazanç sağlayacak olanı arzulamaya ve risk oluşturabilecekler şeyden sakınmaya yönlendirmektedir.

Hissedemeyen beyin karar veremektedir

Çoğu zaman mantıksal pencereden bakılarak verilecek bir karar doğru değildir. Sadece duygular ile alınacak kararlarımız gibi…

İnsan için önemli olan bilinç hali, duygusal veya akli sistemlerden ne zaman yararlanmamız gerektiğini bilmekte yatmaktadır.

Hatalarımızdan öğrenerek doğru karar verebilmek

Sinirbilimci Jonah Lehrer, Kasporov ve IBM Deep Blue’nun (satranç oynayan bilgisayar) birbirleriyle yaptığı satranç turnuvasından yola çıkarak bize ilginç bir tespitte bulunmaktadır.

IBM’in Deep Blue’sunu tasarlayan programcı Gerald Tesauro, Deep Blue’yu şimdiye kadar tüm satranç turnuvalarındaki ustaların hamlelerini yükleyerek, Kasporov karşısına çıkmıştır…

Bu çarpışmalar sonucunda Tesauro ilginç bir keşif yapar, Kasporov’un nöronları, kendilerini eğitmişti.

Bu bilgi ışığında tavla programı üzerinde yoğunlaşan Tesauro, ustaların hamlelerini baştan yüklemek yerine, programın sayısız oyun sonucunda yapmış olduğu hataları ile acemilikten başlamasına izin vermiş ve süreçteki hatalarından ders çıkaran bir yazılımı hayata geçirmişti.

200 bin oyunun sonunda, Kasparov gibi deneyimlerinden faydalanan ve TD-Öğrenme metodunu kullanan bu yapay zeka sayesinde, stratejik açıdan en iyi kararları veren tavla yazılımı, bir çok ustayı altetmeyi başarmıştır.

Haliyle “Hayal kırıklığı eğiticidir!

Düşüncelere Boğulmak

Bir grup siyah ve beyaz öğrenciye bir hazırlık testi yapıldığı zaman başarı farkı olmadığı,

Ancak ırklarının zekâlara olan katkısını incelemek üzere yapılan bir zeka testi olduğu söylendiği zaman ise siyah öğrencilerin performanslarının düştüğünü göstermiştir.

Bu anlayışla, sadece akılla karar vererek, duygularının bilgeliğini es geçenlerin bu düşünce boğulmalarına daha fazla maruz kalabilecekleri ileri sürülmektedir.

Bir dergi bu görüşü doğrulamak için bir reçel testi yaptırır;

-Deneklere hangi reçeli beğendiklerini sormalarıyla,

“Neden beğendiklerini” sormaları arasında sonuçlarının tam tersi oranda farklılık gösterdiği ortaya çıkmıştır.

Reçel hakkında “daha fazla düşünerek” oluşan kanaatimiz, içgüdüsel olarak tercihlerimize kulak vermeyerek ki en iyi reçel en olumlu hislere sebep olandır dersek, akılcı olmasına çabalayıp, ona mantıklı savlar geliştirerek aslında açıklanamaz mantıklar olduğunu göstermektedir, yani rasyonel olmamaktadır.

“Ağırlıklandırma hatası” verilen bu hata çeşidi, yine konut alımlarında;

-Evin ikinci banyosunun olmasını severek, bu alanında çok az vakit geçireceğimiz bir evin,

-İş yerine veya şehre olan uzaklığını ikinci plana atarak satın alma hatamızdır.

Bu sayede işten eve giderken iki-üç saatini harcayarak, ikinci banyo gibi parametrelere bakarak alınan hazdan daha fazla mutsuzluk yaşamaktadır.

Aynı durum doktorların sırt ağrılarını, MR ile gözlem altına aldıklarında MR imkanı olmayan dönemlere göre daha çok sorunlu hasta yarattıklarını da göstermiştir.

Çünkü “bilgi zenginliği, dikkat fukaralığı doğurmaktadır.”

Ahlaki zihin

Sinirbilimci Jonah Lehrer’in belirttiğine göre, ABD ordusunda bir çok askerin çatışmadan kaçmalarının, cinayet işleme duygusundan kaçmaları olduğu tespitinden sonra eğitim programları değişmiş ve ahlaki zihinden uzaklaşarak ölüm makinaları olarak duygulardan uzak yetiştirilmeleri sağlanmıştır.

Oregon Üniversitesi’nden Paul Sloviç’in yaptığı deneyde ise insanlara hayır yapmaları için açlıktan kırılan bir çocuk resmi gösterdiğinde, Afrika’daki açlığın istatistiki bilgileri vermelerinden daha çok hayır toplandığını görmüştür.

Çünkü istatistikler ahlaki duyguları harekete geçirecek duyguları insanlara vermezler.

Wisconsin Üniversitesi’nde primatlarda Pavlovcu şartlanma üzerine çalışan Harry Harlow’un, biyolojik olarak besili maymunlar yetiştirme sürecinde, bebek maymunların   y a l n ı z   b ı r a k ı l d ı ğ ı n d a çöktükleri ve sosyal iletişim yeteneklerini geliştiremediklerini,   ş i d d e t e   başvurdukları ve kendilerine zarar verdiklerini gözlemlemiştir ve deneyin bir sonraki safhasında sahte olarak  iki yapay  suni  anne figüründe sarılan anne,  y e m e k   v e r e n   a n n e d e n   daha çok vakit geçirilecek şekilde tercih edilmiştir.

Buradaki temel sonuç, yaşamayı öğrenmeden önce sevmeyi öğrenmemiz gerektiğidir.

Aynı örneğin Çavuşesku döneminde doğum kontrol yöntemlerinin yasaklanmasıyla, bir çok istenmeyen ve yoksulluk nedeniyle bakılamayan çocuk doğmuş ve yetimhaneler yetmemeye başlarken, çocukların %25’i, 5 yaşına gelmeden ölmüştür.

İlgiden yoksun çocukların, toplumsal bağlılıkların gelişminde kritik öneme sahip olan iki hormon olan vazopresin ve oksitosin oranlarının oldukça azaldığı gözlemlenmişti. 

Beyin bir tartışma alanıdır

Siyasi kararları almamıza örnek olarak Amerika başkan adaylarının Clinton, Obama, Bush seçimlerinde deneklere yapılan soruları ve cevapları incelendiğinde,

Tüm adayların siyasi tutarsızlıkları kanıtlarla gözler önüne serilmesine karşın,

Denekler parti tarafgirlikleriyle karşı tarafı daha az puanlamaya devam etmiş ve kararlarını verirken gelişmiş cihazlarla beyinleri incelenmiş ve partiye sadık aday otomatikman (prefontal korteks gibi) duygusal tepkilerin kontrol edilmesinden sorumlu olan beyin bölgelerini devreye soktuğu gözlemlenmişti.

Yani seçmenlerin rahatsız edici bilgileri soğukkanlılıkla özümseyen akılcı kişiler olduğunu düşünülse de aslında “parti bağlılıklarını” korumak için prefontal kortekslerini kullanmaktaydılar ve bir iç ödül mekanizmasını devreye sokmuşlardı ve bu şekilde kararlarının akılcı olduğunu düşünmekteydiler...

Böylece akılcılık bir engel haline gelmiştir ve her türlü inancı mazur gösterme fırsatı sunar. 

Beynimiz ile ilgili öne çıkan görüşleri özetlersek;

-Dışarıya verdiğimiz görüntülerle iç dünyamızın kısmen de olsa anlaşılabileceği,

-Beynimizin ve bilincimiz iki farklı karar üretebileceği,

-Kimi kararları vermek için gereksiz seçim yaptığımızı ve zaman kaybettiğimizi,

-Beynin (düşünsel kararlarımızın) bilinçten evvel alınabildiğini,

-“Benim oğlum-kızım çok zeki!” İfadesinin doğru olmadığını, sağlıklı doğan her insanın eşit olduğunu,

-Geç verdiğimiz kararların çoğu zaman hiçte önemli olmadıklarını, kısa olan ömrümüzü çoğunla gereksiz faaliyetlerle boşuna harcadığımızı,

-Akıl ve duyguların ışığında alınan kararların daha isabetli olabileceğinden hareketle, “Öfke ile kalkanın zararla oturabileceğini,

-Beynin önceliğinin bizi olası risklerden korumak olduğunu,

-Hissedemeyen bir beynin karar veremediğini,

-Önemli olan bilinç hali, duygusal veya akli sistemlerden ne zaman yararlanmamız gerektiğini bilmekte yattığını,

-Hatalarımızdan öğrenerek doğru karar verebileceğimizi,

Bilgi zenginliğinin, dikkat fukaralığı doğuracağını, gereksiz bilginin zararlı olabileceğini,  

-Ahlaki zihinden uzaklaşıldığında, ölüm makinaları olabileceğimizi, bu nedenle yaşamayı öğrenmeden önce sevmeyi öğrenmemiz gerektiğini,

-Kararlarımızda, doğruyu değil çoğu zaman işimize geleni, doğru olarak değerlendirebildiğimiz gerçeğini,

-Kişinin en kolay kendini kandırabileceğini bunun için beyninde bol miktarda malzeme olduğunu öğrensek te kararlarımızın pek fazla değişmeyeceğini…

Toparlarsak;

“Söz âdemde değil, âdem sözde gizlidir.”

-İnsan dilinin altındadır.

-İnsan inandığıdır.

-Güzel de, insan (neye) nasıl inanmakta ve (kendi) doğrularını nasıl oluşturmakta ve nasıl oluşturduklarının (doğrularının)  kurbanı olmaktadır?

www.canmehmet.com

Devam edecek…

Cumhuriyet bir yönetim şekli mi;

-Kilisenin (dinin) alt edilmesinin gizli formülü müdür?

İnsan, Din ve Devlet gerçeği; Dünya aydınlar üzerinden Cumhuriyet ve Laiklikle aldatıldı mı? (2)

Düşünmeyen (okumayan-sorgulamayan) bir aklın, özgürleşmesi, içi boş kazan misalidir.

Cumhuriyet, ‘Temsili Demokrasi’ ise, Cuntacı, Darbeci ve diktatörler -Cumhuriyet kavramında- nereye oturmaktadır?  Bu bir aldatmaca değil midir?

-Semavi din, Yaratıcının kulları arasındaki ilişkileri düzenleyen, “Kurallar Manzumesi”,

-Laiklik, (İnsanların) yaptığı bir “Yasalar Demeti”dir.

-Öyle ise, Yaratıcının tavsiyelerine karşılık ortaya konulan “Laiklik” Yasalar Demeti, Yaratıcıya, kullarının bir cevabı olmaktadır?

Yaratıcı; “Öldürmeyecek, çalmayacak ve zina yapmayacaksın…” Der;

Kul; “Öyle şey olur mu? Kazanmanın ahlakı mı olur! Üstelik ‘Dini ve ahlakı olan aç kalır!’

Son bin yıllık süreç…

-1215 İngiltere’sinde “Magna Carta/Büyük Ferman” ile, “toplum güçleri arasında bir denge kurulur ve kralın yetkileri din adamları ve halk adına sınırlanır. Ve bu anlayışla 1640’lı yıllara gelindiğinde siyasi görüş ayrılıkları nedeniyle bir kez daha kavgaya tutuşulur ve bu kez kralın tek başına yönetim yetkisini (parlamento ile) elinden alınır.

-1789 Fransa’sında yapılan ihtilal ile Kral yönetim masasından tamamen atılır. Şimdi kraldan sonra sıra Kiliseye gelmiştir. Bu kez “Laiklik, Sekülerleşme!” anlayışı ile, Kilisenin de hakkından gelinir. Ortada kim kalmıştır? (Burjuva-küresel) Sermaye! Artık Parası olan düdüğü çalacaktır.

-Gelinen durumda artık ne Kral temsil edilmektedir, ne de Klise…

-Şimdi temsil edilen yegane şey, (Küresel sermaye) Paradır.

-Aslında gelinen yeni durumda insan açısından değişen-gelişen yeni bir şey yoktur. Mızrakların yerini füzeler, Derebeyi-Ağanın yerini bankalar-tefeciler almıştır.

-“Cumhuriyet”, bilenlerine göre “Temsili Demokrasi”dir. Peki, bakalım öyle midir?

-Parlamento olmadan Kral mutlak söz sahibi olduğuna göre, (Cumhuriyet ve bir adım sonrası) ortada konuşulan yönetim/rejim “Demokrasi” olmayacaktır.

-Kilise, Devleti yönetmeye talip olduğunda ise durum yine aynı olacaktır,  yine kastedilen manada “Cumhuriyet/Demokrasi” yoktur

-Kralı ve Kiliseyi devre dışına bıraktığımızda, bunların yetkisi kime geçmektedir? Temsil edenlere değil mi?

-Diğer ifadesi ile, Meclis, Hükümet ve Cumhurbaşkanları/Devlet Başkanı‘na.

-Laik anlayışla dini; Cumhuriyet anlayışı ile Kralı oyundan çıkardık.

-Bakalım şimdiki yeni oyun kurucuları kimlerdir?

-Yönetimin adı Cumhuriyet ancak, yönetim başında silah zoru ile yönetimi gasp eden bir diktatör bulunmaktadır.

-Eğer, Cumhuriyet, Temsili Demokrasi ise, bu (Cunta-Darbe) Krallık veya Saltanattır. Ve ortada ne -başka- bir kuvvet vardır, ne de Kuvvetler ayrılığı.

-“Efem Asınız! Efem Kesiniz! Oy için eller havaya kalksın! Asmayalım da besleyelim mi!”

Yargı; “Biz Cumhuriyet ve Laik sistemin bekçisi ve teminatıyız.”

Ordu; “Aaa… Olur mu asıl biz Cumhuriyetin, Laikliliğin ve Devrimlerin bekçisiyiz”

Bürokrasi; “Amanın! İrtica var! Hemen bir Darbe yapmalı!”

Meclis Duvarında bir yazı;

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Ve önünde darbeci bir asker konuşmaktadır.

Yargı, Adaletin temsilcisi, bekçisidir.

Ordu; Sınırların bekçisidir.

Bürokrasi; Halkının hizmetçisidir.

-Sizce de öyle değil midir?

“Cumhuriyet” nasıl tanımlanmaktadır?

-“Temsili Demokrasi!”

-Gerçeğinde ne imiş?

-Güç ve Güçlülerin temsilcisi.

Ve Laiklik;

-Laiklik, “Din ve Devletin birbirinin uzağında durması” mı;

-Diğerini haklaması mıdır?

Devam edecek

-Acı ama gerçek;

1838’de (ekonomik manada) yarı bağımlı, 1952’de (siyasi manada) tam bağımlı mı olduk?

İnsan, Din ve Devlet gerçeği; Aydınlanmayana, Din, Cumhuriyet ve Laiklik kamburdur (1)

İnsan olmak farkında olmaktır.

İnsan olmak farkında olmaktır.

 

İnsanı İktidar, Devleti Tahakküm, Cumhuriyeti Gücün Temsili, Laikliği Din ve Devletin Birbirinin Hakkından Gelmesi olarak ele almamışsanız kendinizi aldatmış ve yaşamını boşa harcamışsınız, demektir.

Başlarken…

İnsan inandığıdır. “Bilenle bilmeyen bir olur mu?” İnsanı “Kamil” yapan; kendisini ve inancını doğru olarak öğrenmek ve değerlendirebilmek derecesi’dir.

Din; insanı derinden etkilediği için devletlerin ilgi odağındadır. Açık ifadesi ile, Devletin, Dini Kontrol Ederek halkını kontrol edeceğini, düşünmesidir.  “Laiklik” kavgasının ana nedeni budur.

Devlet;“Devlet kendi düzeyinde egemen olacaktır; bu, dış dünyaya karşı bir egemenliktir. Ama toplum da devlete karşı egemen olacaktır; ayrıca “yurttaş / birey”, hem devlete, hem de topluma karşı egemen olacaktır. Bütün bu yapıların çiğnenemez haklarının alanı çok iyi tanımlanmış olmalıdır..”(1)

Cumhuriyet; Temsilen yönetmektir. Neyi (gerçekten) temsil ediyorsanız. Elbette, Temsil ettiklerinizin değerleri, beklentileri çizgisinde. Cumhuriyet, temsil yetkisini ele geçirdiğinde terör estirmek değildir.

Laiklik; Laiklik her şeyden önce bir din takıntısıdır ve gerçek bir ayrılığı benimsemek yerine, din üzerine kurallar koyarak onu yönetmek niyetindedir.

-“Laiklik, dinselin konumunu düzenleyen bütün yasalarda ortak bir ilke biçiminde oluşur. “

-“Hukuka göre, laiklik ne bir düşünce biçimi. Ne bir felsefe, hatta ne de bir ilkedir; geçerliliğini yasa koyucunun iradesinden alan yasalar bütünüdür.”

-Laikliğin gerçekliği, doğrudan siyasal niteliklidir.

“…Sonuç olarak güçlü bir devlet olmadan gerçek laiklik olamaz; siyaset, sekülerleşme sürecinin odağıdır. “(2)

Sekülerleşme; Sekülerleşme (dinden bağımsızlaşma), hiçbir siyasal içeriği olmayan bir toplum fenomeni: Dinsellik insan hayatının merkezi olmaktan çıkınca, hayat pratikleri, insanların dünyaya verdikleri bir anlam olarak dinin ve aşkınlığın iradesine tabi olmayacak.

-Sekülerleşmenin doruk noktası, dinin yumuşak bir geçişle ortadan kalkmasıdır. (3)

Ve Türkiye’de Laiklik;

“…Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşü de bu yöndeydi.

-Onun laikliği aşırı militan, hatta açıkça din karşıtıydı.

-Ülkesinde İslam’ın ağırlığından söz edilse bile, bazı kısıtlamalara uğramıştı.

-Nitekim, Atatürk Kilise-Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü.

-Türkiye’de imamlar din işlerini yöneten bir kurum olan Diyanet’e bağlıdırlar. Ücretleri Diyanet tarafından ödenir, hatta vaazları bu kurum kaleme alır.

-Günümüzde pek çok Fransız yorumcu, laikliğin bu devletçi uygulamasına özlemle bakıyor.  (4)

**

Giriş bölümünü kapatmadan; (*)

-Din anlayışının, “Coğrafya ve kültürle yakın alakası vardır.

-Balkanların farklı bir İslami yorumu, algısı vardır, Ortadoğu, Lübnan ve Çölde (dış dünyaya uzak yerlerde) yaşayanların farklı bir din anlayışı, yorumu vardır.

-Dağda ve Çölde yaşayanların dindarlık anlayışları daha sert olabilmektedir. Sahilde yaşayanların daha farklı tecrübeleri…

-Din anlayışında farklı bir durum da, Yorumların dinin kendi yerine konulmasıdır.

-Aslında, Otorite, dinin metni ve Peygamberin söyledikleridir.

-İslam’da, Kuran ve Hadis dışında bir otorite yoktur.

– Bir İslam âlimi otorite değildir.

-Bu nedenle ilk önce neyin otorite olduğu çok iyi belirlenmiş olmalıdır.

Suudi Arabistan’da (Devletin) siyasi kanadı Suud, Dini kanadı Muhammed bin Abdülvahhab’ın ailesinin bir araya gelmesi ile oluşmuştur.

-Suudi devleti; Siyasi kanatla, ulema kanadının bir araya gelmesiyle kurulmuş bir devlettir. Ve bir iktidar paylaşımı sözkonusudur.

-Körfez ülkelerinde ulema sınıfının büyük nüfusu vardır.

-Bu, (Siyaset-Ulema) işbirliği; dinin hedefini gerçekleştirmek için mi, yoksa (mevcut durumların) statükoların korunması için mi yapılmaktadır.

-Herhalde (görünen) Dinin hedefledikleri değil, kendi iktidar ve paylaşımları olsa gerek!

-İnancı tekeline aldığını düşünen bir Din Alimi, onun adına konuştuğunu zannetmektedir.

-Gerçeğinde, kimse otorite değildir.

-İslam’ı örnek verirsek, ortada yazılı bir metin ve Peygamberin söyledikleri vardır. Otorite, din alimleri değil, (yazılı metin) Kuran’dır

-Ortada (Bir Kuran) aynı metin ve aynı Peygamber, (mezhepler arasında bu kadar ortak payda varken), Şii, Sünni ve diğer mezheplerdeki tartışmaların (kavganın) arka planında olan nedir?

-Olan şudur; İşin siyaset tarafında olanların (sınıfların) bu (kavga) ortamında nemalanmaları, nemalanmak istemeleridir.

 

Devam edecek…

-İnsanlar, Dini (tekeline alanların) üzerinden olduğu gibi, Cumhuriyet ve laiklik üzerinden de mi aldatılmaktadır.

Resim;http://refusetobeacoward.com/2013/02/27/what-is-in-fact-the-true-truth-the-truth-

Açıklama ve kaynaklar;

(*) Yazılanların bir kısmı, TRT 1, “07.50-09.00” sabah programındaki konuşmalara aittir.

(1)Türkler ve Kürtler: “Nereden Nereye? MURAT BELGE

(2) İslam’a karşı Laiklik, Olivier Roy,  Sahife:19

(3-4) A.g.e

 

Yenilmiş Galipler! Bayar, ‘”Atatürk’e teklif edeceğim, altı oku milli bayrağımız yapalım” (son)

Halka bir uygulamayı, "Dayatır yaptırırım!!" diyenlerin hiç biri bugün ortada yoktur. Ancak, halk, kendisi olarak buradadır.

Halka bir uygulamayı, “Dayatır yaptırırım!!” diyenlerin hiç biri bugün ortada yoktur. Ancak, halk, kendisi olarak buradadır.

Bayar’ın CHP’ye mutiliğine gelince: Bayar, belki de bu partiye İnönü’den daha çok bağlı ve onun mutisi idi…Nadir Nadi’nin yazdıkları doğru ise, babası Yunus Nadi ile birlikte Bayar’la sohbet ederlerken cereyan eden bir konuşmayı Şöyle anlatır: Bir aralık Bayar, ‘ Atatürk’e teklif edeceğim, partinin altı okunu (altı oklu parti amblemi- logosu)  milli bayrağımız yapalım !’ demez mi?

Ayyıldızı Şarklılığın ve geriliğin dış belirtisi sayıyordu. Bu dış belirtileri altı oka çevirmekle Batı’ya daha kısa yoldan yaklaşabileceğimizi mi düşünüyordu?” Nadir Nadi, babası ile birlikte bu teklife hayret etmişler, “Koyu CHP’li” olan kendileri bunu ret etmişler. (1)

İnönü kararını vermişti. Atatürk, kendisi ve CHP’ye mutiliği ile tanınan ve bu sebepten de sözünden çıkmayacak birisi olan Celal Bayar’ı Fethi Okyar’ı olarak bulmuştu. Muhalefet partisini o kuracaktı. “İnönü, muhalefetin Celal Bayar’ın liderliğinde yapılmasını, teşvikten de çok, ısrarla istemiştir. Bayar’a defalarca haber göndermiştir.” (2) Elçisi yukarıda bahsettiğimiz üzere Kâzım Özalp’dı.

Fethi Okyar, SCF’nın (Serbest Cumhuriyet Fırkası) kuruculuğunu başlangıçta İnönü’den korktuğu için nasıl ret etmiş ise (3) Bayar da aynı korku sebebiyle parti kurmak hususunda endişesini dile getirmiş,

-“İnönü’nün ipi ile suya inilmez. Hırslı ve kinci bir adamdır. Fırsatın bulursa bir kaşık suda boğar, adamı ipe götürür” demişti.’’(4)

Burada bir açıklama için ara veriyoruz.

Celal Bayar, (Demokrat Parti’nin) anlaşmalı olarak kurulacak olmasına rağmen, ilerleyen dönemde başına gelecekler için ne demektedir?

-“İnönü’nün ipi ile suya inilmez. Hırslı ve kinci bir adamdır. Fırsatın bulursa bir kaşık suda boğar, adamı ipe götürür”

-“Adamı ipe götürür!” Neticede götürmüştür, ancak, “Mutemet Adam”ı olan Celal Bayar’ı değil, ondan daha amatör olan Adnan Menderes ve arkadaşlarını.

İnönü, Bayar’a parti kurması için defalarca haber göndermiş, Bayar, en sonunda” Güçlükle razı edilmişti.”(5)

Bu arada Bayar, parti kurmak için İnönü’nün “icazetini almak uğrunda onunla bizzat görüşmüş, İnönü, “Kendisine istenen teminatı şifahen vermişti. (6) ’Atatürk’e bağlılığı, İnkılaplara olan saygısıyla başarabilecek tek insan Bayar, kendisini yeni ve mukaddes bir misyona hazırlıyordu…. Bayar’ın kuracağı muhalefet partisi, devrimler için bir teminattı.” (7)

İnönü, Nihat Erim’e Bayar ve arkadaşlarına güvendiğini şöyle dile getirmişti:”

‘DP iktidara gelirse halimiz nice olur?’ gibi konuşmalara İnönü daima: ‘Hiçbir şey olmaz!… Demokrat idareciler, dini siyasete alet edecek insanlar değildirler, devrimleri ortadan kaldırmazlar. Bayar, devlet hizmetinde çalışmış bir insan, “Menderes genç bir istidat (kabiliyet). Köprülü neden bizdeki şu veya bu zattan daha az vatanperver olsun!” (8)

İnönü ile Bayar Arasında Muvazaa (gizli anlaşma) Şartları

Aralık 1945 sonlarına gelindiğinde İnönü ile Bayar arasında yapılan görüşmeler sonucu CHP’nin karşısında muhalefet partisinin kuruması görevi Bayar’a verilmiş, muvazaanın başta gelen şartı bu olmuştu. Yani Türkiye’de demokrasiye geçiş mücadelesini İnönü- Bayar ikilisi yürüteceklerdi.

“Gerçi sahnede, bir tarafta İnönü, değer tarafta Celal Bayar gibi iki eski ihtilalci vardı. Ve öyle görünüyordu ki, onlar, gene sahnede ve kumanda mevkiinde kalacaklardı. Evet durum böyleydi ve bu iki insandan hiçbiri, kumanda mevkiini terk etmeyeceklerdi.”(9)

 “DP, Celal Bayar tarafından bir muvazaa partisi olarak kurulmuştu.” (10)

 “İnönü, Türkiye’ye demokratik bir düzen getirmekten çok, Batı dünyası için göstermelik bir muhalefet yaratmış, başına da eski Başbakanlarından ‘mutemet adamı’ Celal Bayar’ı münasip’ görmüştü.

Bayar, ‘Milli Şef’in bu eğilimine boyun eğmiş, Demokrat Parti bir muvazaa partisi olarak siyaset sahnesine girmişti. Bayar muhalefeti, İnönü iktidarıyla ülke “gül’ gibi yöneteceklerdi. Milli Şef, sürekli olarak Bayar’a ne yapması gerektiğini gösteren ‘talimatını’ iletiyordu. (11)

Muvazaa şartları:

İnönü’nün talimatı veya muvazaa şartları şunlardı:

1-Dini siyasete âlet etmemek. İrticaya karşı olmak.

2-Dış politikada aynı olmak.

3-Köy Enstitüleri ve köy eğitim seferberliğini devam ettirmek.

4-Devrimler ve Atatürkçü düşünceden taviz vermemek.

5- Hükümet ve Meclisin otorite ve itibarını zayıflatmamak (12)

İnönü’nün istediği bu şartlar yerine getirilmezse “Demokrasinin kaderi” ne olacaktı? Buna, İnönü’nün damadı Toker şu cevabı verir:

-“Çok partili sistemin bunlara zarar verebileceği inancına eriştiği anda Milli Şefin Demokrasi’ye paydos diyeceği muhakkaktı. Bunların ötesindeki her tenkide, bütün çalkalanma ve dalgalanmalara tahammül göstermek niyetindeydi ve bunu  Bayar anlamıştı.” (13)

İnönü’nün kendisi de şunları söylemişti: “… Yaptığımız bir tecrübedir. Muvaffak olursak ne âlâ, Olmazsa vazgeçer, birkaç sene daha eski usulde gideriz. Sonra yeniden tecrübe ederiz.” (14)

İnönü’nün, muvazaa şartlarından olarak, en büyük önemi verdiği İki husus “İrtica” ve “Dış Politika” konusu olmuş, neredeyse “İnönü- Bayar Mukaddes İttifakı” bu iki konudaki fikir birliği üzerine kurulmuştu. İnönü en çok irticadan korkarmış. Bu konuda şunları söylemiş:

“Ben irticanın kokusuna o kadar hassasımdır ki, Cumhuriyeti kurduğumuz günden beri bilirim o kokuyu… Katil, hırsız, komünist, faşist hepsi canından korkar. Ama mürteci (irticacı – gerici) öleceği zaman kendisinin Hz. Peygamberin yanma gömüleceğini sanır… Bunlarda ölüm korkusu yoktur. Her şeyi yaparlar”. (15)

Daha önce “iki demokrasi deneyimi “ TCF ve SCF sırf “irticaya taviz vermek” ten kapatılmışlardı. Tabii ki bu suçlama enine boyunu tartışılabilir. Bu satırların yazarının kanaatine göre, halk CHP ve icraatlarını sevmeyip adı gecen partilere akın ettikleri için CHP yok olacağı endişesiyle bu partileri kapattırma yoluna gitmişti.

Sonra, bu partilerini kurucuları her defasında irticaya karşı olduklarını söylemişlerdi. Kapatılmalarının ana sebebi Devrimlere halkın tepkisi idi. (16)

İnönü’nün DP’nin programına onay verişi: Bayar ve arkadaşları, İnönü’nün komutuyla parti kurma kararı alınca, bir araya gelerek kuracakları DP’nin programını hazırladılar. Bayar, partinin kuruluşu ve program açıklaması resmen yapılmadan önce programı İnönü’ye götürüp ondan onay almak için randevu istedi.

Olup bitenleri Toker” den okuyalım:

-“İnönü, kendisinden İstenen randeuyu derhal verdi. Bayar, yeni partinin programını elinde Çankaya’ya çıktı. Parti’nin rozeti de hazırlanmıştı. Ve Bayar onu da getiriyordu. Cumhurbaşkanı kendisini köşkün kütüphanesinde kabul etti…

DP rozeti üzerinde şakalaşmalardan sonra Bayar: ‘Paşam bunu da yakanızda görmek bize şeref verecektir dedi. İnönü programı aldı ve sordu:

-‘Terakkiperver’de olduğu gibi, “Itikat-ı diniyeye riayetkarız’ diye bir madde var mı?’ Celal Bayar:

-‘Hayır Paşam. Laikliğin dinsizlik olmadığı var” dedi.

-‘Ziyanı yok. Köy Enstitüleriyle, ilkokul seferberliğiyle uğraşacak mısınız?’ ‘Hayır.

-‘Dış politikada ayrılık var mı?’ ‘Yok.’

-O halde tamam.’ (17)

Yukarıdaki alıntılardan ve olayın birinci dereceden şahitlerinin ifadelerinden anlaşılacağı üzere, Tek Parti Dönemi, anlaşmalı olarak kurdurulan Demokrat Parti ile de devam etmiş,

Deneyimsiz politikası Menderes’in başına buyruk hareket etmesi sonucu Bayar’ın, en başında dediği gibi;

“İnönü’nün ipi ile suya inilmez. Hırslı ve kinci bir adamdır. Fırsatın bulursa bir kaşık suda boğar, adamı ipe götürür”

İfadesinde olduğu gibi çizgi dışına çıkanlar!, “iple götürülmüştür.”

Sonrasında da;

-Tek Parti Dönemi, şekil değiştirerek darbelerle devam ettirilmiş, o da yapılamayınca (bu kez asker  vesayeti yerine) Yargı Vesayeti devreye sokulmuştur.

Sırada herhalde Sermaye Vesayeti olmalıdır.

Sonlandırırken;

-Yaklaşık 90 yıldır bu ülkede:  filli manada Halkın iradesinin yansıdığı bir yönetim olmamıştır.

-Cumhurbaşkanı seçimlerinin Kanlı-Canlı-Heyacanlı! Olmasının arkasında bunun, yönetimin Halkın iradesinin Temsiline dayanmamasının kavgası vardır.

Sonsöz:

-Bu ülkede hiçbir zaman, kastedilen manada bir “ Cumhuriyet” veya Laiklik anlayışı olmamıştır.

-Aslında, “Cumhuriyet” diye bir kavram da yoktur.

-Nasıl yani, peki, bize anlatılanlar nedir?

-Onlar, “Laiklik Anlayışı”dır. (“Kilise ve Devletin bağımsızlaştırılması” kastedilse de, aslında devletin bu süreçle birlikte kilisenin ve inananlarının tepelerine binmesidir.)

-Yine anlamadım, “Cumhuriyet eşittir Laiklik” ise, (Cumhuriyet nasıl Temsili Demokrasi olabilmektedir?)

-Onun uzun hikâyesi gelecek yazının konusu olacaktır.

-Bakalım halkımız hangi “pembe rüyalar”la uyutulmuş ve hala ısrarla uyutulmak istenmektedir?

Resim; http://www.3aegitimaraclari.com, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar;

Meraklıları daha geniş bilgi için;  Süleyman Kocabaş, “Saklanan Gerçekler”, Kitanına bakabilirler.

(1) Nadir Nadi, sahife: 278 (Naklen Saklanan Gerçekler)

(2) Metin Toker, Tek Partiden Çok Partiye, sahife: 52

(3) Okyar, hatıralarında yazdığı üzere, “Bizde muhalefete tahammül güçtür. Şimdiye kadar görülen misaller (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası örneği) ispat etmiştir. Rica ederim beni İsmet Paşa ile karşı karşıya getirmeyiniz” demişti. (Okyar, s. 12 – 139)

(4) Nadir Nadi, s. 276 – 277, Selek, Milliyet, 1 Ocak 1975

(5) Sabahattin Selek, Ölümünün I. Yıl Dönümünde İnönü ve Demokrasiye Geçiş, Milliyet, 29 Aralık 1974

(6) Başar, Hatıralarım, C. II, s. 88

(7) Baban, sahife. 28

(8) Baban a.g.e, 29

(9) Süreyya aydemir, İkinci Adam, C. E, s. 465

(10) Nesimi, sahife: 233

(11) Cüneyt Arcayürek, s. 154

(12) Metin Heper, İsmet İnönü, Yeni Bir Yorum Denemesi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999, s. 167, Toker, Tek Partiden Çok Partiye, s. 127

(13) Metin Toker, Tek Partiden Çok Partiye, s. 112 – 113

(14) A.g.e: sahife: 128

(17) A.g.e: sahife: 112-113

(16) Saklanan Gerçekler, Sahife:89

(15) Sabri Babacan (Der.), inönü’den Anılar, Bilgi – Haşan Yayınlan, İstanbul, 2005, s. 82

Yenilmiş Galipler! İnönü Celal Bayar’a DP’yi anlaşmalı kurdurdu ve Menderes harcandı (4)

Bağımsızlık, "Güçlü" olmaktan veya güçler arasında bir "Denge" olmaktan geçmektedir. Değilse, "Uydu"sunuzdur.

Bağımsızlık, “Güçlü” olmaktan veya güçler arasında bir “Denge” olmaktan geçmektedir. Değilse, “Uydu”sunuzdur.

Celal Bayar; “Adnan Bey sus! Sakın bu konuyu bir daha başka yerde açma, malum gazeteler tahrikiyle silahlı kuvvetlerin içindeki cunta Türkiye’de ihtilal yapar” der. Menderes cebinden çıkardığı bir mektubu masanın üzerine bırakarak dışarı çıkar.

Mektupta şunlar yazılıdır:

– “Analarının ve babalarının Fransa da hizmetçilik yaptığı bir ülkenin başbakanı olmaktan utanç duyuyorum, istifamın kabulünü arz ederim. Adnan Menderes.”

Menderes’in istifadan vazgeçmesi için epeyce uğraşılır ve hanedan hanımlarının yurda dönmelerine izin verilmesi şartıyla Menderes istifadan vazgeçer.

Dönüş:

İstanbul’a dönenler arasında Sultan II. Abdülhamid’in hanımı ve kızı da vardır.

Bir sabah erken saatte Teşvikiye’deki evlerinin kapısı çalınır. Kapıyı Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan açar. Gelen kişi Menderes’tir..” (1)

Demokrat Parti nasıl kuruldu?

İsmet İnönü, Demokrat Parti’yi Celal Bayar’a anlaşmalı olarak (hatta zorla) kurdurdu.

İşte bizim (Saklanan Gerçekler’imiz ve) hikâyemiz,

İnönü’nün Demokrasi’ye geçiş İsteği 19 Mayıs 1945 Nutku  (*)

II. Dünya Harbi, Almanya’nın yenilgisi sonucu bu devletin Müttefiklerle mütareke (ateşkes) anlaşması imzaladığı 7 Mayıs 1945’da bitti. Bunun hemen arifesinde Nisan 1945’da harpten sonra dünyaya yeni bir sulh düzeni vermek için Amerika’nın San Francisco şehrinde bu adla anılan konferansa, harbe katılan devletler yanında, bu konferanstan önce kurulan Birleşmis Milletlere üye olan devletler katılmışlar, her iki eylemde de konunun içinde harbi Demokrasi Cephesi denilen Müttefikler kazandığı için dünyada ve ülkelerde düzenin demokratik esaslara göre tanzim edilmesine ağırlıklı bir atmosfer ortaya çıkmıştı.

Dışta bunlar olurken içte de gerek otoriter yönetimin ve gerekse harp ortamının getirdiği sıkıntılar hat safhaya varmış, bunlardan kurtuluş için demokratikleşmeden başka çare kalmadığı zihinlere yerleşmeye başlamıştı.

İşte dünyanın ve Türkiye’nin 1945 ilkbaharına girdiği böyle bir havada, “Dünyaya uyum sağlamak için” denilerek, Türkiye’nin de demokratikleşme havasına girdiği kendisini gösterdi. Böyle bir ortamda bütün gözler Milli Şef İnönü’ye çevrilmişti. Acaba o ne diyecekti? Çünkü, Türkiye’de otoriter rejim bütün özellikleriyle sürüyor, her şey İnönü’nün iki dudağı arasında Söylediklerine göre cereyan ediyordu… “(Saklanan Gerçekler)

Şimdiki sistemimiz baştaki şahsa dayanmaktadır. (2)

Bu türlü idareler ekseriya pek parlak başlar, hatta bir süre parlak devam eder. Fakat bunun sonu yoktur. Baştaki şahıs sahneden çekildiği zaman nasıl bir akıbetle karşılaşılacağı bilinemez. Tek parti rejimleri normal demokrasi usulleri ile idare şekline intikal edemedikleri, hiç değilse bu zaruri olan intikali tam zamanında yapamadıkları için yıkılmışlardır. Yıkıntının arasında da birçok zahmetlerle meydana getirilen birçok eserlerin hepsi heba olmuştur. Memleketimizi böyle bir akıbetten korumalıyız. Ciddi ve esaslı bir murakabe ve muhalefet sistemlerine süratle geçmeliyiz.

İnönü elini, yanında oturan Erim’in dizine acıtırcasına vurur ve devam eder:

Ben ömrümü tek parti rejimi ile geçirebilirim. Ama, sonunu düşünüyorum. Benden sonrasını düşünüyorum. Bu sebepten vakit geçirmeksizin işe girişmeliyiz.”

Ve Toker, kendisi ekliyor. “İşte, 1945 Mayıs ayında Çankaya’nın kapalı kapılan arkasında konuşulan buydu.” (3)

“Demokrasi Devrimi”: İnönü’nün (19 Mayıs 1945) nutkundan ve yukarıdaki değerlendirmesinden çıkardığımız sonuçlar şunlardır:

1- Türkiye’nin hali hazırdaki rejimi diktatörlüktür.

2-1923’de ilan edilen Cumhuriyet, esasında bir halk idaresidir (demokrasi anlamında). 1945’e kadar Cumhuriyet idaresinde yapılanlar demokratik ilerleme ve tekamülü sağlamak içindir.

‘3- Harbin getirdiği sıkıntılar olmasa idi, demokratik tekamül devam edecek, çok partili hayata erkenden geçilebilecektik.

4- Harp bittiği ve sıkıntılara çare bulma süreci başladığı için demokrasiye geçmeye engel kalmamıştır.

Atatürk döneminde demokrasiye geçememenin gerekçesi olarak Devrimleri korumak gösterilmişti. İnönü, kendi döneminde harp sıkıntılarını gösteriyor. Artık, Devrimlerin tehlikeye gireceği endişesi yoktur. Çünkü bunlara “tutmuş” gözü ile bakılıyordu. Sonra, bunlan korumak için kurulacak partilerle “muvazaa anlaşmaları” yapılacaktır. (4)

5- İnönü’ye göre, Tek Parti düzeni ilelebet yaşayamaz. Yıkılırsa birçok kazanımlar heba olur. İnönü’nün bundan kastı, bir halk ayaklanması veya darbe anında Atatürk’le beraber yaptığı devrimlerin tehlikeye girmesidir. Yumuşak bir geçişle bunlar korunmalıdır.

6-İnönü, demokrasiye sıhhatli geçişin ancak kendi liderliğinde olacağına inanmaktadır.

Bütün bunların yerine getirildiği göz önüne alınırsa İnönü döneminde Devrimlerin devamı ve yeni devrim yapılmasına yönelik olarak “Demokrasi Devrimi” nden bahsedilebilir.

İsmet İnönü’nün Milli Şeflik döneminde en büyük hizmeti, “Ülkeyi tarafsız tutmak ve harbe sokmamak” olmuşsa Demokrasiye geçiş dönemindeki en büyük hizmeti de işte bu “Demokrasi Devrimi” olmuştur kanaatine varılabilir. Tabii ki, bunlar çeşitli yönleriyle tartışılabilir. Ama, genel kanaat yukarıda bahsettiğimiz gibidir..” (Saklanan Gerçekler)

Gerçeğinde burada anlatılanlar bir yere kadar doğrudur. İlerleyen bölümde burada -demokratikleşmede- bir samimiyetin olmadığı çok açık olarak görülecektir.

İnönü: “Amerika’ya demokrasiye geçeceğimizi müjdeleyiniz”:

Bunun bariz belgesi, 5 Mart 1945’de Dışişleri Bakanı Hasan Saka’nın başkanlığındaki heyetle San Fransisco’ya giden Feridun Cemal Ekin’in yazdığı bir hatıra yazısında şöyle dile getirilmiştir: “Amerika’ya Dışişleri Bakanı rahmetli Hasan Saka’nın başkanlığı altında, benim de delege olduğum geniş bir heyetle katılacaktık. Cumhurbaşkanımıza veda ettim. İnönü bana şu kayda değer sözleri söyledi:

‘Amerikalılar çok partili demokrasiyi ne zaman kuracağımızı sizlere sorabilirler. Bu soruya şöyle cevap verirsiniz: Savaş bitince bu amacı gerçekletirmek cumhurbaşkanımızın en aziz arzusudur. (5)

Dikkate değer nokta şudur ki. Cumhurbaşkanı, San Fransisco’daki devletlerin delegelerine ve özellikle Birleşik Amerika’ya Türkiye’de çok partili hayatın yakında başlayacağı hususunda teminat gönderirken Türk kamuoyu rejimde bu türlü bir değişiklik yapılacağı hakkında henüz kesin bir bilgi sahibi değildi. (6)

Aynı doğrultuda Toker’in yazdıkları: “Kendilerinden (Amerika’daki temsilcilerimiz) Ankara’dan gönderilen talimatlarda kötü havayı değiştirmek için elden gelen gayretin gösterilmesi isteniliyor, bilhassa demokratik bir hayat tarzına geçmiş olmamızın duyurulması bildiriliyordu. (7)

Mustafa Reşit Paşa ve Mustafa İsmet Paşa

Anlaşılan, Türkiye’de yüz yıl sonra tarihin tekerrürünün karşılığı o zamanların “Taçsız Sultanı” Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın günümüzdeki benzeri Milli Şef Mustafa İsmet Paşa (İnönü) idi. Demek ki, roller aynı, figüranlar değişmişti. Mustafa Reşit Paşa da o yıllarda, kendisi tarafından İngiltere’nin nüfuzuna sokulduğu bu devlete karşı, İngiliz Büyükelçisi Stanford Canning tarafında dikte edilen 1839 ve 1858 ıslahat fermanlarının uygulanacağına dair her türlü teminatı veriyordu.

Avrupa: Demokrasiye geçilecek: Demokrasiye geçmesi baskısı, yalnızca Amerika’dan değil, çeşitli kombinezonlar sebebiyle bütün Avrupa devletlerinden geliyordu: “Batılı devletler, Cemiyet’e ( Birleşmiş Milletler) Türkiye’nin tam üye olarak kabul edilmesi için sistemini demokratikleştirmesi gerektiğine dair bazı telkinler, bu devletler tarafından yapıldı.” (8)

1945 yazında İngiliz Başbakanı M. Attlee’nin bütün Avrupa devletlerinden – bu arada Türkiye’den – istediği şu idi:

-“Avrupa’da birçok hükümet vardır ki, halk seçimlerinden vücut bulmuş sağlam esaslara dayanıyorlar. Her tarafta milletlerin arzusunun muzaffer olmasına yardım etmek niyetindeyiz. Serbest seçimlere dayanan ve harap olan Avrupa kıtasının imarına iştirak edecek demokratik hükümetlerin kurulmasını temenni ediyoruz.”(9)

Buraya kadar yazılanlardan özetle:

Göstermelikte olsa Demokrasi’ye geçmek,

-Ne İnönü, ne de bir başka Türk siyasetçisinin isteği ve görüşüdür.

-“Göstermelik Demokrasi!” Islahatlar gibi Batının dayatmasıdır.

-Sonradan yaptırılan darbelere bakılınca aslında ABD ve Avrupa, bizlerin (gerçek) Demokrasi’ye geçmesini istememektedir.

-Peki, Neden?

Halkın seçtiği bir liderle kimse oynayamaz ve uluslararası ikili anlaşmalarda Arap ülkelerin diktatörlerine olduğu gibi (devirmekle)  tehdit edilerek diledikleri anlaşmaları yaptıramazlar. (Dileyenler, 12 Eylül darbesinden sonra verilen tavizlere ve Yunanistan -NATO meselesine bakabilirler.)

-“Vay canına! Şimdi anlaşıldı Vehbinin kerrakesi! (işin içyüzü!)

-Halk, (kendisinden olmayandan başka) Kimsenin umurunda değildir.

Devam edecek…

-İnönü ve Bayar birlikte yeni bir parti kuruyorlar, elbette anlaşmalı olarak…

Resim;www.haberinvakti.com‘dan alınmış alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar;

(*) (İnönü’nün) 19 Mayıs Nutku: Açıkçası Türkiye, demokratikleşmesi içir İnönü’den gelecek bir açıklamayı beklerken, İnönü’nün 19 Mayıs 1945 Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla Ankara’da 19 Mayıs stadında verdiği nutukta demokrasiye geçiş isteğini dik getirmesi hem sürpriz oldu hem de sürpriz olmadı. Sürpriz oluşu, geniş halk kitlelerine yönelikti. Sürpriz olmayışı bir kısım aydın ve bürokratlar nezdinde idi. Çünkü bunlarda İnönü’nün demokratikleşme mesajı verme ümidi çok kuvvetli idi.

İnönü, nutkunda demokrasiye geçmeye yönelik isteğini şöyle dile getirdi: “Memleketimizin siyasi idaresi; Cumhuriyet kurulan halk idaresinin her istikamette ilerlemeleri ve şartlarıyla, gelişme devam edecektir. Harp zamanlarının ihtiyatlı tedbirlere lüzum gösteren darlıkları kalktıkça memleketin siyasi ve fikri hayatındâ demokrasi prensipleri daha geniş ölçüde hüküm sürecektir. En büyük demokrasi müessesi olan Büyük Millet Meclisi, ilk günden itibaren idareyi ele almış ve memleketi demokrasi yolunda mütemadiyen ilerletmiştir.

Büyük Meclisin şimdiye kadar parlak bir surette ispat ettiği hakikat, halk idaresinin, memleketi serbest düşüncelere ve hürriyet hayatına, alıştırmaya eriştirmesi ve geçmişte olan otoriter idarelerden daha kuvvetli olmuştur. Büyük Meclis, az zamanda büyük inkılaplar geçirmiş bir memleketin, sarsıntılara uğramadan, daha ziyade ilerlemesini temin edecektir…

Türk Milleti, İkinci Cihan Harbi’nde, siyasi ve mânevi bakımdan temiz ve başarılı bir İmtihan geçirmiştir. Büyük |k Millet Meclisinin kudretli elinde olan millet idaresi, demokrasi yolunda olan gelişmesinde devam edecektir.” ( İnönü Söylev ve Demeçleri 1919 -1946, C. I, s. 442 )

Kaynaklar;

(1) Devamı için bakınız; http://www.canmehmet.com/bir-mektup-ve-yikanan-bulasiklar-anne-ne-olur-affet-bizi-gec-geldik.html

(2) Bunun anlamı, bir nevi “Diktatörlük” tür. Mustafa Kemal Atatürk de Ali Fethi Okyar’a SCF’ın kurdururken gerekçe olarak sarf ettiği “Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatör manzarasıdır” demişti. (Okyar, s. 14, -Saklanan Gerçekler’den naklen-)

(3) Metin Toker, s. 77 – 78

(4) Saklanan gerçekler, Sahife;27

(5) A.g.e, Sahife:30

(6)Burçak, s. 45 – 46 (Nihat Erim, İnönü, Demokrasi ve Dış İlişkiler, Milliyet, 14 Ocak 1974’den.)

(7) Toker, Türkiye Üzerinde 1945 Kâbusu, Akis Yayınları, Ankara, 1971, S. 116

(8) Turan İtler, Cumhuriyet Tarihimiz, Çağlayan Yayınları, İstanbul, 1969, s. 106

(9) Mustafa Çufalı, Türkiye’de Demokrasiye Geçiş Dönemi, Babil Yayınlan, Ankara, 2004, s. 16 (Tasvir, 17 Ağustos 1945’den nakil.)

Yenilmiş Galipler! Demokrat Parti, İnönü-Bayar ikilisi tarafından anlaşmalı olarak kuruldu (3)

Yahudi Düşünürlerin, örneğin, Moiz Kohen (Yeni ismi) Munis Tekinalp'ın, "Türkçülük" çalışmalarında önemli yeri vardır.

Yahudi Düşünürlerin, örneğin, Moiz Kohen (Yeni ismi) Munis Tekinalp’ın, “Türkçülük” çalışmalarında önemli yeri vardır.

 

İçerisinde, Muhalefet ve Sorgulama Özgürlüğü barındırmayan tüm inanç-sistem ve oluşumlar, yozlaşarak yokolmaya mahkumdur. Kendini şartlara göre yenilemeyen, yenilir ve  tükenir.

Tek Parti Dönemi”nde, içerisinde bulunulan siyasal ve ekonomik çıkmazlar nedeniyle bir çıkış yolu aranmasının yanında, Batılı Gelişmiş Devletlerin  elbette kendi çıkarlarına paralel “bir beklenti!” hesabı ile zorladıkları “Çok Partili Siyasi Hayat”ın hikayesine başlamadan, çok kısa bir özet de olsa, “Bir devlet nasıl (kuruldu) kurulur? ”Sorusuna cevap aramaya ve aranan cevabı vermeye çalışalım;

Bir Devlet’in kalıcı ve başarılı olabilmesi onu oluşturan halkın ortak değerleri üzerine kurulması, zorunluluğu vardır. Peki, Neden?

Bir devletin gücü, Onu oluşturan elemanlarının birbirleri ile (bir ortak değerler kümesi etrafında) kenetlenmesi, onun kalıcılığının, büyümesinin en büyük kaynağıdır.

Halkın –Devletin Omurgası’nın– ortak değerlerinin üzerine kurulmayan devletlerin bütünlüklerini korumaları ve ayakta kalmaları, çok sayıdaki örneğe bakıldığından nerede ise mümkün değildir.

Bu doğrultuda, İngiliz ve Fransız Devrimi, (Orta Sınıf; Köylü-Tüccar-İmalatçı) Burjuva tarafından (ortak değerlerinden ve çıkarlarından hareketle) ateşlenmiştir.

İslam’ın (yayılışının), tarihini bilenler, ilk inananlarını, verdikleri  destek ve katkılarını, (Köle) Bilal Habeşi (A1) ve (Tüccar) Ebu Bekir’i (A2) hatırlayacaktır.

Sabahattin Selek, (A3) “Anadolu ihtilâli” isimle eserinde, Osmanlının Tasfiyesinde sonra kurulan devleti anlatmaktadır.

“…Anadolu İhtilali bir Halk hareketi değildir. Bazı kimseler, bunu, millî burjuva hareketi olarak vasıflandırmışlardır. Bu iddiada da, büyük bir gerçek payı yoktur. Türkiye’de batı burjuvazisi gibi şuurlu ve teşkilâtlı bir sınıfın bugün bile bulunmayışı, kanaatimize doğrulamaya yeter. Anadolu burjuvalarını millî hareket İçinde olduğu kadar, dışında da görmekteyiz. Gerçi, Yeni Türkiye’nin kuruluşunda ve şekillenmesinde, burjuvazinin önemli etkisi olmuştur.

Ama, bu vakıadan. Anadolu İhtilâlinin bir burjuva İhtilâli olduğu hükmüne varılabileceğini sanmıyoruz.

Anadolu İhtilâli, aslî unsuru İttihatçılar (asker ve sivil) olan bir karma kadronun, daha doğrusu bir aydın ekibin yarattığı ve yürüttüğü bir harekettir. Buna, yabancı yazarlardan bir çoğunun da işaret ettiği gibi seçkinler hareketi diyebiliriz.

…Anadolu İhtilâlinin öncüleri ve yöneticileri de pek az farkla aynı fikir çizgisinde bulunuyorlardı.

Başlangıçta, ihtilâlin hazır bir İdeolojisi ve yetişmiş bir ideoloğu yoktu.

Hareketin şefi, aynı zamanda ideolog olmak zorunluğunda idi. Ve ihtilâlin ideolojisi, hareketle beraber, hattâ hareketin arkasından gelmişti.

Bu sebeple, Yeni Türkiye’nin kuruluşunda, ideoloji çok defa günün şartlarına uydurulmuştur. (Anadolu İhtilali, Sahife:702)

İttihatçılar da, Yeni Devletin kuruluşunda önemli sürtüşmelere ve çatışmalara sebep olarak, ihtilalin gücünü ve hızını azaltmışlardır. Bir İhtilalci teşekkülün mensubu olan İttihatçılar, Anadolu İhtilâlindeki rolleri dolayısiyle zaferde büyük hak sahibi idiler. İttihatçı kadro, bununla da yetinmeyecek, iktidar için hak iddia edecekti.

Özetlersek, Türkiye’nin gerçekten yenilenmesini engelleyen en önemli faktörler şunlardır:

1-Batının geçirdiği önemli tarihî çağların yaşanmamış olması.

2-…

3- İhtilâlin bir ideolojik hareket olarak başlamaması ve İdeolojinin hareketle beraber, hareketin içinde hazırlanması,

4- Harp ve İhtilâlin iç içe gelişmesi sebebiyle, millî kurtuluş harbinin zafere, her çeşit siyasî görüşü temsil eden bir koalisyonun yönetiminde ulaşması,

5- İttihatçı kadronun, ihtilâl ve harbin kazanılmasındaki büyük şeref payına dayanarak iktidara sahip çıkmak istemesidir.

Bunlar, zamanla az çok farkedilmiş ve sezilmiş gerçeklerdir. Millî hareketin nereye yöneleceği ve kurulmakta olan yeni devletin ne biçim bir devlet olacağı, daha harp devam ederken düşünülmekte ve tartışılmakta İdi.

Ahmet Ağaoğlu’nun “Hâkimiyeti Milliye” gazetesinde çıkan bir seri yazısı, bize bu hususta derli toplu bir fikir vermektedir.

10 Mayıs 1922 de başlayıp 15 Ağustos 1922 de biten bu yazı serisinde ileri sürülen endişe ve yapılan tahlilleri, Millî hareketin resmî organında yayınlandığı için, yalnız Ağaoğlu’nun görüşü olarak kabul etmek mümkün değildir.

Bu bakımdan, zaferin hemen eşiğinde yayınlanan seri yazının önemli kısımlar, üzerinde duracağız. (Sahife:703)

Ağaoğlu, “İhtilâl mi, İnkılâp mı?” başlıklı yazılarının ilkin şöyle başlamıştır:

-“Biz neyiz? Nereye doğru yürüyoruz?

-Geleceği nasıl düşünüyoruz?

-Ufkun öte tarafında bizi ne bekliyor?

-Memleketimiz ve halımız için gelecekte ne gibi bir hayat tasavvur ediyoruz?

özetle, hangi ülkünün gerçekleşmesine doğru yürüyoruz?”

Yazı serisi, bu soruların cevaplarını araştırmakla uzayıp gittiği halde, sorular cevapsız kalmıştır. Fakat, yazar, o günlerde herkes için meçhul olan bu soruların niçin cevaplandırılmadığını kesinlikle söylemiştir: düşünürümüz ye ideoloğumuz yok. ,

“Birleştiğimiz tek nokta; vatanı kurtarmak, millî varlığımızı ve İstiklâlimizi sağlamak.” diyen Ağaoğlu. “Bunu sağladıktan sonra ne olacak?” sorusunu ortaya atmaktadır.

Türkiye’de, gûnûmüze kadar gelmiş her ihtilâlde “hele bir yıkalım, sonra düşünürüz” parolası hâkim olduğu gibi, Ağaoğlu’nun belirttiğine göre o günlerin parolası şöyledir:

“Bir kere düşmandan memleketi kurtaralım, sonra, bu hususları düşünürüz.”

…Olayların gelişmesinden, millî hareketin, cumhurî bir millî devlete yöneldiği anlaşılmaktaydı. Fakat bütün bunlar, Ağaoğlu Ahmet Beyin şu acı gerçeği görmesine engel olamamıştı:

“Millî hareket, ne bir nazariyenin, ne de bir felsefe akımının, ne de belli bir siyasal ve sosyal eğilimin mahsulüdür.”

Ağaloğlu’nun düşünme istidadı olan kafaları sarsmak ve açıkça belli ki henüz İdrâk etmemiş olanlara, yeni düzende bir devletin kurulmakta bulunduğunu anlatmak İsteyen 18 ve 24 Mayıs. 1 Haziran 1922 tarihli yazılarında; Millî Hareketin ortaya koyduğu gerçekler tasnif ve tahlil edilmiştir. Ağaoğlu’na göre bu gerçekler şunlardır:

1- İstanbul, yöneticilik ve önderlik görevini kaybetmiştir.

2- Osmanlı devletinin cevheri Anadoludur; fakat, Anadolu İmparatorluk manzumesi içinde dışa düşmüştür.

3- Saray ve Babıâli İflâs etmiş, madde ve mâna olarak yıkılmıştır.

4- Anadolu halkının şimdiye kadar fark edilmemiş bir Özelliği ve değeri vardır.

Bu yazı serisinde yazar nihayet kurulacak devlette hükümet şeklinin ne olabileceğini araştırmakta ve çeşitli ihtimaller üzerinde durarak batı tipi demokrasiyi en uygun hükümet şekli olarak tavsiye etmektedir.

Ağaoğlu’nun makalelerinde Osmanlı Devleti düzeni, medrese ve tekke, toplumun sosyal yapısı, halkçılık, demokrasi. Marksizm, yer yer incelenmekte,  memleketin anlaşılmıyan fikrî bir hercümerç içinde yuvarlandığı belirttikten sonra şu yol gösterilmektedir:

“Kalple, hisle doğulu olmak; kafa İle batılı olmak”

“Kültür bakımından Türk-İslâm kalmak ve uygarlık bakımından Avrupalı olmak”

Görülüyor ki o günlerde millî hareketin resmî organı olan Hâkimiyeti Milliye Gazetesinde ileri sürülen fikir hiçbir yenilik getirmemektedir. İttihat ve Terakkinin görüşü, o gün de revaçta olan fikirdir.

Ağaoğlu Ahmet Bey, Büyük taarruzdan 11 gün önce, 15 Ağustos 1922 de çıkan son yazısını aşağıdaki cümlelerle bitirmiştir:

-“Bineenaleyh, İçeride karşımıza dikilen mesele şu: Acaba biz bu kerre de idari maslahat ederek, sağa, sola, öne, arkaya bakacak, yerimizden  kımıldamıyarak asırların omuzlarımıza  yüklemiş  olduğu ve dış baskıdan çok bizi, Varlığımızı dimağımızı kalbimizi vicdanımızı ezen müthiş bir mazinin kokmuş yükünün ağırlığı altında bocalıyacak mıyız, veyahut 7 devlete şeref ve istiklali için meydan okuyarak kağnısıyla tayyereleri deve ile tanklara karşı çıkan azametli bir milletin önderlerine yakışır bir  celadet ve kuvvetle silkinip, o mirasları üzerimizden atacak ve bu millete gerçek yolunu gösterecek miyiz?

İşte bütün mesele!”

**

Sebahattin Selek, CHP kültüründen (mutfaktan) gelen birisi olarak şahit olduklarını aktarmış ve araştırmacılar için önemli bir eser bırakmıştır.

Onun yazmadıklarını, belkide yazmak istemediklerini  biz yazarak, araştırmacıları adına sormuş olalım;

Peki, Yeni Devlet (Cumhuriyet) kurulurken, Hareketin içerisinde olan Yabancı Elçilikler ve Yahudiler nereye oturtulacaktır?

Örneğin;

-Bir Emanuel Karasu,

-Bir Halide Edip, (A4)

-Bir Moiz Kohen (Munis Tekinalp) (A5)

-Bir Hayim Nahum?

-Rusya ve O sırada ülkemizi işgalci eden İtalya, Fransa ve İngiltere’nin Milliyetçi Ankara Hükümeti’ne (maddi-manevi) yardımları, hatta büyük ölçüdeki destekleri?

Burada araştırmacılarına çok önemli bir görev düşmektedir.

Özellikle Yahudiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun Tasfiyesinde ve Yeni Devlet’in Kurulmasındaki kurgularda (planlarda) hangi amacı taşımışlardır?

Neden özellikle, “Türkçülük-Milliyetçilik” Fikri temeli’nin oluşturulmasında büyük çaba harcamışlardır?

Bunların ortak paydası neden Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması-tasfiyesi, özellikle Cumhuriyet ve Laik sistemin getirilmesi, yerleşmesidir?

Hareket Noktaları’nda, nihai hedeflerinde ne vardır?

Genel çerçevede bakıldığında görülen Yeni Devlet ile ilgili Kurucu Felsefe’nin, “Kervan yolda düzülür!” Anlayışı ile önceden bir “Fikri Temel” hazırlığının olmadığı ve ilerleyen süreçte, el yordamı (telkinlerle) oluşturulduğudur.

 

Devam edecek…

-Demokrat Parti çok açık olarak bir İnönü-Bayar yapımı, anlaşmalı kurulan bir siyasi partidir.

Resim; http://aliserdarbolat.blogspot.com.tr/2011/12/ataturk-inonu-bayar-kalesi.html
‘den alınmış alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(A1)”Bilâl-i Habeşî (581 -641), Habeşistanlı köle bir ailenin çocuğu olarak Mekke’de dünyaya geldi. İslamiyet’i ilk kabul edenlerden ve bunu açıktan ilan eden ilk yedi kişiden biridir. Ümeyye bin Halef’in, kölesi Bilal’in İslam’ı seçtiğini duyduğunda onu vazgeçirmek için ağır işkencelere başvurduğu rivayet edilir. Bilal’in işkenceler karşısındaki direncinin Mekkeli müşrikleri çok etkilediği söylenir.” Bakınız; 1)http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Enstitu&SubSection=EnstituSayfasi&Date=23.05.2003&TextID=588

2)İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, s. 232 (Vikipedi’den naklen)

(A2) Ebu Bekir (573 – 634), “Peygamber ilk vahyi kendisine haber verdiğinde Müslüman olmuştur. İlk Müslüman tarihçilere göre tüccardı. Kazancının büyük bir bölümünü İslam dini için harcadığı, yer alan Ebu Bekir ayrıca ilk Müslümanların İslam’a davet edilmesinde önemli rol almıştır.”

(A3) Sebahattin Selek (1921 -1990), Türk yazar ve siyasetçi. Tokat’a bağlı Erbaa ilçesinde 1921 yılında dünyaya gelen Selek, Erzincan Askeri Ortaokulu’nu, Bursa Askeri Lisesi’ni ve daha sonra da Kara Harp Okulu’nu bitirdi. Mezun olduktan bir süre sonra da subay olarak orduya katıldı. Ancak fazla uzun sürmeden 1944 yılında bu işinden ayrılarak 1947-50 döneminde Ant gazetesinde ve sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin İşçi Bürosu’nda görev aldı. Ardından 1957 yılında Selek Yayınevi’ni kurdu. 27 Mayıs Darbesi sonrasında da Basın İlan Kurumu’nda kurucu genel müdür olarak göreve başladı. 1940’ların ikinci yarısında CHP İstanbul İl Başkanlığı bünyesinde işçi bürosu oluşturulmuştur. Başkanlığına CHP il örgütünden Dr. Rebii Barkın, genel sekreterliğine yine CHP örgütünden Sabahattin Selek getirilmiştir. Sebahattin Selek, 1966 yılında Anadolu İhtilali adındaki eseriyle Yunus Nadi Ödülü’nü kazandı. Daha sonra da 1973-77 yılları arasında CHP Ankara milletvekili olarak mecliste görev yaptı.

(A4) Halide Edip Adıvar (1884 -1964) Türk yazar, siyasetçi, akademisyen, öğretmen. Halide Onbaşı olarak da bilinir. Halide Edip, 1919 yılında İstanbul halkını ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatiptir. Kurtuluş Savaşı’nda cephede Mustafa Kemal’in yanında görev yapmış, sivil olmasına rağmen rütbe alarak bir savaş kahramanı sayılmıştır. Savaş yıllarında Anadolu Ajansı’nın kurulmasında rol alarak gazetecilik de yapmıştır.

MERAKLISINA NOT; Halide Edip için “Yahudi” olduğu iddiası vardır. Kaynak için bakınız;

http://www.canmehmet.com/wp-admin/post.php?post=5231&action=edit

(A5) Munis Tekinalp: (Moiz Kohen, 1883, Serez – 1961, Nice), Türk milliyetçilik akımının önde gelen üyelerinden olan yazar ve düşünürdür. Tekinalp, 1883’te Serez’de, bir hahamın oğlu olarak Yahudi bir aile içinde “Moiz Kohen” adıyla dünyaya geldi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Selanik’te çıkan Asır adlı bir Türkçe gazetede yazılar yazdı. Balkan Savaşı’ndan sonra İstanbul’a geldi. İsmini “Munis Tekinalp” olarak değiştirdi. 2004 yılında Liz Behmoaras tarafından kaleme alınan Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi adlı kitap Munis Tekinalp’in yaşam öyküsünü konu almıştır. Tekinalp hakkındaki en önemli kitap Jacob M. Landau tarafından kaleme alınan Tekinalp: Bir Türk Yurtseveri (1996) başlıklı kitaptır. Kitapta Tekinalp’in II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan düşünsel serüveni, hem kendi yazılarından örneklerle hem de Landau’nun değerlendirmeleriyle izlenebilir. (Bilal Habeşi-Ebu Bekir ve Moiz Kohen bilgileri, Vikipedi’den naklen)

Yenilmiş Galipler! Bu ülkenin siyaseti 94 yıldır hiç değişmedi, değiştirilmesine izin verilmedi (2)

Bu ülkede aydın yok!" Var da; Aydının konuşmasına tahammül mü yoktu? Sonsuza kadar kandırmak mümkün değildir.

Hep şikayet edilmiştir; “Bu ülkede aydın yok!”  Bu ülkede  aydın var da; Aydının konuşmasına tahammül mü yoktu? İnsanları sonsuza kadar kandırmak mümkün değildir.

70 yıl önce (göstermelik) çok partili hayata geçtik. Çok Partili Hayata geçtik ancak, Tek Parti iktidarı (siyasetiyle) devam etti. İnanılır gibi değil, ancak, gerçek budur.  Buyurunuz gerçekler pazarına! Önce ağzımızı biraz tatlandıralım!

İnönü’nün 1950 seçimleri sırasında Barutçu’ya söyledikleri:

-“Başka türlü bir hareket, rejimi bir ayaklanmayla sona erdirmek olurdu… Bu ülke gezgin İstiklal Mahkemeleriyle yönetilemez. Atatürk sağ olsaydı, yönetimi beş yıl daha sürdüremezdi. Diktatörlük devrimle yıkılmaya mahkûmdur. Biz demokrasiye doğal yollardan ülkeye yerleştirmeye çalışıyoruz. (1)

İnönü dönemine gelindiğinde atık Devrimler tamamlanmış, Bunlara tutmuş ve yerine oturmuş gözü ile bakılıyordu. “Halk Partisi geçmişteki iktidar tekelini, devrimleri yapmak ve korumak gerekçesiyle haklı göstermeye çalışmıştı. Çok partili sisteme geçiş uğruna girişilen mücadelede ise, devrimlerden çoğunun halk çoğunluğu tarafından benimsendiğini göstermiştir. Hükümeti kontrolleri altına almadıkları sürece gerici kuvvetleri mevcut müesseseler yoluyla kontrol altında bulundurmak; hatta zor metotlar kullanmadan devrimlere riayet etmelerini sağlamak mümkündür.” (2)

Prof. Karpat’ın “gerici kuvvetler” yorumunu değerlendirirsek, bu, getirilecek demokrasinin sıkı kontrolü demokrasi olup, kurulacak yeni partiler düzenini buna göre dizayn ederek, özellikle sistemin tehdit değerlendirmesinde yer alan “ gerici (irticai) ve komünist tehlike” yi iktidara getirmemek plan ve hedefi vardır ki, bunun için düzen partisi CHP’nin karşısında Demokrat Parti “muvazaalı ve icazetli” olarak kurulacak, birbirlerinin mutemedi ve mutisi İnönü – Bayar ikilisi anlaşmalı olarak işi götürecekler, bu iki partinin dışındaki partilere iktidara gelmek için izin verilmeyecek, bunun adına da demokrasi denilecektir.

Esasında bu bir çeşit “Otokrasi” idi. Bir bakıma kontrollü demokrasi. Daha radikal bir tepki ile bütün olup bitenler halka ‘demokrasi” diye yutturulmuştu. (3)

Demokrasi “Tepeden inme” geldi:

Osmanlıdan günümüze Türkiye’de Batı tipi demokrasi mücadelesi, halk hareketi ye geçiş döneminin görgü tanığı ve hem de Demokrat Parti’ nin kuruluş safhasında aktif rol alan Bayar’a  göre, bize demokrasi, gelmesi Batı’daki gibi bir “halk hareketi” değil, “tepe”den yani, sivil – asker bürokrasinden gelen bir hareketti.

Bina, temelden yapılmaya başlanır; biz demokrasi binamızı tavandan başlayarak yapmaya başlamıştık. Bunun için Bunun için de temeli sağlam olmayacak, en küçük bir esintide yıkılıp gidecekti ki yaşadığımız darbeler süreci bunun bir göstergesi oldu. Demokrasi binamız darbecilerin elinde çatır çatır yıkılırken kimsenin sesi çıkmadı.

İnsan kendi eserine sahip çıkar. (4)

‘Serbest işadamı, burjuva, kendi şuurunu hisseder, hürriyet peşinde koşar ve Devlet idaresine iştirak etmek vazifesini anlarsa 0 zaman demokrasi kuvvetle bir teminata mahzar olmuş Olur. Batı’da bu rejim burjuvaya dayanarak kurulmuştur. Bizde de demokrasinin temeli, bekçisi bu serbest işadamı, varlıklı sınıf olabilir.’’(5)

Batı’da hürriyet ve demokrasiyi hür düşünceli aydınlar ve iktidardan bağımsız burjuva sınıfı (zengin sanayici, tüccar ve işadamları) getirmiştir. Bizde ise yalnızca “kalem bürokrasisi  getirmiş, “hazineden geçinmeli” aydınlar ve yine hazine desteği ile palazlanmaya başlayan yarı – bağımsız burjuva sınıfı ise ona tabi olmuş, bu işte köylüler, işçiler gibi nüfusun % 80’i teşkil eden geniş halk kitlesi hiçbir zaman kale alınmamış, hareketin içinde olmamış, zaten o, Atatürk ve İnönü dönemlerinde  “hakları” değil “ödevleri” olan bir kitle olarak görülmüştür.

“Demokrasi Devrimi” de Osmanlı reform süreci ve devrimleri gibi tepeden inen olması yanında “ideolojik bir temel ve tutarlılığa” da sahip olamamıştır. “Türkiye’de demokrasi hareketleri iyi belirtilmişbir doktrine göre olmaktan ziyade, pratik zaruretlere dayanılarak yürütüldü. Siyasi gelişmenin dayandığı esasların tartışılması çok az yapıldı. 19. Yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğunda görülen, sağlam ideolojik temellerin eksikliği bu devrede de kendini gösteriyordu.”(6)

”… İsmet İnönü’nün demokratik bir düzene girmemize razı, daha doğrusu buna mecbur olmasının ikinci nedeni iktidarın aşırı yıpranmış bulunması, kötülüklerin alabildiğine yaptırılması, her yerde, kahvelerde, trenlerde, otobüslerde halkın açıktan açığa suçlamış olması ve hele o ana kadar her işin başında görmeğe özendiği için en ağır kınamaların kendisini göstermesi idi.” (7)

Seçim propagandalarında CHP hiç kalabalık toplayamıyor, mitingleri çok sönük geçiyordu. DP’nin mitingleri gece bile olsa meydanlar dolup taşıyor, genel başkanı Bayar “Kurtar bizi baba” diye karşılanıyordu. Gazeteci görgü tanığı Toker’in yazdıkları

“Adana’dan Tarsus’a gittik. Ben hep Bayar’ın otomobilindeydim. Halk heyecan içinde Muhalefet liderini bekliyordu. Her yerde sokaklar doluydu. Millet Bayar’ı görünce: ‘Yaşa babamız…Kurtar bizi babamız.. Var ol İstiklal Harbi’nin kahraman Galip Hocası’ diye bağırıyordu.

Yollardan geçmek imkanı yoktu. Hep, geç kalıyorduk. Mersin’de halk tam altı saatten beri Bayar’ı bekliyordu. Saat 23 olmuştu. Binlerce kişi ayakta idi. Bunları evlerine döndürmek kabil değildi, (8)

İnönü’nün demokrasiye geçileceğini açıklaması, CHP’nin İçinde ve dışında zaten yeni parti kurma hevesinde olan kimse CHP karsısında “muvazaalı ve icazetli” bir rol oynayacaklara kendisi ve rejim için tehlikeli olmayacak” partiyi kurdurmak için gizli –açık harekete geçti; teşvik etti.

CHP Koalisyonunda yer alan toprak ağalarının statüsü ve bunda yaşanan çözülme:

Atatürk ve İnönü dönemlerinde nüfusun % 80’ine yakınını meydana getiren köylü kitlesi toprağa dayalı bir ekonomik düzen içinde yaşıyor, geçimini tarımla uğraşarak temin ediyordu.

Osmanlı toprak düzeninde önceleri iyi bir sitem olarak yer alan Tımar ve Zeamet toprak düzeni, giderek bozulmuş, sonunda bunlar lltizam’a verilmişti,

iltizam demek, devleti ait bu toprakların şahıslara kira karşılığı verilmesi idi. Zamanla “kira”, “tapu”ya dönüştürülmüş, Anadolu’da devlet toprakları üzerinde oturan bir yığın toprak ağası ve eşraf türemişti.

Köylüler, toprakları az veya bulunmadığı bunların için  bunların Çiftliklerinde işçi olarak neredeyse karın tokluğuna çalışan bir feodal tebaa”ya dönüşmüşlerdi. Tabii ki bu, sosyal huzursuzluk meydan getiriyordu. Bu huzursuzluğu gidermek, Atatürk döneminde dile getirilerek “çözüm” olarak çiftçinin topraklandırılması gündeme gelmişti. Bu, ya hâlâ hazinenin elinde bulunan topraklar dağıtılarak, ya da toprak ağalarının mülkiyetindeki topraklar kamulaştırma yoluyla bedelleri ödenerek toprağı olmayan veya az olan çiftçilere verilecekti. Bununla ilgili kanun tasarıları Atatürk döneminde ciddi olarak düşünülmüş, fakat “Devrimleri yapmak ve tutturmak endişesi” ile ertelenmişti.

Buna sebep ne idi?

Anadolu’da toprak ağaları ve eşraf, içinde halk olmayan “CHP Koalisyonu”nun önemli ortakları idiler. Bunlar, Cumhuriyet ilan edilir edilmez; Osmanlı döneminden İmtiyazlarını korumak için hemen yeni rejim ve kadrolarına yanaşarak onlara, isteyerek veya istemeyerek destek vermişler, bu destekten bu kadrolar. Devrimleri taşraya kadar indirip tutturmak için azami derecede faydalanmışlardı. Yani bir nevi koalisyon ortakları arasında “Al gülümü ve gülünü” havası yaşanmıştı. Bu sebepten Atatürk döneminde Atatürk- İnönü ikilisi, Devrimleri yapmada kuvvetli bir müttefik ve koalisyon ortağından mahrum kalacakları için toprak ağaları ve eşrafı darıltmaktan kaçınmak zorunda kalmışlar, bu sebepten Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu düşüncesi İnönü dönemine sarkmıştı. (9)

Bununla ilgili kendi hatıram şöyledir: Doğup büyüdüğün Kayseri / Develi’de benim bildiğin iki toprak ağası aile vardı. Köylüoğulları ve Develioğulları, Köylüoğullarının Develi’nin doğusunda yarı dağlık yarı ovalık kısmında toprakları vardı Develioğullarından Emin Develioğlu’nun toprakları, Yeşilhisar – yahyalı karayolu boyunca yer alan topraklardı. Halk arasında buna “Emin Be’y’in çiftliği” derlerdi.

Bu iki aile de Atatürk ve İnönü dönemlerinde CHP’li idiler. Köylüoğulları sonuna kadar CHP’li kaldılar. Emin Develioğlu, “imtiyazlı” halini korumak için olacak ki, “fırıldak gibi döndü denilerek Demokrat Parti içinde yer aldı. Hatta, yanılmıyorsam DP’den Kayseri milletvekili bile seçildi.

“Emin Bey Çiftliğinin” akıbeti kötü oldu. Topraklarında ırgat olarak çalıştırdığı köylüler, zamanla bunları mal edildiler.

Bu yüzden Emin Bey ile aralarında kavga yaşandı, Emin Bey, topraklarını hibe veya düşük fiyata köylülere satarak çiftliğini dağıttı. Bizim köylülerden de onun çiftliğinde ırgat olarak çalışan aileler vardı. Kayseri ovasının toprak ağası olarak duyduklarım isimleri ise CHP Milletvekili Turhan Feyzioğlu’nun babası Sait Feyzioğlu, Adem Çilsal ve Molululardır. Adı geçen ovada geniş toprakları varmış. Bu aileler Atatürk ve İnönü dönemlerinde CHP’nin Kayseri’de il başkanları, içlerinden CHP milletvekilleri çıkan aileleri olmuştur…

Atatürk ve İnönü dönemlerinde toprak ağası olanların çoğu, Ermeniler ve Rumların Anadolu’dan kovulmaları sonucu, CHP’li  olmaları sebebiyle çeşitli “kanuni hileler” ile hem bunların bıraktığı topraklar hem de Osmanlı’dan kalma çok büyük bir yekün tutan vakıf topraklarının çoğunu zimmetlerine geçirmişler, özellikle bunlar, bu statüleri gereği CHP Koalisyonu’nda yer alan toprak ağalarının “En hızlı CHP’lileri” olmuşlardı.  Babam anlatırdı; “Hiç acımadılar, yetim mallarına bile kondular” derdi.  (10)

Yukarıda yazılanlar kısaca özetlenirse;

-Başımıza gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiş!

-Meğer biz ölmeden ölmüşüz de ağlayanımız yok! (muş)

Resim;http://arastirmaci-burhaniscan.blogspot.com.tr/2014/04/erdogan-tirivirilari-mugalatalar.html (altyazı tarafımızdan düzenlenmiştir.)

Kaynaklar;

(1) Faik Ahmet Barutçu, Siyasal Hatıralar, C. II, Ankara, 2001, s. 417 (Naklen, Saklanan gerçekler)

(2) Prof. Dr. Kemal Karpat,sahife; 375 (Naklen; Saklanan Gerçekler)

(3) “SAKLANAN GERÇEKLER DEMOKRASİYE NASIL GEÇTİK?” (1945-1946), Süleyman KOCABAŞ, Sahife;58

(4) A.g.e

(5) Ahmet Hamdi Başar, Yaşadığımız Devrin İçyüzü, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1960, s. 38 (Naklen saklanan gerçekler)

(6) Prof. Dr. Kemal Karpat, s. 183

(7) Hikmet Bayur, Atatürk – İnönü İlişkilerinin İçyüzü, Son Havadis, 11 Şubat 1968 (Ertunç, s. 358’den nakil.)

(8) Saklanan gerçekler, sahife:61

(9) A.g.e, sahife;68

(10) A.g.e. Sahife: 69