Amerika-Avrupa Satrancında İsrail ve İran piyon! Kennedy (*) “Şah ve Mat” mıdır?

Shakespeare (Şekspir), “Bütün dünler bugünü aydınlatan fenerlerdir.”

Shakespeare (Şekspir), “Bütün dünler bugünü aydınlatan fenerlerdir.”

 

Tarih bir Okyanus misalidir. Sahilden baktığınızda üzerindeki gemiyi, içine girdiğinizde çok farklı bir dünyayı görürsünüz. Benzer anlayışla Shakespeare (Şekspir), “Bütün dünler bugünü aydınlatan fenerlerdir.” Demiştir.

Bugünü anlamak için önce dünü ve orada yaşananları öğrenmek…

Paris’in, “Devrimci hareketlerin esin ve kontrol kaynağı” olduğunun ilk farkına varanların başında, Rus Çar’ı I. Nikola (1795-1855) gelmektedir.

“…Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu…” (1)

Bu tespitin üzerinden;

-Devrimci “Jön Türkler”in, 4 Şubat 1902’de Paris’te gerçekleştirdikleri, 1. Jön Türk Kongresi’nin, 73;

-Humeyni’nin, 1979 Yılında Paris’ten hareket ederek gerçekleştirdiği “İran Şii İslam Devrimi”nden 150 yıl geçmiştir.

Bu sonuçlarla Paris;“Paris, Bilim, Sanat ve Aşk yuvasıdır!” iddiasına, “Paris, Devrimlerin beşiğidir!” Unvanını da almayı hak etmektedir!

İran ve İsrail Nükleer Programlarına hangi olaylar ve kimlerin desteği ile başlamıştır?

-Amerika’nın İran’a nükleer destek için görünür nedeni; 1950’li yıllar “Soğuk Savaş” (**) yıllarıdır. Amerika Rusya’ya karşı bir denge olabilmesi için “Nükleer Teknoloji” konusunda bir destek programı başlatır. ABD liderliğindeki Batının İran’a nükleer destek için görünmeyen nedeni;  “Sünni-Şii meselesi” için bakınız; http://www.canmehmet.com/sah-ismail-yavuzu-engellemeseydi-bugun-londra-ve-viyanada-ezan-oksfortta-kuran-okunacakti-2.html

-Fransa’nın (Aslında Batı’nın) İsrail’e nükleer destek için görünür nedeni; İsrail 1948’de –Batı tarafından kurdurulduğunda-  kurulduğunda bütün Arap Dünyası İsrail’e karşıdır. İsrail, “kendini korumak, kurulan devleti güvenceye almak ve caydırıcı unsur olabilmesi” için 1952’de Fransa’nın gizli yardımı ile önce “bir Nükleer reaktör kurar ve 1980’lerde (!) silahlarına sahip olur.”

İsrail’de 1986 yılında 80 ile 100 arasında atom bombası olduğu ortaya çıktı” (***)

Bu noktada ilginç bir iddia vardır; ABD’nin bir suikastla öldürülen başkanı Kennedy, 1961 yılında İsrail’i, “Atom Bombası yapma” diye uyardığı belirtilir. Bundan 2 yıl sonra da 1963’te başkan öldürülür.

“..Mordehay Vanunu isimli İsrailli bir nükleer tesis işçisi, yaptığı açıklamada “Amerikalı denetçiler tesislere geldiğinde silahlar özel yapım duvarlara saklandı” demiştir.  Bu açıklama üzerine büyük tehditler alan Vanunu bir daha bu konu hakkında açıklama yapmamıştır. Bununla birlikte Kennedy suikasti sorumlusunun bir İsrail milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu işin arkasında Mossad’ın olabileceği şüphelerini artırmaktadır…” Devamı için lütfen aşağıdaki dip nota bakınız; (****)

İsrail ve İran birbirlerine düşman mıdır?

Müslüman Irak’ın lideri Saddam ile yıllarca savaşan İran’ın İsrail ile bir çatışmasını bilen var mıdır?

Veya

İran gizli olarak bugün Suriye ve Yemen’de Müslümanlarla (Suudilerle) savaşmakta değil midir?

Veya…

İsrail, bugün  “Suudi Arabistan ve Mısır ile bir sorun yaşıyor!” diyebilir miyiz?

İsrail ve İran’ın (görünürdeki) söz ile yaptıkları kavganın arkasında, her iki devlet yönetiminin de halklarını bu (sanal) tehditler üzerinden rahatça idare edebilmekte olduğu; İran’ın batının ambargosu nedeni ile bunalmış halkının bu – düşmanlıklarla – isyan etmesini önlemekte değil midir?

‘İran İslam Şii Devrimi’ni gerçekleştirilen Humeyni ile İsrail’in Nükleer Reaktörü Paris’ten gelmiş olması ilginç değil midir?

Birine, Lider!

Birine Bomba!

Aslında ikisi de bomba! Ancak Kimlere? Matruşka misali değil mi? Oyun içinde oyun!

Bu durumda Paris, “Aşk Yuvası, Devrimci beşiği, Bomba merkezi” mi olmaktadır?

Flaş.. Flaş… Flaş!

“Charlie Hebdo saldırısı, 7 Ocak 2015 tarihinde, üç adet maskeli ve silahlı kişinin Fransızca yayın yapan hiciv dergisi Charlie Hebdo’nun Paris’teki ofisine yaptığı saldırıda, Charlie Hebdo çalışanları ve iki polis memuru olmak üzere 12 kişi hayatını kaybetmiş, 11 kişi yaralanmıştır.”

Amerika, 1950’de İran’a verdiği Nükleer Desteğinin (sonucunu önceden hesap edememiş olmalı ki!)  bugünlerde İran ile masaya oturmaktadır. İstenenler;

-“İran’ın nükleer çalışmalarını denetlemeye açmalı,

-Zenginleştirilmiş uranyum miktarını düşürmeli..”

Peki,

İsrail’in nükleer çalışmaları için böyle bir denetim, kontrol talebi var mıdır?

-İsrail, bu konulardaki hiçbir –Nükleer silahların tedariki-  anlaşmasını tanımamaktadır,

-İsrail, uluslararası -nükleer denetim- şartlarına uymamaktadır,

-İsrail, “Uluslararası Atom Enerji Komisyonu ile (koordineli) çalışmamaktadır.

-İsrail, hiçbir anlaşmaya taraf değildir.

-İsrail ve Batı, İran için Dünya kamuoyunu (sahip oldukları medya üzerinden) ayaklandırırken, Kendisinde olan silahları ne açıklamakta ne de denetime açmaktadır.

Sonsöz;

Dünya üzerinde yaklaşık  500 (beşyüz) Nükleer Enerji santrali vardır. Bunlardan bir tanesi Müslüman Pakistan’dadır.

-Dünya üzerinde onbinlerce nükleer füze ve silah sistemleri vardır. İhtimaldir ki, gelişmiş sistemlerden, Müslümanların elinde bir tane dahi yoktur. Olmasına da  (parası ile dahi) izin verilmemektedir.

Sonra….

–“Efem… Müslümanlar teröristtir, dünyamız, çevremiz için tehdittir…”

“Efem… Türkiye çevresine saygı duymalı, Nükleer teknolojiye geçmemelidir…”

-Neden?

-“Biz balığın, beyinsiz ve kılçıksız olanını severiz de ondan akıllım!”


www.canmehmet.com

Kaynaklar;

(1)Matthew Smith Anderson, “DOĞU SORUNU” 1774-1923, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme, sahife,80 (dip not;105) (Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/buyuk-kurdistan-demek-musluman-yahudi-savasina-arap-ve-kurtleri-de-dahil-etmektir-3.html

Açıklamalar;

(*)Başkan John Fitzgerald Kennedy, ABD’nin otuz beşinci başkanı John Fitzgerald Kennedy, 22 Kasım 1963 cuma günü saat 12.30’da Dallas’da öldürüldü.

Kennedy, 22 Kasım 1963 cuma günü, yerel saat ile 12.30’da eşiyle birlikte açık bir araba içinde Dallas’ta bir konvoyun arasında ilerlerken ateş açıldı. Ensesinden ve başından iki kurşun alan Kennedy, Hastaneye götürülürken yolda öldü.

Aynı gün, cinayetin sorumlusu olarak yakalanan 24 yaşındaki Dallaslı Lee Harvey Oswald iki gün sonra bir gece kulübünün sahibi olan Jack Ruby tarafından Dallas polis müdürlüğünün önünde öldürüldü.

ABD’nin o zamanki başkan yardımcısı olan Lyndon B. Johnson, yemin ederek Kennedy’nin yerine 36. başkan olarak göreve başladı. Kennedy’ye yapılan bu suikastin arkasında İsrail olduğu iddiaları vardır.

Bunun nedeni ise Kennedy’nin İsrail’in nükleer programına karşı çıkmasıdır.

Mordehay Vanunu isimli İsrailli bir nükleer tesis işçisi, yaptığı açıklamada “Amerikalı denetçiler tesislere geldiğinde silahlar özel yapım duvarlara saklandı” demiştir.

Bu açıklama üzerine büyük tehditler alan Vanunu bir daha bu konu hakkında açıklama yapmamıştır.

Bununla birlikte Kennedy suikasti sorumlusunun bir İsrail milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu işin arkasında Mossad’ın olabileceği şüphelerini artırmaktadır.

Çünkü Kennedy’nin İsrail’in nükleer programını eleştirmesi ve ona destek çıkmaması bu suikastin başlangıç noktası olabilir.

Doğaldır ki bütün bunlar kanıtlanamamış varsayımlardan ibarettir.

Bir diğer iddia da bölge savcısı Jim Garrison’ın ortaya attığı Pentagon,FBI,CIA ve Gizli Operasyonlar birimlerinin ortak bir suikast planladığıdır.[kaynak belirtilmeli] Jim Garrison suikast ile birlikte başkan yardımcısının göreve atanması sebebi ile hükümete gizli bir darbe yapıldığını iddia etmiştir. (Kennedy konusunda Vikipedi’den yararlanılmıştır.) http://tr.wikipedia.org/wiki/John_F._Kennedy_suikasti

(**) Soğuk Savaş; “ABD liderliğinde Batı Bloku ile Sovyetler Birliği’nin liderliğinde Doğu Bloku ülkeleri arasında 1947’den 1991’e kadar devam etmiş olan uluslararası siyasi ve askeri gerginliktir.”

(***) Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist, 13 nisan 2015,  “TRT Radyo 1” sabah kuşağında “Gündem”  Saat; 08. 20

(****) Mordehay Vanunu Kimdir?

http://www.sabah.com.tr/pazar/guncel/2010/06/13/barisin_kisilan_sesi_mordehay_vanunu

“İsrail’in gizli nükleer silah programını deşifre eden Vanunu, bunun bedelini ağır bir şekilde ödedi: 18 yıl hapis. ‘Serbest’ kaldıktan sonra her bahaneyle hapse atılan barış aktivistlerinin ‘kahraman’ı Vanunu, hâlâ birçok özgürlüğünden yoksun. Dünyanın önde gelen istihbarat birimleri 1960’lardan itibaren, İsrail’in nükleer silah ürettiğini tahmin ediyordu. Fakat İsrail hükümeti, iddiaları ne kabul ediyor ne de tamamen reddediyordu. Nükleer silah programı çok sonradan, 1986 yılında öğrenildi. The Sunday Times, 5 Ekim 1986 tarihinde ‘İsrail’in nükleer cephanesinin sırları açığa çıktı’ manşetiyle çıktı. Haber şöyle devam ediyordu:

“Atom teknisyeni Mordehay Vanunu, silah üretiminin sırlarını ifşa etti.”…
‘BAL TUZAĞI’YLA YAKALANDI
Vanunu’nun teknisyenlik macerası dokuz yıl sürdü, 1985’te işine son verildi. Aldığı 7 bin 500 dolarlık tazminatla, Nepal’e, Burma’ya ve Tayland’a gitti… Anglikan Kilisesi’nde rahip John McKnight ile tanıştı ve Hıristiyan olmaya karar verdi. 1986’da vaftiz edildi ve John Crossman adını aldı. Kilise ile bağlarının kuvvetlenmesi, Vanunu’nun hayatını değiştirdi. Barış üzerine yapılan bir konuşmada Dimona’dan bahsetti. Söyledikleri yerel bir muhabir olan Oscar Guerrero’nun dikkatini çekti. Guerrero, Vanunu’yu bildiklerini anlatması yönünde ikna etti. Ama Avustralya basını haberle ilgilenmedi. Guerrero’nun girişimleriyle İngiliz The Sunday Times, Avustralya’ya muhabir Peter Hounam’u yolladı. Vanunu, Hounam ile birlikte İngiltere’ye gitti. Nükleer alanda uzman bilimcilerle görüştü ve bildiklerini anlattı. The Sunday Times’ın yayını gecikince, haber dışarı sızdı…

…Vanunu’ya kendini, Cindy adında bir Amerikalı turist olarak tanıtan MOSSAD ajanı, Vanunu’yu Roma tatiline çıkmaya ikna etti. İsrail’in operasyonu için engel kalmamıştı. Vanunu, 30 Eylül 1986’da Roma’da yakalandı, bayıltıldı ve bir yatla İsrail’e kaçırıldı.

‘İSRAİL MEDYASI, İSRAİL DEMOKRASİSİ UTAN!’
Vanunu hapis kararına şu sözlerle tepki gösterdi: “İfade özgürlüğüm yok. İfade özgürlüğüm olmadığı için de üç aylığına hapse giriyorum. Utan İsrail. Gerçekleri söylediğim için 24 yıl aradan sonra beni yeniden hapse koyacağın için utan MOSSAD. Utan İsrail medyası. Utan İsrail demokrasisi. Tam 2 bin yıldır en temel hakkın ifade özgürlüğü olduğunu öğrenemediğin için utan.” Vanunu’ya uygulanan kısıtlamalar İsrail basınında da eleştirildi. İsrail gazetesi Haaretz, Vanunu’ya yapılanları ‘benzeri görülmemiş bir uygulama ve kabul görmüş hukuki normların çarptırılması’ olarak niteledi. Vanunu davası, İsrail’in nükleer konumu açığa çıkmadıkça gizemini koruyacak. Vanunu da az bilinen ve az tanınan bir insan hakları mahkûmu olma özelliğini koruyacak. Daha fazlası için bakınız; http://www.sabah.com.tr/pazar/guncel/2010/06/13/barisin_kisilan_sesi_mordehay_vanunu

 

 

Anlatılmayanları ile Çanakkale; Cepheyi kazanmak savaşı kazanmaya yetmemektedir (son)

Tarih, bir milletin hafızasıdır. Nasıl ki, hafızasız bir insanın normal bir yaşam sürmesi mümkün değilse, Tarihsiz miletlerin de yaşaması mümkün değildir.

Tarih, bir milletin hafızasıdır. Nasıl ki, hafızasız bir insanın normal bir yaşam sürmesi mümkün değilse, Tarihsiz miletlerin de yaşaması mümkün değildir.

 

1.Dünya Savaşı, masada paylaşılan Osmanlı’nın; paylaşanları arasında, “Büyük Lokma Petrol/Musul kimin olacak?” kavgasının uygulaması’dır. Dünya Savaşı bahane; Osmanlının parçalanması sonuç’tur.

Savaş; görünürde dönemin güçlü devletleri; İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve Almanya arasındaki sömürge paylaşımı nedeniyle çıkmışsa da, görünmeyen nedenlerinin başında, “Doğu Sorunu-Şark Meselesi”, Osmanlının parçalanması vardır.

Osmanlı Devleti, 1. Dünya Savaşı’nda “altı cephe”de savaşmıştır.

Doğu Cephesi: Doğu Anadolu’da Ruslara; Irak Cephesi: Basra ve Irak’ta İngilizlere; Sina-Filistin-Suriye Cephesi: İngilizler ve Arap aşiretleri’ne; Hicaz-Yemen Cephesi: Yemen ve Hicaz’da İngiliz ve Arap aşiretleri’ne; Avrupa Cepheleri (Galiçya-Romanya-Makedonya): Müttefiklere yardım amacıyla; Çanakkale Cephesi: İtilaf devletlerine karşı muharebeler yapıldı. (1)

Çanakkale Cephesi, Osmanlı devletinin savaştığı, “altı cephe” arasında, en büyük kayıpların yaşandığı yerdir.

Bu son bölümde konunun geniş pencereden görülebilmesi için önceki yazılanlar da özetlenerek yorum her zaman olduğu gibi okuyanın basiretine, bilgi-deneyimine bırakılacaktır.

**

Mustafa Kemal anlatıyor

-“Boğazları ve Çanakkaleyi tıkamakla Rusları Karadenizin içine kapamış oldum ve eninde, sonunda çökmeğe mahkûm ettim. Müttefikleriyle irtibatlarını kesmiş oldum çünkü. Ama biz de çökmeğe mahkûmuz, hem de aynı sebepten. Gerçi Akdenizin,  Kızıldenizin ve Hint Okyanusunun eteklerindeyiz ama herhangi bir denize açılacak kudretimiz yok. Deniz kuvvetinden yoksun bir kara kuvveti olarak yarımadamızı, kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek olan bir deniz kuvvetine karşı asla savunamayız.”

Bu ifadeyi-iddiayı onaylayan ikinci bir kaynakta İngiliz Belgeleri’dir.

 “…Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin amacı, Hint yolundaki Mısır’ı almak, petrol yatakları üzerindeki Irak’la Mısır arasında bulunan Arabistan’ı almak, Anadolu’da da, Osmanlı’dan ayrılmış yeni bir Türk Devleti kurmaktı. Bu sahalardaki askeri hazırlıkları tamamlayabilmek için, Osmanlı ordusunu güney bölgelerinden uzakta oyalamak istiyordu. Bu hareketle, aynı zamanda, Rusların doğudaki yükü hafifleyecek, Rusya, bütün gücünü batı cephesine sevk edecekti. Bu yer Çanakkale idi. İngilizlerin endişesi, Ruslarınkinden büyüktü.

Bütün düşünceleri Mısır Üzerine Türklerin yürüyüşlerine mâni olmaktı.  Bunun için buldukları çare, Boğazlar’a saldırmak ve Osmanlı’yı meşgul etmekti.

İngilizlerin Çanakkale’yi zorlama fikrini ilk düşünen ve mevki-i tatbike koyan, Bahriye Nâzırı Churchill olmuştur. Churchill’e göre, daha Türkiye’nin harbe girdiği andan itibaren Mısır tehdit edilmiş oluyordu.’

Çanakkale’ye hücum fikri İngiliz kabinesinde müzakere edilince bahriyeliler aleyhte rey verdiler. Bu işi donanmanın tek başına yapamayacağını, (Kara) Askerlerin de görev alması gerektiğini dile getirdiler.

İngiliz bahriyesinde kök salan bir kanaate göre, gemilerin karalara taarruzundan çok şey beklenemez. Bu kanaat, asırların tecrübesinin mahsulü idi.

Meşhur amiral Lord Nelson bu kanaati şu cümle ile formülleştirmişti: “istihkâma taarruz eden gemici delidir.”

Churchill, 3 Kânunusani 1915’te şöyle çözüm buluyor: Çanakkale’yi modern zırhlılarla değil, 1908’den evvel inşa edilmiş eski tip zırhlılar ile zorlamak mümkündür.

Çanakkale Savaşı’nın İngiltere tarafından yorumu; Petrograd’daki İngiltere Elçisi’nin, Rus Hariciye Nâzırı Sazonov’a muhtırası: İngiltere, bu harekâttan kendisi için doğrudan doğruya bir çıkar sağlamak kaygısında değildir, orada yerleşmek niyeti de yoktur.

Çanakkale Savaşları başlamadan İngiliz askeri yetkilileri ne demektedir?

“Kara askeri olmadan, Osmanlı başkentine kadar olan güzergâhın, karadan ve denizden işgal edilmesi olanaksız…

-Çanakkale savaşları bittiğinde Mustafa kemal ne demektedir?

“…kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek olan bir deniz kuvvetine karşı asla savunamayız.”

Yukarıdaki özetlenenler anlaşılan, Çanakkale Savaşı, bir amaç değil, Osmanlı-Alman ordularının oyalanması için bir araç’tır.

Anlaşılması gereken bir husus daha olmalıdır;

-Çanakkale bir Deniz mi, bir Kara Savaşı’mıdır?  İngilizler bir “Kara Ordusu” getirmediklerine göre…

Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Albay Cevat Bey

Çanakkale muharebelerinde Müstahkem Mevki Komutanı olan Cevat Bey boğazın kıyı savunmasında sorumluydu. Deniz savaşlarındaki yeri tartışmasız olan Cevat Bey 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşındaki başarılarından dolayı 18 Mart Kahramanı ünvanını aldı. Zaferin ertesi günü ise Albay olan Cevat Bey artık Cevat Paşa olmuştur.

18 Mart 1915 Deniz Taarruzu:

Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa her yönüyle üstün nitelikli bir kişiydi, bu büyük deniz harekâtını plânlarken, o da  Nusret  mayın gemisine  karanlık liman bölgesini mayınlatıyordu. Saat 03.20’de tespit edilen yerler tamamen mayınlanmıştı.

“18 Mart 1915 sabahı İngiliz ve Fransız filoları, tam yolla ve büyük bir güvence içinde Boğaz’a girdiler, saat 08.30’da, Anadolu ve Rumeli kıyılarındaki Türk tabyalarını bombardımana başladılar.

Çanakkale Boğazı’nın iki yakasında mevzilenmiş bulunan Türk topçularının açtığı yoğun ateşler ve karanlık limana dökülen mayınların etkisiyle mevcudunun % 35’ini yitiren İngiliz ve Fransız harp gemilerinden oluşan bu donanma, saat 17.30’da çekilmek zorunda kaldı. Yalnız bugünkü muharebede Bouvet (Buve), Ocean (Oşın), Irresistible (İrrezistibıl) muharebe gemileriyle iki muhrip, yedi mayın arama gemisi batmış, Gaulois (Golva), inflexible (İnfıleksibıl) de dahil olmak üzere yedi zırhlı, görev yapamayacak duruma gelmiş, bunlardan bazılarının yedeğe alınarak muharebe alanından uzaklaştırılması gerekmişti..”

**

Ve meraklıları için konunun biraz daha açılması adına kısa açıklamalar;

“..Birinci Dünya Savaşı’ndaki cepheler içinde en önemlisi Çanakkale Cephesi’dir. Çanakkale Cephesi, diğerlerinden çok farklı gelişmelere tanıklık etmiştir. Bu cephede Osmanlı ordusu, devrin en güçlü donanmalarına ve ordularına karşı büyük bir mücadele vererek Çanakkale’den düşmanın geçmesine izin vermemiştir. Türk milletinin Çanakkale’de gerçekleştirdiği başarılar ve kazanılan zaferler, Türk ve dünya tarihinde çok büyük bir yer tutmaktadır..”(2)

**

-I.Dünya Savaşı’nda en çok zayiatın verildiği cephenin Çanakkale Cephesi olduğu konusunda şüphe yoktur.  Zira I. Dünya Savaşı’ndaki şehitlerin yaklaşık olarak 1/3’ü bu cephede hayatını kaybetmiştir… Çanakkale savaşlarında Osmanlı nüfusunun önemli orandaki daha genç ve eğitimli kesiminin yitirildiği ve Türkiye Cumhuriyeti’ne  olumsuz bir beşeri sermaye mirası bırakıldığı genel kabul gören bir yaklaşımdır.

Gerçeğinde Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na girmemesi gerekirdi. Çünkü ne ekonomik, ne askeri konumu itibariyle böyle bir savaşa uzun süredir hazırlanan dönemin güçlü devletlerin karşısında kazanma şansı yoktur. Bunu Düyûn-u Umumiye’deki İngiliz temsilcisi Sir Adam Block, o günlerde İstanbul’dan ayrılırken şöyle diyecektir:

-“Eğer Almanya kazanırsa, Alman kolonisi olacaksınız. Eğer İngiltere kazanırsa mahvoldunuz!” Nitekim İngiltere kazanmış, ‘Osmanlı İmparatorluğu mahvolmuş’tur.

-Askeri çevrelerce, Almanların özellikle, Çanakkale’de Türkleri en fazla zayiat verdirecek ve savaşı mümkün olduğunca uzatacak taktikler uyguladıkları ileri sürülmüştür.

**

(1.Dünya) Savaş çıktığında seferberlik ilan ederek mevcut birliklerinin kadrolarını seferi kadrolara çıkarmak suretiyle ordusundaki asker sayısını 2.850.000 kişiye ulaştıran Osmanlı Devleti’nin Almanlarla birlikte yaptığı savaş planına göre; Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden Rusya’ya bir darbe vurularak İngiltere’nin Hindistan’a giden sömürge yolunu kesmek için Süveyş Kanalı’na ve Mısır’a karşı bir harekat yapılacak, Çanakkale’yi korumak için Trakya’da önemli bir kuvvet bırakılacaktı.(3)

Bu Türk – Alman planına karşılık İngiltere de Osmanlı Devleti’ni hassas noktalarından vurmak için ilk önce Güney Irak’ta ve ondan sonra da Çanakkale’de iki cephe açınca Osmanlı Devleti daha savaşın başında dört cephede birden savaşmak zorunda kalmıştır. (4)

..

Söz konusu yüzyılda Osmanlı Devleti; Balkanlar’daki Hristiyan azınlıkların, Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın, Yanya’da Tepedelenli Ali Paşa’nın ayaklanmaları gibi iç meselelerin yanında, İstanbul ve Çanakkale boğazını ele geçirerek sıcak denizlere inme politikasını güden Rusya ile de mücadele etmek zorunda kalmıştır.”(5)

Rusya ile tek başına mücadele edemeyeceğini anlayan Osmanlı Devleti, 1798 – 1878 yılları arasında Rus tehlikesine karşı İngiltere’ye; 1888 – 1918 yılları arasında ise Rus ve İngiliz tehlikesine karşı Almanya’ya dayanma siyasetine yönelmiştir. (6)

Sonsöz

“Şu kahrolası Batılılar kadar zengin olamadığımız, güçlü olamadığımız için kahrolurken de, Batı’nın asıl başarısının“açık düşünce/ açık toplum” dengesini kurmak olduğunu görmemiştik. Sorunun temelinin bir zihniyet sorunu olduğunu, bir “eleştirel düşünce” sorunu olduğunu, gücü de son kertede onun yarattığını anlayamamıştık…” (7)

www.canmehmet.com

Resim; http://www.yenicikanlar.com.tr/tufekler-calinca-son-okul-zilini-12440

Kaynaklar;

(1) http://uyg.tsk.tr/ataturk/milli_mucadele/birincidunya.asp

(2)http://uyg.tsk.tr/ataturk/milli_mucadele/birincidunya.asp

(3) Geoffrey MİLLER; British Policy Towards the Ottoman Empire and the Origins of the Dardanelles Campaign, The University of Hull Press, 1997. (A.H.Tolon kaynağı)

(4) Talat Paşa’nın Hatıraları s. 26. (Tolon’dan alıntı)

(5-6) “SEVR’E GİDEN YOL”, AHMET HURŞİT TOLON

(7) yukarıdaki yazılanların kaynaklarına ve daha fazlası için bakınız; http://blog.milliyet.com.tr/medyada-ilk-kez-canakkale-savasi-nin-bilinmeyenleri-seytan-ayrintida-gizlidir—1-/Blog/?BlogNo=497378

Fazla bilinmeyen Kahramanları ve Tabyaları ile Çanakkale Savaşı gerçeği (2)

 

Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Albay Cevat Bey

Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Albay Cevat Bey

 

Seferberlik çağrısı “Yirmiden kırk beşe kadar silah başına” olsa da ileride askere alınanların yaşları 16’ya kadar inmiş; 1915’de İstanbul Tıp Fakültesi dâhil birçok okul öğrencisi askerde olduğu için mezun verememişti.

Çanakkale-Savaşı’ndaki zayiat (Sultan 2. Abdülhamid’in 33 yıllık iktidarında titizlikle yetiştirilen bir neslin kaybedilmesi) Türkiye Cumhuriyeti’nin beşerî sermaye potansiyelini olumsuz etkiledi.

ÇANAKKALE HER ŞEY YANIP GÜL OLDU

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda verdiği toplam zayiat konusunda ihtilaflar söz konusu olsa da en çok zayiatın verildiği cephenin, Çanakkale Cephesi olduğu konusunda şüphe yoktur…

Osmanlı Devleti savaş boyunca asker alımını sürdürdü ve silahaltına alınan asker sayısı toplam 2,6 milyona ulaştı. Dönemin gazetelerinde seferberlik “Yirmiden kırk beşe kadar silah başına” olarak duyurulsa da savaşın ilerleyen günlerinde askere alınan gençlerin yaşları 16’ya kadar indi. Öyle ki 1915 yılında İstanbul Tıp Fakültesi de dâhil olmak üzere birçok okul, öğrencilerinin askere alınması nedeniyle mezun veremedi. Çanakkale Boğazı’nı savunmakla görevli Beşinci Ordu Komutanı Liman von Sanders, hatıralarını yayınladığı “Türkiye’de Beş Yıl” isimli kitabında Çanakkale Savaşı’ndaki şehit sayısını 218 bin olarak vermiştir. Bütün veriler ışığında Çanakkale Cephesi’ne sevk edilenlerin ancak yansının sağ salim geri dönebildikleri ifade edilebilir. (1)

**

Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Albay Cevat Bey

Cevat Bey 10 Ağustos 1914’te Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevkii Komutanı oldu ve hayatının geri kalan kısmında kendisine şanlı şerefli bir askeri hayat sunacak olan görevine başlamış oldu. Bu görevi Mirliva Emin Paşadan aldı. Kurmay Albay olan Cevat Bey daha sonra tekrar 1.Ferik (Orgeneral) oldu. Zaten daha önceden de bu rütbeye yükselmişti. Ama 1909’da Tasfiye-i Rütep kanunuyla rütbesi yarbaylığa indirilmişti. Çanakkale muharebelerinde Müstahkem Mevki Komutanı olan Cevat Bey boğazın kıyı savunmasında sorumluydu. Deniz savaşlarındaki yeri tartışmasız olan Cevat Bey 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşındaki başarılarından dolayı 18 Mart Kahramanı ünvanını aldı. Zaferin ertesi günü ise Albay olan Cevat Bey artık Cevat Paşa olmuştur. (2)

18 Mart 1915 Deniz Taarruzu:

Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa her yönüyle üstün nitelikli bir kişiydi, bu büyük deniz harekâtını plânlarken, o da  Nusret  mayın gemisine  karanlık liman bölgesini mayınlatıyordu. Saat 03.20’de tespit edilen yerler tamamen mayınlanmıştı.

“18 Mart 1915 sabahı İngiliz ve Fransız filoları, tam yolla ve büyük bir güvence içinde Boğaz’a girdiler, saat 08.30’da, Anadolu ve Rumeli kıyılarındaki Türk tabyalarını bombardımana başladılar.

Çanakkale Boğazı’nın iki yakasında mevzilenmiş bulunan Türk topçularının açtığı yoğun ateşler ve karanlık limana dökülen mayınların etkisiyle mevcudunun % 35’ini yitiren İngiliz ve Fransız harp gemilerinden oluşan bu donanma, saat 17.30’da çekilmek zorunda kaldı. Yalnız bugünkü muharebede Bouvet (Buve), Ocean (Oşın), Irresistible (İrrezistibıl) muharebe gemileriyle iki muhrip, yedi mayın arama gemisi batmış, Gaulois (Golva), inflexible (İnfıleksibıl) de dahil olmak üzere yedi zırhlı, görev yapamayacak duruma gelmiş, bunlardan bazılarının yedeğe alınarak muharebe alanından uzaklaştırılması gerekmişti..” (3)

**

Çanakkale Savaşı Komutanları

Mustafa Kemal,

Çanakkale Savaşları’ndan askeri kişiliği ile ön plana çıkmıştı. 25 Şubat 1915 tarihinde Eceabat’a gelmiş, 10 Aralık 1915 tarihinde Gelibolu Yarımadası’ndan ayrılmıştı. Toplam 9 ay 13 gün görev yapan Yarbay Mustafa Kemal, Çanakkale muharebelerinde gösterdiği üstün başarı nedeniyle 1 Haziran 1915’te miralaylığa (albay) yükseltilmişti…

Esad Paşa (Esad Bülkat)

Çanakkale Savaşları’nda  Şimal (Kuzey) Grubu Kumandanı olan Mehmet Esad Paşa, Çanakkale Boğazı’nın kilidi sayılan Conkbayırı’nı düşman kuvvetleri’ne karşı büyük  fedakârlıklarla savundu. Çanakkale’deki hizmetlerine karşılık 22 Temmuz 1915’te rütbesi Ferikliğe 5 (Korgeneralliğe) yükseltildi.

Fevzi Çakmak

Fevzî  Çakmak, Çanakkale Savaşları’nda 5. Kolordu Komutanlığı yapmıştı. Komuta ettiği 5. Kolorduya bağlı 41. Ve 28. Alaylar; Conkbayırı’nın müdafaasına ve Mustafa Kemal’in 10 Ağustos’taki Conkbayırı taarruzuna destek verdi. Millî Mücadele’nin önde gelen komutanlarından Fevzi Paşa, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Genelkurmay Başkanı oldu.

Kazım Karabekir

Kâzım Karabekir, Çanakkale Savaşları’nda l915 Temmuz’undan itibaren 3,5 ay yarbay rütbesiyle 14. Tümen Komutanlığı yapmıştı. Pek çok subay ve askerin şehit olduğu Seddülbahir cephesi “Kerevizdere” Mıntıkasında tümeniyle beraber mücadele etmişti. 1923’te Ferik (Orgeneral) rütbesine yükseltildi.(4)

ÇANAKKALE TABYALARI

Tabyalar Çanakkale Savaşları’nda Türk ordusuna Boğaz’ı savunma açısından büyük faydalar sağlamıştı. Rumeli ve Anadolu yakasında olmak üzere Çanakkale Boğazı’nın birçok yerinde tabyalar bulunuyor. Bunların büyük bir bölümü Sultan II. Abdülhamid döneminde yapılmıştı.

HAMİDİYE TABYASI

Kilitbahir Kalesi’nin güneyinde, Çanakkale merkezde Çimenlik ve Dardanos Tabyaları arasındadır. Adını da bu tabyayı yaptıran Sultan II. Abdülhamid’den almaktadır. Bu tabya, Çanakkale Savaşı sırasında tümüyle Alman subay ve erlerinin kontrolündeydi.

MECİDİYE TABYASI

Çanakkale Nara Caddesi Üzerindedir. Hamidiye tabyalarının bin metre kadar İlerisindedir. Sultan Abdülmecid tarafından kale olarak inşa ettirilmiş ve Sultan II. Abdülhamid tarafından Tabyaya dönüştürülmüştü. Tabyada 8 adet bonet (sığınak), 16 top yeri vardır. Bonetler kesme taşlarla yapılmış ve üzerleri toprakla örtülmüştür. Seyit Onbaşı’nın görev yaptığı ve 16 Türk askerinin şehit olduğu tabyadır.

ERTUĞRULTABYASI

Seddülbahir Köyü’nün batısında, Ertuğrul Koyu’na hâkim Gözcü Baba Tepesi’nin güney yamaçlarında bulunmaktadır. Tabyada 3 adet bonet ve 2 adet top bulunmaktadır. Çanakkale Deniz Savaşı’nda bu tabyada görevli Türk topçu birliği yaptığı atışlarla İngiliz Agamemnon zırhlısına 7 isabet sağlamıştır. Yahya Çavuş ve arkadaşlarının bulunduğu tabyadır. Tabyanın kuzeyinde Yahya Çavuş Şehitliği ve Anıtı bulunmaktadır.

DARDANOS (HASAN MEVSUF) TABYASI

Çanakkale-İzmir yolunun 9. Kilometresinde antik Truva kenti kalıntılarının olduğu Dardanos’tadır. Çanakkale Savaşları’nda burayı savunan Tabya Komutanı Kilitbabirli Üsteğmen Hasan Hulusi ve gözetleme subayı Trablusgarplı Teğmen Mehmed  Mevsuf ve beraberlerindeki erler burada şehit düştükleri için bu tabyaya Hasan-Mevsuf Tabyası adı verilmiştir. Agamemnon zırhlısına isabet eden 12 toptan üçü ve Queen Elizabeth zırhlısına isabet eden toplardan üçü bu tabyadan atılmıştı. 

MESUDİYE TABYASI

Çanakkale-İzmir yolundan sol tarafa ayrılan yolun birinci kilometresinde Baykuş Tepe olarak bilinen yerdeydi. Deniz Binbaşı Hasan Bey komutasında 3 subay, 81 erbaş ve erden oluşanbu tabyadan atılan toplar Irresistible kruvazörü ve Ocean gemisinin tamamen devre dışı kalmalarını sağlamıştı. (5)

Ve Seyit Onbaşı

Mecidiye tabyasında tek top ayakta kalmış, onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştu. Seyit Onbaşı büyük bir güçle 276 kg’Iık mermiyi kaldırıp namlunun ucuna sürmüş ve Ocean gemisinde büyük bir yara açmıştı.

18 Mart 1915’te saat 17.30 civarındayken hedefleri İstanbul olan İngiliz ve Fransız gemileri Çanakkale’yi geçmek için bir kez daha harekete geçmişlerdi. Mecidiye tabyasında bulunan Türk askerlerinden 16’sı şehit olmuş, 24’ü yaralanmıştı. Sadece üç kişi ayakta kalmıştı: Yüzbaşı Hilmi, Havranlı Seyit ve Niğdeli Ali. Yüzbaşı Hilmi Bey, telaş içinde yardım istemeye gitmişti. Bu gemileri durdurmak için ellerinde vinç sistemi arızalanmış bir top İle her biri üç kişinin ancak taşıyabileceği üç de top mermisi vardı. 276 kg ağırlığındaki top mermisini –annesinden öğrendiği duayı okuyarak- kaldıran ve topa yerleştiren Havranlı Seyit Onbaşı, Ocean zırhlısını bacasından –İngilizlere göre zırhsız olan dümen kabininden- vurarak, savaşın tarihini değiştirmişti. Ocean zırhlısından yayılan alevler Çanakkale’nin geçilmezliğinin yanı sıra İstanbul’a da kurtuluşu müjdeliyordu.  (6)

NUSRET MAYIN Gemisi (*) gemi ile ilgili aşağıdaki açıklamanın okunmasını öneririz.

Nusret mayın gemisi Çanakkale Savaşları’nda döşediği mayınlar İle 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’nin kazanılmasında büyük rol oynamıştı.

Almanya’da inşa edilen Nusret mayın gemisi Boğaz sularına 3 Eylül 1914’te gelmişti. Çanakkale Boğaz Savunma Kumandanı Cevad Paşa’nın emriyle, 7 Mart 1915 Pazar gece yarısı depoda bulunan son 26 mayını çok büyük bir maharetle Boğaz’a döşedi. 18 Mart 1915’te, Çanakkale Deniz Savaşı’nda düşman gemilerinden, İngiliz Irresistible ve Ocean ile Fransız Bouvet zırhlıları boğazın karanlık sularına gömüldü.

Geminin ikinci sorumlusu Yüzbaşı Hafız Nazmi Bey, tebrik için telefonla, İstanbul’da hastanede yatan Gemi Komutanı Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey’i aradı, ancak ulaşamadı. Çünkü Hakkı Bey bir süre önce şehit olmuştu.(7)

MAREŞAL OTTO LİMAN VON SANDERS

1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale’yi savunan 5. Ordu’nun Mareşal rütbesiyle komutanlığını yapan, Otto Liman von Sanders Türkiye’de  geçirdiği beş yılı  (Türkiye’de Beş Yıl) adlı kitabında anlatıyor.

1855’te Almanya’da doğan Otto Liman von Sanders, 1913 yılına kadar Almanya’da çeşitli askerî görevlerde bulundu ve 1913 yılındabir Alman askeri heyetinin başkanı olarak Osmanlı Devleti’ne gönderildi I. Dünya Savaşı’nda Mareşal rütbesinde Çanakkale’yi savunan Osmanlı gücü olan 5. Ordu Komutanlığı’na getirildi 1918’de, Osmanlı ordusunu Sina ve Filistin cephesinde Yıldırım Orduları Grup Komutanlığını üsttendi. 1918 sonunda İngiliz General Edmund Allenby tarafından yenilgiye uğratıldı ve Mondros Mütarekesinden hemen sonra Türkiye’den ayrıldı. Savaş sona erdikten sonra savaş suçu işlediği iddiasıyla Şubat 1919’da tutuklanarak Malta’ya gönderildi. Ancak altı ay sonra serbest bırakıldı ve Alman Ordusu’ndan o yıl emekli oldu. 1920’de (Türkiye’de Beş YıI) adında anılarını yayınladı.l929’da 74 yaşında Münih’te öldü.

HAMILTON’UN GÖZÜNDEN ÇANAKKALE 

1915’de Çanakkale’ de Fransız ve İngiltere Kara Kuvvetleri başkumandanlığı yapan lan Hamilton. Çanakkale anılarını “Gallipoli Diary” (Gelibolu Hatıraları) adıyla yayınladı

…1910’da Akdeniz Orduları başkomutanlığına atandı. 1915’te Çanakkale’de Fransız İngiliz Kara Kuvvetleri başkumandanlığına tayin edildi. Bu görevi 13 Mart-17 Ekim 1915 arası yedi aydan biraz fazla sürdü. Çanakkale anılarını 1920’de “Gallipoli Diary” (Gelibolu Hatıraları) adıyla yayınladı. Günlüğünde Çanakkale’den ayrılmadan 15 gün önce gördüğü, kendisi İçin kâbus dolu bir rüyayı şöyle anlatmıştı:

“2 Eylül 1915: Dün gece korkunç bir rüya gördüm. Aslında bu bîr rüya değil, kâbustu. İmroz’da istirahate çekilmiştim. Birden kendimi Helles kıyılarında buldum. Boğazımdan demir bir kıskaç gibi sıkan sert bir el, beni suyun dibine doğru batırıyordu! Sular başımı aşmak üzereydi. Boğulmak üzereydim. Kendime geldiğim zaman ter içindeydim ve titriyordum. Çadırımda yabancı birinin varlığını hissediyordum. O uğursuz şey sanki uzun süre yanımdan ayrılmadı! Şimdiye kadar böyle korkunç bir şey yaşamamıştım. Gelibolu’nun uğursuz bir yer olduğu fikri kafamda yer etmeye başladı. Yaşadığım hadisenin etkisinden saatlerce kurtulamadım. Sanki biz bu topraklara daha gelmeden akıbetimiz kararlaştırılmıştı.” (8)

**

(Avustralyalılar) Anzaklar’ın Gelibolu’da ne işi vardı?

Avustralya’nın Broken Hill kasabası her yıl olduğu gibi güneşli bir yılbaşı sabahına uyanmıştı. Kuzey yarımküredeki ülkeler gibi karlı bir sabah karşılamıyordu yeni yılda onları. Sıcacık bir bahar güneşiyle merhaba diyorlardı yeni yıla. Broken Hill, Avustralya’nın Güney Wales bölgesinde bir madenci kasabasıydı.

Otuz bini aşkın nüfusu, üç tane günlük gazetesi vardı her yıl geleneksel hale gelen yeni yıl pikniğine gidecek olan Broken Hill’ler, yeni yılın o ilk gününde yine üstü açık bir trenle piknik alanına gitmeye hazırlanıyorlardı. Yeni patlak veren Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde korkularla kutlanan Noel yine de keyifli geçmişti.

Ancak burada biraz Avustralya ve Yeni Zelanda’dan bahsetmemiz gerekiyor.

1900’lerin başında, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun kontrolünde olan Avustralya, İngiltere tarafından atanan bir genel vali tarafından idare ediliyordu.

Modern orduları 1902 yılında kurulmuştu. Kısa adı AlF’ti, yani Avustralya Kraliyet Güçleri. Aynı tarihlerde kurulan Yeni Zelanda Ordusu da, Yeni Zelanda Seferi Kuvvetleri) adını taşıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Yeni Zelanda Ordusu, Avustralya Kraliyet Güçlerine katıldı ve ortaya kısa adı Anzaklar olan ordu çıktı.

Birinci Dünya Savaşı başladığında İngiltere, Anzak Ordusu’ndan yirmi bin asker istemişti, ancak yeni kurulan Anzak Ordusu bu sayıda askeri karşılayabilecek güçte değildi. Savaşa katılan ilk birlikler 7 Kasım 1914 günü Avustralya Limanı’ndan hareket etmiş olsa da çok sayıda gönüllünün de gelip savaşa katılması gerekiyordu. Böylece İngilizler asker açığını güney yarım Küreden karşılamayı planlamaya başladılar.

General William Birdwood komutasındaki ilk hücum birlikleri Çanakkale’ye doğru yola çıkmıştı. Ama asker sayısı yetersizdi ve bir an önce yavaş ilerleyen asker alım işlemlerini ve gönüllü katılımları hızlandırmak gerekiyordu…

…Sevimli madenci kasabası Broken Hill’in Avustralyalı sakinleri ise işte bu koşullarda yeni yıl pikniğine hazırlanıyorlardı. Ancak kasabanın kenar mahallelerinde yoksulluk içinde yaşayan iki Afgan deveci Mola Abdullah ve Gül Muhammed ise yeni yıla farklı duygularla uyanmışlardı.

Gül Muhammed aynı zamanda Broken Hill sokaklarında dondurmacılık yapıyor, yakın arkadaşı Mola Abdullah da ona yardım ediyordu. Mola Abdullah kasabanın tek camisinde imamlık da yapıyordu. Ama asıl işleri devecilikti. Deve ile kenar mahallelerde yük taşıyorlardı, tabii deve bulabilirlerse.

Yeni yıl sabahı erkenden uyanmışlar, kasabadaki Hristiyan nüfusun yılbaşı kutlamalarını umursamaksızın sabah namazını kılmak üzere köşe başındaki mescidin yolunu tutmuşlardı. Mescit çıkışı da onlara deve veren Hintli Khan Bahadur ve Walhanna Assau’nun yanına gitmişlerdi.

Yeni aldıkları işle beraber ceplerine biraz olsun para gireceği için sevinçliydiler. 1 Ocak sabahı onlara verilen görev mezarlık yakınlarındaki bir işti.

Yeni yıl piknik treni ise sabah 10.00’da Silverstone’a doğru harekete geçmişti. Piknik için kasabalılar günler öncesinden kayıt yaptırmış, tam 1200 kişi bu geleneksel piknikte eğlenebilmek için belediyeye adını yazdırmış, tren kasaba mezarlığının yanına geldiğinde çalılıkların arasından aniden kalabalığın üzerine ateş açılmış ve bir anda trende büyük bir panik başlamıştı. Herkes çığlık çığlığa kaçışıyordu. Tren ancak birkaç kilometre daha gittikten sonra durabildi. Olayda sekiz kişi ölmüş, ondan fazla insan hayatını kaybetmişti.

Kasabanın güvenlik kuvvetleri her nasıl olmuşsa hemen olay yerinde belirmişti. Trendekiler ise saldırganları bulmak için hemen etrafta koşmaya başlamışlar Ve iki kişi yakalamışlardı: Afgan deveci Gül Muhammed ile Mola Abdullah’ı…

Biri hemen oracıkta öldürülmüş. Diğeri ise ağır yaralanarak hastaneye götürülmüş, ancak kısa bir süre sonra o da yaşamı yitirmişti. Olaydan sonra tüm kasaba halkı silahlanmış ve Müslüman Afganların olduğu yoksul teneke mahalleyi ateşe vermek üzere yola koyulmuşlardı.

Ancak kulaktan kulağa saldırıyı iki Türk’ün yaptığı konuşuluyordu. Türklere ölüm çığlığı atan Broken Hillilerin dayandıkları nokta ise saldırganların yanlarında taşıdıkları söylenen Türk bayrağıydı.

Ertesi gün Avustralya’daki tüm gazetelerde saldırının iki Türk’ün işi olduğu ve bu acımasız katillerin masum halkı öldürmekten çekinmedikleri yazıyordu.

Ancak bir Alman gazetesi işi biraz daha abartmıştı ve Türk birliklerinin Sydney’e Doğru ilerlediğini yazmıştı. Her şey önceden planlanmıştı. Türk bayrağı hazırlanmış ve saldırı tüm kasaba halkının bir arada olduğu bir güne denk getirilmişti.

İşi organize eden ise Avustralyalı Teğmen Resch ve Komiser Dimond’dan başkası değildi. Her şey planlandığı gibi yürümüş saldırı iki Afganlı dondurmacıya yıkılmıştı. Afgan devecileri oraya yollayan Hintli Bahadur ve Assau da organizasyonun bir parçasıydı.

Sonrasında, tahmin edeceğiniz gibi, savaşa gönüllü asker bulmakta zorlanan İngiltere bir anda bu sorununu çözmüştü. Gazetelerin olayı büyütmesiyle herkeste bir Türk düşmanlığı belirmişti. Gönüllü kampanyasının önünde uzun kuyruklar oluşmuş, herkes cani Türkleri öldürmek için bilenmişti...

Onları yok etmeden artık bu güney yarımküre de bile kimseye rahat yoktu. Anzak ordusu artık Çanakkale’ye hazırdı!” (9)

 

Devam edecek…

Açıklama; (*) http://www.nusratmayingemisi.com/nusratkunye.php

Kaynaklar,

(1)“100. YILINDA ÇANAKKALE” THY Yayınları 2015 Mart

(2) (Vikipedi)

(3) http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-20/orgeneral-cevat-cobanli

(4-8)100. YILINDA ÇANAKKALE” THY Yayınları 2015 Mart

(9) “Bizim hep inanmamızı istediler” Gürkan Hacır, Daha geniş bilgi için bakınız; http://www.canmehmet.com/hatay-dortyol-katliami-ile-canakkalede-savasan-anzaklarin-ortak-noktasi.html

Medyada ilk kez Çanakkale Savaşı’nın bilinmeyenleri Şeytan Ayrıntıda gizlidir! (1)

İş bölümü anlayışı yerleşmemiş toplumların, bunu gelenek haline getiren rekabetçileri karşısında başarılı olmaları zordur.

İş bölümü anlayışı yerleşmemiş toplumların, bunu gelenek haline getiren rekabetçileri karşısında başarılı olmaları zordur.

 

Kendi yaşadıkları hatalardan ders alanlar görünür; başkalarının yaşadıklarından ders alanlar gerçek akıllı’dır. İngilizler, Çanakkale’de önceki tecrübelerinden hareket ettikleri için ikinci gruba girmişlerse de; çok uzağı göremediklerinden olmalı, I.Dünya Savaşı’ndaki kazanımlarını, 2. Dünya Savaşı ile ABD-Rusya’ya kaptırmışlardır.

Bu konunun üç bölümde yayınlanması düşünülmektedir.

-Çanakkale Savaşları’nın tarafları, Bu savaşa hangi hesaplarla girmişler ve hangi sonuçlara ulaşmışlardır?

-Çanakkale Savaşları’nda taraflarının ödedikleri bedel, Zaferleri-Kayıpları ile doğru orantılı mıdır?

-Çanakkale Savaşları’nın Kahramanları, 276 kğ. (Başka bir iddia da 215 Kğ.) ağırlığındaki top mermisini taşıyan Seyit Onbaşı ile Yarbay Mustafa Kemal’midir? Başka kahramanlar varsa neden fazla bilinmez, göz önüne çıkarılmaz?

Mustafa Kemal anlatıyor (1)

-“Boğazları ve Çanakkaleyi tıkamakla Rusları Karadenizin içine kapamış oldum ve eninde, sonunda çökmeğe mahkûm ettim. Müttefikleriyle irtibatlarını kesmiş oldum çünkü. Ama biz de çökmeğe mahkûmuz, hem de aynı sebepten. Gerçi Akdenizin,  Kızıldenizin ve Hint Okyanusunun eteklerindeyiz ama herhangi bir denize açılacak kudretimiz yok. Deniz kuvvetinden yoksun bir kara kuvveti olarak yarımadamızı, kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek olan bir deniz kuvvetine karşı asla savunamayız.”

Mustafa Kemal ne demektedir? Çanakkaleyi, “..Kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek olan bir deniz kuvvetine karşı asla savunamayız.”

Bu ifadeyi-iddiayı onaylayan ikinci bir kaynakta İngiliz Belgeleri’dir. (2)

“…Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin amacı, Hint yolundaki Mısır’ı almak, petrol yatakları üzerindeki Irak’la Mısır arasında bulunan Arabistan’ı almak, Anadolu’da da, Osmanlı’dan ayrılmış yeni bir Türk Devleti kurmaktı. Bu sahalardaki askeri hazırlıkları tamamlayabilmek için, Osmanlı ordusunu güney bölgelerinden uzakta oyalamak istiyordu. Bu hareketle, aynı zamanda, Rusların doğudaki yükü hafifleyecek, Rusya, bütün gücünü batı cephesine sevk edecekti. Bu yer Çanakkale idi.   İngilizlerin endişesi, Ruslarınkinden büyüktü.

Bütün düşünceleri Mısır Üzerine Türklerin yürüyüşlerine mâni olmaktı. (3)

Bunun için buldukları çare, Boğazlar’a saldırmak ve Osmanlı’yı meşgul etmekti. (4) Binaenaleyh, Çanakkale’yi zorlama projesi menşe itibari ile İngiliz projesidir.(5)

İngilizlerin Çanakkale’yi zorlama fikrini ilk düşünen ve mevki-i tatbike koyan, Bahriye Nâzırı Churchill olmuştur. Churchill’e göre, daha Türkiye’nin harbe girdiği andan itibaren Mısır tehdit edilmiş oluyordu.’ (6)

Çanakkale savaşı, düşman ordusunu cephenin uzağında bir yerde oyalama savaşı idi.Bu nedenle Çanakkale savaşı İngiltere’de görüş ayrılığına yol açtı.

Çanakkale’ye hücum fikri İngiliz kabinesinde müzakere edilince bahriyeliler aleyhte rey verdiler. Bu işi donanmanın tek başına yapamayacağını, (Kara) Askerlerin de görev alması gerektiğini dile getirdiler. (7)

Fakat Harbiye Nâzırı Lord Kitchener,

“Çanakkale için ayıracak askerim yoktur. Hepsi Garp cephesinde dövüşecekler Buraya asker yetiştiremiyorum. Binaenaleyh bu işi ya donanma ile yapmalıdır veya büsbütün vazgeçmelidir,” cevabını verdi. (8)

Churchill bu işin üzerine o kadar düştü ki, nihayet Çanakkale Savaşı’nın yalnız donanma ile yapılmasına karar verildi. 1915’te büyük bir İngiliz filosu Fransız filosunun da iltihakı ile Çanakkale’ye geldi.

Ruslar Almanlara karşı harp ile meşgul iken Kafkasya’da Türklerin tehdidine maruz kalmışlardı. Bu tehdide göğüs germeleri için Alman cephesindeki kuvvetlerden mühim bir kısmını Kafkasya’ya nakletmeleri lazımdı. Buna mahal kalmaması için Rus hükümeti, İngiltere ve Fransa’nın müştereken Türklere karşı bir harekette bulunmasını rica etti. Churchill de derhal bu hareketin Çanakkale üzerine olmasını teklif etti.

Fikrini kabul ettirmek için Çanakkale seferinden elde edilebilecek faydaları şu şekilde tebarüz ettirdi:

1-Türkler, kuvvetlerini Çanakkale’ye yığarak, Mısır üzerine yürümekten vazgeçeceklerdir.

2-Kafkasya’da Ruslara karşı büyük bir hareket yapamayacaklar ve dolayıyla Ruslar bütün kuvvetleri ile Alman cephesinde harp etmeye imkân bulabileceklerdir.(9)

İngiliz bahriyesinde kök salan bir kanaate göre, gemilerin karalara taarruzundan çok şey beklenemez. Bu kanaat, asırların tecrübesinin mahsulü idi.

Meşhur amiral Lord Nelson bu kanaati şu cümle ile formülleştirmişti: “istihkâma taarruz eden gemici delidir.”

İngiltere imparatorluğu Millî Müdafaa Meclisi, 1908’de Boğazlar’ın yalnız bahrî kuvvetlerle zorlanamayacağını teyit etmişti.’ (10)

1807’deki deney (**) (Aşağıda deneyle ilgili ilginç bilgilerin okunmasını öneririz)bunu doğrulamıştı, İngiliz donanması, Duckworth kumandası altında Boğaz’ı geçmeye muvaffak olduğu ve hatta İstanbul’a kadar geldiği halde, kara kuvvetine dayanamadığı için geri dönmek mecburiyetinde kalmıştı.(11)

İngiltere, göz bebeği gibi sakındığı donanmasını, neticesi bilinmeyen bir teşebbüse feda etmek istemiyordu. (12)

Churchill, 3 Kânunusani 1915’te şöyle çözüm buluyor: Çanakkale’yi modern zırhlılarla değil, 1908’den evvel inşa edilmiş eski tip zırhlılar ile zorlamak mümkündür. (13)

Churchill bu işin üzerine o kadar düştü ki, nihayet Çanakkale Savaşı’nın yalnız donanma ile yapılmasına karar verildi…”(14)

Çanakkale Savaşı’nın İngiltere Tarafından Yorumu

Petrograd’daki İngiltere Elçisi’nin, Rus Hariciye Nâzırı Sazonov’a muhtırası:

-”Kraliyet hükümeti, yalnızca ortaklaşa bir işin yararı uğruna Çanakkale Savaşı’na girmiştir. İngiltere, bu harekâttan kendisi için doğrudan doğruya bir çıkar sağlamak kaygısında değildir, orada yerleşmek niyeti de yoktur.”

..İngiltere Elçisi de, “Saldırı kuvvetlerini zayıflatmak” için Çanakkale’de savaşı göze aldık demektedir…”(15)

Çanakkale savaşına yalnız donanmanın katılması, bu savaşın bir oyalama savaşı olduğunun açık delilidir. Kara askeri olmadan, Osmanlı başkentine kadar olan güzergâhın, karadan ve denizden işgal edilmesi olanaksızdı. (***)

Yazılanlar özetle;

Çanakkale Savaşları başlamadan İngiliz askeri yetkilileri ne demektedir?

-“Kara askeri olmadan, Osmanlı başkentine kadar olan güzergâhın, karadan ve denizden işgal edilmesi olanaksız…”

-Çanakkale savaşları bittiğinde Mustafa Kemal ne demektedir?

“…kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek olan bir deniz kuvvetine karşı asla savunamayız.”

İngiliz ve Fransızlar, 1914-1918 döneminde girmedikleri (veya giremedikleri!) Boğazlar ve İstanbul’u 1918’de işgal etmiş, Osmanlı İmparatorluğu’nu hedeflenen şekilde parçalamış, 24 Temmuz 1923’de Lozan’da tarihin tozlu raflarına göndermişlerdir.

Sırası gelmişken Batının gelişmesi veya bizlerin yeteri kadar gelişememesinin arkasındaki etkenleri açıklanması gerekmektedir.

Bizler gelişmeyi ve refahı hep farklı yerlerde aramışız. Batı’nın kalkınmasının temelindeki felsefenin; “Okuma, Anlama ve Yorumlama” anlayışı üzerine kurulduğunu fark edememiş veya etmezden gelmişiz.

“Şu kahrolası Batılılar kadar zengin olamadığımız, güçlü olamadığımız için kahrolurken de, Batı’nın asıl başarısının “açık düşünce/ açık toplum” dengesini kurmak olduğunu görmemiştik. Sorunun temelinin bir zihniyet sorunu olduğunu, bir “eleştirel düşünce” sorunu olduğunu, gücü de son kertede onun yarattığını anlayamamıştık…” (16)

 

Devam edecek…

Resim; http://entellektuel.s4.bizhat.com/entellektuel-post-5451.html

Açıklamalar;

(*)Seyit Onbaşı; “Mecidiye tabyasında tek top ayakta kalmış, onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştu. Seyit Onbaşı büyük bir güçle 276 kg’Iık mermiyi kaldırıp namlunun ucuna sürmüş ve Ocean gemisinde büyük bir yara açmıştı.”18 Mart 1915’te saat 17.30 civarındayken hedefleri İstanbul olan İngiliz ve Fransız gemileri Çanakkale’yi geçmek için bir kez daha harekete geçmişlerdi. Mecidiye tabyasında bulunan Türk askerlerinden 16’sı şehit olmuş, 24’ü yaralanmıştı. Sadece üç kişi ayakta kalmıştı: Yüzbaşı Hilmi, Havranlı Seyit ve Niğdeli Ali. Yüzbaşı Hilmi Bey, telaş içinde yardım istemeye gitmişti. Bu gemileri durdurmak için ellerinde vinç sistemi arızalanmış bir top İle her biri üç kişinin ancak taşıyabileceği üç de top mermisi vardı. 276 kg ağırlığındaki top mermisini –annesinden öğrendiği duayı okuyarak- kaldıran ve topa yerleştiren Havranlı Seyit Onbaşı, Ocean zırhlısını bacasından –İngilizlere göre zırhsız olan dümen kabininden- vurarak, savaşın tarihini değiştirmişti. Ocean zırhlısından yayılan alevler Çanakkale’nin geçilmezliğinin yanı sıra İstanbul’a da kurtuluşu müjdeliyordu..”(kaynak; 100. YILINDA ÇANAKKALE THY Yayınları 2015 Mart, “Çanakkale Savaşı Komutanları”

(**) İngiliz donanmasının İstanbul’u işgal teşebbüsü (Şubat 1807)

Selim III. Boğazların günün birinde saldırıya uğrayacağını önceden düşünmüş olduğundan,Osmanlı ordusunda hizmet gören büyük rütbeli bir Fransız subayını Boğaz savunmasını incelemeye memur etmişti. Bu subay, raporunda, Çanakkale’de kuvvetli kale ve istihkâmlar bulunmaması sebebiyle uygun rüzgârdan faydalanan bir düşman filosunun Boğazı kolaylıkla geçebileceğini ileri sürmüştü. Böyle bir geçişi önlemek için tavsiye ettiği tedbirler de çok sayıda modern top tabiye etmek ve Nâra gerisinde 12 gemiden kurulan bir filoyu Boğazın savunmasına memur etmekti.

Padişah bu tedbirleri divanının tasvibinden geçirdikten sonra Kaptan paşa ile Feyzullah adında birini tedbirleri yürütmeğe memur etti. Bu adamlar, istenileni yapacak yerde işi salladılar. “İngilizlerin Boğaza taarruz için ne arzu ve ne de cesaretleri var…“  Bu böyle olduktan sonra tahkimat yapmak padişah efendimizin parasını boş yere harcamak olur” dediler.

Donanma rotasını İstanbul istikametine çevirince korkunç gerçek anlaşıldı.

Fakat artık iş işten geçmiş bulunuyordu. Bayram olduğu için asker dağılmış bir halde idi. Toplar başında işe yarar er ve subay yoktu. Gelişigüzel tanzim edilen bir ateş İngilizlere hiçbir zarar vermedi. Nâra gerisinde evvelce bulundurulması tavsiye edilmiş olan 12 harp gemisi yerinde ancak birkaç gemi bulunuyordu. Bunlardan biri vaktinde kaçıp İstanbul’a İngilizlerin Boğazı geçtikleri kara haberini getirdi. Bu haber başkentte misilsiz bir heyecan ve korku uyandırdı…

Başkent halkı da İstanbul önlerine gelecek bir düşman donanmasının dehşetini nispetsiz derecede büyütüyordu…

Böyle bir psikoloji ile toplanan divan üyeleri, durumu inceledikten sonra, İstanbul’u ve kendilerini kurtarmak için İngilizlerin evvelce ileri sürmüş oldukları şartları kabul etmeğe karar verdiler. Bu karar, Fransız elçisi Sebastiyani’ye de bildirildi. Elçinin İstanbul’dan çıkıp gitmesi lâzım geliyordu. Çünkü Fransa ile münasebetlerin kesilmesi, İngilizlerin tekliflerinden biri idi.

Sebastiyani, ilk anlarda büyük şaşkınlık geçirdi. Fakat neticede asker psikolojisi ile kendisine hâkim oldu. Osmanlı devlet adamlarına korkularının yersiz olduğunu göstermeğe çalıştı.

-“Bir kara ordusu ile desteklenmiyen bir düşman filosunun İstanbul’a bir şey yapamayacağını” anlatmağa başladı.

Bu sıralarda İngiliz donanması da İstanbul önlerine gelmiş Ve İngilizlerle görüşmelere başlanmıştı. Halkın ilk günlerdeki korku ve heyecanı yerine, azimle karşı koyma duygusu uyanmıştı. Asker ocakları da halkın bu duygusunu pay ediyordu.

Halk ve ocaklar, hükümetten emir beklemeden, silahlanmağa ve tahkimat yapmağa koyuldular. Öyle bir an geldi ki, askerlerden başka şehirde her cins ve mezhepten halk, çoluk, çocuk, kadın, erkek savunma tertipleri için olağanüstü gayret sarfetmeye başladılar.

Halkın bu yüce ayaklanması ile Babıâli’nin korku ve karasızlığı büyük bir tezat teşkil etmekteydi. Hükümetin İngiliz isteklerine boyun eğmesi halk ve askerin hiddetini hükümet ve saraya karşı çevirebilir ve bir isyana sebep olabilirdi. Bu düşüncenin şevkiyle divan İngiliz isteklerini kabule karar vermişken, bu karardan vazgeçerek başkentin savunması yolunda halka ve askerin çalışmalarına katıldı.

Bundan sonra savunma hazırlıkları görülmemiş bir hızla gelişti. İngilizler, Babıâli’nin görüşmeleri sürüncemede bırakmasından ve şehrin savunma haline konulmasından endişeye düşerek isteklerinin kabulü için yeni bir ültimatom verdiler.

Babıâlî –hükümet– müphem bir cevap verdi. İngiliz amirali için İstanbul’a saldırmak ile geriye dönmek hususunda süratli bir karar vermek zamanı gelmişti.

Çünkü şehir savunacak bir duruma konmuştu. Kaldı ki, Çanakkale Boğazı da tahkim edilmekte idi. İngilizler için selâmet, son süratle geldikleri yoldan dönmekte idi.

2 Martta İngiliz filosu Çanakkale Boğazını bazı kayıplar pahasına geçerek Akdeniz’e açıldı. (Kaynak; Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihî V. cilt. (1789-1856) Sahife, 54 (Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/yalan-yazan-tarih-neden-utanmalidir-neden-mi-rahmiye-hatunu-duymus-muydunuz.html

(***) Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu.

Kaynaklar;

-“Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu. (3-15 sayılı dip not yazara aittir)

(1)Lord Kindross, ATATÜRK, “BİR MÎLLETİN YENİDEN DOĞUŞU”, Sahife:159)

(2)” Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu;

(3) Karal, Tarih Notları, s. 109.

(4) Age, s. 109.

(5) Age, S.109.

(6) Age, s.109.

(7) Esmer, age, s.323. (Esmer, Ahmet Şükrü, Siyasal Tarih, 1953)

(8) Age, s.323.

(9) Karal, Tarih Notları, age, S. 110.

(10)Age, s.111.

(11) Age, s.lll.

(12) Age, s.lll

(13) Age, s.lll.

(14) Esmer, age, s.323.

(15) Anadolu’nun Taksimi, Sahife;l91.

(16)Yazının tamamı için bakınız. (Murat Belge-Taraf) http://www.taraf.com.tr/murat-belge/makale-avrupa-menzili.htm

Atatürk’ün Uşağı’nın gizli defteri’nden; Bu hal bana çok dokundu.Yalnızlığı öylesine hüzün vericiydi ki..(son)

Tarih geçmiş insanlar için değil, kendilerine rehber olacağı için gelecek ve gelecekteki insanlar içindir.

Tarih geçmiş insanlar için değil, kendilerine rehber olacağı için gelecek ve gelecekteki insanlar içindir.

 

Şeyh uçmaz, müridi uçurur. “Bir kimseye bağlanan ve inananlar, onu olduğundan daha üstün görürler. Onda olağanüstü değerler bulunduğuna inanır ve buna başkalarını da inandırmak isterler.” Bu, iki amaç ile yapılır. İlgili kişi yüceltilerek ondan istifade etmek, onun üzerinden mevkii, servet sahibi olmak veya onu yanlış yönlendirerek başka bir siyasi hesabın içinde olmak.

Bu bölümle, Atatürk’ün Uşağı’nın gizli defteri’ndeki anıları sonlandırılmaktadır.

Sonrası, tarihçilere ve araştırmacılara kalmaktadır.

VASİYETNAMESİNİ EMİRLE YAZDIRDI

Hastalık gittikçe ilerliyor, karın gittikçe şişiyordu. Atatürk çevresindekilere neşeli görünmek istediği halde acı içinde kıvrandığı belli oluyordu.  Yorgunluk ve halsizlik  yüzünü  inceltmiş, onu bitkin bir hale getirmişti. Karnının su toplaması yüzünden artık yatakta dik oturamaz hale gelmişti. Bu yüzden  arkasına yastıklar koyuyorlardı.

Sonunda Atatürk bütün  dayanıklılığını  kaybetmeğe başladı.  Artık acıya dayanamaz hale gelmişti… Doktorlara:

Karnımdaki suyu bir an evvel alın… Diye emir verdi. Fakat hiç birinde buna cesaret yoktu. Daha bir süre suyun alınmamasını uygun görüyorlardı.

Atatürk’ün  suyun  alınması için diretmesi,  tam da Fransız doktorunun ikinci  gelişine  rastladı, Doktor , Atatürk’ü daha iyi bulacağını umut ettiğini söylemişti. Fakat gelir gelmez düş kırıklığına uğradı. Bunun  üzerine  Atatürk’e  bakan Türk doktorlariyle Fransız  doktoru  arasında  uzun  süren bir görüşme oldu ve Atatürk’ün karnından suyun alınmasına karar verildi. Yoksa acısını hafifletecek başka hiç bir çare kalmamıştı ve bunu yapmağa zorunluydular. Yoksa hastalık daha kötüye doğru gitmeğe başlamıştı.

Atatürk,  karnından ilk  kez su alınmasından  bir süre öne vasiyetnamesini hazırlamış ve kendi eliyle notere vermişti. Çünkü yavaş yavaş öleceğini artık O da anlamıştı.

Karnının gittikçe şişmesi, idrarının kesilmesi, Avrupa’lardan getirilen doktorların hastalığının karşısında elleri kolları bağlı kalması, O’na ölümün kaçınılmaz  bir şey olduğunu anlatmıştı.

Hastalığının “Siroz“ olduğunu biliyordu,

Vasiyetnamesinin hazırlanması için Umumî Kâtip Hasan Rıza  Soyak’ın yardımını istediğini duymuştuk. Bir gün Soyak’ı çağırdı. Mal olarak nesi varsa bir listesini çıkarmasını istedi. Umumî  Kâtip buna hiç lüzum olmadığını, kendilerine yapılacak operasyonun basit ve tehlikesiz bir şey olduğunu, bundan kaygılanacak hiç bir şey bulunmadığını söylüyorsa da dinletemiyordu…

Bunu  behemahal  yapalım…  Diyorsa. Emir emirdi. Hem daha fazla ısrar etmesi, zaten hasta olan Atatürk’ü üzebilirdi.

Umumî Kâtip bürosuna giderek kayıtlardan istediği listeyi çıkarıyor. Bu liste esas tutularak Kocaeli Milletvekili Selâhattin Yargı ile bir vasiyetname hazırlanıyor .

Atatürk vasiyetnamesinde bütün mal ve mülkünü yine millete bırakmaktaydı. Şahsî servetinden, çok yakınlarına,  sevdiklerine aylık  bağlanıyordu.

Vasiyetnamede yaşadıkları sürece kızkardeşi Makbule Atadan’a ayda 1000, Prof. Afet İnan’a 800, tayyareci  Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye  200, Rükiye ve Nebile’ye de 100 er lira bırakıyordı. Ayrıca Sabiha  Gökçen’e  bir  ev  alabilecek  para  verilecek,  Makbule  Atadan’ın  da Çankaya’da  oturduğu   ev  ölünceye kadar  emrinde  kalacaktı.  Bunlardan başka  İsmet İnönü’nün   çocuklarına  yüksek   öğretimlerini   bitirinceye kadar  gereken  yardımın  yapılmasına  ilişkin  bir madde  de vardı.

Umumî Kâtip Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün emrettiği gün Altıncı Noter İsmail Kunter’i Ata’nın yatmakta olduğu üst kattaki denize bakan odaya götürüyor. Atatürk onları pijaması ve robdöşambrı sırtında, traş olmuş vaziyette karşılıyor. Sigara ve kahveler içildikten sonra bir süre şundan bundan konuşuluyor; fakat hastalığından hiç sözedilmiyor. Sonunda Umumî Kâtip’le Noter, gitmek üzere ayağa kalkıp izin istedikleri zaman, masanın üzerinden  aldığı  kapalı bir zarfı Notere doğru uzatarak:

Bu benim vasiyetnamemdir. İcabettiği zaman açarsınız. Diyordu. Hasan Rıza Soyak sonradan  bunları anlatırken gözlerinin yaşlarla dolduğunu farketmiştim…”

YALNIZLIĞI

Bir sonbahar  gecesi… Çankaya  Köşkü’nde akşam  sofrasındalar. Hava  biraz sıcak olduğundan Atatürk sofrayı dışarı kurmamı emretti. Onlar sofradayken, ikinci bir sofrayı da bahçeye hazırladım.

-Sofra hazır Paşam…

Deyince önce Atatürk ayağa kalktı . Sonra birer birer bütün misafirler kalktılar. Gramofonda Zeybek havası çalıyordu. Meclisin en keyifli zamanıydı. Bu bulunmaz  ahengi  bozmamak  için   gramofonu   kucakladığım gibi onların önüne düştüm. Misafirler, kucağımda taşıdığım gramofonun ahengine kendilerini kaptırmışlar, oynıyarak  ilerliyorlardı .

Böylece bahçedeki sofraya vardık. Herkes yerlerini aldılar. Yediler, içtiler, çalgı çalıp eğlendiler. Güldüler,  oynadılar…

Atatürk’ün sofrada uzun süre içtikten sonra  hora tepip dans ettiği, Zeybek oynadığı görülürdü. En sevdiği müzik parçaları  arasında Rumeli  türkülerinden sonra Zeybek havaları gelirdi. O’nu neşelendirmek için arkadaşları ve davetliler de, kendisinin pek sevdiği Zeybek  oyunlarını  oynarlardı.

Güzel bir ay ışığı vardı. Sabaha karşı herkese bir mahzunluk çöktü. Sesler,  çalgılar yavaş  yavaş   kesildi. Hava adamakıllı serinlemişti. Herkes başladı üşümeğe… Misafirler ellerini  öperek ayrıldılar. Afet Hanım:

-Paşam, soğuk başladı, gidelim… Dedi. Fakat Atatürk, bu insanı iliklerine dek ürperten serin havadan ayrılmak istemiyordu. Bunun üzerine kızkardeşi ile Sabiha Gökçen, Afet İnan, Rukiye, Nebile, Zehra Hanımlar hep beraber izin isteyerek ayrıldılar. Bütün gecelerini uykusuz geçiren Atatürk sıhhatine pek düşkün değildi. Yerinden bile kıpırdamadı.

Orada benden başka kimse kalmadı. Bir de yaverlerden Celâl Bey vardı. Atatürk üşüyecekti. Çok üzülüyordum. Fakat vazifem yüzünden orasını bırakamazdım.

Gramofonda güzel valsler çalıyor, ben vazifen icabı oradaydım. Misafirler birer birer çekilip gitmişlerdi. Hepsinin evinde bir bekleyeni vardı. Çoluğu, çocuğu, eşi, anası, babası…

Atatürk ise sadece düşünceleriyle başbaşaydı. Koca köşkte yapayalnızdı,  rakı veriyordum. Bir an geldi : Rakı  istemez… Yeter!  Dedi .

Artık yalnız gramofon dinliyor ve düşünüyordu. Biraz önce burasını neşeye boğan misafirler, yiyip içmişler, birer ikişer başlarını alıp gittiler…

Bu hal bana çok dokundu. Yalnızlığı öylesine hüzün vericiydi ki…

Bir gece kendisini  odasına  çıkaracak bir adamı bile olmadığından acı acı yakınmış, ne kadar bedbaht olduğunu anlatmak istemişti .

Sabah olmuştu. Atatürk hâlâ  çenesini, yumruğuna dayamış, olduğu yerdeydi. Yavaş yavaş  doğrulduğunu, ağır adımlarla köşke doğru ilerlediğini gördüm. Ben de arkasından ağır ağır yatak odasına kadar yürüdüm. Sessizce odaya girdi.  Bir anahtarın döndüğünü  işittikten sonra geri döndüm. Sofrayı topladıktan sonra  yatmağa gittim .

Atatürk belki yapayalnızdı ama, bütün benliği Türk milletiyle doluydu. Bütün milletin de kalbinde yatıyordu. Aile mutluluğunu, milletinin sevgisiyle  değişmişti .

“SERVETLERİNİZİ VERİNİZ..

1930-1931 Yıllarında yurdumuzda  büyük bir ekonomik bunalım başgöstermişti. Ürün fiatları  düşüyor,  Devlet  bütçesindeki açık genişledikçe  genişliyordu. Genel bir ulusal ekonomi seferberliği olmadıkça  bu hal düzelemezdi. Her gün bir ya da birkaç  tüccarın iflâs  ettiği  duyuluyordu. Huzursuzluk son haddini  bulmuştu. Bu durumu gören bütün milletvekilleri, Atatürk’ten bu hastalığa bir çare bulmasını istediler.  Hatta Nuri Conker :

-Paşa, vaziyet kütüdür. Böyle giderse, memleket mahvolur. Diyordu.

O gün sofrada bulunan Yunus Nadi ve Hikmet Bayur :

-Paşam, bu işe ancak siz çare bulabilirsiniz… Deyince Atatürk şu cevabı verdi :

Ben askerim. Vazifem olan şeyleri bilirim. Gerisine karışmam. Bu memlekette Yüksek Ticaretten mezun dünya kadar genç yetişiyor. Bunların arasından seçin bir tanesini,  İktisat  Vekili yapın...

Fakat Hikmet Bayur’un dediği dedikti :

-Paşam,  bizim hiç bir işe sizin kadar aklımız ermiyor. Onun için her şeyi siz yaparsınız. Buna da siz  çare bulacaksınız. Dedi.

Atatürk bir iki saniye düşündükten sonra Nuri Conker’e  dönerek :

Bu millet çok çabuk kurtulur ama, usulünü bilmek lâzım. İsterseniz sizi misâl alalım.  Siz  Selanik’ten Türkiye’ye gelirken Ankara’ya ne getirdiniz ? Tabii hiç bir şey. Şimdi neniz var? Yüzbin liralık bir apartman, Kütahya’da ikiyüzbin liralık bir kiremit fabrikanız. Hepiniz bütün  mallarınızı millete verirseniz, bu dâva  kendiliğinden halledilmiş olur.  İşte sana kurtuluş  yolu…

Sonra Yunus Nadi ile Hikmet Bayur’a dönerek :

Ne buyrulur? Diye sordu. Daha onların vereceği cevabı beklemeden ekledi :

Ben askerdim. Allahın  inayeti,  milletin  yardım ve çalışmasiyle bugüne ulaşabildik. Memleket ve millet artık kurtulmuştur. Ben bir şey yapmadım ki… Benim  vazifem çekilip bir yana  oturmak olmalıdır.  Reisicumhurluğu bile üzerime  almamam lâzımdı. Ne çare ki, hiç  istemediğim  halde  bu vazife her yıl benim üzerimde kalıyor. Benim kalmam bu millet için belki zararlı olur.  Dedi.

Bir yıl  kadar  sonra  9 Eylül 1932 de İş Bankası Genel Müdürü olan Celâl  Bayar Çankaya Köşküne çağırıldı.  Atatürk Bayar’a :

Seni İktisat Vekili yapıyoruz.  Deyince Bayar :

-Paşam, beni af buyurun. Ben yalnız İş  Bankasında kalmak istiyorum. Bu iş bile bana fazla geliyor .  Diyerek üç sefer de yapılan isteği geri çevirince Atatürk :

Hem İş Bankası Müdürlüğünü yapacaksın, hem de İktisat Vekilliğini. Dedi. Bayar bu isteğe  uymak  zorunda kaldı .

Bunu duyunca çok sevindik. Sevincimiz daha çok şu bakımdan ileri geliyordu. Bayar eli açık, bol bahşiş verirdi. Hatırımızı sorar,  yakınlık  gösterirdi.

AMERİKALI GAZETECİ

Ankara Palas Oteli salonları sık sık büyük  balolara   sahne  olur  ve  bunların bazılarında şeref konuğu olarak Atatürk te çağrılı bulunurdu. Bir gece yine böyle büyük balolardan biri veriliyordu . Kızılay eliyle düzenlenen baloda Atatürk dans  ederken,  elinde  viski   kadehiyle   dolaşan   uzun boylu bir adama yaklaştı. Duruşundan  bir  yabancı  olduğu   anlaşılıyordu.

Atatürk, yanında bulunan Tevfik Rüştü Aras’a :

Bu  mösyö  kimdir?  Diye sordu. Tevfik  Rüştü Aras ta :

-Paşam,  Amerikan  gazetecisidir… Deyince  tanıştırılmasını istedi. Tanıştırıldılar. Atatürk’le yabancı gazeteci arasında  Fransızca  olarak şu konuşma geçti :

Önce konuk Amerikalıya :

Hangi  ırktansınız?  Diye sordu.

-Amerikalıyım… Cevabını alınca da:

Hayır siz Amerikalı değil Türksünüz.   Diye karşılıkta bulundu.

Amerikalı önce şaşırmıştı. Aralarına bir anlaşmazlık olduğunu sanarak yine ilk sözünde diretince Atatürk;

Kristof Kolomb’tan elli yıl evvel Türkler Amerika’yı keşfetmişler. Diye başladı anlatmağa. Amerikalı can kulağiyle dinliyordu.

Atatürk, buna örnek olarak müzelerimizde ceylan derisinden yapılmış  haritaların bulunduğunu,   Amerika’ya giderken rastlanan Kayık Adalarının Türkçe olduğunu, Türkçede  kayığa  sandal  da  dendiğini, Kanarya Adalarının adının (Kanari) olarak yazıldığını, Kanari’nin bizim Türkçede Kanarya olduğunu anlattıktan sonra Amerikalıya :

-Siz Amerikalılar Orta Asya’dan hicret ettiniz. Olsanız olsanız Türk olabilirsiniz.  Diye sözlerini  bitirdi.

Amerikalı  Atatürk’ü  gittikçe  artan  bir heyecan ve şaşkınlıkla dinliyordu. Bunca yıllık meslek hayatında ülkesi hakkında bu denli ilginç bilgileri  olan  kimseye hiç rastlamamıştı. Atatürk’ün çekiciliğinden    kendini bir türlü kurtaramıyor,  daha çok konuşması için  türlü  bahaneler buluyordu. Görüşme  saatlerce  sürdü.  Bir ara Amerikalı gazetecinin, çevresindekilere:

Hayatımda  tanıdığım en harikulade  adamla şimdi  karşı karşıyayım…  Dediğini  hatırlıyorum .

Amerikalı  gazeteci  Atatürk’ün  ilgisini   gördükten sonra  birkaç  günlüğüne  geldiği  Türkiye’deki  kalışını uzattı. Günlerce müzelerimizde incelemeler yaptı,  çalıştı,  notlar aldı.   Amerika’ya  gidince   de :

Biz Amerikalılar Türkten başka bir şey değiliz..  Diye yazılar yazmış. Bizim Türk gazeteleri de Amerikalının yazılarını çevirmişlerdi.

“MARİFETMİŞ  GİBİ   EVLENMİŞİZ…

Bir gün  sofrada  kadınlar  üzerine  görüşmeler   yapılıyor,   kadın   konusunda   orta ya atılan düşünceleri Atatürk  dikkatle dinliyordu. Bir erkeğin beraber yaşadığı bir  kadından  ayrıldıktan sonra onun için yakışıksız  sözler  söylemesinin  Atatürk  aleyhindeydi  ve   ısrarla   bu  düşünceyi  savunuyordu.

Atatürk’ü n evliliği kısa sürmüş ve Lâtife  Hanımdan ayrıldıktan sonra bile, yeri geldiği zaman ondan saygıyla söz etmeği alışkanlık  haline  getirmişti.

Bizim  Lâtife  Hanım   kraliçe   gibidir.   Lisan bilir, sefir ağırlar, sosyetik  misafirleri  nasıl  kabul edeceğini bilir, kültürlü, aydın kadındır… Şeklindeki öğücü  sözleri  çok  kişinin  kulağından  gitmemiştir .

Bir gün Atatürk’e  Armstrong’un  kitabını  getirdiler. Kitabı okuyunca kaşlarının çatıldığını gördüm. Okuduğu sayfa, O’nun özel hayatıyla ilgili bölümdü.

-Bu İngiliz benim evime giremez…Hususî hayatıma nüfuz edemez. Bizim Lâtife Hanım Avrupa’da tahsil etmişti. Ona bunları olsa olsa o yazdırmıştır. İngiliz, hususî hayatımı bilir  ama bir  yere   kadar bilir.  Dedi.

Daha sonraları evlenme konusu açıldığında Atatürk’ün şöyle konuştuğunu hatırlarım

Biz de bir zamanlar marifetmiş gibi evlenmiştik.  Merasimlerle evlenmeyi bir marifet  sanmıştık…

Atatürk’ün Lâtife Hanımdan ayrılışı, 1926 da Medenî Kanunun çıkışına da yol açmıştır. Eskiden boşanma çok kolaydı. Boş ol, dedi mi, karı koca ayrılıverirdi...(*)

SAVARONA YATININ  HİKAYESİ

ATATÜRK sık sık deniz yoluyla da yurt gezilerine çıktığı için dört  başı  mamur bir yata  ihtiyaç vardı.  Eski  devirden  kalma Ertuğrul yatı,  bir gün sert  bir havada  Karadeniz’de batma tehlikesi geçirdiği için  kullanılması sakıncalı bulunuyordu.  Atatürk denizi çok seviyordu,  deniz  aşıkıydı. Son zamanlarda  sağlık  durumu onun denizden  uzaklaşmasının doğru olmadığını da ortaya koyduğundan, bütün bunları gözönünde bulunduran Hükümet , O’na ulusun bir armağanı olarak Amerikalı milyoner bir kadından çok  ucuza bulduğu Savarona yatını almıştı.

Yatın İngiltere’den alınışı sırasında ben de bulunduğum için kısaca Savarona’nın hikâyesini buraya koymak yerinde olacaktır :

1938 Martında Londra’ya üç saat uzaklıkta Savsantin limanına gittik. Burada Savarona’ya büyük bir törenle Türk bayrağı çekildi. Bayrak çekme töreninde İngiliz bahriyesinden amiral ve komutanlar,  şehrin  ileri gelenlerinden birçok kimse vardı. Londra Büyük ­ elçimiz Fethi Okyar ile elçilik ileri gelenleri hazır bulunmuştu.

Geminin  alınmasında Cumhurbaşkanlığı  Umumi Kâtibi Hasan Rıza Soyak, Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarı Sadullah Güney, Nakliyat Şefi Burhanettin, mühendis Naci Ark  ile  komisyoner olarak Avrupa’da  bulunan Zeki adlı bir kişi ve Bal Mahmut vardı .

Limanda bir ay kadar kaldık. Yatın dış kısmı beyaza boyandı. İçersinde yapılacak değişiklikler için İngilizler çok para istediklerinden İngiltere’den ayrılıp Hamburg  limanına  gittik. Zaten yat Hamburg’ta Blonios tezgâhlarında yapıldığı için Almanlar değişiklik konusunda hiç zorluk çekmemişlerdi.

Savarona yatını 1931 yılında Amerikalı bir kadın yaptırmıştı. Misis Katveller, Alman tezgâhlarına  tam beş milyon dolar saymıştı. Yatla  altmış üç gün Dünyayı dolaştıktan sonra Misis Katveller Amerika’ya vatanına döndü. Fakat  Amerika Hükümeti,  beş milyon dolar gümrük vergisi isteyince ters yüzü edip tekrar Avrupa’nın yolunu tuttu.

Bu sırada Katveller kocasını kaybetmiş ve hayatta yapayalnız kalmıştı. Yattan hevesini aldığı ve Amerika’ya da sokamıyacağını anladığı için satılığa çıkardı.

Yata ilk defa o zamanki Alman Başbakan Yardımcısı Von Papen istekli olmuştu. Fakat bizim  komisyoncular açıkgöz davranıp, kadına bu yatı Atatürk’e satma k istediklerini söylediler. Amerikalıların Atatürk’e sevgileri fazla olduğundan yatı bir milyon ikiyüz bin dolara sattılar. Bu suretle Hitler’in istediği  yat ona kısmet olmadı.

Savarona’nın satış işlemi bittikten sonra  1 Haziranda  İstanbul’a  geldik. Florya önlerinde bizi polis ve gümrük motorları karşıladı. Dolmabahçe Sarayı önlerine geldiğimiz sıra Atatürk bir motorla yata geldi. Atatürk’ü tam ikibuçuk ay görmemiştim. Heyecanla ve özlemle merdivenleri çıkmasını bekliyordum. Hemen yanına koştum. Fakat daha ilk bakışta hasta olduğunu sezdim. Yüzü solmuş, incelmiş, karnı şişmişti. Atatürk’e  kaygıyla ve dikkatle baktığımı gören Kılıç Al i :

Neden bu kadar dikkatli baktın Çelebi? Merak etme bir şey yok.  Diye benim hayretimi yatıştırmak istedi. Ama beni kandıramadı .

Yata hemen yerleşildi. Gerekli eşyalar taşındı. Atatürk, yatın mobilyasını, Amerikan zevkini çok beğenmişti. Çünkü yatın sahibi, ince zevkliydi. Yatın içindeki eşyaların bir kısmı, Fransa’daki   müzelerden aslı gibi taklit olunarak yaptırılmıştı. Birçok köşeleri tarihi  eşyalarla  bezenmişti.

Plânlarını gördüğü zaman yatı çok beğenen Atatürk, ne yazık ki,  ona  kavuştuğunda ölüme yaklaşmış ağır bir hastaydı. Savarona’nın safasını süremiyeceğini o da anlamış ve üzülerek

Bu tekne yoksa benim mezarım mı olacak?” diye hazin hazin sormuştu.

Atatürk onbeş gün kadar yatta kaldı. Küçük gezintiler yaptı. Deniz havası yaramış, yüzü biraz düzelmeğe yüztutmuştu.

**

KAFA  ÖLÇÜSÜ

Şapka   Devriminden sonra fes bir  kenara atılmış,  herkes  şapka  giymeğe  başlamıştı… Şapkayla  beraber, bunu  giyecek  olanların kafa ölçüleri de ortaya  çıkmıştı .

1930  yılında  Ankara’dayız, o zamanın Millî Eğitim Bakanı olan Dr. Reşit Galip, elindeki bir makineyle herkesin kafatasını ölçüyor. Dolikosefal mi, Brakisefal mi ?

Yani biz hizmetkârların konuşmalarına göre hayvan mı, yoksa insan mı ? Hatırımda kaldığına göre 77-79 gelen kafalar dolikosefal,  81 den ileri olanlar da Fordman  Brakisefal…

Atatürk’ün başı ölçüldü ve 81 geldi. Odadakiler sıraya girmişler, başlarının ölçülmesini bekliyorlar. Atatürk  Reşit  Galip’e :

Çelebi’ninkini  ölç…   Dedi. Öbürlerinden önce başım ölçüldü. 81 çıktı. Sevinmeğe  başlamıştım  ki    Atatürk :

-Olmaz! . O hayvan kafasıdır. Bir yanlışlık olmasın... Dedi.

-Nerdeyse ağlıyacaktım. Alındığımı anlayınca gülmeğe başladı. Tekrar dalıma basarak :

Baksana Çelebi’nin kafasına… O melon  kafanın benimkiyle ilgisi var mı ?  Dedi.

Açıklama;

(*) Lord Kinross, “ATATÜRK, “BİR MÎLLETİN YENİDEN DOĞUŞU” kitabında bu konuyu farklı anlatmaktadır;

“..Gazi Latife Hanımla evlenirken Müslüman geleneklerini bir yana iterek, töreni Batı ilkelerine uydurmuştu. Boşanırken ise,  bir erkeğe sorgusuz sualsiz karısını boşamak hakkını tanıyan İslâm yasalarına göre davranmıştı.

-‘Boş ol’ ya da ‘Bir daha yüzünü görmeyeyim’ demekle bu iş oluyordu. O da böyle yaptı. Bununla beraber, aldığı kararın sertliğini, ikisi arasında anlaşma ile alınmış olduğunu bildirerek, yumuşatmaya çalıştı.” (Bahse konu eser, Sahife: 638-639-640-641)  http://www.canmehmet.com/konusulan-ancak-bilinmeyenlerden-mustafa-kemal-ve-latife-hanimin-bosanma-nedeni.html

Resim ve Kaynak;

-“Atatürk’ün Uşağı’nın gizli defteri”, Cemal Granda, Turhan Gürkan, Fer yayınları

Atatürk’ün Uşağı’nın Gizli Defteri’nden; “Senin Allah’ını okutsa yine bu adam…”(5)

Tarih geçmiş insanlar için değil, kendilerine rehber olacağı için gelecek ve gelecekteki insanlar içindir.

Tarih, geçmiş insanlar için değil, kendilerine rehber, ışık olacağı için gelecek insanlar içindir.

Olaylara geçmeden, yemek masasında Atatürk’e kafa tutan Dr. Reşit Galip hakkında az da olsa bilgi verilmelidir. Siyasetçi ve doktor olan Reşit Galip (1893-1934) İki dönem Aydın Milletvekilliği ile, 19 Eylül 1932-13 Ağustos 1933 arasında Milli Eğitim Bakanlığı yapmıştır. Döneminde, Üniversite Reformu gerçekleşmiş ve Türk Tarih Kurumu’nun temelini oluşturan kurumlar hazırlanmasının yanında, Türk Dil Kurumu’nda başkanlık görevlerinde bulunmuştur.

Reşit Galip, Öğrenciliği devam ederken gönüllü olarak Balkan Harbi’ne katılmış ve yaralanmıştır. Ardından I. Dünya Savaşı’na da yine gönüllü katılmış ve Çatalca ve Kafkasya Cephelerinde savaşmıştır. Erzurum’da hastalanarak geri dönen Galip, Tıbbiye’yi 1917’de bitirebilmiştir.

1923 yılının Mart ayında hekimlik yaptığı Mersin’e gelen Atatürk’e hitaben yaptığı konuşma ile önderi etkileyen Reşit Galip, iki yıl sonra onun önerisiyle milletvekilliğine aday gösterilmiştir. 1925 ara seçimlerinde General İzzettin Çalışlar’ın istifa etmesi ile boşalan Aydın milletvekilliğine seçilerek meclise girdi. (*)

Yemek Masası Mustafa Kemal Paşa için neden önemliydi?

Bunu Lord Kinross yazdığı kitapta aşağıda detaylı olarak açıklamaktadır.

“…Mustafa Kemal’in sinirlerini yatıştırmak için başvurduğu bir başka yol da içkiydi. Çok içerdi. İlk gençliğinde, kendine güven vermek, başkalarının karşısında sıkılmadan hareket edebilmek için içmişti. Zihni genişledikçe, onu frenlemek için içmeye devam etti. Kafasındaki düşünceler gece uykularını kaçırıyor, gündüz üzerinde dinamo gibi etki yapıyordu. Akşamları, o da güneş battıktan sonra, sinirlerindeki gerginliği yatıştırmak için içerdi.

Mustafa Kemal irade zayıflığı İle değil, isteyerek içiyordu. Alkol hoşuna gider ve ona iyi gelirdi. İçtiğini kimseden gizlemez, iki yüzlü davranmaktansa, herkesin bilmesini tercih ederdi.

Yabancı gazetelerde, içkiye düşkünlüğü üzerinde yazılar çıktığı vakit kızacak yerde memnun olur,

-‘Bunlar yazılmıyacak olsa, halk beni anlamaz,’ derdi. Bir akşam, İzmir Valisi, yemek yedikleri lokantanın perdelerini kapattırmak istemişti. Mustafa Kemal:

-‘Sakın ha, dedi. Perdeyi kapatırsanız herkes bizim kadın oynattığımızı zanneder, şimdi hiç olmazsa sadece içtiğimizi görüyorlar.’

Bir Fransız gazetecisi, Türkiye’nin bir sarhoş, bir sağır ve üç yüz sağır-dilsiz tarafından idare edildiğini yazmıştı. Mustafa Kemal,

-‘Yanlış, diye cevap verdi, Türkiye’yi yalnız bir tek sarhoş idare eder.” (1)

Sözü Atatürk’ün Uşağı Cemal  Granda’ya bırakıyoruz;

Reşit Galip  ile  Atatürk  arasında geçen  oldukça  ilginç bir tartışma  vardır ki, bir çokları tarafından   yanlış   bilinmektedir. Sofrada geçen bu tartışmayı Yakup Kadri Karaosmanoğlu da bir yazısında yazmış, sonunu da bilenler tamamlasın demişti. Bilenlerden biri olarak  üstadın bu makalesini tamamlamağa  çalışacağım.

Atatürk asla kin tutmazdı. Bir kimseye ne  kadar kızarsa kızsın bir zaman sonra onu affeder, olanları unuturdu. Bu yüzden çevresindekilerden bir çokları zaman zaman gözden düşer, sonra yeniden affedilir, eski yerlerini alırlardı.  İşte Dr. Reşit Galip te  gözden  düşüp, sonra itibara   kavuşanlardandı.

Dolmabahçe Sarayı’nın Harem Kısmında (Hususî Daire) akşam sofrasını henüz  kurmuştum .  Mevsimlerden yazdı. Misafirler birer ikişer geldiler. Yemek süresince herkes, her konuda konuştu. Gece yarısına kadar süren toplantı sonunda Reşit Galip’in ayağa  kalktığını gördüm. O zamanın Millî Eğitim Bakanı Esat Hoca’yı kastederek :

Yaşlı insanlara vekillik yaptırmamalı. Memlekete fayda yerine zarar getiriyor. Dedi.

Bunun üzerine  Atatürk :

-Memlekette Maarif Vekili  yok  mu ?

 -Var  ya… Esat Hoca mükemmeldir .

Deyince Reşit Galip hayır anlamında başını sallıyarak :

Çok iyi ama, çok ta ihtiyar. Artık ondan geçmiştir. Bu memleketi Maarif  Vekili o adam değildir . Dedi.

Bunun üzerine Atatürk’le Reşit Galip arasında şu tartışma geçti :

-Yahu nasıl olur? Bu adam beni okutmuştur, nasıl Maarif  Vekili olamazmış .

Değil seni okutmak, senin Allahını okutsa yine bu adam Maarif  Vekili olamaz .

O devirde dalkavukların yanında böyle medenî cesaret sahibi, sözünü sakınmaz  cinsten  kimseler  de vardı. Faka t bu derece ileri gideceği, bir Hükümet üyesi hakkında bu  derece sert konuşacağı kimsenin aklından bile geçmezdi. Atatürk tarifsiz şekilde kızmıştı. Fakat duygularını belli etmeden, çok sakin şu emri  verdi :

Lütfen  sofrayı  terkediniz !

Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Gerçi biz saraydayız ama, hocanız Hace- i Sultanî değildir . Cumhuriyette serbesttir…  Diye başlayınca Atatürk yavaşça yerinden kalktı. Kucağındaki peçeteyi masaya bıraktıktan sonra :

Öyleyse müsaade ederseniz ben terkedeyim. dedi ve salondan  çıkıp  gitti .

Hemen arkasından koştum. Doğru Harem kısmındaki yatak odasına  girmişti. Ben de  arkasından girdim.  Her  zaman  olduğu  gibi  kapıları  kilitledim. Atatürk soyunana kadar  bir  kelime konuşmadı. Sinirleri henüz yatışmamıştı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra

belki de hiç kimse O’nunla böyle konuşmamıştı .

Çelebi Efendi, desene ki, yılanı koynumuzda büyütüyormuşuz. Dedi .

Cevap vermiyerek yavaşça kapıyı açıp dışarı çıktım. Oradaki görevim bitmişti.

Yemek salonuna dönünce bir  dene  göreyim. Reşit  Galip rakı kadehini hırsından dişlerinin   arasına almış kemiriyor. Baş ucunda da Recep Zühtü ve Kılıç Ali duruyorlar. Reşit Galip  başını  kaldırıp  beni  görünce :

Çelebi, bana bir kadeh rakı ver,  diye bağırdı.

Efendim, kilerci uyumuş. Diye atlatmağa çalıştım .

Demek  bana verecek bir kadeh rakın bile kalmadı desene... Diye acı acı söylendi.

Ne yalan söyleyeyim, bu olaydan çok  üzüldüm. Çünkü  Reşit  Galip’i gerçekten  çok  seviyordum .  Aralarının  açılmasına  gönlüm  razı  değildi. Fazla  içip te daha kötü bir  olaya meydan verilmemesini    istemiş, bu yüzden de rakı yok demiştim.  Rahmetliye  bir kadeh rakıyı esirgeyişim  içimde  eziklik  olarak  kaldı.

Ertesi gün Reşit  Galip,  Atatürk’e ve İstanbul’a küserek Ankara’nın yolunu tuttu. Hattâ cebinde on lirası bile olmadığı  için tren parasını Umumî Kâtip Tevfik Beyden borç aldığını hatırlarım .

Aradan bir ay  geçmişti. Biz yine İstanbul’daydık. Yemek salonuna gelen Atatürk bir  ara bana:

Çelebi efendi,  şimdi Ankara’da Reşit Galip Bey bir konferans verecek, onu dinliyelim . Dedi .

Daha şaşkınlığım geçmeden koşup radyoyu açtım. Reşit  Galip’in Türkocağı  salonunda verdiği   konferansı sessizce dinledi. Radyoyu kapattıktan sonra, gözlerinde bir sevinç pırıltısı yanıp söndü:

-Kendisini  affettirdi. Dedi.

Onbeş gün kadar sonra da biz  Ankara’ya  gittik. Ertesi akşam Reşit Galip’ i sofraya çağrılmış gördüm . Sanki aralarında hiç bir şey geçmemiş gibi hareket ediyorlardı.  Bir kaç gün sonra da  Anadolu  Ajansı, Reşit Galip’in Millî Eğitim Bakanı olduğunu haber veriyordu.

O gece sofra oldukça kalabalıktı. Reşit Galip’in üzerinden sevinç akıyordu. Toplantının en kıvamlı anında Atatürk kapıda duran askerlerden  ikisini  çağırdı ve güreştirmeğe başladı.  Çoğunluk böyle yapar, gezilerinde olsun, köşkte olsun,  yiğit  mehmetçiklerden bir kaçını yanına çağırarak güreştirir, Türk gücünün nelere yettiğini gözleriyle  görmek   isterdi. Hattâ yanında bulunan çok sevdiklerini, bu mehmetçiklerle -istemeseler bile- güreşe tutuşturur, onların hırpalanışını hazla seyrederdi.

Bir kaç keresinde mehmetçikleri  kendisiyle  güreşe de davet  etmiş, fakat  hiç biri “Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi, biz mi getireceğiz” diye güreşe yanaşmamışlardı .

Güreş çok tatlıydı. Hepimiz büyük bir dikkat ve merakla sonunun nasıl geleceğini bekliyorduk . Reşit Galip’in ise merakı son haddini bulduğu bir sıra, Atatürk askerlere işaret ederek yeni bakanı “altı okka” yapmalarını   emretti .

Hepimiz şaşırmıştık. Bakan da öyle. Daha şaşkınlığımız geçmeden o babayani iki asker, Reşit  Galip’i karga tulumba kucaklayıverdiler. Havaya kalkan bakan, önce bir iki çırpınmayı denedi; fakat ne had­dine… Dev gibi muhafızların birer çelik pençeyi andıran elleri arasında kıpırdamak ne mümkün…

Mecliste bulunanlarda heyecan son haddini bulmuştu. Sonunun ne olacağını merak ediyorlar, adeta nefes bile almaktan korkuyorlardı. Atatürk ise soğukkanlı ve tabii görünüyordu.

Askerler, Reşit Galip’i iki üç sefer havaya kaldırdılar. Tam yere vuracakları sırada Atatürk’ün bir işaretiyle vurmaktan vazgeçiyorlar, tekrar var hızlarıyla havaya sallıyorlardı .

Birkaç kez tekrarlanan bu hoş oyundan  sonra (biz çocukluğumuzda çok oynardık) Atatürk sofradakilere  döndü. Gülerek :

Biz istersek  böyle  de  hareket  edebiliriz.  Dedi . Acaba   Atatürk,  bu  oyunla,  vaktiyle kendisine hakaret eden Reşit Galip’e centilmence bir ders mi vermek istemişti?  Ama ben, bunun şaka çerçevesini hiç bir zaman  aşmadığını  sanıyorum. Atatürk, Reşit Galip’i sevmeseydi, o olaydan sonra onu ne bakan yapardı, ne de altı okka ettirirdi .

Reşit Galip’in Millî Eğitim Bakanı oluşundan birkaç ay geçtikten sonra İstanbul Üniversitesi’nde “İnkılâp Tarihi”  için bir kürsü gerekmişti . O gün sofrada, devrimlerimizin tarihçesini yapacak kişinin kim olabileceği görüşülüyordu. Atatürk, hararetle bu görevin  kendisine  düşmesi  gerektiği  tezini  savunuyor:

Bu işi ancak ben yapabilirim. Gerçi inkılâbı beraber yaptık, fakat bu kürsüyü ben işgal  edebilirim, yoksa bu maarif vekilinin işi değil. Olmazsa benim namıma kızım  Afet  yapar.  Diyordu .

Reşit Galip ise itirazı basıyor :

Paşam, her şeyi siz yaparsanız, biz ne iş göreceğiz. Diyordu .

Fakat  Atatürk’te  dediğim  dedikti :

Ya ben, ya Afet Hanım.  Diyor da, başka bir şey söylemiyordu.

Reşit Galip buna da cevabı yetiştiriyor :

-Paşam , Afet Hanım kızınızsa, bizler de oğlunuzuz. Aramızda fark var mı ki. Bu işi Maarif Vekilinin  yapması  lâzımdır .  Biz  de  oğlunuz  olarak  bu vazifeni n   kendimize   verilmesini   istiyoruz.  Diye söyleniyordu.

Bu  iş  sonuçlanmadan, aynı  günler  içinde bir başka olaya daha dokunmak isterim. Bir kaç gün sonra sofrada, Kılıç Ali, Recep Zühtü, Ata’nın etrafını çevirmişler, şurdan burdan konuşuyorlardı. Bir ara Recep Zühtü, Atatürk’e:

Paşam, dedi. Reşit Galip’ e biri demiş ki : Hitler bugün konuşacak. Bunun üzerine  Reşit  Galip  te şu cevabı  vermiş :  Bizim Hitler her gün konuşur.

Atatürk bu lâfa kızmak şöyle dursun, kahkahalarla gülmüştü.

Aradan günler geçti.  Reşit Galip  hâlâ  İnkılâp Tarihi kürsüsü için çalışıyor, Atatürk’ü  uygun bir zamanda kandırabilir miyim, diye düşünüyordu. Tam o sırada Millî Eğitim Bakanlığından da affedildi.  Yerine Hikmet  Bayur geldi.

Bakanlıktan ayrılması Reşit Galip’e uğurlu gelmemişti. Bir gün Moda’da denize düşmüş,  zatürrieye yakalanmış. İki ay kadar tedavi oldu. Garip rastlantı, Hikmet Bayur, İnkılâp Kürsüsünde ilk konferansını verdiği gün, Reşit Galip te hayata gözlerini yummuştu.(2)

PROFESÖR DEĞİLSİNİZ “

ÇANKAYA’DAKİ Köşkte bir akşam sofrasında Hukuk Fakültesi profesörü Sadri Maksudî de konuk olarak bulunuyordu. Çeşitli konular üzerinde görüşüldükten sonra söz sırası Denizyollarına geldi . Türk Dil Kurumu’nun deyimleri üzerinde duruluyordu.

Adının Denizcilik Bankası mı , yoksa Deniz Bank mı olarak kalması tartışıldı. Sadri Maksudi Deniz Bank’ın gramer kurallarına aykı ı olduğunu savunuyor ve bu düşüncesinden bir adım bile geri gitmiyordu. O konu orada kapandı. Aradan bir iki saat kadar geçmişti. Atatürk bir ara, bir şeye sinirlenmiş olacak ki, Sadri Maksudî’y e dönüp :
—Siz profesör değilsiniz... Dedi .
Bu beklenmedik sesleniş, herkesi şaşırtmış, profesörü de can evinden vurmuştu. Hepimiz put gibi yerimizde dona kalmıştık .
Biran süren şaşkınlığından kurtulan Sadrî Maksudî’nin kendini toparlıyarak Atatürk’e şu karşılığı verdiği görüldü :

—Hâşa , ben profesörüm.. Hem de Türkiye’de değil…. İsviçre’de de bana kürsü vermişler. Olmazsa gider orada dersimi veririm.

-Şimdi ben kalkıp burada “Siz kumandan değilsiniz” dersem ne olur?. .

-Kumandanlığınız elinizden alınır mı ?

-Ama kumandanlara kürsü vermediler daha…

Sadri Maksudî’nin elinde şarap kadehiyle söylediği bu sözlere Atatürk karşılık vermedi .

Az sonra da sofra dağıldı.

Bir süre sonra da Sadri Maksudî’nin milletvekilliğinden ayrıldığını duyduk.

ADALI AYŞE HANIM

Ç A N K A Y A Köşkünde yine bir akşam ziyafeti… İstanbul sosyetesinin tanınmış kişilerinden Adalı Ayşe Hanım ve eşi Asaf bey de konuklar arasında bulunuyordu. Saat gecenin ikisine yaklaşmıştı. Pistteki çiftler azaldığı bir sıra Atatürk, Ayşe Hanımı dansa kaldırdı. Hatırımda kaldığına göre bir vals çalıyordu.

Ayşe Hanımın eşi Asaf Beyin bir ara elinde tabancayla ayağa kalkmak istediği görüldü. Medenî Kanun çoktan alınmıştı. Türkiye, çağdaş uygarlık düzeyine yükselmek için dev adımlarla ilerliyordu. Batının bütün yeniliklerini benimsiyorduk. Danstan tabii bir şey var mıydı? Üstelik Adalı Ayşe Hanım ve eşi de sosyeteden gelmeydiler .
Asaf Beyin tabancasının Atatürk’ü hedef tutacağını hiç sanmıyorum. Onun olsa olsa sarhoşluğun etkisiyle bu tabancayı çekmiş olduğu düşünülebilir. Fakat daha ayağa kalkmadan yanında bulunan Sinop milletvekili Recep Zühtü’nün onu bir yumrukta yere sermesi bir oldu.
Recep Zühtü, Asaf Beyin elindeki küçük tabancayı bana verdi. Ben de sofra dağıldıktan sonra başyaver Celal Beye götürdüm.
Atatürk’ün bütün bunlardan haberi yoktu . Dansını bitirdikten sonra konukların yanına oturmuştu . Durumu ancak ertesi günü akşam sofrasında Atatürk’e anlattılar. Kızacağını sanıyorduk. Gülerek :
— Yahu ne var bunda çekinecek. Adamcağız keyfe gelmiş, canı tabanca atmak istemiş… Diye cevap verdi. (3)

 

Devam edecek…

Açıklama;

(*) Reşit Galip için yararlanılan kaynaklar arasında Vikipedi’de vardır.

Kaynaklar;

(1) Lord Kinross, “Atatürk Bir Milletin Doğuşu” Sahife; 399.

(2-3) Atatürk’ün uşağı’nın gizli defteri, Cemal Granda. (Turhan Gürkan, Fer yayınları)

Atatürk’ün Uşağı’nın gizli defteri’nden; “SELANİK’TEN NE ÇIKAR…!” (4)

 

Tarih, geçmiş değil, ibret alınması için  gelecek insanlar içindir.

Tarih, geçmiş değil, ibret alınması için gelecek insanlar içindir.

 

İçerikte bilgiler birçok ezberi bozacağı ve öneminden dolayı okuyanlara önce kaynağımızın ve yazarının bilgilerini, yazarın kendi kaleminden aktarıyoruz. Ki; Tartışanlar bilgilerin hangi kaynaktan sağlandığını ve doğruluk derecesini bilsinler. (*)

“İzmir Suikasti” Gerçekte bir “intikam operasyonu” mudur? Bir suikast mı?

“..Mustafa Kemal, Afyon’un ‘Karahisar’ının altındaki belediye binasında karargâhını kurmuş, ordusunun büyük kısmı ve memleketin üst yanıyle telgraf bağlantısını tekrar sağlamıştı. Nazar boncuğu gibi yanına çağırttığı Halide Edip, onu orada, o gece bir çift lambanın ışığında Fevzi Paşa ile beraber gördü. Kendisini selâmlamak için ilerlerken öyle coşkun ve sevinçli bir hali vardı ki, Halide Edip’in görüşüne göre ‘Başında yüz güneş birden doğmuş gibi yüzü parlıyordu. Sesinin tonu, el sıkışı içindeki coşkunluğu ortaya vuruyordu.’ Bir ‘devrdaim’ makinesi gibi kendi kendini besleyen sonsuz bir irade gücüne sahip bir adam. Halide Edip’in tebriklerine, bir kaplanın sesini andıran kocaman bir kahkahayla cevap verdi…

-‘Evet, nihayet bu işi yaptık.’

Fevzi Paşa keyifli zamanlarında da yaptığı gibi sağ göğsüne vuruyor ve dişlerini emiyordu. Ortada aşırı bir dostluk havası vardı. Halide Edip, geçmiş günlerde neler çekmiş olduklarını düşünerek, Mustafa Kemal Paşa’nın neşesinden ferahlık duyuyordu.

-‘İzmir’i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz Paşam. Çok yoruldunuz.’

-‘Dinlenmek mi? Yunanlılar’dan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz.’

-‘Niçin? O kadar yapılacak iş var ki!’

-‘Ya bana muhalefet etmiş olan adamlar?’

‘Bu, bir Millet Meclisinde tabiî değil mi?’

-Şakacı bir tonla konuşuyor, Halide Edip’in yufka yürekliliğiyle alay ediyordu. Lâkin siyasî düşmanlarından ikisinin adını anarken gözlerinde intikamcı bir ışık parlamıştı.

-‘Bunlar halk tarafından linç edilmeye lâyıktır. Hayır, dinlenecek değiliz, birbirimizi öldüreceğiz… Kavga sona erince canımız sıkılacak, bize heyecan verecek başka bir şey bulmamız gerekecek. Hanımefendi…” (1)

...lâkin Miralay Arif ona alaylı bir şekilde takılmıştı:

-“Bu memlekette sebepli sebepsiz ölüme gönderebilecek yeteri kadar adam bulabilirsin. Kimse çıkıp da insan hayatının hesabını sormaz!” (2)

Mustâfa Kemal, elindeki kuvvetlerin durumunu, her birliğin gücünü, arazi üzerinde almış olduğu yeri, başındaki komutanın ne kıratta bir adam olduğunu en ince ayrıntılarına kadar ezbere bilirdi. Her akşam, savaş raporlarını okurken, işlenmiş en ufak bir yanlışı bile gözünden kaçırmazdı. Askerlik eğitimini Almanya’da yapmış olan Albay Arif de kendisine yardımcı olurdu. O da arazinin özelliklerini, subay ve erleri iyi tanıyordu. Halide Edip, ikisini şöyle anlatır:

Paşanın omuzları üzerine eğilir, ona tıpatıp benzeyen bir ikiz kardeş / gibi, alçak sesle: “Filan kasaba on kilometre kuzeydedir, derdi, solunda iki tepecik vardır.”

-“Mükemmel. Alay komutanı nasıl?”

-“Odun gibi. Aptalın biri. Yalnız, askerliğine diyecek yoktur! Sonra askerler de savaş görmüş, tecrübeli erlerdir. Topçu ateşinden filan korkup kaçacak cinsten değil. Cephaneleri bitse bile, süngüyle döğüşürler; komutanları da, erler de..” (3)

‘ İzmir duruşmaları bütün suikastçileri temizlemiş ve Gazi’nin karşısındaki Terakkiperverlerin muhalefetini de susturmuştu. Zira bundan sonra paşalar ve arkadaşları gerçekten, politika alanından silineceklerdi. On beş gün sonra Ankara’ da başlayan davanın amacı da, Gazi’nin geri kalan düşmanlarını, İttihat ve Terakki üyelerini ortadan kaldırmaktı. Suçlular, en başta gelenleri Cavit ve doktor Nazım olmak üzere, elli kadardı. Buradaki suç nedeni, Mustafa Kemal’in canına kasit değil, fakat rejimi devirmeye yönelmiş siyasî bir teşebbüstü.

Bu, İttihatçılarla Milliyetçiler, Envercilerle Kemalciler arasında sürüp gitmiş ve Türk İhtilâl hareketini ikiye bölmüş olan bir düşmanlığın son noktasıydı. Gazi, İttihat ve Terakkiden artakalanları bir bakıma kendi özel açısından, o kafasından bir türlü çıkmayan eski çekişmelerin, kavgaların, entrikaların hatırası ile değerlendiriyor; ama bir yandan da onları politika açısından, sadece kişisel çıkarlara bağlı, köklü bir millî programdan yoksun bir rejimin artıkları olarak görüyordu.

Hâlâ birtakım para kaynaklarıyle beslenen ve yeraltı siyasal entrikaları iyi bilen liderler tarafından yürütülen partiden geri kalan ne varsa, bundan dolayı, kendi rejiminin kaçınılmaz düşmanıydı. Gazi, İttihatçılar büsbütün ortadan silininceye kadar, tam bir güvenlik duygusuna kavuşamayacaktı. (4)

… Rauf Beyden başka altı kişiye onar yıllık sürgün cezası verildi. Cavit, Nazım ve iki İttihatçı lider daha ölüm cezası giymişlerdi. Böylece eski hesaplar görülmüş, eski laflar gerçekleşmiş oluyordu. Dünya Savaşının ilk günlerinde, Mustafa Kemal Cavit için de, Nazım için de

-‘Böyle adamları asmak gerek!’ dememiş miydi?

 – Cavit, Bulgaristan’dan yiyecek satın alma isteğini geri çevirdiği, Nazım da Enver Paşa ile terfiini engellediği için. Nazım son zamanlarda onunla, dostlarını hapse atarak büyüyen ‘Küçük Napolyon’, ‘Gazoz Paşa’ diye açıkça alay da etmişti. İsmet Paşa da Cavit’le, Hüşeyin Cahit’e, Lozan’daki politikasını engelledikleri için kırgındı – ama; gazetelerin baskısı karşısında Cahit’in kurtulmasını sağlamayı başarmıştı.

Ölüm cezası o gece, Ankara’nın merkezinde yerine getirildi. Cavit, kaderine sükûnetle boyun eğdi. Darağacının altına gelince, ceza evi doktoruna, Hüseyin Cahit’e kurtulduğu için tebriklerini bildirmesini, karısını ve çocuğunu kendi yerine öpmesini, Gazi ile yargıçlara selâmlarını götürmesini ve giydiği hükmün bütün hukuk kurallarına aykırı olduğunu eklemesini söyledi.

…Doktor Nazım’ın kayınbiraderi ve eski hovardalık arkadaşı Haricîye Vekili Tevfik Rüştü, bu yemeğe katılmamayı daha uygun bulmuştu. Gazi bir iki gün sonra öğle yemeğine ona gitti. Ailesinin uğradığı kayıptan dolayı üzüntülerini bildirdi ve Tevfik Rüştü’nün, dışarıda olduğu için, izleyemediği duruşmanın nedenlerini kendisine anlattı. İş öyle bir yere gelip dayanmıştı ki, Meclis’teki iki gruptan birinin ortadan kalkması gerekli olmuştu. Mesele mahkemeye verildiği için vicdanı rahatsız değildi. Ama, daha sonra raporları okurken, bir tiksinme jesti yaparak, Kılıç Ali’ye bütün bu hikâyenin ‘çok tatsız’ bir iş olduğunu söyledi. (5)

Bu işte kullanılan aracın ömrü uzun sürmedi. İstiklâl Mahkemelerinin böylece siyasal amaçlar uğruna kötüye kullanılan yetkisi öylesine gelişmişti ki devletin içinde ikili bir otorite tehlikesi ortaya çıkmıştı – bir yandan mahkeme yargıçları, öte yandan Gazi’nin vekilleri. Bu, İsmet Paşayı sinirlendiriyor ve hükümette iş görmesini engelliyordu. Bir süre sonra artık dayanamayıp Gazi’yi bu mahkemeleri dağıtmak zamanının geldiğine inandırdı. Bir akşam, Çankaya’da bir toplantıda Gazi laf arasında ‘Kel Ali’ ye :

-‘Senin mahkemeyi kaldırmaya karar verdim, dedi. Artık lüzumu kalmadı.’

Kel Ali, sorunu inceleyeceğini ve raporunu Gazi’ye sunacağını söyledi.

-‘Rapor mu?dîye bağırdı Gazi,

-‘Ne raporu? Sorunu ben kendim inceledim. Senin mahkeme yarın kalkmış olacak.’ (6)

Peki, Mustafa Kemal Paşa’ya;

-“Bu memlekette sebepli sebepsiz ölüme gönderebilecek yeteri kadar adam bulabilirsin. Kimse çıkıp da insan hayatının hesabını sormaz..” diyen Miralay Arif Bey ne olmuştur?

-“1926 yılında İzmir Suikastı davasında suçlu bulunarak idam edildi.”

**

Bu noktada sözü Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda’ya bırakıyourz;

-Selanik’ten ne çıkar…

Atatürk uysal bir  insan  değildi.  Hatta haşin olduğu   dahi   söylenebilir.   Böyle   olduğu   halde   çok   terbiyeli,   çok   olgun,  çok  merhametli, çok hoşgörülü bir insandı. Temiz kalpliydi, alçak gönüllüydü. Gösterişten, uzaktı. Vazife başında lâubaliliğe yer vermez, fakat özel yaşantısında  sevdiklerinin  nazını çekerdi. Dostlarına,  arkadaşlarına  vefalıydı.  Zaten   Atatürk’ün   en   büyük  üstün   hallerinden   biri   de   kin ve garaz gibi insanî duyguların  üzerine  çıkabilmiş olmasıdır. Bağışlamıyacağı suç yok gibiydi. Bir çok hataları gördüğü halde, görmemezlikten gelirdi. Kin tutmaz, çabuk affederdi. Kimleri, ne  zaman  affedeceğini  de  çok  iyi bilirdi.  Hırsı çok çabuk geçerdi.

Bir gün Çankaya’da eski köşkte Selânikli berber Mehmet ve berber Rıdvan’la antrede oturmuş konuşuyorduk. Berberlerin ikisi de Atatürk’ün hemşehrisi olduklarından   kendilerini   imtiyazlı   sayarlar,   yüksekten konuşurlardı. Bu  şekilde  -şaka  da  olsa-  böbürlenerek dolaşmalarına, kendilerine poz vermelerine çok tutulur, fakat yine de renk vermemeğe  çalışırdım.  Fakat bütün dikkatime rağmen aramızda yine de tartışmalar  eksik  olmazdı.

O gün yine onlar zayıf tarafımı bulmuşlar, bana şakadan takılıyor :

Biz Selânikliler olmasaydık, siz kurtulamazdınız...

Diyorlar,  ben  de  cevap  olarak :

Biz kendi kendimizi kurtardık. Selanik’lilere ihtiyacımız yok. Hem Selanik’ten çıksa çıksa Yahudi çıkar...   Diyordum.

O sırada merdivenleri yavaş yavaş inen Atatürk’ü görmemiştik Konuşmalarımıza istemiyerek kulak misafir i  olmuş  ki,  o  akşam  sofrada   bir   Selânik’li   olan Nuri  Conker’e  damdan  düşer  gibi  sordu:

Nuri Bey,  Selanik’ten ne  çıkar ?

O anda beynimin karıncalandığını duyar gibi oldum. Demek korktuğum sonunda başıma gelmiş, Atatürk antrede  konuştuklarımızın hepsini  duymuştu.

Nuri Conker, Atatürk’ün nazını çektiği, kaprislerine katlandığı eski bir çocukluk arkadaşı olduğu için, aklına eseni söylemekten çekinmeyen  biriydi.  Elde  ettiği aşırı imtiyazlar  yüzünden  ciddi  ciddi “Sen  çekil de, biraz da biz Cumhurbaşkanlığı yapalım” diyecek kadar ileri gittiği zamanlarda bile Atatürk gülüp geçer, işi şakaya boğardı. Fakat bu  seferkinin  şakaya gelir  yanı  yoktu.

Nuri Conker, sanki bütün konuştuklarımı biliyormuş ta, beni korumak kararını vermişçesine :

Bol Yahudi çıkar   Paşam…   Demesin mi? Bunun üzerine Atatürk,  yüzünde  alaylı bir gülümsemeyle daha önce  kulağına  çalınmış dedikoduların tümüne karşılık  verdi :

Benim için de bâzı kimseler -Selanik’te doğduğumdan –  Yahudi olduğumu  söylemek  istiyorlar.  Şunu unutmamak lâzımdır ki, Napoleon da Korsika’lı bir İtalyan’dı . Ama Fransız  olarak  öldü  ve  tarihe  Fransız olarak geçti. İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları  lâzımdır.

O  günkü  kadar  utandığımı  ve  Atatürk’ün  karşısında küçüldüğümü oniki yıllık hizmetim süresince hiç hatırlamıyorum. Belki  de  ömrüm  boyunca  benim  için en  büyük  utançta  bu  olmuştur.  O  günden  sonra   Selanik kelimesini bir daha  ağzıma  almadım..”(7)

-Devam edecek…

Açıklamalar;
(*)Lord Kinross Kimdir;
“Patrick Kinross, bilinen adıyla Lord Kinross, (d. 1904 – ö. 1976) İskoç soylusu yazar. Mustafa Kemal Atatürk hakkındaki biyografisi ve Ortadoğu ülkelerine ilişkin diğer eserleriyle ün kazanmıştır. Bu eserlerinden biri de pek çok otorite tarafından beğeni kazanmış “Osmanlı İmparatorluğun Yükselişi ve Çöküşü” kitabıdır. İkinci Kinross Baronu Patrick Balfour’un oğlu, eski başbakan ve 1. Dünya Savaşı yıllarında Dışişleri Bakanı olan Arthur Balfour’un akrabasıydı. Oxford’da okudu…1952’de İngiltere hükümeti tarafından Atatürk hakkında bir biyografi yazmakla görevlendirildi. 1960’ta yayımlanan kitabı Atatürk hakkında bugüne dek yazılan en başarılı biyografilerden biri olmakla birlikte, yer yer eleştirellikten uzak tavrı nedeniyle eleştirilmiştir…” (Vikipedi)
Ve Lord Kinross yazdığı kitap hakkında neler söylemektedir?
“TEŞEKKÜRLER…
En başta, Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı arşivlerinden yararlanmama izin verdiklerinden ve araştırmalarıma yardımcı olduklarından dolayı Başkan Gürsel’e ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine teşekkürlerimi sunmak isterim. Atatürk’ün savaş alanlarıyla memleketin diğer bölgelerini gezmemi kolaylaştıran ve gerekli fotoğrafları veren Turizm’ ve Tanıtma Bakanlığına da ayrıca teşekkür ederim. Yine bilgi ve resim sağlamak ve çalışmalarımı teşvik etmek suretiyle yardımda bulunan Ankara Üniversitesi inkılâp Tarihi Bölümü Başkanı Profesör Enver Ziya Karal’a da teşekkür borçluyum.
İngilterede teşekkür etmem gerekenler: 1920-24 yıllarında îstanbulda Büyükelçilik eden babası müteveffa Sir Horace Rumbold’un dosyalarından beni yararlandıran Sir Anthony Rumbold, Bt, CB., CMC; yayınlanmamış olan Naval Memories- Bahriye Hatıraları’nı bana okutturan Amiral Sir Bertram Thesiger, KBE, CB; CMG; Atatürk’ün yayınlanmamış Gelibolu Hatıralarını veren Alan Moorehead; Ali Fuat Cebesoy’un Moskova Hatıraları’nın henüz yayınlanmamış olan İngilizce çevirisini veren Manchester Üniversitesinden J.D. Latham’dır.
Aynca Amiral Bristol’ün evrakını okumama izin verdikleri için Washington’daki Kongre Kütüphanesine; bazı resmî kayıtlan okumamı sağladıkları için gene Washington’daki Millî Arşiv Dairesinin Dışişleri Bölümüne; Büyükelçi Grew’in evrakından yararlanmamı sağlıyan Harvard Üniver- sitesi Widener Kütüphanesine; Louis E. Browne’un evrakından yararlanmamı sağlıyan Kaliforniyadaki Stanford Üniversitesi, Hoover Kütüphanesine; Kemalist Hükümetle Bombay’daki Hilâfat Fırkası’nın ilişkilerini belirten evrakı okumama izin veren İstanbul’daki Pakistan Basın Ateşesi S. Hasan’a teşekkürlerimi bildiririm.
Konumda ilgili sözlü yardımları için aşağıdaki kimselere teşekkür borçluyum.
Türkiyede, İsmet İnönü, merhum Rauf Orbay (Hüseyin Rauf) merhum General Refet Bele (Refet Paşa), General Ali Fuat Cebesoy (Ali Fuad), Tevfik Rüştü Araş, Bayan Fethi Okyar, Osman Okyar, merhum Bayan Halide Edip Adıvar, Falih Rıfkı Atay, Kılıç Ali, Hasan Riza Soyak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Bayan Ruşen Eşref Ünaydın, Dr. Afetinan, Bayan Sabiha Gökçen, Hamdullah Suphi Tannöver, merhum Hasan-Ali Yücel, Behiç Erkin, Fuat Bulca, Tevfik Bıyıklıoğlu, İsmail Hakkı, Kâzım Özalp, Fuat Köprülü, Şakir Zümre, Yusüf Kemal Tengirşenk, Dr. Hüseyin Pektaş, Ahmet Adnan Saygun, Uluğ iğdemir, Cevat Dursunoğlu, Ahmet Emin Yalman, Şevket Süreyya Aydemir, Kadri Cenani, Ahmet ve Abbas Celâl, Behçet Kemal Çağlar, Dr. Akdes Nimet Kurat, Bayan Esma Nayman, Bayan Leylâ Çambel, Bayan Şefika Urgan ve Bayan Süreyya Ağaoğlu.
Başkaca teşekkür etmeği dilediklerim: HRH Windsor Dükü, Türkiyedeki eski İngiliz Büyükelçilerinden müteveffa Sir Percy Loraine ve Sir Knox Helm, eski Fransız Büyükelçisi Mösyö Ponsot, Eski İran Büyükelçisi General Hasan Arfa, eski Polonya Büyükelçisi Mösyö Sokolnicki, General Rangabe, ve Atinadan A.A. Pallis, Sofyadan Madam Dayanova ve Simeon Radev; Istanbuldan Yüzbaşı Webb Trammel, Edward Whittall ve Sami Günzberg; Lady (Charles) Townshend, Mrs. Ethel McLeod-Smith, müteveffa Sir Clifford Heathcote-Smith, Albay J.C. Petherick, J.G. Wilson-Heathcote, J.G. Bennett ve Mrs. S.F. Newcombe.
Başkaca yardımlarını gördüklerim: Nejat Sönmez, Yusuf Mardin, Sofyadan L.T. Naslednikov ve N. Todorov, Paristen B.T. Naslednikov, Dr. Tayyîp Gökbilgin, Kemal H. Karpat, Satvet Lütfi Tozan, Reşit Saffet Atabinen, Özcan Ergüder, Yüzbaşı İrfan Orga ve eşi, müteveffa Dr. Ernest Altunyan, Albert Hurani, Münster’den Dr. Gotthard Jâschke, Harvard Üniversitesinden Sir Hamilton Gibb, Princeton Üniversitesinden Dr. L.V. Thomas, New York’taki Columbia Üniversitesinden Dr. Dankwart, A. Rustow ve Dr. J.C. Hurewitz; Salt Lake City Üniversitesinden Dr. Frederick P. Latimer, Rutgers Üniversitesinden Dr. Walter F. Weiker, Ankara’dan Lawrance Moore, New York’dan Mrs. John Earl Davis, Türkiyedeki eski Fransız Büyükelçilerinden M. Gaston Bergery, eski İngiliz Büyükelçilerinden Sir James Bowker ve Sir Bernard Burrows, Mr. Ve Mrs. Geoffrey Lewis ve İstanbul’daki İngiltere Başkonsolosluğundan John Hyde.
Mrs. St. George Saunders İngiliz basın kaynaklan alanında yaptığı araştırmalarla bana değerli yardımlarda bulunmuştur. Ankara’dan Bayan İçten Erkin ve Bilge Karasu da Türk kaynaklarını sabırla okuyup İngilizceye çevirerek bana yardım ettiler. Hepsinden üstün olarak benim adıma uzun süre canla, başla çalışıp araştırma, okuma ve çeviriler yapan İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Profesörü Dr. Mina Urgan’a sonsuz minnetlerimi sunarım. Onun yorulmak bilmez, titiz ve bilgili yardımı olmasıydı bu kitap bu şekli alamazdı…” (Lord Kinross)

 

Kaynaklar;

(1) Lord Kinross,“ATATÜRK  BİR MÎLLETİN YENİDEN DOĞUŞU” Sahife;480

(2) Arif, 1926 da İzmir mahkemeleri sonunda idam edilmiştir. (Kaynak; Lord Kinross, II. Cilt, sahife; 425-426)

(3) Lord Kinross, II. Cilt, sahife.426

(4) A.g.e. Sahife;654)

(5) A.g.e. Sahife;656

(6) A.g.e. 2.ci kitap,Sahife;656

(7) “Atatürk’ün uşağı’nın gizli defteri” Cemal Granda. (Turhan Gürkan, Fer yayınları)

Atatürk’ün Uşağı’nın gizli defteri; Ezan’ın türkçeleştirilmesinde çözüm bulamayınca “Felâh olarak yerinde kalsın” der. (3)

Tarih, geçmiş değil, ibret alınması için  gelecek insanlar içindir.

Tarih, geçmiş değil, ibret alınması için gelecek insanlar içindir.

 

Bu bölümde, “dinde yeni reform projesi”nin arka planı anlatılmaktadır. Bugüne kadar bu konular nedense gündeme fazla gelmemiş veya gelmesi istenmemiştir.  Aşağıda konunun birinci derecede tanıklarının ağzından , “dinde yeni reform projesi…”

“Mustafa Kemal Atatürk, yanında ‘dinde yeni reform projesinin mucidi” Aydın milletvekili Dr. Reşit Galip ve Antep milletvekili Kılıç Ali olduğu halde 20 Ocak 1932 de Ankara’dan İstanbul’a gelmişti. Aylardan ramazandı.

Atatürk, 21 Ocak günün akşamı Türkçe Kur’an okuyacak hafızları Dolmabahçe Sarayı’na davet ederek onlara şunları söyledi:

-“Sayın hafızlar, içinde bulunduğumuz bu kutsal ay içinde camilerde okuyacağınız mukabelenin tamamını okuduktan sonra, Türkçe olarak da cemaate açıklayacaksınız. İncil de Arapça yazılmış, sonra bütün dilleri tercüme edilmiştir. Bir İngiliz İncilini İngilizce, bir Alman İncilini Almanca daha çabuk bağlanır”

Bu sözlerinin ardından Atatürk, “Gazetelere haber verin, yarın camilerde okunacak olan surelerin Türkçe tercümesi de okunacaktır” talimatını verir.’ (1)

Dr. Reşit Galip, hafızlara okuyacakları Kur’an’ın Türkçe metnini verirken onlâra şunları söylemişti:

-“Camilerde Türkçe Kur’an okuyacaksınız. İşte size bir tane Kur’an veriyorum. Evet bu tercüme belki iyi değildir. Çünkü Arapça’dan Fransızca’ya ve ondan da Türkçe’ye tercüme edilmiştir…”(2)

Bununla beraber Ankara’da daha iyi bir Kur’an tercümesi yapılmaktadır.” (3)

Cumhuriyet gazetesi, 22 Ocak’ta okunacak Türkçe Kur’an ile ilgili olarak “Dini bir inkılap. Türkçe Kur’an” haber başlığı altında şu haberi veriyordu:

“Yerebatan Camisinde Türkçe Yasin okunacak. Dün de yazdığımız üzere, bu gün, Ayasofya’daki Yerebatan Camisi tarihi bir gün yaşayacaktır. Riyaseticumhur mızıkası alaturka kısmı şefi Hafız Yaşar Bey (4) mevlit okuyacak, sonra Yasin suresinin Arapçasını ve Türkçe tercümesini kıraat edecektir. Bu tercüme çok güzel bir tarzda yapılmıştır… Bugün Yerabatan camisinin çok kalabalık olacağı ve halkın kendi öz dili ile okunacak Kur’an’ı dinlemeye şitap (acele davranmak) edeceği muhakkaktır.” (5)

İlk Türkçe hutbenin okunuşu:

5 Şubat 1932, Ramazan’ın son cuması idi. Bu gün Süleymaniye camisinde bir diğer ilk daha gerçekleştirildi. İlk Türkçe hutbe ses sanatkarı hafız Saadettin Kaynak’a okutuldu. Minberde başı açık ve frank giymiş olarak okudu.(6)

Kaynak’ın hatıralarında anlattığına, Süleymaniye camisi ilk Türkçe hutbeyi dinlemek için hınca hınç dolmuş, dinleyiciler arasında Başbakan İsmet İnönü de yer almış, hutbe bitince “Arap olduğu sanılan” denilen bir kişi hutbeye tepki için “böyle hutbe olmaz, namaz fasittir (yerine getirilmemiş)” diye bağırarak tepkisini göstermiş, cemaatten onu dinleyen olmamış, daha büyük tepkilerin önüne geçmek için camide dinleyiciler arasına 150 sivil polis yerleştirilmişti.(7)

1932 Ramazanı boyunca bütün İstanbul camilerinde Türkçe Kur’an okunmuş, Atatürk, ayın sonunda hizmeti geçen bütün hafızları Dolmabahçe Sarayı’nda toplayarak onlara teşekkür etmiş, 200’er lira para vermişti.

Ezan ve salanın Türkçeleştirilmesi:

1932’de Dinde Reform çalışmalarından birisi olarak ezan ve salanın Türkçeleştirilmesi oldu. Ezan, Türkçeleştirilirken zorluklar yaşandı. Atatürk’ün müdahalesi ile bu zorluklar aşıldı. “Allahü Ekber”in Türkçe karşılığı “Tanrı Büyüktür” demekti. Atatürk buna müdahale etti. “Tanrı Uludur”a çevirdi.(8)

Bir problem de “felah” kelimesinde yaşandı.” Ezanın Türkçe okunmasının kararlaştırılışı sırasında din adamlarıyla, hafızlarla çeşitli görüşmeler yapılmış, onların da düşünceleri alınmıştı. (9)

Bu noktada sözü Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda’ya bırakıyoruz;

Yepyeni bir Türkiye   kurulmuştu. Bir yandan savaşın yaraları sarılıyor, bir yandan devrimler birbirini kovalıyordu.  Şapka devrimi, harf devrimi derken, dilin sadeleştirilmesi ve yabancı sözcüklerin Türk dilinden arınması işine sıra gelmişti.

Bu arada Ezan’ın da Türkçe okunması üzerinde duruluyordu. Bu devrim de başarılmıştı sonunda. Artık müezzinler minarede “Allah-ü Ekber”  yerine  “Tanrı Uludur”  diye sesleniyorlardı.

Ezanın Türkçe okunmasının kararlaştırılışı sırasında din adamlarıyla, hafızlarla çeşitli görüşmeler yapılmış, onların da düşünceleri alınmıştı.

Ezan’daki bütün   Arapça   sözcükler   atıldığı   halde “Ferah’a  bir  karşılık  bulunamamıştı…  ‘Haydi Felâh’ın  nasıl  değiştirileceği  tartışılıyor,   fakat   kimse   bunun karşılığını bulamıyordu. Felah kurtuluş anlamına geliyordu.

Haydi kurtuluş” dense,  bu deyim çok garip kaçacak, dinin kudsallığıyla da bağdaşmayacaktı. Kurtuluş denince akla hemen İstanbul’da Rumların çoğunlukta   bulunduğu  eski  Tatavla   semti  geliyordu.

Son çare olarak  Atatürk’e   başvurdular.

Bu  konuda ileri sürülen  düşünceleri  teker  teker  dinleyen  Atatürk te  “Felâh”a  bir  karşılık  bulunmamış  olacak  ki :

-Bu da Felah kalsın…  Diye bu işi sonuca bağladı. (10)

-Devam edecek

 

Kaynaklar;

(1) Prof. Dr. Yurdakul Yurdakul, Atatürk’ten Hiç Yayınlanmamış Anılar.’ Truva Yayınları, İstanbul. 2005. S. 173 (‘Atatürk’ün Hafızı’ denilen Hafız Yaşar Okuyan’ın anlattıkları.)

(2) Albay Cemal Said tarafından tercüme edilmişti.

(3) Ergin, C. V, (Hafız Rıza Sayman’ın anlattıklarından.)

(4) Hafız Yaşar Okuyan: Dergahta tekke hayatı içinde yetişmiş olan Okuyan, sesinin çok güzel olması sebebiyle dikkat çekmiş. 1914’de 29 yaşında üsteğmen iken Sultan Reşat’ın saray başmüezzinliğini yapmış. Cumhuriyet ilan olununca Cumhurbaşkanlığının İnce Saz Heyeti Faslı şefliğine yüzbaşı  rütbesiyle tayin edilmiş, Atatürk’ün ölümüne kadar yanından aynlmamıştır. (Yurdakul, s. 54) Kendisinden “Atatürk’ün Hafızı” olarak da bahsedilen Okuyan, bu özelliği sebebiyle sürekli Atatürk’ün yanında tutulmuş, Atatürk ona Çankaya’da ve Dolmabahçe Sarayı’dan yanında Kur’an ve Mevlüt okumasını sağlamış, her ramazan Ankara’da Hacı bayram Veli ve Zincirlikuyu camilerinde şehitlerin ruhu için mevlit ve hatim okutmuştur. ( Okuya’nın anlattıkları, Yurdakul, sahife; 53)

(5) Cumhuriyet, 22 Ocak 1932

(6)Hutbenin tam metni için bakınız: Ergin, C. V, s. 1946-1947

(7) Ergin C.V,s. 1947

(8) Sadık Albayrak, Türkiye’ de Din Kavgası, İleri Sanat Matbaası, Istanbul, 1973, s. 264

(9) “MUSTAFA KEMAL PAŞA’DAN KAMAL ATATÜRK’E GİZLİ – AÇIK PLANLARI VE TUTAN – TUTMAYAN İNKILAPLARI” SÜLEYMAN KOCABAŞ, İstanbul, 2013 (Birden sekize kadar olan dipnotlar yazara aittir.)

(10) “Atatürk’ün Uşağı’nın gizli defteri” Cemal Granda, (Turhan Gürkan, Fer Yayınları, 1971)

Atatürk’ün uşağı’nın gizli defteri; Bu vatanı bir Karabekir’le bir Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık.. (2)

Tarih, geçmiş değil, ibret alınması için gelecek insanlar içindir.

Tarih, geçmiş değil, ibret alınması için gelecek insanlar içindir.

 

Atatürk ve Kâzım Karabekir Paşa arasındaki dostluk I. Dünya Savaşı yılları ve sonrasında da pekişerek devam etti. Gerek Atatürk ve gerekse Kâzım Karabekir Paşa I. Dünya Savaşı öncesinde Alman subaylarının etkisi altındaki Enver Paşa ve arkadaşlarının ısrarla savaşa girme arzularına karış çıktılar. Ancak başaramadılar.

Karabekir Paşa, I. Dünya Savaşı’nın sonunda Rus ve Ermeni mezâlimine maruz kalan Doğu vilayetlerinin yanı sıra, Rusların elinde Bulunan Kars ve Gümrü’yü kurtaran muzaffer bir komutan unvanını aldı. Ancak mütârekenin imzalanmasından sonra Tebriz’de bulunan kolordu karargâhının lağv edilmesi üzerine İstanbul’a dönmeye karar verdi. Gelirken Batum depolarındaki birçok sahra Japon topu ve mermisini Reşit Paşa Vapuru ile Trabzon’a getirdi. (1)

Paşanın bu davranışı daha sonra başlatılacak Milli mücadelenin ilk adımlarından biri oldu. 28 Kasım 1918’de de İstanbul’a geldi. Büyükdere açıklarında, İstanbul’u işgal eden İngiliz ve Fransız gemilerinde bayrakların göndere çekildiğini görünce dayanamayarak,

“Tek dağ başı mezar oluncaya kadar düşmanla mücadele ederek istiklalimizi kurmaya vicdanıma karşı ahd ettim. Ya istiklal ya ölüm” (2)  diyerek kendi kendisine haykırdı.

Mustafa Kemal Paşa ile Kâzım Karabekir Paşa arasındaki dostluk, Erzurum Kongresi arifesinde doruk noktaya ulaştı.

Mustafa Kemal Paşa, Erzurum kongresinden önce 8 Temmuz 1919’da görevden azil edileceğini öğrendi ve hemen aynı gece saat 10:50 de Harbiye Nezareti’ne, saat 11 den sonra da Padişah’a çektiği telgraflarla ordudan istifa etti”.

Îstifasında hareketlerinin İngilizler tarafından memleketin müdafası şeklinde görülemeyerek hükümeten baskı altında tutulmasından duyduğu üzüntüyü belirtti. İstanbul hükümetinin tutuklama emrini çıkardığı, en yakınlarının bile kendisini terk etmeğe başladığı bir sırada Karabekir Paşa, Atatürk’e

-‘Kumandamda bulunan zabitin ve efrâdın hürmet ve tazimlerini arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de bizim muhterem kumandanımızsınız… Emrinizdeyim, Paşam...(5)

diyerek gerçek dostluğun en büyük örneğini gösterdi.

Îstifasında hareketlerinin İngilizler tarafından memleketin müdafası şeklinde görülemeyerek hükümeten baskı altında tutulmasından duyduğu üzüntüyü belirtti. Ve

“Saltanata hilafete ve necip millete hayatının sonuna kadar bağlı” kalacağını ifade etti . (3)

Fevzi Çakmak Paşa’nın, Kazım Karabekir’in, “İzmir Suikastı” (*) ile ilgili olarak tutuklanması üzerine ifade ettikleri;

“…Mustafa Kemâl Paşa da bunlara (Terakkipervercilere) karşı aşırı derecede sert davrandı. İzmir suikasti ile hiçbir ilgisi olmadığı halde Kâzım Karabekir Paşa bile istiklal Mahkemesi’ne verildi. Belki onun hakkında da ölüm kararı verilecekti. İşte o zaman işe müdahale ettim. Mustafa Kemâl Paşa’nın yanına giderek Kâzım Karabekir Paşa ile bazılarını ölümden kurtardım, bazılarını ise kurtaramadım. Kurunun yanında yaşlar da yandılar”.(4)

Bu noktadan sonrasını “Atatürk’ün uşağı” Cemal Granda anlatmaktadır;

KARABEKİR’E  SİNİRLENİYOR

Bir gün  Ankara’da  Gazi  Orman  Çiftliği’ndeki  Marmara  Köşkünde  sofracı  Saip’le oturmuş,  konuşuyorduk.  Can sıkıntısından konudan konuya atlıyorduk. Kapı aralıktı. Salonda Atatürk, Cevat  Abbas’la  derin  bir  konuşmaya  dalmıştı.  Onlar kendi âlemlerinde, biz kendi âlemimizdeydik. Saatler ilerliyor,   zamanın nasıl geçtiği  anlaşılmıyordu.

Saip  her  fırsatta  Atatürk’ü  sevdiğini,  O’nun   için her  şeyi  göze  alabileceğini  ileri  sürüyor,  bense  ona:

Sen Gazi’yi pilavıyla hoşafı için seviyorsun Bense kafasına, düşüncelerine, başardığı işlere hayranım...  Diye  takılıyor,   sonra   şöyle   ekliyordum:   Savaşta  yararlık  gösteren  bir  sürü  paşayı  sevmiyorsun da  yalnız  Ata’yı  seviyorsun.  Bu doğru  mu?

Arkadaşım aksini  ileri  sürüyor,  bense   onun  dalın a basmak için adamakıllı sesimi yükseltiyor, sonra kızışına kıs kıs gülerek bakıyordum.

Biz böyle tartışmaya dalmış çekişe duralım, Atatürk sesimizi duymuş, zile bastı, bizi çağırdı. İçeri girdim:

İçerde kahvehane mi kurdunuz? Nedir bu gürültü... Diye çıkıştı.

Hiç sesimi çıkarmadan başımı önüme eğip biraz bekledim. O tekrar konuşmasına  dalınca  da  sessizce dışarı süzüldüm.

Atatürk, konuşmamızı duyup ta beni  çağırdığı   zaman hiç durmadan Karabekir Paşa’yı  öğüyordum.  Bilmem ama,  çocukluğumda öğrendiğim bir şarkının  etkisiyle bu askere kalben bağlanmıştım. Şarkının, daha doğrusu  marşın  mısralarının   tekrarı,   aklımda   kaldığına  göre  şöyleydi :

“Çelik gibi kollu,  Tunçtan  bilekli  – Türk  hiç  yılar mı,  Türk  hiç  yılar mı? “

Aradan yıllar geçtiği halde bu şarkı hiç aklımdan çıkmamıştı. Aklıma geldikçe mırıldanmadan yapamazdım.

O  akşam  Çankaya  Köşkü’ne  döndüğümüzde  Atatürk  bana :

-Sen benim  Büyük  Nutkumu  okudun  mu?  Dedi.

-Okumadım efendim.  Diye karşılık verdim.  Sonra tekrar   sordu:

-Kütüphanenin  neresinde  biliyor musun ?

-Biliyorum, bir pırlanta  mahfaza  içinde  olacak.

-Öyleyse  al  getir…

Hemen yukarı koştum. Kütüphaneye girerek etajerin camını sürüp, Nutku mahfazasından  çıkardım, aşağıya  indirdim.  İçimde ne yalan söyliyeyim,  bir  korku  vardı

O sırada sofrada bulunan Ruşen Eşref Ünaydın’ a Nutku verdim.  Ruşen Eşref,  Nutkun  sayfalarını  çevirdi,  çevirdi,  Kâzım Karabekir’e  ilişkin bölüme  gelince durdu. Atatürk’ün yüzüne baktı. Ben yukarı gidince, o günkü olayı konuştuklarını anlamıştım. Sonu ne olacak,  altından ne çıkacak  diye  merakla  bekliyordum,

Atatürk,  Ruşen  Eşref  Ünaydın’a  dönerek :

-Oku…  Dedi.  Sonra  bana  baktı :

-Sen de dinle…  Diye ekledi.

Ruşen  Eşref  Ünaydın’ı n  okuduğu   bölümleri   büyük bir dikkatle dinliyordum. Atatürk’te aynı ilgiyle dinliyor, sanki o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu . Gözleri  değişmeyen   bir   noktaya  saplanmıştı.  Okuma işi  bittikten  sonra  bu  konu   üzerinde   Atatürk’l e   Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı.

Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na   başlayışının   hikayesiydi.

Atatürk, son  Padişah  Vahidettin  tarafından   Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona  şu  soruyu  sormuştu:

Şu  gördüğünüz  düşman  gemilerini  buradan  nasıl  çıkarabilirsiniz?

-O  gördüğünüz  zırhlılar  karada  yürümez.

-Peki  bu   işi  nasıl   yapabilirsiniz?

Emredersiniz.

-Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun…

Ve  kendisine şu   görevi  veriyor :

Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınız. Samsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdır. Şark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun…

Padişah Atatürk’ün elini sıkıyor. Oda Saraydan ayrılıyor.

Çürük Bandırma teknesi Karadeniz’in azgın dalgaları arasında yol alırken işgal kuvvetleri  işi  haber almış, fakat çok geç kalmıştır. İngiliz zırhlıları Bandırma vapuruna yetişemeden Atatürk Samsun’a ayak basmıştır.

Konuşmanın burasına gelince Atatürk bana döndü. Anlaşılan o gün Karabekir hakkında Saip’le yaptığım konuşmayı unutmamıştı:

Onun yerine  Samsun’a çıkıp,   askeri   elbiselerimi  yırtıp,  üniformamı  attıktan   sonra  Karabekir  Paşa benim tayınımı kesmiştir. Millî Mücadele’ye olan hizmetlerini de bu zaviyeden incelemek lâzımdır…

Aradan yıllar geçmişti. O sırada gazetelerde Karabekir Paşa’nın anıları yayınlanıyordu. Karabekir bu yazılarında yaptığı hizmetleri sıralıyor “Her şeyi ben yaptım. Ben olmasaydım Türk milleti kurtulamazdı… “ gibisinden sözler ediyordu. Atatürk’e de az bir pay bırakıyordu.

O sıralar biz İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayındaydık. Atatürk, gazetelerdeki bu yazılara  biraz  sinirlenmiş  olacak  ki,  birden şunları söyledi:

Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım…  Eğer bu memleketi bir Karabekir’le  bir Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık… Oturup ağlamak  lâzım! (5)

 

Açıklamalar;

(*) İzmir Suikastı ile ilgili daha fazla bilgi için bakınız; http://www.canmehmet.com/kemalist-cumhuriyet-ingilizlerin-emriyle-turk-komutanini-tutuklama-serefsizligini-gosteremem-8.html

Kaynaklar;

(1) Karabekir Kazım, İstiklal Harbimizin esasları, İstanbul 1981, s.63

(2) Karabekir, s.64; Hz, Baranseli Z. Mahir, Doğunun Kurtarıcısı Kazım Karabekir, Heykelini Yaptırma ve Yaşatma Derneği yayınları No;1 s. 12-13

(3)İstifa Mektubu için bak. Arşiv Belgeleri, s. 55-56 ve 164-165.; Mektuptan kısa bir alıntı için bak. Göyünç Nejat, Atatürk ve Milli Mücadele, 2. Bs, Konya 1987, s. 88, Karabekir, İstiklal Harbimiz, s. 62-64. (Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/kurtulus-savasi-gercegi-ataturk-ve-kazim-karabekir-pasa-darginligin-perde-arkasi-2.html

(4) Hürriyet, 2 Mayıs 1975. (Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/mustafa-kemalin-milli-mucadeledeki-dava-arkadaslari-neden-muhalefete-gectiler-1.htm

(5) “Atatürk’ün uşağı’nın gizli defteri”

Atatürk’ün uşağı’nın gizli defteri’nden; Bir kadın için bir taht bırakan kralın hikayesi (1)

Tarih geçmiş değil, gelecek insanların ibret alması içindir.

Tarih geçmiş değil, gelecek insanların ibret alması içindir.

 

Yeni yazı dizisinde, Atatürk’ün 12 yıl özel hizmetinde olan Cemal Granda’nın anılarında bölümler alıntılanarak, M. Kemal Paşa’nın “İnsan tarafı” aktarılmaya çalışılacaktır. İlk bölüm, sevdiği kadın için tahtını terkeden İngiltere Kralı’na ayırılmıştır.

Kralın hikayesi çoğunlukla bilinir. Ancak, hikâyede, Kralın Türkiye ziyareti’nin yanında Atatürk ile ilgili kısmı fazlaca bilinmez.

İşte bilinmeyen hikâyemiz.

Edward VIII (1894 -1972), ABD’li Wallis Warferd Simpson ile evlenebilmek için tahttan çekilmiş ve böylece kendi isteğiyle tahtı bırakan ilk İngiliz hükümdarı’dır.

Edward, aşkı uğruna tahtını terkettiği  Simpson’larla 1930’da tanışmıştır. Tanıştıklarında ilk eşinden 1927’de ayrılmış bayan Simpson, 1928’de Ernst Simpson ile ikinci evliliğini yapmıştır. Bu tanışma ile başlayan dostluk zamanla aşka dönüşür ve Bayan Simpson 27 Ekim 1936’da (Kralla evlenmek için olmalı) kocasından boşanır.

Bu arada Kral Edward, Bayan Simpson’la evlenebilmek için kraliyet ailesinin onayını almaya çalıştıysa da başarılı olamaz. Çünkü İngiltere Kilisesi ve önde gelen siyaset adamları bu evliliğe karşıdır.

Edward, 13 Kasım’da Baldwin’e “Bayan Simpson’la evlenmek istediğini ve eğer bu evliliği kral olarak gerçekleştiremeyecek olursa, tahttan çekilmeye hazır olduğunu” bildirir. İsteği kabul edilmez ve o da tahttan çekildiğini açıklar ve aynı gün İngiltere’yi terk eder.

Sonrasında sabık Kral Edward ve Dul bayan Simpson, 3 Haziran 1937’de Fransa’da, İngiltere Kilisesi’ne bağlı bir papaz tarafından evlendirilir.

Hikâyemizin kahramanı Edward, Eylül 1936 başlarındaki Akdeniz ziyaretin’de ülkemizi İngiltere Kralı olarak değil, özel olarak geldiği için “Windsor Dükü” ünvanı ile (1) ziyaret etmiştir.

Ve Hikayemiz….

İngiltere  Kralı  8.  Edward’ın  yurdumuz a gelişi 1936  yılına rastlar. Kral, Nahlin yatıyla İstanbul’a gelmişti. Ziyaret, özel nitelikte olduğu için Windsor Dükü unvanını taşıyordu. Böyle olduğu halde kendisine çok büyük karşılama töreni yapılmıştır.

Atatürk, konuk  Kralı  Tophane  rıhtımında  karşıladı. Tepebaşı’ndaki İngiliz Sarayı’na kadar kendi otomobi’liyle götürdü. Yolda halk tarafından görülmemiş gösteriler yapıldı. Türkiye Cumhurbaşkanı ile Anafartalarda dize getirdiği İngiliz devletinin alınyazısını elinde tutan hükümdarının yanyana otomobilde görünüşü, ayrı bir anlam, ayrı bir önem taşıyordu.

Atatürk, büyük misafiri saat onaltı sularında Dolmabahçe Sarayı’nın Somaki salonunda kabul etti. Görüşme sırasında İngiliz Büyükelçisi, Dışişleri  Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ta hazır bulunmuştu. O akşam Dolmabahçe’de verilen akşam ziyafeti çok parlak olmuş, Atatürk’ün, İngiliz Sarayı’nda verilen ziyafetleri yakından bilen birisine hazırlattığı sofra, Kralı sanki büyülemiş, Atatürk’ün zekâsına ve inceliğine hayran kalmıştı, öyle ki, bir punduna getirip Kral, kendisini İngiltere’de sandığını  bile  söylemişti.

Yemek sırasında hoş mu, yoksa nahoş  demek mi lâzım kestiremiyeceğim bir olay geçti. Garsonlardan biri fazla heyecanlandığı için mi nedir, elindeki büyük porselen tabakla yere yuvarlandı. Sofradakilerin  utanç içinde  önlerine   baktıkları   anda   Atatürk,   sanki   hiçbir şey  olmamış  gibi   Kral’a   doğru   eğilerek   “Bu millete her  şeyi  öğrettim,   fakat   uşaklığı   öğretemedim”   diye hem   meseleyi   kapattı,   hem   de   ortalığı  neşeye  boğdu.

Yurdumuzda üç gün kalan İngiltere Kralı, birçok gezintiler yapmış,  misafirler  onuruna  bir  de  deniz  gezisi düzenlenmişti. Konuk Hükümdardan Moda’da düzenlenen bir deniz yarışını görmesi rica edilmiş, sporsever İngilizler de bu isteği seve seve kabul etmişlerdi.

Ertesi günü Kral ve maiyeti Nahlin yatıyla  Moda yarış alanına geldi. Biz de Atatürk’ü n bulunduğu Ertuğrul yatıyla aynı yere vardık.  Az sonra Kral  ve çevresi bizim yata gelecekleri için hepimiz heyecanlıydık.

Ertuğrul yatında o zamanın Başbakanı Celal, İsmet İnönü, Fethi  Okyar bulunuyordu.  Biz  demir attıktan sonra uzaktan Kralın motoru göründü. Motordan  İngiliz  Kralı 8. Edward ve Madam Sipmson çıktılar. Arkalarından da İngiliz  Büyükelçisi  ile  iki madam daha geliyordu.

MADAM  SİMPSON’A  SUNDUĞU  KAHVE

İngiltere Kralı 8. Edward  ve  öbür  misafirler   Ertuğrul yatındayken kendilerine Türk  kahvesi   verildi.     Servis,  usulen  misafirden değil,  ev  sahibinden  başlıyordu.  Bu  yüzden  önce  iki kahve getirdim. Atatürk’ün yüzüne baktım. Böyle zamanlarda O’ndan mimikle emiri alışkanlık  haline getirmiştim. Başının değil, gözünün en küçük bir hareketiyle de ne demek  istediğini  hemen  anlar,  ona göre   hareket   ederdim.

Atatürk hemen gözüyle Kralı işaret etti. Götürüp kahveyi Krala sundum. İkinci kahveyi de Atatürk’ e götürdüm.  Fakat  nedense  kahveyi  içmedi.  Ayağa   kalkarak Madam Simpson’ a kendi eliyle sundu. Atatürk, kadınlara karşı her zaman nazik ve saygılıydı. Toplum içinde kadının rolünün önemini, fırsat buldukça savunurdu. Kahveyi misafire verdikten sonra da bana dönerek :

-Bana da bir sade kahve getir… diye emir buyurdu.

İşte   Atatürk’ü n   eliyle   kahve   sunduğu  kadının “Madam Simpson” olduğunu  o zaman öğrendim. Kral da madamla çok fazla ilgileniyordu.

Fakat nedense çok düşünceliydi. Pek keyifli olan Atatürk’ün neşesine istemiyerek katılır gibi bir hali vardı. Onu  neşelendirmek ve kederini dağıtmak için Atatürk bütün zekâsını kullanıyordu denebilir.

Madam  Simpson, bir  ara  elindeki  dürbünle  yerinden kalkınca, Kral  da  başıyla  Atatürk’ten  izin  isteyerek yerinden kalkıp, madamın  arkasından  gitti.  Bu ayrılış   biraz   uzayınca,   Atatürk   fısıltı   halinde; Kralın  madama  karşı zaafı  olduğunu  görüyorum. Korkarım ki, tahtını bu kadın yüzünden kaybedecek… Dedi.

Nitekim zaman, İngiltere tahtının akıbetini daha önceden gören Atatürk’ü haklı çıkaracak, kısa bir süre sonra yirminci yüzyılın en büyük  aşklarından  biri  ortaya çıkmış olacaktı. Dillere destan olan bu macera, İngiliz Kralı 8 . Edward’ın taht ve tacından çekilmesiyle mutlu bir sonuca erişecek, Madam  Simpson, Windsor Dükü’nün   eşi   olacaktı .

O  gün  yattaki  görüşme  çok  samimi  bir  hava  içinde geçmiş, Kral, Atatürk’ün gönderdiği iki  sandık  sigara  için  teşekkür  ederek :

İçimi çok güzel… Alışmaktan korkuyorum. İngiltere’ye gittikten sonra bunlardan bir miktar dahi göndermenizi rica edeceğim… Demiş,

Atatürk   ise:

-Emredersiniz…   Diye   karşılıkta   bulunmuştu. Kral da Atatürk’e   iki   sandık  viski   göndermişti. Atatürk, bu viskilerden çok hoşlandığını, içerken daima onu   hatırlıyacağını   söylüyordu.

Moda’da yelken yarışları başlamıştı. Kral, çok sevdiği bu deniz sporunu zevkle seyretti. Oradan Florya’ya doğru hareket ettik. Marmara kıyıları boyunca İstanbul cami siluetlerinden Kral bir türlü gözlerini ayıramıyordu. Konuşulan konu da minare, Ayasofya üzerinde geçiyordu. Onları Florya’ya bırakıp döndük.

Kral şerefine sonra Florya’da bir kokteyl parti verildi. Deniz  köşküne  ve  plajın  kumuna  hayran  kalan Kral, ilerde birkaç zaman kalmak için geleceğine  söz vererek İstanbul’dan  ayrıldı.” (2)

Devam edecek…

 

Resim; Web ortamından alınmıştır.

Kaynak;

(1-2) “ATATÜRK’ÜN UŞAĞININ GİZLİ DEFTERİ, Atatürk’ün 12 yıl hizmeti gören Cemal (Çelebi) Granda’nın anıları (Turhan Gürkan-Osmanbey Matbaası)