Japon devlet adamları eğitimi anlatıyor: Okula başlayan çocuk için ilk yıl oyun yılıdır (5)

japon imp.

Çocuk beş yaşını bitirdiğinde mektebe kabul olunur, fakat birinci senede çocuğa hiçbir şey öğretilmez, yalnız oyun ile mektebe alışır, istediği saatte gelir istediği saate gider. Elbette burada öğretilecek oyunlar hep program altındadır. Çocuk tam 1 sene zarfında mektebe malolur. 6 yaşını bitirdiği zaman derse başlar.

Eğitim gibi bir milletin geleceğine şekil veren hayati derecedeki bir konuya, (1909 Yılı itibariyle mevcut olan) Japon Okulları hakkında bilgi verilerek başlanmaktadır.

JAPON MEKTEPLERİ

41. Midi’de (yani, Miladî 1908 senesi hesabı ki son istatistik demektir) Japonlarda mektepler üçe taksim olunurmuş:

-I. Hükümet mektebi,

-II. Zemstvo/Millet mektebi,

-III. Hususi bir adam tarafından açılmış mekteplerdir ki “Efrad Mektebi” derlermiş.

Şimdi mektepler şu üç ad ile isimlendirilir: Hükümet,  Millet,  Efrad mektepleri.

*

İLK MEKTEPLER

-Hükümet mektebi: 3,

-Millet mektebi: 26.591,

-Efrad mektebi: 225;

Toplamı: 27.125.

İLKOKUL ÖĞRETMENLERİNİN SAYISI:

Hükümet mektebinde: 32, Millet mektebinde: 121.574, Efrad mektebinde: 912.

İLKOKUL talebelerinin SAYISI:

-Hükümet mektebinde: 1.471,

Millet mektebinde; 5.671.466,

-Efrad mektebinde: 40.761;

Toplamı: 5.713.698.

İlkokullarda erkek ve kız daima karışık bir haldedir.” (Kaynak; Alem-i İslam)

Yukarıdaki yazılanlardan anlaşılan, (1908-1909 Yılı itibariyle); Japonya’da okulların sahibi Millet (halk) olmakla birlikte, okuyan öğrenci sayısı genel nüfusun yüzde onbiri seviyesindedir.

*

İdadi mektepleri

ERKEK İDADİ MEKTEPLERİNİN SAYISI:

Hükümet: 2, Millet: 229, Efrad: 56; Toplamı: 287.

ERKEK İDADİ ÖĞRETMENLERİNİN SAYISI:

Hükümet: 36, Millet: 4.384, Efrad: 1.042; toplamı: 5.462.

ERKEK İDADİ TALEBELERİNİN SAYISI:

Hükümet: 560, Millet: 90.420, Efrad: 20.456;

Orta öğretim talebesinin toplamı: 114.436,

Erkek orta okulunu bitirenler: 15.291.

*

KIZ İDADİ MEKTEPLERİNİN SAYISI:

Hükümet: 1, Millet: 107, Efrad: 25; toplamı: 137.

KIZ idadi öğretmenlerinin SAYISI:

Hükümet: 24, Millet: 1.625, Efrad: 362; toplamı: 2.011.

KIZ idadi talebelerinin SAYISI:

Hükümet: 356, Millet: 30.420, Efrad: 6.497;

Toplamı: 37.273, kız orta öğretimini bitirenler: 9.179.

*

HÜKÜMET ÜNİVERSİTESİ

Öğretmenleri: 503, talebesi: 7.370, tamamlayanlar: 1.426.

*

MUHTELİF SANAT MEKTEPLERİ

(MUHTELİF SANAYİ MEKTEPLERİNİN SAYISI

Hükümet 13, Millet: 590, Efrad: 198; Toplamı: 801 mektep.

SANAYİ MEKTEPLERİ TALEBESİ:

Hükümet mektebinde 5.336, Millet: 229.272, Efrad: 16.015;

Toplamı: 230.593.

*

ÖĞRETMEN OKULLARI

ÖĞRETMEN SAYISI: Hükümet: 12, Millet: 1.176.

TALEBE SAYISISI: Hükümet: 975, Millet: 19.359.

Kız Öğretmen okulu bir tane bulunuyor, öğretmenleri: 15, talebeleri: 365.

*

A’MÂLAR (KÖRLER) MEKTEBİ

(KÖRLER MEKTEBİ SAYISI): Hükümet: 1, Millet: 2, Hayır sahipleri: 35.

KADIN ve ERKEK ÖĞRETMENLERİ: Hükümet: 18, Millet: 40, Hayır sahipleri: 150.

ÖĞRENCİLERİ: Hükümet: 320, Millet: 395, Hayır sahipleri:

İşte Japonya’da maarifin 1 (Bir) senelik resmî istatistik kayıtları bundan ibarettir.  (Alem-i İslam, Sahife:324)

*

HARFLER

Japonların eskiden beri kullandıkları harfler (hiyeroglif) Çin harfleridir. Daha doğrusu harfler değil de her biri bir heceye delalet eden şekillerdir. Hece harflerinden her biri için dört şekil vardır: Bu surede tam 50 adet harekeli harf şekli vardır. Bu harflerin tümü kullanılmaktadır.

Bunlardan başka esas edebiyatta 30.000 kadar Çin hiyeroglifi kullanılmaktadır. Bu şekillerin tümünü bellemek için hayli zaman lazımdır. Yalnız bu harekeli harflerin sayısı 200’e ulaşıyor.

Bununla beraber Japonlarda okuma-yazma bilmeyen adam pek nadirdir.

Rikşeciler (Araba çeken insanlar) kamilen okuyup yazarlar; amele, hamal içinde dahi okuma-yazma bilmeyene hemen hemen tesadüf olunmaz gibidir.

Hatıra gelebilir ki: Harflerin bu müşkilatı Japonların terakkilerine nasıl olup mâni olmamış?!

Japonlarda ilk öğretim mecburidir, çocuk okula gönderilmediğinde babası, annesi yahut bu makamda olan velîleri mesul olduğu gibi, o mahallenin idaresine tayin olunmuş polis müdiriyed de mesuldür! (Alem-i İslam)

Okuyanı sıkmamak üzere bu bölümü burada bırakıyoruz.

*

Yazılanlar özetlenirse :

-Japon okulları Çok büyük çoğunluğu ile -Nerede ise tamamı- (1908-1909 Yılı itibariyle) Devletin değil, Halkın ve hayır sahiplerinin kurduğu ve işlettiği eğitim yuvalarıdır.

*

Devam edecek…

Japonya’da eğitim esasları-içeriği nelerdir

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

NOT; Okul sayısı ve diğer rakamlar olduğu gibi alınmıştır. Toplamdaki hatalar, baskı hataları olarak değerlendirilebilir.

Yararlanılan kaynak;

(1) “Alem-i İslam”, Abdürreşid İbrahim.

Abdürreşid İbrahim, Türk Fikir adamı, seyyah ve yazarıdır. Aktarılanlar; Onun, 1907-1909 yıllarında Japonya-Kore-Hindistan vb. yaptığı seyahatin anılarıdır. Bu değerli ilim insanı, İdealleri uğruna, 86 yaşında tekrar gittiği Japonya’da, (97 Yaşında) vefat etmiştir.) Allah razı olsun. Allah rahmet etsin.

Japon devlet adamları nasıl kalkındıklarını anlatıyor: Kalkınma sırlarını hapishanelerde gizliyorlar (4)

japon imp.

Tokyo Hapishane kapısına geldim. Bilmem ne diyeyim: Hapishane mi? Mektep mi? Gezip eğlenme bahçesi mi? Fabrika mı?…

Burada anlatılanların,1909 Yılına ait olduğu hatırlanmalıdır.

TOKYO’DA HAPİSHANE

Tokyo’da meşhur Sogamo hapishanesini ziyaret etmek üzere rikşe (*) ile hapishane kapısına geldim. Bilmem ne diyeyim: Hapishane mi? Mektep mi? Tenezzüh (gezip eğlenme) bahçesi mi? Fabrika mı?…

Hapishane, sokak kapısında öyle bir manzara gösteriyor ki âdeta saltanat kapısını andırır. Kapı açık kapıda yalnız bir polis neferi bulunuyor, o da bize hiç bir şey sormadı, biz de kapıdan içeri girdik, ne göreyim: gayet muntazam bir bahçe, hayretimi mucip oldu.

İnsan burada bir hapishane olduğu ihtimalini hatıra dahi getirmez.

Bahçe de gayet büyük ve bakımlı, hapishane ile bahçe arasında münasebet yok, ben bu hapishanede bulunduğum zaman mahpuslara gıpta edercesine hayrete duçar oldum.

Bahçenin nihayetinde bir daireye geldik, nöbetçilerden biri olacak bizi karşılayarak ‘Buyurunuz’ dedi, önümüze geçti, bizi il salonuna götürdü. Orada beş dakika kadar bekledikten sonra çaylar getirdiler, sonra biri ayağa kalkarak dedi ki:

-Ne emredersiniz?

-Hapishaneyi gezmek-görmek isterim.

Müsaade ederseniz hapishaneyi daha gezmeden birkaç şey soracağım.

-Mahpusların miktarı kaça ulaşıyor?

-Şimdi mevcudumuz 1.843 kişidir.

-Daha çok olursa ne kadar olabilir?

-En çok olduğu zaman 2.000’e ulaştığını bilmiyorum. Hatta son senelerde mahpuslar azalmaktadır. Bu sene, geçen seneye nisbetle 14 (mahkum) noksandır.

-Hapishane mamulatından geliriniz çok mu?

– 200.000 Yen kadar gelirimiz oluyor.

-En ağır suçları işleyen kaç seneye kadar mahkum olabiliyor?

-12 seneden fazlası yok.

– Hapishane gelirlerinden suçluların hissesine ne kadar ayırıyorsunuz? Amele hakkı var mı?

– Sanata göre tayin olunmuştur, iş bilir sanat ehli ve öğretmenlik vazifesini ifa edebilecekleri % 70 alır, amele olanlar da % 30 alırlar. Bunları komisyon tayin eder, komisyonda da kendilerinden üç adam bulunur, bu üç adamı dahilî komisyondan kendileri seçerler.

-Dahilî komisyon nedir?

-Biz “dahilî komisyon” deriz. Hapishane dahilinde 12 kişiden oluşan bir komisyon vardır ki, amelenin vazifesi ve hapishanenin iç işlerini bu komisyon kararıyla tayin eder. Sonra bizde, bir de haricî komisyon vardır ki, bunlar da 12 kişidir. Bunların 9’u hükümet tarafından tayin edilmiştir, 3’ünü de dahilî komisyon azalarından kendileri seçerek yollarlar.

Sonra hapishaneyi gezmeye çıktık, saat tam 12 idi. Evvela hapishane kütüphanesine geldik: Kütüphaneleri gayet ufak, buraya 15-20 adamdan fazla sığmaz. Kitapları için de yerleri yok. Bundan ötürü kitapları mahpusların bulundukları dairelere verirlermiş. Herkes kendi yerinde okurmuş. Kitapların çoğu ahlâka ve dîne aitmiş.

-Biz kütüphaneden çıktığımız gibi tekrar büyük bir bahçeye geldik, bu bahçede sarı elbiseli birkaç adam çalışmakta idi, müdir Yamagami, “Bu hapishanemizin tarlası, hapishane için lazım olan hububat ve sebze buranın mahsulüdür. Dışardan satın alınmıyor” dedi.

Sonra fabrikaya, gayet büyük bir iş yerine girdik. Asıl ibret dersi burada idi, burası gayet uzun bir koridor, iki taraf işleri; evvela bez dokuma dairesine geldik. Biz kapıdan girmez, nöbetçi subay yüksek sesle bir şey söyledi, bütün mahpuslar işlerini bırakarak, bir tazim rükûsu ettiler, sonra subay tekrar bağırdı, hepsi birden işlerine devam ettiler.

Burada gayet büyük bez fabrikası… Japonya’nın askerine gömlek için lazım olan bez burada imal olunduğu gibi, bunun bitişiğinde olan dairelerde kesilerek diğerlerinde dikilir. Beşinci daireden tam gömlek, don olarak çıkmakta idi.

Sonra şemsiye fabrikası daireleri, bildiğimiz şemsiyelerin her cüzü ayrı bir dairede imal olunarak, beşinci daireden tam şemsiye olup çıkmakta, en adi şemsiyeler olduğu gibi, en ine, zarif ve kadınlara mahsus şemsiyeler de imal olunmakta idi.

Ben bu şemsiye dairesinin demir imalatı bölümünde dikkat ettim, burada demircilerin nezafeti şaşılacak ve hayret edilecek derecede idi; o ateşçinin kulak arkalarına kadar baktım, hiç tozdan eser yoktu, halbuki kendisi ter içinde idi.

Sonra şapka imaline mahsus daireler bulunuyordu ki yalnız iki daireden ibaretti. Burada da gayet ince işler görülmekte imiş. Sonra asker elbisesi ve ayakkabıları imal olunuyordu, umum asker levâzımâtı, çantalara varıncaya kadar burada yapılmakta idi.

Marangoz, çilingir, hatta velesbit/bisikletler yeniden imal olunmakta idi. Lazım olan edevatın mükemmelliği gıpta edilecek derecedeydi.

42 adet iş yerini tamamen dolaştıktan sonra yemekhanelerine gelerek hazır yemeklerini gördüm. Burada olan nezafet/temizlik fevkalâde, ancak Japonya’da bulunabilir, Petersburg’ta büyük lokanta mutfağında dahi bu nezafete tesadüf olunamaz.

Oradan hamama gittim, hamamlarını gördüm, hamam iki büyük daireden ibaret; her ikisinde de büyük sıcak havuzlar var, kurnalar o kadar temiz idi ki... Hamamın bir dairesinde 52 musluk saydım.

Sonra mahkûmların yatakhanelerini gezdim. Burası da büyük bina, uzun koridor, İki taraf odalar, odalarda olan temizlik ve intizam fevkalâde, neredeyse bir ibadethane gibidir.

Mahkumların yatakları (öyle) temiz ki, olmaz derecede, gündüz kimseler yok, hep o gördüğümüz fabrikalarda çalışmakta bulunuyorlardı.

Çalışma zamanı sabah (zevali/alafranga)  saat 6’dan akşam saat 5’e kadar, 1 saat teneffüs ve 1.5 saat da yemek zamanı imiş, toplam 8.5 saat çalışırlarmış. Geceleri 2 saat da mütalaa ile meşgul olurlarmış.

Bütün hapishanede 21 kişi okuma-yazma bilmiyor, bunlardan 8’i kendi adını yazıyor. (1)

(1)Alem-i İslam, Sahife:369

Yukarıda yazılanlardan anlaşılan;

Hapishanenin görünüşü, insanları kazanmaya yönelik. Kaybetmeye değil. (Hapishane, mektep, gezip eğlenme  bahçesi, Fabrika görünümündedir.)

Hapishaneler tüm ihtiyaçlarını kendileri (üretiyor ve kazandıkların) karşılıyor, dışarıdan (devlet) yardım yapılmıyor.

Hapishane gelirlerinden makumlara pay veriliyor. (Bu rakamlar çıktıklarında iş kuracak miktara ulaşabiliyor)

-Hapishanelerde kurulan (yönetimle ilgili)  komisyonlarda mahkumlara da yer verilmektedir.

Cezaevlerinde kitaplar daha ziyade mahkûm odalarında ve din-ahlak ağırlıklı.

-Hapishanelerde ciddi manada her çeşit tarım ve sinai üretim yapılabilmektedir.

-Yemekler kaliteli, banyolar, yatakhaneler çok temiz, çalışma ve dinlenme saatleri insanca bir yaşama uygun.

-Özeti; Japonya’da her şey, insanı üretken kılmak ve onu toplumun, yaşamın içinde barındırmak.

Anlatıları, 700 yıl evvel Osmanlı Devletinin manevi kurucusu olan Şeyh Edebali nasıl özetlemiştir?

-“İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.” Demek ki, Devlet, halkı için vardır. Halkı devlet için değil.

Devam edecek

-Ve sıradaki konu; Japon eğitim-öğretim sistemiOkula başlayan çocuğa ilk yıl ders-ödev verilmiyor, ilk yıl çocuğa okulu sevdirmek için sadece oyun oynatılmaktadır.

www.canmehmet.com

Resim; web ortamından alınmıştır.

Kaynak; Alem-i İslam, Abdürreşid İbrahim (1907-1909 Yılında yaptığı Japonya seyahati anıları)

(*) Rikşe: İnsan-yolcu taşımak için yapılmış, insanların çektikleri tekerlekli araba.

Japon devlet adamları nasıl kalkındıklarını anlatıyor: Japonların en büyük sırları tayfaları (3)

japon imp.

Japonlara ait “Hozan Maru” isimli Vapur daha limandan çıkmamıştı, tayfalar anbarları tamamıyla kapattılar, vapurun üzerini tertemiz yıkadılar, yarım saat-bir saat kadar bütün tayfalar gözden kayboldular, sonra birer birer efendiler arasına çıktılar…

Aşağıda biraz da uzunca anlatılanlarda: gerçeğinde milletlerin kalkınmasının o kadar zahmetli ve masraflı olmadığının anlaşılmasının yanında; bizlerin toplum olarak neden son üçyüz  yılda, hızla toparlanan batının gerisine düştüğümüzü, nasıl oldu da Japonların üzerlerindeki ağır baskıya, II. Dünya Savaşı’ndaki tükenmişliğe rağmen bir kahramanlık-Kalkınma destanı yazabildikleri çok açık olarak anlatmaktadır.

Anlatılanları,

-Ülkenizi seviyorsanız bir kez;

-Ülkenizi ve çocuklarını seviyorsanız iki kez;

-Ülkenizi, çocuklarınızı ve kendi geleceğinizi düşünüyorsanız, lütfen, üç kez okuyunuz.

Peki, Neden?

“Şeytan ayrıntıda gizlidir ifadesini yaşamınızda bir kez dahi olsa duymuşsunuzdur ve bu ifadenin ne anlama geldiğini hepimiz biliriz.

-Bu ifadenin anlamı; bakarız ancak, baktığımız halde oradaki en önemli ayrıntıyı göremeyiz iddiasıdır. Bu nedenle, kaybedilen önemli bir değeri bulabilmek için aranılan yere, bir değil, üç kez bakılmalıdır.

Aşağıda, ilk bakışta sıradan, konu ile (Japonların kalkınması ile) ilgisiz bir sohbetten, ülke kalkınması ile ilgili hangi önemli sırlar, çözümler çıkabildiğine şahit olunacaktır.

Yazının sonunda neden “Şeytan ayrıntıda gizlidir!” açıklanmaktadır.

Aşağıda yazılanlar, Türk Fikir adamı, seyyah ve yazar, Abdürreşid İbrahim’in,1907-1909 yıllarında Japonya-Kore-Hindistan vb. yaptığı seyahatten, “Alem-İ İslam” eserinden aktarılanlardır.

Bu değerli ilim insanı, idealleri uğruna, 86 yaşında tekrar gittiği Japonya’da 97 yaşında vefat eder. Allah ondan razı olsun, mekanı cennet olsun inşallah.

Konuşma içeriği, Abdürreşid İbrahim’in, Japonya’dan dönerken gemide tanıştığı İranlı Tüccar Muhammed Hasan Nemazı ile aralarındaki sohbete aittir.

106 yıl evvel yapılan bu sohbette, bugün İran ve Suudi Arabistan’ın geldiği (savaş) durumunun nedenleri de açıkça sergilenmektedir.

MUHAMMED HASAN NEMAZI:

Nemazî Bey gayet güzel halis bir Müslüman, değerli bir zât, pek âlicenab adam. Kendisi her ne kadar birinci mevkide bulunuyor idiyse de, asıl kendi mevkiinde yemek ve uyku zamanlarından başka vakitlerde bulunmazdı, aksine (yemek ve uyku dışındaki) başka vakitleri(nde) ikinci mevkide hep benim kamarada bulunuyordu.

Nemazî Sahib ile aramızda gayet samimi muhavereler cereyan etti: Siyaset bahsinden, Osmanlı ve İran ahvalinden, hepsinden müzakereler cereyan etti.

Nemazî cenahları malumatı oldukça geniş, memleket görmüş bir adamdır. Her şeyden ziyade İslâmiyet’in istikbali hakkında fikir sarfediyor. Ben bu hususta kendisiyle birkaç defa müzakerede bulundum, bir gün müzakere esnasında kendisine dedim ki:

-Müslümanların istikbali için ne düşünüyorsunuz nasıl olursa düşmanlarımıza mukabil mevkimizi muhafaza edebiliriz? Bu hususta fikriniz ne yoldadır?

“Ben” dedi, “bu mesele için pek çok düşünüyorsam da bir türlü çare bulamıyorum, ben burada asıl sizin fikrinizi anlamak isterdim, böyle olmakla beraber kendi fikrimi de söyleyeceğim ve sizin de fikrinizi ve tecrübenizi istirham ederim. Ben bilhassa ahvalini ıslah için yegane çare olsa olsa kendi aralarında ciddi alaka ve samimi birlik/birleşme olabilir zannındayım. Bu da olmazsa tüm Müslümanlar ölmeye sönmeye mahkumdur.

İster İran’da, ister Osmanlı devletinde memleket idaresi kimin elinde olursa olsun, ittifak olmadıkça payidar olamazlar. İttifak edip birlik olurlarsa her zaman ve her nerede ve her hangi memlekette olurlarsa olsunlar millî ve dînî hukuklarını muhafaza edebilirler”. (Gayet sağlam itikatlı halis mü ‘min bir adam)

-İttifak sebepleri ve birliğin çaresi nedir?

İttifakın çaresini ve birlik olmanın sebeplerini aramak kadar saçma bir fikir olamaz. Allah’ın, “Kendi ipine sımsıkı sarılma”fermanı bize farz ise, günde beş defa azalarımız cami-i şeriflerde toplanırlarsa, bundan daha büyük çare ne olabilir?! Ben bundan başka çare düşünmenin abes olduğuna kaniyim. Bizim için yalnız bunların kıymetini takdir edecek kadar bir basiret lazım.

Böyle olmakla beraber ben şurada biraz daha serbest konuşacak olursam bir-iki kelime arzetmek isterim:

Vâcibu’l-Vücud Cenâb-ı Hakk’ın, Selâm, hidâyete tâbi olanların üzerinedir (Tâ-Hâ: 47) diyerek umumileştirmiş olduğu selamı siz Ali için çok görürseniz, biz de karşılık olarak Ebûbekir ve Ömer’e laneti ibadet edinirsek, tabiidir ki ne siz birliğe/ birleşmeye yanaşırsınız, ne de biz.

Bizim Şialar bütünüyle denecek derecede bu ümmetin aşırılarıdır. Ve sizin Sünnîler de sefih (hafif akıllı/budala) fakihlerinizin elinde, gassal (ölü yıkayıcı) elindeki ölü” gibi olmuştur. Bu iki hâl bu ümmeti mezara sürüklüyor haberimiz yok. Hâlâ ulema (âlimlerin) esaretinden siz, müctehidlerin (âyetullahların) esaretinden biz kurtulamayız; işte bunun çaresi biraz zordur.

-Zannederim Sünnîler kendi taraflarından pek çok müsamahakârca muameleye razı olurlar. Ali aleyhi’s-selam ve aleyhi’r-rahme ve’r-ridvan da diyebiliriz. Al-i Muhammed sevgisinde İhtilafımız yok. Biz kendi tarafımızdan her mukaveleye geliriz.

-Ben sözlerimi söylerken sizin simanıza bakıyordum; “sefih (hafif akıllı/budala) fakihlerinizdediğimde, âdeta değiştiniz, çehreniz değişti. İşte siz de, en hür bir adam olacağınız yerde taklit size tabiat olmuş, bu ağır sözleri kaldıramadınız. Ağır sözler dersem sizin-bizim kulağımıza ağır, zira biz bu gibi sözleri işitmedik. Aslında hiç ağır falan değil, ulemamız içinde sefihler pek çok olmuş ve hâlâ pek çoktur. Hele şimdi siz de, biz de adam kıtlığı asrında bulunuyoruz.

-Bu suretle Nemazî Bey ile aramızda pek çok muhavereler geçti. Daha fazla ve serbest sözler de kaçtı.  Hakikaten ben de kendimi bir derece hür ve serbest zannederdim, fakat cenab-i Nemazî bize her cihetten galebe etti. Böyle olmakla beraber Nemazî biraderimizin gayet mütedeyyin (dindar) ve dînî salâbet (sebat/sağlamlık/gayret) sahibi muvahhid bir mü’min olduğu daima görülmekte idi.

…Bir gün de Çinlilerin ahlâkından sordum, fikirlerini aşağıdaki şekilde izah ve beyan etti:

…Çinlilerin ticaret mesleğinde birinci kaideleri iktisada riayet etmektir. İkincisi de sadâkat. Senet olmuş-olmamış farketmez. Alış-verişte, “Falan gün ve falan saatte”diye saatine kadar vaktini tayin eder. Artık bir kaza olmazsa gecikmez.

Fakat ecnebiler ve bilhassa İngilizler Çinlilere çok kötü bakıyor ve kötü davranışta bulunuyorlar, hep kötü muamele ve tahkir edici sözler kullanırlar. Yani, İngiliz milleti mütekebbir, bencil millettir, kendilerinden başkasını adam yerine koymazlar, çok kötü huylu millettir.

Ama Çinliler şimdilik İngilizlere karşı iyi bakıyor, sabrediyor ve güzel geçiniyorlar, zannederim bunlar hep geçicidir; bir zaman gelir bunları hep süpürecekler.

Hindliler eskiden beri esarete alışık bir millettir. İngiltere hükümeti ne kadar zulmederse etsin bir Hindli yine ses çıkarmaz. Ama Çinliler öyle değil, geçici olarak tahammül etse bile nihayet bir gün meydanda varlığını gösterir, ortalığa atılır. Zira daima hâkim millet olarak yaşamaya alışmışlardır. Bunlar Hindlilere kıyas olunamaz, hâkim millettir.

Hindliler, Mısırlılar, kim gelir de,Ben size padişah oldumderse, hemen itaat etmişler, mahkumiyete alışık millederdir.

Çinliler binlerce sene hâkim millet, pek de kolay mahkumiyete tahammül edemezler. Hem de bünyesi kuvvetli tam asker bir millettir. Ama şimdi devletlerinin menfaati uğrunda sabredebilirler, böyle olmakla beraber bu millet istikbalde ‘İntikam’ diyebilir, bu ümit olunur.

Şunu da söylemek lazım: Bu millette icat kuvveti yoktur, hep cismanî kuvvet, fıtrî kabiliyet değil. Hep eğitimleri  İngiliz eğitimi olup değişmeksizin kabul olunmaktadır. İngilizler hiçbir vakit tebaalarına fikrî eğitim vermezler. Oraya gelince, bütün tebaalarını a’mâ gibi tutarlar. Hindistan’i istila edeli neredeyse 100 sene oldu, lakin Hindli bir kemal sahibi yoktur.

Mısırlılara bakacak olursak aynı hali müşahede ederiz, 30 senedir işgal akında bulundurdukları halde Mısır için 30 adam yetiştiremediler ve yetiştiremezler. Mısırlıların esasen İngilizlerden alabilecekleri medeniyet pek sınırlı kalacaktır.

Burada bir şeyi benim aklım idrak etmiyor, ben bunu sizden ayrıca istirham edeceğim: Sebep nedir bilmiyorum, tamamen denilecek derecede bizim Doğu milletleri tüm Avrupalıya lüzumundan fazla güveniyorlar ve bilhassa işbaşında bulunanlarımız hep işlerimizi Avrupalılarla istişare ediyorlar.

Ben başkalarını bilmiyorum, bizim İranlılar her işte hepsi bir Avrupalı fikrine esir bulunuyorlar,

Osmanlıları da çoğunlukla öyle görüyorum.

Fakat ben hiçbir vakit onlara karşı o kadar safdil olamam. Ben kendime kıyas ederim. Ben bir tüccarım, diğer bir tüccar benim ahbabım ve biraderim olsa bile bana rakip olacak bir tüccardır, ticaret işinde benimle istişare ederse, -ben ne kadar âl-i cenab olsam bile- kendi ticaretime cüz’î rakip olacağını hissedersem o kadar âlicenablık gösteremem.“ (Alem-i İslam. Sahife:206)

Şimdi gazetelerde gördüm, yeni Osmanlı hükümeti Alman Golç Paşa’yı (Goltz Paşa*)askerî ıslahat için getirtti, zaten bu adam Hamid zamanında daha orada bulunuyordu, ıslah etmiş ise etmiştir. Fakat ben Golç Paşa’ya karşı o kadar safdil olamam.

Golç Paşa güzel ve âl-i cenab bir adam olabilir, fakat Osmanlı askerinin Alman askerine üstün olmasını istemez. Bu Paşa gibi bir adam da, millî hamiyetten mahrum olamaz.

İşte bu fikre dayalı olarak bu bizim Doğu milletinin o derecede safdil olmaları nedendir bilemiyorum.

-Zira İran Şahı bir Rus subayı elinde, o ne derse memleketi öyle idare ediyor.

-Çinliler de İngiliz subayların fikriyle memleketlerini idare ediyor.

-Her ne sebeptense bizim Doğulularda müstakil fikir bulunmuyor. 

-Tabii bu cihede Japonları da Doğu’dan istisna edeceğiz. Zira Japonlar her şeyi önce Avrupa’dan alıyorlar, 5-10 sene sonra tamamıyla kendilerine mal ediniyorlar.

-Bugün ufacık Japonya’nın geliri milyarlara vardı. Ben Japon fabrikalarının büyük kısmını gezdim, önemli ve büyük mevkilerde şöyle dursun, usta ve amele sınıfı arasında bile bir yabancı göremedim.İnançları da: ‘Japonya Japonlar içindir’ derler.

Tüm Çin ülkesine, Osmanlı ve İran memlekederine baktığımızda bütün memleketin en önemli mevkilerinde yabancıların bulunduğunu göreceğiz; böyle memleket pâyidar olamaz.

Ben İranlıyım, İran’da ümit kalmadı. Zira hastalığımızın büyüğü, devlet adamı kıtlığıdır.

Bu surede Nemazî cenahları bize çok güzel bir arkadaş oldu, yalnız geceleri uyku zamanında, bazan da benim yazdığım o saatlerde pek az ayrılıyoruz.

…Vapurda ikinci mevkide yolcu pek az bulunuyordu, bunlar içinde iki Çinli var, yemek zamanlarında bütün yolcular bir sofrada bulunuyorlar, o iki Çinli için ayrı sofra (kuruluyor, fakat) yemek aynı yemek, vakit de aynı vakit, yalnız masaları ayrı. Ben bunun hikmetini de pek anlayamıyorum. Fakat her yemekte böyledir. Millî elbiseleri de gayet temiz falan, ne sebeptendir sofrada bizimle beraber bulunmuyorlar. Ben birkaç gün bununla hırpalandım, nihayet bir gün Nemazî’ye, “Bu ne içindir?” diye sordum. (O da,) “Soralım, bilmiyorum” diyerek garsonu çağırıp sordu. Garson, “Çinlidir (de ondan)” cevabını verdi; kabahatleri Çinli olmakmış. Yoksa onlar da bizim gibi para vermişler, bizim gibi benî Âdem. Yalnız saçları ile millî elbiseleri Avrupalıların medeniyeti karşısında menfur görülüyor. (Alem_i İslam, Sahife:207

Şimdi de Japonların hızlı kalkınmalarının arkasındaki gerçek görülecektir.

 

VAPUR MU KÜTÜBHÂNE Mİ?

17 Kasım 1909, Japonya’nın Hozan Maru isimli vapuruyla Rusya’dan ayrılacağım.

Hozan Maru ( vapur) iskeleden açılıyor, yolcuların çoğu vapur üzerinde dürbünleriyle etrafa bakmakta, bütün liman bembeyaz buz, kenardan seyrolunurken âdeta vapurlar buz üzerinde gider gibi gözükmekte; şehirde acaip bir manzara teşkil eder, yüce dağlar arasında beyaz karlar ile çevrili büyük binalar, dağ tepelerinde ejderha gibi ağzını açmış toplar, telsiz telgraf direkleri, hep bilim mahsulü dehşedi tabyalar, diğer taraftan askerî boru sesleri… insanın kalbine dehşet verir şeyler..

..Vapur daha limandan çıkmamıştı, tayfalar anbarları tamamıyla kapattılar, vapurun üzerini tertemiz yıkadılar, yarım saat-bir saat kadar bütün tayfalar gözden kayboldular, sonra birer birer efendiler arasına çıktı, hep ellerinde kitap, yahut gazete, vapurun üzeri âdeta bir kütüphane kesildi.

…Hozan Maru (vapur) 12 mil üzerine yol alıyor, vapurda tayfa, yolcu farkı kalmadı-, hep gemi tayfası efendi kesildi, mütalaaya daldı, vapurumuz hemen bir kütübhâne şeklini aldı. Herkes vapurun her tarafında karyolalara uzanmış. Bazılarının elinde kitap, bazılarının elinde gazete hep mütalaa İle meşgul bulunuyorlardı.

Yalnız Amerika’ya gitmekte olan birkaç Rus amelesi vardı, bunlar okuma bilmedikleri için her yerde güvertede uzanmış yatmakta idiler. Ama Japonlar hep mütalaa ile vakit geçirmekte idiler.

Hatta büfede hizmet etmekte olan aşçılar ve tablakârlar (garsonlar) dahi hep okumakta idiler. Vapurun kaptanı ara-sıra gelir, yolcuların hatırını sorardı, Bir şey lazım olursa kendisine söylememizi rica ederdi. Bu surede benim kütüphane deniz üzerinde tam 40 saat yol aldı, insanın burada gördüğü insanca muamele, söylemekle tükenmez, o kadar hoş idi. (Alem-i İslam, Sahife: 272)

Şimdi de “Hintliler neden geri kaldılar?” sorusunun arkasındaki gerçek;

VAPURUN AMELESİ

… (İngiliz) geminin tayfası tamamen denilecek derecede Hindli Müslümandır. Burada bunlara dair ayrıca bir malumat vermeye lüzum yoktu, fakat Âlem-i İslam’ın 79. Sayfasında Japon gemi tayfalarını yazmıştım. Burada ise dünyanın en medenî milletlerine mensup en büyük şirketin en büyük gemilerinin tayfalarıdır.

Bu gemilerin yolcuların çoğu da yüksek fikir sahibi olacak; tabii ki tayfaların da o nispette olmaları icap eder. Yazık, binlerce yazık ki ne İngiliz ne de Hindli tayfaların içinde eline kitap tutmuş bir adamı göremedim, hatta birkaç tayfaya, “Okuma-yazma bilir misiniz?” diye sordum. Ne yazık ki hep ‘Yok’ cevabını aldım…

Evet bu cehaletin kabahati yine İslâmiyet’e ve ara isnad olunur. Kimse de demez ki: “İngilizler 100 senedir Hindistan’ı istila etmişler, medeniyet namına Hindistan’dan % 50 varidat (vergi) alıyorlar. Varidatı (vergileri) İngilizler alır, kabahati İslâmiyet’e isnad olunur”

-Şİmdi de, “Şeytan ayrıntıda gizli!” Ve… “bakmak” ile “görmek” farkı;

-Kuran, Müslümanlar’a; “Allah’ın ipine sarılın.. Birleşin” öğüdünü vermesine karşılık, Müslümanlar, (kimi) din adamlarının, her ne gerekçe ile olursa olsun, “Fırkalara ayrılmaları!” öğüdünü tutuyorlar

-(1909’da) Japonya’yı Japonlar; İran’ı Ruslar;  Mısır’ı, Hindistan’ı ve Çinlileri İngilizler; Osmanlıları Almanlar (Müşavirler-elçiler) yönetiyor. (Aslında yönetiyor görüntüsü altında hepsini batırıyorlar.)

-Yabancı danışmanlar geldikleri ülkede ne doğru şekilde bir Eğitim (Okul) sistemi, ne de doğru bir şekilde teknoloji-mal üretecek bir sanayii tesisi kurmuyor, nitelikli adamlar yetiştirmiyorlar. Yaptıkları sadece kendi ülkelerinin malını satmaktır.

Bu nedenle Türkiye hala bir otomobil üretememiştir. Ne kadar acı değil mi?

-“Şii’ler, aşırıcılarca, Sünniler de, “hafif akıllı!”larca döndürülmekte, bu nedenle basit düşünce ayrılıkları nedeniyle, Kuran’ın “Birleşin!” emrine rağmen birleşmemektedirler.

-Müslümanlar -hür- düşünmüyor, taklit ediyorlar.

-Müslümanlar, hür düşünmedikleri için, İslam ülkelerinde fikir-ilim insanları yetişmemektedir.

-Müslümanlar diğer devletlere karşı “safdil!” iyiniyetli bakıyor ve her seferinde aldanıyorlar,

Japonlar, Avrupa-Amerika’dan aldıkları bir makineyi, 5-10 sene içerisinde geliştirerek, onlardan daha iyi üretecek hale geliyorlar.

-Japonlar çok okuyor-üretiyor; Müslümanlar hiç okumuyor, sadece hazır olanı (ve kendilerini) tüketiyorlar.

-“Medeni” dediğimiz İngilizler, sömürdükleri halde Hindlileri ve Çinlileri aşağılıyor, farklı davranıyorlar. İlginç olanı onlarda bunu (belkide kısa süre için)  hazmediyorlar!

Devam edecek…

-Sırada çok ilginç bir hapishane yaşamı aktarılacak, arkasından da Japonya’da okullar ve  eğitim sistemleri…

 

www.canmehmet.com

Resim; Web ortamından alınmıştır.

Kaynak; “Alem-i İslam”,  Yazarı; Türk Seyyah, gazeteci, ilim insanı Abdürreşid İbrahim (1909)

(*) Von der Goltz, II. Abdülhamit döneminde başlayan Ordu’yu modernleştirme çalışmalarına katkıda bulunmak amacıyla bir Alman askeri heyetiyle (1883 Yılında müşavir olarak) İstanbul’a geldi. Von der Goltz, askeri okullarda köklü reformlar gerçekleştirip genç subayların yetiştirilmesi için önkoşulları oluşturdu. Mamafih, Prusya geleneğinin bir diğer temeli olan askerlerin sivil siyasete karışmama prensibini aşılamakta başarılı olamadığı Bâb-ı Âli Baskını ile ortaya çıktı. Ordunun von der Goltz tarafından yeniden yapılandırılmasıyla birlikte Osmanlılar, Krupp ve Mauser gibi Alman şirketlerine ilk kapsamlı silah siparişlerini verdiler. Von der Goltz, Almanya’nın ve Osmanlı Devleti’nin Doğu’daki nüfuzunu garantilemek için Bağdat tren yolunun inşa edilmesini de destekledi. Bu fikir, yeni pazarlar bulmak için tren yollarının yapılmasını destekleyen Alman ekonomisinin çıkarlarıyla da örtüşüyordu. (Bu notu okuyanlar lütfen, okudukları hatırlasınlar.  İleride Osmanlı devletine ait Şam Vagon-Lokomotif Fabrikası konusu anlatılırken, orada yabancı danışmanların gerçeğinde kime ne neye hizmet ettiklerini çok çarpıcı ancak acı bir gerçekle öğreneceklerdir.) Bu gerçek, bizde sanayii tesislerinin neden bir türlü olması gereken bir şekilde kurulamadığıdır.

 

Japon devlet adamları nasıl kalkındıklarını anlatıyor: Japonlar neden “Harf Devrimi” yapmadılar (2)

japon imp.

Harf Devrimi”, Dünyada ve ülkemizde çok tartışılan konuların başında gelmektedir.  Bu konuda sözü Japon İlim insanı Prof. Takita’ya bırakıyoruz.

PROFESÖR TAKİTA (1909 Yılında) JAPON HARFLERİ HAKKINDA KONUŞMAKTADIR…

..Bizim Japonların zayıf zamanlarında düşmanlarımız aramıza sızmışlar, kendi bozuk fikirlerini yaymak için durmaksızın milletimiz içine ayrılık tohumunu ekmekteler. Her tarafta fitne uyandırmak için çareler aramakta ve her nevi sebeplere teşebbüs etmekte asla ve kat’a tereddüt etmiyorlar; maksatları bizi birbirimizden ayırmak, bu suretle kuvvetimizi azaltmak, nihayet bizim ruhumuza tasallut ederek akıbet bizi kendilerine esir etmekten başka bir şey değildir.

Şimdi o bedbinler bizim 2.000 seneden beri kullanmakta olduğumuz yazımıza tasallut etmek istiyorlar. İnsanların avam (Halk) kısmına karşı bir takım deliller ile bizim hiyerogliflerimizin ağır/zor olup okumak-yazmak için başka bir hurufat kabul etmemizi tavsiye ediyorlar.

Doğru, bugün dahi kullanmakta olduğumuz hiyeroglif esasen bizim kendi hurufatımız değildir. Fakat bize komşu olan Çin milletinin hurufatıdır, biz 2.000 seneye yakındır bunu kullanmaktayız, şimdi âdeta bizim kendi malımız, kendi hukukumuz gibi olmuştur. Hem kendi malımızdır, zira biz pek çok ilave ve ıslahatta bulunmuşuz.

Bugün milyonlarca kitap bizim lisanımızda bu harflerle tabolunmuş, 50.000.000 ahali bu harflerle okuyup yazıyor, hiç bunu (başka harflerle) değiştirmek kabil olur mu? Bunun mümkün olmayacağını o bedbinler de bilirler, onların maksatları zaten bizi bölmek, bunun İçin ortalığa bu gibi bir meseleyi çıkarmışlar, bizim Avrupa-perest akılsız ahmaklarımız, olup olmayacağını, fayda ve zararını düşünmezler, yalnız o bedbinlerin sözlerine kapılır, “Böyle bir şey keşfettim” der, meydana çıkar. Bunlar hep körlerdir, onların bu sözlerine itibar olunamaz.

Onlar vatan düşmanlarıdır, zira düşmanların sözüne kapılmışlar. Dostlar ve dostluk fikrinde olanlar milletin harabına hizmet edemezler, milletin fikirlerini bu gibi ehemmiyetsiz şeylerle bölmek, milletin bir kısmını ayırmak, milletin harabına hizmet demektir. (Alem-i İslam Sahife; 387)

Harflerin esası, insan tabiatının gereği olarak meydana gelmiştir, mucidi ise tabiattır.

Şu halde bu harflerin değiştirilmesi beşer tabiatının değiştirilmesine bağlıdır ve tabiatın değişmesi derecesinde değişir.

Bunu isbata da o kadar hacet yok zannederim; bir adam kendi yazısına dikkat eder, çeşidi zamanlarda yazdığı mektuplarını nazar-ı dikkatten geçirecek olursa kâfidir, neşeli ve gayet ferahlı zamanlarında yazdığı ve kullandığı kalem ile tabiatının bozulduğu ve kederli olduğu zaman kullandığı kalem arasında gayet büyük bir fark bulacaktır.

Ayrı ayrı nazar-ı itibara alınarak umumi bir değerlendirme yapıldığında, milletlerin tabiatlarının, fertlerin tabiatlarından tecessüm etmiş bir âlem olduğu anlaşılır. Bir millet terakki edecek olursa, o milletin tabiatı günden güne olmasa da aydan-aya, seneden-seneye umumi tabiatta manevî bir meserret [sevinç] hissolunur, kendi kendine her işte terakki ve yükselme eseri görülür.

İşte böyle zamanda o milletin kullanmakta olduğu harflerinde de kendi kendine bir yükselme eseri görülebilir.

Bugün terakki etmiş bütün milletlerin bundan 200-300 sene evvel kullandıkları hatlar/yazılar ile, bugün mevcut yazılan mukayese olunursa, çoğunda kıyas kabul etmeyecek derece (de) büyük bir fark görülebilir, fakat harflerin esası yine aynıdır. Esasın değiştirilmesi lazım gelmez.

Şurasına da dikkat etmeli: Milletlerin içinde kullanılan resim-hat ile o milletin tabiatında gayet büyük bir manevî alaka vardır. Sağdan sola ve soldan sağa  doğru yazılar, yukarıdan aşağıya doğru yazmalar hep o milletin tabiatıyla alakalıdır.

Şarklı/ (doğulu) ların harfleri Şark tabiatına, Batılıların kullanmakta oldukları şekiller ve hatlar/yazılar Bati tabiatına uygundur.

Doğulularda fıtrî bir kuvvet vardır ki bu, Batılılarda hiç tasavvur olunamaz. Doğulular zahmetkeştir. Cihanda Doğu milleti için ağırlık/zorluk yoktur. Ne kadar ağır olsa bile tabiatı onu ağır görmez, zaten tabii olan şeyde ağırlık olmaz.

İşte şu 20-30.000 muhtelif şekillerden mürekkep Japon yazısı, Japonlar için gayet tabiidir.

B a k ı n ı z   b u g ü n   m  e m l e k e t i m i z d e   o k u m a-y a z m a   b i l m e y e n   a d a m   y o k,   tabii olmasa idi bu derecede yayılamazdı.

Bugün 50.000.000 (luk) bir millete maarifi yayma vasıtalığı yapan, tabiatımıza gayet uygun gelen şu hiyerogliftir. Harfler ve yazı milletin ruhanî gıdasıdır.

Bizim Japonların cismanî gıdaları olan yiyeceklerimizle de Avrupalılar hayatlarını idâme ettiremezler; bizim Japonların yemekte oldukları yemek ile Avrupa milleti yaşayamaz, ama (bunlar) Japonlar için gayet mükemmel gıdadır.

En zengin bir Japon ile en fakir bir Japon arasında hiç fark yoktur, hatta Avrupa’da, Amerika’da tahsil yapanların, memleketimize döndüklerinde tabii gıdaları olan Japon yemeklerini tercih etmekte oldukları malumdur: Harflerimiz de aynen böyledir, maarif için gıdamızdır. Esasen değiştirilemez. Ama kendi kendine değişir, gelişir ve yükselir o başka bir meseledir. Hem de gelişmiştir ve gelişmektedir.

…Şimdi bizim gençlerimizin misyonerlerin fikirlerine kapılarak harflerin değişimi hakkında bir takım fikirlerde bulunmaları, âdeta tabiatın hilafına bir harekettir.

2-3.000 sene zarfında milletimize tabiat olmuş bir şeyin aksine hareket etmek, hamiyetsizlikten başka bir hal değildir. Eğer hiyeroglif maarif ve terakkiye mâni ola idi, memleketimiz 50 sene zarfında bu dereceyi bulamazdı. Ben Ümit ederim Japonya daha 50 sene sonra kürre-i arzda birinciliği elde edecektir. (Alem-i İslam, Sahife:389)

Burada bir ara veriyoruz.

Lütfen, bu konuşmaların yapıldığı yılın, 1909 olduğunu ve Japonların, 106 yıl sonra (2016’da) geldikleri noktayı hatırlayınız. Bugün Japonlar dünyanın nakit zengini olarak, birçok Küresel Amerikan şirketinin sahibi olmalarının yanında; Amerika’dan daha fazla yüksek teknoloji üretmektedirler.

Prof. Takita devam etmektedir;

Aman gelecek Japonya bu hiyeroglif resmini bütün cihana teklif edecektir. Teklif etmekte haklı olur. Zira bu hiyeroglifte umumi bir menfaat vardır ki, insan bunu insaf ile düşünürse inkâra mecal bulamaz.

Bugün Japon-Çin-Kore lisanları üç lisandır. Bir Koreli konuştuğu zaman Japon ve Çinli bir kelime anlamadığı gibi, bir Çinli de konuşunca -aynı şekilde- ne Japon anlar, ne de Koreli. Fakat bu üç milletten biri kendi lisanı üzere hiyeroglif  hattıyla bir şey yazınca diğerleri de hep aynı mektubu kendi lisanıyla okur, bu ise meydandadır.

Eğer cüz’î bir ihtimam (özen) ile pek az da gayret gösterilirse, bu hiyeroglif hemen şu üç milleti birleştirecek. Koreli için Japon lisanını öğrenmeye hacet kalmadığı gibi, bir Japon için de Çin lisanı öğrenmeye lüzum görülmez. Hiyeroglif vasıtasıyla tercümansız fevkalâde konuşulur.

Bir Fransız, bir İngiliz, bir Rus kendi lisanıyla hiyeroglif … yazacak olursa, şüphesiz diğerleri -tercümeye gerek duymaksızın- okurlar. Böylesine büyük bir kolaylık meydanda iken bunu yaygınlaştırmak lazım gelmez mi? ‘Biz geleceğiz de bunu lağvedeceğiz’ (demek), ne kadar vâhî (saçma/ahmakça) bir düşünce!..

Biz vatanımızı-milletimizi muhafaza edecek isek, milletimize ait her ne var ise hepsini muhafaza etmeliyiz. Harflerimizin her bir kelimesi bizim için mukaddestir {Alkışlar). Biz şimdiki mevcut hiyeroglifin bir kelimesinin zayi olmasını istemeyiz. (Alem-i İslam: Sahife.390)

Profesör Takita, dehşetli alkışlar içinde konuşmasına son verdi.

Profesör Takita cenahlarının asıl konuşması gayet mufassal idi. Fakat ben bu kadar zaptedebildim.

Sonra ben bu hususta devlet adamlarından ve memleketin ileri gelenlerinden pek çok kimseyle hususi müzakerelerde bulundum.

Anladığıma göre misyonerler 1.000 sene daha çalışacak olsalar nafile ve boş yere çalışmış olurlar.

Hatta hükümet adamlarından biri dedi ki:

-“Bugün devletimizin bütün sırları bu hiyeroglif ile zaptedilmiştir, hatta hiyeroglif devletimizin manevî bir kuvvetidir. Bugün farz-ı muhal  millet hiyerogliften vazgeçse bile hükümet hiçbir vakit vazgeçemez. Aksine hükümetin bunu yaygınlaştıracağı mukarrerdir (kesinleşmiştir/karara bağlanmıştır)”. (1)

Önemine atfen konu ile ilgili bir örnekte Hindistan’dan verilmektedir.

HİNDİSTAN’DA LİSAN

Hindistan’da birçok lisan varsa da, bugün Urduca âdeta bir resmî dil şeklini alarak bütün Hindistan’a yayılmış ve tamamıyla umumi bir lisan olmuştur. Bundan başka Telnikan, Merhetî, Gucaratî, Sanskirit, Arabî, Fârisî, Efganî ve İngiliz lisanları da oldukça maruftur.

İngilizlerin işgaline kadar Hindistan’da resmî lisan Farsça imiş, şimdi Urduca’dır. Urduca eski lisan olmayıp, nihayet bundan 200 küsur sene evvel Şah Cihan devrinde meydana gelmiş bir yeni lisan olmakla beraber, az bir zaman içinde gayet geniş ölçüde yayılmış ve bugün 300.000.000 kadar insan arasında âdeta resmî bir lisan haline gelmiştir.

Ve bu lisanda pek çok günlük ve haftalık gazeteler çıkar ve Hindistan’da resmî evraklar Urduca’dır. Urduca’nin esası Arabî, Fârisî, Gucaratî, Merhetî, Sanskirit ve Türk dillerinden mürekkep müstakil bir dildir.

Zikri geçen dillerde zamir olarak hiye, hû ve hüve kullanılmış. Müslümanlar pek çok dînî kitapları Urduca’ya tercüme etmişler ve Kelam-ı Kadim de bundan 100 sene evvel eş-Şeyh Abdulkadir isimli bir zat tarafından Urduca’ya tercüme olunmuştur. (Alem-i İslam, Sahife:307)

Yalnız burada şunu da ilave etmek faydadan hâli olmaz, bugün İngilizlerin siyasî maksatları Hindistan’da Arab harflerini ortalıktan kaldırmaktır. Zira bu İslâm harfleri olduğu cihetleri ortalıktan kaldırmaktır.

Zira bu İslâm harfleri olduğu cihetle daima müslümanlann birbirlerine olan bağlarını muhafaza edermiş, bu zararı defetmek için ne vakit olursa olsun, bir zaman Arab harfleri Hindistan pazarından kaldırılacakmış, bu bozuk fikre dayalı olarak tüccarlar için kendi aralarında resmî yazışma ve câri hesapların Gucarat harfleriyle olması resmen teklif olunmuş, Gucarat harfleriyle yazılmamış bonoları ticaret mahkemesi tanımıyor.

Bu suretle Hindistan halkında olan ticarî kabiliyet de nazar-ı itibara alınarak uğursuz emelin bir an evvel meydana getirilmesi için bu usûl, tüccara teklif olunmuş, bundan sonra esnaf ve sanat ehline de teklif olunacakmış, böylece bozuk maksatlarına ulaşmak çabuklaşacakmış. Gucarat hattı da hiyeroglife yakın bir yazıdır..” (Alem-i İslam, Sahife:309)

Bu kısa girişlerden sonra;

-Japonların nasıl oldu da,  Milletlerin hayatında kısa sayılacak bir süre de, kendileri  sömürgeleştirmek isteyen dönemin süper devletlerini, hem ekonomi hem de bilgi-teknoloji üretiminde geçtiler? Sorusunun cevabını öğrenmeye başlayabiliriz.

 

www.canmehmet.com

Resim; Web ortamından alınmıştır.

Yararlanılan kaynak;

(1) “Alem-i İslam”, Abdürreşid İbrahim.

Abdürreşid İbrahim, Türk Fikir adamı, seyyah ve yazarıdır. Aktarılanlar; Onun, 1907-1909 yıllarında Japonya-Kore-Hindistan vb. yaptığı seyahatin anılarıdır. Bu değerli ilim insanı, İdealleri uğrunda bulunduğu Japonya’da, (97 Yaşında) vefat etmiştir.) Allah ondan razı olsun. Allah rahmet etsin. Mekanı cennet olsun inşaAllah.

Japon Devlet adamları Batının tüm oyunlarına karşın ülkelerini nasıl kalkındırdıklarını anlatıyor (1)

japon imp.

Aynı dönemde iki imparatorluktan (Osmanlı ve Japon) birisi battı, diğeri uçurumun kenarından döndü. Peki, bu nasıl oldu? Nasıl olduğu, dönemin Japon devlet, siyaset ile ilim insanlarının anlatımlarından  aktarılmaktadır. Japonlar ne yaptılar da, kültürel ve ekonomik boyutta sömürgeci batının öğütücü dişlileri arasında yok olmadılar?

Aktarılanlar arasında, siyasetçilerin, akademisyenlerin, aydınların, gazetecilerin ve halkımızın, ülkemizin kalkınması adına çıkaracağı önemli dersler vardır.

Hiçbir başarı yoktur ki, içinde; plan, disiplinli çalışma ve fedakarlık olmasın.

Bu yazı dizisini, özellikle Üniversite gençlerimize de kuvvetlice öneriyoruz. Çünkü “Bilgi Toplumu” olabilmek, çağının gereklerini yerine getirmenin yanında, bilgiyi ve bilgiden yeni bir bilgi üretimini de gerekli kılmaktadır.

Aktarılanlar, Seyyah, gazeteci, yazar ve ilim insanı, Abdürreşid İbrahim’in, 1909 Yılında Uzakdoğu seyahatinde Japonya’da gördükleri ile ilgili olarak bunları bize yazdığı (Alem-i İslam) kitabına aittir.

Yazar, Japon Prens, Bakan, General, Üniversite Hocaları, yöneciler, kontlar ve büyük sermaye sahipleri ile birçok kez ve çok uzun görüşmeler yapmıştır.

Bu anlatımlarda ana tema, Japonya’nın kalkınmasındaki sırların öğrenilmesi ve aktarılmasıdır.

Okuyanlar, lütfen bu aktarılanların, 1909 Yılına ait olduğunu sık sık hatırlamalıdır. Ki; devletlerin hayatında yüz yılın ne ifade ettiği daha iyi anlaşılabilsin.

Bir ülkenin kalkınmasında en temel ihtiyaç-zaruret olduğu için yazıya ilk olarak,

Yaşlı Tokyo adliye meclisi reisinin ağzından Japonların uçurumun kıyısından hangi olayla ve nasıl döndükleri anlatılmaktadır.  (Yıl 1909)

“…Japonya bundan 50 sene evvel 300 bu kadar vilayete taksim olunurdu, her ne kadar memleketin hâkimiyet ve imparatorluğu şimdiki hanedana mensup idiyse de, umumiyetle vilayetler birer emirlik şeklinde idare olunurdu. Ve her emirlik de kendi ülkesinde hür ve müstakil idi. Birbirleriyle muharebeler ederlerdi, birinin mülkü diğerine geçer ve ilâ gayri zâlik. Bununla beraber umumiyetle federasyon usulünde tümüne bir Japonya denilirdi. İmparatorluk payitahtı Kiyoto beldesinde bulunurdu.

Çimbo Tingo tarihi 20. Senelerinde Tokyo emirliğinde olan Tokogavakiki gayet kuvvetli bir emirlik olmuştu, pek çok muharebeler kazandı, büyüdükçe büyüdü, sonunda imparatorluğa karşı dahi harp ilan etti.

O arada emirlikler arasında bir i’tilaf (yakınlaşma-anlaşma) başlamıştı, bu yakınlığa da sebep 1808’de Amerika’nın Japonya’ya karşı icra ettiği nümayiş olmuştu. Amerika’nın tecavüz edeceğini hisseden Japonlar kendi aralarında ittifak antlaşmasının lüzumuna kesin olarak karar vermişlerdi.

Nihayet Tokogavakiki güç ile galebe ettiğinde bütün emirliklerle beraber kendi emirliğini de lağvederek, memleketi tamamıyla müstakilen şimdiki (imparator) Mikado’ya terketti. İmparatorluk da Tokyo’ya naklolundu.

Daha doğrusu evimize dışardan hırsız geleceğini hissedince birleşiverdik. Sonra baktık ilim ve maarife ihtiyacımız büyük, çocuklarımızı Avrupa’ya tahsile gönderdik, öğretmenler getirdik. (1)

Yaşlı Japon siyasetçi ne demektedir?

-“…1808’de Amerika’nın Japonya’ya karşı icra ettiği nümayiş olmuştu. Amerika’nın tecavüz edeceğini hisseden Japonlar kendi aralarında ittifak antlaşmasının lüzumuna kesin olarak karar vermişlerdi. “

-Demek ki, Japon kalkınmasının ilk roketi, ülke içinde sağlanan birlik olmuştur.

-Birlik sağlandıktan sonra ancak, sıra ilim ve maarife gelmiştir. Daha doğrusu gelebilmiştir.

Bu bölümü, Japonların anlayışına çarpıcı bir örnek olması ve bir ibret alınması için aşağıdaki aktarımla bitiriyoruz.

MAREŞAL OYAMA

Japonların askerî liderlerinden ve dünyanın en tanınmış kumandanlarından olan Mareşal Oyama ne yapıyor?

Ben bundan evvel de pek çok kereler Japonların millî ahlâka ziyadesiyle itina etmekte olduklarını ayrıca şerh ve beyan etmiştim. Bu defa da bu millî ahlâkın muhafaza edilmesinin lüzumunu gerekli görenlerden biri ve belki en birincisi olan Mareşal Oyama cenahları hakkında bazı izahat vereceğim.

Mareşal Oyama’nın kim olduğunu ve nasıl bir kimse olduğunu Rus-Japon muharebesi’nde bütün cihan öğrenmiştir. Şimdi ben bu adamın hâl-i hazırdaki meşguliyetlerinden biraz malumat vermek istiyorum.

Mareşal Oyama şimdi bir mektep müdiridir, hem de gece mektebinin müdiri. Kendisine işaret olunan zatın bu vazifeyi kendi isteğiyle kabul etmesinin ne gibi bir fikre mebni olabileceği, az bir düşünmekle anlaşılabilir.

Fakat ben daha ziyade izah etmek için biraz da tafsilat vermek istiyorum.

Koca Mareşal/Müşir çocuklara nezaret, belki doğrudan doğruya çocukların eğitim ve öğretimiyle ilgilenmeyi tercih ederek bu surede İlletine, millet ve vatan evladı yetiştirmek istiyor, haftanın 6 gününü mektepte geçiriyor, geceleri de yine mektepte yatıp kalkıyor, bütün asilzade çocuklarıyla fukara çocuklarını beraber terbiye ediyor: Elbiseleri eşit, yeyip içmeleri beraber, yatakları aynı derecede, Mareşal Oyama cenahları da aynı elbise (için)de onlarla beraber, haftada bir kere de evine izinli olarak gider, yine talebe ile beraber tramvay ile dönüyor.

Haftada bir gün ailesinin yanında bulunuyor ve tedrisat günlerinde bütün hafta mektepte bulunuyor. Koca Mareşal’i görmek ve görüşüp konuşmak için iki defa mektebe gittim, bir defa da tramvayda tesadüfi olarak gördüm, kendileri iltifat buyurdular. Bir defa(sında) mektebe gittiğimde Koca Mareşal çocuklarla beraber jimnastik oyununda bulunuyordu.

Bu adam koca bir asker kumandanı olduğu halde, böyle bir mektep müdürlüğü vazifesini niçin gerekli gördüğünü kendisine sorduğumda, biraz sükutu müteakip tebessüm ederek dedi ki:

Tamahkârlıktır, fakat birkaç senede 1.800 Oyama yetiştirmek istiyorum.

-Bakınız, dünyanın parmakla gösterdiği şu mareşalin bugünkü vazifesine! Hayret edilecek bir şey değil de nedir?

-Ben de kendileriyle beraber, “Bu, tamahkârlıktan başka bir şey değildir” diyeceğim, fakat keşke bizde de böyle tamahkârlar çıksaydı, ne hoş olurdu.

-‘Çok yazık’ demeliyiz, bizim büyük kumandanlar içinde Oyama gibi muktedirler olsa bile, bu gibi bir vazifeyi vatan ve milletin menfaatini, istikbalini düşünerek kabul ederler miydi? Büyüklük kolay değil, bizim azledilen Şeyhu’l-İslâmlarımız, Kazaskerlerimiz, bilmem kimlerimiz… hepsi dolgun maaşla mezar nöbetçiliğini tercih ediyorlar. Canları sıkılırsa, kendileri gibi azledilmiş olanlarla bir araya toplanarak tavla ile, bilmem ne ile vakit geçiriyorlar, maaşlarını ecnebi bankalarına tevdi ederek ne millet hayır görür, ne de kendileri, nihayet bir gün bu cihandan çekilip gidiyorlar. “Bunlardan istifade edeceğiz” diye millet bekleyedursun.

Bari, “Milletten maaş alıyoruz, hiç olmazsa Allah rızası için ders verelim” diyecek biri olsa… o da yok.

Koca Mareşal, her nerede tesadüf ettimse hep âdi (sıradan/basid elbise (için)de gördüm, ‘tevazu’ denilecek olursa. Sanki bu adama münhasırdır. (2)

AMİRAL TOGO

Bu adamı da tarife hiç hacet yok, yalnız yaşantısından biz malumat vereyim: Bu zat Tokyo şehrinde, ‘Togo Yokuşu’  diye isimlendirilen bir dar sokakta, küçük bir evde ikamet eder.

Evin sokak kapısı gayet sade tahta kapı olup, siyaha boyanmıştır. Bu kapıdan girdikten sonra ufak bir meydan, az içeri sağda ufacık bir kulübe: işte Togo’nun evi. Ev içinde döşeme/eşya namına hiçbir şey yok, (evin bütün eşyası) âdi [basit/sıradan] Japon evinde olduğu gibi bir hasırdan ibarettir.

Togo’nun evinin büyüklüğünü tarif etmek için ben orada iken vâki olmuş bir hâdiseyi Tokyo gazetelerinde neşrolunduğu gibi arzedeceğim.

Ben daha oraya yeni gelmiştim, böyle olmakla beraber gazetelerden her gün tercüman vasıtasıyla istifade etmekten geri kalmazdım. Bir gün gazetelerde yazmışlar:

(ziyaretçiler) gelmişler, evinin önünde olan meydana girdikten sonra tercüman vasıtasıyla kendilerini Togo cenahlarına takdim ettirmişler, Togo, koca amiral bu aziz misafirleri büyük bir memnuniyetle kabul edeceğini beyan buyurduktan sonra, yine tercüman vasıtasıyla evine 6 kişiden fazlasının sığmayacağını belirtip (bundan ötürü) özür dileyerek görüşmeleri için kapı önündeki meydana çıkacağını söylemişler.

Turistler de demişler ki: “Hayır, biz amiral cenablarını ası oldukları meskende görmek istiyoruz, müsaade buyursunlar da biz 6’şar 6’şar girip bulundukları yerlerinde ziyaret ederiz”.

Bunun üzerine muhterem misafirler 6’şar 6’şar ziyaret etmişler, her taife 5 dakika sohbet etmek şartıyla.

Bunu gazeteler bu suretle tafsilatlı olarak yazdıktan sonra bazıları tenkit ettiler ve bazıları eseflerini belirttiler, bir kısmı da tasvip ederek alkışladılar.

Bu böyle geçti, gazeteler de meseleyi tamamen kapattılar. Aradan nihayet iki ay geçmişti, tekrar gazetelerde Togo hakkında bir makale:

Deniz subayları, amiralleri olan Togo cenahlarının Amerika(lı) turistleri kabul ediş şekli güçlerine giderek kendi aralarında yardım defteri açmışlar, Togo cenahlarının şöhretine uygun bir ev satın alınması için para toplamışlar, aralarından iki subay ile Amiral Togo hazretlerine göndermişler.

Togo cenahları bu iki subayı huzuruna kabul ederek demiş ki: “Subaylarımızın bu kadar zengin olduklarını bilmezdim, ziyadesiyle memnun oldum. Fakat ben bu evde ömrümü geçirdim. Kendi ömrümde 50 senede ancak bir defa böyle bir kabul merasimine tesadüf ederek mahcup oldum ise de, bundan sonra daha 50 sene yaşamak ihtimali de uzak, şu halde inşâallah bir daha böyle bir mahcubiyete zaman müsaade etmez, böyle olmakla beraber bu gayretinizi takdir ederim, çalışmanız boşa gitmesin, bizim Bahriye Mekteplerimizin ihtiyacı çoktur, bu parayı oraya bahşederseniz memnun olurum”

İşte subaylar, işte Koca Amiral, işte Japonlarda ahlâk! Basîret sahipleri için ibret vericidir. Japonların ahlâkını tarif için bu kâfidir. (2)

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim;

Kaynak; (1-2)Alem-i İslam Cilt I.

“Milliyet Blog 2016” logosundaki “Noel baba şapkası”, düşürülen Rus Uçağı ve NATO

keriman-halis-cumhuriyet-noel-1-

Birbirinden ilgisiz görülen bu üç tespit, gerçeğinde (son yüzyılda) hangi şartlarla nereden geldiğimizi ve nereye gittiğimizi çok güzel özetlemektedir.

Bu yazımızda, Abdurreşid İbrahim’in, Japonya’ya 1909 Yılında yaptığı seyahati ve izlenimlerini anlatarak, Japonların nasıl oldu da, Batı Medeniyeti’nin öğütücü dişlileri arasına girmeden çağın gereklerini onlardan daha iyi yerine getirdikleri, refaha kavuştukları anlatılarak, ülke kalkınması için çok değerli bilgiler aktarılacaktı.

Ancak, “Milliyet Blog 2016” logosundaki “Noel Baba Şapkası” bununla ilgili bir yazıyı bize gerekli kılmıştır.

10 Ocak 2014 Tarihinde yazılan bir yazımızın başlığı; “Yeni Devlet” gerçeğini öğrenmeye hazır mısınız? Sayın Demirel’e göre; “Hazır değil”mişiz! (1)

Bu makale,  (yabancı orijinli) bir haber sitesinde yayınlandığında, böyle bir yerde, amatör bir  (blog) yazarın yazısının neden yayınlandığı merak etmiş ve yazılanları dikkatlice okuduğumuzda içerisindeki bir ifademiz dikkatimizi çekmişti. Bu ifade;

-“ Birileri, batının bize, “Kendi geleneklerine göre” bir devlet kurdurtmak niyeti ile, “Bazı şartlar dikte ettirdi, o şartlarla ‘Yeni Devlet’e izin verildi, şimdi ortalığı karıştırmanın anlamı yok!” diyebiliyorsa…”

Ve bu haber sitesi ile ilgili olarak kurucularının ifadelerinden bir bölüm verelim.

… Brüksel merkezli …..  ASBL tarafından yayımlanmaktadır. ….. AB konularında uzman gazeteci ve akademisyenler tarafından Brüksel’de kurulmuş, 2002 yılında resmi statüye kavuşmuş bir kar amacı gütmeyen kuruluştur. ….. 2005 yılından bu yana faaliyettedir.”

Özeti; böyle bir haber sitesi, neden (amatör) bir blog yazarının yazılarını yayınlar?

Bizim anladığımız, yazı içeriğinde, ilgilerini çekecek bir ifadenin, tespitin olmasıdır.

Yıl 1932; Yer, Belçika’da yapılan Dünya Güzellik yarışmasının yapıldığı salon;

“…Jüri Başkanı  kürsüye geçerek elindeki Türkçe ve Fransızca belgeye göre şöyle konuştu‘Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın Hıristiyanlığının zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir.”Müslüman kızlarının geleceği böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz.’” (1)

“Türk Güzeli”nin “Dünya Güzeli!” ünvanı, bir eleme olmadan ilan edildiğini de belirtelim.

Aşağıdaki haber The New York Times’ın istihbarat bölümünden Roger Cohen’e aittir ve virgülüne dokunmadan aktarılmaktadır.

Umarım Vietnam uzun bağımsızlık mücadelesini kültürünü satmak için vermemiştir. Aksi halde bu herkes için yenilgi olur. Noel’i Vietnam’ın başkentinde geçirirken Noel Baba kıyafetli Vietnamlı çocukları ve neredeyse bütün dükkanlarda ve restoranlarda “Jingle Bells’ Veya “Noel Baba şehre geliyor” şarkılarının çalınmasını şaşkınlıkla izledim.

Vietnamlı bir arkadaşım bana, sadece küçük bir Hıristiyan azınlığın olduğu bu ülkede Sevgililer Günü ve diğer kutlamalarla birlikte son on yılda yerleşen Noel furyasının, yeni zenginlere kendilerini gösterme ve alışveriş yapma fırsatı sunduğunu söyledi…

…Gelecekte ne olacağı asla bilinmez. 1975’te hiçbir yorumcu Vietnam’da kapitalizmin gelişeceğini ve ABD’ye hayranlıkla bakılacağını tahmin edemezdi…

İkinci sonuç; Ülkeler kendi derslerini kendileri çıkarırlar. Vietnam’da komünizmin ABD yüzünden değil, kendi zaferinin sonuçları nedeniyle çöktü…

ABD’ye karşı verdiği savaş, Vietnam için sadece bin yıllık bağımsızlık savaşının zor bir safhasıydı…

Bunlar, Afganistan ve Irak için, diyelim ki 2050 yılı temel alındığında, hiç de umutsuz çıkarımlar değil.

Ama Noel Babalara bakınca paranın bugünlerde her şeye yön vermesinden endişeleniyorum.

Umarım Vietnam uzun bağımsızlık mücadelesini kültürünü satmak için vermemiştir.

Aksi halde bu herkes için yenilgi olur.” (2)

Yıl 1853-1856;  Osmanlı (İngiliz-Fransız-Piyomonte) Ve Rusya arasında yapılan Kırım Savaşı…

Ruslar, Osmanlı Devleti’ni yıkma peşindedir. Bahaneler üreterek birtakım tavizler ister, neticede Rusların Osmanlı üzerinde etkili olmasını istemeyen İngiliz-Fransızlar, Ruslarla yapılan savaşta Osmanlının yanında yer alırlar ve Ruslar yenilir. Yenilirler ancak, İngilizlerin istediği-aldığı tavizler Rusların istediklerine rahmet okutur. Açık ifadesi ile, bu savaşla birlikte, verdiği tavizlerin dışında, Osmanlı ilk dış borcunu (İngiliz-Fransız) bankerlerden alarak, Savaş meydanlarında değil de Bankalar üzerinden faizle batırılır.

Yıl 1945, İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Amerika ve Rusya (Aslında Amerika, Rusya’yı yedeğine alarak aralarında dünyayı paylaşmaktadır.) dünyanın yeni efendileri’dir. Ruslar, 1853’de olduğu gibi bizlerden -bu kez de- Boğazlar ve Kars-Ardahan üzerinden taviz isterler. Şimdi, Osmanlı parçalanmış, yerine “geleneklerine göre bir devlet kurdurmuşlardır!” Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş, ancak, Yeni Devlet henüz yeterince güçlenmemiştir. (Rusların baskısına karşın bu kez) Türk yöneticilerin imdadına, İngiliz-Fransızlar değil, Amerikalılar koşacak ve ülkede yapılacak askeri üsler karşılığında bizi NATO’ya alacaklardır.

Peki, bakalım bu kez NATO’ya -Koruma altına-vesayet demiyoruz!) mı  girdik, yoksa NATO Ülkemize mi girmiş!!!

Rus uçağının düşürülmesi sonrasında “zincirleme reaksiyonla” olaylar öylesine büyüdü ki bana Aslan Asker Şvayk’ın “naif” sorusunu hatırlattı.

Bu kadar abartılı olarak büyütülmesi soru işaretleri çiziyor.

Rusya’nın sanki böyle bir bahane üretmek üzere tüm uyarılara rağmen uçaklarını Türk hava sahasında devamlı olarak uçurması…

Bir uçak düşürülünce de Suriye’ye gemi, füze bataryaları yığması, Türkmen bölgelerini vurması, Cerablus bölgesini adeta PYD için boşaltması…

Bunlar Aslan Asker Şvayk’ı hatırlattı.(Daha fazlası için bakınız; http://www.milliyet.com.tr/rusya-ve-svayk/siyaset/ydetay/2167464/default.htm )

Atatürk’ten 5 dış politika ilkesi

1- Komşularınızın iç işlerine karışmayın.

2- Rusya’yı tahrik etmeyin.

3- Arap ülkeleriyle tarihi, sosyal, kültürel ilişkilerinizi geliştirin. Fakat aralarındaki anlaşmazlıklara karışmayın.

4- Sormadan akıl vermeyin.

5- Batı kültürünü benimseyin, fakat onların emperyalist emellerine alet olmayın.

Daha fazlası; http://www.milliyet.com.tr/ataturk-ten-5-dis-politika-ilkesi/siyaset/ydetay/2171563/default.htm

“…Bunca alacakaranlık içinde “İsrail’le ilişkilerin düzeleceğini gösteren işaretler” iyi haber.

Bir düşünün, Rus uçağının Türk jetleri tarafından düşürülmesi sonrasında nasıl da kararı verdi ortalık.

Putin’in son “yıllık basın toplantısında söyledikleri” bile kaygı verici:

“Türk savaş jetleri Suriye üzerinde uçuyorlardı.

Suriye’ye füze sistemleri yerleştirdik.

Hadi şimdi de uçabilsinler ya…”

…………………….

Rusya tehdidi için “NATO şemsiyesini” açtık.

Fakat…

ABD ve Batı “Olay Türkiye’yle Rusya arasında” mesajını vermekte.

Hatta…

Gereğinde NATO toprağı olan Türkiye’yi savunmakta kullanılabilecek F-15 savaş uçaklarını ABD’nin geri çektiği haberleri var.

Henüz yalanlanmış değil.

Bir de “önemli” ayrıntı.

“Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesinden epeyce önce açıkladığı angajman kuralları kendi güvenlik konseptine göre düzenlenmiş” deniyor.

Ve… “NATO angajman kuralları değil”demeye getiriliyor.

Bunlar da elbette Rusya tarafından değerlendiriliyor.

Tahran ve Bağdat da satır aralarını iyi okumakta.

“NATO şemsiyesinin”kapsamadığı alanları görüyorlar.

……………………..

Burada ABD’nin başını çektiği NATO’nun “sabun gibi kayganlığı”nasıl önlenebilir?

Nasıl kalıcı bir “çıpaya” dönüştürülebilir?

İşte İsrail bu bakımdan da önemlidir.

…Türkiye Amerika’yla ilişkilerinde İsrail kartını  çok kez “joker” gibi kullanmıştır.

O halde on yıllarca bölgede partner olan Türkiye ile ilişkilerin eski haline dönüşmesi aklın yoludur…

Daha fazlası için; http://www.milliyet.com.tr/israil-karti/siyaset/ydetay/2166034/default.htm

Ne demek istedik?

Arife tarif gerekmez!

-Arif olmayana da herhangi bir tarif para etmez!

Yaşananlar, hazmedenlerine afiyet olsun!

Biz hazmedemiyoruz.

Bu yazıyı okuyanlar, lütfen sonra yayınlanacak bölümlerde, (burada anlatılanlarla) Japon siyaset adamının bu ve benzer konular için söylediği ifade-uyarıları birleştirsinler.

Ne mi görecekler?

Açık olarak nasıl bir tuzağa düştüğümüzü-düşürüldüğümüzü…

www.canmehmet.com

Resim; web ortamından alınmıştır.

(1)Kaynak; Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/bati-soslu-hayat-basliyor-laiki-tarikatci-uluscu-happy-birthday-to-youcu-11.html

(2)Daha fazlası için bakınız;http://www.canmehmet.com/noel-baba-ve-yilbasi-kutlamalari-bati-emperyalizmin-kultur-ayagi-midir.html

“Kemalizmin Dramı”; Yıl, 1930, ekonomi ağır bunalıma girince M. Kemal Paşa çözümünü açıklar (3)

yarı ilah cumhuriyet

 

1931’de Yurtta  büyük bir ekonomik bunalım başgöstermiş, ürün fiyatları  düşerken, Devlet  Bütçesindeki açık genişlemektedir. Her gün birkaç  tüccarın iflâs  etmesi, huzursuzluğu son haddine getirir.  Halkın tepkileri üzerine bütün milletvekilleri, Atatürk’ten bu hastalığa bir çare bulmasını istemek üzere yanına giderler.

SERVETLERİNİZİ VERİNİZ…

1930-1931 Yıllarında yurdumuzda  büyük bir ekonomik bunalım başgöstermişti. Ürün fiatları  düşüyor,  Devlet  bütçesindeki açık genişledikçe  genişliyordu. Genel bir ulusal ekonomi seferberliği olmadıkça  bu hal düzelemezdi. Her gün bir ya da birkaç  tüccarın iflâs  ettiği  duyuluyordu. Huzursuzluk son haddini  bulmuştu. Bu durumu gören bütün milletvekilleri, Atatürk’ten bu hastalığa bir çare bulmasını istediler.  Hatta Nuri Conker :

Paşa, vaziyet kütüdür. Böyle giderse, memleket mahvolur. Diyordu.

O gün sofrada bulunan Yunus Nadi ve Hikmet Bayur:

Paşam, bu işe ancak siz çare bulabilirsiniz… Deyince Atatürk şu cevabı verdi:

Ben askerim. Vazifem olan şeyleri bilirim. Gerisine karışmam. Bu memlekette Yüksek Ticaretten mezun dünya kadar genç yetişiyor. Bunların arasından seçin bir tanesini,  İktisat  Vekili yapın...

Fakat Hikmet Bayur’un dediği dedikti:

Paşam,  bizim hiç bir işe sizin kadar aklımız ermiyor. Onun için her şeyi siz yaparsınız. Buna da siz  çare bulacaksınız. Dedi.

Atatürk bir iki saniye düşündükten sonra Nuri Conker’e  dönerek :

Bu millet çok çabuk kurtulur ama, usulünü bilmek lâzım. İsterseniz sizi misâl alalım.  Siz  Selanik’ten Türkiye’ye gelirken Ankara’ya ne getirdiniz ? Tabii hiç bir şey. Şimdi neniz var? Yüzbin liralık bir apartman, Kütahya’da ikiyüzbin liralık bir kiremit fabrikanız. Hepiniz bütün  mallarınızı millete verirseniz, bu dâva  kendiliğinden halledilmiş olur.  İşte sana kurtuluş  yolu…

Sonra Yunus Nadi ile Hikmet Bayur’a dönerek :

Ne buyrulur? Diye sordu. Daha onların vereceği cevabı beklemeden ekledi :

Ben askerdim. Allahın  inayeti,  milletin  yardım ve çalışmasiyle bugüne ulaşabildik. Memleket ve millet artık kurtulmuştur. Ben bir şey yapmadım ki… Benim  vazifem çekilip bir yana  oturmak olmalıdır. Reisicumhurluğu bile üzerime  almamam lâzımdı. Ne çare ki, hiç  istemediğim  halde  bu vazife her yıl benim üzerimde kalıyor. Benim kalmam bu millet için belki zararlı olur.  Dedi.

Bir yıl  kadar  sonra  9 Eylül 1932 de İş Bankası Genel Müdürü olan Celâl  Bayar Çankaya Köşküne çağırıldı.  Atatürk Bayar’a :

Seni İktisat Vekili yapıyoruz.  Deyince Bayar :

Paşam, beni af buyurun. Ben yalnız İş  Bankasında kalmak istiyorum. Bu iş bile bana fazla geliyor.  Diyerek üç sefer de yapılan isteği geri çevirince Atatürk:

Hem İş Bankası Müdürlüğünü yapacaksın, hem de İktisat Vekilliğini. Dedi. Bayar bu isteğe  uymak  zorunda kaldı.

Bunu duyunca çok sevindik. Sevincimiz daha çok şu bakımdan ileri geliyordu. Bayar eli açık, bol bahşiş verirdi. Hatırımızı sorar,  yakınlık  gösterirdi. “(1)

Yukarıda anlatılanların yorumunu okuyana bırakarak kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İlk iki bölüm özetle:

-İtalyan, ”Institute Per L’oriente”nin (Doğu Enstitüsü), “Kemalizm” ile ilgili araştırmalar yapmaktadır. Kemalist fikrin babalarından Şevket Süreyya Aydemir’e bir mektup yazarak konuyu onun ağzından öğrenmek isterler. Ancak, O sırada Şevket Süreyya Aydemir vefat etmiştir. Mektup bu nedenle dava arkadaşlarında Kadrocu V. Nedim Tör’e ulaştırılır.

İtalyan “Doğu Enstitüsü” yetkilileri mektuplarında “Batılaşma!” anlayışı kapsamında “Kemalizm”  ile ilgili önemli iki noktaya işaret ederler;

“Ettore Rossi 1955’e kadar Enstitümüzün ve Oriente Moderno’nun müdürü idi. 1932’de “Giornale de Politica e di Letteratura” dergisinde Yeni Türkiye’yi takdim etti… Makalesinin sonunda Ettore Rossi, Kemalizm’in Faşizm’e benzediğini ve onu taklit etiğini yazmıştı..” der ve ilave ederler;

-“…Toynbee, başka bir medeniyetten teknik öğeler alan bir halkın, o başka kültürü tamamen kabul etmeye mecbur olduğunu söyledi. Çünkü o teknik öğeler, bir Weltanachuung içinde, bir “dünya görüşü” içindedirler. Siz, kendi kültürünüzü koruyarak, Batı Avrupa medeniyetini kabul etme olanağına inanıyor muydunuz? (2)

İtalyan Doğu Enstitüsü sözcüsünün Kemalist ideologlara yönelttikleri iki soruda vurguladığı ana noktalar;

– “Kemalizmin faşişm’e benzediği..”

-(Batılılaşma adına) “Başka bir medeniyetten teknik öğeler alan bir halkın, o başka kültürü tamamen kabul etmeye mecbur olduğu…” Ve devamla sorar; “Siz kültürünüzü koruyarak Batı Avrupa Medeniyeti’ni kabul etme olanağına inanıyor muydunuz?”

Bu sorulara, Kemalist İdeolog V. Nedim TÖR aşağıdaki cevaplar verir.

 “..19. yüzyılı olmayan yani makine ve buharın endüstriye uygulanması çağını yaşamamış olan milletlerin bünyesine Batı modeli demokrasi konfeksiyon malı hazır elbiseler gibi bir türlü uymamakta ve “oy avcılığı” yolu İle demagojik soysuzlaşmalara doğru kaymaktadır.

Demokrasi ileri endüstri memleketlerinde bile bir nevi “oy avcılığı oyunu”dur.

…Bugünkü teknoloji ve menagement bilgileri sayesinde en olumsuz koşullar altında bile neler yapılabileceğinin en parlak örneğini İsrail devleti vermiştir. Tuzlu topraklar üzerinde “ileri” bir ziraat memleketi, kömürsüz, demirsiz bir diyarda “ileri” bir endüstri memleketi kurmasını 20-25 yıl içinde başardılar. Çünkü onlar bilimi hayata uygulamasını becerdiler.

Klâsik iktisat kitaplarında ekonominin üç unsuru olarak tarif edilen “doğa, emek, sermaye” bugün artık kalkınmak için yeterli değil. Bunlar, “teknoloji ve menagement” ile çiftleştirilip doğurgan bir hale getirilmezse, kalkınma temposu çok ağır oluyor. Bunun en acıklı örneği Türkiye’dir.

Türkiye’de eşsiz bir tabiat ve tarih zenginliği vardır, insanı da çok cevherli. Sermaye de bulunuyor. Fakat yine de İsrail ölçüsünde bir kalkınmayı beceremedik.

Çünkü politika esnafı “negatif seleksiyon” kanunu gereği, bilimsel bir politika uygulayamıyor. Bu yüzden çok zaman israf ediyoruz. Bugünkü Türkiye, hiç şüphesiz ki Atatürk’ün miras devraldığı Türkiye değildir.

O zamanki Türkiye tam anlamıyla bir açık pazardı. En çok ithal ettiğimiz mallar, pamuklu ve yünlü mensucattı. Şimdi bunları ihraç ediyoruz. O zaman Marsilya’dan patates, Yafa’dan portakal, limon, muz, hatta Nice’den çiçek ithal ederdik. Şeker, çimento, kâğıt ve diğer endüstri malları için de tam anlamıyla bir açık pazardık. (*)  (Meraklılarına bu konuda aşağıda çarpıcı bilgiler verilmektedir. okumalarını öneririz)

Türkiye’yi kendisi ile mukayese edersek, hiç şüphesiz ki büyük bir gelişme var. Ama, olanla olması mümkün olan arasında da büyük bir açık var. İşte Kadro’nun “planlı” devletçiliği bilimsel yöntemlerle uygulansaydı, bugün Türkiye, bütün üçüncü dünya memleketlerinin Kâbe’si olabilirdi.

Bana içimi dökmek fırsatım verdiğiniz için teşekkürlerimle saygılar sunarım. (3)

10 Haziran 1976

(VEDAT NEDİM TÖR )

Vedat Nedim TÖR’ün söyledikleri özetlenirse;

-19. Yüzyılda Sanayi Devrimi’ni kaçırmış milletlere, Batı modeli demokrasi konfeksiyon malı hazır elbiseler gibi bir türlü uymamakta ve “oy avcılığı” yolu ile demagojik soysuzlaşmalara doğru kaymaktadır.

Demokrasi ileri endüstri memleketlerinde bile bir nevi “oy avcılığı oyunu”dur.

-“Bugünkü teknoloji ve menagement bilgileri sayesinde en olumsuz koşullar altında bile neler yapılabileceğinin en parlak örneğini İsrail devleti vermiştir..”

-“O zamanki Türkiye tam anlamıyla bir açık pazardı. En çok ithal ettiğimiz mallar, pamuklu ve yünlü mensucattı. Şimdi bunları ihraç ediyoruz. O zaman Marsilya’dan patates, Yafa’dan portakal, limon, muz, hatta Nice’den çiçek ithal ederdik. Şeker, çimento, kâğıt ve diğer endüstri malları için de tam anlamıyla bir açık pazardık..”

Ve V. Nedim TÖR’ün Söyledikleri yorumlanırsa;

Batıda ilk sanayii devrimini yapan İngilterebir sömürgeler (yağma) İmparatorluğu’dur. Sanayii Devrimi için gerekli kaynak, Latin Amerika’dan yağmalanan altın-gümüşlerle sağlanır. Ve İngiliz (bezi) kefeni ile defnedilmeyen İngilizlerin gömülmesine izin verilmeyecek kadar İngiltere’de aşırı bir korumacılık vardır. (4)

-Osmanlılar, (19. Yüzyılda) Yıkılma amacı ile, Rus, Fransız, İngiliz, Avusturya ve ülkeler tarafından bir savaş çemberi içine alınmıştır. Alınmış olmasına rağmen ülkede, tekstil, silah, maden ve tarım sektöründe çağdaşlarından, benzerlerinden çok aşağıda değildir.

Örnek 1; 1855 Yılında Paris’te bir dünya Fuarı vardır. Osmanlılar katıldıkları bu fuarda, Ürettikleri kumaş dokuma ve boyama kalitesi ileDünya birinciliği alırlar. Meraklıları, dönemin Osmanlı İmalat sektörü için aşağıda verilen kaynaklara bakabilirler.(5)

Örnek 2; “Ahmed Süreyya Emin Bey (1848-1923) seri atışlı bir top yapılabileceğini kanıtlayan dünyadaki ilk insan olarak çok parlak bir başarıya imza atmıştır. Ahmed Süreyya Emin Bey bu icadının yanı sıra, topların ateş edildikleri sırada falyalarından dışarıya çıkan gazın, güllelerin sürat ve kuvvetini azaltmakta olduğunu ve bu sakıncanın giderilmesi ile ilgili teknoloji mühendislerini araştırmaya çağıran Fransa Hükümeti’nin yaptığı resmi duyuruyu haber almış, bu çalışmalar devam ederken yaptığı bir icad ile bu sorunu çözümlemiştir.” (6)

Osmanlı İmparatorluğu, döneminde; birçok cephede İsyan ve savaşlarla yıpratılmasına, ekonomik yıkıma götürülmesine rağmen tekstil, döküm, silah ve tarımda önemli çalışmalar yapılmıştır.

Son dönemindeki ekonomik durgunluk; I. Dünya Savaşı nedeniyle üretim yapan ve okuyan  gençleri  Cepheye gitmesinden kaynaklanır. Cephelerde savaşan milyonlarca asker nedeniyle ne üretim yapılabilmiş, ne de ülke kalkınması için bir kaynak ayrılabilmiştir.

Cumhuriyetin ilk dönemindeki sanayi-üretim artışı, askerlerin (üreticilerin-imalatçıların) terhisi ile ülkede yeniden üretimin başlamasıdır.

Ancak ciddi manada yeni yatırım yapılmadığı için üretim belirli bir seviyeden yukarı çıkamamış ülke ve ekonomi çok uzun süre olduğu yerde kalmıştır.

Hikayemizin, daha doğrusu gerçeğin çıplak özeti budur.

Ve açık olarak, Cumhuriyet döneminde sahiplenen her ne varsa, Osmanlıların mirasıdır.

Buna, Kız çocukların (Kız veya karma okullarda) öğretim görmesi de dahil. (7)

Biz, Kemalist ideologların kaleminden, “Kemalizmin Dramı” isimli eserden yazılanları aktardık.

Yorum her zaman olduğu gibi okuyanlara aittir.

“Kemalizm; “Törensel laf kalabalığı”, “ithal malı fikir kırıntıları mıdır?”

www.canmehmet.com

Resim; web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(*) Meraklıları için çıplak gerçekler; http://www.canmehmet.com/affairisme-2-5816-sayili-kanunla-celal-bayarin-ilgisi.html

(1)Atatürk’ün Özel uşağı, Cemal Granda. daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/ataturkun-usaginin-gizli-defterinden-bu-hal-bana-cok-dokundu-yalnizligi-oylesine-huzun-vericiydi-ki-son.html

(2)Kemalizmin Dramı, Vedat Nedim TÖR

(3) A.g.e.

(4)(Bakınız;Latin Amerika’nın Kesik damarları. Daha fazlası için; http://www.canmehmet.com/sir-perdesi-aciliyor-osmanlinin-helvasinin-unu-misir-sekeri-selanik-tereyagi-fransadan-4.html

(5)“Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü”,  Prof. Donald Quataert, Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/osmanli-devleti-asla-geri-kalmamistir-sektorlere-gore-osmanli-imalat-ve-uretim-bilgileri-7.html

(6) a) http://www.bilgiportal.com/yazi/buyuk-turk-bilgini-ahmed-sureyya-emin-bey-1521

b) http://www.canmehmet.com/osmanli-imparatorlugu-dosyasi-osmanli-cagdaslarindan-asla-geri-kalmamistir-iste-osmanli-imalat-sanayisi-4.html

(7)   Meraklıları bu konuda zengin bilgilere ulaşabilirler. http://www.canmehmet.com/ve-gercekler-cumhuriyet-yonetimi-osmanlidan-nasil-bir-egitim-sistemi-devraldi-4.html

“Kemalizm Dramı”; Kemalizm, “Törensel lâf kalabalığı”, ithal malı fikir kırıntıları mıdır? (2)

yarı ilah cumhuriyet

 

İtalyan Doğu Enstitüsü, “Kemalizm” ile ilgili yaptığı araştırma için Kemalist ideologlardan Şevket Süreyya Aydemir’e yazdığı mektupla bilgi ister. Ancak, O sırada Şevket Süreyya Aydemir vefat etmiştir. Mektup, “KADRO“culardan V. Nedim Tör’e ulaştırılır.

Aşağıda, İtalya’dan gönderilen mektup ile cevabı (özetlenerek) aktarılmaktadır.

Sayın Şevket Süreyya Aydemir,

Ben Roma’da Istituto per  L’Oriente’de çalışıyorum.

Enstitümüz Yakın Doğu ülkeleri (Arap ülkeleri, Türkiye ve Iran) ile ilgilenmektedir…

Enstitüde birçok üniversite profesörleri bilimsel araştırmalar yapıyorlar, şimdi Yakın Doğu ülkelerindeki  siyasi partiler ve ideolojiler üzerinde bir araştırma yapmak istiyoruz. Gerçekte şimdi yapmakta olduğumuz araştırmaları daha genişletmek ve derinleştirmek istiyoruz. Ben şahsen Türkiye hakkında birkaç makale yayınladım..

Daha evvel Türk edebiyatı hakkında etüdlerimi yaptığım sırada ve 1930 yıllarını incelerken, Kadro dergisi ile karşılaştım ve çok ilgilendim…

Şimdi bu konuda kısa bir makale hazırlamaktayım.

…Bu makaleyi yazma arzusu bana, merhum Prof. Ettore Rossi ile Kadro dergisi arasındaki polemikten geldi. Ettore Rossi 1955’e kadar Enstitümüzün ve Oriente Moderno’nun müdürü idi 1932’de “Giornale de Politica e di Letteratura” dergisinde Ettore Rossi Yeni Türkiye’yi takdim etti.

Makalesinin sonunda Ettore Rossi, Kemalizm’in Faşizm’e benzediğini ve onu taklit ettiğini yazmıştı.

Kadro’nun 8’nci sayısında Burhan Asaf, Ettore Rossi’nin Türkiye’nin samimi dostu olduğunu kabul etmekle beraber Kemalizm’in Faşizmi taklidinin bahis konusu olmadığını belirtmişti…

Ben makalemde bu polemiği ele almak istiyorum, çünkü 1932’de geçiyordu…

Eğer izin verirseniz, Kadro ideolojisi hakkında benim anladığım fikri, özet olarak, size sunayım. Böylece siz de arzu ederseniz müşahedelerinizi bildirdiğiniz takdirde çalışmalarıma kıymetli bir katkıda bulunup beni müteşekkir edersiniz.

Kadro için halkın sesini duyan ve anlayan bir lider lâzımdı. Bu liderin etrafında bir kadro, kurulacaktı. Şuurlu bir elite ki görevi, milleti bilinçlendirmek ve onu yönetmekti. Herkes bu kadro’yu kurmaya yetenekli değildi, çünkü herkesin kapasitesine göre bir görev yapması lâzımdı.

Ulus içinde sınıflar arasında tezatlar olmaması gerekiyordu. Bu hal o zaman mümkün olabiliyordu, çünkü Türkiye’de o zaman kapitalist ülkelerde olduğu gibi kesin olarak sınırlanmış sınıflar yoktu.

Millî bir sermaye birikimi yapabilmek için, ekonominin kesin olarak devletçe yönetilmesi gerekiyordu.

Aynı şekilde dış politikada, bu ülkeler arasında, tezatlar ve istismarların ortadan kaldırılması lâzımdı. İdeolojiniz yani Kemalizm, bütün kurtuluş hareketleri için bir örnek olarak görülüyordu.

..Sizin görüşlerinizde hem aristokrat ve hem de sosyal öğeler (unsurlar) buluyorum…

Sonuç olarak sormak istediğim soru, sadece politik ve pratik bir soru değil, existential (varlığı olan) bir sorudur.

Fikrince toplumun kemale ermesi kabiliyeti var mıdır veya daima güçlü bir rehberin mevcudiyeti zaruri midir?

İnsanlık mükemmel mi veya “değişemez” midir?

Toynbee başka bir medeniyetten teknik öğeler alan bir halkın, o başka kültürü tamamen kabul etmeye mecbur olduğunu söyledi.

Çünkü ö teknik öğeler, bir Weltanachuung içinde, bir «dünya görüşü» içindedirler. Siz, kendi kültürünüzü koruyarak, Batı Avrupa medeniyetini kabul etme olanağına inanıyor muydunuz?

Çağdaş dünyada bu meselenin önemli bir mesele olduğuna inanıyorum.

Şimdi Türkiye’de bütün düzeyde yerli kültür ile yabancı kültür arasında bir mücadele görüyorum.

…Böyle uzun bir mektupla, sizi rahatsız etmediğimi umarım…

Eğer müşahedelerinizde bana yardım etmeyi lütfederseniz, bir makale yazıp Kadro’nun ideolojisini takdim etmek ve İtalya’da Kemalizm üzerinde yapılmış muhtelif enterpretasyonlar ve “Enternasyonal faşizmin Kemalizmi faşizm içine dahil etmek çabaları ve başarısızlığa uğrayışını meydana çıkarmak istiyorum…

En iyi dileklerimle saygılarımı sunarım.

Giacame E. Carretto»

**

İTALYAN TÜRKOLOG’U PROFESÖRE YANIT

Pek Sayın Profesör,

Büyük dostum, ideal ve can arkadaşım Şevket Süreyya Aydemir, 25 Mart 1976’da Ankara’da sizlere ömür, öldü, O’na gönderdiğiniz 28/2/1976 tarihli mektubu oğlu, bana ancak 5 Haziran’da yolladı. Onu büyük bir hayranlıkla okudum.

Demek, bizim “Kadro” muz Türkiye sınırları dışında böyle büyük bir ilgi kaynağı olmuş… Bizim için bu ne büyük şeref…

Bu bilimsel olay beni hem sevindirdi, hem de doğrusu, utandırdı. Çünkü “Kadro”, kendi memleketimde, bugün artık tarihe karışmış bir düşün akımı haline düşmüştür.

Kadro hareketi, “Kemalizm’i komünist, faşist” liberal dünya görüşlerinin dışında, onlardan apayrı, bağımsız bir ideoloji halinde sistemleştirmek davasını güdüyordu…

“Türkiye’nin bugünkü mücadelesinin yalnız Türkiye’ye ait olmadığını tekrar etmek lüzumunu hissediyorum. Türkiye’nin müdafaa ettiği dava, bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır.”

1923’te söylediği şu sözler de Atatürk’ün davasına ne kadar geniş görüşlü, adeta peygamberane bir imanla bağlı olduğunun en canlı belgeleridir:

“Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, Uzaktan bütün şark milletlerinin uyanışını da öyle görüyorum. İstiklâl ve hürriyetlerine kavuşacak olan daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki, terakkiye ve refaha müteveccih olacaktır. Bu milletler, bütün güçlüklere, bütün engellere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır. Müstemlekecilik ve emperyalizm, yeryüzünde yok olacak ve yerlerine milletlerin aralarında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeden yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır.”

…Atatürk’ün antiemperyalist dünya görüşüyle komünist enternasyonalinin antiemperyalist taktiği arasındaki büyük ayrılığı da Stalin’in Millî Kurtuluş hareketleri hakkındaki şu sözleri çok açık ve seçik ortaya koymaktadır:

“Milli Kurtuluş hareketleri, umumî Cihan İnkılâbı meselesinin bir parçasıdır. Bu meselenin konusu, müstemleke ve yan müstemlekelerin hareketçi ve inkılâpçı kabiliyetlerinden dünya işçi inkılâbı uğruna istifade etmektedir. Onları da bu yolda kullanmaktadır. Yani bu memleketleri komünizmin rezervi haline getirmektir.”

Görülüyor ki, Stalin, yani komünist enternasyonal. Millî kurtuluş hareketlerini ancak kendi çıkarlarının  bir rezervi, bir ihtiyat kuvveti, yani yepyeni ve müstakil bir tarihî olay olarak değil, komünist emperyalizmine tabi bir hareket olarak değerlendirmektedir.

Atatürk, millî kurtuluş hareketleri savaşında ne kadar yepyeni, hümanist, evrensel bir dünya görüşünün mümessili ise, Stalin de o kadar egoist ve dar bir çıkar politikasının tutsağıdır.

Atatürk’ün bu hümanist evrenselliği, Balkan antantı zamanında, Romanya Dışişleri Bakanı Titolesko’ ya hitaben Ankara Palas’ta söylediği şu sözlerle canlı dile gelir:

“Dünyanın filan yerinde bir rahatsızlık varsa bana ne dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi, onunla meşgul olmalıyız. Hadise ne olursa olsun, bu esastan şaşmamak lâzımdır.  Beşeriyetin hepsini bir vücud ve her milleti bunun bir uzvu saymak gerekir. Bir vücudun parmağındaki acıdan bütün vücut müteessir olur. İnsan, mensup olduğu milletin varlığım ve saadetini düşündüğü kadar bütün cihan milletlerinin huzur ve refahını düşünmelidir, -kendi milletinin mutluluğuna ne kadar kıymet verirse, bütün dünya, milletlerinin saadetine hizmet etmeye de o kadar çalışmalıdır.”

Görülüyor ki, Atatürk’ün dünya görüşü, dünya anlayışı çağının komünist faşist, nazist moda ideolojilerinden apayrı ilkelere dayanmaktadır. O, bir tür Anadolu hümanizminin devamıdır. Daha 18. Yüzyılda, “Düşmanımız kindir bizim/Kamu âlem birdir bize”  diyen büyük Anadolu ozanı Yunus Emre ile Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sloganı ne kadar kardeş bir hava içinde bağdaşmaktadırlar.

İşte. Millî Kurtuluş Savaşımızın zaferi ile açılan yeni çağın emperyalizmin ve sömürgeciliğin tasfiyesi çağının ilk başarılı örneğini tarihe armağan etmiş olan Mustafa Kemal’in adını taşıyan yepyeni bir ideolojinin, Kemalizmin zorunluğuna inanan 5 genç, 1932 yılında, Ankara’da “KADRO” adlı bir dergi yayınlamaya başladılar.

Bu derginin bütün sayılarında çıkan yazılarda, bütün millî kurtuluş hareketlerini yapmış ve yapacak olan milletlerin ideolojik fikir sistemini tedvin etmek cehdi hâkim olmuştur.

Size bütün bu bildiğiniz gerçekleri tekrarlamaktan amacım, Kemalizmin bir “taklit» hareket olmadığını, “nevi şahsına münhasır”, orijinal bir ideoloji örneği halinde işlenmesi gereken büyük bir tarihsel ve bilimsel ödev olduğunu belgelemek içindi…

19. yüzyılı olmayan yani makine ve buharın endüstriye uygulanması çağını yaşamamış olan milletlerin bünyesine Batı modeli demokrasi konfeksiyon malı hazır elbiseler gibi bir türlü uymamakta ve “oy avcılığı” yolu İle demagojik soysuzlaşmalara doğru kaymaktadır.

Demokrasi ileri endüstri memleketlerinde bile bir nevi “oy avcılığı oyunu”dur.

…Bugünkü teknoloji ve menagement bilgileri sayesinde en olumsuz koşullar altında bile neler yapılabileceğinin en parlak örneğini İsrail devleti vermiştir. Tuzlu topraklar üzerinde “ileri” bir ziraat memleketi, kömürsüz, demirsiz bir diyarda “ileri” bir endüstri memleketi kurmasını 20-25 yıl içinde başardılar. Çünkü onlar bilimi hayata uygulamasını becerdiler.

Klâsik iktisat kitaplarında ekonominin üç unsuru olarak tarif edilen “doğa, emek, sermaye” bugün artık kalkınmak için yeterli değil.

Bunlar, “teknoloji ve menagement” ile çiftleştirilip doğurgan bir hale getirilmezse, kalkınma temposu çok ağır oluyor. Bunun en acıklı örneği Türkiye’dir.

Türkiye’de eşsiz bir tabiat ve tarih zenginliği vardır, insanı da çok cevherli. Sermaye de bulunuyor. Fakat yine de İsrail ölçüsünde bir kalkınmayı beceremedik.

Çünkü politika esnafı «negatif seleksiyon» kanunu gereği, bilimsel bir politika uygulayamıyor. Bu yüzden çok zaman israf ediyoruz. Bugünkü Türkiye, hiç şüphesiz ki Atatürk’ün miras devraldığı Türkiye değildir.

O zamanki Türkiye tam anlamıyla bir açık pazardı. En çok ithal ettiğimiz mallar, pamuklu ve yünlü mensucattı. Şimdi bunları ihraç ediyoruz. O zaman Marsilya’dan patates, Yafa’dan portakal, limon, muz, hatta Nice’den çiçek ithal ederdik. Şeker, çimento, kâğıt ve diğer endüstri malları için de tam anlamıyla bir açık pazardık.

Türkiye’yi kendisi ile mukayese edersek, hiç şüphesiz ki büyük bir gelişme var. Ama, olanla olması mümkün olan arasında da büyük bir açık var. İşte Kadro’nun “planlı” devletçiliği bilimsel yöntemlerle uygulansaydı, bugün Türkiye, bütün üçüncü dünya memleketlerinin Kâbe’si olabilirdi.

Bana içimi dökmek fırsatım verdiğiniz için teşekkürlerimle saygılar sunarım.

10 Haziran 1976

(VEDAT NEDİM TÖR )

Devam edecek;

-İtalyanlar, sorularına Kemalist KADRO’culardan bir cevap alabildiler mi?

www.canmehmet.com

Resim; Web ortamından alınmıştır.

Alıntı kaynağı; Kemalizm Dramı, Vedat Nedim TÖR

“Kemalizm Dramı”; Kemalizm, “Törensel lâf kalabalığı”, ithal malı fikir kırıntıları mıdır? (1)

yarı ilah cumhuriyet

İçerik, Kemalizmin fikir sahiplerine ( ideologlarına) aittir. Tamamı belgelidir ve bir arşiv niteliğindedir. Yazıdan amaçlanan: Okumayan, okumadığı için araştırmayan, bu nedenle hayalindekilerle -kulaktan dolma bilgilerle-  düşünce üretenlerin az da olsa bir gerçeği görmelerini sağlamaktır.

-Peki, bir yazı ile (şartlanmış insanlar) gerçeği görebilir mi?

-Sanmıyoruz…

-O halde kendimiz çalıp kendimiz oynayacağız!

-Elbette öyle de değil.

-Amaç, Okuyanın içine bir şüphe düşürerek konunun araştırılmasını sağlamak.

– Paulo Coelho böyle durumları bakınız nasıl özetlemiştir;

“Açıklamalarla vaktini harcama… İnsanlar sadece duymak istediklerini duyarlar!

Ve yine yaygın kanaate göre:

-“Kimse görmek istemeyen birisi kadar kör, duymak istemeyen birisi kadar sağır değildir.” 

Başlamadan, konuyu açmak adına “Kemalizm” anlayışı ile ilgili ideologlarından (Fikir sahiplerinden) kısa alıntılar:

“…Bu yazının üstünden geçen 45 yıla rağmen hâlâ kızoğlankızlığını koruması, Kemalizmin çok acı ve çok acıklı bir talihsizliğidir. Gençliğin bunalımı bir idealizm boşluğundan doğuyor. Gençlik, heyecanlanma, şevklenme inanıp bağlanma açlığını Kemalizm ideolojisiyle doyuramadığı içindir ki, çokluk hep sağlı sollu yabancı ideolojilere kaçıyor…

-Onun için Kemalizmi bir törensel lâf kalabalığı olmaktan kurtarıp, gençliği doyuracak nitelikte bir gerçek Kemalist ideoloji sistemi yaratmak zorunluğundayız..”

Yukarıdaki satırların yazarı, VEDAT NEDİM TÖR, 

-“Atatürk’ün altın çağında, Ankara’da Matbuat Umum Müdürü, Turizm Müdürü, Radyo Müdürü olarak görev yapmış bir yazardır. Yazdığı esere, geçmişteki başarılara özlemlerini ve son yıllarındaki acı burukluğunu yansıtacak şekilde; “Kemalizmin Dramı” koymuştur.

Sayın TÖR devam etmektedir;

-“..Onun için biz, Kemalizmi “en ileri” bir fikir sistemi olarak “kurmak” durumundaydık, işte, burada bilimsel yaratıcı gücümüzün harekete geçmesi gerekirdi.

-Fakat, ne yazık ki, Atatürk’ün çağında olsun, ölümünden sonra olsun, hatta 27 Mayıs’ta olsun bizim ulusal bilim yaratıcı gücümüz -bizim pek kısa ömürlü Kadro denememiz dışında,—  Kemalizmin şanına yakışır bir çaba gösteremedi.

Hep ithal malı fikir kırıntılarıyla yetindik ve hep Batı modeli bir demokrasiyi taklit etmeye yeltendik.

Fakat, ne çare ki, bütün bu konfeksiyon malı anayasalar, seçim kanunlarımilletimizin tarihsel yapısına uymadığı için de zaman zaman bir askeri makastarın müdahaleleri zorunluğu doğdu.

…Atatürk, daha 1922 yılında, Dumlupınar’da, 30 yıl sonraki politik gelişmeleri şaşılacak bir aydınlıkla sezen bir kâhin gibi şöyle konuşmuştu:

“Şimdi, günün ufukta ağardığını nasıl görüyorsam, bütün mazlum Şark milletlerinin de uyanışı öyle görüyorum, istiklal ve hürriyetlerine (kavuşacak olan daha birçok kardeş millet var. Emperyalizm ve müstemlekecilik yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletlerin arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır.”

Görülüyor ki, Ankara, bütün sömürge ve yarı sömürge milletleri için de, özgürlüğün, kuruluşun kabesiydi.

“Tarihte Emperyalist uluslarla sömürgeler arasındaki tezadın çözüm çağını Türk Devrimi açmıştır.

O halde Devrim Türkiye’sinin Devleti, ne Fransız Devriminin doğurduğu bir Burjuva Devleti, ne de Komünist devriminin kurduğu bir Proletarya Devleti olabilir…”

…Onu sadece bir Avrupalılaşma, yani Fransız Devriminin doğurduğu Devlet Tipine ve toplum koşullarına ayak uydurma hareketi sananlar var.

İşte, bu anlayış bizi taklitçiliğe götürüyor. Devrimimizin kişiliğini söndürüyor. Yaratma yeteneğini körletiyor.

Türk Devrimine özgü bir Ekonomi Politikası,

Türk Devrimine özgü bir Eğitim Sistemi,

Türk Devrimine ‘özgü bir Basın cihazı,

Türk Devrimine özgü bir san’at anlayışı, sözün kısası,

Türk Devriminin erek ve niteliğine göre bir Türk Toplumu kurma savaşı yerine, bunların Avrupa örneklerine özenmeye yeltenmeleri başgösteriyor.

Oysa, Avrupa’dan ancak metod ve teknik alabiliriz.

Fakat, sistem, ideoloji ancak Türk toplumunun kişiliğinden doğabilir.

Bir yarı koloninin özgür Ulus olma örneğini tarihe ilk armağan etmiş olan Kemalist Türkiye’nin kendine özgü dünya görüşünü kendi yaratmak zorundadır. .” (Kadro dergisi, 1933) (1)

**

İtalya’da faaliyet gösteren, Roma’daki ”Institute Per L’oriente”nin (Doğu Enstitüsü), “Kemalizm” ile ilgili araştırmalar yapmaktadır. Bu amaçla,  Kemalist fikrin babalarından Şevket Süreyya Aydemir’e bir mektup yazarak konuyu onun ağzından öğrenmek isterler.

Ancak, O sırada Şevket Süreyya Aydemir vefat etmiştir, bu nedenle mektup V. Nedim Tör’e ulaştırılır.

Gelecek bölümden itibaren hem yazılan mektup hem de cevapları yayınlanacaktır. Ki; “Kemalizm”in ne olduğu veya olmadığı birinci derece yetkililerinden öğrenilmiş olsun.

Bakalım İtalyan “Doğu Enstitüsü”nden gelen mektubun satır başlarında neler vardır?

Sayın Şevket Süreyya Aydemir,

Ben Roma’da Instituto per  L’Oriente’de çalışıyorum.

Enstitümüz Yakın Doğu ülkeleri (Arap ülkeleri, Türkiye ve Iran) ile ilgilenmektedir. Enstitümüzde mevcut kitaplık, modern Yakın Doğu sahasında ihtisaslaşmış olup, kitaplar ve dergiler, özellikle “Oriente Moderno” dergisini yayınlamaktadır.

Enstitüde birçok üniversite profesörleri bilimsel araştırmalar yapıyorlar, şimdi Yakın Doğu ülkelerindeki  siyasi partiler ve ideolojiler üzerinde bir araştırma yapmak istiyoruz. Gerçekte şimdi yapmakta olduğumuz araştırmaları daha genişletmek ve derinleştirmek istiyoruz. Ben şahsen Türkiye hakkında birkaç makale yayınladım, diğer arkadaşlarım da Arap ülkeleri hakkında yazdılar. Daha evvel Türk edebiyatı hakkında etüdlerimi yaptığım sırada ve 1930 yıllarını incelerken, Kadro dergisi ile karşılaştım ve çok ilgilendim…

… (Kadro’nun bütün sayılarını okuduğum zaman bu konuyu daha geniş şekilde yayınlayabileceğimi umarım). Bu makaleyi yazma arzusu bana, merhum Prof. Ettore Rossi ile Kadro dergisi arasındaki polemikten geldi.

…Makalesinin sonunda Ettore Rossi, Kemalizm’in Faşizm’e benzediğini ve onu taklit etiğini yazmıştı.

Kadro’nun 8’nci sayısında Burhan Asaf, Ettore Rossi’nin Türkiye’nin samimi dostu olduğunu kabul etmekle beraber Kemalizm’in Faşizmi taklidinin bahis konusu olmadığını belirtmişti.

…Ben makalemde bu polemiği ele almak istiyorum, çünkü 1932’de geçiyordu. O senelerde İtalya’da yeni bir Faşizm’den söz ediliyordu. “Evrensel faşizm” ve bir “enternasyonal” kurmak üzere akımlar vardı. Ancak son yıllarda solcu, anti-faşist tarihçiler bu akımları tetkik ettiler. (Geçen yıl İtalya’da solcu çevrelerde faşizm etüdleri ve prof. De Felice’nin bir kitabı hakkında çok önemli bir polemik oldu. Prof. De Felice en önemli faşizm tarihçilerinden biridir).

…Onlara göre yeni bir insan, yeni toplum şekilleri kurmak lâzımdı. Fakat bu hareketler boğuldu veya hükümet tarafından istismar edildi.

Eğer izin verirseniz, Kadro ideolojisi hakkında benim anladığım fikri, özet olarak, size sunayım. Böylece siz de arzu ederseniz müşahedelerinizi bildirdiğiniz takdirde çalışmalarıma kıymetli bir katkıda bulunup beni müteşekkir edersiniz.

Kadro için halkın sesini duyan ve anlayan bir lider lâzımdı. Bu liderin etrafında bir kadro, kurulacaktı. Şuurlu bir elite ki görevi, milleti bilinçlendirmek ve onu yönetmekti. Herkes bu kadro’yu kurmaya yetenekli değildi, çünkü herkesin kapasitesine göre bir görev yapması lâzımdı.

Ulus içinde sınıflar arasında tezatlar olmaması gerekiyordu. Bu hal o zaman mümkün olabiliyordu, çünkü Türkiye’de o zaman kapitalist ülkelerde olduğu gibi kesin olarak sınırlanmış sınıflar yoktu.

Millî bir sermaye birikimi yapabilmek için, ekonominin kesin olarak devletçe yönetilmesi gerekiyordu.

Aynı şekilde dış politikada, bu ülkeler arasında, tezatlar ve istismarların ortadan kaldırılması lâzımdı. İdeolojiniz yani Kemalizm, bütün kurtuluş hareketleri için bir örnek olarak görülüyordu. Yakup Kadri’nin okuduğu kitaplar arasında Gustave Le Bon’un eserleri vardı.

Bu yazar lider ve elite üzerinde yazardı. Fakat kadro ve sizin için, bu elite her zaman için lâzım mı idi, veya yeni nesil bilinçlendiği, ideolojinizin yeni nesil düşüncelerinde sabit bir unsur haline geldiği zaman, başka bir rejime dönüşmeyi düşünüyor muydunuz?

Sizin görüşlerinizde hem aristokrat ve hem de sosyal öğeler (unsurlar) buluyorum. Bu öğeler sizi Dietrich’in neo-romantizm’ine yaklaştırıyor. (Dietrich, “Die Tat” dergisini kurdu ve Kadro, Dietrich’in ölümünden- sonra “Die Tat” dergisinin müdürü ile mülakat yaptı).

Sonuç olarak sormak istediğim soru, sadece politik ve pratik bir soru değil, existential (varlığı olan) bir sorudur. Fikrince toplumun kemale ermesi kabiliyeti var mıdır, veya daima güçlü bir rehberin mevcudiyeti zaruri midir? İnsanlık mükemmel mi, veya “değişemez” midir?

…Toynbee başka bir medeniyetten teknik öğeler alan bir halkın, o başka kültürü tamamen kabul etmeye mecbur olduğunu söyledi.

Çünkü o teknik öğeler, bir Weltanachuung içinde, bir “dünya görüşü” içindedirler. Siz, kendi kültürünüzü koruyarak, Batı Avrupa medeniyetini kabul etme olanağına inanıyor muydunuz?

Çağdaş dünyada bu meselenin önemli bir mesele olduğuna inanıyorum.

Şimdi Türkiye’de bütün düzeyde yerli kültür ile yabancı kültür arasında bir mücadele görüyorum. Ve en önemli mücadeleler, en fazla görünürde değil. Meselâ Türk ilerici yazarlar arasında, yani en devrimci yazarlar arasında, belki farketmeden geleneksel öğeler kullanıldığını görüyorum.

Bu öğeler, bir yabancıya millî şahsiyetini muhafaza edilmiş olduğunu gösteriyor. Sizi şahsen tanımayıp, sadece eserlerinizle tanıyorum.

Böyle uzun bir mektupla, sizi rahatsız etmediğimi umarım.

Eğer müşahedelerinizde bana yardım etmeyi lütfederseniz, bir makale yazıp Kadro’nun ideolojisini takdim etmek ve İtalya’da Kemalizm üzerinde yapılmış muhtelif enterpretasyonlar ve “Enternasyonal faşizmin” Kemalizmi faşizm içine dahil etmek çabaları ve başarısızlığa uğrayışını meydana çıkarmak istiyorum…

En iyi dileklerimle saygılarımı sunarım.

Giacame E. Carretto”

Şubat 1976

Yukarıda anlatılanlar özetlenirse;

-Kemalizm, geldiği noktada,“törensel laf kalabalığı” durumundadır.

M.Kemal Paşa, 1922’de, “ …Emperyalizm ve müstemlekecilik yeryüzünden yok olacak…” demektedir.

Ve İtalya Doğu Enstitüsü’nde görevli bilim insanlarına göre;

a)”..Kemalizm faşizmi çağrıştırmaktadır…”

b)”..Toynbee, başka bir medeniyetten teknik öğeler alan bir halkın, o başka kültürü tamamen kabul etmeye mecbur olduğunu..” söylemini hatırlatmakta ve soruna işarete devam etmektedirler;

c) “..Çünkü o teknik öğeler, bir Weltanachuung içinde, bir “dünya görüşü” içindedirler. Siz, kendi kültürünüzü koruyarak, Batı Avrupa medeniyetini kabul etme olanağına inanıyor muydunuz?”

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim;

Kaynak; *Kemalizmin Dramı, Vedat Nedim TÖR, Sahife:24

Haşimi Aşireti sadece Osmanlıları arkadan vurmadılar, İngilizler üzerinden İslam’ı ve geleceği vurdular (3)

ağlama

1916 Ayaklanması, bir taraftan Arap ve Müslüman kamuoyu nezdinde İttihatçı yönetimin gayriislâmî uygulamaları gerekçe gösterilerek meşrulaştırılmaya çalışılırken siyasi kazanım hesapları yapılmak suretiyle kendi içinde tezatlar taşıyan bir karaktere sahip olmuştur… Dinî ve milliyetçi temellendirmelerin kullanıldığı bu argümanların ne kadar ikna edici olduğu okuyucu tarafından takdir edilecektir… Ayrıca eser, bölgenin şekillenmesinde yabancı müdahalelerin rolü konusunda günümüz açısından önemli ipuçları sunmaktadır. (1)

İlk iki bölüm özetle ;

-Yakın tarihimizde bu konuda  (kasıtlı olarak) çok sık kullanılan iddia vardır. Bu: I. Dünya Savaşı’nda, “Araplar Türkleri arkadan vurdu!

Bu iddia eğer;

“Mekke Emiri (Haşimi Aşireti liderlerinden) Şeyh Hüseyin isyan ederek Osmanlıları-Türkleri zor durumda bıraktı!” İfadesiyle olsaydı, bu kadar tepki almayacak, üzerinde durulmayacak, sonraki döneme yansımaları bu kadar çok yaralayıcı-zarar verici olmayacaktı.

-Bunu amaçlayanlar: (Ki; bunlar İşgalci İngiliz-Fransızlardır), Müslüman Türklerle, Diğer Müslümanların (Arapların) arasını kapanmayacak derecede açmak ve gelecekte bir araya gelmelerini engelemektir.

Bu noktada işgalcilerin bu konudaki çalışmalarını, bu iddiayı destekleyen bir tarihi belge sunuyoruz:

-“…30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece (İhanet eden Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu) Emîr Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal, Fransa’nın muhalefetine rağmen İngiltere’nin desteğiyle Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na katıldı. Fakat kendisi Araplar adına katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi..“(daha fazlası için bakınız;  http://www.diyanetislamansiklopedisi.com/hasimiler/

Bu belgeden ne anlaşılmaktadır. Haşimi Aşireti Arapları temsil etmemektedir. Sadece” Hicaz temsilcisi”dir. İlginç değil mi?

-Ne yazık ki, “Arap Düşmanlığı!”  tuzağına, Devleti o günlerde yönetenlerde düşmüşler, bir adım daha ötesinde (örtülü) olarak bu (Merkez!) medya tarafından da desteklenmiştir.

Gerçeğinde, “Arap” Olarak kastedilen insanların sayısı 265 Milyon, İsyan eden Haşimi Aşireti ise onbinlerle ifade edilebilecek sayıdadır.

-Peki, bizim toplumumuzda bu iddia (karalama) ne adına yapılmıştır?

-Herhalde, İşgalcilere şirin gözükmek ve: “İslam Alemi’nden ilelebet uzaklaşıldığı!” iradesini göstermek için olmalıdır.

-Bu nedenlerle, bu iddia -taraflarınca- gerçekleri ile açıklanmalı, ve bir yanlış anlama varsa o düzeltilmelidir.

Yazıdan amaçlanan da budur.

Olayları bize yazdığı kitapla aktaran Kral Abdullah, İsyan eden Hicaz emiri Şerif Hüseyin’in oğludur ve “İsyan!” Olayının birinci dereceden içindedir.

“Arapların Türkleri arkadan vurduğu” suçlamasına muhatap, Haşimî Aşireti’nin İngilizlerle işbirliği yapması aslında sadece Türklerin değil, birçok Arabın da tepkisini çekmiştir.

Çekmiştir ki, diğer Arap Aşiretleri, İsyanı çıkaran-destekleyen İngiliz-Fransız destekli Haşimi Aşireti’nin değil, Osmanlı askerlerinin yanında yer almış ve savaşmışlardır.

Kral Abdullah’ın iddiasına göre, Osmanlılara isyan;

 “…Anayasal yönetime geçen Türkler, diğer unsurların yapısını bozmak ve kendi yönetimleri için tehlike olacak şeyleri bertaraf etmek maksadıyla bir Türkleştirme (tetrîk) politikası izlemeye başladılar…Osmanlı meclis seçimlerinde sadece Türk veya İttihatçı olanların seçilmesi için Türklerin İttihat ve Terakki Fırkası baskı uyguladı..” İddiası ile açıklanmaktadır. (2)

Özetle ana neden, İttihat-Terakki’nin yönetim anlayışı’dır. Onlar, “Türkleştirme politikası” ile, kendi elleri ile İmparatorluğu dağıtmışlardır

Ancak, Kral Abdullah yazdığı kitabın sonunda ilginç bir (itiraf olmalı) açıklama yapmaktadır.

“..Dünya savaşı çıktığı zaman fırsattan istifade edilerek Arap Ayaklanması başlatıldı. Arap Ayaklanmasının iyice yayıldığı anlaşıldığı zaman Sykes ve Picot Kral Faysal’la birlikte Cidde’ye geldiler.

Orada konuştukları –ve bugüne kadar bana gizli kalan- şeyler, ben Vadi’l-Ays’tayken babamın konu hakkında bana yazdığı mektuptakilerden farklıydı.

Babam (İsyan eden Mekke Emiri Şeyh Hüseyin) şöyle diyordu:

-Geldiler ve bize isteklerini bildirdiler. Biz de Allah’ın yardımıyla cevabımızı verdik. Sonra Sykes ve Picot ile kardeşin geri döndüler.

O günden sonra, Kral Faysal’ın idaresindeki Kuzey Ordusu İngiliz ve Fransızların her türlü yardımını elde etti. Hicaz’daki ayaklanmaya katılan diğer ordular ise yardımlardan çok az pay alıyordu.

Sonradan anlaşıldı ki bu yardımlar aslında Allenby’nin ordusunu sağından destekleyecek bir kuvvet oluşturmak için harcanmıştı.

Ayrıca yine sonradan ortaya çıktığına göre yukarıda sözü edilen buluşma, Hicaz’dan ayrı bir Suriye ve yine Hicaz’dan bağımsız bir Irak devleti kurmak maksadıyla gerçekleştirilmişti..” (3)

Yazılanlardan anlaşılan;

İngiliz ve Fransızlar, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlıları (Ve Almanları), Hem Çanakkale de, hem de Filistin-Suriye Cephesinde oyalamışlar, ve bu oyalama karşılığında  (Hicaz-Filistin-Suriye) Haşimi Aşireti Liderlerinden Şeyh Hüseyin “bağımsızlık” sözü ile kullanılmıştır.

-Savaş Bitmesi ve İmparatorluğun dağılması ile, Türkler ve Arapların bir daha Batılılara sorun olmamaları -bir araya gelerek birlik oluşturmamaları- için de, (sözde) Arap-Türk Düşmanlığı!” İşlenmiş, işlenmekle kalmamış, günümüze kadar da desteklenmiştir.

-Gerçeğinde, Bizde ve Arap ülkelerindeki, “Türk – Arap Düşmanlığı” Yabancı Okullarda, “Elit!” tabakanın çocuklarıyla sınırlı kalmaktadır. Yabancı Okullar’ın ana nedenlerinden birisi de, bölge insanlarını kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yetiştirilmesidir.

Ve konu ile ilgili çok önemli bir belge;

-“Amerikalı, Fransız ve İngiliz misyonerler Osmanlı topraklarını sömürge haline getirecek olan fikrî yapıyı gene ülke topraklarında kurdukları okullarla oluşturmuşlardır.

Misyoner okulları batılı emperyalist ülkelerin kendi emellerini gerçekleştirmek için Osmanlı Devleti’ne karşı kullandıkları en güçlü silâh olmuştur. Köylere kadar yayılan bu okullar sayesinde birbiriyle yüzyıllar boyunca birlikte yaşayan halklar, birbirine düşman edilmiş ve bağımsızlık mücadelelerine destek olunmuştur.

Buna tipik bir örnek ise Arap hareketinin liderlerinden olan Refik Rızzık Selum’un Osmanlı Divan-ı Harbi huzurunda anlattıklarıdır:”

Ben Fransız mekteplerinde okudum. Bugün Suriye, Irak ve Lübnan’da eşraf ve ağaların evlâtları Cizvit mekteplerinde okur. Öteki Arap diyarlarında ise İngilizce hâkimdir. Onlar ya İngiliz mekteplerinde, ya Amerikan kolejlerinde okurlar. Hepsinin gayesi, Türkler hakkında benim sahip olduğum bilgileri telkin etmektir: Hepsi için müşterek düşman Türklerdir. Bu itibarla Arapları malum, hatta gayri malum gayelere sevketmek emelinde olanların ele alacakları yegane mevzuu Türk düşmanlığıdır. Zannediyorum ki, bizim hatamızı bizden sonrakilerde ister istemez düşeceklerdir.”(4)

Sonsöz:

Doğru’ya ulaşabilmek: bir iddianın, karşı iddiası ile birlikte değerlendirilerek ancak mümkündür.

-Bugüne kadar, Türk tarafı sadece (Arapları) suçlamış ve karşı tarafa bir söz hakkı vermemiştir. Aslında suçlanması gerekenler, Haşimi Aşireti değil midir?

-Bilinmektedir ki: Bu Coğrafyada kalıcı olmanın yanında huzur içerisinde yaşamak, ancak, bölge halklarının -karşılıklı olarak haklara saygılı olabilmekle- birlik ve beraberlikleriyle mümkündür.

www.canmehmet.com

Resim; Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynak eser; (1-2-3) “Biz Osmanlıya neden isyan ettik?” Yazar: Kral Abdullah

(4) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız:http://www.canmehmet.com/ulkemizde-yabanci-okullar-ve-bu-okullarin-kurulus-amaclari.html