Pinokyo tez yazabilir mi? Tarihin Sonu, Medeniyetler Çatışması ile İslamsız Dünya (1)

Tereciye tere satabilir misiniz?

Amerika, bir Osmanlı olmak ister. Araştırır… Sadece araştırmak yetmez elbette. Osmanlı olabilmek için önce bir Osman olabilmek gerekir. Sam, Bush değil. (*)

Tarihin sonu ile Medeniyetler çatışması tezleri yaklaşık 25 yıldır, Siyasetçi, akademisyen ve düşünürler tarafından tartışılmaktadır.

Bu tartışmaya yurdum insanı olarak bizde katıldık.

İlk bölümde konunun açılması adına tezler, sahipleri ve ilgilileri hakkında bilgi verilecektir.

Tezler;

-Tarihin sonu,

-Medeniyetler Çatışması,

-İslamsız Dünya;

Tezlerin sahipleri;  Yoshihiro Francis Fukuyama, Samuel Phillips Huntington ve Graham Fuller

İlgili kuruluşlar; CFR, Foreign Affairs ve Rand Corporation

Fukuyama, “Tarihin sonu” makalesinde;

- “SSCB’nin çökmesinden sonra sona eren iki kutuplu sistem yerini,  insanlığın en iyi düzeni olarak Amerikan liberalizmine bırakmış, artık insanların yeni bir düzen arayışlarına gerek kalmamıştır..”

-“Bir bakıma tarih, yüzyıllar boyunca belli bir eksende ilerlemiş, amacı olan liberalizme ulaşınca da son bulmuş, Faşizm, komünizm gibi sistemler liberal demokrasiye yenik düşmüşlerdir. Geriye kalan iki seçenekten birisi olan milliyetçilik zaten liberal demokrasi ortamının bir ürünüdür.  Kendine özgü bir alternatif oluşturamaz. Dinlerin büyük çoğunluğunun ise bir önerisi yoktur. Alternatif gibi gözüken İslâm dini ise teokrasiden başka bir şey ortaya koyamamıştır…”

-“Amerika’nın başını çektiği serbest piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi artık zaferini ilan etmekten şüphe etmemelidir. Çünkü bu değerlerin en önemli eleştirisini geliştiren hareketlerden biri olan sosyalizm artık son bulmuştur.”

Özetle; “İnsanlığın toplumsal ve siyasal evrimi sona ermiştir.”

Huntington, “Medeniyetler Çatışması” tezinde özetle;

-“Medeniyetler arasında köklü farklılıklar vardır. Ve bu da medeniyet bilincinin artmasına neden olacaktır ve sonuçta medeniyetler çatışacaktır…”

-“Yeni dünyada çatışmanın temel kaynağı ne öncelikle ideolojik ne de öncelikle ekonomik olacaktır… Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hakim mücadele kaynağı kültürel olacak. Medeniyetler çatışması, küresel politikaları etkisi altına alacaktır…”

-“Milli devletler dünyadaki hadiselerin yine en güçlü aktörleri olacak fakat global politikanın asıl mücadelesi farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek. Bu çatışma global politikaya hakim olacak. Medeniyetler arasındaki mücadele, modern dünyadaki mücadelenin evriminde nihai safha olacak.”

Graham Fuller, “İslamsız bir dünya” kitabında özetle;

- “…Eğer Ortadoğu Müslüman değil de Hıristiyan ağırlıklı olsaydı, bugün yaşadığı sorunların hepsini yine yaşıyor olacaktı…”

-“Batı’nın Doğu ile kurduğu ilişkinin temelinde İslam var. Çünkü bu kolay bir yol. Batı her sorunu İslam’a yüklüyor. Oysa Doğu coğrafyalarında başka bir din hakim olsa da Batı-Doğu ilişkisi benzer bir süreç izlerdi. Burada belirleyici olan faktör din değildir. Birçok tarihsel ve coğrafi etken vardır ilişkiyi belirleyen…”

-“Emperyalizm Müslüman dünyanın gelişimini bozdu. İslam’ın normal evriminin engellenmesi radikalizmi artırdı. Oysa Osmanlı Batı’nın etkisine rağmen kendi egemenlik anlayışını korudu. En ateşli tartışmalar din ve devletin ilişkisi üzerine yaşansa da bu gün hala Türkiye’deki kurumların diğer Müslüman ülkelere göre daha güçlü bir geleneğe sahip oluşunun sebebi bu…”

-“İslam herkesi kucaklayıcıdır. Bu nedenle bütünlük aramak için iyi bir ortak paydadır. Herkes Müslüman olabilir. Oysa milliyetçilik bunun tersidir. Ayrımcıdır. Bu nedenle birçok İslamcı, Arap milliyetçiliğine karşı durmuştur…”

-“Bugünkü Neo-Osmanlıcıların milliyetçiliği bırakıp ümmetçi olmaları çok daha iyidir; çünkü İslam herkesi kucaklar ve o yüzden birleşme arayışlarında en kabul görecek ortak paydayı kolayca oluşturabilir.

Kim Kimdir?

-Yoshihiro Francis Fukuyama;

-Francis Fukuyama, (D.1952 Şikago, ABD)  CIA’nın beyin kuruluşlarından Rand Corpara’tion ile ABD Dışişleri Bakanlığında Politika Planlama Dairesinde Ortadoğu uzmanı ve Genel Direktör Yardımcısı olarak çalışmıştır. Doktorasını Harvard Üniversitesinde yapmıştır. Konu ile ilgili ‘Tarihin sonu” makalesini 1989 yılında yazmıştır.

-Samuel Phillips Huntington;

-Samuel Phillips Huntington (1927-2008, Massachusetts,) ABD’li siyaset bilimci. Ölümünden önce Harvard Üniversitesi’ne bağlı John M. Olin Stratejik Araştırmalar Enstitüsünde öğretim görevlisiydi. Aynı zamanda ABD Savunma Bakanlığı’na danışmanlık yapmaktaydı. (“Medeniyetler çatışması” tezi ilk olarak 1993 yılında Foreign Affairs adlı akademik dergide yayınlanmıştır.)

-Graham Fuller ;

-“Graham E. Fuller Amerikan Rand düşünce kuruluşunun daimi politik danışmanı, ABD Merkezi Haberlama Teşkilatı’nın (CIA) yardımcı başkanı, yazar, ABD’li devlet görevlisi. Harvard Üniversitesi’nden Rusya ve Orta Doğu çalışmaları ile tanınmaktadır. 1988 yılında doğrudan devlet ile çalışmalarını sonlandıran Fuller, Rand Şirketine esas olarak Orta Doğu, Orta Asya, Güney ve Güneydoğu Asya ve Sovyetler Birliği etnik problemleri ile ilgili çalışmalar yapmak göreviyle katıldı. Rusça, Türkçe, Arapça ve Çince bilmektedir. Bu bir şekilde ifade edersek, bölgemizi tarihi ile birlikte, CIA arşivlerinden ve bildiği yerel diller nedeniyle bizden daha iyi tanımaktadır.

Ve dikkatinizi çekmiş olmalıdır, Fukuyama, Huntington ve Fuller’in yolu İki yerde kesişmektedir; Harward Üniversitesi ve  ABD adına siyasi strateji  üreten kuruluşlar.

İlgili Kuruluşlar;

-CFR, (Council of Foreign Relations) Dış İlişkiler Komitesi

“Gizli Dünya Devleti’nin en önemli organlarından biridir ve Yuvarlak Masa teorisine göre şekillendirilmiş organizasyonların da eskilerindendir. Bu yüzden CFR üzerinde biraz ayrıntılı bir şekilde durmak gerekmektedir.

CFR, 21 Temmuz 1921′de New York’ta kuruldu. Kuruluşunda Yahudi kökenli Walter Lippmann’ın önemli rolü olmuştur. Fakat bu oluşumun kurulmasıyla ilgili ilk karar Birinci Dünya Savaşı sonrasında toplanan Versailles (Versay) Barış Konferansı’nda alındı.

CFR,  2. Dünya Savaşı’nda da çok önemli bir rol  oynamıştır.  Foreign Affairs adlı  ünlü  dergi  bu örgütün yayın organıdır.  Bu dergi vasıtasıyla dünya kamuoyu üzerinde bir politik  yönlendirme yapmaya çalışmaktadır.

Gizli Dünya  Devleti  organları  gibi CFR’de son  derece  gizli  çalışmaktadır.  Ancak yönlendirme amaçlı faaliyetlerini dışa yansıtmakta ve bu yansıtma ile açıktan çalıştığı intibaını vermeye gayret etmektedir.

Yüzyıllardır ülkü piramiti, Süleyman mabedi, tek hükümetli dünya, Sion’un oğullarının vaat edilmiş birleşik krallığı, evrensel kardeşlik gibi fikirleri savunan gizli cemiyetlerin bu ideolojisini ilk harekete resmi olarak geçiren kuruluş CFR’dır. Globalizm (Küresel Amerikan Hâkimiyeti)in gizlilikten çıkıp dünyaya ilanı CFR’nın kuruluşu ile başlamıştır.

Genellikle Newyork ve Washington’da yaşayan zenginler ve elitler bu örgüte üye olurlar. Ticaret, sanayi, banka, medya, akademi, istihbarat, teknoloji alanlarda en etkin konumlarda bulunan 3 bin 300 üyesi mevcuttur. Bu üye sayısı önceleri 600 ile sınırlıyken günümüzde artış göstermiştir. Özellikle Amerika’daki istihbarat örgütleri üzerinde oldukça güçlüdür.  FBI,  CIA,  DIA,  DEA ve başka istihbarat şefleri bu örgütün de elemanıdır ve CFR’nin ilkelerinden dışarı çıkamazlar, CFR’nin emrindedirler.

CFR; WASP (Anglo-Sakson Protestan Beyaz aileler) ve Yahudi ailelerin birleştiği bir üst kurumdur. Bu ailelerden en meşhurları dünyanın en zengin ailesi olan Rothschild ailesidir ki, kendileri ABD dolarını basan Yahudi kökenli İngiliz ailedir. Diğeri ise Rockefeller ailesidir ki, bu aile de dünyanın sayılı zengin ailelerinden biridir. Gizli Dünya Devleti’nde çok önemli etkinliği olan Rockefeller ailesinin bir ferdi olan David Rockefeller, CFR’nin onursal başkanı olarak kabul edilmektedir. Yazımızda bahsettiğimiz tüm örgütlerin perde arkasındaki/başındaki isim David Rockefeller’dir.

IMF (Uluslararası Para Fonu), Dünya Ticaret Örgütü ve Dünya Bankası da CFR’nin tamamen etkisi ve yönetimi altındadır. Geri kalmış ülkeleri fakirleştirmek/sömürmek ve ekonomilerini yok etmek böylece o ülkelerin bağımsızlıklarını ellerinden alma yolunda bu tür kuruluşlar CFR’nin emirleri doğrultusunda çalışmaktadır.

1921’de kurulduğundan beri CFR, ABD’nin özellikle dış siyaset ve savunmasında son derece etkili olmuştur. Her yönetimde, en azından Dış İşleri, Savunma, Hazine ve Milli Güvenlik Bakanları CFR’dendir. Belli başlı basın-yayın kuruluşlarında da (NBC, ABC, CBS tv’leri, The New York Times ve Washington Post gazeteleri) CFR üyeleri bulunmaktadır…” Yazının tamamı için bakınız; (http://www.ramazanozey.net/rozey/sayfalar/hakkimizda.asp?dil=tr) (1)

Foreign Affairs

- Siyaset Bilimi ve Uluslararası ilişkilerle ilgili yayın yapan dergi. Dergide yayınlanan makaleler için “Dünyadaki gündemi belirler” dediğimizde fazla abartmamış olmayız. Elbette derginin medyada sahip olduğu geniş destekle genişçe yer almasının da büyük etkisi vardır.

Rand Corporation

-“RAND şirketi (Araştırma ve Geliştirme şirketi ) ilk önceleri Amerika Birleşik Devletleri silahlı kuvvetleri için araştırma ve geliştirme yapması maksadıyla 1946 yılında Project RAND ismiyle Douglas Havacılık Şirketi tarafından ABD Santa Monica’da kurulmuş sonra 1948 yılında ana şirket bünyesinden ayrılmış, kâr amacı gütmeyen dünya çapında siyasi strateji ve düşünce kuruluşu.( Rand şirketinin kendi sitesinde tarihçesi, İngilizce) (2)

 

Devam edecek…

Resim;http://adamolacakyaramaz.blogspot.com’dan alıntıdır.

Açıklamalar;

Pinokyo, İtalyan yazar Carlo Collodi’nin çocuk romanıdır. Pinokyo, küçük bir çocuğa dönüşen bir kukladır; fakat bu kukla akıllı uslu bir çocuk olma niyetine rağmen, daha önceki yaramazlık, tembellik, umursamazlık ve muziplik alışkanlıklarını bırakamaz; bu alışkanlıklar onun başına olmadık işler açar..

Tahtadan bir kukla olarak yaratılan Pinokyo’nun tek isteği Gepetto babasının dileği gibi gerçek bir oğlan çocuğu olmaktır. Ama bunu elde edebilmesi için egoist kişiliğinden vazgeçmesi gerekecektir. Bunun için Gepetto’nun sevgi dolu yuvasından ayrılıp dünyayı keşfetmek üzere eğitici bir yolculuğa çıkar.

(*) Yazar Ali Bulaç’a göre tarihin sonu tezi Osmanlıda ki Nizam-ı Alem görüşünün bir tekrarıydı. Nitekim, güçlerinin zirvesine ulaştıklarında Osmanlılar, “devlet ebed müddet”in gerçekleştiğini, “Nizam-ı Alem’in (dünya düzeni) kurulduğu”nu; buna dahil olanların kurtulup dahil olmayanların “kefere sefiller” olarak yaşayacaklarını söylüyordu. (bunu telaffuz ettikleri zaman Osmanlılar, iç enerjilerinin son noktasını da tüketmiş, artık yokuş aşağı inmeye başlamışlardı; fakat bunun ancak 19. yüzyılda farkına varacaklardı.) Şu var ki Osmanlı kimseyi bu Nizam’a “zorla dahil etme”yi düşünmüyordu. Fukuyama, Osmanlı’nın Nizam-ı Alem fikrini liberal demokrasi veya küresel kapitalist ideolojiye uyarlamıştı.

Yararlanılan kaynaklar;

(1) PROF. DR. RAMAZAN ÖZEY’, Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi, Ortaöğretim Sosyal Alanlar Eğitimi Bölümü (Bölüm Başkanı) İlgili yazının tamamı için;(http://www.ramazanozey.net/rozey/sayfalar/hakkimizda.asp?dil=tr) (1)

(2) Vikipedi)

-http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=104

-“Tarihin Sonu mu? Francis FUKUYAMA v.d.  Derleyenler, M. Aydın, E. Özensel (Yazar Ali Bulaç,)

-Yazar Nagehan Alçı / Akşam

 

‘Zaman’dan hareketle, kendinizi, eşinizi, çevrenizi tanıyarak kaybetmeyenlerden olunuz.

Hem kendimizi, hem de çektiklerimizi tanımak gerekir...

Tarih boyunca düşünürler ısrarla, “Ey insan kendini tanı!” demektedir. Çünkü sır buradadır. Peki, nasıl tanıyacaktır? Elbette ‘İnsan, Varlık ve Zaman’ (*) kavramlarından yola çıkarak…

Doğduğumuz an ömür sayacımız başlamakta; açık ifadesi ile, bize verilen ömür azalarak, tükenme çizgisine, sona doğru ilerlemektedir.

Bu gerçeğe göre, Zaman, azalarak tükenen en değerli servetimizdir. Onu, ne satın alabilmek, ne de çoğaltabilmek imkânı  da bulunmamaktadır.

Bu nedenle olsa gerek, insana, farkındalık, sorumluluk verilmiş olsun;

Kendi sorumluluklarını bilsin, değerlendirebilsin, hesabını verebilsin.

-“Ey İnsan! Kendini bil!”(1)

-Bilsin, Tanısın da nasıl?

-Bunun bir formülü, işareti var mıdır?

-İşaretlerden birisi herhalde,  ‘Zaman’ ölçü, sınır olmalıdır.

Hz. Muhammed (s.a.v.) “Yere bir çizgi çizdi ve:

-”Bu insanı temsil eder” sonra bunun yanına ikinci bir çizgi daha çizerek:

- “Bu da ecelini temsil eder” buyurdu.

Ondan daha uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra:

-”Bu da emeldir” dedi ve ilâve etti:

-”İşte insan daha böyle iken (yani emeline kavuşmadan) ona daha yakın olan (eceli) ansızın geliverir.” (2)

Kendimizden başlayarak etrafımızdakilere baktığımızda;

“İnsanoğluna eşit olarak sunulan tek kaynak, ”Zaman” nasıl değerlendirilmektedir?

- Öncelik, faydalılık, verimlilik anlayışında ve yapılan işler, haftalık ve günlük bir plân dahilinde her gün aynı vakitte mi yerine getirilmektedir?

-Bilinmektedir ki; “Başarıya ulaşmak, günü verimli kullanmakla doğru orantılıdır.”

Zamanı tanımak…

“İnsanlar zamanın ancak yüzde 60’ına hükmedebiliyorlar.”

Bu diğer ifadesi ile bize kredi olarak açılan “ömür”, aslında yüz üzerinden altmış oranına inmekte ve daha da değerli hale gelmektedir.

Bu bilinçte olanların kendine sorması gerekenler;

-Yaşamında ben ne olmak istiyorum?

-Hangi alanlar ilgimi çekiyor, beni mutlu ediyor, bana huzur veriyor?

-Beni başarılı kılan, motive edenler nelerdir?

-Bunları birlikte olacağım-olduğum insanlara anlattım mı?

-Onları tanımak, anlamak adına gözledim mi?

Kendimizi ve yakınımızdakilerini öncelikleri ile tanımak

-Zamanı harcamadaki önceliklerimiz nelerdir, zaman nasıl geçirilmektedir?

-Gün içerisinde nelere daha fazla yoğunlaşmaktayız?

-Kendimize veya sevdiklerimize sorduğumuzda, 10 yıl sonra kendimizi nerede ve nasıl hayal etmekteyiz?

-Güne nasıl başlıyoruz, olumlu, pozitif düşüncelerle mi?

-Sağlığınızı korumakta ve korumak için önlem almakta mıyız?

-Randevularımıza ne kadar sadığız, çevremizdekiler buna ne kadar dikkat etmektedirler?

-Kararlı mıyız, kararlarımızı yerine getirirken hızlı mı hareket etmekteyiz?

Kendimizi bilincimizle tanımak…

-Der ki Henri Delacroix: “Bilinç tüm basamaklarında ve tüm katlarında kendini gerçekleştirmenin en yüksek derecesidir...”

Bilinç bilginin yuvasıdır.

Bilincin en belirgin ya da en ağırlıklı bölümü bellektir, bir anlamda bilinci bilinç yapan bellektir diyebiliriz.

Kötü eğitimden geçen pek çok insan belleğini bir çöp kutusuna ya da çöplüğe döndürme eğilimindedir.

Nietzsche şöyle der:

Kendini tanı.’ Tüm bilim bu sözde yatıyor. Şeylerin bilgisine ulaşıldığı zaman insan kendini tanımış olacak.”

Buna göre insan dünyadaki varlıktır ama dünyada değişen varlıktır, hem de dünyayla değişen varlıktır. İnsanın temel özelliği sürekli değişmekte ya da dönüşmekte oluşudur. Sürekli evrim insan yaşamının zorunlu bir koşuludur.

İnsanın yaşamı evrim içinde anlamını ve anlatımını bulur.

Değişmeyen insan fikri tepeden tırnağa saçmadır.

Nerede insan varsa orada değişim vardır.

Bilincin temel koşulu değişkenliktir. İnsan olmak sürekli olarak bir üst aşamaya geçmek demektir. (3)

Zaman kavramına ulaşmak…

Zaman kavramına ulaşmak elbette iyi bir eğitimin ürünü olacaktır.

Yeterince gelişmemiş ortamlarda insanların zamanı kullanmak açısından son derece yetersiz ya da bilinçsiz olduğunu görüyoruz.

Bu durum ileri boyutlarında elbette yaşamı bir kargaşa ortamına çevirecektir.

Gelişmemiş ortamlarda bir yaygın hastalık olarak kendini gösteren tembellik gerçekte büyük ölçüde zamanı kullanabilme bilincinden yoksun oluşun bir kötü meyvasıdır.

Eğitilen kişinin çok erkenden belli bir işi belli bir zaman parçasında gerçekleştirme alışkanlığını, belli işleri belli zamanlarda yapma yatkınlığını kazanması çok önemlidir.

Zaman kavramına ulaşmışlık bize sürekli akışın ya da sürekli değişimin bilincinde olma yetkinliğini sağlar.

Zamanın gerçek anlamını bilmeyenler yaşamda savrulur dururlar ve bu arada zamansızlıktan yakınırlar. Onlar hiçbir işe yetişememenin sıkıntısı içindedirler.

Onlarda az ötede akıp giden sudan kana kana içememiş kişilerin yoksunluğu vardır.

Zaman bilinci ailede ve okulda kazanılır.

Düzensiz yaşayan ailelerde çocukların zaman fikrine ulaşmaları beklenemez. (4)

Toparladığımızda;

-Doğumla birlikte ömür sayacı başlamaktadır. Ömrümüzün ancak, yüzde altmışlık kısmını kontrol edebiliyoruz. Bu nedenle Zaman en kıymetli varlığımızdır.

-İnsana zamanın farkındalığı için akıl (bilinç) verilmiştir.

-İnsanın ilk işi, kendisini bilmek, tanımaktır.

-Hz. Muhammed (s.a.v.) “İşte insan daha böyle iken (yani emeline kavuşmadan) ona daha yakın olan (eceli) ansızın geliverir.” İfadesi ile uyarmaktadır.

-Kendimizi ve etrafımızdakileri ; Zamanı değerlendirmedeki isabetliliği ile değerlendirebiliriz.

-Ne olduğumuzu bilmek kadar ne olmak istediğimizi bilmekte önemlidir.

-Bilinç bilginin yuvasıdır. Bilgi yoksa, yaşam kişiye karpuz kabuğu ve çekirdeğidir.

-Pek çok insanın belleği bir çöp kutusu misalidir.

-İnsanın değişmediğini -değişmeyeceğini iddia etme- fikri tepeden tırnağa saçmadır.

 

Resim;ecotopianetwork.wordpress.com‘dan alınmıştır.

(*) http://www.habername.com/yazi-prof.-dr.-sahin-ucar-nosce-te-ipsum-sen-kendini-bil-2840.htm

(1) Cognosce te ipsum”: Kendini  bil! Sokrat zamanında, Delphi’deki Apollo Mâbedinin kapısında, “Gnothi sauton”:  Kendini Bil,  yazarmış (elbette bilgi,  bir naklî bilgi şeklinde de olabilir: görmemiş olsak bile, Paris’in Fransa’da olduğunu bilmemiz gibi; halbuki  eski yunanca’da naklî bilgi ve bizzat müşâhedeye/keşfe dayanan bilgi  için ayrı ayrı kelimeler varmış ve bilginin doğrudan müşâhede ve tecrübe ile elde edilen çeşidine ‘gnosis’ deniyormuş. Yani bu ifade, tasavvufdaki derûnî müşâhede mahsûlü keşf anlamında bir bilgiye tekabül ediyor). Yunus Emre’nin deyişiyle, “Her ne ki ararsan kendinde ara.” Esasen gnostik teorilerde olsun, tasavvufda olsun, ma’rifet nazariyesi öncelikle Ma’rifet-i Nefs ile, kendi benliğimizi tanıma/ bilme ile başlar.

Hz Musa’nın hayatı da böyle bir kendini tanıma hikayesidir: Birisi ona gerçeği anlatıncaya kadar, kendisi ‘Firavun’un kızkardeşinin oğlu’ olarak bilinirmiş. Ve Musa bir Mısır Prensi olarak yetişip, kendisini Firavun ailesine mensup bir prens diye bilirken, ancak olgunluk çağında öğrenir ki aslında İsrailli kölelerin soyundan gelme biridir… “ Kaynak; http://www.habername.com/yazi-prof.-dr.-sahin-ucar-nosce-te-ipsum-sen-kendini-bil-2840.htm

(2) Enes (ra) aktarmaktadır. (http://www.mumsema.com/misafir-sorulari/153985-zamani-iyi-degerlendirmek-ile-ilgili-ayet-ve-hadisler.html)

(3) “Felsefeye giriş”, Afşar Timuçin

(4) A.g.e

 

 

“Orta gelir Tuzağı” bir süreç midir, sonuç mudur? (2/2)

Ya milletçe Televizyonları 8-10 yıl kapatarak serbest zamanlarımızın çoğunu okuyarak değerlendirir, ya da kazandıklarımızı ellerimizle yabancılara veririz. Tercih sizin...

Ülke büyüyor, gelişiyor ve zenginleşiyor. Peki, ülkenin geliri kimlerin kasalarını dolduruyor? Bu durum öngörülemedi mi, görüldü de bir tercih mi vardır?

Son 10 yılda ekonomi iyiye gitti, milli hasıla, kişi başına gelir arttı. Arttı ancak;

Ülkemizde gerçekleşen bu gelirin ne kadarı Türkiye’de kaldı, ne kadarını yabancılar götürdüler?

Türkiye siyasi istikrarı yakaladı ve ‘orta gelir bandı’ üzerinde başarılı bir tırmanış gösterdi.

-Ama buraya kadar,

-Bundan sonra siyasi istikrara gereksinmemiz var.

-Ama ne tür bir siyasetin istikrarına?

-Sorun da, çözüm de burada (1)

“Orta gelir tuzağı” Konusunu basite indirgeyerek bir kez daha açarsak;

-Tarım toplumlarının birbirleri ile olan rekabetlerinde kazananlarda belirleyici olanlar; verimli araziler, nitelikli tohumlar, sulama imkânları, deneyimli insanlar ve geniş pazar olanaklarıdır.

-İleri sanayi toplumlarının birbirleri ile olan rekabetlerinde belirleyici olan etkenler ise;

-Ar-Ge, Üniversite ve sanayi kuruluşlarının araştırma ve geliştirme faaliyetleri,

-Yüksek verimlilik esaslarına göre çalışacak yapı ve bunun önemini kavramış donanımlı çalışanlar,

-Yapısal sorunların olmaması; hak ve özgürlüklerin anayasada teminat altında  olması,

-Sürekli üretilen yeniliklerle kendisini güncelleyen, “Yenilikçi Toplum” olmaları,

-Kadının, toplum ve üretim faaliyetlerinde daha fazla belirleyici olması.

Dünya Bankası, Orta Gelir statüsü‘nü bir kavram olarak kullanarak çalışmalarında ülkeleri;

-Düşük, alt orta, üst orta ve yüksek gelirliler olmak üzere dört ana gruba ayırmaktadır.

Bu değerlendirme kapsamında, Türkiye, 2012 yılındaki 13.664 dolar kişi başına milli geliri ile üst orta gelir grubundaki ülkeler aralarında yer alıyor. Polonya, Macaristan, Rusya, Şili, Bulgaristan, Meksika, Brezilya, Malezya ve Arjantin de üst orta gelirli ülkelerle birlikte.

‘Orta Gelir’ niçin Tuzak olarak değerlendirilmektedir?

Orta gelir grubuna giren ülkelerin birkaç istisna ile hemen tamamının 30-50 yıl gibi sürelerle bu grupta kaldıkları yüksek gelir grubuna bir türlü geçemedikleri, 20. Yüzyıl tarihinden biliniyor.

Türkiye’nin de bu ülkeler gibi olabileceği ihtimalinden söz ediliyor. Buna tuzak deniyor.

Gerçekten de Türkiye, bir bakışa göre 8, bir diğer bakışa göre 15 yıldır Orta Gelir grubunda seyrediyor, buraya saplanıp kalmasından korkuluyor.

Gerçi Türkiye’yi üst Orta Gelir grubuna taşıyan son on yıllık istikrarlı yüksek büyüme döneminden hareketle 10 yıl sonrasına projeksiyonla bakarak 2023’te kişi başı 25 bin dolar milli geliri ve yüksek gelir grubu üyeliğimizi görebiliyoruz ama bu gerçek midir?

Tuzak nasıl çalışıyor?

Genel kabul gören yoruma göre, ekonomik büyümenin ilk evrelerinde; Tarımdan hafif tüketim malı sanayilerine geçiş göreceli olarak hızlı büyüme ile aşılıyor.

Bu süreçte kırsal ekonomideki “işgücü fazlası”, kent ekonomisine “sınırsız” bir kaynak transferi imkanı yaratıyor, büyüme temposunu ivmelendiriyor.

Ancak ekonomiler “orta gelir” düzeyine yaklaştıkça, artık tarımdan kente işgücü transferine ve sermaye yatırımlarının uyardığı yüksek kârlara dayanan görece “kolay” büyüme kaynakları olgunlaşıyor ve uyarıcı gücünü yitiriyor.

Sermayenin kârlılığı düşüyor; işgücü ve doğal kaynakların ucuz kullanımına dayanan ilkel sermaye birikimi ivme kaybediyor.

Bu noktadan sonra büyümenin kaynakları artık sermayenin yeni yatırımlarından değil, üretkenlik kazanımlarından gelmek zorunda.

Üretkenliğin arttırılması ise ancak,

Beşeri sermayeye yapılan eğitim yatırımları ve araştırma-geliştirme (Ar-Ge) yatırımlarıyla ve kurumsal reformlarla mümkün olabiliyor.

‘Yüksek Gelir’ Demokrasiyle gelir;

“Türkiye Orta Gelirliler grubuna son 20 yılda geldi, son 8 yılda ise Üst Orta Gelirliler arasına tırmandı. Bu ivmeyi yakalamışken yoluna devam edip 25 bin dolar kişi başı gelire ulaşabilecek mi tartışması günceldir ve anlamlıdır.

Çünkü, Tayland, Filipinler, Malezya, Brezilya ve Arjantin gibi ülkeler kişi başı milli gelir bakımından belli çıtayı aştıktan sonra durdular.

Niçin durdular? Hangi engelleri, niçin aşamadılar?

Türkiye onlar gibi olmamak ve kesintisiz yükselebilmek için neleri nasıl yapmalıdır? Bu gibi soruların yanıtlarını arayan bir toplumun sağlıklı bir toplum olacağı apaçıktır

Türkiye’nin eksileri;

-Ar-Ge yoksunudur,

-Orta teknolojinin üst sınırında beklemektedir,

-Üretim stili ve iş yapış modeli hala geleneksel yapıyı korumaktadır,

-Eğitimi düşük ve sistem olarak kalitesizdir,

-Kadının işgücüne ve yaşama katılımı çok düşüktür,

-İşletmelerin verimliliği ucuz işgücünde aradığı bilinmektedir,

-Rekabetçiliğin önemini yeterince kavranamamıştır,

-Reformlarını gecikmeli (hatta çok gecikmeli) yapılmaktadır,

-Yeni bir anayasa hala yapılamamıştır,

-Problemlerinin tamamı yapısaldır.

Hedef büyüdükçe engeller de büyümektedir.

Bizleri Orta Gelir’e mahkûm edecek olan ve tümü de yapısal nitelik taşıyan belli başlı engeller;

-İnovasyon

Türkiye için Yüksek Gelir grubuna geçebilmenin şartlarından biri “üreten toplum” olmanın ötesine geçip yaşamın bütün alanlarında “yenilikçi toplum” olmaktır.

Yenilikçilik kapasitemiz yönünden dünyada 71. Sıradayız.

Yenilikçilik kriterlerimiz zorunlu olarak Avrupa kaynaklıdır; çünkü, nüfusu l0 milyonu aşan yüksek gelir grubundan ülkelerin büyük çoğunluğu Avrupa’dadır.

-AB literatüründe İzlanda’ya ‘inovasyon takipçisi’, Norveç, Hırvatistan ve Sırbistan’a ‘orta seviye yenilikçi denirken Türkiye’ye ‘iddiasız yenilikçi’ deniliyor.

-Bu da çok doğal. Çünkü inovasyona yönelik harcamakta cimriyiz. AB’nin, 27 ülke ortalamasından geriyiz. Romanya’da yüzde 1.36’sı, Polonya’da 1.25’i, Macaristan’da yüzde 0.86’sı İnovasyona tahsis edilirken bu oran Türkiye’de sadece yüzde 0.16.

-Verimlilik

Ülkede kişi başına üretim miktarı en çarpıcı gelişkinlik göstergesidir ve bu konudaki sorunlar gelişmenin önündeki diğer engelleri de yükseltir.

Türkiye en büyük 20 ekonomi arasında 17.’dir ama Almanya da örneğin; çalışan başına 85.4 olan verimlilik Türkiye’de sadece 32.5’tur. Çalışan başı verimlilik ölçüsünde G. Kore 42.6, İspanya 76.3, Japonya 87.9, İsviçre İse 113.4’tür. Bu 20’lik tabloda Türkiye 17.’likten l0.’luğa yükselse bile yine Orta Gelirliler bandında kalabilir.

Önemli olan üretimde verimliğe geçmesi olacaktır.

Daha somut ve basit kıyaslama rakamları da var: Türkiye’de verimliliğinin gelişmiş Ülkelerden 2-3 kat daha düşük seviyede olması kişi başı katma  değer üretimini de olumsuz etkilemekte, örneğin ABD’de 30 olan bu değer Türkiye’de 8’de  kalmaktadır.

Tarım merceğinden baktığımızda bütün göstergeler Türkiye aleyhinedir: Örneğin biz birim başına 2 ton yonca üretirken Almanya 7 ton üretiyor. İnek başına süt verimi Türkiye’de 2 bin 666 kg. iken AB Ülkeleri ortalamasında 6 bin 661 kg.’a çıkıyor.

-Teknoloji- Ar-Ge

Türkiye’nin üretim ve ihracat yapısı düşük ve orta teknolojilere dayanmaktadır.

Son on yılda orta teknolojilerin ağırlık kazandığı ve orta üstü teknoloji kullanımında genişleme olduğu gözlenmiştir.

Türk İhraç ürünlerinin içinde ileri teknoloji ile üretilen ürünlerin oranı yaklaşık yüzde 2 civarındadır Bu teknolojik yapısıyla Türkiye Orta Gelir tuzağına düşmekten kendisini asla kurtaramaz.

Teknolojinin ekonomik büyüme doğrultusunda geliştirilmesi, adapte edilmesi ve kullanıma sokulması her şeyden önce araştırma ve geliştirmeye ayrılan Ar-Ge kaynaklarının miktarına ve etkin kullanımına bağlıdır.

Oysa Türkiye, Ar-Ge’ye ayırdığı kaynaklar bakımından da uluslararası sıralamada en sonlarda yer almaktadır.

Ar-Ge harcamalarının milli gelire oranı

-AB-27 ülke ortalamasında yüzde 1.9,

-İsrail’de yüzde 4.86, Finlandiya’da yüzde 3.76, İsveç’te yüzde 3.75,

-Fakat Türkiye’de yüzde 0.73.

Türkiye için daha da önemlisi özel sektörün Ar-Ge harcamalarına düşük ilgisi ve risk almaktan korkusudur. Özel sektörümüzün Ar-Ge harcamalarının GSYİH’ya oranı yüzde 0.34’te kalıyor,

AB ortalaması ise Türkiye’nin 4 katından fazla; yüzde 1.23’tür.

-Eğitim

Bu konu ilk bölümde  verilmiştir.

-Kadın

“Orta gelir tuzağı” denilen sarmaldaki ülkelerin durumuna neden gösterilen temel faktörlerden biri de “Cinsiyet Uçurumu”dur.

Bu uçurumu kapatabilen ülkeler ve ekonomileri orta gelir düzeyini, kapatamayanlara oranla çok daha hızlı şekilde aşmaktadırlar.

Ne yazık ki Türkiye dünyada, “Cinsiyet Uçurumu” en derin ülkelerden biri. 2023 çıtasını aşamasak bile en azından bu çıtaya yaklaşmak için cinsiyet uçurumunu aşmamız şart.

Önce duruma bakalım: WEF ‘2011 Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre değerlendirmeye alınan 135 Ülke arasında Türkiye, şu veriler yüzünden 122. Sırada geliyor:

-Türkiye’de ekonomik olarak aktif erkek nüfusta İşgücüne katılım oranı yüzde 69.8 aktif kadın nüfusa’ ise’yüzde 28.8.

Kadına yönelik izlenen politikalara bağlı olarak yüzde 23.3’e gerilediği yıllar da oldu. Türkiye kendini bu “vahim” olumsuzluktan sıyırmalı.

-Kadının işgücüne katılımının yükseltilmesi sorunu çözmüyor.

Çünkü bu konu bağlamında Türkiye’de iş ortamı da çok bozuk. Kadın-erkek arasındaki “fırsat eşitliği”nde dünya sıralamasında 132.’yiz; üstüne çıkabildiğimiz üç ülke.

-Yemen, Pakistan ve Suudi Arabistan’dır.

-Türkiye’de aynı iş için erkek l00 TL. ücret alırken kadın 58 TL ücret alabiliyor; en geride olan ülkelerdeniz.

-Türkiye’de yönetici kadrolarda l00 erkek varsa ancak 11 kadın var, burada da en geri birkaç ülkeden biriyiz.

-Erkek işgücünün kalifikasyonunu l00 kabul edersek Türkiye’de kadın işgücünün kalifikasyonu ancak 54 olabilmiş…(2)

İfade edilenleri kısaca özetlemek gerekirse;

-Türkiye, birileri adına, dışarıdan gönderilen parçaları birleştiren, “Montajcı ülke” özelliğini koruduğu sürece ülkenin kazancı yabancı yatırımcıların cebine girecek, olduğu yerde kalacak, rekabetçleri ile arası daha fazla açılacaktır.

Çözüm;

-Ülkede bir okuma seferberliği başlatılacak ve televizyonlar kapatılacak veya günde en fazla 1-2- saat izlenecek, kalan tüm serbest zamanlarda, dede, nene, baba, anne, abla, ağabey, kardeşler olarak  kendimizi geliştirmek adına birlikte okuyacağız ve…

Her ortamda siyasetçilere mesaj verecek, biran evvel, “ama”sız düşünce ve ifade özgülüğünü teminat altına alan bir sivil anayasa yapılmasına çağrı yapacak, ayak sürüyenleri seçmeyeceğiz.

Tekrar edilirse;

Okumadan, ne gerçek durumumuzun farkında olabilir, ne düşünce-ifade özgürlüğünün gelişmenin tek şartı olduğunu kavrayabiliriz

Resim; ekonomi Milliyet,

Yararlanılan kaynak; (1-2) KobiEfor, Aylık sanayi ekonomi dergisi, ( 1)Yalçın Sönmez, Eylül 2012 sayısı

Orta gelir Tuzağı’ Sonuç mudur, süreç midir ? (1/2)

Ya bilgi-teknoloji üretir kenidimizin efendisi oluruz, ya da üretenler efendimiz olur. Tercih sizlerin...

Dostoyevski 150 yıl önce; “İnsanlar bir gün ekmek meselesini halledecekler, çünkü konuşuyorlar.” Der. Ancak, Türkiye sorunlarını konuşmuyor, konuşmayınca da çözememektedir.

Türkiye’de ekonomi konuşulmuyor.

Diğer birçok meselesinde olduğu gibi.

Örneğin; Türkiye’nin gelişimi neden yabancı sermayeye bağlıdır?

- Çünkü tasarruf etmemektedir.

Türkiye tasarruf etmeyince ne olmaktadır?

- Ancak borçlanarak büyüyebilmektedir.

Bile bile lades!

Bu işin bir yanı…

Şimdi bizleri bundan daha vahim bir mesele beklemektedir.

Bu, bundan sonra adını daha sık duyacağımız bir ifade olacaktır.

‘ORTA GELİR TUZAĞI’

Türkiye ekonomisi…

- 1930’larda Milli… (Devletçi, Tarım toplumu…)

- 1960’larda karma…(Devlet-Özel, Kısmen imalatçı...)

- 1980’lerde liberal… (Özel sektör ağırlıklı-Kısmen, Hizmet, imalatçı...)

- 2000’lerde “Küresel sistem görüntüsündedir. (Özel sektör ağırlıklı; Tarım, Hizmet, yenice sanayileşmiş)

Ancak, şarkıda seslendirilen söz misali;

-“Geldik buraya kadar!”

Ötesi yok…

Nasıl yani?

Anlatalım;

-”Yenilikçi değiliz.

- Verimliliğimiz düşük,

- İleri, yüksek teknoloji üretemiyoruz,

- Eğitimimiz az, olanda kalitesiz,

- İş hayatında kadın çok az ve kadın-erkek eşitliğinde çağın gerisindeyiz.

- Bunlar Cumhuriyetten beri dokunduğumuz tekmelediğimiz, fakat sistemli bir çabamız olmadı için yıkamadığımız, bu nedenle defalarca takılıp düştüğümüz gelişme engellerimizdir.”(1)

Eğitim konusunda küçük bir örnek verirsek;

-“Türkiye’de eğitimin yapısı da bozuktur, kalitesi de.

- Türkiye eğer ekonomik büyümesini üretkenliğe ve eğitime dayalı kaynaklara dayandıramazsa, “Orta gelir tuzağı” dediğimiz kara deliğe kaçınılmaz olarak düşecek, kendisi düşmese bile, eğitim konusunda gerekli refleksi gösteremezse, başkaları tarafından itilecektir.

En başta Türkiye toplumunun ortalama eğitim çok düşük;

TÜSİAD’ın 2011 araştırmasına göre 6.5 Yıldan ibaret.

Oysa toplumun ortalama eğitim yılı,

- Meksika’da 8.7,

- Rusya’da 8.8,

- İtalya’da 9.7,

- Polonya’da l0.

- Güney Kore’de 11.6,

- Almanya’da 12.2 yıl.

Türkiye’de 25-34 Yaş arası nüfusta lise mezunu oranı yüzde 41; üniversiteyi bitirmiş olanların oranı ise yüzde 16.6.

Her iki kategoride de Türkiye, 34 OECD ülkesi arasında 33. Sırada geliyor.

Bu endişe verici bir tablodur. Bu tablo ile milli gelir artışı sürekli kılınamaz çünkü eğitim düzeyinin yükselmesi, yüksek katma değerli faaliyet alanlarının genişlemesini, kişi başına milli gelirin artmasını sağlıyor.

Eğitimimizde köklü bir kalite sorunu yatıyor.

İşletme okuyan ile bilim ve matematikte eğitim kalitesi çok düşük. Dünya Ekonomik Forumu araştırmasına katılan yöneticiler Türkiye’deki işletme okullarını kalite bakımından (management schools) 142 ülke arasında 110. Sıraya koyuyor.

Matematik ve bilim eğitimi Kabul edilebilir gibi değil ama bizzat Hükümet belgesi söylüyor;

-“Eğitime erişim ve eğitimin kalitesi, eğitim sisteminin temel sorun alanlarıdır” diyor;

- “Erişim sorunu kapsamında okullaşma oranları ve bölgeler, cinsiyetler arası farklılıklar, kalite sorunu kapsamında ise fiziki altyapı yetersizlikleri, müfredatın güncellenmesi, öğretmen niteliklerinin geliştirilmesi ve eğitim materyallerinin müfredatla uyumu” gibi hususlar öne çıkmaktadır (DPT (Kalkınma Bakanlıgı) 2011 Yılı Programı belgesi (s. 198); şeklinde ilave ediyor. .,

Ekonomiyi de böyle bu tablo üzerinde ürettiğimize göre oturup düşünelim:

2012’de Türkiye’de istihdamın yüzde 44,2’si ilkokul düzeyindedir, yüzde 61,2’si ise en  fazla ortaokul/ilköğretim düzeyinde. Tarım faaliyet kolunda çalışanların yüzde 79,8’i de ilkokul ve altı eğitim düzeyinde bulunuyor.

Boyumuzun ölçüsünü dünyadaki yerimiz verir:

Orta öğrenimde okullaşma oranında zayıfız, 93. Sıradayız, eğitim sistemi kalitesinde 94. Sıradayız. Sonuç: Yetenek bakımından 92. Sıradayız.

Ama biz son 10 yılda nereden nereye geldik? Bunları görmeyelim mi?

Onu da açalım;

Örneğin; KOBİLER’in ihracatlarında, ithalat paylarındaki lehimize olan düzelmeye bakalım;

- AB ÜLKELERİNE 2011 ihracat payı, % 48.1,

- AB ÜLKELERİNE 2012 ilk yarı ihracat payı, %39.6

KOBİ’lerin ihracat içerisindeki ithalat payının azlığı ve hizmet ticaretindeki açılım Türkiye’nin cari açık sorununu olumlu etkilemektedir.

- Türkiye 170 ülkeye, 7000’nin üzerinde mal  ihraç etmektedir.

- 2002’de, 3000 olan ihracatçı kobi sayısı, 2012’de 50.000 sayısını aşmıştır.

KOBİLER’in performansı nasıl artırılmıştır?

- 1990-2002 yılları arasında, 12 yılda kobi’lere verilen 14.5 milyon lira olan destek,

- 2002-2012 yılları arasında, 1.8 milyar liraya yükseltilmiştir. Yani, 124 kat artmıştır.

- Son 10 yılda özel sektörün yaptığı konut, 4,5 milyon; Kamunun yaptığı, 560.000 adettir.

- 2002’de, Merkez bankasında 27,5 milyar dolar vardır. Şimdi, 115 milyar dolar bulunmaktadır.

- İhracat son 10 yılda, 30 milyardan, 160 milyara; Kişi başı milli gelir, 10.000 doların üzerine çıkmıştır.

Ne demek istiyoruz?

-Tarım toplumundan, hizmet ve imalat toplumuna geçmek herkesin, Tarım-imalatçı toplumundan, ileri sanayi toplumuna geçmek ancak bilgi-teknoloji üreten milletlerin işidir.

Ol hikaye budur…

Biz şimdi, her ne kadar “Yenice Sanayileşmiş” ülkeler sınıfına girmişiz, Diyorsak ta…

- Bizler Taşeron / Birileri adına parçaları birleştiren /Montajcı ülkeyiz.

Peki, buraya nasıl gelindi?

Artık konuya girebiliriz…

Devam edecek…

Resim;ekonomi Milliyet

(1)Yararlanılan kaynak; KOBİFOR, Aylık sanayi ekonomi dergisi,

İslam’da kadın ve dayak

Yanımda sen olmadığında, senin gibi benimde bir yanım her zaman eksik kalacaktır.

Bilmemek tehlikeli değildir. Asıl tehlikeli olan bilmediğini bilmemektir. Eğer, Kuran, Musevilik ve Hıristiyanlığı güncellemek için gönderilmeseydi, bakınız bugün insanlık özellikle de kadınlar ve köleler ne durumda olacaktı?

Çoğunluğun sık sık seslendirdiği, ancak gerçek fazlaca bilinmediği için,

İslam, Kadının dövülmesini öğütler!” manasında bir kanaat vardır.

Gerçeği öğrenmek adına önce  ‘Veda Hutbesi‘nde konu ile ilgili bölümü verelim;

VEDÂ HUTBESİ

(8 Mart 632 Cuma)

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Vedâ haccında, Cuma günü zevâlden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vâdisi’nin ortasında 124 bin Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle hitab etti:

“Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah’dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür.”

…Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

…Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

…Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.  Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz. (Veda hutbesi’nin tamamı için;Diyanet Başkanlığının web sitesine bakabilirsiniz.)

Şimdi kadınlar ile ilgili kısmı biraz açalım,

-“Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız.

Ne vurgulanmaktadır?

-Kadınlar size Allah’ın emanetidir.

-“Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır.”

Ne vurgulanmaktadır?

-Kadınların ve erkeklerin karşılıklı hakları vardır. (Kimse diğerine göre aşağıda ve yukarıda değildir)

Başka;

-“Yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır.”

- Bu ifadelerde kastedilenler için, İslam öncesi  döneme dönmemiz gerekmektedir.

- O dönemler, “Yatağın çiğnendiği ve evlerin dışarıya açık olduğu” dönemler midir?

O dönemlerin diğer özellikleri?

- Kız çocukları diri diri toprağa gömülmektedir...

Başka;

- Özellikle kadınlar (insanlar) mal gibi alınıp satılmaktadır...

Başka,

- Zenginlerin yanında çalışanların, ağır işkencelere uğraması, sakat kalmaları hatta, basit nedenlerle öldürülmeleri, sıradan olaylardandır.

Başka,

- Kadın (bugünün anlayışı ile evli olmasına rağmen) doğurmadan aileye alınmamaktadır…

Başka,

- Kadınlar ve kız çocuklara değer verilmemekte, Kocanın ölen kadın, tam bir yıl matem tutmak zorundadır.

Başka,

- Bazı cariyelerin sahipleri, onları fuhşa sevk etmekte, Kadınların namusuna saygı gösterilmemektedir.

Başka,

- (İslam öncesi) Araplar nikah hususunda yaptıkları en kötü şeylerden biri de, üvey anneleriyle evlenmektedirler. Bir Arap, karısını boşar veya ölürse, bu adamın büyük oğlu bu kadınla evlenmek istediği zaman elbisesini o kadının üzerine atarak onunla evlenebilmektedir.

Kaldığımız yerden devamla;

-“Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

Bunlar ne anlama gelmektedir?

İslam dininin tebliğindeki ilk günler, içki (yaygın alışkanlık nedeniyle) ancak bir süreç içerisinde yasaklanır. Kölelikte, (o dönemde büyük bir gelir kapısı ve servet ölçüsüdür)  günün şartlarına göre birden kaldırılmayacağı için, kölelik ilk adımda olabildiğince zorlaştırılmış, esirler, aileden birisi ölçüsünde değerli kılınmıştır.

Peki, O dönem Bugün “Medeni” dediğimiz Batı, Avrupa nasıldır?

- Kadınların “Cadı” Suçlamaları ile fırınlarda yakıldığını ifade edersek herhalde başka bir anlatıma gerek kalmayacaktır.

**

Kadın;

Kadın ve kokulu güllerin bir ortak özellikleri vardır; İkisi de sevgisiz-soğuk ortamlarda açmazlar ve o mis kokularını içlerine hapsederek etraflarına yaymazlar…

Açmamış her kadın bir cam fanusunun içinde sadece bir görüntüdür. Kokusuz ve donuk…

-“Hakkını helal et!”

- İslam anlayışında her vefat eden için, defnedilmeden evvel (musalla taşının üzerindeyken) üç kez tekrar edilerek helallik istenir;

-Hakkınızı helal ediniz… Hakkınızı helal ediniz… Hakkınızı helal ediniz…”

İnanan bir insan üzerinde diğerine ait  maddi-manevi bir hak ile ebedi aleme, yolculuğa  gidebilir mi?

İki Cihan güneşi Hz. Muhammed (s.a.v.) Kadın konusunda inananları nasıl uyarmaktadır?

-“Kadınlar size Allah’ın emanetidir.”

Rahmet Peygamberi, Kadınlarla ilgili  akıl sahiplerine daha ne demelidir?

 

Resim;www.kursatsenturk.com’dan alıntıdır.

 

 

CHP ve AK Partililere, ülke insanını tanımak, ülkenin çıplak gerçeğini öğrenmek istermisiniz?

Size 17 devlet kurdu… Artık yaşananlardan bir ders alsanız…

 

Her evde 20 oda var. Her odada ortalama 3-4 kişi oturuyor, saymak zordur bu gibi evlerin sakinlerini. Hiç şüphesiz, veremin yayıldığı ocağın ta merkezindeyiz. İçeri girdiğimiz eve güneşin girmesi şöyle dursun, bir insan dahi gidemez, korkmadan…

Ankara devlet matbaasında çalışan işçiler, bu durumdan çok müşteki olarak, müdürlükten kendilerini, şehir dışındaki ucuz kenar mahallelerine kadar getirip-götüren bir otobüsün tahsisini rica etmişlerdi.(1).

İstanbul Likör-Votka fabrikası işçileri de, şehrin uzakta olan kenar mahallelerinde ev tutup ayda 30 – 40 lira kadar kira ödemek zorunda kaldıklarından yakınıyorlardı. (2)

Oysaki İstanbul’da 12000 oturma yeri boştur, ev sahipleri bunlar İçin olmayacak derecede yüksek fiat istiyorlar. Ulus gazetesine yazıkları bir mektupta; Makine – Kimya Kurumu işçileri, mesken kiraları çok yüksek olduğundan, ancak iş yerlerinden çok uzak kenar mahallelerinde ev bulabildiklerini yazıyorlardı. Aldıkları ücretler de düşük olduğundan, otobüse para veremeyip kilometrelerce uzak yerlere yaya gelip gidiyorlarmış (3).

Malatya tütün fabrikaları işçilerinin, ücretlerinin artırılması isteğini inceleyen Yüksek Hakem Heyetinin kararında şunlar belirtilmişti :

”1953 yılında geçim için gereken para, 1951 yılma kıyasla % 30 oranında artmıştır. İşçilere 1951 yılında 25-30 liraya kiralanan mesken, bugün 50-60 lira kadar tutmaktadır. Mesken kiraları pahalılığı yüzünden işçiler, şehirden 10 kilometrelik mesafede oturmak, zorunda kalıyorlar ve bu yüzden de yol parası olarak ayda 20-30 lira ödüyorlar.” (4)

İşçilerin meskenleri, bir nevi batakhane sayılabilir. Çoğunda ışık yok, gaz yok, su yok, kanalizasyon yok.

“Yeni Asır” gazetesi muhabiri, işçileri oturdukları bir mahalleyi ziyaret ettikten sonra anlatıyor :

“Avlunun dibinde ardına kadar çöple dolu tahtadan bir çöp sandığı duruyor… Bu kutudan dört bir yana çürük ve leş gibi kokan sular akıyor… Evlerden de kirli sular dışarı akıtılıyor… (noktalar, bu yazıyı yazan muhabirindir. ‘(Bu sular def i hacet’le ilgili olmalı- Canmehmet’)

Yüz metre boyunda eğri büğrü bu sokakta, 20-30 kadar ailenin evleri bulunur.

Her evde 20 oda var. Her odada ortalama 3-4 kişi oturuyor, saymak zordur bu gibi evlerin sakinlerini. Hiç şüphesiz, veremin yayıldığı ocağın ta merkezindeyiz. İçeri girdiğimiz eve güneşin girmesi şöyle dursun, bir insan dahi gidemez, korkmadan.. Upuzun koridorda yanyana bir çok oda… Her odada birer mangal yanıyor. Aydınlatma için yakılan çıra, tütün borular, içilen sigaralardan fabrika bacasından çıkan dumanlardan beter dumanlar yayılıyordu. Bu evde oturanlar fakirden de daha yoksul olan kimseler.” (5)

Muhabir daha sonra insanların korkunç bir yoğunlukta, sıkışıklıkta oturduklarını anlatıyor.

Bir odada oturan erkekler, kadınlar, çocuklar, genç, İhtiyar olanlar. Bu yerlerde oturanlar gazete muhabirine, kira ödemek için paralarını kuruş kuruş biriktirdiklerini anlatıyordu. Oda kiraları 28 lira imiş, Ayda. Ama bu kira da gittikçe artıyormuş.

Yoksulluktan ve çocuk kalabalığı yüzünden her gün büyük, kavgaların, döğüşlerin meydana çıkmasından yakınıyordu bu evlerin sakinleri…

Bu insanlar için kendi çocukları bile bir yük, bir felâket gibi geliyor.

Muhabirle konuşan işçilerden birisi açıkça itiraf etti:

Yüzümüz kir-pas içinde yatıyoruz, sabahleyin gözlerimizi çapak içinde açıyoruz. Ve bu meskenler için ayda 60 – 80 lira alan işçiler 28 lira kira ödemek zorundadır.

Gazete muhabiri gerçek bir üzüntü ile, kendini tutamayarak haykırıyor :

Ve bu manzara, bu çamur, bu kir – pas her sokakta!”

Ve gene de binlerce işçi böyle şartlar içinde dahi oturamıyor, çünkü mesken için ödeyecek paraları yok. Bunun için işçilerin çok büyük bir kısmı gecekondu denilen yerlerde barınıyor.

Gecekondular bir tek gecede şehrin dışında bir yangın veya çöplük yerinde kontrplâktan, latadan, sandıklardan ve buna benzer, “inşaat malzemesinden” yapılıyor. Örneğin, İstanbul’da bu gibi izbe yerlerde, 50.000 küsur işçi barınmaktadır. Hükümet polis, jandarma, askerlerin yardımıyla defalarca bu gecekonduları yıktırıyordu, ama bu izbe, eğri büğrü kulübeler gene, yeniden yapılıyordu çünkü işçilerin başka barınak yerleri yoktur.

1951 yılının Haziran ayında İstanbul yetkilileri şehrin kenarlarında 160 kadar gecekondu yıktırmışlardı. (6) Eninde sonunda özel bir kanun hazırlanmış ve bu kanuna göre, böyle gecekondu yapanlar üç aylık hapis cezasına ve 50-500 lira da para cezasına çarptırılıyor (7).

Ve aynı solukta meclis başka bir karar daha almıştır: Ev kiraları % 50 oranında artırılmıştır. Bugün ev sahipleri aldıkları kiralarla yetinmeyerek, gelirlerini artırmak için var gücü ile kiraları yükseltmeye uğraşıyorlar. Bu ise şehirlerin esas kitlesini teşkil eden emekçiler için çok ağır bir darbe oluyor ve durumlarını daha da vahimleştiriyor.

Emekçi kitlelerinin son derece yoksul olmaları, açlık, sefalet, hastalık, çok kötü şartlarla oturmak zorunluğu —hepsi bir arada— nüfusun ortalama ömrünü kısaltıyor.

Türkiye istatistiklerinde. Türkiye nüfusunun, 1950 yılı itibariyle yaş veya ömür ortalamasını gösteren sayılara rastlanılıyor ve hatta bu sayılar başka kapitalist ülkelerle karşılaştırılıyor : ABD, Batı Almanya, Belçika, İngiltere vs. (toplam olarak 17 ülke) (8).

Sayılan ülkeler arasında Türkiye, ikinci dünya savaşma katılmamış çok az ülkelerden biri olduğu için, insan kaybı da olmamıştır.

Bu elverişli şartlara rağmen karşılaştırma için alınan ortalama sayılar gösteriyor ki, Türkiye’nin 30 yaşından yukarı olan nüfusun yüzdesi, bütün sayılan 17 ülkeden daha düşüktür.

Aynı zamanda Türkiye’de, diğer kapitalist ülkelere kıyasla, yaşlı insanların yüzdesi de gitgide azalmaktadır. Karşılaştırma için hazırlanan bu istatistikten anlaşılıyor ki, Türkiye emekçilerinin ömürleri bütün Avrupa, Amerika ve Asya ülkeleri arasında en kısa olanıdır.

Yukarıda gösterilen ve esas itibariyle Türkiye kaynaklarından alınan gerçekler, ikinci dünya savaşından sonra Türkiye emekçi kitlelerinin, kelimenin tam manasıyla sefalet ve yoksullaşmasının korkunç ölçüler aldığını ispat ediyor…”(9)

Ülkenin çıplak gerçeğine biraz daha yakından bakalım…

1938 yılı istatistiği ile 1951 yılının besin maddelerinin tüketilmesini gösteren istatistiklerin karşılaştırılması gösteriyor ki, emekçi olanlar yarı aç yarı tok bir hayat sürdürüyorlar. Günlük ortalama yağ tüketimi (margarin, tereyağı, kuyruk yağı dahil) 16 gram, patates (artışına rağmen) 55 gram, şeker 27 gram kadardır.

Ülkede besin maddelerinin son derece düşük tüketimi, OON istatistiklerinden de anlaşılmaktadır. Örneğin, İngiltere ile kıyasla; Türkiye’de üç misli daha az tüketiliyor, şeker tüketimi 4,7 kat daha azdır, balık 5 kat daha azdır, süt 6,5 kat az. Avrupa’nın kapitalist devletleriyle kıyasla, nüfus başına tüketilen besin maddeleri (et, yumurta, süt, şeker, yağ v.s.), Türkiye’de en azdır (10).

Emekçilerin yoksullaşmasının gittikçe artması sonucunda verem, trahom ve başka ağır hastalıkların da artması görülüyor. Resmi verilere göre Türkiye’de her 10.000 kişiden, 257 kişi vereme tutulmuş oluyor.

Bu veriler dahi bir hayli indirilmiş olacak ki, İngiliz ticaret ataşeliğinin bir raporunda aynen şunlar açıklanıyor:

-“Maamafi bu sayılar bir hayli indirilmiştir, çünkü birçok kimse kendini resmen hasta ilân etmek istemiyor.” (11)

Vereme tutulmuş hastaların çoğunluğu Türkiye istatistiklerinde hiç gösterilmiyor. İşçiler hasta olarak kabul edilmekten korkuyorlar, çünkü bunun neticesinde kendilerini sokakta bulacaklar.

Türkiye’de vereme tutulmuş bir kimsenin işine, hemen son veriliyor.

Hastalanan işçilerin gerçekten feci mukadderatını, Ulus gazetesinde yayınlanan bir hastanın mektubu anlatıyor :

-“Bilindiği gibi demir ve çelik sanayii, en ağır işler sayılır. Burada çalışanların hayatları ve sağlıkları daima tehlikededir. Yayılan zehirli gazlar, elektrik çarpmaları ve buna benzer olaylar her gün, her gün bir iki kişiyi hastahaneye sevkeder. Bugün 4000 kişiden, ağır hasta olarak 250 kişi yatıyor (12).

Hastalıklar arasında en çok rastlanan hastalık veremdir.

Demokrat Partisi, iktidara gelmeden önce bol keseden vaadlerde bulunup bu hastalıklarla mücadele edileceğini, bunlara son verileceğini, işçi ücretlerinin hayat standardına uygun bir seviyeye yükseltileceğini ilân ediyordu.

Oysa ki, haber aldığımıza göre hâlâ şifa bulmayan bu hastalarımızın işlerine son verilecektir.”

Aynı mektupta daha sonra, bu hastalara ödenen yardım paralarının son derece az olduğu ve ileride bu hastalara tedavi için hiçbir şekilde yetmeyeceği yazılmaktadır. (13)

Ebetteki bu şartlarla çalışan işçiler, işlerinden kovulmamak için, hastalıklarını saklamaya çalışıyorlar. Ama yardım için başvurdukları zaman da, bu yardım yoksul olan bu insanlara zaten uzun vadeli bir destek olamıyor.

Vereme yakalanan başka bir işçi, Ulus gazetesine yazdığı bir mektupta şunları anlatıyor :

Çok uzun ve ısrarlı ricalar üzerine memleket hastahanesine alınmıştır. Hastahanedeki düzen son derece bozuk. Ancak parası olana, az çok bakılmaktadır. 35 gün bu hastahanede yattığı halde bir tek doktor zahmet edip kendisine bakmış değildir. Yemek öylesine az ve kötüydü ki, bu işçi hastahanede kaldığı müddetçe 2-3 kilo kaybetmiş.” (14).

Gene de hiç değilse hastahaneye alınmış olan bu işçi çok şanslı sayılabilir, çünkü binlerce hasta, hastahaneye alınma sırasını bekliyor.

İktidarda olanlar, bütçesinin % 30 – 40’ını türlü askeri tedbirler için harcarken, emekçi vatandaşların sağlığı ile ilgilenmeye vakit ayıramıyor. 1950 yılı istatistiklerine göre Türkiye’de topyekûn 18.837 hastahane yatağı vardı.

Bir milyondan fazla nüfusu olan İstanbul’da 8489 yatağın olduğunu kabul edersek, geri kalan 20 milyon nüfusa, topu topu 10.348 hastahane yatağı düşer veya daha doğrusu 10.000 nüfusa 5 hastahane yatağı (15)

1937 yılından 1950 yılına kadar (yani 13 yılda), her 10.000 kişiye düşen yatak sayısı yalnız bir birim kadar artmıştır.

Çoğu İstanbul’da ve Ankara’da bulunan kalifiye, yani mütehassıs olan doktorların sayısı da nüfusa kıyasla çok azdır. Ortalama olarak Türkiye’de, 4500 kişiye bir doktor düşmektedir. Milletlerarası İmar ve Kalkındırma Bankası misyonu, 1950 yılında Türkiye’yi ziyaret ettikten sonra, raporunda kabul ediyordu : “Sağlık servisi ve hasta bakımı yönünden Türkiye, halkının ihtiyaçlarını karşılamaktan henüz çok, çok uzaktır. Doktor ve hemşire sayısı son derece düşüktür. Verem hâlâ çok önemli milli sorun olmaktan çıkamamıştır. Başka hastalıklar da hâlâ çok yaygındır, kamu ihtiyaçlarını karşılayacak hıfzıssıhha hiçbir şekilde yeterli değildir” (16).

Şimdi sormayalım;

Vatandaşın öncelikli derdi…

-Cumhuriyet…

-Laiklik…

-İrtica…

-Parti…

-Anayasa mıdır?

Yoksa…

-Adam yerine konulmak;

-Derdinin dinlenilmek,

-Bir yudum sağlık,

-Bir paket makarna mıdır?

Bu Halk, kendini yönetenlerden daha basiretli, akıllıdır;

Öyle olduğu için,

16 kez yıktığımız ve hala bir ders alamadığınız devletlere karşılık;

17 Kez devlet kurmuştur.

 

Resim;http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=3907

Kaynakça; N. R. Rozaliev,  “Türkiye sanayi proletaryası”

(1)Yeni Asır, 5.1.1952

(2)T.C. Resmi Gazete. 9.X.1951, No. 7921

(3)Ulus, 17.X.1953

(4)T.C. Resmi Gazete, 19.XI.1953, No. 8561

(5)Yeni Asır, 6.1.1952

(6)Yeni Işık, 11.VI.1951

(7) iktisadi Yürüyüş, 1951, No. 283

(8)İstatistik Yıllığı, cilt 20, s. 539

(9) N. R. Rozaliev,  “Türkiye sanayi proletaryası”

(10)Yearbook of Food and Agricultural Statistic», FAO, 1954, VOİ. VIII, part-I, p. 202-204

(11)T. G. Muntz, Overseas Economic Surveys, Turken April 1950, London 1951, p. 126

(12)Söz konusu olan işletme, Karabük Demir – - Çelik Fabrikasıdır.

(13)Ulus, 15.IV.1952

(14)Ulus. 18.IV.1952

(15)İstatistik Yıllığı, cilt 19, 1951, s. 154-157

(16)The Economy of Turkey, Washington 1951, p 51-52

Âleme şenlik medyamız, Hükümetten emir almayan ordumuz ve gülünecek halimiz(6)

"Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için...Yakalanırsak birbirimizi tanımıyoruz..."

Madanoğlu Paşa; “Devlet biziz oğlum, biz hükümetten emir almayız.” Kimden alırsınız? “Devletten alırız.” Devlet kim? “Devlet biziz oğlum!”

“27 Mayıs’ın önde gelen isimlerinden biri Cemal Madanoğlu. Bir ihtilalle yetinmeyip bir de 9 Mart 1970′de ikinci darbesini gerçekleştirmek için mücadele verenlerden. Darbecilik denilince çok önemli bir deneyim.(1)

-Paşa, “Devlet biziz oğlum!.” anlayışı ile düşünürken,

-“Egemenlik kayıtsız şartsız milletin…” Değil midir?

-O nerede yazıyor?

-Anayasada..

-Yazınca milletin mi oluyor?

-Olmuyor mu?

Nereden Nereye…

Skytürk TV’de, 29 Nisan 2007, saat: 11.00, Yalçın Küçük anlatmaktadır;

-“Muhtıranın verildiği 28 Nisan günü önemli bir tarihtir.

-“28 Nisan 1960’ta yani 27 Mayıs müdahalesinden bir ay önce İstanbul’da ve Ankara’da üniversite gençliği harekete geçmişti.

-Darbeyi hazırlayan bu yürüyüş ve gösterilerdi.

-Ben de aralarındaydım.

-Daha kimler vardı: Sabih Kanadoğlu, A. Necdet Sezer, Deniz Baykal..” (2)

Sayın Sabih Kanadoğlu,  21 Ocak 2001 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçilmiştir.

**

Saf oğlu, eve gelen, gidenlerin sayısı artınca annesine sorar;

-Anne! Benim babam yok mu?

-Ah… Oğlum Ah!

-Ali ile Veli,

-Üçte Onun evveli,

-Recep, Şaban Ramazan,

-Bir de mezarda yatan!

-Ah benim safça oğlum ! Anan koca mı gördü?

Bakalım Yüce Türk Milleti ömründe hiç darbe görmüş mü?

Rengi en açık olanından, 27 Nisan gece “on-line” (*) darbe olanından başlayalım;

27 Nisan Bildirisi (veya kimine göre muhtıra) bir darbe midir?

27 Nisan 2007 Genelkurmay Başkanlığının Basın Açıklaması (Muhtıra) Özetle;

- “Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir…  Devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır…

Özetle, …Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Ve…

Genelkurmayın bildirisine-Muhtırasına karşı (İlk kez bir) hükümet cevap vermektedir.

“…Öncelikle söylemek isteriz ki, başbakana bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığının herhangi bir konuda hükümete karşı bir ifade kullanması demokratik bir hukuk devletinde düşünülemez.

…Bu metnin basın yayın organlarına verilmesi ve Genelkurmay’ın internet sitesinde yayınlanmasındaki zamanlama manidardır. Öncelikle, devletimizin yüce makamı olan cumhurbaşkanlığına 11. cumhurbaşkanını seçme sürecinde böyle bir metnin, hem de geceyarısı ortaya çıkması son derece dikkat çekicidir.

…Herkes şunu açıkça bilmelidir ki, hükümetimiz, devletimizin Anayasa’nın 1,2 ve 3. maddelerindeki temel ve vazgeçilmez ortak değerleri, ülkemizin birlik ve bütünlüğü, milletimizin saygınlığı, türkiye’nin laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olma niteliği konusunda herkesten daha fazla taraftır ve hassastır.

…Türkiye’nin uluslararası toplumda itibarını zedeleyen, çağdaş dünyadaki konumumuza zarar veren, Türk ekonomisinin istikrarını tehdit eden, demokrasiye aykırı ve Türk milletinin vicdanında yara açan davranışlardan tüm sorumluluk sahiplerinin kaçınması gereklidir…”

Ve Kimilerine göre Birinci Kuvvet Medya’nın yaşananlar karşısında aldığı tavır…

Türk ulusal basın internet sitelerinde konuya ilişkin ilk haber başlıkları:

-Hürriyet: Genelkurmay’dan çok sert açıklama

-Milliyet: Genelkurmay’dan çok sert açıklama

-Sabah: Genelkurmay’dan gece yarısı bildirisi

-Vatan: TSK’dan muhtıra gibi açıklama

-Star: Genelkurmay’dan açıklama

-Yeni Şafak: Genelkurmay geceyarısı açıklama yaptı

-Zaman: Genelkurmay’dan laiklik açıklaması

Şimdi de Muhtıra sonrası, siyasetçi ve yazarlar tarafından yapılan yorumlar;

-CHP Parti Sözcüsü Mustafa Özyürek (Muhtıranın yayınlanmasından hemen sonra NTV’ye telefonla bağlanarak): “Tabi bu bir muhtıradır. Hükümetin bunun gereğini yerine getirmesi gerekir.”

-CHP Genel başkan Yardımcısı Onur Öymen (Muhtıradan bir gün sonraki açıklaması): “Genelkurmay’ın tesbitleri bizim tesbitlerimizden farklı değildir. Altına imzamızı atarız. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü kimse küçümseyemez ve bunu küçümseyenleri devletin düşmanı sayarız. Türkiye’yi Atatürk düşmanlarına teslim etmeyeceğiz.”

-CHP Genel Başkanı Deniz Baykal (Muhtıradan sonra verdiği ilk röportajında): “Bu tablonun değişeceğini meydanlar gösterdi. Müdahaleye uğrayan yönetimlere halk sahip çıkmadı. Halkımız devlet organlarıyla çatışanlara sahip çıkmaz. Bu ortamda mağduriyet yok dayatma var. Anayasa Mahkemesi 367 kararını onaylamazsa ülke çatışmaya gider.”

-CHP Genel Sekreteri Önder Sav (Muhtıranın ardından Anayasa Mahkemesi’nin verdiği 367 kararından sonra): “Gözümüz aydın, Türkiye’nin gözü aydın.”

-Nur Serter (Muhtıradan bir gün sonra Çağlayan’daki Cumhuriyet Mitingi’nde yaptığı konuşma): Genelkurmay Başkanı’na “memur” diyen bir zihniyete karşı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önünde, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan’da bizim sesimizi duymuş, bizim sesimize sahip çıkmış, demokrasiye sahip çıkmıştır. 27 Nisan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek iradesine sahip çıkmıştır.

-TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ: “AKP toplumda git gide artan ve TÜSİAD’ın da paylaştığı laik rejimi koruma kaygısını yeterince dikkate almıyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasıyla yaratılan fiili durum demokratik teamüllere uygun değil. Laikliği ve demokrasiyi korumak için bir an önce genel seçimlere gidilmeli.”

-Oktay Ekşi (Hürriyet):“Bu adı konmamış bir muhtıradır. Genelkurmay Başkanı’nın sözleri gayet açık, eğer demokrasinin kavram ve kuramlarını kullanarak bu cumhuriyetin laik karakterini tahrip etmek onu yıkmak istiyorsanız biz buna müsaade etmeyiz diyor.”

-Tufan Türenç (Hürriyet):“Tabi ki bu bir muhtıradır. Bu muhtıranın özü AKP’nin çıkardığı cumhurbaşkanı adayına Türk Silahlı Kuvvetlerin karşı olduğunu açıklıyor.”

-Ertuğrul Özkök (Hürriyet): “Demokrasi kaygısıyla, sadece askeri eleştirmek, ne adil, ne yararlı, ne de sonuç verici bir girişim olacaktır. Çünkü o bildiride savunulan görüşler, toplumun önemli bir bölümü tarafından paylaşılmaktadır.”

-Yılmaz Özdil (Sabah): “Hâlâ deniyor ki, bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım, tank olur. Gücüm var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır.”

-Hıncal Uluç: “Ordu sonuna kadar bekledi.. Gerekli uyarıları en demokratik şekilde yaparak, “Sözde değil, özde” diyerek bekledi.”

-Ural Akbulut (Eski ODTÜ rektörü): “Bu ikinci 28 Şubat’tır TSK her şeye rağmen soğukkanlı davranmıştır.”

-İsmail Küçükkaya (Akşam): “Sürecin kötü yönetilmesiyle ‘kaçan fırsatı’ ve ‘Genelkurmay’ın çok sert açıklamasıyla yeni olanağı’ görelim.”

-Ece Temelkuran (Milliyet): “Genelkurmay’ın açıklamasıyla mitinglerin daha da coşmuş olması bu mitingleri otomatik olarak militarist yapmaz.”

-Fikret Bila (Milliyet): “TSK, türbanın ve temsil ettiği zihniyetin Çankaya’ya çıkmasına karşı ilkesel bir duruş sergilemiştir. “

-Ahmet Hakan (Hürriyet): “’Muhtıraya karşıyız’ diyeceğiz ve ötesini söyleyemeyecek miyiz? Ben ötesini de söylerim arkadaş.”

-Nuray Mert (Radikal):“Şimdi Genelkurmay bildirisini öne çıkarıp, bu fetihçi zihniyetin arkasında durmak istemiyorum.”

-Erdal Şafak (Sabah): “Rehn beyefendi son olarak Genelkurmay Başkanlığı’nın ‘emuhtıra’sı için esip gürledi… Ama Batı basınında da özellikle son dönemde ısrarla vurgulanan ‘Türkiye’nin laik kurumlarının altının oyulması’ girişimleri için ‘Not ediyoruz’ demekle yetindi.”

-Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç: “Kamuoyuna bilgi veriliyor ve bunların gereği yapılmazsa istenmeyen şeylerin olabileceği mesajı verilmek isteniyor.”

Tepkiler

-Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, TSK’nın demokratik laikliğe ve demokratik değerlere saygı gösterdiğini ispatlaması için seçim sürecine karışmamasının gerektiğini söyledi.

-Dönemin ABD Dışişleri bakanı Condoleezza Rice: “ABD Türkiye’nin demokrasi ve anayasal gelişim sürecini, dolayısıyla seçimle işbaşına gelenleri tam destekliyor.

Türkiye’deki yazarlardan açıklamaya karşı çeşitli yorumlar

-Star gazetesi yazarlarından Mehmet Altan “‘internet muhtırası’ doğrudan demokrasiye bir müdahaledir”

-Milliyet gazetesi yazarı Hasan Cemal konuyla ilgili “Hayır!” başlıklı yazısında askerî müdahalelerin toplumsal düzen ve gelişime zarar verdiği yorumunda bulundu

-Radikal gazetesinden İsmet Berkan, bildirinin bir askeri darbe uyarısı olduğu yorumunu yaparak, geleceği haber verilen bu darbeden kurtulmak için alınması gerektiğine inandığı tedbirleri yazdı.

-Özgürlük ve Dayanışma Partisi genel başkanı Ufuk Uras ise “Muhtıraya Hayır! Sözde Değil, Özde Demokrasi İstiyoruz” başlıklı bir basın açıklamasında bulunarak Genelkurmay Açıklaması’nı eleştirdi

-Bülent Arınç, bildirinin yayınlanmasından 4 yıl sonra katıldığı bir toplantıda yaptığı bir değerlendirmede; “Sakın ha! Cumhurbaşkanını seçmeyin anlamında. Bize aba altından sopa gösteriyor. Kime, hükümete. Kime, Meclise. Hiçbir demokraside böyle bir müdahaleyi kabul etmek mümkün değil. Ama zannettiler ki ben böyle yazar, korkutursam onlar teslim olurlar. ‘Hazır ol’ denildiği zaman hep baş üstüne diyen sivil iktidarla karşılaştı onlar” şeklinde demeç vererek, bildirinin müdahale niteliğinde olduğunu ifade etmiştir…” (3)

-Okuyanlardan küçük bir ricamız var,

-Yalçın Küçük’ün Skytürk TV’de, 29 Nisan 2007, saat: 11.00’de anlattıklarını tekrar okuyabilir misiniz?

-Okudunuz mu?

-Güzel…

-Sayın A. Necdet Sezer, Sayın Deniz Baykal, Sayın Sabih Kanadoğlu’nu gördünüz…

-Anayasa Mahkemesi başkanlığı…

-CHP genel başkanlığı…

-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı…

-Cumhurbaşkanlığı…

Ve 27 Mayıs 1960…

(*) “On-line muhtıra ” ifadesi, Gazeteci-Yazar Serdar Turgut’a aittir.

Resim;Erdil Yaşaroğlu komikaze.net.  http://www.karikaturdiyari.com/uc-silahsorler.html

Kaynakça;

(1)Yeni Şafak, Bugün 24.02.2010 “Biz hükümetten emir almayız” diyor Madanoğlu. Muhatabı, “peki siz kimden emir alırsınız” diye soruyor. “Biz devletten emir alırız oğlum” diyor. Bu kez, “Peki devlet kim” sorusu geliyor. Cevap çok manidar: “Devlet biziz oğlum” diyor Madanoğlu. (Örs ve Çekiç, Akbabanın üç günü)

(2) Ali Bulaç, “Postmodem Muhtıra” Zaman, 30.04.2007 (Alıntı kaynağı; Örs ve Çekiç, Akbabanın üç günü )

(3) Medya ile ilgili alıntılar için Vikipedi’deki konu ile ilgili yayınlardan yararlanılmıştır.

 

 

Medya’nın İrtica söyleminin arkasında iktidar ve paylaşım kıskançlığı mı var? (5)

Vatandaşın şekil vermeye ancak gücünün yettiği demir kanca! Devletin şekil verdiği, Ömer Amca!

“İrtica tehlikesi!” ile koparılan kıyametin arkasında, başıörtülülerin, Halkın yönetime gelmemesi, Tatlı Hayat’ın devam etmesi mi vardır?

-Ne yani, İrtica söyleminin din ile bir ilgisi yok mu?

- Aldatıldık mı yani! Ne kadar ayıp!

**

-Türkiye’nin dindar bölgeleri, potansiyel irtica noktaları!

-İstanbul, İzmir, Antalya, Adana, İzmit, Trabzon, Rize, Samsun, Ordu, Bursa vb…

-Emin misin?

-Pardon!

-Doğu ve İç bölgeleri…

-Muhterem! O bölgelerde devletine bağlı, dindar, muhafazakâr şehit anası, buğday deposu Fakir Fukara babaları yaşamaktadır, onların bir tehlike olduğuna emin misin?

**

-Okumuş insan, aydınlanarak meselelerini sorgulayan insan değil midir?

-Öyle midir?

-Kadını okumayan, aydınlanmayan bir milletin gelişmesi, geleceği olan çocuklarını doğru yetiştirmesi mümkün müdür?

-Değil midir?

-Bizler kadının kafes arkasında yaşatılmasına itiraz etmez miyiz?

-Ediyor muyuz?

**

-O Cumhurbaşkanı Olamaz?

-Neden?

-Eşinin başörtüsü var?

**

-Kadınlar okumalıdır?

-Okumalı mıdır?

-Elbette…

-Huu… Başörtü ile üniversiteye giremezsin? Çıkar onu başından…

-Neden? Kızlar okusun, sosyal hayata karışsın istemez misiniz?

-İstediğimizi kim söyledi?

-Şey…Cumhuriyet,  Laiklik, reformlar kem küm…!

**

-Kafam karıştı be…

-Kadınlar okusun ancak, başörtülüler okumasın

-Kadınlar sosyal hayata karışmalıdır ancak, bunlar başörtülerinden olmamalıdır…

-Eşinin başı kapalı ise, Merkez Bankasına başkan olamaz, Cumhurbaşkanı hiç olamazsın…

-Öyle de… Bu halkın yüzde 60-70’nin başı kapalı değil midir? Halk kendine benzeyeni seçmeyecekse bu nasıl demokratik cumhuriyet olmaktadır?

-Cumhuriyet mi, demokratik cumhuriyet mi!

-Bütün mesele; Din, irtica söylemlerinin arkasında, halkın yönetime gelmemesi mi vardır?

-Öyle midir?

**

Öğreten Devlet kitabının yazarından;

-“Türkiye’de insanlar öyle bir eğitim gördüler ki, dinle uzaktan yakından bir ilişkişi varsa, o insan ilerici olamaz, rasyonel düşünemez, o insan gericidir ve cumhuriyeti bugünkü değerlerinden uzaklaştırır diye bir inanış var…”  (1)

**

-“Türkiye’de halk örs devlet çekiçtir. Yakın siyasi tarihimiz bir çekiçleme eylemleri serisinin tarihidir. Devlet için egemen siyaset yapma biçimi çekiçlemedir; devlet oy kullanmaz, çekiçler. Bu çekiç “kritik” durumlarda, “kriz ve buhran” zamanlarında “balyoza, siyaset yapmanın tarzı da “balyozlama”ya dönüşür.” Çekiçleme, sistemin teminatı olan kurumlar vasıtasıyla gerçekleşir: ordu, eskiden senato, valilik kurumu; Oniki Eylül’den sonra Anayasa Mahkemesi, YÖK, Cumhurbaşkanhğı kurumu. Ordu duruma “muhtıra” ya da “darbe” yoluyla doğrudan müdahale ettiğinde, çekiçleme” “balyozlama” formunu alır. (2)

**

-‘ Evet, ideoloji ile sınıflar veya sınıf bölümleri arasında böyle birebir ilişkiler kurulmaz. İdeoloji, paradoksal biçimde, hem sabit, hem değişkendir. Her politik hareket, ideolojinin ezelden beri var olan öğelerini kendi pratik, kimi zaman dolaysız programı çerçevesinde eklemler, yani yeniden-birleştirir.

Onun için bizim laiklik kavgası da katışıksız bir ideolojik örneği değil, ardında ciddi ‘sınıfsal’ genlimler yatıyor. “Senin karının başı bağlı. Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanının karısının başı bağlı olamaz.” Bu cümleler yalnız başlar ve örtüleriyle ilgili sözler değil.

Bunun arkasında, “Sen kim oluyorsun? Nereden çıktın da buralara geldin? Bu gayri-medeni âdetlerinle şimdi bir de oraya mı çıkacaksın?” (doğal olarak, bize ait olan ‘orası’) anlayışı da yatıyor.

…Ve tabii, Cumhuriyet’in başından beri, toplumun kıyılarından, yani kırlardan, toplumun merkezine doğru ilerleyen kitleler, bunların zenginleşenleri veya zenginleşemeyenleri, durmak bilmeyen ve her kuşakta aynı sancılarla kendini yeniden üreten bu toplumsal hareketlilik, bu akış. Ama şu noktada, sancı da en dayanılmaz doza geldi dayandı. (3)

**

“Önce “yerleşik siyaset zihniyeti”nden başlayalım. Bu zihniyeti, “devletle, devlet içinde ve devlet aracılığıyla” siyaset şeklinde özetleyebiliriz.

Türk modernleşmesinin belirleyici özelliklerinden olan “siyaseti toplumla değil toplum adına yapma” geleneği, bu zihniyetin temelini oluşturur.

Devlet üzerinden rant paylaşımı ve kendini devlet kurumlarıyla güvence altına alma çabaları, bu zihniyetin en yaygın yansımalarıdır.

Bu yansımaların somut karşılığı da, yolsuzluk ve devlet içinde kadrolaşmadır.

Toplumu siyasetin öznesi değil, nesnesi olarak algılayan bu zihniyetin sahipleri, topluma güvenmezler..” (4)

Devam edecek…

Gelecek yazıda söylenenleri örnekleyerek açalım…

Resim;fotokritik.com’dan alıntıdır.

Kaynakça;

(1) Örs ve Çekiç’ten alıntıdır.

(2)Hüsamettin Arslan,“Örs ve Çekiç” ,

(3)Murat Belge, İdeolojik kavganın arkası, Radikal 28.04.2007

(4)Mithat Sancar, Krizin kökleri: Devlet eksenli siyaset , Birgün, 29.04.2007

Medya ve 28 Şubat; Bir Havuz kaç Tankı yürütebilir?(4)

-Paşam tankları çekemedik!   -Muhabiri gönder, İkinci kez yürütürüz…

 

Bilgi ve parayı kontrol eder; ülke gelirini, 5-10 aile arasında paylaştırırsanız; halka, yedi göbek maraba kalmaya giden yolu açmışsınızdır. Sonra mı? Ohhh suyundan…!

28 Şubat’ı ve Merkez medyanın yaşananlar karşısında tutumunu biliriz.

Bakalım, “İrticayı önlüyoruz!” Aldatmacası altında ülkenin soyulmasına kimler ve nasıl çanak tutmuşlardır?

Medya;

-Bir ülkede denge unsuru olabilir,

-İnsan Haklarının korunmasından yana tavır alabilir,

-Hukukun üstünlüğüne hizmet edebilir,

-Ülkede hâkim grupların, kurumların uygulamalarındaki yanlışına, işkenceye, “Hayır!” diyebilir,

-Ülke gençliğinin önüne doğru örnekler koyarak onlara fazilet kapısını gösterebilir,

-Hırsızlığa, yolsuzluğa, haksızlığa karşı halka kalkan olabilir mi?

Sizlere Bir Havuz ve beraberinde bir Soygun hikâyemiz var…

Olay, yaşayanından, ülkemizin ekonomik, siyaset ve bankalar sistemini çok iyi bilen değerli ilim insanlarımızdan Prof. Dr. Osman Altuğ`un kaleminden aktarılmaktadır;

Prof Altuğ, ‘Havuz Modeli` fikri kendilerinin, ancak ismi Erbakan`ın bulduğu modelle ekonomiye kazandırdıklarını ve 28 Şubat`ın gelmesinde bu modelin rolü olduğu anlatmaktadır.

Hoca, bu sistemi, Parasalcı ekonomiye baş kaldırmak olarak tanımlamaktadır.

“Sayın Başbakan Erbakan davet etti. Beni Başbakanlık Başdanışmanı olarak görevlendirme talebi oldu. Ben kişiye değil T.C. Başbakanı Başdanışmanlığı olarak göreve başladım. Birçok şeyi değiştirmeyi hedeflemiştik.

Biz bir havuz hesabı yaptık. Devletin tüm kurumları ellerindeki paralarını başka bankalara yüzde 5`le yatırıyor o bankalardan da yüzde 130 faizle borç alıyordu. Bunu görünce bir havuz kuralım dedik.

Bizim getirdiğimiz kamunun tek hesabıdır… Buna havuz hesabı diyelim dedik ve böyle bir oluşum başlattık.

Biz havuzda parası olanlara yüzde 50 faiz verdik. Böylelikle yüzde 80’de biz kazanacaktık…”

Hikâyede anlatılmak istenen;

-Bir kısım devlet kurumunun elinde büyük miktarda nakit kaynak bulunmaktadır.

-Bir kısım devlet kurumu da sürekli olarak büyük miktarda nakit kaynağa ihtiyaç durmaktadır.

-Parası olanlar bunu çeşitli bankalara yüzde beş  faiz ile yatırmakta,

-Paraya ihtiyacı olanlarda yatırılan bu parayı, yüzde yüzotuz faizle borç olarak almaktadır.

-Ne kadar temiz bir soygun değil mi?

-Şimdi bu soyguna engel olursanız ne olacaktır?

-“İrtica geliyoooor!” Ve 28 Şubat…

-Havuz sistemi ne yapmıştır?

-Sincanda tankları yürütmüştür…

-Şimdi O dönemde, Erbakan’a kan kusturan yiğit gazeteciler kimlerdir, bir sayalım…

-Yok saymayalım, üşenmeyin, o günün gazete manşetlerine bakınız.

İlgili dönemle ilgili gazete manşetleri, sahifemizdeki galeride, “28 Şubat” ismi ile yayınlanmıştır.

http://blog.milliyet.com.tr/o-gunun-gazete-mansetleri-ile-28-subat/Galeri/?GaleriNo=18380

Medya Olmasa…

“28 Şubat bir darbeydi. Darbe için gerekli şartlar hazırlanmıştı.

Piyondan başka bir şey olmayan Fadime Şahin’ler, Müslüm Gündüz’ler, Ali Kalkancı’lar Genelkurmay içindeki bir klik tarafından çoktan piyasaya sürülmüşlerdi.

Sisi lakaplı kişinin kimlerin kontrolünde olduğu ortaya çıktı.

Bazıları 28 Şubat için darbe değildi diyor ama bu sözler bir anlam ifade etmiyor. Çünkü dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak 2000 yılında Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu programına katıldı. O programda Özkasnak, Hulki Cevizoğlu’nun kendisine yönelttiği 28 Şubat’la ilgili soruya aynen şu cevabı vermişti:

Evet, yaptığımız bir darbeydi. Erbakan istifa etmese müdahale edecektik.’

…Biliyoruz ki darbeler tek ayaklı değildir. Medya olmadan, işadamları gaz vermeden, sivil toplum kuruluşlarının desteği olmadan, hakimler-savcılar arka planı hazırlamadan darbenin d’si yapılamaz. TÜSİAD’ın o zamanki tutumu, yargıçların brifingleri, STK’ların hal ve hareketleri herkesin malumu.

…Türkiye’nin namuslu gazetecilerinden İsmet Berkan geçen yıl katıldığı bir televizyon programında,

-‘Medya olmasa 28 Şubat diye bir şey olmazdı’ yorumunda bulunmuştu.  (1)

Resim;ensonhaber.com’dan alınmıştır.

(1)Yazının tamamı için bakınız; http://yenisafak.com.tr/yazarlar/CemKucuk/28-subatin-medya-ayagina-dokunulmayacak/36426

Taraflı haberciliğiyle Medya nereye su taşımaktadır? İşte Oklahoma ve Salman Rüşdi olayı (3)

Doğruya ulaşmak, Bir iddiayı, karşı iddiası ile birlikte değerlendirmekle mümkündür.

19 Nisan Çarşamba günü, Oklahoma’nın merkezindeki Federal Bina, içine bir tona yakın bombanın yerleştirildiği arabanın patlamasıyla harabeye döner. Ortada 400 kadar yaralı, 100′ün üzerinde de ölü vardır.

Patlamanın üzerinden henüz birkaç saat dahi geçmemiştir. Yerel bir televizyon kanalı, kimliği belirsiz bir kişinin telefon ederek, Müslüman bir grubun saldırıyı üstlendiğini bildirdiğini söyler.

Ardından İngiliz haber ajansı Reuters 12.16′da tüm dünyaya geçtiği haberde şüphelileri “siyah saçlı, sakallı” olarak tanımlayıvermiştir.

Reuters, 17 dakika sonra aynı bülteni tekrar geçti. Bu sefer habere şüphelilerin ‘Ortadoğu kökenli’ oldukları da eklenmişti. CNN ise, Oklahoma Eyaleti eski Temsilcisi Dave Mc Curdy’yi ekrana çıkarıyordu.

Mc Curdy bütün pervasızlığıyla milyonların gözlerinin içine baka baka, elinde hiçbir delil olmadığı halde, “sorumluların İslam radikalleri” olduğunu anlatıyordu.

Diğer medya kuruluşları da bunları kaynak alınca, Amerika’da yaşayan 6 milyon Müslüman cemaati birkaç saat içinde hedef haline geliverdi. Camiler ve kültür merkezlerine tehdit telefonları yağmaya, Müslümanlar okul ve işyerlerinde taciz edilmeye başlandı.

Soruşturma ilerleyip, şüphelilerden bir kısmı yakalandığında terör hadisesinin Müslümanlar’la ilgisi olmadığı ortaya çıktı.” (1)

Ancak, Atı alan Üsküdar’ı geçmiş…

Geride, yüzlerce milyon insanın hafızasındaki ”İslam ve Terörizm” sorusuna bir çentik daha atılmıştır.

Şeytan Ayetleri,” Salman Rüşdi ve Ayetullah Humeyni…

“Şeytan Ayetleri” adlı kitabıyla İran’ın boy hedefi haline gelen Salman Rüşdî hakkında İranlı mollaların yayınladıkları ölüm fermanları, tüm dünyada “İslâm=terörizm” imajını oluşturmaktan başka hiçbir işe yaramadığı bilinmektedir.

Batılı ülkeler, özellikle de ABD, Ortadoğu’daki ağırlığını hissettirmek ve bölgeye daha fazla yerleşmek için dünyada “İslâm=terörizm” sloganını hiçbir zaman ağzından düşürmemiş, bölgedeki varlıklarının ekonomik çıkarı olduğunu gizlemek için, insan hakları şemsiyesi ve kılıfı altında gerçek emellerini gizlenmekten çekinmemiştir.(2)

Batılı araştırmacılardan Karen Armstrong,  Ayetullah Humeyni’nin Salman Rüşdî hakkındaki ölüm fetvasına taraftar olanların sokak taşkınlıklarına ait haberler Avrupa medyasında tüm detaylarıyla, hem de abartılmış olarak geniş biçimde yer alırken,

Mart 1989’da toplanan ve 45 İslâm Ülkesinin katıldığı İslâm Konferansı’nda, çeşitli İslâm ülkelerinden din adamlarınca oluşturulan kurulun,

-“Ayetullah Humeyni’nin Salman Rüşdî hakkındaki ölüm fetvasının yanlış olduğu” na dair açıklamalarının Batı medyasında hiç yer almadığından sözeder.’(3)

Bir itirafta eski ABD Başkanından…

“Nitekim Batı dünyasının önemli siyasî simalarından ve ABD’nin eski Başkanlarından Richard Nixon, 1992 yılında yayınladığı bir eserinde İslâm dünyası için aynen şunları yazmaktadır:

-“Amerikalılardan çoğu, Müslümanları uygar olmayan, kirli, barbar, irrational (aklını kullanmayan) bir toplum gibi görme eğilimindedir.” (4)

Şimdi, bu çeşit yayınlardan sonra bırakınız Batı Dünyasını, Batı basınından beslenen ve nerede ise hakkında hiç bir şey öğretilmeyen veya yapılan tek taraflı yayınlar nedeniyle öğrenmeye istekli olmayan halkımızın kendi dini olan İslam hakkında ne düşünecektir?

Kimi görsel ve yazılı medyada gün geçmiyor ki,

-Afganistan’daki bir dede torunundan daha küçük yaştaki bir kızla evlenmemiş olsun…

-Afganistan’da CIA üretimi Taliban üyelerinden biri, başı açık bahanesi ile bir kadına kezzap atmış olmasın,

-Suudi Arabistan’ın Vahabi mezhep temsilcilerinin çarpık uygulamaları medyada yer almasın…

-Veya Şii İslam Devleti olan İran’dan, Batıya malzeme olacak bir uygulama özenle seçilmemiş olsun…

Peki, İslam bu uygulamaları barındırmakta veya onaylamakta mıdır? Elbette hayır…

O halde, 5-10 cahil inananının uygulamaları ile kasıtla yaptırılan yanlışlarla neden insanların kafaları karıştırılmakta, İslam ve Müslümanlar üzerine gölge düşürülmektedir?  

Üstelikte bu çalışmalarla kimin, kimlerin değirmenine su taşındığının çok iyi bilinmesine rağmen..

Resim;derinduşunce.org’dan alıntıdır.

(1) 29 Nisan 1995 / FATİH BAŞARAN, Aksiyon

(2) Osman Özsoy, “Türkiye’nin imaj sorunu”, s.73

(3) a.g.e. Dipnot; “Müslüman imajı”, TDV yy, sahife,210

(4) a.g.e. sahife,70