Türkiye 2023; Devlet yönetmek, dostlarını ve düşmanlarını yönetebilmek yeteneğidir (3)

Amerikalılar, 1980 darbecileri için ne demiştir? "Bizim çocuklar!"  General Sisi'de "Bizim çocuklar"dan olmalı

Amerikalılar, 1980 darbecileri için ne demiştir? “Bizim çocuklar!” General Sisi’de “Bizim çocuklar”dan olmalı

 

 

Türkiye’ye, Mısır’a veya İslam Ülkeleri’ne neden demokrasi gelmemiş, gelememektedir? Bunu, bakınız İngiliz devlet adamları kapı arkasında nasıl açıklıyorlar.

Resmi tarihimizde, ne Meşrutiyetin, ne Cumhuriyetin, ne demokrasinin, ne de  darbelerin arka planını, gerçek nedenleri açıklanmamıştır.

Bu kafa ile daha bir yüzyıl açıklanması da beklenmemelidir.

Toplumsal olaylar veya Sosyal hareketlenmeler; Ya bir değişimi başlatmak veya başlamış olanını hızlandırmak veya başlayanları engellemek veya tersine çevirmek için kullanılan en bilinen araçlardandır.

Bir ülkenin Ekonomik ve Sosyal yapısındaki değişiklikler iç ve dış hareketlenmelerinin (müdahalelerin) nedenlerindendir.

Toplumlar, çağın gerisinde kalmaya başladıklarında kapıları çalınmaktadır. Tık..Tık!

Önceki yazılanlardan kısa bir özet;

-Devlet olma anlayışı süreklidir. Anlayışları; günlük Olaylar değil, onları devlet yapan kuruluş idealleri belirlemektedir.

-Yakın ve uzak coğrafyamızda büyük devletler için,  Güçlü bir Türkiye statüsü, arzu edilen bir durum değildir.

-Osmanlının kültürel değişimi (Batılılaştırılması) ciddi manada, “1856 Islahat Fermanı” ile başlamıştır.

-Milletlerin gelişmesini, Kültürel (yaşamla ilgili) değişimler değil; ilmi temelde çağın ihtiyaçlarına ve gereklerine göre yapılacak çalışmalar sağlamaktadır.

-19’ncı asırdan itibaren işgaller de modernleşmiş! Pahalı ve kanlı Askeri işgaller yerini giderek artan biçimde ve daha düşük maliyetli kültürel ve ekonomik işgallere bırakmıştır.

-NATO’ya ilk giriş tarihimiz 1854; Avrupa Birliğine ise 1856 yılıdır.

Ve bakınız diplomasi ustası İngiliz devlet adamları

Osmanlı ve Mısır’da neden demokrasiye kapı açabilecek yönetimleri istemediklerinin gerekçelerini nasıl açıklıyorlar;

İngilizler Türkiye’de Meşrutiyet isteğinde samimi mi idiler?

İngiltere’nin İstanbul Konferansı baş delegesi (Başbakanlık ve Hariciye Nazırlığı da yapan), Salisbury idi. Yukarıdaki olup bitenlerden (İngiltere Büyükelçi) Elliot ile Salisbury’in birbirleriyle ters düştükleri anlaşılmaktadır. Konferans’ta Salisbury söz alarak:

-‘Türkiye’ye bir de Meşrutiyet ıslahatı ile şans tanıyalım” deyip, Konferans’ın dağılmasında etkili olabilirdi. Olmadığına göre Londra’nın hâlâ Türkiye’de Meşrutiyet uygulamalarına sıcak bakmadığı anlaşılıyordu.

Bu nereden kaynaklanıyordu?

Bir kere, Osmanlı Devleti özellikle İngiltere’nin baskısı ve güdümü ile kabul ettiği 1839 ve 1856 ıslahatlarının yeteri kadar uygulanmadığı düşüncesinde idi. Meşrutiyet’in de uygulanamayacağı kanaatine varmış olacak ki, ona soğuk baktı.

İkinci olarak, İngiltere’nin Türkiye’de Meşrutiyet uygulamalarına kendi imparatorluğu üzerinde kötü etkiler yapabileceği üzerinde durulur.

Bu cümleden olarak, I. Ve II. Meşrutiyet uygulamalarını toplu olarak değerlendiren bir İngiliz belgesinde şunlar yer alır;

-Şayet Türkiye Anayasa’yı tam olarak ayakta tutar ve kendileri de kuvvetlenirse bunun sonuçları şimdi bizim göremeyeceğimiz kadar uzaklara gidebilir. Bu hareketin Mısır’daki tesirleri inanılmayacak kadar büyük olacaktır.

Burada bir açıklama gereklidir.

Bu konferans, (diğer ismi Tersane Konferansı) 23 Aralık 1876 Tarihinde  Osmanlı devletini’nin, Balkanlardaki eyaletlerinin yönetim koşullarını düzenlemek üzere (Büyük Devletlerin baskısı sonucunda toplanmış uluslararası bir konferanstır. Günümüzden yaklaşık 137 yıl öncedir. O tarihte İngiliz devlet adamları ne demektedir?

-“Şayet Türkiye Anayasa’yı tam olarak ayakta tutar ve kendileri de kuvvetlenirse bunun sonuçları şimdi bizim göremeyeceğimiz kadar uzaklara gidebilir.Bu hareketin Mısır’daki tesirleri inanılmayacak kadar büyük olacaktır.

Bu ifadeyi günümüzdeki olaylarla birleştirerek yorumlanmasını, okuyanların basiretine bırakarak kaldığımız yerden devam ediyoruz.

-…Biz şimdiye kadar idaremiz altında bulunan İslâmlar’a kendi dinlerinin başkanı olan milletin (Halifeliği elinde bulunduran Türkler’in) kötü bir despot tarafından idare edildiğini söylüyorduk. Halbuki biz idare ettiğimiz İslâmlar için iyi bir despottuk ve bizim idaremiz altında daha mesuttular. Zira bu insanlar mukayese imkânına sahip değillerdi. Dolayısıyla farkın kendi lehlerine olduğunu kabule hazırdılar.

-Fakat şimdi Türkiye bir anayasa yapar, parlamento kurar ve hükümet şeklini değiştirirse, Mısırlılar da bir anayasa isteyeceklerdir. Bizim bu kuvvete karşı koymamız çok güç olacaktır. Şayet Türkiye’de anayasa iyi işler ve Türkiye’de işler iyi giderse,

Mısır’da ayaklanmalar olacaktır.

Bu vaziyette bizim durumumuz çok garip kalacaktır.

Biz asla ne Mısır halkıyla ve ne de Türk hükümetiyle mücadeleye girmeyeceğiz. Bizim mücadelemiz Türk halkının hisleriyle olacaktır. Bunu yakın veya uzakta çok dikkatli ele alınacak bir konu olarak görüyorum.

Bu hususun haricinde bütün reform hareketlerini tutuyor görünün ve bana bilgi verin…” (1)

Bir diğer belge: Ünlü İngiliz ajanı Fitzmaurice’nin 25 Agustos 1908’de İngiltere’ye gönderdiği rapordan:

-“…Her şeyin düzgün gittiğini ve Meşruti idarenin kuvvetlendiğini farz etsek, bugün için sempatilerine ihtiyaç duydukları yabancılara fazla iltifat eden Türkler’in az zamanda vatanperverane demesek bile kuvvetli milliyetçi hislere sahip olacakları muhakkaktır.

O zaman, Girit, Mısır, Makedonya, Bosna, Aden, Lübnan, Kıbrıs meselelerinde, belki de Hintli nöbetçisi ile Bağdat’taki özel durumumuz hakkında söz sahibi olmak isteyeceklerdir.

-Tabii burada Lynch’in Dicle ve Fırat nehirlerinde usulsüz seyrüseferini de unutmamak gerekir. Bu şekilde üzerinde düşünülmesi gereken birçok problem var ve bunları fazla münakaşa etmeden kabule mecburuz.” (2)

Ahmet Emin Yalman da İngiltere’nin Türkiye’deki Meşrutiyet uygulamalarını Hindistan ve Afrika’daki sömürgelerini tehdit edeceği gerekçesiyle baltalamaya çalıştığından bahseder.” (3)

 

Konu ile ilgili olarak Ord. Prof. Karal’ın yazdıkları:

-“ İngiltere ve Fransa’ya gelince: Meşrutiyet idaresini ancak anavatanlarında tatbik edebilmişlerdi, İmparatorluklarında ise, halk hiçbir hakka sahip olmadan köle muamelesi görmekte idi.  

Halbuki Osmanlı İmparatorluğu, tarihinde ilk defa olarak Meşrutiyet’i, milli olmayan bir devlet bünyesinde, üç kıta üzerine yayılmış bir imparatorlukta gerçekleştirmek tecrübesine girişmişti.

Bu tecrübenin muvaffak olması, söz konusu devletlerin imparatorluklarındaki durumu son derece güçleştirebilirdi.

Çünkü onların çeşitli ırklara ve dinlere mensup halkları, anavatan halkı ile eşit olmayı isteyeceklerdi.” (4)

Sultan II. Abdülhamid’in görüşleri:

-“ Söyledim, yine söyleyeceğim, anlattım yine anlatacağım. Düşünmüyorlar mıydı ki, Osmanlı ülkesi birçok milletlerin bir araya gelmesinden meydana gelmiştir. Böyle bir ülkede Meşrutiyet, ülkenin unsur-ı asliyesi (Türkler) için bir ölümdür.

İngiliz parlamentosunda bir Hintli, Afrikalı, Mısırlı, Fransız parlamentosunda bir Cezayirli mebus var mıdır ki, Osmanlı parlamentosunda Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Arap mebus bulunmasını istemeye kalkıyorlar.

Hayır! Bunca okumuş, düşünmüş, kendisini davasına vermiş vatan evladının cibilliyetsiz (soysuz) çıkacağını kabul edemem. Sadece aldandılar derim. Aldandılar ama, cezalarını kendilerinden çok, aldanmayan milyonların masum evladı çekti; hem öldüler hem de vatandan oldular.(5)

Sultan II. Abdülhamid, “prensip” olarak Meşrutiyet’e karşı değildi.

Meşrutiyet ancak, aynı ırktan ve dinden olan bir toplum İçinde uygulanabilirdi. Bizde ise farklı birçok ırk, din ve mezhepten halk vardı. Bu ortamda uygulanması “kargaşalık” meydana getirirdi..” (6)

Bütün bu olup bitenlerden İngiltere’nin Türkiye’de Meşrutiyet’i “samimi” olarak istemekten ziyade, İstanbul’da büyük devletlerarası rekabette kazanmak üzere Meşrutiyet ve taraftarlarını bir “istismar” aracı olarak kullandığı anlaşılmaktadır. (7)

 

Özetle; İslam ülkelerine demokrasinin gelmesi neden istenmemektedir?

Yukarıda yazılanı tekrarla;

-“Fakat şimdi Türkiye bir anayasa yapar, parlamento kurar ve hükümet şeklini değiştirirse, Mısırlılar da bir anayasa isteyeceklerdir. Bizim bu kuvvete karşı koymamız çok güç olacaktır.

Şayet Türkiye’de anayasa iyi işler ve Türkiye’de işler iyi giderse, Mısır’da ayaklanmalar olacaktır.

Bu vaziyette bizim durumumuz çok garip kalacaktır.

Biz asla ne Mısır halkıyla ve ne de Türk hükümetiyle mücadeleye girmeyeceğiz. Bizim mücadelemiz Türk halkının hisleriyle olacaktır. Bunu yakın veya uzakta çok dikkatli ele alınacak bir konu olarak görüyorum. Bu hususun haricinde bütün reform hareketlerini tutuyor görünün ve bana bilgi verin…”

Bu ifadeler hangi tarihte söylenmiştir?

-1876-1877’li yıllarda

-Şimdi hangi yıldayız?

-2013…

-Aradan kaç yıl geçmiş?

-136-137 koca yıl…

-Peki, Mısır’a demokrasi gelmiş mi?

-Ağustos 2013 deki Katliama bakılırsa daha gelmemiş…

-Yukarıdaki açıklamalar, bizde sık sık (seçilmiş hükümetlere) yapılan darbelere bir açıklama olabilir mi?

-Bizdeki darbeleri yapanlarda,  ABD’nin ifadesi ile; “Bizim çocuklar”, Mısır’daki General Sisi misali değil midir?

-Batılı sömürgeciler, Mısır’daki darbeye neden “Darbe!” diyememektedir, şimdi daha iyi anlaşılmıştır. Herhalde!

Ve…

-Yaygın tabiri ile, “Merkez Medya!” Çok yaşa !!!

-Niye çok yaşasınlar?

-“Körlerle sağırlar, birbirlerini ağırlar!”

-Desene, ölmüşüz de ağlayanımız yok!

 

Devam edecek…

Resim; web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1) Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, Yaylacık Matbaası, Istanbul, 1968, s. 60-61

(2) A.g.e., s. 78

(3) Ahmet Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim Geçirdiklerim, Rey Yayınlan, Istanbul, 1970, C: 1, s. 177-178

(4) Karal, C:IV, s. 261-262

(5) Sultan II. Abdülhamid, Siyasi Hatıratım, Hareket Yayınları, İstanbul, 1975, s. 105

(6)  A.g.e., s. 101-107

(7) Süleyman Kocabaş, İngiliz tuzağı, Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü, 1783-1923; sahife 105 (Dipnotlar yazarın kitabına aittir)

 

Türkiye 2023; Gerçeğinde bizleri Avrupa Birliği’ne 1839, NATO’ya 1854 yılında aldılar (2)

resmin anlamı, size ifade ettiğidir.

resmin anlamı, size ifade ettiğidir.

 

 

Kültürel değişim ancak, 200 yılda mümkündür. Batının hesabına göre bizler, 2039’da Avrupalı’yız. Osmanlı’da Laiklik, Cumhuriyet ve Batılılaşma’nın ilanı 1923 değil, 1839’dur.

Kaç kişi, Gelişmiş Batı’nın bizim Laik anlayış ve Cumhuriyet yönetimi hakkında neden bu kadar hassas olduğunu merak etmektedir?

Ve neden, alkol, eğitim, kıyafet konularında hep bir ağızdan aşırı tepki vermektedirler?

“Bizlerin hayrına!” dersek, en başta buna kendileri de inanmayacaklardır.

Bilgi yüktür. Eğer, ondan kendi ihtiyaçlarınıza uygun yeni bilgi üretemiyorsanız.

Taklit etmek, Taklit edilenin değerlerine, çıkarlarına, amaçlarına hizmettir.

Gelişmek, kendi kültür değerlerinden hareketle kendi yolunda ilerlemekle mümkündür.

İnsan olmak, farkında olmaktır. Farkındalık bilmek değil, kavramaktır. Hepimiz yanan bir nesneden çıkan alevi görürüz. Ancak onun ne olduğunu kavrayamayız. Sadece yanan, gerçekte alev’in ne olduğunu –tükenerek- kavramaktadır.

Dışarıdan- verilen hiçbir bilgi sizin gerçeğiniz değildir. Sizin gerçeğiniz, elinizdekilerle düşünerek gittiğiniz sonuçtur.

Bu nedenle, “Harmanı yel, deliyi el döndürür!” denilmiştir.

İçerikte, 1856 Islahat Fermanı (*) ile nasıl oya gibi işlenen bir planla kültürel değişime tabi tutulduğumuz çok açık olarak anlatılmaktadır. Biz, her ne kadar bilgileri bir açık büfe misali sergilesekte, biliriz ki;

Su –bilgi- döküldüğü kabın şeklini almaktadır.

Neticede açıklananlardan doğru bir sonuç çıkarmak, kişinin basiret ve ferasetine kalmaktadır.

Hristiyan Batı’nın derdi, Türkler değildir. Müslüman Türkler’dir.

Çünkü Türkler, devlet; Müslüman Türkler, Medeniyet kurmaktadır.

İstenmeyen; Devlet kurmamız değil bir Medeniyet kurmamız ve geliştirmemizdir.

Bilmektedirler ki, Onlar için tehlikeli olan, Devletler değil, Kültürler’dir.

Osmanlıya uygulanan Kültürel ve ekonomik süreç nasıl başladı?

Bunu biraz açmamız gerekmektedir. Kırım Savaşı (1853-1856) (**) Dönemin Büyük Devletlerine Osmanlının parçalanarak, yeni bir yapıya dönüştürülmesi için bulunmaz bir fırsat verir.

Rusya, 1853’te Osmanlı Devleti’nden Kutsal yerler’ le ilgili birtakım taleplerde bulunur. Bu aslında bahanedir. Osmanlı Devleti bu taleplere “Hayır!” dediğinde, çıkacak savaş sonucunda Osmanlının yenilmesiyle, “Rusya’nın Boğazları, dolayısıyla Akdeniz’i, Hindistan ve Mısır yolunu kontrol edebileceğini”, bu olası sonucu da çıkarlarına büyük darbe olarak gören İngiltere ve Fransa, Osmanlı’nın yanında savaşa girerler. Sonuçta Rusya yenilir.

Bu savaşın sonucu itibariyle Osmanlı şeklen de olsa galip olmakla beraber, kendisine Tarihin en büyük kazıklarından biri atılacaktır.

İlk kazık; Osmanlı’nın ödeme imkânlarının olmamasına rağmen savaş nedeni ile ciddi manada dış borç almak zorunda bırakılır. İmza için borç sözleşmesi önüne geldiğinde Sultan I. Abdülmecid, sadrazama; “Bu sözleşmeyi imzalamam demek, bağımsızlığımızın kaybı demektir. Israr edilirse, tahtan çekilirim, devleti borçsuz devir aldım, borçsuz devir edeceğim” diyecek ve ilk sözleşme önemli ölçüde bankerlere tazminat ödenerek iptal edilecektir.

Ancak, Ruslar devleti sıkıştırmaya devam ettiğinden, İngiliz-Fransız bankerlerden borç almak zorunluluk haline gelir ve alınan bu paralarla onlardan araç-gereç alınır.

Soygun tezgâhının bu kadar basit kurulmasına ve Sultan I. Abdülmecid’in bunu bilmesine rağmen şartlar boyun eğilmesini zorunlu kılmıştır.

İkinci kazık; Rusya savaşta yenilir, yenilmesine de; ancak, İngiltere ve Fransa’nın yardımları karşılığında Osmanlı’dan istedikleri, Rusların taleplerine rahmet okutacaktır.

Üçüncü Kazık; 1853 yılından Osmanlı Devleti’nin hiçbir dış borcu bulunmamaktadır. Bu nedenle Rusya’nın sudan sebeplerle çıkardığı savaşların finansmanı için ağır dış borç yükünün altına girmeseydi, büyük bir ihtimalle Osmanlı Devleti Sanayileşme Çağı’nı kaçırmayacaktı.

Osmanlı Devleti’nin geri kalış sebeplerinin araştırılmasında, İlim insanlarımıza ve araştırmacılarımıza büyük görevler düşmektedir. Ne yazık ki, Osmanlının geri kalmasını, bir deli padişahla, bir padişah anasına bağlayarak meselelerimizin gerçek nedenlerini görmekten adeta kaçınmışız.

Bakalım İngiltere-Fransa Kırım Savaşı’ndaki yardımları nedeniyle Osmanlıdan ne istemişler, istedikleri ile başına nasıl bir çorap örmüşler?

(Kırım Savaşı’nı sonlandıran) 1856 Paris Antlaşması;

“…Rusya, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile elde ettiği Ortodokslar’ı himaye hakkını kaybediyordu. Ayrıca, Osmanlı devleti’nin toprak bütünlüğünün korunması Avrupa devletlerinin müşterek kefaletine alınacak, Türkiye Avrupa hukukuna dahil olacaktı…” (1)

30 Mart 1856 Paris Antlaşması şartlarına 22 Şubat 1856 Islahat Fermanı şartları da dahil edilirse Türkiye, 2000’li yılların başında girmeye çalıştığı “Avrupa Birliği” ne “Mini” olarak 1856’da girmişti. (2)

Tanzimat Reformları’nın Devamı ve 1856 Islahat Fermanı

1839 Tanzimat Fermanı, Avrupa devletlerinin ardı arkası kesilmez reform isteklerinin ve bu bahane ile ikide bir Devleti’nin içişlerine karışmalarının bir başlangıcı olmuştu.

Tanzimat reformlarını yeterli görmeyen Avrupa devletleri (özellikle İngiltere) yeni bir“reform paketi’ hazırlamanın peşine düşmüş, ona bu fırsatı Kırım Harbi zaferi vermişti.

1839 Fermanı, genelde‘tebaanın mal, can, ırz emniyeti” yanında “eşitlik” ilkesinin getirilmesini esas almış, 1856 fermanı isebir “haklar” bildirgesi olmuş,Hristiyanlar’a büyük haklar veren ve Avrupa kültür ve müesseselerinin alınmasını ön plana çıkaran bir ferman özelliği taşımıştı.

Bu ferman da Tanzimat Fermanı gibi büyük ölçüde (İngiltere büyükelçisi) Cannıng’in eseri olmuştu: “ Hemen her satırında Lord Stratford’un kaleminin izi görülür. Bütün bunlar tâ ne zamandır Babıâli’ye kabul ettirmeye çalıştığı ve bir kısmını da daha önceden kabul ettirdiği devrimlerdendir…”

“..Müslüman bir hükümdardan böyle bir devrim programını koparıp almak, gerçekten bir zafer sayılmalıydı.” (3)

Cannıng hayretler içindeydi. Şöyle yazıyordu: “ Yasayı kaleme alma sırasında birlikte çalıştığım beş kişiden ikisinin Müslüman, ikisinin Katolik, birinin Ortodoks oluşuna rağmen, ortaya çıkardığımız programın kabul edilmesi mucize gibi bir şey oldu. İtiraf edeyim ki, müzakereler sırasında arkadaşlarımı. Özellikle Müslüman olanları altedeceğimi hiç ummuyordum.” (4)

‘Islahat Fermanı, yabancı devletlerin hazırladığı ve Bâbıâli’nin kabul etmek zorunda kaldığı bir ıslahat programıdır. Osmani Devleti, bu fermanı kendiliğinden ilan ettiğini dünyaya açıklamakla, hükümranlık haklarını yalnız şekil yönünden kurtarmış oluyordu. Gerçekte ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun Hristiyan tebaasını düşünmek ve bu hususta gereken kararları almak Avrupa’nın büyük devletlerinin eline geçmişti.”(5)

“1856 Hatt-ı Hümayunu’nun Osmanlı yönetimine empoze edilmesinde İngiliz Büyükelçisi ile Amerikalı misyonerler gıpta edilecek bir işbirliği yapmışlardı.” (6)

“Yeni bir hamle, ağır bir yabancı baskısı altında, 1856 Islahat Fermanı ilan edilmiştir. Bu vesika, yabancı devletler tarafından hazırlanmış, Babıâli tarafından da Hatt-ı Hümayun şeklinde yayınlanmıştır. Batı devletleri, Osmanlı sosyal yapısında daha fazla ıslahat istiyorlardı. Batı istekleri, samimi taleplerden ziyade, birer müdahale bahanesiydiler. Kapitülasyonlar Osmanlı ülkesini sarsmaktaydı.”(7)

Her türlü kalkınma enerjisi ve (ekonomik) imkânları baltalanan bir devletten ıslahat yapılmasını istemek İnsanın kendi kendisiyle tezada düşmesi idi. Batının ileri sürdüğü, içişlerine doğrudan doğruya karışma sebebi medeniyetti.

Islahatı medeniyet adına talep ediyor, hak iddia ediyorlardı. Bu iddia imperialiste ileri sayılan Batı devletlerinin güttükleri gerçek gayenin gizlenmesine de yarıyordu.

Mesela Çarlık Rusyası’nın Batı medeniyeti adına hak iddiasını meşrulamaya pek imkan yoktur.

Kaldı ki, Mujik’in (Rus köylüsü) sosyal seviyesinin Osmanlı köylüsünden daha üstün olup olmadığı sorulmaya değerdi… (8)

1856 Islahat Fermanıile Hristiyan tebaaya verilen haklar daha da genişletiliyordu Fermanın girişinde “Garp kültürüne önem verilecektir” deniliyor, Tanzimat’tan farklı olarak şu reformlar vaadinde bulunuluyordu: Herkese kamu hizmeti. Karma Mahkemeler kurulması, yabancıların toprak mülkiyeti edinmesi, vergi reformu, her yıl yayınlanan bütçe, bayındırlık hizmetlerinin artırılması, Hristiyan’lar’ın şahitliğinin kabil edilmesi vs.

(9)

Esasında bu olup bitenler, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin daha 1839-1856’lı yıllardaki “uyum paketleri” idi.

2003 yılında Avrupa Birliği’ne girmenin şartlarından olarak ileri sürülen adlarına I. Uyum Paketi, II, Uyum Paketi….. VII. Uyum paketi denildiği gibi paketlerdi. Demek ki asıl süreç ve uyum paketi 1839’da başlamıştı.

2 Şubat 1856’da kabul edilen Islahat Fermanı, 30 Mart 1856 Paris Antlaşması’na IX. Madde olarak girdi. Buna gibi ıslahatlara Avrupa devletleri kefil olacaklar, bunlar ıslahatların yapılabilmesi için Osmanlı Devleti’ne baskı yapabileceklerdir.

Türkiye, Rusya’nın nüfuzuna girmekten kurtulayım derken Avrupa Devletleri’nin nüfuzuna girmiş oluyordu.  (10)

Yukarıda detaylı açıklandığı gibi; “1856 Paris Antlaşması ve 1856 Islahat Fermanı sonucu Osmanlı Devleti Avrupa devletlerinin nüfuz ve vesayetine girmişti. Adı geçen antlaşma ve ferman içişlerimize müdahalenin gerekçeleri oldu.

-“Bu iki devlet (İngiltere ve Fransa), Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcudiyetini Rusya’ya karşı korumak için kan döktüklerini iddia ederek Osmanlı Devleti’nin kuvvetli bir hale getirilmesi hususunda tedbirler teklif etme yetkisine sahip olduklarını ileri sürdüler.” (11)

…Tanzimat reformlarının devamında bu sefer de Fransa’nın baskıları kendisini gösterdi. Bunların sonucu, adı geçen ülkeden kanun ithalleri başladı.

-1856’da Ceza Kanunu,

- l860’da Ticaret Kanunu,

-1861’de Usulü Muhakeme-ı Ticaret Kanunu, ,

-1863’deTicaret-ı Bahriye Kanunu,

-1879’da Usulü Muhakemat-ı Cezaiye Kanunu,

-1880’de Usulü Muhakemat-ı Hukukiye Kanunu bu adlarla Fransız kanunlarından aynen tercüme edilerek uygulamaya konuldu. (12)

…Tanzimat’ın ilk devresindeki (1839-1856) gibi, bu devrede (1856-1876) de kanun koyucular, ülkenin organizasyonu için gerekli belli başlı öğeleri Fransa’dan aldılar ve çok geçmeden Divan’ın arşivleri yabancı kanun ve kararnamelerle doldu.’ (13)

Fransız Büyükelçisi, Fransız Medeni Kanunu’nun da alınması için bastırdı. Buna yatkın olan Âli Paşa’yı meşhur hukukçu ve tarihçi Ahmet Cevdet Paşa frenledi.

-“Bazı zevat kanunlardan Türkçe’ye tercüme olunup da mehakimi nizamiyede onlar ile hükmolunmak fikrine zahip oldular. Halbuki bir milletin kavainini esasiyesini böyle kalb ve tahvil etmek ol milleti İmha hükmünde olacağından, bu yolda gitmek caiz olmayıp” görüşlerine yer vererek, çağın şartlarına uygun yeni bir Türk Medeni Kanunu hazırlamak için Mecelle Cemiyeti’ni kurdu. (14)

Yeni medeni kanun Mecelle, İslâm fıkhı yanında, Avrupa hukuku da dikkate alınarak hazırlandı. Böylece, Fransız Medeni Kanunu’na itiraz eden ulema da tatmin edilmiş oldu.

-“ Bu cihetle Mecelle’nin telifi, bir büyük hizmet-i diniye olduğu herkes tarafından tasdik ve itiraf olunmuştur.”(15)

Mecelle, Türk tarihinde bir“abide”dir. Yerli, milli ve ilmi kalmak suretiyle modernleşmenin bir göstergesi olmuştur. Türk Milleti, XIX. Yüzyılın ikinci yarısında “modernleşme süreci’nde  Ahmet Cevdet Paşa gibi “deha” lar çıkarsa idi, tarihi bir başka yazılır, milletimiz “çağdaşlaşma”yı 2000’li yıllarda milli kimliğinin damgasını vurarak yaşar, “kıytırık” ve “maymun” bir toplum haline gelmezdik. (16)

Bu adam Cumhuriyeti ilan edecek!

“…Sultan ve Sadrazam üzerine kurduğu büyük baskı ve nüfuz sebebiyle, (İngiltere büyükelçisi) Canning’in İstanbul’daki statüsü“hükümet içinde bir hükümet” olarak nitelendirilmişti. (17)

Mustafa Reşit Paşa’nın sadrazam olmasıyla İstanbul’da “karar ve icraat” mekanizması İngilizler ’in eline geçmiş. Sultan ve Sadrazam, bunları uygulamanın vasıtaları olmuşlardı. İstanbul’daki “elçiler” ve “muhafazakarlar nüfuz Savaşları’nda Mustafa Reşit Paşa, zaman zaman iktidardan düşürülecek, fakat Canning’in müdahalesi ile tekrar iş başına getirilecektir.

Serasker Damat Sait Paşa’nın, Mustafa Reşit Paşa’nın yaptığı “radikal reformlar” sebebiyle, Padişah’ın. Huzuruna çıkıp ona,

-“Bu adam cumhuriyet ilan edecek, Saltanat’ın elden gidecek”

demesi üzerine Mustafa Reşit Paşa 28 Nisan 1848’de sadaretten azledildi.

Canning, bu sırada Londra’da bulunuyordu. “1848’de İstanbul’a varışında, Büyükelçi’nin ilk işi, Reşit Paşa ve arkadaşlarını iktidara getirmek oldu. Bunun üzerine devrim vaatleri yağmaya başladı.”(18)

Bizim Hristiyan Avrupa  tarafından “Batılılaştırılmamız!” Yasalarımızın, “Avrupa yasalarına”, Yönetim şeklimizin de Cumhuriyet’e  dönüşmesi, bizlere anlatıldığı gibi 1923’ler de değil, 1839’larda başlamıştır.

Mustafa Kemal Paşa’ya göre de  bu süreç  (Osmanlı hanedanlığı) 1909’da bitmiştir. (19)

Yazılanlar özetle;

-Osmanlının kültürel değişimi (Batılılaşması) ciddi manada, “1856 Islahat” dayatması ile başlamıştır. Gerçeğinde milletlerin gelişmesini, Kültürel değişimler değil, ilmi temelde çağın ihtiyaçlarına ve gereklerine göre atılacak adımlar, yapılacak çalışmalar belirlemekte, sağlamaktadır.

-19’ncı asırdan itibaren işgaller de modernleşmiş! Askeri işgaller yerini giderek artan biçimde kültürel ve ekonomik işgallere bırakmıştır.

-NATO’ya ilk kez 1854,  Avrupa Birliğine ise, (1839) 1856’da girmişiz. Vesayet derken aslında kaybettiklerimizi başka yerlerde aramışız.

 

Devam edecek…

Resim; web ortamından alınmıştır.

Açıklamalar;

(*) 1856 Islahat Fermanı; Kırım Savaşı’ndan sonra özellikle İngiltere ve Fransa’nın  -sözde yardımları karşılığında- baskısı ile ilan ettirilmiştir. Fermân, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Rusya’nın karşısında bir tampon devlet olarak bir süre –yaşaması-devam etmesi için, (siyasî kuruluşlar, kişi hakları ve yeni kurumların kurulması için tasarlanmış köklü değişiklikler manzumesidir. Batının dayattığı bu köklü değişiklikler devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan, bazı batı kuruluşlarını ve anlayışını devlete getirmekle devletin kurtarılabileceği sanılmıştır. Ancak,  fakat bu noktada, toplumdaki kuruluş ve anlayış (Mevcut ve getirilenler) ikileme düşmüş, Yüzeysel değişiklikler;  İslam dünya görüşü ile batı taklitçisi kurumlar arasındaki çatışmalar sonucunda toplumun içinde daha büyük sorunlara neden olmuştur. Osmanlı Devleti, bu değişiklikleri,  Batı’nın ekonomik desteğine, vereceği borçlara muhtaç olduğunu düşünmekte olduğundan kabul etmiştir. Ancak, Islahatlarla verilen ekonomik ayrıcalıklar sebebi ile Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye yerli sanayiyi adeta kazımış, yok etmiştir.  Bunların sonucunda da Osmanlı Devleti  adeta gönüllü olarak yarı sömürge konumuna düşmüş, hem ekonomisi hem de zengin kaynakları dönemin Büyük Batılı devletlerin kontrolüne girmiştir. Cumhuriyet döneminde de bu soygun tezgâhı, IMF ve Dünya bankasının verdiği kredileri ile devam ettirilmiştir.

(**) Kırım Savaşı, 4 Ekim 1853-30 Mart 1856 tarihleri arasındaki Osmanlı-Rus Savaşıdır. Birleşik Krallık, Fransa ve Piyemote-Sardinya’nın Osmanlı tarafında savaşa dâhil olmasıyla savaş, Avrupalı devletlerin Rusya’yı Avrupa ve Akdeniz dışında tutmak amacıyla verdiği bir savaş halini almıştır. Savaş, müttefik güçlerinin zaferiyle sonuçlanmıştır. (vikipedi)

Kaynaklar;

(1) Erim, C: I, s. 347-350 (İngiliz Tuzağı”  Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü 1783-1923; Süleyman Kocabaş, dip notu)

(2)“İngiliz Tuzağı”  Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü 1783-1923; Süleyman Kocabaş

(3) Can Yücel Lord Stratford Canning’in Türkiye Hatıraları, Türkiye is Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1959, sahife, 267

(4) A.g.e., s. 267

(5) Karal, Osmanlı Tarihi, C: VIII, s. 250

(6) Süleyman Kocabaşoğlu, s. 72

(7) Samimi olsalar, her şeyden önce Osmanlı kalkınmasını her alanda ayak bağı olan Kapitülasyonlar’ı kaldırırlardı. Bunları kaldırmak şöyle dursun, imtiyazlarını daha da artırmışlardır.

(8) Tarık Ziya Tunaya, Osmanlı Tarihinde Batılılaşma Hareketleri, Yeni Gün Matbaası, İstanbul, 1958, s. 38-39

(9) Morel, s. 118 (İngiliz Tuzağı”  Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü 1783-1923; Süleyman Kocabaş. Dip not)

(10) İngiliz Tuzağı”  Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü 1783-1923; Süleyman Kocabaş. Sahife;72

(11) Karal, Osmanlı tarihi, C: VII, s. 331

(12) Hıfzı Veldet, Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat, Tanzimat 1 Anma Kitabı, S. 197-198

(13) A.g.e., s. 97

(14) Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat, Haz. Y. Halaçoğlu, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1980,5.201

(15) A.g.e., s. 20

(16) İngiliz Tuzağı”  Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü 1783-1923; Süleyman Kocabaş. Sahife;75

(17) Edouard de Driault, “Şark Mes’elesi”, s. 226

(18) Can Yücel Lord Stratford Canning’in Türkiye Hatıraları, Türkiye is Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1959, sahife, 157

(19) “İki devrin perde arkası”, Hüsamettin Ertürk,  (Yeni ismi ile MİT) Teşkilât-ı Mahsusa Başkanı

“Mustafa Kemal, bu kumsallarda savaşırken bir gün emrindeki kabile reislerinden biri kum üstünde fala bakmıştı. Bedevinin şu sözleri mühimdi: “Ne görüyorum beyefendi, ne görüyorum!”

Parmağındaki sigarayı asabî bir hareketle içen ve dumanlarını burnundan soluyarak savuran Mustafa Kemal, yüzünü buruşturarak sormuştu:

– Ne görüyorsun, aynen söyle!

– Aman beyim, bu olamaz, sizin bir gün bir taht yıkacağınızı görüyorum. Osmanlı hanedanı yıkılıyor, bu nasıl olur?

Mustafa Kemal o zaman bir kahkaha atmış:

Biz o tahtı 1909’da devirdik, buraya geldikSen maziden mi, yoksa istikbalden mi bahsediyorsun?”

 

Yıl 2023, Yaraları kapanan Arslan ayağa kalkıyor (1)

Yıl 2023, Arslanın aldığı ağır yaraları kapanmıştır. Arslan ayağa kalkar ve vakurla geleceğe bakmaktadır.

Yıl 2023, Arslanın aldığı ağır yaralar kapanmıştır. Arslan ayağa kalkmış, vakurla geleceğe bakmaktadır.

 

Biz NATO’ya ilk kez 1854’de girdik. 1952’de değil. Bu; Arslan’ın parçalanmak üzere kafeslendiği yıldır. Batı, Doğu ülkelerinde demokrasiyi istemez. Bilgi toplumu olmanın yolunun demokrasiden geçtiğini bilirler.

Bir bildikleri daha vardır. Demokrasinin olmadığı yerde yeterli bilgi üretimi, gelişme de  olmayacaktır.

Günümüzde rekabetçisi kadar bilgi- yeni teknoloji üretemeyenler, sömürge sayılmasalar da, Uydu  Devlet’tir.

Uydu devletler, “Kağıt üzerinde bağımsız olmakla birlikte, kendinden askeri, siyasi ya da ekonomik açıdan daha güçlü bir ülkenin güdümünde olanlardır.”

Açık tabiri ile, kendi kültür değerlerini yaşayamayan, kendi ekonomik kaynaklarını işletemeyen, kendine gerekli bilgi ve teknolojiyi üretemeyen devletler, sömürge değilse de uydu devletler konumundadır.

Başlamadan birkaç konu başlığı vermemiz gerekmektedir.

 

-NATO nedir, ne değildir? (1)

Bizler, ilkinde de, ikincisinde Rusların benzer talepleri karşısında kendimizi koruyacak güçte olmadığımız için NATO’ya girdik? Kişisel kanaatimiz; bu iki Sovyet tehdidinde de, Batının danışıklı bir paylaşımı sözkonusudur.

Çünkü her ikisinde de okkanın altına kalan Türkler olmuştur.

Deneyimli diplomat anlatmaktadır;

 

-“8 Şubat 1945’de  Yalta Konferansı’nda (2) Stalin iki defa bir söz kullanıyor,

-“Sovyetler Birliği boğazına yapışmış eli kırıp atacaktır” diyor.

Boğazına dediği Türk boğazları ve el Türkiye… Arkasından takip edin, Kars ve Ardahan’ı istedi ve Boğazların ortak savunmasını ihlal etti. Türkiye tek başına idi ve tek başına olmasına rağmen de dimdik ayakta kaldı.

Sonra Amerika Başkanı Truman 12 Mart 1947’de Türkiye’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü teminat altına aldıktan başka 500 milyon dolarla ekonomik ve askeri yardım başlattı ve bu 50 sene devam etti…”(3)

Bu ifadelerle deneyimli diplomat ne demektedir?

-“ABD lütfetti ve bizi himayesine aldı?”

-1854 Kırım Savaşı’nda da, İngiltere-Fransa lütfetmişlerdi!

Şimdi  Batı’nın “NATO” anlayışını kavramak için biraz daha gerilere gidiyoruz

Avrupa’nın erkenden -1850-1860- NATO’su Kırım Harbi

Osmanlı İmparatorluğu üzerinde İngiltere’nin olduğu kadar Rusya’nın da hakimiyet ve nüfuz kurmak isteği vardı. Rusya, nüfuz kurmak uğrunda ilk “tadı” 1833 Hünkar İskelesi Antlaşması (*) ile almış, İngiltere başta olmak üzere büyük devletlerin buna karşı çıkmaları sonucu kazançlarından mahrum kalmıştı.

Rusya devlet adamları, Yunan Meselesi ve Mısır Meselesi sebepleriyle şunu anlamışlardı: Büyük devletlerin rızası olmadan Osmanlı Devleti’ni paylaşım mümkün değil. Bu nedenle büyük devletlerle görüşmeler yapılmalı, menfaatleri dengeleyecek şekilde yapılacak paylaşımda İngiltere’ye de pay düşmeli idi. (4)

Çar I. Nikola, önce Fransa, Avusturya, Prusya gibi büyük devletlerle paylaşım görüşmeleri yaptı. Cevap alınca İngiltere’nin kapısını çaldı.

I.Nikola, İngiltere’ye daha 1839’da Mısır Meselesi sebebiyle paylaşım teklifinde Bulunmuştu. Teklifte, İstanbul’un “serbest şehir” olması isteniliyor, İstanbul Boğazı’nın Rusya’ya, Çanakkale Boğazı’nın ise İngiltere ve Avusturya’ya teslimi yer alıyordu.

Rusya bu teklifi ile, kısmen de olsa Hünkar İskelesi Antlaşması şartlarının kendisi lehine devam etmesini umuyordu. Bu teklif, İngiltere tarafından ret edildi.’ (5)

…Çar, İngiltere nezdinde son girişimini Ocak 1853’de yaptı. İngiltere’nin Petersburg Büyükelçisi George Seymour’la görüştü. Görüşmeleri şöyle cereyan etmişti:

-“ I. Nikola: Türkiye’nin işleri bozuk bir haldedir. Uyuşmamız lazımdır….Bakınız, kucağımızda hasta ve pek ağır hasta bir adam var; biz hazırlıklı bulunmadan onu elimizden kaçırırsak büyük bir musibet olur.

– “ Seymour: Zat-ı Haşmetpenahileri o adamın hasta olduğunu söylüyorlar; alicenap ve kavi olan adama düşen, hasta ve zayıf adama iyi bakmak olduğunu arz edersem beni mazur görmek lütfunda bulunurlar.

I.Nikola: …Bakınız ! Biz hastanın temdidi hayatını (hayatını sürdürme) arzu ediyoruz. Fakat hasta ansızın ölebilir, biz öleni diriltmeye kadir değiliz. Bundan doğacak karışıklıklara maruz kalmaktan ise, her ihtimale karşı evvelden hazır bulunmak, daha iyi olmaz mı? İşte hükümetinizin nazarı dikkatine arz etmek istediğim mesele budur.

-Seymour: İngiltere’de eski bir dost ve müttefikin mirasını taksimini düşünmekten daha büyük bir münaferet (nefret) hissedilmiştir.

Nikola: Şüphesiz bu güzel bir meslektir. Mamafih uyuşmamız lazımdır. Ben size dostça ve centilmence söylüyorum. Eğer uyuşmaya muvaffak olursak, diğerlerinin yapacakları şeyler önemli değildir, istediğim şeyi işte size bildiriyorum: İngiltere’nin İstanbul’a yerleşmesine müsaade edemem. Ben de temellük (mülk edinmek) suretiyle yerleşmeyeceğim, fakat emanet suretiyle olursa o başka!

-Seymour: İngiltere kabinesi bu babta taahhüde girişmeye mütemayil değildir.

I.Nikola: Ben bu hususta zaten Wellington ile görüştüm Beyninizde geçen şeyleri hükümetinize yazarsanız bizim münasip görecekleri her türlü tebligatı telakkiye amade olduğumu da bildirirsiniz.” (6)

 

Mukaddes Yerler Meselesi Ve Kırım Harbi’nin Sebepleri

Rusya, 1841-1853 zaman diliminde cereyan eden “Paylaşım Projeleri”nden bir sonuç alamayınca, bu sefer de Türkiye üzerinde nüfuz kurmak yollarını aramak için “Mukaddes Yerler meselesini kullandı.

Hristiyanlar Kudüs’te Hz. Ömer zamanından beri kendilerine verilen imtiyazlara sahiptiler. Bunların kullanımı, Ortodokslar ve Katolikler arasında ihtilaflara sebep oluyordu. Katolik Fransızlar, Haçlı Seferleri’nden sonra imtiyazların kullanılmasında üstün duruma gelmişlerdi. Osmanlı Devleti zamanında ise, bu imtiyazların bir kısmı Katolikler’den alınarak Ortodokslar’a geri verilmişti.

Fransız İmparatoru II. Napolyon, Katolik rahipler ve Vatikan’ın sıkıştırması üzerine, Babıâli’ye 28 Mayıs 1850’de verdiği bir nota ile bu imtiyazları geri istemişti.

Osmanlı Devleti, bunu 9 Şubat 1852 de kabul etti. Rusya buna itirazda bulundu: Rus Büyükelçisi tepki olarak, ben görüyorum ki, Babıâli Fransa’nın himayesini kabul ediyor” dedi. (7)

…Koyu bir Ortodoks olan (Rus) Bahriye Nazırı, Baltık Filosu Komutanı ve Finlandiya Genel Valisi Mencikof, meseleleri hal görüşmeleri için 28 Şubat 1853’de İstanbul’a geldi. Laubali ve sert hareketleri ile herkesi korkuttu. Mencikof’un misyonunda çekinen İngiltere ve Fransa donanmalarını İzmir Körfezi’ne gönderdiler.

Sulhun bozulmasını istemeyen Fransa ve Osmanlı Devleti, Rusya’nın isteklerini kabul ettiler. Alınan imtiyazlar, Ortodokslara geri verilmişti. Fakat, bir müddet sonra Rusya’nın niyetinin başka olduğu anlaşıldı.

Mencikof, Rusya’ya dönmeden önce 5 Mayıs 1853 de Osmanlı Devleti’ne verdiği bir ültimatomla, Rumlar’ın Çar’ın himayesine verilmesini ve iki devlet arasında daimi bir savunma ittifakı imzalanmasını istedi. Babıâli, bunları kabul ederse Hünkar İskelesi Antlaşması şartları geri gelecekti. (8)

…Bunun üzerine İngiliz ve Fransız donanmaları İzmir Körfezi’nden Çanakkale Boğazı girişine geldiler. Bütün bu olup bitenler,

1945 de Sovyet Rusya’nın Türkiye’den İstanbul ve Çanakkale Boğazları’ndan üs, Kars ve Ardahan’ı istemesine benziyordu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Amerika ve İngiltere’den aldığı cesaretle bu Sovyet notasını ret etmiş, andından da “Sovyet yayılmacılığından korunmak için 1950 NATO’ya girmişti.

Yüz yıl sonra tarih Türkiye’de tekerrür ediyordu. (9)

 

Avrupa’nın Erken NATO’su veya Mini Dünya Harbi

“Avrupa Harbi”, “Müttefikler Savaşı” ve “Mini Dünya Harbi” adlarıyla da anılan 1853-1856 Kırım Harbi, 1950’li yıllarda Komünist Rusya’nın yayılmacılığı karşısında İngiltere, Fransa, Batı Almanya, Amerika vs arasında kurulan NATO’dan (Kuzey Atlantik Savunma İttifakı) önce, Ortodoks Rusya’nın yayılmacılığına karşı 100 yıl önce yine Batı Avrupa devletleri arasında kurulan bir savunma ittifakı ve harbi olmuştur.

Kırım Harbi, diğer bir açıdan I. Dünya Harbi’nden önce “Modern sömürgecilik” ten kaynaklanan “Mini Dünya Harbi’ dir.

Hatta, “I. Dünya Harbi” diyenler bile vardı. Mini Dünya Harbi, “Rus sömürgeciliği”ni frenlemek için çıkmıştı.

I. ve II. Dünya Harpleri de “Alman sömürgeciliği”ni frenlemek için çıkacaktır.

1950’li yılların başında kurulan NATO da “Sovyet Rusya yayılmacılığı”nı önlemek için kurulacaktır.(10)

 

1854 NATO’sunun mimarı Cannıng (11)

…Cannıng, 12 Haziran 1854’de Lord Clarendon’a yazdığı bir mektupta, Kırım Harbi’ne gelişin safhalarını anlatıyor, harbin sonunda Türkiye ve Rusya’ya nasıl bir statü verileceği hakkında şunları yazıyordu:

Emellerimizle araçlarımız nedir?

Onlara bir bakalım. Barışın sonuçlanmasından sonra nasıl bir Türkiye ve nasıl bir Rusya istiyoruz?

Slav toplumunun göz altında bulundurulması, yani onların kullanımının Rusya’dan alınması, Karadeniz’in silahsızlandın İması, Tuna’nın serbest kılınması, Eflak ve Buğdan’ın Rus hakimiyetinden kurtarılıp Karadeniz’e kadar genişletilmesi…

İsteğimiz Rusya, önceden olduğu gibi komşularının zararına açıkça ve korkusuzca toprak isteklerini ileri süren, astığı astık. Kestiği kestik bir baş belası halinde mi bırakılacak? Avrupa çıkarlarına, ticaretine ve insanlığın yararına uygun bir Rusya’nın nasıl olması gerektiği hakkında hepimiz hemen hemen aynı şeyleri düşünmekteyiz herhalde. Şimdiki tedbiri gereği gibi yürüttüğümüz taktirde Rusya’ya karşı diplomatik, bir ölçü, maddi bir garanti sağlayabiliriz. Bununla birlikte Nikola’nın kolay kolay yola gelmeyeceğini de önceden bilmek gerek.

Türkiye için var olması neyse, Rusya için durum o. Bugünün Rusya’sı, şu veya bu ölçüde elindeki kozları kimi yumuşak başlılıkla, kimi görünüşte sevimli davranarak hanedan despotizmi ve siyasal gelişme amaçları için kullanan bir hükümet tarafından ustaca sömürülen bir ulusal eğilimler.

Ulusal gelenekler bütünü. Bu haliyle kalsa ne iyi!

Körü körüne boyun eğmeye alıştırılmış ve 60 milyon cahil köle arasından seçilmiş bir milyon askere dayanan bu devlet gitgide büyümekte güçlenmekte..”(12)

Birinci bölümü özetlersek;

-Devlet olma anlayışları süreklidir. Anlayışları; Olaylar değil, onları devlet yapan idealler belirlemektedir.

-Bu idealler nedeniyle bin yıl evvel yaşanan “Haçlı seferleri” bugün de devam etmektedir.

-Devletler için yüz yıllık bir süreç, kişilerin bir yılı derecesindedir.

-İngiltere-ABD-Fransa-Rusya-Çin ve İran için, Güçlü bir Türkiye arzu ettikleri “statü” değildir.

-Bu nedenle Türkiye güçlendikçe ve onların eline de fırsat geçtikçe gücü tırpanlanmaya çalışılmaktadır.

-I.Dünya savaşının sonunda oluşan yeni konumumuz; (NATO kapsamında anlatılanlarla) Bizim babayiğitliğimiz’den değil, İstanbul ve Boğazların bizde kalmasının hatırına! ve Batının yararına olduğu içindir. Meraklıları bilirler, Kurtuluş savaşında bize silahları (İşgalci) İtalyanlar ve Fransızlar vermiştir.

-Ancak; İngiltere Başbakanı Churchill’in; “Türklerin ağırlığı 250 kğ.dır. Aşağı inerse destekler, yukarı çıkarsa tırpanlarsınız.” Öğüdü, vasiyeti, hep hatırda tututularak.

-Bu anlayışla; “Gezi parkı!” Olayları planlı bir Batı-Doğu harekâtıdır. İçerisinde; ABD, Rusya, Almanya, İngiltere ve Özellikle Fransa-İran vardır.

-Bunlarla birlikte, “2023 Türkiye” hedefine ulaşılmasına hiç kimsenin gücü yetmeyecektir.

-Tüm engellemeler, takılan çelmeler, Ülkemizi güçlendirecek, önemli hastalıklara karşı “koruyucu aşı!” görevi yapacaktır.

-Bizler bugün yaklaşık 80 (seksen) milyonluk, yenice sanayileşmiş ve geçmişten gelen zengin devlet deneyimi ve (söylenenlerin aksine) çevresinde büyük itibarı olan bir milletiz.

-Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar ve Afrika’da Türk -Osmanlı- olmak, “İnsan olmak”la eşdeğerdir.

 

Arslan Ayağa kalmaktadır…

Dün rekabetçilerimizin oyuncak gözetleme uçaklarına muhtaç Türkiye bugün;

-Binlerce AR-GE mühendisleri ile ileri teknolojiye sahip savunma gereçleri üretmektedir.

-Bugün Yerli Savunma Gereçleri üretimimiz, TSK’nın ihtiyaçlarının yüzde ellidördünü karşılamaktadır.

-Türkiye, kendi ihtiyaçlarını karşılamanın yanında, ürettiği yüksek teknolojik donanımlı milyarlarca dolarlık savunma gereçleri ihraç etmektedir.

“2023 Türkiye” Hedefleri ve tamamlanacak projeler arasında;

– Jet eğitim uçağı

– İstihbarat uydusu

– Muharip uçak

– Çıkarma gemisi

– TF 2000 fırkateyni

– Orta sınıf helikopter bulunmaktadır.” (13)

Devam edecek…

 

Resim; Resim; http://www.flickr.com/photos/libyan_soup/3443598875/’dan alınmıştır.

Kaynaklar;

(*) Hünkâr İskelesi Antlaşması, 8 Temmuz 1833 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya İmparatorluğu ile imzaladığı bir karşılıklı yardımlaşma ve saldırmazlık antlaşmasıdır.

Sultan II. Mahmut 1829 yılında Rusya’yla yapılan savaşı sonuçlandıran Edirne Antlaşmasını imzalamıştı. Bu arada Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’na isyan etti. Osmanlı İmparatorluğu isyanı bastırmak için Rusya’dan yardım istemek zorunda kaldı. Rusya, Mısır’a baskı yaparak 1833 yılında Osmanlılarla Kütahya Antlaşmasını yapmalarını sağladı. II. Mahmut barışı sağlamış olmakla birlikte kendini güvencede hissetmiyordu. O yüzden Rusya’yla bir karşılıklı yardımlaşma ve saldırmazlık antlaşması yapmaya karar verdi.

8 Temmuz 1833’te imzalanan antlaşma, 6 açık ve biri gizli olmak üzere yedi maddeden meydana geliyordu.

Gizli maddede ; Rusya, Batı ile savaşa girdiği anda, Osmanlıların, boğazları Batılılara kapatacağı hususu vardı. Bu antlaşma Boğazlar sorununun ortaya çıkmasına neden olmuştur.

(1) NATO; Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün kısaltmasıdır. Resmen açıklanmasa da II. Dünya Savaşı sonrası oluşan politik ayrımda, İngiliz Lord Ismay’ın deyişi ile “Rusya’yı dışarıda, Almanya’yı alaşağı edilmiş hâlde ve ABD’yi içeride” tutmak için kurulmuştur…

Türkiye ve Yunanistan 1952 yılında eş zamanlı olarak NATO’ya kabul edilmiştir…

NATO’nun etkinliği dış güvenlik ile sınırlı kalmamıştır. 1950’li yıllarda İtalya’dan başlayarak NATO ülkelerinde gizli özel harekat daireleri kurulmuştur. Gladio adı ile anılan bu birimler ülkelerdeki devrimci sol hareketler başta olmak üzere her tür muhalefete karşı bir önlem olarak oluşturulmuştur. Bu birimler aynı zamanda derin devlet kavramının da ortaya çıkmasında büyük rol oynamıştır. Pek çok ülkede daha sonra bu birimler ortaya çıkarılarak sorumluları yargılandıysa da, Türkiye dahil çoğu ülke bu süreci henüz yaşamamıştır. NATO, Soğuk Savaş sonrası Gladio kurumlarının dağıtıldığını iddia etse de, bu birimlerin şu anki durumu hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır…

Özellikle Gladio birimlerinin teker teker ortaya çıkması ve ABD’nin Irak ve Afganistan işgallerinde oynadığı rol, NATO’ya ciddi eleştiriler yöneltilmesine sebep olmuştur. Ayrıca, BM kararlarının NATO’ya herhangi bir etkisinin olmadığı görüldükten sonra, pek çok grup NATO’ya karşı muhalefeti artırmıştır. NATO’nun geleceği konusunda tartışmalar hala devam ediyor..” (vikipedi)

(2)Yalta Konferansı; II. Dünya Savaşı sırasında 4 Şubat 1945 – 11 Şubat 1945 tarihleri arasında SSCB’nin önde gelen tatil yeri Yalta’nın 3 kilometre güneyinde bulunan Livadia Sarayı’nda düzenlenen ve Churchill (Birleşik Krallık Başbakanı), Roosevelt (Amerika Birleşik Devletleri Devlet Başkanı) ve Stalin (Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri ve SSCB Halk Komiserleri Kurulu Başkanı) olmak üzere “Üç Büyük” (Big Three)’ün katıldığı konferans.(vikipedi)

(3)Vatan Gazetesinden Mine Şenocaklı’nın siyasetçi ve diplomat Kamran İnan ile yaptığı röportajdan. Tamamı için bakınız; http://haber.gazetevatan.com/turkiye-natodan-cikartilabilir/310991/4/Yazarlar/158

(4) “İngiliz Tuzağı”, Süleyman Kocabaş, Sahife; 59 (5 ve 6 sayılı dipnotlar yazara aittir.)

(5) Puryear, s. 34

(6) Ali Fuat Türkgeldi, Mesail-i Mühimme-i Siyasiye, C: I, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987, s. 9

(7) Seıgnobos, C: II, s. 374

(8) Harold Temperley, The England ant the Near East the Crimca, Archon Books, London, 1964, s. 304

(9) ‘Seton-Watson,s.319

(10)“İngiliz Tuzağı”, Süleyman Kocabaş, Sahife; 64

(11) Stratford Canning (1786 –1880) Birleşik Krallık’ın Osmanlı Devleti nezdinde büyükelçidir. Osmanlı devlet adamları ile kurduğu dostluk nedeniyle Osmanlı siyasetinde büyük bir rol oynamıştır. Canning, İstanbul’da en uzun süreli ve Osmanlı dış siyasetinde en büyük rolü oynadığı büyükelçilik dönemi 1842-1857 yılları arasındadır. Tanzimat Dönemi’ne rastlayan bu yıllarda Birleşik Krallık, Osmanlı Devleti üzerinde büyük bir güç sahibi olmuştur. Misyoner çalışmalarının etkili olmasında da önemi büyüktür.

(12) “İngiliz Tuzağı”, Süleyman Kocabaş

(13) Star gazetesi (13.08.2013)

 

Dizi – Halifenin Düşüşü

http://www.sonartmedya.com//diziler/halifenin-dususu-2

http://www.kanala.com.tr/programicerik.asp?id=294

http://hdpaylas.com/halifenin-dususu-tum-bolumler-izle-2013-08-19/

Konu : “HALİFENİN DÜŞÜŞÜ” isimli dizi filminin tanımı;

“…Katar’da merkezi bulunan Echo Media, 2008 yılı başlarında Nihavend Tarihı araştırmalar Merkezi aracılığıyla Osmanlı Devleti’nin son dönemine ışık tutacak kapsamlı çalışma ve araştırmalara başladı. İki yıl süresince çalıştı.

Çeşitli tarih kitaplarını, Türkiye ve Almanya’da bulunan Osmanlı arşivlerini taradı. Mevcut orjinal tarihı belgeleri biraraya getirdi, derin araştırmalar yaptı ve nihayetinde çok özel tarihı bilgi, belge ve dökümanları inceleme fırsatı bularak kapsamlı bilgilere ulaştı. Tarihin zulmettiği padişah Sultan 2.Abdülhamid hakkında bilinmeyen gerçekleri derledi. Gizli ve açık komplolar kuran ayrılıkçı cemiyetleri araştırdı. Bir çok orjinal haritayı, Osmanlı mimarisini, saray fotoğraflarını ve Osmanlı sultanları, aileleri ve devlet erkanının giydiği kostüm ve üniformaları yakından inceleme fırsatı buldu.

Echo Media bu büyük drama çalışmasını gerçekleştirebilmek için oldukça büyük bir bütçe ayırdı. Dizinin senaristliğini tarihi yazıları ile temeyyüz etmiş Mısırlı yazar Yüsri el-Cündi üstlenirken, yönetmenliğini ise usta yönetmen Muhammed Aziziyye yapmıştır. (yazının tamamı için bakınız; http://www.sonartmedya.com//diziler/halifenin-dususu-2 )

 **

Sultan 2. Abdulhamit Han zamanında Osmanlı Devleti’ni içeriden ve dışarıdan kasıp kavuran olayları tüm tarafsızlığı ile gün yüzüne çıkararak gerçek tarihle yakından tanışmamızı sağlayacak.

Halife’nin Düşüşü; devletin en buhranlı döneminde yönetime gelen 2. Abdülhamit’in devletin yıkılışını 33 yıl geciktirecek kadar zeki bir siyaset geliştirmesini ve içeriden devleti yıkmak isteyen teşkilatlanmalar ile batı devletleri, Siyonizm ve masonlar arasındaki ittifaklara karşı verdiği zorlu mücadeleyi konu almaktadır.

Sarayda dönen oyunların yanı sıra Fransız İhtilali sloganları altında ortaya çıkan hürriyet, ilerleme ve değişim talepleriyle Avrupa devletleri ile işbirliği yapan vatan hainlerini bir çatı altında toplayan Jön Türkler hareketlerini izleyenlerle buluşturuyor.

İzlenebilecek web siteleri : www.hdpaylas.com , www.tvarsivi.com

Majestelerinin gazetesinde yayınlanan “Laik bir Cumhuriyet!” ilanının arkasındaki sır (4)

Osmanlı Devleti’nin son Hahambaşısı olan Hayim Naum

Osmanlı Devleti’nin son Hahambaşısı olan Hayim Naum. Naum’un çocukları  Koç Holding’in büyük ortaklarındandır. (*)

Fransa (eski) cumhurbaşkanlarından Giscard d’Estaing, 2004 yılında, AB ile ilgili görüşlerini açıklar; “Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor.” (1) Türkiye hangisini biliyor ki?

-“Avrupa’nın ortak kimliği Hıristiyanlıktır. Türkiye bunun hangi parçasını oluşturabilir? Türkiye bir İslam ülkesidir. Bu iki kimlik bir arada olmaz. Aksi hâlde AB dağılır.

-Türkiye, AB’ ye girmesi için; İslam kimliğinden, egemenliğinden, bağımsızlığından vazgeçecek mi?

-Brüksel’i Ankara yerine başkent kabul edecek mi?

-Türkiye Avrupa tek devletinin bir federe devleti olacak mı?

-Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor…” (2)

“…Avrupa Anayasası’nı yazarken bizi kaynaştıran özellikleri tanımlamaya çalıştık: Antik Yunan ve Roma’nın kültür mirası, Avrupa hayatının özümsediği dini geçmiş, Rönesans’ın yaratma şevki, Aydınlanma Çağı felsefesi ve rasyonel düşünce…

Oysa Türkiye bu unsurlardan hiçbirini paylaşmıyor…” (3)

16. asır Türklerin asrı idi. Avrupa, Asya ve Afrika toplam 85 milyon kilometrekaredir. Dört büyük Türk imparatorluğu bu alana yayılmıştı. Bunlar; Hindistan’da Babür İmparatorluğu, İran’da Safevi Türk Devleti, Mısır’da Memlûk Devleti (Devlet-i Türkiya) ve Osmanlı İmparatorluğu. Dört Türk imparatorluğunun kapladığı alan 55 milyon kilometrekare olup, bunun 22 milyon kilometrekaresi Osmanlı İmparatorluğu’na aitti.

Dünyayı Türkler yönetiyordu.

Batı Hıristiyan dünyası bu durumu yüzyıllar boyunca içine sindiremedi.

1700’lü yılların başlarında, İngiliz Avam Kamarası toplanır, toplantının konusu, Türkler-İslam dünyası. Derler ki; Avrupa Müslüman Türk milleti ile savaşlarla baş edemiyor. Türkler savaşçı bir millet, güçlü orduları var, zengin ülkeler, kültürleri, dini inançları çok sağlam, aidiyetlerine bağlı bir millet. Türkleri savaşlarla yenemediğimize, yeryüzünden silip atamadığımıza göre; inançlarını, kültürlerini, tarihlerini, bağlarını, ticari yapılarını, ticari sistemlerini ve ahlak anlayışlarım ortadan kaldıralım.

Bu amaçla, Müslüman Türk’e karşı başlatılan ırksal ve kültürel savaşlar; İngiliz Başbakanı Gladstone’un İslam’a hakaretleri, kini ve nefreti teşvik edici eylemleriyle yüzyılları kapsayan bir temele oturtulmuştur.

Nitekim Gladstone, 1876 yılında Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada kinini,

-“Türkler, ancak varlıkları yok olmakla, kendilerini tarihe affettirebilirler” diyecek kadar ileriye götürmüştür.

Kur’an-ı Kerim’i eliyle göstererek şöyle demiştir;

-“Bu kitap yeryüzünde var oldukça, vahşet yeryüzünden kaybolmayacaktır”(4)

-“… Ortodoks papazları inançlarına göre; 1453’te İstanbul’un fethinden ve Bizans’ın yıkılmasından sonra siyah cübbe giyerler, uzattıkları saçlarını arkadan düğümlerler. Bu inanca göre düğüm, İstanbul’un yeniden Ortodoksların başkenti olunca açılacaktır. Batı’nın sönmeyen husumeti ya da güncellenen tarihi husumeti uygarlık çağı olarak tanımladığımız 21. Yüzyılda da, Müslüman Türk’e karşı kin ve nefretini devam ettirmektedir…” (5)

-“11 Aralık 1917 tarihinde Kudüs’e giren İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Henry Hynman Allenby Selahaddin Eyyubi’nin mezarına vurarak, ne demiştir?

-’Kalk Selahaddin biz yine geldik‘ (6 ve 7)

Selahattin Eyyubi, “2 Ekim 1187’de Kudüs’ü Haçlı kuvvetlerinden alarak kentte 88 yıl süren Hıristiyan egemenliğine son vermiş, akabinde Hıristiyanların düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirmiştir.”

Aradan geçen asırlara rağmen batı cephesinde değişen bir şey yoktur.

Fransızların işgal komutanı Franchet D’Esperey, 25 Kasımdaki (1918) (İstanbul’a) girişini çok gösterişli bulmamış ve özellikle İngilizlere ve Türklere mesaj verecek olan 2. gelişi 8 Şubat 1919 yılında gerçekleşmiştir.

Fransız Komutan Fatih Sultan Mehmet’in şehre girdiği kapıdan, surlar içerisinden beyaz bir atla, azınlıkların çılgın gösterileri arasında, Türk sancağını çiğneyerek şehre ikinci kez girmiştir. (8)

-“15 Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası’na yaptığı açış konuşmasında, Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder:

-“Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR (metin daha sonra; “YENİ BİR BARIŞÇIL İLİŞKİLER ÇAĞI AÇILACAKTIR”  olarak değiştirilmiştir. ) (9-10-11)

İngiltere Kralının, “yeni bir çağ açılacaktır!” ifadesinde kastettiği;

Fatih Sultan Mehmed’in  açtığı çağ’ın kapatılması ile açılacak çağ’mıdır?

Bunların, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle veya;

Tüm inanışların liderleri yerlerinde bırakılmasına rağmen;

Hilafet makamının kaldırılarak, İslam Dünya’sının temsilcisiz bırakılmasıyla, ilgisi var mıdır?

İnönü’nün  Lozan görüşmelerinin yapıldığı dönemlerde bir dönüşü esnasında Atatürk’le baş başa trende görüştüğü konu da bu olmalıdır.

-“Ya Hilafeti kaldırırsınız…”

-“Ya da!

-“Hayim Naum, Londra’da, derhal Lord Kürzon ile temas aradı ve temin etti. O zamanki İngiliz politikasının nâzımı mevkiinde bulunan bu Lord, nesebinin bir tarafıyla Yahudi idi. Hahambaşı, dâvayı aynen kabul etmek için bütün şartlara malik bulunan Lord’u, ancak Türkiye’ye bazı ivazlar vermek ve istiklâlini kabul etmek mukabilinde ona islâmiyete arka döndürtmenin mümkün olacağı mevzuunda ikna etti. Böylece Türkiye’de, İslâm âlemi üzerinde nüfuz ve ehemmiyet ifade edecek hiçbir vasıf kalmayacaktı.

Hayim Naum, İngiliz Lord’una, milyarlarca Sterling ve yüz binlerce insan feda ederek elde edilemeyecek bir kazancı, basit ve bedava bir formülle takdim ediyordu.

Hayim Naum’un son sözü şu oldu:

-“Türkiye’nin mülki tamamiyetini kabul ediniz; onlara, ben, İslâmiyet temsilciliğini attırmayı kabul ve taahhüt ediyorum!”

-İleride, ileri bir müverrihin en ince noktalarına kadar teyit edeceği ve kaynakların en emininden devşirdiğimiz bu bilgiye ilâveten kaydedelim: Lord Kürzon, Hahambaşının bu teklifi karşısında o kadar heyecana düştü ki, bir İngiliz politikacısına yakışmayacak bir tarzda hislerini belli eden bir taşkınlık gösterdi, elini hararetle uzatıp teklifi kabul ve Hayim Naum’u tebrik etti.

- Bunun üzerine Hayim Naum, derhal koşar adımla Lozan yolunu tuttu. İsmet Paşa Lozan’dadır ve o güne kadar hemen her devletle anlaşmış olduğu halde bir türlü İngilizlerle anlaşmanın çaresini bulamamıştır. Şüphesizdir ki, Ankarayla beraber, hiçbir tertipten haberdar değildir.

- Hayim Naum derhal İsmet Paşa ile bir konuşma yaptı ve onunla, geceleyin, geç vakitlere kadar beraber kaldı. Son derece nazik, gizli ve hileli bir dil kullanan Hahambaşı, teklifini, Türk Murahhaslar Heyeti Reisine, mümkün olduğu kadar zehirsiz ve yumuşak şekilde bildirdi. Heyet Reisi, hayretler içinde, bu teklif ve telkine şu cevabı verdi:

-“Meseleyi Ankaraya bildirip mütalâa ve direktiflerini aldıktan sonra size cevap verebilirim.”

Ve İsmet Paşa, teklifi, şifreyle Ankara’ya bildirdi.

-Ankara’daki Devlet ve Hükümet Başı, haberi alır almaz, derhal Hayim Naum’un Ankara’ya gelmesi talimatını gönderdi.

- Hahambaşı hemen Türkiye yolunu tuttu. Amerika’da giriştiği propagandalar muktezası olarak, büyük ve son derece sempatik bir Türk dostu tavrını almayı unutmamıştı.

- Hayim Naum’un dâvaya verdiği ehemmiyet derecesini düşünün ki, kendisi aile efradına fevkalâde düşkün bir kimse olduğu ve ailesi Haydarpaşa taraflarında oturduğu halde bunca hasrete rağmen onlara bir “Nasılsınız?” bile diyememiş, Sirkeci garından inip doğru Haydarpaşa garında trene atlamış ve dosdoğru Ankara’yı boylamıştır.

- Lozan’da İsmet Paşa, maiyetinden birine, bir gece evvel Hahambaşının kendisine geldiğini şu şu, şu, şu tekliflerde bulunduğunu anlatıyor ve o zatla Paşa arasında, aşağıdaki konuşma geçiyor:

-Yahu, bu kerata bize İslâmi temsilciliğimizi kaldırtmak istiyor:

-Hiç olacak şey mi bu?

-Vallahi öyle…

-Ya ne olacak şimdi?

-Ankara’ya yazdım; bakalım ne cevap verecekler?

- Hayim Naum Ankara’da bir gece kalıp derhal İstanbul’a dönüyor ve Ankara’dan aldığı talimatı hâmil olarak Lozan’a damlıyor.

- Gerisi malûm… Lozan’daki Türk Murahhaslar Heyeti, resmen imzaladıkları muahede hükümleriyle, hiç de böyle, bütün bir tarih ve hayata bedel fedakârlık ifadesinde bulunmadıkları ve sadece dürüst bir anlaşmaya imzalarını atmak vaziyetinde oldukları halde, birdenbire aradan her mâniin kalktığını ve anlaşmanın imkân safhasına girdiğini görüyorlar.

- Fakat zahir yüzüyle pek iyi tanıdığımız Lozan Muahedesi, tâ Ankara’daki kulis arkasından bu şekilde idare olunuyor; ve bu kulis anlaşmasından Lozan’daki Heyet ve Reisi, her türlü mesuliyet payına uzak kalıyor. Zira, hükümleri dürüst olan muahedeyi imzalayan onlar, mukabil teminatın merkezi ise başkalarıdır.

- Hayim Naum, o gün bugün, bir daha Türkiye’ye dönmemiştir. Yeni istikamet ve dâvalar peşinde başka iklimlere ulaşmış, Mısır Hahambaşılığına geçmiştir.

- Hayim Naum’un derhal Türkiye’den uzaklaşmasını, belki bir gün işin içyüzü sezilir de dinine ve milliyetine bağlı bir Türkün tecavüzüne uğrar diye korkusuna atfedenler de vardır.

- Fakat bizce bu uzaklaşmadan gaye, Türkiye dâvasının hallolunmuş bulunduğuna ve günden güne de biraz daha hallolunacağına dair itimattan başka bir şey değildir.

- Böylece aziz Türk vatanı (…) sistemle ve yavaş yavaş aslî kaynağından uzaklaştırılmış; Mohaç Meydan Muharebesinin gazileri, garp âleminin asırlar boyunca istihsal edemediği bir neticeyi (…) devşirivermiştir.

- Gizli Yahudi kurmaylar emrindeki Avrupa politikası, şu ince (döviz – düstur)la ifade olunabilir: Yabancı medeniyetleri garba özendirip kendi kendilerinden uzaklaştırmak; böylece onların, başkalarını kendilerine benzetmesi tehlikesine mâni olmak; maksat yerine gelince de gerçek terakkinin işte bu olduğu medihleriyle pohpohlamak; ve mukabil millî cereyanları irtica, gerilik damgası altında suçlandırmak… Garbın işte bu plânı, bir Yahudi buluşuyla ve Türk milletinin en nazik ânında, hikâyesini arz ettiğimiz şekilde işlemiş ve sene 1923’ten itibaren sular işbu noktadan akmaya başlamıştır. Yarının tarihçisi bu hakikati görecektir.”(12)

Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay

-“İsmet Paşa anlaşıldığına göre Lozan’da İngilizlerle bir nev’i gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul’un Hahambaşısı Hayim Naum Efendinin telkinleriyle hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu. Peki ya dört-beş ay önceki hilafete bağlılık hatta hilafetin kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kat’i ifadeler ve İslam âlemine bunun duyurulması hususundaki telaş ve heyecan ne olmuştu? (13)

Kehanet mi, “Büyük oyun” mu siz karar verirsiniz…

Aşağıdaki ifade, “İslam’ın Geleceği” isimli kitabın yazarı, (İngiliz diplomat) Wilfred S. Blunt’a aittir. Kitap,  Kahire’de,  15 Ocak 1882 yılında yazılmıştır.

Bakınız İngiliz diplomat o tarihlerde ne demektedir;

-“…Yalnızca bir zaman meselesi olacaktır. Bu yüzden inanıyorum ki İslam, sadece Avrupa ve Batı Asya’daki bir siyasal kayba değil, ayrıca Rusya’nın yutacağı Müslüman nüfusunun bulunduğu Osmanlı topraklarının kaybına hazırlıklı olmalıdır.

-“Tabii Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın    simgesi    olarak    gördüğü    Osmanlı Türklerinin    bir gün    Müslümanlıktan çıkmaları    tarihin    ilginç    bir    intikamı    olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır.” (14)

Yazar devam etmektedir;

-“Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak-  Britanya koruması altına alınmalı ve siyasal varlığı, Avrupa’nın başka saldırılarıyla rahatsız edilmeyecek şekilde resmen garanti edilmelidir

-“Her halükarda artık Müslümanların geleceğine dair dramada ingiltere’nin nasibine düşen rolden bahsetmenin tam zamanıdır. İngiltere, eğer tarihini doğru anladıysam, İslam’a karşı aldığı konum itibariyle diğer Avrupa devletlerinden oldukça farklı bir yerde duruyor. (15)

-“…Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde, bu çöküş ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, İngiltere’nin İslam’la ilgili rolü açıkça belirlenmiş bulunuyor. Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak- Britanya koruması altına alınmalı ve siyasal varlığı, Avrupa’nın başka saldırılarıyla rahatsız edilmeyecek şekilde resmen garanti edilmelidir. (16)

Kazım Karabekir Paşa, YKB tarafından yayınlanan günlüklerinde konu ile ilgili;

-“…özel görevli İngiliz Albay Rawlinson’un; “Rawlinson’un da benim vasıtamla ileri sürdüğü (hilafetin ayrılması ve Cumhuriyet’in kabulü teklifini) öğrenmiştik…” demektedir. (17)

Biliyoruz ki;

“…stratejik zafer yalnız düşman ordusunu savaş sahasında yenmek ile başarılamaz.

Kesin zafer, işgal ve sonrası düşman toplumunun ‘kültürel, ekonomik ve politik sistemlerinin de değiştirilmesiyle olur…” (18)

Konuyu aşağıdaki notlarla kapatıyor, sonrasını meraklılarının araştırmalarına bırakıyoruz.

Su her ne kadar döküldüğü kabın şeklini alsa da!

-(Alman İmparatoru) “Kayzer, bir kafir olarak, Müslümanlar’ı cihada çağırmak yetkisine sahip değildi. Bu, altından, silahtan ve savaş sonrası vaatlerden çok daha fazla şey Müslümanlar’ın Halifesi olan Osmanlı Sultanı verebilirdi.

Bu nedenle, Türkiye’nin, halkının çıkarına bakılmaksızın Almanya ile ittifak içinde olması gerekliydi.

Dünyanın en büyük Müslüman toplumu orada İngiliz uyruğunda yaşamaktaydı.

(İngiliz) Kral V. George’un Müslüman uyrukları, Halife Sultan’ınkilerden bile çok, Fransa ve Rusya’nın Müslüman uyruklarından ise kat kat fazlaydı.

Sultan’ın (Cihada çağrı) fermanı, Hindistan’daki İngilizler ve Müslüman toplumları tarafından sarılmış durumda yaşayan Müttefik uyruklar arasında büyük korku (yaratmış olmalı) …ve kimse (cihadın ilanından sonra) olacakları kestiremiyordu.”(19)

-“…Osmanlı Halifesi, İslam dünyasının başı idi ve İngiltere İmparatorluğu içinde, her yerden çok Müslüman vardı.” (20)

-“…Osmanlı Hilafeti, emperyalizm Önünde son büyük engeldi. (21)

-1907 Antlaşması’nda, Hilafetin ortadan kaldırılması yönünde karar alınmıştı.(22)

Sonsöz;

İnsanları, inandıkları ve çıkarları harekete geçirmektedir. Hilafetin kaldırılmasına bu pencereden bakıldığında;

-Sanayi devrimini gerçekleştirmiş Batı Avrupa için, şiddetle ihtiyaç duyulan (petrol) hammadde;

-Hristiyan Avrupa için, İnandıklarının geçerliliğini yitirmemesi, (Hristiyanlığın gücünü kaybetmemesi)

-Yahudiler için; Gerçekleşecek idealler; (Filistin’de bir devlet kurabilmek hayali)

Tekrar edersek, Clair Price ne demektedir; “…Osmanlı Hilafeti, emperyalizm önünde son büyük engeldi. (21)

Sayılanlarla birlikte; Almanların dünya savaşında Halifeye ilan ettirdikleri, “Cihad fermanı” bardağı taşıran son damla olacaktır.

Yukarıda açıklananlar doğrultusunda Gelişmiş Batı, bir daha “korkulu rüyalar!” görmemek adına ve oya gibi işlenen bir planla, üstelikte çayın taşı ile çayın kuşunu” vurdurarak korkulu rüyası olan “Hilafet makamı“nı kaldırtır.

Ol hikaye özetle budur.

 

Resim;Web ortamından alınmıştır.

(*)Koç Holding’in büyük ortaklarından olan Jak Nahum ve Bernar Nahum’un babası, Jan Nahum’un dedesidir  (vikipedi)

Kaynaklar;

(1) Bitmeyen hesap”, Yaşar YAZICIOĞLU

(2) Age

(3) Valery Giscard D’Estaing’in, İngiltere’nin 2004 tarihli Financial Times ve Fransa’nın 2004 tarihli Le Figaro gazetelerinde yayınlanan makaleleri).  Bitmeyen hesap”, Yaşar YAZICIOĞLU. Sahife; 67

(4) Halil İnalcık’ın, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde 04 Mart 2003’te yaptığı konuşma). “Bitmeyen hesap”;s.90

(5) Bitmeyen hesap S.59

(6)http://www.haberkalem.com/haber/90-taha-akyol-turk-muydu-kurt-muydu-selahaddin-eyyubi.html

(7)http://www.haber7.com/haber/20101208/Israilliler-Ingiliz-General-Allenbyyi-nicin-sever.php

(8) Fransız komutan D’esperey, Fatih’in İstanbul’a girişine gönderme yaparak Türklere, Fatihten Pera’ya kadar düzenlenmiş zafer alayı ile de diğer işgal ordularına mesaj vermiştir. d’Esperey’in girişi, o denli gürültülü ve küstahça yapılmıştır ki Süleyman Nazif’in, Hadisat’da ünlü ”Kara Bir Gün” başlıklı yazısını yazmasına yol açar. (Prof.Dr. Yaşar AKBIYIK, M.Mücadelede Güney Cephesi – Maraş, Atatürk Araştırmaları Merkezi, 1999 – Ankara, Sina AKŞİN, İstanbul Hükümetleri Ve Milli Mücadele. Cem Yayınevi)

(9) “Mustafa Armağan Zaman gazetesinde 4 Mart 2012 günü “Hilafetin Kaldırılmasını İngilizler mi İstemişti?” başlıklı bir yazı yayınladı. Armağan yazısında “hilafetin kaldırılması ve laikliğe gidiş, daha Lozan’da dayatılmış, Türkiye’nin kurulmasına bu şartla izin verilmişti” fikrini ileri sürüyor ve bu fikri desteklemek için gösterdiği delillerin arasında, İngiliz arşivlerinde bulduğunu ve ilk defa yayınlandığını söylediği bir belge (CAB/23/46, s. 424) dikkat çekiyor.

(10) Yazar Mustafa Armağan’ın bu yazısı üzerine;  KÜRŞAD U. AKPINAR 18.03.2012 Tarihinde Taraf gazetesinde; ”Hilafet Lozan’da mı kaldırıldı? isimli bir yazı yayınlar;

“..Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası’na yaptığı açış konuşmasında, Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder:

“Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR.” (As soon as this Bill has been passed, the Treaty will be ratified, and a new era will open.) (CAB/23/46, s. 424)” bunun kralın Avam Kamarası’nda yapacağı konuşma metni taslağına son şeklini vermek üzere 10 Ocak 1924 tarihinde İngiliz başbakanlarının resmi ikametgahı 10 Downing Street’te yapılan kabine toplantısının tutanağı olduğunu anlıyoruz. Bu da bizi Armağan’ın yazısındaki ilk hataya getiriyor. İngiliz Kralı konuşmasını 10 Ocak’ta değil, bu toplantıdan 5 gün sonra, 15 Ocak 1924’te yapmış.

Belgeyi incelemeye devam ediyoruz, ve 10 Ocak’taki kabine toplantısında konuşma taslağında yapılan çok sayıda düzeltmeden birinin tam da Armağan’ın alıntıladığı ifade olduğunu görüyoruz.

Ne yazık ki Armağan, cümlenin düzeltmeden önceki halini yayınlamış. Oysa, atıfta bulunduğu 424. sayfadan 7 sayfa öncesine, 417. sayfaya baksaydı, “YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR” ifadesinin “YENİ BİR BARIŞÇIL İLİŞKİLER ÇAĞI AÇILACAKTIR” (a new era of peaceful relations will open) olarak değiştirildiğini görecekti. Yani İngiliz Kralı, Armağan’ın yayınladığı cümleyi konuşmasında zikretmiş olamaz; çünkü kabine toplantısında o cümle değiştirilmiş! bu sırada konuşmanın 10 Ocak’ta değil 15 Ocak’ta yapıldığını, elindeki belgenin konuşma metni olmadığını anlayacaktı.

kralın 15 Ocak’taki konuşmasında “yeni bir barışçıl ilişkiler çağı açılacaktır” dediğini hala %100 kesinlikle söyleyemeyiz. Meşruti monarşiyle yönetilen İngiltere’de hükümdarlar her ne kadar şatafatlı bir konumda olsalar da, bu örnekte gördüğümüz üzere, parlamentoya yaptıkları konuşma metinlerini bile hazırlayamıyorlardı. Ülkemizde zaman zaman cumhurbaşkanlarına yöneltilen “Çankaya noteri” eleştirilerini hatırlayınca, asıl noterin Çankaya’da değil Londra’da Buckingham Sarayı’nda oturduğunu söyleyebiliriz! İngiliz başbakanı, 10 Ocak’taki toplantının ardından bu cümleyi değiştirmiş veya metinden tamamen çıkarmış olabilir..”

(11) Yazar Mustafa Armağan’ın bahse konu yazısı ile ilgili bir analiz; Odatv, 20.03.2012;

(12) Büyük Doğu Dergisi 21-28 Ekim 1949, Sayı:2-3; (Vesikalar Konuşuyor, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / s. 96-104)

(13) Feridun Kandemir sayfa: 96-97 (http://gercektarihvekultur.blogspot.com/2010/08/lozanda-turkiyeyi-neden-yahudi-din-adam.html)

(14) İslam’ın Geleceği, Wilfred S. Blunt,Sahife;96

(15) Age, sahife;S.98

(16) Age. Sahife;105

(17) Kazım Karabekir (günlükler, 2 cilt), Yapı Kredi yayınları, Kasım 2009 “

(18)”Yeni Dünya Stratejileri ve Kilit Ülke Türkiye” Ali KÜLEBİ

(19) “İstanbul’un Doğusunda  bitmeyen oyun” Peter Hopkirk , 1995. araştırmacı-gazeteci Kitabın özgün adı;On Secret Service East of Constantinople, peter Hopkirk, 1994

(20) Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi, 1838den 1995e, Tekin Yayınevi, s.75. (Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, dip not)

(21)Clair Price, Rebirth of Turkey, New York, 1923, s.93. (Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, dip not)

(22) Cengiz Yazoğlu, Osmanlının Tasfiyesi, , Sahife; 71

Oh! Osmanlıları Türkleştirdik; Gezi’de Gazi! Majestenin gazetesinde manşet olduk(3)

İngiltere Kraliçesinin, “Pasaport kullanmayan tek devlet büyüğü!” olduğu iddia edilmektedir!

İngilizler, asla kralsız bir yönetim düşünmedikleri halde, bize telkin ettikleri Cumhuriyet konusundaki aşırı hassasiyetlerini, gazetelere ilan verecek kadar bize düşkünlüklerini anlamak için tarihe meraklı olmak gerek!

Aşağıda kurgulanan “Büyük Oyun”a, üstelikte içerideki (hırs ve saflık timsali!) gönüllü destekçileri ile nasıl düştüğümüzün hikâyesi anlatılmaktadır.

Yaşananları öğrenmeden, ne Batının bizim  cumhuriyete olan sevgilerinin arka planını anlayabiliriz, ne de işlerine geldikleri konularda bizden, kraldan daha fazla kralcı olmalarını.

9 Haziran 1908 sabahı Reval’da, bu günkü Estonya’nın başkenti Tallin’de İngiltere Kralı VII. Edward ile Rus Çarı Nikola gizli bir görüşme için bir araya geldiler.

İki Hükümdar’ın Reval’deki gizli görüşmesindeki ana konu; “Osmanlı devletin nasıl parçalanacağı” düşüncesine son şeklinin verilmesidir.

(Reval’ın, II. Meşrutiyetin İlanı’nda en büyük dış etken olduğu konusunda genel kabul vardır.)

Bu gizli görüşmeden yaklaşık 45 gün sonra, “23 Temmuz 1908’de, atılan 21 pare top atışı ile (Dış destekli) İttihat ve Terakki tarafından Meşrutiyet yönetimi ilan edildi.

Durum, Yıldız Sarayı’na (Sultan 2. Abdülhamid’e) telgraflarla bildirildi ve 23 Temmuz’u 24 Temmuza bağlayan gece Kanuni Esasi’nin yürürlüğe konmasına karar verildi.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bu hareketi, çetecilik yoluyla yönetimi ele geçiren ilk hareket olarak tarihe geçti.

Bu noktada meraklıları için bir küçük notumuz bulunmaktadır.

Mustafa Kemal, (Libya’daki) bu kumsallarda savaşırken bir gün emrindeki kabile reislerinden biri kum üstünde fala bakmıştı. Bedevinin şu sözleri mühimdi:

-“Ne görüyorum beyefendi, ne görüyorum!”

- Ne görüyorsun, aynen söyle!

- Aman beyim, bu olamaz, sizin bir gün bir taht yıkacağınızı görüyorum. Osmanlı hanedanı yıkılıyor, bu nasıl olur?

Mustafa Kemal o zaman bir kahkaha atmış:

- Biz o tahtı 1909’da devirdik, buraya geldik Sen maziden mi, yoksa istikbalden mi bahsediyorsun?

Bedevi, başını sallayarak ve Arapça fikirlerini ifade ederek itiraz etmişti:

- “Hayır beyim, hayır, bundan sonra, bundan sonra, hem de Osmanlı hanedanının sonuncusunu” demişti.

O günden sonra Mustafa Kemal bu vakayı dostlarına, arkadaşlarına sık sık tekrar etmiş, falcının bu hikâyesini de bana Beşiktaş’ta, Akaretlerde kaldığı annesi merhum Zübeyde Hanım’ın evinde bir gece anlatmıştı.

- Ne dersin Hüsamettin, demişti, bu fala inanalım mı? (1)

Mustafa Kemal Paşa’nın da ifadesinden belirttiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu, Osmanlı Hanedanlığı’nın saltanatı,

-1908 çeteci darbesi ile ağır bir güç kaybına uğramış;

-1909’da,  2. Abdülhamid’in tahtan indirilmesi ile fiilen;

-(Sabık) Sultan Vahdettin’in 17 Kasım 1922’deki sürgünü ile şeklen bitmiştir.

Ve hikâyemiz…

Devrimin sinyallerini veren Reval’dir.

Rus Çarı Nicholas Rusya’nın Baltık Denizi’ndeki liman şehri Reval’de İngiltere kralı VII. Edward ile buluşup, 9 Haziran’da Osmanlı vilayeti Makedonya’daki Hıristiyan nüfusa yönelik idari reformlar yapma amacıyla İstanbul’a müdahale etmeye yönelik bir anlaşma imzaladı…

1878’de Büyük Güçler’in Berlin Kongresi’nde verdiği sözü tutmasını, Makedonya’nın heterojen nüfus yapısının sağlanmasını istediler. Müdahale ve “reform” geleneklerine uygun olarak, Rusya ve İngiltere, Makedon özerkliğinin sağlanmasını ve ileride bölgenin Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmasını sağlamak üzere harekete geçti.

Reval hareketi hemen cevap buldu. Osmanlı ordusunun Makedonya, Selanik, Manastır ve Arnavutluk civarındaki genç subayları inisiyatif alıp bu müdahaleci harekete idari reformlar ve “Batılılaşma” çabalarıyla karşılık verdiler.

Hepsi Jön Türk üyesiydi, on yıldır “Ülke ve Özgürlük”, “Birlik ve Kalkınma, İttihat ve Terakki” sloganları ile mücadele ediyorlardı.

Genç (Mustafa) Kemal de aralarında faaliyet gösteriyordu. Çoğu, ilerici fikirleri ve faaliyetleri sebebiyle sürülmüştü…

Ordu görevlileri ise despot sultan tarafından Osmanlı Avrupa’sının ve Osmanlı Asya’sının uç bölgelerine gönderilmişlerdi. Bu subayların büyük çoğunluğu Avrupa’da aldıkları profesyonel eğitim ile ve aralarında Moltke’den General von der Goltz’a kadar birçok ismin olduğu Prusya ordu subaylarından aldıkları askeri eğitim (1880’den beri) ile Batılılaşmıştı.

Bu Jön Türk askerler arasında dikkat çeken kişi, ileride Kemal’in rakibi olacak olan, Kemal Sofya’ya askeri ataşe olarak gönderildiğinde, kendisi de Berlin’e gönderilecek olan Enver’di.

İşte tarihin ironisi böylece Prusya geleneğinden gelen Alman imparatorluk generallerinin teşvik ettiği Jön Türk subaylarının Kayser’in arkadaşı Osmanlı Sultanı’na karşı devrime girişmesine sebep oldu.

Aslında Kayser Londra’dan aldığı bir elçilik raporu üzerine verdiği beyanatta devrim ile arızi bağlantısını tasdik etti ve şimdi İngiltere’nin demokratikleşen Türkiye’de daha etkin olacağı korkusunu belirtti: “ (2)

“Devrim Paris’te ve Londra’da yaşayan ‘Jön Türkler’in’ eseri değil, çünkü ordu tarafından yönetiliyor, bilhassa Alman generaller tarafından eğitilmiş Türk subaylar tarafından.

-Bu katıksız bir askeri darbedir! Ellerindeki gücü Alman kökenli olan her şeye karşı kullanmak istiyorlar.

Rusya, Türkiye’nin İngiliz yardımıyla güçlenmesine uzun süre hoşgörü ile bakmayacaktır.

İşte gelecekte Rusya ile İngiltere arasında özellikle bu nokta yüzünden ciddi farklılıklar oluşacaktır.”

Ne komplocu Jön Türk subaylarının ne de sürgündeki entelektüellerin ayrıntılı olarak yapılmış bir planı vardı; ortak talepleri Abdülhamit’in hükümdarlığının ilk yılı olan 1876’da kurulan demokratik parlamenter anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi idi.

O sene, reformcuların lideri, Bulgar ve Mezopotamya vilayetlerinin başarılı yöneticisi Mithat Paşa, yeni ve genç sultana, tüm ulusların oranlı olarak temsil edildiği parlamenter bir hükümeti mümkün kılan bir anayasa kabul ettirmeyi başarmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünmezliği, birey Özgürlüğü, vicdan, eğitim ve basın Özgürlüğü ve vergide eşitlik ilkelerini beyan etmişti.

Fakat Sultan atalarından gelen mutlak gücünden olmaya gönüllü değildi ve anayasayı neredeyse anında feshetti.

Mithat’ın (Mithat Paşa) idamı ancak İngiliz hükümetinin araya girmesi ile engellenebildi.

Aynı sultan bu sefer saraya yürümelerinden korktuğu için Jön Türkler’in, Osmanlı İmparatorluğu’nu Batılılaştıracak demokratik parlamenter hükümetin anayasasını yeniden ilan etme taleplerini kabul etti.

Ama kriz geçmiş göründüğü anda sözünden tekrar döndü. Kansız ve insani devrimi Avrupa’da “beyefendilerin devrimi” olarak adlandırılan sabırlı Jön Türkler için bu ihanet tekerrürü çok fazlaydı.

Sultan’ı tahttan inmeye zorladılar ve Selanik’e sürdüler. Başkent bizzat Jön Türk Osmanlı ordusu tarafından, General Mahmut Şevket Paşa önderliğinde işgal edildi, Enver ve Kemal de onun komutasındaydı.

Bu başarılı devrim uzun süredir bastırılan siyasi tartışmaları tetikledi. Başkentin kahvehanelerinde hevesle konuşan yurttaşlar görülmeye başladı. Sokaklar vatansever şarkılar söyleyerek uygun adım yürüyen askerlerle doldu.

Vatan  kelimesi her yerde duyuluyordu. Bu vatan da neydi? “Osmanlıyız biz,” diye şarkılar söylüyordu askerler. “Padişahım çok yaşa!” diye bağırıyorlardı büyük bir samimiyetle.

Osmanlı hanedanlığı korunacak mıydı?

Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’nun 1908’de hâlâ Avusturya ve Arnavutluk kıyılarından, Balkan dağlarından, Ermeni Ağrı Dağı’na, Arap ve Afrika vilayetlerine uzanan geniş toprakları Türk askerlerinin hayatlarıyla korunmaya devam mı edecekti?

Daha amaçları bile belirlenmeden başarılı olan devrimin can sıkıcı soruları bunlardı işte.

Böylece Jön Türk subayları hızlı bir başarı elde etmiş olunca Paris ve Londra’daki sürgünler bile askeri devrimin başarısına şaşırdı.

Herkesin ağzında Vatan’dan ziyade bir de Hürriyet  kelimesi vardı. O zamanlar Jön Türkler’in mason locası toplantılarına sıkça katılıyordum.

Kardeş Masonlar arasındaki Müslümanlar, Hıristiyanlar, Türkler, Araplar, Ermeniler, Yunanlar, Bulgarlar, Yahudiler, Dönmeler (Yahudi Müslümanlar) hepsi aynı başlığı yani Osmanlı İmparatorluğu yurttaşlığının ifadesi olan fesi takıyordu.

Hürriyetten bahsedilirken her zaman, çokuluslu İmparatorluk içindeki  ve hepsi de artık mutlakıyetçi, saray entrikacısı Abdülhamit rejiminden kurtulmuş tüm ulusların hürriyeti kast ediliyordu.

Jön Türkler’in yenilediği anayasa ile gayrimüslim uluslar, 1789 Batı devriminden çıkmış ve şimdi Doğu devrimi tarafından kullanılan “hürriyet, eşitlik ve kardeşlik” ilkesinde ortak pay sahibiydi.

Hıristiyan uluslar ve Yahudiler kabinede dindaşları tarafından temsil ediliyordu ve ilk defa olarak askerlik hizmetine tabi tutulmuşlardı. En önemlisi, hürriyet harici güçlerin müdahalesinden özgürlük ve Osmanlı bütünlüğünün korunması olarak algılanıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan farklı bir Türk ulusu fikri yavaş yavaş gelişiyordu ve I. Dünya Savaşı’nın öğretici deneyimine, tam olarak tanımlanmak için de bağımsızlık savaşının tecrübesine ihtiyaç duyuluyordu henüz.

Fakat ilke olarak Osmanlı İmparatorluğu Müslüman bir devlet olarak kaldı. Müslüman hukuka, şeriata ve Şeyh-ül İslam’a sırtını dayamak zorundaydı.

Çünkü İslam hukuku, ulusal devrimi ve hatta İslam halifesi ve laik bir papa gibi Panislamizmin başı olan sultanın tahttan indirilmesini tasdik etmek için gerekliydi.

Jön Türk liderleri İslam otoritelerinin muhafazakarlığının ve nüfuzunun farkındaydı. Mesela, hanedanlıktan bir prenses olan Enver Paşa’nın eşi devrimden kısa bir süre sonra halk içine çıkmamayı tercih etti.

Alman Büyükelçiliği’nde yemeğe katıldığımızda kendisi yer almadı, bahçede perdeleri sıkıca kapatılmış arabasının içinde bekledi. Talat’ın eşi de peçesinin ardında, başka bir yerde kaldı…

Kısacası, Jön Türkler’in “devrimi,” terminolojinin aksine, muhafazakâr olmak zorundaydı.

Müslüman Osmanlı İmparatorluğu tarihinin özünü koruyup, reforme edecekti. İmparatorluk sarayının dış cephesi tamir edilecek ve iç süslemeleri onarılacaktı. Jön Türk’ler’in heyeti kendilerini milletler ve kapitülasyonlardan kurulu, Çok uluslu örgütlenmeye ve modern bir gücün ihtiyaçlarına dayalı Müslüman sisteme uydurmaya başladılar.

Jön Türkler’in imkânsızı başarmaya çalıştığı gayet ortadaydı. O eski Doğu şişesinde Batı şarabı barındırmak mümkün değildi.

Batı modernliği ile Osmanlı İslam anlayışı ve Jön Türkler’in muhafazakâr tavizlerinin yol açtığı karışıklık arasındaki temel uyumsuzluk buydu.

Osmanlı sultanının Prusya üniforması giymesi saçmalığından bahsetmiştik. Zihninizde canlandırın:

Osmanlı imparatoru, Müslümanların halifesi 1917’de kendisini ziyarete gelen Alman Kayser’ini onurlandırmak için Prusya kralının feldmareşalinin üniforması ile kuşanmış, Muhammed’in halefi, Müslüman inancının kumandanı dünyanın gözleri önünde imansızların İmparatoru’nun hizmetkârı ve subayı, Hıristiyan Protestan inancının komutanı olarak duruyor

Kendisini 1917’de sarayında gördüğümde Sultan Prusya feldmareşal üniformasının üstüne Osmanlı fesi takmıştı – ki buna Müslüman avukatlar ve Hıristiyan politikacılar arasında uzun süren görüşmeler sonunda karar verilmişti.

Jön Türk komitesi vatanı başta Osmanlı İmparatorluğu olarak görüyordu.

Daha sonra kimileri Türk ulusu olarak görmeye başladı ve büyük sosyolog, entelektüel Ziya Gökalp’ın liderliğinde, Mehmet Emin’in propagandacı şairliğinin yardımıyla Türk Ocakları örgütünü kurdular.

Türk uluslaşmasına yönelik, Türkleri “”Osmanlılaştırmak” yerine, Osmanlıları “Türkleştirmek” amaçlı programı vardı örgütün.

Fakat tüm Pan-Osmanlı ve Pan-Türk hareketler imparatorluk içindeki merkezci ve merkezkaç güçler arasındaki tarihi ihtilafları beslemeye mahkûmdu.

Jön Türkler umutsuzca tarihin tekerrüründen sakınmaya çalışırken, kendilerini çemberden kare yapmaya çalışır durumda buldular.

Jön Türkler Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’nun başarısızlıkları ve sorunları ile uğraşıyor, aynı zamanda bu imparatorluğu şekillendirmeye ve sağlamlaştırmaya çalışıyordu.

Atatürk, önceden herhangi bir taahhüdü olmadan, tarihi bölgesel sınırlara, geleneklere ve daha birçok şeye yönelik tavizler verilmesi gerekmesine rağmen sorunları kökten çözme karartılığını gösterdi.

Atatürk’ün üstün başarılarının gölgesinde kalan Jön Türkler’in ilk faaliyetleri genelde göz ardı ediliyor.

Ama kaçınılmaz dönüşümlerle dolu bu on yıl içerisinde Batılılaşma başlatıldı, bütünleştirildi,

Atatürk’ün başarılı sonuçlara ulaşmasını sağlayacak ahlaki güçler özgür bırakıldı.

Geçen yılların sağladığı perspektif ile bakıldığında Jön Türk dönemi –hatalarına ve hemen hemen belirgin bir sonuca ulaşamayan girişimlerine karşın- bir başarısızlık dönemi olarak kaydedilemez.”

ABD’li bir sosyolog Jön Türkler’in on yılını böyle karakterize ediyor.

-“Geçmiş ile bağların koparılması ve eksik olmalarına, İstanbul’a ve ayrıcalıklı sınıflara müstesna olmalarına rağmen modernleşme projelerinin başlatılması kaderin koruyup, en stratejik anda büyük işini yapması için beklettiği Kemal Atatürk’ün liderliğinde zaman içinde ileriye büyük adımlar atması için büyük önem arz ediyor.”

Türk devrimci yoldaşı, Jön Türk lider Talat’tan bahsederken de bu ifadeleri kullanacak, tarihi hazırlayıcı rolünden bahsedecekti.

1921’de Berlin’de öldürülüp defnedilen Talat’ın naaşının 1943’te İstanbul’a getirilmesi ve itibarının iade edilmesini de bu ifadeler açıklıyor. Hürriyet Tepesi’nden Talat’ın Türk topraklarındaki yeni mezarına yapılan geçit töreninde kabine temsilcileri ve Büyük bir halk topluluğu askeri itibar sunan askerlere katıldı.

1921’de vefat ettiğinde cenaze konuşmasını yapmak şerefine nail olmuştum. Bu sefer konuşmayı ortak dostumuz, siyasi yazarların büyüğü Hüseyin Cahit Yalçın yapıyor, mezarın başında gözyaşı döküyor, Jön Türk döneminden Atatürk’ün dönemine uzanan tarihi dönüşümü vücutlandırıyordu.

Bu iki Türkiye’yi temsil eden başka bir ortak dost ve siyaset  (…?) yer alıyordu cenaze töreninde: Columbia Üniversi’nden doktoralı Türk sosyolog Ahmet Emin Yalman, Dünya savaşı Türkiye’si üzerine yazdığı monografide yerel Jön Türk reformlarına ve “Türk Ocakları”nın faaliyetlerine geniş yer vermişti.

Bu reformlar arasında şunlar var:

Yeni medeni kanun ve ticaret kanunu yazılması;

aile hukukunun gözden geçirilmesi,

kadının Statüsünün yükseltilmesi;

kadınların hemşirelikte, yardım faaliyetlerinde, ordu mağazaları ve cephe gerisinde çalıştırılması;

bir Milli Eğitim ve Terbiye Cemiyeti örgütlenmesi, yavrukurt yetiştirilmesi;

folklor ve halk şarkıları araştırmaları,

İstanbul Üniversitesi’nin genişletilmesi; mimarlık, sanat ve müzik üzerine cemiyetle kurulması;

Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi,

hatta başkentte bazı camilerde Türkçe ezan okutulması.

Bu öğelerin her biri Atatürk’ün ulusal bilinç ve Türk ulusu oluşturma çabasının ilk adımlarının Jön Türkler tarafından atıldığını gösteriyor.

Fakat Jön Türkler’in hayati sorunları çözmelerine izin verilmedi, dış entrikalar ve müdahalelerle sürekli rahatsız edildiler.

Jön Türk Devrimi’nin başarılı olması için on yıllık bir barış gerekiyordu ama onun yerine on iki yıllık bir savaşa girildi.

Jön Türkler’in devrimi garip sonuçlar doğurdu. Tüm komşuların bölünmesine, İngiliz-Alman ortaklığına, orta bölgelerdeki Osmanlı topraklarının, Avrupa’nın ortasındaki Alman toprakları ile ittifaka gitmesine ve sonuç olarak bir özgürlük savaşına ve ulusal bağımsızlığın gerçekleşmesine yol açtı.

Jön Türk deneyiminin bugün Türkiye’yi İtilaf Güçleri’ni alt etmeye hazırlanan kuvvetlerin yanına çeken dış siyasetin akışını belirlediğini bile söyleyebiliriz. (3)

**

2. Meşrutiyeti (arka planda kalarak)  ilan ettiren İngilizler, The Times gazetesine verdirdikleri ilan ile kendilerini birkez daha tekrar etmiş;

-Cumhuriyet, Laik ve Atatürkçü düşüncelere destek vermişlerdir.

 

Resim;web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1) “İki devrin perde arkası”, Hüsamettin Ertürk,  (Yeni ismi ile MİT) Teşkilât-ı Mahsusa Başkanı

(2) “YÜKSELEN HİLAL Türkiye’nin Dünü, Bugünü ve Yarını”,   Ernest jackh, sahife;108

(3) A.g.e

ABD Senatosu’nda Lozan Antlaşması neden imzalanmadı, arka planında yatan nedir? (2)

"Bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir." İngiltere başbakanı Churchill, bu tespiti keyfinden söylememiş olmalı!

 

ABD, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu ile savaşan ülkelerden olmamakla birlikte Osmanlı’nın mirasından büyük pay ister. Onaylanmayan Lozan antlaşmanın arkasında istenen bu pay vardır.

Gerçekte Lozan’daki kavga, Türkiye-Avrupa arasında değil,

Avrupa-ABD arasında geçmiştir.

Acı gerçek, bizim  kaybeden taraf olarak Lozan’da tek yaptığımız,; dikte edilenlerin altını imzalamak olmasıdır.

DÜNÜNÜ DOĞRU ÖĞRENEMEYEN MİLLETLERİN, KENDİLERİNE DOĞRU BİR GELECEK YAPILANDIRMALARI HAM HAYALDİR. BİR İNSAN İÇİN HAFIZA NE İSE, MİLLETLER İÇİN DE TARİH ODUR.

NE HAFIZASIZ BİR İNSAN YAŞAYABİLİR, NE DE TARİHSİZ BİR MİLLET.

Lozan Antlaşması ABD Senatosu’nca –neden- reddedildi.

Dışişleri Bakanlığı’nı ve Amerikan Hükümeti’ni 1922’de Yunanlılar yararına işe karışmaya zorlamış olan nedenler, Senato üzerinde büyük etkiler yapmıştı.

Bu etki yüzünden, kapitülasyonları geri getirmeyen, Hristiyanlara cömertçe imtiyazlar vermeyen ve bağımsız bir Ermenistan yaratılmasını önleyen bir Türkiye antlaşmasına razı olunamazdı. Fakat, antlaşma, durumun gerçekliğine dayanıyor ve bu gerçeklilik sürüp gidiyordu.

Lozan görüşmeleri, bu gerçekleri açıklığa kavuşturmuş ve bunlar, görüşmelerde, taraf olanlarca kabul edilebilir resmî ve diplomatik deyimlerle anlaşmalara geçmişti.

Türkiye ile A.B.D. arasındaki ilişkilerin dayandığı gerçeklerin bu resmî yorumu hiçbir zaman uygulanmadı ve anlaşmanın Senato tarafından reddedilmiş olmasının bu ilişkilere etkisi pek az oldu.

Anlaşma gerçekte, daha çok var olan şartların ışığı altında, kendine, özgü olaylara uymak için gerekli kuralları ortaya koymuştu ve şimdi, bir anlaşmanın eksikliği, genel ve özel düzeyde daha fazla bir şiddetle duyulacaktı. (1)

Amerika, Türkiye ile doğrudan bir savaşa girmediği için Amerika, Lozan görüşmelerine “bir gözlemci” olarak katılmış ve imzacı ülkeler arasında yer almamıştır.

Amerika’nın imzalamadığı antlaşma, kastedilen Lozan antlaşması değil, onun eki anlamına gelen ve Türkiye-Amerika arasında ayrıca yapılmış; “6 Ağustos 1924 Tarihli dostluk ve Ticaret Antlaşması”dır.

Oylama anlaşma tarihinden yaklaşık dört yıl sonra yapılmış olmasına rağmen gerekli üçte iki çoğunluk sağlanamadığı için ABD Senatosu tarafından reddedilmiştir. (2)

I.Dünya Savaşını Kaybeden Osmanlı Amerika’dan Manda istedi mi?

(Amerikalı)Yüksek Komiser, 14 ağustos tarihinde, Mustafa Kemal partisinin Erzurum’da bir hazırlık kongresi yaptığını ve bu kongrede Türkiye’nin parçalanmamasını istediğini yazıyordu. Bu,  Mandaya karşı çıkmak anlamına gelmiyordu, fakat herhangi bir Manda yanlısı olmamakla birlikte, bu konuda bir zorunluk olursa, daha çok bütün Türkiye’yi içine alan tek bir Manda düzeni yeğ tutuluyordu.

Bu arada, Mustafa Kemal, zamanla Türkiye’nin denetimini ele geçirmeyi ve güçlü bir hükümet kurmayı umuyordu. Yüksek Komisyon, Türkiye anlaşmasının geciktirilmesinin, Mustafa Kemal’in lehine çalıştığı kanısındaydı. (3)

Amerika’nın derdi

“…Amerika’nın üzerinde durduğu yarar konusu başlıca “açık kapı” ilkesinin onayı ve kendisinin Osmanlı imparatorluğu toprakları üzerinde varolan hak ve imtiyazlarının devamını sağlamaktı. Bu toprakların Türk yönetiminde kalması  Bağımsızlığını kazanmış olması ya da başka bir devletin yönetimine geçmiş bulunması, bu amacın elde edilmesine engel olmamalıydı.

İlgili devletlerle bu noktalara son ve kesin biçimini vermek için yapılacak görüşmeler, İtilâf Devletleri’yle Türkiye arasında kesin anlaşmaya varılıncaya kadar ertelenmeliydi. Yeni Türkiye Hükümeti ile Amerikan çıkarlarını hesaba katan bir antlaşma, bu ülkenin bağımsızlık ölçüsünü göz önüne almalı ve öteki devletlerin antlaşmayla elde ettikleri imtiyazlar ölçüsünde genişletilmeliydi.

Bütün bu sorunlar, Barış Antlaşması’nın alacağı son duruma bağlıydı. O zamana kadar A. B. D.’nin 24 mart 1920 tarihinde Fransız Elçisi’ne verilen notayla Belirtilen durumundan başka diplomatik alanda yapabileceği bir şey yoktu.

Çünkü antlaşma henüz onaylanmamış olduğundan var sayılmazdı. Amerika’nın Manda altına konulacak ülkelere karşı tutumu da aynıydı.

Milletler Cemiyeti’nin Manda şartlarını onaylamasına ve kurulacak yönetimin niteliğini belirtmesine kadar bu ülkelerle Amerikan ilişkileri üzerine anlaşma görüşmeleri mümkün değildi, fakat bu sırada Amerika resmî yoldan hiçbir şey yapamamak durumunda olduğu halde, yine de Amerikan yararlarını korumak yolunda büyük girişimlerde bulunabilirdi ve bulundu da…

A.B. D. Fransa ve İngiltere arasında, petrol ve kapitülasyonların devamı hakkında sürdürülen yazışmalar Amerikan Orta Doğu politikasının ilkelerini kesin biçimde ve şöyle yerleştiriyordu: Türkiye’den ayrılmış ve Manda altına konulmuş ülkelerde “açık kapı” ilkesi, özel hakların devamının korunması, A.B.D’nin haklarının sürdürülmesi, Amerika’nın resmi olmaksızın kapitülasyonların sona erdirilmesini tanımanın reddi; Dışişleri’nin aşağıdaki bu politikası 1914  günlerine dönüşün tecrübesi olmadığı gibi, 1920 lerin orta Doğu’sunun, bundan on yıl önceki durumuna göre, tamamen değişik olduğunu kabul edilmemesi değildi.

Amerika politikasının ana amacı yeni şartlara uymak fakat bu şartları Amerikan görüş ve seçimine göre benimsemektir. Böylece de, Osmanlı İmparatorluğu’nun son ve kesin bölüşülmesinin ve Avrupa devletlerinin Orta Doğu egemenliklerinin İleride alacağı şeklin ortaya çıkardığı yeni politik durumun şartlarına uymaktı. Bu durum, Amerika’nın Orta Doğu ile ilişkilerinin niteliğini kökünden değiştiriyordu.

Sorun şuydu: Bu amaca nasıl ulaşılacaktı?

Çünkü Amerika, Doğu’ya doğrudan doğruya karışmak ve baskı yapmak olanağına sahip değildi ve bu konuda yalnız Avrupa Devletleri üzerine genel anlamda bir baskı yapabilirdi.

Dışişleri’nin bulduğu çözüm yolu:

-Birincisi, yerine başka bir şey almadan kendisi de hiçbir şey vermemek,

-İkincisi, büyük bir uyanıklıkla davranmak,

-Üçüncüsü, mümkün olduğu ölçüde hukuk çerçevesinde kalarak Amerikan isteklerinin ve haklarının inkârına sapıldığında bunun bir uluslararası hukukun çiğnenmesi sayılarak karşı durmayı mümkün kılmak,

-Dördüncüsü hakların, en büyük bir etkenlikle kullanmak ve değerlendirmek yoluyla Orta Avrupa devletlerinin ve bu arada Türkiye’nin yenilmesinde Amerikan payını yükseltmek. (4)

Kavganın arkasındaki neden PETROL

ORTA DOĞU petrolleri konusuna gelince: Savaş’tan sonra ulusal petrol kaynaklarının hızla tükenmekte olduğunun görülmesi, Amerika’daki tedirginliği artırmıştı. Savaş sırasında petrol tüketiminin büyük ölçüde artması, hükümetlerin gözlerini gelecekte işletilmesinden faydalanılabilecek kaynaklara yöneltmişti. Yapılan araştırmalar, A. B. D. Kalan kaynakların ancak otuz yıldan biraz fazla bir süre için tüketimi karşılayabileceğini gösteriyordu.

Bunun sonucunda denizaşırı kaynaklardan, gelecekteki petrol ihtiyacını karşılamak konusuna yurtta artan bir ilgi doğmuştu.

31 Mayıs 1919’da, petrol bulunabilmesi olanağı bulunan bölgelerdeki bütün konsoloslara birer genelge gönderilerek “buralardaki petrol üretimine Amerika’nın karışabilmek imkânlarını bildirmeleri,” istenmişti. Yurt içi petrol kiralama kontratlarında petrol kaynaklarının azalması ihtimali üzerine bu kaynakların sömürülmemesini sağlamak düşüncesiyle, 1919 Ağustos’unda ve daha sonraki aylarda Senato’da yabancı ortaklığı üzerinde geniş tartışmalar olmuş ve petrol holdinglerine yabancıların ortaklığı yasaklanmıştı.

Tartışmalar süresince, İngiltere’nin dünya ve Orta Doğu petrollerini kendi denetimine almak politikası üzerinde durulmuştu.

Bu, Elçi Grey’in Dışişleri’ne gönderdiği sert mesaj bir karşılığa yol açtı. Grey, hükümeti’nin dünya petrollerine herkesten önce el koyma niyetini reddediyor ve Amerika Hükümeti’nin, kendi denetimi altında bulundurduğu geniş kaynakları hatırlatıyordu.

Dışişleri, cevabında, Senato’da söylenen sözlerin sorumluluğunu  kabul etmiyor ve şunu ekliyordu: Amerikan üretimi her ne kadar genişse de tüketime ayak uydurmuş değildir.

Öteki  devletlerce denetlemekte olan petrol alanlarında üretimin petrolden gelecekte yararlanılacak şekilde yoluna konulmamış olması ihtimalinden A. B. D. Tedirgindir. Sonraki iki – üç yıl boyunca, İngilizler tarafından yabancı petrol kaynaklarının geliştirilmesine Amerika’nın katılmasını  önleyerek onun yararlarına engel olma tutumu kamuoyunda büyük ölçüde tepki ve yorumlara yol açmış, bu hal, hükümetine yöneltilen suçlamalara karşı İngiliz Elçisi’nin protestolarıyla karşılaşmıştır.

Eski Osmanlı İmparatorluğu’nun petrol kaynaklarındaki A. B. D.nin hakları iki ana temele dayanıyordu.

-Birincisi, Amerikan petrol şirketlerinin istedikleri ve önceden edilmiş olan haklar,

-ikincisi, Amerika’nın  Açık Kapı siyasetine dayanarak istediği haklar.

Bu iki esasa dayanarak Amerika’nın İzlediği politika, Orta Doğu’nun geleceğini kesin bir biçime bağlamak yolunda İtilaf Devletleriyle sıkı bir işbirliği yaptığı sıralarda canlanmıştı.

Fakat bir yıl sonra, 24 mart 1920 tarihli notayla, yeni karışmama, (Ademi Müdahale) politikası ortaya atılmıştı. Bununla birlikte şimdi bu Politikada bir değişme ve bozuşma yoktu ve A. B. D.’nin tutumu başlangıçtan beri ne barış antlaşmalarından çekilmek, ne de yönetimi değiştirmekti…

1919’da Filistin’de imtiyaz sahibi ve Mezopotamya petrolleriyle ilgili olan Standard Oil of New York ile yine Mezopotamya ile ilgili bağımsız bir grup petrol şirketleri, kendi çıkarlarının İngilizlerin Orta Doğu yöneticilerince engellenip tehlikeye düşürülmekte olduğundan Dışişleri’ne şikâyette bulundular. Standard Oil Şirketi, Filistin’deki İngiliz yönetiminin şirket yöneticilerini Kudüs’e sokmadığını ve kendi haklarını ispatlayan belgeleri alıp götürdüklerini bildirmişti. Aynı şirket, yine o yıl içinde Dışişleri’ne, kendi ajanlarının Mezopotamya’da petrol araştırması yapması için istenilen izni reddettikleri halde bir Britanya Jeoloğu’nun Shell Şirketi tarafından dört ay süre İle çalıştırıldığını bildirmiştir. (5)

8 nisan 1919’da, İngiliz ve Fransız temsilcileri bir ön anlaşma hazırladılar. Bunun adı: Long-Berenger anlaşmasıdır. Bu anlaşma iki memleketin Dünya petrolleri üzerinde karşılıklı haklarını ayarlamakta ve anlaşma savaştan önceki Türk petrol kumpanyaları holdinglerindeki payları da içine almaktadır. A.B.D. 13 mayıs’ta bu hususu soruyor ve böyle konuşmalar olduğu (Petrol Hakkında) fakat Amerika yararlarını aradan çıkarma yolunda hiçbir anlaşmaya varılmadığı cevabını alıyor. Anlaşma gerçekte bir yıl sonra San Remo anlaşmasında olduğu gibi, benzeri konulan içine almaktaydı.

Lloyd George bu anlaşmadan çekilmişti ve konuşmalar San Remo anlaşmasına kadar bir sonuca bağlanmamıştı.

Elçi Davis, bu konularda bilgi almak üzere, 6 Ekim’de İngiliz dışişleri Bakanlığı ile görüştü. Kendisine “İngiliz Hükümeti’nin, Mandalar hakkında bir karar verilinceye kadar eski Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde var olabilecek herhangi bir imtiyazın değerIendirilmesinin yasaklanması ve savaştan önce Türk Hükümeti tarafından verilmiş  olanların durdurulması kararlaştırılmıştır. Çünkü böyle bir sınırlama yapılmazsa ülke, isteklerin ve bekleyenlerin saldırısına uğrayacaktır, cevabı verildi ve şu eklendi:

“İngiliz ilgililerine Mezopotamya’da çalışma izni verildiği yolundaki şikâyete gelince; gerçekte bazı kuyular İngiliz askerî yetkilileri tarafından çalıştırılmıştır, ancak bu, askerî gerekler bakımından petrol darlığı duyulması sonucudur. Shell temsilcisine verilmiş olan denetleme ödevi, bu gerek yüksek askerî makamlarca sağlanır sağlanmaz geri alınmış ve kendisi ülkeyi terke davet edilmiştir.’…

Dışişleri Bakanlığı, verilen karşılığı yeterli bulmuştu. Davis’e Amerika’nın durumu konusunda İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na resmen başvurarak ileride Manda düzenine girecek ülkelerde Amerikan yurttaşlarının hak ve yararlarına zarar verilmeyeceğinin güven altına alınmasını sağlaması bildirildi.

Çünkü, bu hakların korunması, esasen Wilson ile Lloyd George arasında ve Manda ilkeleri içinde bir prensip kararma bağlanmıştı. A. B. D., gerek Filistin’de ve gerek Mezopotamya’da İngiliz yurttaşlarına ya da herhangi başka ulus yurttaşlarına tanınacak hakların aynen Amerikan yurttaşlarına da tanınacağını ummaktadır, denilmekte idi.

Curzon’un karşılığı, ekim içinde Davis ile yapılan tartışmada ileri sürülen noktaları tekrarlıyor ve yeni durumda sınırlamaların eşit olarak uygulanacağı bildiriliyordu. Bu arada Dışişleri, Standard Oil Şirketi’nin hukuk açısından durumunu inceletiyor ve şu sonuca varıyordu: Şirket, Türk kanunlarına göre hak elde etmişti. Bu bakımdan Dışişleri Bakanlığı, İngiltere’ye  Orta Doğu’da beklenen izinleri vermesi için baskı yapmaya hakkı olmadığı sonucuna vardı…(6)

Bununla birlikte Elçiye, İngiliz Hükümeti üzerindeki “Baskıyı Sürdürmesi” talimatı verildi. Amaç, bu konuya A. B. D’nin “hayatî konu” olarak baktığı izlenimini ve Türkiye anlaşması üzerinde çalışılırken Amerikan yurttaşlarının korunmasının Amerikan Hükümeti’nce beklendiği ve umulduğu kanısını vermekti. Dışişleri Bakanlığı, İngiltere, iyi niyetli davranmazsa, Amerika’da olumsuz bir duygu uyanırsa, bu ayırıcı işlemden iki ülke arasındaki ilişkiler zarar görebilir,” diyordu.

İNGİLİZLERLE Fransızlar arasında 27 Nisan 1920’de, San Remo’da İmzalanan petrol anlaşması, Amerika’nın Orta Doğu petrol politikasına bütünüyle bambaşka bir renk getirdi.

Artık sorun yalnız bir Amerikan yurttaşı yararı olmaktan çıkarak daha çok bir ulusal çıkar konusu haline gelmişti. Anlaşma, iki ülkenin Romanya, Galiçya, eski Rus toprakları ve bazı Fransız ve İngiliz sömürgelerini ve özellikle Mezopotamya’yı kapsıyordu. Anlaşmanın genişliği A. B. D. Dışişleri Bakanlığı’na, işin, iki devlet tarafından ne ölçüde bir Ciddiyet ve gerçekçilikle ele alındığını göstermekte, buna karşı Amerikan çıkarlarıysa, anlaşmada yalnız Mezopotamya  ile sınırlandırılmış bulunmaktaydı.

Anlaşmaya göre, Mezopotamya petrollerinin İngilizlerce denetimini kabul konusunda gösterdiği uysallık karşılığı olarak Fransa, petrolün dörtte birini alacak ya da petrol Özel örgütlerce işletilirse Fransız ortaklar yine yüzde yirmi beş pay sahibi olacaklardır. Özel örgütlerce işletilecek petroller de devamlı olarak İngiliz denetimi altında bulunacaktı. Artık Orta Doğu’da Amerikan haklarının vakit geçirilmeden korunmasına girişilmesi zorunlu oluyordu.

Orta Doğu petrollerinin bütün üretimine erken davranacak İngiliz ve Fransızlarca fiilen el konulmasını, Manda konusunun görüşülmesi sırasında varılmış olan anlaşmaya ve vaatlere açıkça aykırı olup henüz el sürülmemiş büyük petrol kaynaklarının işletilmesine katılma olanağından Amerika’yı ayrı tutma gibi amaçları önlemek gerekiyordu.

San Remo anlaşmasının ana noktaları 3 Mayıs’ta Dışişleri’ne tellenmişti ve tam metin 7 Mayıs’ta gönderildi. Standard Oil of New Jersey’den A. C. Bedford, San Remo’daki Fransız delegasyonunun bir üyesinden gizlice elde ettiği bu anlaşma metnini Elçiye, vermişti. Dışişleri, Elçiye hemen karşılık verdi. Bunda petrol anlaşması konusunda İngiltere ve Fransa ile tartışmaya girişilmesi yasaklandı.

Çünkü A. B. D., bu anlaşmadan resmî olarak bilgi sahibi değildi ve Amerika’nın durumu, Manda düzeninin genel İlkelerinin temeli içinde açıkça belirtilmiş bulunmaktadır. 10 mayıs’ta Londra’ya bir nota tellendi ve bu nota, 12 Mayıs’ta İngiliz Dışişleri’ne verildi.

Nota, Orta Doğu petrolü hakkında geçmiş olan yazışmalara işaret ettikten sonra A. B. D. Hükümeti’nin gerek Manda altında bulunan ve gerek işgal altında tutulan ülkelerde uygulandığını görmekten memnun olacağı ilkeleri “kesin bir biçimde açıklamaktadır. Nota şöyle devam ediyor: “Birincisi. Mandater hükümet” Paris’te Barış Konferansı’nın devamı sırasında ortaya konmuş ve onaylanmış ilkelere ve Mandaların Londra’da hazırlanmış olan tipini yaratan ilkelere titiz ve çok sıkı bir biçimde uymak ve bunları uygulamakla” görevlidir. İkincisi, bütün ulusların, kanun ve uygulamada, kişi hakları bakımından, bütün ticarî ve ekonomik eylemlerde eşit işlem görmeleri güven altına alınmış olmalıdır. Üçüncüsü, Manda altına alınmış ülkede özel kayırma imtiyazları verilmemeli ya da üretim tekeli yaratılmamalıdır…” (7)

Yukarıdaki bilgilerden anlaşılan, bölgemizde yakın tarihte yapılmış ve yapılacak nerede ise tüm savaşların arkasında Petrol gerçeğinin olduğudur.

Devam edecek…

 

Resim; web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1) Laurence EVANS, “Türkiyenin paylaşılması” Sahife; 417

(2) Yazının tamamı için bakınız; http://www.kongar.org/medyanotu/435_ABD_Hangi_Lozani_Imzalamadi.php

(3) Laurence EVANS, “Türkiye’nin paylaşılması”, Sahife;184

(4) A.g.e; Sahife; 293

(5-6-7) A.g.e

(*) Manda; Fransızca olan sözcüğünün kelime anlamı “yetki, görev” demektir.

Manda kavramı ilk kez 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’nda gündeme geldi ve 28 Haziran 1919’da imzalanan Milletler Cemiyeti Sözleşmesi’nin 22.ci maddesinde resmen tanımlandı.

Manda projesinin temelinde, I. Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı Devleti ve Almanya’dan ayrılan ve Avrupa dışında kalan bölgelerin yönetimi sorunu yatıyordu. Dünya kamuoyunda sömürgeciliğe duyulan tepki nedeniyle, bu ülkelerin doğrudan doğruya galip devletler arasında paylaşılması uygun görülmedi. Ayrıca barış konferansında etkin olan ABD, sömürgeci sistemin genişletilmesine karşı idi.

Türkiye’de Amerikan Mandası Konusu

“Mandacı” Görüşler

Savaştan yenik ve perişan çıkan Türkiye’de İngiliz veya Amerikan “müzahereti” (yardım, kolaylık gösterme) konusu 1918 Kasımından itibaren yoğun olarak tartışıldı; 1919 Mayıs veya Haziran’ından itibaren “manda” sözcüğü popülerlik kazandı. Eylül 1919’dan sonra konu gündemden düştü.

Türkiye’nin toprak bütünlüğünü koruması ve ekonomik kalkınmasını sağlaması için Amerikan yardımı düşüncesi, savaştan sonra Türk aydınlarının önemli bir bölümünce desteklendi. Bu görüş özellikle feshedilen İttihat ve Terakki Partisine yakın, milliyetçi ve reformist kanatta taraftar buldu. Halide Edip, Rauf Bey, Kara Vasıf, Yunus Nadi (Abalıoğlu) gibi, daha sonra Milli Mücadele’nin düşünsel ve örgütsel önderleri arasında yer alacak olan kişiler, İngiliz ve Fransız emperyal “emellerine” karşı, Amerikan yandaşı bir tutumu benimsediler. Kasım-Aralık 1918’de Mustafa Kemal’in ortağı ve başyazarı olduğu Minber gazetesi de Amerikan “müzaheretini” savunanlar arasındaydı.

Halide Edip “bütün eski ve yeni Türkiye hudutlarına şamil olmak üzere, muvakkat [geçici] bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz.” derken, gerekçelerini şöyle açıklıyordu:

ABD’nin Tavrı

Wilson’ın konuyu incelemek için görevlendirdiği King-Crane Komisyonu, Osmanlı topraklarında yaptığı araştırma gezisinden sonra 28 Ağustos 1919’da yayımladığı raporunda ABD mandası lehine görüş bildirdi. Ancak tam bu sırada ABD Senatosu ile Başkan Wilson arasında şiddetli bir görüş ayrılığı baş gösterdi. Senato Paris barış antlaşmalarını ve Milletler Cemiyeti sözleşmesini reddetti. Eylül-Ekim 1919’dan itibaren Wilson Amerikan dış politikası üzerindeki kontrolünü kaybetti. Senato, Wilson’un aktif dünya siyasetini terkederek “yalnızlaşma” (isolationism) dönemini başlattı.(Vikipedi)

İngiltere Petrolün, Amerika Misyoner Okullarının önemini anlatmaktadır (1)

"Türkiye’nin eli neden 80-90 yıldır bağlıdır ve neden çıkarlarımızı gözetememekteyiz?" sorusunun cevabı aşağıda verilmektedir.

Petrol’ün İngiltere, Misyoner Okulları’nın ABD gözündeki değerini sorgulamak; İncil’in Papa’nın yanındaki değerini sorgulamakla eşdeğerdir. Bakınız kendileri bunun önemini aşağıda nasıl açıklamaktadır.

6 Aralık 1917 Tarihinde ABD Dışişleri Bakanı, Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı’na bilgilendirmek adına bir mektup gönderir.

Mektup; ABD’nin, Türkiye ve Bulgaristan’a savaş açması durumunda ülke olarak kayıp ve kazançların ne olacağı üzerinedir.

“Senato Dış İlişkiler Komitesi, İttifak Devletleri’nin iki küçük üyesine savaş açmamak için Wilson’un ileri sürdüğü nedenlerle yetinmemiş ve Kongre Başkanı, Dışişleri bakanı Lansing’ten, yönetimin tutumu hakkında geniş ve tam bilgiler verilmesini istemişti.

Lansing, Türkiye ve Bulgaristan’a karşı savaş açmanın uygun olmadığı yolunda uzun bir muhtıra ile cevap verdi. Bu muhtırada İtilâf Devletleri’nin Türkiye ve Bulgaristan’a karşı savaş açması yolunda, Amerika’dan bir istekte bulunmadıklarını ve Amerika’nın, hele şu sırada Doğu’da savaş için hatırı sayılır bir kuvvet hazırlayamayacağını anlattı. Lansing devamla:

“Öte yandan bu sorun’un, ilkin temel olarak bir savaşa başlamasının moral etkisi ve ikinci olarak da, Türkiye ve Amerika’nın birbirlerini uğratabilecekleri dolaylı zararlar bakımından göz önünde tutulması gerekir.

Çok iyi biliniyor ki Türkler ile Almanlar arasında çatışmalar, anlaşmazlıklar var. Bir savaş açılması, Türkiye’yi yalnızlığa mahkûm edecek ve dolayısıyle bundan sonra onları büsbütün Alman egemenliği altına sokacaktır.

Amerika’nın Doğu cephesinde birlikleri yoktur, iki memleket ordularıyle doğrudan doğruya çatışmaya girişmek (kabul) edilir bir şey değildir.

Türkiye’nin Amerika’daki çıkarları hiçbir değer taşımazken, Amerika’nın Türkiye’deki çıkarları pek çoktur.

-Başlıca kültür kuruluşları milyonlarca dolar değerindedir.

-Bu kuruluşlar ya kapatılacak, ya da el konacaktır.

-Okullar yeni açılmış ve çalışmaktadır;

-Bir çok Türk de buralara devam etmektedir.

-Bu(rada) gerçekten  değerli nüfuzumuz kaybolacaktır.  (1)

 

Önemine binaen ABD Dışişleri bakanının görüşlerini tekrar edersek;

Osmanlı Devletindeki;

-Başlıca kültür kuruluşları (Okullar ve misyoner kurumları) milyonlarca dolar değerindedir.

-Bu kuruluşlar ya kapatılacak, ya da el konacaktır.

-Okullar yeni açılmış ve çalışmaktadır; bir çok Türk de buralara devam etmektedir.

-Bu(rada) gerçekten  değerli nüfuzumuz kaybolacaktır.  

Bu noktada biraz gerilere gidilerek ülkemizdeki yabancı okul ve kuruluşların çalışmalarına ve amaçlarına bir göz atılmalıdır.

Başlamadan aşağıda bir not veriyor ve okuyanlardan yazının sonunda bu notu, okuduklari ile birlikte tekrar değerlendirilmesini öneriyoruz.

Çok farklı kaynaklardan karşılaştırmalı okumadığımızdan dolayı ; Ülkemizin son 300 yılının tarihini, özellikle de son 100 yılda yaşadıklarımızı doğru analiz edemiyor;

-Türkiye’nin neden 80-90 yıldır elinin kolunun bağlandığını;

-Neden kendi çıkarlarını gözetemediğini ve neden;

-Kendi kültürüne uzak ve halkına yabancı insanlar tarafından yönetildiğini, kavrayamıyor ve değerlendiremiyoruz.

Ülkemizde yabancı okulların açılışı;

“Osmanlı İmparatorluğu’nda yabancı okulların açılması doğrudan olmamıştır.

Önce Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra Latin Katoliklere ve Rum Ortodokslara, fermanlarla verdiği dinî imtiyazlar sayesinde, Latin ve Rumlar inandıkları şekilde ibadetlerine devam etmişlerdir.

O dönemde eğitim, dinsel faaliyetlerden ayrı olarak düşünülmediği için ibadethanelerine din adamı yetiştirmek ve kendi çocuklarına okuma-yazma, din bilgisi öğretilmesi, ya kilise içlerinde ya da yakınlarında açtıkları okullar aracılığı ile yapılmaktaydı.

Fatih, Gayri-Müslimlere tanıdığı bu imtiyazları, ister İstanbul’u bu iki mezhebin merkezi haline getirip onları kendi kontrolü altında tutmak, ister diğer dinlere saygı için vermiş olsun, Osmanlı Devleti’nde Müslümanlara ait olmayan okulların açılmasını sağlamıştır.” (2)

“Yabancıların Osmanlı topraklarında okul açmalarını asıl kolaylaştıran etken 1535’te Kanuni Sultan Süleyman zamanında Fransa ile imzalanan dostluk anlaşması ile önce Fransa’ya daha sonra da birçok ülkeye verilen kapitülasyonlardır.

Bu kapitülasyonların sağladığı serbestîye dayanarak İstanbul’da yaşayan Latin Katolikler, papadan kendi çocuklarına eğitim verilmesi için rahip istemişler, bunun üzerine gönderilen rahipler ilk kez 8 Kasım 1583’te İstanbul’a gelerek Saint Benoit Manastırı’na yerleşmişler ve 18 Kasım 1583’te manastır içinde ya da yakınlarında ilk yabancı okulu Osmanlı topraklarında açmışlardır.

Osmanlı topraklarında açılan bu ilk yabancı okul daha önceden kilise içinde veya yakınlarında yalnız Hıristiyan çocuklara okuma-yazma ve din dersi verme amacıyla açılmış okullardan farklıdır, çünkü bu okulda Latin çocuklarla birlikte 50 kadar Rum ve Yahudi çocuğa, okuma-yazma ve din dersi dışında Fransızca, matematik, eski Yunanca, Latince ve serbest sanatlar öğretilmeye başlanmıştır.

Bu okul misyoner rahiplerin Osmanlı topraklarında çalışmalarının ilk ciddî ürünüdür.”

“1583’te açılan Saint Benoit’ten sonra 1629’da Kapüsen rahipleri, günümüzde de varlığını sürdüren Saint Louis’i açmışlardır. Yabancı okullar sadece dinî amaçlar nedeniyle değil aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’yla Avrupa arasında gittikçe kurumsallaşan ilişkiler gereği Osmanlıca bilen bir kadro oluşturmak ve de Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyanları kendi din ve mezheplerinin mensubu yapmak için açılmışlardır.” ( 3)

“18. yüzyıla kadar açılan yabancı okullar Katolik Kilisesine bağlıdırlar ve 1839 yılına gelindiğinde bu okulların sayısı yaklaşık 40’a ulaşmıştır.

Bu okullarda görev yapan ilk öğretmenler gidecekleri ülkenin halkını çok iyi tanıyan, iyi iletişim kurabilen misyoner rahiplerdir.

Protestan okulları, ilk kez Amerikalılar tarafından Beyrut’ta 1824’te açılmıştır. Protestan okulların Osmanlı topraklarında açılmasına en çok karşı çıkanlar, Protestan olmayan Gayri-Müslimlerdir. Çünkü bu okulların kendi mezhep mensuplarının mezhebini değiştirmek üzere faaliyetlerde bulunacaklarını çok iyi farkındadırlar.”(4)

1869 yılına gelene dek Osmanlı, yabancı okulların çalışmasını düzenleyen herhangi bir kanun çıkarmamıştır. Gerek düzenleyici bir kanunun olmayışı gerek Osmanlı’nın gerileme dönemine girmiş olmasından da istifade eden batılı ülkeler, devamlı olarak bu okulların sayılarını artırmışlardır.

Bu anlamda Osmanlı Devleti’nde yabancı okulların açılmasıyla ilgili ilk düzenleme 1869 yılında Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile başlamıştır. Bu düzenleme; Okulların açılmalarını ruhsata bağladığı gibi denetime de açık hale getirmiştir.

Nizamname, yabancı okullarla ilgili hukuki boşluklar, hukukî bir zemine oturtmak istenmişse de Osmanlı İmparatorluğu’nun iyice çöküş sürecine girmesi ve okulların açılışının konsolosluklarca üstlenilmesi bunu sağlayamamıştır.

1875 yılında çıkartılan Ferman-ı Adalet de yabancı okulların açılışı hukukî olarak iyice kolaylaştırmış ve yabancı okulların ait oldukları ülkelerin Osmanlı topraklarında birer sağlam kalesi haline getirmiştir.(5)

23 Aralık 1876’da çıkartılan Kanun-i Esasî’ Okulları denetim altına alınmak istenmiş ve bu amaçla 1886’da Maarif Nezareti bünyesinde Mekatib-i Ecnebiye ve Gayri Müslime Müfettişliği kurulmuştur.

1886’da çıkartılan Irade-i Seniyye ile yabancı okulların açılması tamamen padişah iznine bağlanmıştır.

1905 yılına gelindiğinde Osmanlı topraklarında hükûmet tarafından tespit edilebilen yabancı okul sayısı 600 civarındadır, ancak tespit edilemeyen evlerde ruhsatsız olarak faaliyette bulunan yabancı okul bu rakamdan çok daha fazladır.(6)

1909 yılında yabancı okulları sıkı kontrol altına almak için çıkartılmak istenen Maarif-i Umumiye Kanunu daha çıkmadan yabancı elçiliklerin baskısıyla ertelenmiştir.

Hatta, Osmanlı’nın bu son döneminde yabancı okul yöneticileri, okullarına denetlemek için gelen Osmanlı müfettişlerini kapıdan geri çevirmeye başlamışlardır.

Yabancı okullarda okuyan sadece Gayri-Müslim çocuklar değildi, bu okulların vermiş olduğu kaliteli yabancı dil eğitimi, Osmanlı elit tabakasının da çocuklarının bu okullara gönderme nedenidir.

1890 yılında Robert Koleji (*) mezunları arasında Tevfik Paşanın kızı Gülistan ve Halide Edip vardır. 20 Nisan 1914’te Saint Joseph’te yapılan bir araştırma bu okullara giden çocukların sosyal yapısını göstermektedir.(7)

Burada bir not daha vermemiz gerekmektedir.

Meraklıları, Halide Edip’in Kurtuluş Savaşı döneminde “Amerikan Mandası” konusundaki görüşleri hatırlayacaktır.

İlgili dönemde Saint Joseph Koleji Öğrenci ailelerinin Sosyal Yapısından bir örnek;

8 Prens, 22 Mareşal ve general, 90 Yüksek bürokrat. 30 Banka müdürü, 20 mühendis, 80 bankacı ve komisyoncu, 90 doktor, 20 Avukat 3010 gelir sahibi.

“22 Eylül 1915’te çıkartılan ve 45 maddeden oluşan Maarif Nizamnamesi, Cumhuriyet Döneminde de yabancı okulların denetim ve düzenlenmesinde kullanılacak kadar kapsamlıdır. Ancak I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında başta Amerikan kolejleri olmak üzere diğer yabancı okullar bu nizamnameye rağmen misyoner faaliyetlerine devam etmişlerdir.”

“Özellikle Kurtuluş Savaşı sırasında Amerikan kolejlerinin işlevlerini açıklamak için dönemin Genelkurmay Başkanı İsmet Paşanın 25 Eylül 1920’de yapmış olduğu şu konuşma çok önemlidir; (8)

Bir ibret belgesi;
“Mazuratıma Ayintab mıntıkasındaki harekatı arzederek hitam vereceğim. Ayintab mıntıkasında son bir buçuk ay zarfında pek mühim fedakarlıklar cerayan etmiştir. Fransızlar Ayintabı bilhassa hedef ittihaz ederek mühim kuvvetlerle ilerlediler. Bir aralık Ayintabı kendileri muhasara ederek vaziyete tamamen hâkim kaldılar.-Ayintab civarında Amerikan mektebi, kolejleri vardır. Bu Amerikan kolejleri, Fransızların bugün üssülharekesidir. Bizim canımızı yakmak için ve ahalimizi öldürmek için Amerikan mekteblerini üssülhareke ittihaz ediyorlar. Taarruz ederler ve oraya top yerleştirirler, anbar olarak kullanırlar. Hasılı mektep değil, memleketimiz içinde bir kale olarak inşa olunmuş zan olunur. Bu üsüslharekeye istinat derek, Fransız kuvvetleri, Nizibe kadar huruç yapmışlardır ve etrafında bulunan köylere daima sarkıntılık etmektedirler. Girerler, köyün etrafını alırlar, bıçaklarını çekerler. Fransız mandasını istediklerine dair halktan senet isterler ve onları alırlar…”(9)

Bir ibret belgesi daha; İstanbul Alman Lisesi Müdürü Dr. Richard Pröyzer,

“Türkiye Abdülhamit’in istibdadına nihayet verdiği zaman muhtelif içtimai (toplumla ilgili) sahalarda henüz kaos (karmaşa) halinde idi. Bu hal bilhassa Maarif (ilim) sahasında daha çok göze çarpıyordu. İlk mektepler yok denecek kadar azdı.

Tali (ikinci) mektepler de öyle bir vaziyette idiler ki çocuklarının tahsillerine ehemmiyet verenler ya hususi muallim (öğretmen) tutmağa veya çocuklarını ecnebi (yabancı) mekteplerine göndermeğe mecbur oluyorlardı…

O zaman bu ecnebi mekteplerinde Türkçe tedrisatı (eğitimi) çok elim (acı halde) bir vaziyette idi. Bu dersler birçok ecnebi mekteplerinde ihtiyari (isteğe bağlı) idi. Şayanı hayrettir ki çocuklarını bu derslere iştirak (katılma) ettirmeyenler bizzat Türklerdi.

Hiç şüphesiz bu, çocuk velilerinin, Türkçe muallimlerinin vazifelerini ifada izharı (göstermede) aczettiklerini ve okutulan Türkçe kitaplarının pek fena olduğunu bildikleri içindir.

Filhakika (gerçekten) Abdülhamit devrinde bu mesele o kadar şayanı dikkat idi ki kıraat (okuma) kitapları arasında garbî (batı) Avrupa kitaplarının noktası noktasına Türkçeye çevrilmiş numuneleri vardı. Bu şeraitte (şartlarda) bir çocuğun kalbinde vatan hissi, vatan muhabbeti, yurt sevgisi ve millî vecid (heyacan) nasıl uyandırılabilirdi? Açık söyleyeyim ki birçok ecnebi mektepler misafirperverliğine mazhar oldukları memlekete hizmet etmeğe hiç ehemmiyet vermiyorlardı.

Memleketin lisanı bile ihmal ediliyor, çocuğun gözü mektebin mensup olduğu memlekete çevrilerek oranın körü körüne perestişkârı (Tapınan ve tapma derecesinde sempati)olmasına çalışılıyordu.

Türkiye’nin o felâketli zamanlarında beni pek hayrete bırakan bir cihet de bazı ecnebi mekteplerinin hodgahı (bencil) hedeflerine vasıl olmak için pedagojik (eğitimle ilgili) esasların en iptidai (ilkel) icabatını bile ihmal etmeleri idi… Bunun neticesi olarak da çocuklar ecnebi bir memleketin coğrafyasını öğrendikleri halde kendi vatanlarına dair hiçbir şey bilmiyorlardı.

Buna inzimam (eklenen) eden ikinci bir fenalık da bu mekteplerde Türk çocuklarına yapılan dinî tesirat (tesir) ve telkinattı (fikir aşılamak). Bu tesirat ehemmiyeti küçültülemeyecek derecede muzır (zararlı) ve tehlikeli idi. Bu mekteplerin bazılarında Türk çocukları Hıristiyan ibadet ve dualarına, din merasimine iştirak ettiriliyordu. Hatta bazen kabahatlerini affettirmek maksadiyle salibi (haçı) bile Öptürüyorlardı. Fakat garibi şu ki çocuk ebeveynleri bu halleri vakıf (bildikleri) oldukları halde hiçbir itirazda bulunmuyorlardır.”

Yabancı okullar kendi ülkesindeki ders ve kitapları aynen okuturdu, Osmanlı Maarif Nezareti bunlara karışamıyordu. Hatta okutulan bu kitaplarda Türkler aleyhinde yazılar varsa bunlar aynen okutulurdu, Türkçe ise ihtiyari (isteğe bağlı) bir dil olarak kullanılırdı. Bu okulların genelde müdürleri papazdı ve bu okullara giden Müslüman öğrenciler de Hıristiyanlar gibi kiliseye götürülerek ibadete zorlanırdı. Osmanlı bunun karşısında aldığı tek tedbir ise Müslüman öğrencilerin yabancı okullara gitmelerini engel olmaya çalışmaktan öteye gidememiştir.(10)
“Amerikalı, Fransız ve İngiliz misyonerler Osmanlı topraklarını sömürge haline getirecek olan fikrî yapıyı gene ülke topraklarında kurduktan okullarla oluşturmuşlardır.

Misyoner okulları batılı emperyalist ülkelerin kendi emellerini gerçekleştirmek için Osmanlı Devleti’ne karşı kullandıkları en güçlü silâh olmuştur. Köylere kadar yayılan bu okullar sayesinde birbiriyle yüzyıllar boyunca birlikte yaşayan halklar, birbirine düşman edilmiş ve bağımsızlık mücadelelerine destek olunmuştur. Buna tipik bir örnek ise Arap hareketinin liderlerinden olan Refik Rızzık Selum’un Osmanlı Divan-ı Harbi huzurunda anlattıklarıdır:” (11)

Ben Fransız mekteplerinde okudum. Bugün Suriye, Irak ve Lübnan’da eşraf ve ağaların evlâtları Cizvit mekteplerinde okur. Öteki Arap diyarlarında ise İngilizce hâkimdir. Onlar ya İngiliz mekteplerinde, ya Amerikan kolejlerinde okurlar. Hepsinin gayesi, Türkler hakkında benim sahip olduğum bilgileri telkin etmektir: Hepsi için müşterek düşman Türklerdir. Bu itibarla Arapları malum, hatta gayri malum gayelere sevketmek emelinde olanların ele alacakları yegane mevzuu Türk düşmanlığıdır. Zannediyorum ki, bizim hatamızı bizden sonrakilerde ister istemez düşeceklerdir.”(10)

“Yabancı okullara giden öğrenciler, yüksek bir hayat seviyesine kavuşmak, Avrupa görmek, medenî olmak, toplumda Önemli bir statü kazanmak gibi değişik teşviklerle yetiştirilmişlerdir. Hatta bu Öğrenciler zamanla kendi toplumlarının değer yargılarından uzaklaşmaya başlamışlardır.

Tüm bu faaliyetlerin bilinmesine rağmen yabancı okullara hala ilgi duyulmasında etken, zengin veya elit tabakanın çocuklarının, ilerde iş bulmalarında önemli bir ayırt edici unsur olan, yabancı dil bilmelerini ve Avrupa seviyesinde medenî bir eğitim görmelerini istemeleridir.

Bir diğer ilginç husus ise, ülkedeki Amerikan okullarında okuyan bazı Türk aydınlarının Kurtuluş Savaşı esnasında Amerikan mandacılığını savunmalarıdır.”(12)

Gelecek bölümlerde anlatılacak olan Petrol için kısa bir not;

Petrolün Sanayileşmiş Batılı’lara ne ifade ettiğini en açık olarak; Britanya başbakanı Winston Churchill ifade etmiştir.

-“Bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir.” Bu ifadenin,

-Uzun yıllardır günahsız onlarca milyon insanın hayatına malolduğunu;

-Musul-Kerkük Petrolleri, Lozan antlaşması, Kurtuluş Savaşı ile olan ilgisini;

-İtalyanların Antalya’yı; İngilizlerin, Yunanlılara İzmir’i işgal ettirerek bir katliam yaptırmalarının arka planı  anlatılacaktır.

 

Devam edecek…

Resim;http://www.akintarih.com/yazilar/misyonerlik.htm’den alınmıştır.

(*) İstanbul Amerikan Robert Lisesi veya eski ismiyle Robert Kolej, Osmanlı Devleti bünyesinde “Amerikan usulü” eğitim vermek üzere 1863 yılında İstanbul’da kurulmuş okuldur. Halen Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı, yabancı dilde (İngilizce) eğitim yapan özel bir eğitim kurumu olarak hizmet vermeyi sürdürür…Okul, Cyrus Hamlin (ABD’li misyoner ve eğitimci) ve Christopher Robert adında iki Amerikalı tarafından kurulmuştur. Robert Koleji ve 1871’de kurulan kardeş okulu Amerikan Kız Koleji, Amerika Birleşik Devletleri sınırları dışında kurulan ilk Amerikan okullarıdır. 1971 yılında okulun yüksek öğrenim veren bölümü Türk hükümetinin üstüne geçirilmiş ve arazisinde Boğaziçi Üniversitesi kurulmuştur. Aynı yıl Amerikan Kız Koleji ile birleşen ortaöğrenim bölümü, o tarihe kadar Kız Koleji’nin kullanımında olan Arnavutköy’deki kampüste eğitim vermeye devam etmektedir. SBS sınavında en yüksek puanı olan %1 dilimindeki öğrencilerin kaydoldukları bir okuldur. Öğretim kadrosunun %50’si Türk, %32’si Amerikalı, %8’i İngiliz, geri kalanı diğer ülkelerdendir. (vikipedi)

Kaynaklar;

(1) Laurence EVANS, “Türkiye’nin paylaşılması”; Dip not 44; Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı’na Dışişleri Bakanı’nın mektubu, 6 Aralık 1917; 763.72/8456 b.

(2) Nahid Dinçer, Yabancı Özel Okullar.

(3) Kenan Okan, Türkiye’deki Yabancı Okullar Üzerinde Bir İnceleme.

(4) İlhan Tekeli- Selim ilkin, Osmanlı İmparatorluğu’ nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu

(5) Vahapoğlu,

(6) Şamil Mutlu, Osmanlı İmp.Yabancı Okullar

(7) Okan, Osmanlı Türkiyesi,

(8) Ali Rıza Cihan, İsmet İnönü’nün TBMM’dekİ Konuşmaları

(9) Ergin, S.1044-1046

(10) Okan, S.4

(11) Haydaroğlu S.24

(12) Haydaroğlu, S.34-38

Bunlarla birlikte konu ile daha geniş bilgi için bakınız; Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’nın (http://atam.gov.tr) konu ile ilgili kaynak ve yayınlardan da yararlanılmıştır.

Çok iyi anlaşıldı; Çarpık “Gelişmiş Batı” Türkiye ve İslam ülkelerinde demokrasi istemiyor (2)

İki uzman ; “Cehalet’in, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırdığını” iddia etmiştir.

 

 

Üç ağaç için 7 saat, “İç Savaş” mesajı ile dünyaya canlı yayın yapan CNN ve Batı medyası,  Darbeciler tarafından milletin kemikleri kırılır, b.. yedirilir, binlerce insan (Faili meçhul!) öldürülürken nerededir?

Herhalde  -yaptıklarını boşaltmak için- kenefte olmalıdır!

 

Batı Türkiye ve İslam ülkelerinde neden demokrasi istemez?

Bunun çok basit bir cevabı vardır; Yabancı ülkeler ve şirketler, sömürülecek hedef ülkelerle bir anlaşma yaparken, karşısında bir halk yönetimi,  bir halk meclisi mi görmek ister,  bir diktatör mü?

-Elbette bir diktatör!

İşini bir kişi ile görme imkanı varken, neden halk meclisi, medya, yargı, kanaat önderleri ile uğraşasın?

Burada, hiçbir şekilde bir bahane, “Ama!” yoktur.

Ülkelerin başına ne zaman diktatörler gelmişse  halklar, yoksul kalmaları bir yana, daima ezilmişlerdir.

Yakın tarihimiz bunun acı örnekleri ile doludur;

1908-1909 ve sonra gelen yıllarda yaşananlar!

1960, 1980, 1997, 2003, 2004, 2007’de olanlar neyin göstergesidir?

Özellikle NATO’ya (Rus, ABD ve İngilizlerin tezgâhı ile) girildikten sonra, bu ülkede onların izni olmadan bir darbe yapmak, bir cunta oluşturmak mümkün müdür?

Elbette değildir.

Bunun en son örneği, Mısır ve Seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi’ye yapılan darbedir.

En büyük gerekçe, “Radikal İslamcılar başa gelir!” iddiasıdır. O halde, seçilmiş başkan, başbakan, hükümetler düşürülmelidir.

Medya nasılsa ellerindedir; önce El Kaide veya Taliban benzeri (radikal görünümlü) örgütler oluşturulur ve amaçlar doğrultusunda kullanır, hedeflenen işler tamamlanınca, kulllanılan insanlar, “insanlık düşmanı!” ilan edilerek, birer propaganda aracı haline getirilir.

Ve beyin yıkama yayınları başlar;

-Radikal İslamcılar geliyor,  iktidara geldiklerinde hepinizi  kıtır kıtır kesecekler!”

Bu mesaj, en küçük olaylar dahi çarpıtılarak ve sıkça tekrar edilirerek,  kontrol ettikleri medya aracılığı ile, gerek kendi,  gerekse dünya kamuoyunu’na 7 gün 24 saat servis edilir.

Yayın konusu devletler genelde; Pakistan, Afganistan, Suudi Arabistan veya İran’dır.

Sık sık yapılan ve tekrar edilen  yayınlardan örnekler;

-“80 yaşındaki (Müslüman) dede, torunu yaşındaki çocukla evlendi!”

-“Taliban, yüzleri ve kolları açık olan kadınlara kezzap attı!

-“Radikal islamcılar pala ile insanların başlarını uçurdu…” vb.

-Menemen’deki Kubilay olayı da bu kapsamdadır.  Beyin yıkamak için uzun yıllar gündemde tutulmuştur, tutulmaktadır.

İnsanın olduğu her yerde, insanlara özgü olaylarda olacaktır. Bu İslam ülkeleri için de geçerlidir, Hıristiyan veya diğer inanışlar için de…

Batıdan yayılan (çocuklarla da ilgili) porno ile, Uzakdoğu’da, Asya’da teşvik edilen fuhuş sektörünü önlemek adına neden, 7/24 yayın yapılmaz veya bu yayınlar görülmez?

Bunlar birer istismar, insanlık ayıbı, dramı değil midir?

Dünya üzerinde bir milyara yakın insan aç, üç milyara yakın insan da zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır.

Neden yalnızca hammadde, petrol, elmas vb değerlere sahip İslam ülkelerindeki çarpıklıklar işlenmektedir?

Dünya üzerinde kötülükler sadece bu ülkelerde mi olmaktadır?

İnsanlığa yararlı olmak istiyenler, bu konularda  samimi iseler, tüm insanlığın sorunu ile ilgilenir, işine gelenleri, veya işine gelenlerden cımbızla seçtiklerini gündeme taşımazlar.

Daha fazla kazanmak adına çevreyi ve insanları katleden (sözde) gelişmiş batılılar, taraflı yayınlarla yukarıdaki gerçekleri kendi halklarından da gizlemektedirler.

Eğer; “Demokrasi, “halkların yönetime katılması” anlayışı, batı dünyası için iyi ise, bunlardan tüm milletler gibi İslam ülkeleri de yararlanmalıdır.

Özellikle de zengin yeraltı kaynaklarına (petrol-dogal gaz vb) sahip olan  İslam ülkeleri neden diktatörler tarafından yöneltilmekte, yönetilmesine çanak tutulmaktadır?

Batı Medeniyetinde açıkça ilan edilen iki temel anlayış vardır;

-“Herkes kendi hakkını kendi korumalıdır”

-“Kazanmak için her şey (her yol) mubahtır.

Bu doğrultuda, birileri sizi sömürmek, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istediğinde; bu haksızlığa ve sömürüye karşı dikkatli, uyanık olmak zorunda olan hedef ülkeler ve insanlarıdır.

Hiçbir batılı ülke, diğerlerinin çıkarını -samimi manada- korumamakta ve onlar için doğru olanı uygulamamaktadır.

Bizlerde açıklananlar doğrultusunda   Hayal aleminde yaşamayacak;

Ya Gelişmişler gibi çok okuyacak, ihtiyacımız olan bilgi-teknolojiyi üreterek, kendimizi kullandırmayacak, sömürtmeyeceğiz,

Ya da okumayacak, canımıza okumalarını, sömürmelerini,

-“Öküzün trene bakması” misali seyretmeye devam edeceğiz.

Karar sizin;

İşte “Gezi Parkı!”

İşte, Hırsızın dönen çarkı!

Sonlandırırken bugün yayınlanan bir haberi paylaşıyoruz;

Deutsche Bank tehdit etti..

Türkiye’de 2001 ve 2008 krizinin mimarlarından Alman Deutsche Bank, “Merkez Bankası faiz yükseltmezse TL’de değer kaybı durmaz” açıklaması yaptı. Döviz rekor kırdı

Gezi Parkı olayları ve ABD Merkez Bankası Fed’in “faiz artırımı” açıklamalarıyla son bir aydır adeta diken üstünde duran Türkiye piyasalarına yönelik yabancı yatırımcılardan gelen “telkin” açıklamaları “tehdit” boyutuna ulaştı

2001 ve 2008’i tetikledi

2000 yılının sonbaharında “Türkiye’de kısa vadeli faizler yükselecek, piyasadan çıkın” raporu yayımlayarak, Demirbank’ın batmasına ve ardından Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizinin yaşanmasına neden olan, 2008’de “Türkiye 120 milyar dolar bulamazsa batar” diyerek çalkantıların büyümesine neden olan Alman devi Deutsche Bank, bu kez de Merkez Bankası’nın faiz artırmaması durumunda TL’deki değer kaybının durmayacağını iddia etti…” (1)

 

Resim;http://www.tumblr.com’dan alınmıştır.

(1)Yazının tamamını aşağıdaki web adresinden okuyabilirsiniz; http://www.taraf.com.tr/haber/deutsche-bank-tehdit-etti.htm  (Taraf – 13.07.2013)

Tunuslu Muhammed Buazizi Ortadoğu’da, Mısır’da yüzyılın hesaplaşmasını başlatmıştır (1)

Arap Baharı’nın başlamasına neden olan Tunuslu Muhammed Buazizi, Sekiz nüfuslu yoksul ailesini seyyar satıcılıkla geçindirmeye çalışan oğluydu…

Avusturya Veliahdını öldürerek I.Dünya savaşını başlatan Sırplı Princip ile Arap Baharı’nı başlatan Tunuslu Buazizi, dünyanın dengelerini değiştirebileceklerini hayal dahi etmemişlerdir.

Genç Sırplı’nın, Veliaht ve eşini öldüren iki el ateşi; imparatorlukları haritadan silmiş, güç dengelerini değiştirmiş, dünyada bir “yeni düzen” oluşmasına neden olmuştur.

Arap Baharı ’da muhtemelen böyle bir sonucu doğuracaktır.

Savaşlar ve devrimler gerçeğinde oluşan şartların sonucudur.

Çıkan bir kıvılcım veya iki el ateş, olayların başlaması için sadece bir işaret fişeğidir.

26 Yaşındaki Tunuslu yoksul genç Muhammed Buazizi de; 1914’de yaptığı iki el ateş ile Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olan 20 yaşındaki Sırplı Gavrilo Princip gibi, Ortadoğu’da son yüzyılın hesaplaşmasının görüleceği sürecini başlatmıştır.

“Tunuslu Buazizi, Sekiz nüfuslu bir ailenin basit bir seyyar satıcıydı oğluydu, babasını o üç yaşındayken kaybetmiş, liseden terk ve bir süredir iş bulamıyordu.

Ailesinin geçimini Sidi Buzid şehrinin sokaklarında meyve sebze satarak sağlıyordu.

Zaten 10 yaşından beri bu mesuliyet onun omuzlarındaydı.

Tek geçim kaynağı olan tezgâhına zabıtanın el koymasına tepki gösterdi.

Tezgâhını geri istedi, vermediler…

İsyanını kendisini şehrin meydanında ateşe vererek gösterdi.

O ateş… Şimdi bütün Arap dünyasını kasıp kavurmaya devam ediyor.

Yalnızca kendi ülkesinin (Tunus’un) diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali’yi değil,

Mısır durdukça o da ölene kadar orada kalacak diye düşünülen Hüsnü Mübarek’i,

Arap dünyasının en uzun ömürlü diktatörü Muammer Kaddafi’yi,

Yemen’de Ali Abdullah Salih’i koltuğundan etti,

Suriye’de Beşşar Esed’i ise iki yıldır koltuğunda sarsılıyor.

Bütün bu rejimlerin devrilişinin bir seyyar satıcı-zabıta kavgasından çıktığına inanmak zor. Ama gerçek bu.

Elbette Muhammed Buazizi de tıpkı Princip gibi bir semboldü.

Zira Arap Baharı için de, tıpkı I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi şartlar olgunlaşmıştı, zamanı gelmişti. Derler ki

“Zamanı gelen bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur.” (1)

2010 ARALIK

17 Aralık  Tunus’ta seyyar satıcı Muhammed Buazizi kendini ateşe vererek Arap Baharı’nın kıvılcımını yaktı. Tunus’ta protestolar başladı.

- 29 Aralık Tunus Devlet Başkanı Ben Ali protestocuları cezalandıracağını söyledi.

2011 Ocak

- 04 Ocak Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendini yakması sonrası olaylar yayılıyor.

- 09 Ocak Tunus’ta protestolar devam etti, polisin müdahalesinde ölenler oldu.

- 12 Ocak Tunus’ta sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Fransa Dışişleri Bakanı Michele Alliot-Marie, Tunus’taki olayları“güvenlik sorunu” diye nitelendirerek Devlet Başkanı Bin Ali’yeFransız güvenlik güçlerinden destek gönderilmesini teklif etti.

- 14 Ocak Libya Lideri Kaddafi Tunus’taki protestoları kınadığını duyurdu.

Ürdün’de protestolar başladı.

– 15 Ocak Tunus Lideri Bin Ali ülkeden kaçıp Suudi Arabistan’a sığındı.

– 23 Ocak Yemen’de rejimi protesto gösterileri başladı. Tevekkül Karman dahil 19 muhalif tutuklandı.

– 24 Ocak Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy,  Fransa’nın Tunus’ta hata yaptığını kabul ederek geçici hükümete destek önerdi.

– 25Ocak Mısır’da ilk koordine gösteriler başladı, Kahire sokakları karışıyor.

Hillary Clinton: “Mısır’daki Mübarek yönetimini desteklemek ya da desteklememekle ilgili herhangi bir mesaj göndermek istemiyoruz.”

– 16 Ocak Mısır’da polis göstericilere gazla müdahale etti, yüzlerce gösterici tutuklandı.

– 27 Ocak Mısırlı siyasetçi Muhammed El Baradei Mısır’a dönerek göstericilere destek verdi.

Yemen, Sana’da binlerce gösterici Ali Abdullah Salih’in gitmesi için gösterilere başladı.

– 28 Ocak Mübarek ilk televizyon konuşmasında, durumu yatıştırmaya çalışan mesajlar verdi ama gösteriler devam etti. En az 25 kişi öldü.

– 29 Ocak Mısır’da Mübarek’in ilk tavizi. Mübarek hükümeti görevden alıp ilk kez bir başkan yardımcısı (Ömer Süleyman) atadı, ölenlerin sayısı o gün itibariyle yüze ulaştı.

Başbakan Erdoğan-ABD Başkanı Obama telefon konuşması,  Erdoğan: “Mısır’da meşru ve doğal taleplerin karşılanması hususunda hem fikir olduğumuz teyit edilmiştir.”

-31 Ocak Mısır ordusu, “göstericilere ateş etmeyeceğini” açıklayarak ilk kez tavır koydu.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, Wall Street Journal’a demeç veriyor:  “Arap Baharı’nın Suriye’de en ufak bir etkisi olmaz.”

2011 Şubat

– 01 Şubat Başbakan Erdoğan, Mısır Lideri Hüsnü Mübarek’i görevi bırakmaya çağırdı: “Hepimiz faniyiz. Baki olan gök kubbe altında hoş bir sada bırakmaktır.”

Ürdün Kralı Abdullah hükümeti feshetti. Başbakanlığa Maruf Bakit’i atadı.

BM, Tunus’taki ayaklanmalarda en az 219 kişinin öldüğünü açıkladı.

Mısır’da Tahrir Meydanı’nda yüzbinlerce kişi devlet başkanının istifasını istedi.

Hüsnü Mübarek ikinci hamlesini yapıyor. Bir sonraki seçimlerde (eylül) görevi bırakacağını açıkladı.

– 02 Şubat Tahrir’deki göstericilere develi-coplu saldırılar. Mübarek iktidardan çekil çağrılarını reddediyor.

– 04 Şubat Kahire’de “Görevden Ayrılış Günü” başlıklı dev protesto gösterileri yapıldı.

Mısır’da iktidardaki Ulusal Demokratik Parti’nin üst düzey yönetim kadrosu “iyi niyet gösterisi” olarak istifa etti.

– 05 Şubat Mısır’da Müslüman Kardeşler örgütü, hükümetle müzâkere kararı aldı.

– 06 Şubat Türkiye’den Suriye liderine ilk uyarılar: Asi Nehri Üzerinde planlanan dostluk barajının temel atma töreninde Başbakan Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’i reformlar için elini çabuk tutması için uyardı.

– 10 Şubat ABD’den Mısır liderine önemli mesaj: Başkan Obama Mübarek’ten “demokrasi yolunu açmasını” istedi.

Mübarek üçüncü kez kameralar karşısında: “Eylül’e kadar görevde kalacağım.”

11 Şubat 18 günlük gösterilerin ardından Hüsnü Mübarek görevi bıraktı.

18 günlük devrim sürecinin resmi bilançosu 846 ölü. Mısır başsavcısı, üç eski bakan ve iktidar partisinin eski bir yöneticisi hakkında yolsuzluk soruşturması başlattı.

13 Şubat Mısır Yüksek Askeri Konseyi parlamentoyu feshedip anayasayı askıya aldı.

14 Şubat iran, Yemen, Bahreyn ve Mısır’da gösteriler sürüyor.

16 Şubat Libya Bingazi’de gösteriler başladı.

– 18 Şubat Bahreyn’de silahsız göstericilere polis ateş açtı, bir kişi öldü, onlarcası yaralandı.

– 20 Şubat Libya’daki Türk vatandaşları tahliye edilmeye başladı.

– 21 Şubat Bingazi muhaliflerin eline geçti.

– 22 Şubat Libya lideri Kaddafi, “Çekilmeyeceğim, savaşacağım,” diyor.

– 23 Şubat Libya’dan 1516 Türk daha gemilerle Marmaris’e getirildi.

İsviçre Kaddafi’nin banka hesaplarının dondurulmasına karar verdi.

– 25 Şubat NATO Genel Sekreteri Ander Fogh Rasmussen, NATO Konseyi’ni Libya’daki durumu görüşmek üzere acil toplantıya çağırdı.

ABD, Libya’ya ambargo koydu.

Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy Ankara’da.

Libya’da muhalifler, başkent Trablus’a 50 km uzaklıktaki Zaviye kentini ele geçirdi.

Tunus’ta hükümet istifa etti.

Devrik lider Bin Ali’ye Fransa’dan destek gönderilmesini teklif etmiş olan Fransa Dışişleri Bakanı Michele Alliot-Marie istifa etti, yerine Alain Juppe getirildi.

– 28 Şubat ABD, Libya açıklarında savaş gemileri konuşlandırıyor.

Başbakan Erdoğan: “NATO’nun Libya’ya müdahalesine karşıyız, NATO’nun Libya’da ne işi var.’

2011 Mart

Başbakan Erdoğan, Kaddafi’yi “yönetimi devretmeye” çağırdı.

-02 Mart Ahmet Davutoğlu: Ortadoğu’da yüzyılın hesaplaşması yaşanıyor.

Obama, Kaddafi’nin meşruiyetini kaybettiğini ve koltuğunu bırakması gerektiğini söyledi.

-04 Mart Bahreyn’de Sünni-Şii çatışması.

-05 Mart Suudi Arabistan, ülkede her türlü protesto gösterisini yasakladı.

Libya’da muhalif güçler Bingazi’yi ele geçirdi.

-06 Mart Türkiye, 3000 Mısır vatandaşını Libya’dan İskenderiye’ye tahliye etti.

Suriye’nin Dera kentinde duvarlara “Halk Rejimin Devrilmesin İstiyor” yazan çocuklar tutuklandı.

Mısır’da İssam Şerif başkanlığındaki hükümet göreve başladı.

NATO savunma bakanları, Libya krizini konuşmak üzere toplandı.

Fas Kralı Muhammed, anayasal reform programını açıkladı.

Suriye’de Dera’da olaylar, Duvarlara muhalif yazılar yazan çocukların gözaltına alınıp darp edilmesiyle protestolar başladı.

-17 Mart Suriye’nin Dera kentinde binlerce kişinin katıldığı yönetim karşıtı ilk gösteri.

-18 Mart Libya muhalefeti Ankara’da toplandı.

-Paris’te Libya Toplantısı düzenlendi. Nicolas Sarkozy, bu toplantıya Türkiye’yi davet etmedi.

-Fransız ordusuna bağlı savaş uçakları, Libya toprakları üzerinde keşif uçuşu yaptı.

-19 Mart BM kararıyla ABD, Fransa ve İngiltere; Libya üzerinde hava taaruzuna başladı.

Mısır’da Anayasa referandumu, Referandum yüzde 77 oyla kabul edildi.

22 Mart Fransa içişleri bakanı, Libya’ya karşı yapılan Batı müdahalesini “Haçlı Seferi” diye nitelendirerek övdü.

-23 Mart Türkiye, BM’nin Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetleme görevine bir gemi ve bir denizaltıyla katılacağını bildirdi.

-24 Mart Hükümet Libya’da istikrar ve güvenliğin yeniden tesisine yönelik uluslararası çabalara TSK’nın da katkıda bulunabilmesi için TBMM’den 1 yıllığına “sınırsız” yetki aldı.

-25 Mart Libyalı muhalifler Ankara’da toplandı.

-27 Mart NATO üyeleri, BM Güvenlik Konseyi’nin Libya hakkında aldığı kararların bütün unsurlarıyla NATO tarafından üstlenilmesi konusunda anlaştı. Gönüllüler Koalisyonu misyonu sona eriyor. Fransa’nın elindeki inisiyatif NATO’ya geçiyor.

-28 Mart Başbakan Erdoğan, Irak Başbakanı Nuri El Maliki ile görüştü.

-29 Mart Başbakan Erdoğan, Mesut Barzani ile görüştü.

-30 Mart Londra’daki Libya toplantısında “Libya Temas Grubu” kuruldu. Türkiye, Arap Birliği ve Afrika Birliği “temas grubu” yer alacak. Böylece bölgesel inisiyatif vurgusu belirgin hale getiriliyor.

2011 NİSAN

-3 Nisan Beşşar Esed, Adil Sefer’i yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi.

Akdeniz’de Türkiye’nin gövde gösterisi: Misrata Operasyonu. Türkiye, Libya’nın Misrata bölgesinde bulunan yüzlerce yaralıyı kapsamlı bir kurtarma operasyonu ile Türkiye’ye getirdi.

-4 Nisan Yemen Taiz’de, üniformalı ve sivil polis göstericilere ateş açtı: 12 ölü, 400 yaralı. ABD’nin Salih’in gitmesini istediği yönünde haberler var.

NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen Ankara’da, Erdoğan ve Davutoğlu ile görüştü.

5 gündür Misrata açıklarında bekleyen Ankara Feribotu’nun Misrata ile Bingazi limanlarından yaralıları alabilmesi için, Libyalı muhalifler ve Kaddafi yanlıları geçici ateşkes ilan etti. Türkiye’ye dönüşe geçen feribotu korumak üzere 12 tane F-16 uçağı kontrol uçuşu yaptı.

Yemen, Taiz’de yeni protestolar, yüzlerce yaralı. Hükümet Riyad’da barış görüşmelerine başlamayı kabul edeceklerini açıkladı.

-6 Nisan Davutoğlu Şam’da Beşşar Esed ile üç saat görüştü. Davutoğlu’nun Esed’den talepleri: “Olağanüstü hali kaldır. Kimliksiz Kürtlere vatandaşlık ver. Siyasi partiler yasasını değiştirerek Baas Partisi’nin tekelini kaldır ve orduyu halk ile karşı karşıya getırme.

-7 Nisan Beşşar Esed, Haseke bölgesinde yaşayan Kürtlere vatandaşlık haklarını geri verdi.

Erdoğan Libya için bir “yol haritası” açıkladı.

-8 Nisan Yemen başkanı Salih, Körfez ülkeleri tarafından hazırlanan barış planından geri adım attı.

Suriye’de protestolar ülkenin ikinci büyük kenti Halep’e sıçradı.

-9 Nisan Suriye, Dera’de o güne kadarki en büyük protestolar yapıldı, en az 22 kişi öldürüldü.

-10 Nisan Bakan Davutoğlu, Kahire’de Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa, Mısır Başbakanı İssam Şeref ve Dışişleri Bakanı Nebil El Arabi ile görüştü.

-15 Nisan Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, yeni kabineye hitap ettiği konuşmasında, OHAL yasasının kaldırılma¬ sına ilişkin çalışmaların en geç gelecek hafta içinde tamamlanacağını söyledi.

Esed’in o gün yapacağı konuşma için Türkiye kendisine bir metin hazırlayıp göndermişti ancak Esed o metnin tamamını okumayı göze alamadı.

-28 Nisan Libya’da NATO güçleri 12 isyancıyı öldürdü.

MGK toplandı. Suriye ve Libya’yı konuştu.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, başbakanın özel temsilcisi olarak birkaç saatliğine Şam’a gidip döndü. Toplantısı devam eden MGK’ya bilgi verdi. Heyet, Şam’da Başbakan Adil Sefer ile de görüştü. DPT Müsteşarı Kemal Madenoğlu da altı kişilik heyetteydi.

Davutoğlu-Hillary Clinton telefon görüşmesi.

-29 Nisan Suriye’de gösteriler Şam’ın dış mahallelerine ulaştı.

Suriye’den Türkiye’ye ilk göç başlıyor. Dışişleri Konutunda, Davutoğlu’nun başkanlığında acil Suriye zirvesi yapıldı. Zirve, Suriye’nin Cisr eş Şuğur ve çevresindeki köylerden Yayladağı sınırına 252 kişinin (146 erkek, 44 kadın, 62 çocuk) gelmesi üzerine yapıldı.

2011 MAYIS

-03 Mayıs Tayyip Erdoğan: “Libya meselesinde artık söz tükenmiştir. Kaddafi’nin iktidarı derhal bırakması insani ve vicdani sorumluluğudur.”

-05 Mayıs “Libya Temas Grubu”nun Roma’daki ikinci toplantısında Davutoğlu-Clinton görüşmesi.

-ABD Başkanı Obama,Ortadoğu’daki gelişmelere dair en kapsamlı konuşmasını yaptı: “Halkların barış ve özgürlük çabalarını destekliyoruz.’

Yemen’de çatışmalar, 38 ölü. Devlet Başkanı Salih görevi bırakma çağrılarını reddediyor.

-26 Mayıs Yeni Mısır’ın tezahürlerinden biri daha: Kahire yönetimi Refah Kapısı’nı daimi olarak açacağını duyurdu.

-29-30 Mayıs Kaddafi’ye destek veren aşiretler İstanbul’da toplandı. Toplantıya katılan aşiretler, Kaddafi’den desteklerini çektiklerini duyurdu.

-30 Mayıs Suriyeli muhaliflerin Antalya toplantısı.

2011 HAZİRAN

02 Haziran Tayyip Erdoğan-Beşşar Esed telefon görüşmesi.

Yeni Mısır hükümeti, IMF’yle üç milyar dolarlık borç anlaşması imzaladı. 04 Haziran Hama’da 50 bin kişi rejim karşıtı gösteri yaptı.

-07 Haziran Suriye’nin Türkiye sınırı yakınlarındaki Cisr eş Şugur’da 120 polisin ayaklanan Sünni göstericiler tarafından öldürüldüğü haberleri geliyor.

Libya’da NATO bombardımanında 29 kişi öldü.

-09 Haziran “Libya Temas Grubu”nun üçüncü toplantısı Abu Dabi’de yapıldı.

Türkiye Libyalı muhaliflere 100 milyon dolar yardım göndereceğini açıkladı.

-20 Haziran Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, isyanın başından bu yana üçüncü açıklamasını yaptı: “Ülkedeki olayların kaynağı dış komplolardır.”

Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin Bin Ali ve karısı Leyla Trabelsi yargılandıkları davada 35 yıl hapse mahkûm edildiler.

2011 Temmuz

-01 Temmuz Suriye’de rejim aleyhtarı gösteriler. Günün bilançosu 12 ölü.

-02 Temmuz Ahmet Davutoğlu Kahire’de Mısır Dışişleri Bakanı Nebil El Arabi ile görüştü.

-04 Temmuz Davutoğlu Bingazi’de: “Ömer Muhtar’ın torunlarına selam olsun Türkler ile Libyalıların tarih, kader ve gelecekleri müşterektir.”

-16 Temmuz “Suriye İçin İstanbul Buluşması”nda muhalifler bir araya geldi.

-19 Temmuz CIA Başkanı David Petreaus Ankara’da.

-23 Temmuz El Fetih Lideri Mahmud Abbas Türkiye’de.

-25 Temmuz Suriye’de Baas Partisi’nin dışındaki partilerin kurulmasına izin verildi.

Türkiye’de Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ile kara, hava ve deniz kuvvetleri komutanları istifa etti.

-29 Temmuz Hür Suriye Ordusu kuruldu.

2011 AĞUSTOS

-01 Ağustos Suriye ordusunun operasyonları sonucu Hama ve Deyr-û Zor’da ölü sayısı 150’ye yükseldi.

NATO Genel Sekreteri Rasmussen, “Suriye’ye askeri müdahaleler için şartlar oluşmadı,” dedi.

-03 Ağustos Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek yargılanmaya başladı.

-04 Ağustos Beşşar Esed, ülkede çok partili siyasi sistemi kabul eden yasa tasarısını onayladı

-11 Ağustos Tayyip Erdoğan-Beşşar Esed son telefon görüşmesi: “Sayın Esed deniz tükenmektedir, bu yol çıkmaz sokaktır.”

-13 Ağustos ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “Esed’siz bir Suriye daha iyi olacaktır,” dedi.

-15 Ağustos Davutoğlu: “Artık Suriye ile konuşacak bir şey kalmamıştır.

-20 Ağustos Mısır, İsrail büyükelçisini geri çekti.

Ahmet Davutoğlu Bingazi’de.

-25 Ağustos Libya Uluslararası Temas Grubu İstanbul’da toplandı.

-27 Ağustos Arap Birliği, Suriye ve Libya konuları için acil toplandı.

-İran’dan; “Suriye, halkının meşru taleplerini dinlemeli,” mesajı geldi.

12 Eylül Tayyip Erdoğan Kuzey Afrika ziyaretine çıktı. İlk durak Mısır.

13 Eylül Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve İngiltere Başbakanı Cameron Libya’da.

14 Eylül Tayyip Erdoğan Libya’da.

2011 EKİM

-21 Ekim Kaddafi, Süte’de yakalandı ve linç edilerek öldürüldü.

-23 Ekim Tunus’ta devrimden sonra ilk seçimler yapıldı. Seçimin galibi Muhammed Gannuşi liderliğindeki Ennahda Partisi oldu.

Libya’nın kurtuluşu ilan edildi.

-26 Ekim Mesut Barzani, Suriye’deki Kürt partilerini tek çatı altında toplayan Kürt Ulusal Konseyi’ni (KUK) kurdurdu.

2011 KASIM

-02 Kasım BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun Libya’da.

Arap Birliği Suriye hakkındaki eylem planını açıkladı: “Esed yönetimi şiddeti derhal durdurmalı. Tanklarını ve zırhlı araçlarını sokaklardan çekmeli, siyasi tutukluları serbest bırakmalı ve iki hafta içinde muhalefetle diyaloga geçmeli.”

-06 Kasım Arap Birliği, Suriye’nin barış planında verdiği sözleri tutmadığını açıkladı.

-12 Kasım Arap Birliği, Suriye konusunu görüşmek üzere Kahire’de toplandı. Toplantıda Suriye’nin Arap Birliği’ne üyeliği askıya alındı.

-14 Kasım Irak: “Suriye’nin üyeliğinin askıya alınması kabul edilemez.”

-22 Kasım Mısır’da ordu ile siyasi gruplar arasında diyalog başladı.

-23 Kasım Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih, Körfez ülkelerinin hazırladığı yetki devri anlaşmasını Riyad’da imzaladı ve görevinden istifa etti.

-26 Kasım Fas’ta yapılan seçimleri Adalet ve Kalkınma Partisi kazandı.

-28 Kasım Mısır’da üç aşamalı parlamento seçimleri başlıyor.

Seçimden Müslüman Kardeşler’in partisi Hürriyet ve Adalet yüzde 47.2 oyla birinci, Selefilerin partisi Nur, yüzde 24.3 ile ikinci parti olarak çıktı.

– 07 Aralık Mısır’da Başbakan Kemal el Genzuri, kabinesini açıkladı.

– 08 Aralık Yemen de yeni hükümet kuruldu.

12 Aralık Tunus’ta kurucu meclis, Cumhuriyet Kongresi Partisi Lideri Muncef  Marzuki’yi cumhurbaşkanlığına seçti,

-26 Aralık 50 Arap Birliği gözlemcisi Şam’da. (2)


Devam edecek….

Resim;http://www.haber50.com/-araplarin-hayallerine-kavusmalarinda-muhammed-buazizinin-katkisi-oldu-mu-406693h.htm

Kaynaklar;

Meraklıları, Arap baharı’nın perde arkasını titiz bir çalışma ile ortaya koyan aşağıdaki eseri okuyabilirler.

-(1-2) GÜRKAN ZENGİN, “KAVGA, Arap Baharı’nda Türk Dış Politikası, 2010-2013