“Son Osmanlılar” Batı, Osmanlıdan aldıklarını geri vermezse işte onları bekleyen akıbet (7/Son)

 

güç

Batı Medeniyeti”nin yakıtı insandır. Bu nedenle “Medeniyet”, Veya, “Gelişmiş yaşamın kurucuları” kavramını-etiketini hiçbir zaman hakketmemiştir.

İnsanı-onun yaşam çevresini tüketerek “Konfor” ve “Madde” için varolan bir yaşam anlayışının insan-insanlık’la nasıl bir ilgisi olabilir?

Bugün dahi, petrol için Ortadoğu ülkelerini kan gölüne çevirmiş, bu kan gölünden kaçan insanlara sınırlarını kapatmamakta mıdır?

Onların katlederek soyduğu ülkelerden canını kurtarmak için kaçan milyonlarca insana, Halkımızın hiçbir maddi sorumluluğu olmadığı halde kucak açmış değil midir?

Üstelikte sebep oldukları bu durumu, hiç sıkılmadan üç paraya bize temizletmek istemektedirler.

Sayılan nedenlerle, İnsanı yakıt olarak kullanan bir anlayışın kullandığı “Medeniyet” kavramı sadece bir aldatmaca’dır.

Avrupa’nın Sanayi Devrimi’nin arkasında kaynak olarak, (Özellikle İspanya, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın) “Refah toplumu” olabilmelerinde, Latin Ülkelerinde yaptıkları soygun ve katliamlar vardır. Elbette devamında, Hindistan, Çin halkı ile Afrika, Amerika Yerlileri köleleştirerek çalıştırmakta.

Özetle; “Batı Medeniyeti” kurucularının kazanmadaki ahlak anlayışı;

-“Kazanmak için herşey mubahtır!”

“Batı Medeniyeti”nin üzerinde yükseldiği bu çarpık anlayışı,  kendisinden gurur duydukları Antik Yunan düşünürü Aristo’da seslendirmiş, İtalyan Devlet-siyaset adamı Makyavel’de…

-“Kazanmanın ahlakı mı olurmuş!”

İşte kendisini kontrol ettiği medya üzerinden parlak ışıklar altında pazarlayan, kadını ve çocuğu, çevreyi sömüren “Batı”nın gerçek yüzü.

Bunu bildikleri için, “Medeniyetler Çatışması” (*) iddiasını uydurmakta geri kalmamışlardır.

Bakalım “Medeniyetler Çatışması”, Osmanlı anlayışı ve “Güneş Devlet” arasında nasıl bir ilişki vardır?

İhtimaldir ki, çoğunluk, “Güneş Devlet” kavramını ilk kez duymaktadır.

Güneş Devlet özlemi ve Filozof Tommasa Campanella…

Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639)  şair, yazar ve filozoftur. “Güneş Ülkesi, isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un Devlet’i, Thomas Moore’ın Ütopya’sı çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren ana yapıtlardan biridir. (1)

“Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği “Güneş Ülke” özlemini şu şekilde tasvir ve tarif etmektedir:

“Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür?

Fikir hürriyetine. Vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki, düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir “Güneş ülke” yarın neden vücut bulmasın?”

“Ütopist, yani hayâlî bir cennet ülke tasavvur eden filozof, bunu yeryüzünde ve zamanında en geniş mânâda gerçekleştirenlerin (Osmanlılar) Türkler olduğunu ifade etmektedir.

Yukarıdaki ifadelerden sonra, Bir “Medeniyetler Çatışması” için, kendisine İslam’ı seçen bir anlayışın samimiyetine nasıl inanılacaktır?

Neden çatışma olmalıdır?

Bırak dileyen dilediği gibi yaşasın?

Diğerini kendisine benzetmek, kendine dönüştürmek, kimin hakkıdır?

Ve bu hakkı nereden elde etmektedir?

Mesele, soygun, sömürü için bir bahane daha üretilmesidir?

Tüm darbelerin içinde (Latin Amerika, Ortadoğu, Afrika, Mısır hatta Türkiye’de) Kendine gelişmiş batı yok mudur?

Bunun en son örneği, Mısır’da seçilmiş Mursi’nin bir darbe ile alaşağı edilmesi, hapsedilmesi değil midir?

Neden Osmanlı Anlayışı?

-Çin, büyümek için Ortadoğu ve Afrika’ya uzanmaktadır…

-Çin’i bu bölgede dengeleyecek tek ülke, Türkiye Cumhuriyeti devleti’dir.

-Eğer, Çin dengelenmez ise, bu bölgede ne Amerika yaşayabilecektir, ne de Avrupalı mağrur sömürgeci devletler…

Osmanlı anlayışı Güney Avrupayı yaklaşık 500 (beşyüz) yıl kimsenin burnunu kanatmadan, kendi gelenekleri, inançları ve yöneticileri ile üstelikte refah içerisinde yaşamlarını sürdürmelerine imkan sağlamamış mıdır?

Sömürmeden, dönüştürmeden ve katletmeden…

Bunu en iyi Papalık ve Avrupalı araştırmacılar bilmektedir.

Sonsöz;

-Kendine gelişmiş Batılılar, ya Osmanlı Anlayışı’nın hakim olması için destek sağlarlar, ya da Çin’e geçmişte yaşattıklarına, yaşadıklarına bu kez kendileri muhatap olurlar.

-Tarihte yaşananlar tekrar eder mi?

-Elbette eder, özellikle de aptallar ders almadıklarında.

 

www.canmehmet.com

Resim; http://turkish.alibaba.com/product-gs/new-design-farm-implements-metal-handle-shovel-come-from-china-60282174640.html

(*) Medeniyetler Çatışması, (Samuel Huntington) “..1990’lı yıllardan itibaren uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsurun politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetler olmaya başladığını ve 21. yüzyılda da bu trendin devam edeceğini ifade eden bir tezdir.”

(1) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız; http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-dede-seni-affetmeyecegim-osmanlinin-gunes-devlet-oldugunu-neden-gizlediniz-8.html

“Son Osmanlılar” Batı, Osmanlıya nasıl kaybettirdiyse öyle de kazandıracak, ya da batacaktır. (6)

GÜÇ OYUNU

Aşağıdaki tespitleri ileri derecedeki meraklıları dahi belki ilk kez öğrenecektir. Tarih, bir deniz misalidir, kendisine ait olmayanları bir süreç içerisinde kıyıya, sahile bırakmaktadır.

Ve işte tarihin içinden kendisine ait olmayanlardan kıyıya bıraktıkları.

Başlamadan geçen bölümün sonundaki sorunun cevabını verelim.

Bizi NATO’ya kim soktu?

Elbette, Musevi-Mason, 2. Abdülhamid’i ittihatçıların darbesi ile tahtan indiren Selanik Mebusu Emanuel Karasu, İttihatçılar, yani, “Halk Fırkası”,  ve Lideri İsmet İnönü.

Peki, bu yaşananlar bir zaruret miydi, bir keyfiyet mi?

Bunun cevabını aşağıda da görüşlerine yer verilen,  Amerikalı JOHN TIRMAN vermektedir.

1918’de I. Dünya Savaşı’nın sonunda, İngiltere ve Fransa Akdeniz’in doğusundan Hindistan’a kadar olan tüm Müslüman toprakları etkili bir biçimde kontrol altına aldı.

Yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleşecek olan bir sonraki dünya savaşına kadar, Avrupa bu bölgede neredeyse tam bir egemenliğe sahip olacaktı.

Yalnızca Suudiler ve halef Türk devleti belirli bir bağımsızlığı korudu ve onlar da aşama aşama Batı’nın çekim alanına çekildiler.

II. Dünya Savaşı’nın kan banyosu bile Avrupa’nın sömürge egemenliğini alaşağı edemedi. Geriye dönülüp bakıldığında Batı’nın İslam’la karşılaşmasını, en sonunda kesin ve uzun ömürlü bir askeri zaferle sonuçlandırdığı görülüyor.” (1)

Gazeteci, araştırmacı John Tırman ne demektedir?

İngiltere ve Fransa 1918’de, Tüm Müslüman toprakları etkili biçimde kontrol altına aldı.  Suudiler ve Türkler aşama aşama batının çekim alanına çekildiler.

Çok sık verdiğimiz örneği tekrar verelim;

Yıl 1932. Yer, Belçika’da Dünya Güzellik yarışması’nın yapıldığı salon…

Jüri başkanı, Türkiye Cumhuriyeti’nde, “Türk güzeli” olarak seçilen ve bu yarışmaya gönderilen Keriman Halis’in de önünde şu konuşmayı yapmaktadır;

-“Jüri Başkanı  kürsüye geçerek elindeki Türkçe ve Fransızca belgeye göre şöyle konuştu:

“Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın Hıristiyanlığının zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. ”Müslüman kızlarının geleceği böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz.” (2)

Bu seçimin oylamasız yapıldığını da belirtmiş olalım. İlginç değil mi?

Peki,  (Suudiler ve Türkler aşama aşama batının çekim alanına çekildiler.) Yazarın bu ifadesinden ne anlamalıyız?

-1918’de güçlü olan kimlerdir?

-İngiltere ve Fransa mı?

-Peki, 1945’den sonra kim?

-Hımmm! Amerika olmalı…

-Yani kendisinin gücünü temsil eden NATO’mu demek istediniz?

-Ben farkında olmadan öyle mi söylemişim, el mi değişmiş?

Bunu burada keselim ve gerisini okuyanın bilgi-deneyim ve basiretine bırakalım.

Şimdi neden Osmanlı -daha doğrusu batının tüketerek yok ettiği anlayışı- bölgenin, daha doğrusu Avrupalıların çıkarı için geri kazandırılacak, ona bakalım. Ve bu neden bir zarurettir?

...19. yüzyıla gelindiğinde pek çok şey değişmişti. Osmanlı İmparatorluğu açıkça gerileme içindeydi.

Aydınlanma ile canlanan ve Sanayi Devrimi ile güçlenen Avrupa, Müslümanlara karşı hami gibi davranabilirdi; fakat esas olarak onları hor görmeye devam etti.

Avrupa’nın eskiden Osmanlı ve iran’a ait olan toprakları kolaylıkla sömürgeleştirmesi, tehdit ve üstünlük algılamalarını başka yerlere yöneltmesine sebep oldu. Artık Avrupa emperyalizminin borusu ötüyordu; bu 20. Yüzyılın büyük bir bölümü için geçerli olacaktı.

Avrupa, Batı emperyalizmi çağından çok daha önce bile Ortadoğu üzerinde etki sahibiydi. Özellikle Osmanlılar Avrupa silahları alıyordu. Konstantinopolis’in de geçirilmesinden çok önce Türkler, Avrupa yapımı büyük topları kullanıyordu.

Ayrıca gemi yapımcılığı tekniklerini ve denizcilik esaslarını Avrupa’dan almışlardı ve Müslümanlar muhtemelen Haçlı Seferleri gibi erken tarihlerde her türden Batılı silahı satın almışlardı.

Bir bilim adamının gözlemlediği gibi,

“Avrupalılar kendilerini yok etmeye kararlı düşmanlara savaş silahı satarken en ufak bir pişmanlık duymamışlardır.”

”Kucak açılan askeri teknoloji sık sık çeşitli Avrupalı hocaların İstanbul’a yerleşmesine neden olmuştu – ki bu da Türkler için pek hoş olmayan bir gereksinimdi.

Avrupa emperyalizmi Osmanlı ve İran İmparatorlukları’nın tedrici olarak tüketilmesiyle sınırlı değildi elbette.

Orta Asya’daki Rus etkisi 18. Yüzyıl boyunca artıyordu ve 19- yüzyılın ortalarına gelindiğinde Britanya Hindistandaki denetimini emniyete almıştı.

Bu türden tutkular, Türkiye ve İran’ın önemini bütünüyle farklı bir yolla arttırdı: bu ülkeler, Londra ve Delhi arasındaki hayat kanalları, emperyal Rusya ile emperyal İngiltere arasındaki rekabet sahalarıydı. Büyük Oyundaki” en gizli manevralar ve en açık askeri kampanyalar Afganistan ve İran’da gerçekleştirildi.

Fakat sendelemekte olan Osmanlı sultanlarının da bir rolü vardı: Britanya’nın, Doğu’ya giden yollarını emniyete kavuşturma ve Karadeniz’i (dolayısıyla Rus donanmasını) kontrol etme ihtiyacı, Bab-ı Ali ile uzun süreli bir ilişki kurmasına yol açtı.

Kraliçe Viktorya, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarından denetimsiz geçiş karşılığında belli garantiler sağladı.

Fakat din yine araya girdi. Sultanın Hıristiyan azınlıklara uyguladığı iddia edilen “zulümler” İngiltere’de ortalığı öyle karıştırdı ki, William Gladstone, Benjamin Disraeli’den sonra 1880’de başbakan olunca İstanbul’la olan bağları kopardı..” (3)

Burada William Gladston’u ve anlayışını tanımak için küçük bir ara vermemiz gerekmektedir.

“…Nitekim (İngiltere Başbakanı) Gladstone, Türklere ve Müslümanlara yönelik bütün politikalarının dışında yalnızca bu cümlesiyle “Türk-Müslüman düşmanı” unvanını aldı. Avam Kamarası’nda Sason isyanlarının konuşulduğu oturuma Kuran-ı Kerim ile gelerek konuşmaya başlayan Gladstone, bir ara Kuran-ı Kerim’i işaret ederek “Bu lanetli kitabın takipçileri oldukça, Avrupa’ya barış gelmeyecektir” (As long as there were the followers of that accursed book, Europe would know no peace) ifadelerini kullanmıştır…”

“…Türkler Avrupa’dan hemen çıkartılmalı, derhal yok olmalıdır… Türkler ortadan kaldırılıp, toprakları üç devlet tarafından anlaşarak paylaşılmalıdır” (4)

Kaldığımız yerden devamla;

…Bu olay Ortadoğu üzerinde etki sahibi olmak için sürekli değişen baş döndürücü ittifak ve gayretler zincirinin halkalarından yalnızca bir tanesiydi; fakat bölgede tarihin seyri açısından belli sonuçlar doğuracaktı.

Rusya’ya karşı denge oluşturmak için Avrupalı bir müttefik arayan sultan, Bismarck yönetiminde birliğini yeni kurmuş ve güçlü Almanya’ya yöneldi. Berlin-İstanbul işbirliği, I. Dünya Savaşı’nda her iki tarafın da yaşadığı hezimete dek ayakta kaldı.

19l4’e gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun “Avrupa’nın hasta adamı” diye anılması olağanlaşmıştı. Zayıf ve etkisiz bir yönetim haline gelen imparatorluk yine de Doğu Akdeniz ve Arabistan’ın önemli bir bölümünü elinde tutuyordu.

Elinde tuttuğu yerler arasında Kızıl Deniz boyunca uzanan Mekke ve Medine eyaletleri, güneydoğuda Musul, Bağdat ve Basra, güneyde Suriye ve Filistin vardı.

Avrupa’daki topraklarını aşama aşama kaybedişi, 1912’deki kanlı Balkan savaşıyla sona erdi. Trakya hariç Balkanlar’ın dışına atılmıştı. Bulgaristan ve Romanya zaten on yıllar önce kaybedilmişti.

Rusya 1774’te Kırım’ı ele geçirmekle işe başlamış ve ardından imparatorluğun kuzeydoğusunun neredeyse tamamını kuşatmıştı.

Kuzey Afrika’daki Osmanlı hükümranlığı da aynı şekilde aşınıp gitmişti; Cezayir 1830’da Fransa tarafından, Mısır da yarım yüzyıl sonra Britanya tarafından alınmıştı.

Sultan devrilmeye hazır durumdaydı, fakat Osmanlı İmparatorluğu’nun mezara nihayette nasıl gömüleceği meselesi Ortadoğu’nun gelecek on yıllardaki durumunu şekillendirecekti.

1918’de I. Dünya Savaşı’nın sonunda, İngiltere ve Fransa Akdeniz’in doğusundan Hindistan’a kadar olan tüm Müslüman toprakları etkili bir biçimde kontrol altına aldı. Yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleşecek olan bir sonraki dünya savaşına kadar, Avrupa bu bölgede neredeyse tam bir egemenliğe sahip olacaktı.

Yalnızca Suudiler ve halef Türk devleti belirli bir bağımsızlığı korudu ve onlar da aşama aşama Batı’nın çekim alanına çekildiler. II. Dünya Savaşı’nın kan banyosu bile Avrupa’nın sömürge egemenliğini alaşağı edemedi. Geriye dönülüp bakıldığında Batı’nın İslam’la karşılaşmasını, en sonunda kesin ve uzun ömürlü bir askeri zaferle sonuçlandırdığı görülüyor. (5)

Yazılanlar anlaşılan;

-Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere-Fransa ile Rusya arasındaki rekabette yıkılmıştır.

-Elbette, son düğümü, Almanya’nın büyük rüyaları üzerine atıldığını da not ederek.

-Peki, neden yıktıkları Osmanlıyı tekrar canlandıracaklardır?

-Neden mi?

-Elbette, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir Güneş Devlet olmasında dolayı değil…

Nasıl yani, Osmanlı Bir Güneş devlet mi kurmuştu?

www.canmehmet.com

Resim; www.andrewgrantham.co.uk

Kaynaklar;

(1) SAVAŞ GANİMETLERİ ‘ AMERİKAN SİLAH TİCARETİNİN İNSANİ BEDELİ, JOHN TIRMAN Aram Yayıncılık: Nisan 2005, Sahife, 32.

(2) Daha fazlası ve kaynaklar için için bakınız;http://www.canmehmet.com/bati-soslu-hayat-basliyor-laiki-tarikatci-uluscu-happy-birthday-to-youcu-11.html

(3)SAVAŞ GANİMETLERİ ‘ AMERİKAN SİLAH TİCARETİNİN İNSANİ BEDELİ, JOHN TIRMAN Aram Yayıncılık: Nisan 2005,

(4)Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız;

http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html

(5) SAVAŞ GANİMETLERİ ‘ AMERİKAN SİLAH TİCARETİNİN İNSANİ BEDELİ, JOHN TIRMAN Aram Yayıncılık: Nisan 2005. Sahife;32

Son Osmanlılar” ABD, Avrupalıların değil, Rusların dostudur; “Soğuk Savaş” da bir oyundur! (5)

keriman halis-cumhuri

 

Yeni Türkiye, Rusya misali askeri teknoloji ile yükseltilerek, yine Rusya misali “Kağıttan Kaplan!” yapılmaya mı çalışılmaktadır? Aşağıdaki belgelerde Amerika ve Rusya’nın (Rusların da kullanılarak) aralarından dünyayı nasıl paylaştıkları açıklanmaktadır.

Uluslararası siyasette her şey bir oyun, her şey bir paylaşım için bir maskedir.

Peki, neden, sivil yüksek-nükleer teknoloji değil de? “askeri teknoloji?”

Akıllım! Bunu bize Mihail Gorbacov anlatsın;

Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum…. Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki  800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi…”

Eski Sovyet başkanı ne demektedir?

Silahlanma yarışının kurbanı olduk!

Buna ne denir?

-Hayırlı işler!

Meraklılarına sık sık (1853) Kırım Savaşı’na nasıl girdiğimiz ve nasıl büyük bir tezgâha düşürüldüğümüz anlatıldığı için tekrar anlatılmayacak (1);

Milli Mücadele”, Kurtuluş Savaşı, dediğimiz, olayların da aslında “Şark Meselesi”nin bir parçası olduğunu, ve bunun başlangıcının çok gerilere gittiğini, bunun gerçeğinde ne olduğunu; İngiltere Kralı V. George’un 1924 yılında Lozan antlaşmasının onayından hemen önce Avam Kamara’sındaki konuşmasında açıkladığı gibi; “Bu (Lozan) anlaşmanın onayı ile, bir çağ kapanacaktır.” (2)

-Hangi çağ kapanmaktadır?

-Elbette, Fatih’in (1453’de) açtığı çağ.

-Bu kadar mı?  Hiç olur mu?

-Yıl 1932,

-Yer, Belçika’da Dünya Güzellik yarışması’nın yapıldığı salon…

-Jüri başkanı, Türkiye Cumhuriyeti’nde, “Türk güzeli” olarak seçilen ve bu nedenle salonda bulunan Keriman Halis’in önünde şu konuşmayı yapmaktadır;

-“Jüri Başkanı  kürsüye geçerek elindeki Türkçe ve Fransızca belgeye göre şöyle konuştu:-  “Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın Hıristiyanlığının zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. ”Müslüman kızlarının geleceği böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz.” (3)

Bu seçimin oylamasız yapıldığını da belirtmiş olalım.

İlginç değil mi?

Bizim bunlardan sonra  (1945’ler) geldiğimiz yer, en sonuncusu olan “NATO” tezgâhıdır.

NATO’ya bizi (Türkiye’yi) Kim soktu? Dediğimizde, çok büyük çoğunluk,

-“Adnan Menderes”, (Demokrat Parti) diyecektir.

-Peki, bu iddia doğru mudur?

Gerçeğinde durum hiçte böyle değildir?

-Bizi NATO’ya sokan…!

-Devam edecek…

-Bizler NATO’ya yalvar, yakar mı girdik ve neden?

www.canmehmet.com

Resim;

Kaynaklar

(1) Kaynaklar için bakınız; http://www.canmehmet.com/kisa-bir-nato-giris-hikayesi-natoya-ilk-kez-1853te-girdik-aaa-o-zamanda-mi-nato-vardi.html

(2) Kaynaklar için bakınız; http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html#sthash.Q8mMzO4T.dpuf

(3)Daha fazlası ve kaynaklar için için bakınız;http://www.canmehmet.com/bati-soslu-hayat-basliyor-laiki-tarikatci-uluscu-happy-birthday-to-youcu-11.html

 

“Son Osmanlılar” Avrupa’yı Rus-Çin hâkimiyetinden, canlandıracakları Osmanlı mı kurtaracak (4)

 

"GÜÇ", Kimsenin babasının tapulu malı değildir ve bu nedenle hakedenler için yüz yılda bir el-sahip değiştirmektedir. 1817 İngiltere, 1917 Amerika, 2017 Çin.

Gelişmiş Batılı ülkeler, ekonomik boyutta giderek hızlanan bir şekilde inişe geçmiştir. Bunun işareti; başta Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya olmak üzere Küresel Şirketlerini Çin’e kaptırmalarıdır. Ülkelerin önemi iki ana özellikleri nedeniyle öne çıkmaktadır.

a) Sahip oldukları; Petrol, gaz, maden ve benzeri stratejik hammaddeler;

b) Sahip olduğu coğrafyanın, stratejik hammaddelerin taşıma yolları üzerinde olması.

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında etken olan (Ve Yeni Devlet Türkiye’yi tehdit eden) Rusların birincil hedefi; İstanbul, Boğazlar, Süveyş Kanalı, Basra Körfezi -İran- Mısır, Suriye, Libya, Kıbrıs’tır.

Çünkü Rusların bir dünya devleti olabilmesi birincil derecede boğazlara bağlıdır.

Ancak, İstanbul’un, Boğazların Rusların eline geçmemesi; dün nasıl İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya için hayati önem arzetmiş ve bir dünya savaşı nedeni olabilmişse, Bugünde, Amerika ve AB ülkeleri için öyledir.

Bunlarla beraber, önceden askeri işgallerle yapılan ülkelerin sömürüsü bugün, sermaye yatırımları üzerinden yürütülmektedir.

Bu manada Çin’in Avrupa’da (hakimiyet için) satın aldığı küresel şirketlere birkaç  örnek verilirse;

-“Çinli Makine imalatçısı Sany, bu yılın başlarında da 360 milyon euroya, ünlü Alman beton makineleri ve beton pompaları imalatçısı Putzmeister’i satın almıştı.(1)

-Dünyanın 5’inci büyük lastik üreticisi Pirelli’yi Çin satın alıyor. Çin, İtalyan sanayi sektörünün sembol isimlerinden biri olan Pirelli’yi satın almak için 7.7 milyar dolar ödeme yapacak. (2)

“..Çin’in elinde yaklaşık 4 trilyon dolarlık bir döviz rezervi var. Bu çok büyük bir rakam. Çin, dünyaya açılmayı ve çok uluslu şirketler yaratmayı hedefliyor.

Çin şirketlerinin yoğun bir şekilde Afrika’ya gittiğini görüyoruz. Burada köprüler, enerji santralleri, tren istasyonları, kamu binaları, başkanlık sarayları vs. inşa ediyorlar…Enerji konusu çok önemli, ama Çin’in amacı Avrupa’dan petrol almak değil tabii ki.

Avrupalı ülkelerin altyapı projelerine; özellikle de elektrik, su, gaz gibi alanlarına girmek isteyen Çin açısından önemli.

Avrupa’da bu alanlardaki altyapı giderek eskimekte. Fransa’nın nükleer enerjideki durumuna bakarsak, bir dönem kullandığımız elektriğin yüzde 70’nin nükleer kaynaklı olmasıyla övünüyorken şu anda nükleer santrallerin giderek eskimesinden endişe duyuyoruz.

Tabii ki bu santralleri kendimiz yenileyebilir ya da ihaleye açabiliriz. Belki de nükleer santral işini Çin’e vermeyiz ama sonuçta ne olursa olsun Çin yatırımlarını yerel seviyede nasıl ele alacağımızı, bu konuda nasıl hareket edeceğimizi öğrenmemiz gerekiyor.

Tüm bu saydığım alanlarda Çinli firmalar Avrupa’da yatırım yapıyor.

-Portekiz’in ulusal elektrik dağıtım şirketi Energias de Portugal’ın (EDP) yüzde 21’ini satın aldılar.

-İtalya’nın ulusal doğal gaz ve elektrik hatlarını kontrol eden CDP Reti’nin yüzde 35’i Çinlilere ait.

-Petrol üreticisi ENI’da, elektrik şirketi Enel ve Telecom Italia’dada hisseleri var.

-İngiltere’de Thames Water’ın yüzde 10’unu satın aldılar.

-Fransa’da ise elektrik firması GDF Suez’in yüzde 30 hissesine sahipler.

-Fransa’daki Toulouse Havaalanı’nın yüzde 50 hissesi Çinlilere ait.

-İtalya’daki Parma Havaalanı’nın alımının arkasında ise ilginç bir hikaye var. Alımı yapan IZP firmasını tanıyorum, altyapı yatırımıyla hiçbir ilgisi olmayan bir elektronik ticaret firması. Çin hükümetine yakın oldukları için karşılarına çıkan 200 milyon euroluk yatırım fırsatını kaçırmayarak havaalanını aldılar.

Bu girişimlerin Avrupa’ya etkisi nasıl olacak?

Bir yandan “Biz varlıklarımızı yabancılara, Körfez ülkelerine, Çin’e satmayız” diyorlar ancak diğer yandan da gelecek paraya ihtiyaçları var. Çünkü mevcut tesisler, özellikle de havaalanları, para kazandırmıyor. Bakın, Çinliler İngiltere’de bile alım yaptılar; Heathrow Havaalanı’nın yüzde 10 hissesi artık onların elinde.

Bu doğal olarak bir etki yaratacak çünkü Çinli yatırımlar artacak ve Çinliler söz konusu işletmelerin kontrolünü ele geçirecek.

-Otomobil firması Volvo, bir Çin şirketi tarafından 2010 yılında satın alındı.

-Çinliler şimdi 100 milyon euroluk bir yatırımla Fransa’nın kuzeyinde çiftlikler ve süt üretim tesisleri kuruyorlar.

-Çinli firmaların ABD’de de yatırımları var. Bu açıdan, Çin’in ABD’ye olan yaklaşımıyla Avrupa’ya olan yaklaşımı arasında ne gibi farklardan söz edilebilir?

ABD’nin Çin’den en fazla yatırım alan ülkelerden birisi olduğunu görüyoruz. ABD’nin özellikle güney eyaletlerinden Güney Carolina, Delaware, Güney Dakota ve bir ölçüde de Louisiana’da ciddi miktarda Çin yatırımı mevcut. Haier, Lenovo ve daha birçok Çinli firma buralarda yatırımlar gerçekleştirmiş. (3)

Avustralya muhalefet lideri Barnaby Joyce, ülkenin en büyük maden şirketi olan Rio Tinto’nun 19,5 milyar dolara Çin’e satılmasına şiddetle karşı çıkanlardan.

Barnaby Joyce, sadece Rio Tinto’nun Çinlilere satılmasına karşı çıkmıyor. Joyce Çin’in krizi fırsat bilerek küresel çapta enerji ve maden kaynaklarını ucuza kapatmasının yaratacağı tehlikelere karşı dünyayı uyarıyor.

Çünkü Çin, Rio Tinto dışında başka bir Avustralya şirketi olan dünyanın ikinci çinko üreticisi Oz Minerals’ı da 2,6 milyar dolara satın alma teklifinde bulundu.

Ancak satın alımlar bununla da bitmiyor. Şubat ayında Çin’in 3. büyük çinko üreticisi Zhongjin 45,5 milyon dolara Avustralya’nın büyük çinko üreticilerinden Perilya’yı satın alırken, geçtiğimiz hafta Çin’in büyük demir-çelik şirketlerinden Hunan Valin Iron& Steel 771 milyon dolara Avustralya’nın 3. büyük demir cevheri üreticisi olan Fortescue’nin yüzde 20’lik hissesini devraldı.

Çin, krizi fırsata dönüştürüyor”

Fortescue satışını Çin China National Petroleum Corporation şirketinin,  Libya’da önemli petrol sahalarına sahip olan Kanadalı Verenex Energy’yi satın almak için teklifi takip etti.

Mart ayının başında ise Sinosteel şirketi, demir madeni üreticisi Murchinson’un yüzde 6’lık hissesini satın aldı. Şüphesiz ki Çin, krizi avantaja döndürmeye çalışıyor. Özellikle sanayinin atardamarı olan doğal kaynaklar alanında. Çünkü Çin, elindeki nakit parayı, kriz nedeniyle değerleri son derece düşmüş olan Batı endüstrisinin en büyük şirketlerini, ucuz fiyata satın almakta kullanıyor.

Ucuz hammaddeyi garantiliyorlar”

Bu arada Çin sadece önemli doğal zenginliklere sahip olan şirketleri satın almıyor. Krizin ilk sinyallerini vermeye başladığı 2007 yılında 3 milyar dolarla Blackstone ve 2,2 milyar dolarla Barclays gibi kuruluşlara yatırım yaparak Batı’nın finans sistemine hızlı bir giriş yaptı.

Yukarıda “Doğunun hâkimiyetinde” kurulmaya başlanılan Yeni Bir Dünya Düzeni için, Çin’in Birinci ayakta, kendine gelişmiş Batılı şirketleri nasıl ele geçirdiği anlatılmaya çalışılmıştır.

Gelecek yazıda;

“Enerji koridoru” üzerindeki ülkemizin neden hızlı bir büyüme içine girdiği ve (örtülü mümkünse kontrollerinde olacak şekilde) can havli ile desteklendiği açıklanacaktır.

www.canmehmet.com

Resim; www.ulusalkanal.com.tr (alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir)

Kaynaklar;

(1)Daha fazlası için bakınız; http://www.dw.com/tr/%C3%A7inliler-almanyay%C4%B1-al%C4%B1yor/a-16257540

(2)http://www.ntv.com.tr/ekonomi/italyan-lastik-devi-pirelli-cine-satiliyor,09HMp9UhMk2dGDmUQdOY9w

(3)http://www.sarkekspresi.com/?p=1265

( Merkezi Washington’da bulunan düşünce kuruluşu Brookings’de görev yapan araştırmacı Philippe Le Corre ile yapmış olduğum mülakat Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu USAK tarafından yayınlanan “Analist” dergisinin Haziran 2015 sayısında yer aldı. )

(4) Daha fazlası için bakınız; http://www.demircelikstore.com/-1-309-cin-avrupali-sirketleri-ele-geciriyor-.html

“Son Osmanlılar” Osmanlı, Arşive kaldırılmadı da, buzdolabında mı donduruldu, Neden? (3)

wikileask

ABD Central F. Üniversitesi’nde ders veren Doç. Özoğlu, “ABD arşivlerinde  öyle belgelerle karşılaştım ki her biri tarihimizin yeniden yazılmasına kapı aralayacak nitelikte.” Der. Peki, Doç. Özoğlu, ABD tarafından kamuoyuna açılan arşivlerdeki belgelerde tarihimizin yeniden yazılmasına neden olacak ne görmüştür? (1)

 “Artık arşivleri açma zamanı”

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın gizli belgelerini yayımlayarak gündem yaratan internet sitesi Wikileaks‘in sayfasına koyduğu duvar kâğıtlarından birinin üzerinde Atatürk fotoğrafı bulunmaktadır.

“..Fotoğrafta, Wikileaks’i temsil eden logo; Guantanamo, Afganistan Savaşı, JF Kennedy suikastı, cinayetler, banka krizleri gibi skandalların kirli belgelerin yer aldığı odaya giriyor ve bu odayı aydınlatıyor.

Ancak karanlık fotoğraf fotoşop programı kullanarak aydınlatıldığında odada asılı ABD eski Başkanı Nixon ile rafta duran bir Atatürk fotoğrafı göze çarpıyor. Nixon’ın Amerika’daki Watergate skandalı sonrası istifa etmek zorunda kaldığı biliniyor. Bu nedenle “kirli odada” yer alması çok da yadırganacak bir durum değil. Ancak Atatürk’ün fotoğrafının bu skandalların arasında ne aradığı ilk aşamada anlaşılamadı.

Fotoğrafı büyütünce…

Fotoğrafı büyüterek detaylı incelediğimizde gizem çözüldü. Fotoğrafın sağ alt köşesinde “Design by Agents of Chaos” imzasını gördük. Ondan sonrası iplik söküğü gibi geldi. Agents of Chaos (Kaos elçileri), Yunanistan’da anarşist görüşlere sahip bir öğrenci grubu. Kullandıkları slogan:

“Medyada okuduklarınıza, TV’de izlediklerinize inanmayın…”

 ‘Arşivleri açma zamanı’

Agents of Chaos, Rusya ve Kuzey Kore gibi ülkeler için de benzer afişler hazırladı. Grubun Atatürk fotoğrafını WikiLeaks’in bilgisi dahilinde koyup koymadığı açık değil. Çünkü karanlık versiyonda Atatürk fotoğrafı çok net belli olmuyor. (2)

Tarih Yeniden Yazılabilir!

Son 10 yılını ABD arşivlerinde geçiren Central Florida Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Özoğlu, Türkiye ve bazı Türk liderlerle ilgili önemli yazışmalara ulaşmış.

-“Bunlar arasında öyle belgeler var ki tarihi yeniden yazmamız gerekebilir.” diyor.

..Refet Bele’nin Atatürk’ün arkasından söyledikleri ve Rauf Orbay’ın ABD’li Amiral Bristol’e Musul konusunda verdiği güvence… Baştan söyleyelim, yazıda bahsi geçen belgeler WikiLeaks’te mevcut değil.

Son 10 yılını ABD’deki 13 ayrı arşivde geçiren Doç. Dr. Hakan Özoğlu’yla Türk kamuoyuna yansıyan belgeleri konuştuk. Hâlihazırda Central Florida Üniversitesi’nde Ortadoğu tarihi dersleri veren Doç. Dr. Özoğlu, ABD arşivlerinde kamuoyuna açılan devlet yazışmalarının önemini şöyle anlatıyor:

“ABD arşivlerinde ne Türk ne de İngiliz arşivlerinde bulunan öyle belgelerle karşılaştım ki her biri tarihimizin yeniden yazılmasına kapı aralayacak nitelikte.”

-Atatürk’le ilgili başka belgeler gördünüz mü?

Elbette. Her çeşit rapor var. Mesela bir diğer diplomatik yazıya rastladım Atatürk ile ilgili.

Atatürk’ün halifeliği kaldıracağı bir hafta önceden bildiriliyor Washington’a.

Tam bir hafta önce, Fransızlardan alınan bilgiler çerçevesinde hazırlamışlar yazıyı.

Yazıya göre, Mustafa Kemal ordu komutanlarının görüşünü almak için İzmir’de 16–22 Şubat tarihleri arasında bir toplantı yapıyor.

Amacı, halifelik kaldırıldıktan sonra komutanların bağlılığından emin olmak. Rapor Washington’a 25 Şubat 1924’te ulaşıyor. Yani halifelik kaldırılmadan önce.

Başka bir deyişle, Türkiye’deki insanların haberi olmadan önce, Fransa ve ABD yetkilileri halifeliğin kalkacağını öğreniyor.

-Rauf Orbay ABD’lilere bilgi mi veriyor?

Bilgi çıkarmak (yani casusluk yapmak) açısından değil. Mesela bir konuşmada –ki o zaman Rauf Bey başbakan ve Lozan’da Musul görüşmeleri oluyor– Musul’un Türkiye’de kalacağı konusunda Amiral Bristol’e neredeyse güvence veriyor. Diyor ki, “Merak etmeyin, Musul bizim olacak ve bunu ne savaşla ne de Irak’ta ayaklamalar çıkararak yapacağız. Göreceksiniz, yapacağız. Unutmayın ki Irak Başbakanı benim sınıf arkadaşım.” Yazı burada kesiliyor.

-Musul konusu sıkça geçiyor mu diplomatik yazışmalarda?

Musul hakkında yüzlerce rapor, yazı var ABD’deki arşivlerde. Mesela Rauf Orbay’ın yukarıda bahsettiğim görüşü haricinde İsmet İnönü’nün bir konuşmasında

“Biz Musul ile oradaki vatandaşlarımız ve petrolü için ilgileniyoruz.” diyor.

Başka bir yazı da bir ajanın verdiği bilgiyi aktarıyor. Ajan,

-“Eğer Musul İngilizlere verilirse Suudi Arabistan’daki Vahabiler Türkiye’ye yardım için İngilizlere sorun çıkartabilir.” diyor

-ABD Yüksek Komiseri Amiral Bristol başka kimlerle temas kuruyor Türkiye’de?

-İbrahim Refet Bele Paşa ile görüştüğünü görüyoruz belgelerden.

-Neler konuşuyorlar?

Görüşmede Refet Bele’nin Mustafa Kemal’e husumeti çok açık ortaya çıkıyor.

Bu görüşme henüz yayımlanmadı Türkiye’de.

-Biraz açabilir misiniz içeriğini?

Size şu kadarını söyleyeyim, Mustafa Kemal hakkında üstü pek kapalı olmayan eleştiriler getiriyor. Mustafa Kemal’in o makamda uzun süre kalamayacağını ima ediyor. (3)

WikiLeaks’in “Bize destek vermek için bilgisayarınıza indirin” diye yayınladığı hazırladığı posterlerde yer alan Atatürk fotoğrafı tartışma yarattı. Haberturk’ten Gülin Yıldırımkaya polemik köşesini bu konuya ayırdı. Konuyu uzmanlara soran Yıldırımkaya’nın aldığı cevaplar..

USAK Genel Koordinatör’ü Doç. Dr. Sedat Laçiner:
Duvar kağıdında karanlık bir oda var. Bu karanlık odada batan bankalari Afganistan savaşı, cinayetler, karanlıkta kalmış pek çok dosya bulunuyor. Tüm bunların arasında da Atatürk resmi var. Burada Atatürk resmi, Ermeni ve Rum iddiaları için çok önemli. Türkiye’nin İsrail’le yaşadığı sorunlar nedeniyle orada olabilir. Fotoğrafta kapı açılıyor, içeri Wikileaks giriyor ve aydınlatıyor…

Star gazetesi başyazarı Mehmet Altan:
Cumhuriyet tarihini doğru bilmediğimiz kesin. Cumhuriyet tarihini resmi tarihin anlattığı kadar biliyoruz o da doğru anlatmıyor. Bu fotoğrafın altında alt düzey düşmanlık var mı bilmem ama bu sitenin ona olanak tanıyacağını tahmin etmiyorum.

TARİHİMİZDE KARANLIK NOKTALAR VAR
Mesela bizim kurtuluş savaşı İngilizler yokmuş gibi konuşuluyor. Bu mesela karanlıkta kalmış bir konu. İngilizler yok, “Samsun’a çıkıldı ve kurtulduk” gibi çok kestirmeden bir tarih anlatılıyor. Türkiye o sırada etkili olanın üzerinden ifade ediliyor. Bir tek adam var ve onun dışında hiç bir şey yokmuş gibi büyük bir propagandayla gidiyor işler. Şahsa tapınma ve şahıs üzerinden tarih okumak gibi garip bir anlayışımız var.

İngilizler olmadan Osmanlı imparatorluğunun yıkılışı da konuşulamaz, TC’nin kuruluşu da.. Teoride doğru bir çerçeve değil. O zamanki İngiliz yazışmalarına bakarsanız kim bilir neler çıkar.. (4)

Kamuoyundaki yaygın kanaate göre, “Resmi Tarih” Gerçekleri değil, düşünülmesi istenenleri yazmaktadır.

İlginçtir, İngiliz, Fransız, Amerikalı ve Alman yazarların yazdıkları da “Resmi Tarih”i desteklemekte ve yazılanlar, aynı kalemden çıkmışcasına örtüşmektedir.

Örneğin; 19 Mayıs 1919 Olayı’nın öncesi, Nutuk’ta anlatılmadığı için yoktur. Ülkemizde yayınlanan çok satan-okunan yabancı eserlerde de.

Bir ilginç tespit daha vardır; Ülkemizde Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış Süleyman Demirel ile, Osmanlı Hanedanlığı’nın bir mensubu Yakın tarihimiz ile ilgili benzer ifadeleri kullanmaktadır.

-“…Şahbabam (Sultan Vahideddin), İngilizlere inandı. Bu, onun hatası oldu. Bir saltanatın diğerini yıkacağını tahmin edemedi. Şimdi, bizim aile susmak zorunda. Türkiye bazı gerçekleri kabul etmeye hazır değil henüz…  (5-6)

Devam edecek;

-Osmanlılar neden gündemden düşmemekte, düşürülmemektedir?

www.canmehmet.com

Resim; Web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1)http://www.aktifhaber.com/tarih-yeniden-yazilabilir-368080h.htm

(2) Uğur KOÇBAŞ’ın haberi  Vatan Gazetesi,

(3) http://www.aktifhaber.com/tarih-yeniden-yazilabilir-368080h.htm

(4) yazının tamamı için bakınız; http://www.ensonhaber.com/wikileaksteki-ataturk-fotosu-yunan-isi-2010-12-04.html

(5) Suade Hümeyra ÖZBAŞ (Sultan Vahideddin’in torunu) “Son Osmanlılar”, Murat Bardakçı

(6) http://www.canmehmet.com/secilmis-demirel-halk-ogrenmeye-hazir-degil-halk-herseyi-biliyoruz-fazlasini-da-son.html

 

“Son Osmanlılar” Osmanlıların sürgününde bir Musevi vatandaşın ödediği vicdan borcu (2)

osmanlı-3-

 

Rumeli Demiryolları Şirketi’nin oradaki âmiri meğer bir Musevi vatandaşımızmış. (Halife’nin) Efendimizin ve ailesi âzâsının dinlenmelerine elverişli başka bir yer bulunmadığı için üst kattaki dâiresini böyle habersiz gelen yüksek misafirlerinin istirahatine tahsis etti, çoluk çocuğuyla da îzaz ve ikrama yardımlarına Efendimiz tarafından takdirle teşekkür ettiğimiz zaman da… (1)

‘MACERAMIZ BAŞLIYOR’

3 Mart 1924

“Dolmabahçe Sarayı maiyet binasından geceyarısına doğru Mâbeyin’e çağrıldım. Kapıda beklenen nöbetçi beni başyaver odasına götürdü. Yüksek rütbeli bir zabit telefonla şifre yazdırıyordu. Beni görünce beklememi işaret etti; işini bitirince de kim olduğumu sordu. Sonra önündeki elyazılı Efendi’nin siz de maiyetinde bulunacaksınız, ona göre hazırlanın” dedi. Sonra karşısındaki bir meslektaşına, önündeki kâğıdı göstererek ve gülümseyerek:

-“Son Osmanlı Halifesi’nin sizi de maiyetinde bulundurmak istediklerini bildiren bu yazısını hâtıra olarak saklayacağım’ sözlerini ilave etti.

Koridorda Emniyet Umum Müdürü’ne rastladım. Benden pasaport için iki resim istedi. Sonra üst kata çıktım. Halife Hazretleri’nin namaz odasında Kur’an-ı Kerim okumakta olduğunu açık duran kapıda gördüm.

Duasını bitirince huzuruna girdim. Bana

-“Vali Bey, birkaç saate kadar yola çıkacağımızı bildirdi. Bizimle geleceğinizden emin olduğum için de adınızı kafile cetveline geçirdim.”

Hazır bulunduğumu arzederek ve tazimle elini öperek huzurundan ayrıldım.

Aşağıya inice maiyet binasına dönmek, eşimle vedalaşmak, bavulumu almak istedim. Kapıdaki nöbetçi: ‘Siz artık oraya gidemezsiniz. Eşinizi buraya çağırtır, bavulunuzu da getirtiniz.”dedi. Böyle de oldu.

4 Mart 1924

“Yol hazırlıkları ancak sabaha karşı tamamlanabildi. Halife Hazretleri’yle oğlu Şehzade Ömer Faruk, kızı Dürrüşehvâr Sultan ve Kadınefendiler, verilen haber üzerine, alt kata indiler. Binek taşında bekleyen ve elini öpen Eşime Efendimiz:

-“Sizi de birlikte götüremediğimize esef ederim Kızım; ileride imkân bulunursa ayrıca çağırtırım.”

Dedi; kendisini son defa selâmlayan yaverini kucakladı arabasına binmeden önce de ellerini açarak milletimizin ve memleketimizin selameti için duâ etti.

Efendimizin maiyetinde Mabeyinci Hüseyin Nakib Turhan Beyle, hususî tabibi Doktor Selâhattin Bey de bulunuyordu. Aile otomobillerinin önünden ve ardından giden arabalar uzun bir kafile teşkil ediyordu. Edirnekapısı’na vardığımız sıralarda gün ağarmaya başlamıştı.

Çekmecelerden sonraki yolculuk epey zahmetli oldu… Arada iki üç kere de mola vererek nihayet öğleden sonra Çatalca Demiryolu İstasyonu’na varabildik.

Rumeli Demiryolları Şirketi’nin oradaki âmiri meğer bir Musevi vatandaşımızmış. Efendimizin ve ailesi âzâsının dinlenmelerine elverişli başka bir yer bulunmadığı için üst kattaki dâiresini böyle habersiz gelen yüksek misafirlerinin istirahatine tahsis etti, çoluk çocuğuyla da îzaz ve ikrama yardımlarına Efendimiz tarafından takdirle teşekkür ettiğimiz zaman da:

Osmanlı Hanedanı, Türkiye Musevilerinin velinimetidir. Atalarımız ispanya’dan sürüldükleri, kendilerini koruyacak bir ülke aradıkları zaman onları yok olmaktan kurtardılar, devletlerinin gölgesinde tekrar can, Irz ve mâl emniyetine din ve dil hürriyetine kavuşturdular. Onlara, bu kara günlerinde, elimizden gelebildiği kadar hizmet etmek bizim vicdan borcumuzdur.”

Dedi ve gözlerimizi yaşarttı. (2)

Türkler Müslüman olmasalardı, (Belki de) Ne Osman Gazi, Ne Fatih ve Yavuz ne de Kanuni olmayacaktı.

-“Osmanlı” olarak bildiğimiz, atalarımız olmasaydı, bir “Osmanlı Medeniyeti” de olmayacaktı.

-Ne yazık ki, bize tarihi, doğru bir gelecek kurmak için şifreler olduğunu değil de; “üçbeş mezar taşı”, Osmanlıyı, “Bir çocuk, bir deli ve geri” olarak tanıttılar. ve Muhteşem bir medeniyetin üstüne şal çektiler.

Ancak, tarih, bir Deniz misali’dir.

-Zamanı geldiğinde kendisine ait olmayanları kıyıya, sahile bırakmaktadır.

Bu iki kısa girişten sonra konuya geçebiliriz.

www.canmehmet.com

Kaynak;

(1)  “SON HALİFE ABDÜLMECİD” O. GAZİ AŞİROGLU, Ocak 2011, İstanbul

(2) A.g.e. sahife; 123

 

 

Son Osmanlı soruyor! “Bu kadar sene sonra böyle karşılanacaksam niye kovulduk ki?” (1)

osmanlı-3-

“…Söğütten elde kılıçla çıkıp, Viyana’ya kadar gidenlerin torunuyduk. Türkiye’nin fenalığını nasıl düşünürdük? Ama memlekete 600 sene hizmet ettikten sonra, bir gecede kovulduk. Diş değiştirirken kovuldum, saçlarıma ak düştüğünde dönebildim…”. (1)

“.., Vahideddin’in hain olduğuna inanmıyorum… Ama dışarı çıkması hata… Kalsa, öldürülse bile ne olurdu? Dışarıda zaten topu topu dört sene yaşadı..” (2)

“…Şahbabam (Sultan Vahideddin), İngilizlere inandı. Bu, onun hatası oldu. Bir saltanatın diğerini yıkacağını tahmin edemedi. Şimdi, bizim aile susmak zorunda. Türkiye bazı gerçekleri kabul etmeye hazır değil henüz…”  (3)

“Gurbeti, vatansızlığı anlayamazsınız… Hepimizin evinde, Türk toprağı vardı. Yıllarca, başucumda Çamlıca toprağıyla yattım. Çocuklarım Türkiye’de büyüsün, Türkiye’de evlensin;Türkiye’de yaşasın istedim. Her işi denedim… Hammallık yaptım, yağlıboya tablo sattım. İzin çıkınca koşarak geldik ama, “Niçin geldiniz?” diyenler oldu. Nasıl yaşadığımızı bilmeyerek, hâlâ altın arabalarla gezdiğimizi sandılar…” (4)

Kadın, erkek ve çocuk tam 155 kişiydiler…

Osmanlı hanedanının tamamı, bu 155 kişiydi…

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 3 Mart 1924’te kabul ettiği 431 sayılı kanun uyarınca Türkiye dışına çıkartıldılar.

Şehzadelere 24 ile 72 saat, kadınlara bir haftayla on gün arasında, önem sıralarına göre değişen süreler tanınmıştı. Sadece padişah eşleri olan kadınefendilerden ve hanımsultan-sultanzade çocuklarından, isteyenlerin Türkiye’de kalmasma izin verildi.

İkişer bin İngiliz lirasıyla sürgüne gönderilen hanedan mensuplarının Türk vatandaşlıkları ellerinden alındı, adlarına “sadece çıkışa mahsus” olan bir yıllık pasaport düzenlendi, Türkiye’ye girmeleri, Türkiye’den transit geçmeleri ve Türk topraklarında taşınmaz mal edinmeleri yasaklandı, mal varlıklarının da tasfiye edilmesi kararlaştırıldı. (5)

…Biz, sürgün Osmanlılar, her baharda bir kere daha ölür, diriliriz… Bütün gençliğimiz, en güzel hatıralarımız, istanbul’un baharı ile süslenmiştir” (6)

*

Sultan İkinci Abdülhamid’in torunu Mehmed Orhan Osmanoğlu, Sürgüne gidişi ve 68 yıl sonra ülkeye kabul edilişi ile ilgili yaşadıklarını Murat Bardakçı’ya  anlatmaktadır;

“..Bir akşamüzeri, mektepten yeni dönmüştüm. Konağa iki komiser geldi. Komiser, ağlıyordu. Bana bir kâğıt imzalattılar. 14 yaşındaydım. Ne olduğuna bile bakmadan imzaladım. Acelem vardı, bisiklete binecektim. Meğer, 24 saat içerisinde Türkiye topraklarını terkedeceğime dair garanti vermişim”.

Sultan İkinci Abdülhamid’in torunu, “şehzade-i civan-baht, asaletlu, necabetlu Mehmed Orhan Efendi” nin 67 yıllık sürgünü, bu kağıdı imzalamasıyla başlamış…”

Mehmed Orhan Osmanoğlu, 5 Mart 1924 günü, akşam saat dokuza çeyrek kala ayrıldığı Türkiye’ye 68 yıl, daha doğrusu 24 bin 986 gün sonra, 1 Ağustos 1992 günü, saat 17.00’de yeniden ayak bastı. Pasaport kontrolü için. Diğer yolcularla birlikte şıraya girdik. Bagajımızı, yürüyen bandın üzerinden alıp sıradan yolcular gibi gümrüğü geçtik.

Havaalanında ilk sözü,

-“Yahu, burada herkes Türkçe konuşuyor” oldu. Sonra,

-“Tabii, ben memleketimdeyim” dedi. “Kendimi hâlâ Fransa’da sanıyorum. Cannes’a, Menton’a gitmiş zannediyorum ama istanbul’dayım yahu. 68 senelik muhacirlik bitti.

Durmayan gözyaşları

Mehmed Orhan, istanbul’da sık sık ağladı. Önce, Swissair uçağının tekerlekleri Atatürk havalimanının pistine değdiği anda ağladı. Gözünden iki damla yaş aktı ve kendi kendine “Nefsine hâkim ol” diye mırıldandı. “Hani ağlamak, hassasiyet göstermek yoktu? Hani metanetini muhafaza edecektin?

Ama iradesi, gözyaşlarına söz geçiremedi. Yaşlar arttıkça arttı. Cebinden kâğıt bir mendil çıkarttı, gözlerini sildi, derken bana döndü ve sordu:

-“Beyim, gözlerim kızarmış mı? Ağladığım belli olooor mu?”.

Sonra otelde otururken, sokakta yürürken, fotoğraflarını gazetelerde görenlerin yanına gelip

-“Memleketinize hoş geldiniz” diyerek elini öpmek istemeleri üzerine ağladı. 20 dakika konuştuğu TV’de, kendi programını seyrederken de ağladı.

Ama en fazla gözyaşını, Çırağan Oteli’ndeki Boğaz’a nazır geniş odasından Beylerbeyi’ni, Kuzguncuk’u seyretmeye çalışıp hiçbirşey görememesi üzerine döktü.

Bir sabah. Boğaz Köprüsü’ne gidip üzerinde birkaç adım atmak istedi Mehmed Orhan. “Etrafı göremesem bile, havasını içime çekerim” dedi.

Köprüde durmak yasaktı ama

-“artık ne olursa olsun” deyip, otomobili bir kenara parkettik. 100 metre gerimizde, gişelerin olduğu yerde polisler vardı. Durduğumuzu görünce, üç polis bize doğru yürümeye başladı.

Göğüslerindeki yıldızlar, rütbeli olduklarını gösteriyordu.

Birinin elinde, o gün ilk sayfasında Orhan Efendi’nin resminin bulunduğu gazete vardı. Yaklaştılar ve içlerinden biri

-“Niçin durdunuz?” gibisinden bir şey sordu. Gazeteli olanı, okuyarak geliyordu. Birden, gözü otomobilin arka koltuğunda oturan Mehmed Orhan’a takıldı.

Bir gazeteye, bir ona baktı, sonra arkadaşına gösterdi. Bana,

-“Bu o mu?” diye sordular.

“Evet” dedim ve o anda hiç beklemediğimiz bir şey oldu.

Polislerden biri otomobilin açık penceresine eğildi ve

-“Memleketine hoş geldin” dedi.

– ‘’Gazete, Fransa’ya geri döneceğini yazıyor. Senin vatanın burası. Burada kal’

Ve, üçü birden Mehmed Orhan’a selâm durdu. O da, polisler de ağlıyordu…

Polislerle vedalaşıp köprüden ayrıldığımız sırada,

-“Pek garip bir tecelli dedi. “68 sene evvel, kovulma emrimi tebliğ eden komiser de ağlıyordu.

Bugün bana ‘Memleketinize hoşgeldiniz’ diyen polis de ağlıyor.

Hem ağlıyor, hem beni ağlatıyor”.

“Galiba ortada bir hata var. Bu kadar sene sonra böyle karşılanacaksam niye kovulduk ki? Birileri vaktiyle bir hata etmiş ama, kim yapmış bilmooorum..”(7)

www.canmehmet.com

Devam edecek;

Osmanlılar neden sürgün edildi? Bunun arkasında yatan ana neden; Yeni Devlet’in kurulmasının bir şartı mıdır, Yoksa (Osmanlının yokluğu) Lozan’ın kabul edilmesinde bir gerek midir?

Yararlanılan Kaynak; “Son Osmanlılar” Murat Bardakçı,

(1) Emine Mukbile OSMANOGLU (Sultan Reşad’ın torunu)

(2) Ahmed Kemaleddin KEREDİN (Sultan Abdülmecid’in torunu)

(3) Suade Hümeyra ÖZBAŞ (Sultan Vahideddin’in torunu)

(4) Osman Nami OSMANOGLU (Sultan Abdülhamid’in torunu)

(5) “Son Osmanlılar”, Murat Bardakçı

(6)Ali Vâsıb (1903-1984) (Beşinci Murad’ın torunu)

(7) Son Osmanlılar Murat Bardakçı, sahife:29

 

Kısa bir NATO giriş hikâyesi; NATO’ya ilk kez 1853’te girdik. Aaa! O zamanda mı NATO vardı?

Tarih tekrar eder mi? Eder! Elbete aptallar için.

Kaddafi’nin katledilmesinin arkasında iddia edildiği gibi “Petrol” değil, “Su” vardır. (Hikayesi aşağıdadır)  Ve Tarih tekrar eder mi? Aptallar için, “Evet!”

 

Bizim, (Osmanlının) NATO’ya ilk girişimiz, 1853 Kırım Savaşı öncesidir.

O savaştaki taraflar; İngiltere, Fransa, Sardinya-Piyemonte Krallığı (İtalya) ile Osmanlı İmparatorluğu. Karşı tarafta ise Rusya İmparatorluğu vardır.

İlk tezgâh şöyle kurulur; Ruslar, Osmanlıları sıkıştırır, (Tavizler ister), İngiltere ve Fransa (sözde) yardım altında bizimle bir ittifak kurarlar ve birlikte yapılan savaşta Ruslar yenilir.

Ancak, Osmanlı’nın da kazandığı bu savaşta verdiği tavizler, Rusların istediklerinden birkaç kat daha fazladır.

Bu, gerçeğinde Osmanlıyı parçalamak için, (daha doğrusu hazırlamak için) İngiliz-Fransız ve Rusların aralarında anlaşarak attıkları büyük bir kazıktır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasına Avrupalı Devletler ve Papalık tarafından ilk kez, İstanbul (1453) ve Atina’nın Fethi’nden sonra (1458) karar verilir.

15’nci asrın sonunda yapılan Coğrafi keşifler bu anlayışla yapılmıştır.

Keşiflerle yapılmak istenen; Osmanlı İmparatorluğu topraklarından (Karadan)  geçen İpek yolun’ u denize kaydırmak-taşımaktır. Ve keşifler sonucu (Kara İpek Yolu’nu) taşıma işi önemli ölçüde gerçekleştirilir.

Yaygın bilinenlerin aksine, Osmanlı’nın ilk ekonomik sorunlarının-isyanlarının-yıkımın nedeni bu keşifler nedeni ile işsiz kalan Kervansaray Sahipleri ile (Yolları koruyan Derbentler) güvenlik görevlileri’dir.

İlginç değil mi? TV’de onlarca tarihi-siyasi meseleler anlatılır, ancak bunlar anlatılmaz!

Peki neden?

Ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransızlara verdiği ticari ayrıcalık Osmanlı için ilk değildir. Bu ticari ayrıcalığın -kapitülasyonlar- verilmesinde etken; Kara İpek Yolu yerine, Deniz taşımacılığını kullanmaya başlayan Avrupalı tacirlerin Osmanlı Topraklarını kullanmalarının devamı içindir.

Coğrafi keşiflerden sonra –Büyük gelir kaybına rağmen- Osmanlı hala güçlüdür, Kanuni 1529’da Avrupa’ya seferlere devam eder ve “Avrupa’nın Kalbi” Viyana önüne çadır kurar.

Viyana’nın kuşatılması ile, Hristiyan dünyası panik, (gelecek, yok olma korkusu ile) yerini “cinnet hali” ne bırakır. Ve Osmanlıyı nasıl yenecekleri, zayıf noktalarını bulmak-araştırılması için İstanbul’a bir elçi gönderilir.

Elçi İstanbul’a gelir ve bir rapor yazar;

http://www.canmehmet.com/sah-ismail-yavuzu-engellemeseydi-bugun-londra-ve-viyanada-ezan-oksfortta-kuran-okunacakti-2.html

Raporun özetini verirsek, elçi, (1529′ yıllarında) çözüm olarak,

“Osmanlının zayıflatılması için, Şii’ler, Safevi Devleti (Bugünkü İran) desteklenmelidir.”

Gerçeğinde, bu yol Yavuz Sultan Selim’in şehzadeliği döneminde (fiilen) başlatılmıştır. Yavuz için iddia edilen, “Alevileri kesti!” ağır iddiasının arkasında bu plan, senaryo vardır.

Meraklıları yukarıda verilen linkten (tarafsız)  detayları öğrenebilirler.

İlk NATO’ya (Şemsiye altına!) girişimizden sonra sıra 2’cisine gelir.

Burada S. Demirel’in tabiri ile “Halk yaşananların arka planını öğrenmeye hazır değil!” İfadesini kısmen doğru bulduğumuz için bizde açık yazamıyoruz. Yaşananları örtülü olarak verirsek;

Önceden verilen kararla (Almanlar da tezgâhın içindedir) I. Dünya savaşı çıkarılır. Ve İttihatçı-Masonlar üzerinden (baştan kaybedeceğimiz belli olan bir) savaşa girilir. Ve bilinen son, Osmanlı parçalanır.

Aşağıda verilecek bilgilerle bakalım tarih nasıl tekrar etmektedir?

1853’te (Kırım Savaşı’nda)  ne olmuştu? İngiltere, Fransa ve (Sardinya-Piyemonte krallığı) İtalya,  Osmanlı’nın yanında Ruslarla savaşmıştı, değil mi?

Peki, Milli Mücadele’de (İşgalci olmalarına rağmen) bize Yunanlılarla çarpışmak için silah verenler kimlerdi?

Sırası ile, İtalya, Fransa ve İngiltere değil mi?

Peki, Kime karşı, Gerçeğinde (Kontrollerinde olan ve kullandıkları-kuklaları)  Yunanlılara mı,  Ruslara mı?

Hem bir ülkede galip ve işgalci olacaksınız, hem de işgal ettiğiniz ülkenin ordusuna (size karşı Bağımsızlığını kazanmak için)  silah vereceksiniz.

İlginç değil mi?

Meraklıları nedenini öğrenmek isterlerse okuyabilirler; http://www.canmehmet.com/ulkeyi-isgal-eden-devletler-yunanli-taseronlariyla-savasmamiz-icin-bize-silah-veriyorlar-7.html

Demek ki,  NATO’ya ilk (Şemsiye altına) girişimiz; 1853 Kırım Savaşı, ikincisi de, (Parçalama-yeni Devleti’n oluşumu) 1919 tarihinde. (1920’de  diyebiliriz.)

Ve en son sıra adı konulmuşuna, hepimizin bildiği ‘NATO‘ya gelir.

Sırası gelmişken; Yeni Devlet’in (yapısının belirlenmesi) kuruluşu; 5 Ocak 1918 (İngiltere); 8 Ocak 1918, Amerika’da başkan Wilson tarafından yapılan açıklamalarda çok açık olarak anlatılmıştır.)

Gerçeğinde,  I.Dünya Savaşı, Kasım 1918’de -resmen- bitmemiş midir?

Savaşın bitmesine 8 ay kalmasına rağmen, Yeni Dünya Düzeni ve Bu düzende (Yeni) Türk Yurdu’nun (Türkiye’nin) Yeni Devlet’in sınırları-yapısı, Wilson ilkeleri, 12.madde’de açıklanır. Açıklanan Tarih, 5 ve 8 Ocak 1918. Açıklayanlar,  İngiltere ve Amerika başbakan-Başkanı’dır.

2. Dünya savaşı biter. Bu savaşla birlikte Avrupa ülkelerinin gücü de. Artık ABD, Avrupa’nın elinden oyuncaklarını (Sömürgelerini) alacaktır. Ruslarla anlaşır ve dünyayı aralarında paylaşırlar.

Bir daha, 1853’teki tezgâh kurulur ve bu kez de Rusların, (1945 Stalin’in boğazlardan üs ve Kars-Ardahan’la ilgili istekleri)  bizden bazı talepleri vardır.

Bu dönemde dünya dengeleri değişmiş ve Rusların talepleri karşısında (duracak! Aslında –üs- pazarlığı yapacak) İngiltere-Fransa-İtalya yerine ABD (NATO) vardır.

Ve yaygın bilinenin aksine NATO’ya (Menderes değil) İnönü (belki de zaruretten!) sokmuştur.

Toparlanırsa,

Mesele güçlü olmaktadır.

Güçlü olmadığınızda, size kalan tek seçenek güçlüye yem olmaktır.

Tarih tekrar eder mi?

Eder!

Elbette, aptallar için.

İçeride birliğini sağlamayan hiçbir devlet, “Büyük Devlet!” Olamamaktadır.

 

www.canmehmet.com

Resim; Resim; http://vekilsizmeclis.com/viewtopic.php?f=2&t=224 ‘den alınmıştır.

(*) Türklerin can dostu olan Kaddafi, Libya’yı, “Dünyanın 8’nci harikası” olarak değerlendirilen bir proje ile suya kavuşturur. Sıradaki ideali, Nil’den altı kat daha büyük olan nehirlerle, Afrika’nın kaderini değiştirecek “su projesi”dir. Kaddafi’nin katledilmesinin arkasında, Batı’nın, Kaddafi’nin “Afrika’nın yeniden sömürgeleştirilmesine mani olmak” için suya kavuşma planı” na engel, mani olmak vardır.

 

Türkiye’de ne değişti de “az gelişmiş!”lik zinciri kırıldı ve yüksek teknoloji üretilmeye başlandı

eşref bitlis

Önce uzun yıllar yerimizde nasıl saydırıldığımızın belgesini verelim:

“10 Yıldan fazla bir zamandır Türkiye’de faaliyette bulunan Amerikan Yardım Programı şimdi  meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan Eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da bir iktisadi devlet teşebbüsü hemen hemen kalmamıştır. Halen bulundukları kuruluşlarda ilerici kuvvet niteliğini taşıyan bu kimselerin kısa zamanda genel müdürlük ya da müsteşarlık mevkilerine geçmeleri beklenir. AID bütün çabalarını bu gruba yöneltmelidir.” (1)

Batı Medeniyeti’nde –Hristiyan Avrupa, Amerika’daki- insani ilişkiler, herkesin kendisini kurtarması anlayışı üzerine kuruludur. “Herkes kendi çıkarını koruyacaktır.” Bu nedenle Batılılarla kurulacak ilişkilerde kurulan oyunun sadece onların kazanması üzerine olduğu unutulmamalıdır.

Bunu kavradığınız zaman siz de onlar gibi oynanan oyunda kendinizi korumuş olursunuz.

Örnek: NATO, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve halkının çıkarlarını korumak için kurulmamıştır. Ve batılı üye ülkeler, Türkiye’nin çıkarı veya zararı olan bir olayda yerlerinden kalkmayacak, bizi korumayacaklardır.

Öyle şey olur mu?” Diyeceklere canlı bir örnek;

“..Birinci Körfez Savaşı… Amerikan kuvvetleri karargâhı olarak kullanılan otelin bir odasında çok iyi Türkçe konuşan subayı dinliyorum.

Subay duvarda asılı olan haritada avucunu gezdirerek dehşet içinde dinlediğim açıklamalar ediyor:

“Savaş bitecek.

Amerikan kuvvetleri çekilecek.

Bıraktığı silahlar Kuzey Irak’taki Kürtlerin eline geçecek.

Kürtler Türkiye’den toprak isteyecek.

Ya vermeyeceksiniz ve savaşacaksınız ya da toprak vereceksiniz.”

Kulaklarıma inanamıyordum.

“NATO, iki ülkenin müttefik olduğu, Türkiye-Amerika dostluğu” gibi laflar geveliyorum.

Hiç oralı olmuyor…” (2)

Bir “Müttefik!”, nasıl “bir dost ülke!”nin topraklarının bölünmesi için bir çalışma yapabilir? Veya yaptığında onun dostluğu-samimiyeti sorgulanmaz mı?

Yukarıdaki Amerikalı görevlinin yazısından bir alıntı yaparak konuyu yabancı okullara getirelim. Ne demektedir?

..Önemli mevkilerde Amerikan Eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da bir iktisadi devlet teşebbüsü hemen hemen kalmamıştır…”

Peki, biz “Amerikan Eğitimi” derken ne anlamalıyız?

 “18. yüzyıl sonrasında Avrupa’da meydana gelen sanayi devrimi, ulus-devlet, sömürge siyaseti ve kapitalizm anlayışı, eğitimin (öğretimin) -İnsanı eğitmek ve hayata hazırlamak anlayışı- geleneksel rol ve beklentilerini farklı bir zemine kaydırmıştır.

Artık bu dönemden sonra eğitim sadece bilgi ve hikmetin öğretildiği, kültürel ve dinî değerlerin aktarılması, toplumun sosyal sorunlarının çözülmesi için bilgilerin üretildiği yer olmaktan çıkarak, en başta toplumsal kontrol mekanizması, modern devlet ve ekonominin işlemesi için “personel fabrikası”, “makbul vatandaş yetiştirme ortamı/mekânı” olarak tasarlandı. Topluma hâkim sınıfların/seçkinlerin ve idareci elitlerin her türlü detay ve sınırını belirlediği modern eğitim, bir devletin sadece kendi toplumunu sığaya çekmek için değil, diğer devlet ve toplumları da uzun planda etkilemek, onlara nüfuz etmek aracı olarak kullanılmaya başlandı.

Dolayısıyla modern eğitim, modern ekonomistlerin, fabrikatörlerin ve devlet idarecilerinin oldukça kullanışlı olarak gördükleri bir manivelası oldu. Böylece, 18. yüzyılın başlarından itibaren yeni okullar açıp burada yeni programlar uygulamak, insanları kuşatmanın ve geniş toplum kesimleriyle tek yüzlü iletişim ve etkileşim mekanizması kurmanın yolu oldu.

Dünyanın farklı toprakları üzerinde gözü olanların uzak diyarlarda yeni okul açması eğitimin sağladığı avantaj ve beklentiler üzerine inşa edildi. Netice olarak da Avrupalılar ve Amerikalılar kendi tebaalarından bir karşılığın olmadığı dünyanın hemen her yerinde farklı biçimlerde, sömürgeciliğin ön keşif mekanizması amacıyla, farklı görünümlerde ve büyüklüklerde “yabancı okulları” adını verdiğimiz eğitim mekânları işletmeye başladılar” (3)

Özetle; 18’nci asırdan sonra Yabancı ülkelerdeki açılan okullar‘dan amaçlananlar,

-Sömürgecilik için keşif görevi yapması,

-Vereceği eğitim-öğretimle hedef toplumun kontrol edilmesi

-Ekonominin işlemesi için “personel fabrikası olması.

Bu çok kapsamlı konuyu okuyucuyu sıkmamak adına bitirirken;

Kim,Fatihin İstanbul’u aldığı surlardan bu milletin kültürünü fethedeceğim.” (4) demiştir?

İşte size, yaptırdığı okul binasını inşa ettiği taşları bile Fatih’in fetih için yaptırdığı Rumelihisarı’nda  kullanılan taş malzemenin aynısını seçen Misyoner Cyrus Hamlin’in (Tarihçi Cezmi Yurtsever’den aktarılan) kısa hikayesi;

-“Robert Kolej’in amacı, Osmanlı yurttaşı yabancı azınlıklardan zeki olan çocukları en iyi şekilde yetiştirip, gelecekte onların ülke yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlamaktı.”Nitekim Bulgar isyanlarında Robert Kolej mezunu gençlerin lider olarak bulunması dikkat çekiciydi. Hamlin’in görevi sadece İstanbul ‘da bir okul açmak da değildi. O, 1840’lı yıllarda, gelecekte bütün Anadolu’yu saracak olan Anadolu Kolejlerinin de temellerini atmıştı. Nitekim Anadolu kolejleri içinde Merzifon’da kurulu olanı 1880 ve 90’lı yıllarda Ermeni ve Rum isyanlarının merkezi oldu.” (5)

Hamlin’in kurduğu bu okulun dış güçlerin üssü olarak bir ajan yuvası haline geldiği iddiaları da çok dillendirilen iddialar arasında yer alıyor.

Örneğin, “Türkiye’de ve Dünyada Casuslar” adlı kitabın yazarı Aytunç Altındal, ‘Robert Kolej, ayrıca Osmanlı’daki Amerikalı, İngiliz ve Rum casusların da yuvası olmuştu. Birçok casus, bu okulda öğretmen kisvesi altında faaliyet göstermişti. (6)

Toparlanırsa;

Biz içeride siz dışarıda Osmanlıyı üçyüz yıldır yıkamadık! (*) ifadesinde vurgulanan;

– Bizler, ülke içerisindekileri -farkında olarak ve olmayarak zarar verenleri- farkederek gerekli tedbirleri aldığımızda; her zaman dışarıda var olacak düşmanlar ülkemiz için o kadar da önemli olmayacaktır.

“Sana her ne gelirse senden gelir, zannetmeki O benden gelir.”

 

www.canmehmet.com

Resim: http://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/27438.aspx

Kaynaklar;

(*) Fransa Kralının tehdidi karşısında, Fuat Paşa’nın verdiği şu ünlü cevabı çoğumuz biliriz:

“Haşmetmeab, siz, bendenize, başka bir devlet gösterebilir misiniz ki, üç yüz senedir, siz (yani dış devletler) dışarıdan, biz (yani hainler) içeriden devamlı tahribine direnebilmiş olsun! Evet, üç yüz senedir, siz dışarıdan, biz içeriden, Osmanlı’yı yıkamadık!”

(1) Necdet Sevinç, Sanık Yazılar, s.163 (“Ajan Okulları”, Necdet SEVİNÇ, Sahife;21)

(2) Yazının tamamı için bakınız;

http://www.milliyet.com.tr/yonetmek-ongormektir/siyaset/ydetay/1954580/default.htm

(3) Mustafa Gündüz:

http://www.academia.edu/5311592/_Robert_Koleji_Bogazici_Universitesi_nin_Kurulus_Hikayesi_The_History_of_the_Founding_of_Robert_College_and_Cyrus_Hamlin_Life_

(4) ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN

(5) Robert Kolej’in Hikayesi,Cezmi Yurtsever, Expres Gazetesi (Adana), 06.05.2011

(6) İstihbarat tuzağındaki Türkiye-1, Tuna Serim, Tercüman Gazetesi, 01.06.2008

 

Rize’de tartışılması istemenmeyen, “Heykel-Bardak” mı, Halkın düşünmesi, sorgulaması mı?

heykel-1-

Descartes, 17’nci asırda, Düşünüyorum, öylese varım!demesine karşılık, bizler, 21’nci asırda düşünmüyorum, o halde yokum!mu demekteyiz?

18’nci asırdan itibaren batıya ışık-rehber olduğu iddia edilen, “Aydınlanma Çağı” ve felsefesinin temeli; Akılcı düşünceyi, eski geleneksel, değişmez kabul edilen varsayımlardan, ön yargılardan ve ideolojilerden özgürleştirmeyi ve yeni bilgiye yönelik kabulü geliştirmeyi amaçlayan düşünsel gelişim” değil midir?

Meselelerini-sorunlarını tartışamıyanlar, nasıl yeni bir fikir, ideoloji üretecek, çağın gereğine göre kendilerine yeni bir yol belirleyeceklerdir?

İnsan, “düşünen”;

İnsan, düşündükçe üreten;

İnsan düşünüyorsa, ancak anlamını bulan;

Veya bunların tersi; düşünmeyen insan, hiçbir değer üretmeyen insan” değil midir?

İnsanların hangi durumlarda düşünmesi-tartışması istenmez?

..

Yetkiyi bir kişi elinde toplamışsa;

Kurulan sistem bu anlayışla yapılandırılmış ise,

En küçük bir eleştiri-muhalefet, istenmeyecek, bastırılacaktır.

Gerçeğinde, gelişmek ve kalkınmak, muhalefet-eleştiri kültürünün artışı ile doğru orantılıdır.

Hangi sistemlerde muhalefet-eleştiri anlayışı ve bunlara paralel olarak düşünmek-sorgulamak gelişmektedir?

Bilgi  Toplumları’nın en büyük sermayesi, “yetişmiş insanlar” dır.

-İnsanlar,

-Okuyarak,

-Araştırarak,

-Sorgulayarak,

Yeni fikirler, çözümler üreterek ancak, “yetişmiş insan” etiketini kazanabilmektedir.

Yetişmiş İnsanlar, yüksek özgüvene sahip olarak bağımsız düşünebilmekte, meseleleri, insanlarla ilgili evrensel değerlerin ışığı altında değerlendirerek, kendilerini doğru olarak ifade edebilmektedirler.

Gelişmiş ülkelerde, (Kamuoyuna açık ortamlarda, medyada ve özellikle de üniversitelerde) şiddete dönüşmeyen her türlü görüş kendine serbestçe ifade alanı bulabilmektedir.

 

İnsan,

Okudukça –eksiğini- öğrenmekte;

Öğrendikçe beyni gelişmekte;

Beyni geliştikçe, olayları doğru olarak kavramakta;

Olayları doğru olarak kavradıkça, gerçekçi çözümler üretebilmekte’dir.

Rize’ye gelirsek;

Aramızda kaç kişi, 1925 yılında Hamidiye Kruvazörü’nün Rize Kıyılarını bombaladığını;

Aramızda kaç kişi, 1926 Yılındaki İzmir suikasti’nin perde arkasını;

Aramızda kaç kişi, 1930’da yaşanan Menemen Olayları’nın gerçeğini;

Aramızda kaç kişi, 1937-1938 Dersim olaylarını ve sonuçlarını bilmektedir?

Mustafa Kemal Paşa,

Fikri hür, irfanı hürbir nesil istemiş midir, istememiş midir?

Peki, “Fikri hür” demek;

-“İtaat eden, sorgulamayan ve bağımsız düşünmeyenmi?

-“Kendi değerleri ve bilgisi doğrultusunda, korkmadan kendini-düşündüklerini ifade eden” mi?

Sonsöz;

-Ya okur, araştırır, sorgular, kendimizi ve ülkemizi, geliştirir, kalkındırırız;

Ya da itaat eder, “Koyun!” misali, bir sömürge-uydu vatandaşı olarak yaşarız.

www.canmehmet.com

 

Resim; web ortamında alınmış, alt yazı tarfımızdan düzenlenmiştir.