Türkiye neden Rusya, Çin, AB ve ABD için bölgesinin “olmazsa olmaz”ı olmuştur (6/Son)

Tek Merkez'li dünyada, "Süper Güç", Çok Merkez'li dünya'da, Bölgesel güçler belirleyicidir.

Tek Merkez’li dünyada, “Süper Güç“, Çok Merkez’li dünya’da, Bölgesel Güçler belirleyicidir.

 

Dünya, 1945’de (Rusya-ABD) iki; 1993’te (ABD) bir, 2000’lerde (Rusya-Çin-AB-ABD) ise çok merkezlidir. Bunun anlamı; “Ucuz hammadde-Emek-Aç Pazarlar”ın, artık Aslanın ağzında değil, midesinde olduğu’dur.

Sanayii Devrimi ile birlikte kalkınarak, “Gelişmiş Ülkeler” unvanını alanlar, bakalım hangi değerlerin üzerine bir imparatorluk kurabilmişler ve kendilerini refaha götüren bu değerler bugün de bu ülkelere akmaya devam etmekte midir?

Bugün, İngiltere’nin yaptığı (ilk) Sanayi Devrimi’nin arkasında, Doğu’nun, Çin ve İslam Medeniyeti’nin olduğu genel kabuller arasındadır. “Demir, Tekstil, Barut, Su ve Yel Değirmenleri, Kâğıt, Matbaa, Saat, Demir köprüler, taşıma ve savaş amaçlı büyük gemiler, toplar, tüfekler, doğunun imalatıdır. Hatta coğrafi keşifler’i tetikleyenler de Müslümanlardır. (1)

İngiltere, Sanayi Devrimi’nin fikri ve mekanik altyapısını; Haçlı Seferleri nedeniyle İslam Ülkelerinde gördükleri ile Müslümanların kurduğu, “3. Büyük Bilim MerkeziEndülüs Devleti’ne gönderdikleri öğrencilerin öğrendiklerinin üzerine kurmuştur. Elbette bunlara; Endülüs Devleti’nin yıkılmasında yağmalanan eserleri de eklemek gerekmektedir.

Batı, Çin ve İslam Medeniyeti’nin geliştirdikleir ile kendi altyapısını kurar, ancak “sermaye”si eksiktir.

Bu noktada İspanyollar kurtarıcı olurlar ve Latin Amerika’dan yağmaladıkları gümüş ve altınları Avrupa’ya taşırlar.

Neticede Batı Avrupa’nın Sanayi Devrimi; Çin ve İslam Medeniyeti’nin geliştirdiği alet-makineler ile Latin Ülkelerinden yağmalanan gümüş-altınlar’ın bir sonucudur. Bunlar aynı zamanda Batı’ya refaha giden kapıları açmışlardır.

Sömürünün tadını alan Avrupalılar için sırada, Çin, Japonya, Hindistan, Afrika ve Ortadoğu vardır.

Sömürü ile giderek güçlenen ve yeni kitle imha silahları üreten Batılılar, kendi aralarında yeni ortaklar istemedikleri için İki dünya savaşı yaşarlar  ve bu sonuçla  2000’li yıllara gelirler.

Bu arada eski sömürgeler; Latin Amerika, Uzakdoğu (Çin-Hindistan) ülkeleri de sanayileşmiş ve kaynaklarını kendi ülke çıkarlarına kullanmaya başlamışlardır.

Bugün sömürülecek pasta küçülmüş ve geriye sadece Ortadoğu (Petrol) ve Afrika (ucuz emek-hammadde) kalmıştır.

Gelinen noktada artık Dünyada, “Tek Merkez”, bir Süper Güç yoktur. Kendini “Merkez” gören her bir oluşum, Hammadde Kaynakları’na yakın (Büyük) Devletlerle işbirliği yapmak-paylaşmak durumunda değil, zorundadır.

Türkiye’nin önemi de bu noktada başlamaktadır.

Öncesinde, tek merkez (güç)  olan batının karşısında, bugün eski sömürgeleri, Latin ve Uzakdoğu ülkeleri vardır. Ve artık, Dünya “Dört Merkezli”dir.

Toparlanırsa;

-Bugün Avrupa Birliği ve Amerika’nın, halklarının refahını sürdürmeleri için değerlendirecekleri iki ana kaynak kalmıştır; Bunlar, Asya/Ortadoğu ile Afrika’dır.

-Türkiye ise, bu kaynakların geçiş, kontrol noktalarında.

Türkiye,

-Tek Merkezli (Avrupa-ABD’nin olduğu eski dünyada) fazla bir önem arzetmemekte iken, bugün Çok Merkezli dünyada kilit ülke konumundadır.

-Türkiye, Çok merkezli bir dünyada, İngiliz Başbakanı Churchill’in; “Türk Devleti’nin Ağırlığı 250 kğ.dır. Aşağı inerse, güçlendirilmeli, yukarı çıkarsa, törpülenmeli, güçlenmesine izin verilmemelidir!”  Vasiyetinde olduğu gibi, artık sürekli –krizler-darbelerle- engelenmeyecek kadar güçlenmektedir.

-Türkiye, bölgesinde güçlendikçe, çok merkezli bir dünyada “Denge Ülke” olacak ve bölge ve Dünya barışına da katkı sağlayacaktır.

Buna “ilahi adalet” mi,

Buna, “Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner mi”;

Buna, “Güç yüzyılda bir el değiştirir” mi dersiniz. Ancak, bir şeylerin değişmekte olduğu da bir gerçektir.

www.canmehmet.com

Resim;web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar;

(1)Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/ingilizlerin-sahiplendigi-sanayi-devriminin-gercek-sahiplerini-acikliyoruz-5.html

 

“Cenazeyi öldürene kaldırtırlar” Türkiye’nin güçlenmesi Rusya’nın ve ABD’nin işine mi gelmektedir(5)

Bir devletin gücü;  nitelikli eğitim-öğrenim görmüş halkı ile doğru orantılır.

Bir devletin gücü; nitelikli eğitim-öğrenim görmüş halkı ile doğru orantılır.

 

Aşağıda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye’yi neden desteklediği ile, ziyaretinin muhatap devletlerin ajansları tarafından nasıl yorumlandığı; Rus, İngiliz, ABD, Alman haber ajanslarının değerlendirmeleri ile verilmektedir.

Hatırlanması için ilk dört bölümün kısa bir özeti;

-Osmanlı İmparatorluğu, 1774’te Ruslarla yapılan, Küçük Kaynarca Antlaşması ile, 3 Büyük Devlet’ten biri, olma vasfını kaybeder. Ruslarla yapılan 1853 Kırım Savaşı nedeni ile yaptığı ilk dış borçlanma sonucu da, hem, “Endüstrileşmeyi kaçırdığı için ekonomisi çağdışı kalmış olan devlet” ünvanını alır, hem de borçların ödenemesi sonucu; Avrupalı devletlerin mali denetimi altına girer. Rusların attığı kazık Osmanlı dönemi ile sınırlı kalmaz; 1945 Yılında Stalin’in, “Boğazlar ve Doğu Vilayetlerinde bazı illeri tekrar konuşalım!” örtülü tehdidi ile, Türkiye NATO’ya girer.,

Batı’nın Dünkü sömürgeleri, bugünün “Yenice Sanayileşen ülkeleri” olmuştur. Batı sömürgelerini kaybetmekle kalmamış, bu ülkeleri karşısına “rekabetçisi devletler” olarak görmüştür. Özetle; (Kendine gelişmiş) Batı için deniz (kaynaklar) bitmiştir.

ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Danışmanı Z.Brzezinski, 1980’lerdeki silahlanma yarışının Sovyet tehdidinden kaynaklanmadığını, Bu, daha çok Moskova’nın kaynaklarının askeri sektöre aktarmasını sağlamak ve böylece birleşik bir ekonomik ve siyasal krize yol açmak için” yapıldığını açıklar.

-ABD’nin dışişleri bakanlığı ve ulusal güvenlik danışmanlığı görevlerini yürüten Condoleezza Rice yaptığı son konuşmalarının birisinde;

-“…ABD’nin dünyadaki meselelerin çözümünde ”liderlik etmediği” takdirde iki gelişmeden birinin meydana geleceğini belirten Rice;

-”Ya hiç kimse liderlik etmeyecek ve kaos olacak, ya da bizim değerlerimizi paylaşmayan birileri bu boşluğu dolduracak. Liderlik etmede isteksiz olamayız ve geriden liderlik yapamazsınız. Demektedir.

Ancak, ABD’nin yeni gerçekleri, liderliği sürdürmesine izin vermekte midir?

-Gayri Safı Milli Hasıla’nın bir yüzdesi olarak sivil araştırma geliştirme için yapılan harcamalar ile ilgili rakamlar Birleşik Devletler ve dünya çapındaki en korkunç iki rakibi (Japonya-Almanya) arasındaki farkın nasıl büyüdüğünü açıkça göstermektedir:

Devletler       1978        1984         1988

Japonya         2.6            2.6           2.9

Almanya        2.1            2.5            2.7

ABD              1.6            1.8            1.9

-Verilen bilgiler, artık, Amerika’nın teknoloji performansının onun, Tek belirleyici, “Süper Devlet!” imajını desteklemediğini göstermektedir.

-Birleşik Devletler’in rekabet gücünün düştüğünü gösteren diğer örnekler kritik teknoloji ve makine imalatını da içermektedir. Japonya’nın yan iletken (bilgisayar cipsleri) sanayiindeki küresel Pazar payı 1981’de % 37.4’den 1988’de % 51’e yükselirken, aynı yıllarda Birleşik Devletler’in payı % 48.9’dan % 35 civarına düştü.

Ve bir ülkenin, “Küresel Güç” (belirleyici) olabilmesinin gereği;

-Küresel düzeyde, tüm unsurları ile güçlü bir orduya;

-Küresel düzeyde etkin, istihbarat kuruluşlarına;

-Küresel Düzeyde etkin medyaya;

-Kürsel Güç sahibi devletlerle işbirliği yapan (Medya-Sermaye-Finans alanındaki) Yerel Unsurlar’a;

-Küresel Düzeyde etkin Büyük Şirketlere sahip olmasıdır.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu bir beyanatında aşağıdaki konuların altını çizmektedir;

Türkiye’nin güçlü bir devlet olarak dünya sahnesine çıkma potansiyeli, birincil derecede ekonomisinin büyümesi ile ilişkilidir.

– Türkiye’nin 2023 yılında toplam dış ticaret hacminin 1 trilyon dolara yaklaşacağı düşünüldüğünde donanmamıza deniz ticaret yollarının bölgesel ve küresel ölçekte güvenliğinin sağlanmasında daha fazla görev düşecektir.

Şimdi kaldığımız yerden devam ederek, Yabancı Haber Ajansları’nın, Putin’in ziyareti ile ilgili değerlendirmelerine bakıyoruz;

-Rusya’nın ambargosu Türkiye’ye yaradı (Almanya-dw.de)

Rusya’nın Ukrayna krizi nedeniyle kendisine yaptırım uygulayan ABD, AB, Kanada ve Norveç’ten yaptığı gıda ithalatını 1 yıllığına kesmesi, Türkiye’nin gıda ihracatında meyvelerini vermeye başladı. 2014’ün ilk 6 ayında Rusya’ya süt ürünleri ihracatı yaklaşık yüzde 500 artarken, 6 ay öncesine kadar 50 ton olan beyaz et ihracatı 6 bin tona çıktı. (1)

Devlet Başkanı Putin’in Ankara ziyaretinden flaş bir sonuç çıktı (Rusya haberler)

Putin, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la düzenlediği ortak basın toplantısında, Rusya’nın şu ana kadar beş milyar dolara yakın harcadığı Güney Akım doğal gaz boru hattı projesinden Avrupa Birliği’nin olumsuz tutumu nedeniyle vazgeçmek zorunda kaldığını söyledi ve “Bu koşullarda projeyi gerçekleştirme şansımız yok” dedi. Türkiye açısından bu açıklamanın asıl önemi Putin’in, “Türkiye’nin talebi doğrultusunda Mavi Akım doğal gaz boru hattını hem genişletmeye hem de ikinci bir hat yapmaya hazır olduklarını” söylemesi oldu. Rusya lideri, “Böylece bunun hem Türkiye’ye ek doğalgaz sağlaması hem de Yunanistan sınırına kadar giderek buradan yeniden ihracının sağlanması ihtimali belirdi” dedi.

Putin, Suriye konusunda diplomatik bir dil kullandı

Ortak basın toplantısda Putin’in Rusya ile Türkiye arasında Suriye konusunda yaşanan görüş ayrılığıyla ilgili bir soruyu diplomatik bir dil kullanarak geçiştirmeyi tercih ettiğine işaret eden Başlamış, “Buna karşılık Erdoğan Moskova tarafından desteklendiği bilinen Suriye lideri Beşar Esad için ağır ifadeler kullandı.

Gövde gösterisi açısından Putin’in Ankara ziyareti başarılı

Genel olarak ziyaretin sonuçlarını değerlendiren (gazeteci Cenk) Başlamış, “Batı’nın ambargosu altındaki Rusya’nın izole olmadığını gösterme fırsatı vermesi açısından Putin için Ankara ziyareti gövde gösterisi niyeti taşıyordu. Bu açıdan başarıya da ulaştı…”(2)

Güney Akım akışını değiştirdi: Türkiye için ne anlama gelir? (Rusya haberler)

1 Aralık Pazartesi günü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Avrupa Komisyonu’nun Güney Akım ile ilgili tutumu nedeniyle projenin gerçekleştirilmesine devam edemeyeceğini açıkladı.

Avrupa’nın yeni ilave kaynaklar olmadığı durumunda doğal gaz tedariğinde Rusya’ya muhtaç olduğunu biliyoruz.

Bu arada projenin Türkiye’ye yönlendirilmesi Türkiye’nin de şöyle işine geldi. Neticede Türkiye Güney bölgesinde bir doğal gaz koridoru olma çabasında. Yani bir taraftan Azerbaycan’dan, bir taraftan Türkmenistan’dan, bir taraftan Rusya’dan gidecek gazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya iletilmesi konusunda Türkiye adımlar attı. Hatta dış politikadaki çoğu stratejisini bunun üzerinde kurdu. Aynı şekilde yine Irak’tan gelecek olan, Doğu Akdeniz’de keşf edilmiş yeni gaz rezervlerin de Türkiye üzerinden Avrupa’ya iletilmesi konusunda Türkiye’nin şu anda çalışmaları olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla enerji koridoru olma yolunda bu kadar çok adım atan hükümet için bu son yapılan teklifin de son derece çekici geldiğini düşünüyorum.” (3)

Rusya-Türkiye: Doğalgaz hatlarıyla gelen ortaklık (İngiltere-BBC)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye ziyaretinde öne çıkan en önemli maddelerden biri, Rus doğal gazının Avrupa’ya Bulgaristan değil, Türkiye üzerinden taşınması projesi oldu.

Rusya’ya ait doğalgaz şirketi Gazprom da, Bulgaristan’dan geçmesi tasarlanan Güney Akım projesinin iptalini açıkladı.

Uzmanlar, Türkiye’nin yeni “enerji merkezi” olarak görüldüğü bu projeyi BBC Türkçe‘ye değerlendirdi.

‘Türkiye daha da bağımlı hale geliyor’

Uluslararası enerji danışmanlık şirketi FGE’de enerji piyasası uzmanı Cüneyt Kazokoğlu’na göre ise Rusya ile Türkiye arasında varılan anlaşma “Türkiye’nin doğalgazda, nükleerde ve genel anlamıyla enerjide Rusya’ya daha fazla bağımlı hale geldiğini gösteriyor.”

‘Türkiye eksen genişletiyor’

Karagöl, AKP hükümetinin 2002’de başlattığı ‘eksen genişlemesi’ politikasını Rusya ile ticari ilişkileri geliştirerek sürdürdüğünü belirtiyor.(4)

Times: Rusya Avrupa’ya ‘savaş’ açıp Türkiye’yle yakınlaştı (İngiltere-bbc)

İngiliz Times gazetesi Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye’ye boru hattı anlaşması önererek, Avrupa’ya “doğalgaz savaşı ilan ettiğini” yazdı.

Putin’in 25 milyar sterlin (yaklaşık 31 milyar euro) tutarındaki güney Avrupa planını iptal ettiğini yazan gazete, hattın Türkiye’den geçmesinin önerildiğini ve böylece Moskova ile Ankara’nın yakınlaşabileceğini belirtti.

Haberde Türkiye’ye dair şu ifadelerle devam ediyor:

“Devlet Başkanı Putin, Rusya’nın ihracat haritasını yeniden şekillendirmek için Türkiye’deydi. Putin, Avrupa Birliği’nin Güney Akım doğal gaz boru hattı planlarını onaylamayı reddetmesi, hattı kullanılamaz hale getirdi, sonucunda da Avrupa’nın zorda kalacağını özetledi.”

‘Rusya Türkiye’nin önemini daha iyi kavradı’

“Rusya ve Türkiye 2020 yılı itibariyle ticaret hacmini 20 milyar sterlinden (yaklaşık 25 milyar euro’dan), 60 milyon sterline (yaklaşık 75 milyar euro’ya) çıkarmayı planlıyor.”

“Rusya’nın Ukrayna müdahalesinin ardından ABD ve AB’nin ülkeye yaptırımlar uygulaması nedeniyle, Moskova bölgesel ticaret ortağı olarak Türkiye’nin önemini daha iyi kavradı.”(5)

Türkiye ve Rusya: Hassas dengeler üzerinde işbirliği (İngiltere-bbc)

Putin’in ziyareti öncesinde iki ülke arasındaki ticari ilişkiler son yılların en iyi seviyesine ulaşmış durumda.

Kremlin’in Ukrayna politikası nedeniyle Avrupa Birliği (AB) ve ABD bir dizi yaptırımı devreye sokmuş durumda. Rusya ise yaptırımlara karşılık olarak AB’den yaş meyve-sebze alımını durdurdu.

Orta Doğu’da yaşanan sorunlar nedeniyle Türkiye’nin, Ukrayna krizi nedeniyle de Rusya’nın ticaret pazarlarının daralması iki ülkeyi ticari işbirliğine yaklaştırıyor.

Siyaset-ticaret ayrımı

“Ülkeler ikili ticari ilişkileri farklı bir konu olarak ele alıyor. Siyasi sorunlara çözüm arayışındansa ekonomik işbirliğine odaklanıyorlar” diyen Has, bu yaklaşımı Türkiye-Rusya ilişkileri arasındaki en zayıf halka olarak tanımlıyor ve şöyle devam ediyor:

“Ticari ilişkiler son 10 yılda çok gelişse de bunun bölgesel krizler karşısında siyasi işbirliğine dönüştüğünü göremiyoruz.”

Rusya’nın NATO endişesi

Ancak USAK’tan Kerim Has’a göre Rusya ve Türkiye’nin işbirliğini bir adım öteye taşıması için siyasi sorunları gözardı etmekten vazgeçmesi gerektiğini savunuyor.

Türkiye’nin Rusya ve NATO arasında bir arabulucu dahi olabileceğini söyleyen Has’a göre yeni fırsatlar ancak mevcut sorunlarla yüzleşilirse ortaya çıkabilir (6)

Putin: Türkiye üzerinden yeni boru hattı kuracağız (Amerikanınsesi)

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ortak basın toplantısında, Rusya’nın, Almanya’nın ardından Türkiye’nin ikinci büyük ticaret ortağı olduğuna dikkat çeken Vladimir Putin, Mersin’de inşa edilmesi planlanan Akkuyu Nükleer Enerji Santrali projesinde ne maddi kaynak ne de süre sorunu olmadığını söyledi. Putin, projenin güvenliği konusunda da “Fukuşima’dan ileri seviyede teknolojiler kullanılıyor. O yüzden güvenlik konusunda şüpheniz olmasın” dedi.

Putin: “Esad rejimi’nin seçimlerde desteğe sahip olduğunu gördük.”

Erdoğan, 100 milyar dolar hedefi etkilenmez mesajı

Suriye konusunda Rusya ve Esad yanlısı politika izleyen bir diğer ülke olan İran ile Türkiye olarak ortak çalışma yürütmek istediklerini kaydeden Erdoğan, 100 milyar dolarlık ikili ticaret hacminin hedeflendiğini ve bunun görüş ayrılıklarından etkilenmeyeceği mesajını verdi.

Akkuyu’ya ÇED Raporu’na dava geliyor

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, Amerika’nın Sesi’ne yaptığı açıklamada, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Akkuyu için ÇED Raporu’na onay vermesindeki zamanlamayı “manidar” bulduklarını dile getirdi. Bozoğlu, “ÇED’in onaylanmasına rağmen aslında içeriğinde çok ciddi eksikliler olduğunu görüyoruz. Raporda, radyoaktif atıkların bertaraf edilmesiyle ilgili çözümler bulunmuyor,’ dedi.

Bozoğlu: Nükleerde Rusya’ya hammadde bağımlılığı sürecek

Türkiye’nin, Akkuyu Nükleer Enerji Santrali’nin inşaatındaki amacı “enerjide dışa bağımlılığı azaltmak” olarak açıkladığını anımsatan Bozoğlu, “Ancak santralde kullanılacak nükleer yakıt çubukları, yani hammaddesi yine Rusya’dan gelecek. Dolayısıyla yine dışa bağımlı bir enerji sektörü alanı daha yaratılıyor,” diye konuştu.(7)

Putin ve Erdoğan Suriye Konusunda Uzlaşamadı (Amerikanınsesi)

İstanbul’dan rüzgar gibi geçen ve Suriye krizine farklı yaklaşan Rusya Cumhurbaşkanı Putin’le Başbakan Erdoğan İstanbul’da bir araya geldi.

Görüşme sonrası yapılan basın toplantısına Rusya liderinin Suriye’yle ilgili sözleri damga vurdu. Putin Şam hükümetinin avukatı olmadıklarını vurguladı.

‘Suriye rejiminin avukatı değiliz, bizi Suriye’nin geleceği kaygılandırıyor’

Bir gazetecinin ‘Suriye’deki kimyasal silahların Türkiye’ye karşı kullanılma(ya)cağının garantisini verebiliyor musunuz?’ sorusunu yanıtlayan Vladimir Putin, ”Suriye’de nükleer silah yok. Biz Suriye rejiminin  avukatı değiliz. O rejimi korumuyoruz, bizi kaygılandıran Suriye’nin geleceğidir” dedi.

“Yakın zamanda yapılan hataların tekrarlanmasını istemiyoruz” cümlesiyle sözü Arap Baharı’na getiren Rusya Devlet Başkanı, Libya’dan örnek verdi.

Putin, “Biliyorsunuz Libya’daki militanları bazı rejimler nasıl desteklemişti. Sonuçta ABD büyükelçisinin ölümüyle neticelendi. Biz Türkiye ve dünya ile beraber çalışmalarımız sürdüreceğiz” diye konuştu.

‘Duvarda silah varsa oyunun sonunda patlar’

Türkiye ve Rusya 11 işbirliği anlaşması imzaladı (8)

Putin’in Türkiye ziyaretinin perde arkası (Almanya-dw.de)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna’daki gelişmeler nedeniyle Batı’nın ülkesine yönelik yaptırımları sertleştirdiği bir dönemde Türkiye’yi ziyaret edecek.

Rusya’nın ambargosu Türkiye’ye yaradı

Batı’ya mesaj

Ünlü Rus siyasi uzmanı eski milletvekili Sergey Markov da Rusya’nın Sesi’ne yaptığı açıklamada,

 “Bence ziyaret Batı’ya anlamlı bir mesaj çünkü bugün ABD başta olmak üzere Batı, Rusya’ya karşı savaş açtı. Türkiye ise farklı, doğru adımlar atıyor. Takdir ediyoruz. Türkiye bize karşı yaptırımlara katılmıyor, bağımsız davranıyor. Bu bağımsız davranışları şunu gösteriyor: Türkiye ABD kontrolünden çıkıyor artık” dedi.

…Rusya bağımsız politika üretmeye çalışan Türkiye ile ilişkilerin artırılmasına önem veriyor. Bir Rus uzmanının söylediği gibi, Türk-Rus ilişkilerinde kan dolaşımı süreci başladı” diye konuştu.

Suriye gölgesi

Ziyaret öncesi verilen olumlu mesajlara karşın Suriye’deki içsavaş nedeniyle son yıllarda Türkiye ile Rusya’nın arasından “kara kedi” geçti ve ilişkiler hasar gördü.

Ukrayna sorunu

Ukrayna’da Batı yanlısı bir iktidarın işbaşına gelmesi, Rusya’nın ise ülkenin doğusundaki ayrılıkçılara destek vermesi, ayrıca Kırım’ı işgal ederek kendine bağlaması Ankara-Moskova hattında yeni bir görüş ayrılığı yarattı. Ancak, Kırım’ın ilhakını tanımasa da, Batılı ülkelerle ortak hareket etse de Türkiye Rusya’ya uygulanan ve her geçen gün sertleşen yaptırımlara katılmadı. (9)

Devam edecek…

 

Resim; web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar;

(1)Daha fazlası için; http://www.dw.de/rusyan%C4%B1n-ambargosu-t%C3%BCrkiyeye-yarad%C4%B1/a-18037114

(2)Daha fazlası için; http://turkish.ruvr.ru/news/2014_12_01/putinin-ziyaretinden-flas-sonuc/

(3)Daha fazlası için bakınız; http://turkish.ruvr.ru/2014_12_03/Guney-akim-akishi/

(4)Daha fazlası için; http://www.bbc.co.uk/turkce/ekonomi/2014/12/141202_rusya_turkiye_dogalgaz

(5)Daha fazlası için bakınız; http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/12/141202_times_rusya_turkiye

(6)Daha fazlası için bakınız; http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/11/141119_rusya_turkiye_putin_ziyaret

(7)Daha fazlası için;  http://www.amerikaninsesi.com/content/rusyadan-turkiyeye-gaz-indirimi/2541667.html

(8)Daha fazlası için bakınız; http://www.amerikaninsesi.com/content/putin-ve-erdogan-suriye-konusunda-uzlasamadi/1557638.html

(9)Daha fazlası için bakınız; http://www.dw.de/putinin-t%C3%BCrkiye-ziyaretinin-perde-arkas%C4%B1/a-18099667

 

“Cenazeyi öldürene kaldırtırlar” Yıkılan Osmanlı denge olabilmesi için mi diriltiriliyor? (4)

Bir devletin gücü;  nitelikli eğitim-öğrenim görmüş halkı ile doğru orantılır.

Bir devletin gücü; nitelikli eğitim-öğrenim görmüş halkı ile doğru orantılır.

 

Bir ülkenin, “Küresel Güç” olabilmesinin gereğini ve maliyetini, “Amerikan Küresel Gücünün Yapıları”nı örnekleyerek değerlendirirsek bakalım karşımıza çıkacak olanlar nelerdir?

Amerikan Küresel Gücünün Yapıları

-“Birleşik Devletler hegemonyasının dünya çapında büyümesi, birbirileriyle ilişkili bir grup kurumun etrafında oluşturulmuş güç yapılanmaları ile sağlanmaktadır: bunlar kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri, uzun erimli müdahale kapasitesine sahip hava kuvvetleri; muhaliflere zarar vererek müşterilerine destek olan çok geniş bir gizli istihbarat ağı; tüm dünyaya yayılmış ve uluslararası siyasal ve ekonomik gerçeklikleri Amerikan tanımlarıyla yayan muazzam bir kamu ve özel kitle iletişim ağı (medya); ve özellikle Üçüncü Dünya’da resmi (kamu) ya da gayri resmi (özel) Birleşik Devletler işletmelerine bağımlı muhtelif işbirlikçi sınıflardır….

Bush yönetiminin son dönemlerinde istihbaratçılar ve Birleşik Devletler Kongresi mensupları, Amerika’nın dışarıdaki ekonomik rekabetini artırmak için CIA’nın işe daha çok karışması gerektiğine ilişkin pek çok öneri yaptılar.

Kimileri müttefiklerin ve ticari ortakların izlenmesini, hatta Birleşik Devletler şirketlerine yararlı olabilecek işletme sırlarının çalınmasını önerdi. Eski CIA başkanı Amiral Stansfield Turner:

“Sırları askeri hazırlıklarımız için çalıyoruz. Ekonomik alandaki rekabetimiz için neden çalamayacağımızı anlayamıyorum.”Diyordu. Senato İstihbarat Komitesi başkanı David Boren gibi diğerleri ise, dış ekonomik ispiyon mekanizmalarının bozulduğunu söylüyorlardı. Reagan’ın CIA müdür yardımcısı ve Bush’un CIA müdürü Robert Gates yabancı hükümetler arasındaki “gizli anlaşma”ların ve onların Amerikan çok uluslu şirketlerine “zarar veren” denizaşırı ülkelerdeki kapitalistlerinin daha yoğun olarak gözlenmesini ve Birleşik Devletler ticaret sırlarını korumak için hem CIA’yi hem de FBI’ı içen daha aktif bir program uygulanmasını öneriyordu. (1)

Yukarıdakileri okuduğumuzda; ABD ve Almanya ile ilgili olarak, siyasetçilerin telefonlarının  dinlenmesi konuları aklımıza gelmiş midir?

Eğer gelmişse, uluslararası siyasette tesadüfler değil, organize işler! akla gelmelidir.

Küresel Güç olabilmenin maliyeti’ni özetlersek;

– Küresel düzeyde, tüm unsurları ile güçlü bir ordu;

– Küresel düzeyde etkin, istihbarat kuruluşları;

– Küresel Düzeyde etkin medya;

– Küresel Güç ile işbirliği yapan yerel; Medya-Sermaye-Finans şirketleri;

– Küresel Düzeyde etkin Büyük Şirketler.

Bu noktada yazılanlara kısa bir ara vererek, konu ile ilgisini okuyana bırakarak bir haberi aktarıyoruz.

“1 trilyon dolarlık ikaz

Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Bostanoğlu, 2023 yılında 1 trilyon dolar dış ticaret hacmi hedefi bulunan Türkiye’nin ekonomik büyümesini istikrarlı olarak sürdürebilmesinin, “Çevre denizler ve onların bağlantılı olduğu mücavir deniz havzaları üzerinden yaptığı ticaretin düzenli akışına ve ekonomisinin ihtiyaç duyduğu enerjiyi kesintisiz temin edebilmesine” bağlı olduğunu vurguladı.

Savunma ve Havacılık Dergisi’nin bugün piyasaya çıkacak olan sayısına değerlendirmelerde bulunan Oramiral Bostanoğlu, “Türk milleti tarihi boyunca denizciliğe önem verdiği dönemlerde güçlü ve müreffeh olmuş, ihmal ettiği dönemlerde ise büyük çöküşler ve kayıplar yaşamıştır” diyerek, şunları söyledi:

Enerjide dışa bağımlıyız

“Geleceğe yönelik projeksiyonda, Türkiye’nin güçlü bir devlet olarak dünya sahnesine çıkma potansiyeli, birincil derecede ekonomisinin büyümesi ile ilişkilidir. İthalat ve ihracat mallarının ortalama yüzde 90’ından fazlası deniz yoluyla taşınan, hâlihazırda bilinen ve işletilebilen enerji kaynakları açısından büyük oranda dışa bağımlı olan Türkiye’nin, ekonomik büyümesini istikrarlı olarak sürdürebilmesi; çevre denizler ve onların bağlantılı olduğu mücavir deniz havzaları üzerinden yaptığı ticaretin düzenli akışına ve ekonomisinin ihtiyaç duyduğu enerjiyi kesintisiz temin edebilmesine bağlıdır.

Bu bağlılık nedeniyle bölgesel ve küresel istikrara son derece duyarlı durumda olan Türkiye’nin refahı arttıkça enerji ihtiyacı artacak; bu da dünya üzerindeki enerji bölgelerine, deniz ulaştırması açısından kritik geçit ve boğazlara bağımlılığımızı ve hassasiyetimizi artıracaktır.

Türkiye’nin 2023 yılında toplam dış ticaret hacminin 1 trilyon dolara yaklaşacağı düşünüldüğünde donanmamıza deniz ticaret yollarının bölgesel ve küresel ölçekte güvenliğinin sağlanmasında daha fazla görev düşecektir.”

“Çevre denizlerimizdeki deniz yetki alanları sınırlarının uluslararası hukuk çerçevesinde yapılacak antlaşmalar ile belirlenmesi önem arz etmektedir” diyen Bostanoğlu, Ege Denizi konusunda da uyarılarda bulunarak, şunları söyledi:

“Ege Denizi’nde Lozan Antlaşması ile kurulan ve 1995 yılında TBMM açıklaması ile teyit edilen dengenin muhafaza edilmesi hayati önemi haizdir. Denizlerin serbestliği ilkesi dünyada tüm denizci devletler tarafından kabul gören, doğrudan ülkelerin güvenliği ile ilgili olan ve teamül hukuku haline gelmiş bir kavramdır. Denizlerin serbest kullanımını sadece prensipte savunmak değil, uygulamak da hayati bir konudur. Bu çerçevede, mevcut açık deniz alanlarının muhafazası önceliklerimizdendir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki önceliği ise Kıbrıs Sorunu gibi uzun süreli sorunların ve 2010 yılından bu yana Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerinde yaşanan gelişmelerin olumsuz yansımalarının en aza indirilmesinin yanı sıra deniz yetki alanlarındaki menfaatlerimizin korunmasıdır…” (2)

Değerli Paşa’mız beyanatında hangi konuları vurgulamıştır?

 –Türkiye’nin güçlü bir devlet olarak dünya sahnesine çıkma potansiyeli, birincil derecede ekonomisinin büyümesi ile ilişkilidir.

– Türkiye’nin 2023 yılında toplam dış ticaret hacminin 1 trilyon dolara yaklaşacağı düşünüldüğünde donanmamıza deniz ticaret yollarının bölgesel ve küresel ölçekte güvenliğinin sağlanmasında daha fazla görev düşecektir.

Devam edecek…

 

 

Resim: Web ortamından alınmış, alt yazı tarfımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar;

(1)James Petras-Morıs Morley, “İmparatorluk mu? Cumhuriyet mi? Amerika’nın Küresel Gücü ve iç Çürümesi” (1996)

(2) Daha fazlası için bakınız; http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/162883/1_trilyon_dolarlik_ikaz.html

 

 

“Cenazeyi öldürene kaldırtırlar” Yıkılan Osmanlı denge olması için mi diriltiliyor (3)

 

Osmanlı Devleti, 17 ve 18'nci asrın düşünürlerine göre, bir "Güneş Devlet" tir. Bunun ne olduğunu  bilenimiz var mıdır?

Osmanlı Devleti, 17 ve 18’nci asrın düşünürlerine göre, bir “Güneş Devlet” tir. Bunun ne olduğunu bilenimiz var mıdır?

 

Verilen bilgilerde görülen; artık Amerika’nın teknoloji performansının onun, Tek belirleyici, “Süper Devlet!” imajını desteklemediğidir. Büyük Devlet olmanın veya “Büyük Devlet!” olabilmenin görünür işaretleri; “Ülke ihracatçılarının, Denizaşırı Yatırımcılarının dünyanın her köşesinde yatırım yapmaları için dağılmış” olmalarıdır.

Kaldığımız yerden devamla;

Amerika’nın, “Küresel Güç” olmaktan uzaklaşmaya başlamasının göstergeleri;

-“1960 ile 1990 arasında birleşik toplam aktif yüzdesi açısından dünyanın en büyük 12 bankası arasında Japon, Alman ve Fransız bankalarının oranı % 0’dan % 94’e yükseldi; Birleşik Devletler bankalarının oranı ise % 61’den % 0’a düştü.’

-Yirmi yıl önce, dünyanın en büyük 20 bankasının altısına (aktifler açısından) Amerikalılar sahipti; I990’da ise yalnızca iki Amerikan bankası en büyük elli bankanın arasına girebildi.”

-“1970’de dünyanın en büyük sanayi şirketlerinden altmışdördü Birleşik Devletler’de, yalnızca otuzdördü de Avrupa ve Japonya’daydı. Neredeyse yirmi yıl sonra (1988’de) Birleşik Devletler toplamı kırkikiye düşerken, Avrupa/Japon şirketlerinin sayısı kırksekize yükseldi.

Birleşik Devletler’in rekabet gücünün düştüğünü gösteren diğer örnekler kritik teknoloji ve makine imalatını da içermektedir. Japonya’nın yan iletken (bilgisayar cipsleri) sanayiindeki küresel Pazar payı 1981’de % 37.4’den 1988’de % 51’e yükselirken, aynı yıllarda Birleşik Devletler’in payı % 48.9’dan % 35 civarına düştü. (1)

-Birleşik Devletler’in bu alanda Japonya’ya kaptırdıkları, bilgisayar cipsi üretmek için gerekli kompleks makine imalatını da kapsadı. Akımı asitle silikona çeviren ince pul üretiminde Amerikan şirketlerinin Pazar payları 1982’de % 62 iken, 1987’de % 45’e düştü, aynı dönemde bu alanda çalışan Japon firmalarının payı ise % 29’dan %44’e çıktı.

– “Sıklıkla ‘imalat dünyasının yarı-iletkenleri’ diye adlandırılan makinelerin yerli imalatçılarının sayısı 1982’de 1.400 iken, 1987’de 600’e düştü. Birleşik Devletler’in bu alandaki üretim açısından birinci sıradayken Japonya, Almanya ve Sovyetler Birliği’nin arkasından dördüncü sıraya düşmesi hiç şaşırtıcı olmadı.”  (2)

“Birleşik Devletler Ticaret Odası’nın 1990’da yayınladığı bir araştırmada, gelecek ekonomik refah için yaşamsal olan (süperiletkenler, bioteknoloji vb.) oniki önemli teknoloji alanında küresel rekabet açısından Birleşik Devletleri’n dört teknolojik alanda “kötü bir şekilde kaybederek” alanı Japonya’ya kaptırdığı, altı alanda “kaybetmekte olduğu”, iki alanı “tuttuğu”, hiçbir alanda da “kazanmadığı”nı belirtiliyordu.”  (3)

Yukarıdaki açıklamalarda görülen, Amerika’nın “Tek Belirleyici”liğinin sorgulandığı ve bunun belirgin şekilde aşınmış olduğudur.

Rusya ve Amerika’nın güçlerinin birkaç kelime ile de olsa sorgulanmasından sonra bakalım Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinin durumu nedir?

Bir ülkenin gelişmişlik (Sanayileşmesinin) seviyesini, Kağıt (Sanayi ambalajı) üretiminde-tüketiminde görmek mümkündür. Bu manada bahsekonu ülkelerin üretim değerlerini sergilersek; (4a-4b)

 

Ülke………..1995…..   .2005……..2013 (Birim; Milyon m2)

Fransa……..4.525……..5.390…….5.367 (3)

Almanya……5.925…….7.599……..9.095 (1)

İngiltere……3.958…….4.511………4.129 (5)

İtalya………4.788…….6.179………6.212 (2)

İspanya…..3.003…….4.438………4.328 (4)

Türkiye……813………2.044………3.557 (6)

 

Yukarıdaki göstergelerde; Almanya ve Türkiye dışındaki ülkelerde sanayii üretiminin yavaşladığı, (hatta İngiltere-Fransa ve İspanya’da az da olsa gerilediği) görülmektedir.

 

Devam edecek…

-Amerika ve Avrupa Ülkeleri (Almanya –şimdilik- hariç) gerilerken, hangi ülkeler ve neden öne çıkmaktadır?

Resim; Web ortamondan alınmıştır.

Kaynakça;

(1-2-3) James Petras-Morıs Morley, “İmparatorluk mu? Cumhuriyet mi? Amerika’nın Küresel Gücü ve iç Çürümesi” (1996)

4a)http://www.fefco.org/sites/default/files/documents/Annual%20Statistics%20Y%202005%202nd%20Release_Non_members.pdf

4b)http://www.fefco.org/sites/default/files/documents/Fefco_AnnualEvaluation_2013_0.pdf

 

“Cenazeyi öldürene kaldırtırlar” Elbirliği ile yıkılan Osmanlıyı diriltme görevi Rusların mı (2)

Konforunu geliştiren insan, "İnsan yanı"nı, insanlık'ı geliştirememiş veya geliştirmede, zaaf ve hırslarına yenilmiştir.

Konforunu geliştiren insan, “İnsan yanı”nı, insanlık anlayışını geliştirememiş veya geliştirmede, zaaf ve hırslarına yenilmiştir.

ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Danışmanı Z.Brzezinski, 1980’lerdeki silahlanma yarışının Sovyet tehdidinden kaynaklanmadığını, Bu, daha çok Moskova’nın kaynaklarının askeri sektöre aktarmasını sağlamak ve böylece birleşik bir ekonomik ve siyasal krize yol açmak için” yapıldığını açıklar. “(1)

Bu ifadeden anlaşılan; rekabetçiyi batırmada en kestirme yol, onu gereksiz bir silahlanma yarışına sokarak, borçlandırmak ve ülke kalkınmasında harcayacağı kaynakları israf ettirmekten geçmektedir.

İlk bölümde açıklandığı gibi, Osmanlı Devleti, Rusların savaş tehditleri yüzünden 1853-1854 döneminde ilk kez dış borç alır. Ancak, bu ilk dış borç, Osmanlıya büyük bedeller ödetecektir.

Osmanlı Devleti’nin ödediği bu bedellerin en önemlileri;

-19’ncu asrın ortalarından itibaren Avrupa hızlanan Endüstrileşme’yi kaçırması;

-Alınan dış borç ve faizlerinin ödenememesinin bir sonucu;  Borç veren İngiliz-Fransız Devletleri’nin mali denetimine girmesi ve yarı sömürgeleşmesine giden kapının açılması’dır.


Birinci bölümde yazılanlar özetle;

-Dünün sömürgeleri, bugünün, Yenice Sanayileşmiş Ülkeleri oldular. Sömürgeci Batı, bu, eski sömürgelerini kaybetmekle kalmadı, bunları, karşısında kendisine, “Rekabetçi Devletler” olarak buldu.

-Gelişmiş Batı bu sonuçla, kendisine refahını sağlayan; hem ucuz hammadde kaynaklarını hem de Aç Pazarlarını kaybetmiştir.

Günümüzde Osmanlı Devleti yönetim anlayışı bir ihtiyaç mı olmuştur, olmuş ise neden?

Bu sorunun cevabı aşağıdaki açıklamalarda aranacaktır.

Gelişmiş Batı nereden nereye geldi?

“Amerikan ideali tehlikede” 

ABD’nin bir önceki başkanı George W. Bush döneminde dışişleri bakanlığı ve ulusal güvenlik danışmanlığı görevlerini yürüten Condoleezza Rice yaptığı son konuşmalarının birisinde;

-“…ABD’nin dünyadaki meselelerin çözümünde ”liderlik etmediği” takdirde iki gelişmeden birinin meydana geleceğini belirten Rice;

-”Ya hiç kimse liderlik etmeyecek ve kaos olacak, ya da bizim değerlerimizi paylaşmayan birileri bu boşluğu dolduracak. Liderlik etmede isteksiz olamayız ve geriden liderlik yapamazsınız.(1)

Bakalım deneyimli siyasetçi Condoleezza Rice, ülkesinin gücü hakkında gerçekleri ne kadar doğru değerlendirmektedir?

-“SONY, Colombia Pictures’ı 3.4 milyar dolara; Toshiba ve Itoh, Time-Wamer’ın önemli bir hissesini almış; Matsushita Electrical Industrial MCA’yı ele geçirmiş, 6 milyar dolardan fazla ödeyerek Universal Studio’ların sahibi olmuştur.

Bu satın almaların tercümesi;

-Artık Birleşik Devletleri’nin, denizaşırı hizmetlerindeki büyüme de yükselen güç argümanını desteklememektedir.

Örnek;

7 Eleven dükkanları Japonya’nın her yerine yayılmıştır ama artık ana şirketin sahibi Japonlardır; aynı şekilde

-“Amerikan” giyim firması Talbots son yıllarda Japon piyasasında büyüyen bir payı ele geçirmiş ama sahipliği kaptırmıştır.

-Japonya’da çok yüksek kârlılıkla hizmet veren McDonald’s bile % 50 Japon ortaklığıdır. Birleşik Devletler markalarının yayılması ekonomik güç anlamına gelmemektedir. (2)

Birleşik Devletler’in sanayi ve ileri teknoloji alanında rekabet gücünün bütünsel olarak azalması büyük ölçüde devlet ve şirketlerce Avrupa ve Japonya’daki rakiplerine göre düşük düzeylerde tutulan araştırma-geliştirme (Ar-ge) harcamalarının sonucudur.

1980’lerde Japonya’da sanayi araştırmaları için yapılan harcamalar öyle hızlı genişledi ki bu alanda Birleşik Devletler’ce yapılan harcamalarla ya eşitlendi ya da geçti. 1989’da başkanlık danışmanları komitesi Japonya’nın yarı iletkenler konusunda hızla öncülüğü ele geçirmesinin, bu alanda yaptığı araştırma-geliştirme harcamalarının Amerikan cips şirketlerin üç misli fazla olmasına bağladı.

1989 ile 1990 arasında Japon sanayii araştırma- geliştirme harcamalarını inşaatta % 24, plastik ürünlerde % 32, imalatta % 14, hızlı makinelerde % 11.5 ve diğer bir çok alanda daha da yüksek oranlarda artırdı. Bu on yılın sonunda gelişkin seramikler gibi çok önemli sanayi alanlarında araştırma-geliştirme harcamaları üçte iki artmıştı.

Gayri Safı Milli Hasıla’nın bir yüzdesi olarak sivil araştırma geliştirme için yapılan harcamalar ile ilgili rakamlar Birleşik Devletler ve dünya çapındaki en korkunç iki rakibi arasındaki farkın nasıl büyüdüğünü açıkça göstermektedir: (3)

 

Devletler                           1978           1984             1988

Japonya                             2.6               2.6               2.9

Almanya                             2.1               2.5               2.7

ABD                                   1.6               1.8               1.9

 

Devam edecek;

Güç, yaklaşık 100 yılda bir sahip mi değiştirmektedir?

 

Resim; web ortamından alınmış, alt  yazısı tararımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar;

(1-2-3-4-5-6-7-8) James Petras-Morıs Morley, “İmparatorluk mu? Cumhuriyet mi? Amerika’nın Küresel Gücü ve iç Çürümesi” (1996) Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/yenidunya-duzeninde-amerika-kaybederken-almanya-ve-japonya-yukselmektedir-1.html

 

“Cenazeyi Öldürene Kaldırtırlar” El birliği ile yıkılan Osmanlıyı diriltme görevi Rusların mı (1)

Keser döner sap döner gün gelir hesap döner!

Keser döner sap döner gün gelir hesap döner!

 

Osmanlı İmparatorluğu, 1774’te Ruslarla yapılan, “Küçük Kaynarca Antlaşması” ile,  3 Büyük Devlet‘ten biri olma vasfını kaybeder. Rusların verdiği kayıplar bunlarla sınırlı değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkma düşüncesi ile çıkardıkları Kırım Harbi, Osmanlıya ilk dış borçlanmasını yaptırır ve Osmanlı ekonomik bağımsızlığını kaybeder.

Ancak bu dış borcun bedeli sadece ekonomik bağımsızlığın kaybedilmesi de değildir.

Küçük Kaynarca Antlaşması ile,

-“3 Büyük Devlet’ten biri” vasfını kaybeden Osmanlı İmparatorluğu, bu kez de, bu ilk dış borçlanma ve yüksek faiz ödemeleri yüzünden ona;

Endüstrileşmeyi kaçırdığı için ekonomisi çağdışı kalmış olan devletetiketini getirecektir.

İlginç değil mi?

Osmanlı İmparatorlu’ğu Avrupalılarla arasında açılan mesafeyi kapatmak için hazırlıklar yapmaktadır.

Bu arada (suni nedenlerle) bir savaş çıkarılır. Ve Osmanlı ilk kez dış borç almaya zorlanır.

Biliniz bakalım, bu dış borcu davul-zurna eşliğinde verenler kimlerdi?

Bunlar, 1853 Kırım Savaşı’nda Osmanlının yanında Ruslara karşı çarpışan İngiliz-Fransız bankerlerinin devletleridir.

Bu daha ilginç değil mi?

Neticede ödenemeyen bu dış borçlar;  Osmanlı Devleti’ni, Avrupalı devletlerin mali denetimi altına sokacak onun yarı sömürge olmasına kapı açacaktır.

Rusların bize attığı kazık sadece Osmanlı İmparatorluğu dönemi ile sınırlı kalmaz;

-1945 Yılında Sovyetler Birliği’nin lideri Stalin’in, (Bize göre ABD ile danışıklı!) “Boğazlar ve Doğu Vilayetlerinde bazı illeri tekrar konuşalım!” örtülü tehdidi ile, NATO’ya (ABD’nin şemsiyesi altına!) girilmesine neden olurlar.

Bunun ne anlama geldiğini okuyanların basiretine bırakıyoruz.

-Küçük Kaynarca Antlaşması’nın üzerinden, 240;

-Kırım Savaşı Üzerinden, 158;

-Osmanlının dağılmasının üzerinde ise, 91 yıl geçer.

Geçer, geçmesine de, bu arada “Keser döner sap döner gün gelir hesap döner!”

Hesapların dönmesi, beraberinde;

-Rusların, İngilizlerin ve Fransızların hatta Amerikalıların kaderinin (konumlarının) değişmesini;

-Uzakdoğu ülkelerini dünya ekonomik sıralamasında ön sıralara çıkmasını;

-Dizlerinin üzerine doğrulan Türkiye’nin; “Bölgemizle ilgili planların konuşulduğu masada ben de varım!” iddiasını;

-Dünün sömürgeleri’ne, bugünün “Yenice Sanayileşmiş Ülke” statüsünü getirmesini, ve Sömürgeci Batı’nın kaybettiği, kaybetmekle kalmadığı ucuz hammadde kaynakları, “Geniş Aç pazarlar”ı, karşısında “Rekabetçisi Devletler” olarak görmesini.

-Özetlersek; (Kendine gelişmiş) Batı için Deniz de bitti, Balıklarda…

 

Devam edecek;

Cenazeyi Öldürene Kaldırtırlar…

 

Resim;https://davidderrick.wordpress.com/category/ottoman-empire/

Milli Mücadele gerçeği; Mücadele neden işgalcilerle değil taşeronlarıyla yapıldı (8)

 

Çağımızda bilgi ve bilgiden yeni bir bilgi üretebilme yeteneği en büyük zenginlik kaynağıdır.

Çağımızda bilgi ve bilgiden yeni bir bilgi üretebilme yeteneği en büyük zenginlik kaynağıdır.

 

Fransa, İtalya ve İngiltere’ye karşı bağımsızlık mücadelesi veren Şeyh Senusi, “..İslâm halifesi kalkıp benden yardım isterken başka ne yapabilirdim ki Haklı mıydım, yoksa aptalca mı hareket etmiştim?” ifadesi ile hem kırgınlığını, hem de hayal kırıklığını dile getirmiştir. Yazımızın ana teması olan; Gerek Hintli Müslümanların, gerekse Şeyh Senusi’nin, hatta Arapların kırgınlıklarının arkasında olanlar, bu son bölümde aşağıda verilmektedir.

Önceki bölümlerde belgelerin ışığı altında anlatılanlarda iki ana tema vardır;
İslam Âlemi, (Osmanlının İşgali) Milli Mücadele döneminde Halife’nin esaretten kurtarılması için hareketlenmiş; Ruslar, ihtilal nedeni ile -zayıfladıklarından, işgalden pay alamayacaklarını düşündüklerinden olsa gerek, İngilizlerle olan işbirliğinden vaçgeçmiş ve işgalcilerin, Osmanlının paylaşımı ile ilgili önceden yaptıkları planları açıklamışlardır.
Rusya’nın bu gizli taksim planlarını açıklaması; İngiltere-Fransa-Rusya’da yaşayan Müslüman Topluluklarının bağımsızlık ümitlerini biraz daha cesaretlendirmiş, hareketlendirmiştir.
İngiltere-Fransa ve ABD, bu sayılanların bir sonucu olarak; Osmanlının paylaşılması ile ilgili işgal planlarındaki önceden alınan kararları değiştirmişlerdir. Bunlarla beraber;
-“ Avrupa’nın, 500 Yıl sonra ancak yakaladıkları önemli fırsatı..”; Şark Meselesi’nin halledilmesi fırsatını kaçırmamak için;
-Osmanlıyı, Kültürü ve Vizyonu ile birlikte tarihin tozlu raflarına kaldıracak, Osmanlının davasını takip etmeyecek, onun mirasının peşinden koşmayacak, hatta İslam’a sıcak bakmayacak (Hilafeti kaldıracak) bir Yeni Devlet’eihtiyaç vardır.

Hintli Müslümanlar ve Yardımları
Hintli Müslümanlar, kendi bağımsızlıklarını, (Osmanlı Devleti’nin işgalden kurtulduktan sonra ancak destek olabilecek Halifeye, Osmanı Hanedanlığı’na), Hilafet Kurumu’na, bağlı görmüş ve birazda bu nedenle destek olmuş, Hilafet Kurumu’na dört elle sarılmışlardır.
Ancak, Hintli Müslümanların bu gayretleri, O dönem Hindistan’tan büyük servet edinen İngilizlerin (sömürgelerini kaybedebilecekleri endişesiyle olsa gerek) adeta akıllarını başlarından almış ve süreci (Hintli Müslümanların yardımları ile manevi desteklerini önleyemeyeceklerini düşünmüş olmalarından) yardımları kontrollerine almış-yönetmiş olmaları ihtimalden uzak değildir.
Bu doğrultuda, Mustafa Kemal Paşa’nın, O döneme kadar ileri derecede Hilafet kurumunu savunmasına rağmen, Hntli Müslümanların tepkilerine paralel olarak, bu kurumun, hızlı bir şekilde kaldırılması için -özellikle lozan Antlaşması süresince) aniden -ve hızlıca- verdiği tepkiler dikkate alınmalıdır.
İsmet İnönü’nün Lozan’daki danışmanlarından olan (Son Osmanlı Hahambaşı) Hayim (Haim) Naum’un Hilafetin kaldırılması ile ilgili önerisi bu kapsamda değerlendirilmelidir. (1-2)

Millî Mücadele ve İslam etkeni
Millî Mücadele’nin dış etkenleri üzerinde yeterince durulmamıştır. Buna karşılık, Millî Mücadele’nin başarısında dış müessir olarak Sovyet desteği (*) çok abartılmış, bazı sebeplerden ötürü ise İslâm dünyasının desteği neredeyse yok sayılmıştır. Halbuki “İslâm etkeni” tam mânası de değerlendirilmeden Millî Mücadele’yi doğru olarak anlamak ve açıklamak mümkün değildir.
Itilaf Devletleri, Cihan Harbi sonrasında Osmanlıların veya Türklerin tamamen yalnızlaştığı, artık hiçbir dış sempati dayanağının kalmadığı görüşündeydi. Savaş sırasında Mukaddes Cihad ilan edilmesine rağmen ingilizlerin iğvasıyla ortaya çıkan Şerif Hüseyin’in “Arap isyanı” bu görüşlerinin en önemli dayanağı idi. Gerçeğin öyle olmadığı kısa sürede anlaşıldı.
1919 yılının sonlarına doğru kalabalık Müslüman nüfusu havi sömürgelere sahip İngilizler ve Fransızlar “bir ölçüde pan-islâmizm tehlikesinin etkisi altında kalarak, doğuda kendi imparatorluklarını ateş içinde bırakabilecek genel bir İslâm ihtilalinin korkusu içinde yaşıyorlardı. Bu korkularında haklıydılar;
Çünkü gerçekten tüm İslâm Dünyası, Türkiye’nin parçalanması önerileri karşısında nefret duyuyordu. Cezayirden Hindistan’a kadar uzanan İslâm ülkelerinde zaman zaman patlak veren şiddet hareketleri ve kargaşalıklar, bu kinin belirtileri idi (3)

..
Hind Hilafet Hareketi ve Millî Mücadele
Mütareke’den sonra İstanbul’un ve Anadolu’nun muhtelif bölgelerinin İtilaf Devletleri tarafından işgali İslâm dünyasında yaygın bir infiale ve şiddetli tepkilere yol açtı. Îngiliz sömürgesi altında bulunan Hind kıtasında 80 milyon Müslüman yaşıyordu. Müslümanların meydana getirdiği Hindistan Hilafet Hareketi Osmanlı Hilafetiyle (ve devletiyle) maddî-manevi bağlar kurulmasında etkin rol oynuyordu.
Hindistan’da hilafeti savunma fikri önce Türk sempatizanı olarak tanınan küçük bir grup tarafından ortaya atılmış, kısa zamanda geniş ufuklu fikirlere sahip bazı siyasetçiler tarafından da benimsenmiş ve İngiliz sömürge idaresine karşı etkili millî bir dâva hâline gelmişti.
Hareketin liderleri arasında batı tarzı öğretim görmüş aydınlarla birlikte medrese öğretimi görenler de bulunuyordu.
Hareketin iki önemli hedefi vardı: Osmanlı Devleti’nin savaş öncesi varlığının korunması ve Hindistan’ın istiklâlinin sağlanması. (4)


Millî Mücadele’nin İlk döneminde üstünlük kazanarak yayılmasında, Müslümanlık ve Hindistan Müslümanlarının oluşturduğu Hilafet Hareketi de etkili olmuştur. Bu akım Türk tezini dünya kamuoyuna duyurmakla kalmamış, mücadeleye en sıkışık günlerinde maddî ve manevî yardımda bulunarak hayatî bir destek vermiştir. (5)

..
Hilafet Komitesi 1919 Eylülünde Bombay’da 10 bin kişinin katıldığı büyük bir miting düzenledi. Bu mitinge Hinduların önderi Mahatma Gandi de katıldı ve Müslümanların görüşlerini destekledi. Hindistan Müslümanlarından yükselen tepkileri İngilizleri ürküttü.
Konu birkaç defa îngiliz parlamentosuna geldi. 31 Ekim 1919 tarihli oturumda bir soru üzerine hükümet adına “Hindistan Müslümanlarının Türkiye’nin geleceği konusundaki görüşlerinin üzerinde önemle durulduğu” açıklaması yapıldı.
İngiltere’de, İslâm etkeninin büyütülmemesi gerektiğini düşünenler yanında, İngiliz Müdafâa Nazırlığı, Hindistan Nazırlığı, Hindistan Umumî Valisi ve İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri İslâm etkeninin ve hilafet akımının önemini takdir ediyorlardı.
İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliğinden Andrew Ryan 29 Aralık 1919 tarihli muhtırasında şu görüşlere yer veriliyordu:
“Batıdaki Milliyetçilik akımını ezemediğimiz gibi, Pan-îslâmizmi de ezemeyiz. Amacımız, parçalamak, uzlaştırmak ve yönetmek olmalıdır. Parçalamak ve uzlaştırmak gereklidir; çünkü Müslümanların, bir temel ilke olan ama şimdilik hemen hemen unutulmuş bulunan “Müslümanlar Müslüman olmayanlarca yönetilemez” ilkesi etrafında toplanmalarını istemiyoruz..“ (6)

..
Hindistan Nazırı Montagu, Türklerin İstanbul’dan çıkarılmasının müslümanları tamamen Sovyetler Birliği’nin kucağına iteceğini, bu durumun Irak, Filistin, Mısır, Kuzey Asya, Çin, Afganistan ve Hindistan’da İngiltere’nin başına belâlar açacağını savunuyordu. Fransızlar da İngilizlerin Osmanlılara karşı olan tutumlarının İslâm dünyasının hıristiyanlara karşı başkaldırmasına yol açabileceği düşüncesindeydi.
Hindistan’da Hilafet hareketi, Türk millî mücadelesine dünya kamuoyunu harekete geçirerek de geniş ölçüde yardımcı olmuştur. Hilafet hareketinin Avrupa’daki heyetine başkanlık eden Mehmed Ali, Roma’da İtalyan Başbakanı, Dışişleri Bakanı ve Papa de görüşerek, Türk tezini batıya tanıtmaya çalışmış; basına verdiği demeçlerle, İngilizleri verdikleri sözü tutmamakla suçlamış; İngilizler Trakya ve Anadolu’da Yunanlıları desteklemeyi sürdürürlerse, Hindistan’ın îngiltere ile olan ilişkilerini keseceğini ve bunun cihada sebep olacağını ilân etmiştir. Böylece Millî Mücadele hareketi, Türkiye’yi kurtarmak maksadıyla doğuda düşmanlara karşı uyguladığı dış siyasette büyük ölçüde başarıya ulaşmıştır. (7)

..
Hind Müslümanların bu yıllardaki tutum alışları ve uluslararası planda yürüttükleri faaliyetler, Millî Mücadele’nin yönetici kadrosu tarafından iyi bilinmekte, önemi ve sürdürülecek mücadeleye katkısı doğru olarak takdir edilmektedir.
Millî Mücadele’nin başlangıç safhasında, İslâm siyaseti ve Hilafet konusundaki yaklaşımı en açık biçimde ortaya koyan (27 Ocak 1920) yayınlanan “Hilafet ve âlem-i İslâm” başlıklı yazıdır.
Bu yazı, bizzat M. Kemal Paşa tarafından yazılmış olabileceği gibi, dikte suretiyle yazdırılmış veya esas fikirler belirtilerek yazdırılması sağlanmış olabilir. Her hâlü kârda, M. Kemal Paşa’nın muhtevasını tasvib ettiği bir metin sözkonusudur.
Sağlam ve gerçekçi tahliller ihtiva eden bu yazıda, Hind Müslümanlarının tepkisi, uluslararası planda en fazla önem verilmesi gereken teşebbüs olarak nitelenmekte, Londra’da ve Hindistanda yükselen İslâm sesinin mukadderatımız üzerindeki şükrana lâyık tesirlerinin sonsuza kadar yüceltilecek ve takdis edilecek değerde olduğu ifade edilmektedir. (8)

Kapatırken;
-Milli Mücadele neden işgalcilerle değil de İşgalcilerin taşeronu Yunanlılarla yapıldı, daha doğrusu yaptırıldı? Üstelikte bu Türk-Yunan Savaşı’nda bize silah-mühimmat verenler, İşgal güçleri, İtalyanlar ve Fransızlar oldu? İngilizlerde, İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılmasını adeta teşvik etti ve destekledi?
-Bunun en kestirme cevabı şu olmalıdır? I. Dünya Savaşı Galiplerinin Osmanlı ile, “Osmanlı bünyesinde bir ameliyat” yapmaları mümkün değildir.

-Bu nedenlerle olsa gerek, işgalden önce planlanan şekilde  bir antlaşma yapacak, Yeni Bir Devlet kurulmalı, kurdurulmalıdır.

..
Sonsöz;
-Bir Milletin yükselmesi, Aydınlarının sayıca çokluğunda öte, sadece okur değil, okur-yazar olmalarındadır.
-Bizim, amatör bir anlayışla, araştırarak ulaşabildiğimiz bu bilgilere, “Anlı-şanlı prof!”ların ulaşmaması mümkün değildir.
-Mümkün olmayan, onlarda bunları açıklayacak bir “anlayışın olmaması”dır, diyelim.
Ve bu dizi içeriğinden anlaşılan; Milli Mücadele’nin, Bir İslam Davası olarak başlamış, Bir İslam davası olarak devam etmiş ve Bir İslam Davası olarak sonlanmış, olduğudur.
Sonlandığında; ‘Ülkemizde, İslam’ın bizden uzaklaştığı-uzaklaştırıldığı’nın yanında, Müslüman Toplumları ile aramıza da bir mesafe konulduğudur.

..

Biz, her yazımızda olduğu gibi bilinenleri bir masa üzerinde sergileyerek, bundan sonrasını, tarihçilere ve araştırmacılara bırakıyoruz.

 

 

Resim; web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan hazırlanmıştır.
Kaynaklar;
(*) Sovyet desteği’nin gerçeğinde Türkistanlıların yaptığı önemli yardımın, üstelikte tamamının değil de, çok az bir kısmının Anadolu’daki Milli Mücadele için aktarılmış olduğudur.
(1) Büyük Doğu Dergisi 21-28 Ekim 1949, Sayı:2-3; (Vesikalar Konuşuyor, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı , sahife; 96-104)
(2) Kaynaklar ve Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/turkiye-korlerinden-degil-koklerinden-beslenerek-yeniden-bir-dunya-devleti-olacaktir-fransa-cumhurbaskani-turkiye-halki-bu-gercekleri-hic-bilmiyor-9.html
(3) Salahı R. Sonyel Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika. CI. 2. Bs. Ankara 1987, sf. 183 (Alıntı; Derin Tarih, “İstikal savaşı’nın örtülen tarihi,)
(4) M. Naem Qureshi: “Hindistan Hilafet Hareketi” TDV İslam Ansiklopedisi, C. 18
(5) M. Kemal Öke: Hilafet Hareketi Ankara 1991. Sf.141
(6) S. Sonyel.sf.187
(7) S. Sonyel, C. 2, sf. 66-67 (4-5-6-7 sayılı kaynaklar için bakınız; “Derin Tarih yayınları, “İSTİKLÂL SAVAŞININ ÖRTÜLEN TARİHİ” D. Mehmet Doğan, “DÎN ADAMLARI VE ŞEYH SENUSI NASIL ALDATILDI?”
(8) Sözü geçen yazı ve değerlendirmesi için, “Mukaddes Cihad ilânından hilafetin kaldırılmasına İslâm siyaseti” bölümüne bakınız. (Kaynak; Derin Tarih, “İSTİKLÂL SAVAŞININ ÖRTÜLEN TARİHİ” D. Mehmet Doğan, “DÎN ADAMLARI VE ŞEYH SENUSI NASIL ALDATILDI?” Sahife;22

 

Milli Mücadele gerçeği; İngilizler, İslam Alemi’nde “Ankara’nın tek muhatap ”lığı için Hintli Müslümanları mı kullandı(7)

Doğru yazılmış bir tarihe sahip olmayan milletlerin yaşamlarını yükselen bir çizgide sürdürmesi  mümkün değildir.

Doğru yazılmış bir tarihe sahip olmayan milletlerin yaşamlarını yükselen bir çizgide sürdürmesi mümkün değildir.

 

İngilizlerin, Siyasi entrika, (adam kullanma) konusundaki dehaları ve cinlikleri ile şeytana bile parmak ısırtabildikleri meraklılarının malumudur. Anlaşılan, kurgulanan stratejide önce Osmanlı Hanedanlığı’nın ve Hilafet Kurumu’nun yıpratılması ve antlaşmalarda “Tek Muhatap”lığının zayıflatılması; arkasından da büyük tepkilere meydan vermeden kaldırılarak Hanedan’ın sürgün edilmesi, oya gibi işlenen bu büyük planın bir parçası olsa gerek.

Bu, Stratejik Plan’a, 19 Mayıs 1919 Olayı ile, Yunanlılara İzmir’in ve çevresinin işgal ettirilmesi de dâhil edilmelidir.

Bu noktada çok bir ilginç tesadüfü, daha doğrusu tespiti açıklamamız gerekmektedir.

San Remo Konferansı ve Son sabık Sultan Vahdettin’in buraya sürgün edilmesi

San Remo Konferansı, I. Dünya Savaşından sonra, 18-26 Nisan 1920‘de, Osmanlı topraklarının paylaşılması ve Osmanlı ile yapılacak olan Sevr Antlaşması’nın şartlarını hazırlamak için, İtalya’nın San Remo şehrinde toplanan milletlerarası konferans idi.”

Toplantı neticesinde, Osmanlı İmparatorluğu (önce) San Remo’da masa başında, arkasından da, galiplerin kendi aralarındaki son düzeltmeler tamamlanınca, 24 Temmuz 1923’de Lozan’da hazırlanan antlaşma metni Ankara Hükümeti’nin temsilcilerin önüne imza için uzatılır.

Ve bu paylaşımdan yaklaşık 2 yıl sonra, 1 Kasım 1922’de Osmanlı Saltanatı kaldırılır ve son (Sabık) Sultan Vahdettin San Remo’ya sürgün edilir.

Tekrar edilirse; Son Osmanlı Sultanı, İmparatorluğu’nun paylaşıldığı yerde yaşamaya mecbur bırakılır. Meraklıları bir ilginçliği görmek için San Remo kentinin haritadaki konumuna (Avrupalı devletlerin kontrol etmesi için olsa gerek etrafının çevrili olduğuna) bakabilirler.

Bir bilgi daha, Son Osmanlı Sultan’ını 1922’de sürgüne götüren İngiliz (“Malaya” isimli) Savaş Gemisi, 1938’de Mustafa Kemal Paşa’nın vefatında ülkemize tekrar gelmiştir.

Kaldığımız yerden devam etmeden önce yazılanların hatırlanması için kısa bir özet;

Osmanlı İmparatorlu’ğu, I. Dünya Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğratılarak işgal edilir.

Osmanlı’nın tasfiyesi için İşgalci galiplerin önünde çözülmesi gereken iki mesele vardır.

Bunlar, Osmanlı İmparatorlu’ğunun hayatiyetinin son bulması ile, Hilafet kurumu’nun Osmanlı Devleti’nin elinden alınarak devredilmesi, bu mümkün değilse kaldırılmasıdır.

Bu noktada, İşgal günlerini takip eden günlerde Osmanlı Sultanı ile yapılan görüşmede.(1) anlaşılan, Osmanlılar ile düşünülen manada bir antlaşmanın yapılamayacağı ve direniş için Sultan Vahdettin’in Anadolu’ya geçme düşüncesinde olduğu, kanaatidir.

Bu noktada İngilizlere düşen ve diğer işgalcilerle birlikte yapmaları gereken nedir?

-Yeni bir devlet kurdurularak, yeni bir (Hükümet) muhatap sağlanması..

 

Devam edecek…

Şeyh Senusi’de, Hintli Müslümanlar gibi kullanıldı mı?

– “..Esed, bir yıl sonra Ahmed Senusî ile yine beraber olur (1932). Burada Senusî hayatının muhasebesini yapar. 17 yıl önce İstanbul’un çağrısına kulak vermekle hata etmiştir… M.Esed, onun İngilizlere karşı savaş açarken de hata ettiğini düşünmektedir. “Fakat islâm halifesi kalkıp benden yardım isterken başka ne yapabilirdim ki  Haklı mıydım, yoksa aptalca mı hareket etmiştim? Ama insan vicdanının sesini dinlediği sürece Allah’tan başka kim bilebilir onun akıllıca mı yoksa aptalca mı hareket ettiğini?” (2)

 

 

Resim; web ortamından alınmış yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar;

(1) Görüşme içeriğini İngiliz Komutanın tercümanı Yüzbaşı Bennet açıklamaktadır. Açıklamaya, kaynaklara ve daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/tartismaya-son-nokta-sultan-vahdettin-anadoluya-gitmedi-mi-gidemedi-mi13.html

(2) M. Esed, Mekkeye Giden Yol. Çev. Cahit Koytak. İstanbul, sahife; 443 (Alıntı: Derin Tarih, “İSTİKLÂL SAVAŞININ ÖRTÜLEN TARİHİ”)

 

Milli Mücadele gerçeği; Hint Müslümanları yardımları nedeniyle İngilizlerin tuzağına mı düştüler (6)

İngilizler, bir ada -balıkçı- ülkesi olmakla birlikte, çok okumaları sayesinde nitelikli siyasetçi-diplomatlara sahiptir.

İngilizler, bir ada -balıkçı- ülkesi olmakla birlikte, çok okumalarına pararel; ünlü siyaset, siyasetçi ve devlet adamları’na sahiptirler.

 

Galipler, 5 Ocak1918’de, henüz, I. Dünya Savaşı bitmeden, Osmanlının yapılandırılmasıyla ilgili planlarını değiştirirler. Ancak, tarihimizde bununla ilgili (bilinen) bir açıklama bulunmamaktadır.

İçerikte, çok sayıda verilecek farklı kaynaklar üzerinden, Hint Müslümanlarının yardımları ve nedenleri tartışılırken, bu konuya kendi içerisinde bir cevap bulunacağını, meraklılarına bir ışık tutacağını düşünülmektedir.

Yazıyı uzatmamak adına (Farklı) görüşler başlıklar halinde verilmektedir. Meraklıları belirtilen kaynaklara ulaşarak detaylarını öğrenebilirler.

Birinci Dünya Savaşı, 1919’da başlayan Yunan istilası, temeli 1908’de atılmış olan ve Reval mülakatında Rusya ile İngiltere arasında kararlaştırılan şartların devamı ve tatbikiydi.(1)

Demek daha işin başında “Anadolu’nun bölünmemesi” esas kabul edilmişti. O halde Yunanları Anadolu’ya niçin çıkartmışlardı? … Bu sorunun yanıtının “stratejik amaç” olduğu açıklanacak. İngilizler açısından bu stratejik amacın ana hatları şöyleydi:

-Petrol sahaları (Mezopotamya ve Kafkasya) üzerindeki egemenlik sağlandıktan sonra, Hintli Müslümanların taleplerinin etkisizleştirilmesi; Halifenin ve halifeliğin kaldırılması; diğer Müttefik ülkelere Osmanlı mirasından pay vermemek için Anadolu’nun toprak bütünlüğünün korunması; “düşman Batı” ile savaşıldığı havası yaratılarak, Hintli Müslümanları Ankara’nın destekleyicisi durumuna sokmak suretiyle Ankara’nın tek muhatap olarak dünyaya sunulması.” (2)

TÜRK BARIŞI

Hindistan kamuoyu açısından, Türklere yönelik çözümün, Muhammed dininden olanlar tarafından iyi karşılanmadığı hakkındaki aşağıdaki bilgiyi sunuyorum. (3)

5 Ocak 1920

Hindistan hükümetinden sorumlu Dışişleri Bakanı Sir Hamilton Grant’ın değerlendirmesi:

İstanbul’un geleceği ile ilgili, Hindistan hükümetinin görüşü olduğuna inandığım aşağıdaki notu gönderiyorum.

Yalnız Hindistan’da değil, komşu Afganistan, Iran, Türkistan’daki Müslümanlar için de istanbul’un geleceği birinci derecede önemi olan bir sorundur. Hiç şüphe yok ki Müslüman ahali, özellikle oldukça okumuş kesim, Türk başkentinin geleceği konusuna endişe ile bakıyorlar. Onlar şu gerçeği kabul ediyorlar: Savaş, bir din savaşı değildir. Türkiye aptalca davranarak bize karşı savaşa girdi. Şimdi aptallığının cezasını ödemelidir. Onların ümidi bedelin çok ağır olmamasıdır. Sultan’ı halen Halifeleri, İstanbul’u inancın çekirdeği olarak kabul ediyorlar ve manevî güvenliklerini de Osmanlı egemenliğinde görüyorlar. Arabistan’ın ve Ermenistan’ın Türk İmparatorluğu’ndan ayrılmasını, kindarlık beslemeden, ama üzüntü ile kabul ediyorlar. Bu duygular doğrultusunda, Türklerin kendi başkentlerinden atılmalarını kabul etmeyeceklerdir.”  (4)

(Bu Belge İngiltere Majesteleri Hükümetinin Resmî Evrakıdır.)

Kabine için basılmıştır.

Ocak 1920.

GİZLİ

İSTANBUL’UN GELECEĞİ (5)

“Bugün öğleden sonra (4 Ocak), Mr. Montagu’nun “sürpriz”, “utanç verici” ve “eğlenceli” diye nitelendirdiği, ön yüzünde “İstanbul’un Geleceği” yazılı evrakı ilk defa gördüm..

Bana, Türklerin (İstanbul’u) tahliyesi için bir plan hazırlamam talimatı verilmişti. Fransızlar, (İstanbul’un) Türklere bırakılmasını teklif etmişlerdi…

Dışişleri Bakanlığı’ndaki toplantıda Ayasofya hakkında ileri sürülen fikirler üzerine bir karar alınmamıştı. Cami olarak bırakılmasına karşı bir muhalefet yoktu ama Mr. Montagu’nun işaret ettiği gibi, 470 yıllık modern sahiplik, (Türklerin orayı cami olarak kullanması, C.Y.) 920 yıllık Hıristiyan geçmiş ile denge sağlamış durumdadır. Toplantıda sadece, ayrı bir anlaşma gerekli ise Ayasofya’nın ibadete kapalı dinsel bir anıt olarak bırakılması tavsiye edilmişti.

Ve yine, Küçük Asya’da yeni bir başkent seçimine gelince, Mr. Montagu’nun seçimin Türklere bırakılmasına izin verilmemesi görüşünde olduğu görüldü…

Şimdi, Mr. Montagu’nun İstanbul’un geleceği hakkında ele aldığı ilk nota geleceğim:

 -‘Ben Hindistan’da yedi yıl genel valilik yaptım. Lord Harding beş yıl genel valilik yaptı. Benim dönemimde, bu son iki ya da üç yıla gelinceye kadar, Hintli Müslümanlar arasında, İstanbul Halife’nin oturduğu yerdir ya da İslam’ın başkentidir gibi bir beyan yoktu. Halife, Halife’dir; istediği yerde oturur… İstanbul hiçbir zaman Hint Müslümanlarının saygı duyduğu ya da özel kutsallık atfedilen bir yer olmamıştır.

Bulgaristan Balkan Savaşı’nda İstanbul’u ele geçirecek duruma geldigi zaman bile Hintli Müslümanlar heyecanlanmamışlardı. Savaşın ilk yıllarında  Mr. Asquith hükümeti, Türkleri yendikleri takdirde İstanbul Ruslara verilecektir. diye anlaşma yaptığı zaman bile Hindistan’da kargaşa çıkmamıştı.

Bundan sonra çıkan iki fırsatta da, Müttefik devletlerin amacının Türkleri Avrupa’dan atmak olduğu açıklandığında Hindistan ne protesto etti ne de müdahil oldu.

Mustafa Kemal’in başında bulunduğu Milliyetçiler, çetin cevizdir. Eğer bir Milliyetçi Parti İstanbul üzerinde egemenlik kurar ve kaleleri olur, savaş gemileri ortaya çıkarsa, endişe verici bir problem olur. Son olarak, İstanbul, Yüzyıllar boyunca Doğu dünyasının gururu oldu… Şimdi uluslararası bir gözetim altına almadan, bu şehri, birbirine rakip hırslardan ve gelecekteki mücadelelerin dövüş alanı olmaktan nasıl koruyabiliriz? Sultan’ı orada bırakırsak, Almanların eski entrikalarına yeniden başvurmaları nasıl önlenir?

Türkleri ister Avrupa’da bırakalım ister bırakmayalım, savaşa giren ve bu savaşı en az iki yıl uzatarak hazinemize milyonlar harcatan, binlerce hayat kaybettiren, mağlup ettiğimiz bu düşmanın şimdi önümüze getirmiş olduğu,Avrupa’nın siyasi yaşamında yaklaşık 500 yıldan bu yana yakaladığı en önemli fırsatı kurban etmeyelim.

Fransa’nın, Batı dünyasının Müslümanlarını, Mezopotamya, Arabistan, Iran, Afganistan ve Hindistan Müslümanlarına karşı teşkilatlandırarak yeni İslam’ın destekçisi rolünü oynamasını nasıl önleyebiliriz? Fransa’nın Suriye’deki Yüksek Komiseri, Sivas’a Mustafa Kemal’i görmeye gitti. “ (6)

Yukarıdaki açıklamalardan, gerçekleri anlamak için dönemin önemli İngiliz kaynaklarına ulaşıldığında, yaşananlarının üzeri biraz kazınınca altından bilinenlerden çok farklı bilgiler çıktığı görülmektedir.

Bölümü kapatmadan özetlersek;

Galipler, 5 Ocak1918’de, Osmanlının yapılandırılmasıyla ilgili planlarını değiştirirler.

-Başta,  “Anadolu’nun bölünmemesi” esas kabul edilmişti. O halde (İngilizler)Yunanları Anadolu’ya niçin çıkartmışlardı? İngilizler açısından bu stratejik amacın ana hatları şöyleydi:Petrol sahaları (Mezopotamya ve Kafkasya) üzerindeki egemenlik sağlandıktan sonra, Hintli Müslümanların taleplerinin etkisizleştirilmesi; Halifenin ve halifeliğin kaldırılması; …Anadolu’nun toprak bütünlüğünün korunması; “düşman Batı” ile savaşıldığı havası yaratılarak, Hintli Müslümanları Ankara’nın destekleyicisi durumuna sokmak suretiyle Ankara’nın tek muhatap olarak dünyaya sunulması.”

-Toplantıda, Ayasofya’nın ibadete kapalı dinsel bir anıt olarak bırakılması tavsiye edilmişti.

-Müttefik devletlerin amacının Türkleri Avrupa’dan atmak olduğu….

Son olarak, İstanbul, Yüzyıllar boyunca Doğu dünyasının gururu oldu… Şimdi Sultan’ı orada bırakırsak, Almanların eski entrikalarına yeniden başvurmaları nasıl önlenir?

-Türkleri ister Avrupa’da bırakalım ister bırakmayalım, savaşa giren ve bu savaşı en az iki yıl uzatarak hazinemize milyonlar harcatan, binlerce hayat kaybettiren, mağlup ettiğimiz bu düşmanın şimdi önümüze getirmiş olduğu,Avrupa’nın siyasi yaşamında yaklaşık 500 yıldan bu yana yakaladığı en önemli fırsatı kurban etmeyelim.

Yukarıda özetlenenler önemine binaen iki cümle ile tekrar ifade edilecek olursa;

-“..Hintli Müslümanların taleplerinin etkisizleştirilmesi; Halifenin ve halifeliğin kaldırılması;Hintli Müslümanları Ankara’nın destekleyicisi durumuna sokmak suretiyle Ankara’nın tek muhatap olarak dünyaya sunulması..”

Ve bu savaşı en az iki yıl uzatarak hazinemize milyonlar harcatan, binlerce hayat kaybettiren, mağlup ettiğimiz bu düşmanın şimdi önümüze getirmiş olduğu, Avrupa’nın siyasi yaşamında yaklaşık 500 yıldan bu yana yakaladığı en önemli fırsatı kurban etmeyelim.

-Devam edecek…

İngilizler; Osmanlı bitirilerek yerine yeni bir devlet kurulacak ve hilafet kaldırılacak…

 

 

Kaynaklar;

(1)Cemal Kutay, Malta, Siyasî Mahkûmlar Adası, s. 123 (Osmanlının tasfiyesi)

(2)Osmanlının tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, Sahife:437

(3)E.S.M. 1Catalogue Reference:CAB/24/96 Image Reference:0032.(Osmanlının Tasfiyesi)

(4)Osmanlının tasfiyesi, sahife:523

(5)Catalogue Reference:CAB/24/95 Image Reference:0095.

(6) Kedleston Lordu Curzon, 4 Ocak 1920” (Osmanlının tasfiyesi, sahife:525 (5-6 sayılı belgeler, Osmanlının tasfiyesi’nın alıntılarıdır.)

 

Milli Mücadele Gerçeği; İslam Alemi’nin Milli Mücadele’ye verdiği destek ve hayal kırıklığı (5)

Tartışmak gelişmek, kör noktaları görmektir. Tartışma ortamı olmayan, tartışmayan  ülkeler, körler-sağırlar ülkesi'dir.

Tartışmak; gelişmek, kör noktalarımızı görmektir. Tartışma ortamı olmayan, meselelerini tartışmayan ülkeler, körler ve sağırlar ülkesi’dir.

 

I. Dünya Savaşı galiplerinin (İşgalcilerin), “Yok” mertebesine indirecekleri Osmanlı İmparatorluğu’ndan o dönemde ne oldu da; “Yeni bir Devlet” kurulmasına izin verildiği açıklandıktan sonra şimdi de, “Resmi Tarih”te nerede ise hiç bahsedilmeyen, İslam Alemi’nin bize (zor günlerimizde) yaptığı yardımlar ve bu yardımların etkileri anlatılacaktır.

Konuyu detaylara inerek, bir blog ortamı formatından uzaklaştırmamak için bilgiler, başlıklar halinde verilmektedir. Meraklıları dilerlerse, belirtilen kaynaklara ulaşarak detayları öğrenebilirler.

Milli Mücadele’de “İslam Birliği”,  Mücadele’ye Şeyh Senusi’nin (*) katkıları

Mustafa Kemal Paşa’nın kontrolündeyayınlanan, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nin, (1919’da, Sivas şehrindeki ismi; İrade-i Milliye’dir. ** Bu isim, Ankara’da “Hakimiyet-i Milliye olmuştur.) 17 Kasım 1920 Tarihli nüshasında;

-“Suriye’de, Irak’da, Anadolu’da düşmanlara karşı şiddetli bir mücadele devam ediyor”

cümlesiyle başlayan bu yazının altında “Şeyh Senusî Hazretleri’’nin Ankara’ya ulaştıkları ve istasyonda birçok kişi tarafından karşılandıkları haberi vardır.”

-‘Irak arabları da Türkler ve Suriyeliler gibi İngilizlere karşı mücadele için Necef’de bir hükümet-i müstakile tesis ediyorlar.”Hâber metninin başlangıcında ise Avrupa zulmünün bütün şark milletlerini uyandırdığı, her tarafta zâlimlere karşı tertibat ve teşkilat yapıldığı, her tarafta zulme isyan eden mazlumların bütün kuvvet ve kudretleriyle zâlimlerle uğraştığı belirtilmektedir.” (1)

“Bu haberin altında,

Bir tezahür” başlığı altında, evvelki gün Ankara’ya gelen Şeyh Senusî’nin öğleden sonra Büyük Meclisi ziyaretleri esnasında, Meclis’de “Necef” de teşekkül eden Irak geçici hükümetinin mektubu okunmakta ve İslamların birliği kutsanmaktadır. Oturum kapandıktan sonra Şeyh Senusî kürsüye çıkarak İslam birliği için dua eder.” (2)

Bu ifadelerden öğrenilen, Milli Mücadele’nin, sadece Anadolu’da (Türkler tarafından ) değil, Irak ve Suriye hakları (ile, aşağıda açıklandığı gibi Hintli Müslümanlar) tarafından (kendi bağımsızlıkları için) yapıldığı gerçeği ile Ortak Mücadele’nin, “İslam Birliği” ( kapsamında Halifenin işgalcilerin elinden kurtarılması) anlayışında sürdürüldüğüdür. Ki, bu –Sultanı/Halife’yi esaretten kurtarma ) düşüncesi, 19 Mayıs 1919 tarihinden, 1920 sonlarına kadar Mustafa Kemal Paşa tarafından da savunulmuştur.

Şeyh Senusi Konusunda sözü Mustafa Kemal Paşa’ya bırakıyoruz;

“..Bütün âlem-i İslâmın (islam dünyasının) hürmet ve muhabbetini hakkıyla kazanmış olan bu tarikati ve onun mümtaz (seçkin) mümessilini (temsilcisini). Riyasetinde bulunduğum (başkanı olduğum) TBMM nâmına hürmetle selâmlar ve kendilerine dâvamıza gösterdikleri necip (soylu) alâka ve bizi bu yolda mücadeleye devam hususunda vaki teşviklerinden dolayı minnetle anarız. Afrika’nın en tabiî reisini en salâhiyatdar (yetkili) hükümdarını ve bize mazideki (geçmişte- ki) emsalsiz (benzersiz) mücadeleleriyle rehber olmuş Senusîleri de burada kalbimizden gelen en büyük takdir ve takdis (kutsama) hissleriyle alkışlarız. Şeyh hazretlerinin âlem-i İslama ifa buyuracakları (yapacakları) hidemati (hizmetleri) şimdiye kadar sebkat etmiş (geçmiş) hizmetlerinden üstün olacak ve bu sayede İslâmın yegâne ümidi olan TBMM hükümeti, bütün dünya nazarında (gözünde) büyük bir mevki ihraz edecektir (kazanacaktır). Kendilerini ve necib milletlerini gerek şahsım ve gerek TBMM nâmına şükranla selâmlar ve teşekkürlerimi arz ederim.(25.11.1920) (3)

Şeyh Senusi’nin destekleri konusunda Mustafa Kemal Paşa ne demektedir;

“…bu sayede İslâmın yegâne ümidi olan TBMM hükümeti, bütün dünya nazarında (gözünde) büyük bir mevki ihraz edecektir (kazanacaktır)”.

Ve İlk Meclis hangi duygular altında, hangi mesajlarla açılmıştır?

“Nihayet, Büyük Millet Meclisinin 23 Nisan Cuma günü açılması kararlaştırılarak o gün yüce milletvekilleri ile beraber küçük büyük bütün hükümet memurları ve memleketin eşrafı Hacı Bayram Veli câmi-i şerifinde toplanmaya atılarak ve büyük bir cemaatle Cuma namazının kılınmasından sonra, önde Lihye-i Saadet (Hz. Peygamberin sakalı) ve Sancak-ı şerifi taşıyan bir âlimler ve şeyhler heyeti tekbir ve tehlillerle müminlerin kalblerine ruhanî hazlar saçtıkları hâlde alay ile Büyük Millet Meclisi dairesine varılmıştır.

Yüce Meclis’in kapısında güzel bir dua ile kurbanlar kesilmesinin ardından herkes içeriye girmiş ve hz. Peygamberin sakalı ve sancağı büyük bir saygı ile başkanlık kürsüsü üzerine konularak zaten cami-i şerifte başlamış olan Kuran hatmi ile Buhari-i şerif okumasının son kısımları uğur getirmesi için orada tamamlanmış ve hâlin ve zamanın gereklerine uygun bir duanın ardından başkan Sinop meb’usu Şerif Bey reislik mevkiine çıkmasıyla Büyük Millet Meclisi açılmıştır.

İlk TBMM’nde vekiller, Mustafa Kemal Paşa dâhil, “hilafet ve saltanat ile vatanın ve milletin kurtuluşu ve istiklâlinden başka maksat gütmeyecekleri’ne yemin etmişlerdir.

TBMM’nin ilk işlerinden biri, halife padişaha sadakat arz eden bir bildiri yayınlamak olmuştur.’’ (4)

“Büyük Millet Meclisi’nden atabe-i hâkipâye (yüce eşiğin ayak toprağına takdim kılınan (sunulan) ariza (yazı, dilekçe)”. Metin

“Halife ve Hakan-ı akdesimiz efendimiz” (Mukaddes halife ve hakanımız) diye başlıyor ve

-“Padişahımız! Kalblerimiz hiss-i sadakat (sadakat duygusu) ve ubudiyetle (kulluk bağlılığı ile) dolu, tahtınızın etrafında her zamandan daha sıkı bir rabıta ile toplanmış bulunuyoruz. İçtimaatın (toplantıların) ilk sözü halife ve padişaha sadakat olan Büyük Millet Meclisi son sözünün yine  bundan ibaret olacağını südde-i seniyelerine (yüce eşiklerine) en büyük  tazim (saygı) ve huşu ile arz eder.”

28 Nisan, Büyük Millet Meclisi emriyle Mustafa Kemal (5)

…       

Aynı gazetenin 13 Mayıstaki manşeti:

‘Büyük Millet Meclisinin İslâm Âlemine hitabesi”

‘9 Mayısta Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilerek dâhile (içe) ve hanede (dışta) neşrine (yayılmasına) karar verilen beyanname sureti.’ Mustafa Kemal imzası taşıyan metin şöyle sona eriyor:

-“Selâm ve hidayet her zaman din kardeşlerimizin üzerine olsun.”

18 Mayıs’da gazetenin birinci sayfası ‘Âlem-i Islama hitabe’ye ayrılmıştır. ‘Büyük Millet Meclisi Şer’iye Encümeni (komisyonu) tarafından tertib olunarak (düzenlenerek) Meclis heyet-i umumiyesince (genel kurulunca) bittasvib (tasvib edilerek, benimsenerek) memleketin bilcümle aksamına (bölgelerine) neşri (yayını) karargir olan (kararlaştırılan) beyanname (bildiri).”

TBMM’nin tahsisatı ile yayınlanan bu gazetenin o dönemdeki nüshaları baştan sona tetkik edilirse, neredeyse bütün haber ve yazıların yoğun dinî unsurlar içerdiği açıklıkla görülür.

Büyük Millet Meclisi’nin ilk işlerinden biri olan Mustafa Kemal imzalı “Memleketebeyanname’sinde, Padişaha ve Halifeye isyan edildiğinin yalan olduğu, aksine padişah ve halifeye bağlı olunduğu yemin billah edilerek ifade edilmektedir:

“Millet Meclisi halife ve padişahımızı düşman tazyikinden (baskısından) kurtarmak, Anadolu’nun parça parça şunun bunun elinde kalmasına mâni olmak. Payitahtımızı (başkentimizi) yine anavatana bağlamak için çalışıyor. Biz vekilleriniz, Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’in namına yemin ederiz ki, padişaha, halifeye isyan’ sözü bir yalandan ibarettir ve bundan maksat vatanı müdafaa eden kuvvetleri, aldatılan Müslümanların bırakarak elde etmektir.” 

BMM’nin “Memlekete beyanname”si, düşmana yardın edenlere Allah’ın lanet etmesi niyazı ile sona ermektedir:

-“Allah’ın laneti düşmana yardım eden hainler üzerine olsun. Rahmet ve tevfiki (yardımı) halife ve padişahımızı, millet ve vatanı      kurtarmak için çalışanlar üzerinden eksik etmesin”!(6)

 

Yukarıdaki ifadelerden anlaşılması gereken;

Milli Mücadele’nin başarısında, İslam ve İslam Alemi’nin desteğinin arandığıdır.

Bu bölümü bitirmeden; 14 Eylül 1919 tarihli İrade-i Milliye Gazetesi’nde yayınlanan bir telgrafa yer verelim;

Telgrafı gönderen; Üçüncü Ordu Müfettişi, Yaver-i Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal”,

Telgraf gönderilen; “Zat-ı Şahane” (Sultan Vahdettin),

Telgrafın çekildiği yer; Havza, Tarih 14 Haziran 1919.

İçerikte Mustafa Kemal Paşa, Sultan Vahdettin’le son görüşmelerini hatırlatıyor padişaha ve şöyle diyor:

-“ Huzurdayken İzmir’in işgali karşısında “pek mahzun olan” kalbinizin “bu nokta-i necâta ait ilhamatı”nı, yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum.” (7)

 

Mustafa Kemal Paşa Sultan Vahdettin’e çektiği tegrafında ne demektedir;

Toplantıda bana, sizin öncülüğünüzde Milli Mukaddes bir kudretle bu vatanın kurtarılacağı ilhamı‘dır..

Devam edecek;

-Milli Mücadele’nin en büyük destekçilerinden Hint Müslümanları’nın yardımları ve hayal kırıklıkları


Resim; web ortamından alınmıştır.

Açıklamalar;

(*) Ahmed eş-Şerif es-Senusi (1873-1933 ), Afrika’da sömürgeci İngiliz, Fransız ve İtalyan güçlerine karşı direnen dinsel hareket Senusiyenin önderi.. Ahmed eş-Şerif, I. Dünya Savaşı’nın sonunda (Osmanlı Sultanı) V. Öehmed’in çağrısı üzerine İstanbul’a gitti. Burada İslamcı çevrelerin etkisinde kaldı.    Sivas’ta düzenlenen bir  İslam kongresine başkanlık etti. Senusi ailesinin en önemli üyelerinden biri olarak, Mustafa kemal Paşa tarafından Büyük Millet Meclisi’ne davet edildi. Mustafa Kemal’in büyük bir övgüyle söz ettiği Ahmed Şerif Senusi, Anadılu’da halkın Milli Mücadele’ye  katılması için vaazlar verdi.  (^El İzaatül Arabiye’den El-Türkiyye’ye..-Abdullah Muradoğlu) Alıntı kaynağı; http://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmed_e%C5%9F-%C5%9Eerif_es-Senusi

(**) Irâde-i Milliye gazetesi, Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’ta çalışmalarının sürdürdügü 8 Eylül 1919-13 Aralık 1919 tarihleri arasında 16 sayı yayınlanmıştır. Ankara’da, Heyet-i Temsiliye yayın organı Hâkimiyeti Milliye (10 Ocak 1920) tarihinde yayın hayatına katılmıştır. Bu iki zaman dilimi arasında Irade-i Milliye dört sayı daha yayınlanmıştır. Hâkimiyet-i Milliye’nin yayınlanmasından iki gün sonra (12 Ocak 1920) Irâde-i Milliye’nin 20. sayısı neşredilmiştir. Milli Mücadele’nin yeni yayın organı, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin (10 Ocak 1920) tarihinde yayınlanmasına kadar geçen zaman zarfında Irâde-i Milliye gazetesinin ulusal kimliğini muhafaza etmiştir.” (Alıntı;Dr. Fatih M. DERViŞOGLU)

Kaynaklar;

(1) İSTİKLÂL SAVAŞININ ÖRTÜLEN TARİHİ, D. Mehmet Doğan, DÎN ADAMLARI VE ŞEYH SENUSI NASIL ALDATILDI? Sahife, 43 (Derin tarih yayınları tarafından verilen kitaptan)

(2-3) A.g.e. Sahife, 43

(4) heyet-i Temsiliye’nin yayın organı olan Hâkimiyet-i Milliye’nin 1 mayıs 1920 tarihli manşeti: Zişan Halifemiz efendimize milletinin sadakati” (Şanlı halifemize milletinin bağlılığı).

(5) “İSTİKLÂL SAVAŞININ ÖRTÜLEN TARİHİ”

(6) Hâkimiyet-i Milliye, 28.4.1920 (Alıntı, a.g.e)

(7)Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/irade-i-milliye-gazetesinde-yazilanlar-tarihimizi-degistirir-mi.html