Gelişmiş Batı’nın yeni türküsü; “Biz Köktendinciler’i çok severiz!” (3/4)

Amerikalı çok ünlü devlet adamını tanıyabildiniz mi?

İslam ülkelerinin işgal nedenleri; İpek Yolu’nu gözden kaybetmeden enerji kaynaklarını ve taşıma yollarını izlediğinizde çok açık olarak görülecektir. Ayının kırk türküsü armut, sömürgecilerin enerji üzerinedir.

Kaldığımız yerden devamla…

Yabancı ordu mezarlığı, Afganistan

Bugün Amerikan güçlerinin operasyon tehdidi altında bulunan Afganistan toprakları, tarihi boyunca sürekli işgale uğradı. Ancak hiçbir millet bu ülkeyi uzun süre elinde tutamadı.

Afganistan tarihinde son iki büyük işgal, İngiltere ve ardından Sovyetler’in gerçekleştirdikleridir. Ancak iki ülkenin Afganistan hesapları da, bölgenin dağlık yapısı içinde eriyip yok oldu.

1800’lerin başına gelindiğinde Afganistan toprakları 100 yılı aşkın bir süredir karışıklık içindeydi. 1828’de Dost Muhammed’in Afganistan yönetimine geçmesiyle birlik sağlandı.

Dost Muhammed Han           

İngilizler 1839’da Sihlerle işbirliği yaparak Afganistan’ı işgal ettiler. 1839-1842 yılları arasında süren ilk İngiliz-Afgan savaşı bölgedeki karışıklığı artırdı. İngilizlerin çekilmesine rağmen Afgan ülkesi dağılmıştı. Dost Muhammed, 1863’te Kabil’e dönerek tekrar Afgan birliğini sağladı. Dost Muhammed’in 9 Haziran 1863 tarihinde ölmesiyle Afganistan, tekrar iktidar kavgasına sahne oldu.

2’nci İngiliz Afgan savaşında Kabil

İngilizler Ruslarla isbirligi yaparak 1878’de ülkeyi ikinci kez isgal ettiler. Afgan halkı yine İngilizlerle savaş halindeydi. İngiliz işgali ve savaş 1880’de bitti ama ülke, büyük çapta harap oldu ve birlik zayıfladı.

Sovyetler Afganistan’da

Batı yanlısı Emanullah Han kadını çarşaftan çıkardı, okullarda karma eğitime geçti. Gündelik hayatı modernleştirmeye çalıştı ancak getirmek istediği yenilikler ülkedeki muhafazakâr kesimlerden tepki gördü. Bazı kabileler yenileşme hareketlerini islama aykırı olarak nitelediler ve başkaldırdılar.

Yayılan isyanlar yüzünden Emanullah Han ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine daha önce Emanullah Han’ın Fransa’ya sürgün ettiği eski ordu kumandanı Nadir Han, Afganistan’a dönerek isyanı bastırdı ve ülkede yeniden birlik sağladı. Nadir Han, 16 Ekim 1929’da Afganistan tahtına geçirildi. Nadir Han 1933 Kasım’ında öldürülünce yerine oğlu Zahir Şah geçti.

Zahir Şah, 1947’de kurulan ve kendisi için bir tehlike olarak gördüğü Pakistan’ın İngilizlerce desteklenmesi üzerine Sovyetler Birliği ile yakın ilişki kurdu. Sovyetler hızla Afganistan’da örgütlenmeye başladılar, 1954 yılında iki ülke arasında ilk kredi anlaşması imzalandı, 1956’dan itibaren her sene 100 Afgan genci Sovyetler Birliği’ne askeri ve eğitim amaçlı gönderildi.

1960’dan sonra ise Sovyet uzmanlar, askeri akademilerde görev yapmak için Kabil’e geldiler. Bu durumdan rahatsız olan Zahir Şah, Sovyet nüfuzunun daha fazla yayılmasını önlemek için Başbakan Davud Han’ı görevden aldı.

Ancak Davud Han, 1973’te Sovyetler’in desteğiyle bir darbe yaparak Zahir Şah’ı tahttan indirdi. Sovyetler yetiştirmiş oldukları adamlarını Afganistan’in önemli noktalarına getirdiler.

Sovyetlerin etkisinin artması üzerine Davud Han bazı subayları tutuklattı. Bunun üzerine ordudaki Sovyet yanlısı subaylar 1978 Nisan’ında Davud Han’a karşı bir darbe gerçeklestirerek onu öldürdüler. Ve yerine hapse attığı Nur Muhammed Teraki’yi geçirdiler.

Bu durum ülkede silahlı isyanlara yol açtı. Teraki’nin politikasına karşı çıkan Hafızullah Emin, Eylül 1979’da bir darbe gerçekleştirerek onu öldürdü. Sovyet yönetimi bu noktada devreye tamamen girdi ve 27 Aralık 1979’da Afganistan’ı işgale başladı.

Sovyet işgali üzerine Afgan halkı, direnişe başladı. Büyük bir Afgan mülteci grubu Pakistan’a göçtü. Peşaver vadisi, kısa zamanda Afganlı mülteciler ile doldu.

Daha sonra bu mülteci kamplarına iskan edilen Afgan kabileleri, çeşitli “Mücahit Grupları” oluşturdular.

Bu mücahitlere Afgan ordusundan kaçan subayların katılmasıyla Sovyet güçlerine karşı şiddetli bir direniş başladı. 100 bin kişilik Afgan ordusundan 70 bini silahlarıyla birlikte mücahitler tarafına geçtiler. Ancak savaşın sonuçları korkunç oldu. BM İnsan Hakları Komisyonu’nun 20 Kasım 1985 tarihinde yayınladığı rapora göre, Ocak-Eylül 1985 arasında Sovyet ordusu, 32.755 kişiyi öldürdü. 1979-1984 yılları arasında Sovyet ordusu 8 bini ölü olmak üzere 25 bin kayıp verdi…

Sovyetler, 120 bin kişilik ordusunu 15 Mayıs 1988 ile 15 Şubat 1989 arasında Afganistan’dan çekti…” (1)

Sovyet işgalinde Afganlı Mücahitlere Batı’dan yapılan silah yardımları

“Mücahitlere 1 milyar doların üzerinde silâh yardımı yapıldığı halde cephedekiler yine de silâh yetersizliğinden yakınıyorlardı. Bu yardımların amaca uygun kullanılmadığının bir kanıtıydı. Tıpkı Pakistanlı memurlar gibi mücahit liderleri de yolsuzluk yapmaktan geri kalmıyorlardı. Örneğin, bu liderlerin birçoğu kendilerine dağıtılan silahlann büyük bölümünü cepheye göndermek yerine Darre kasabasındaki silâh pazarında satıyorlardı.Böylece hepsi kısa sürede dolar milyoneri olmuş ve Pakistan’da krallar gibi yaşamaya başlamışti.

Aslında karışıklık ve yolsuzluklar, silâh sevkiyatım organize eden ve yöneten CIA’nın ilgili bölümlerinde başlıyordu. Yani balık baştan kokmuştu. Bazı Amerikalı gazeteciler. CIA’nın mücahitlere silâh yardımı projesi araştırıldığında, ABD tarihindeki en büyük yolsuzluğun ortaya çıkacağını iddia etmektedir.

Washington’daki bazı kaynaklar, Afgan cihadının ilk dört yılında mücahitlere silâh alınması için kongrenin ayırdığı 342 milyon dolardan sadece 100 milyon dolarlık bölümün mücahitlere ulaştığını, geri kalan bölümün ise “buhar olup uçtuğunu” söylemektedir.

Yine aynı kaynakların belirttiğine göre, Afgan mücahitleri için ayrılan ve kongrenin onayladığı resmî fonlar ile Nigaragualı gerillalar için kullanılan gizli fonlar birbirine karışmıştı.

Yani İran’a gizli silâh satışından sağlanan ve gerillalar için kullanılan paralar, İsviçre’de Afgan mücahitlerine silâh alımı için açılan resmî banka hesabına yatırılmış, böylece kongrenin onayladığı resmî fonlar ile silâh satışından sağlanan gizli paralar birbirine karışmıştı…” (2)

Bir görüşe göre, Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesindeki etkenlerin başında, ABD’nin Afganlı mücahitlere verdiği, Omuzdan ateşlenen ve hedefi şaşmadan vurabilen 100 adet Stinger füzesi vardır.

**

Afganistan’ın dış güçler tarafından nöbetleşe işgalin arkasında yatan…

Tek neden doğal kaynaklar mıdır?

Afganistan İslam âleminin en önemli, kilit ülkelerinden olmasının yanında Asya’nın ortasında stratejik önemi sahiptir.

Afganistan’ın haritadaki yeri; Çin, Hindistan, İran, Kafkaslar ve Türkiye ile birlikte değerlendirildiğinde anlamı daha iyi anlaşılacaktır.

Açık ifadesi ile, Stratejik konumu en az doğal kaynaklar kadar önemlidir.

**

Amerikalılar Afganistan’da…

11 Eylül saldırıları sonucunda ABD’nin ilk hedefi, terörizme destek verdiği iddia edilen Afganistan’daki Taliban yönetimi olmuştur. ABD, Afganistan odaklı bölgesel çıkarlarını hayata geçirmeye ve bu doğrultuda 2001 yılından beri bölgede süregelen istikrarsızlığı ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.

Ancak, bu bölgeye ilişkin ABD’nin aşması gereken birçok engel bulunmaktadır. Öncelikle, Taliban Afganistan’ın büyük bölümünde kontrolü elinde tutmakta ve Pakistan’daki etkisini de artırmaktadır. Ayrıca, ABD’nin Afganistan’a yerleşerek ulaşmaya çalıştığı stratejik ve ekonomik hedefleri, bölgesel rakipleri olan Rusya ve Çin ile çatışmaktadır.

Bu bağlamda, tüm bu çatışan çıkarları ve Afganistan’daki dengeleri etkileme potansiyelleri ile İran ve Pakistan’ın ön plana çıktığını belirtmek gerekmektedir…

ABD, 1979 yılında Sovyet Birliği’nin işgaline kadar Afganistan’ı gündemine almamıştı. Bu işgalden sonra, ABD, Sovyetler Birliği’nin Basra Körfezi’ne ve dolayısıyla Hint Okyanusu’na inme tehlikesiyle yüzleşmek zorunda kaldı.

Afganistan’ın stratejik öneminin farkına varan ABD, Afganistan’da “komünizme karşı mücahit hareketi” başlatan Afgan direniş gruplarına yaptığı askeri ve finansal yardımları Suudi Arabistan’ı da yanına alarak, Pakistan üzerinden gerçekletirdi.

ABD’nin 1980’lerin başında en büyük korkusu Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan sonra Pakistan’ı da hedef almasıydı. ABD’nin Afganistan’ı gündeme taşımasının önemli nedenlerinden biri de, 1979’daki İslami devrim ile bölgedeki en önemli müttefiki İran’ı kaybetmesidir.

ABD açısından bu gelişme, bölgede yeni bir müttefik! yaratılmasını zorunlu kılmaktadır.

CIA tarafından eğitilen, birçok olayda piyon olarak kullanılan Usame Bin Ladin’in 1990’ların sonunda ABD karşıtlığıyla kontrolden çıkması, dünya gündeminde dönüm noktası olan 11 Eylül saldırılarına neden olmuştur.

11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’u hedef alan saldırıların Bin Ladin’in El Kaide’si tarafından düzenlendiği ilan edildikten sonra, George W. Bush’un yeni bir haçlı seferi başlattıklarını açıklama gafletine düşmesi, medeniyetler çatışması tezine kadar uzanan bir sürecin tetikleyicisi olmuştur.

George W. Bush ile süregelen temel hegemonik hedefler kapsamında olmasa da, bu hedeflere ulaşmada kullanılan araçlar açısından değişim yaşayan ABD dış politikasında, bazı devletler doğrudan hedef gösterilmiştir.

Bush yönetimi bunu, önce İran, Irak, Kuzey Kore gibi “haydut devletler”in kitle imha silahlarına sahip olduklarını ileri sürerek, sonra da teröre destek veren ülkelerden oluşan bir “şer ekseni” yaratarak meşrulaştırmaya çalışmıştır.

İşte bu ortamda gündeme gelen 11 Eylül olayı aslında zaten değişim geçiren ABD dış politika araçlarının kullanımı için mükemmel bir ideolojik alt yapı oluşturmuştur (3)

Yazılanlar özetle;

-Afganistan, İngiltere, Rusya, Amerika ve Çin için stratejik açıdan önemli bir ülkedir.

-İngilizler ve Ruslar, aralarında uzun bir süre didişmeden sonra Afganistan’ı işgal etmekten vazgeçer, aralarında bir tampon bölge olarak kalmasında anlaşırlar. Ancak bu antlaşma Bolşeviklerin iktidara gelmesi ile bozulur.

-Ruslar, ilerleyen zamanda işgal için gerekli siyasi ve fiziki altyapıyı kurdukları tarihte (1979) Afganistan’ı işgal ederler,

-Ancak bu işgal Ruslar’a çok pahalıya patlar, büyük bedeller ödedikten ülkeyi terk ederler.

-Rusların Afganistan’ı işgal ettiği dönemde, Rus işgaline karşı birleşerek çarpışan yerel aşiretler ve Mücahit örgütler, Rusların Afganistan’ı terk etmesi ile aralarından iktidar kavgasına tutuşurlar.

-İktidar kavgası Afganistan’ı yaşanmaz hale getirir, BM temsilcileri de, kardeş kavgasına bir çözüm getiremeyince, böyle bir kaos ortamında ortaya adeta bir kurtarıcı olarak Taliban çıkar. (Doğrusu piyasaya sürülür.)

-Ancak Afganlılar, yağmurdan kaçalım derken tipiye tutulmuşlardır.

-Bir işgal, bir iç savaş veya çatışmada kaybeden tarafın halk; kazananların, sömürgeci ülkeler, silah tüccarları, istihbaratçılar ve savaş ağalarının olduğu açıktır. Bu sonuç tüm hedef ülkelere ibret olmalıdır.

-İşgal edilecek ülkeler için; ileride yaptırılacak darbeler sonucu oluşturulacak kukla hükümetlerde görev alacak yöneticiler ve komutanlar yetiştirilmesi önemlidir. Bu nedenle, öğrenci, akademisyen ve askerler sömürgeci ülkelerde eğitilerek ileriye yönelik hazırlanmaktadır.

-Bir de ilginç tespit; Hedef ülkelerdeki iktidar değilişiklikleri için hazırlanan liderler ve yöneticiler her nedense çoğunlukla Paris’ten gönderilmektedir. Bu Osmanlılar (Jön Türk-İttihatçılar!), Ruslar (Lenin), İran (Humeyni) ile Afganistan (ordu komutanı Nadir Han) içinde geçerlidir. Bunlar tesadüf müdür, yoksa…

 

Devam edecek…

-Sam Amca’yı bakalım Afganistan’da neler beklemektedir?

Resim;www.anvari.org’dan alınmıştır.

(1) Derleyen: Kansu Şarman, NTV-MSNBC  20 Eylül

(2) Hedef Ülke Afganistan, Esedullah OĞUZ

(3) Yazının tamamı için bakınız; Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Araştırma Görevlisi H. Önal 

http://www.usak.org.tr/dosyalar/dergi/QF13kfpBBXa90YG7I5GfckcfOOTRUU.pdf

“Yürü ya Taliban kim tutar seni!” İngilizler ve Sovyetlerden sonra sırada ABD var (2/4)

Resimdeki ünlü Amerikalı devlet adamını tanıyabildiniz mi?

Ruslara karşı savaşta bir gözünü ve bir bacağını kaybeden Taliban’ın lideri Muhammed Ömer, 45 yaşlarında bir din hocasıydı. Dar görüşlü bir insan olan Molla Ömer’in Dünya görüşü ve hayat felsefesi kulaktan dolma edindiği yarım yamalak dini bilgiler ile Peştun aşiret geleneklerine dayanıyordu.

Ona göre televizyon seyretmek, kadınların çalışması, çocukların oyun oynaması, uçurtma uçurması ve benzeri şeyler haramdı, İslam’a aykırıydı. Öğrencileri Kandehar’ı ele geçirdikten sonra da bu ilkel düşüncelerini uygulama fırsatı buldu.

Taliban’ın Kandehar’ı ele geçirmesinden sonra kentte suç oranı büyük ölçüde azaldı. Bunda kentin yeni yöneticilerinin bazı hırsızları ibret olsun diye halkın önünde darağacında sallandırmasının etkisi büyüktü.

Kandehar halkı Taliban yönetiminden memnundu. Çünkü artık kente tek bir grup hâkimdi, tecavüz ve yağmalama olayları da durmuştu. Taliban’ın uygulamaya koyduğu kurallar biraz sertti ama hiç olmazsa kentte artık sükunet, nizam ve huzur vardı. (1)

Taliban’la ilgili Afganistan’ın eski Ankara Büyükelçisi, Dr. A.Selam Asım’ın anlatmaktadır;

“…Türkiye’de bazıları Taliban ile mücahitleri karıştırıyor. Mücahitler 1979’da Ruslara karşı mücadele vermek, vatanını savunmak için, milletin kendi iradesiyle kuruldu. Dolayısıyla Sovyetlerin çekilmesinin ardından Mücahitler Hükümeti kuruldu. Taliban ise 1994’te Pakistan’da bazı dış ülkelerin yardımı ile kuruldu.

Bence Taliban’ın kim olduğu açık açık kamuoyuna anlatılmıyor.

Taliban aslında sadece eline verilen senaryoyu oynuyor.

Kendisine verilen görevleri yerine getiriyor.

İkinci bir husus; Taliban’a karşı ülkenin her tarafında mücadele edildiği iddiası. Taliban ile savaş var deniyor. Bu kadar büyük bir güç (ABD, NATO) Taliban’ın imhası için Afganistan’da ama Taliban bir türlü bitirilemiyor. Uçağı olmayan, teknolojisi olmayan 200-300 kilometrelik bir alanda üslenen Taliban’ın bir türlü bulunamaması ben de dahil bazı kişilerin kafalarında soru işareti bırakıyor. Beni, Taliban’ın da bu senaryonun bir parçası olarak düşündürtüyor.

Taliban, Karzai güçlerine ne kadar dayanabilir? Birkaç saat.Ancak önce ABD’nin, Taliban’ın arkasından çıkması şart…” (2)

**

Yaşananlar nedeniyle  gelinen süreci anlayabilmek için biraz gerilere, Sovyet İşgaline gidiyoruz.

“Çarlık Rusya’sı ile Britanya İmparatorluğu Asya’da birbirlerine karşı yıllardır yürüttükleri entrikalardan sonra Afganistan konusunda bir anlaşmaya vardılar. Moskova ve Londra, Afganistan’ı işgal veya ilhak etmek yerine, strateji açıdan önemli bir konumda bulunan bu ülkeyi bir tampon bölge olarak kullanmaya karar verdi.

Bu, iki tarafın çıkarlarına da uygundu. İşte bu amaçla Rusya ile İngiltere, 1907 yılında bir antlaşma imzaladı. Söz konusu antlaşmaya göre Rusya, nüfuz alanı dışında tutacağı Afganistan’la ilişkilerini İngiltere aracılığıyla yürütecekti.

Buna karşılık İngiltere de, Afganistan’ı işgal veya ilhak etmemeyi ve ülkenin içişlerine karışmamayı taahhüt ediyordu.

Ancak, Çarlık Rusya’sında iç savaşın patlak vermesinden ve 1917’de Bolşeviklerin iktidara gelmesinden sonra antlaşma bozuldu: Bolşevikler Çarlık Rusya’sının imzaladığı bütün antlaşmaları, bu arada da 1907 antlaşmasını tek yönlü olarak iptal etmişlerdi. Bolşevikler sömürge olarak ezilmiş halklara emperyalizme karşı mücadelelerinde yardım edeceklerini açıkladılar.

Bolşeviklere göre Rusya’nın en büyük rakibi ve düşmanı İngiltere’ydi. Bu nedenle İngiliz sömürgelerinde, özellikle de Hindistan’da halkı sömürgecilere karşı kışkırtarak Britanya İmparatorluğu’nu zayıflatmak istiyorlardı…

Sovyet işgali

1979 aralığının son haftasında Afganistan’ı işgal eden Sovyetler Birliği, I980’li yılların ortalarına gelindiğinde bu ülkede hüsrana uğradığını anlamıştı. Beş yıldan beri Afganistan’da bulunan 140 000 kişilik muazzam Sovyet ordusu ülkeyi tamamen kontrolü altına alamamış, bu arada 25.000’e yakın Sovyet askeri hayatını kaybetmiş, bunun iki veya üç katı kadar asker de yaralanmıştı.

ABD’nin Vietnam’da uğradığı bozgunu ellerini ovuşturarak izleyen Sovyetler, benzer bir bataklığa bu kez kendileri saplanmışlardı. İşgal tam anlamıyla başarısızlığa uğramıştı.

Fransız bilim adamı, ünlü Oryantalist Alexander Bennigson, 1980’lerin başlarında Sovyetler Birliği’ni “içten kuşatılmış bir kale”ye benzetmişti. Böyle bir kalenin düşmemesi (dağılmaması) mümkün değildi. Bennigson’un kehanetleri gerçekleşmek üzereydi…

Moskova’daki gelişmeler elbette Kabil rejimini endişelendirmişti. Kabil’deki komünistiler anne babası ölüm döşeğinde yatan küçük bir çocuğun ruh hali içindeydi. Sovyet İmparatorluğu’nun dağılmasıyla yakında yetim kalacaklardı.

Bununla birlikte Kâbil’deki Sovyet diplomatları Afgan yoldaşlarına onları yalnız bırakmayacaklarını söyleyerek moral vermeye çalışıyorlardı. Sovyetler bu yolla Moskova’nın Kabil’deki kukla yönetimi koruyamayacak kadar zayıf olduğu gerçeğini gizlemeye çalışıyorlardı. Ama gerçek apaçık ortadaydı ve Afgan yoldaşlar da bunun farkındaydı.

Nitekim 1991 ekiminde Moskova’dan dönen Afgan hükümet delegasyonunun bir üyesi izlenimlerini şöyle anlatıyordu:

“Moskova’daki mağazaların boş raflarını ve bir lokma ekmek için fırınların önünde oluşan uzun kuyrukları görünce şöyle düşündüm: Ruslar bu haldeyken bize ne verebilirler ki?”

BM Temsilcisi Mestiri (Birbirleri ile iktidar olmak için çarpışan Afganlı Mücahitler arasında anlaşma için)  bu sefer başarıya ulaşacağından emindi. Çünkü başta Rabbani olmak üzere tüm liderler yeni planı kabul ettiklerini açıklamışlardı.

Ancak Afganistan’da yeni bir silahlı grubun ortaya çıkması Mestiri’in planını altüst etti.

1994 yılı eylülünde ülkenin güneyindeki Kandehar kentinde ortaya çıkan ve kısa sürede güneydeki birçok ili ele geçiren ‘Taliban” isimli bu grup, 1995 Martında Kâbil’in kapılarına dayanmıştı. Kendi aralarında boğuşmaktan çevresinde olup biteni göremeyen Kâbil’deki mücahitler, ancak Taliban başkentin kapılarına dayanınca yeni tehlikenin farkına varmışlardı…

Peşaver’deki Afgan mücahit örgütleri

Sünnî örgütler Pakistan’da, Şiî örgütler ise İran’da üslenmişti. Kentte Maocu Afgan örgütlerinin temsilcileri de vardı.

Ama (Pakistan) Ziya ül-Hak rejimi solculara sıcak bakmadığından bu Örgütler pek faal değildi.

İran ve Pakistan’da üslenen mücahit örgütleri dışında bir de Afganistan’da kendi sınırlı olanaklarıyla yıllardan beri savaşan ve hiçbir örgüte mensup olmayan mahallî liderler ve komutanlar vardı. Mücahit örgütleri Afganistan’da büyük güç kazanmış olan bu kişileri kendi saflarına katmak için çaba harcıyordu. Yerel liderlerden bazıları kendilerine yakın bulduktan örgütlere katılmışlardı. Ancak birçoğu bağımsız hareket etmeyi seçiyordu.

Biz şimdi 1980’li yıllarda Afgan cihadında önemli rol ojmayan bu örgüt ve kişileri birer birer incelemek istiyoruz.

Köktendinci örgütler

Peşaver’de üslenen dört köktendinci mücahit örgütü Hizbi İslamî (İslam Partisi), Cemiyeti İslamî (İslam Toplumu), Hizbi İslamî (İslam Partisi!) ve İttihadı İslamî’ydi (İslam Birliği) Bunlardan ilk ikisi Afgan direniş hareketinin en güçlü örgütleriydi.

Hizbi İslamî

Gulbeddin Hikmetyar’ın lideri olduğu Hizbi İslamî, 1980’li yıllarda en iyi silahlanmış mücahit örgütüydü… Zamanın Pakistan Devlet Başkanı Ziya ül-Hak’tan özel himaye gören Hizbi İslamî kısa sürede büyüdü ve 1980’li yılların başında gücünün doruğuna ulaştı. Örgüt Kabil’deki komünist rejime karşı ilk silahlı saldırısını Kunar ve Paktia illerinde gerçekleştirdi.

Cemiyeti İslamî

En büyük iki mücahit örgütünden biri olan Cemiyeti İslami, ülkenin kuzeyinde yaşayan Tacikleri temsil etmektedir. Afganistan’ın kuzeyinde yaşayan Özbekler ile Türkmenler de başlangıçta bu örgüte katılmışlardı. Ancak Afgan Türkleri kendi örgütlerini kurduktan sonra öteki gruplardan ayrılarak bir çatı altında birleşmeye başladılar.

Hizbi İslamî (!)

Bu örgütü Gulbeddin Hikmetyar’ın lideri olduğu ve aynı ismi taşıyan Hizbi İslamî grubuyla karıştırmamak gerekir. Mutaassıp bir din adamı olan Yunus Halis  liderliğindeki Hizbi İslamî, Kabil, Celalâbad ve Paktia illerinde faaliyet gösteriyordu.

Bunların dışında;

İttihadı İslam

Liberal mücahit örgütleri

İran’daki Şiî Hazara, mücahit örgütleri

“Afgan Sünnî mücahit örgütleri Peşaver’de karargâh kurarken. Hazara örgütleri de İran’da üslenmişti. İran hükümeti, Afganistan’daki Şiî azınlık Hazaralara özel bir ilgi duyuyordu.

1980’li yılların başında İran’da yedi Hazara örgütü bulunuyordu. Bunların hepsi ağız birliği etmişçesine İran İslam Devrimi’nin lideri Ayetullah Humeyni’yi kendilerine örnek almışlardı. Humeyni manevî liderleri ve ilham kaynaklarıydı…”

Sosyal demokrat ve sol örgütler

Afgan Millet

Sazmanı Azadi Milleti Afganistan

Şulei Cavid

Sütemi Millî  (3)

Taliban  piyasaya sürülüyor…

Bugünkü Afganistan,

On üç yıldan beri iç savaş yaşayan, yokluk ve sefalet içinde kıvranan Afganistan, tarih boyunca çeşitli dış güçlerin istilasına uğradı.

Afganistan’ın son davetsiz konukları Ruslar’dı. Ancak Rusların “Afganistan macerası” onlara pahalıya mal oldu. Yüz kırk bin kişilik Sovyet ordusu Afganistan’da kaldığı on yıl içinde (1979-1989) 25.000 ölü verirken; Bunun iki veya üç katı kadar Sovyet askeri de yaralandı.

Soyyetler’in Afganistan’daki maddî zararı da astronomik rakamlara ulaştı. SSCB’nin Afganistan’daki on yıllık askerî ve malî harcamasının 85 milyar doların üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.

Afganlar açısından ise işgalin bilançosu çok daha korkunç boyutlardaydı. Sovyetler 1989 şubatında Afganistan’dan çekilirken, geride yakılıp yıkılmış bir ülke bırakmışlardı. On sekiz milyonluk ülke nüfusunun 5 milyonu ülkesini terk ederken, 2 milyon insan da savaşta hayatını kaybetmişti.

Bunun beşte birini çocuklar oluşturuyordu. Yine 5 milyon Afgan çeşitli şekillerde yaralanmıştı.

XIX. yüzyılın ortalarında İngiltere ile Çarlık Rusyası’nın Afganistan’da oynadıkları “Büyük Oyun” XX. Yüzyılın sonunda bir kere daha tekrarlandı.

Bu sefer sadece oyunculardan biri değişmiş, İngiltere’nin yerini çağımızın süper gücü ABD almıştı.

İngiltere ile Rusya Afganistan’daki  (işgal) yarışında yenişemeyince, bu ülkeyi tampon bir bölge olarak kullanmaya karar vermişlerdi.

Süper güçlerin XIX. Yüzyılın sonundaki dalaşından sonra, ülkenin eski haline kavuşması uzun yıllar almıştı. Bu sefer de Afganistan’ın eski huzurlu günlerine geri dönmesi pek uzun süreceğe benziyor.

Sovyet işgalinin (15 şubat 1989) sona ermesinin üzerinden on yılı aşkın bir süre geçtiği halde, Afganistan’ın hâlâ amansız bir kardeş kavgasının pençesinde kıvranması, bu tahmini destekliyor. (4)

**

Yazılanlar özetle;

-Afganistan, İngiltere ve Rusya için stratejik açıdan önemli konumda bulunan bir ülkedir.

-Aralarında uzun bir süre didişmeden sonra Afganistan’ı işgal ve ilhak etmekten vazgeçerler ve  bir tampon bölge olarak kalmasında anlaşırlar.

-Ancak bu anlaşma Bolşeviklerin iktidara gelmesi ile bozulur.

-Ruslar, ilerleyen zamanda gerekli siyasi altyapıyı kurdukları tarih olan 1979’da Afganistan’ı işgal ederler,

-Ancak bu işgal onlara çok pahalıya patlar. Büyük bedeller ödedikten sonra ilhak edemeyeceklerini, yutamayacaklarını anlayınca ülkeyi terk ederler.

-Rusların Afganistan’ı işgal ettiği dönemde, Rus işgaline karşı birleşerek çarpışan yerel aşiretler ve Mücahit örgütler, Rusların Afganistan’ı terk etmesi ile aralarından iktidar olmak için kavgaya tutuşurlar.

-İktidar kavgası Afganistan’ı yaşanmaz hale getirir, BM temsilcileri de, kardeş kavgasına bir çözüm getiremeyince, böyle bir kaos ortamında ortaya adeta bir kurtarıcı olarak Taliban çıkar. (Piyasaya sürülür!)

-Ancak Afgan halkı kısa bir süre sonra, “Yağmurdan kaçalım derken tipiye tutulduk”larının farkına varırlar.

Sonuç olarak ortada;

-Yıkılmış bir ülke, savaş ortamından kaçmış ve çok kötü şartlarda yaşamaya çalışan milyonlarca yaşlı-çocuk ağırlıklı Afganlı mülteci ; iktidar için birbirlerinin gözleri oyan onlarca sayıda örgüt vardır…

Devam edecek…

-Afganistan’da, İngiltere ve Sovyetler’den sonra boyunun ölçüsünü alma sırası Amerikalıların mı?

Resim;www.anvari.org’dan alınmıştır.

(1)HEDEF ÜLKE AFGANİSTAN, Sahife, 307,  Esedullah OĞUZ

(2)Yazının tamamı için bakınız; A.IşıkAKSU (aaksu@globalyorum.com) ; http://www.yalquzaq.com/?p=16848

(3)“Hedef Ülke Afganistan” Esadullah Oğuz

(4) A.g.e.

 

Boston’daki bombalamanın İslam, Müslüman toprakların işgalinin terörle bağlantısı (1/4)

Resimdeki ünlü Amerikalı Devlet adamını tanıyabildiniz mi?

Faruk 1984 yılında okuldan eve dönerken polisler tarafından zorla bir arabaya bindirilerek götürüldüğünde daha 16 yaşındadır. “Beni yakaladıklarında ana caddeden eve doğru yürüyordum. Onlara öğrenci olduğumu söyledim ve öğrenci kimliğimi gösterdim. Polisler sadece güldüler ve kimliğimi yırttılar…

Tıpkı (orta yaşlı) Sultan Muhammed gibi ortaokul öğrencisi Faruk da Host’ta bir çarpışmada mücahitlere esir düşmüştür. Küçük Faruk anlatmaya devam ediyor:

“Ben askerdeyken orta yaşlı bir adam getirdiler. Adamı hastanede yatan karısına kan almak için sokağa çıktığında yakalamışlar. Karısı üçüncü çocuğunu doğurmak üzereymiş ve kan gerekiyormuş. Adam askerlere kendisini bırakması için yalvarıyor, onlara aceleyle hastaneye geldiği için çocuklarına bakacak kimse bulamadığını, bu yüzden de iki ve üç yaşındaki çocuklarını eve kapatıp karısını hastaneye getirdiğini anlatıyordu. Askerler onu dinlemediler. Adam sekiz gün boyunca sürekli ağlayarak kendisini bırakmaları için yetkililere yalvardı ve çocuklarının kendisini beklediğini anlattı. Ancak kimse ona kulak asmadı.

Sonunda adam kaçtı. Kabil’e gittiğinde karısının hastanede öldüğünü öğrenmiş. Bunun üzerine büyük bir telaşla eve koşmuş. Eve geldiğinde de iki çocuğunun da açlıktan öldüğünü görmüş. Bir süre sonra yetkililer adamı yakalayıp tekrar bizim yanımıza getirdiler.

Ama adam bu sefer kendinde değildi, artık keçileri kaçırmıştı.” (1)

Bu yazı dizisinde;

Batılı insaf sahibi kimi yazarlar gibi, Irak’taki insanlık dışı muameleleri, katliamları, işkenceleri bütün çıplaklığı ile ortaya koyan, İngiliz independent Gazetesi’nin Pulitzer ödüllü yazan Robert Fisk;

-“İslam ve terör arasında bağlantı yok. Artık Müslüman topraklarını işgalden vazgeçin” uyarısında bulunarak, devamla;

-“İslam’la terör arasında bir bağlantı yoktur. Ama bizim Müslüman topraklarını işgal etmemizle terör arasında bir bağ vardır. “ (2)

Dediği gibi, batılı gelişmişlerin sömürü adına insanlığı nasıl aldattıkları örnekleri ile anlatılacaktır.

Taliban örneğinde olduğu gibi medyada 7/24 işlenen, gerçeğinde hayali ve içleri kof örgütlerin nerede ise tamamı dışarıdan kurularak ve kukla misali oynatılarak, yönlendirilmektedir.

Hesap, kendi çıkarlarına bir taşla beş kuş vurmaktır.

Taliban 27 Eylül 1996 tarihinde Kâbil’i ele geçirdikten birkaç saat sonra bir açıklama yaparak başkentin Molla Muhammed Rabbani başkanlığındaki altı üyeli bir konsey tarafından yönetileceğini belirtti…

Başkente tek bir grubun hâkim olmasıyla özledikleri, yıllarca hasret kaldıkları barışa nihayet kavuşacaklarını sanıyorlardı. Eski Devlet Başkanı Necibullah’ın Hindistan’a kaçmayı başaran yardımcısı Abdürrahim Hatip bu konuda şöyle diyordu:

-“Mücahit döneminde Kâbil’de her örgütün kendi kuralları ve yasaları vardı. Şimdi ise tek bir yasa, tek bir düzen olacak. Bugün Afgan halkının en tatlı hayali barış ve huzurdur.  Ülkeyi hangi örgütün yönettiği kimsenin umurunda değil. Yeter ki barış olsun.

Taliban’ın Kâbil’e hâkim olmasından sonra başkent tekrar barış ve huzura kavuştu. Ancak Afgan başkentinde esen iyimser hava yerini karamsarlığa bırakmakta gecikmedi. Taliban yönetimi iktidarının ilk günlerinden itibaren bildiriler yayınlayarak yeni kurallar ve yasaklar koymaya başladı.

Taliban’ın ilk kararları kadınlarla ilgiliydi. Buna göre, kadınların dışarıda çalışması, okula gitmesi, başı açık dolaşması yasaktı.

Taliban yönetimi kadınların özgürlüklerini tamamen ellerinden alıp onları eve kapattıktan sonra erkeklere yöneldi.

Taliban lideri Molla Muhammed Ömer Kâbil radyosundan bir bildiri yayınlayıp tüm erkeklere sakal bırakma mecburiyeti getirildiğini, tıraş bıçağı satışlarının yasaklandığını, sakal bırakmayanların veya sakalını kesenlerin en sert biçim de cezalandırılacağını açıkladı.

Molla Ömer’in sözlerine göre sakal yasası Kâbil’de yeni kurulan İslam Polisi tarafından denetlenecekti. İslam Polisi sakalsız erkekleri kırbaçlarken, sakal tıraşı yapan berberlerin de iki parmağını kesecekti.

Molla Ömer köselerin de sakal yasasına uymak zorunda olduklarını söylüyordu. Onlar da takma sakal kullanacaklardı…

Kadınları eve kapatan, erkeklerin özgürlüklerini de büyük ölçüde kısıtlayan Taliban çocukları da unutmamıştı.

Artık çocukların oyuncaklarla oynaması, uçurtma uçurması, futbol, bilye gibi oyuncaklar la oynaması yasaktı.

1 Ekimde uçurtma yasağını çiğneyen dört çocuk, önce İslam Polisi tarafından kırbaçlanmış, sonra da evlerine baskın yapılarak tüm oyuncakları toplanıp yakılmıştı…

Diğer yasaklar: içki içmek, satmak, satın almak, futbol oynamak, müzik dinlemek, televizyon seyretmek. Sağlık ve jimnastik kulüpleri ile güzellik salonlarına gitmek, çocukların oyun oynaması, uçurtma uçurması yasaktır.

Ezan okunduğu zaman bütün motorlu araçlar duracak ve içindeki erkek yolcular en yakın camiye gidecektir.

Otobüslerde kadınlar ile erkeklerin oturacakları yerler zincirle ayrılacaktır. Hırsızlık yapanın eli kesilecektir.

Üzerinde yazı olan kâğıt torbaları kullanmak yasaktır. Yazı kutsal olduğu için üzerinde yazı olan torbaları kullandıktan sonra fırlatıp atmak doğru değildir. Herkes pencerelerini karartacaktır, çünkü yoldan geçenler ya da karşı binalardakiler evdeki bir kadını görebilir.

Taliban yönetimi uygulamaya koyduğu kararlar ve yasaklarıyla Kâbil halkına hayatı çekilmez hale getirmişti. Bu uygulamalardan en çok zarar görenler kuşkusuz kadınlardı.

Taliban’ın kadınlarla ilgili 25 Ekim 1997 tarihli son kararı şöyleydi: “Kadınların artık hastanelerde tedavi görmesi yasaktır.” Bu son yasağın yürürlüğe girmesinden sonra Kâbil’deki bir hastanede komada yatmakta olan bir kadın apar topar evine gönderildi.

Taliban hareketinin lideri Molla Ömer, Kandehar’daki karargâhında yaptığı açıklamada bütün bu uygulamaları İslam adına yaptıklarını söylüyor ve kendilerinden önceki mücahit yönetimlerinin “iyi Müslüman” olmadıklarını iddia ediyordu.

Oysa Taliban’ın uygulamaya koyduğu birçok kararın İslam’da yeri yoktu.

Örneğin İslam’da kadınların çalışması, eğitim görmesi yasaklanmamıştı. Şeriatla yönetilen Suudî Arabistan’da veya Şii bağnazlığın hâkim olduğu İran’da bile kadınlar çalışabiliyor veya eğitim görebiliyordu.

Londra’daki London School of Economics’te öğretim üyesi olan Afganistan uzmanı Prof. Fred Haliday, ‘Taliban’ın uygulamalarının birçoğunun, bırakın İslam’la ilgili olmayı, insanlıkla bile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur” diyordu.

İngiliz bilim adamı İslam’ın “güzellikler ve iyilikler dini” olduğunu belirtiyordu. Öyleyse hasta kadınları ölüme terk etmenin İslam diniyle bir ilgisi olamazdı.

Taliban liderleri ise “ülkede saf İslam sistemi”ni hayata geçirdiklerini, uygulamalarından hiçbirinin şeriata ters düşmediğini iddia ediyorlardı.  (3)

Taliban

Taliban’ın ortaya çıkışı

Şu sırada Afganistan’ın büyük bir bölümüne egemen olan Taliban’ın Kâbil’de kurduğu terör rejminin uygulamalarını anlatmadan önce, bu grubun nasıl ortaya çıktığını ve arkasında hangi güçlerin olduğunu ele alacağız.

1994 sonbaharında ortaya çıkan Taliban’ın üç yıl gibi kısa sürede Afganistan’daki en büyük rakiplerini teker teker tasfiye ederek ülkenin yüzde 90’ına hâkim olması pek çok kişiyi şaşırtmıştı.

Taliban aslında mücahit grupları arasında sonu gelmek bilmeyen mücadelenin bir sonucuydu.

Mücahitler 1992 Nisanında Kâbil’de iktidara geldikten kısa bir süre sonra koltuk kavgasına başladılar. Silahlı grupların çatışma alanına dönen Kâbil üç yıl içinde yerle bir oldu.

Kâbil’de çatışmalar sürerken, Afganistan’ın diğer bölgelerinde. Özellikle de Peşturlar’ın yoğun olarak yaşadığı güney illerinde terör ve anarşi hâkim olmuştu. Her bölge yerel bir komutanın kontrolü altındaydı. Silahlı gruplar yolları keserek halkı soyuyor ve konvoyları yağmalıyorlardı.

Dünün kutsal savaşçıları artık yol kesen eşkıyaya dönüşmüştü.

Halk, üç yıl içinde Afganistan’ın güzelim başkenti Kâbil’i yerle bir eden ve ülkenin geri kalan bölgelerini de terör ve anarşi yuvası haline getiren mücahitlerden bıkmıştı. Mücahitler Sovyet istilasından kurtarmak için on yıl boyunca savaştıktan, uğrunda kan döktükleri ülkelerini cehenneme çevirmişlerdi.

Afganistan’ın ikinci büyük kenti Kandehar birçok silahlı grubun denetimi altındaydı. Bu grupların yolları keserek otobüsleri haraca kesmesi ve yük taşıyan kamyonları yağmalaması halkın büyük tepkisini çekiyordu.

Bazı silahlı gruplar daha da ileri giderek gözlerine kestirdikleri kadınları otobüslerden indirip karargâhlarına götürüyor ve âlem yapıyorlardı… (4)

 Devam edecek…

-Taliban’ın inanılmaz yükselişi…

Resim;www.anvari.org’dan alınmıştır.

(1) Esedullah OĞUZ , “HEDEF ÜLKE AFGANİSTAN”,

(2) Yaşar Yazıcıoğlu, Bitmeyen Hesap, s.106,

(3) Esedullah OĞUZ , “HEDEF ÜLKE AFGANİSTAN”,

(4) A.g.e.

 

Türkiye Ekonomisi 2013; Cari açık ve dış borcumuz neden artmaktadır? (3)

Yüz ton (işlenmemiş) çeliği, 100.000 dolara; Yüz ton ağırlığında bir uçağı 100.000 milyon dolara satarsınız

 

Türkiye, kendi kaynakları, tasarrufları ile değil, borç para ile büyümektedir. Borçlanarak büyümek; sürekli artan bir cari açık, kabaran bir dış borç, daha da önemlisi, alınterimizin, emeğimizin faiz ödemelerine gitmesidir.

Önceki yazılanlardan seçmeler;

-Bilgi çağında nitelikli eğitilmiş-öğrenimli bir halkınız yoksa başınız derttedir.

-Halkın nitelikli eğitimi-öğrenimi için tek şart; “Ama”sız düşünce-ifade hürriyetidir.

-Yeterli Enerji Kaynakları olmayan bir ülkenin sanayileşmesi mümkün değildir.

-Ülkemizin henüz bilinen yeterli –ekonomik ve kullanılabilir yerli-  enerji kaynakları bulunmamaktadır.

-Enerji kaynaklarımız olmadığı gibi bunları ithal edecek, alacak paramızda yoktur.

-Enerjimiz ve alacak paramız olmadığı için gani gani Cari açık ve borç oluşmaktadır.

-Özetle; Bilgi-teknoloji üretecek halkımız; sanayileşmek için yeterli enerji kaynaklarımız; daha kötüsü de enerji alacak paramız yoktur.

-Bunlara karşılık; büyükçe ordumuz, klasik silahlarımız, yedi yıldızlı tatil kamplarımız, devletlülere verdiğimiz sayısız ultra lüks otomobillerimiz, aşırı israfımız vardır. Ayranı yok içmeye…

Kaldığımız yerden devamla;

Dış borçlar, ödenen faizler ve borcumuzun milli gelire oranı

Birçok ekonomist sadece dış borç rakamlarını ve artışlarını vermektedir.

Bu -teknik olarak- çok doğru değildir.

Doğrusu; borcunuzun artışının yanında milli gelirinizin artışıda verilmelidir.

-2002 yılında, borç stokunun milli gelire oranı; Yüzde 74’ tür. Yani, 100 liranın 74 lirası borçtur. -

-2012 sonunda bu oran; Yüzde 36’dır.  100 liranın 36 lirası borçtur.

Dış borcun kriz nedeni olmaması Merkez Bankasının rezervlerine bağlıdır.

2002 de, 27,5 milyar dolar olan rezerv şimdi, 125 milyar dolardır. (1)

Dış borcumuzu rakamlarla ifade edersek;

………………………………….. …… 2002………..2012 (milyar dolar)

Toplam dış borç stoku……………. 129,6……….318,2

Kamu kesimi dış borç stoku……  ..56,8…….. .100,9

TCMB dış borç stoku………………..24,4………….9,7

Özel sektör dış borç stoku………. ..43,0………207,6

-“Yıllar itibariyle kamu kesimi ve özel kesimin dış borç stokunda artışlar olsa da AB karşılaştırmasında esas alınan oran yüzde 40’ın altında bulunmaktadır. Bu oran aslında yıllık olarak alındığı için 2012 ilk yarısı için, % 35,6 oranı, borç stokunun bu miktarının tahmin edilen GSYH’ya oranlanmasıyla bulunmuştur. Yılsonunda bu oranın daha yukarıda olacağını ama yüzde 40’ın altında kalacağını tahmin ediyorum. Bu oran AB ülkeleri içinde en düşük borç yükü oranlarından birisidir. (2)

Yıllar itibariyle ödediğimiz faiz miktarı;

Türkiye Son 10 yılda 363.7 milyar dolar anapara, 91.6 milyar dolar faiz ödemesi yaptı.

Bu dönemde ödenen faiz ödemeleri toplamı 91,6 milyar dolardır.

-2003 yılında 7,0

-2004’de 7,1

-2005’de 8,0

-2006’da 9,4

-2007’de 10.8

-2008’de 12,0

-2009’da 10.5

-2010’da 8.7

-2011’de 8.7

– 2012 yılında ise 9,3 milyar dolardır. (3)

Ve Faiz ödemeleri ile ilgili açıklamalar;

-TL cinsinden iç borçlanmanın ağırlıklı ortalama faizi, 2002 yılında, yüzde 63,  (2011’de) yapılan en son ihalede yüzde 6;

-Faiz giderlerin toplam bütçe harcamaları içindeki payı 2002 yılında yüzde 43;  2012 yılında yüzde 13;

-2002 yılında merkezi yönetim vergi gelirlerinin yüzde 86’sı faiz harcamalarına giderken, bu oranın 2012 yılında yüzde 17,6’ya gerilemiş;

-2002 yılında yüzde 74 düzeyinde olan Avrupa Birliği tanımlı genel yönetim borç stokunun gayrisafi yurt içi hasılaya oranı bu yılsonu itibarıyla yüzde 36’ya düşmüş;

-2002’de IMF’e borç 23,5 milyar dolar, şu anda bu borç 860 milyon dolara indi. (4)

Türkiye neden bilgi-yüksek teknoloji üretemiyor, bu nedenle cari açığını kapatamıyor?

Ülke kalkınmasında, özgür ortamların, düşünce ve ifade hürriyetinin  yeri, önemi nedir?

Nüfusu 100 milyon olan bir ülkede, yönetimin başında bulunan bir diktatör, bir konuda düşünür, düşündüklerini de ülke halkına dayatırsa, o ülkenin aklı çoklu, 100 milyon akıl değil, tekli, bir kişilik akıl olacaktır.

Bunu Halk meclislerine de indirgediğimizde;

500 temsilciye sahip bir Halk Meclisinde başkan, diğer üyeleri dikkate almadan, tartışılan konuda sadece kendi düşündüklerini dayatırsa; O karar, çoklu aklın değil, yine tekli, bir kişinin aklı olmaktadır.

İfade özgürlüğü olmayan ülkelerde ; hırsızların, arsızların çalma alanlarının ve servetlerinin artarak büyüdüğü, halklarının ise yoksullaştığı sayısız örneklerle tescillenmiştir.

Peki, Bu kadar önemli olan Düşünce ve İfade özgürlüğü nedir?

-“En genel tanımıyla düşünce özgürlüğü kişinin hiç bir engele maruz kalmadan bilgi edinmesi, edindiği bilgiler sonucu bir kanaate varması ve kendi düşünceleri sebebiyle kınanmaması, düşüncelerini yayabilmesi olarak nitelendirilebilir…”(5)

“Demokrasi kuramcılarından Montesquieu’ya göre düşünce özgürlüğü en önemli özgürlüktür.

Ona göre,

insan, dinamik, yaratıcı ve erdemli bir varlıktır. Fakat bu nitelikler ancak özgür bir ortamda işlerlik kazanır ve gelişir.

Özgür olmayan bir ortam, kuşku ve korku da belirsizlik, güvensizlik ve uyuşukluk getirir”

Montesquieu’nun bu görüşleri günümüzde de geçerlidir. Düşüncenin özgürce ifade edilebildiği ortamlarda demokratik kurumlar varlıklarını sürdürmekte ve gelişme olanağı bulabilmektedirler.

Özgür insan, özgürce düşünebilen ve kanaatlerini özgürce ifade edebilen insandır. Bunun ön koşulu da doğru, çarpıtılmamış bilgiye erişim hakkıdır. Bilgi edinme özgürlüğü adını verebileceğimiz bu hakkın yetersiz olduğu ülkelerde kamuoyunun sağlıklı oluşmadığı, demokrasi dışı rejimlerin kitle iletişim araçlarını kullanarak gerçeğe aykırı durumları kendi halklarına benimsettikleri görülmektedir.

İşte bu nedenle, bir demokraside düşünce özgürlüğü kavramının temel öncülü, vatandaşların bilgiye özellikle devlet organlarınca üretilen bilgiye- erişim hakkıdır.(6)

İngiltere’nin monarşi yönetime sahip olması ile birlikte ilk sanayi devrimini yapan ülke olduğunu biliriz.

İngiltere için, “demokrasinin beşiği olan ülkelerden”, dersek abartmamış oluruz.

İngilizler, dünyanın iyi siyasetçilerine sahiptirler.

İngiltere’de görevli bir asker, komutan hükümeti asla eleştiremez.

İngiltere’de her şeyi düşünebilir ve yazabilirsiniz.

İngiltere bir ada ülkesi olmasına rağmen, dünyanın en büyük şirketlerine sahip ülkelerindendir.

Elbette İngilizler, çok okur, araştırır ve kendileri için en uygun olan fikirleri üretirler.

Ülkemiz, katma değerli, açık ifadesi ile, yüzde on hammadde yüzde doksan oranında bilgi ile üretilen yüksek teknolojiye sahip makineler yapamamaktadır.

Ülkemiz, yüzde doksan hammadde, yüzde on oranında bilgi-deneyim katılarak, ucuz  malzeme üretmektedir.

Bu ikisinin arasındaki fark;

-100 Ton ağırlığında çelik-plastik hammadde, yaklaşık yüzbin dolar;

-100 Ton ağırlığında, çelik vb. karışımdan üretilen uçaklar, yüzmilyon dolardır.

Bizler, mevcut üretim şekli ve anlayışı ile çok uzun süre daha cari açıktan, borçtan ve yüksek miktarda faiz ödemekten kurtulamayız.

Tercih bizlerin;

-Ya çok kitap okur, bilgi-teknoloji üretiriz,

-Ya da okumaz, (Günde 6 saat televizyon izler,) birilerine alınterimizi, emeğimizi kaptırırız.

 

Resim;web ortamından alınmıştır.

(1) Cumhuriyet gazetesi, (7 Nisan 2013, Başbakan Erdoğan’ın toplantısından)

(2) Borçlarımızı nasıl ödeyeceğiz? Yazının tamamı için bakınız; http://www.mahfiegilmez.com/2012/09/borclarmz-nasl-odeyecegiz.html

(3) http://www.mesajhaber.com/haber.php?haber_id=14729 18 Mart 2013 14:41

(4) http://www.akparti.org.tr/site/haberler/basbakan-erdoganin-butce-konusmasinin-tam-metni/34904 (11 Aralık 2012)

(5)Yazının tamamı için bakınız; http://www.turkhukuksitesi.com/showthread.php?t=7100

(6) Yazının tamamı için bakınız; http://yunus.hacettepe.edu.tr/~tonta/yayinlar/beozgur.html

 

Türkiye Ekonomisi 2013; Ekonomi büyümezse iki, büyürse oniki dert (2)

Güneş, Rüzgar ve Su kaynaklarından enerji üretmekte sanıldığı gibi bedava değildir.

Bir siyasetçi ; “Rekabetçin kadar nitelikli bilgi-teknoloji üretemiyor, tasarruf etmiyorsan birileri sırtından inmez! Buna ben de dahil!” Demiyorsa, yanmışsın, hem de Marmara Çırası misali…

Cennet misali topraklar üzerinde, değeri ölçülemez fedakârlıklar, sayısız canlar karşılığında kurduğumuz devletimizin en büyük eksiği; yeterli bilgi ve donanıma sahip eğitimli-öğrenimli halktır.

Yeterli bilgi ve donanımına sahip halk, bir devlet için neden hayati derecede önemlidir?

Cari açığın en büyük kalemi olan enerjiye ödediğimiz bedel, yıllık yaklaşık, 50-60 milyar dolardır.

-Enerjiye bu kadar yüksek bedel ödemekle birlikte karşılığında ne elde ediyor veya bunun ne kadarından yararlanıyoruz?

-Bu bedeli ödememek için geçtiğimiz yıllar itibariyle, Halk, sanayici ve devlet olarak ne yaptık, ne yapılmaktadır?

-Ve enerji konusunda, durumumuzun, gerçeğimizin ne kadar farkındayız?

Bunların cevabını doğru olarak verebilmek için, enerji üretim kaynakları ile enerji tüketim alanlarına bakılması gerekecektir.

Enerji üretmek için tükettiğimiz değerler;

(Birincil Enerji Kaynakları Tüketimi)

-Jeotermal Isı, 1.081

-Taş Kömürü, 14,721

-Linyit, 11.188

-Asfaltit, 259

-Petrol, 32,551

-Doğalgaz, 28.267

-Rüzgar, 11

-Güneş, 403

-Odun, 4023

-Hayvan ve Bitki Art. 1.146

-Biyoyakıt, 2

-Hidrolik + Jeotermal, 3.386

-Net Elektrik İthalatı , (-)143

Toplam BinTEP…..97.995 (1)

Sektörlere göre tüketilen  Enerji

-Konut…………………………23.860

-Sanayi………………………. 30.996

-Ulaştırma…………………….14.994

-Tarım……………………………3.610

-Enerji Dışı……………………..4.163

-Nihai Enerji Tük.,…………..77.623

-Çevrim ve Ener.Sekt……….22.201

Genel Toplam: ………….177.447 (BinTep) (2)

İllerimize göre enerji tüketimi;

Türkiye’de 2011 yılında kullanılan toplam 229,3 milyar kilovatsaattlik (kWh) elektriğin yarısından fazlası 10 il tarafından tüketildi.

Elektrik tüketimi ekonomik gelişmişliğin en önemli göstergelerinden biri sayılıyor. Bu çerçevede elektrik tüketim miktarında kent nüfuslarının yanı sıra sanayileşme de büyük önem taşıyor.

İl bazında en fazla ve en az tüketilen elektrik miktarları kWh olarak şöyle:

Şehir………Tüketilen Elektrik

——–      ——————————

-İstanbul…..35.182.730

-İzmir………17.084.319

-Kocaeli……12.213.811

-Ankara……11.103.903

-Bursa……..10.343.103

Tüketim fakiri son beş ilimiz;

-Iğdır………….167.056

-Kilis………….154.619

-Bayburt……..107.054

-Tunceli………..93.397

-Ardahan………90.857 (3)

Türkiye’de Enerji Üretimi ve Tüketimi (22.07.2011)

“…Türkiye’de taşkömürü, linyit, asfalsit, ham petrol, doğal gaz, uranyum ve toryum gibi fosil kaynak rezervleri ile, hidrolik enerji, jeotermal enerji, güneş enerjisi, deniz dalga enerjisi, biomas enerji gibi tükenmez kaynak potansiyelleri bulunmaktadır.

Türkiye’nin, dünyada halen yoğun olarak kullanılan fosil kaynakların, özellikle akışkan fosil yakıtların görünür rezervleri yeterli düzeyde değildir

Cumhuriyet öncesi dönemde enerji üretimi ve tüketimi oldukça sınırlı düzeyde seyretmiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında enerji, sanayiden çok ısıtma amacıyla konutlarda kullanılmış, aydınlatma içinse gazyağı tüketilmiştir.

1933-1942 dönemi için hazırlanan 1. ve 2. beş yıllık sanayi planlarında enerjiyle ilgili olarak üretimi artırmak, dışa bağımlılığı azaltmak ve döviz tasarrufu amaç olarak benimsenmiştir.

Bu dönemde kömür üreten yabancı şirketler millileştirilmiş ve Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA), Elektrik İşleri Etüd İdaresi, Etibank ve Petrol Ofisi kurulmuştur.

MTA tarafından Raman’da petrol ilk kez bu dönemde, 1940 yılında bulunmuştur…

1950-60 döneminde liberalizmin ağırlık kazanması ile altyapı girişimleri hız kazanmış, hidrolik ve termik santrallerin kurulması planlanmıştır.

Enerji üretimi ve tüketimi sanayileşmeye ve ekonomik büyümeye bağlı olarak arttırılmış, bu dönemde sanayi kesiminde enerji tüketimi de giderek artmıştır.

Devlet Su İşleri (DSİ), Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı(TPAO), Başbakanlık Atom Enerjisi Kurumu, Türkiye Kömür İşletmeleri(TKİ) bu dönemde kurulmuştur.

Sarıyar, Seyhan, Kemer, Göksu hidrolik santralleri 1956 ve 1959 yıllarında, Tunçbilek ve Soma termik santralleri de 1956 ve 1957 yıllarında kurularak üretime geçmiştir.

1. ve 2. beş yıllık kalkınma planlarında hidrolik enerji kaynaklarına gereken ağırlığın verilmesi ve elektrik tesislerinin verimli bir şekilde işletilmesi önem kazanmıştır…

1963-2000 yılları arasında, plan dönemleri itibariyle büyüme, birincil enerji tüketimi, üretim artışından daha yüksektir.

Bu, enerji üretim ve tüketimi arasındaki açığın büyümesine sebep olmuştur. Ayrıca, özellikle 2. ve 3. plan dönemlerinde, imalat sanayii yatırımlarının hızlı artışına rağmen enerji yatırımlarında geç kalınması bu açığın daha da büyümesine sebep olmuştur…

TPAO ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre, 1990-2000 yılları arasında yerli birincil enerji üretimi %9,8 artarak, 25,1Mtep’den 27,6Mtep’e ulaşmıştır.

Bu artışta en büyük pay 3,3 kat artan doğal gaz üretimi ve 1,35 kat artan linyit üretiminindir.

1990 yılında toplam birincil enerji üretiminin sadece %0,7’sini oluşturan doğal gaz üretimi Trakya bölgesindeki son dönem Sevindik-1 ve Göçerler-1 gibi doğal gaz keşiflerinin de etkisi ile toplam üretimin %2,3’üne yükselmiştir.

…Enerji tüketimine gelince, yine aynı kaynak verilere göre birincil enerji tüketimi 1990 yılında 52,6 Mtep’den 2000 yılında 79,6 Mtep seviyesine ulaşmış, dolayısıyla tüketim %51,3 oranında artmıştır.

2000 yılında tüketimde yıllık artış hızı yaklaşık %3,9 olmuştur. 1995-1996 yıllarındaki yüksek artış hızlarına oranla son dönemde bir yavaşlama görülmektedir.

Ekonomideki büyüme ile enerji tüketimi arasındaki ilişki burada da görülmektedir. 1994 krizi sonrasındaki yüksek oranlı büyüme döneminde enerji tüketimindeki artış da yüksek olmuştur. Ekonominin son yıllarda sık sık krize girmesi nedeniyle elektrik tüketimindeki artış sınırlı düzeyde kalmıştır.

2000 yılında enerji tüketiminde %43,8 ile en büyük paya sahip olan petrolü, %17,6 ile doğal gaz, %16,1 ile linyit takip etmektedir.

Son iki yılda doğal gaz boru hatlarının yapımının hızlanmasının da etkisi ile doğal gaz tüketimi 1990-2000 döneminde yaklaşık 3,5 kat artış göstermiştir. Önümüzdeki yıllarda doğal gazın hizmete sunulduğu yerleşim yerlerinin sayısının artmasıyla doğal gazın toplam enerji tüketimi içindeki payının daha da artması beklenmektedir…

Sanayi sektörünün enerji tüketiminde en önemli pay %31 ile petrole ait olup, 1990 yılında %5 olan doğal gazın payı da 1999’da %10,3’e ulaşmıştır…

1990-2000 yılları arasında tüketim %51,3 oranında artarken, birincil enerji üretimindeki artış %9,8 oranında kalmıştır.

Tüketim artışının üretimden daha yüksek olması sebebiyle üretimin tüketimi karşılama oranı son on yıl içerisinde %47,7’den %34’lere kadar düşmüştür. Enerji ithalatı 1,9 kat artarak 52 Mtep seviyelerine ulaşmıştır.

2000 yılında toplam enerji ithalatının yaklaşık %61,2’sini ham petrol ve petrol ürünleri, %26’sını doğal gaz ve %12,8’ini de taşkömürü ve elektrik ithalatı oluşturmaktadır. (4)

Yazılanları özetlersek;

-Bir ülkenin, enerji ve diğer kaynaklarından daha önemlisi, yeterli bilgi ve donanımına sahip eğitimli halktır. (Buna orta büyüklükteki bir şehrimizin nufusuna sahip İsrail’i ve vatandaşlarını örnek verebiliriz)

-Türkiye’nin en büyük sorunu cari açığı; Cari açığının en büyük nedeni yeterli enerji kaynaklarına sahip olmaması, ilginç tarafı da; bunun ne kadar önemli olduğu ve bunu gidermedeki halk olarak farkındalığımız ile gidermedeki yetersiz çabamızdır.

-Türkiye (bilmeden mi) bir tuzağa düşmüştür, büyürken borçlanmaktadır. Büyümemesi bir dert, büyümesi bir başka dert olmaktadır.

-Bu manada enerji üretimi sanayileşmeyi; sanayileşme ise beraberinde borçlanmayı tetiklemektedir.

-Açıklananlardan devletimizin 1960 yılına kadar Kavak gölgesinde yattığı anlaşılmaktadır.

-Devletimiz enerji üretiminde (belkide yakın zamana kadar) sanki işin kolayına kaçarak doğalgaz ithaline ağırlık vererek, yerel kaynaklardan enerji üretiminde bir tembelliğe, borçlanmaya girdiği anlaşılmaktadır.

-Özetle, en samimi vatanseverler, yerel kaynakları kullanarak enerji üretenlerdir…

Devam edecek…

Resim; http://www.hadiyap.com/gunes-enerjisinden-elektrik-uretimi-hakkinda-detayli-bilgiler

(1) Rakamlar, 2006 yılına aittir. (http://www.enerji.gov.tr/EKLENTI_VIEW/index.php/raporlar/detaySec/4314)

(2) (2006 yılı itibariyle) http://www.enerji.gov.tr/EKLENTI_VIEW/index.php/raporlar/detayGoster/4043

(3)http://www.cnnturk.com/2012/ekonomi/genel/02/29/elektrigin.yarisini.10.il.tuketti/651179.0/    29.02.2012

(4) http://www.enerjik.com.tr/KariyerPanosuIcerik.aspx?No=628&Yayinturu=M

 

Türkiye Ekonomisi 2013; Cari açık, dış borç, gelir dağılımı ve özgürlük (1)

Yoksulunu mutlu eden devlet düzeni, her türlü övgüyü haketmektedir.

Bir devlet; halkını çağının gereklerine göre hazırlıyor, ihracatını artırıyor, artan zenginliğini de düşük gelirlileri gözeterek dağıtıyorsa; biliriz ki o ülke mutlu insanların ülkesidir ve doğru yönetilmektedir.

Ülkemiz son yıllarda ciddi manada değişmektedir.

Elbette ülke vatandaşı bu değişmelerden kendi yararına, refahına olumlu katkılarını görmek isteyecektir.

Bu anlayışla, 1999-2012 Dönemi basit ve tarafsız bir gözle değerlendirilmektedir.

İşlenecek konular ana başlıkları ile;

-Cari açık, dış borç ve ihracat-ithalat rakamlarındaki değişmeler,

-Ülkenin büyümesinde kullanılan kaynaklar,

-Milli gelir dağılımında düşük gelirler lehine bir düzelme var mıdır?

-İhraç ürünlerinde kullanılan girdilerde, yerli oranı giderek yükselmekte ve bunu sağlayan, AR-GE’ye ayrılan kaynaklar büyümekte midir?

-Ülkenin gelirini yutan enerji (petrol vb) ödemelerinde ülke lehine bir çözüm üretilmekte midir?

-Sayılanların sonucunda Türkiye’nin rekabet gücü artmakta mıdır?

-Özelleştirmeler ülke kaynaklarını savurmak mı, yoksa ülke kalkınmasında bir manivela olarak kullanmak mıdır?

-Hepsinden önemli olan, bir ülkenin gerçek manada kalkınmasının arkasında yatan ana etken, Düşünce ve İfade hürriyeti ne durumdadır?

Ve ülkemizin son yüzyılında yaşanan siyasi ve ekonomik krizlerin arka planını öğrenmek;

-1900’lü yılların başından günümüze kadar olan süreçte; Hindistan, (Pakistan), Afganistan, İran, Mısır, Suriye, Irak, Almanya, Rusya ile Osmanlı (Türkiye) Devletlerinde yaşananlar;

-Gerçekleşen iktidar değişiklikleri, (gizli ve açık darbelerle birlikte), yeni ekonomik düzen tercihleri, oluşturulan siyasi paktlar, devlet adamların karşılıklı ziyaretleri; silah alım ve satış anlaşmaları, açık ve gizli ekonomik yardımlar, ülkeler arasında imzalanmış ticari anlaşmalar;

-Benzer zaman dilimi içerisinde; İran, Osmanlı ve Avrupada kaldırılan hanedanlıklar;

-Eş zamanlı olarak, Pakistan, Mısır, İran, Suriye, Irak, Afganistan ve Türkiye’de yaşanan darbeler ve siyasi hareketlenmeler;

-Birinci ve İkinci Dünya savaşı sonucunda kurulan yeni dünya düzeninde, bahsedilen ülkelerin yer aldığı paktların ortak noktaları?

-Dünyada, 1970-1980 ile, 1990-2000 yıllarında arasında  yaşanan; siyasi ve ekonomik krizler ve sonrasında gerçekleşenler;

-21’nci asrın başında yaşanan, “Arap Baharı!”nın arkasındaki nedenler? Mesele; halkların özgürlüğü mü, ekonomik yönden sıkışan Gelişmiş Batı’nın yeni bir ekonomik-soygunu, bir ayak oyunu mudur?

Ve bilinmelidir ki;

Medeniyetler çatışması, Dünyanın sonu ile İslamsız Dünya!” Tezleri ile arkasında gelen dönemlerde yaşananların arka planını öğrenmeden, ulaşılan sonuç ve tespitler, köşe yazarlarının ve Televizyondaki konuşmacıların, “Rüzgâr gülü!” olmaktan öteye geçmeyecektir.

Başlarken;

Temel göstergeler;

-2002’de 3.492 dolar olan kişi başına düşen yıllık gelirimiz, 2012 başında 10.469 dolara yükseldi. Yani, kişi başına ortalama 3 misli zenginleştik. Son 10 yılda net 3 kat zenginleşmediğini hisseden varsa, onun zenginleşme hakkı başkasına gitmiş demektir.

-2001 “100” olduğunda, Türkiye’nin tüketim endeksi son 10 yılda “170”e çıktı. Avrupa ülkelerinin hiç birinde, bizdeki tüketim artışı yok. Tasarruf oranımız, Avrupa ülkelerinin altında olduğuna göre, başkalarının tasarruflarıyla (borçlanarak) tüketim yapıyoruz.

-184 ülke arasında, 2001 yılında dünyanın en yüksek enflasyonuna sahip ülkeler arasında 3. sırada idik. 2011 sonunda 31. sıraya yükseldik. Enflasyonla mücadelede çok büyük bir başarı elde ettik…

-2002’de 36.1 milyar dolar olan ihracatımız 2012 sonunda 150 milyar dolara yükseldi. İhracat artışında “Asya Kaplanları” hariç dünya birincisiyiz. Ama hâlâ, dış ticareti açık veren ülkeler arasında en kötü durumda olanlardan biriyiz. Gayri Safi Milli Hasıla’ya oran olarak dış ticaret açığına bakarsak ABD’den bile 2 kat kötü durumdayız. Otomotiv sanayindeki montajcılık nedeniyle, ithalatı arttırmadan ihracatı arttıramıyoruz.

-2002’de 20 milyar dolar döviz rezervlerimiz varken; bugünlerde rezerv 117 milyar dolara yükselmiş durumda. (2013 yılında, bu kadar büyük rezervin ne getirip ne götürdüğünü tartışmaya başlamalıyız.)

-1985-2002 arası, 8 milyar dolarlık özelleştirme yapılmışken; 2003-2011 arasında 48.7 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı…(1)

2000-2012 Yılları arasında ülkedeki gelir dağılımındaki değişmeler;

-2000 yılında ülkemizdeki gelir dağılımı, yüzde olarak;

-Birinci % 20 En fakir, yüzde olarak..4,9

-İkinci % 20 Fakirler…………………….8,6

-Üçüncü % 20 Alt orta ……………….12,6

-Dördüncü % 20 Zengin………………19,0

-Beşinci % 20 En Zengin…………….54,9

-2012 Yılı gelir dağılımı;

‘Dünya Bankası Dünya Kalkınma Göstergeleri (WDI) 2012 Raporu’na göre, Türkiye’de kişi başına milli gelir itibarıyla;

-Birinci ve en fakir yüzde 20’lik kesim ise tüm gelir ya da tüketimin yüzde 5,7’ini aldı. (2000 yılı, 4,9)

-İkinci yüzde 20’lik kesim gelirin yüzde 22.4’ünü, (2000 yılı, yüzde 8,6)

-Üçüncü yüzde 20’lik kesim gelirin 15.9’unu, (2000 yılı, yüzde 12,6)

-Dördüncü yüzde 20’lik kesim yüzde 10.9’unu elde etti. (2000 yılı, yüzde 19.0)

-Toplumun beşinci (En zengin-elit tabakası) yüzde 20’lik kesimi ise Türkiye’deki gelir ya da tüketimin yüzde 45.1’ini elde etti. “2000 yılı, yüzde 54,9” (2 ve 3)

Devam edecek…

Resim;www.haber7.com‘dan alıntıdır.

(1) Yaman Törüner, (Eski Merkez Bankası Başkanı), Yazının tamamı için; “2013’te mutlu olacak mıyız?Çözümyaman.toruner@milliyet.com.tr, 25 Aralık 2012

(2) Kaynak; “TÜRKİYE NEREYE GÖTÜRÜLÜYOR?” Yahya Düzenli

(3) http://www.78liler.org/78web/default.asp?Sayfa=KoseYazari&yazid=19&id=673

 

Cumhuriyet’in Hilafetle olan ilişkisi (4)

Tarih tekrar etmektedir. Elbette, ibret almayanları, farkında olmayanları için

Siyasette bilinmeyenlere ulaşmak istiyorsanız; Ekonomiyi, ticareti, parayı takip ediniz. Napolyon boşuna mı söylemiş; “Para, para, para…” İşte Türkler’in; Batılılar, İslamiyet, Hilafet, Cumhuriyet ve üzerinde titredikleri! Laik anlayışla olan ilişkileri.

Konu bu yazı ile, basit ve kısa anlatımlarla sonlandırılacaktır.

Önceki bölümler özetle;

– Haçlı seferleri, (Ağırlıklı olarak) Müslüman Türklerin İpek Yolu’nu kontrol etmeleri ile başlamıştır.

-Gelişmiş Batı’nın kalkınmasının, refahının arkasında; çok çalışmalarının yanında, Latin Amerika ve Doğu’yu sömürmeleri ve uzun yıllardır yapmaları nedeniyle  ticareti çok iyi bilmeleri vardır.

-Batı Medeniyeti varlığını, Antik Yunanlı düşünürlere olduğu kadar İslam Medeniyeti’ne borçludur.

-Hristiyan Avrupa’nın doğu-Batı ticaretindeki lehlerine olan (İpek yolu ticareti) denge, Türklerin Müslüman olmaları ile,  Anadolu,  Akdeniz, Karadeniz ve (İstanbul’u) Balkanları kontrol etmeleri sonucu Osmanlı lehine gelişir.

-İtalyan ve Fransızlar, Doğu-Batı ticaretinde nerede ise kilit konumundadırlar.

-İstanbul’un fethi ile, Akdeniz’de güç olan Venedikliler ve Cenevizliler ekonomik manada bitmiştir.

-Osmanlının zayıflamasının arkasında ticaretin (Kara İpek yolu’ndan) , İtalyan ve İspanyolların destekleri ile denizden bulunan yeni yollara kaydırılması vardır. Kanuni’nin verdiği kapitülasyonlar (ticari ayrıcalıklar), kaybedilen gelirin telafisinin sonucudur.

-Uluslararası siyasette tesadüfler değil, uzun vadeli, oya gibi işlenen stratejiler vardır. Son hükümdar Sultan Vahdettin’in, İmparatorluğun paylaşılmasıyla ilgili toplantının yapıldığı San Remo’ya sürülmesi de böyledir.

-İçerisinde bulunduğumuz durumu kavramak için, son bin yıllık tarihimizin öğrenilmesi zorunludur. Üstelikte, Ekonomi, Din, Siyaset ve Sosyolojik cepheleriyle birlikte.

-İmparatorluğun parçalanarak, paylaşılması için 1920’de yapılan; “San-Remo Konferansında; Osmanlı Devletinin Asya ve Kuzey Afrika’da bulunan Arap toprakları üzerindeki bütün haklarından vazgeçmesi, Bağımsız bir Ermenistan’la özerk bir Kürdistan’ın kurulması kararlaştırıldı. Ayrıca Osmanlı Devletinin eski Suriye topraklarında iki A tipi manda teşkil edilerek Suriye ve Lübnan’ın Fransa, Filistin’in ise İngiltere’nin idaresine bırakılması Irak topraklarının da İngiltere’nin mandasına girmesi kararlaştırıldı.”

Bu ifadelerde ilk vurgu nedir?

-“Asya ve Kuzey Afrika’da bulunan Arap toprakları üzerindeki bütün haklarından vazgeçmesi,”

Israrla neleri vurgulamaktayız; “Belirleyici olanın, Ticaret ve İpek yolu olduğunu, açık ifadesi ile, Osmanlıyı var eden nedenlerin ortadan kaldırılmasını…

Ve…

Lütfen önünüze,

Akdeniz, Karadeniz, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı birlikte gösteren bir harita açınız ve anlatılanları harita üzerinden takip ediniz;

.

Doğu-Batı Ticareti,

-11’nci asra kadar İpek yolu üzerinden normal akışı ile devam etmektedir.

-Türkler, 11’nci asırda Müslüman olmalarından sonra, 1038’lerde kurdukları Büyük Selçuklu devleti ile Anadolu’ya ayak basmakla kalmaz, Akdeniz’e de inmeye başlarlar.

Devam eden süreçte,

-Tüm Akdeniz ve Karadeniz Osmanlının kontrolüne girecek, hatta Osmanlı, Avrupa’nın kalbine Viyana ve Roma’ya uzanmaya başlayacaktır.

Açık ifadesi ile (İpek yolu) Doğu-Batı ticareti;

-Osmanlının kontrolüne girmiş, Hristiyan Batının nefes boruları tıkanmıştır.

Batılılar,

-“Eğer, Türkler Müslüman olmasalardı,

-Ne Küçük Asya (Anadolu) ve İstanbul kaybedilir, ne de Osmanlılar Balkanlar’a gelebilirdi..” demektedirler.

-“Türkler, eski dinlerine (kültürlerine) dönmelidir.”

-“Türkler, Avrupadan çıkarılmalı ve Küçük Asya’da kalmalıdır.”

-“Türklerin ellerinden mıknatısları (Kuran) alınmalıdır. Araplar ve diğer İslam Ülkeleri ile araları kapanmayacak şekilde açılmalıdır…” Bunu ilgili ülkelerde açılan yabancı okullar büyük başarı ile yapmışlardır. (meraklıları bu konu ile ilgili yazımızı okuyabilirler.)

Sayın Süleyman Demirel’in, “Daha bir yüzyıl anlatmayın!” dediği hikâye de bu olsa gerek…

Konu neydi?

-Sultan Vahdettin ve sürgün edildiği, İtalyanların, Cenevizlilerin hakim olduğu San Remo…

-Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerince önce 18-28 Nisan 1920’de, San Remo’da bir  paylaşım toplantısı yapılır ve arkasından da paylaşılan İmparatorluğun son üyesi oraya 1922’de sürgün edilir ve tabutu da, 1926’da buradan kaldırılır.

Vahdettin’in San Remo’dan, bir zamanlar Doğu-Batı ticaretinin kalbi sayılabilecek Şam’a, Suriye’ye gönderilir.

-Hani şu günümüzde Fransızların bin yıldır ellerini çekmedikleri Suriye’ye…

Bilmeyenler için söylemiş olalım;

-Venedikliler ve Cenevizliler, Cumhuriyet ile mi idare edilmekteydiler, asırlar evvel?

Ve hazır harita elinizin altında iken bir hatırlatma ile sonlandıralım;

-San Remo’nun konumuna bakar mısınız?

-Sağında, solunda, arkasında kimler, hangi devletler var?

-Hayret be! Bu kadar mı ayarlama pardon tesadüf olur?

İçerik ve kurgu ne alıntıdır, ne de bir esin kaynağı vardır. Kullanacaklar için belirtmiş olalım.

Resim;www.avrupaulkeleri.com

Fransa-Suriye ilişkisi ile Osmanlının (Hilafetin) yokedilmesinin arka planı (3)

Doğu, kendi zenginliğinden ne kadar yararlanmaktadır?

“Gelişmiş Batı” demeyelim de, sömürgecilikle gelişmiş Batı, bizim çakma Laik sistemimizle neden ilgilenmektedirler? Kara kaşımızın hatırına olmasa gerek…

Konuyu açmak adına ilgililerini tanıyalım;

“Bilinir ki Muhammed, Araplara yeni bir iman verirken, onları aynı zamanda diğer dinler saliklerine karşı savaşa çağırıyordu; Araplar bu etkiyle, o zamana kadar az bilinen, memleketlerin dışına birdenbire akın ettiler ve koşaradımla bir taraftan Suriye’yi, Mezopotamya’yı ve İran’ı, öte yandan da Mısır’ı fethettiler (635-644).

Derini düşünmeyenler onları önce, her uygarlığın, her sanayiin, her ticaretin yıkıcısı olarak gördüler.

Fakat ekilmiş tarlaları, toprağa bağlanmış sakin halkı harp esnasında bile nasıl gözettiklerinin, fethedilen memleketlerde egemenliklerini ne kadar sakınganlıkla örgütlendirdiklerinin farkına varmakta gecikilmedi ve açıkça söylemek gerekti ki büyük devletler dünyasında yeni gözüken bu ulus, oldukça yüksek bir uygarlığa daha önce erişmişti ve yeni gelişmeler yaratabilecek güçteydi.

Şu halde, Araplar daha Muhammed devrinden önce bir kültür sahibi idiler ve ticaret de bunun en az önemli unsuru değildi. Arapların kuzey kabilelerinden birinin, Hira’nın ticarî rolünü yukarıda incelemek fırsatını bulduk; Muhammed devrinden önce de, Bahreyn Araplarında, Hindistan’la olan alışverişe ilişkin izler bulmaktayız..”(1)

- İpek Yolu, Milattan yüzyıllar önce Mısırlılar, daha sonra da Romalılar, Çinlilerden ipek satın alırlardı. Ulaşım ise, daha sonra İpek Yolu adı verilen güzergahları izleyen kervanlarla sağlanırdı. Orta Çağda, ticaret kervanları, şimdiki Çin’in Xian kentinden hareket ederek Özbekistan’ın Kaşgar kentine gelirler, burada ikiye ayrılan yollardan ilkini izleyerek Afganistan ovalarından Hazar Denizi’ne, diğeri ile de Karakurum Dağları’nı aşarak İran üzerinden Anadolu’ya ulaşırlardı. Anadolu’dan deniz yolu ile veya Trakya üzerinden kara yolu ile Avrupa’ya giderlerdi.

İpek yolunun, Avrupalılar kadar olduğu kadar Türk milleti için geçmişte büyük bir önemi vardı.

-Venedik kenti başlangıçta Bizans İmparatorluğunun bir parçasıdır. 9. yüzyılda bağımsız olur ve Orta Çağın ortalarında büyük bir deniz filosu kurarak Akdeniz ülkeleriyle yaptığı ticaret sonucu zengin bir ülke haline gelir.

-Türkler, 11’nci yy.da Müslüman olurlar.

-Büyük Selçuklu (Türk) Devleti, (Kuruluşu yaklaşık 1038 yılı) Orta Doğu’nun büyük bir bölümünü ele geçirdiğinde, O döneme kadar İslam dünyasıyla büyük çaplı bir çatışmaya girmemiş olan Avrupalılar 1071 yılında Bizanslıların Malazgirt Muharebesi’nda uğradıkları yenilgi üzerine büyük bir telaşa düşerler. Kudüs’teki Hıristiyanlığın kutsal toprakları Müslümanların kontrolüne geçer.

Haçlı seferleri fikri bu yenilgilerin ve sonucunda ticaretlerinin zayıflaması sonucu oluşmuştur.

-Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos, Papa II. Urbanus’tan Türklere karşı yardım istedi. Böylece zaten Kudüs’teki Hıristiyanlığın kutsal topraklarının Müslümanların kontrolünde olmasından hoşnut olmayan Avrupalılar arasında haçlı seferi düşüncesi oluştu. Papa II. Urbanus 18 Kasım – 28 Kasım 1095 tarihleri arasında Fransa’nın Clermont kentinde bir Clermont Konsili toplayarak Avrupa’nın liderlerini Müslümanlarla savaşa çağırdı.

Bu çağrıya cevap veren ordular 1097 yılında ilk defa Anadolu’ya girerek Birinci Haçlı seferini başlattılar.

Fransa  ve Fransa’nın Suriye’ye ilgisi çok eskilere dayanmaktadır

“Biz Merovenjiyenler (Fransız hanedanlık, 5-7’nci asır) zamanında, Fransa ile Mısır ve Suriye Hristiyanları arasında çok faal bir alışverişin var olduğunu gördük. Akdeniz’in sahil halkı bu ilişkilere öylesine alışmışlardı ki, Arap istilâsı bile bu ilişkileri tamamıyle durduramadı.

Bununla beraber Merovenjiyenler devrinin başlangıcında Gaza ve Sarepta şaraplarını artık ithal etmemiş olmalan muhtemeldir. Yalnız bunun başka bir nedeni vardı; Araplar dinî bağnazlıklarının ilk taşkınlığı içinde Suriye topraklarında bağcılığı tahrip etmişlerdi. Fakat sonraları bütün Fransa, Önceden olduğu gibi gene Arap toprakları ürünlerini yahut da Arap memleketlerinden geçip gelen ürünleri almakta devam ediyordu.

Merovenjiyen Kralı II. Chilperie’n, 716 tarihli beratına göre Gorbie manastırı Fos gümrüklerinin hasılatından biber, karanfil, tarçın, zünbül kokusu, hurma ve kâğıttan (2) oluşan senelik bir gelir kazanıyorlardı…

Bu tarihlerde baharat Fransa’da bilinmeyen bir şey değildi. Bir Merovenjiyen Kralının emirnamesinden anlıyoruz ki, seyahat eden kral memurları seyahatleri sırasında da yemek ve içkilerine tat vermek için bu baharattan talep edebilirler ve bütün güzergâhları üzerinde bu baharatı bolca bulabilirlerdi. Demek oluyor ki, memleketin büyükleri baharat kullanıyor ve aynı zamanda bu baharatı büyük şehirlerin dışında da bulabiliyorlardı…

Şarlman zamanında Fransa ile Doğu arasındaki ilişkilerin sıklaştığını görüyoruz. İmparatorluğunun pek geniş olması, bütün imparatorluk sınırları içinde sağladığı inzibat ve asayiş, genel refahın artması konusunda gösterdiği ilgi ticaretin gelişmesi için de büyük bir teşvik idi. Kendi şahsı için gerek giyim, gerek sofra lüksünü kabul etmiyorsa da Ticaretin sağladığı güzel şeylerin kıymetini takdir ediyordu.

Bir gün Doğu İmparatorunun sefiri ile görüşürken, iki İmparatorluğun denizle birbirinden ayrılmış olmasına çok esef ettiğini ve bu yüzden Yunanlılarla birlikte Doğu zenginliklerine sahip olmadıklarını beyan etti. (3)

İki imparator arasında karşılıklı saygıya dayanan çok dostça ilişkiler kuruldu. Bu sıralarda Şarlman İspanyol Araplarına karşı harp halinde bulunuyordu.

Fakat, bu hal aralarındaki ilişkilere soğukluk katmak şöyle dursun, Bağdad halifesine göre İspanyol Araplarının başı bir asi olduğundan, dostluklarını kuvvetlendirmiş oldu. Şarlman’ın Halife nezdine gönderilen sefirlerinin görevi Kudüs’teki kutsal makamların korunmalarını, hacıların güven içinde seyahat edebilmelerini sağlamakta idi.

Şarlman imparator olalıdan beri kendisini Hristiyanlığın başı sayıyor ve bu yetkilerle Doğu Hristiyanları ve hacdan ile de ilgileniyordu (4)

799 da Kudüs Patriği kutsal şehir ve makamlar üzerinde İmparatorun koruma hakkını resmen tanıdı. Bir zaman sonra Halife de memleketin hükümdarı sıfatiyle bu hakkı İmparatora verdi.

Şarlman’ın bu kadar uzak bir memlekette kendine ait bir donanması olmadan nasıl olup da böyle haklar elde edebilmiş olması ispata değer.

Fakat Müslümanlar Şarlman’ın kuvvet ve kudreti hakkında pek büyük görüşler oldukları gibi. Halife ile arasının iyi olduğunu da biliyorlardı. Bu da kendisine karşı saygı göstermelerine yetiyordu. Gerek hacılar, gerek Batı tüccarları bu durumdan pek yararlanıyorlardı.

Şarlman Kudüs’te bunlar için bir hastane yaptırdı. Bu, çok iyi bir hayır kurumu oldu.

Hastanenin tam karşısında bir Pazar vardı. Bu pazarda herkes malını senede 2 altın karşılığında teşhir etmekte serbestti (5)

Aslında Doğudaki bütün icraatında ticarî çıkarlar İmparatorun indinde ikinci derecede kalıyordu (6) Bunun için İmparatorun Halifeye gönderdiği armağanlarda ticaretin bir payı olduğu şüphelidir. Rahip St. Gall’a göre bu armağanlar arasında çeşitli renk ve çeşitte frise kumaşlar da vardı; bu kumaşların Doğuda pek pahalı olduğunu İmparator da biliyordu (7)

Yazar bu kumaşların fiyatlı olmalarını, Halifeye layık bir hediye olduklarını belirtmek için anıyor, bir İmparatorun, bu kumaşları Halife sarayına tanıtarak ve kabul ettirerek söz konusu kumaşların sürümünü sağlamak amacını güttüğünü ileriye sürersek, acaba satırlar arasından mana çıkartmak istemekle suçlanır mıyız?

Ne olursa olsun, vak’anüvisin kaydettiği nokta ta eskiden beri Batıda imal edilmiş bir malın Doğu’ya gönderildiğini ve orada rağbet gördüğünü bize öğretmiş oluyor.

Frisonlu tüccarların Almanya’yı, Fransa’yı ve İngiltere’yi dolaştıklarını biliyoruz, fakat bize bu tüccarların mallarını bizzat kendilerinin mi Doğuya götürdükleri yahut da Marsilya ve Venedik yoluyle mı gönderttikleri sorulmamalıdır…

İtalya gerek müteşebbis tüccar gerek mahir ve tecrübeli gemici yetiştirmek bakımından verimli idi.

Her zaman için Rumlarla ilişkide idiler. Kendi dinlerini inkâr eder Araplarla da ilişki kurmakta hiçbir sakınca görmüyorlardı.

Bu samimiyeti papaların istediğinden daha ileriye götürdükleri, hatta para için bazı Hristiyan tüccarların kendi dindaşlarını İspanya, Afrika veya Suriye Araplarına köle olarak sattıkları bile oluyordu.

Şarlman ve sonra Zacharie ve I. Adrien ismindeki papalar bu feci alışverişin Önüne geçmek için şiddetli tedbirler aldılar. Venedikliler Roma’nın içinden kadın ve erkek esirler satın almak cüretini göstermemişler miydi (8)

Diğer malların alışverişi de feci esir alışverişi ile beraber yürüyordu. Esirlerini Doğu malları ile değiştiren, yahut da bu malları doğrudan doğruya paralarıyle satın alarak Roma’ya getirenlerin gene o Venedikli tüccarlar olup olmadığı sorulabilir. Fakat Amalfilileri de unutmamak gerekir. Romalıların Doğu mallarını kimlerden satınaldıklarını araştırırken onları Venediklilerden daha önce saymak gerekir.

Amalfi şehri Roma’ya Venedikten daha yakındır, halkının da, Venedikliler gibi Doğu’yu ziyaret ettiğini ileride göreceğiz.

Yazılanlar özetlenirse;

-Hıristiyan Batı, yoksulluklar ve karanlıklar içerisindedir. Doğu ise zengin ve aydınlık…

-İtalyan ve Fransızlar, Doğu-Batı ticaretinde nerede ise kilit konumundadırlar.

-Müslüman Türkler, 11’nci Asırdan itibaren İtalya ve Fransız çıkarlarına engel olmaya başlamışlardır.

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim;www.msxlabs.org’dan alıntıdır.

Ana Kaynak;

(1) “Yakın-Doğu Ticaret Tarihi”, W. Heyd, Türkçesi; Ord. Prof. Enver Zîya Karal, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara  2000 (Yazarın kaynağı;  Ritter’de, Erdk. XII, s. 90, İslâmdan önce yazılmış bir şiirden çıkarılan fıkraya bkz.)

Yazarın dipnotları;

(2) Burada söz konusu olan, Arapların “kırtas”ta dedikleri Mısır papirüsüdür; fetihten sonra papirüs imali Hristiyan işçiler elinde kalmakta devam ettiğinden papirüsleri kullanan Batılılar, filigranını yakından inceledikleri zaman: “Eb, İbin ve Ruhulkudüs” kelimelerini gördüklerinde elbette ki ziyadesiyle hayret içinde kalmışlardı; bu kelimeler ancak VIII. Yüzyıl başlarında kaldırılarak bunların yerine bir Müslüman vecizesi konulmuştur; bkz. Sauvaire, Materiaux pour servir’  a l’hist. de la numism. Et de la metrol. Musulm. Journ. Asiat. Seri VII, T. XIV (1879), s. 458. Vd.

(3) Halifenin imparatora gönderdiği armağanlar, nadir hayvanlar (fil, maymun), makineli eşya, musiki âletleri, avizeler, ipekli kumaşlar, perdeli çadırlar, ilaçlar, baharat ve güzel kokular (pelesenk, sümbülü rumî) den ibarettir.

(4) Bunu ispat için, Kudüs, İskenderiye ve Kartaca (Kaırouan) fakir Hristiyanlarına ulaştırdığı yardımı anmak yeter; bkz. Einhardi, vita Caroli, cap. 27; ayn. Esr. S. 457. Annales Laurissenses majores, an an. 8oo’e de bkz. Pertz (SS. I, ı86)’da.

(5) Tobler ve Molinier (Itinera hierosolymitana, I, s. 314) de Bernardus monachus francus. Kudüs ve İstanbul seyahatına ait eski Fransız dastanî şiirinin yazarı Kudüs hakkındaki tasvirlerini XI. Yüzyıl hacılarına yazdıklarından almıştır; bu ispat edilmiş bulunmaktadır; adı geçen, zengin ipekli ve yünlü kumaşlar, “costus” tarçın, biber ve diğer baharat veya tıbbî bitkiler getiren ayrı ayrı diller tüccarlarının sık sık uğradığı bu çarşıdan bahseder; bir şairin tanıklığına güvenmek gerekirse bu fıkra, Kudüs’ün, Asya’nın en uzak memleketleriyle ilişkide bulunduğunu ispat eder; bu şiirin 1883’te Koschwitz tarafından yapılmış tab’ına bkz. (s. 13, nus. 209-212).

(6) Hautefeuille, ‘’Hist. Des origines, des proges et des variations duroit maritime International, 2 nci tabı, Paris 1869, s. 96” adlı eserinde: “Müslümanlarca kabul edilen ilk Hıristiyan konsoloslar 800 yılına doğru Şarlman tarafından Filistin’e gönderilen konsoloslar olmuştur” demekle hiçbir gerçeğe dayanmayan bir şey ortaya atmış bulunmaktadır.

(7)Göst. Yer., s. 752.

(8)Liber pontificalis, Vita Zachariae papae, bşr. Vignoli, II, 79. Lombar’lar sefaletten kendilerini teslim ederler, veyahut satarlardı; bunları götürmek için Toscane denizi boyunca gezen esir tüccarı Bizanslılar da vardı:

Fransızların Suriye’ye olan ilgisi tarih kadar eskidir (2)

"Kraliçe Beatrix'in başörtüsü ülkeyi karıştırdı!" Ancak, Ticaretin olduğu yerde karışan sadece paradır.

 

Haçlı Seferleri’nin nedeni sorulduğunda cevap; “Avrupa’nın fakirliği, Kudüs ve dini hassasiyettir.” Ancak bu doğru değil, kocaman bir aldatmacadır. Tek neden; Ticaret Yollarının Kontrolüdür.

Bu -gizli- amaç için uzun yıllar, dini sebepler bahane edilerek her iki taraftan yüzlerce milyon insan, sadece daha fazla kazanmak isteyen bir avuç zengin-tefeci için  kaybedilmiştir.

Anlatılacaklar, yaklaşık bin yıla ait bir zaman diliminin ticari penceresinden görülenlerin özetidir.

Bunlar bilinmeden; ne Osmanlının yok edilişini, ne cumhuriyetin kuruluşunu, ne de Hilafetin kaldırılmasını anlayabilir; ne de kendimize sağlıklı bir gelecek planı çizebiliriz.

Açık tabiri ile bunları öğrenmeden; suyu döverek yağ çıkarmaya çalışır, kendi etrafımızda gözleri kapalı olarak döner, birilerinin tarlaları için kuyudan su çıkarmaya devam ederiz.

Günümüzdeki Suriye meselesi, sadece ticaret yollarının hakimiyeti, Akdeniz  için diğer Ortadoğu ülkeleri gibi kaşla göz arasında halledilememektedir?

Çünkü son yüzyılda oyuna; İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya’nın yanında Amerika, Rusya ve Çin girmiştir.

Şimdi her şeyin başı olan paranın, ticaretin izini takip ederek meseleleri anlamak için biraz gerilere gidiyoruz.

Ceneviz Cumhuriyeti,

-12. yüzyıldan 1805 yılına kadar İtalya Yarımadası’nın Kuzey Batısında bugünkü Cenova kenti civarında hüküm sürmüş bir kent devlettir. Denizcilik yoluyla gelişen Cenovalılar, güçlü denizcilikleri sayesinde doğuda birçok imtiyazlar elde etmişler, birçok devleti hâkimiyetleri altına almışlardır.

Bizans İmparatoru Mihael VII’ye yaptıkları yardımlar karşılığı İstanbul’un Galata semtini ve İzmir limanından faydalanma husûsunda geniş imtiyazlar elde ettiler. Ayrıca Boğazlar üzerinde bâzı haklar ve Karadeniz’de Trabzon, Kefe gibi daha birçok limanı kontrolleri altına aldılar.

Osmanlı Devleti sınırları dâhilinde ticâret serbestîsi elde etmek için, kuruluş devrinde harekete geçen Cenovalılara ilk imtiyâzı Sultan Birinci Murad vermiştir (1387).

Bütün ticaretleri Doğu Akdeniz ve Yakındoğu ile olan Cenevizlilerin, Osmanlı Devletinin gelişmesiyle gelir kaynakları birer birer ellerinden çıktı.

İstanbul’un Fâtih Sultan Mehmed Han tarafındanfethi esnâsında Galatalı Cenevizliler tarafsızlık sözü vermelerine rağmen, sözlerinde durmamaları üzerine ellerindeki ticârî imtiyazların bâzıları alınmıştır. Zağanos Paşa ile 3 Haziran 1453’te yaptıkları anlaşmaya göre, yıllık vergi ödeyecekler, kilise kuramayacaklar, gayrimenkul hakkına sâhip olmayacaklardı.

Böylece Galata (Cenevizlerden)Türklerin eline geçmiş oluyordu.

Sakız, Limni, Amasra ve Kefe’deki Ceneviz kolonileri bir iki sene daha varlıklarını sürdürdülerse de Fâtih Sultan Mehmed bunları ortadan kaldırdı. Sakız Adası 1566’ya kadar vergi karşılığında varlığını sürdüydüyse de Kaptan-ı Deryâ Piyâle Paşa adayı aldı ve Ceneviz kolonisine son verdi.”

Venedikliler,

-Venedik kenti başlangıçta Bizans İmparatorluğunun bir parçasıydı. 9. yüzyılda bağımsız oldu. Orta Çağın ortalarında büyük bir deniz filosu kurarak Akdeniz ülkeleriyle yaptığı ticaret sonucu zengin bir ülke haline geldi. 1204 yılında Konstantinopolis’i (İstanbul) talan eden Dördüncü Haçlı seferinin başını çekti. Venedik bu seferin sonucu olarak Girit adasını eline geçirdi.

1271-1295 yılları arasında Venedikli tüccar Marko Polo ilk defa Avrupa’dan İpek Yolu’nu izleyerek Çin’e kadar ulaştı.

Osmanlı Devleti’nin Yunan yarımadası, Sırbistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek’i fethetmesiyle Venedik birden bire Osmanlı Devletiyle deniz ve kara komşusu haline geldi.

1463 – 1478 arasında süren uzun bir savaş sonunda Venedik Osmanlı Devletiyle barış anlaşması yapmaya razı oldu. Venedikliler Arnavutluk’ta İşkodra ve Akçahisarı, Ege’de Limni ve Eğriboz adalarını ve Güneybatı Peleponnesos’ta Maina Yarımadası’nı Osmanlılar’a bıraktı.

Osmanlılar da Mora, Arnavutluk ve Dalmaçya’da aldıkları Venedik topraklarından bazılarını iki ay içinde iade etmeyi kabul ettiler. Venedikliler iki yıl içinde 100.000 duka altın tazminat ödemeye söz verdiler, ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nda ithalat ve ihracat vergisi ödemeden serbest ticaret yapabilme hakkı için yıllık 10.000 duka ödemeyi de kabul ettiler.

1489 yılında Venedik donanması Kıbrıs’ı ele geçirdi. Ama 1571 yılında adayı Osmanlı Devletine kaybetti. 1645 yılında Girit’i, 1669’da adadaki Kandiye kalesini, 1718’de de yakın küçük adacıkları Osmanlı Devletine bırakmak zorunda kaldı.

Yazıyı uzatmamak için Suriye’nin, Avrupalılar başta olmak üzere; Amerika ve Rusya-Çin’e ne kadar önemli olduğunu gelecek yazıya bırakıyor ve yazılanları özetliyoruz;

-İtalya’nın (Kent devletleri, Cenevizliler ve Venedikliler üzerinden) Osmanlı ile geçmişte ciddi bir hesabı, halk tabiri ile kuyruk acısı vardır.

Devam edecek…

Resim;http://www.focushaber.com/fotogaleri/kralice-beatrix-in-basortusu-ulkeyi-karistirdi-f-3721/1

Ana Kaynak; “YAKIN-DOĞU TİCARET TARİHİ” W. HEYD, Türkçeye Çeviren; Ord. Prof. ENVER ZÎYA KARAL, TÜRK TARİH KURUMU BASIMEVİ, ANKARA  2000

Sultan Vahdettin’i İmparatorluğun parçalandığı San Remo’ya sürmekle Osmanlıdan neyin intikamı alınmıştır (1)

Uluslararası siyasette tesadüfler değil, uzun vadeli, oya gibi işlenen stratejiler vardır..

Son hükümdar Sultan Vahdettin’i, İmparatorluğun paylaşılmasıyla ilgili toplantının yapıldığı San Remo’ya sürmekle kime, neyin bedeli ödettirilmiştir?

Tarihimizde birçok ilginç tesadüfler bulunmaktadır.

Ancak, bu ilginç tesadüfler ne araştırılmakta ne de ilgilileri tarafından gündeme taşınmaktadır.

Bunlardan birisi de, I. Dünya Savaşı’nın galipleri tarafından, İmparatorluğun paylaşıldığı İtalya’nın San Remo şehrine, son Osmanlı (sabık) hükümdarının sürgün edilmesi ve  İmparatorluğun burada sonlandırılmasıdır.

I.Dünya Savaşı’nı sona erdiren Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) imzalandığında yaklaşık dört yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Mezopotamya toprakları, Musul hariç İngiliz işgali altına girmiş bulunuyordu.(1) İtilaf devletlerinin 1920 Nisanında kendi aralarında gerçekleştirdikleri San Remo Konferansı’nda (*) Musul dahil Irak’ın, İngiltere’nin mandasına verilmesi kararlaştırılmıştır. (2)

Ve Sultan Vahdettin San Remo’da

Bilindiği gibi Osmanlı Saltanatı, TBMM tarafından, 1 Kasım 1922’de kaldırılmış ve (sabık) Sultan Vahdettin, 17 Kasım 1922’de İtalya San Remo (**) Şehrine (Sultan değil bir vatandaş olarak) sürgüne gönderilmiştir.

Elbette…

Üç kıtada asırlarca hükümranlık yapmalarının yanında İslam Âlemi’nin de lideri olan Osmanlı hanedanlığın son üyesinin, Halifenin, kontrol altında tutulabileceği ve mesaj verileceği bir yerde ikamete zorlanacağı açıktır.

Neden San Remo (**)

Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin, 1920 Nisanında San Remo’da yaptıkları Konferansta Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığına son verildiği yukarıda açıklanmıştı.

-İmparatorluğa son verilen yer neresidir?

-San Remo şehri

Peki, İngilizler  son Osmanlı Hükümdarını nereye gönderirler?

-Nereye?

-San Remo’ya…

-İlginç…

-Peki, bu ilginç rastlantıyı tarihçilerimiz bilmez, araştırmazlar mı?

-Bunu bize değil muhataplarına sormak gerekir.

Bugün olanları doğru anlamak ile dün yaşananları doğru öğrenmek…

Lütfen aşağıda verilen metni, yazı bittiğinde tekrar değerlendirmek üzere not ediniz.

-“San-Remo Konferansında,

-Osmanlı Devletinin Asya ve Kuzey Afrika’da bulunan Arap toprakları üzerindeki bütün haklarından vazgeçmesi,

-Bağımsız bir Ermenistan’la özerk bir Kürdistan’ın kurulması kararlaştırıldı.

-Ayrıca Osmanlı Devletinin eski Suriye topraklarında iki A tipi manda teşkil edilerek

-Suriye ve Lübnan’ın Fransa,

-Filistin’in ise İngiltere’nin idaresine bırakılması

-Irak topraklarının da İngiltere’nin mandasına girmesi kararlaştırıldı.”

Konunun açılması ve anlaşılması adına San Remo’nun komşuları olan İtalya kent devletlerinden Cenevizliler ile Venediklilerden biraz bahsetmemiz gerekmektedir.

Gerçekte konu ile ilgileri, Haçlı seferleri ile Suriye meselesinde anlaşılacaktır.

Yaklaşık, 700-800 yıl evvel yaşananlardan hareketle, bugün Fransa’nın ve diğer Batılıların, Başta Suriye, Orta doğu, Anadolu ve Afrika’ya düşkünlükleri daha net anlaşılacak, hiçbir şeyin değişmediği görülecektir.

Özellikle de Suriye meselesi Gelişmiş Batılılarca, neden Irak, Libya, Mısır, Yemen, Cezayir devletlerinde olduğu gibi kısa sürede çözülememediği…

Aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen görülecektir ki, olaylar birebir tekrar etmektedir.

Ne bir eksik, ne de bir fazla…

Devam edecek..

Açıklamalar;

Resim;www.clendening.kumc.edu

(*)San Remo Konferansı, “I. Dünya Savaşından sonra, 18-26 Nisan 1920’de, Osmanlı topraklarının paylaşılması ve Osmanlı ile yapılacak olan Sevr Antlaşması’nın şartlarını hazırlamak için, İtalya’nın San Remo şehrinde toplanan milletlerarası konferans idi. İngiltere başbakanı Lloyd George, Fransa başbakanı Alexandre Millerand, İtalya başbakanı Francesco Nitti ile Japonya, Yunanistan ve Belçika temsilcilerinin katıldığı konferansta I. Dünya Savaşı’ndan mağlup olarak çıkan Osmanlı Devleti topraklarının ve Ortadoğu petrollerinin paylaşılması görüşüldü ve Sevr (Sévres) Antlaşmasının son biçimi tespit edildi… Konferans sırasında hiçbir Türk yetkiliye söz verilmedi….Lloyd George kesinleştirilen kararların gerekirse zorla kabul ettirileceğini söyledi…Konferansta ayrıca İngiltere ile Fransa arasında bir petrol anlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla Musul’un İngiltere’nin Irak manda bölgesine dahil edilmesi, Fransa’ya Irak petrollerinden % 25 hisse verilmesi ve petrol taşıma kolaylıkları tanınması sağlandı…

San-Remo Konferansında, Osmanlı Devletinin Asya ve Kuzey Afrika’da bulunan Arap toprakları üzerindeki bütün haklarından vazgeçmesi, bağımsız bir Ermenistan’la özerk bir Kürdistan’ın kurulması kararlaştırıldı. Ayrıca Osmanlı Devletinin eski Suriye topraklarında iki A tipi manda teşkil edilerek Suriye ve Lübnan’ın Fransa, Filistin’in ise İngiltere’nin idaresine bırakılması Irak topraklarının da İngiltere’nin mandasına girmesi kararlaştırıldı.

Teşkil edilen A tipi manda idaresi, söz konusu ülkelerin bağımsız sayılmasını, kendini idare edebilecek siyasi olgunluğa erişinceye kadar manda otoritesi altında kalmasını öngörüyordu. Ayrıca İzmir ve Trakya Yunanistan’ a bırakılacak, Adana ile Antalya ve gerisindeki topraklar ise İtalya ve Fransa’ nın etkin olacağı bölge olarak tayin edildi…”

(**) Sanremo antik Roma çağlarında Matutia veya Villa Matutiana adlı köysel yerleşke idi. Ortaçağların başlarında daha iyi savunma sağladığı için daha yüksek mevkilerde konumlandıktan sonra kasaba büyümeye başladı. Arap korsanlarının hücumlarına karşı halkı korumak için soylular yerleşkede bir şato ve La Pığna köyü etrafında surlar yaptırdılar. Yerleşke önce Ventimıglia kontlarının koruması altındaydı. Sonra şehrin idaresi ve korunması Ceneviz piskoposlara verildi. 1297de kasaba Genovalı soylu aile olan Doria’lara sonra da De Mari ailesine satıldı…Ceneviz Cumhuriyeti’nin Ligurya kıyılarında genişleme siyasetine Sanremo uzun zaman bağımsız kalarak karşı koyabildi. Fakat 20 yıl süren bir mücadeleden sonra 1753de Ceneviz Cumhuriyeti’ne karşı şiddetle karşı koymakta iken Cenevizliler hegomanyalarını göstermek için Santa Tacla’da limana yakın deniz sahilinde bir büyük kale yaptılar. Fransız Devrimi ve sonraki Napolyon Bonapart rejimleri altında Ligurya’daki Savoya Dükalığı’na ait diğer arazilerle birlikte Sanremo da Fransızlar hükmü altına girdi. Ligurya Cumhuriyeti’nin Palme Departmanı adıyla Fransızlar tarafından idare edildi. 1814 Viyana Kongresi Sanremo’yu Savoya dükü de olan Sardinya Krallığı idaresine verdi. Bu krallık uzun süren İtalya’yı birleştirme uğraşlarından sonra İtalya Krallığı’na dönüşüp Sanremo bir İtalyan şehri oldu. Son Osmanlı hükümdarı olan VI. Mehmet Vahiddedin de İstanbul’dan ayrılmak zorunda kaldıktan sonra 11 Haziran 1923’de Sanremo’ya yerleşmiş ve bu şehirde 15 Mayıs 1926’da vefat etmiştir…” (Vikipedi)

Kaynaklar;

(1)HOLT, P. M. İslam Tarihi Kültür ve Medeniyeti, c.II, S.111, Hikmet Yayınevi, İstanbul 1989 (http://www.gefad.gazi.edu.tr/window/dosyapdf/2009/5/73.pdf)

(2)UÇAROL, Rıfat; Siyasi Tarih, S.445, İstanbul, 1985 (http://www.gefad.gazi.edu.tr/window/dosyapdf/2009/5/73.pdf)