Âleme şenlik medyamız, Hükümetten emir almayan ordumuz ve gülünecek halimiz(6)

"Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için...Yakalanırsak birbirimizi tanımıyoruz..."

Madanoğlu Paşa; “Devlet biziz oğlum, biz hükümetten emir almayız.” Kimden alırsınız? “Devletten alırız.” Devlet kim? “Devlet biziz oğlum!”

“27 Mayıs’ın önde gelen isimlerinden biri Cemal Madanoğlu. Bir ihtilalle yetinmeyip bir de 9 Mart 1970′de ikinci darbesini gerçekleştirmek için mücadele verenlerden. Darbecilik denilince çok önemli bir deneyim.(1)

-Paşa, “Devlet biziz oğlum!.” anlayışı ile düşünürken,

-“Egemenlik kayıtsız şartsız milletin…” Değil midir?

-O nerede yazıyor?

-Anayasada..

-Yazınca milletin mi oluyor?

-Olmuyor mu?

Nereden Nereye…

Skytürk TV’de, 29 Nisan 2007, saat: 11.00, Yalçın Küçük anlatmaktadır;

-“Muhtıranın verildiği 28 Nisan günü önemli bir tarihtir.

-“28 Nisan 1960’ta yani 27 Mayıs müdahalesinden bir ay önce İstanbul’da ve Ankara’da üniversite gençliği harekete geçmişti.

-Darbeyi hazırlayan bu yürüyüş ve gösterilerdi.

-Ben de aralarındaydım.

-Daha kimler vardı: Sabih Kanadoğlu, A. Necdet Sezer, Deniz Baykal..” (2)

Sayın Sabih Kanadoğlu,  21 Ocak 2001 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçilmiştir.

**

Saf oğlu, eve gelen, gidenlerin sayısı artınca annesine sorar;

-Anne! Benim babam yok mu?

-Ah… Oğlum Ah!

-Ali ile Veli,

-Üçte Onun evveli,

-Recep, Şaban Ramazan,

-Bir de mezarda yatan!

-Ah benim safça oğlum ! Anan koca mı gördü?

Bakalım Yüce Türk Milleti ömründe hiç darbe görmüş mü?

Rengi en açık olanından, 27 Nisan gece “on-line” (*) darbe olanından başlayalım;

27 Nisan Bildirisi (veya kimine göre muhtıra) bir darbe midir?

27 Nisan 2007 Genelkurmay Başkanlığının Basın Açıklaması (Muhtıra) Özetle;

- “Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir…  Devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır…

Özetle, …Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Ve…

Genelkurmayın bildirisine-Muhtırasına karşı (İlk kez bir) hükümet cevap vermektedir.

“…Öncelikle söylemek isteriz ki, başbakana bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığının herhangi bir konuda hükümete karşı bir ifade kullanması demokratik bir hukuk devletinde düşünülemez.

…Bu metnin basın yayın organlarına verilmesi ve Genelkurmay’ın internet sitesinde yayınlanmasındaki zamanlama manidardır. Öncelikle, devletimizin yüce makamı olan cumhurbaşkanlığına 11. cumhurbaşkanını seçme sürecinde böyle bir metnin, hem de geceyarısı ortaya çıkması son derece dikkat çekicidir.

…Herkes şunu açıkça bilmelidir ki, hükümetimiz, devletimizin Anayasa’nın 1,2 ve 3. maddelerindeki temel ve vazgeçilmez ortak değerleri, ülkemizin birlik ve bütünlüğü, milletimizin saygınlığı, türkiye’nin laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olma niteliği konusunda herkesten daha fazla taraftır ve hassastır.

…Türkiye’nin uluslararası toplumda itibarını zedeleyen, çağdaş dünyadaki konumumuza zarar veren, Türk ekonomisinin istikrarını tehdit eden, demokrasiye aykırı ve Türk milletinin vicdanında yara açan davranışlardan tüm sorumluluk sahiplerinin kaçınması gereklidir…”

Ve Kimilerine göre Birinci Kuvvet Medya’nın yaşananlar karşısında aldığı tavır…

Türk ulusal basın internet sitelerinde konuya ilişkin ilk haber başlıkları:

-Hürriyet: Genelkurmay’dan çok sert açıklama

-Milliyet: Genelkurmay’dan çok sert açıklama

-Sabah: Genelkurmay’dan gece yarısı bildirisi

-Vatan: TSK’dan muhtıra gibi açıklama

-Star: Genelkurmay’dan açıklama

-Yeni Şafak: Genelkurmay geceyarısı açıklama yaptı

-Zaman: Genelkurmay’dan laiklik açıklaması

Şimdi de Muhtıra sonrası, siyasetçi ve yazarlar tarafından yapılan yorumlar;

-CHP Parti Sözcüsü Mustafa Özyürek (Muhtıranın yayınlanmasından hemen sonra NTV’ye telefonla bağlanarak): “Tabi bu bir muhtıradır. Hükümetin bunun gereğini yerine getirmesi gerekir.”

-CHP Genel başkan Yardımcısı Onur Öymen (Muhtıradan bir gün sonraki açıklaması): “Genelkurmay’ın tesbitleri bizim tesbitlerimizden farklı değildir. Altına imzamızı atarız. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü kimse küçümseyemez ve bunu küçümseyenleri devletin düşmanı sayarız. Türkiye’yi Atatürk düşmanlarına teslim etmeyeceğiz.”

-CHP Genel Başkanı Deniz Baykal (Muhtıradan sonra verdiği ilk röportajında): “Bu tablonun değişeceğini meydanlar gösterdi. Müdahaleye uğrayan yönetimlere halk sahip çıkmadı. Halkımız devlet organlarıyla çatışanlara sahip çıkmaz. Bu ortamda mağduriyet yok dayatma var. Anayasa Mahkemesi 367 kararını onaylamazsa ülke çatışmaya gider.”

-CHP Genel Sekreteri Önder Sav (Muhtıranın ardından Anayasa Mahkemesi’nin verdiği 367 kararından sonra): “Gözümüz aydın, Türkiye’nin gözü aydın.”

-Nur Serter (Muhtıradan bir gün sonra Çağlayan’daki Cumhuriyet Mitingi’nde yaptığı konuşma): Genelkurmay Başkanı’na “memur” diyen bir zihniyete karşı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önünde, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan’da bizim sesimizi duymuş, bizim sesimize sahip çıkmış, demokrasiye sahip çıkmıştır. 27 Nisan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek iradesine sahip çıkmıştır.

-TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ: “AKP toplumda git gide artan ve TÜSİAD’ın da paylaştığı laik rejimi koruma kaygısını yeterince dikkate almıyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasıyla yaratılan fiili durum demokratik teamüllere uygun değil. Laikliği ve demokrasiyi korumak için bir an önce genel seçimlere gidilmeli.”

-Oktay Ekşi (Hürriyet):“Bu adı konmamış bir muhtıradır. Genelkurmay Başkanı’nın sözleri gayet açık, eğer demokrasinin kavram ve kuramlarını kullanarak bu cumhuriyetin laik karakterini tahrip etmek onu yıkmak istiyorsanız biz buna müsaade etmeyiz diyor.”

-Tufan Türenç (Hürriyet):“Tabi ki bu bir muhtıradır. Bu muhtıranın özü AKP’nin çıkardığı cumhurbaşkanı adayına Türk Silahlı Kuvvetlerin karşı olduğunu açıklıyor.”

-Ertuğrul Özkök (Hürriyet): “Demokrasi kaygısıyla, sadece askeri eleştirmek, ne adil, ne yararlı, ne de sonuç verici bir girişim olacaktır. Çünkü o bildiride savunulan görüşler, toplumun önemli bir bölümü tarafından paylaşılmaktadır.”

-Yılmaz Özdil (Sabah): “Hâlâ deniyor ki, bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım, tank olur. Gücüm var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır.”

-Hıncal Uluç: “Ordu sonuna kadar bekledi.. Gerekli uyarıları en demokratik şekilde yaparak, “Sözde değil, özde” diyerek bekledi.”

-Ural Akbulut (Eski ODTÜ rektörü): “Bu ikinci 28 Şubat’tır TSK her şeye rağmen soğukkanlı davranmıştır.”

-İsmail Küçükkaya (Akşam): “Sürecin kötü yönetilmesiyle ‘kaçan fırsatı’ ve ‘Genelkurmay’ın çok sert açıklamasıyla yeni olanağı’ görelim.”

-Ece Temelkuran (Milliyet): “Genelkurmay’ın açıklamasıyla mitinglerin daha da coşmuş olması bu mitingleri otomatik olarak militarist yapmaz.”

-Fikret Bila (Milliyet): “TSK, türbanın ve temsil ettiği zihniyetin Çankaya’ya çıkmasına karşı ilkesel bir duruş sergilemiştir. “

-Ahmet Hakan (Hürriyet): “’Muhtıraya karşıyız’ diyeceğiz ve ötesini söyleyemeyecek miyiz? Ben ötesini de söylerim arkadaş.”

-Nuray Mert (Radikal):“Şimdi Genelkurmay bildirisini öne çıkarıp, bu fetihçi zihniyetin arkasında durmak istemiyorum.”

-Erdal Şafak (Sabah): “Rehn beyefendi son olarak Genelkurmay Başkanlığı’nın ‘emuhtıra’sı için esip gürledi… Ama Batı basınında da özellikle son dönemde ısrarla vurgulanan ‘Türkiye’nin laik kurumlarının altının oyulması’ girişimleri için ‘Not ediyoruz’ demekle yetindi.”

-Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç: “Kamuoyuna bilgi veriliyor ve bunların gereği yapılmazsa istenmeyen şeylerin olabileceği mesajı verilmek isteniyor.”

Tepkiler

-Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, TSK’nın demokratik laikliğe ve demokratik değerlere saygı gösterdiğini ispatlaması için seçim sürecine karışmamasının gerektiğini söyledi.

-Dönemin ABD Dışişleri bakanı Condoleezza Rice: “ABD Türkiye’nin demokrasi ve anayasal gelişim sürecini, dolayısıyla seçimle işbaşına gelenleri tam destekliyor.

Türkiye’deki yazarlardan açıklamaya karşı çeşitli yorumlar

-Star gazetesi yazarlarından Mehmet Altan “‘internet muhtırası’ doğrudan demokrasiye bir müdahaledir”

-Milliyet gazetesi yazarı Hasan Cemal konuyla ilgili “Hayır!” başlıklı yazısında askerî müdahalelerin toplumsal düzen ve gelişime zarar verdiği yorumunda bulundu

-Radikal gazetesinden İsmet Berkan, bildirinin bir askeri darbe uyarısı olduğu yorumunu yaparak, geleceği haber verilen bu darbeden kurtulmak için alınması gerektiğine inandığı tedbirleri yazdı.

-Özgürlük ve Dayanışma Partisi genel başkanı Ufuk Uras ise “Muhtıraya Hayır! Sözde Değil, Özde Demokrasi İstiyoruz” başlıklı bir basın açıklamasında bulunarak Genelkurmay Açıklaması’nı eleştirdi

-Bülent Arınç, bildirinin yayınlanmasından 4 yıl sonra katıldığı bir toplantıda yaptığı bir değerlendirmede; “Sakın ha! Cumhurbaşkanını seçmeyin anlamında. Bize aba altından sopa gösteriyor. Kime, hükümete. Kime, Meclise. Hiçbir demokraside böyle bir müdahaleyi kabul etmek mümkün değil. Ama zannettiler ki ben böyle yazar, korkutursam onlar teslim olurlar. ‘Hazır ol’ denildiği zaman hep baş üstüne diyen sivil iktidarla karşılaştı onlar” şeklinde demeç vererek, bildirinin müdahale niteliğinde olduğunu ifade etmiştir…” (3)

-Okuyanlardan küçük bir ricamız var,

-Yalçın Küçük’ün Skytürk TV’de, 29 Nisan 2007, saat: 11.00’de anlattıklarını tekrar okuyabilir misiniz?

-Okudunuz mu?

-Güzel…

-Sayın A. Necdet Sezer, Sayın Deniz Baykal, Sayın Sabih Kanadoğlu’nu gördünüz…

-Anayasa Mahkemesi başkanlığı…

-CHP genel başkanlığı…

-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı…

-Cumhurbaşkanlığı…

Ve 27 Mayıs 1960…

(*) “On-line muhtıra ” ifadesi, Gazeteci-Yazar Serdar Turgut’a aittir.

Resim;Erdil Yaşaroğlu komikaze.net.  http://www.karikaturdiyari.com/uc-silahsorler.html

Kaynakça;

(1)Yeni Şafak, Bugün 24.02.2010 “Biz hükümetten emir almayız” diyor Madanoğlu. Muhatabı, “peki siz kimden emir alırsınız” diye soruyor. “Biz devletten emir alırız oğlum” diyor. Bu kez, “Peki devlet kim” sorusu geliyor. Cevap çok manidar: “Devlet biziz oğlum” diyor Madanoğlu. (Örs ve Çekiç, Akbabanın üç günü)

(2) Ali Bulaç, “Postmodem Muhtıra” Zaman, 30.04.2007 (Alıntı kaynağı; Örs ve Çekiç, Akbabanın üç günü )

(3) Medya ile ilgili alıntılar için Vikipedi’deki konu ile ilgili yayınlardan yararlanılmıştır.

 

 

Medya’nın İrtica söyleminin arkasında iktidar ve paylaşım kıskançlığı mı var? (5)

Vatandaşın şekil vermeye ancak gücünün yettiği demir kanca! Devletin şekil verdiği, Ömer Amca!

“İrtica tehlikesi!” ile koparılan kıyametin arkasında, başıörtülülerin, Halkın yönetime gelmemesi, Tatlı Hayat’ın devam etmesi mi vardır?

-Ne yani, İrtica söyleminin din ile bir ilgisi yok mu?

- Aldatıldık mı yani! Ne kadar ayıp!

**

-Türkiye’nin dindar bölgeleri, potansiyel irtica noktaları!

-İstanbul, İzmir, Antalya, Adana, İzmit, Trabzon, Rize, Samsun, Ordu, Bursa vb…

-Emin misin?

-Pardon!

-Doğu ve İç bölgeleri…

-Muhterem! O bölgelerde devletine bağlı, dindar, muhafazakâr şehit anası, buğday deposu Fakir Fukara babaları yaşamaktadır, onların bir tehlike olduğuna emin misin?

**

-Okumuş insan, aydınlanarak meselelerini sorgulayan insan değil midir?

-Öyle midir?

-Kadını okumayan, aydınlanmayan bir milletin gelişmesi, geleceği olan çocuklarını doğru yetiştirmesi mümkün müdür?

-Değil midir?

-Bizler kadının kafes arkasında yaşatılmasına itiraz etmez miyiz?

-Ediyor muyuz?

**

-O Cumhurbaşkanı Olamaz?

-Neden?

-Eşinin başörtüsü var?

**

-Kadınlar okumalıdır?

-Okumalı mıdır?

-Elbette…

-Huu… Başörtü ile üniversiteye giremezsin? Çıkar onu başından…

-Neden? Kızlar okusun, sosyal hayata karışsın istemez misiniz?

-İstediğimizi kim söyledi?

-Şey…Cumhuriyet,  Laiklik, reformlar kem küm…!

**

-Kafam karıştı be…

-Kadınlar okusun ancak, başörtülüler okumasın

-Kadınlar sosyal hayata karışmalıdır ancak, bunlar başörtülerinden olmamalıdır…

-Eşinin başı kapalı ise, Merkez Bankasına başkan olamaz, Cumhurbaşkanı hiç olamazsın…

-Öyle de… Bu halkın yüzde 60-70’nin başı kapalı değil midir? Halk kendine benzeyeni seçmeyecekse bu nasıl demokratik cumhuriyet olmaktadır?

-Cumhuriyet mi, demokratik cumhuriyet mi!

-Bütün mesele; Din, irtica söylemlerinin arkasında, halkın yönetime gelmemesi mi vardır?

-Öyle midir?

**

Öğreten Devlet kitabının yazarından;

-“Türkiye’de insanlar öyle bir eğitim gördüler ki, dinle uzaktan yakından bir ilişkişi varsa, o insan ilerici olamaz, rasyonel düşünemez, o insan gericidir ve cumhuriyeti bugünkü değerlerinden uzaklaştırır diye bir inanış var…”  (1)

**

-“Türkiye’de halk örs devlet çekiçtir. Yakın siyasi tarihimiz bir çekiçleme eylemleri serisinin tarihidir. Devlet için egemen siyaset yapma biçimi çekiçlemedir; devlet oy kullanmaz, çekiçler. Bu çekiç “kritik” durumlarda, “kriz ve buhran” zamanlarında “balyoza, siyaset yapmanın tarzı da “balyozlama”ya dönüşür.” Çekiçleme, sistemin teminatı olan kurumlar vasıtasıyla gerçekleşir: ordu, eskiden senato, valilik kurumu; Oniki Eylül’den sonra Anayasa Mahkemesi, YÖK, Cumhurbaşkanhğı kurumu. Ordu duruma “muhtıra” ya da “darbe” yoluyla doğrudan müdahale ettiğinde, çekiçleme” “balyozlama” formunu alır. (2)

**

-‘ Evet, ideoloji ile sınıflar veya sınıf bölümleri arasında böyle birebir ilişkiler kurulmaz. İdeoloji, paradoksal biçimde, hem sabit, hem değişkendir. Her politik hareket, ideolojinin ezelden beri var olan öğelerini kendi pratik, kimi zaman dolaysız programı çerçevesinde eklemler, yani yeniden-birleştirir.

Onun için bizim laiklik kavgası da katışıksız bir ideolojik örneği değil, ardında ciddi ‘sınıfsal’ genlimler yatıyor. “Senin karının başı bağlı. Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanının karısının başı bağlı olamaz.” Bu cümleler yalnız başlar ve örtüleriyle ilgili sözler değil.

Bunun arkasında, “Sen kim oluyorsun? Nereden çıktın da buralara geldin? Bu gayri-medeni âdetlerinle şimdi bir de oraya mı çıkacaksın?” (doğal olarak, bize ait olan ‘orası’) anlayışı da yatıyor.

…Ve tabii, Cumhuriyet’in başından beri, toplumun kıyılarından, yani kırlardan, toplumun merkezine doğru ilerleyen kitleler, bunların zenginleşenleri veya zenginleşemeyenleri, durmak bilmeyen ve her kuşakta aynı sancılarla kendini yeniden üreten bu toplumsal hareketlilik, bu akış. Ama şu noktada, sancı da en dayanılmaz doza geldi dayandı. (3)

**

“Önce “yerleşik siyaset zihniyeti”nden başlayalım. Bu zihniyeti, “devletle, devlet içinde ve devlet aracılığıyla” siyaset şeklinde özetleyebiliriz.

Türk modernleşmesinin belirleyici özelliklerinden olan “siyaseti toplumla değil toplum adına yapma” geleneği, bu zihniyetin temelini oluşturur.

Devlet üzerinden rant paylaşımı ve kendini devlet kurumlarıyla güvence altına alma çabaları, bu zihniyetin en yaygın yansımalarıdır.

Bu yansımaların somut karşılığı da, yolsuzluk ve devlet içinde kadrolaşmadır.

Toplumu siyasetin öznesi değil, nesnesi olarak algılayan bu zihniyetin sahipleri, topluma güvenmezler..” (4)

Devam edecek…

Gelecek yazıda söylenenleri örnekleyerek açalım…

Resim;fotokritik.com’dan alıntıdır.

Kaynakça;

(1) Örs ve Çekiç’ten alıntıdır.

(2)Hüsamettin Arslan,“Örs ve Çekiç” ,

(3)Murat Belge, İdeolojik kavganın arkası, Radikal 28.04.2007

(4)Mithat Sancar, Krizin kökleri: Devlet eksenli siyaset , Birgün, 29.04.2007

Medya ve 28 Şubat; Bir Havuz kaç Tankı yürütebilir?(4)

-Paşam tankları çekemedik!   -Muhabiri gönder, İkinci kez yürütürüz…

 

Bilgi ve parayı kontrol eder; ülke gelirini, 5-10 aile arasında paylaştırırsanız; halka, yedi göbek maraba kalmaya giden yolu açmışsınızdır. Sonra mı? Ohhh suyundan…!

28 Şubat’ı ve Merkez medyanın yaşananlar karşısında tutumunu biliriz.

Bakalım, “İrticayı önlüyoruz!” Aldatmacası altında ülkenin soyulmasına kimler ve nasıl çanak tutmuşlardır?

Medya;

-Bir ülkede denge unsuru olabilir,

-İnsan Haklarının korunmasından yana tavır alabilir,

-Hukukun üstünlüğüne hizmet edebilir,

-Ülkede hâkim grupların, kurumların uygulamalarındaki yanlışına, işkenceye, “Hayır!” diyebilir,

-Ülke gençliğinin önüne doğru örnekler koyarak onlara fazilet kapısını gösterebilir,

-Hırsızlığa, yolsuzluğa, haksızlığa karşı halka kalkan olabilir mi?

Sizlere Bir Havuz ve beraberinde bir Soygun hikâyemiz var…

Olay, yaşayanından, ülkemizin ekonomik, siyaset ve bankalar sistemini çok iyi bilen değerli ilim insanlarımızdan Prof. Dr. Osman Altuğ`un kaleminden aktarılmaktadır;

Prof Altuğ, ‘Havuz Modeli` fikri kendilerinin, ancak ismi Erbakan`ın bulduğu modelle ekonomiye kazandırdıklarını ve 28 Şubat`ın gelmesinde bu modelin rolü olduğu anlatmaktadır.

Hoca, bu sistemi, Parasalcı ekonomiye baş kaldırmak olarak tanımlamaktadır.

“Sayın Başbakan Erbakan davet etti. Beni Başbakanlık Başdanışmanı olarak görevlendirme talebi oldu. Ben kişiye değil T.C. Başbakanı Başdanışmanlığı olarak göreve başladım. Birçok şeyi değiştirmeyi hedeflemiştik.

Biz bir havuz hesabı yaptık. Devletin tüm kurumları ellerindeki paralarını başka bankalara yüzde 5`le yatırıyor o bankalardan da yüzde 130 faizle borç alıyordu. Bunu görünce bir havuz kuralım dedik.

Bizim getirdiğimiz kamunun tek hesabıdır… Buna havuz hesabı diyelim dedik ve böyle bir oluşum başlattık.

Biz havuzda parası olanlara yüzde 50 faiz verdik. Böylelikle yüzde 80’de biz kazanacaktık…”

Hikâyede anlatılmak istenen;

-Bir kısım devlet kurumunun elinde büyük miktarda nakit kaynak bulunmaktadır.

-Bir kısım devlet kurumu da sürekli olarak büyük miktarda nakit kaynağa ihtiyaç durmaktadır.

-Parası olanlar bunu çeşitli bankalara yüzde beş  faiz ile yatırmakta,

-Paraya ihtiyacı olanlarda yatırılan bu parayı, yüzde yüzotuz faizle borç olarak almaktadır.

-Ne kadar temiz bir soygun değil mi?

-Şimdi bu soyguna engel olursanız ne olacaktır?

-“İrtica geliyoooor!” Ve 28 Şubat…

-Havuz sistemi ne yapmıştır?

-Sincanda tankları yürütmüştür…

-Şimdi O dönemde, Erbakan’a kan kusturan yiğit gazeteciler kimlerdir, bir sayalım…

-Yok saymayalım, üşenmeyin, o günün gazete manşetlerine bakınız.

İlgili dönemle ilgili gazete manşetleri, sahifemizdeki galeride, “28 Şubat” ismi ile yayınlanmıştır.

http://blog.milliyet.com.tr/o-gunun-gazete-mansetleri-ile-28-subat/Galeri/?GaleriNo=18380

Medya Olmasa…

“28 Şubat bir darbeydi. Darbe için gerekli şartlar hazırlanmıştı.

Piyondan başka bir şey olmayan Fadime Şahin’ler, Müslüm Gündüz’ler, Ali Kalkancı’lar Genelkurmay içindeki bir klik tarafından çoktan piyasaya sürülmüşlerdi.

Sisi lakaplı kişinin kimlerin kontrolünde olduğu ortaya çıktı.

Bazıları 28 Şubat için darbe değildi diyor ama bu sözler bir anlam ifade etmiyor. Çünkü dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak 2000 yılında Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu programına katıldı. O programda Özkasnak, Hulki Cevizoğlu’nun kendisine yönelttiği 28 Şubat’la ilgili soruya aynen şu cevabı vermişti:

Evet, yaptığımız bir darbeydi. Erbakan istifa etmese müdahale edecektik.’

…Biliyoruz ki darbeler tek ayaklı değildir. Medya olmadan, işadamları gaz vermeden, sivil toplum kuruluşlarının desteği olmadan, hakimler-savcılar arka planı hazırlamadan darbenin d’si yapılamaz. TÜSİAD’ın o zamanki tutumu, yargıçların brifingleri, STK’ların hal ve hareketleri herkesin malumu.

…Türkiye’nin namuslu gazetecilerinden İsmet Berkan geçen yıl katıldığı bir televizyon programında,

-‘Medya olmasa 28 Şubat diye bir şey olmazdı’ yorumunda bulunmuştu.  (1)

Resim;ensonhaber.com’dan alınmıştır.

(1)Yazının tamamı için bakınız; http://yenisafak.com.tr/yazarlar/CemKucuk/28-subatin-medya-ayagina-dokunulmayacak/36426

Taraflı haberciliğiyle Medya nereye su taşımaktadır? İşte Oklahoma ve Salman Rüşdi olayı (3)

Doğruya ulaşmak, Bir iddiayı, karşı iddiası ile birlikte değerlendirmekle mümkündür.

19 Nisan Çarşamba günü, Oklahoma’nın merkezindeki Federal Bina, içine bir tona yakın bombanın yerleştirildiği arabanın patlamasıyla harabeye döner. Ortada 400 kadar yaralı, 100′ün üzerinde de ölü vardır.

Patlamanın üzerinden henüz birkaç saat dahi geçmemiştir. Yerel bir televizyon kanalı, kimliği belirsiz bir kişinin telefon ederek, Müslüman bir grubun saldırıyı üstlendiğini bildirdiğini söyler.

Ardından İngiliz haber ajansı Reuters 12.16′da tüm dünyaya geçtiği haberde şüphelileri “siyah saçlı, sakallı” olarak tanımlayıvermiştir.

Reuters, 17 dakika sonra aynı bülteni tekrar geçti. Bu sefer habere şüphelilerin ‘Ortadoğu kökenli’ oldukları da eklenmişti. CNN ise, Oklahoma Eyaleti eski Temsilcisi Dave Mc Curdy’yi ekrana çıkarıyordu.

Mc Curdy bütün pervasızlığıyla milyonların gözlerinin içine baka baka, elinde hiçbir delil olmadığı halde, “sorumluların İslam radikalleri” olduğunu anlatıyordu.

Diğer medya kuruluşları da bunları kaynak alınca, Amerika’da yaşayan 6 milyon Müslüman cemaati birkaç saat içinde hedef haline geliverdi. Camiler ve kültür merkezlerine tehdit telefonları yağmaya, Müslümanlar okul ve işyerlerinde taciz edilmeye başlandı.

Soruşturma ilerleyip, şüphelilerden bir kısmı yakalandığında terör hadisesinin Müslümanlar’la ilgisi olmadığı ortaya çıktı.” (1)

Ancak, Atı alan Üsküdar’ı geçmiş…

Geride, yüzlerce milyon insanın hafızasındaki ”İslam ve Terörizm” sorusuna bir çentik daha atılmıştır.

Şeytan Ayetleri,” Salman Rüşdi ve Ayetullah Humeyni…

“Şeytan Ayetleri” adlı kitabıyla İran’ın boy hedefi haline gelen Salman Rüşdî hakkında İranlı mollaların yayınladıkları ölüm fermanları, tüm dünyada “İslâm=terörizm” imajını oluşturmaktan başka hiçbir işe yaramadığı bilinmektedir.

Batılı ülkeler, özellikle de ABD, Ortadoğu’daki ağırlığını hissettirmek ve bölgeye daha fazla yerleşmek için dünyada “İslâm=terörizm” sloganını hiçbir zaman ağzından düşürmemiş, bölgedeki varlıklarının ekonomik çıkarı olduğunu gizlemek için, insan hakları şemsiyesi ve kılıfı altında gerçek emellerini gizlenmekten çekinmemiştir.(2)

Batılı araştırmacılardan Karen Armstrong,  Ayetullah Humeyni’nin Salman Rüşdî hakkındaki ölüm fetvasına taraftar olanların sokak taşkınlıklarına ait haberler Avrupa medyasında tüm detaylarıyla, hem de abartılmış olarak geniş biçimde yer alırken,

Mart 1989’da toplanan ve 45 İslâm Ülkesinin katıldığı İslâm Konferansı’nda, çeşitli İslâm ülkelerinden din adamlarınca oluşturulan kurulun,

-“Ayetullah Humeyni’nin Salman Rüşdî hakkındaki ölüm fetvasının yanlış olduğu” na dair açıklamalarının Batı medyasında hiç yer almadığından sözeder.’(3)

Bir itirafta eski ABD Başkanından…

“Nitekim Batı dünyasının önemli siyasî simalarından ve ABD’nin eski Başkanlarından Richard Nixon, 1992 yılında yayınladığı bir eserinde İslâm dünyası için aynen şunları yazmaktadır:

-“Amerikalılardan çoğu, Müslümanları uygar olmayan, kirli, barbar, irrational (aklını kullanmayan) bir toplum gibi görme eğilimindedir.” (4)

Şimdi, bu çeşit yayınlardan sonra bırakınız Batı Dünyasını, Batı basınından beslenen ve nerede ise hakkında hiç bir şey öğretilmeyen veya yapılan tek taraflı yayınlar nedeniyle öğrenmeye istekli olmayan halkımızın kendi dini olan İslam hakkında ne düşünecektir?

Kimi görsel ve yazılı medyada gün geçmiyor ki,

-Afganistan’daki bir dede torunundan daha küçük yaştaki bir kızla evlenmemiş olsun…

-Afganistan’da CIA üretimi Taliban üyelerinden biri, başı açık bahanesi ile bir kadına kezzap atmış olmasın,

-Suudi Arabistan’ın Vahabi mezhep temsilcilerinin çarpık uygulamaları medyada yer almasın…

-Veya Şii İslam Devleti olan İran’dan, Batıya malzeme olacak bir uygulama özenle seçilmemiş olsun…

Peki, İslam bu uygulamaları barındırmakta veya onaylamakta mıdır? Elbette hayır…

O halde, 5-10 cahil inananının uygulamaları ile kasıtla yaptırılan yanlışlarla neden insanların kafaları karıştırılmakta, İslam ve Müslümanlar üzerine gölge düşürülmektedir?  

Üstelikte bu çalışmalarla kimin, kimlerin değirmenine su taşındığının çok iyi bilinmesine rağmen..

Resim;derinduşunce.org’dan alıntıdır.

(1) 29 Nisan 1995 / FATİH BAŞARAN, Aksiyon

(2) Osman Özsoy, “Türkiye’nin imaj sorunu”, s.73

(3) a.g.e. Dipnot; “Müslüman imajı”, TDV yy, sahife,210

(4) a.g.e. sahife,70

Medya kime su taşımaktadır? Katolik-Agnostik Paris, “İran Devrimi”ne neden yataklık yaptı? (2)

İran, 1908'de petrolün bulunması ile birlikte, önce gelişmiş Batı'nın sonra hem Batı, hem Doğu'nun satranç tahtası olacaktır.

Paris’i nasıl bilirsiniz? “Paris, Bilim, Sanat ve Aşk yuvasıdır?” Devriminin lideri Humeyni, sayılanlardan hangisine girmektedir ki, Paris kendisine kuluçkalık, yataklık yapmıştır?

Bilgiler, meraklısına bir kapı açmak içindir. Bilinmektedir ki, okunanlar bilgi, deneyim ve özümsemeye bağlı olarak, Su misali, –bilgi- döküldüğü kabın rengini ve şeklini almaktadır.

Paris’in, “Devrimci hareketlerin esin ve kontrol kaynağı” olduğunun ilk farkına varanların başında, Rus Çar’ı I. Nikola (1795-1855) gelmektedir.

“…Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu…” (1)

Bu tespit;1979’da,‘İran Şii İslam Devrimi’ni gerçekleştiren Humeyni’den, yaklaşık 150 yıl evvel yapılmıştır.

Bakalım Devrime giden taşlar nasıl döşenmektedir?

İran’ın kuruluşundan başlarına sorun olacak petrolün bulunuşa; 1501 den 1908’e

İran, Şii İslam devleti , -Safevi Hanedanlığı- Şah İsmail tarafından – (1501 ile 1736 arası) kurulmuş; Safevi Hanedanlığını da, 1921 yılına kadar sırası ile; (1736’da Afşar; 1750’de Zend ;  1794’de Kaçar Hanedanlıkları takip etmiştir. Son Hanedanlık, 1921′e kadar devam edecektir.

Oyun başlıyor…

1908 Yılında İran’da petrol bulunur ve  Batılı Gelişmişler İran’da oyun için bir  satranç tahtası kurarlar…

1921- 1979 yıllarında arasında İran…

“İngiliz ajanı Sir Ardeşir J. Reporter aracılığıyla İngilizlere tanıtılan Rıza Pehlevi, 1921 darbesiyle İngilizler için çalışmaya başlar, 1923’de başbakan; 1925 yılında İran şahı olur.

Rıza Şah, Rusya ve İngiltere’nin arasında bir denge politikası yürütmüş olsa da,  II. Dünya Savaşı’nda Almanya ile yakınlaşması İngiltere ve Rusya’yı alarma geçirir ve 1941’de İran, İngiltere ve SSCB tarafından işgal edilir.

İşgalin ardından Şah, oğlu Muhammed Rıza Pehlevi lehine tahtından feragat etmeye zorlanır ve (denetimli olmak üzere) Muhammed Rıza Pehlevi iktidarı başlar…

İlerleyen dönemde oyuna ABD’de katılır.  İngiltere, SSCB ve ABD’nin çıkar mücadelesine sahne olan İran’ın, 1942’de imzalanan anlaşmanın ve 1943’te yapılan Tahran Konferansı’nın ardından, bu üç devlet tarafından yeniden inşa edilmesine karar verilir…

Petrol Millileştirmeleri ve 1953 Darbesi

İran’ın, II. Dünya Savaşı sonrasında petrol yataklarını yabancı şirketlere açma politikası, Muhammed Musaddık önderliğinde güçlü bir milliyetçi hareketin doğmasına yol açtı. Musaddık hızla güçlenince, Muhammed Rıza Şah, Musaddık’ı başbakanlığa atamak zorunda kalır ve Ağustos 1953′te Musaddık’ı başbakanlıktan uzaklaştırma girişimi boşa çıkınca şah İran’dan kaçmak zorunda kalır.

Ancak Şah, kısa bir süre sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğiyle İran’a geri dönecek ve yeniden iktidarı devralacak, Petrolü millileştiren Musaddık tutuklanacaktır.

Musaddık kimdir? (1882-1967)

“İran’daki İngiliz petrol tesislerinin millileştiren ve başbakanlığı sırasında (1951-1953) Şah Muhammed Rıza Pehlevi’yle büyük bir iktidar çekişmesi içine giren İranlı siyasi önderdir.  1953 yılında darbe ile görevden uzaklaştırılmıştır.

Sovyetler Birliği’ne İran’ın kuzeyinde petrol çıkarma ve arama hakkı tanınmasına karşı başarılı bir muhalefet hareketi yürüttü. Ardından İngilizlere ait Anglo-Iranian Oil Company Ltd.’nin İran’daki tesislerinin millileştirilmesi çağrısında bulunarak, milliyetçi çevrelerde büyük saygınlık kazandı. Musaddık’ın hazırladığı İran petrollerinin millileştirilmesini öngören yasa tasarısı 1951′de meclisten geçti ve şah, meclisin bu kararıyla daha da güçlenen Musaddık’ı başbakanlığa getirmek zorunda kaldı.

Millileştirme kararı İran’da giderek derinleşen bir siyasi ve ekonomik bunalıma yol açtı. Musaddık ve önderlik ettiği Ulusal Cephe Partisi, halk arasında güçlenmeye devam ettiyse de, yönetimde güçlü bir konumu olan elitlerin ve Batılı güçlerin Musaddık yönetimine tepkileri yoğunlaştı. İngilizler çok geçmeden İran petrol pazarından çekildiler.

Musaddık’ın İran petrolü için yeni pazarlar bulmada karşılaştığı güçlükler ekonomik sorunları derinleştirdi.

(Meraklıları bilecektir, Batı’da Petrolü millîleştiren hükümetleri sıkıştırmak için kullanılan yaygın bir usul vardır. İlgili ülkenin ekonomisi, ithalat ve ihracat kanalları daraltılarak halk yokluklar içerisinde, darbeye-isyana hazır kıvama getirilmektedir. 1979 Şii İslam devriminin altında da ekonomik bunalım vardır.

Bizdeki 1980 darbesinin şartlarını da değerlendirebilirsiniz.)

Musaddık’la ciddi bir iktidar mücadelesi içine giren şah, Ağustos 1953′te başbakanı görevden alma girişiminde bulundu. Ama Musaddık yanlılarının başlattığı kitlesel sokak gösterileri karşısında İran’dan kaçmak zorunda kaldı. Musaddık’ın muhalifleri olaydan birkaç gün sonra ABD’nin de desteğinin alındığı iddia edilen bir darbe düzenleyerek Musaddık’ı yönetimden uzaklaştırdılar ve şahın ülkeye dönmesini sağladılar…”

Yukarıda çok kısa özetten anlaşılan, İran’da (başlangıçta) İngiltere ve Rusya vardır.  İkinci Dünya Savaşından sonra ABD, açık olarak İran’ın petrolünün paylaşımında demeyelim de diğerlerinin yanında masada yerini almıştır.

Bu noktada konunun meraklıları bizim NATO’ya neden gereksinim duyduğumuzu ve girilmesinin aşamalarını değerlendirebilirler.

Bunlarla birlikte, Muhammed Rıza Şah iktidarı sırasında İran, Türkiye ile beraber İsrail’i tanıyan iki Müslüman ülkeden biri olduğunu da belirtelim.

İran Şahı Rıza Pehlevi 1934 yılında ülkemizi ziyaret etmiştir.

Ve İran İslam Devrimi

İran’daki baskıcı yönetim biçiminin yanında, yolsuzluklar, petrol ihracından sağlanan gelirlerin dengesiz dağılımı ve bir korku figürü sayılan siyasi polis örgütü SAVAK’ın uygulamaları, doğrudan Muhammed Rıza Pehlevi’yi hedef alan bir muhalefet anlayışını geliştirmiştir.

Gelişen muhalefet anlayışını Dini Çevreler iyi değerlendirmiş ve  halkı, toplumsal adaletsizliklere, despotluğa ve yabancı egemenliğine karşı mücadeleye çağırarak muhalefeti bir araya toplamayı başarmışlardır.

Şii din adamları arasında on binlerce molla, dini muhalefeti etkili bir örgütlenmeye kavuşturmuş, Bu arada, Devrimci İslamiyet anlayışını yaymaya çalışan Halkın Mücahitleri Örgütü yönetiminde gerilla hareketi gelişmiştir.

Ocak 1978′de, on beş yıl önce İran’dan sürülen Şii topluluğun ruhani önderi Ruhullah Humeyni’ye karşı hakaret dolu bir makalenin yayımlanması, Kum kentinde bir protesto yürüyüşüne yol açmış ve hareketlenmeyi hızlandırmıştır…

Büyük kitle gösterilerinin ülke ekonomisini felç etmesiyle yeniden sertleşen yönetim 8 eylül 1978′de büyük kentlerde sıkıyönetim ilan etti. Kanlı bir şekilde bastırılmasına karşın gösteriler durmadı.

Toplumda geniş destek bulan muhalefet, 1964′te sürgün edildikten sonra önce Irak’ta, ardından Fransa’da İslamcı hareketi yöneten Ayetullah Ruhullah Humeyni çevresinde toplandı.

Durumunun ümitsizliğini gören Muhammed Rıza, 16 Ocak 1979′da kesin olarak ülkeyi terk etti; Humeyni’nin 1 Şubat 1979′da ülkeye dönüşüyle, son direnci de yıkılan şahlık rejimi çöktü…”

Konuyu toparlama adına yaşananlar tekrar hatırlanırsa;

–İran, 1941’de İngiltere ve Rusya tarafından işgal edilir…

-Petrol, 1951’de Başbakan Musaddık tarafından millileştirilir.

-İçerdeki baskı karşısında kaçan İran Şah’ı, ABD desteği ile, (1953) İran’a geri döner…

-Ekonomideki bozulmalar ve halkın üzerindeki baskı-terör çeşitli nedenlerle muhalif olanları birleştirir…

-Muhalefet belirli büyüklüğe ulaştığında da, sürgündeki Humeyni, 1 Şubat 1979’da İran’a  geri döner.

-Devrimden sonra iranlı öğrenciler, 4 Kasım 1979’da, Tahran’da ABD Büyükelçiliği’ni işgal ederek 52 ABD’liyi rehin alır ve uzun pazarlıklar sonucunda elçilik çalışanları 444 gün sonra serbest bırakılır.

Bugüne gelir ve İran’ın iş yaptığı ülkelere bakarsak, önem sırasına göre ilk beş ülke görürüz

Çin, Almanya, Güney Kore, Rusya, İtalya,

Genel çerçevede, Çin, Alman ve Rus dayanışması görülmektedir.

Gerçeğinde, bugün bölgemizdeki ekonomik rekabet, kavga da, Almanya ve ABD (liderliğinde) sürdürülmektedir.

Tekrar Paris’e ve Rus Çar’ının öngörülerine dönersek;

Çar yaklaşık 150 yıl evvel ne demiştir?

“…Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu…” (1)

Sonlardırırken…

Fransa’ya turistik bir seyahat için gitmeyi düşündüğünüzde, sizden nerede ise, akciğer röntgen filmlerinizle birlikte banka cüzdanınız istenmektedir.

İstenenler ne işlerine yarayacaksa!

Eğer, Terör çetelerini arıyorlarsa;

PKK mensupları, Paris’in merkezi yerlerinde büro kiralamakta ve en yetkili siyasetçilerinin ifadeleri ile,

-“Onlarla sık sık görüşülmektedir!”

-Siyasetçilerinin görüştükleri kimlerdir?

-Türkiye ekonomisine 30 Yılda yaklaşık, 100 milyar dolar zarar vermelerinin yanında, on binlerce masum insanının kaybına ve ekonomik büyümesine engel olanlar…

Başka bir yoruma gerek kaldığını zannetmemekteyiz.

Paris’te pişen yemekler İran ve Türkiye’de Kemal-i afiyetle yenilmektedir.

Devam edecek…

Resim;students.marshall.usc.edu

(1) Matthew Smith Anderson, “DOĞU SORUNU” 1774-1923, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme, sahife,80 (dip not;105)

Medya halkın haber kaynağı mı, yönetmeye yarayan direksiyon mu? (1)

Bilim adamları ve diğerleri bu denemenin yapılmasını istiyorlardı, Çünkü bu projeye muazzam bir para yatırılmıştı.

 

Gazeteler, halkın çıkarlarının korunmasında en büyük güç olmasının yanında demokrasinin de temel direklerindendir. Ancak bu durum, 1789 Fransız Devrimi ile yön değiştirmiştir.

İçerikte, yakın tarihlerde yaşanmış önemli olayların iç ve dış medyada nasıl çarpıtılarak kullanıldığı ve halkın nasıl aldatıldığı örneklerle açıklanacaktır, ki;

Vatandaş, gerçeğin peşinde ve arayıcısı olsun ve birilerine alet olmasın, aldanmasın.

İşlenecek konular;

-İkinci Dünya Savaşında Atom bombası ile ilgili saklanan gerçek nedir?

-”Irak’ta Nükleer Silahlar var!”

-Neden dünya medyasına, 7/24 , İngiliz-ABD-Suud ortak yapımı ,”Taliban” ve  İngilizlerin dikte ettirdiği, “Vahhabi” gibi özel yapımların  icraatları servis edilmektedir? Bu yayınların, özel amaca yönelik bir sömürgeci politikası, Vatikan’ın misyonerlik faaliyeti olduğunun bilinmesine rağmen…

-İran, Batı’nın işgal ve sömürü faaliyetlerine bahane bulmalarını neden kolaylaştırmaktadır, Humeyni’nin Paris’ten gelerek Şii islam devrimi yapması, Batı ile yapılan bir pazarlığın sonucu, bir oyunu mudur?

-Tüm yabancı devrim liderlerin  yolu ve felsefesi neden Paris’ten gelmekte ve geçmektedir? Arka planda olan nedir? İran Devrimini gerçekleştiren Humeyni’nin, Rus Devriminin aktörlerinden Lenin’in, Osmanlıyı yıkan, İttihatçıların  ortak noktası nedir, Paris’ten gelen ve geçen?

-Susurluk’la ilgili kamuoyunda gizlenen operasyon nedir? Pakistan ile Susurluk olayının ortak bir ilgisi var mıdır?

-Kurtuluş savaşını başlatan Osmanlı ve Sultan Vahdettin neden hain olmak zorundaydı?

-“İrtica” söylemleri neyi maskelemektedir?

-Bu ülkenin neden -yakın zamana kadar-  5-10 zengini vardır? Servetin tabana yayılmadığı ülkelerde halk kendisini ve çocuklarını nasıl geliştirecek, yetiştirecektir?

-Salman Rüştü-İran Olayında gizlenen nedir?

-Yabancı yatırımcılar bir ülke için ne kadar yararlıdır?

-Türkiye’nin enerji gerçeği ve gizlenenler…

-Gelişmekte olan ülkeler gerçekte tam bağımsız mıdır?

-“Güçlü Ordu” İfadesi bir ülkeyi nasıl batırmaktadır.

-Ve daha çarpıtılan birçok önemli konu…

1789 Fransız Devrimi’nin hazırlık aşamasında, devrimi hazırlayanların dikkatlerini çeken bir olay vardır;

Gazeteler ne yazıyorsa, halkın büyük çoğunluğu meselelere o gözlükle bakmakta ve yazılanlardan etkilenmektedir. Halkın bilgilenmek için kullandığı  tek haber kaynağı gazetelerdir.

İşte, O gün bu gündür gazeteler olması gerektiği gibi halka ham bilgiyi –haberi-değil, işlenmiş rafine bilgiler vermektedirler.

Birinci örneğimiz;

İkinci Dünya Savaşında Atom bombası ile ilgili saklanan gerçek nedir?

“İkinci Dünya savaşı sonunda Atom bombasının atılmasına gerek yoktur. Daha doğrusu savaş ve Japonya bitmiştir.  Japonların barış şartlarının içerisinde olmazsa olmaz bir şartları vardır; İmparatorları yerinde kalacak ve değeri aşındırılmayacaktır.

Ancak, Amerika Atom Bombasının üretimi ile ilgili birçok masraf yapmıştır ve bunun sonucu görülmelidir. Özeti ile Yüzbinlerce insanın yok yere ölmesinin gerçek hikayesinin özeti budur.

Ve çoğumuzun kutsadığı, Modern Dünya ile  aydınlanma çağının aydınları gerçeği  bu örneklerle daha iyi ortaya çıkmaktadır.

Sizler atom bombasının atılmasının gerçek nedeni ile ilgili dünya medyasında bir eleştiri veya bir habere  rastladınız mı?

Gerçeğinde medyanın bu haberleri çok sık işlemesi ve gündemde tutması ; en azından bundan insanlığa zarar veren bu çeşit olayları önlenemezse  bile kamuoyu baskısı ile mümkün olan ölçüde azalacaktır.

Ve hikayemiz…

“İlk atom bombası 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atıldı. Şehrin  büyük bir kısmı yerle bir olurken, yaşayanların dörtte biri olan yaklaşık 80.000 insan öldü.

Üç gün sonra, 9 Ağustos’ta, ikinci atom bombası Nagazaki ye atıldı.  Hiroşima’ya atılan bombanın haberi Potsdam Konferansı’ndan dönmekte Truman’a denizde verildi.

Yanlarında olanların verdikleri bilgiye göre Truman, büyük sevinçle bağırmıştı:

-“Bu tarihin gördüğü en büyük olaydır.”

Bununla beraber, bombanın atıldığı günlerde, Japon Hükümeti, Batı’nın düşündüğü ve hayal ettiği şekilde etkilenmemişti. Bombanın meydana getirdi hasar ve can kaybı, kayıtsız koşulsuz teslimiyeti kabul etmeyen altı kişilik konseyin üç üyesini hiç sarsmamış ve etkilememişti.

Ve özellikle geleceğe ilişkin bazı güvencelerin sağlanmasını ve “İmparatorun egemenlik haklarına” dokunulmamasını istiyorlardı.

Japon halkına gelince, Hiroşima ve Nagazaki de olup bitenleri ancak savaş sona erdikten sonra anlayabildi. Rusya’nın 8 Ağustos’ta Japonya’ya savaş ilan etmesi ve ertesi gün Mançurya’ya girmesi, teslim olma konusunu hızlandırmış ve İmparator’un etkisini de arttırmış gözüküyordu.

Zira, 9 Ağustos’ta (İmparatorun) kendisinin de hazır bulunduğu toplantıda, durumun umutsuzluğunu çok açık bir biçimde ortaya koymuştu ve hemen barışın tesis edilmesi gerektiğini ve desteklediğini söyledi.

Muhalif olan diğer üç üye bu kez bu talebe aynı kararlılıkla karşı çıkamadılar ve İmparator’un nihai kararı verebileceği ve daha yaşlı devlet adamlarını katılacağı “Gozenkaigi” toplantısının yapılmasını kabul ettiler.

Bu arada, hükümet radyodan teslim olmaya istekli olduklarını bildirdi.

Ancak tek koşulu İmparator’un kişilik ve egemenlik haklarına saygı gösterilmesiydi.

Bu (şart) konu, Müttefiklerin 26 Temmuz’da yayınladıkları Potsdam Bildirisi’nde dikkat çekici bir şekilde sessiz geçiştirilen bir maddeydi.

Bazı tartışmalardan sonra Truman, bu şartı kabul etti. Bu “Kayıtsız koşulsuz teslimiyet” ilkesinin üzerinde yapılan önemli bir değişiklikti. Bu karardan sonra bile 14 Ağustos’ta yapılan Gozenkaigi toplantısında çeşitli görüşler vardı, fakat imparator kararlı tutumuyla sorunu çözdü:

-“Şayet, kimsenin söyleyecek fikri yoksa, biz kendi fikrimizi açıklayacağız. Ve bu fikri sizden kabul etmenizi talep ediyorum. Japonların kendilerini kurtaracak tek yolun kaldığına inanıyorum. Bu nedenle katlanılmaz koşullara katlanmaya kararlıyız.”

Ondan sonra, Japonların teslim olduğu radyodan İlan edildi. Japonya’nın teslim olmasını sağlamak için atom bombasının kullanılması gerçekten gerekli değildi.

Japonların deniz filosunda bulunan gemilerin onda dokuzu ya batmıştı ya da kullanılacak durumda değildi, hava ve deniz kuvvetleri felce uğramıştı, endüstrisi tahrip olmuştu, halkın yiyecek stokları giderek tükeniyordu,

Churchill’in söylediği gibi, Japonların çöküşü artık kesindi.

Amerika Birleşik Devletleri Stratejik Bomba Araştırma Kurulu verdiği raporda, bu raporda, bu konuya şöyle değiniyordu:

“Atom bombasını kullanmada, hava üstünlüğü, Japonya’yı kayıtsız koşulsuz teslim olmaya zorlayabilir”

Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral King

-“Japonların sadece denizde ablukaya alınması bile, onları açlığa mahkûm edeceğinden, teslim olmalarını sağlamış olacaktı. Ve yeter ki biz beklemeye istekli olmuş olabilseydik.” Demiş.

Amiral Leahy’in bu konudaki görüşü, atom bombasının kullanılmasının gereksizliğini daha vurgulayıcı bir şekilde ortaya koyuyordu.

-“Bu vahşi silahı Hiroşima ve Nagazaki’de, Japonlara karşı kullanmamız bize, Japonlara karşı olan savaşımızda maddeten hiçbir yarar sağlamayacaktı. Japonlar zaten yenilmiş ve teslim olmaya hazırdı. Etkili bir deniz kuşatması ve Klasik silahlarla sürdürülecek bir bombardıman bu sonucu sağlayacaktı.”

O zaman, atom bombası neden kullanıldı?

Amerikalı ve İngilizlerin hatlarını kurtarmaktan öte başka zorlayıcı nedenler var mıydı? Burada karşımıza iki neden çıkıyordu.

- Birisi, Churchill’in, 18 Temmuz’da, atom bombasının başarılı deneme haberinin kendisine ulaşmasından sonra Truman’la yaptığı görüşmedeki açıklamaları ve o anda aklına gelen fikirlerdi:

-“…O zaman Ruslara ihtiyaç duymayacağız. Japonya ile savaşın sona erdirilmesi, artık Rus ordularının kullanılmasına bağlı değil… Onlardan yardım istemek zorunda değiliz…

“…Şu anda Amerika Birleşik Devleti Devletleri Japonya’ya karşı yürütülecek savaşta, Rusların yer almasını istemeyecektir.”

Stalin’in Postdam Konferansı’nda Japonya’nın işgalinden pay talep etmesi çok rahatsız edici bir tutumdu ve Amerikan Hükümeti böyle bir ihtimalden sakınmak istiyordu.

Atom bombası bu sorunun çözümüne yardımcı olabilirdi.

Rusların iki gün sonra, 6 Ağustos’ta savaşa girmeleri gerekiyordu. Atom bombasının, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılmasının, ikinci nedenini de Amiral Leahy açıklıyordu:

-“Bilim adamları ve diğerleri bu denemenin yapılmasını istiyorlardı, Çünkü bu projeye muazzam bir para yatırılmıştı.”

Toplam iki milyar dolar harcanan bu atom bombası projesinde yer alan nuyu daha açık bir şekilde anlatıyordu:

-“Bomba projesi başarılı olmak zorundaydı. Üzerine çok masraf edilmişti, bir kez başarısız oldu mu biz bu kadar harcamanın hesabını nasıl verebilirdik? Olabilecek tepkiyi düşünün bir kez… Zaman azaldıça, Washington’da bulunan belirli çevreler, Manhattan Projesinin başı olan General Groves’u çok geç olmadan bu denemenin yapılması için sıkıştırıyor ve  ikna etmeye çalışıyordu. Bombanın tamamlanıp ve atıldığı zaman ilgili herkes, müthiş bir şekilde rahatlamıştı.”  (1)

Bu konu ile ilgili bir ilim insanın TÜBİTAK tarafında Türkçeye de çevrilmiş bir eseri vardır.

Kitabın ismi; Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Bu kitabın 285’inci sahifesinde bakınız ne anlatılmaktadır;

“Bilim adamları günahı tattığında…

Başkan Harry S. Truman ile savaş sonrası yaptığı bir görüşmede Manhattan Nükleer Silahlar Projesi bilimsel yöneticisi J. Robert Oppenheimer, üzüntü içinde bilim adamlarının ellerini kana buladıkları, artık günahı tanıdıkları yorumunda bulunur.

Ardından Truman, yardımcılarına, bir daha asla Oppenheimer’ı görmek İstemediği yolunda emirler verir.

Kimi zaman bilim adamları kötülük yaptıkları, kimi zaman da bilimin kötü amaçlı kullanımına karşı uyarıda bulundukları için cezalandırılır…”

Devam edecek…

Resim;dünyaninderinlikleri.com

(1) LIDDEL HART, II. Dünya savaşı

 

Kurtuluşu ‘Aydınlanmış Batı’da arayanlara Gorbaçov’dan güzel felaket haberleri! (Son)

Sovyetler Birliği'nin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov

Dağılan Sovyetler Birliği’nin son devlet Başkanı Gorbaçov’un, dünyada yaşanan sorunlar ve çözümleri ile ilgili düşünceleri, öğrendiklerimiz bizde kalmasın anlayışı ile paylaşılmaktadır.

İlk iki bölüm özetle;

-“Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum….Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki  800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi…

-“Küreselleşme, vaktiyle kapalı “medeniyet alanlarına” da nüfuz ederek, bazı toplumların gelenek ve temel taşlarını da yerinden oynatmaya, toplumları bozmaya ve hatta imhaya kadar götürebilmektedir…

-“Çernobil faciası, benim için olduğu gibi. Dilerim bütün insanlık için de, çok ciddi bir ders oldu… Uzmanların kanaatine göre, santralde çalışanların patlamaya yol açacak yedi hatayı aynı anda yapmaları, daha sonra reaktörün göbeğinde yangın çıkması, tesisin çatısını havalara uçurması ve önemli miktarda radyoaktif maddenin bir buçuk kilometre yüksekliğe çıkması milyonda bir ihtimaldi.

-Topraklarının %70’i radyoaktif yayılmadan etkilenen Beyaz Rusya bu durumdan en çok zarar gören ülke oldu. Bugün, ülke nüfusunun beşte biri kabul edilen 2 milyon Beyaz Rus radyoaktif madde bulaşmış topraklar üzerinde yaşamaktadır…”

Kalınan yerden devamla…

“Devlet başkanı görevine gelmemden birkaç yıl sonra, dünyanın siyasal iklimi tamamen değişmişti. İşte, olaylar bakımından hayli zengin bu yıllara damgasını vuran anahtar anlar :

-1987’de Amerika ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan ilk antlaşma ile kısa ve orta menzilli nükleer başlıklı füzelerin sayısının azaltılması çok anlamlıydı ve akabinde ‘START-1 ve START-2’ anlaşmalarının onaylanmasına yol açtı. Aynı zamanda kimyasal silah stoklarının tamamen imhası antlaşmasına öncülük etti.

- Doğu Avrupa’da konuşlanmış Sovyet birlikleri geri çekildi, Varşova Pakta kaldırıldı. 1989-90 yılları süresince Doğu bloğu ülkelerinde çok partili sisteme ve demokratik hükümet modeline geçildi. Aynı yıllarda Berlin Duvarı yıkıldı ve iki Almanya birleşti.

Hükümet ettiğim yıllarda gerçekleştirdiğim belli başlı değişimler şunlar oldu:

-O ana kadar Komünist Parti’nin elinde olan iktidar tekeline son verildi ve çok partili sistemin tesisi, hür seçimler, milliyetçi hareketleri bastırmak amacıyla kuvvete başvurma gibi federe cumhuriyetlerle münasebetlerdeki merkeziyetçiliğin terk edilmesi, basın hürriyeti, ibâdet hürriyeti, serbest Pazar ekonomisine kademeli olarak geçişi öngören ekonomik reformlar, silâhlı kuvvetlerin asker sayısında tek taraflı indirim, askerî sanayi sektöründe hizmet veren işletmelerin büyük çapta diğer üretim sektörlerine dönüşümleri gerçekleştirildi.

-Her türlü muhalefetin veya karşı fikrin kanunlarla cezalandırıldığı, inanç sahibi birinin, bir müminin mesleğinde ilerleyemediği, en ufak bir kelimenin bile Komünist Parti’nin sansürüne maruz kaldığı ve binlerce çağdaş yazar ve düşünürün eserlerinin kütüphanelerin spetskhran’larında depolandığı totaliter bir toplumdan açık bir topluma geçtik…”

 

Küresel Bir Kriz

“…Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sembolize edilen Soğuk Savaş döneminin sonunun, nükleer tehdit korkusundan ve ideolojik düşmanlıklar zincirinden kurtulmuş uluslararası topluluğa, silahlanma yarışına son vermeyi, istikrarlı kalkınma yolunda ilerlemeği, fakirliğe ve çevrenin felaketlere sebep olabilecek şekilde tahrip edilmesine karşı mücadelede adi tedbirler almayı, son olarak küreselleşme karakterini insan haklan ve kişisel hürriyetler gibi kavramların geliştirilerek dünya çapında yayilmasını ön planda tutan bir mahiyette değiştirmeyi sağlayacağına inanıyordum…

Avrupalı politika liderlerinin bir kısmıyla, özellikle Fransa Devlet Başkanı François Mitterand ile yürüttüğüm sıkı münasebetlerden dolayı olacak belki de, Avrupa’nın yeni dünya düzeni için önemli bir rol oynayacağını sanıyordum…

Avrupa’nın tarihi birçok bakımdan tektir. İki bin beş yüz yıllık bir süreçte, Avrupa iç harpler, fetihler, istilalar, ilerleme ve gerilemeler yaşadı…

Öte yandan, Avrupa hedef büyüttü ve diğer kıtalara da damgasını vurdu; sık sık dünyanın imajını değiştirmeğe çalıştı. Aldıkları mirası kendi usulleriyle geliştirip devam ettiren onlarca ülke ve toplum kurdular…

Demir perdenin çöküşüyle Avrupa için yerli yerine oturtacağı tek bir fırsatın ve bir ‘Panavrupa” (tek ve büyük Avrupa) temellerinin atılacağı fırsat doğmuştu…”

 

Siyasî Bîr Kriz

Son yüzyıl, soğuk savaş dönemi sonunun, yeni Rus-Amerikan nükleer silâhsızlanma antlaşmasının haricinde yeryüzünde barışın egemen olacağına dair hiçbir iz, bir işaret ortaya koymadı. Bu antlaşmayı elbette tenzih eder ve selâmlarım.

Tam tersine, Avrupa, Asya ve Afrika’da cereyan eden çok kanlı savaşlara şahit olduk.

-İsrail ve Filistin topraklarında gerginlik ve terör, eski Yugoslavya’da tam üç savaş, Çeçenistan’da iki defa savaş. Endonezya’da etnik çalışma, Keşmir’deki gergin durum, Basra Körfezi’nde kriz, Rwanda’da soykırım, Afganistan’da uluslararası terörizme karşı savaş, şahit olduğumuz en “çarpıcı’ çatışmalar oldu.

Bugünkü dünya düzeninin en tehlikeli temayüllerine ayna tutuyor olması bakımından bu çatışmalardan birini, Yugoslavya krizini analiz edeceğim.

Bu eğilimlerden biri bazı ülkelerin uluslararası topluluğu frenlemek amacıyla “insani mülahazalar” gerekçesine sığınarak dünyayı zorla yönetmeye kalkışması niyetidir.

Kosova’daki durum mucibince Yugoslavya’ya karşı başlatılan askeri müdahalenin temel ilkesi budur. Bir iç savaş sırasında, ne iyiler, ne kötüler, ne azizler, ne şeytanlar, ne doğrular, ne de günahkârlar vardır.

Ruslar, acı tecrübelerle yaşadıkları için bunu iyi bilirler.

İnsanlık dışı şartlarda yaşamak üzere yerleştirilmiş ve dolayısıyla insanlık vasfını kaybetmiş insanlar vardır.

Bizlerin görevi, bu insanları artık sınıra gelmiş savaştan beri tutmak ve bu onarılması zor iç savaşın meydana gelmesini önlemekti.

Fakat, yarım asırdan beri savaş görmemiş Avrupa bunu yapmak yerine topraklarında en yeni silahların cirit atmasına müsaade etti…

…Kosova, belli sayıdaki barış gücü askerinin Varlığına rağmen gerçek bir kurulmuş saatli bomba gibi yerinde durmaktadır. Zira, batının müdahalesinden sonra oradan kaçanlar Arnavut asıllılar değil, tam aksine Sırp ve diğer azınlıkların temsilcileri olmuştur…

…NATO askeri eylemlerinin açıklanması gereken bir yönü daha var: Çevre faktörü.

Irak’ta yıllar öncesinde yapılan “Çöl Fırtınası” operasyonundan sonra tanksavar top imalinde kullanılan zayıflatılmış uranyumun etkisi çevrede ve Körfez Savaşı’na iştirak eden İngiliz, Amerikalı ve diğer birliklerde. Hatta sivil Irak halkında ne gibi zararlara yol açtığı meydana çıktı.

Aynı mühimmat Yugoslavya’da da kullanıldı.

Öte yandan, NATO bombardımanında petrol rafinerileri, petrokimya fabrikaları ve ilaç işletmeleri de hedef oldu.

Yugoslavya ve komşu ülkelerde yaşayan halkların maruz kaldıkları bu sağlık zararlarını kim karşılayacak?

Dünyanın büyük bir bölümü Yugoslavya trajedisinden ne gibi dersler çıkardı?…”

 

Ekonomik Bir Kriz

Soğuk savaş döneminin sonu, iletişim ve bilişimin baş döndürücü hızla ilerleyişi, küreselleşmenin gelişmesinde en itici güç oldu…

Bu yeni imkânlarla kendimizi nasıl geliştireceğiz? Bu da başka bir mesele.

Bilindiği gibi, meşhur bir deyim vardır: Cehenneme götüren pek çok iş de iyi niyetlerle yapılmıştır... Yani, kötü şeyler yapmak için iyi niyetli olmak insanı kurtarmıyor.

Geçen yüzyıl, ABD için emsalsiz bir büyüme, genellikle Batılı ülkelerin çoğu için de bir refah dönemi oldu. Sadece 2000 yılı için Uluslararası Brüt Hasıla %4,7’lik büyümeyle 31.362 milyar dolara ulaşmıştır.

Aynı dönemde, uluslararası ticaret hacmi %12 oranında artarak 2000 yılında 6.253 milyar dolara ulaşmıştır. Her gün, dünyadaki borsaların tamamında 1.300 milyar dolar tutarında sermaye hareketi gerçekleştirilmektedir.

Bununla beraber, bütün olarak ele aldığımızda, geçen yüzyılı insanlık için Kuzey ile Güney ve zenginler ile fakirler arasındaki eşitsizlik ve uçurumun büyüdüğü bir tarih dilimi olarak görürüz. Sadece bazı güçlü ve paralı ülkelerin lehine dünyanın her yerinde “beyinleri” ve sermayeyi “emen” ve her türlü denetimden kaçan bir serbest Pazar ekonomik sistemi vardır ve küreselleşmenin sonucu zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum gerçekten hızla büyümüştür.

Aşağı yukarı bir nesil önce, dünya nüfusunun en müreffeh yaşayan %20’si en fakirlerin %20’sinden tam otuz misli daha zengindi. Bugün için ise bu sayı tam iki katına çıkmıştır.

Somut rakamlar bu ifadelere daha da korkunç rezonanslar kalıyor. En gelişmiş ülkelerde yaşayan bir milyar kişi, şu meşhur “tuzu kuru bir milyar”, dünyadaki tüm zenginliğin %60’ina sahip durumda bulunuyor ve dünyanın en az gelişmiş ülkelerinde yaşayan 3,5 milyar kişi ise dünyadaki zenginliğin sadece %20’sine sahip olabiliyor.

Bugün dünyada 1 milyar 200 milyon kişi günde bir dolar’dan daha az bir gelirle yaşıyor.

Günün birinde patlamayla sonuçlanabilecek bir özellik taşıyan bu durumu anlamak için Marksist olmak da gerekmiyor.

Uluslararası finans çevrelerinin azdırdığı vahşi liberalizm,

Güney Doğu Asya, Arjantin ve Rusya’da olduğu gibi, birçok ekonomik krizin meydana gelmesine sebep oldu.

“insanî yüzlü” kapitalizm geleneğinden ve sağlam temellere dayalı demokratik kurumlardan yoksun bırakılmış bir ülke olmasına rağmen Rusya, liberal anlayışlar hususunda “mükemmel bir öğrenci” örneği sergileyerek dünyaya ders verdi.

-On yıldan daha az bir zaman zarfında Rus halkı tam üç defa yıkıldı ve derisi soyuldu. Doğum oranı sıfırlandı, hayat beklentileri bitti. Sokaklar terkedilmiş çocuk çetelerle doldu.

Bu, iç savaştan beri unutulmuş bir fenomendi. Oysa, Rusya olağanüstü doğal kaynaklarıyla , dev bir sanayi potansiyeli ve halkı yüksek bir eğitim düzeyi ile donanmış olarak dünya pazarına girmişti. Bu küreselleşme sürecine sürüklenmiş birçok ülke, kendini savunmaktan aciz ve yoksullaşmış olarak buldu…”

 

Sosyal Bir Kriz

Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum.

Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi.

Dünya nüfusunun yarısına yakın sayıdaki insanların günde bir veya iki dolarla hayatlarını idame ettirmeye çalıştıkları bir zamanda sadece reklamların uyandırdığı ihtiyaçları bile karşılamayı düşünmeden insanoğlu nereye kadar gidebilir?

Bugün Amerika Birleşik Devletleri topraklarında mevcut bilgisayar sayısı bütün dünyadakinden daha çok ise, sadece bir Tokyo şehrindeki telefon hattının bütün Afrika kıtasında mevcut telefon sayısından fazla ise ve okul çağına gelmiş 130 milyon çocuk, ilkokula başlayabilme imkân ve fırsatını bulamıyorsa küreselleşmenin getirdiği hangi şans eşitliğinden bahsedilebilir?

Afrika’daki durum hepsinden daha trajiktir.

Geçen çeyrek yüzyılda bir Afrikalı ailenin tüketim ve yaşam düzeyi ortalama %20 oranında gerilemiştir.

23 milyonunun Afrika’da yaşadığı 36 milyon kişi AİDS virüsüne yakalanmıştır. Bu korkunç hastalığın sebebiyet verdiği yüksek ölüm oranı gerçeğinin yanı sıra çok pahalı olan tedavi ve ilaçtan mahrumiyet göstermektedir ki, Afrika’da ortalama ömür günden güne düşmektedir: Hekimlerin raporlarına göre, bugün için 59 olan ortalama ömür, birkaç yıl sonra 45 yaşa düşecektır. Bostwana’da şimdiden 41 yaşa düşmüştür…”

 

Çevrebilimsel Bir Kriz

“…Bugün yeryüzünde yaklaşık 12,5 milyon canlı türünün var olduğunu ancak bunun sadece 1,7 milyonunun envanterinin çıkarılabildiği belirtilmektedir.

Bilinen türlerin %12’sinin nesli tükenmekte olması da ayrıca hayra alamet değildir. Her yıl otuz bin bitki ve hayvan türü kaybolup gitmektedir. Bu kaybolan türler, hayvanat bahçelerinde yetişkinlerin olduğu gibi çocukların da merhametine mazhar olan ve insanoğlunun korumak için her türlü çabayı sarf ettiği kaplanlar, filler ve balinalardan ibaret değildirler.

Her şeyden önce bin bir tür böcek, sürüngen, salyangoz ve kuş türlerinin muhafaza edilmeleri gereklidir. Bir hektar çapındaki bir tropikal orman, Atlantik’ten Urallara kadar bütün Avrupa’nın barındırdığı bitki ve canlılardan daha fazla bitki özünü barındırmaktadır. Brezilya, Amazon ormanlarını imha etmeye, Endonezya ise Borneo ve Sumatra ormanlarını kesmeye devam ettiği sürece yeryüzünün biyolojik çeşitliginin yarısı yüzyılın sonundan önce kaybolmuş olacaktır…”

 

Ne Yapmalı?

Birlikte, “Barış için Diyaloglar” kitabını yazdığımız Japon dostum Daisaku Ikeda, bana aşağıdaki şark meselini anlattı;

Bir gölcükteki nilüferler her gün iki misli büyüse, ve işgal ettikleri alan da gün sonunda iki misli artsa, su yüzeyini tamamen kaplamaları için tam otuz gün gereklidir.

Sonuçta, yirmi dokuzuncu gün gölün sadece yarısı kaplanmıştır. O gün suyu gözleyenler, yüzeyin yarısının boş olduğunu ve dolaysıyla hiçbir tehlikenin söz konusu olmadığını düşünürler.

Gerçekte ise, gölcüğün tamamen istilasına sadece bir gün kalmıştır!”

Biz deneyimli siyasetçinin pişmanlıklarla dolu gürüşlerinin aktarılmasında aracı olduk…

Okuyanlar umarız kendilerine göre bir ders, sonuç çıkaracaklardır.

Resim;www.radikal.com.tr

Kaynakça; “Yerküre Manifestom”, Mihail Gorbaçov

Kurtuluşu ‘Aydınlanmış Batı’da arayanlara Mihail Gorbaçov’dan felaket! İyi haberler var! (2)

Sovyetler Birliği'nin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov

Ülkemize Dağılan Sovyetler Birliği’nin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov geldi. Ancak, Medyada ilgi sıfır! Dikkatimizi çekti, yazdığı kitabı bulduk ve okuduk.

Ve medyanın  ilgisini neden çekmediğini merak edenler için kitabın içeriğini  alıntılarla vermeye  çalıştık…

Kaldığımız yerden devamla…

-“İktidar basamaklarında adım adım yükseldikçe Sovyetler Birliği’nin sürüklendiği ekonomik, sosyal ve ekolojik felaket tablosunu çok açık bir biçimde görüyordum.

O anda ülkenin gerçek durumuna ait hemen hemen her türlü bilginin çok gizli tutulduğunu hatırlatmak isterim.

Bu gizli bilgilere kısmen de olsa ilk olarak 1970’te SSCB Sovyet Yüksek Şûrası ve Çevre Korumadan Sorumlu Komisyon üyesi olunca ulaştım.

Bununla birlikte. Felaketin ne kadar büyük boyutlarda olduğunu ancak Komünist Parti Merkez Komitesi Genel Sekreteri olunca öğrendim.

 Köylülerin geleneksel olarak adlandırdıkları gibi toprak anamız ya yağmalanmış ya ihmal edilmişti.

Devletin birinci önceliği esas itibariyle askeri sanayiye hizmet veren ağır Sanayi ve silahlanmayı finanse etmek için çoğunlukla ihraç edilen maden sanayi idi.

Milyonlarca hektar toprak ordu tarafından askerî denemeler için müsadere edilmişti…

-Sunî deniz yapma ve hidroelektrik santrallerini beslemeye yönelik dev barajların inşası, ülkenin sadece vaktiyle bütün dünyada tadıyla ünlü balık zenginliğini ortadan kaldırmakla kalmamış, aynı zamanda 14 milyon hektar alüvyonlu  verimli toprağın sel altında kaybolup gitmesine sebep olmuştur.

Onlarca milyon hektar toprak da sınır bölgesi olarak ilan edilmiştir. Yine, hektarı sayılamayacak kadar toprak iyileştirme adı altında ilkel tekniklerle heba edilmiştir.

Düşüncesizce ve aşırı derecede yapılan ilaçlamalarla ekinler, verimli topraklar, nehir ve göller kirletilmiş, böylece nebatat ve hayvanata telafisi mümkün olmayan zararlar verilmiştir. Bilhassa, barbar yöntemlerle petrol ve gaz çıkartılmaya çalışılmış ve yerli halkın doğal ortamları olan yosunu zengin Büyük Kuzey bölgesi çok etkilenmiştir.

Uç doğu ve Sibirya’da paha biçilmez sığ ormanlar tamamen kesilip yok edilmiştir. Kırk yılda %50 alan kaybeden Aral denizinden bahsetmeden geçmeyeceğim!

Rüzgar, denizin çekildiği yerlerde kalan zararlı maddelerin karıştığı tuz tozlarını binlerce kilometre alan üzerine dağıttı.

Bu toz bu gün için Beyaz Rusya ve Afganistan topraklarına da yayılmış ve ulaştığı yerlerde bitki örtüsünü yakmıştır.

Hatta, kıyılarında Rusya Federasyonu nüfusunun yansının yaşadığı Rus nehri olan Volga havzası da kirlenmiştir.

Çelyabinsk’de olduğu gibi, halkına haber verilmeden gerçekleştirilen nükleer ve kimyasal denemelerin alanları haline getirilen diğer bölgeler de aynı durumdadır şüphesiz. Bu arada, 1959’da, Çelyabinsk’e komşu “yasaklı” Kiştim şehrinde, ambarlarda biriktirilen kimyasal maddeler radyoaktif madde artıklarının muhafaza edildiği bir askerî deponun patlamasına sebep olmuş ve bu patlama yerli halkta ciddi sağlık problemlerinin ortaya çıkmasına ve çevrede salgın hastalıkların yayılmasının sebebi olmuştur.

Bu olay yaklaşık otuz yıl halktan gizlenmiştir….

Korktuğumu itiraf etmeliyim. Şeffaflığın olmayışı, sansür altındaki basının da bir kelime bile edememesi ülke yöneticilerinin korkunç boyutlarda yolsuzluk yapmalarını kolaylaştırıyordu. Devletin bürokratları ve parti yöneticileri bu “başarıları”ndan (!) dolayı yine de madalyalarla ödüllendiriliyorlardı!

1985’te. Komünist Parti başkanlığına seçildim. Bir başka ifadeyle, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin başına geçtim. O tarihlerde, ülkede gerekli reformları gerçekleştirmek için gereken birçok fikrimi planlara dökmüştüm.

Aslında bu düşüncelerim  tek ve çok basit bir cümlede özetlenebilirdi.

“Böyle yaşamaya devam edemeyiz!

Böylece topluma üç hedef teklif ettim:

-Şeffaflık, perestroyka, hızlanma.

Şeffaflık veya bir başka deyişle glasnost, yani açık bilgi, gerçeği söyleme hakkı ve imkânı, perestroyka terimiyle özetlediğim, ülkeyi yeniden yapılandırmayı hedefleyen bütün radikal reformların sine qua non (olmazsa olmaz) şartıydı.

Sonuçta, insanlara ilk önce geçmişin hakikatlerini açıklamazsanız, olup bitenleri gerçek yüzleriyle ortaya koymazsanız reformları nasıl gerçekleştirebilecektiniz?

Üçüncü hedefe gelince, bu, küreselleşme sürecine yardım eden ve baş döndürücü bir hızla gelişen elektronik ve bilişim çağında ülkeyi medenî dünyanın ye yeni teknolojilere sahip olmayı kapsıyordu.

İfade hürriyeti bir düdüklü tencerenin buharı gibi bünyesinde yüzyılların sorunları birikmiş toplumu kamçıladı. Bitmez tükenmez mitingler, toplantılar, gazete, dergi ve televizyonda tartışma programları biri birini izliyor ve toplum kaynıyordu.

Ülkede uyanan şuurun ilk sorgulamaları, çevre ve milyonlarca Sovyet vatandaşının hayat şartları üzerine oldu. Sovyetler Birliği’nin, çoğu büyük sanayi merkezi olan doksan şehri, halkını kirli hava, kirli su ve kirli toprakla yaşatıyordu.

Özellikle kadınlar ve çocuklar kronik enfeksiyonlara yakalanmışlardı.

Birçok protesto gösterisi günlerce devam etti. Biz de o zaman çevreye zarar veren 1300 işletmeyi modernizasyonlarını tamamlayıncaya kadar kapatmaya karar verdik.

Hatta bazılarının ürünlerini başka yerden temin edemeyecek durumda olmamıza rağmen, faaliyetlerine son verme konusunda kararlıydık. Kamuoyu ve yeni oluşmaya başlayan sivil toplum baskısıyla. Sorumsuzca hazırlanmış devasa Sibirya nehirlerinin Aral denizine dökülme projesini İptal ettik.

Kaybolmakta olan bu denizin kurumasını önlemeye yönelik bu proje Avrasya’da çok tehlikeli doğal afetlerin meydana gelmesine sebep olacaktı.

Çernobil faciası, benim için olduğu gibi. Dilerim bütün insanlık için de, çok ciddi bir ders oldu ve iktidara geldiğim tarihten bir yıl sonra. Nisan 1986’da meydana geldi. Uzmanların kanaatine göre, santralde çalışanların patlamaya yol açacak yedi hatayı aynı anda yapmaları, daha sonra reaktörün göbeğinde yangın çıkması, tesisin çatısını havalara uçurması ve önemli miktarda radyoaktif maddenin bir buçuk kilometre yüksekliğe çıkması milyonda bir ihtimaldi.

Bu, dünyadaki bilim adamları için olduğu gibi bizimkiler için de bu güne kadar hiç ortaya çıkmamış bir durumdu.

Aralarında Moskova, Kiev, Minsk’in fizikçi, matematikçi, nükleer mühendis, kimyagerler olmak üzere ülkenin en önde gelen bilim adamları, binlerce uzman facianın oluş şekline ait çok çeşitli hesaplar yaptılar ve yangını söndürmek için çözüm ürettiler.

Siyasi Büro’nun akademisyen Evgeni Velikov ve meslektaşlarından aldığı uyarıda, yanan reaktörün kalbinin erimesi ve onu tutan beton tabanın çökmesi halinde Hiroşima’ya atılan atom bombasından onlarca, hatta, yüzlerce defa daha büyük bir kitlenin termonükleer reaksiyona uğraması için bütün şartların mevcut olduğuna dair vahim bir tehlikenin varlığı belirtiliyordu.

Bu durum karşısında her türlü panikten kaçınmak istiyor, ancak bu tehlikeden de kurtulmamız gerektiğine inanıyorduk.

Nükleer füzyonun atmosferde yayılması devam ederken yangını söndürmek için kolları sıvadık ve binlerce asker, itfaiyeci ve madenciyi var güçleri ile çalışmak üzere toplayarak devasa bir güç oluşturduk. Işınma dozu öylesine şiddetliydi ki birkaç dakika ara ile vardiyalı olarak değiştirdiğimiz elemanların çoğu bundan ciddî olarak etkilendi ve daha sonra ekseriyetle ölümle neticelenen hastalıklara yakalandı.

Bu müdahale ekiplerinin çoğu bilahare Çernobil bölgesinin aylarca süren radyoaktif artık temizliğinde kullanıldılar. Hayat ve sağlıklarını hiçe sayarak fedakarca çalışan bu insanlara helal olsun! Onlar günümüzün gerçek kahramanlarıdır!

Felâket bölgesinde yaşayan insanlara hükümetin gerektiği yardımı yapmadığına dair bazen yöneltilen suçlamaları reddediyorum.

Elimizden ne geliyorsa onu yaptık. Yangın her yere yayılmışta; felâket bölgesine önceleri on, daha sonra otuz kilometre mesafelik bir çemberde yaşayan halk tahliye edildi.

İskan bölgeleri, tarla ve meralar dev bir çalışma sonucunda temizlendi. Rekor denilecek bir zaman sürecinde zarar gören reaktörün çevresine bir “kundak” inşa edildi.

Zor bir ekonomik durumu yaşamamıza rağmen bu hedeflere varmak için milyarlarca ruble harcadık….

…Ne felakete uğramış bölge insanları için kademeli olarak yapılması planlanan konut projesi, ne de uzun vadeli diğer tedbirler sonuçlandırılabildi.

Ne kadar çelişkili görünse de, üç cumhuriyet, Rusya, Belarus ve Ukrayna yöneticilerinin Biyelovej ormanında aldıkları karar sadece Birliğe dahil halkları bir araya getiren tarihi bağları koparmakla kalmadı, aynı zamanında bu üç ülkenin her birini “kendi” Çernobil faciasıyla baş başa bıraktı.

Topraklarının %70’i radyoaktif yayılmadan etkilenen Beyaz Rusya bu durumdan en çok zarar gören ülke oldu. Bugün, ülke nüfusunun beşte biri kabul edilen 2 milyon Beyaz Rus radyoaktif madde bulaşmış topraklar üzerinde yaşamaktadır.

Çernobil beni bambaşka bir insan yaptı.

İnsanlık tarihinin en önemli sanayi felaketinden ne gibi dersler aldım?

Her şeyden önce, Çernobil felaketi yeni saydamlık politikasının ilk uygulaması oldu.

Kim ne derse desin, işte gerçek: Daha ilk gün. Çalışma arkadaşlarımla birlikte, felaketle ilgili aldığımız her bilgiyi yayınlama karan aldık.

Yabancı ülkeleri, bilhassa komşu memleketleri meydana gelen her olay hakkında açık bir şekilde bilgilendirdik. Hükümet komisyonu üyeleri 6 ve 9 Mayıs’ta konu hakkında basın toplantıları düzenledi.

Neticede, Çernobil reaktörlerinin en önemli mimarlarından birisi olan ve daha sonra vicdan azabına dayanamayarak hayatına son veren parlak alim, ünlü akademisyen Valeri Legassov başkanlığındaki bir Sovyet heyeti Viyana’daki Dünya Atom Enerjisi Ajansına detaylı bir rapor sundu ve bu rapor uluslararası kurumların tam onayını almıştı.

İkinci ders, tekniğin mutlak emniyetine olan inancım sarsıldı. Otuz sene boyunca, bizlere, bilim adamı A. Alexandrov’un ifadesi olan, “barışcıl atomun sıradan bir semaverden daha tehlikeli olmadığı” telkin edilmiş ve hatta Kızıl Meydan’a bile bir nükleer santral kurmanın hiçbir sakıncasının olmadığı söylenmişti.

Bizlerin gözünde fizikçiler neredeyse tanrılaştırılmışlardı ve bilimin yardımıyla buldukları “temiz” ve ucuz elektrik enerjisiyle insanlığın yüzyıllık hayalini gerçekleştiriyorlardı.

Oysa, teşbihle söylenen işte bu “insan üstü varlıkların” (!) insanî zaaflarla dolu, nakıs, eksik varlıklar olduğu meydana çıkıyordu. Değerlendirmelerim, insan sağlığı ve hayatını etkileyecek bu tür teknik projelerin sivil toplum tarafından devamlı kontrol alfanda tutulması gerekliliğini gösterdi.

Üçüncü olarak, zamanında verdiğim rapor tamamen değiştirildi. Sezyum-137 elementinin çevreyi etkileme süreci otuz yıl sürer. Bu da demek oluyor ki, insan sağlığı için en tehlikeli radyoaktif izotop Çernobil’den yayılmaya devam ediyor ve devam da edecek.

Yani, bu madde radyoaktif bulaşmış bütün bölgelerdeki gıda maddelerini devamlı zehirleyecek ve buralarda yaşayan halkın sağlığını kemirecek. Böyle bir mirası hangi hakla torunlarımıza bırakacağız? Çağımızın ihmallerinden kaynaklanan bu zararın bedelini onlara kim ödeyecek?

Sonuç olarak, Çernobil korkunç patlamasıyla hepimizin tek insanlık olduğumuzu ve tek bir yerkürede yaşadığımızı gösterdi ve Şahsen benim de uluslararası yeni ilişkiler kurma arzumu artırdı.

Hakikaten, radyoaktif bulut birkaç gün içinde bütün dünyanın üzerinde uçmağa başlamış ve felaket yerini on binlerce kilometre ötelerinde radyoaktif bulgular meydana çıkmıştı.

Bu yeni devletlerarası ilişkiler anlayışını uzun yıllardan beri tasarlıyordum. 1962’deki Küba krizi iki süper güç arasındaki rekabet ve düşmanlığın ancak nükleer bir çatışmayla sona ereceğini göstermişti.

Yine de her şeye rağmen; yani, 70’li yılların yumuşama politikasına, Helsinki sürecine rağmen. Doğu ve Batı diye de anılan iki blok arasındaki güvensizlik öylesine büyüktü ki, silâhlanma yarışı tüm hızıyla devam ediyordu. “Nükleer kulüp” genişlemeğe devam ederken, cephanelikler faka basa doldurulmaya çalışılıyordu…”

Devam edecek…

Kaynakça; “Yerküre Manifestom” Mihail Gorbaçov

Resim:www.radikal.com.tr

Kurtuluşu ‘Aydınlanmış Batı’da arayanlara kapkara bir haberimiz var!

Sovyetler Birliği’nin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov

 

Geçtiğimiz günlerde ülkemize Dağılan Sovyetler Birliği’nin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov geldi. Ancak, Medyada “Tık yok!” ilgi de; üşenmedik yazdığı kitabı bulduk, okuduk. Medyanın ilgisizliğini anladık!

Öğrendiklerimiz bizde kalmasın anlayışı ve moda tabiri ile, “Paylaştık!”

Bakalım Gorbaçov kitabında nelerden bahsetmektedir.

Bahsetmektedir ki, Medya bunları görmemezlikten gelmektedir….

Ancak…

Tamamını bir çırpıda yazarsak,

-“Kardeş, bebe aspirini misali 100 mg.lık tablet şeklinde, kısacık fıkra gibi yazıversen de vatandaş bir göz atsa olma mı?”

Diyecekler ülkemizde çoğunlukta olduğu için burada birkaç satır yazalım, dileyenler devamını web sitemizde takip edebilsinler, manasında düşündük.

Ve başlıklar burada, devamı,  www.canmehmet.com adresimizde;

-“Savaştan hemen sonra ülkenin üstüne çöken toz fırtınası ve kuraklık manzarası karşısında tabiata ne kadar bağımlı olduğumuzu anladım. 1946’da, birçok tahıl alanı gibi bölgemiz de büyük bir kuraklık yaşadı. O yıl hemen hemen bütün mahsul heba oldu. Aç insanlar gruplar halinde Stalingrad ve diğer şehirlere akın ettiler.

Varlarını yoklarını ekmek karşılığında takas ediyorlardı. Aynı sahneler 1947’de bizzat bizim başımıza da geldi. 1948 yılı da aynı durumla başladı. Toz fırtınası üç gün boyunca Kuzey Kafkasya’yı kasıp kavurdu. Bir kimseyi beş metre mesafeden fark edemiyordunuz.

Fırtına bittiği gün babam beni tarlaları dolaşmaya götürdü. Buğday başakları kırılmış ve toprakla örtülmüştü.

Babam çok ihtiyatlı bir insandı. Çocuklarına ve hanımına karşı sesini asla yükseltmezdi.

O durumdayken bile ağlamıyor, bağırıp çağırmıyordu.

Fakat onu ümitsizliğe gark olmuş olarak görüyordum.

Birkaç gün sonra aniden yağmur başladı. Gencecik sapların dirildiğini ve yeniden bitmeye başladığını gördüm. Mükemmel bir hasat kaldırdık o yıl. (1)

-Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum.

-Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi. (2)

Devamı…

Başlarken…

Mihail Gorbaçov, bir liderlik örneği ve entelektüel bir bakış sergilediği bu kitabında, insanlık tarihinin önemli anlarına şahitlik etmiş biri olarak yaşadığı 20. Yüzyılı sentezliyor ve tecrübeleriyle geleceğe projeksiyon yapıyor.

Soğuk Savaş dönemi öncesi ve sonrasını değerlendiriyor; totaliter sistemlerin insan ve çevre unsurlarını bütün değerleriyle nasıl tahrip ettiğini anlatıyor.

Merkezinde insanın bulunduğu, sevgi, saygı, şefkat, adalet, insanlık onuru gibi birçok temel unsurla yeniden inşa edilmesi gereken geleceği, küreselleşmenin ne olduğu ve nasıl olması gerektiğini anlatarak açıklıyor.

Çocukluğunu yaşayarak geçirdiği yoksulluğun henüz küçükken kalbine yerleştirdiği şefkat, merhamet ve paylaşma duygularının ancak okuyunca anlaşılacağı bu küçük kitap büyük şeyler ifade ediyor.

Çocuktan büyüğe, politikacıdan yöneticiye, öğrenciden öğretmene, işçiden iş adamına, entelektüele, kentte yaşayana, köyde yaşayana, kısacası herkese hitap eden Yerküre Manifestom, çok boyutlu bir insanlık beyannamesi aslında. (*)

(*)Dr. Ömer Faruk Turan, Kitabın önsözünden.

Başlamadan İstanbul toplantı notlarından kısa bir özet;

-”Ortadoğu ve Akdeniz’in geleceği” konulu toplantıya konuşmacı olarak katılan Sovyetler Birliğinin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov, Sovyetler Birliği’ndeki hataları düzeltmek için çok uğraştıklarını ama başarılı olamadıklarını söyledi. Afganistan’i işgal etmenin Sovyetler için büyük bir hata olduğunu belirten Gorbaçov, bugün benzer bir hatayı ABD’nin yaptığını hatırlattı.

-Gorbaçov, ” ABD politikası aynı hataları yaptı. İnsanlar bana ‘Afganistan’da ne yapmalı?’ diye soruyor. Ben ‘çekilmeniz lazım’ diyorum ” şeklinde konuştu. Yıllar önce İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ‘in kendisine, ‘Afganistan’ı işgal etmeden önce bize sorsaydınız, biz yapmayın, derdik. Afganistan’da 100 yılımızı kaybettik’ dediğini aktaran Gorbaçov, silahlı çözümün sonuç vermeyeceğini söyledi.

-Gorbaçov, Sovyet yönetimi altında yaklaşık 20 milyon Müslümanın yaşadığını hatırlatarak, “Sovyetlerde Bolşevikler İslami değerleri tahrip etti” dedi.

-Rusya olarak Ortadoğu’da barışı görmek istediklerini aktaran Gorbaçov, ” Filistin konusunu konuşmamız gerekiyor. Bu yönde bazı adımlar atıldığını görüyoruz,. Filistin devletinin BM’de tanınması küçük ama önemli bir adım” şeklinde konuştu. Silahların bir kenara bırakılması gerektiğini söyleyen Gorbaçov, “Silahla çözülmesi mümkün değil. Azeri- Ermeni ihtilafı konusunda da bu ülkeler o zaman Sovyetlerin parçasıyken de söylemiştim. Bugün bu sorun günümüzde de devam ediyor” dedi.(Gazetelerden)

Kitabından devamla…

-Küreselleşme, vaktiyle kapalı “medeniyet alanlarına” da nüfuz ederek, bazı toplumların gelenek ve temel taşlarını da yerinden oynatmaya, toplumları bozmaya ve hatta imhaya kadar götürebilmektedir. Küreselleşmenin diğer bir yıkıcı sonucu da toplumun bütün Katmanlarındaki hayat seviyesinin bozulmasıyla ortaya çıkıyor ve kökten dincilik yayılmak için aradığı ortamı böylece bulmuş oluyor.

Bu süreç aynı zamanda Batı medeniyetinin diğer kültürlerle, diğer düşünce sistemleri veya yeni bin yıla ait yaşam tarzlarıyla doğrudan temasa geçmeleri neticesinde güçlenmiş görünüyor. Bugün bunun sonuçlarını islâm dünyasında görmekteyiz. (3)

-“Beynelmilel komünist sistemin çökmesi üzerine, ünlü Fransız okyanus bilimci ve çevrebilimci Jacques-Yves Cousteau çevreye, dolayısıyla doğaya, en çok zarar veren sistemin komünizmden daha çok, her şeyin bir fiyatının olduğu ama hiçbir şeyin değerli olmadığı serbest Pazar ekonomisi olduğunu söylemiştir. Burada komünizme dönelim çağrısı asla yapmıyorum; tam tersine bu ütopya ömrünü tamamlamıştır. Ancak Cousteau’nun bu değerlendirmesine katılmak istediğimi belirtmek istiyorum. (4)

Nasıl «Yeşil» Oldum?

Bana, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Sovyet Rusya başkanlığını niçin bıraktığımı ve neden çevreci olmaya yöneldiğim,  Green Cross’un (Yeşil Haç) başına neden geçtiğim sık sık soruluyor.

Her insan kendi yeteneğine en uygun işi bulup, yapmağa çalışır.

Ben şahsen çevrebilimin geniş anlamıyla sosyal adalete olduğu kadar barış ve güvenlik meseleleriyle de birbirinden ayrıştırılamayacak kadar ilgili olduğu inancındayım.

Çevrebilim bana bütün hayatım boyunca bir sentez yapma imkânı verdi. Sırasıyla yaşayarak sentezlediğim hayat önce bir köylünün, daha sonra bir entellektüelin, bir yöneticinin, bir siyasetçinin ve sonunda dünyadaki toprak parçasının altıda birini bünyesinde barındıran bir devlet başkanının hayatıdır.

Kafkasya’da, eski çağlardan beri birçok yabana istilalara uğramış ve çeşitli kültür ve medeniyetlerin kavşağı olmuş Stavropol bölgesinde dünyaya geldim ve orada büyüdüm.

Bu bölgede Rusların dışında Ukraynalılar, Rumlar, Ermeniler ve Kuzey Kafkasya halklarından Karaçaylar, Çerkezler, Osetler, Nogaylar. Çeçenler ve diğerleri yaşar.

Doğduğum yer bana farklı dinlere, dillere, gelenek ve göreneklere ve farklı milletlere saygılı ve hoşgörülü olmayı öğretmede ilk okulum oldu.

Oldukça dar bir coğrafya ’da düzinelerce dil ve halk kültürleri birarada yaşarken, ortodoksluğun üç dalı”’ bulunuyordu ve bunların İslâm’inkinden daha çok temsilcileri vardı,

Bir köylü ailesinin bünyesinde, köyde geçen hayat sıkı sıkıya tabiata bağlıydı. Bu çetin hayat şekli doğal ve sosyal felaketlere direnmek için oldukça fazla gayret gerektiriyordu.

Çocukluğum tam bir yoksulluk içinde geçti. Kata denilen geleneksel, kerpiçten yapılma bir evde yaşıyorduk. Duvarların saman ve çamurdan, zemini ise topraktı. Rus sobasının üstünde uyuduk ve kışları ineğimizi evin girişine alır, ilkbaharda da tavuk ve ördeklerimizi burada barındırırdık.

1933’te, daha küçük bir çocuk iken, açlık bütün bir Stavropol bölgesini kasıp kavurdu. Öyle bir açlık oldu ki, komşu Ukrayna’da açlık tatbikatları yapılıyordu. Birçok tarihçi bu açlığın zamanın iktidarı tarafından kasten düzenlendiğini yazar.

Şöyle ki, köylünün ürünü, tohumu, ekini ülkenin hızlandırılmış Sanayileştirilmesi için işçi yığınlarını beslemek amacıyla müsadere ediliyor ve köylüler dahil bütün kolektivizasyona karşı direnenleri bertaraf etme amacını taşıyordu.

Bununla birlikte, Sovyet kolektivizminin bizzat kendisi kırsal alandaki geleneksel hayat tarzım yıkarak, en müreffeh ve eşraftan olan köylülerle gulakları Sibirya’ya sürerek tarım üretimini mahvetmişti.

Doğduğum köy olan Privolnoy halkının neredeyse yansı o sene açlıktan öldü. Bunların arasında bir amcam ve iki halam da vardı.

Açlığın ardından yeni bir felaket daha başladı: Stalin temizliği. İki dedem, her türlü uydurma suçlamalara maruz kalarak tutuklanmış ancak Allah’tan hayatta kalmışlardı.

Fakat, eşim Raysa’nın dedeleri kurşuna dizilmişler ve ancak 1988’de hakları iade edilmişti.

1941’de, bir diğer trajediyi yaşadık: Nazi Almanya’sı istilası. Babam cepheye gitmişti.

Annem ve o Zamanlar küçük bir çocuk olan ben. Alman işgaliyle, açlıkla ve babamın akıbetinin ne olduğu sıkıntılarıyla yaşadık hep.

Hatta bir ara babamın öldüğüne dair yalan bir haber de edinmiş ve bütün köy yasa boğulmuştu.

Şimdi, o felaket yıllarından özellikle unutamadığım hatıralar hangileridir, diye sorulabilir. Şüphesiz savaşın birinci kışı…

Öylesine alışılmamış çetin bir kıştı ki, sanki tabiat bile Hitler istilasına direnmişti.

Diğer hatıram, açlık ve sefaletti. Hemen hemen köylünün bütün ürünü orduyu ve askeri sanayi için çalışan işçileri beslemek amacıyla hükümete teslim ediliyordu.

Hatta temel gıda maddelerinin temini bile zorlaşmıştı. Rus Tatiana Tolstoi’un “Slynx” romanındaki gibi veya Amerikalı yazar Philippe K. Dick’in yazdıkları gibi, “felâketten sonra’ dünya tasvirlerini hatırlatan sanayi öncesi ekonomisine geri dönmüştük.

Kenevir ekiliyor, koyun yünü kırpılıyordu; büyükanneler çatı aralarından iğlerini çıkarıyor, yün eğiriyor, dikişte herkes eski mesleğine dönüyordu. Hatta, ayakkabılar bile, herkesin kendi kendi elleriyle dikmesi gereken çarıklardı.

Sığır derisi biçilip kesiliyor, daha sonra elle dikiliyordu; köselesi ise mazota yatırılıyordu.

Tuzu, köyün elli kilometre ötesinde bulunan bir tuz gölünden çıkarıyorduk. Sabun sodadan elde ediliyor, ateşi yakmak için silisli taş kullanılıyor ve tarlalardan toplanan tanksavar bombalarının içindeki patlayıcı maddelerden kibrit yapılıyordu.

Her şeye rağmen, hiç unutamadığım ve o zamandan beri savaştan nefret etmeme sebep olan olay ise şudur: 1943’ün Şubat sonu veya Mart başlarıydı. Karlar erimeye başlayınca arkadaşlarımla birlikte köyüm Privolnoy ile komşu belde Biyelaya Glina arasındaki ormanda “ganimet” aramaya gitmiştik.

Orada, muharebede ölmüş bir grup askerimizin cesetleriyle karşılaştık. Parçalanmış ve vahşi hayvanlar tarafından yansı yenmiş vücutlar, etrafa saçılmış paramparça üniformalar, beyazlaşmış ve hâlâ tüfeklere yapışık kol ve el kemikleri, boş göz çukurları ile bize bakan kasklı kafatasları…

Savaşın bu yüzünü, bu sürrealist tabloyu asla unutamadım.

Ne zaman ki yeni bir çatışmadan bahsedilse veya yeni bir terör eylemini duysam ve ölenlerin sayısını bildiren soğuk yazılar okusam o askerlerin hazin manzarasını hatırlarım.

Beynime kazılı korkunç bir fotoğraf daha var: Savaştan birkaç yıl sonra Moskova’ya okumaya gittim. Trenle yolculuk ediyordum. Güzergâhım birçok aktarma gerektiriyordu ve bitmiş muharebelerin cereyan ettiği birçok şehirden geçiyordu: Stalingrad, Rostov, Garkov, Voronej, Oriol, Kursk. Sonu gelmez, kilometrelerce harabeler, viraneler… Bu da savaşın gerçek yüzüydü.

Savaş sırasında köyümüz soğuğa, açlığa maruz kalsa da, hemen hemen ilkel şartlarda yaşamağa mecbur kalsak da, ailemden birçok kişinin de aralarında olduğu asker ve subayların yığınlar halinde ölümleri, ölüm haberleri ve ülkemizin bir bölümünün işgal altında oluşuyla yaşadığımız sonsuz acı karşısında çektiğimiz ıstırapları bir gün bitecek diye düşünüyorduk. Bizi yaşatan şey, zafere olan inancımızdı ve kolhoz hayatının savaştan sonra yaşantımızı düzelteceğine inanıyorduk.

Buna rağmen, savaştan sonra da hayatımız hiçbir şeye benzemedi ve resmî propagandanın vadettiği gibi hiç olmadı. Sovyet köylüsünün hayatını ballandıra ballandıra anlatan aşırı abartılı film ve kitaplar günden güne bollaşıyordu. Bu kitap ve filmlerde işlerini cesaret ve feragatle yapan ancak sevinç ve kıvanç içinde dinlenen, eğlenen kolhozlular görülüyordu. Halbuki, her gün yaşadığımız gerçek çok farklıydı.

On beş yaşımda yazları babamla biçerdöver şoförü olarak çalışmaya başladım. Babamla nöbetleşe, çok zor şartlar altında, neredeyse günde yirmi saat çalışıyorduk. Bütün köylüler zor şartlar altında çalışır ancak emeklerinin karşılığı para olarak değil “doğadan” bir başka deyişle tarım ürünlerinden verilirdi ve bu da sefalet bedeliydi.

Kolhoz ailesi kendisine verilmiş olan bir parça toprak sayesinde geçinmeye çalışırdı. Tabii ki bu arada bu topraktan elde ettiği mahsulün bir kısmım da devlete bırakması gerekiyordu. Hatta, hiç hayvan beslemese bile devlete belli miktardaki sütü, yağı ve eti vermesi gerekiyordu. Meyve ağaçları da, o yıl meyve vermeseler bile. Yıllık verginin kalemleri arasındaydı.

Çar II. Alexandre, Rus köylülerini kölelikten kurtarmışta ama zengin arazileri toprak sahiplerine bırakmıştı. Kendilerine toprak vadettiği için devrimi destekleyen milyonlarca köylünün desteğini alan sosyalist ütopya, Stalin’in yönetiminde yeniden köleliğe dönüşmüştü.

Devlet tarafından tamamen kul köle haline getirilen köylüler şehirlerde bile barınak bulamıyorlardı. Bir iş bulmak veya ikametgahını değiştirmek isteyenler için zorunlu olan meşhur dahili pasaport onlara hiçbir zaman verilmedi.

Ergenlik yaşıma vardığımda, bu fedakârlıkların geçici olduğu ve bir gün parlak geleceğe kavuşacağımızı düşünmeme rağmen, Sovyet köylülerinin sosyal adaletsizliğin kurbanları olduklarını görüyor ve her gün karmakarışık duygular yaşıyordum.

Tabiatın ne kadar güçlü olduğunun farkına varmam da yine bu savaş sonrası yıllarda oldu. Bugün, şehir çocuklarının çoğunluğu için olduğu gibi benim torunlarını için de tabiat soyut, güzel ama uzaklarda bir dünyadır. Ormanlarda, parklarda “ağaçlar” ve “çiçekler” biter, “kuşlar” öter.

Fakat, onlara bu garip tarla çiçeğinin nasıl bittiğini veya hangi kuşun benzer tanda ses çıkardığım sorduğunuzda, hiçbirine cevap veremezler.

Elbette ivan Tourgueniev’i okudular ancak muhtemelen tabiata ait derin tasvirleri atlayarak okudular. Orada bahsedilen sayısız bitki ve hayvanın görsel algılamalarına ulaşamadıkları da ayrı bir gerçek.

Tam aksine, benim İçin, köy çocuğu, tabiatla ve özellikle steplerin sihirli dünyasıyla olan içiçeliği ve ilgisiyle, güneş batarken keklik ötüşlerinin yankılandığı, akşam rüzgârının okşamaya ve sayısız yıldızların parlamaya başladığı uçsuz bucaksız genişliklerde kendinden geçer.

Hayatının en üzücü saatlerinde, tabiatın kucağı benim hep sığınağım olmuştur. O benim için ne bir “çevre” ne de bir “istirahat yeri”dir; sinesinde her Zaman dinî bir duyguyla nefes alıp verdiğim kutsal bir mekandır benim gözümde.

Savaştan hemen sonra ülkenin üstüne çöken toz fırtınası ve kuraklık manzarası karşısında tabiata ne kadar bağımlı olduğumuzu anladım. 1946’da, birçok tahıl alanı gibi bölgemiz de büyük bir kuraklık yaşadı. O yıl hemen hemen bütün mahsul heba oldu. Aç insanlar gruplar halinde Stalingrad ve diğer şehirlere akın ettiler.

Varlarını yoklarını ekmek karşılığında takas ediyorlardı. Aynı sahneler 1947’de bizzat bizim başımıza da geldi. 1948 yılı da aynı durumla başladı. Toz fırtınası üç gün boyunca Kuzey Kafkasya’yı kasıp kavurdu. Bir kimseyi beş metre mesafeden fark edemiyordunuz.

Fırtına bittiği gün babam beni tarlaları dolaşmaya götürdü. Buğday başakları kırılmış ve toprakla örtülmüştü.

Babam çok ihtiyatlı bir insandı. Çocuklarına ve hanımına karşı sesini asla yükseltmezdi.

O durumdayken bile ağlamıyor, bağırıp çağırmıyordu. Fakat onu ümitsizliğe gark olmuş olarak görüyordum.

Birkaç gün sonra aniden yağmur başladı. Gencecik sapların dirildiğini ve yeniden bitmeye başladığını gördüm. Mükemmel bir hasat kaldırdık o yıl.

Bu benim ilk hayat dersimdi. Zira, o zamanki resmî doktrinin ne olduğunu hatırlatmakta yarar var. Her okulun duvarlarına ünlü ziraatçi İvan Miçurin’in vecizeleri asılıydı.

Miçurin elma ağaçlarım aşılayarak randımanı artırmayı başarmış ve ‘Tabiatın bize ihsanda bulunacağını beklememeliyiz; görevimiz ondan sökerek almaktır” demişti.

Birkaç yıl sonra, Moskova’daki eğitimimi tamamlayınca, doğduğum yerde çalışmak üzere döndüm ve bu vecizenin nasıl anlaşılıp, nasıl algılandığını gözlerimle şahit oldum. (5)

Resim;www.radikal.com.tr

Kaynakça;

(1)Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom”, s.12

(2)a.g.e. Sahife,36

(3) Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom”, Sahife, 39

(4 Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom”, Sahife, 42

(5) Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom”,

Devam edecek…

Vatandaşın Osmanlı tarihi; Çamur atma ne olur, oku seninde olur! (13/Son)

Fareleri yakalamanın yüzbir yolu…

Osmanlı Devleti, Batılıların 1600-1800 yılları arasında geliştirdikleri yeni düşünce ve üretim tekniklerine  ayak uyduramaz geri kalır. Çözüm, “Ordunun yeniden yapılandırılmasıdır.” İlginçtir,  bugünde; “Güçlü ordu güçlü Türkiye!” anlayışı vardır.

Anlaşılan, yaşananlardan hala bir ders alamamışız.

Doğrusu; “Üretken Ekonomi ve Modern Orduya sahip güçlü Türkiye!” Olmalıdır.

Üç bölüm özetle;

-Osmanlı, 17’nci asra kadar dönemin ileri devletidir. Batı Avrupa’da, 1600-1800 yılları arasındaki gerçekleştirilen yeni düşünce ve üretim tekniklerine uyum sağlayamaz; “İleri Devlet!” Unvanını kaybederek, “Hasta Adam!” Olur.

-Avrupalılar Ortaçağ karanlığından, İslam Medeniyeti ve Müslüman ilim insanlarının öğretileri sayesinde çıkar ve bir kural değişmez.“Sonradan çıkan boynuz kulağı geçer!”  İslam ülkelerinden aldıklarını geliştirerek Müslümanları geride bırakırlar.

-Osmanlı, 17’nci asrın başlarından itibaren uzun süre – ikiyüz yıl- rekabette geri kalmayı, Devlet idaresinin yozlaşması, Ordunun bozulması ile zayıflamasına bağlamış bu anlayışla tüm imkanlarını orduya yeni bir düzen vermeye harcamış, ancak, kurtuluşun, Ordu da değil de, düşüncelerin değişmesinde olduğunu geç kavramıştır.

Gerçeğinde Hz. Muhammed (sav) çözümü, bin yıl evvel beş kelimede özetlemiştir.

-“Düşmanınıza silahı ile mukabele ediniz!”

Açık ifadesi ile, zamanın gerektirdiği şekilde değişiniz.

Başlıktaki soruyu; “Neden Bilgi üretemiyor, İlim insanı yetiştiremiyoruz? İfadesini cevaplandırarak bölümü bitiriyoruz.

Cevap, İngiltere’nin Sanayi Devrimi ve Devrimi tetikleyen sebeplerin içerisindedir.

Bu nedenle Sanayi devrimini hazırlayan ve besleyen nedenler aşağıda verilmektedir.

-İngiltere’de uzun süredir bir anayasal monarşi düzeni oluşmuştur. Bu düzenin temelinde mülkiyet haklarının ve bireysel hak ve özgürlüklerin korunması vardır. Bunların yanında İngiliz Parlamentosu,  iç piyasada özgür rekabeti önleyici bütün engelleri kaldırmıştır.

-İlgili dönemde, İngiltere’deki ilkel dokuma tezgahları artan talebe cevap veremez ve bir arayış başlar. Bu arayışlar yeni buluşları, yeni buluşlar da, 1763’de buharla çalışan makinenin üretilme nedeni olur.

-İngiltere, dünyanın en büyük sömürge imparatorluğu olmasının avantajını çok iyi kullanarak, ucuz hammadde aldığı sömürgelerine pahalı ürünler satarak sermaye birikimi sağlamıştır.

-16 ve 17’nci asırda Orta Amerika’dan yağmalanan tonlarca altın Avrupa’ya taşınmıştır. Yapılan bu geniş çaplı yağmalar, İngiliz Sanayi Devriminin en önemli finans kaynağı olmuştur.

-’17. Yüzyıl Aydınlanma Dönemi’nde,  Bilimsel yöntem ve rasyonel düşünme ilkelerinin bilimleri ortaya çıkarması ve teknolojik gelişmeleri etkilemesi de önemli etkenlerdendir.

Açıklananları özetlediğimizde;

-Halkın devletle yaptığı pazarlık sonucu; mülkiyet hakkı, bireysel hak ve hürriyetler ile özgür ve eşit rekabet ortamı sağlanmıştır.

-Halka sağlanan bu haklar, halkın girişim ve yatırım heyecanını artırarak, pazarı genişletmiş, sermayeyi tabana yayarak  büyütmüştür.

Alınacak dersler;

-İngiliz halkı bilinçlenmiştir. Devletle yaptığı pazarlıkta neyi almasını gerektiğini bilmektedir.

-İngiliz halkı, bilinçlenmesini bilgisine borçludur.

-Bilginin okumakla elde edileceğini öğrenmiştir.

-İngiltere dünyanın en fazla okuyan milletlerindendir.

-Türkiye dünyanın en az okuyan milletlerindendir.

Gerçeğimiz;

Milletimiz, iki yüzyıl evvelde, bugünde okumamaktadır.

.

Japonlar doğuda sanayi devrimi yapan ilk milletlerdendir.

Peki neden?

Çünkü; Japonlar okumayı seven bir toplumdur.

Japonya’da trende, otobüste, her yerde bir şeyler okumaya çalışan insanlara rastlamak mümkündür.

Japonya’da günlük olarak 1000 kişi için 550 gazete;

Türkiye’de 1000 kişi için -Yerel, Ulusal dahil-  55 gazete yayınlanmaktadır.

Üç büyük Japon gazetesi, (Yonmiri, Asabi, Mainichi) 16 milyondan fazla sabah baskısı yapmaktadır.  Aynı gazeteler bir o kadar da akşam baskısı yapmaktadır.

Ayrıca 1400 civarında, 90 milyonun üzerinde tiraja sahip olan aylık magazin dergisi yayınlanmaktadır.

Kapatırken…

Bizler yeteri kadar okumadığımız için,

Ne bilgi üretebilmekte; ne de ilim insanı yetiştirebilmekteyiz.

Bu nedenle, geri kalmamızdaki kabahat halk olarak bizlerindir.

Çamur atma ne olur, oku senin de olur!
Resim;kitaplikkedisi.com