İngiliz-Haşimi Komplosu, Nasıl Ve Neden “Araplar Arkadan Vurdular” Tezgahına dönüştürüldü (3)

 

 

 

 

İngilizlerin, bir milyon sterline Halifeliği böldürmek için isyan ettirdikleri Haşimi Aşireti aşağıda açıklanacağı üzere Arapları temsil etmemektedir.

Yüz iki yıl önce, 1916 Haziran’ında, Haşimi Araplarının önderi Mekke Emiri Şerif Hüseyin İbn-i Ali’nin, “Arapların bağımsızlığını sağlayacağını iddia eden İngilizlerin kesin olmayan sözlerine kapılarak, bağlı bulunduğu Osmanlı Sultan-Halifesine karşı ayaklanması ve Halifeliğin Hıristiyan devletlerce bölünmesine araç olması; İngiliz yazan Robert Lacey’in deyimine göre, “onun (Hüseyin) akımı, bir Arap ayaklanmasından çok bir İngiliz-Haşimi komplosu” idi (1) ve (bu komplo) bir milyon Sterline yaklaşan İngiliz altınlarıyla finanse edilmiştir.(2)

Mekke Şerifi Hüseyin’inin, arkasına İngilizleri alarak 10 Haziran 1916’da başlattığı ayaklanmayı destekleyen hiçbir Arap aşireti yoktu. Onun bu isyanına karşı çıkan birçok Arap ailesi bulunuyordu. İngilizler ve bazı Yahudi çeteler ilk önce Hicaz Demiryolu ’nu sabote ederek kullanılmaz hale getirdiler. İngilizler yerel Arap aşiretlerini kışkırtarak Osmanlı ordusunun geri çekilme yolunu keserek Türk askerini toplu kıyıma tabi tutmak istediler.

Ve bu iç savaşlar, Selçuklu devletleri ile başlayan yaklaşık bin yıllık Arap Türk ortak kaderinin yol ayırımı demekti.” (3)

“Bin yıllık Arap Türk ortak kaderinin ayrılması” ne demektir ve ne anlama gelmektedir?

Türkler ve Arapların arasına nefret tohumu ne zaman ve kimlerce ekildi?

Bunu cevabı: “İngiltere ve Dünya siyasi tarihinde iz bırakan ve 20. asra damgasını vuranlardan İngiliz devlet adamı ve savaş yazarı Winston Churchill bıraktığı vasiyetinde yer almaktadır.

Vasiyetin özeti:

Türkiye Batı’nın emrinde ve hizmetinde olarak Batı’nın tayin ettiği gücü aşmamalı. Zayıflayınca desteklenmeli.

-Varsayalım gücü aşırı artarsa Orta Doğu’da, Balkanlar’da ve de Kafkasya’da Osmanlının boşluğunu doldurmaya asla müsaade etmemelidir.

-Türkiye’nin aşırı güçlenmesini önlemek için her çareye başvurulmalıdır. Bu işte Batı sahnede yer almamalıdır.

-Milli ve manevi değerlerden koparılarak Batı kültür potasında eriyen aydınlar, Etnik ve mezhep kışkırtmaları, ideolojik ve iktidar kavgaları ile aşırı güç çökertilmelidir. Hatta iç savaş ya da komşularıyla savaşa bile gidilsin.

-Yeter ki Türkiye Batı’ya hiçbir konuda rakip olmamalıdır…”(4-5)

Yukarıda yazılanlar için bir yoruma gerek var mıdır?

Milli Mücadele’de bir başarı elde edilmişse bu sadece Türkler, Kürtler ve Araplara değil, tüm İslam Âlemi’ne aittir.

Bu gerçeğin üzeri, başarıyı, “Tek kişi”ye indirgemek amacı ile olsa gerek, örtülmüş ve zaman içerisinde unutturularak, bu uğurda; can, kan ve mal vermiş nice Müslümanlar küstürülmekle kalmamış, yaşadıkları büyük hayal kırıklığı ile, İslam Alemi’ni Türklerden uzaklaştırmış ve Türkler uzun süreli bir yalnızlığa itilmiştir.

“Araplar Osmanlıya ihanet etti!” iddiasının arkasını tarihimizde dolduracak (bilinen) bir olay yoktur.

Bu çok maksatlı ve hala kasıtlı olarak (kimi) iç-dış medyada 7/24 işlenen iddianın arkasında Türk-Arap ve İslam Düşmanlığı yatmaktadır.

Araplar Osmanlı’ya ihanet etti mi?

-Bu iddia ile; “260 milyonluk tahmini nüfusu ile Orta Doğu’nun en kalabalık (Arap) halkına, Akdeniz’in güneyinde Afrika’da Büyük Sahra ve Sudan’a, doğusunda Irak’a ve Arap Yarımadası‘na kadar uzanan bir coğrafyada yaşayanlara netice de Tüm Araplara (hatta tüm İslam Âlemi’ni de suçlayarak) bir bütüne maletmek doğru değildir.

Bunlarla birlikte konu ile ilgili gözden kaçanlar, kaçırılanlar:

İttihat Terakki Cemiyeti’nin, (Bünyesinde onlarca farklı topluluğu barındıran bir İmparatorluk’ta)  “Türkçülük”, (*) Türk Milliyetçiliği anlayışını uygulamaya koymaları ve bunun (Diğer toplumlarda da “Milliyetçilik anlayışı”nı körüklemesi ile) ters tepmesini;

-İttihatçı Hükümet’in, (Cemal Paşa’nın), Arap Aydınlarına olan katı (Arap aydınlarını Suriye ve Lübnan meydanlarında astırması vb.) davranışları;

İttihatçıların, I.ci Dünya Savaşı’na Almanların yanında (zorlama ve oyunlarla) girmelerini ve “Cihat ilanı”nın, Bir Hristiyan Devleti’nin ( Almanların) lehine olduğunu (hatta Halifenin İttihatçıların esiri olduğu) propagandaları ile İslam Alemi’nin kafasının karıştırılmasını da dikkate alınmamaktadır. (Ve o günün iddiası ilginçtir; Son Sultan Vahdettin ve Son Halife Abdülmecid yurt dışına sürgün edilerek doğrulanmıştır.)

İngiltere’nin, “Mekke Emiri Hüseyin bin Ali’nin önderliğinde Vahhabi Arapları kışkırtmaları ile ayaklandırmasını, “Arabistanlı Lawrence” gibi İngiliz casuslarının oya gibi işlenmiş planlarını, İttihat ve Terakki’nin deneyimsizliklerinden kaynaklanan hatalı yönetim anlayışları,

-“Vahhabi Mezhebi’nin Osmanlı ile olan geçmişleri ve sürtüşmeleri” de dikkate alındığında ve bu iddiayı, Erken Cumhuriyet Dönemi’nde hatta günümüzde de devam ettirilmesinin “bir amaca yönelik!” olduğuna dair “güçlü işaretler” ile birlikte görmek ve değerlendirmek herhalde yanlış olmayacaktır.

Ve uluslararası kabule dayalı bir tarihi belge;

“…30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece (İhanet eden Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu) Emîr Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal, Fransa’nın muhalefetine rağmen İngiltere’nin desteğiyle Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na katıldı. Fakat kendisi Araplar adına katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi.. “(daha fazlası için bakınız; (**)

-Yukarıda, Uluslararası toplantıda belirtildiği gibi, (Mekke şerifi Hüseyin’in oğlu) Emir Faysal’ın, Arapların değil, Sadece “Hicaz Temsilcisi” olduğuna işaret edilmiştir.

Neticede, 260 Milyonluk bir nüfusa ait (Mekke’yi de kapsayan geniş bölgedeki çok sayıda Arap Aşiretlerinin içerisinde belki de sadece Haşimi’lerin (***) Aşiret lideri ve Mekke Şerifi Hüseyin’in İngilizlerin tertibi ile yaptığı ihaneti, Tüm İslam Alemi’ne özellikle de Araplara mal etmek bir boş iddia değil midir?

Amerika ve Avrupa (devletlerinin) Birliği’nin (bizler onlara yaklaşmak istedikçe) bize nasıl davrandıkları, bir ekonomik sıkıntıda üzerimize nasıl geldikleri bilinirken, Türkiye, ekonomik manada nasıl büyüyecek, kimlere ürettiği teknolojik ürünleri ihraç edecek, nereden yatırım için ihtiyacı olan dış kaynağı temin edecektir?

Batı, hiçbir şekilde bize dürüst davranmamakta, parası ile savunmamız için dahi silah-gereç satmamaktadır.

Bizler, aramızda din, kültür ve tarihsel bağ olan Müslüman komşularımıza, kardeşlerimize hala bir İngiliz-Fransız gözü ile mi bakmaya devam edeceğiz?

Bizler, zor günlerimizde el uzatan dostlarımızı, kardeşlerimizi asla unutmayız.

Milli Mücadele’de hem Hintli (Pakistanlı) hem de Libya Müslümanlarının, özellikle de:

Kıbrıs Harekâtında Libya lideri Kaddafi’nin askeri yardımları unutulabilir mi?

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve kaynaklar:

 (*) Türkçülük, Turancılık, Pan-Türkizm, Türk halklarının özgürlüğünü ve birliğini savunan kültürel, ilmî, felsefî ve siyasî görüş. Turancılık ise tüm Ural-Altay kavimlerinin kültürel, toplumsal ve siyasi birliğini savunan görüştür.   http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BCk

(**)30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece Emîr Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal, Fransa’nın muhalefetine rağmen İngiltere’nin desteğiyle Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na katıldı. Fakat kendisi Araplar adına katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi. Paris Barış Konferansı’ndan Suriye’nin geleceği hakkında sağlıklı bir karar çıkmadığı gibi İngiltere ile Fransa da karşı karşıya geldi. İki devletin yaptığı çetin müzakereler neticesinde Suriye Fransa’ya bırakıldı. Emîr Faysal Ocak 1920 ortalarında Suriye’ye döndü ve aynı yılın mart ayında toplanan eşraf kongresinde Filistin ve Lübnan’ı da içine almak suretiyle “büyük Suriye kralı” ilân edildi. Ancak bu durum, 1920 Nisanında toplanan San-Remo Konferansı’nda reddedilerek daha önce yapılan gizli anlaşmalar gereği Suriye ve Lübnan Fransız mandasına bırakıldı. İki taraf arasında 24 Temmuz’da cereyan eden Meyselûn Savaşı’nın ardından Fransızlar Şam’ı işgal edip Suriye’deki Hâşimî krallığına son verdiler.”

Daha fazlası için bakınız;  http://www.diyanetislamansiklopedisi.com/hasimiler/

(***) Haşimiler; Hz. Hasan’ın soyundan gelen Mekke emîrleriyle Hicaz, Suriye, Irak ve Ürdün krallık aileleri. X. yüzyıldan XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar (1924) Mekke’nin yönetimini elinde bulunduran emîrlerle I. Dünya Savaşı’ndan sonra bir müddet Hicaz, Suriye, Irak ve halen Ürdün’de hüküm süren kralların mensup olduğu ailenin adıdır. Bu ülkelerdeki devletler Hâşimî Krallığı adıyla tanınmıştır. Aile adını Hz. Peygamber’in büyük dedesi Hâşim b. Abdümenâf’a nisbetle almıştır. Resûl-i Ekrem’in torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soylarından gelen şerif ve seyyidlerin Hicaz’da eskiden beri büyük nüfuzları bulunuyordu ve Mekke’nin idaresi bazı fâsılalarla da olsa uzun süre onların yönetiminde kalmıştı. Nihayet Hz. Hasan’ın soyundan gelen sülâle, 916-950 yılları arasında Karmatîler’in sürdürdükleri baskınlar ve sonunda Mekke’yi istilâları ile ortaya çıkan krizden faydalanarak gücünü arttırdı ve onların bölgeden çekilmeleriyle burayı idaresi altına aldı..

… 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece Emîr Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal, Fransa’nın muhalefetine rağmen İngiltere’nin desteğiyle Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na katıldı. Fakat kendisi Araplar adına katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi. Paris Barış Konferansı’ndan Suriye’nin geleceği hakkında sağlıklı bir karar çıkmadığı gibi İngiltere ile Fransa da karşı karşıya geldi. İki devletin yaptığı çetin müzakereler neticesinde Suriye Fransa’ya bırakıldı. Emîr Faysal Ocak 1920 ortalarında Suriye’ye döndü ve aynı yılın mart ayında toplanan eşraf kongresinde Filistin ve Lübnan’ı da içine almak suretiyle “büyük Suriye kralı” ilân edildi. Ancak bu durum, 1920 Nisanında toplanan San-Remo Konferansı’nda reddedilerek daha önce yapılan gizli anlaşmalar gereği Suriye ve Lübnan Fransız mandasına bırakıldı. İki taraf arasında 24 Temmuz’da cereyan eden Meyselûn Savaşı’nın ardından Fransızlar Şam’ı işgal edip Suriye’deki Hâşimî krallığına son verdiler.”
Daha fazlası için bakınız;  http://www.diyanetislamansiklopedisi.com/hasimiler/

(1)Robert Lacey, The Kingdom (Krallık), Londra 1981, s. 119. (Alıntı:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre.Dr. Salâhi R. SONYEL dip notu)

(2) Ronald Storrs, Orientations (Hedefler), Londra 1945, ss. 152-6. (Alıntı:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre.Dr. Salâhi R. SONYEL dip notu)

(3) “TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU POLİTİKASI”, ERDAL ŞİMŞEK, sahife; 42

(4)Vasiyet için ayrıca bakınız;  http://www.dinikitablar.com/iman-itikat/29-dis-politika/4569-churchillin-vasiyeti

(5)Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/kureselciler-gezi-parkinda-churchillin-vasiyetini-mi-yerine-getirmektedir-4.html

Araplar Mı Bizi Hayal Kırıklığına Uğrattı, Biz Mi Yetersiz Siyasetçilerimizin Kurbanı Olduk (2)

 

 

İçerikte devlet ve toplum hayatımızda Araplarla ilgili siyasetsizliğimizin nasıl vahim olaylara sebep olduğu anlatılmaktadır. Açıklananlardan bugün de hepimizin alacağı önemli dersler olmalıdır.

Osmanlının parçalanmasında: savaşlardaki yenilgilerden daha fazla basiretsiz siyaset anlayışları vardır. Şam Valisi Cemal Paşa’nın, Suriye ve Lübnan’da  yaptığı önemli siyaset hataları bunlara çarpıcı birer örnektir.

Fransızlar ve Ortadoğu (halkları ile ilgili) politikaları, siyasetleri

“…1900’lerin başlarında Osmanlı İmparatorluğu ulusçuluk akımlarıyla parçalanırken, bugünkü Lübnan ve Suriye’yi kapsayan topraklarda da Arap milliyetçileri hareketlilik içindedir.

1916’da Müslüman ve Hıristiyan 33 Arap aydını Beyrut’taki Fransız konsolosuna mektuplarla başvurarak bağımsızlıklarına kavuşmaları yahut da bir nevi koruma altına girmeleri arzusuyla ‘Medeni’ diye andıkları ülkelerden yardım talep ederler.

Osmanlı ile Fransa savaşa tutuşunca (Fransız) konsolosluk kapatılır, o vakitler ‘tarafsız’ konumdaki ABD’nin korumasına verilir.

Fransız konsolosu, Mısır’daki ikametgâhına taşınırken, diplomatik teamüller icabı bütün belgeleri yok eder; 33 Arap aydının mektupları hariç… Fransız konsolosuna tercümanlık yapan şahsiyet ise Şam’da zindana düşmüştür. Kurtulmak için Cemal Paşa’ya konsolosluğa gizlenen mektupları eleverir.

Cemal Paşa, Arapların bu ‘ihanetleri’ (Bağımsızlık talepleri) karşısında adeta çılgına döner. Hepsini bir bir evlerinden toplattırır ve işkenceden geçirttikten sonra Beyrut’taki meydanda astırır.

O gün bugündür bu meydana Şehitler Meydanı denmesinin sebebi hikmeti budur.”

Mektupları bilinçli olarak geride bırakan şahsiyet Fransız konsolos François Georges Picot’tan başkası değil. Son Arap aydınının asılmasından birkaç gün sonra Sir Mark Sykes ile Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasını içeren gizli Sykes-Picot anlaşmasını imzayan Picot yani…

Cemal Paşa, ulusçuluk akımlarının giderek gaz almasıyla bağımsızlık arzuları doruğa çıkan Arap aydınlarından böylelikle hıncını almıştır.

Eh bu esnada İngiliz ve Fransızlar da Ortadoğu’nun haritasını yeni baştan çizmekle iştigal etmektedirler. (1)

Neticede Fransız Konsolosunun, bir tuzak kurmak için kasıtlı olarak geride bıraktığı bazı evraklar, Osmanlı Devletinin Şam Valisi Cemal Paşa’yı büyük bir hayata sevk edecektir.

Bu evraklardaki bağımsızlık talepleri nedeniyle fevri davranan Cemal Paşa, evraklarda isimleri olan, Suriye ve Lübnan aydınlarını meydanlarda idam ettirecek, ancak, bu idamlar nedeniyle, Osmanlıya inatla bağlı kalmaya çalışan son Arap aileleri de kaybedilecektir.

Bir Devlet veya Toplum yönetiminde Siyaset veya Politika neden önemlidir?

Siyaset, gidilen yol ; yolun hangisi olacağı konuşunda verilen bir karardır.

Siyasette isabetli kararlar vermek çok önemlidir.

Siyaset (Devletlerarası) işbirliği ve (bir toplum) düzeni için gereklidir.

Siyaset olmasaydı çocuklarımızı yetiştiremez, aile ilişkilerimizi dahi düzenleyemezdik.

Siyaset, günlük işlerin bir baskı uygulamadan yaptırılmasıdır.

Siyaset, aile ve toplum sorunlarının nasıl çözümleneceği ile ilgili tartışmalar ve bunların sonucunda alınan kararlardır.

İnsanlar birlikte yaşarken, farklı beklentileri ve çıkarları nedeniyle çatışırlar. Siyaset; bu farklı beklentilerdeki insanlara ortak bir çözüm üretmektir.

Eğer, Şam Valisi Cemal Paşa:

1900’lerin başlarında Osmanlı İmparatorluğu ulusçuluk akımlarıyla parçalanırken, bugünkü Lübnan ve Suriye’yi kapsayan topraklarda da (kimi) Arap milliyetçilik hareketlerini yönetebilseydi belki de:

“…1916 Haziranında, Haşimi Araplarının önderi Mekke Emiri Şerif Hüseyin İbn-i Ali, kendisine, “Arapların bağımsızlığını sağlayacağını iddia eden İngilizlerin kesin olmayan sözlerine kapılarak, bağlı bulunduğu Osmanlı Sultan-Halifesine karşı ayaklanmaz ve Halifeliğin Hıristiyan devletlerce bölünmesine araç olmazdı.

İngiliz yazan Robert Lacey’in deyimine göre, “onun (Hüseyin) akımı, bir Arap ayaklanmasından çok bir İngiliz-Haşimi komplosu” idi (2) ve bir milyon Sterline yaklaşan İngiliz altınlarıyla finanse edilmiştir (3)

Bununla birlikte,

Cidde’deki İngiliz Konsolosu Reader Bullard’ca “kurnaz, yalancı, safdil, kuşkucu, inatçı, kendini beğenmiş, kibirli, bilgisiz, arsız ve gaddar bir Arap şeyhi” (3) olarak gösterilen Şerif Hüseyin’in, kimi Müslüman bilginlerince İslam’a karşı “ihanet” olarak nitelenen davranıştan ona bir çıkar sağlamadığı gibi onu tahtından da yoksun bırakmıştır. (4)

Bir devlet var olduğu sürece (değerlerine ve beklentilerine uygun) bir siyasete sahip olmak zorundadır.

Siyaset : malların, kaynakların ve değerlerin dağılımı söz konusu olduğunda, farklı bireyler ve gruplar arasındaki rekabet farklılıklarını uzlaştırmak için var olur.

Dolayısıyla siyaset (çalışması) insan uygarlığının hayati bir parçasıdır.

Siyaset için çok okumak ve deneyimli insanlarından mümkün olduğu ölçüde yararlanmaktır.

www.canmehmet.

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

(1)Daha fazlası için bakınız:  https://www.haberturk.com/dunya/haber/768756-picotnun-mektuplari-ve-cemal-pasanin-hinci

(2) Robert Lacey, TheKingdom (Krallık), Londra 1981, s. 119. (Kaynak:Dr. Salahi R. Sonyel, Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre)

(3) Ronald Storrs, Orientations (Hedefler), Londra 1945, ss. 152-6. (Kaynak:Dr. Salahi R. Sonyel. A.g.m.)

(4) Lacey, op. cit., s. 182. (Kaynak:Dr. Salahi R. Sonyel. A.g.m.)

Tam Sırası: Araplar Mı Bizi Hayal Kırıklığına Uğrattı Biz Mi İslam Alemini Yarı Yolda Bıraktık (1)

 

 

Araplardan sosyal medya kampanyası: ‘Yaz tatilimiz Türkiye’de daha güzel (1) İstanbul’a gelen her 4 turistten biri Arap…

Türkiye Otelciler Birliği’nin (TÜROB) araştırmasına göre, bu yılın ilk 4 ayında İstanbul’a gelen her 4 turistten biri Arap oldu. Araştırmada Arapların Akdeniz ve Ege’ye de ilgi gösterdiği ifade edildi. TÜROB’un konuya ilişkin hazırladığı araştırmaya göre, Ortadoğu bölgesinden Türkiye’ye gelen turist sayısı 2017’de bir önceki yıla göre yüzde 44 artarak 3.6 milyona çıkarken, bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 45 artışla 703.000’e ulaştı…

Avrupalılar Türkiye’yi terk etti, Ortadoğulular yerleşti  (Kaynak:REUTERS)

REKOR KIRDILAR

İstanbul’da 2010’da toplam ziyaretçiler içinde yüzde 10 olan Arap turistlerin payı 2017’de tüm zamanların rekoru ile yüzde 24.3’e yükseldi. Geçen yıl kente gelen 10 milyon 840.000 turistten Arap olanların sayısı 2 milyon 630.000 ulaştı. Arap turistlerin toplam turistler içindeki payı yüzde 24.3 oldu. Yılın ilk 4 ayında İstanbul’a gelen turist sayısı 4 milyon 200.000’e ulaşırken, bu turistlerin 967.000’ini Arap oldu.

Araplardan sosyal medya kampanyası: ‘Yaz tatilimiz Türkiye’de daha güzel’ (Kaynak: REUTERS)

‘ARAPLAR, MUĞLA, MARMARİS VE ANTALYA’YA DA İLGİ GÖSTERİYOR’

Değerlendirmeye göre, Arap turistlerin rotalarındaki en önemli ve en çok rağbet gören ülke olan Türkiye, rakip ülkeler karşısında her bakımdan avantajlı konumda yer aldı…

Türkiye’nin Orta Doğu’da yakaladığı en önemli avantajlar; din, ortak kültür, doğa, vizelerin kaldırılması, ulaşım seçeneklerinin fazla olması ve Türk dizi filmlerinin televizyonlarda sıkça gösterilmesi olarak sıralandı. (2)

Alman, Rus ve Arap Turistler ve ülkemize bıraktıkları dövizler

5 Alman turist bir Rus turist kadar, Bir Arap turist de 5 Rus turist kadar alışveriş yapıyor…

Dünyanın önde gelen gayrimenkul geliştirme şirketlerinden olan ve Birleşik Arap Emirlikleri yatırımcılarına ait Emaar Properties PJSC -AVM- (*), 28 Nisan’da kapılarını açıyor….

LÜKS MARKALARDA ZORLANDIK

Emaar Türkiye Satış, Pazarlama ve Kiralamalardan sorumlu Kıdemli Direktörü Arzu Uludağ ile açılış öncesinde son hazırlıkları yapılan AVM içinde gezdik.

Projenin gecikmeli olarak hayata geçmesini de değerlendiren Uludağ, terör olayları, 15 Temmuz saldırısı, referandum öncesi gibi nedenlerin de etkili olduğunu vurgulayarak, “Maalesef özellikle projenin içinde mutlaka olmasını istediğimiz lüks mağazaların yönetimlerini ikna etmekte zorlandık. Emaar’ın dünyadaki tüm projelerinde yer alan lüks markaları buraya getirmek istedik. Ancak yaşanan olaylar nedeniyle markaların yöneticileri temkinli davrandı. Hermes, Cartier, Zegna, Swatch gibi markaların genel merkezlerinden üst düzey yöneticileri bundan 3 ay önce İstanbul’a getirerek ikna ettik. İlk etapta yapılacak açılışta bazı mağazalar açılacak, bazı lüks markalar ise eylülde açılacak. Örneğin LaFayatte mayısta açılıyor, ancak Hermes eylül ayında açılacak” dedi.

CAZİBE MERKEZİ OLACAK
İstanbul’da ziyaret edilecek ilk 10 cazibe merkezinden biri olmak üzere tüm planların yapıdığını anlatan Uludağ, “Emaar projelerini takip edenlere güveniyoruz. Deneyimlerimize göre 5 Alman turist bir Rus turist kadar, bir Arap turist de 5 Rus turist kadar alışveriş yapıyor. (3)

Cevahir AVM’nin tamamı Kuveytlilerin oldu

Kuwait Investment Authority fonunun sahip olduğu İngiliz şirketi St. Martins Property, Cevahir Alışveriş Merkezi’nin tamamını satın aldı.

Cevahir Alışveriş Merkezi’ndeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin hisselerini 2006 Kasım’ında satın alan St. Martins, Cevahir Holding’in hisselerini de alarak alışveriş merkezinin tek sahibi oldu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi; Cevahir Holding’le birlikte yüzde 50-50 ortaklıkla kurduğu Cevahir Alışveriş Merkezi’ndeki hisselerini 2006 yılı kasım ayında ihaleye çıkarmış ve ihaleye katılan tek şirket olan St. Martins Property, belediyenin hisselerini KDV dahil 421 milyon 682 bin dolara satın almıştı.

Yapımı 8 yıl sürdü
Cevahir Holding’e ait diğer yüzde 50 hisseye de talip olan Kuveyt sermayeli St. Martins Property, 5 Mart’ta imzalanan anlaşmayla alışveriş merkezinin tamamına sahip oldu.

Cevahir’den yapılan açıklamada, alışveriş merkezinin toplam satış değerinin belediyeye yapılan ödeme de dahil olmak üzere 750 milyon ABD doları olarak gerçekleştiği bildirildi. Açıklamaya göre St. Martins, Cevahir’in payına karşılık 328 bin 318 dolar ödedi.

Yapımına 1997 yılında Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde başlanan Cevahir Alışveriş Merkezi 15 Ekim 2005’te hizmete açılmıştı. Toplam 346 bin metrekarelik kapalı alanıyla Türkiye’nin en büyük alışveriş merkezi olan Cevahir’de 107 bin metrekarelik kiralama alanı bulunuyor.

Mecidiyeköy’de metroyla bağlantılı olan alışveriş merkezi, üç bloktan oluşuyor. Merkezde mağazaların yanı sıra sinema ve tiyatro salonları, kafe ve yiyecek-içecek alanları da yer alıyor.

Anlaşmanın ardından İstanbul Cevahir’in yeni sahibi olan St. Martins Property’in, Pradera ve Jones Lang LaSalle şirketlerini alışveriş merkezinin varlık ve emlak yönetimi için görevlendirdiği belirtildi.

Ayrıca, Türkiye’nin en büyük alışveriş merkezi olan İstanbul Cevahir’de, yeni sahiplik ve yönetim yapısı altında bir gözden geçirme, değişim ve yeniden yapılanma programı başlatılacağı açıklandı.

St. Martins Property
1924 yılında kurulan St. Martins, İngiltere, Avrupa ve Avustralya’ya yayılan geniş portföyüyle yatırım ve varlık yönetimi alanında önde gelen şirketlerden biri olarak tanınıyor. Şirketin toplam portföyünün 3.7 milyar euro olduğu belirtiliyor. (4)

Yukarıda yazılanlar özetle:

– Araplardan sosyal medya kampanyası: ‘Yaz tatilimiz Türkiye’de daha güzel’

-İstanbul’a gelen her 4 turistten biri Arap…

-TÜROB’un konuya ilişkin hazırladığı araştırmaya göre, Ortadoğu bölgesinden Türkiye’ye gelen turist sayısı 2017’de bir önceki yıla göre yüzde 44 artarak 3.6 milyona çıkarken, bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 45 artışla 703.000’e ulaştı…

-Avrupalılar Türkiye’yi terk etti, Ortadoğulular yerleşti

-Türkiye’nin Orta Doğu’da yakaladığı en önemli avantajlar; din, ortak kültür, doğa, vizelerin kaldırılması, ulaşım seçeneklerinin fazla olması ve Türk dizi filmlerinin televizyonlarda sıkça gösterilmesi…

-5 Alman turist bir Rus turist kadar, Bir Arap turist de 5 Rus turist kadar alışveriş yapıyor

Ve düne ait gerçeklerimiz:

Ne Arap’ın yüzü ne Şam’ın şekeri!

-Arap saçı gibi karışık!

-Yalanım varsa Arap olayım!

-Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.

-Ve kimilerinin (farkında olarak ve olmayarak) köpeklerine ne isim taktıklarını burada tekrar etmeyelim.

Bu sözler, Türk-Arap Düşmanlığı için kasıtlı olarak çıkarılmış olabilir mi?

Ve bu kırıcı, incitici sözler, Haçlı anlayışına sahip olanların, yaklaşık 1000 yıldır her fırsatta sömürmek, işgal etmek için pusuda beklediklerini, bekleyen Hıristiyan Batılıların amaçlarına hizmet etmez mi?

“Arap (Türk) Düşmanlığı” için halklar arasına ekilen nefret tohumunun arkasında hangi ülkeler ve hangi beklentiler  bulunmaktadır?

“..Ben Fransız mekteplerinde okudum. Bugün Suriye, Irak ve Lübnan’da eşraf ve ağaların evlâtları Cizvit mekteplerinde okur. Öteki Arap diyarlarında ise İngilizce hâkimdir. Onlar ya İngiliz mekteplerinde, ya Amerikan kolejlerinde okurlar. Hepsinin gayesi, Türkler hakkında benim sahip olduğum bilgileri telkin etmektir: Hepsi için müşterek düşman Türklerdir. Bu itibarla Arapları malum, hatta gayri malum gayelere sevketmek emelinde olanların ele alacakları yegane mevzuu Türk düşmanlığıdır. Zannediyorum ki, bizim hatamızı bizden sonrakilerde ister istemez düşeceklerdir.”(5)

Bu ibretlik sözler, Osmanlı Divan-ı Harbi huzurunda, Arap hareketinin liderlerinden Refik Rızzık Selum tarafından dile getirilmiştir.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve Kaynaklar

(*)EMAAR HAKKINDA

Dünyanın önde gelen gayrimenkul geliştirme şirketlerinden Emaar Properties PJSC, alışveriş merkezleri ve perakendenin yanı sıra, turizm, konaklama ve eğlence sektörlerindeki yetkinlikleriyle tanınıyor. 25 milyonu Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) toplam 190 milyon m2 arazi stoğuna sahip. Dünyanın en yüksek binası Burj Khalifa ile en büyük alışveriş ve eğlence destinasyonu The Dubai Mall gibi ikonik işlere imza atan Emaar Properties, farklı yaşam tarzlarını üst düzey bir yaklaşımla bir araya getiren iş modeliyle, 1997’den bu yana dünya çapında gayrimenkul projeleri geliştiriyor. İş modelini, BAE’nin dışına çıkararak Ortadoğu, Kuzey Afrika, Hint Yarımadası, Güney Asya, ABD ve Avrupa’ya taşıyan Emaar Properties; 2006 yılından bu yana ülkemizde de faaliyet gösteriyor. Türkiye’ye 2,5 milyar doların üzerinde yatırım yapan şirketin ilk projesi olan Toskana Vadisi, Büyükçekmece Gölü ve Marmara Denizi’nin muhteşem manzarasına sahip 500 konuttan oluşuyor. Rixos’la birlikte hayata geçirdiği The Land of Legends Theme Park projesi, 2016’dan bu yana Antalya’da hizmet veriyor.

(1-2) Daha fazlası için: AFP 2018 / Ozan Köse https://tr.sputniknews.com/turkiye/201806081033781420-turkiye-istanbul-turist-arap/

(3) Daha fazlası için: Elif ERGU, 26.04.2017 – 01:07, Son Güncelleme: 26.04.2017 – 01:08

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/en-zor-acilis-40438442

(4) Kaynak:7 Mart 2007, Milliyet,  Alıntı kaynağı: http://v3.arkitera.com/h14921-cevahirin-tamami-kuveytlilerin-oldu.html

(5) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız:  http://www.canmehmet.com/ulkemizde-yabanci-okullar-ve-bu-okullarin-kurulus-amaclari.html

İkbal Beklentisi İle Onaylanmayan Sevr Anlaşması’nı Çarpıtanlar: Sevr’in Ana Amacı Toprak Değil Petrolün Gasp Edilmesidir (4)

 

Dönemin büyük devletlerinin işgali altında bir ülke, Sarayının etrafı tellerle çevrili bir Sultan (1) :  Ordusunun tasfiyesi ve silahlarının teslim belgesi Mondros Antlaşması ’da hazır imzalanmışken; neden  taraflarının meclislerinde onaylanmayacak bir anlaşma taslağı Osmanlılara (sözde) dayatılmıştır?

İşte Nedeni:

Sevr Taslağı/Antlaşması’nın hazırlanmasındaki ana amaç : Osmanlı Devleti’nin elinden petrollerin alınması için bu taslağın baskı-şantaj unsuru olarak kullanılacak olmasıdır.

Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan Osmanlı Devleti için İngiltere tarafından  (5 Ocak 1918) ; Amerika tarafından (8 Ocak 1918) Tarihinde açıklananlar, Osmanlının geleceğinde hangi toprakların üzerinde yaşayacağı çok net olarak açıklanmıştır. (*)

-“Sevr (Taslağı) Antlaşması, 10 Ağustos 1920’de, hemen hemen tutsak olan Padişahın ve çaresiz hükümetinin temsilcileri tarafından imzalandı. (2)

O gün içerisinde olan duruma bakılırsa:

“..Kardeşinin ölümü üzerine birkaç ay önce tahta çıkmış olan yeni Padişah VI. Mehmet (Vahidettin, 3 Temmuz 1918’de Sultan Reşat’ın ölümü üzerine 57 yaşında tahta çıktı.) Büyük güçlüklerle yeni bir Sadrazam ve kabine buldu… Talat ve Jön Türkler hâlâ Meclis’e, polise ve orduya hâkimdiler ve yeni rejimi denetlemek için kabinede temsil edilmek istiyorlardı. Sultan’ın onaylayacağı ve Talat’ın koşullarını kabul edecek bir devlet adamı bulunması bir hafta sürdü. Sonunda itilaf devletlerince kabul edilebilir olacağı düşünülen Ahmet izzet Paşa, içinde ittihatçıların da bulunduğu yeni kabineyi kurdu. Talat ile nazırları resmen 13 Ekim’de istifa ettiler..”(3)

“..İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 1 Ekim 1920’de Paris’teki İngiliz Büyükelçisi Lord Derby’ye gönderdiği telyazısında, işi geciktirmeden Sevr Antlaşması’nı onaylaması için Damat Ferit’e baskı yapılmasını, bunu yapamazsa, antlaşmayı onaylayacak yeni bir Sadrazam bulunmasını öneriyordu.’ (4)

Sevr Antlaşması’nın, Petrol ve San Remo ile olan ilgisi :

Sabık Sultan Vahdettin’in, Osmanlının ve Petrolünün paylaşıldığı San Remo’ya sürgüne gönderilmesinde (İşgalcilere göre) özel bir anlamı mı vardır?

Bu konunun bugüne kadar (bildiğimiz kadar) hiç sorgulanmadığını da not düşmüş olalım.

Sevr ve Petrol…

Versailles Konferansı, (**) (Lütfen dip notu okuyunuz.)

Mandalar konusunda Amerika Birleşik Devletleri’nin durumu belli oluncaya kadar Türkiye üzerindeki anlaşmanın açıklanmasını yasakladı. (5-6)

Müttefikler, Nisan 1920 ortalarında San Remo’da toplanarak Türk Antlaşması’na karar verdiler. Amerikan ve İngiliz petrolcüleri anlaşma teşebbüsüne giriştiler. Amerikalılar aradıkları çıkarı San Remo’da sağlamışlardı. Türk-Yunan savaşı hissecilere pahalıya mal oluyordu.’ (7)

Dış Türkiye petrolleri (Irak-Mezopotamya) eşit önemde 4 grup arasında paylaşıldı:

British Petroleum, Royal Dutch Shell, Compagnie Française ve Near East Development (Standard Oil Company of New York’ün başlangıcı olan Standart Oil ve Socony Mobil). Her birine düşen pay %23.75’ti. Gülbenkyan ise tek başına %5 alıyordu.(8)

Sevr Antlaşması’nın koşulları 1920 Mayıs’ında açıklanınca, Fransız gazetelerinin çoğunluğu İngiltere’ye saldırıyor ve bu ülkeyi tüm Ortadoğu’da kendi hegemonyasını kurmaya çalışmakla suçluyordu.’ (10)

Gazeteler, antlaşmada değişiklik yapılmasını öneriyor, Fransız Dışişleri Bakanlığı genel sekreteri M. Berthelot ise, Fransız parlamentosunun, bu antlaşmayı aynen onaylamasının şüpheli olduğunu Paris’teki İngiliz Bûyükelçisi’ne bildiriyordu. (11)

İtalyanlar, Serv Antlaşması’na karşı o kadar sert bir tepki gösteriyorlardı ki, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 5 Temmuzdan 10 Temmuz’a kadar süren Konferans’da, İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza’nın dikkatini, italya’nın Yakın ve Ortadoğu’daki “sadakatsiz tutumuna” çekiyor, Sevr Antlaşması’nın değiştirilmesi için İtalyanların üstün çaba harcadıklarını ve Türkleri, bu antlaşmaya karşı direnmeye üstelediklerini öne sürüyordu…” (12)

Dünya Savaşında Arapları Türklere karşı kışkırtan İngiliz Albayı Thomas E Lawrence 30 Mayıs 1920 tarihli Sunday Times gazetesinde yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu:

“…(Antlaşma’nın) hiçbir koşulu üç yıl bile yürürlükte kalamayacak, bu  antlaşma, Almanlarla imzalanandan daha mutlu bir sonuca varacak, çünkü değiştirilmeyecek – tümüyle unutulacak..”(13)

-“Sevr Antlaşması’na farklı bir pencereden daha bakılırsa:

-Müttefikler, (Örtülü de olsa) Sultanını esir aldıkları, işgal altında tuttukları, meclisini dağıttıkları bir hükümete Sevr’i niçin imza ettirdiler?

-Osmanlı’yı kendi aralarında paylaşırlarken Osmanlı’dan onay mı almışlardı?

-İstedikleri yeri alıp, istedikleri yönetimi kurma gücüne sahip iken, hiçbir yaptırım gücü olmayan İstanbul hükümetinin onayını alma gereği duymaları,

-İstanbul hükümetini, Osmanlı kamuoyu önünde iptal etme girişimidir.

Böylelikle Ankara’nın İstanbul ile bütün bağları koparılmış, yeni hükümetin meşruluğu sağlanmış oluyordu.

-Sevr Antlaşması, taraf devletlerce imzalanmış olmasına rağmen, yetkili organlarına onaylatılmadığı için, uluslararası bir antlaşma özelliğini kesinlikle kazanmaz, olsa olsa bir protokol, antlaşma taslağı olmaktan başka bir anlam taşımaz. 

Bu antlaşmayı, baş aktörler İngiltere ve Fransa onaylamadığı gibi, Osmanlı hükümeti ve de Padişah da onaylamamıştır. Bu hali ile de sözü edilen antlaşmanın uygulanabilirliği yoktur.

İşgal kuvvetleri, Sevr Antlaşması’nda yazılı olsun olmasın istedikleri yeri işgal ve yaptırım gücünü kullanabilirler ama bunun dayanağı, onaylanmamış antlaşma taslağı olamaz..”(14)

“..1920 senesi sona ererken, Sevr Antlaşması İtalya dışında hiçbir ülkenin parlamentosu tarafından onaylanmamıştı.. Clemenceau’nun yerine (1920-1921) başbakan seçilen Leygues’ın Londra’da Lloyd George ve Kont Sforza ile yaptığı görüşme sırasında,hükümetinin Türkiye ile barış antlaşmasının bazı hükümlerinin değiştirilmesi ve günün şartlarına uydurulması görüşünde olduğunu belirtmesi, İngiliz ve İtalyanlar’ı endişelendirmişti…” (15)

“..Büyük Millet Meclisi toplanırken, Müttefikler de San Remo’da, barış antlaşmasının son halini kararlaştırmak üzere bir araya geldiler. Taslak İngiliz, Fransız ve İtalyan uzmanlar tarafından hazırlanmıştı. Bazı pazarlıklar da yapıldı, İngiltere’yle Fransa arasında, Musul petrol yataklarıyla ilgili hakları ilgilendiren uzlaşmalar bunlar arasında sayılabilir. Antlaşmaya göre, Fransızlara tercihli muamele yapılacak ve ayrıca Suriye’nin geliştirilmesi için petrol ürünlerini kullanma hakları da verilecekti. Lloyd George’un kabinesindeki bakanlar ve uzman danışmanlar. Başbakanı, Venizelos’un İzmir çevresinde daimi bir bölge edinme talebini desteklememesi için defalarca uyardılar. Böyle bir bölge yıllarca bir çıbanbaşı olur ve Küçük Asya’da kuşaklar boyunca kan dökülmesine yol açabilirdi. (16)

-“Evvela petrol anlaşması yapıyorlar.

Bu, Long-Berenger anlaşmasıdır.

Petrolü taksim ediyorlar.

Nisan 1920’de San Remo’da toplanıyorlar. Burada petrol anlaşması teyit ediliyor.

Sonra da Sevr Antlaşması’nın taslağı yapılıyor.

Mayıs 1920’de Damat Ferit’i Paris’e çağırıyorlar.

Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920’de imza ediliyor..”(17)

Bu noktada bir açıklama yapılması gerekmektedir.

-Savaşın bitimi için yapılan antlaşmanın tarihi, (Mondros) 30 Ekim 1918,

-Ülkenin işgal tarihi, Kasım-Aralık 1918,

-İşgalcilerin, Yunanlılara Anadolu’yu işgal ettirmelerinin tarihi, 15 Mayıs 1919,

-Aralarında yaptıkları Petrol Antlaşması‘nın tarihi, Nisan 1920,

Sevr Antlaşması’nın masaya imza için konulmasının tarihi, Ağustos 1920,

Lozan Antlaşması‘nın imza tarihi ise, 24 Temmuz 1923.

Mondros (Ateşkes) antlaşması, (30 Ekim 1918) ile; Lozan (Barış!) Antlaşması’nın, (24 Temmuz 1923) arasında yaklaşık beş yıl vardır.

-Almanlarda bizimle birlikte bu savaştan yenilmiş olarak çıktılar. Bakalım onlarla yapılan anlaşmanın süresi nedir?

-Galip devletlerle Almanlar arasında, 18 Ocak 1919’da başlayan görüşmeler, 28 Haziran 1919‘da Paris’in Versay banliyösünde imza altına alınır.

-Galiplerle Almanların bir antlaşma için görüşmeleri kaç ay sürmüştür? Yaklaşık Beş (5) Ay…

-Osmanlılarla galiplerin görüşmesi ne kadar sürmüştür? yaklaşık Beş (5) Yıl…

-Neden 5 yıl?

-Bunun nedenini çözenler, “Yeni Devlet‘i de çözmüş olacaklardır.

“TÜRK ANTLAŞMASI

“..Hindistan Genel Valisi’nden Dışişleri Bakanlığı’na gelen aşağıdaki telgraf “Bombay Chronicle”da yayınlandı.

Fransa ve İtalya, Türk Antlaşması’nın, İzmir ve Trakya’nın Türkiye’ye bırakılması şeklinde değiştirilmesi hususunda mutabakata vardılar…

…Tartışma, aşağıda yazılı sonuçlar üzerinde bir mutabakat gösterdi:

Majesteleri hükümeti, Sevr Antlaşması’nın değiştirilmesi için Türkler üzerindeki baskısını sürdürmeli ve “Antlaşma”yı değiştirmek için derhal teşebbüse geçmeli..”10 Aralık 1920..” (18)

Lord Harding’den (Paris) Curzon’a

Fransız Parlamentosu’nun Sevr’i olduğu gibi onaylamak istemediği, Fransa hükümetinin de antlaşmada değişiklik yapılması görüşünde olduğu, zira Bolşevik tehlikesine karşı Mustafa Kemal ile İzmir konusunda anlaşmaya varılmak istendiği.  Fransız siyasî çevrelerinin, Mustafa Kemal ile anlaşabilmek için İzmir’in Türklere bırakılması fikrinde oldukları. (19)

“..Sol basın ve kamuoyu kesimi öteden beri Fransa’nın Kilikya ve Suriye’deki emperyalist ve militarist girişimlerine son derece karşı idi. Le Temps’ın bu yazısı, kamuoyunu aydınlatma kampanyası başlatmalarına, bulunmaz ve çok ilginç bir fırsat daha vermiş oldu. Kampanyanın başında bulunanların fikri şöyle idi: ‘’Sağ ve burjuva çevrelerin gazeteleri  bile Doğu’daki maceraya karşı çıkıyor … Sağ basın, Doğu’da İngiltere’nin ve onun uşağı Yunanistan’ın oyununa geldiğimizi, anlamsız bir savaşa sürüklendiğimizi yazıyor Kamuoyunu aydınlatmak görevimizdir. Sevr Antlaşması’nı yırtın!..” (20)

“Müttefiklerin Paris’teki Toplantısı, 25 Ocak 1921

-(İtalya) Kont Sforza: “Fikrime göre, Türk sorununa kalıcı bir çözüm. Milliyetçi Türklerle varılacak bir antlaşma ile elde edilebilir. Ruslar İstanbul’a girerse, Bolşeviklik kazanır. Türk atasözünün söylediği gibi, ‘denize düşen yılana sarılır.’”(21)

(İngiltere) Curzon: Yunan Kralı Konstantin tanınmalı, Anadolu’da girişeceği ileri harekât önlenmemeli, Mustafa Kemal’i İstanbul’un dışında Türkiye’nin gerçek hâkimi olarak kabul etmeli, ancak Sevr Antlaşması’nda yalnız ufak tefek değişiklik yapılmalı.’’ (22)

“Curzon’dan Paris, Roma ve Brüksel Büyükelçiliklerine

19 Ağustos 1921, No.275

1-Müttefik Devletlerin tarafsızlığının, özel firmalarca, savaşan taraflara askerî malzeme satılmasına engel olmadığı, İngiltere hükümetinin firmalara silah satış lisansı vereceği,

Dışişleri Bakanlığı’ndan İngiliz Ticaret Odası’na

20 Ağustos 1921,

Özel firmaların Yunanistan’a ve Kemalistlere silah satmalarına bir engel bulunmadığı, Bu konuda gereken işlemin yapılması.(23)

Burada bir açıklama daha yapılması gerekmektedir.

-Verilen bilgiye göre, İşgalci devletler, işgal ettikleri ülkeye silah satmaktadırlar.

-İlginç değil mi?

“…Mustafa Kemal Paşa’ya göre, Fransızlar ile Ankara’da imzalanan 20 Ekim 1921 tarihli antlaşmanın değeri, Sevr Antlaşması’nı hazırlayan itilaf devletleri grubunun en önemli bir rüknü olan Fransa’nın, bu antlaşmanın tatbik kabiliyeti kalmadığını fiilen ve hukuken kabul etmiş olmasındadır.” Türk-Fransız barış antlaşması 20 Ekim 1921’de imzalanacaktır.” (24)

“..İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 5 Haziran 1920’de, İngiltere Kralı’ndan Padişaha şu karşılığı gönderiyordu:

Türkiye’nin geleceği. Bağlaşık yönetimlerinin elindedir. Bu yönetimler, adil bir barış antlaşması hazırlamak için uzun süre sabır ve gayret göstermişlerdir Tüm yanlara karşı adilane biçimde davranacaklarına güvenilebilir.” (25)

“..Türklere antlaşmayı imzalamaları için on gün veriliyor, bu süre sonunda antlaşmayı imzalamazlarsa. Bağlaşık Devletlerin “gereken tedbirleri alacakları” yolunda uyarı yapılıyordu…” (26)

Curzon’dan Robeck’e,  23 Ekim 1920, No.999

1-Sevr’in onaylanması konusundaki Fransız projesine İngiltere’nin de esas itibariyle katıldığı,

2-İngiltere’nin Anadolu’ya bir heyet gönderilmesinden önce Sevr’in onaylanmasını istediği, böylelikle bir olupbitti ile karşı karşıya bırakılacak milliyetçilerin pazarlığa kalkışamayacakları,

3. İngiltere ve Fransa’nın, antlaşmanın hemen onaylanması konusunda. Padişahı tahttan ayrılmak zorunda bırakacak kadar ısrar etmek istemedikleri.

4-İngiltere’nin, Anadolu’ya gönderilecek heyette temsilci bulundurmamayı tercih ettiği.” (27)

Curzon’un İngiliz temsilcisine gönderdiği iletiden, Sevr Antlaşması’nı imzalayacak heyetin, ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucusu, Selanikli banker Carasu tarafından teşkil edilmiş olduğu anlaşılmaktadır..” (28)

Sevr Taslağı/Anlaşması ile ilgili tarafların görüşleri özetle:

“..İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon: işi geciktirmeden Sevr Antlaşması’nı onaylaması için Damat Ferit’e baskı yapılmasını, bunu yapamazsa, antlaşmayı onaylayacak yeni bir Sadrazam bulunmasını öneriyordu.’

Müttefikler, Nisan 1920 ortalarında San Remo’da toplanarak Türk Antlaşması’na karar verdiler. Amerikan ve İngiliz petrolcüleri anlaşma teşebbüsüne giriştiler. Amerikalılar aradıkları çıkarı San Remo’da sağlamışlardı.

Dış Türkiye petrolleri (Irak-Mezopotamya) eşit önemde 4 grup arasında paylaşıldı:

British Petroleum, Royal Dutch Shell, Compagnie Française ve Near East Development (Standard Oil Company of New York’ün başlangıcı olan Standart Oil ve Socony Mobil).

-Sevr Antlaşması’nın koşulları 1920 Mayıs’ında açıklanınca, Fransız gazetelerinin çoğunluğu İngiltere’ye saldırıyor ve bu ülkeyi tüm Ortadoğu’da kendi hegemonyasını kurmaya çalışmakla suçluyordu.’ …Fransız Dışişleri Bakanlığı genel sekreteri M. Berthelot ise, Fransız parlamentosunun, bu antlaşmayı aynen onaylamasının şüpheli olduğunu Paris’teki İngiliz Bûyükelçisi’ne bildiriyordu.

-İtalyanlar  Sevr Antlaşması’na karşı o kadar sert bir tepki gösteriyorlardı ki, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon…Sevr Antlaşması’nın değiştirilmesi için İtalyanların üstün çaba harcadıklarını ve Türkleri, bu antlaşmaya karşı direnmeye üstelediklerini öne sürüyordu…”

-Dünya Savaşında Arapları Türklere karşı kışkırtan İngiliz Albayı Thomas E Lawrence 30 Mayıs 1920 tarihli Sunday Times gazetesinde yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu:

“…(Antlaşma’nın) hiçbir koşulu üç yıl bile yürürlükte kalamayacak, bu  antlaşma, Almanlarla imzalanandan daha mutlu bir sonuca varacak, çünkü değiştirilmeyecek – tümüyle unutulacak..

Sevr Antlaşması’na farklı bir pencereden daha bakılırsa:

-Müttefikler, (Örtülü de olsa) Sultanını esir aldıkları, işgal altında tuttukları, meclisini dağıttıkları bir hükümete Sevr’i niçin imza ettirdiler?

Osmanlı’yı kendi aralarında paylaşırlarken Osmanlı’dan onay mı almışlardı?

İstedikleri yeri alıp, istedikleri yönetimi kurma gücüne sahip iken, hiçbir yaptırım gücü olmayan İstanbul hükümetinin onayını alma gereği duymaları: İstanbul hükümetini, Osmanlı kamuoyu önünde iptal etme girişimidir.

Böylelikle Ankara’nın İstanbul ile bütün bağları koparılmış, yeni hükümetin meşruluğu sağlanmış oluyordu.

-Sevr Antlaşması, taraf devletlerce imzalanmış olmasına rağmen, yetkili organlarına onaylatılmadığı için, uluslararası bir antlaşma özelliğini kesinlikle kazanmaz, olsa olsa bir protokol, antlaşma taslağı olmaktan başka bir anlam taşımaz. 

Bu antlaşmayı, baş aktörler İngiltere ve Fransa onaylamadığı gibi, Osmanlı hükümeti ve de Padişah da onaylamamıştır. Bu hali ile de sözü edilen antlaşmanın uygulanabilirliği yoktur.

İşgal kuvvetleri, Sevr Antlaşması’nda yazılı olsun olmasın istedikleri yeri işgal ve yaptırım gücünü kullanabilirler ama bunun dayanağı, onaylanmamış antlaşma taslağı olamaz..”

-“..1920 senesi sona ererken, Sevr Antlaşması İtalya dışında hiçbir ülkenin parlamentosu tarafından onaylanmamıştı.. Clemenceau’nun yerine (1920-1921) başbakan seçilen Leygues’ın Londra’da Lloyd George ve Kont Sforza ile yaptığı görüşme sırasında, hükümetinin Türkiye ile barış antlaşmasının bazı hükümlerinin değiştirilmesi ve günün şartlarına uydurulması görüşünde olduğunu belirtmesi, İngiliz ve İtalyanları endişelendirmişti…”

Sonsöz:

Bilgi Toplumlarında Tarih:

-Tarih, kanıtların analizine ve yorumlanmasına dayalı olarak kendi yöntem ve prosedürleri ile bir disiplin temelli tarih görüşüdür. 

-Tarihin (şüphecilikle) bir sorgulama süreci olarak vurgulanması önemlidir. Çünkü öğretmenlere, öğrencilerin sadece “öğrenmek” için değil, müfredatta özetlenen içeriği aktif olarak araştırması gerektiğini işaret eder.

-Bu sorgulama yaklaşımı: öğrencileri soru sormaya ve cevap aramaya, kanıtları bulmaya, analiz etmeye ve yorumlamaya; geçmişle ilgili farklı bakış açılarını yorumları keşfetmeye ve açıklamaya ve kanıtlara dayanarak kendi yorumlarını geliştirmeye ve kanıtlamaya teşvik eder.

Değilse?

Tarım Toplumu ve “Sömürge” olarak …..

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve Kaynaklar:

Malaya Savaş Gemisi’nin Mustafa Kemal Paşa’nın vefatı için gelmesi için bakınız: http://www.atam.gov.tr/wp-content/uploads/02-Figen-Atabey1.pdf  Sahife:22

(*)I.Dünya Savaşı resmi olarak 12 Kasım 1918’de sonlandırılmasına rağmen, savaşın galipleri yaklaşık 10 ay evvel kafalarındaki (Lozan’da nihai şekli verilen) düzeni açıklarlar.

Baştan belli olan bu düzen, “Wilson İlkeleri” dir. Bununla ilgili :

İngiltere Başbakan Lloyd George, 5 Ocak 1918’ deki, İşçi Sendikaları Kongresinde :

Türkiye’yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz. Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyla, başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz (7) derken,

Bu tarihten üç gün sonra, 8 Ocak 1918’de, ABD Başkanı Wilson ise :

Osmanlı Devleti’nin Türk olan kısımlarında egemenliği sağlanacak, Türk olmayan milletlere kendi geleceklerini tayin hakkı tanınacak, Boğazlar uluslararası trafiğe açık olacak ve uluslararası denetim altında tutulacak” (8) demiştir. Meraklıları, Lozan Antlaşması’ndaki ilgili maddelere bakabilirler.

(**) Versay Barış Antlaşması, (28 Haziran 1919) I. Dünya Savaşı sonunda İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan barış antlaşmasıdır.

-“1919 Paris Barış Konferansı’nın laneti; İSRAİL devletini, 1919 Paris Konferansı’nda, İngiliz ve Fransız emperyalizmi ile Arap milliyetçiliği kurdu. ABD’nin işbirliği ile. Paris Konferansı’nda Osmanlı İmparatorluğu paramparça edilip, cetvel ve pergelle Arap devletleri ve mandalıkları kurulmasaydı İsrail devleti de kurulamazdı. Günümüzü anlamak için bu gerçeği hiçbir zaman unutmamak gerekir! Biri ötekinin diyetidir!  SÖZ DİNLEYEN ARAP…Daha önce sözünü ettiğim “Paris 1919” adlı kitaptan İngiltere Başbakanı Lloyd George’la ilgili bir alıntı yapacağım: “Anadolu’da Helenik dünyanın dirilmesi, Filistin’de yeni bir Yahudi uygarlığının oluşması, Süveyş’in güvene alınması, Hindistan yolunun her türlü tehditten arındırılması, ‘Verimli Hilal’ topraklarında, Dicle-Fırat vadilerinde sadık ve söz dinleyen Arap devletlerinin olması, İngiltere’nin İran’dan aldığı petrolün korunması ve bir takım yeni kaynakların doğrudan İngiltere kontrolü altında olmasıyla ilgiliydi. Amerikalılar nezaket gösterip orada burada bazı mandalar üstlenecekler” (S. 375) ve Fransa mümkün olduğunca Ortadoğu yağmasından uzak tutulacaktı. (Daha fazlası için; Özdemir İnce/Hürriyet /15 Ağustos 2006 http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=4922870&tarih=2006-08-15

(1) http://www.canmehmet.com/ve-dolmabahcenin-tel-orguleri-19-mayis-1919-tartismalarina-son-noktayi-koyar-1.html

(2)Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s.429;

(3)Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s.367.

(4)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, FO/5056/E 12184, DBFP i/XIII, s.l53. Lord Curzon’dan Lord Derby’ye kapalı telyazısı, Londra, 1.10.1920.

(5)Roger R. Trask, The United States Response to Turkish Nationalism and Reform, 1914 1939, University of Minnesota, 1971, s.26.

(6)Age, S27.

(7)Fontaine. Pierre. Petrolün Starları, Türkiye’nin Petrol Meseleleri, Türkiye’ye Petrol Tröstleri Nasıl Girdiler? Gülbenkyan kimdir?, (Çeviren ve özetleyen: Erdoğan Alkan, Yayınevi ve basım yılı yazılı değil), s.24. (Ayrıca bakınız; Osmanlının tasfiyesi, Cengiz yazoğlu, sahife;568)

(8)Age, s.24:.

(10) Age, S.355. (Sonyel, Belleten)

(11) Sonyel, Belleten Age, S.356; FO/5049/E 6527, DBFP I/XIII,s. 82, Grahame’dan Lord Curzona kapalı tel yazısı, Paris, 15.6.1920.

(12)Sonyel, Belleten Age, s.356; FO/5216/E 8098, DBFP I/XIII s, 99-100, Lord Curzondan Buchanana kapalı telyazısı, Spa, 10.7.1920.

(13)Sonyel, Belleten Age, S.357; Sunday Times, Londra, 3.5.1920.

(14)Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu

(15)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, s.368; Cab. R 23/23,70 (20) Ek III, İngiliz Kabinesi tutanakları, 2.12.1920.

(16)Palmer, age, s.398.

(17)Esmer, Siyasi Tarih, s.363.

(18) Catalogue Reference:CAB/23/38 Image Reference:0019.

(19)B.Şimşir, age, s.CXXIII.

(20)Akyüz, S.197.

(21)B, Şimşir, Age, S.69.

(22)B. Şimşir, Age, S.XXX.

(23) Osmanlının tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu,

(24)Akyüz, s. 198.

(25)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, s.342.

(26)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, Age, S.343; FO/5109/E 8322. DBFP I/VIII. S.553-556, İngiliz temsilcisi Robert Vansittart’tan Lord Curzona kapalı tel yazısı. Paris. 17.7.1920. İkdam, 16.7.1920.

(27)Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu dip notu.

(28)Osmanlının tasfiyesi, Sahife:585

İkbal Beklentisi İle Sevr’de Yaşananları Çarpıtmak: Damat Ferit Paşa’yı “Hain” Biliriz Değil mi (3)

 

Tarihimizde fazla öne çıkarılmazsa da, M. Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderenlerin arasında Damat Ferit Paşa’da vardır. (1)

“Ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım… :

Paris “Barış Konferansı’nda Türk Delegasyonu (Onlar Konseyi)

Henüz bir barış antlaşması taslağı formüle edilmemiş olmasına rağmen, 17 Haziran 1919 tarihinde bir Türk delegasyonunun Onlar Konseyi’ne katılmasına izin verildi. Delegasyonun başında, 4 Mart tarihinde sadrazamlığa getirilen ve padişahın kayınbiraderi olan Damat Ferit Paşa bulunuyordu.

Damat Ferit Paşa alttan almaktan ziyade dikbaşlılıkla okuduğu önceden hazırlanmış metninde, Türkiye’nin savaşa girmesinde ve Ermeniler’le Yunanlılar’ın gördüğü kötü muamelede Türk halkının bir sorumluluğu bulunmadığını, ülkesinin daima İngiliz ve Fransız yanlısı olduğunu, yapılan zulmü de yürekten kınadığını ifade etti.

Olanlarda padişahın da bir kabahati yoktu. Hiç tartışmasız bütün kabahat, Almanya’yla ittifaka girip ordunun denetimini elinde tutan ve böylece bütün bir ülkeyi teslimiyete götüren İTC’nin(İttihat terakki cemiyeti)  birkaç liderinde aranmalıydı.

Zulme uğrayanlar sadece Hıristiyanlar değildi. İTC’nin yaşattığı şiddetten üç milyon Müslüman da nasibini almıştı. İsteklerini çoğunluğun ortak dinine dayandıran Damat Ferit Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünün korunmasını talep ediyordu.

-“Çünkü.” Diyordu. “Bu yekpare bloğun parçalanması Doğu’nun barış ve huzur ortamı için çok zararlı olacaktır.”

Muhtıra, Damat Ferit’in Onlar Konseyi karşısında tutturduğu ses tonundan daha da sert çıktı. Dolambaçlı ifadelere hiç girilmeden, Osmanlı hükümetinin,

– ‘İmparatorluğun parçalanmasını ya da muhtelif mandalar altında taksim edilmesi’ni kabul etmeyeceği belirtiliyordu. Bunu hemen hükümetin kabul etmeye hazır olduğu maddeler izliyordu.

Trakya’da, Edirne’yi korumak amacıyla 1878 Berlin Kongresi’nde belirlenen sınırlara dönülmesi zorunluydu. Kıyı adalar ile Rus ve İran sınırına kadar Musul dahil bütün topraklar Türkiye’ye ait olmalıydı.

Eğer Müttefikler şu anki Rus Ermeni devletini kabul ederse, Türkler ortak sınır konusunda onlarla görüşmeye taraftardı. Muhtelif Arap eyaletleri, İstanbul’da bulunan halifenin denetiminde kalmalıydı. Bütün valiler, kendilerine kayda değer bir yerel özerklik hakkı tanınacak olmasına rağmen padişah tarafından atanmalıydı.

Kendi idari örgütlenmesini sağlayacak olan Hicaz buna istisnaydı. Son olarak, Türkiye, Mısır ve Kıbrıs meselelerini İngiltere’yle görüşmeye hazırdı.

Onlar Konseyi’nde bulunanlar kulaklarına inanamıyorlardı.

Wilson, “ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım,” derken, Lloyd George Türk delegasyonu ve muhtırası için

-‘iyi espri’ ifadesini kullanıyor ve gösterinin ‘Türkler’in siyasi kabiliyetsizliğinin en iyi kanıtı’ olduğu yorumunu yapıyordu.

Türk halkının sorumluluk dışı tutulması yaklaşımını reddeden konsey, yaptığı yazılı açıklamada,

–“Bir ulus kendisini idare eden hükümetle değerlendirilmelidir,” diyordu.

Türkiye’nin yakın geçmişiyle değil, Türk tarihi boyunca azınlıklara gösterilen yardımsever yaklaşımla değerlendirilmesi isteğini de azmi şekilde geri çeviren konsey, şunları söylüyordu:” (*)

Bu noktada bir not düşülmesi gerekmektedir:

Önce bilginin kaynağını verelim (**) (“SEVR ENTRİKALARI Büyük Güçlerin Hedefleri ve Tutumları”, Paul C. Helmreich. Sahife:149)

Bakınız, ABD’li ilim insanı ne demektedir:

-“..Fransızlar’ın Picot’yu Mustafa Kemal’le görüşmeye göndermiş olmaları bile , İstanbul rejimine güvenlerini yitirdiklerinin işaretiydi. Mustafa Kemal’in Anadolu’da Fransa’nın danışmanlığını ve ekonomik yardımını tercih edeceklerini belirtmesi, Quai d’Orsay’da gerekli etkiyi yapmıştı. İngiltere nasıl Yunanistan’da tutunabileceği yeni bir kuvvet arayıp bulmuşsa, Fransızlar da Mustafa Kemal’i önemsemeye başlıyor ve birlikte çalışılabileceklerini düşünüyorlardı..”

Buradan anlaşılması gereken, Osmanlı Hükümeti’nin, İmparatorluğun üzerinde “bir ameliyata izin vermeyecek” olmasıdır.

İddia o ki: Yunan işgali bu tespit üzerine kurgulanır.

Amaç, yeni bir devlet ortaya çıkararak onunla anlaşma yapabilmek. Bu iddia önümüzdeki bölümlerde işlenecektir.

Yukarıdaki yazılanlara ve sizce, Damat Ferit Paşa, (kimilerinin iddia ettiği gibi)  “Hain”lik yapabilecek bir anlayış ve karakterde midir?

Sevr ile ilgili anlatıya başlamadan önceki bölümde bahsettiğimiz, “Sevr Taslağı’nın Osmanlı Hükümeti tarafından neden imzalandığı ile ilgili iddiayı” (sorunun ikinci cevabı da) buraya not düşüyoruz.

Vahdettin İşgal güçlerince tehdit ediliyor!

Kaynak: “Misak-ı Milli’den Lozan’a” Mustafa Budak (Başbakanlık Devlet arşivleri Genel Müdür Yrd)

“..Bu arada belirtelim ki. Sultan Vahdeddin de biraz farklı olmakla beraber itilâf devletlerinin baskı ve müdahalelerinden şikayetçiydi. Fakat, yukarıda değindiğimiz itilâf devletlerinin İstanbul ve Boğazlar hakkındaki niyetleri, en önemlisi de Sultan’ın itilâf karşıtı bir davranış göstermesi halinde İstanbul’un idaresinin Rumlara bırakılması tehdidi:

“Bu tehdidin varlığını, Sultan Vahdeddin, San Remo günlerinde, ablası Mediha Sultan’la yaptığı konuşmada da dile getirmişti:

-“Gitseydim, İstanbul Rum’undu. Her namazımda dua ediyordum hemşire! İstanbul’u dualarım muhafaza etti.”

Ayrıntı için bkz., Murat Bardakçı, Şahbaba (Osmanoğullarının son hükümdarı VI. Mehmed Vahideddin’in hayatı ve hatıraları ve özel mektupları), 2. Basım, Pan Yayınları, Istanbul 1998, s. 101;

Gerçekten, İstanbul ve Boğazlar meselesi, tarihî Doğu Meselesi’nin esasıydı. Mütarekeden sonra da bu konudaki tartışmalar uluslararası ilişkilerin ana gündem maddesini oluşturmuştu.

Bu konudaki tartışmaların özlü bir anlatımı için bkz.. Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul, 1918-1923, 2. Baskı, iletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 21-25.

Sultan Vahdeddin’i çaresiz bırakmıştı. Bu yüzden Sultan ile onun hükümetleri itilâf devletlerinin her türlü isteklerini kabul ediyorlardı. (***)

Osmanlı Hükümeti, onaylanmayacağını önceden bildikleri için Sevr’de bir antlaşma taslağına imza koymuştur.

Yukarıdaki açıklamalara göre :

“Onlar Konseyi”ne katılan ve bizlere “Hain” olarak aktarılan Osmanlı Hükümeti ve Sadrazam Damat Ferit Paşa, konferansta yapılan toplantılarda Ülkesini nasıl savunmaktadır:

– ‘İmparatorluğun parçalanmasını ya da muhtelif mandalar altında taksim edilmesi’ni kabul etmemektedir,

-Trakya’da, Edirne’yi korumak amacıyla 1878 Berlin Kongresi’nde belirlenen sınırlara dönülmesini istemektedir,

-Kıyı adalar ile Rus ve İran sınırına kadar Musul dahil bütün topraklar Türkiye’ye ait olmalıdır,

-Muhtelif Arap eyaletleri, İstanbul’da bulunan halifenin denetiminde kalmalıdır. Bütün valilere kayda değer bir yerel özerklik hakkı tanınacak, ancak,  padişah tarafından atanacaktır.

Evet…

Bu insan ülkesine ait olan neyi satmış veya bir imkan olmasına rağmen  neyi korumamıştır ki “Hain” etiketi ile yaftalanmış olsun?

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır

Açıklama ve kaynaklar:

(*) “Sevr Entrikaları…”,  Sahife:81-82-83

(**) “SEVR ENTRİKALARI Büyük Güçlerin Hedefleri ve Tutumları”, Paul C. Helmreich. Sahife:149

(***) “Misak-ı Milli’den Lozan’a”. Mustafa Budak, Sahife: 21-25

(1)Damad Mehmed Ferid Paşa, Osmanlı diplomatı ve devlet adamı. VI. Mehmed saltanatında 4 Mart 1919 – 30 Eylül 1919 ve 5 Nisan 1920 – 17 Ekim 1920 tarihleri arasında toplam bir yıl bir ay on beş gün sadrazamlık yapmıştır. (Vikipedi)

Konu ile daha fazlasını merak edenler bakabilirler:

-“Misak-ı Milli’den Lozan’a” Mustafa Budak (Başbakanlık Devlet arşivleri Genel Müdür Yrd.

-Murat Bardakçı, Şahbaba (Osmanoğullarının son hükümdarı VI. Mehmed Vahideddin’in hayatı ve hatıraları ve özel mektupları), 2. Basım, Pan Yayınları, Istanbul 1998, s. 101;

Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul, 1918-1923, 2. Baskı, iletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 21-25.

İkbal Endişesi ile Çarpıtılan Sevr Taslağı/Antlaşmasında M. Kemal’e Göre Gerçek Nedir? (2)

 

Sevr’in bir “Proje/Taslak/Antlaşma” olarak değerlendirilmesindeki hassasiyet: Osmanlı Hanedanlığının sadece bu konuda suçlanmış olmasıdır. Osmanlı Hanedanlığı bu konuda aklanırsa halkın tarihe bakışı da değişecektir.

Bu konu yaklaşık 90 yıldır sadece bizim kafamızı karıştırmakta değildir.

Sevr Konusu: 1922 Aralık ayında Mustafa Kemal Paşa ile Ankara’da yüzyüze görüşen İngiliz bayan yazar-gazeteci Mary Ellison’ın da dikkatini çekmiş, kafasını karıştırmıştır.

Belgelere dayalı açıklamalara geçmeden kaynağımızı açıklayarak Ellison’ın açıklamalarına geçelim:

İngiliz gazeteci Grace M. Ellison tarafından kaleme alınan ve Lozan’da 1923 yılında yayınlanan “KUVA-I MİLLÎYE ANKARASl” : 1973 Yılında, “Milliyet Yayınları” tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır.

Yazar, ülkemizi ve Mustafa Kemal Paşa’yı çok iyi tanımanın yanında, Mustafa Kemal Paşa ile defalarca görüşme yapmıştır.

Konu ile ilgili olayın birinci derecede tanıkları ile görüşen yazar, (Kendi kitabındaki bir iddiaya göre de) İngiliz Başbakanı’nın akrabasıdır.

“Sevres Antlaşması” ile ilgili belki de medyada ilk kez açıklanacak görüşlerin yanında, o dönemle ilgili yaşanan ve bizlere çok acı verecek olaylardan da kısaca bahsedilecektir.

İngiliz Gazeteci bize Sevr Antlaşması ile ilgili tespitini bakınız nasıl aktarmaktadır:

..Türkiye, yenilmiş, ezilmiş ve Sevres’de bütün gururu kırılmıştı. Bu kadar haksız şartlarla biz onların başına felâket getirmedik mi?

-“Anlayamıyorum dedim Türk delegelerinden birine Bir Türk böyle bir antlaşmaya nasıl imza koyar?”, “Çünkü bütün hatalarına rağmen ben onları çok gururlu bilirdim.”

-“Eğer imzalamasaydık” diye karşılık verdi: ‘”Yunanlılar İstanbul’a gireceklerdi ve biz onları ne zaman dışarı atardık, Allah bilir. Önemli olan şey, antlaşmanın meclisçe onaylanmayacağıdır.”

Yunanlıları uzakta tutmak, “kan dökümünü önlemek” Belki de haklıydı. (“Kuvay-ı Milliye Ankarası”, Sahife:18)

İngiliz Yazar’dan anladığımız:

-Osmanlı Hükümeti, Sevr Taslağı’nı imzalamamış olsaydı, İşgalciler (İngiliz-Fransız ve İtalyanlar) Yunanlıları İstanbul’u işgal ettirecek, yağmalatacak ve en büyük ideallerini (*) gerçekleştirmelerine zemin hazırlatacaklardır.

-Yunanlılara bu fırsatın verilmemesi: Ege Bölgesinde yaşanan katliamın, soygunun bir benzerinin de İstanbul’da yaşanmaması için bu  (sevr) taslağın, hükümet tarafından işgalcilerin oyalanması adına imzalanması: ancak, imzalanan anlaşmanın, Son Osmanlı Meclisi kapandığı/kapatıldığı için hiçbir zaman onaylanmayacağı ve yürürlüğe girmeyeceğidir.

Son cümle, lehte ve aleyhte olan tüm yazar ve taraflarınca onaylanmaktadır.

Peki, tartışma nerede çıkmaktadır?

Tartışma: Kimi (aleyhte) yazarların: “Evet…bu (taslak) antlaşma meclisçe onaylanmadı, ancak, kimi maddeleri uygulandı” konusundadır.

Gelecek bölümden itibaren, tartışılan : “uygulamalar yapıldı/yapılmadı” konusu, tüm tarafların penceresinden işlenecektir.

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

(*)Megali İdea ya da Megalo İdea “Büyük Fikir”, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alarak, Bizans İmparatorluğu’na son verdiği günden beri yürürlükte olan bir Yunan ülküsüdür. Bizans İmparatorluğu’nu bir Helen İmparatorluğu olarak kabul eden Yunan milliyetçileri, Megali İdea adını verdikleri büyük ülküleri ile eskiden Bizans’a ait olan tüm toprakları yeniden elde ederek, Konstantinopolis (İstanbul) başkent olmak üzere, büyük Helen İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal etmektedirler.

İlim İnsanları İkbal Endişesi ile Sevr Taslağı’nda Olduğu Gibi Tarihi Gerçekleri Çarpıtabilir mi (1)

 

Tarih: Tamamlanmamış bir resim, bir hikaye ve gelecektir. Bilinmeyenler, bilinenler fazladır. Tarihçi bunu unutmamalıdır.

 

Önce M.Kemal Paşa’nın beyanları ve belgeleri ile Vahdettin konusuna üstelikte hiç bir itiraza yer vermeyecek şekilde bir açıklık getirelim.

Belge 1:

“Sivas’ta bir grup öğretim üyesi, 40 kadar “İrade-i Milliye” nüshasını Latin harflerine çevirerek Sivas Belediyesinin de destekleriyle ve orijinaliyle birlikte 2007 yılında yayınlandı. (1)

-“İrade-i Milliye 4 Eylül 1919 yılında Sivas Kongresi’nde alınan kararla çıkarılan ilk gazete.

İlk sayıda, gazetenin yayınlanmasından 10 gün önce toplanan Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın Kongreyi açış nutku ile Padişah’a, Sadrazam’a ve İtilaf devletlerine çekilen ariza ve muhtıralar yer almaktadır… (2)

-“İrade-i Milliye” gazetesinde yazılanlar. Kuva-yı Milliye dönemine ait çok önemli ve dikkatlerden kaçmış beyanlar ve telgraflar, haberler, sıcağı sıcağına tepkiler, en azından Ankara’ya gitmeden önce Mustafa Kemal tarafından yazılan başyazılar. Her biri önemli bizim için…

Mesela 14 Eylül 1919 tarihli nüshada daha önce de dile getirdiğim bir telgraf yer alıyor. Çeken

-“Üçüncü Ordu Müfettişi, Yaver-i Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal”,

-Çekilen kişi “Zat-ı Şahane” yani Sultan Vahdettin, çekildiği yer Havza. Tarih 14 Haziran 1919.

Burada Mustafa Kemal Paşa, son görüşmelerini hatırlatıyor padişaha ve şöyle diyor:

“ Huzurdayken İzmir’in işgali karşısında “pek mahzun olan” kalbinizin “bu nokta-i necâta ait ilhamatı”nı, yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum.

Sizin “ilkâ”nızdan, (yani Şemseddin Sami’nin “Kamus-i Türkî”sine bakılırsa, ) benim fikrimi çelmenizden aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum. …” Sivas’ta çıkan İrade-i Milliye gazetesinin 14 Eylül 1919 tarihli ilk sayısında çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın Vahdettin’e çektiği telgrafın orijinali.

Müthiş bir metin tabii. Ancak telgrafın bu şeklini başka kaynaklarda bulabileceğinizi sanıyorsanız aldanıyorsunuz.

“Nutuk” dahil diğer kaynaklarda “ilkâ” kelimesinin “ilham”a dönüştürüldüğünü görüp hayrete düşüyorsunuz (mesela “Atatürk’ün Bütün Eserleri”, c. 2, s. 375). Meğer, diyorsunuz, Atatürk’ün kendi sözleri de zamanla kitabına uydurulmuş.

Belge 2:

”KUVA-l MİLLİYE ANKARASI” yazar, Grace M. ELLİSON, (*) Cumhuriyet Turkiyesi’ni ilk ziyaret eden ve bu arada başta Atatürk olmak üzere bütün devlet büyükleriyle tanışıp röportaj yapan bîr İngiliz kadın yazardır…”

“GAZİ MUSTAFA’ KEMAL PAŞA’YLA KONUŞMA

LOZAN’DA konferans toplandıktan hemen sonra Gazi M. Kemal Paşa bana şu konuşmayı lütfetti:

Benim sorularını şöyle başladı:….

Soru; “Türkiye’yle Büyük Britanya arasında samimi bir anlaşmaya varılacağına inanıyor musunuz?”

Cevap;“Bizim eski geleneksel dostluğumuzun geriye geleceğinden şüpheli değil, eminim. Olmaması için bir neden yok. Lehinde de pek çok sebepler var. Bizim özgürlüğümüz uğruna şeref ve namus dışında istediğimiz bir şey yok. Biz Sultanı, daha çok özgürlük temini uğrunda uzaklaştırdık” (Sahife:172, paragraf:2)

1920’lerden yakın tarihe geliyoruz.

Demirel, Ecevit’in ‘Vahdettin hain değildi’ sözlerine karşı çıkarak ‘Bu yadırgatıcı bir beyandır” dedi.

…Osmanlı tarihi ile ilgili bir kitap yazan eski başbakan Bülent Ecevit’in, ‘Vahdettin hain değildi’ demesi tartışma yarattı. Ecevit’in, ‘Ben Vahdettin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok önemli işler yaptı’ sözlerine öncelikle, eski politik rakibi Süleyman Demirel karşı çıktı.

Demirel, ‘Türkiye’de bu konuda ilk defa bilinenlere aykırı bir şey söyleniyor. Ben böyle bir beyanı muhakeme edemiyorum. Ancak, tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır. Sayın Ecevit’in beyanı da yadırgatıcı bir beyandır. Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir’ dedi. Tarihçiler ise şunları söyledi:

Hain, demek haksızlıktır

PROF. METE TUNÇAY Ben öteden beri ‘Hain padişah Vahdettin’ sözünün, o dönemin şartları içinde söylenmiş haksız bir şey olduğunu düşündüm. Vahdettin siyasi anlamda yanlış hesap yapmış olabilir ama bu Vahdettin’in veya Damat Ferit Paşa’nın hain olduğu anlamına gelmez. Hain olması için en azından karşılığında bir şeyler alıp satması gerekir. Vahdettin’in bir şey alıp sattığını kimse söyleyemez herhalde. Bu, Cumhuriyet’in kuruluş dönemi koşulları öyle gerektirdiği için dolaşıma sokulan bir söyleyiştir. Bugün artık bu meselelere çok daha soğukkanlı bakabilecek ve şefkatle yaklaşabilecek durumdayız.

Hain siyasi bir kavram

YILMAZ ÖZTUNA Sultan Vahdettin’in hain olmadığını ben 40 senedir yazıyorum zaten. Kaldı ki, tarihçiler ‘hain’ kelimesini kullanmaz. Çünkü bu siyasi bir kelimedir. Kuruluş yıllarının ateşli dönemlerinde kullanılmış bir kelimedir bu ve öyle bir dönemde de mutlaka kullanılması gerekirdi. Bu Fransız İhtilali’nden sonra da böyle olmuştur, Rus Devrimi’nden sonra da böyle olmuştur. Ama aradan zaman geçip yeni rejim yerleştikten sonra, geçmiş dönemleri daha dikkatle tetkik etmek ve inceleme yaparken de böyle kavramlara yer vermemek gerekir. Ecevit’in böyle düşünmesi ve düşüncelerini cesurca söylemesi, bence önemlidir.

Ne haindi ne kahraman

PROF. M. KEMAL ÖKE Vahdettin ne bazılarının iddia ettiği gibi ne hain, ne de onlara karşıt olan kesimlerin iddia ettiği gibi, Mustafa Kemal’e Anadolu’ya geçip Milli Mücadele’yi başlatması insiyatifini kullanan perde arkasındaki gizli kahramandır. Doğrudur, Vahdettin, Mustafa Kemal’i Samsun’a gönderirken, Mustafa Kemal’in ne yapacağını gayet iyi biliyordu. Ve bu projeye de sadece onay vermekle kalmadı, para da verdi. Ancak, bunu saraya yakın çevrelerin telkin ve hatta tazyikiyle yaptı. Bir yerde bu işe zorlandı. Mustafa Kemal’in idam fermanını onaylaması ise tamamen İngiliz baskısının bir sonucudur.

Sevr’deki tutumu tartışmalı

PROF. REŞAT KAYNAR Padişah Vahdettin’in doğrudan doğruya memlekete zarar vermek için yaptığı bir hareket yok. Dolayısıyla, elimizde Vahdettin’in ihanetini gösterecek bir belge de yok. Ama hadiseleri Atatürk’ün Nutuk’ta anlattığı gibi gözden geçirirsek, Vahdettin’in en büyük kusurunun Sevr’in imzalanması sırasında ortaya çıktığını görürüz. Sevr, devletin ve milletin ortadan kalkması demektir. Atatürk, Sevr konusunda doğrudan Vahdettin’i suçluyor. Dolayısıyla, asıl tartışılması gereken Vahdettin’in Sevr konusunda aldığı tutum olmalıdır.

İhanetle alakası yok

MURAT BARDAKÇI (Vahdettin biyografisinin yazarı) Bir hükümdarın devletine ihaneti ile sıradan bir insanın kendi evini yakması arasında hiç fark yoktur, zira hükümdarlar devletin kendilerine Allah’ın lutfu olduğuna inanırlar ve devleti mülkleri olarak görürler. Vahdettin herşeyin bittiği bir anda, 4 Temmuz 1918’de tahta geçti, üç ay sonra, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi’ni imzalayıp teslim olduk. Yani, dünya savaşının ve yenilginin Vahdettin ile hiçbir alákası yoktur. İktidarı, Bebek ile Aksaray arasındaki bölgeye sıkışmış bir padişahın çaresizliği sözkonusu. Tek yaptığı, ‘iki tarafı birden idare edip zaman kazanma’ çabası ve işte bu oyalama taktiği bizde ihanet olarak yorumlanıyor. Hatıralarında, ‘Facialara ve olaylara kalkan olamadım ise de, paratoner vazifesi gördüm. Musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım’ diyor. Vahdettin hakkındaki tek belgesel biyografiyi yazmış bir kişi olarak şunu söyleyebilirim: Osmanlı Tarihi’nin en şanssız hükümdarıdır, her insan gibi o da bazı hatalar yapmıştır ama memleketini seven bir kişidir ve ihanetle hiçbir alákası yoktur.”(3)

Yazılanlar özetlenirse:

-M. Kemal Paşa’ya göre: kendisini (ikna ederek) Anadolu’ya Sultan Vahdettin göndermiş.

-M. Kemal Paşa : “Biz Sultanı, daha çok özgürlük temini uğrunda uzaklaştırdık” demektedir.

Açıklamalara göre: Sultan Vahdettin kaçmamış, Halife II. Abdülmecit gibi sürgün edilmiştir. Gerçeğinde Vahdettin sürgün edilmeden 16 gün önce de saltanat kaldırılmıştır.

Dolayısıyla Sultan Vahdettin Yurt dışına “Sabık Sultan” olarak gönderilmiştir.

Ancak, bu husus bugüne kadar hep gözlerden kaçırılmıştır.

Ecevit-Demirel tartışmasında Demirel neyi vurgulamaktadır?

‘Türkiye’de bu konuda ilk defa bilinenlere aykırı bir şey söyleniyor.

Ben böyle bir beyanı muhakeme edemiyorum.

Ancak, tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır.

Sayın Ecevit’in beyanı da yadırgatıcı bir beyandır.

Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir’

Şunu mu anlayalım?

“Resmi tarih yazılımındaki bir iddia doğru olmayabilir… Bu çok önemli değildir. Siz (ilim insanları, yazarlar, düşünen insanlar) bunları görmeyin, duymayın!

Devam edecek:

Sevr konusu da, “Vahdettin kaçtı” meselesi gibi midir?

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmıştır.

(*)Eserin ismi : “KUVA-I MİLLÎYE ANKARASl “

Yazar; Grace M. ELLISON  (İngiliz Bayan gazeteci)

İngilizce yayım tarihi; Lozan-Ocak, 1923

Türkçe Yayım tarihi:  “MİLLİYET YAYIN LTD. ŞTİ. YAYINLARI”, Birinci Baskı: Ocak 1973

Kaynaklar; (Dr. Fatih M. DERViŞOGLU – Milli Mücadele döneminde basın ve İrad-i Milliye gazetesi)

(1) a) Irâde-i Milliye gazetesi, Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’ta çalışmalarının sürdürdügü 8 Eylül 1919-13 Aralık 1919 tarihleri arasında 16 sayı yayınlanmıştır. Ankara’da, Heyet-i Temsiliye yayın organı Hâkimiyeti Milliye (10 Ocak 1920) tarihinde yayın hayatına katılmıstır. Bu iki zaman dilimi arasında Irade-i Milliye dört sayı daha yayınlanmştır. Hâkimiyet-i Milliye’nin yayınlanmasından iki gün sonra (12 Ocak 1920) Irâde-i Milliye’nin 20. sayısı neşredilmiştir. Milli Mücadele’nin yeni yayın organı, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin (10 Ocak 1920) tarihinde yayınlanmasına kadar geçen zaman zarfında Irâde-i Milliye gazetesinin ulusal kimligini muhafaza etmiştir.” Dr. Fatih M. DERViŞOGLU. b)Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/irade-i-milliye-gazetesinde-yazilanlar-tarihimizi-degistirir-mi.html

(2) –“Izmir’in işgali iç ve diş siyasetteki başarısızlıkların müsebbibi olarak Sadrazam Damat Ferit Paşa açıktan eleştirilir, Ülkedeki olumsuzluklara çare aramak için toplanan Sivas Kongresini tenkil etmek için Ali Galib’i görevlendiren Sadrazamın bu oyunu ise millete şikâyet edilmektedir. Sivas Kongresi ve Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti’nin, mevcut kanuni çerçeve içinde faaliyet gösterdiği belirtilmektedir. Hükümetin düşmanca tavrına rağmen, Padişah’ın “son beyanat-ı mülûkâneleriyle tasvit etmiş oldukları” gibi, Veliahd Abdülmecid Efendinin de Padişah’a sunduğu bir layihayla mevcut hükümetin icraatlarını eleştirerek Anadolu’daki hareketin tekliflerinin dikkate alınmasını tavsiye ettiği” belirtilmektedir.

(3)http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/ecevit-i-yadirgadim-335629

30 Ağustos: Lozan’da Vazgeçilen İddiaları Sahiplenirseniz Yeniden Batı’nın Hedef Tahtası olursunuz (5)

 

 

Devletler siyaset gereği söyleyeceklerini: Eski bir siyasetçi, diplomat, ya da bir gazeteciye söylettirirler. Almanların, eski Dışişleri Bakanı’nın aşağıdaki beyanatı gibi.

Eski Alman bakandan Türkiye yorumu: Avrupa’nın hasta adamı geri dönüyor

Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Joschka Fischer, AKP Türkiyesi’nin, Ortadoğu’da ‘Arap Baharı’ denilen olayların başlamasının ardından yaşadığı dönüşümü analiz ederken “Avrupa’nın hasta adamı geri dönüyor” yorumunu yaptı…

 

“ERDOĞAN BATI’YLA ENTEGRE ETME ŞANSINA SAHİPTİ”

…“Stratejik konumu, ekonomik ve insani potansiyeli sayesinde Türkiye’nin parlak 21. yüzyıl geleceğine doğru hareket etmesi gerekirken milliyetçilik ve yeniden doğuya yöneliş anlayışıyla 19. yüzyıla doğru yol aldığını” öne süren Fischer, “2014 yılında cumhurbaşkanı olan Erdoğan, Türkiye’nin hızla modernleşmesine ve aynı hızda geriye doğru gidişine başkanlık etti.

Atatürk’ün izinden ilerleme ve Türkiye’yi Batı’yla entegre etme görevini tamamlama şansına sahipti ancak başarısız oldu” ifadelerini kullandı… (1)

Türkiye’deki tüm darbeler ne zaman oldu bilir misiniz?

Halk ne zaman iktidara gelir gibi oldu ve bağımsızlığına sahip çıktıysa.

İlginç değil mi?

NATO’nun ve Avrupa Birliği’nin sessiz kalarak sonucunu heyecanla bekledikleri 15 Temmuz 2016 Darbesi de dahil.

Alman Siyasetçiden sonra :

Wasington’daki Türkiye uzmanlarından Lisel Hintz yukarıdaki konu hakkında açıklama yapmaktadır:

…Başkan Trump’ın çelik ve alüminyum ürünlerinde Türkiye’ye yönelik gümrük tarifelerini iki katına çıkardığını açıkladığı Twitter mesajının, normalde sürpriz olması gerekse de Trump’ın karakteri düşünüldüğünde sürpriz olmadığını söyledi. Hintz, Trump’ın da tıpkı Erdoğan gibi “güç gösterisi” ve kimlik siyaseti yöntemi izlediği görüşünü dile getirdi.

Amerikalı uzman, Brunson meselesinin Amerika’da hem yürütme hem yasama organları, hem de iki partinin de birleştiği bir konu olduğuna dikkati çekti.

‘İlişkiler sürekli daha kötüye gidiyor’

Hintz, Türkiye’nin yön değiştirdiği ve “artık Batı kampında görülmediği” tartışmalarıyla ilgili olarak da şu değerlendirmeyi yaptı:

“…Evet Türkiye teknik olarak NATO üyesi ama bence ‘müttefik’ kelimesini bu yaşanan duruma uydurmanın hiçbir yolu yok, ittifakın üyesi olmak tamamen resmiyette kaldı. Bence karşılıklı değerler ve hatta bir dereceye kadar ortak çıkarlar hakkında konuşmak için bile çok geç. Bunu Suriye’de, ya da başka bazı konularda gördük. Türkiye kendi bağımsızlığını, NATO’ya illa bağlı olmadığını ortaya koyma yönünde çok gayret gösterdi; Şangay 5’lisine dahil olma, Çin’den Rusya’dan silah alma, İran’la müzakere etme, Astana sürecinin parçası olma gibi sözleri ya da gelişmeleri sık sık duyduk, gördükDolayısıyla Erdoğan tarafından Batı’ya karşı koyma, ‘size ihtiyacımız yok, sizin güvenlik altyapınızın parçası olmamıza artık gerek yok’ şeklinde çok güçlü bir çaba sergilendi. Bu durum sürdürülebilir mi değil mi, bence bunun üzerinde düşünmek önemli çünkü çok yakın bir Türk-Rus ortaklığının Erdoğan’ın bile güvenebileceği bir durum olduğunu düşünmüyorum. Ama Erdoğan’ın Putin’i araması, konuşmasında Çin’e, Rusya’ya, İran’a güvenden bahsetmesi, bence bunlar Batı’ya karşı ‘sizin kurallarınıza göre hareket etmek zorunda değiliz şeklinde çok güçlü bir sinyal.”

Batılılaşmamız, Batı için neden bu kadar önemli?”

Konusunun anlaşılması ve açılması adına : 2018’den 1932 Yılına, İngiliz Ajan H.C.Armstrong’un Mustafa Kemal Paşa hakkında yazdığı Bozkurt kitabındaki yazılanlara gidiyoruz.

Yazar, Mütareke (ateşkes) döneminde İngiliz Yüksek Komiserliği’nde çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1923 yılında İstanbul’dan ayrıldı. Türkiye’de kaldığı bu birkaç yıllık dönemde aralarında Mustafa Kemal’in de olduğu birçok şahsiyetle temaslarını sürdürmüştür.

(Bozkurt) “Mustafa Kemal’in sağlığında, 1932’de yayınlanan ilk biyografisidir:

…Kılıç Ali, hatıralarında “Bozkurt” kitabından bahsediyor: “Armstrong ismindeki meşhur bir Türk düşmanının yazdığı kitapta, Atatürk’ün aleyhinde bazı kısımlar vardı ve bunun için de hükümet tarafından memlekete sokulması men edilmişti.”

Atatürk merak etti. Kitabı getirtti. Bir gece sofrada geç vakte kadar tercüme ettirerek okuttu, dinledi. Armstrong, Atatürk’ün herkesçe malûm içkisinden bahsediyor ve bunlara garazkârâne mütalâalarını da ilave ediyordu.

Fakat bunları sayıp dökerken de, memleketin herhangi bir felâketi veyahut memleketini ve milletini alâkadar edecek herhangi mühim bir hadise zuhur etti mi, onun içkisini de, eğlencesini de bir tarafa bırakıp pençesini hadiselerin üzerine atarak arslan gibi kükrediğini de belirtip yazmayı ihmal etmiyordu.

Atatürk kitabı sonuna kadar dinledikten sonra;

-‘Bunun ithalini menetmekle hükümet hataya düşmüş. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış, bu eksiklerini ben ikmal edeyim de kitaba müsaade edilsin ve memlekette okunsun!’ diye latife etmişlerdi” (2)

Kanaatimize göre, “Bozkurt”, Mustafa Kemal Paşa’ya düşmanlık için yazılmış bir eser değildir. Kitabı dikkatli okuyanlar da bu kanaate ulaşacaklardır.

Armstrong kitabında bakınız ne demektedir :

– Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu.

-Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti! (M.Kemal Paşa) Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı….

Armstrong neyi vurgulamaktadır?

-Yeni kurulan devlet’in “Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye kalkışmayacağı’nı.

Peki, ya bir gün birileri Osmanlının iddialarının peşinden gitmeye kalkarsa?

Kalkarsa, yukarıdaki tehditler peş peşe sıralanmaya başlayacaktır.

Bu pencereden bakıldığında,

Eski Alman Dışişleri Bakanı’nın, yeniden dillendirdiği “Hasta Adam!” ifadesi,

Bir tespit midir, bir tehdit midir?

Batılı büyük düşünürlere göre Osmanlı, insanlık tarihinin görüp göreceği tek “Güneş Devlet” tir. (*) Osmanlı, kastedilen manada “Hasta“ değildir. Ortada bir hastalık varsa, bu: Hristiyan dünyasının, kendi itirafları ile Osmanlının bünyesine beş yüzyıl boyunca aşıladıkları virüslerdir.

Osmanlı, beş yüzyıl boyunca yapılan binbir çeşit saldırıya karşı direncini son ana kadar koruyabilmiş; 1918 Dünya şartlarının gereği olarak kendi iradesi ile bir Anka Kuşu (**) misali küllerinden yeniden doğmuştur.

Bu iddialı sözler, duygusal bir (Müslüman, Türk ve Osmanlı hayranı!) beynin değil, aşağıda açıklandığı üzere çok sayıda (yabancı) düşünür büyük beynin ortak ifadesidir.

Bunlardan birisi de, Romen Büyükelçi Trandafir G. Djuvara‘dır. (3) Diplomat-Tarihçi Djuvara, 1914 yılında yazdığı kitapta, bizim anlayamadığımız, daha doğrusu anlamamız istenmediği için doğru anlatılmayan Osmanlı gerçeğini bize tam ve doğru olarak aktarmaktadır.

15 Mayıs 1889 tarihinde Godefroid Kurth  şöyle yazıyordu:

“İslam başka hiç kimsenin yapamadığı, hatta cesaret edemediğini yaptı. Haç herkesi yenmişti. Hilal ise haçı yenilgiye uğrattı. (4)

XI. Yüzyılda “Tanrı böyle istedi” denmişti. Bugün de aynı şey söylenebilir. O tarihlerde yaptığımız savaşın eşini bugün aynı düşmanlara karşı yapıyoruz”

Tarîh-i İslâm sırf akvâm-ı îslâmiyye’nin (Müslüman Toplumlar) zararına olarak akvam (Cemiyet) ve milel-i Mütecâvvirenin (komşu devletler)  terakkîyâti  (yükselme) tarîhi demektir. Ve binâen’aleyh ba’zı mahiyet-i diniyyeyi muhtevidir. (Fatih) Sultan Mehmed-i Sânî ile Sultan Süleyman-ı Kanuni’nin Hrıstiyan memâlîğindeki (Ülkelerinde) muzafferiyeti Hilâl’in Sâlib’e muzafferiyetidir. (İslam’ın Hristiyanlığa galip gelmesidir)  (5) …

Bizans İmparatorluğu’nun vârisi bulunan Osmanlı İmparatorluğu bu verasetin hem menâfi’ini (faydasını) hem de mehâzîrini (zararını) gördü. Her taraftan boğazlara sâhib bu imparatorluk bir hayli zaman Asya’ya müntehi (tamamlayıcı) olan Avrupa yollarına da hakîm bulunmakta ve kendi silahî kuvveti ile bütün Avrupa’yı merkezî üzerine icrâ-yı hükm ve nüfuz eylemekde idi. (söz sahibi oldu)  Ve tabî’î bundan dolayı birçok düşman kazanmış idi. (6)

Garbtan (Batıdan) Hindistan’a vâsıl olmak arzusunda bulunan Kristof Kolomb İslâmiyeti bidâyet-i i zuhurunda mahv etmek (yıkmak) fikrine düşmüş idi. (***)

Bu fikrin evhâm ve hayâlâtdan (Hayal) ibaret olduğunu mu’âsırîni (aynı asırda yaşayanlar) Kristof Kolomb’a söylüyorlardı.

İşte o vâkiten beri evlâd ve ahfadı da (gelecek nesiller) aynı fikri perverde (yetiştirilmiş) ediyorlar  fî-yevminâ hazâ  (bugünkü günde) birlikte Pamir Kıt’ası’na gelmiş olan ve biri Kafkasya’ya ve diğeri Nil’e hakîm bulunan Rusya ile İngiltere’nin şarktan (Doğudan) vesâ’ir Hükûmet-i Hristiyaniyyeninde garbtan (Batıdan) Bahr-i Sefid  (Akdeniz) üzerinden Müslümanları tazyik ettikleri görülüyor. (7)

Papa Aeneas Sylvius Piccolomini 1463 yılında Fatih Sultan Mehmet’e yazdığı bir mektupta onu hıristiyan olmaya davet ediyordu:

–“Vaftiz olacağın bir damla su seni Hristiyan yapacak, İncil’in hizmetine sokacaktır; bunu yaparsan, yeryüzünde senin şanını aşabilecek, gücün eşit olabilecek hükümdar bulunmayacaktır.” (8)

İstanbul’un fethinden hemen sonra bile zaman zaman Osmanlı imparatorluğunun kısa zamanda yıkılacağı söylenir olmuştu; büyük Napolyon da tahmininde yanıldı, 1784’te Türkiye’nin on yıl içinde Rusya’nın avucuna düşeceğini yazan Prusya’nın İstanbul’daki temsilcisi Diez de(7) Rus Çarı Büyük Pierre 23 Mart 1711 tarihli bildirisinde Doğu Hiristiyanlarına şöyle sesleniyordu:

‘Sizleri orduma davet ediyorum, gelin; kılıcımın gücüyle, barışa kavuşacaksınız ve Türklerden kurtulacaksınız.”  

1807 yılında Şövalye Gentz “İstikbali mezardan daha da karanlık” görüyordu; Ruslar 200.000 kişi kaybedecekler ama Konstantinopl’a (İstanbul’a) yerleşeceklerdi. (9)

(İngiltere Dışişleri Bakanı) Lord Curzon’un İstanbul ile Boğazlar’ın Türklerden alınması konusunda İleri sürdüğü düşünceler aşağıdadır:

-“Aşağı yukarı beş yüz yıllık bir süre boyunca Türklerin Avrupa’da bulunmaları Avrupa siyasası için bir delilik, entrika ve çürüme, Türklere tâbi uluslar için bir zulüm ve fena idare kaynağı, İslam âlemi için de yerinde olmayan küstahçasına ihtiraslar saiki olmuştur Türk’ü, kendini büyük bir devlet addetmek cüretine sevk etmiş ve ona aynı hayali diğerlerine kabul ettirme kudretini vermiştir… (Türklerin Avrupa’da bulunmaları) Balkan sorununun çözülmesine ve Balkan uluslarının tam serbestisine karşı sarsılmaz bir set olmuştur. Gelir ve varlığının İstanbul’un çürümüş çevresine veyahut hakiki kuvvetli ve ihtiyaçları ile mütenasip olmayan kara ve deniz kuvvetlerinin gereklikleri için israf olunması Türk ulusunun daha iyi ve uygun hiçimde yöneltilmesini aynı surette engellemiştir.” (10)

“Sevr taslağı öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon, hükümetine verdiği memorandumda bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu.

“Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

İngilizlerin bu konudaki düşüncesi elbette bunlarla sınırlı değildir.“Bu Kuran Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kuran’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız” diyen İngiliz Başbakanı Gladston ise, Lord Curzon’un bu görüşünü destekleyerek “Barbar Türkleri Asya’ya Sürmeliyiz” açıklamasını yapıyordu…”(11)

Paris 1919: Dünyayı Değiştiren Altı Ay” kitabıyla olay yaratan ünlü tarihçi Margaret MacMillan, Habertürk’ten Selçuk Tepeli’ye konuştu. İngiltere eski başbakanı David Llyod George’un torunu olan MacMillan, olay yaratan kitabında en çok bahsettiği Osmanlı İmparatorluğu hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu.

“HASTA ADAM‘ ALGISI DEĞİŞİYOR”

Ülkesinde Osmanlı’ya dair uluslararası bir tabir olan “Hasta Adam” algısının değiştiğini vurgulayan MacMillan sözlerine şöyle devam etti;

Sadece Kanada’da değil, İngiltere ve Amerika’da da Avrupalıların Osmanlı İmparatorluğu’nu “hasta adam” diye niteledikleri basit algı değişti. Osmanlılar hakkında pek bilgi sahibi olunmadığı ortaya çıktı ve şimdilerde gittikçe artan bir ilgi var.

“BARIŞ VE İSTİKRARA DAİR ÇÖZÜMLER OSMANLI’DA VAR”

Osmanlı algısı Türkiye’de de değişiyor. Aradan zaman geçtikten sonra tarihi daha objektif yargılamak mümkün oluyor. Ayrıca Ortadoğu’daki sorunlara barış ve istikrar getirecek çözüm alternatifleri arayanlar geçmişe bakıyorlar ve orada da Osmanlı İmparatorluğu var.

“DÜNYA OSMANLI’DAKİ PAYLAŞIMI FARK EDİYOR”

Mesela Osmanlı’da müthiş bir paylaşım vardı. Dünya bugün bunu fark ediyor. New York’ta Libya’yla ilgili bir konferansa katılmıştım. Libya Osmanlı kontrolü altındayken İtalyanlara nazaran çok daha üstün bir düzen olduğunu görmek beni derinden etkilemişti. Osmanlılar Libya’da okullar, üniversiteler açtılar. İnsanlar eğitim görüyordu. İtalyanların gelişi Libya’nın bir bakıma sonu oldu.(12)

Yazılanlar özetlenirse:

Bozkurt’un yazarı Armstrong ne demektedir?

– “Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu.

-Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti! (M.Kemal Paşa) Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı….”

Sevr taslağı öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon, hükümetine verdiği memorandumda bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu:

Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

Yuarıdaki mesajlara göre Türkiye’nin yeri Batı mı, Doğu mu?

“Batı’da yer almamız” gerektiğini ileri sürenlerin tezi: (Hürriyet/Taha Akyol)

“…Demokrasi ve hukuk devleti konularında Avrupa’nın sert eleştirileri öteden beri biliniyor.

Avrupa ve Amerika’nın bu tavrı karşısında Türkiye geleceğini artık Batı’da değil İslam dünyasında veya Türk dünyasında ya da Rusya ile Avrasya coğrafyasında mı aramalı?

Hayır!

Türkiye bu ülkelerle ilişkilerini sonuna kadar geliştirmeli fakat Türkiye’nin geleceği dediğimizde, bizim temel ihtiyaçlarımızın neler olduğunu, o coğrafyalarda neler bulabileceğimizi hamasetle değil, akılla iyi tahlil etmeliyiz.

Bilimi, teknolojiyi ve demokrasiyi o coğrafyalardan alabilir miyiz? “

Kendimizi kandırmamızda üstümüze yok!

Batılılar bize paramızla (stratejik) malzeme satmıyor, ne zaman içeride kalkınmamızla ilgili hayırlı bir iş yapılırsa (halkın egemenliğine dayalı bir iktidar oluşturulursa) hemen bir darbe ile tüm düzen başa döndürülmekte değil midir?

Batı, onların dili, dini, kültür değerleri ile onlara gitmemizi istiyor.

Açık ifadesi ile bir sömürge olarak (teslim olmamızı değil de!) Kalmamızı.

İşte kendi ayaklarımızın üzerinde durmamızın bedeli:

-Her yetişkin vatandaş (bilgi edinmek, ilmi temelde üretmek için) bir yılda en az 25 (yirmibeş) kitap okumalı;

-Her vatandaş, kazancını (her ne olursa) en az yüzde yirmi-otuzunu tasarruf ederek; devletinin, işadamının yatırımına kaynak-sermaye oluşturmalı ve dış borç sarmalından, faiz ödemelerinden kurtulmalıdır.

Değilse:

-Bir gün yüzümüzü Avrupa Birliği’ne, Bir gün Rusya’ya döner, yardım bekleriz.

-Döneriz de, Devletlerin dostluğu! Çıkarlarları kadardır.

Ancak:

Dünyanın en değerli Coğrafyasına, verimli topraklarına ve girişimci halkına sahip olan bizlere; bir yere ait olmayı düşünmek, bir tarafa yaslanmak hiç yakışmamaktadır.

“Geçme namert köprüsünden ko aparsın su seni,

Yatma tilki gölgesinde ko yesin aslan seni.” (Koca Ragıp Paşa)

 

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve Kaynaklar:

(*) Güneş Devlet : Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639)  şair, yazar ve filozoftur. “Güneş Ülkesi, isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un Devlet’i, Thomas Moore’ın Ütopya’sı çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren Güneş Ülkesi, sosyal bilimlere eğilenlerin okumadan edemeyecekleri, dünya üniversitelerinde de yardımcı kitap olarak salık verilen ana yapıtlardan biridir.

“Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği “Güneş Ülke” özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmektedir:

“Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür?

-Fikir hürriyetine. Vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki, düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir “Güneş ülke” yarın neden vücut bulmasın?”

(**) Anka Kuşu: “Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında anka, efsanevi özellikleri ve değişik adlarıyla çeşitli teşbih, mecaz ve mazmunlar halinde geniş kullanma sahasına sahiptir. Özellikle divan edebiyatının manzum ve mensur metinlerinde iyi özellikleri ile zikredilir. Renkli tüyleriyle bir cennet kuşu kabul edilerek zümrüdüanka diye bahsedilmiştir. Yükseklerde uçması ve kolay avlanamayışı yüzünden ulaşılması çok zor durumları ifade etmek için kullanılmıştır. Sevgili, adı herkes tarafından iyi bilindiği halde, kendisini görenin olmaması, gözle görülmeyişi veya ona ulaşma zorluğu sebepleriyle ankaya benzetilmiştir. Onun aşığa iltifat etmesi ve yakınlık göstermesi ise aşığın başına “devlet kuşu” konması olarak kabul edilmiştir. Ankanın en meşhur özelliği, kimseye muhtaç olmadan kendi başına yaşadığı için kanaati temsil etmesidir. Bu yüzden kanaat sahiplerine “ankameşreb” veya “ankatabiat” denir. Yine bu özelliği sebebiyle kimseden birşey beklemeden darda kalan herkese yardım eden bir varlık hüviyeti kazanmıştır.”Efsaneye göre: Anka Kuşu; ölümünün yaklaştığını hissetmeye başladığı an kendisine kuru dallardan bir yuva inşa etmeye başlar ve bunu ne olduğu bilinmeyen bir zamkla sıvar.Daha sonra yuvanın içinde ölümünü bekler. Güneş ışınları yuva içindeki kuru dalları (kuş ile birlikte) yakar. Efsaneye göre bir süre sonunda küllerden yeni bir Anka Kuşu doğar. Bu efsane, birçok dinde yeniden varoluş, diriliş sembolü olarak benimsenir”

(***) Hurmuzaki, Suppl. I, Cilt II, Sh.220 (Alıntı: Türkiye’nin paylaşılmasında…)

(1)Yazının tamamı için bakınız:

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/1069049/Eski_Alman_bakandan_Turkiye_yorumu__Avrupa_nin_hasta_adami_geri_donuyor.html

(2) Kılıç Ali, Atatürk’ün hususiyetleri,

(3)Şark Mes’elesi  Edouard dé Driault, “Bidâyet-i Zuhurundan Zamanımıza Kadar “: Sahife:64

4)(La Croix et le Croissant; Le Magasin Littéraire et Scientifique; Gand ve Paris) Alıntı: “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje” Trandafir G. Djuvara İkinci Baskı: Ağustos 2008

(5)Şark Mes’elesi  Edouard dé Driault, “Bidâyet-i Zuhurundan Zamanımıza Kadar “

(6) A.g.e: Sahife:64

(7) A.g.e: Sahife:6

(8) “Evolutions du probleme oriental.” Revue des Deux Mondes, 1878)

(9) “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje”

(10) Osmanlının Tasfiyesi, Yazarın dip notu: Hikmet Bayur, sahife:316. Bunlar, Ocak 1919’da İngiliz kabinesi üyelerine dağıtmış olduğu bir andıçta bulunmaktadır. Bkz. Lord Ronaldshay, The Life of Lord Curzon, III, s. 264)

(11)Prof. Dr. A. Haluk ÇAY, 1996, “Her Yönüyle Kürt Dosyası” S.13–14, Turan Kültür Vakfı Yayınları. Ayrıca bakınız, Prof. Karaca’nın “Büyük Oyun” isimli eserine Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/lozanda-lokomotif-vagonlardan-ayrilir-ve-salip-hilali-doguyu-halleder-son.html#sthash.XjqVPLWv.dpuf

(12) http://www.ensonhaber.com/margaret-macmillan-hasta-adam-algisi-degisiyor-2013-12-01.html

30 Ağustos ve Yükselen Dolar : Avrupalılar Neden Mustafa Kemal Paşa’yı Çok Sevdiler? (4)

Başkalarının ilmini alır  ve geliştirirseniz kalkınır; kültürlerini yaşayarak taklit ederseniz, birer kötü kopyaları (sömürgeleri) olursunuz. 

 

Büyükelçi Volkan Bozkır, Avrupalıların Osmanlıya bakışını, ‘Günah Keçisi’: Tête de Turc…” tabiri ile bakınız ne güzel özetlemektedir.

Aşağıda konu ile ilgili  ilginç iki örnekten sonra TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Sayın Volkan Bozkır’la yapılan zengin içerikli röportajdan bir bölüm aktarılacaktır.

FRANSIZCA’DA ‘GÜNAH KEÇİSİ’: TÊTE DE TURC…

(Fransa Cumhurbaşkanı)Macron’un, Türkiye’nin üyeliğine ilişkin negatif mesajlarını nasıl okumalı?

Macron, iç siyasete oynadı. Oyu şu anda yüzde 30’lara düştü. O da kendisini bir şekilde cendereden kurtarma çabasında. Bilir misiniz, ‘günah keçisi’ diye bir tabir vardır.  Fransızca’daki karşılığı çok enteresandır: Tête de Turc…

Türk kafası yani…

Aynen.

Osmanlı döneminde Avrupa’da ilerlemesi Avrupalıları o kadar yıldırmış ki, eğlence merkezlerine bir yeniçeri kafası koymuşlar. Gelen geçen yumruk atıyor. Karısına kızan, işini kaybeden gelip yeniçeri kafasına vuruyor. Vuruşunun gücünü bir skala gösteriyor. Böylece bu tabir “günah keçisi” terimi olarak Fransızcaya girmiş…(1)

Avrupa’nın Osmanlıya bakışında Fransa’dan Avusturya’ya geçelim.

İçerisinde bulunduğumuz günlerde Avusturyalı siyasetçiler bize neden hoş olmayan davranışlarda bulunmaktadır, bunun arkasında yatan nedir?

Viyanalıların, ünlü “Türk Korkusu!

 “…Viyana’da 1534 yılında Osmanlı Akıncılar’ın gözetlenmesi için St. Stephen’s Katedrali’ne çan çalarak haber vermesi için bir memuriyet tahsis edilir. Bu memuriyet 1956 yılında artık Osmanlı tehlikesi kalmadığı düşünülerek kaldırılmıştır. Memuriyetin ömrü yani Viyana’nın Türk Korkusu tam 422 yıl sürmüştür.”(2)

Özetle: Viyanalılar, 422 yıl boyunca sabah-akşam Osmanlıların Viyana önlerine gelmelerini beklemişler!

TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Büyükelçi Volkan Bozkır Devam etmektedir:

“…AK Parti Avrupa Birliği’ni “Cumhuriyet’ten sonra Türkiye’nin en büyük medeniyet projesi” olarak görüyordu. Ama o çok başarılı müzakere süreci, sonunda “Haçlı ittifakı” söylemine kadar gitti… Biz nerede hata yaptık, AB nerede?

18 yıldır, AB Genel Sekreteri Yardımcısı, Dışişleri Bakanlığı AB den sorumlu Müsteşar Yardımcısı, Brüksel’de ülkemizin AB Daimi Temsilcisi, AB Genel Sekreteri ve son 7 senedir de AB Bakanı ve TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı olarak, AB ile ilişkilerimiz konusunda  üst düzey görev almış bir konumdayım.

Türkiye’deki reformlar konusundaki çalışmalarda, uzun bir dönem, aslında asker-sivil dengesi tam olarak tesis edilmediği için, Genelkurmay Başkanlığı ve o zamanki MGK Genel Sekreterliği’ni ikna etme zorunluluğu vardı. O zaman kimse de oralara gitmeye, generallerle konuşmaya cesaret edemiyordu.

Bu görevi sürekli üstlendim. AK Parti 3 Kasım 2002’de iktidara geldi, Cumhurbaşkanımız, o zaman Genel Başkan olarak neredeyse ilk toplantısını 6 Kasım’da Dışişleri ve AB Genel Sekreterliği’yle yaptı. Gerçekten AK Parti reformlara ve  AB’ye yürekten inanmış bir parti olarak iktidara geldi. Ve Cumhurbaşkanımızın önderlik ettiği kararlı çabalarla, Türkiye’nin müzakerelere başlayabileceği bir ortama geldik.

2004’te gerçekleşen 16-17 Aralık zirvesi aslında bir dönüm noktasıdır. Sabaha kadar yürüttüğümüz müzakereler sonrasında, 17 Aralık sabahında, Cumhurbaşkanımıza ( o zaman Başbakandı), AB Dönem Başkanı Hollanda Dışişleri Bakanı tarafından iletilen, müzakere tarihi verilmesini Kıbrıs’a bağlayan teklifi kabul etmedik.

Cumhurbaşkanımız, Türkiye’ye dönme kararı aldı. O anda aklıselim sahibi Tony Blair, Schröder, Chirac gibi Avrupalı liderler bize tahsis edilen odaya geldiler. 3.5 saat süren pazarlıklar yapıldı. Türkiye’nin şartları kabul edildi, Kıbrıs bağlantısı kaldırıldı ve o sayede Türkiye’nin müzakerelere başlaması için bir tarih verildi. Buraya kadar kimsenin kırılganlığı yok.

Ve AB, müzakereler başlamadan önce Türkiye için şartları değiştirdi…

Eskiden açılış-kapanış kriterleri, 23 ve 24. fasıllar yoktu. Diğer ülkeler bütün fasılları aynı anda açtılar, kapattıklarını kapattılar, bazılarını tekrar açtılar, iki senede de üye oldular. Bu yeni düzen tamamen müzakereleri ülkemiz için zorlaştırma amacını taşıyordu. Biz itiraz edince ondan sonra müzakere edecek tüm ülkelere uygulamaya karar verdiler. Türkiye, bütün bu zorluklara rağmen çok iyi bir müzakere mekanizması kurdu. Bütün kötü şartlara rağmen iki senede müzakereleri tamamlayacağımız kanaatini AB’de uyandırdık.

2008’de konseyi topladılar, Kıbrıs’ı gerekçe gösterip, sekiz faslı açılamaz, tüm fasılları kapanamaz hale getirdiler. Ben o zaman Brüksel’de daimi temsilciydim. ABD dönüşü Cumhurbaşkanımız ile Brüksel’de havaalanında konuştuk. Değerlendirme sonucunda, Cumhurbaşkanımız, “Devam edeceğiz. Biz tüm fasılları Ankara’da açarız, Kopenhag kriterleri bundan sonra Ankara kriterleri olacak deriz!” dedi. Bence doğru bir adımdı. Bunları açmamız, kapamamız bize fayda sağlıyordu. Öyle devam etti.

Ama…

Yavaş yavaş başka sıkıntılar çıkarmaya başladılar. Fasıl açılışlarını senede bire, ikiye indirdiler. Sonunda fasıl açamaz hale geldik. Zirvelere liderlerimiz davet edilir, aile fotoğraflarında yer alırken birdenbire Sarkozy çıktı, “Türkiye bundan sonra gelmesin” dedi. Zirve fotoğraflarından çıkarıldık.

Halkımıza bu durumu izah etmekte zorlandık. Görüleceği üzere, Türkiye’nin müzakerelerin ve ilişkilerin arzu edildiği gibi yürümemesinde gerçekten kabahati yok.

Vize sürecinin akamete uğraması ve 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünden sonraki tutumları ise Türkiye’de tepkiye neden oldu.

Avrupa’nın sıkıntısı nedir?

İki nedeni var: AB altı ülkenin kurduğu bir sistemdir. BM Güvenlik Konseyi’nde nasıl kuruluşta savaşın galibi beş ülkeye veto hakkı verilmek suretiyle tüm BM sistemi kontrol altına alınmak istenmişse, burada da kurucuların kendini güvence altına alma saiki vardır.

Şöyle ki, AB sisteminde her ülkenin bir oyu var gibi gözükse de ülkenin nüfusu ve yüzölçümüne göre belirlenen ağırlıklı oy dediğimiz bir sistem var.

Almanya’nın, Fransa’nın 29 oyu, Hırvatistan’ın 10 oyu, GKRY’nin (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) 4 oyu var. 91 oyla herhangi bir kararı bloke edebiliyorsunuz.

Bunu kararlaştırırken tabii Türkiye’nin bir gün üye olabileceğini düşünmüyorlardı. Şimdi, üye olduğu takdirde Türkiye’nin 29 oyu olacak. Parlamentoda 100 parlamenteri olacak. Karar mekanizmasını etkileyecek bir durum. Birincisi budur.

İkinci husus, aslında Avrupa Birliği ülkelerinde çoğunluk AB’yi bir Hıristiyan Kulübü olarak görür. Bunu Avrupa Anayasası’na koymak için çok uğraştılar. Fakat AB içinden itirazlar geldi ve önlendi. Bugün anayasada  yazmasa bile ana fikir budur. Bundan dolayı da Müslüman Türkiye’ye karşı genelde bir isteksizlik var. (3)

Türk halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor…

Fransa (eski) cumhurbaşkanlarından Giscard d’Estaing, 2004 yılında, AB ile ilgili görüşlerini açıklar:

“Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor.” (4)

Türkiyenin kendisi, özellikle yakın tarihi ile hangi gerçeklerini biliyor ki ?

D’Estaing devam ediyor:

“Avrupa’nın ortak kimliği Hıristiyanlıktır. Türkiye bunun hangi parçasını oluşturabilir ? Türkiye bir İslam ülkesidir. Bu iki kimlik bir arada olmaz. Aksi hâlde AB dağılır.

Türkiye, AB’ye girmesi için, İslam kimliğinden, egemenliğinden, bağımsızlığından vazgeçecek mi ? 

Brüksel’i Ankara yerine başkent kabul edecek mi?

Türkiye Avrupa tek devletinin bir federe devleti olacak mı ?” (5)

Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor.” (6)

“Avrupa Anayasası’nı yazarken bizi kaynaştıran özellikleri tanımlamaya çalıştık: Antik Yunan ve Roma’nın kültür mirası, Avrupa hayatının özümsediği dini geçmiş, Rönesans’ın yaratma şevki, Aydınlanma Çağı felsefesi ve rasyonel düşünceOysa Türkiye bu unsurlardan hiçbirini paylaşmıyor.” (7)

Eski Alman bakandan Türkiye yorumu: Avrupa’nın hasta adamı geri dönüyor

Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Joschka Fischer, AKP Türkiyesi’nin, Ortadoğu’da ‘Arap Baharı’ denilen olayların başlamasının ardından yaşadığı dönüşümü analiz ederken “Avrupa’nın hasta adamı geri dönüyor” yorumunu yaptı.

‘Project Syndicate’ isimli internet sitesi için bir makale kaleme alan Fischer, 2011 yılında Arap Baharı başlayana dek başarılı bir ‘İslami demokrasi’ modeli olarak gördüğü Türkiye’nin geçen 7 yılda ‘Avrupa’nın hasta adamı’ unvanını hızlı bir şekilde yeniden kazandığını savundu.

“ERDOĞAN BATI’YLA ENTEGRE ETME ŞANSINA SAHİPTİ”

Sputnik‘in aktardığın(a) göre,“Stratejik konumu, ekonomik ve insani potansiyeli sayesinde Türkiye’nin parlak 21. yüzyıl geleceğine doğru hareket etmesi gerekirken milliyetçilik ve yeniden doğuya yöneliş anlayışıyla 19. yüzyıla doğru yol aldığını” öne süren Fischer, “2014 yılında cumhurbaşkanı olan Erdoğan, Türkiye’nin hızla modernleşmesine ve aynı hızda geriye doğru gidişine başkanlık etti. Atatürk’ün izinden ilerleme ve Türkiye’yi Batı’yla entegre etme görevini tamamlama şansına sahipti ancak başarısız oldu” ifadelerini kullandı…

Fischer, “Hem Avrupa’da istikrar hem de Türkiye’de demokrasi için AB, Türkiye krizine kendi demokratik ilkelerini esas alarak sabırla ve pragmatik bir şekilde yaklaşmalıdır” diye ekledi. (8)

ERDOĞAN’IN TÜRKİYESİ İLE ATATÜRK’ÜN TÜRKİYESİ AYNI DEĞİL’

Fransa olarak Avrupa’nın Türkiye ve Rusya ile yeni tip ilişkiler tesis etmesine, stratejik ortaklık inşa etmesine ihtiyaç duyduklarını belirten Macron, aynı zamanda bu ülkelerin geçirdiği değişimi de dikkate almaları gerektiğini söyledi.

”Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’si, Cumhurbaşkanı Atatürk döneminin Türkiyesi değil” diyen Macron şöyle konuştu:

‘AB ÜYELİĞİ OLMAZ, STRATEJİK ORTAKLIK LAZIM’

“Rusya” ve Türkiye ile ilişkileri düşünmeden Avrupa’yı uzun vadeli olarak inşa edemeyiz. Türkiye Cumhurbaşkanı Avrupa karşıtı gözüken pan İslamcı gündemini her gün yeniden teyit ederken Türkiye’nin AB üyeliği hakkında konuşmaya devam edebileceğimizi dürüst ve net şekilde düşünüyor muyuz? Dolayısıyla AB üyeliği değil de stratejik ortaklık inşa etmek lazım. Bu iki güç kollektif güvenliğimiz için önemli olduğundan Rusya ve Türkiye ile stratejik ortaklık lazım, onların Avrupa ile bağlı olması lazım.” (9)

Son bir örnek :

Sıkı Atatürkçü, yazar, gazeteci, siyasetçi Falih Rıfkı Atay’ı (*) nerede ise tanımayanımız yoktur… diyerek,  sözü kendine bırakıyoruz :

(29 Eylül 1929 tarihli The New York Times gazetesinden bir haber)

Türk Hükümeti, İlerlemenin Gerçek Yolu Olarak, Halkına Amerikanlılaşmasını Emrediyor.

(Amerika) Birleşik Devletler’in etkisi, neredeyse hiçbir Amerika’lı bunu farketmeden; Yeni Türkiye’deki, Fransa’nın (önceki) geleneksel kültür etkisininin ve Kur’an’ın ahlâki etkilerinin yerini alıyor.

Reformun çok sayıdaki gel-git dalgalarından etkilenen genç cumhuriyet, şimdi yeni bir dönüşüm denizine girmek üzere. Kemâlist hükümet bu denize “Amerikanizm” diyor.

Bu sonbahardan başlamak üzere, tüm Türk okullarında İngilizce öğretilmesi için Ankara tarafından emir verilmiş olması, Türkiye’de baskın olan Fransız kültüründen uzaklaşmanın önemli bir işaretidir.

Hükümetin önemli sözcülerinden ve Başkan (Mustafa) Kemal’in en yakın arkadaşlarından biri olan milletvekili Falih Rıfkı Bey, günlük resmi gazete olan Milliyet’e şöyle yazdı :

“Doğa, şehirler, bilim, bilgi ve insanların, hepsinin tamamen yeniden yapılandırılması gereken bir millette –ki bu bizimki oluyor-, Amerikanizm ama Avrupalılık değil, reformun temeli olarak vazife görmelidir. İlk adım, İngiliz dilinin geniş bir şekilde yaygınlaşması olmalıdır. Amerikan ruhunu benimsemek için, sadece üretim yöntemlerimizi değil, eğitim sistemimizi de değiştirmeliyiz.”

Avrupa genelinde de seyahat etmiş olan Falih Rıfkı Bey, Amerikancılık kampanyasına ilk kez; (Amerika) Birleşik Devletler’in, Lâtin Amerika üzerinde egemen olan etkisine ve orada gerçekleşen maddi ilerlemeye yönelik gözlemlerine dayanarak, Güney Amerika’ya yaptığı bir seyahatten dönüşünde başlamıştı. Şimdi onun kampanyası, Türk Hükümeti’nin kampanyası oldu. (10)

Şimdi sorabiliriz:

Amerikan Dolarının değeri ile Ülkemize karşı Batıdan yükselen  aykırı sesler neyin göstergesidir?

-Tam Bağımsızlığımızın,

-Tam Bağımsızlığımıza yürümemizin?

Ve birilerine göre:

“Türkiye, Batıya göbekten bağlı bir tarım toplumu olmalı,

-İslam, Cami’nin dört duvarı arasında kalmalı” Hatta mümkünse hiç yaşanmamalıdır.

Bunun adı da “Laik”lik olmalı.

Yorumu okuyanın bilgi, deneyim ve basiretin bırakıyoruz?

 

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmış, tazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve kaynaklar:

(*) Falih Rıfkı Atay (1894-1971) Yazar, gazeteci, siyaset adamı.

“…10 Eylül 1922’de Anadolu’ya geçti. Tanin ve Hakimiyet-i Milliye’deki yazılarıyla Mustafa Kemal’i, Milli Mücadele’yi destekledi… Bolu (1923-1927) ve Ankara (1927-1950) milletvekili seçildi. 1952’de Bedii Faik’le Dünya gazetesini kurdu, ölünceye kadar bu gazetenin başyazarlığını yaptı. Falih Rıfkı ayrıca, yeni Türk alfabesinin hazırlanması ve uygulanması sırasında Dil Encümeni’nde ve Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunda görev aldı…1950’lerde Dünya gazetesinde DP’ye karşı Atatürk devrimlerini savundu. …Aralıksız 27 yıl milletvekilliği yapan Falih Rıfkı Atay, yazarlığını da bu doğrultudaki çalışmalara adadı. Atatürk devrimlerinin korunması ve Batılılaşma yolundaki çabalarıyla güçlü, başarılı bir gazeteci-yazar durumuna geldi…Atatürk’e olan bağlılığı ve yakınlığı ile tanınan Atay, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında gezi yazısı türünde en çok eser veren sanatçıdır. Cümleleri kısa, akıcı ve etkilidir. Atatürk’e ilişkin anılarını “Çankaya” adlı eserinde bir araya getirmiştir.” (Daha fazlası için bakınız: https://www.turkedebiyati.org/falih_rifki_atay.html )

1)Daha fazlası için bakınız: Haber: İpek ÖZBEY Fotoğraflar: Rıza ÖZEL – 360 DERECE 03.09.2018 – 00:44, Son Güncelleme: 03.09.2018 – 09:43 http://www.hurriyet.com.tr/gundem/tbmm-disisleri-komisyonu-baskani-volkan-bozkir-ab-havayi-da-suyu-da-temizler-40944328

(2) Daha fazlası için bakınız: http://www.etkiliyazar.com/avrupada-turk-korkusu/

(3) Daha fazlası için bakınız: Haber: İpek ÖZBEY Fotoğraflar: Rıza ÖZEL – 360 DERECE 03.09.2018 – 00:44, Son Güncelleme: 03.09.2018 – 09:43

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/tbmm-disisleri-komisyonu-baskani-volkan-bozkir-ab-havayi-da-suyu-da-temizler-40944328

(4-5-6-7) “BİTMEYEN HESAP”. Yazar : Yaşar YAZICIOĞLU. Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/avusturya-bugunlerde-bize-neden-dusmanca-davranmaktadir-bunlar-bilinmedigi-surece-batidan-daha-cok-tokat-yeriz-4.html

(8) Daha fazlası için bakınız: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/1069049/Eski_Alman_bakandan_Turkiye_yorumu__Avrupa_nin_hasta_adami_geri_donuyor.html

(9) Daha fazlası için bakınız: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/1065760/Macron__Erdogan_in_Turkiye_si__Ataturk_un_Turkiye_si_ayni_degil.html

(10) The New York Times gazetesinin 29 Eylül 1929 tarihli haberi.

30 Ağustos Ve Lozan Antlaşması Bizi 100 Yıl Sonra Dahi Neden Tam bağımsız yapamadı (3)

 

Bir ilim insanı ile bir gazetecinin aynı konuyu işledikleri halde farklı sonuçlara gittikleri iki makaleyi aktarıyor, yorumunu okuyanlara bırakıyoruz.

Doğru tarihe sahip olmayan hiçbir millet, doğru bir geleceğe yürüyemeyecektir. Diyerek okuyanı aşağıda bilgilerle baş başa bırakıyoruz.

Hüseyin Çelik, (Y.Doç.Dr.) 1988-1990 yılları arasında Başta İngiliz Devlet Arşivi Public Record Office olmak üzere British Library ve bağlı ünitelerde, çeşitli arşiv ve dokümantasyon merkezlerinde araştırmalar yaptı. University of London SOAS’da Turkish Politic bölümünde MA programına devam etti. Aynı yıllarda belli aralıklarla Hollanda, Almanya Belçika, Fransa, Avusturya, İtalya ve İsviçre’de bulundu…

İlim insanı bize yazıya konu İngiliz Diplomat David Urquhart hakkında aşağıda (özetlenen) bilgiyi vermektedir.

….

“…XIX. Asırda İngiltere’nin dünyanın en büyük süpergücü olduğu ve o dönemin dünya siyasetine şekil vermekteki etkinliği gözönünde bulundurulursa bu tarihte İngiltere’nin resmi siyasetine isyan etmiş ve Türkiye’nin yanında yer almış İngilizlerin görüşleri daha da ehemmiyet kazanır.

Bu eserde, David Urquhart’ın, dolayısıyla Foreign Affairs Committee’lerin 1838 Türk-İngiliz Ticaret Antlaşması’nın Osmanlı ekonomisi için bir tuzak olduğu, Kırım Savaşı’na Osmanlı Devleti’nin yanında katılan İngiltere ve Fransa’nın aslında yılı Girit isyanının iç yüzü, 1875 Bulgar, 1876 Bosna-Hersek isyanlarının amacı, Osmanlı Hıristiyanlarının durumu, Rusya’nın Türkiye üzerindeki emellerinde Batıyı çok rahat kullandığı, Osmanlı maliyesini alt üst eden dış borçlanma, yabancı müdahalesine boyun eğme, reform adı altında Batı’yı taklit etme vs. ile ilgili görüşlerini bulacaksınız…” Demektedir.

1838 Ticaret antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun İmalat Sanayii’ni çökertmesinin yanında ekonomisini de adeta bitirmiştir. Yazar, İngiliz Diplomat’ın kendi ülkesinin yararına olmasına rağmen bu antlaşmaya karşı çıktığını ileri sürmektedir.

Yazar İngiliz Diplomat ile ilgili devam etmektedir:

“…1834’te İstanbul’a gelen Urquhart, Mısır yönetimi ile başı dertte olan Osmanlı yönetimine, İngiliz ve Fransız yöneticilerinin muhalefetine rağmen, bu konuda destek verdi. Bunun üzerine İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Palmerston, bu sırada İstanbul İngiliz Elçisi olan Lord Ponsonby vasıtasıyla Urquhart’ı Babıâli’ye sınırdışı ettirdi. Londra’ya gelince England, France, Russia and Turkey (London, 1835) isimli kitabını yayınladı. Bu kitapta yazar, o günkü dünyada güç dengesini değerlendirmekle beraber, İngiliz idarecilerinin gafleti yüzünden Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne, dolayısıyla Avrupa’ya hükmedeceğine işaret etti. Urquhart bu tarihten ölünceye kadar Rus tehlikesini bir fikr-i sabit olarak benimsedi.

Diplomat olarak özellikle Dışişleri Bakanı Lord Palmerston’a söz geçiremeyeceğini anlayınca, 1835 yılında kurduğu Portfolio isimli haftalık gazetede dış politika yazıları ile kamuoyunda iyice dikkat çekti. 1836 yılında bir kez daha İstanbul Elçiliği Genel Sekreterliğine tayin edilince Portfolio kapandı. Ancak 1843 yılında tekrar çıktı ve 1845 yılına kadar devam etti. Portfolio’da, Urquhart özellikle 1838 İngiliz-Türk Ticaret Antlaşması ile ilgili olarak Lord Palmerston’u hedef alan, onu Rusların ekmeğine yağ sürmekle suçlayan bir yığın yazı yazdı.

1837’de Elçilik Genel Sekreterliği’nden ayrılıp Londra’ya iki ciltlik The Spirit  of The East isimli eserini yayınladı.

Bu eser o güne kadar Müslüman Doğu ve özellikle Türkler ile ilgili yazılıp çizilenlerden çok değişikti. Yazar, Osmanlı Türkleri arasında, ruh ve fazilet planında yaşanan bir hayattan, dürüstlükten, müsamahadan, âdil idareden, misafirperverlikten, kadına olan saygıdan ve bütün bunlarla ilgili Batıdaki imajın yanlışlığından sözediyordu. Onun bu eseri özellikle Avrupa’da yankılar uyandırmıştır”. (1)

Ve İngiliz Diplomatla  ilgili gazeteci yazar Soner Yalçın’ın yazısı/yorumu:

“KİM BU DA­VİD UR­QU­HART

Ce­ri­de-i Ha­va­dis ta­ri­hin­de, “Da­vid Ur­qu­har­t” adı­na hiç rast­la­mı­yor­su­nuz.

Ne ya­zık ki bi­zim ta­ri­hi­miz­de bu önem­li isim hak­kın­da pek bil­gi yok.

Ne­re­de var bi­li­yor mu­su­nuz; Karl Mark­s’­ta var!

Marks, 1853’ten son­ra Os­man­lı üze­ri­ne cid­di ola­rak eğil­me­ye baş­la­dı. (Öy­le ki Os­man­lı­ca öğ­re­ni­yor­du, öm­rü yet­me­di.)

Marks, New York Da­ily Tri­bu­ne ga­ze­te­si­ne on yıl bo­yun­ca Do­ğu So­ru­nu­’y­la il­gi­li yaz­dı. Os­man­lı ule­ma­sı “kur­tu­luş re­çe­te­si­” arar­ken Marks, ka­pi­ta­liz­min Av­ru­pa ha­ri­ta­sı­nı alt üst ede­ce­ği­ni; ve es­ki tip im­pa­ra­tor­luk olan Türkle­rin, dev­rim­ci ta­vır al­maz­sa/ulus­laş­ma sü­re­ci­ni ta­mam­la­ya­maz­sa ye­ni­lip-par­ça­la­na­rak Ana­do­lu­’ya dö­ne­ce­ği ön­gö­rü­sün­de bu­lun­du.

Hak­lı çı­kan Mark­s’­ın, Os­man­lı­’yı ir­de­le­yen ma­ka­le­le­rin­de ve yaz­dı­ğı “Ka­pi­ta­l”­de Da­vid Ur­qu­hart adı­na rast­lı­yo­ruz.

Marks na­sıl Os­man­lı üze­ri­ne dü­şü­nü­yor ise Da­vid Ur­qu­hart da öy­ley­di!

An­cak iki zıt ku­tup­tu­lar. Bi­ri ka­pi­ta­liz­min el­çi­siy­di.

Pe­ki kim­di Da­vid Ur­qu­hart?

İs­koç­ya­lı. 1805’te doğ­du. (1877’de öl­dü.)

Ba­ba­sı­nın er­ken ölü­mü üze­ri­ne an­ne­si ta­ra­fın­dan İs­viç­re­’ye gö­tü­rül­dü. Ce­nev­re­’de Fran­sız as­ke­ri oku­lun­da ve İn­gil­te­re­’de Wol­wich Kra­li­yet Top­çu Kış­lası­’n­da eği­tim gör­dü.

Ox­for­d’­da okur­ken, Av­ru­pa­’da es­ti­ri­len ro­man­tik Yu­nan ayak­lan­ma­sın­dan et­ki­len­di. Ken­di­si gi­bi İs­koç kö­ken­li, şa­ir Ge­or­ge Gor­don Byron gi­bi, Os­man­lı­’ya kar­şı sa­vaş­mak için Yu­na­nis­ta­n’­a git­ti.

Lord Byron sa­va­şa­ma­dan öl­dü. Ur­gu­hart sa­vaş­tı ve ağır ya­ra­lan­dı.

Ye­di­ği mer­mi Os­man­lı­’ya kar­şı olan duy­gu ve dü­şün­ce­le­ri­nin de­ğiş­me­si­ne ne­den ol­du!

Şa­ka bir ya­na, fik­ri­ni de­ğiş­ti­ren Strat­ford Can­ning (1786-1880) ol­du.

S. Can­ning, 1820-1824 ve 1825-1828 ara­sın­da İn­gi­liz­le­rin İs­tan­bul Bü­yü­kel­çi­li­ği’­ni yap­tı. Şim­di par­la­men­to­da gö­rev­liy­di. (1841’de ye­ni­den İs­tan­bul Bü­yü­kel­çi­li­ği gö­re­vi­ne ge­le­cek ve 17 yıl bu gö­rev­de ka­la­cak­tı.)

Can­ning ve Ur­qu­hart, Yu­nan ba­ğım­sız­lı­ğı­nın Or­to­doks Rus­ya­’nın işi­ne ya­ra­ya­ca­ğı­nı ve bu­nun İn­gi­liz eko­no­mi­si­nin çı­kar­la­rı­nı teh­dit ede­ce­ği­ni dü­şün­dü­ler.

Rus­ya Ça­rı I. Ni­ko­las, “has­ta ada­m” de­di­ği Os­man­lı top­rak­la­rı­nı ele ge­çi­rir­se bu İn­gi­liz çı­kar­la­rı­nın ta­ma­men yok ola­ca­ğı an­la­mı­na ge­li­yor­du. Os­man­lı, ide­al bir pa­zar­dı ve göz­den çı­ka­rı­la­maz­dı.

Ne ya­pıl­ma­lıy­dı?

Da­vid Ur­qu­hart İs­tan­bu­l’­a gel­di…

KA­NU­Nİ CA­SUS

İn­gi­liz Bü­yü­kel­çi­si John Pon­sonby (1770-1855) İs­tan­bu­l’­da gö­re­ve he­nüz baş­la­mış­tı. He­men ar­ka­sın­dan gön­de­ri­len ye­ni “ti­ca­ret ata­şe­si­” Ur­qu­har­t’tan ra­hat­sız ol­du. Ur­qu­har­t’­ın ge­tir­di­ği Strat­ford Can­ning se­la­mı­nı so­ğuk kar­şı­la­dı. Çün­kü am­ca­sı; İn­gi­liz­le­rin ef­sa­ne­vi dip­lo­ma­tı ve Baş­ba­ka­nı Ge­or­ge Can­ning (1770-1827) ile pek ge­çi­ne­mez­ler­di; bir­bir­le­ri­ni sev­mez­ler­di. (Bu çe­kiş­me hep sür­dü ve Ur­qu­har­t’­ın, el­çi Pon­sonb­y’­un Os­man­lı­’da­ki fa­ali­yet­le­ri­ni eleş­tir­me­si­ni ki­mi­le­ri “Türk dost­lu­ğuy­la­” açık­la­dı!)

Fa­kat şim­di önem­li olan İn­gi­liz ti­ca­ret çı­kar­la­rıy­dı. Os­man­lı ka­pa­lı pi­ya­sa­sı İn­gi­liz mal­la­rı­na sı­nır­sız şe­kil­de açıl­ma­lıy­dı.

El­çi Pon­sonby, “ka­nu­ni ca­su­su­n” her tür­lü fa­ali­ye­ti için eko­no­mik kat­kı­lar­da bu­lu­na­ca­ğı­nı söy­le­di. (Ata­şe­le­rin gö­rev­li bu­lun­duk­la­rı ya­ban­cı dev­le­tin du­ru­mu­nu ra­por et­me­si­ne ve fa­ali­yet­te bu­lun­ma­sı­na “ka­nu­ni ca­sus­lu­k” de­ni­yor.)

Ur­qu­har­t’­ı, ön­ce­lik­le Sul­tan II. Mah­mu­t’­u et­ki­le­yen İs­tan­bu­l’­da­ki önem­li isim­ler­le ta­nış­tı­ra­cak­tı. Bun­lar­dan bi­ri ga­ze­te­ciy­di…

“B­LAK BE­Y”

Ale­xan­dre Blac­qu­e (1792-1836) Os­man­lı­’ya ge­lin­ce nam-ı di­ğer “B­lak Be­y” ol­du.

Pa­ri­s’­te hu­kuk öğ­re­ni­mi gör­müş­tü; 1820’de İz­mi­r’­e yer­leş­miş, hem avu­kat­lık hem de ti­ca­ret ya­pı­yor­du.

Fa­kat -Ur­qu­hart gi­bi- ka­de­ri­ni Yu­nan is­ya­nı de­ğiş­tir­di; bu ül­ke­ye yap­tı­ğı ti­ca­ri fa­ali­yet­le­ri bal­ta­la­nın­ca ga­ze­te­ci­li­ğe yö­nel­di. “Le Spec­ta­te­ur Ori­en­ta­l” ve “Le Co­ur­ri­er de Smyrne­” ad­lı ya­yın or­gan­la­rın­da Av­ru­pa­lı tüc­car­la­rın söz­cü­lü­ğü­nü yap­tı. Fran­sız ko­lo­ni­si­nin tem­sil­ci­si seçildi.

Bu ara­da…

1831’de İs­tan­bu­l’­da, Os­man­lı Dev­leti’­nin ilk res­mi ga­ze­te­si Tak­vim-i Ve­ka­yi­’nin çı­ka­rıl­ma ha­zır­lık­la­rı baş­la­dı. Blak Be­y’­den akıl alın­dı.

II. Mah­mut, ta­nış­tı­ğı Blak Be­y’­den et­ki­len­di; onun Av­ru­pa­lı­lar­la iliş­ki­sin­den ya­rar­lan­mak için Tak­vim-i Ve­ka­yi­’nin ay­rı­ca Fran­sız­ca da ya­yın­lan­ma­sı­nı is­te­di.

“Mo­ni­te­ur Ot­to­ma­n” böy­le doğ­du ve ba­şı­na da Blak Bey ge­ti­ril­di. (Oğ­lu Edou­ard Blac­qu­e, 1867’de ilk kez açı­lan Was­hing­to­n’­un Os­man­lı El­çi­si ola­cak­tı.)

Da­vid Ur­qu­hart, Blak Bey ile ta­nış­tı. Kay­naş­tı­lar. Amaç­la­rı ay­nıy­dı. Ur­qu­hart, “Mo­ni­te­ur Ot­to­ma­n” da, eko­no­mi dü­şü­nü­rü-ya­za­rı ol­ma­dı­ğı hal­de ik­ti­sat ya­zı­la­rı ka­le­me al­ma­ya baş­la­dı.

Bu­gün bu ma­ka­le­le­re bak­tı­ğı­nız­da ne ka­dar il­kel ol­du­ğu­nu gö­rür­sü­nüz ama o ta­rih­te Os­man­lı Sa­ra­yı bu ik­ti­sat ya­za­rı­nı pek be­ğen­di! Yet­mez­miş gi­bi, II. Mah­mut da ön­ce ya­zı­la­rı­nı oku­yup son­ra ta­nış­tı­ğı bu “e­ko­no­mik be­yin­de­n” et­ki­len­di.

Os­man­lı Sa­ra­yı ol­ta­ya ge­li­yor­du. Ur­qu­hart ma­ka­ley­le ye­ti­nir mi; 1833’te Os­man­lı Dev­le­ti­’nin eko­no­mik ya­pı­sı­nı in­ce­le­di­ği, “Tür­ki­ye ve Kay­nak­la­rı­” ki­ta­bı­nı ya­yın­la­dı. Ba­zı say­fa­lar Türk­çe­’ye çev­ri­le­rek II. Mah­mu­t’­a su­nul­du.

Os­man­lı dü­şün­ce ha­ya­tı böy­le oluş­tu­rul­ma­ya baş­lan­dı. Ül­ke bu eko­no­mik mo­del­le kur­tu­lur­du! Pe­ki ney­di gök­le­re çı­ka­rı­lan ye­ni eko­no­mik sis­tem?..

“İS­LAM SO­SU­” OL­MAZ­SA OL­MAZ

Ur­qu­hart, Mo­ni­te­ur Ot­to­ma­n’­da­ki ya­zı­la­rı­nın özü şuy­du:

Os­man­lı Dev­le­ti es­ki eko­no­mi ve ma­li­ye uy­gu­la­ma­la­rı ta­ri­hin çöp se­pe­ti­ne at­ma­lıy­dı; özel­lik­le ti­ca­ret te­kel­le­ri­ni ve iç güm­rük­le­ri kal­dır­ma­lı; bu­na kar­şı­lık dış ti­ca­re­ti he­men ser­best bı­rak­ma­lı ve ta­bi­i güm­rük­le­ri çok dü­şük tut­ma­lıy­dı.

Ya­ni Os­man­lı, pa­za­rı­nı ka­yıt­sız şart­sız aç­ma­lıy­dı. Os­man­lı Ha­zi­ne­si an­cak bu şart­lar­da dış borç bu­la­bi­lir­di!

Ay­rı­ca ye­ni eko­no­mik sis­tem ka­bul edi­lir­se, güç­le­nen ti­ca­ret iliş­ki­le­ri sa­ye­sin­de İn­gil­te­re; Rus­ya ve Ka­va­la­lı Meh­met Ali Pa­şa kar­şı­sın­da güç­süz du­ru­ma dü­şen Os­man­lı­’ya yar­dım eder­di!

Da­vid Ur­qu­hart, salt eko­no­mi ya­zı­la­rıy­la et­ki­li ola­ma­ya­ca­ğı­nı bi­li­yor­du. İs­la­mi­ye­t’­i yü­cel­ten ma­ka­le­ler de yaz­ma­ya baş­la­dı. Ör­ne­ğin, 1833’te “İs­lam As a Po­li­ti­cal Syste­m” baş­lık­lı ma­ka­le­sin­de, Hı­ris­ti­yan­lı­ğın sa­de­ce ru­ha­ni ol­du­ğu­nu, dün­ya iş­le­riy­le il­gi­si bu­lun­ma­dı­ğı­nı ve fa­kat “İs­la­m’­ın hem ru­ha­ni hem cis­ma­ni ol­du­ğu­nu, ahi­ret ha­ya­tı ile be­ra­ber ay­nı za­man­da in­san­la­rın dün­ye­vi ha­ya­tı­nı da her ka­de­me­de dü­zen­le­yen bir si­ya­si sis­te­me sa­hi­p” ol­du­ğu­nu yaz­dı.

Bu tür öv­gü ya­zı­la­rı Müs­lü­man­la­r’­ı mest et­me­ye yet­ti. He­le Ur­qu­har­t’­ın Rus­ya düş­man­lı­ğı İs­tan­bu­l’­da her­ke­sin gön­lü­ne taht kur­du. (İn­gi­liz­le­r’­in dö­ne­min “Ye­şil Ku­şak Pro­je­si­” olan Çer­kes­le­r’­i Rus­ya­’ya kar­şı kul­lan­ma stra­te­ji­si­ni uy­gu­la­yan­lar­dan bi­ri de Ur­qu­hart idi. Çer­kes Bay­ra­ğı’­nı bi­le Ur­qu­hart ta­sar­la­dı. Türk Bay­ra­ğı’­nın ren­gi ile yıl­dız ve ay’­ın Bi­zans amb­lem­le­ri ol­du­ğu­nu ya­zan da Ur­qu­hart ol­du! 1844’te çal­mış­tık!)

Marks, Os­man­lı­’yı se­kü­ler bir re­for­mun kur­ta­ra­ca­ğı­nı ya­zar­ken Ur­qu­hart “a­man la­ik­lik­ten uzak du­ru­n” di­yor­du!

En­gels, Mark­s’­a yaz­dı­ğı mek­tup­ta “Türk dos­tu­” ge­çi­nen Ur­qu­har­t’­ı “bu­da­la, adi, ge­ve­ze­” ola­rak ni­te­len­dir­di. İn­gil­te­re­’nin Os­man­lı­’nın ima­lat­çı­sı ha­li­ne ge­ti­ri­le­rek sö­mü­rü­le­ce­ği­ni ön­gö­rü­yor­lar­dı. Ve ol­du.

Os­man­lı, İn­gil­te­re ile 1838’de Ti­ca­ret Ant­laş­ma­sı­’na im­za koy­du.

45 yıl son­ra bu ant­laş­ma­nın so­nuç­la­rı­nı va­ka­nü­vis Ah­met Lüt­fi Efen­di şöy­le ya­za­cak­tı:

“Ol mu­ahe­de (1838 Ti­ca­ret Ant­laş­ma­sı) ile yed-i va­hid (te­kel) usu­lü kalk­tı ise de ye­ri­ne ec­ne­bi in­hi­sa­rı (ya­ban­cı te­ke­li) gel­di ki. Me­ma­lik-i Mah­ru­sa­’da (Os­man­lı Dev­le­ti­’n­de) hur­de­fu­ruş­lu­ğa (en kü­çük ti­ca­re­te) ka­dar ec­ne­bi­ler iş­ti­rak ey­le­di. Sa­na­yi­i da­hi­li­ye bü­tün bü­tün mahv-ü mu­at­tal ol­du (çök­tü) ve em­ti­ayı ef­ren­ci­ye (ya­ban­cı mal­lar) re­vaç bu­la­rak nü­kud-u mev­cu­du­muz (mev­cut pa­ra­mız) Av­ru­pa­’ya çe­ki­lip git­me­ye baş­la­dı.” (Ta­rih-i Dev­let-i Ali­ye-i Os­ma­ni­ye, c:5 s: 112)…(2)

Yukarıda yazılanlara göre, İngiltere ve Avrupa’da araştırma yapan Dr. Hüseyin Çelik’ e göre:

-(İngiliz Diplomat) David Urquhart’ın, dolayısıyla Foreign Affairs Committee’lerin 1838 Türk-İngiliz Ticaret Antlaşması’nın Osmanlı ekonomisi için bir tuzak olduğu,

-Gazeteci Soner Yalçın’a göre ise: Ur­qu­har­t’­ın, el­çi Pon­sonb­y’­un Os­man­lı­’da­ki fa­ali­yet­le­ri­ni eleş­tir­me­si­ni ki­mi­le­ri “Türk dost­lu­ğuy­la­” açık­la­dı!” ifadesinin yanında: “Fa­kat şim­di önem­li olan İn­gi­liz ti­ca­ret çı­kar­la­rıy­dı. Os­man­lı ka­pa­lı pi­ya­sa­sı İn­gi­liz mal­la­rı­na sı­nır­sız şe­kil­de açıl­ma­lıy­dı.” (yorumu ile Osmanlı, 1838 Balta Limanı Ticaret antlaşması’nı (ölüm fermanını imzalamalıydı/canmehmet notu) demektedir.

Şimdi, soralım: Bu ülkenin düşünen, okuyan, sorgulayan ve araştıran insanları neye göre, nasıl karar verecekler, bu kafa karışıklığı ile nasıl  sağlıklı bir sonuca ulaşacaklardır.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: web ortamında alınmış alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1)OSMANLI YANLISI İNGİLİZ DIŞ İŞLER KOMİTELERİ Dr. Hüseyin Çelik. Daha fazlası için bakınız:

Robert Kolej dosyası; Yabancı okulların bu ülkeye İncil’le getirdikleri, Kuran’la götürdükleri (5)

(2)Daha fazlası için bakınız: 1) https://odatv.com/iste-casus-gazeteci-yazarlar-1512131200.html

2) https://webcache.googleusercontent.com/2013/yazarlar/soner-yalcin/casus-gazeteci-yazarlar-424022/