Osmanlıda Ahlak Ve Yaşam, Avarız Vakfı Ve Kapı Tokmakları

Sonraki Yazı

 

Kimi Osmanlı evlerinde, yetişkin erkekler, kadınlar ve çocuklar için kapı üzerinde ayrı ayrı tokmaklar bulundurulurdu. Bu şekilde ev halkı kapıdaki misafirini bilirdi.

Kimi Osmanlı evlerinde; yetişkin erkekler, kadınlar ve çocuklar için kapı üzerinde ayrı ayrı tokmaklar bulundurulurdu. Bu şekilde ev halkı kapıdaki misafirini bilirdi.

 

Medeniyet, sanılanın aksine makineleri geliştirmekle değil, insana değer vererek, şehirlileşmekle ifade edilmektedir. Tarihte bunun en güzel örneğini Osmanlılar vermişlerdir. Çoğunlukla Köylü-Tarım toplumu olarak tanıtılan Osmanlıların mahalle anlayışı, yaşayışları öğrenildikten sonra zannediyoruz ki çoğunluk ataları ile daha fazla gurur duyacaklardır.

Osmanlının Kapı Tokmakları…

Osmanlı kapılarının tokmakları bile başlı başına bir kültürdür ve Osmanlı insanının sosyal hayata bakışının bir simgesidir. Osmanlı insanı hayata “helâl” ve “haram” perspektifinden bakardı. Kapı tokmakları bile bu hassasiyeti yansıtırdı. İç içe, ya da üst üste bindirilen tokmaklardan biri kalın, diğeri ince ses çıkarırdı. Erkek konuklar kalın ses çıkaran kapı tokmağını, kadın konuklar ise ince seslisini kullanırlar, böylece ev sahipleri kapıdaki misafirin kimliği hakkında bilgi sahibi olur ve ona göre karşılarlardı.

Dış kapı dış avluya, iç kapı iç avluya açılırdı. Avlular çocuklarla kadınların “özgürlük alanı”nı oluştururdu. Çocuklar avlularda hoplayıp zıplayarak enerji tüketirken, kadınlar güller, çiçekler ve meyve ağaçları arasında dolma doldurur, sarma sarar, sohbet eder, onlar da kendi açılarından hayatın stresinden arınırlardı.

Bazı avluların bir kenarında pekmez yapılan şırahane, kilim, bez dokuma atölyeleri yer alırdı. Başka bir köşede ocak, çamaşır taşı, dibek taşı, fırın, çeşme veyahut kuyu vardı. Avlu yeteri kadar genişse bir köşesi sebze bahçesine dönüştürülür, ailenin sebze ve meyve ihtiyacı karşılanırdı. Genişçe bahçeleri olan aileler ürettikleri sebze ve meyveleri komşularıyla da paylaşır, bir ki: bir kısmı da muhtaçlara ulaştırılırdı.

1835’te İstanbul’a gelen Miss Julia Pardoe, Osmanlı evlerinin avluları için, “Keşke Shakespeare, Romeo ve Julietin bahçe sahnesini yazmadan önce buraları görmüş olsaydı” demişti.

Osmanlı avluları o derece etkileyiciydi. Kadınların günlerinin neredeyse tamamı avlularda geçerdi. Ekmek yaparlar, hamur açarlar, sebze yetiştirirler, artan zamanlarında ise komşularla buluşup hem elişi yapar, hem de konuşup rahatlarlardı.

Bu bir yürek paylaşımıydı. Bu yüzden Osmanlı kadınında depresyon ve panik atak gibi sinir hastalıklarına çok az rastlanırdı. Uzun zamandır Avrupa’dan ithal edilen üst üste bindirilmiş beton “site”lerde, şaşkınlaşmışlığımızı ve yalnızlığımızı yaşıyoruz… Belki de bu yüzden sinir hastalıkları yakamızı bırakmıyor.

Osmanlı da mahalle anlayışı…

Küçük şehirlerde, kasaba ve köylerde “mahalle” kavramımız daha çok yaşıyor. Büyük şehirlerimiz ise “mahalle” kavramını tümüyle yuttu. “Bizim mahalle” kavramı da çoktan unutuldu. Gençlerimiz uzun zamandan beri “site” diyor, “banliyö” diyor, ‘Varoş” diyor, ”uydukent” diyor, tümüyle “bizden” kavramlara alabildiğine” yabancı” duruyor.

Hâlbuki “daha dün” diyebileceğimiz yakın bir geçmişe kadar hem “mahalle”, hem de “mahalle kültürü” yaşıyordu. Bu kavramlar yaşadığı için de “komşuluk” ilişkisi sağlam yürüyordu. Komşuluk, toplumsal oluşumun balansını teşkil ediyordu.

Maalesef “Yanlış Batılılaşma” bütün bunları öğüttü. Mahalleyi yitirdik. Mahalle ile birlikte “Mahalle ahlâkı”, “Mahalle bakkalı”, ”mahalle imamı”, “mahalle bekçisi”, “mahalle arkadaşı”, “mahalle mektebi”, “mahallenin namusu” ve “komşuluk” gibi vazgeçilmezlerimizi de kaybettik.

İnsan-Mekân ilişkisi…

Osmanlı’yı zirveye taşıyan insan modeli Osmanlı mahallesinde yetişirdi.

Osmanlı mahallesinde birbirini tanıyan, birbirini seven, bir-birlerinin yaşayışından, davranışından sorumlu olduklarına inanan ve dayanışma ruhunu mahalleye hâkim kılan insanlar yaşardı.

Her mahallenin ortasında bir “mahalle mescidi”, mahallelerin merkezinde ise bir “merkez camii” olurdu. Evler camileri sevgi kuşağı gibi sarar, böylece cami, yani “Allah’ın evi” hayatın merkezine dönüşürdü.

Mahalleli vakit namazlarını mahalle mescidinde, Cuma namazlarını ise merkez camiinde kılmaya özen gösterirdi.

Bu yolla mahalle içi dostlukları, mahalleler arası dostluğa dönüştürme fırsatı doğardı. Bu yüzden Osmanlı insanı, çağın insanına musallat olan depresyon ve panik atak gibi ruh hastalıklarından habersiz yaşardı.

Kadın ve erkek sohbet eşliğinde yüreklerini boşaltır, aynı metotla kendilerini ifade imkânı bulurlardı. Camilerin etrafında okullar, hamamlar, imaretler (fakirlere yiyecek giyecek dağıtılan, yolculara konaklama imkânı veren yerler), hastaneler ve dükkânlar yer alırdı. Genel olarak pazarlarda aynı çevrede kurulurdu.

Halk her ihtiyacını cami merkezli bir dünyadan karşılardı. Ayrıca bu çevredeki bakkal, kasap, terzi, ayakkabıcı gibi küçük esnafa ait dükkânlar da birer “sohbet merkezi” işlevi görürdü.

Osmanlı mahallesinin sakinleri zincirleme olarak birbirlerine kefildi.

Mahallenin yönetimi…

Sultan II. Mahmut dönemine kadar her mahallenin başında bir “imam” bulunurdu. (Muhtarlık sistemini Sultan II. Mahmut getirdi). İmamlar devlete karşı mahalle halkını, mahalle halkına karşı da devleti temsil ederlerdi.

İmamlık o kadar önemliydi ki, şehrin idarecileri olan kadılar, bağlı bulundukları kurumun en üst düzey yetkilisi tarafından atanırken, imamlar bizzat padişah tarafından atanırdı. Bu da imamların devlet nazarında ne derece büyük bir öneme sahip olduğunu gösterirdi.

Osmanlı mahallesinin sakinleri zincirleme olarak birbirlerine kefildi. Mahallede meydana gelen vukuatların failleri bulunamadığı takdirde, bütün mahalleli bundan sorumlu tutulurdu. Yavuz Sultan Selim zamanında çıkan bir kanunnameye göre, mahallede meydana gelen her türlü yasadışı olaydan mahalle halkı sorumluydu..

Bu her mahalle sakinini aşırı bir dikkat ve gayrete sevk eder. Mahallede tam anlamıyla bir “otokontrol” sağlardı. Böylece Osmanlı mahallelerinde soygun, cinayet, hırsızlık, yaralama, gasp, kavga gibi olaylar pek yaşanmazdı

Avarız Vakfı

Mahalle sakinleri, hayırlı işlerde de kolektif bir bilinçle hareket ederlerdi. Hayır işleri için her mahallede bir “Avarız Vakfı” kurulmuştu. Mahalle sakinlerince oluşturulan yönetim kurulu tarafından idare edilen bu vakfın gelir kaynağını, yine mahallelinin yaptığı bağışlar teşkil ederdi.

Avarız vakfının gelirleri, mahalledeki hastalara, fakirlere ve ekonomik durumu müsait olmadığı için evlenemeyenlere yardımda kullanılırdı. Fakirlerin cenazelerinin kaldırılması, yeni su yolları açılması, cami, mescit, mektep gibi yerlerin onarımı içinde bu vakıftan yararlanılırdı. İmam, müezzin, muallim gibi mahalle görevlilerinin maaşları da bu vakıftan karşılanırdı.

Mahalleye yeni taşınanlara yahut mahalleden taşınacaklara yine bu vakıf vasıtasıyla yardımcı olunurdu. Mahallede ihtiyacı olanlara borç verilir, şimdiki deyişle kredi açılırdı. Mahalledeki bu resmî dayanışmanın yanında, ayrıca mahallenin zenginleri, mahallelerindeki fakirleri gözetirlerdi.

Zekât, sadaka, fitre gibi yardımlarla onları kalkındırmaya çalışırlardı. Bu yüzden de Osmanlı ekonomisinde kriz olmazdı. Mahalle eksenli bu yardımlaşma ahlâkının temelinde, pek tabii olarak, “’Komşusu açken tok yatan bizden değildir” anlayışı yatardı.

Kısacası “mahalle” denilen küçük hayat alanları, Osmanlı asırlarında “cevher insan”, ya da “yürek adam” üretiminin merkezleriydi. Bu küçük yerleşim birimlerinde, herkes birbirini ya-kından tanıdığından, çocukların “tanıdık biri görmeden yaramazlık yapma” ihtimalleri son derece zayıftı.

Ufak tefek kusurlar genelde nazar-ı müsamaha ile karşılanırdı, ancak büyücek hataların bir bedeli vardı: Hiçbir çocuk (ya da genç) böyle bir bedel ödeyip mahalleye “rezil” olmayı göze alamazdı.

Bu yüzden adımlar dikkatle atılır, “mahallenin namusu”na toz kondurulmaz, herkes kendi alanı içinde mutlu olmaya çalışırdı. Bu da zaman içinde karaktere dönüşür ve toplum “cevher insan”larla beslenirdi.

Yaşam alanının insan karakteri üzerindeki etkileri inkâr edilemez. Eski mahalle hayatının yanı sıra, evlerin yüksek tavanlı, bahçeli ve manzaralı oluşunun, Osmanlı insanının ruhu ve fiziği üzerindeki olumlu etkilerini, tüm tarihimizdeki iftihar vesikalarında görebiliyoruz.

Osmanlı Evinde Gönül insanı…

Araştırmalara göre, her yedi kişiden biri depresyon ya da panik atak hastası… Gençler arasında yorgunluk ve umutsuzluk hâd safhada; kimse geleceğinden emin değil… Yani toplumun genç ve yaşlı nüfusuna genel bir bıkkınlık hâkim!

Genelde umutsuzluk inançsızlığın çocuğudur. Bizim toplumun büyük çoğunluğu elhamdülillah Müslüman! Buna rağmen nedir bu bıkkınlık, küskünlük, umutsuzluk ve teslimiyet?

Cevabı bulmak için geçmişimize bakmak gerekiyor. Zira bu-gün olup bitenlerin kökeni geçmiştedir. Zaten bu yüzden tarih bir “mihenk taşı” işlevi görür.

Uzmanlara göre, insan karakterini şekillendiren birkaç unsur var:

Bunlardan birincisi aile, ikincisi eğitim, üçüncüsü çevre, dördüncüsü muhit ve mekândır.

Diğerleri bir yana, sadece şu ”Osmanlı evi”ni ve “Osmanlı Mahallesi”ni bir ölçüde hayata geçirebilsek, eminim çok şey değişecek. Çünkü hayat mekâna ve muhite göre şekillenir.

Eskiden “mahalle” dediğimiz sistemli muhitlerde ahşap, ferah büyük aileye mahsus, yüksek tavanlı evlerde otururduk. Mahalle, “imam”ın başkanlığında oluşturulan “ak saçlılar” (biri-kimli yaşlılar) tarafından denetlenir, sorunlar çıkar çıkmaz çözülür, komşular birbirlerine güvenirdi.

Evler kıbleye dönük inşa edilirdi. Osmanlı insanının çoğunun’ kıble yürekli” olmasının hikmeti, belki de evlerini kıbleye dönük inşa etmeleriydi. Cephesi kıbleye dönük evlerde yaşayanların yürek pusulaları da kıbleyi gösterirdi.

Ortada mahalle mescidi. Mescidin yanında bir eğitim kurumu (eğitimsiz Müslümanlığın yarım kalacağı inancından beslenen bu kurumlar mahallenin olmazsa olmaz varlıklarıydı), mahallelinin uğrayıp dertleşeceğin cumbalı, bahçeli ahşap evler…

Osmanlı evlerinin giriş kapılan bile Osmanlı’nın başkalarını düşünen ve tanısın tanımasın, dara düşen herkese yardım ulaştırmayı amaçlayan “infak: paylaşma, bölüşme” ahlâkının bir yansımasıydı…

‘Osmanlı evi”ni ve “Osmanlı mahallesi’ in bir ölçüde hayata geçirebilsek çok şey değişecektir.

“Yardım” aşkıyla, giriş kapısının üstünü geniş bir örtü koyarlardı… Bu tam anlamıyla “yardım aşkına” yapılan bir uygulamaydı. Çünkü bu örtüden ev sahiplerinden çok, yağmurdan ve Güneşten korunmak isteyen yorgun insanlar yararlanırlardı.

Caddeden gelip geçenler bu örtü altına sığınıp doludizgin yağmurdan, ya da yakıcı güneşten korunurlar, sonra da ev sahiplerine dualar ederek giderlerdi…

Bazen ev sahipleri, kendi saçak altlarına sığınanları “Tanrımisafiri” sayar, içeri buyur eder, karnını da doyurduktan sonra salardı. Tek cümle ile Osmanlı’da hayat “muavenet”ti (yardımlaşma).

Yaralı göçmen kuşlara evlerinin saçak altında “kuş evi” yapmayı akıl eden yardım ahlâkı, elbette hayatın özü ve özeti olan insana karşı böylesine mehabetli, aşk yüklü, sevda dolu bir yaklaşım sergileyecekti.

İnsanlığın Yüksek Mertebesi: Ahde Vefa

-“Türkler vaatlerine dindarane bir sadakat gösterirler.” (Comtede Bonneval).

-“Müslüman Türkler yeminleriyle ahitlerine de son derece sadıktırlar.” (Mouradgea d’Ohsson).

Yüzyıllar boyu Osmanlı ülkesine gelip tetkiklerde bulunan Avrupalı gezginler, Avrupa ile mukayese kabul etmez insan hakları uygulamaları karşısında şaşkınlıklarını dile getirmekten kendilerini alamamışlar, kendi toplumları için de böylesine “hakça” ve “insanca” bir yönetim temenni etmişlerdir. (1)

Gülümseyiniz, müminin mümine gülümsemesi sadakadır” hadisi ve “Selamı yayınız” tavsiyesi çerçevesinde, karşılaştıkları herkese gülümseyerek selam verirler, tanıdıklarına ayrıca hal-hatır sorarlar, aile efradına (ailenin diğer bireylerine) selam yollarlardı. Böylece gönüller birbirine ısınır, geniş anlamlı toplumsal bir mutabakat oluşurdu. Osmanlı gerçek anlamda bir “barış ve kardeşlik toplumu”ydu. Hasbelkader nefsine yenilip biriyle kavga edeni, mahallenin önde gelenleri birkaç gün içinde barıştırırdı. Olmaz da küslük uzarsa, dört gözle bayram beklenir, bayramlar barışın ve kardeşliğin vesilesi yapılırdı.

Bu durumu Avrupalı gezginlerden Villamont, takdir hisleriyle kaydeder:

-“Her kimin bir düşmanı varsa, bayramlarda ona gidip af dilemek zorundadır. Öteki de el öpmeden ve tokalaşmadan önce affettiğini söylemek mecburiyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübarek olması mümkün değildir. Bu esaslara riâyet etmeyen kimseler ise, neredeyse fâsık telâkki edilip dışlanırlar.”

Du Loir görüp incelediği toplumsal yapıdan o kadar etkilenmiştir ki, Osmanlı Türk toplumunun bazı kötülüklerden haberdar olmadığını düşünmekten kendini alamamıştır:

-“Türkler herhangi bir intikam hissi beslemekten son derece çekinirler: Dinlerinin bu hususa âit bir hükmü gereğince Cuma namazına başlamadan önce düşmanlarını affettiklerini adetâ ilân etmek durumundadırlar. Aksi halde namazlarının kabul edilmeyeceğine inanırlar.

Kadınlara karşı dinamiklerini imandan alan derin bir hürmet beslenirdi. Erkek ve kadın arasında mutlak surette bir mesafe vardı. Bunun belirleyicisi “Zinaya yaklaşma)yın” mealindeki âyet-ti. Sokakta karşılaşılan kadına asla dik dik bakılmaz, derhal başlar öne inerdi. Kadının sokakta rahatça yürümesi için, erkekler kendilerini hafif alargaya çekerler, kadına yol verirlerdi. (Sonra nasıl olduysa bu durum tersine döndü: Köylerde kadınlar erkeklere yol vermek için kenara çekilip çömelmeye başladılar).

Her kadın toplumsal edebin bir gereği olarak anne, teyze, hala ve bacı olarak görülürdü. Onları rahatsız edecek en küçük davranışta bile bulunulmaz, bulunanı toplum müthiş yadırgar. Büyükler derhal müdahale ederlerdi.

Lady Craven erkeklerin kadınlara karşı saygısını “aşırı” bile bulduğunu itiraf ettikten sonra, Osmanlı Devleti’nin kadınlara karşı tavrını hayretler içinde şöyle dile getiriyor:

-“Türklerin kadınlara karşı olan muameleleri bütün milletlere örnek olmalıdır. Mesela bir erkek ağır bir suçtan dolayı idam edilip bütün mal varlığına el konsa bile karısına ve çocuklarına gayet iyi muamele edilir. Kadınların mücevherlerine dokunulmaz. Çocuklar devlet himayesine alınıp bırakılır.” (Zamanın Avrupa’sında idam edilen erkeğin tüm mal varlığı ile birlikte yakınlarının takılarına da el konulurdu).

Meşhur Fransız gezgin Brayer şunları söylüyor:

-“Türk halkının üstü-başı çok temizdir. Hâl ve tavırlarında büyük bir asalet, yüzlerinde tatlı bir sükûnet ve nezaket vardır! Konuştukları dil hoş ve ahenklidir… Sohbet edenlerin ifadeleri veciz, telaffuzları tertemizdir! Tebessümlerine incelik, el hareketlerine zarafet ve sadelik hâkimdir…

Brayer, hayranlıkla devam ediyor:

-”Yabancıları en çok hayrette bırakan şey, birkaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umumiyetle sözünü kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene kadar sabreder. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle savunurlar. Söylenen sözlerde herhangi bir fenalık, koğuculuk, iftira gibi kötülükler ve edebe aykırı lâubalîlikler yoktur.” Sözü Avrupa’da eşine rastlanmayan bir konuya getiriyor:

-“Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riayet, hayal edilemeyecek bir nezaket içindedir. Diyebilirim ki Osmanlıların ahlâkî hususiyetleri, insanı âdeta teshir eder, büyüler. Yürüyüşlerinin serbestlik ve ihtişamı, misafir kabullerindeki güler yüzlülükleri ve nihayet selâmlığa girip çıkarken riayet ettikleri teşrifat kurallarının zarafeti karşısında hayran olmamak elde değildir.”

Tanınmış yazar Edmondo De Amicis ise Osmanlı halkını şöyle anlatıyor:

-“Tetkik ve tespitlerime göre, İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve en kibar topluluğudur. Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahi bir yabancı için hiçbir hakaret ve zarara uğrama tehlikesi yoktur. Hatta namaz vakitlerinde bile camileri gezmek kabildir! Bu ziyaretlerde bir yabancı, kiliselerimizi dolaşan bir Türk’ten daha çok hürmet ve riayet görebileceğinden emîn olabilir.

-“Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun, fazla meraklı bir bakışa bile hiçbir zaman tesadüf edilmez. Kahkaha sesleri gayet nadirdir. Sokakta kavga eden ayaktakımı da enderdir. Kapı, pencere ve dükkânlardan hiçbir kadın sesi aksetmez.”

Çevreyi kirletmek ise bir Avrupalı alışkanlığıydı. Osmanlı insanı, “kul hakkı” sayıldığı için yerlere çöp atmaz, ortamı kirletmezdi…

Hatta “Ağaçlar zikreder” düşüncesiyle, ağaçlan yeşertmeye çalışırlardı. Mesela kurak günlerde ücretle adam tutup sokaktaki ulu çınarları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarına kuş sarayları yaparlardı. Osmanlı insanı asla yere tükürmezdi. Bazı Batılı gözlemciler, sırf yere tükürmedikleri için atalarımızı eleştirmişti:

Osmanlı insanının üstün bir ahlâk anlayışı vardı. Türkiye Seyahatnamesi ile meşhur Du Loir 1650’lerde şunları yazıyor:

-“Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.”

İnsan Merkezli Eğitim

İnsan merkezli olarak eğitilen Osmanlı insanı din, dil, renk, ırk farkı gözetmeksizin insanlara hizmeti ibadet telakki ediyor.”insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” prensibi için de, hayırda yansır, bu ulvi ve külli yarışın bir sonucu olarak da, büyük hayır müesseseleri (vakıflar) vücuda getirirdi.

Osmanlı’da vakıf müesseselerin bolluğu ve yaygınlığı, hayırda yarışın ne denli büyük bir toplumsal heyecan dalgaları oluşturduğunu gösteriyor. Rahatlıkla diyebiliriz ki, Osmanlı insanı, “insanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır” anlayışı çerçevesinde, hayatını yaradılış hikmetine hizmete vakfetmişti.

Devlet, insanının bu ulvi çabasından öylesine etkilendi ki, bizatihi kendisi devasa bir vakfa dönüşüp din, , dil, renk, ırk, kıyafet faklı gözetmeksizin, tüm gücünü, yönettiği insanların hizmetine sundu. Bu da Osmanlı’yı “dilencisiz millet” yaptı. Osmanlı ahlâkında insan, hayatın merkezidir. Vakıf müesseseler ise, insana (ve tabii ki hayata) duyulan sevgi ve saygının kurumlaşmış halidir

….

Bir kişinin malını-mülkünü hiç tanımadığı insanların hizmetine sunması, insanı tüm teferruatı ve kıymetiyle kavramasıyla mümkündür!

Belli ki, bu idrak Osmanlı insanında mevcuttu. Bu idrak olmasaydı, yirmi altı binden fazla vakıf kurulabilir miydi? Bu vakıflardan bazıları hayvanlara ve bitkilere yöneliktir ki, ortaçağda böylesine derin bir çevre bilincini takdirle anmamak haksızlıktır. Kendi ecdadımıza haksızlık demek, “sütsüzlük” demek olacağından, hayvanlara ve bitkilere bakış açısına birkaç örnekle işaret etmek isteriz.

Elisee Recus yazıyor:

-“Osmanlılardaki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır… Gezgin Guer, Bir örnek veriyor:

-Bu adamlar (dediği bizim ninelerimiz ve dedelerimizdir) sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar… Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür…”

Osmanlı Müslümanlarının Azınlıklarla Münasebetleri Nasıldı?

-“Atalarımız zamanında Müslümanlarla gayrimüslimler kaynaşmışlar mıydı? Aynı semtlerde mi, yoksa farklı semtlerde mi otururlardı, Alışverişleri var mıydı? Osmanlı Müslümanları ramazanı dolu dolu yaşarken, Gayrimüslimler ne yapardı?”

Biliyoruz ki, Osmanlı Devleti çok uluslu ve çok kültürlü bir mozaikti… Farklı dinleri, dilleri, ırkları bünyesinde barındırırdı… Farklı dinlere mensup insanlar yer yer aynı mahallelerde de otururlardı; ancak genelde farklı unsurlar farklı bölgelerde yaşardı.

Bu eğilim hâlâ da var. Mesela İç Balat’ta nüfusun büyük çoğunluğunu Yahudiler oluştururdu. Dış Balat’ta ise Edirnekapı ve Draman’a doğru Türkler, Fener’e doğru Rumlar, iki kilisenin arasında kalan bölgede ise Ermeniler otururdu…

Osmanlı mozaiğinin belli başlı öğeleri olan insanlar asırlar boyunca barış içinde yaşadılar; birbirleriyle hem alışveriş. hem de komşuluk yaptılar.

Sözün özü

“Yürek adam”ların yetişmesinde sokaklar kadar mahallelerin eğitim sistemi kadar yaşanan evlerin rolü var. Mesela sayısız ”yürek adam”ın yetiştiği Osmanlı evleri sözün tam anlamıyla” yaşanacak mekânlar”dı ve evin tamamı kullanılırdı: Gösterişe açılan tek bir kapısı bile yoktu. Her kapı insana açılır, her bölüm insanın kendini huzurlu ve mutlu hissedeceği şekilde tasarlanırdi.

Osmanlı evinin odaları yüksek tavanlıydı. Tavanın yüksekoluşu insan ruhunu hem yüceltir, hem de ruha ferahlık ve sükûnet verirdi. Mahallenin merkezinde mutlaka bir mescit bulunur, evlerin kapı ve pencereleri karşılıklı birbirine açılırdı. Komşular pencereden pencereye “sohbet” eder, birbirlerine karşı muhabbetlerini arttırırlardı. Ayrıca evde biten herhangi bir şeyi komşudan istemenin en kestirme yolu yine bu pencerelerdi:

-“Hû komşu, misafir geldi de bir içimlik kahveniz var mı?” Diye başlayan sohbetler genelde koyulaşır, vakti unutturur, ama komşuluğu da ilerletirdi Tek veya çift katlı olan Osmanlı evlerinin bir tarafı, genellikle sokakla caddeye bakardı..

Alt katta kışın oturulan bir oda, mutfak, kiler ve ambar yer alırdı. Alt kattan üst kata çıkışlar ahşap merdivenle sağlanırdı. Üst katta “divanhane” (buna baş oda diyebiliriz), haremlik (kadınların bulunduğu bölüm), selâmlık (erkeklerin bulunduğu bölüm) olurdu… Bazı evlerde ise bir “yaz odası” (evin nispeten daha serin olan bölümü) bulunurdu.

Osmanlı evleri içe dönük, ama dışa kapalıdır. Bu yapılanma hem islamî aile yapısının hassasiyetiyle, hem de aileyi ve çocukları dış etkilerden korumayla ilgilidir.

Merdiven başındaki geniş mekânın adı “sofa” idi. Sofadan odalara geçilirdi. Odalardan birinin sokağa bakan ve hâne halkının dışarıyı görebilmesini sağlayan bir çıkması vardı: Buna”köşk” denirdi. Üst kat pencereleri “cumba”lı olup dışarıdan içerisi görünmeyecek şekilde kafeslenmişti: Kafesler, içeriden dışarıya bakanları değil, dışarıdan içeriye bakmak isteyenleri sınırlardı.

Odaların hemen hepsinde ısınmak, yemek pişirmek ve hatta aydınlanmak için birer ocak bulundurulurdu. Bir de odalarda yatak ve yorganların konduğu bir “yüklük” vardı. Yüklüğün bir köşeşi banyo olarak kullanılırdı (Asıl yıkanma yerleri, sıhhî olduğu da kabul edilen şehir hamamlarıydı).

Osmanlı ailesi sofra bezi Ya da “sini” denilen büyük bakır tepsi üzerinde yemek yer, yemek yediği mekânda oturur, gece olunca da yatakları serip uyurdu. Sabah yatakları kaldırıp hayatına devam ederdi. Odalar hemen hemen mobilyasızdı. Yani evin her köşesi insana tahsis edilmiş, insanın yaşam alanı eşya ile sınırlandırılmamıştı.

Bu da o mekânlarda yaşayanları rahatlatan bir faktördü (Şimdiki evlerde insanın değil, eşyanın saltanatı var). Mobilya yerine, pencere kenarlarında divan ve sekiler, yerlerde çoğu zaman kilim, bazen halı ve yer minderleri bulunurdu.

Mimari anlayış tamamıyla Osmanlı insanının hayat görüşünün bir yansımasıydı. Evlerini kendi faniliklerini simgelercesine, kireç ve kerpiç gibi dayanıksız malzemelerden yaparken, cami, çeşme, kervansaray, hastane gibi hayır kurumlarıyla devlet binalarını sağlamlığın sembolü olan taş malzemeyle yaparlardı.

Bu yansımanın bir boyutu “devlet-i ebed-müddet” anlayışı, diğer boyutu ise “hayırda ebedileşme” arayışıydı.

Dışarıdan bakıldığında, zengin eviyle fakir evini ayırt etmek pek mümkün değildi. Bu da, bugün pek çok çatışma alanı oluşturan sınıflar arası farkın, Osmanlı toplumunda yok denecek kadar az olduğunun ilginç bir göstergesidir.

Osmanlı evleri içe dönük, ama dışa kapalıydı. Bu yapılanma hem İslâmî aile yapısının hassasiyetiyle, hem de aileyi ve çocukları dış etkilerden korumayla ilgilidir.

Bu evlerde ve ortamlarda yetişen isimleri hatırlarsak, mekânın ve ortamın, çocuk yetiştirmede ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz… “ (2)

Son bölümde, İngiliz yazar Phillip Blond’un, İngiliz toplumunun sorunları ile ilgili yaptığı çalışmasından çok ilginç tespitler aktarılacaktır. Yazar sanki toplumun kurtuluşuna örnek olarak Osmanlı modelini göstermektedir.

Siyasi tarih meraklıları, İngilizlerin 19’uncu asırda yaptıkları sanayi devrimi ile Osmanlılardan büyük devlet bayrağını devir aldıklarını ve yaklaşık bir asır taşıdıktan sonra dünya liderliğini ABD’ye devrettiklerini bilirler. İngilizler bugün Batı Avrupa ekonomi liginin 3’üncü kümesine düşmüş, ekonomik ve toplumsal sorunları için çareler aramaktadır. Aşağıda konu ile ilgili İngilizlerin yaptıkları bir araştırmadan kısa bölüm sunulmakta ve Osmanlı anlayışının ve yaşamının ne olduğu okuyanın anlayışına bırakılmaktadır.

İngiliz yazar Phillip Blond’a göre, geçtiğimiz kuşak iki devrime tanıklık etti. Her ikisi de bireyi özgürleştirirken yerel toplulukları yok etti. Önce sol kökenli devrimler yaşandı. Kültürel devrim geleneksel terbiyeyi ve adetleri yürürlükten kaldırdı. Hukuk devrimi, sorumluluk yerine bireysel hakları öne çıkardı.

Sosyal refah devrimi, hayır kurumlarının ve kendiliğinden oluşmuş örgütlerin yerine sosyal hizmet uzmanlarını koydu.

İkinci devrim, sağ kökenli piyasa devrimiydi. Wal-Mart benzeri dev zincirler, ekonomik liberalleşme çağında yerel, dükkânları yok etti. Küresel finans piyasaları, küçük bankaların yerini aldı. Binlerce, kilometre uzaklıktaki çılgın borsacılar, yerel konularda bilgisi olan şehir bankalarını sistem dışına itti. Sendikalar susturuldu.

Her iki devrim de bireysel özgürlüklerden bahsediyordu. Ancak amaçlarından saparak, gücü daha da merkezileştirdiler. Bunlar hücresel ve bölünmüş Toplumlar yaratınca, devlet devreye girip hasarı onarmak durumunda kaldı. Serbest piyasa devrimi çoğulcu ve özerk bir ekonomi yaratmadı. Tam aksine, merkezi hale gelen tek tip finansal bir sistem oluşturdu.

Bu yapının faaliyetlerini denetleyecek devasa bir hükümete ihtiyaç var. Hükümet ve iş dünyası, toplumsal güveni yeniden inşa etmeli.

İnsanları baskıcı toplumsal sınırlamalardan kurtarmak için sergilenen çabalar, özgürlüğün filizlenmesine yol açmadı. Bu çabalar aile kurumunu zayıflattı, evlilik dışı doğumları artırdı ve komşuları birbirine yabancılaştırdı.

İngiltere’de artan suç oranları nedeniyle dört milyon güvenlik kamerası yerleştirildi. Blond, Şubat 2009’da Prospect’te çıkan ve çok tartışılan makalesinde,

-“Toplumumuzun geldiği hale bir bakın. İki kutuplu bir ulus olduk. Bürokratik ve merkezi bir devlet, giderek dağılan ve güçsüzleşen izole bir toplumu etkisiz biçimde yönetiyor” Demektedir.

Bir konuşmasında, günümüzde yapılması gerekenin bu iki devrimin ortadan kaldırdığı şeyleri geri getirmek olduğunu söyleyen Blond,

-“Kökten değişimi amaçlayan devrim karşıtı muhafazakârlık, insanların aralarındaki İletişimi tekrar üstün kılma amaçlı olmalıdır. Toplum ile onu oluşturan bireyler, eski merkezi ve egemen konumlarına kavuşmalıdır” dedi.

Blond, ekonomide üç konuda reform yapılması gerektiğini söylüyor.

-Ahlak kavramı piyasaya yeniden dâhil edilmeli, ekonomi tekrar yerelleştirilmeli ve yoksullara sermaye sağlanmalı,

-İmar mevzuatını değiştirerek bakkallara süpermarketler karşısında avantaj sağlamak, yeni şirketlerin kurulmasını kolaylaştırmak, yerel bankaları canlandırmak ve toplum kuruluşlarının yerel şirketlere yatırım yapabilmesi için yerel sermaye fonları kurmak önerileri arasında yer alıyor.

-Ayrıca tasarruflar teşvik edilmeli. Ekonomik riski toplumun sırtına yüklediği halde kazancı özelleştiren yasalar kaldırılmalı ve merkezi hükümet ile büyük şirketlerin sağladığı sübvansiyonlar azaltılmalı.

Blond’a göre, sivil devlet yaratmak için, üst düzey kamu görevlilerinin yetkisi azaltılmalı.

Küçük yerlerde halkla doğrudan temas kuran memurların takdir yetkisi artırılmalı. Küçük hükümet birimlerine daha geniş bir bütçe yetkisi verilmeli, merkezi iktidarın gücü sınırlanmalı. Ayrıca birçok hizmet, hayır kurumları aracılığıyla verilmeli.

Blond aslında bireysel tercihler temelinde örgütlenmiş bir siyasi kültürün yerine, dernekler ve toplumsal ilişkileri esas alan bir kültürü getirmeyi hedefliyor.

Blond’un fikirleri İngiltere’de büyük ilgi çekti. İngiltere, bireyci ABD’ye kıyasla toplumcu siyasete daha sıcak bakmıştır.

ABD toplumu da aynı iki devrim tarafından parçalanmıştır. ABD’nin de taze bir siyasi akıma ihtiyacı var. ABD de tahripkâr bir yönetim kriziyle boğuşuyor.

Toplumsal güven, ancak yerel örgütlenmelerden başlayarak geri getirebilir.” (3)

Dileyenler serinin ilk iki yazısını yeniden okuyarak İngiliz araştırmacı yazarın nasıl bir toplum modelini tarif ettiğini değerlendirerek bizlerin Osmanlı ile neleri kazandığımızı veya kaybettiğimizin muhasebesini yapabilirler.

Osmanlı, 12’inci asrın sonunda çıktığı yolculuğunda, 20’inci asrın başında dönemin tüm güçlerinin üzerine akbabalar gibi çullanması ile şerit (kulvar) değiştirmek zorunda bırakılmıştır…

Bırakılmıştır ancak, Osmanlının Çınar ağacının kökleri bir kez derinlere, ulaşılamayacak, zarar göremeyecek uzaklıklara inmiştir.

Bunun nasıl olabildiğini merak edenler, bir Topkapı Sarayı’nı ziyaretlerinde, bahçede ilk bakışta kurumuş ve içerisi bir baraka büyüklüğünde (çürümüş) oyulmuş bir çınar ağacına yakından ve dikkatlice baksınlar; göreceklerdir ki, kurumuş görüntüsü veren Çınar, yeni filizler vermektedir…

O yaşlı, dalları kırılmış, içi oyulmuş Çınar, köklerinden beslenerek tekrar başını yukarılara doğru uzatmaktadır…

Peki, bu nasıl olmuştur?

Bu soruya Osmanlı Devletinin Fikir babası Şeyh Edebali cevap vermektedir;

 

Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana…

Güceniklik bize; gönül almak sana…

Suçlamak bize; katlanmak sana…

Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana…

Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana…

Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana…

Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin.

Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize vaat edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin..

Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!..

Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.

Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir.

Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır.

Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir.

Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.

Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma!

Gördün, söyleme; bildin deme!

Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı!

Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğun mücadeleden korkma!

Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözü pek) derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir.

Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur.

Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlıyı 600 sene yaşatmıştır.)

İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.

Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı…

Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır.

Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!…

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da!

Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!…

Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Osman!

Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın. (4)

‘insanı yaşat ki devlet yaşasın’

 

 

(1-2) “Kayıtdışı tarihimiz” Yavuz Bahadıroğlu.

(3) NewYork Times

(4) Şeyh Edebali (1206 – 1326) Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında yaşamış bir İslam ilahiyatçısı-din bilgini, Ahi şeyhi, Osman Gazi’nin kayınbabası ve hocası, Orhan Gazi’nin dedesi, bir anlamda da sonradan imparatorluk olacak Osmanlı Devleti’nin fikir babasıdır. Aslen Karamanlı’dır. Karaman’da başladığı tahsilini tahsilini Şam’da tamamlamıştır. Tefsir, hadis ve özellikle İslam hukukunda uzmanlaşmıştır. [Muhammed Celaleddin-i Rumi Mevlânâ Celaleddin-i Rumi] gibi, zamanının büyüklerinin sohbetinde bulunmuştur.(Vikipedi)

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Keşke Osmanlı’daki medeniyet seviyemize yükselebilsek. Ama heyhat yarısı bile kalmamış.

Osmanlı, döneminin en ileri devletini, “Önce insan ve adalet” anlayışı üzerine kurmuş, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” diyerek, devleti halkın emrine vermiştir. İnsanlığın bugün geldiği noktada da, adına demokrasi dediğimiz sistemler bunu yapmaya çalışmaktadır. Konuya ilginize ve yorumunuza teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.

Bir şeyler anlamışsınız ama gene yanlış anlamışsınız. Yani mahalle kültürü bozulmasaydı Türkiye ileri bir uygarlık seviyesine mi ulaşacaktı. Öyleyse sizi hala o mahalle kültürünün bozulmadığı yerlerde biraz gezmenizi öneririm. Misal Ankara’da Çinçin mahallesi, İstanbul’da Kasımpaşa, Karagümrük, gidersen mahalle kültürünün yaşadığını görürsün hala ama siz oradan çıkabilir misiniz bilemiyorum. Mesele mahalle değil, mahallenin namusu değil, o mahallede yaşayan insanların kültür seviyesidir. Okur yazar oranlığı, okuduklarını anlama kabiliyeti, dünyayı yorumlayabilme ve sorunlara aklın bilimin ışığında çözümler üretebilmektir. Bunun de yolu mahallenin hocasından, bakkalından, dedikoducu komşusundan geçmez, kaliteli, laik ve çağdaş bir eğitim sisteminden geçer. Dinin ve milliyetçiliğin dar ve saldırgan kalıplarıyla dünyayı yorumlayan, problemlere çözüm arayanlar malesef daha fazla sorunla boğuşmak zorunda kalmış ve çağın gerisinde kalmışlardır. Örnek, Arap memleketlerine bakabilirsin, ya da Latin Amerika’daki koyu Katolik milletlere.

Değerli Can Demir, önce konuya ilginize ve paylaştığınız görüşlerinize teşekkür ediyorum. Sorularınıza sırası ile cevap verelim. Soru 1; “Mahalle kültürü bozulmasaydı, Türkiye (Osmanlı) İleri bir uygarlık seviyesine mi çıkacaktı?” Cevap 1;İslam, Kuran ve ilkeleridir. İslam’ı, varoş insanının (Kuran’ı okumamış-özümsememiş- cahil) gözünden ve uygulamalarından görmek, anlamak mümkün müdür? Elbette değildir. Kuran’da; “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” der. Ve bir Hadis’de; “Komşusu aç iken, yok yatan (gerçek) Mümin değildir” denildiğini biliriz. Anlaşılması gereken; “Mahalle kültürünün bozulmadığı yerler”, gerçeğinde, İslam anlayışında tanımlanan “mahalle (komşular)kültürünün değil, kişilerin kendi -cahil- anlayışları yaşadıklarıdır. Soru 2; “Dinin ve milliyetçiliğin dar ve saldırgan kalıplarıyla dünyayı yorumlayan, problemlere çözüm arayanlar malesef daha fazla sorunla boğuşmak zorunda kalmış ve çağın gerisinde kalmışlardır.” Cevap 2; Semavi Din, (İslam) için “saldırgan” ifadesi haksızlıktır. “Milliyetçilik konusunda haklısınız, zaten Kuran, milliyetçiliği menetmiştir. Ve İslam, akıl dinidir. “Aklı olmayanın dini olmaz!” Hadisi de bu manada söylenmiştir. Yaygın (yanlış kanaatin) aksine, Kuran; insanların sorunlarına akıl ile çözüm bulmalarını önerir, “..ve Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır.” (10-Yunus Suresi 100) “Aklın kullanılmaması Kuran’ın (Dinin) değil, Dini, iktidar hırsı için siyasetlerine alet eden (Örnek; selefi anlayışı) kimselerin uydurmasıdır. Bunlarla birlikte; “Laik-çağdaş!” İnsanlar değil midir, nükleer silahları üreten ve (Japonya’da) toplu katliam için kullanan? Sömürgecilik adına, iki dünya savaşı çıkaran ve yüzmilyona yakın insanı katledenler kimlerdir? Veya, silahla tehdit ederek, veya çeşitli bahanelerle bölerek sömürerek, ülkeleri yoksul bırakanlar, sonra da cehaleti ve fakirlikleri ile alay edenler? Bir tarafta serzenişte bulunduğumuz anlayış; “komşusu aç yatan bizden (mümin)değildir.” derken; diğer taraftan da, “Batı medeniyeti” mensupları,, Kazanmanın ahlakı mı olurmuş?” dememekte midir. Bugün dünyanın en zengin ülkesi kabul edilen Amerika’da sokaklarda milyonlarca insan aç-soğukta yatmamakta mıdır? Demekki, devlet her şeye yetişememekte ve bu nedenle de Mahalle (yardımlaşma) kültürü insanların mutluluğu için zorunluluktur. İngilizler (belediyeler) bugün sosyal sorunlarına araştırdıkları “Osmanlı vakıf anlayışı” ile çözüm aramaktadırlar. Sağlıcakla kalınız.

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*