Osmanlıda Mahalle Anlayışı, Kapı tokmakları ve Avarız Vakfı

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Kimi Osmanlı evlerinde, yetişkin erkekler, kadınlar ve çocuklar için kapı üzerinde ayrı ayrı tokmaklar bulundurulurdu. Bu şekilde ev halkı kapıdaki misafirini bilirdi.

Kimi Osmanlı evlerinde; yetişkin erkekler, kadınlar ve çocuklar için kapı üzerinde ayrı ayrı tokmaklar bulundurulurdu. Bu şekilde ev halkı kapıdaki misafirini bilirdi.

 

Medeniyet, sanılanın aksine makineleri geliştirmekle değil, insana değer vererek, şehirlileşmekle ifade edilmektedir. Tarihte bunun en güzel örneğini Osmanlılar vermişlerdir. Çoğunlukla Köylü-Tarım toplumu olarak tanıtılan Osmanlıların mahalle anlayışı, yaşayışları öğrenildikten sonra zannediyoruz ki çoğunluk ataları ile daha fazla gurur duyacaklardır.

Osmanlının Kapı Tokmakları…

Osmanlı kapılarının tokmakları bile başlı başına bir kültürdür ve Osmanlı insanının sosyal hayata bakışının bir simgesidir. Osmanlı insanı hayata “helâl” ve “haram” perspektifinden bakardı. Kapı tokmakları bile bu hassasiyeti yansıtırdı. İç içe, ya da üst üste bindirilen tokmaklardan biri kalın, diğeri ince ses çıkarırdı. Erkek konuklar kalın ses çıkaran kapı tokmağını, kadın konuklar ise ince seslisini kullanırlar, böylece ev sahipleri kapıdaki misafirin kimliği hakkında bilgi sahibi olur ve ona göre karşılarlardı.

Dış kapı dış avluya, iç kapı iç avluya açılırdı. Avlular çocuklarla kadınların “özgürlük alanı”nı oluştururdu. Çocuklar avlularda hoplayıp zıplayarak enerji tüketirken, kadınlar güller, çiçekler ve meyve ağaçları arasında dolma doldurur, sarma sarar, sohbet eder, onlar da kendi açılarından hayatın stresinden arınırlardı.

Bazı avluların bir kenarında pekmez yapılan şırahane, kilim, bez dokuma atölyeleri yer alırdı. Başka bir köşede ocak, çamaşır taşı, dibek taşı, fırın, çeşme veyahut kuyu vardı. Avlu yeteri kadar genişse bir köşesi sebze bahçesine dönüştürülür, ailenin sebze ve meyve ihtiyacı karşılanırdı. Genişçe bahçeleri olan aileler ürettikleri sebze ve meyveleri komşularıyla da paylaşır, bir ki: bir kısmı da muhtaçlara ulaştırılırdı.

1835’te İstanbul’a gelen Miss Julia Pardoe, Osmanlı evlerinin avluları için, “Keşke Shakespeare, Romeo ve Julietin bahçe sahnesini yazmadan önce buraları görmüş olsaydı” demişti.

Osmanlı avluları o derece etkileyiciydi. Kadınların günlerinin neredeyse tamamı avlularda geçerdi. Ekmek yaparlar, hamur açarlar, sebze yetiştirirler, artan zamanlarında ise komşularla buluşup hem elişi yapar, hem de konuşup rahatlarlardı.

Bu bir yürek paylaşımıydı. Bu yüzden Osmanlı kadınında depresyon ve panik atak gibi sinir hastalıklarına çok az rastlanırdı. Uzun zamandır Avrupa’dan ithal edilen üst üste bindirilmiş beton “site”lerde, şaşkınlaşmışlığımızı ve yalnızlığımızı yaşıyoruz… Belki de bu yüzden sinir hastalıkları yakamızı bırakmıyor.

Osmanlı da mahalle anlayışı…

Küçük şehirlerde, kasaba ve köylerde “mahalle” kavramımız daha çok yaşıyor. Büyük şehirlerimiz ise “mahalle” kavramını tümüyle yuttu. “Bizim mahalle” kavramı da çoktan unutuldu. Gençlerimiz uzun zamandan beri “site” diyor, “banliyö” diyor, ‘Varoş” diyor, ”uydukent” diyor, tümüyle “bizden” kavramlara alabildiğine” yabancı” duruyor.

Hâlbuki “daha dün” diyebileceğimiz yakın bir geçmişe kadar hem “mahalle”, hem de “mahalle kültürü” yaşıyordu. Bu kavramlar yaşadığı için de “komşuluk” ilişkisi sağlam yürüyordu. Komşuluk, toplumsal oluşumun balansını teşkil ediyordu.

Maalesef “Yanlış Batılılaşma” bütün bunları öğüttü. Mahalleyi yitirdik. Mahalle ile birlikte “Mahalle ahlâkı”, “Mahalle bakkalı”, ”mahalle imamı”, “mahalle bekçisi”, “mahalle arkadaşı”, “mahalle mektebi”, “mahallenin namusu” ve “komşuluk” gibi vazgeçilmezlerimizi de kaybettik.

İnsan-Mekân ilişkisi…

Osmanlı’yı zirveye taşıyan insan modeli Osmanlı mahallesinde yetişirdi.

Osmanlı mahallesinde birbirini tanıyan, birbirini seven, bir-birlerinin yaşayışından, davranışından sorumlu olduklarına inanan ve dayanışma ruhunu mahalleye hâkim kılan insanlar yaşardı.

Her mahallenin ortasında bir “mahalle mescidi”, mahallelerin merkezinde ise bir “merkez camii” olurdu. Evler camileri sevgi kuşağı gibi sarar, böylece cami, yani “Allah’ın evi” hayatın merkezine dönüşürdü.

Mahalleli vakit namazlarını mahalle mescidinde, Cuma namazlarını ise merkez camiinde kılmaya özen gösterirdi.

Bu yolla mahalle içi dostlukları, mahalleler arası dostluğa dönüştürme fırsatı doğardı. Bu yüzden Osmanlı insanı, çağın insanına musallat olan depresyon ve panik atak gibi ruh hastalıklarından habersiz yaşardı.

Kadın ve erkek sohbet eşliğinde yüreklerini boşaltır, aynı metotla kendilerini ifade imkânı bulurlardı. Camilerin etrafında okullar, hamamlar, imaretler (fakirlere yiyecek giyecek dağıtılan, yolculara konaklama imkânı veren yerler), hastaneler ve dükkânlar yer alırdı. Genel olarak pazarlarda aynı çevrede kurulurdu.

Halk her ihtiyacını cami merkezli bir dünyadan karşılardı. Ayrıca bu çevredeki bakkal, kasap, terzi, ayakkabıcı gibi küçük esnafa ait dükkânlar da birer “sohbet merkezi” işlevi görürdü.

Osmanlı mahallesinin sakinleri zincirleme olarak birbirlerine kefildi.

Mahallenin yönetimi…

Sultan II. Mahmut dönemine kadar her mahallenin başında bir “imam” bulunurdu. (Muhtarlık sistemini Sultan II. Mahmut getirdi). İmamlar devlete karşı mahalle halkını, mahalle halkına karşı da devleti temsil ederlerdi.

İmamlık o kadar önemliydi ki, şehrin idarecileri olan kadılar, bağlı bulundukları kurumun en üst düzey yetkilisi tarafından atanırken, imamlar bizzat padişah tarafından atanırdı. Bu da imamların devlet nazarında ne derece büyük bir öneme sahip olduğunu gösterirdi.

Osmanlı mahallesinin sakinleri zincirleme olarak birbirlerine kefildi. Mahallede meydana gelen vukuatların failleri bulunamadığı takdirde, bütün mahalleli bundan sorumlu tutulurdu. Yavuz Sultan Selim zamanında çıkan bir kanunnameye göre, mahallede meydana gelen her türlü yasadışı olaydan mahalle halkı sorumluydu..

Bu her mahalle sakinini aşırı bir dikkat ve gayrete sevk eder. Mahallede tam anlamıyla bir “otokontrol” sağlardı. Böylece Osmanlı mahallelerinde soygun, cinayet, hırsızlık, yaralama, gasp, kavga gibi olaylar pek yaşanmazdı

Avarız Vakfı

Mahalle sakinleri, hayırlı işlerde de kolektif bir bilinçle hareket ederlerdi. Hayır işleri için her mahallede bir “Avarız Vakfı” kurulmuştu. Mahalle sakinlerince oluşturulan yönetim kurulu tarafından idare edilen bu vakfın gelir kaynağını, yine mahallelinin yaptığı bağışlar teşkil ederdi.

Avarız vakfının gelirleri, mahalledeki hastalara, fakirlere ve ekonomik durumu müsait olmadığı için evlenemeyenlere yardımda kullanılırdı. Fakirlerin cenazelerinin kaldırılması, yeni su yolları açılması, cami, mescit, mektep gibi yerlerin onarımı içinde bu vakıftan yararlanılırdı. İmam, müezzin, muallim gibi mahalle görevlilerinin maaşları da bu vakıftan karşılanırdı.

Mahalleye yeni taşınanlara yahut mahalleden taşınacaklara yine bu vakıf vasıtasıyla yardımcı olunurdu. Mahallede ihtiyacı olanlara borç verilir, şimdiki deyişle kredi açılırdı. Mahalledeki bu resmî dayanışmanın yanında, ayrıca mahallenin zenginleri, mahallelerindeki fakirleri gözetirlerdi.

Zekât, sadaka, fitre gibi yardımlarla onları kalkındırmaya çalışırlardı. Bu yüzden de Osmanlı ekonomisinde kriz olmazdı. Mahalle eksenli bu yardımlaşma ahlâkının temelinde, pek tabii olarak, “’Komşusu açken tok yatan bizden değildir” anlayışı yatardı.

Kısacası “mahalle” denilen küçük hayat alanları, Osmanlı asırlarında “cevher insan”, ya da “yürek adam” üretiminin merkezleriydi. Bu küçük yerleşim birimlerinde, herkes birbirini ya-kından tanıdığından, çocukların “tanıdık biri görmeden yaramazlık yapma” ihtimalleri son derece zayıftı.

Ufak tefek kusurlar genelde nazar-ı müsamaha ile karşılanırdı, ancak büyücek hataların bir bedeli vardı: Hiçbir çocuk (ya da genç) böyle bir bedel ödeyip mahalleye “rezil” olmayı göze alamazdı.

Bu yüzden adımlar dikkatle atılır, “mahallenin namusu”na toz kondurulmaz, herkes kendi alanı içinde mutlu olmaya çalışırdı. Bu da zaman içinde karaktere dönüşür ve toplum “cevher insan”larla beslenirdi.

Yaşam alanının insan karakteri üzerindeki etkileri inkâr edilemez. Eski mahalle hayatının yanı sıra, evlerin yüksek tavanlı, bahçeli ve manzaralı oluşunun, Osmanlı insanının ruhu ve fiziği üzerindeki olumlu etkilerini, tüm tarihimizdeki iftihar vesikalarında görebiliyoruz.

Osmanlı Evinde Gönül insanı…

Araştırmalara göre, her yedi kişiden biri depresyon ya da panik atak hastası… Gençler arasında yorgunluk ve umutsuzluk hâd safhada; kimse geleceğinden emin değil… Yani toplumun genç ve yaşlı nüfusuna genel bir bıkkınlık hâkim!

Genelde umutsuzluk inançsızlığın çocuğudur. Bizim toplumun büyük çoğunluğu elhamdülillah Müslüman! Buna rağmen nedir bu bıkkınlık, küskünlük, umutsuzluk ve teslimiyet?

Cevabı bulmak için geçmişimize bakmak gerekiyor. Zira bu-gün olup bitenlerin kökeni geçmiştedir. Zaten bu yüzden tarih bir “mihenk taşı” işlevi görür.

Uzmanlara göre, insan karakterini şekillendiren birkaç unsur var:

Bunlardan birincisi aile, ikincisi eğitim, üçüncüsü çevre, dördüncüsü muhit ve mekândır.

Diğerleri bir yana, sadece şu ”Osmanlı evi”ni ve “Osmanlı Mahallesi”ni bir ölçüde hayata geçirebilsek, eminim çok şey değişecek. Çünkü hayat mekâna ve muhite göre şekillenir.

Eskiden “mahalle” dediğimiz sistemli muhitlerde ahşap, ferah büyük aileye mahsus, yüksek tavanlı evlerde otururduk. Mahalle, “imam”ın başkanlığında oluşturulan “ak saçlılar” (biri-kimli yaşlılar) tarafından denetlenir, sorunlar çıkar çıkmaz çözülür, komşular birbirlerine güvenirdi.

Evler kıbleye dönük inşa edilirdi. Osmanlı insanının çoğunun’ kıble yürekli” olmasının hikmeti, belki de evlerini kıbleye dönük inşa etmeleriydi. Cephesi kıbleye dönük evlerde yaşayanların yürek pusulaları da kıbleyi gösterirdi.

Ortada mahalle mescidi. Mescidin yanında bir eğitim kurumu (eğitimsiz Müslümanlığın yarım kalacağı inancından beslenen bu kurumlar mahallenin olmazsa olmaz varlıklarıydı), mahallelinin uğrayıp dertleşeceğin cumbalı, bahçeli ahşap evler…

Osmanlı evlerinin giriş kapılan bile Osmanlı’nın başkalarını düşünen ve tanısın tanımasın, dara düşen herkese yardım ulaştırmayı amaçlayan “infak: paylaşma, bölüşme” ahlâkının bir yansımasıydı…

‘Osmanlı evi”ni ve “Osmanlı mahallesi’ in bir ölçüde hayata geçirebilsek çok şey değişecektir.

“Yardım” aşkıyla, giriş kapısının üstünü geniş bir örtü koyarlardı… Bu tam anlamıyla “yardım aşkına” yapılan bir uygulamaydı. Çünkü bu örtüden ev sahiplerinden çok, yağmurdan ve Güneşten korunmak isteyen yorgun insanlar yararlanırlardı.

Caddeden gelip geçenler bu örtü altına sığınıp doludizgin yağmurdan, ya da yakıcı güneşten korunurlar, sonra da ev sahiplerine dualar ederek giderlerdi…

Bazen ev sahipleri, kendi saçak altlarına sığınanları “Tanrımisafiri” sayar, içeri buyur eder, karnını da doyurduktan sonra salardı. Tek cümle ile Osmanlı’da hayat “muavenet”ti (yardımlaşma).

Yaralı göçmen kuşlara evlerinin saçak altında “kuş evi” yapmayı akıl eden yardım ahlâkı, elbette hayatın özü ve özeti olan insana karşı böylesine mehabetli, aşk yüklü, sevda dolu bir yaklaşım sergileyecekti.

İnsanlığın Yüksek Mertebesi: Ahde Vefa

-“Türkler vaatlerine dindarane bir sadakat gösterirler.” (Comtede Bonneval).

-“Müslüman Türkler yeminleriyle ahitlerine de son derece sadıktırlar.” (Mouradgea d’Ohsson).

Yüzyıllar boyu Osmanlı ülkesine gelip tetkiklerde bulunan Avrupalı gezginler, Avrupa ile mukayese kabul etmez insan hakları uygulamaları karşısında şaşkınlıklarını dile getirmekten kendilerini alamamışlar, kendi toplumları için de böylesine “hakça” ve “insanca” bir yönetim temenni etmişlerdir. (1)

(1) Kayıtdışı tarihimiz.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Keşke Osmanlı’daki medeniyet seviyemize yükselebilsek. Ama heyhat yarısı bile kalmamış.

Osmanlı, döneminin en ileri devletini, “Önce insan ve adalet” anlayışı üzerine kurmuş, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” diyerek, devleti halkın emrine vermiştir. İnsanlığın bugün geldiği noktada da, adına demokrasi dediğimiz sistemler bunu yapmaya çalışmaktadır. Konuya ilginize ve yorumunuza teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.

Bir şeyler anlamışsınız ama gene yanlış anlamışsınız. Yani mahalle kültürü bozulmasaydı Türkiye ileri bir uygarlık seviyesine mi ulaşacaktı. Öyleyse sizi hala o mahalle kültürünün bozulmadığı yerlerde biraz gezmenizi öneririm. Misal Ankara’da Çinçin mahallesi, İstanbul’da Kasımpaşa, Karagümrük, gidersen mahalle kültürünün yaşadığını görürsün hala ama siz oradan çıkabilir misiniz bilemiyorum. Mesele mahalle değil, mahallenin namusu değil, o mahallede yaşayan insanların kültür seviyesidir. Okur yazar oranlığı, okuduklarını anlama kabiliyeti, dünyayı yorumlayabilme ve sorunlara aklın bilimin ışığında çözümler üretebilmektir. Bunun de yolu mahallenin hocasından, bakkalından, dedikoducu komşusundan geçmez, kaliteli, laik ve çağdaş bir eğitim sisteminden geçer. Dinin ve milliyetçiliğin dar ve saldırgan kalıplarıyla dünyayı yorumlayan, problemlere çözüm arayanlar malesef daha fazla sorunla boğuşmak zorunda kalmış ve çağın gerisinde kalmışlardır. Örnek, Arap memleketlerine bakabilirsin, ya da Latin Amerika’daki koyu Katolik milletlere.

Değerli Can Demir, önce konuya ilginize ve paylaştığınız görüşlerinize teşekkür ediyorum. Sorularınıza sırası ile cevap verelim. Soru 1; “Mahalle kültürü bozulmasaydı, Türkiye (Osmanlı) İleri bir uygarlık seviyesine mi çıkacaktı?” Cevap 1;İslam, Kuran ve ilkeleridir. İslam’ı, varoş insanının (Kuran’ı okumamış-özümsememiş- cahil) gözünden ve uygulamalarından görmek, anlamak mümkün müdür? Elbette değildir. Kuran’da; “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” der. Ve bir Hadis’de; “Komşusu aç iken, yok yatan (gerçek) Mümin değildir” denildiğini biliriz. Anlaşılması gereken; “Mahalle kültürünün bozulmadığı yerler”, gerçeğinde, İslam anlayışında tanımlanan “mahalle (komşular)kültürünün değil, kişilerin kendi -cahil- anlayışları yaşadıklarıdır. Soru 2; “Dinin ve milliyetçiliğin dar ve saldırgan kalıplarıyla dünyayı yorumlayan, problemlere çözüm arayanlar malesef daha fazla sorunla boğuşmak zorunda kalmış ve çağın gerisinde kalmışlardır.” Cevap 2; Semavi Din, (İslam) için “saldırgan” ifadesi haksızlıktır. “Milliyetçilik konusunda haklısınız, zaten Kuran, milliyetçiliği menetmiştir. Ve İslam, akıl dinidir. “Aklı olmayanın dini olmaz!” Hadisi de bu manada söylenmiştir. Yaygın (yanlış kanaatin) aksine, Kuran; insanların sorunlarına akıl ile çözüm bulmalarını önerir, “..ve Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır.” (10-Yunus Suresi 100) “Aklın kullanılmaması Kuran’ın (Dinin) değil, Dini, iktidar hırsı için siyasetlerine alet eden (Örnek; selefi anlayışı) kimselerin uydurmasıdır. Bunlarla birlikte; “Laik-çağdaş!” İnsanlar değil midir, nükleer silahları üreten ve (Japonya’da) toplu katliam için kullanan? Sömürgecilik adına, iki dünya savaşı çıkaran ve yüzmilyona yakın insanı katledenler kimlerdir? Veya, silahla tehdit ederek, veya çeşitli bahanelerle bölerek sömürerek, ülkeleri yoksul bırakanlar, sonra da cehaleti ve fakirlikleri ile alay edenler? Bir tarafta serzenişte bulunduğumuz anlayış; “komşusu aç yatan bizden (mümin)değildir.” derken; diğer taraftan da, “Batı medeniyeti” mensupları,, Kazanmanın ahlakı mı olurmuş?” dememekte midir. Bugün dünyanın en zengin ülkesi kabul edilen Amerika’da sokaklarda milyonlarca insan aç-soğukta yatmamakta mıdır? Demekki, devlet her şeye yetişememekte ve bu nedenle de Mahalle (yardımlaşma) kültürü insanların mutluluğu için zorunluluktur. İngilizler (belediyeler) bugün sosyal sorunlarına araştırdıkları “Osmanlı vakıf anlayışı” ile çözüm aramaktadırlar. Sağlıcakla kalınız.

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*