Osmanlıda Eğitim Reformu : Osmanlıda Ne Değişti de Eğitim İlme Yeterli Katkı Sağlayamadı (12)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Geçmişi olmayanın geleceği yoktur.

 

Osmanlı Devleti’nin yükselmesinde ve Türk-İslam Medeniyetinin meydana gelmesinde şüphesiz, mevcut eğitim ve öğretim müesseselerinin, özellikle medreselerin büyük rolü olmuştur. Devrin meşhur medreselerinden olan Bursa medresesi, İstanbul’daki Fatih ve Süleymâniye medreseleri bunların başında gelir.

Osmanlı Müslüman toplumunun genel eğitimiyle uğraşan ve ilkokul seviyesinde olan müesseseler ise, sıbyan mektepleri idi. Her köy ve mahallede bulunan sıbyan mekteplerinde eğitimin ve öğretimin esası dinin ve ahlâkın öğretilmesinden ibaretti.

Medreseler ve sıbyan mektepleri, devletin kontrolünden ve sorumluluğundan uzak müstakil öğretim müesseseleri idiler. Zira, bunların hemen hemen hepsi de, vakfa bağlı müesseselerdi. Dolayısıyla dinî ve sosyal yönü ağır basan kuruluşlardı.

Başlangıçta güçlü olmaları evvela vakfa bağlı olmalarından, sonra devletin dışında yani siyasî otoritenin kontrolünden uzak bulunmalarından ileri geliyordu. Devlet güçlü, toplum istikrarlı ve vakıflar gerçek görevi yerine getirip sağlam kaldığı müddetçe, eğitim müesseseleri ilimle uğraşabilmişler ve Osmanlı toplumuna hizmet verebilmişlerdir.

Fakat, XVII. Yüzyıldan itibaren devletin zayıflamaya, sosyal ve ekonomik düzeninin bozulmaya başlamasıyla, evvela, vakıf müessesesi sonra da ona bağlı eğitim ve öğretim sistemi çökmeye yüz tutmuştu.

Fazla teferruta inmeden bu hususu şu şekilde açıklamak mümkündür: Klâsik Osmanlı düzeninde, hâlinden ve istikbâlinden emin şahıslar herhangi bir maddî menfaat gözetmeksizin, sadece manevî ve dinî duygularla mal ve mülkünü toplum yararına vakfediyordu, yani bağışlıyordu.

Fakat, iç ve dış tesirler yüzünden klâsik Osmanlı düzeninin bozulmasıyla toplum ve fertler eskisi kadar kendilerini emniyet içinde hissetmemeye ve istikbâllerini güvenli bulmamaya başladılar. Bunun sonucu, geleneklerinden emin olmayan şahıs ve aileler kendi mal ve mülklerini özel şartlarla vakfederek, vakıf müessesesini geçim kaynağı hâline getirdiler. Böylece, vakıf müessesesi, hedefinden saptırılarak, sosyal niteliğini kaybetti.

Vakıflarda meydana gelen bu bozulma, hemen ona bağlı olan medreselere de yansıdı. Bu yüzden, medreseler de ilim yuvası olmaktan çıkarak birer maddî menfaat yuvasına dönüştüler.

Böyle olunca, vakfın kurucusu tarafından kabiliyete ve bilgiye bakılmaksızın aileden, hısım ve akrabadan olan kimseler, medreselere müderris veya hoca olarak tayin edilmeye başlandı. Ayrıca medreselerde okutulacak dersler de, vakfiyelerde belirtilerek, bunların zamana göre değiştirilmesi veya yeni derslerin konması engelleniyordu. Bu usûl yüzünden, medreseler zamanla beşik ulemasının eline düştü ve her türlü yeni ve müsbet düşünceye kapılarını kapadı.

Artık medreseler fasit bir dairenin içine çekilerek kendi kendilerini yemeye ve tüketmeye başladılar. Medrese ilim yapılan yer olmaktan çıkarak, ilim tarihi okutulan eskinin tekrar edildiği yer haline geldi.

Nihayet, medrese ilimle, yani esas göreviyle uğraşmayan her eğitim ve Öğretim müessesi gibi, siyasetle meşgul olmaya başladı ve arkasından da siyaset medreseye girdi. Bu durum, medreseye muhtariyetini kaybettirdi ve onu siyasetin emrine soktu. Müderrisler yani ulemâ sınıfı, maddî ve siyasî menfaatler elde etmek için ilmi, sanatı ve medreseyi vasıta olarak kullandılar. Medrese ilim yuvası, müderrislik ve hocalık meslek olmaktan çıktı.

Bu şekilde çöken medrese, kendisiyle birlikte devleti ve toplumu da çöküşe sürükledi. Medrese bu durumu hiç fark edemediği gibi, fark edenlere de firsat vermedi. Ne kendini yenilemeye teşebbüs etti ne de kendi dışında bir yeniliğe, değişikliğe firsat tanıdı.

Medrese ve sıbyan mektepleri dışında eğitim ve öğretim yapan devletin resmî “Enderun Mektebi” vardı.

Buraya devşirme usulü ile toplanmış “acemi oğlanlar” arasından seçilen kafa ve vücutça mükemmel çocuklar alınır ve yüksek askerî ve mülkî mevkiler için, özel bir eğitimle yetiştirilirdi. Enderun, disiplinli, öğretim seviyesi yüksek imtiyazlı bir mektepti.

Ancak, Osmanlı maârifinde Enderun Mektebi’nin yeri ve önemi tam olarak bilindiği kanaatinde değiliz. En azından şu sorulara cevap aramak gerekir: Enderun Mektebi’nin eğitim ve öğretim felsefesi ile toplum ve devlet  felsefesi arasındaki münasebet nedir? Osmanlı toplumunda Enderunlu tipi nasıldı ve bu tipin toplumda yeri ve rolü ne olmuştur?

1699 Karlofça ve 1718 Pasarofça barış anlaşmalarıyla Avrupa’nın üstünlüğü, Osmanlı Devleti’nin geriliği açıkça ortaya çıkmıştır. Bu durumu bazı devlet adamları gördüğü, kabul ettiği ve yenileşme ihtiyacını hissettiği halde, medreseden ve ulemadan her hangi bir ses ve uyanış belirtisi gelmemiştir. Üstelik yenileşmeye karşı tavır takınmışlardır.

Bu yüzden, yetkisinin az olduğu askeri mekteplerde uygulamayı tercih ettiler. Nitekim, 1773’te Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun, 1796’da Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun açılarak Batı tarzında ilk modern mekteplerin temeli atılmış oldu.

XIX. Yüzyılda, bu mektepleri Mekteb-i Tıbbiye (1827), Mekteb-i Harbiye (1834) gibi müesseselerin açılışları takip etti. Şüphesiz, bütün bunlar İmparatorlukta modern bir maârif sistemi kurmaya kâfi değildi. Zaten, açılan bu mektepler toplumun bütününe hitap etmiyor, sadece askerî sınıfı içine alıyordu. Bununla beraber, modern eğitim ve öğretim kuruluşlarının ilki olmaları yönünden, maârif tarihimizde önemli bir yer işgal ederler. (1)

Önceki bölümden kalınan yerden devamla :

OSMANLI İMPARATORLUĞUNA ELEKTRİKLİ TELGRAFIN GİRİŞİ

…1862’de tahta çıkan Sultan Abdülaziz’in ilk dönemlerinde, büyük Osmanlı başarısı, Bağdat’tan Basra’ya ve İran Körfezi’nin Fao limanına kadar olan telgraf hattının tamamlanmasıydı.

Abdülaziz’in dönemi boyunca (1861-1876) ve Sultan Abdülhamit’in döneminde (1876-1909), Osmanlı telgraf ağının genişlemesi devam etti…1863’de 6.490 km, 1866’da 13.750 km, 1869’da 25.137 km ve 1904’de 36.640 km’lik hatlar kuruldu (2).

Zengibar’lı bir Müslüman gezgin, seyahatnamesinde, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki telgraf ağından, özellikle Süveyş Kanalı üzerinde çarpışmayı önlemek için telgraf yoluyla geçişleri haberdar edecek şekilde gemilerde kullanımından pekçok defa olumlu olarak bahsetmişti. Şam’lı bir Arap, yüzyılın sonuna doğru telgrafın Mekke’ye hacı olmak için giden Müslümanlar için özellikle bir nimet olduğunu yazmıştı: “Zat-ı Şahaneleri / Majesteleri, Sultan (Allah onu korusun ve zafere ulaştırsın), Şam’la Mekke arasında kurulan telgraf hattıyla, tüm hacılara bir iyilik yaptı. Allah, efendimiz sultanı ve halifeyi nimetlerin en iyisiyle ödüllendirsin. Amin!”. Bu olaylar, telgrafı ve bundan kısa bir süre sonra Hicaz demiryolunu ve imparatorluğun Arap bölgelerini İstanbul yönetimine bağlamak, böylece İslam birliğini güçlendirmek için bilinçli olarak kullanan Sultan II. Abdülhamit döneminde geçiyordu…

Telgraf direktörünün nezaretinde, telgraf ofislerinin sayısı ilk yıllarda hızla arttı. 1863’de 52 ofis görev yapıyordu. Bu sayı, 1866’da 135’e, 1869’da 320 ofise ulaştı. İstasyonların  Anadolu’da 103’ü, Avrupa vilayetlerinde 143’ü, “Arabistan’da” (Suriye, Irak ve Arabistan) 50’si, Trablusgarp’ta ve Ege Adaları’nda 5’i arızalandı. İstanbul ve civarında 19 tane kaldı (3).

Yıllarca Cumhuriyet yönetiminin kabul görmesi için Osmanlı İmparatorluğu’nun yaptığı ciddi çalışmalar görülmemeye çalışılmış, inkardan gelinmiştir.

İnkardan gelinmiştir de geldiğimiz noktada aradan 150 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, ülkesine hizmet edenler hayırla yad edilmeye devam edilmektedir.

Artık Cennetmekan II. Abdülhamid’in, eğitim çalışmalarına ve ülkesine armağan ettiği eserlerine geçebiliriz.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim:Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Yararlanılan ana kaynak:RODERIC H. DAVISON,  Makalenin orijinal adı: “The Advent of the Electric Telegraph in the Ottoman Empire”, Essays in Ottoman and Turkish History,1774-1923, s.133-165, University of Texas Press, 1990.Çev.: Yrd. Doç. Dr. Durdu Mehmet BURAK, Gazi Üniversitesi, Kırşehir Eğitim Fakültesi

(1) ABDÜLHAMÎD DEVRÎ EĞİTİM SİSTEMİ, Prof. Dr. BAYRAM KODAMAN, TÜRK TARİH KURUMU, 1999, 3. Baskı

(2)Hakayikü’I-Vekayî’nin çeşitli tarihli sayılarında geçen, Agaton Efendi’nin 1863 ve 1866 rakamlarıyla ilgili raporu. Aynı gazete 1869 rakamlarını vermektedir. Tüm sayılarda Mısır’ın hariç tutulduğu açıktır. Gazeteden alıntılar Tanrıkut’un eserindedir. 1904 rakamları George Young’ın eserlerindedir. Stanford ve Ezel Shaw resmi yayınlardan 1882’de 23.380 kilometrelik 1904’te 49,716 kilometrelik hat yapıldığını bulmuşlardır. Bu rakamlar diğerleriyle pek uyumlu değildir.

(3)Tanrıkut, Türkiye Posta ve Telegraf, s.539, 614-615. Toplam ve arızalar farklı kaynaklardandır. Bu yüzden rakamlar tamamen uyumlu olmayabilir. İstasyonlar sancaklarda listelenmiştir (sayfa 539-546). Mısır ve Tunus dahil edilmemiştir.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*