Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimi neden rekabetçi devletler kadar gelişemedi, nerede hata yaptılar (1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

enjektorlu-beyaz-adam_3

 

Geri kalmamızla ilgili en isabetli teşhisi, farklı zamanlarda bir Amerikalı silah tüccarı ve bir Alman askeri danışman yapmıştır. Aşağıda gereği kadar gelişmememizin tüm hikayesi aktarılmaktadır.

Pentagon’un Dış Askeri Satışlar programı tarafından finanse edilen ortak üretim anlaşmasının merkezinde, Türkiye’nin Mürtet hava üssü yakınlarında, Ankara’nın 20 mil güneyindeki bir buğday tarlasına kurulacak yeni fabrika vardı.

Anlaşmanın açıklandığı gün şirket sözcülerinden biri, “Bu Fort Worth’ta yeni bir iş sahası yaratmayacak, fakat önümüzdeki yıllarda Türk işçiler için çok sayıda iş ve birçok Türk şirketine de çeşitli alanlara ihracat yapma imkanı sağlayacaktır. Anlaşma, ülkenin henüz yeni kurulan askeri uçak endüstrisine yardımcı olacaktır” dedi.

Türk fabrikasını kuran ve çalıştıran General Dynamics başkan yardımcısı Joe Jones, “Sırf uçak üretip sonra da işimize dönmek için burada değiliz. Nihai olarak, Türkler buranın İşleyen bir uçak-üretim tesisi olmasını bekliyor ve bunun gerçekleştiğini Görmek de General Dynamics’in sorumluluğu” demiştir.

..Türkler fabrikayı işletmek için, yüzde 51’lik hissesine hükümetin sahip olduğu yeni bir şirket tesis ederek TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi’ni (TAI) kurmuştur.

Eğer anlaşma Japonlarla yapılmış olsaydı, herkes Japonların iki yıla kalmadan kokpitin “tasarımını deşifre edip” daha iyisini üreteceğini düşünürdü– nitekim birkaç yıl sonra Tokyo ile yapılan FSX anlaşmasında böyle bir kaygı oluşmuştu.

Fakat kimse Türkler hakkında böyle bir kaygıyı dile getirmedi.(1)

Aslında resmi çevrelerde hiçbir kaygı dile getirilmemişti. Bakan Yardımcısı Richard Burt, Şubat 1984’te Meclis alt komitelerinden birinde, “Türkiye, İran, Irak ve Suriye ile sınır komşusu, îslam dünyasında yeni, aktif bir rol arayışı içerisinde. Her üç ülkenin de günümüzde Ortadoğu’da yaşanan huzursuzluktaki etkisi düşünüldüğünde, Türkiye’nin potansiyel rolü daha da fazla önem kazanıyor” dedi.

Reagan yönetimi Türkiye’yi yalnızca Sovyetler’in bölgeye yönelik olduğu farz edilen tasarımlarının önünde bir engel olarak görmüyordu; Türkiye ayrıca ABD operasyonları için biricik platformdu – tıpkı ABD’nin 1983’de askerlerini Lübnan’da konuşlandırmasında olduğu gibi… (2)

**

Osmanlı Padişahları içinde en dikkat değer şahsiyetlerinden birisi olduğu muhakkak olan ikinci Sultan Mahmud, karşısındaki genç Prusyalı zabite uzun uzun bakmış ve içini hasretle çekerek, karşısında iradesini bekleyen Sadrazam Benderli Paşa’ya dertlenmişti:

“Paşa… Şu Alman zabiti gibi on kumandanım olsa…

On dokuzuncu yüzyılın en büyük askerlerinden, Prusya devletinden Alman Milli Birliğini kurarak Avrupa’nın en büyük Kara İmparatorluğunu kuran seri savaşların gerçek hazırlayıcısı Feldmareşal Graf Helmuth Karl Bernhard Fon Moltke, otuz beş yaşında genç bir erkânıharp yüzbaşısı olarak, Osmanlı ordularının müşavirlik hizmetine Padişahın bu hayranlığı ile girmişti.

ÇABUK, İNŞAALLAH, MAŞAALLAH

Bizi böylesine seven ve fikirleri, o gün de, bugün de dünya çapında kıymet olan bir insanın hakkımızdaki dediklerini, aradan 125 sene geçmiş olmasına rağmen bugün söylemişçesine dinlemek acı mı, tatlı mı?

Moltke mezarından başını kaldırır da, halimize bakarsa kimbilir bizlere neler söyler!

Şöyle diyor:

Mevkii ne olursa olsun, bütün Türklerde müşterek bir taraf vardır;  işin en çabuk olanını seçmek… Uzun vadeli, uzun ve zahmetli emek isteyen iş, Türkleri pek memnun etmiyor.

Yeniçeri ocağı denilen ve memleketin içinde bulunduğu zorlukların başlıca sebebi olan bu isyan yuvasını temizlemiş olan Padişah İkinci Sultan Mahmud benderi, çok saydığı ve bu uğurda öldürülmüş olan amcası üçüncü Selim’in kurduğu yeni orduyu nasıl ıslah edeceğini sorduğu zaman, şevk ve ümitle işe koyulmuş, üç ayrı plan hazırlamıştım. Padişahın huzurunda bunları arz ve izah ettim.

Derin ve manalı bakışlı, çok kibar ve tarif edilemeyecek kadar asil olan Padişah benim üç planım olduğunu öğrenince, safiyet ve alışkanlıkla:

-“En kısa zamanda hangisi tahakkuk edecekse onu anlatınız…” demişti. (Bu sözün yanında  Sultan, büyük hacimde olan raporun kısaltılarak kendisine özetinin sunulmasını istemiştir.)

Asker ve sivil ileri gelenler de, aynı felsefe içinde idiler.

Evvela en çabuk olacak, sonra bu kısa zaman isteyen emek Allah’ın yardımına ve lütfuna terk edilecek, inşallah denilecek, olup biten, umulan ve beklenenden çok daha yetersiz olsa bile, şükür ve minnet duygusu olarak Maşaallah sözü ile son bulacaktı…

Osmani ülkelerinde kaldığım seneler içinde çok, pek çok İnsanla tanıştım. Savaş boylarında beraber bulundum. Senelerim onlarla aynı çatı altında geçti.

Esas fikirlerde ve prensiplerde ise, Türklerin, İslamiyet’ten aldıkları bu düşüncelerin ne yazık ki, Müslümanlıkta yeri yoktu.

Bana hakiki din adamları, Müslümanlığın temel felsefesinin daima çalışmak, zor fakat şerefli işleri tercih etmek beşikten mezara kadar ilmi takip etmek, bilhassa hayatın değişen şartlarıyla hükümleri değiştirmek gibi hiçbir dinde olmayan hayatiyet ve müsamaha olduğunu anlattıkları zaman, hayret ve teessür içinde kaldım.

Artık Türkiye’de ne gördüysem, hepsini, bu kolay ve çabuk inanışına bağlar olmuştum.

Anadolu’nun hemen hemen her tarafında “ceviz” denilen çok besleyici, yenilişi hoş, tazesi mevsiminde, kurusu bütün yıl bulunabilen bir meyve vardır. Yapraklan hoş kokar. Ağaçları heybetlidir. Bazı yerlerde orman halinde mevcuttu, bazı yerlerde nadirdi, bazı yerlerde yoktu. Halbuki hemen hemen her iklimde yetişebilirdi zannediyorum. Bunu, neden yetiştirmediklerini sordum. Bana dediler ki:

“Bizim bir inancımız vardır. Ceviz ağacını kim kendi eliyle dikerse, cevizini yemeden ölür. Onun için cevizi, olgun halinde dallarından kopararak, yüksek yerlerden yere atıp kıran ve içini yiyen kargalar yetiştirirler. Kargaların yere attığı cevizler zamanla filizlenir ve ağaç olur. Yoksa biz kendimiz ceviz ağacı yetiştirmeyiz. Uğursuz sayarız.”

Bu izah beni tatmin etmemişti. Türkler için asla değiştirmediğim o “kolay” ve “çabuk” prensibini şu ceviz ağacı misalinde de aradım ve buldum: Evet, fidan olarak yetiştirilmesinden ağaç safhasına, yani mahsul verme zamanına kadar çok beklenmesi icap eden bir ağaçtı.

Bir kere büyüdü mü, nesiller boyu mahsul verirdi ama geç büyüyordu. Türkler ise ceviz yemek için uzun zaman beklemeye tahammüllü değildiler. Bunu açıkça söylememek ve belli etmemek için pek alıştıkları şekilde, bir garip inanca tahammülsüzlüklerini bağlamışlar, avunup gidiyorlardı. Zeytin için de düşünceleri aynı idi.”(3)

Yukarıdaki anlatılanlara göre gelişmememizin nedeni:

-Amerikalı silah şirketinin yöneticine göre; “Türkler satın aldıkları silahları geliştirmezler”

Alman askeri danışmana göre ise: “Türkler işin en çabuk olanını, kestirme yolunu seçerler

www.canmehmet.com

Devam edecek:

300 yıldır neden teknoloji üretimine inat etmiş gibi direniyor, neden başaramıyoruz?

Kaynak:

(1)Savaş Ganimetleri, Sahife:148

(2)A.g.e.

(3) Cemal Kutay, TARİH AYDINLIĞI, sahife:264

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*