Osmanlı ve Cumhuriyet Genelkurmay Başkanlarının Devlet yönetimi anlayışları (3/3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Fransız Konsolosu terkettiği binada kasıtlı olarak bazı evrakları bırakır. Şam Valisi Cemal Paşa bu evrakları bulacak ve isimleri olan, Suriye ve Lübnan aydınlarını meydanlarda idam ettirir. Bu şekilde Osmanlıya inatla bağlı kalmaya çalışan son ailelelerde kaybedilir.

Fransız Konsolosu, bir tuzak kurmak için terkettiği binada kasıtlı olarak bazı evrakları bırakır. Osmanlı Devletinin Şam Valisi Cemal Paşa kasıtla bırakılan bu evrakları bulur ve evraklarda isimleri olan, Suriye ve Lübnan aydınlarını meydanlarda idam ettirir. Ancak, kurulan tuzağa düşülerek Osmanlıya inatla bağlı kalmaya çalışan son Arap ailelelerde kaybedilir.

 

Fransız konsolosu terk ettiği binada kasıtlı olarak bazı evrakları bırakır. Bu evrakları bulan! Şam valisi Cemal Paşa, evraklarda ismi olan, Suriye ve Lübnan aydınlarını toplayarak Şam ve Beyrut meydanlarında idam eder. (*) Bu şekilde Osmanlıya bağlılıkta ısrar eden Arap ailelerinin son direnişleri de kırılır. Sanki herkes elbirliği ile Osmanlıdan kurtulmak istemektedir!

Kaldığımız yerden devamla;

Bu gibileri genel ve özel merkezlerde görüş ve söz sahibi olunca da cemiyeti ve tabiî olarak da hükümeti, mensup oldukları devletlerin, cemiyetlerin diledikleri yollara götürmeye çalışacakları doğruluğun milletlerarası olduğu hakkındaki rivayete rağmen, localarının mensup oldukları ırk ve devlet menfaatlarına hizmet ettikleri birçok büyük olaylar dolayısıyla ortaya çıkmış bir gerçektir.

…İşte bu türlü kimselerin aldatmalarından kaçınmak, devlet adamlarımız için bir borçken, bunda da hata edilmiştir.

Bundan başka bu arada dostluk perdesi takınılarak söze karışıp da vatanımızın iyilik ve kötülüğünden çok, kendi menfaatının arkasından koşan kaşarlanmış yerli ve yabancı birtakım iş adamları ortaya çıkarak milletimizi her yönden zarara sokmuşlardır.

Kısaca aleyhimizde ecnebi siyasetiyle, servet edinme gayreti birleşmiştir…

…Nihayet Dünya Savaşı’nda öyle zalim ve rezil bir karaborsa çıktı ki, sanırım benzerini hiçbir yüzyılda, hiçbir millet görüp geçirmemiş, o zamana kadar bu türlü bir alçaklığı kimse düşünmemiş ve insan vicdanı kabul etmemiştir.

..Fakat Dünya Savaşı’nda, devlet makamlarınca tedvir ve tervic edilen vagon ticareti ve buna benzer birtakım gevşek muamelelerle acizlere zorunlu ihtiyaçları gerçek değerlerinin on, belki yüz katına satmaktan, halka vesika ekmeği diye, adeta süprüntü yedirmekten, milletin eli silâh tutan fertleri savaş alanlarında öldürülürken, geride bıraktıkları ailelerini de açlık ve sefalet ile bunaltmaktan ve tüketmekten utanmamışlardı.

Fakat zarar görenleri olduğu gibi, zarar verenleri de Türk olan bu dalavereler sonucunda kazanılan servetler Türklerin elinde kaldı mı? (**)

…Son ve kısa bir söz daha: Bu gibi durumlar gösteriyor ki, her hükümette ve özellikle bizde büyük ve mukaddes tanınmış boyun eğilecek bir makamın bulunması gereklidir. Yalnız bu makamın sahibi halife olsun, hükümdar olsun, cumhurbaşkanı olsun, ne isterse olsun, elverir ki, kalbinde gerçek Allah korkusu, utanma duygusu, kafasında kanunun, namusun menfaatten çok yüksek olduğu düşünce ve inancı bulunsun. Milletler, devletler, memurunu ve özellikle liderlerini böyle yetiştirmek, böyle seçmek, sonra ona sadakat göstermek zorundadırlar. Yoksa hürriyet yerine gün bir zorbanın esaretine uğrar, mutluluk ve izzet yerine de sürekli olarak sıkıntı ve zillete düşerler…”(1)

İkinci olarak aşağıda 1994-1998 Yıllarında, (28 Şubat döneminde) Genelkurmay başkanlığı görevini yürüten, İsmail Hakkı Karadayı’nın uygulama ve düşünceleri aktarılmaktadır.

Medyaya yansıyan ses kasetlerinde ise İsmail Hakkı Karadayı’nın 2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’yu etkileyerek demokratik süreci engellediği iddia edilmiştir. (Karadayı, bu ses kasetlerinin montaj olduğunu ifade etmiş ve iddiaları reddetmiştir.)

28 Şubat darbe soruşturması kapsamında 3 Ocak 2013 tarihinde İstanbul Fenerbahçe Orduevinde göz altına alınmış, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştır.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyon Başkanı Nimet Baş ile  Milliyet’ten Zeynep Miraç’ın “Aklımdaki Sorular”  başlığı altında yaptığı görüşmeden;

-“…28 Şubat döneminin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın savcılık tarafından ifadeye çağrılmasında komisyonunuzda anlattıklarının etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
-Hayır, düşünmüyorum. Komisyonumuz yaklaşık yedi ay çalıştı. Biz onu geçen yaz dinledik, ancak savcılık aylar sonra çağırdı.

-“Hazırladığınız raporda Karadayı’nın 28 Şubat dönemindeki etkinliğine dair eleştiriler var. Siz bu süreçte Karadayı’nın etkin olduğuna inanıyor musunuz?
-28 Şubat süreci eğer bir yargılamaya konu olacaksa, bunun en önemli aktörü dönemin Genelkurmay Başkanı’dır.

‘Darbeler birbirini doğurdu’

-“… Geçen gün Uluslararası Teknolojik Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın bir buluşmasında yaptığınız konuşmada “Darbelerin en büyüğü 28 Şubattır” cümlesini kullandınız. Size böyle düşündüren ne?
-Her darbe birbirini doğurmuştur. Her darbede toplumun bir kesimi bedel ödedi, iç tehdit algısına her darbe döneminde biraz daha ilave yapıldı. 28 Şubat’a gelindiğinde dindarlar da irtica adı altında içine katılınca, neredeyse toplumun tamamı hedef alındı.(2)

“Karadayı’yı darbe için uyardım..

TMK 10. Maddesi’yle Yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun 28 Şubat “postmodern” darbesiyle ilgili ifadeye çağırdığı dönemin Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’i “mağdur tanık” olarak dinledi. Çiller, ifadesinde Batı Çalışma Grubu’nun (BÇG) darbe planlarıyla ilgili duyum aldıktan sonra eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’yı uyardığını söyledi. Çiller, üç sayfalık ifadesinde, BÇG’nin darbe planları yaptığını tesbit ettikten sonra dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın makamına giderek,

-“Yanlış yapıyorsunuz. Demokrasilerde böyle girişimler olmaz. Bu girişimlerinizi sona erdirin. Ben elimden geldiği kadar bunu önlemek için mücadele edeceğim” dediğini anlattı.

Darbeyi önceden gördüklerini vurgulayan Tansu Çiller, “Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarını görevden almak istedik. Erbakan’la görüştük ancak, ‘Demirel imzalamaz’ dedi. Bu nedenle girişimimiz askıda kaldı” ifadelerini kullandı.” (3)

..

Erbakan’a omuz atan paşalar vardı’

HAS Parti, 28 Şubat darbesinde sorumluluğu olanların cezalandırılması için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu

Suç duyurusunda bulunanlar arasında, 28 Şubat döneminde Devlet Bakanlığı yapmış Teoman Rıza Güneri’nin, milletvekilliği yapmış Kazım Arslan, Cafer Güneş ve Mehmet Bekaroğlu’nun da yer aldığını belirten Malkoç, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak, emekli Tümgeneral Osman Özbek ve dönemin YÖK Başkanı Kemal Gürüz hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını kaydetti.

”O dönemi hatırladığımızda Genelkurmay karargâhında, dönemin Başbakanı Erbakan’a omuz atan askerler vardı. Türkiye Cumhuriyeti devletinin Başbakanına ağır hakaretlerde bulunan, devlet geleneğine ve terbiyesine uymayan sözler söyleyen paşalar vardı.

Hiç kimsenin yaptığı yanına kar kalmamalı.. “ (4)

..

Darbe Komisyonunda ‘darbeci’ tartışması

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, Milliyet yazarı Hasan Cemal’in bilgisine başvurdu. İşte Cemal’in anlattıkları…

“..28 Şubat’ın savunulacak hiçbir yanı yoktur. Askerin siyasete acımasızca bir müdahalesidir. Medya demokrasi adına kötü sınav vermiştir. 28 Şubat’ta medya, asker birliği belirleyici olmuştur. “(5)

..

Ve İsmail Hakkı Karada cevap veriyor;

“28 Şubat ihtilal değildi’

-Ergenekon’u 28 Şubat’la da ilişkilendiriyorlar. Bir darbe için altyapı hazırlanması amacıyla kurulduğunu ve eylemler yaptığını öne sürüyorlar?

– 28 Şubat’ın bir ihtilal olduğunu söylüyorlar.

Hayır. 28 Şubat bir ihtilal değildi. Meşru zeminlerde yaşanan bir olaydı. Milli Güvenlik Kurulu zemininde alınan kararlarla ilgiliydi.” (6)

..

Yeniden kısa bir Tarih gezisine çıkıyoruz;

Bir İmparatorluğun üst kademelerde yönetici olanlar, niyetleri imparatorluklarını elleri ile parçalamak istiyorlarsa yapacakları çok basit bir işlem vardır. Ki, bu;

“…Osmanlı idaresi, nüfusu 60 değişik dinlerden, gayri müslim mezheplerden, milletlerden, azınlıklardan oluşan geniş bir coğrafyaya hükmediyordu. İslam tarihinde ilk kez bir İslam devleti bu kadar çok dinli, çok uluslu ve çok kültürlü hale geliyordu. Ama Osmanlı devleti, gerek Arap vilayetlerinde ve gerekse tebaanın vilayetlerinde, her yerin kültürel özelliklerine göre yönetiyordu..” (7)

Osmanlı İmparatorluğu olursa…

“..Arap yarımadasında başgösteren isyanları önlemek amacı ile uygulanan sert yöntemler, ayrılıkçı hareketleri körüklüyordu adeta . 6 Mayıs 1916’da Şam Valisi Cemal Paşa, Suriye ve Lübnan aydınlarını toplayarak Şam ve Beyrut meydanlarında idam etmesi üzerine, (**) devlete bağlılıkta ısrar eden Arap ailelerinin son direnişlerini de kırıyordu. Artık onlar da isyan hareketine karşı direnmeyeceklerdi.

Mekke Şerifi ve Sünni İslam geleneğinin ilk büyük haini Hüseyin, (Ürdün’ün annesi yabancı uyruklu olan Kralı Abdullah’ın dedesi) ve arkasındaki İngilizler ayaklanmayı 10 Haziran’da başlattılar. Şerif Hüseyin’i destekleyen hiçbir Arap aşireti yoktu. Onun bu isyanına karşı çıkan birçok Arap ailesi bulunuyordu. İngilizler ve bazı Yahudi çeteler ilk önce Hicaz Demiryolu’nu sabote ederek kullanılmaz hale getirdiler. İngilizler yerel Arap aşiretlerini kışkırtarak Osmanlı ordusunun geri çekilme yolunu keserek Türk askerini toplu kıyıma tabi tutmak istediler.

Ve bu iç savaşlar, Selçuklu devletleri ile başlayan yaklaşık bin yıllık Arap Türk ortak kaderinin yol ayırımı demekti.” (8)

..

Tekrar Ahmet İzzet Paşa’ya kulak veriyoruz;

“Türk Ocağı’nın ilk kurucusu Mois Kohen veya Tekin Alp adında bir Musevi’dir. Bozkurt ve Ergenekon efsanelerini tertipleyen, neşreden ve bunları saf Türk gençlerinin zihinlerine, ırklarının seçkinliğinin delilleri biçiminde yerleştiren de bu kaynak, yani bu Ocak’tır.

Devrimin başlangıcında dilimize çevrilen ve Türklere, bütün dünyanın nefret ettiği Cengiz’i, ırklarının öğünç kaynağı şeklinde gösteren “Kök Salmak”  adındaki roman kılıklı eserin yazan da, mûsevi Leon Kahon’dur.

Türk Ocağının en nüfuzlu bir direği, bir kurucusu. Meşrutiyetten önce Kürt iftihar tarihi yazmakla uğraşırken, sonra Türkleşerek Gökalp soyadını alan Diyarbekirli Ziya Bey; tanıdığım iki önemli üyesinden biri Arnavutluktaki Görice’den çocukluğunda Mızıka-i Hümayunun Zuhuri koluna alınıp zekâsı sayesinde devlet mertebelerinde yükselen bir zatın oğlu, diğeri Morali tanınmış bir ailenin çocuğudur.

Son zamanlarda Rusya dan gelen Azeriler istisna edilirse, bu ocakta Amasyalı Hüsamettin adında bir zattan başka halis  A n a d o l u l u   hiçbir  T ü r k    sivrilememiştir. İşte bu keyfiyet Türklük davasının, milletin bir kanaati ile doğmadığını gösterir.

Buraları düşünülürse, görüşlerim pek de yabana atılamaz.”(9)

“…31 Mart 1909 “ayaklanmasını” bastırmak üzere Selanik’ten getirilen Hareket Ordusu Komutanı Mahmut Şevket Paşa belki de Arap olduğu için seçilmişti.. Yine de Araplar Osmanlı’dan ayrılmayı değil, daha çok özgürlük istiyorlardı. Bağımsızlık isteyenler 300-500 kişiyi geçmiyordu..

Meclis-i Mebusan’da İttihatçılar 245 sandalyeden 75’ni Arap temsilcilere tahsis etti. Yine de Arapların çoğu İttihatçılara kuşku ile bakıyor, olup-bitenleri Osmanlı’yı çökertmeye yönelik bir planın parçası olarak algılıyorlardı. İttihatçılar arasında bulunan Talat Bey ve Cavid Bey gibi masonlar Arapları tedirgin ediyordu.

Oysa Arapların büyük bölümü Avrupa’da ortaya atılan Arap milliyetçilik söylemlerinden habersizdi. 1908 darbesi ile birlikte Türkler ve Araplar “özgürlük ve demokrasi” söylemleri ile yeniden kaynaşmaya başlamıştı.

Bazı Araplar İttihatçıların söylemlerine bile sahip çıkmaya başlamıştı. Bunlar; Türkçe’nin resmi dil olmasına karşı çıkmıyordu. Olumlu hava fazla sürmedi. İttihatçılar arasındaki Yahudiler ve Masonlar, İttihatçıları Araplara, Arapları da İttihatçılara karşı kışkırtmaya başladılar Osmanlı’nın Balkanlarda yenilgisinden ve Osmanlı içinde Arap nüfusun Türklerden daha fazla olmasından sonra kışkırtmalar arttı.

İttihatçılar, yönetimdeki tüm kilit noktalara Türkleri getirdiler. Arap paşalar önemli mevkilerinden alınarak uzaklara atandılar. Basında “Türkçülük” yazıları arttı ve Arapları aşağılayan yazılar giderek çoğalıyordu. Meclis’te Arapça konuşma yasaklandı ve ilk seçimde Araplar’ın Meclis’teki sandalye sayısı 75’ten 5’e indirildi. (10)

İlk yazıda sormuştuk; Tarih, (sadece) aptallar için mi tekrar etmektedir?

Bunun cevabı herhalde ; “Evet” olmalı.

Ve anlaşılan Şark Cephesinde değişen bir şey yok!

Açıklamalar;

(*) Bu konuda bakınız; http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/753405-suriye-ile-aramizdaki-sogukluk-1915te-yayinlanan-bu-isyan-bildirisiyle-basladi

(**) İttihat ve Terakki oluşumunun önderlerinden Selanik Mebusu Yahudi Emanuel Karasu, “Emanuel Karaso, I. Dünya Savaşı’na sokulan Osmanlı ordusunun iaşe müfettişliğini kapmış ve bu işten yüklü bir servet kazanmıştı. Ancak savaş suçlularının yargılanacağı belli olunca, o da diğer vatan kurtaran arslanlarımız gibi yurt dışında al alacaktı soluğu. 1919’da İtalya’ya kaçtı ve orada, kazandığı serveti ölünceye kadar harcadı. Sonradan anlaşıldı ki, Karaso, İtalyan vatandaşıymış! “ (Kaynak; Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı I.Kitap, Mustafa Armağan)

Kaynaklar;

(1) “Feryadım”, Ahmet İzzet paşa, sahife;

(2) Milliyet.com.tr. 7 Ocak 2013

(3) ARZU YILDIZ/ANKARA – 03.10.2012 /Taraf

(4) 27 Şubat 2009 Star gazetesi

(5)TÜRKER KARAPINAR Ankara; 09 Ekim 2012 -Milliyet.com.tr

(6) Fikret Bila, Milliyet, Tamamı için bakınız;  http://www.zaman.com.tr/gundem_gazetelerde-yeni-bir-tartisma-encumen-i-danis-ergenekonun-ust-kurulu-mu_804711.html

(7) “TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU POLİTİKASI”, ERDAL ŞİMŞEK, sahife;32,

(8)  A.g.e. sahife; 42

(9) Feryadım, Ahmet İzzet paşa, sahife;301

(10) TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU POLİTİKASI”, Erdal Şimşek, sahife; 40

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*