Osmanlı İmparatorluğu dosyası; Osmanlı geri mi geliyor?” (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
"Geçmişten  öğrenmek  ile  geçmişte  yaşamak  aynı  şey değildir." Farkı, düşmeden düşeni görebilmektir.

“Geçmişten öğrenmek ile geçmişte yaşamak aynı şey değildir.” Farkı, tekrar düşmemek için hataları görebilmektir.

“Bugünlerde bazıları “Osmanlı geri mi geliyor? tartışması yapıyor. Şüphesiz Osmanlı geri gelmiyor ve Osmanlı imparatorluğunun yeniden ihyâ edilme ihtimali yoktur. Çünkü tarihte bir olayı tekrar yaşamak, eski deyimle tarih tekerrür etmez.

Olan şudur: Cumhuriyet dönemi esasen bir çap küçültmedir.

Yani Cumhuriyet kuran nesil Osmanlı’nın heybetli ve evrensel iddialarından vazgeçmiştir…

Cumhuriyeti kuranlar manevî olarak da Osmanlı iddialarını devam ettirecek durumda değillerdi…

Aydınların çoğu bağımsız bir devlet olarak ayakta kalabileceğimize dair inancını dahi kaybetmişti. Batı’nın her alandaki üstünlüğü karşısında nefsine olan güveni kaybetmiş, aşağılık kompleksi içerisinde, pozitivist ve ateist bir eğitim sürecinden geçmiş cumhuriyet nesli çareyi geçmişi inkârda buldu ve redd-i miras etti.

Osmanlıyı ve dinî değerleri hatırlatacak her şey yok sayıldı veya yok edilmeye çalışıldı…

Yakın tarih bu çerçevede kurgulanarak Türk milletinin son 900 yıllık tarihi yok farzedildi. Orta Asya Türk tarihi efsaneleştirilmeye çalışıldı.

Alman ırkçılığının etkisiyle orijinal bir Türk ırkı arayışına girişildi.

Zeki Velidî Togan Birinci Türk Kongresinde bu yapılanların gerçeklerle bağdaşmadığını izah etmeye çalışması bir işe yaramadı.

Bu büyük tarihçi ve âlim Türkiye’den kaçmak zorunda kaldı.

Okullarda verilen resmî tarih insanları tatmin etmedi ve sorular sorulmaya başlandı. 1960 darbecileri Atatürk’ü bir ideolog haline getirdiler, onun adına bir ideoloji icad ettiler ve bunu resmîleştirdiler. Bunun doğru olmadığını Atatürk’ün bir ideolog olmadığını her devlet kurucusunun illa bir ideoloji icad etmesi gerekmediğini söyleyenler cezalandırıldı…

Yaşadığı çağı kendisine göre yorumlamış ve kendine göre bir sistem kurmuş olan Osmanlı imparatorluğu geniş bir coğrafya üzerinde uzun süre hüküm sürmüş ve 1453’lerden 1700’lere kadar 250 sene zirvede kalmış, bir süper gücü olarak eski dünyanın belirleyici bir gücü olmuştu. Barış içerisinde bir dünya ideali ortaya koymuştu…

Sonra kendisine Devleti-i Aliyye-i ebed-müddet diyen bu imparatorluk Batı’nın sanayi devrimi karşısında direnememiş ve 150-200 yıl süren bir direnişten sonra yıkılmıştı.

Cumhuriyetin redd-i miras etmesi o raddeye vardı ki, Osmanlı devrinin tarihi ve kültürel mirası yok sayıldı..

Şimdi bu 90’ına yaklaşmış delikanlı kendisinin bir Balkan devleti olmadığını, Osmanlı atalarının mirasının tek varisinin kendisi olduğunu kavramaya başladı.

Bir gün baba ocağına dönecek ve atasından kalan tarihî ve kültürel mirasa sahip çıkacak…” (*)

Osmanlı Devleti’nin Yönetim ve Üretim anlayışına geçmeden

Bakalım Dünya Osmanlıyı nasıl görmüş ve nasıl yorumlamıştır?

Türkleri, Tanrı tarafından, Hıristiyanlığı terbiye, cezalandırma ve ıslah için gönderilmiş millet” olarak selamlayan Protestan Mezhebi’nin kurucusu Martin Luther’in, Osmanlı’nın Avrupa içlerine kadar ilerleyip ortaya koyduğu âdilâne sistemle yerli halkın gönlünde taht kurması üzerine, halkı acımasızca sömüren yöneticileri uyarmak amacıyla beyan ettiği şu sözler, Osmanlı’nın insanlık mertebesindeki büyüklüğünü göstermesi açısından çok ilginçtir:

“Sizin gibi gözü doymaz prenslerin, toprak ağalarının ve burjuvaların idaresi altında yaşamaktansa, Osmanlıların idaresi fakirlere daha hayırlıdır.” (1)

..

Ünlü Fransız düşünür Voltaire, Osmanlı’nın aleyhindeki art niyet ürünü tarihî iftira ve çarpıtmalara cevap verdikten sonra gerçeği şu şekilde itiraf etmiştir:

“… Ulusların mal ve canlarıyla topyekün pâdişâhın kölesi sayıldığı iddia ediliyor. Böyle bir idare kendiliğinden çökerdi.

Türkler, hür ve bağımsızdırlar. Aralarında hiçbir sınıf farkı yoktur. Sultanlar müstebit değildir. Bütün tarihçilerimiz, Türk imparatorluğunu istibdada dayanan bir devlet olarak göstermekle bizi çok aldatmışlardır.

Türk Devleti demokrasidir. Sultanlar devlet işlerinde keyiflerine göre hareket edemezler. Vergileri artıramazlar ve hazinenin parasına dokunamazlar…

Hiçbir Hıristiyan Devleti, kendi topraklarında Türklerin bir camisi bulunmasına müsaade etmez. Oysa, Türkler bütün Rumların kiliseleri olmasını hoş görürler.” (2)

Osmanlı’nın emperyalist olduğu ve bünyesindeki unsurları asimile ettiği iddiasını; ancak Batılıların suçluluk psikozu ve savunma mekanizmasıyla hareket ederek, kendi katliâmlarını ve sömürgeci heves ve kabiliyetlerini kamufle edip unutturduktan sonra; “hem suçlu, hem güçlü” taktiğiyle baskın gelmek şeklindeki bir İzahla açıklamak mümkündür.

Bu hususta, sonradan İslâmiyet’e ihtidâ eden Fransız filozof Roger Garaudy’nin aşağıdaki tespitleri, ne kadar da isabet arz etmektedir:

-“Batı, Katliâm yapma istidadına sahiptir. Size neleri hatırlatayım ki?

-Amerikan Kızılderililerin imha edilmesini mi?

-Esir ticaretini mi? Hiroşima’yı mı?

-Auschvvitz’i mi? Hıristiyan Batı Uygarlığı budur…

Biliyor musunuz ki,

-Dünyadaki zenginliklerin yüzde 80’i nüfusun yüzde 20’si tarafından kontrol edilmekte ve tüketilmektedir?

Yılda 40 milyon kişi ölmektedir ki, bu da gün başına bir Hiroşima demektir..”(3)

E. Alexander Powell’da, Osmanlı’nın, asırlar boyunca himâyesinde tuttuğu gayrimüslim tebaaya, hiçbir zaman haçlı taassubuna benzer bir tutumla yaklaşmadığını, tarihî misâller eşliğinde şöyle mukayese etmektedir:

-‘Türkler, diğer dindaşları Araplar gibi, Fıtraten fanatik değildirler. Aslında Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, dinî nefretten kaynaklanan katliâm ve dinî taassup, Avrupa devletlerinin 13. Asırdan 16 asra kadarki tarihlerine kıyasen çok daha azdır.

Haçlılar Filistin’de Müslüman esirleri keserken, İspanya’da Engizisyon’un dehşeti had safhada iken,

-Kromvel’in (İngiliz) askerleri İrlandalı Katolikleri katlederken,

-Fransa’nın emri ile Fransa’da Protestanların kökü kazınır bütün Avrupa ülkelerinde Museviler hesapsız zulüm ve vahşete tabî tutulurken,

Küçük Asya’da Müslüman, Hıristiyan ve Musevîlerin yan yana, tam bir dostluk içinde yaşadıklarını hatırlamak yerinde olur. (4a)

Bu hususta Oskar Koliing’in görüşleri de kayda değerdir:

-“16. Asır Türk idarecilerinin, zavallı halkın hukukunu korumak huşusundaki gayretleri önünde eğilmek arzusunu duyarız… Türk yöneticileri, en buhranlı zamanlarında bile, Düşmanlarına veya dostlarına karşı olan taahhütlerini bozmak hatasına asla düşmek istememişlerdir. Avrupa’da sulh zamanında bile Engizisyon mahkemeleri ve idam sehpaları faaliyette bulunuyordu…

Kısacası Türk hükümdarları, gerçekten halkın hayatıyla ilgilenmişlerdir.” (4b)

1922 yılında Saraybosna’yı ziyaret eden zamanın İçişleri Bakanı Boja Maksimoviç ve Maliye Bakanı Kosta Kumanudi’ye, Kilisenin başrahibi tarafından söylenen şu sözler, Balkanlarda Osmanlı yönetiminin yakaladığı başarının sırrını şerh etmektedir:

-“Bugün eski Osmanlı zamanından çok daha kötü durumdayız! Osmanlılar zamanında kilisenin geniş arazisinden vergi alınmamaktaydı. Ormanlarımızı da serbest bırakmışlardı. Hiçbir resim veya tekalif (vergi) tahakkuk ettirilmemişti. Halbuki şimdi hükümet, kiliseden vergi alıyor, üstelik ormanlarımızı müsadere ediyor.” (5)

Diğer yandan Papandreu, başbakanlığı zamanında, kiliselerin mallarına el koyunca, Yunanistan’daki papazlar. Osmanlı’dan kalma tapularını ellerine alarak yürümüşler ve “Bize bunu Müslüman olan Osmanlılar bile yapmamıştı ve haklarımıza hep saygılı kalmıştı; sen ne yapmak istiyorsun?!” demişlerdir. “ (6)

1997 yılı Ocak ayında Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin başkenti Belgrad’da. 52. Gününe giren muhalefet protestolarında açılan pankartlar arasındaki;

– ‘Türk Yönetimine Özlem” ve “Neredesin Ey Türk (Osmanlı) Yönetimi Altındaki Günler” şeklindeki Osmanlı’yı övücü yazılar protestocuların ilgi odağı olmuş ve hüsnü kabul görmüştür.

Muhalefet liderlerinden, Sırp Yenilenme Hareketi Başkanı Vuk Draskoviç, Sırpların Osmanlı yönetiminde bile şimdikinden çok daha iyi hayat sürdüğünü; Türklerin çok adaletli olduğunu defalarca tekrarlamıştır..”(7)

Romenler’de, mevcudiyetlerini Osmanlı barış ve hoşgörüsüne borçlu olduklarını, takdir ve şükran dolu hislerle, Adliye Nazırı Monsier Dissescu’nun ağzıyla şöyle dile getirmişlerdir:

“Kim ne derse desin, biz Romenler, Bugünkü mevcudiyetimizi Türklerin âlicenaplığına borçluyuz. İdareleri altına aldıkları milletlere karşı hakiki bir şefkat, mürüvvet ve müsamahakârlık ile muamele etmemiş olsaydılar; onların yerine herhangi bir komşu milletin tahakkümü altına girmiş bulunsaydık; şu anda yeryüzünde tek bir Romen kalmazdı!”

..1989’da kızıl diktatör Çavuşesku dönemi Romanya Kültür Bakanı Andrei Rleşu’nun, manidar itirafı daha da çarpıcıdır:

-“Osmanlılar zamanında, dedelerimiz refah içinde yaşamışlar… Keşke Çavuşesku ve krallık devrini göreceğimize Osmanlı Devleti’nin hakimiyetinde kalsaydık!” (8)

16. yüzyılda, Osmanlı’nın gelişme yolu üzerinde direnen ve pek çok defa savaşa tutuşmuş olmasından ötürü Katolik Avrupa tarafından kendisine “Hıristiyan Şövalye” unvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefan ise, ölüm döşeğinde evlatlarına gayet düşündürücü olan şu nasihati vermiştir:

“Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız. Asla Rus’a yanaşmayın; haindir sizi yok eder! Fakat kendinizi Osmanlılara emânet edin; âdil ve merhametlidirler.” (9)

Fransızların ünlü filozofu Gustave Le Bon, Haçlı zulmünün doruğa ulaştığı Endülüs’te, Müslümanların başına gelen ve tarihin hiçbir döneminde görülmemiş olan; insanlık için yüz kızartıcı vahşet ve soykırım uygulamaları hakkında şu malumatı vermektedir:

“Muzaffer Hıristiyanların, mağlup Müslümanlara karşı icra ettikleri her çeşit zulüm ve kıtallerin hikâyelerini titremeden okumak mümkün değildir. Onları, Zorla vaftiz ettirdiler. Kutsal Engizisyon mahkemelerine teslim ederek kabil olduğu kadar diri diri yakılmalarını sağladılar.

Bu işleri kestirmeden halletmek için Tuleytule baş rahibi Hıristiyanlığı kabul etmeyen bütün Arapların kılıçtan geçirilmelerini emretti. Dominiken tarikatı papazı daha da kestirme hareket etti. Kadın ve çocuk dahil ne kadar Müslüman varsa, kafalarının uçurulması emrini verdi… İspanya’nın yüksek tabakasını, aydınlarını ve sanayicilerini oluşturan üç milyon Arap öldürüldü veya yarımadadan atıldı.

Sekiz asırdan beri Avrupa’ya ışık üzerine ışık saçan parlak medeniyetleri ebediyen söndü..” (10)

Öte taraftan, Hindistan’ın Amir şehrinde, bisikletle dolaşan bir İngiliz kızı ile alay ettikleri bahanesiyle sömürge askerleri, hâdise mahallindeki halktan 700 kişiyi hemen orada kurşunlayarak katletmişlerdi. Müstemleke Valisi, ceza olarak bütün şehir halkını, günlerce yerde süründürmeye mahkûm etmiş; sebebi sorulunca da, müstehzi bir edayla şu küstah cevabı vermişti:

“Onlar ilahelere tapıyorlar. Bir İngiliz kızı, Onların taptıklarından daha azizdir!”  (11)

Felix Valyi ise, Hıristiyan Batı Âlemi’nde din baskısı ve mezhep çatışmasının hüküm ferma olduğu zorbalık ve barbarlık dönemlerinde, değişik din ve mezhebe mensup pek çok millet için, Yegâne sığınak ve iltica cenneti olarak Osmanlı ülkesinin tercih edildiği hakikatine işaret eden şu görüşleriyle tarihe kayıt düşmektedir:

-“Ortaçağda. Hıristiyan İspanya ve İtalya’nın Musevî göçmenlerine Türk cennetini açan kâfir denilen Türk değil de kimdir?” (12)

16. asırda yaşamış Portekizli Yahudi Samuel Usqueise. “İsrail Musibetlerinin Tesellisi” adlı kitabında, Avrupa’da Yahudilere olan Hıristiyan zulmü karşısında, Türklerin onlara açılan kapılarını;

-“Firavun tehlikesine karşı Kızıl Deniz’in bir mucize eseri olarak Yahudilere açılışına benzer bir kapı” olarak değerlendirmiştir. (13)

Türkiyeli Yahudi ilim adamlarından Avram Galantide, J. Nehaman’ın “Selanik İsraillilerinin Tarihi” isimli eserinden iktibasla şu müthiş tespitleri nakletmektedir:

-“Avrupa’da Hıristiyan’ın Yahudi’ye karşı yaptığı muamele, tıpkı bir kartalın avına karşı yaptığı muameleye benzerken; Türkiye’de yaşayan Yahudi cemaatları, bağlarının ve asma çadırlarının gölgesi altında, sultanların mübarek topraklarında şen güneşte, bolluk içinde, rahatlıkla yaşayarak inkişaf ederler.”(14)

500. Yıl Vakfı’ndan Bensiyon Pinto’nun aynı mevzudaki mütalaası, yukarıdakilerden aşağı kalmayacak kadar çarpıcıdır:

-“Osmanlıların bize yaptıkları iyilik, beş yüz sene öncesine dayanıyor. Çünkü Sultan Orhan Gazi, Bursa’yı fethedince, orada bulunan Museviler, Onun huzuruna çıkıp;

-“Siz adil bir hükümdarsınız, insanların inançlarına saygı gösteriyorsunuz. Bizanslı idareciler bize mabet yaptırmadılar. Bize yardımcı olmanızı istirham ediyoruz.” Dediler. Orhan Gazi de bir arsa verip bizimkilerin mabet yapmalarına yardımcı oldu. Daha sonra büyük camiler yapıldı..” (15)

Türkler aleyhinde ağır iftiralarla dolu kitap yazan Ermeni Pastırmacıyan bile, Osmanlı’nın gayrimüslimlere hoşgörü ve himayesini gizleyememiştir:

“Büyük sultanların döneminde, Hıristiyan tebaanın kısıtlı haklarına hemen hemen riayet edilmiş ve mahkemelerce adalet oldukça tarafsız şekilde tevzi olunmuştur. Ermeniler, onların nezdinde çok kere müessir bir himaye görmüşlerdir..” (16)

Osmanlı Genel Karargâh Muhafız Piyade Bölüğü Kumandanı Üsteğmen Ruhi Beyin şahit olduğu hâdise de tam bir insanlık şaheseridir:

-“Seddülbahir’de düşman çıkarma yaparken ona karşı ilk savunmayı yapan bizdik (26. Alay). Tepemizde uçan düşman tayyarelerine topçularımızın ateşi isabet ederek, bir tayyare cephemiz istikametine düştü. Tayyaredekiler kendilerini denize atarak yüzmeye başladılar. Tayyareciler, bir buçuk kilometre kadar kıyımıza geldiler. İki adam feryat ediyordu; yani ölüyordu.

Kıyıdan bir yardım umuyorlardı. Yardımlarına benimle beraber Teğmen Kaşif de iştirak etti. Ne yazık ki tayyarecilerden birisi boğuldu. Ötekini kurtardık.

Mıntıka Kumandanı Yarbay Mahmut Bey havacıyı 5. Ordu’ya teslim etti. İngiliz havacı giderken Mahmut Bey’e:

-“Türkleri, şöyle cesurdurlar, böyle âlicenaptırlar diye kitaplarda okurduk. Bu defa bizzat gördüm. Fakat böyle şiddetli ateş altında bu derece fedakârlık edeceklerini bilemezdim.” Demiştir.” (17)

25 Nisan 1968’deKanberra’daki “Anzak Günü” töreninde. Avustralya Genel Valisi Lord Casey ise şu anısını anlatmıştır:

“Bir gün yaralılarımızı Türk siperlerine yakın ve açık bir araziden geçirerek taşımak durumunda kalmıştık. Türk siperlerinden hiçbir şekilde müdahaleye ve atışa maruz kalmadık. Türkler siperlerden başlarını çıkarmış ve bir insanlık anlayışı içinde bu durumu seyretmişlerdir.” (18)

1954-1955 yıllarındaBükreş’teki bir elçilikte, Yugoslavya Büyükelçiliği mensuplarından birisinin, 15-20 yabancı diplomatın bulunduğu bir toplantıda dile getirdiği ve eski politikacılardan Sadi Koçaş’ın müşahit olarak aktardığı şu itiraflar, Stefan Laussanne’nin yukarıdaki görüşlerini destekler mahiyettedir:

“Biz Sırplar mevcudiyetimizi Zembilli Ali Efendi’ye borçluyuz! Bazı Sırplar, padişaha yaranmak için. Sırbistan’ın tamamen İslamlaştırılmasını telkin etmek istemişlerdi. Zembilli Ali Efendi bu hususta fikri sorulduğu zaman:

-“Hâşâ Sultanım İslâm dininde böyle şey olmaz. Herkes isterse Müslümanlığı kabul eder. Birkaç kişinin tavassutu ile zorla bir kavim ihtida ettirilemez. Bu İslâmiyet’e aykırıdır!”

demiş ve böyle yanlış bir icraata manî olmuştu. İşte bu yüzden biz Sırplar varlığımızı ona borçluyuz. (19)

Hâkimiyeti altında kaldığı müddet içerisinde; başını en fazla ağrıtan topluluklardan olmasına rağmen Osmanlı, Sırpların bile bütün hak, hukuk ve hürriyetlerini güvenceye almaktan çekinmemiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın, 1558’de Belgrad kadısına;

Sırp ahâli nin haklarının gözetilip, her türlü kötü muameleden korunması amacıyla gönderdiği ferman, Osmanlı Medeniyeti’nin, Sırpların şahsında Batı Medeniyeti’nden ne denli üstün ve insancıl olduğunun en abidevî hüccetlerindendir.’’ (20)

Son olarak, ÇanakkaleSavaşı’ndaki kanlı çarpışmalarda, Mehmetçiklerin teşhir ettiği yüksek insanî hasletlerle ilgili birkaç çarpıcı anekdot aktaralım:

Amiral Keys, Hatıratında şu müşahedelere yer vermektedir:

“Kayıklarımızdaki tayfaların yürekliliğinin şahidi olduk. Muhriplerin himayesi ile ateş altında bulunan yaralıları toplamak için yanaştılar.

Türkler çok civanmertlik (chevaleresques) gösterdiler. Kıyıdan yaralılar taşındığını gördükleri vakit, bunlar kayıklara bindirilinceye kadar ateş kesiyorlardı.

(…) Birdenbire Triumfun (Zırhlısı) yana yattığını ve devrildiğini gördük; batmadan önce teknesi yukarıda olarak yarım saat kadar yüzdü; etrafında küçük gemiler vardı, bunlar ancak 3 subayla 3 er kurtarabildiler. Civanmert Türkler, cankurtaran kayıkları ateş altına almaktan sakındılar.” (21)

Fransız Gazeteci Stefan Laussanne, Balkan Harbi sırasında Bulgar Millî Meclisi’nde âza olan yaşlı bir Bulgar nasyonalistiyle tanışır ve söylediklerini açık kalpliliği ile yazar;

“Bizimle Türkler arasında hiçbir esaslı ihtilaf yoktu. Şikâyetimiz de yoktu… Bizim Sırplarla ve Yunanlılarla müstakil birer devlet olarak komşuluğumuz ve bilhassa, üzerimizde Rus minnetini ve hâkimiyetini her zaman duymamızın huzursuzluğu, Osmanlı idaresinde yaşamaktan çok beterdir. Biz de. Çocuklarımız da yaptığımız hatanın acısını çok çekeceğiz.”

İleride ne olacak bilir misiniz?

Osmanlı Devleti dünya üzerinde bir muvazene unsuru ve yeri doldurulamaz bir imparatorluk olarak elini eteğini çektiği zaman Avrupa, Rusları kendi topraklarından çıkaramayacaktır.

Balkanlar da huzur ve sükûn yüzü görmeyecektir…” (22)

Bu deneyimli yaşlı Bulgar ne kadar büyük bir isabetle, üstelikte çok uzun yıllar önce Rusların Balkanları işgalinde Bulgarlara ve  Macarlara neler yaşatacaklarını öngörebilmiştir.

Fatih Sultan Mehmed Han, Rumeli’deki fetihleri genişleterek Sırbistan sınırlarına geldiği zaman, iki ateş arasında kalan Ortodoks Sırplar, Katolik Macaristan ile Müslüman Osmanlı arasında tercih yapmak zorunda kalmışlardı. Sırbistan Kralı George Brankoviç, Hem Macar Kralı jan Hunyad’a hem de Sultan Fatih’e heyetler gönderdikten sonra;

Osmanlı’yı daha müsamahalı bularak kendilerine aynı dine mensup Hıristiyan Macarlara karşılık Müslüman Osmanlı’yı tercih ve itaat etmişti. Çünkü. Macar Kralı’nın;

-“Sırbistan’ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim; Ortodoks kiliselerini yıkacağım!”sözüne, Fatih;

-“Her caminin yanında bir kilise inşa edilecek!” şeklinde karşılık vermişti. (23)

Osmanlı’nın meydana getirdiği kuşatıcı tolerans ve “din kalkanı” sayesinde Balkan milletleri. Macarlar ve Venediklilerin “Katolik olma mahkumiyetinden” kurtulmuş; müntesibi bulundukları Ortodoks mezhebini yaşatma imkânını elde etmişlerdir. Osmanlıların, Koyu Ortodoks olan Balkan halkı üzerindeki Katolik baskısını önlemesi ve Ortodoks kilisesine karşı gösterdiği müsamaha, Türk idaresinin bir kurtarıcı olarak karşılanmasına sebep olmuş; “Ortodoks mezhebi Balkanlardaki varlığını Türklere borçlu” hale gelmişti.

Öyle ki. Macar Tarihçi Sandor Takats (1860-1932). Sadece Ortodoksluk değil; Protestanlığın da varlığını Osmanlı’ya borçlu olduğunu, “Macaristan-Türk Aleminden Çizgiler” adlı eserinde şöyle savunmaktadır:

-“Hıristiyan Almanya İmparatorluğu’nda mezhep harplerinde kan gövdeyi götürürken Müslüman Türk idaresinde bütün dinlere saygı vardı ve mezhepler yan yana yaşayabiliyorlardı. Ortodokslar gibi Protestanlar da Osmanlı’ya çok şey borçludurlar. (24)

Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther, Katolik zulmü karşısında Kanuni Sultan Süleyman’a mektup göndermiş ve şunları yazmıştır:

-“Putperest Katoliklere. Papa denilen ve Hz. İsa’yı tanrı yapan dinsizlere ve onları destekleyen Alman İmparatoru Şarlken’e haddini bildiriniz ve bize yardımlarınızı sürdürünüz…” (25)

Osmanlı sisteminin, mevcut yapıyı zorlamadan, ona saygı duyarak ve sürekli toplumsal nabzı tutarak yürüdüğü bariz biçimde göze çarpmaktadır.

Lowry’ye göre, Osmanlı varlığı, yöneticileriyle pek az ortak tarafı olan bir halkı kazanabilmek için daha önce var olan yapının üzerine “ince bir tabaka” halinde serilmekle sağlanıyordu.

Osmanlı idaresinin uzun ömrünün sırrı; kaskatı değil, esnek durmasını bilmiş olmasında yatmaktadır. Osmanlı muhayyilesi, Kendisini yeryüzünde mazlumların sığındığı “son kale” olarak görüyordu. Osmanlı, azgın dalgaların, Yani emperyalist saldırıların surlarını dövdüğü “mazlumların koruyucusu” yalçın bir kale gibiydi. (26)

Dahası, Osmanlı “devlet-i ebed müddet” sloganını hiç terk etmemek üzere benimsediğinden ötürü; Bab-ı Ali ketebesinden sokaktaki cahil adama kadar hiç kimse o cemiyetin varlığı ve işlevinin kalkacağına inanmamış görünüyordu. (27)

Söğüt’te, 400 çadırlık küçük bir beylikten cihan devleti seviyesine erişen Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve amudî bir yükselişle doğu-batı istikametinde bir anda büyümesi karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Batılı tarihçi Fernard Grenard bunu şu ifadelerle dile getirmiştir:

“Bu yeni imparatorluğun kuruluşu, insanlık tarihinin en büyük ve en şaşılacak vakalarından biridir. Onların kaderlerindeki en büyük fevkaladelik başlangıçta oldu; böylesine büyük bir netice için pek küçük olarak işe başladılar.

Ama bir defa iktidarı yayılıp sağlamlaştıktan sonra, girdabın içinde tek sabit nokta oldular. Onlar yarımadada rüzgârın tesiriyle oradan oraya dalgalanan muhtelif unsurları etraflarında toplayan bir cazibe çekirdeğiydiler. (28)

Devlet-i Ali,  Kısa zamanda çeşitli din, Irk, Dil ve mezhebe mensup sayısız milleti şemsiyesi altında toplayıp Osmanlı potasında mezcederek “çok dinli ve çok milletli bir dünya devleti” haline gelmişti. En küçük beldesinden payitahtına kadar Cami, Kilise ve Havra yan yanaydı.

Sultan II. Mahmud, Bunu şu veciz ifadeyle âdeta bayraklaştırmıştı:

-‘Tebaamdan Müslümanları camide, Hristiyanları kilisede. Musevileri de havrada görmek isterim.”

…Yıldırım Beyazıd,  Semendere kadısına gönderdiği bir adaletnâmede,

Halkın kendisine Allah’ın bir emaneti (Vediatullah) olduğunu belirttikten sonra, kanuna ve tahrir defterine aykırı olarak sancak beylerinin ve diğer görevlilerin onlardan fazla bir şey almalarını zulüm saymış ve bunu şiddetle yasaklamıştı.

Ayrıca, bu emri yerine getirmede ihmali ve kusuru görülenlerin derhal cezalandırılmalarını emretmişti. Çünkü Osmanlı. –Halil İnalcık’ın da belirttiği gibi- her fethettiği toprağı hakiki manada bir“Osmanlı Memleketi, vatanı” olarak telakki ediyordu. (29)

Heath W. Lowry, Bunu şöyle belirtir: “Osmanlıların büyüklüğünü şuradan da anlıyoruz:

-Her şey açık, yeni fikirlere açık ve insanlara açık, Osmanlıları 600 sene ayakta tutan şey, Vergi sistemi ile adalettir.” (30)

Avusturyalı Türkolog Anton Cornelens Schaendinger, Osmanlı’nın hızlı gelişimini ve fethettiği yerlerdeki kalıcı hakimiyetini, özgürlükçü, kuşatıcı ve insanî anlayış ve muamelesine bağlar ve bu konuda şu isabetli ve bir o kadar da manidar tahlilleri serdeder:

“İskender, Batı’dan Doğu’ya ve Hind’e kadar yayıldı. Dârâz, Doğu’dan Batı’ya uzandı. Cengiz Han, Avrupa ortalarına kadar at koşturdu.

Lâkin hiç birisi Osmanlı Türkleri gibi diğer insanların kültür ve din özgürlüğüne saygı göstermediler.

Osmanlılar harikulade bir nizam ve düzende asırlarca kendilerinden olmayan insanlarla barış içinde yaşadılar. Onun içindir ki, Avrupa’da dört asır boyunca kalabildiler.” (31)

Kuruluş dönemiyle ilgili geliştirdiği tezleriyle tanınan ünlü İngiliz Tarihçi Gibbons da. Osmanlı’nın hakkını tarihin tanıklığı ışığında şu ifadelerle teslim etmektedir:

“Osmanlılar’ın hoşgörüsü ister siyaset, ister hâlis insanlık, isterse başka bir şey olsun; şu bir gerçektir ki, Türkler yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken, din hürriyeti umdelerini temel taşı olarak koymuş bir millettir.

Sürekli Yahudi ve Hıristiyan tazyiklerine mukâbil, Türklerin Balkanlara girmesinden sonra, yerli gayrimüslimlerle yeni gelen Müslümanlar yüzyıllarca ahenk içinde yaşamışlardır.” (32)

Gibbons’u destekleyici mânâda, Alman Türkolog F. Giese, 1914 yılında “Die Velt Des İslam” dergisine yazdığı ‘Türkiye’deki Dinî Müsamaha” başlıklı makalesinde şunu dile getirmiştir:

-‘Tolerans mefhumu, Hıristiyan memleketlerinde 16. Yüzyıldaki reformlardan sonra ortaya çıktı, son iki asırda hayli yerleşerek, bilhassa I848’den sonra herkesçe kabul edildi…

Gerçek şudur ki, Batıda kilise başka inançtakilere karşı oldukça katı ve müsamahasız davranırken Müslümanlar, Kendi ülkelerindeki gayrimüslimlere tam bir tolerans gösteriyorlardı…

İslâm hukukunun gayrimüslimlere karşı bu müsamahalı tutumu, Türkler tarafından da tarih boyunca uygulanmıştır..” (33)

Fransız Tarihçi Fernard Grenard, Aynı hususta fikirlerini şöyle ifade etmektedir:

-“Osmanlı idaresinin, fethedilen memleketler için son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahalisini Türkler, dillerinde, dinlerinde hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı…

Türk hakimiyetinden yerli Hıristiyanlar bu bakımdan da memnundular ki, Vaktiyle, Türkler gelmeden önce, ülkeleri devamlı asayişsizlik ve tahribat içindeydi. Şimdi ise sükûn hüküm sürüyordu…

Viyana bozgunundan sonra Venedik, geçici olarak Sakız’ı ve Mora’yı İşgal etti. O kadar zulüm yaptılar ki, Sakız ve sonra Mora’ya Türkler dönünce yerli Rumlar, onları büyük sevinçle karşıladılar.” (34)

Raphaela Lewis’de, Osmanlı’nın uzun ömre sahip olmasının ve uzun vadeli bir hükümranlık sağlamasının sırrını şu üç temel sacayağına dayandırır:

“Osmanlı Devleti’nin sırrı,

-Mükemmel yetiştirilmiş bir mülkî idareyi,

-İslâm’ın kutsal kanunlarına dayandığı için bütün Müslümanların saygısını kazanacak bir adlî sistemi ve

-Yırtıcı olduğu kadar sâdık ve disiplinli bir orduyu birleştirmesindedir…”(35)

Son birkaç söz

“Bütün bunları, tarihimize methiyeler düzüp kuru kuruya övünmek; Osmanlı’yı yeniden ihya edip orada yaşamak; hele de geçmişe özlem duyup hâl ve gelecekten ümidimizi kesmek için kaydetmedik.

Osmanlı’nın geride bıraktığı coğrafyada bugün kopan kızıl kıyamet dağdağaları karşısında, onun yerini doldurmaktan fersahlarca uzak olan sözüm ona çağdaş ve medenî olan ve dünyaya nizam vermeye kalkışan ABD ve hempalarının;

Osmanlı’nın hemen ardından bu kadar kısa zamanda bölgeyi nasıl allak bullak edip kana buladıklarının; nihaî sulh ve istikrarın yeniden sağlanabilmesi için hangi koordinatların takip edilmesi gerektiğinin altını çizmek maksadıyla kaleme aldığımızı belirtmekte fayda görüyoruz..”(36)

Devam edecek…

-Osmanlı Devleti’nin Yönetim ve üretim yetenekleri…

Resim; www.kursunkalem.com’dan alınmıştır. 

(*)Yazının tamamı için bakınız; Prof. Dr. Mehmet Ali ÜNAL  http://www.gazeteakademi.com/yazar.asp?yaziID=798  (22 Ocak 2012, 17:18 Gazete Akademi)

Yararlanılan kaynak; İsmail Çolak, “Yeni Dünya Düzeninde Osmanlıyı Aramak

Yazarın yararlandığı eserler;

(1) Niyazi, Medeniyet Ülkesini Arıyor. İst. 1991, s. 51. Ayrıca bkz. Osman Turan, age, s. 193; Mehmet Doğan, Kur’an Gölgesinde ve Tarih Önünde Türk, Ank. 1976. S. 237.

(2) Voltaire, Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler, Çev: O. Yensevi, İst. 1969, s. 81,88.90.

(3) Zaman Gazetesi. 6 Ekim 1994. S. 4.

(4a) E. Alexander Powel, The Struggle For Power in Moslem Asia, New 1925. S. 120; Kamuran Gürün. Ermeni Dosyası, Ank. 1985, s. 36.

(4b) Macar Serhadlerinde XVI. Asır Türk Devri, Türkçe’ye Trc. Ülkü, nr. 82, s. 309, nr XVI. 91. 50; Miroğfu, age. S. 16-17.

(5) Nak. Yıldız, age. S. 193.

(6) Yediler, “Osmanlı’nın Yani İslam’ın”, 22 Eylül 1994, Zaman, s. 5.

(7) 12 Ocak 1997 tarihli Gündüz Gazetesi; Yediler. “Evet Sırplar Bile”, 23 Şubat 1997, Zaman, s. 3.

(8) Nak. Yıldız, age, s. 195-196.

(9) E. Esenkova. Türk Düşüncesi Dergisi, 1955-Şubat. S. 196; Recep Şükrü Apuhan, Ruhumda Darp İzi Var. İst. 1990. S. 136. 1 Haziran 1994’te Moldova’yı (Boğdan) ziyaret eden zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Osmanlı’nın büyüklüğünü bir defa daha yakından müşahede ettikten sonra şunları söylemiştin “Osmanlı bize öyle bir miras bırakmış ki, altından kalkamıyoruz!” Bak. Yıldız, age, s. 196.

(10) Gustave Le Bon. Civilasition des Arabes. S. 129. 160; nak. Ahmet Rıza, Batı’nın Doğu Politikasının Ahlaken İflası, Çev: Ziyad Ebuzziya, İst. 1982. S. 98.

(11) İbrahim Erdinç Şumnu, Sömürgecilik, İst. 1991, s. 36.

(12) Ernest Jackh. The Risino Crescent, New York, 1944, s. 37; Gürün, age, s. 36.

(13) Bernard Levvis. The Jews of İslam. Princeton University. Princeton, 1984, s. 136; Kocabaş, age, s. 106.

(14) Avram Galanti, Türklerle Yahudiler, İst. 1947, s. 36.

(15) Nak. Safvet Senih, “Orhan Gazi’nin Kapısının Yanına Dikilen Çınar”, Sızıntı Dergisi, Ocak 2004, Sayı: 300, s. 32.

(16) H. Pasdermadjian, Histoire de l’Armenia, Paris, 1949, s. 274; Gürün, age. S. 37.

(17) Ruşen Eşref Onaydın. Tarih ve Edebiyat Mecmuası. Mart 1981. S. 20; Nail Uçar, “Muharebe Meydanlarında Hasımları Tarafından Kurtarılanlar”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Eylül 1988. Sayı: 21. S. 19.

(18) Nail Uçar, age. S. 20. Konuyla alakalı diğer tespit ve misaller için bkz. Çolak, age, s. 135-136, 151-156; Vehbi Vakkasoğlu. Osmanlı İnsanı. İst. 1999. S. 212-213. 228.

(19) Koçaş, age, s. 77.

(20) Ferman ve konu hakkında daha fazla bilgi için bkz. Çolak, age, S. 159-164.

(21) Sir Roger Keys Des bancs de Flandre aux Dardanelles. Paris, 1936, s. 224, 243; Y Hikmet Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, C. 3. K. 2. Ank. 1983. S. 298.

(22) M. Sadi Koçaş. Tarihte Ermeniler ve Türk-Ermeni İlişkileri, İst. 1990, S. 101-104.

(23) De La Jonquere, Historie de l’Empire Ottoman, s. 164; Osman Nuri, Mecelle-i Umur-i Belediye, C. 1. S. 217; Osman Turan. Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi Tarihi, c. 2, İst. 1980, s. 530; Ahmet Akgündüz. Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, C. 2, İzmir 1990. S. 207.

(24) İsmail Çolak, “Modern zamanlarda Osmanlıyı aramak”,

(25) a.g.e. sahife,.35

(26) Heath W. Lowry. Fifteenth Century Ottoman Realities: Christian Peasant Life on the Age on Island of Limnos, İstanbul 2002, Eren Yay., S. 176; Armağan, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası, İst. 2004, 44-45; İlber Ortaylı, Osmanlı Barışı, Yay. Haz. Mustafa Armağan, İst. 2004, s. 11-12.54, 158.

(27) Heath W. Lowry. Fifteenth Century Ottoman Realities: Christian Peasant Life on the Age on Island of Limnos, İstanbul 2002, Eren Yay., S. 176; Armağan, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası, İst. 2004, 44-45; İlber Ortaylı, Osmanlı Barışı, Yay. Haz. Mustafa Armağan, İst. 2004, s. 11-12.54, 158.

(28) Nak. İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru. C. 3, İst. 1999, s. 17.

(29) Celalzade, Selimname; nak. Ahmet Uğur, “Osmanlı’nın Sırları”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Ekim 1998. Sayı: 55. S. 35; Miroğlu, agm, s. 18; Inalcık. “Arnavutluk’ta Osmanlı Hakimiyeti’nin Yerleşmesi ve İskender Bey İsyanının Menşei”. Fatih ve İstanbul, C. 1, Sayı: 2, İst. 1953. S. 155; ‘Türkleri ve Balkanlar”. Balkanlar İst. 1993. S. 15; Ortaylı, age, s. 45-46; Pamuk, agm, s. 25.

(30) İnalcık, “Osmanlıda Raiyyet Rüsumu”, Belleten XXIII (1950), s. 575-581; Miroğlu, agm, s. 16; İdea Politika, Sayı: 4. Güz 1999, s. 46; nak. Armağan. Age. S. 19.

(31) Neriman Malkoç Öztürkmen’in Röportajı, Zaman Gazetesi. 24 Ağustos 1989.

(32) Gibbons, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, Çev.: Ragıb  Hulusi. İst. 1928, s. 63; Abdülkadir Özcan. “Osmanlılarım Balkan Politikası . Tarih ve Medeniyet, Kasım 1994,

(33) Nak. Erdal İlter, “Ermeni Kilisesi ve Terör”, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi (Özel Sayı), Nisan 2003. Sayr. 38. S. 78-79.

(34) Grandiur et Decadance de l’Asie, Paris 1939, s. 126-128; Naima, Naima Tarihi s. 4; Miroğlu. Agm, s. 16, 19.

(35) Raphaela Lewis. Osmanlı Türkiye’sinde Gündelik Hayat, Çev: Mefkure Poray, İst. 1973. Doğan Kardeş Yay.; Tarih ve Düşünce Dergisi, Aralık-Ocak-Şubat 2005, Sayı: 55, s. 34.

(36)  Yavuz Bülent Bakiler, Üsküpten Kosovaya, Ank. sahife;38

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*