Osmanlı, “Hasta Adam” değildi. Bunu yönetimininde 500 yıl kalan Romenlerin Büyükelçisi anlatıyor (3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

osmanli-hasta-adam

 

Batılı büyük düşünürlere göre Osmanlı, insanlık tarihinin görüp göreceği tek “Güneş Devlet” tir. (*) Osmanlı, kastedilen manada “Hasta değildir. Ortada bir hastalık varsa, bu: Hristiyan dünyasının, kendi itirafları ile Osmanlının bünyesine beş yüzyıl boyunca aşıladıkları virüslerdir.

Osmanlı, beş yüzyıl boyunca yapılan binbir çeşit saldırıya karşı direncini son ana kadar koruyabilmiş; 1918 Dünya şartlarının gereği olarak kendi iradesi ile bir Anka Kuşu (**) misali küllerinden yeniden doğmuştur.

Bu iddialı sözler, duygusal bir (Müslüman, Türk ve Osmanlı hayranı!) beynin değil, açıklandığı gibi insanlığın çok sayıda düşünen büyük beynin ortak ifadesidir.

Aşağıda ve ilerleyen bölümlerde, çok sayıda devlet adamı ve düşünürün bu konudaki tespit ve  görüşlerine yer verilmektedir. Bunlardan birisi de, Romen Büyükelçi Trandafir G. Djuvara‘dır. (3) Diplomat-Tarihçi Djuvara, 1914 yılında yazdığı kitapta, bizim anlayamadığımız, daha doğrusu anlamamız istenmediği için doğru anlatılmayan Osmanlı gerçeğini bize tam ve doğru olarak aktarmaktadır.

Hıristiyan güçler, altı yüzyıldır Osmanlı Devletine değişik saldırılar düzenliyorlar. Parçalanması yüzyıllardır planlanan, çeşitli iç ve dış güçlüklere rağmen son zamanlara kadar direnebilen başka bir devlete rastlamak mümkün değil. Osmanlı Devletinin sonunun geldiği çok söylenmiştir, ancak Osmanlılar her seferinde ya kendi güçleriyle ya da beklenmedik yardımlar alarak ayağa kalkabilmişlerdir.

..18. Yüzyılda kimse Türkiye’nin sonunun yaklaştığını sanmıyordu. Mösyö Djuvara’nın (“Osmanlının paylaşılması hakkında yüz proje”nin yazarının) pek yerinde olarak yollama yaptığı Montesquieu: “Türk İmparatorluğu eskiden Greklerin bulunduğu zayıflık derecesindedir ; ama daha uzun süre yaşayacaktır; zira bu İmparatorluğu yıkmak isteyecek bazı hükümdarlara, Avrupa’nın üç tüccar Devleti hemen katılmayacaklardır” diyordu. Bu tahmin uzun süre doğru çıktı. 19. Yüzyılın büyük bir bölümünde Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığının Avrupa’nın dengelerini koruma açısından gerekli olduğu düşüncesi, üzerinde tartışma bile yapılamayacak bir gerçek sayılıyordu. Pitt’in şu ünlü sözleri biliniyor: “Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığının devamının İngiltere için bir ölüm kalım sorunu olmadığını söyleyen kimseyle tartışmaya bile girmem”. Ancak böyle görüşlere artık İngiltere’de: de başka yerde de rastlanmıyor. (***)

15 Mayıs 1889 tarihinde Godefroid Kurth  şöyle yazıyordu:

-“İslam başka hiç kimsenin yapamadığı, hatta cesaret edemediğini yaptı. Haç herkesi yenmişti. Hilal ise haçı yenilgiye uğrattı. (1)

XI. Yüzyılda “Tanrı böyle istedi” denmişti. Bugün de aynı şey söylenebilir. O tarihlerde yaptığımız savaşın eşini bugün aynı düşmanlara karşı yapıyoruz”

Tarîh-i İslâm sırf akvâm-ı îslâmiyye’nin (Müslüman Toplumlar) zararına olarak akvam (Cemiyet) ve milel-i Mütecâvvirenin (komşu devletler)  terakkîyâti  (yükselme) tarîhi demektir. Ve binâen’aleyh ba’zı mahiyet-i diniyyeyi muhtevidir. (Fatih) Sultan Mehmed-i Sânî ile Sultan Süleyman-ı Kanuni’nin Hrıstiyan memâlîğindeki (Ülkelerinde) muzafferiyeti Hilâl’in Sâlib’e muzafferiyetidir. (İslam’ın Hristiyanlığa galip gelmesidir)  (2) …

Bizans İmparatorluğu’nun vârisi bulunan Osmanlı İmparatorluğu bu verasetin hem menâfi’ini (faydasını) hem de mehâzîrini (zararını) gördü. Her taraftan boğazlara sâhib bu imparatorluk bir hayli zaman Asya’ya müntehi (tamamlayıcı) olan Avrupa yollarına da hakîm bulunmakta ve kendi silahî kuvveti ile bütün Avrupa’yı merkezî üzerine icrâ-yı hükm ve nüfuz eylemekde idi. (söz sahibi oldu)  Ve tabî’î bundan dolayı birçok düşman kazanmış idi. (3)

Garbtan (Batıdan) Hindistan’a vâsıl olmak arzusunda bulunan Kristof Kolomb İslâmiyeti bidâyet-i i zuhurunda mahv etmek (yıkmak) fikrine düşmüş idi. (****) Bu fikrin evhâm ve hayâlâtdan (Hayal) ibaret olduğunu mu’âsırîni (aynı asırda yaşayanlar) Kristof Kolomb’a söylüyorlardı.

İşte o vâkiten beri evlâd ve ahfadı da (gelecek nesiller) aynı fikri perverde (yetiştirilmiş) ediyorlar  fî-yevminâ hazâ  (bugünkü günde) birlikte Pamir Kıt’ası’na gelmiş olan ve biri Kafkasya’ya ve diğeri Nil’e hakîm bulunan Rusya ile İngiltere’nin şarktan (Doğudan) vesâ’ir Hükûmet-i Hristiyaniyyeninde garbtan (Batıdan) Bahr-i Sefid  (Akdeniz) üzerinden Müslümanları tazyik ettikleri görülüyor. (4)

Papa Aeneas Sylvius Piccolomini 1463 yılında Fatih Sultan Mehmet’e yazdığı bir mektupta onu hıristiyan olmaya davet ediyordu:

“Vaftiz olacağın bir damla su seni Hristiyan yapacak, İncil’in hizmetine sokacaktır; bunu yaparsan, yeryüzünde senin şanını aşabilecek, gücün eşit olabilecek hükümdar bulunmayacaktır.” (5)

İstanbul’un fethinden hemen sonra bile zaman zaman Osmanlı imparatorluğunun kısa zamanda yıkılacağı söylenir olmuştu; büyük Napolyon da tahmininde yanıldı, 1784’te Türkiye’nin on yıl içinde Rusya’nın avucuna düşeceğini yazan Prusya’nın İstanbul’daki temsilcisi Diez de(7) Rus Çarı Büyük Pierre 23 Mart 1711 tarihli bildirisinde Doğu Hiristiyanlarına şöyle sesleniyordu:

‘Sizleri orduma davet ediyorum, gelin; kılıcımın gücüyle, barışa kavuşacaksınız ve Türklerden kurtulacaksınız.”  1807 yılında Şövalye Gentz“İstikbali mezardan daha da karanlık” görüyordu; Ruslar 200.000 kişi kaybedecekler ama Konstantinopl’a (İstanbul’a) yerleşeceklerdi. (8)

(İngiltere Dışişleri Bakanı) Lord Curzon’un İstanbul ile Boğazlar’ın Türklerden alınması konusunda İleri sürdüğü düşünceler aşağıdadır:

-“Aşağı yukarı beş yüz yıllık bir süre boyunca Türklerin Avrupa’da bulunmaları Avrupa siyasası için bir delilik, entrika ve çürüme, Türklere tâbi uluslar için bir zulüm ve fena idare kaynağı, İslam âlemi için de yerinde olmayan küstahçasına ihtiraslar saiki olmuştur Türk’ü, kendini büyük bir devlet addetmek cüretine sevk etmiş ve ona aynı hayali diğerlerine kabul ettirme kudretini vermiştir(Türklerin Avrupa’da bulunmaları) Balkan sorununun çözülmesine ve Balkan uluslarının tam serbestisine karşı sarsılmaz bir set olmuştur. Gelir ve varlığının İstanbul’un çürümüş çevresine veyahut hakiki kuvvetli ve ihtiyaçları ile mütenasip olmayan kara ve deniz kuvvetlerinin gereklikleri için israf olunması Türk ulusunun daha iyi ve uygun hiçimde yöneltilmesini aynı surette engellemiştir.” (9)

Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923’de imzalanmış, onaylanmak üzere (İngiltere Meclisine) Avam Kamarası’na gelmiştir. Tarihler, 15 Ocak 1924’ü göstermektedir ve İngiltere Kralı V. George  açış konuşması ile kürsüdedir ve dünyaya ilan etmektedir:

Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısı derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine gelecekBu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR “  (10)

İngiltere Kralı V. George, “Yeni bir çağ açılacaktır” ifadesi ile kastettiği:

“Sevr anlaşması öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon, hükümetine verdiği memorandumda bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu.

-“Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

İngilizlerin bu konudaki düşüncesi elbette bunlarla sınırlı değildir….“Bu Kuran Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kuran’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız” diyen İngiliz Başbakanı Gladston ise, Lord Curzon’un bu görüşünü destekleyerek “Barbar Türkleri Asya’ya Sürmeliyiz” açıklamasını yapıyordu…”(11)

Osmanlı devi birden bire yok olmadı, yavaş yavaş asırlar boyu parçalandı. Bu yokoluşun temel sebepleri nedir? Önce dünyanın bütün büyük imparatorluklarının sonunu getiren nedenler var: toprakların çok genişlemesi, kendilerine tabi ulusların farklılıkları, bunları bir bütün haline getirebilmenin olanaksızlığı ve onlara bir milli şuur kazandırılması, nihayet toplumsal bir temele dayanmayan askeri güçlerin yığın haline dönüşmesini kaçınılmaz biçimde izleyen disiplin ve otorite kaybı.

Genel nitelikli bu nedenlere Türkiye bakımından önemli bir başka neden eklenmektedir: halk topluluklarını ayağa kaldıran güçlü bir amil olan din, İslam ile Hıristiyanlık arasında şiddetli bir düşmanlık ortamı olmuştur, zira, Müslüman dini sadece maneviyatı yönetmek ve ruhu teselli etmek için değil ve fakat adalet dağıtmak ve devletin idaresine karışmak iddiasındadır.’ (12)

…Büyük dinsel hoşgörü sahibi olan Türkler, egemenlikleri altındaki halklara dinsel özgürlük ve eğitim alanında özerklik vermemiş olsalardı, Müslümanlara Hıristiyanların birlikte yaşamaları mümkün olamazdı.(13)

..Hıristiyanların kendileriyle aynı dinden olanlara, Türklerden daha katı davrandıkları olaylar çoktur; örneğin 1867 yılında Atina’nın efendileri değişti, ama kaderi değişmedi; İstanbul’un el sürmediği Venedikliler yağmaladılar; Venedik aslanı, Atina için Muhammed’in hilalinden daha zararlı oldu; Türklerin zamanın aşındırmasına terketmiş bulundukları Partenon mabedini Morosini’nin topları havaya uçurdu (14)

– Ama doğrudur; aile içindeki kavgalar çabuk unutulduğu gibi, Hıristiyan devletler arasındaki geçici kırgınlıklar da doğunun güneşi altında mum gibi erimekteydi; buna karşı Müslüman düşmanlığı soyaçekimin de etkisiyle yıldan yıla artıyordu; hıristiyan kardeşlerin hataları itiraf edilmeden, bilinçsizce ya da sessiz bir mutabakatla, çabuk unutuluyor, buna mukabil Türklerin en ufak tersliği gerçekten abartılıyor, hemen intikam çığlıkları atılıyordu. (15)

…Nihayet, dinsel denmese bile, duygusal ya da felsefi sayılabilecek olan bir geçimsizlik kaynağı daha vardı. Türk, çağdaş hayatın yoğun mücadelelerine az hazır olan ve kaderci ve olayları seyreden bir yaratıktır. Gelenek de, Kur’an da faiz karşılığında borç vermeyi yasaklarlar. (16)

Bu nedenle, Türk spekülasyon ve sermayenin iradını almaya yönelik olarak organize olmuş bir topluluğa karşı direnemeyecekti.

Türkler adına belki üzüntü verici bir durum ama, devlet de kişler gibi, aslında son derece saygıya değer bu ilkelere uygun hareket ettiği için, sermayesini çabuk tüketti. Ama çok az rastlanabilen bu diğergamlık duygularına hayran olmamak mümkün değildir.

Öte yandan, Türklerin verdikleri söze uygun hareket etme gelenekleri Osmanlı tarihinde akdedilen anlaşmalara büyük bir sadakat gösterilmesi sonucunu vermiştir. İşte, özellikle Türkiye’de uzun süre oturan çok sayıda kimsenin Türklere duydukları sevginin nedeni olan olumlu nitelikler bunlardır. (17)

Türk ulusu bugün yenilmiş olsa bile onurunu korumuştur. Babıali’nin son savaşının belirgin niteliği, eskiden kendisine bağlı olan uluslar tarafından büyük devletlerin müdahalesi olmadan yenilmiş bulunmasıdır. (Bu savaşlarda Ruslar ve Avusturyalılar Balkan Topluluklarına her türlü desteği vermiştir. Canmehmet)

Dörtlü Balkan İttifakı ile Türkiye arasında savaş patlayınca Avrupa büyük bir korkuya kapılmıştı; zira nükteli bir şekilde söylendiği gibi, “Doğu sorunu aslında bir Batı sorunudur” (18)

Ruslar İstanbul’u almak isteyince Napolyon (İstanbul) “Konstantinopl! Ama, Konstantinopl dünyanın merkezi!” diye bağırmıştır. (19)

Modern zamanların ve belki de gelmiş geçmiş tarihin en büyük askeri dehasının, tüm Avrupa Devletlerinin temellerini sarstığı bir dönemde, Osmanlı İmparatorluğu ile de meşgul olması kaçınılmazdı. Bu noktada düşüncesinin tam olarak ne olduğunu saptamak olası değil; zira görüşü, durumlara göre değişiyordu; kah Türkiye’nin muhafazası lehinde oluyor (20), kah Rusların Osmanlı topraklarıni alma heveslerini körüklüyordu. Aslında, doğu ülkelerinden, siyasal manevralarında basit tavizler olarak yararlanıyordu. Bu da Türkiye konusundaki tereddüd ve çelişkilerini izah etmektedir. Nihayet, Napolyon çevresinin etkisinde kalıyordu; 10 Haziran 1802 tarihinde Birinci Konsül iken Halk Temsilcisi Felix Beaujour kendisine bir muhtıra vermişti; bu belgede şöyle deniliyordu:

“Fransa’nın ve tüm Avrupa’nın siyasal çıkarı Konstantinopl ve Petersburg taçlarının aynı şahısta birleşmemesini gerektirir. İki İmparatorluğa farklı çıkarlar sağlanarak bunların birleşmesi ya da çarpışması önlenebilir; aralarındaki devamlılık bağı kopartılarak onlara farklı çıkarlar sağlanabilir; yani. Avusturya’ya bu devamlılık çizgisinin düğümü olan Eflak ve Buğdan verilebilir. Böylece Türklerin varlığı güvence altına alınmadan Avrupa uluslarının rahatı garanti altına alınabilir” (****)

Paris 1919: Dünyayı Değiştiren Altı Ay” kitabıyla olay yaratan ünlü tarihçi Margaret MacMillan, Habertürk’ten Selçuk Tepeli’ye konuştu. İngiltere eski başbakanı David Llyod George’un torunu olan MacMillan, olay yaratan kitabında en çok bahsettiği Osmanlı İmparatorluğu hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu.

“HASTA ADAMALGISI DEĞİŞİYOR”

Ülkesinde Osmanlı’ya dair uluslararası bir tabir olan “Hasta Adam” algısının değiştiğini vurgulayan MacMillan sözlerine şöyle devam etti;

Sadece Kanada’da değil, İngiltere ve Amerika’da da Avrupalıların Osmanlı İmparatorluğu’nu “hasta adam” diye niteledikleri basit algı değişti. Osmanlılar hakkında pek bilgi sahibi olunmadığı ortaya çıktı ve şimdilerde gittikçe artan bir ilgi var.

BARIŞ VE İSTİKRARA DAİR ÇÖZÜMLER OSMANLI’DA VAR”

Osmanlı algısı Türkiye’de de değişiyor. Aradan zaman geçtikten sonra tarihi daha objektif yargılamak mümkün oluyor. Ayrıca Ortadoğu’daki sorunlara barış ve istikrar getirecek çözüm alternatifleri arayanlar geçmişe bakıyorlar ve orada da Osmanlı İmparatorluğu var.

DÜNYA OSMANLI’DAKİ PAYLAŞIMI FARK EDİYOR”

Mesela Osmanlı’da müthiş bir paylaşım vardı. Dünya bugün bunu fark ediyor. New York’ta Libya’yla ilgili bir konferansa katılmıştım. Libya Osmanlı kontrolü altındayken İtalyanlara nazaran çok daha üstün bir düzen olduğunu görmek beni derinden etkilemişti. Osmanlılar Libya’da okullar, üniversiteler açtılar. İnsanlar eğitim görüyordu. İtalyanların gelişi Libya’nın bir bakıma sonu oldu.(21)

Devam edecek

-Rusların, “Hasta adam” ifadesi, gerçeğinde Osmanlının parçalanması için asırlardır yapılan temenniden öte bir şey değildir.

www.canmehmet.com

Resim: http://www.ensonhaber.com/margaret-macmillan-hasta-adam-algisi-degisiyor-2013-12-01.html

Kaynaklar:

(*) Güneş Devlet:Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639)  şair, yazar ve filozoftur. “Güneş Ülkesi, isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un Devlet’i, Thomas Moore’ın Ütopya’sı çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren Güneş Ülkesi, sosyal bilimlere eğilenlerin okumadan edemeyecekleri, dünya üniversitelerinde de yardımcı kitap olarak salık verilen ana yapıtlardan biridir.

“Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği “Güneş Ülke” özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmektedir:

“Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür?

-Fikir hürriyetine. Vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki, düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir “Güneş ülke” yarın neden vücut bulmasın?”

(**) Anka Kuşu: “Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında anka, efsanevi özellikleri ve değişik adlarıyla çeşitli teşbih, mecaz ve mazmunlar halinde geniş kullanma sahasına sahiptir. Özellikle divan edebiyatının manzum ve mensur metinlerinde iyi özellikleri ile zikredilir. Renkli tüyleriyle bir cennet kuşu kabul edilerek zümrüdüanka diye bahsedilmiştir. Yükseklerde uçması ve kolay avlanamayışı yüzünden ulaşılması çok zor durumları ifade etmek için kullanılmıştır. Sevgili, adı herkes tarafından iyi bilindiği halde, kendisini görenin olmaması, gözle görülmeyişi veya ona ulaşma zorluğu sebepleriyle ankaya benzetilmiştir. Onun aşığa iltifat etmesi ve yakınlık göstermesi ise aşığın başına “devlet kuşu” konması olarak kabul edilmiştir. Ankanın en meşhur özelliği, kimseye muhtaç olmadan kendi başına yaşadığı için kanaati temsil etmesidir. Bu yüzden kanaat sahiplerine “ankameşreb” veya “ankatabiat” denir. Yine bu özelliği sebebiyle kimseden birşey beklemeden darda kalan herkese yardım eden bir varlık hüviyeti kazanmıştır.”Efsaneye göre: Anka Kuşu; ölümünün yaklaştığını hissetmeye başladığı an kendisine kuru dallardan bir yuva inşa etmeye başlar ve bunu ne olduğu bilinmeyen bir zamkla sıvar.Daha sonra yuvanın içinde ölümünü bekler. Güneş ışınları yuva içindeki kuru dalları (kuş ile birlikte) yakar. Efsaneye göre bir süre sonunda küllerden yeni bir Anka Kuşu doğar. Bu efsane, birçok dinde yeniden varoluş, diriliş sembolü olarak benimsenir”

(***) Elçi, Fransa Enstitüsü üyesi Paris Hukuk Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Okulu Profesörü. “Türkiye’nin Paylaşılması hakkında yüz proje”nin önsözünden)

(****) Hurmuzaki, Suppl. I, Cilt II, Sh.220 (Alıntı: Türkiye’nin paylaşılmasında…)

(1) (La Croix et le Croissant; Le Magasin Littéraire et Scientifique; Gand ve Paris) Alıntı: “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje” Trandafir G. Djuvara İkinci Baskı: Ağustos 2008

(2)Şark Mes’elesi  Edouard dé Driault, “Bidâyet-i Zuhurundan Zamanımıza Kadar “

(3) A.g.e: Sahife:64

(4) A.g.e: Sahife:6

(5) “Evolutions du probleme oriental.” Revue des Deux Mondes, 1878)

(7) C.von Sax, Geschichte des Machtverfalles der Türkei, Wien, 1908, Sh. 118,

(8) “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje”

(9) Osmanlının Tasfiyesi, Yazarın dip notu: Hikmet Bayur, sahife:316. Bunlar, Ocak 1919’da İngiliz kabinesi üyelerine dağıtmış olduğu bir andıçta bulunmaktadır. Bkz. Lord Ronaldshay, The Life of Lord Curzon, III, s. 264)

(10) Metin daha sonra; “YENİ BİR BARIŞÇIL İLİŞKİLER ÇAĞI AÇILACAKTIR”  olarak değiştirilmiştir.” fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/majestelerinin-gazetesinde-yayinlanan-laik-bir-cumhuriyet-ilanin-arkasindaki-sir-4.html

(11)Prof. Dr. A. Haluk ÇAY, 1996, “Her Yönüyle Kürt Dosyası” S.13–14, Turan Kültür Vakfı Yayınları. Ayrıca bakınız, Prof. Karaca’nın “Büyük Oyun” isimli eserine Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/lozanda-lokomotif-vagonlardan-ayrilir-ve-salip-hilali-doguyu-halleder-son.html#sthash.XjqVPLWv.dpuf

(12) Müslüman kişi kurduğu düzeninin mükemmelliğine inanır ve bu nedenle değişiklik istemez: îslamın temeli değiştirilemezliğidir” (max Choublier, La question d’Orient depuis le traite de Belin, Paris 1897)

(13) İstanbul’un Fatihi Mehmet Türk ya da Moğol hükümdarlar gibi dini baskı fikrine karşıydı… Türk Hükümeti din alanında baskıcı değildi. Türkler Ortodoks Kilisesinin hiyerarşisini ve ayrıcalıklannı korumuşlardı. (Lavisse et Rambaud, III, Sh. 856; IVSh. 712). Kur’an 11/186: “Allah yolunda sizinle savaşanlarla savaşın. Ama ilk önce saldırarak haksızlık etmeyin, zira Allah haksızlan sevmez”; 257: “Din konusunda zorlama (şiddet) yoktur. Gerçek yanlıştan yeterince fark edilir.

(14)  J. de Chambrier, Un peu partout, du Bosphore aux Alpes, Paris 1874, Sh. 93.

(15) “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje” Sahife: 408

(16) Kur’an 11/277 (276 Ç.N.); “Allah faizi mahveder; sadakaları çoğaltır”; 280: “Size borçlu olan sıkıntıda ise, rahatlamasını bekleyin”; IV/41 “Allah pintileri sevmez” (Yazarın verdiği ayet/sure referans yanlıştır Ç.N.) Ve “Türk savurgandır… para biriktirdiği az görülür.” (Halil Ganem, Les Sultans ottomans, Paris 1901, 1.4)

(17) “Allah ve Halife dinine bağlı ve düşler içinde yüzen, sadık ve iyi, dünyanın en soylu uluslarından biri olan Türk komşun ve kucaklasın.” Pierre Loti, Les désenchantées.

(18)  G. Charmes, L’avenir de la Turquie, Le Panslavisme, Paris 1882

(19) “Türkiyenin paylaşılmasında..”

(20) Napolyon 1806 yılında Sebastiani’ye el yazısıyla verdiği talimatta şunu yazıyor: “Bana dörtte üçünü verseler bile Konstantinopl İmparatorluğunu paylaşmak istemiyorum; hiç istemiyorum. Bu büyük İmparatorluğu güçlendirek ve sağlamlaştırarak Rusya’ya karşı kullanmak istiyorum.(Rev. D’Hist.dpl.l904 Sh.578) 1797 yılında Bonapart Direktuar’a şunu yazıyor: “lyonya Adaları, Malta gibi gözlem noktalarından, her bir yanı dökülen Osmanlı İmparatorluğunu izleyeceğiz böyleci onu destelemek veya yıkılırsa bize düşen payı almak durumunda olacağız.” (Türkiye’nin paylaşılması 100 proje, sahife:288)

(21) http://www.ensonhaber.com/margaret-macmillan-hasta-adam-algisi-degisiyor-2013-12-01.html

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*