Osmanlı-Cumhuriyet-Darbeler: İngiltere ve Fransa Abdülaziz’e karşı neden darbe yaptırdılar (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
"Hedef ülkeler"i, diktatörler-darbeciler üzerinden  yönetmek hen kazançlı, hem de en kestirme yoldur.

“Hedef ülkeler”i, diktatörler-darbeciler üzerinden yönetmek hem kazançlı, hem de en kestirme yoldur.

 

Hüseyin Avni Paşa Fransız, Mithat Paşa’da İngiliz siyasetçileriyle (kullanıldıklarının farkında dahi olmadan) bir darbe pazarlığındadır. Ancak ikisi de başlarına geleceklerden habersizdir, ava giderken avlanırlar.

Geçen bölüm özetle;

Hüseyin Avni Paris’te (yapacağı bir darbe için destek aramak üzere)  Versay’a gidip Cumhurbaşkanı Mareşal Mac Mahon tarafından yalnız olarak kabul edilir… Bu ziyaret protokol dışı gizli bir temas olması icab etmektedir.

Planlanan askeri darbe, “Avrupa usullerine göre kurulan ordudaki ilk gizli politika hareketi pek ustaca hazırlanmıştır.”

Diğer taraftan da Mithat (Paşa) , İngiltere’nin İstanbul ambasadörü (büyükelçi) Sör Hanri Elyot’la yapılacak darbe için  fikir alışverişindedir!

Herkes ne hikmetse Fuat Paşa’nın,  III. Napolyon’a dediği gibi,  “Biz içerden siz dışarıdan yıkamadık gitti şu Osmanlıyı!” (*) sevdasındadır.

Abdülaziz’e yapılacak darbenin hazırlığına kaldığımız yerden devam ediyoruz;

Üçüncü Fransız Cumhuriyeti’nin Türkiye ile ilgilenişinde borç faizlerinin, zamanında ödenilmesi istenen taksitlerin oynadığı üstün rolü gayet iyi bilmekte olduğu da  Paris’teki bütün temaslarında “kupon” işi üzerinde daima ısrarla Paris’teki bütün temaslarında “kupon” işi üzerinde daima ısrarla duruşundan sezilmektedir. Ve ancak bütün bu hazırlıklardan sonradır ki sıra Askerî Mektepler Nazırı Süleyman. Paşa’ya, Süleyman Paşa’nın hazırladığı baskın kuvvetine, komplo taburlarına ve nihayet Harbiyelilerine gelir…

…Süleyman Paşa’ya bakarsanız Abdülaziz’i onun devirdiğine inanmamız lâzım gelir. Gerçi rolü büyüktür ve 1877-78 Osmanlı-Rus harbinden sonra İkinci Abdülhamid Han’ın yaptığı büyük tasfiyede, Hüseyin Avni çoktan yok edilmiş olduğu için, sorumluluk onu da birinci derecede yakmış, kavurmuştur. Fakat gerçek rolü Conspiration’un “başlıca âleti” baskın vasıtası olmaktan ibarettir. Dolmabahçe Sarayı baskınından bahsettiği “Hiss-i İnkılâp” adlı broşürünün, teşebbüs kıymetini kendisineatfeden taraflarına tabiî kimse inanmamıştır.

Bu. “Hiss-i İnkılâp” üzerinde biraz duralım. Çünkü bizde muntazam ve modern ordu tarafından “baskın sureti ile” yapılan ilk askerî darbenin nasıl hazırlandığını, tekniğini belirtir. Daha doğrusu bedbaht Abdülaziz’in ne kadar entipüften bir hareketle devrildiğini izah eder.

Bakınız bütün orduya mâledilmek istenen bu darbeyi Hüseyin Avni nasıl hazırlamış.

“Seraskerliğe tekrar kavuştuğu günlerden birinde Mareşal Hüseyin Avni, Dâr-ı Şûra Reisi  (1)

Mareşal Redif Paşa’ya “hissiyatını” açar. Yani “gidişatı beğenmediğini” söyler. Herhalde uzun boylu felsefe yapmaz… Redif Paşa, onun dostudur. “Hissiyatını dinledikten” sonra ne cevap verdiğini bilmiyoruz. Yalnız bir fırsat düşünce o da “hissiyatını’ Askerî Mektepler Nâzırı Süleyman Paşa’ya açar. Neden ona açar da başkasına açmaz?

Çünkü Süleyman Paşa’yı süratle sivriltip generalliğe yükselten de, askerî mektepler nazırlığına yerleştiren de Hüseyin Avni Paşa’dır. Süleyman Paşa’nın bu lütufları karşılıksız bırakmayacağını, Hüseyin Avni’den gelen bir fikre yabancı kalmayacağını ummuştur. Sonra onun, bir yoldan Mithat Paşa ile de ilgilendiğini, genç Osmanlılarla gizli dostluklar kurmuş olduğunu da hesaba katar. Nitekim tahmini doğru çıkar. Süleyman Paşa hemen “hissiyata” iştirak eder ve daha ilerisine gider.

-Serasker arzu ettiği takdirde bu iş (Abdülaziz’in devrilmesi işi) olur, der. Ben iki tabur askerle bu İŞİ yaparım.

Redif Paşa, tabiî bu sözleri kelimesi kelimesine beynine nakşeder ve soluğu Hüseyin Avni’nin yalısında alır; seraskere bildirir.

Hüseyin Avni sevinir. Hemen rakı masasının başına geçer. (2)

Demek ki Süleyman’ın hissiyatı da bizden farksız. Fakat iki taburla olacak iş mi bu? Hem o iki tabur da henüz elimizde yok. Süleyman’ın emrinde de hiç asker olmadığına göre.

Bu sırada beş çifte beylik filikası ile Bahriye Nazırı Kayserili Ahmed Paşa çıkagelir. O da bir müddettenberi Hüseyin Avni ile sözleşmiş bulunmaktadır. Üç kafadar, bir hayli çaktıktan sonra, nihayet Hüseyin Avni’nin, teftiş bahanesi ile bir gün Harbiye Mektebi’ne gitmesine ve Süleyman Paşa ile konuşmasına karar verirler.

Askerî Mektepler Nâzırı Süleyman Paşa hazretlerine gelince… Redif Paşa’nın ziyaretinden sonra onu bir düşüncedir almıştır:

-iki taburla bu işi başarırım dedim ama askeri nerden bulmalı?”

O günlerde Harbiye Mektebi’nde üç yüz silâhlı talebe vardır. Çok kalabalık ve kuvvetli bir ordu başında saltanat süren Abdülaziz’i bir sürpriz baskınla devirdikten sonra yerine konacak yeni hükümdarı bir orduya beğendirmek mümkün olabilir ama üç yüz talebe ile Abdülaziz’i devirmek ne mümkün!

Mutlaka birkaç tabur bulmak lazım.Ama nasıl? Hangi tabur komutanına damdan düşer gibi:

Al taburunu gel, Padişahı devirelim... denebilir?

Hiss-i İnkılap’tan öğreniyoruz ki, komploya katılan askerleri temin eden bir tesadüftür:

Bir sabah, baskından tam yirmi gün önce bir sabah, Süleyman Paşa Taşkışla önünden geçerken cümle kapısında Hassa Beşinci Talîa Taburu Binbaşısı İzzet Efendi’ye rastlar. Öteden beriden konuşurken sözü politikaya nakleder… “Gidişat çok kötü… der. İşler böyle devam ederse maazallah, devlet batar.

İzzet Efendi’nin hamiyeti galeyana gelir. Şöyle mırıldanır:

Paşam, sen nereye gidersen beni de arkanda bil… Bir hareket olursa taburumla yarımdayım.

Paşa bu cevabı koparınca durur mu? Devam eder:

-Tek tabur yetişmez… Hassa dördüncü Talîanın Binbaşısı Osman Ağa ne düşüncededir? Öteki taburlar ne âlemde? Meselâ Hassa Birinci Alay İkinci Tabur Binbaşısı Edhem Bey hakkında ne düşünürsün?

İzzet Efendi, gözünü kırpmadan cevap verir:

-Sen hiç merak etme… Onlar da gelirler paşam!

Ooh… Artık Süleyman Paşa’nın keyfi yerindedir. Silâhlı kuvvetlerin nabzım ilk yoklayışı müsbet netice vermiştir. Hele o gece İstanbul Merkez Komutanı Mustafa Seyfi Paşa evine gelip de:

-Süleyman, ben de seninle beraberim…

Deyince büsbütün rahat bir nefes alır.

Merkez Komutanını gönderen Hüseyin Avni’dir. İki gün sonra da Harbiye’deki imtihanları bahane ederek bizzat gider, Süleyman Paşa ile buluşur. Cümle kapısında serasker borusu vurunca Süleyman koşup paşanın karşısında mum gibi dikilir.

Saat beştir. Serasker, sınıfları şöyle bir dolaşır… Başbaşa kaldıkları zaman birden bire açılmaz. Mektep programlarında yapılan bazı değişiklikleri tenkid ederek söze başlar:

-Harbiye üç sınıftı, ikiye indirmişsin. Bu işi yaptığın zaman ben serasker olsaydım asla izin vermezdim. Cevap:

-Paşam, Fransa’da Sen Sir aynen böyledir. Projemi zât-ı devletinize de izah edince aynı müsaadeyi elde ederdim. Hüseyin Avni;

-Orası Fransa… Biz onlara benzemeyiz. Bu mektep tekrar üç sınıf olmalıdır.

Cevap:

-Öyleyse paşam, binaya yeni bir kısım ilave etmek icap edecek. Bugünkü hâli ile bu bina daha üç yüz talebe barındıramaz. Hem derhal yapıya başlanmalı ki 96 senesine kadar tamamlanabilsin…

Hüseyin Avni hemen fırsatı kavrar:

-Şimdi 92’deyiz,,. Doksan altıya varmağa 4 yıl lazım… Be canım 96 senesine kadar acaba devletin ömrü devam edebilecek mi? Sultan Aziz Rusya’ya kaptırmış kendini… Her tarafta inkıraz alâmetleri var. Sen ise hâlâ doksan altı yılında talebe yetiştirmek tasavvurları ile uğraşıyorsun.

Cevap:

-Bahsettiğiniz tehlikenin giderilmesine zaman ve hâlin vahim neticeler meydana çıkma? Vahim neticeler meydana çıkmaz.

Hüseyin Avni gene anlamamazlığa vurur:

-Elden ne gelir?

Süleyman daha açık konuşur:

İspanya Kraliçesini de askerler tahttan indirmediler mi? (3)

Artık perde yırtılmıştır. Serasker de gizli kapaklı konuşmayı bırakır:

Bizde ahlâk bozuk… Kime emniyet edebilirsin? Taburlardaki subayların çoğu saray yetiştirmesi… Bunlarla iş görülür mü?

-Fazlasına lüzum yok paşam. Üç binbaşı ile bu iş halledilir.

-O dediğin binbaşıları tabur subayları beğeninceye kadar, binbaşılar taburlarına söz dinletebilir bir durum temin edinceye kadar zamanlar geçer.

Süleyman’ın artık canı sıkılır:

-Ben size taburlariyle bu işe katılacak binbaşılar bulurum dedim. Taşkışla taburları binbaşılarını ben kandırırım. İstanbul tarafında da bir taburun binbaşısı maksadınıza hizmet edebilir. Harbiye de hazırdır; ilâh…

İşte bütün hazırlık bundan ibaret… Birkaç paşa, birkaç binbaşı, yüzbaşı… Ve Abdülaziz devrilip Murad’ın tahta çıktığını bildiren toplar patlatılıncıya kadar kime karşı, niçin, ne yapmak için harekete giriştiğini zerre kadar farkedememiş olan bir miktar asker… Sonra “hissiyat”, “hissiyat”, “hissiyat”!

Kimi kin duymuş, kimi bir hülyaya kapılmış…

Çoğu kolayca sivrilmek hırsı ile ve pek çoğu da kapkara bir bilgisizlik içinde yürümüş, saldırmış

Ama başka türlü de bu iş başarılamazdı. Zira Hüseyin Avni’nin hiç vakti yoktu. Paris’te de söylediği gibi “darbe” ancak ordunun başında bulunmakla başarılabilirdi. Abdülaziz’in vezirleri, müşirleri, dama taşı gibi kullandığı, ikide bir yerlerini değiştirdiği günlerdeydi…

Hüseyin Avni, Mütercim Rüştü Paşa kabinesinde nasılsa gene serasker oluvermişti. Padişahın bu kabineyi uzun zaman kullanmak istiyeceği şüpheliydi. Yıldırım sürati İle harekete geçmeğe mecburdu. Hiç umulmadık bir anda seraskerlik makamı elden gidebilirdi ve o makama geçecek başka bir müşir böyle bir baskını pekâlâ önleyebilirdi. Çünkü ordunun pek büyük kısmı padişaha sâdıktı.

Nitekim, Abdülaziz’in devrilmesini doğru bulmayan yaşlı ve değerli bir asker, müşir Yaver Paşa, Beşinci Murad’a biat edilirken bu gerçeği Hüseyin Avnî’nin suratına karşı da söyleyivermişti:

-Ben serasker olsaydım, sen bu işi yapamazdın!

Deyi vermişti.

İşin garibi, Abdülaziz’in bu Yaver Paşayı seraskerliğe getirmeğe karar vermişken vazgeçmiş olması, makamı Hüseyin Avni’ye bahşetmesi ve devrilmesinden iki gün önce pişmanlık duyup tekrar Yaver Paşayı seraskerliğe getirmeyi düşünmüş olmasidır”. (5)

Görülüyor ki modern ordu ile yapılan bu ilk baskında silâhlı kuvvetlerin tümü birden bir fikir etrafında hazırlanmış ve bir siyasî kanaate ulaştıktan sonra söz ve kudret birliği ile harekete geçmiş değildir. Vak’a sadece bir seraskerin mevkiinden istifade ederek bir avuç komiteci ile bir gece bir oldu bitti yapmış olmasından ibarettir.

Ama hâdise, bu çeşit “oldubitti”lerin azametli bir orduyu dahi kolaylıkla ilzam edebildiğini ispat etmiştir. Saltanattaki değişikliği bildiren ordu emri tamim edilince imparatorluk silâhlı kuvvetlerinden hiçbir itiraz yükselmemiştir. Bilakis ordunun her taraftaki yüksek komutanları derhal –biri müstesna- telgrafla oldubittiyi kabul ettiklerini bildirmişlerdir...” (6)

Yukarıdaki yazılanlar özetlenirse;

-Hedef ülkede bir askeri darbe yaptırılacağı zaman, önce yönetimin küstürdüğü (veya muhalif) birileri bulunmakta ve bu kişiler (bu işin arkasındaki büyük devlet elçilerince)  işlenerek darbe hazırlanmaktadır.

İletişimin-bilginin yaygınlaşması ile bugün bu tertipler açığa çıkmış durumdadır.

Devam edecek;

-Sultan Abdülaziz’e karşı yapılan ve (katline) intihar süsü verilen darbenin arkasında; Mısır seyahati-Mısır’ın yeniden kontrolü ve Orduyu ciddi manada güçlendirmesi vardır. Ne yazıkki gelecek bölümde anlatılanlar (Osmanlıya sempati durulmaması adına) bugüne kadar kamuoyundan gizlenmiştir.

 

www.canmehmet.com

Resim; web ortamından alınmıştır.

Açıklama;

(*) Bu konuşmanın geçtiği olay için bakınız; http://www.canmehmet.com/bati-soslu-hayat-islahatlar-ve-devrimlerle-hiristiyanlarin-noel-agacina-sus-mu-olduk-15.html

Kaynaklar;

(1) ‘ Askerî Şûra başkanı. Buna Genelkurmay başkanı da denebilir. Ama o tarihte bizde bugünkü manada bir Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Teşkilatı yoktur.

(2) Hüseyin Avni Paşa Mithad Paşa’yı sarhoşlukla itham eder, ama kendisi de ayyaşın daniskasıdır. İsyan gecesinde de Abdülaziz’in intihar ettirildiği gece de çakır keyif olduğu biliniyor.

(3) Bu sırada İspanya’da Karlistlerin taht kavgaları devri idi. Ordu, istemediği için kraliçe II. İsabelle tahttan feragat etmişti. Yerine geçen Amedee de Savoie (bir İtalyan prensi) da üç yıl sonra, gene ordu desteklemediği için, tahtı bırakmıştı.

(4-5-6) “Ordu ve Politika”, Sahife:3

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*