Oh! Osmanlıları Türkleştirdik; Gezi’de Gazi! Majestenin gazetesinde manşet olduk(3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

İngiltere Kraliçesinin, “Pasaport kullanmayan tek devlet büyüğü!” olduğu iddia edilmektedir!

İngilizler, asla kralsız bir yönetim düşünmedikleri halde, bize telkin ettikleri Cumhuriyet konusundaki aşırı hassasiyetlerini, gazetelere ilan verecek kadar bize düşkünlüklerini anlamak için tarihe meraklı olmak gerek!

Aşağıda kurgulanan “Büyük Oyun”a, üstelikte içerideki (hırs ve saflık timsali!) gönüllü destekçileri ile nasıl düştüğümüzün hikâyesi anlatılmaktadır.

Yaşananları öğrenmeden, ne Batının bizim  cumhuriyete olan sevgilerinin arka planını anlayabiliriz, ne de işlerine geldikleri konularda bizden, kraldan daha fazla kralcı olmalarını.

9 Haziran 1908 sabahı Reval’da, bu günkü Estonya’nın başkenti Tallin’de İngiltere Kralı VII. Edward ile Rus Çarı Nikola gizli bir görüşme için bir araya geldiler.

İki Hükümdar’ın Reval’deki gizli görüşmesindeki ana konu; “Osmanlı devletin nasıl parçalanacağı” düşüncesine son şeklinin verilmesidir.

(Reval’ın, II. Meşrutiyetin İlanı’nda en büyük dış etken olduğu konusunda genel kabul vardır.)

Bu gizli görüşmeden yaklaşık 45 gün sonra, “23 Temmuz 1908’de, atılan 21 pare top atışı ile (Dış destekli) İttihat ve Terakki tarafından Meşrutiyet yönetimi ilan edildi.

Durum, Yıldız Sarayı’na (Sultan 2. Abdülhamid’e) telgraflarla bildirildi ve 23 Temmuz’u 24 Temmuza bağlayan gece Kanuni Esasi’nin yürürlüğe konmasına karar verildi.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bu hareketi, çetecilik yoluyla yönetimi ele geçiren ilk hareket olarak tarihe geçti.

Bu noktada meraklıları için bir küçük notumuz bulunmaktadır.

Mustafa Kemal, (Libya’daki) bu kumsallarda savaşırken bir gün emrindeki kabile reislerinden biri kum üstünde fala bakmıştı. Bedevinin şu sözleri mühimdi:

-“Ne görüyorum beyefendi, ne görüyorum!”

– Ne görüyorsun, aynen söyle!

– Aman beyim, bu olamaz, sizin bir gün bir taht yıkacağınızı görüyorum. Osmanlı hanedanı yıkılıyor, bu nasıl olur?

Mustafa Kemal o zaman bir kahkaha atmış:

Biz o tahtı 1909’da devirdik, buraya geldik Sen maziden mi, yoksa istikbalden mi bahsediyorsun?

Bedevi, başını sallayarak ve Arapça fikirlerini ifade ederek itiraz etmişti:

– “Hayır beyim, hayır, bundan sonra, bundan sonra, hem de Osmanlı hanedanının sonuncusunu” demişti.

O günden sonra Mustafa Kemal bu vakayı dostlarına, arkadaşlarına sık sık tekrar etmiş, falcının bu hikâyesini de bana Beşiktaş’ta, Akaretlerde kaldığı annesi merhum Zübeyde Hanım’ın evinde bir gece anlatmıştı.

Ne dersin Hüsamettin, demişti, bu fala inanalım mı? (1)

Mustafa Kemal Paşa’nın da ifadesinden belirttiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu, Osmanlı Hanedanlığı’nın saltanatı,

-1908 çeteci darbesi ile ağır bir güç kaybına uğramış;

-1909’da,  2. Abdülhamid’in tahtan indirilmesi ile fiilen;

-(Sabık) Sultan Vahdettin’in 17 Kasım 1922’deki sürgünü ile şeklen bitmiştir.

Ve hikâyemiz…

Devrimin sinyallerini veren Reval’dir.

Rus Çarı Nicholas Rusya’nın Baltık Denizi’ndeki liman şehri Reval’de İngiltere kralı VII. Edward ile buluşup, 9 Haziran’da Osmanlı vilayeti Makedonya’daki Hıristiyan nüfusa yönelik idari reformlar yapma amacıyla İstanbul’a müdahale etmeye yönelik bir anlaşma imzaladı…

1878’de Büyük Güçler’in Berlin Kongresi’nde verdiği sözü tutmasını, Makedonya’nın heterojen nüfus yapısının sağlanmasını istediler. Müdahale ve “reform” geleneklerine uygun olarak, Rusya ve İngiltere, Makedon özerkliğinin sağlanmasını ve ileride bölgenin Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmasını sağlamak üzere harekete geçti.

Reval hareketi hemen cevap buldu. Osmanlı ordusunun Makedonya, Selanik, Manastır ve Arnavutluk civarındaki genç subayları inisiyatif alıp bu müdahaleci harekete idari reformlar ve “Batılılaşma” çabalarıyla karşılık verdiler.

Hepsi Jön Türk üyesiydi, on yıldır “Ülke ve Özgürlük”, “Birlik ve Kalkınma, İttihat ve Terakki” sloganları ile mücadele ediyorlardı.

Genç (Mustafa) Kemal de aralarında faaliyet gösteriyordu. Çoğu, ilerici fikirleri ve faaliyetleri sebebiyle sürülmüştü…

Ordu görevlileri ise despot sultan tarafından Osmanlı Avrupa’sının ve Osmanlı Asya’sının uç bölgelerine gönderilmişlerdi. Bu subayların büyük çoğunluğu Avrupa’da aldıkları profesyonel eğitim ile ve aralarında Moltke’den General von der Goltz’a kadar birçok ismin olduğu Prusya ordu subaylarından aldıkları askeri eğitim (1880’den beri) ile Batılılaşmıştı.

Bu Jön Türk askerler arasında dikkat çeken kişi, ileride Kemal’in rakibi olacak olan, Kemal Sofya’ya askeri ataşe olarak gönderildiğinde, kendisi de Berlin’e gönderilecek olan Enver’di.

İşte tarihin ironisi böylece Prusya geleneğinden gelen Alman imparatorluk generallerinin teşvik ettiği Jön Türk subaylarının Kayser’in arkadaşı Osmanlı Sultanı’na karşı devrime girişmesine sebep oldu.

Aslında Kayser Londra’dan aldığı bir elçilik raporu üzerine verdiği beyanatta devrim ile arızi bağlantısını tasdik etti ve şimdi İngiltere’nin demokratikleşen Türkiye’de daha etkin olacağı korkusunu belirtti: “ (2)

“Devrim Paris’te ve Londra’da yaşayan ‘Jön Türkler’in’ eseri değil, çünkü ordu tarafından yönetiliyor, bilhassa Alman generaller tarafından eğitilmiş Türk subaylar tarafından.

-Bu katıksız bir askeri darbedir! Ellerindeki gücü Alman kökenli olan her şeye karşı kullanmak istiyorlar.

Rusya, Türkiye’nin İngiliz yardımıyla güçlenmesine uzun süre hoşgörü ile bakmayacaktır.

İşte gelecekte Rusya ile İngiltere arasında özellikle bu nokta yüzünden ciddi farklılıklar oluşacaktır.”

Ne komplocu Jön Türk subaylarının ne de sürgündeki entelektüellerin ayrıntılı olarak yapılmış bir planı vardı; ortak talepleri Abdülhamit’in hükümdarlığının ilk yılı olan 1876’da kurulan demokratik parlamenter anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi idi.

O sene, reformcuların lideri, Bulgar ve Mezopotamya vilayetlerinin başarılı yöneticisi Mithat Paşa, yeni ve genç sultana, tüm ulusların oranlı olarak temsil edildiği parlamenter bir hükümeti mümkün kılan bir anayasa kabul ettirmeyi başarmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünmezliği, birey Özgürlüğü, vicdan, eğitim ve basın Özgürlüğü ve vergide eşitlik ilkelerini beyan etmişti.

Fakat Sultan atalarından gelen mutlak gücünden olmaya gönüllü değildi ve anayasayı neredeyse anında feshetti.

Mithat’ın (Mithat Paşa) idamı ancak İngiliz hükümetinin araya girmesi ile engellenebildi.

Aynı sultan bu sefer saraya yürümelerinden korktuğu için Jön Türkler’in, Osmanlı İmparatorluğu’nu Batılılaştıracak demokratik parlamenter hükümetin anayasasını yeniden ilan etme taleplerini kabul etti.

Ama kriz geçmiş göründüğü anda sözünden tekrar döndü. Kansız ve insani devrimi Avrupa’da “beyefendilerin devrimi” olarak adlandırılan sabırlı Jön Türkler için bu ihanet tekerrürü çok fazlaydı.

Sultan’ı tahttan inmeye zorladılar ve Selanik’e sürdüler. Başkent bizzat Jön Türk Osmanlı ordusu tarafından, General Mahmut Şevket Paşa önderliğinde işgal edildi, Enver ve Kemal de onun komutasındaydı.

Bu başarılı devrim uzun süredir bastırılan siyasi tartışmaları tetikledi. Başkentin kahvehanelerinde hevesle konuşan yurttaşlar görülmeye başladı. Sokaklar vatansever şarkılar söyleyerek uygun adım yürüyen askerlerle doldu.

Vatan  kelimesi her yerde duyuluyordu. Bu vatan da neydi? “Osmanlıyız biz,” diye şarkılar söylüyordu askerler. “Padişahım çok yaşa!” diye bağırıyorlardı büyük bir samimiyetle.

Osmanlı hanedanlığı korunacak mıydı?

Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’nun 1908’de hâlâ Avusturya ve Arnavutluk kıyılarından, Balkan dağlarından, Ermeni Ağrı Dağı’na, Arap ve Afrika vilayetlerine uzanan geniş toprakları Türk askerlerinin hayatlarıyla korunmaya devam mı edecekti?

Daha amaçları bile belirlenmeden başarılı olan devrimin can sıkıcı soruları bunlardı işte.

Böylece Jön Türk subayları hızlı bir başarı elde etmiş olunca Paris ve Londra’daki sürgünler bile askeri devrimin başarısına şaşırdı.

Herkesin ağzında Vatan’dan ziyade bir de Hürriyet  kelimesi vardı. O zamanlar Jön Türkler’in mason locası toplantılarına sıkça katılıyordum.

Kardeş Masonlar arasındaki Müslümanlar, Hıristiyanlar, Türkler, Araplar, Ermeniler, Yunanlar, Bulgarlar, Yahudiler, Dönmeler (Yahudi Müslümanlar) hepsi aynı başlığı yani Osmanlı İmparatorluğu yurttaşlığının ifadesi olan fesi takıyordu.

Hürriyetten bahsedilirken her zaman, çokuluslu İmparatorluk içindeki  ve hepsi de artık mutlakıyetçi, saray entrikacısı Abdülhamit rejiminden kurtulmuş tüm ulusların hürriyeti kast ediliyordu.

Jön Türkler’in yenilediği anayasa ile gayrimüslim uluslar, 1789 Batı devriminden çıkmış ve şimdi Doğu devrimi tarafından kullanılan “hürriyet, eşitlik ve kardeşlik” ilkesinde ortak pay sahibiydi.

Hıristiyan uluslar ve Yahudiler kabinede dindaşları tarafından temsil ediliyordu ve ilk defa olarak askerlik hizmetine tabi tutulmuşlardı. En önemlisi, hürriyet harici güçlerin müdahalesinden özgürlük ve Osmanlı bütünlüğünün korunması olarak algılanıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan farklı bir Türk ulusu fikri yavaş yavaş gelişiyordu ve I. Dünya Savaşı’nın öğretici deneyimine, tam olarak tanımlanmak için de bağımsızlık savaşının tecrübesine ihtiyaç duyuluyordu henüz.

Fakat ilke olarak Osmanlı İmparatorluğu Müslüman bir devlet olarak kaldı. Müslüman hukuka, şeriata ve Şeyh-ül İslam’a sırtını dayamak zorundaydı.

Çünkü İslam hukuku, ulusal devrimi ve hatta İslam halifesi ve laik bir papa gibi Panislamizmin başı olan sultanın tahttan indirilmesini tasdik etmek için gerekliydi.

Jön Türk liderleri İslam otoritelerinin muhafazakarlığının ve nüfuzunun farkındaydı. Mesela, hanedanlıktan bir prenses olan Enver Paşa’nın eşi devrimden kısa bir süre sonra halk içine çıkmamayı tercih etti.

Alman Büyükelçiliği’nde yemeğe katıldığımızda kendisi yer almadı, bahçede perdeleri sıkıca kapatılmış arabasının içinde bekledi. Talat’ın eşi de peçesinin ardında, başka bir yerde kaldı…

Kısacası, Jön Türkler’in “devrimi,” terminolojinin aksine, muhafazakâr olmak zorundaydı.

Müslüman Osmanlı İmparatorluğu tarihinin özünü koruyup, reforme edecekti. İmparatorluk sarayının dış cephesi tamir edilecek ve iç süslemeleri onarılacaktı. Jön Türk’ler’in heyeti kendilerini milletler ve kapitülasyonlardan kurulu, Çok uluslu örgütlenmeye ve modern bir gücün ihtiyaçlarına dayalı Müslüman sisteme uydurmaya başladılar.

Jön Türkler’in imkânsızı başarmaya çalıştığı gayet ortadaydı. O eski Doğu şişesinde Batı şarabı barındırmak mümkün değildi.

Batı modernliği ile Osmanlı İslam anlayışı ve Jön Türkler’in muhafazakâr tavizlerinin yol açtığı karışıklık arasındaki temel uyumsuzluk buydu.

Osmanlı sultanının Prusya üniforması giymesi saçmalığından bahsetmiştik. Zihninizde canlandırın:

Osmanlı imparatoru, Müslümanların halifesi 1917’de kendisini ziyarete gelen Alman Kayser’ini onurlandırmak için Prusya kralının feldmareşalinin üniforması ile kuşanmış, Muhammed’in halefi, Müslüman inancının kumandanı dünyanın gözleri önünde imansızların İmparatoru’nun hizmetkârı ve subayı, Hıristiyan Protestan inancının komutanı olarak duruyor

Kendisini 1917’de sarayında gördüğümde Sultan Prusya feldmareşal üniformasının üstüne Osmanlı fesi takmıştı – ki buna Müslüman avukatlar ve Hıristiyan politikacılar arasında uzun süren görüşmeler sonunda karar verilmişti.

Jön Türk komitesi vatanı başta Osmanlı İmparatorluğu olarak görüyordu.

Daha sonra kimileri Türk ulusu olarak görmeye başladı ve büyük sosyolog, entelektüel Ziya Gökalp’ın liderliğinde, Mehmet Emin’in propagandacı şairliğinin yardımıyla Türk Ocakları örgütünü kurdular.

Türk uluslaşmasına yönelik, Türkleri “”Osmanlılaştırmak” yerine, Osmanlıları “Türkleştirmek” amaçlı programı vardı örgütün.

Fakat tüm Pan-Osmanlı ve Pan-Türk hareketler imparatorluk içindeki merkezci ve merkezkaç güçler arasındaki tarihi ihtilafları beslemeye mahkûmdu.

Jön Türkler umutsuzca tarihin tekerrüründen sakınmaya çalışırken, kendilerini çemberden kare yapmaya çalışır durumda buldular.

Jön Türkler Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’nun başarısızlıkları ve sorunları ile uğraşıyor, aynı zamanda bu imparatorluğu şekillendirmeye ve sağlamlaştırmaya çalışıyordu.

Atatürk, önceden herhangi bir taahhüdü olmadan, tarihi bölgesel sınırlara, geleneklere ve daha birçok şeye yönelik tavizler verilmesi gerekmesine rağmen sorunları kökten çözme karartılığını gösterdi.

Atatürk’ün üstün başarılarının gölgesinde kalan Jön Türkler’in ilk faaliyetleri genelde göz ardı ediliyor.

Ama kaçınılmaz dönüşümlerle dolu bu on yıl içerisinde Batılılaşma başlatıldı, bütünleştirildi,

Atatürk’ün başarılı sonuçlara ulaşmasını sağlayacak ahlaki güçler özgür bırakıldı.

Geçen yılların sağladığı perspektif ile bakıldığında Jön Türk dönemi –hatalarına ve hemen hemen belirgin bir sonuca ulaşamayan girişimlerine karşın- bir başarısızlık dönemi olarak kaydedilemez.”

ABD’li bir sosyolog Jön Türkler’in on yılını böyle karakterize ediyor.

-“Geçmiş ile bağların koparılması ve eksik olmalarına, İstanbul’a ve ayrıcalıklı sınıflara müstesna olmalarına rağmen modernleşme projelerinin başlatılması kaderin koruyup, en stratejik anda büyük işini yapması için beklettiği Kemal Atatürk’ün liderliğinde zaman içinde ileriye büyük adımlar atması için büyük önem arz ediyor.”

Türk devrimci yoldaşı, Jön Türk lider Talat’tan bahsederken de bu ifadeleri kullanacak, tarihi hazırlayıcı rolünden bahsedecekti.

1921’de Berlin’de öldürülüp defnedilen Talat’ın naaşının 1943’te İstanbul’a getirilmesi ve itibarının iade edilmesini de bu ifadeler açıklıyor. Hürriyet Tepesi’nden Talat’ın Türk topraklarındaki yeni mezarına yapılan geçit töreninde kabine temsilcileri ve Büyük bir halk topluluğu askeri itibar sunan askerlere katıldı.

1921’de vefat ettiğinde cenaze konuşmasını yapmak şerefine nail olmuştum. Bu sefer konuşmayı ortak dostumuz, siyasi yazarların büyüğü Hüseyin Cahit Yalçın yapıyor, mezarın başında gözyaşı döküyor, Jön Türk döneminden Atatürk’ün dönemine uzanan tarihi dönüşümü vücutlandırıyordu.

Bu iki Türkiye’yi temsil eden başka bir ortak dost ve siyaset  (…?) yer alıyordu cenaze töreninde: Columbia Üniversi’nden doktoralı Türk sosyolog Ahmet Emin Yalman, Dünya savaşı Türkiye’si üzerine yazdığı monografide yerel Jön Türk reformlarına ve “Türk Ocakları”nın faaliyetlerine geniş yer vermişti.

Bu reformlar arasında şunlar var:

Yeni medeni kanun ve ticaret kanunu yazılması;

aile hukukunun gözden geçirilmesi,

kadının Statüsünün yükseltilmesi;

kadınların hemşirelikte, yardım faaliyetlerinde, ordu mağazaları ve cephe gerisinde çalıştırılması;

bir Milli Eğitim ve Terbiye Cemiyeti örgütlenmesi, yavrukurt yetiştirilmesi;

folklor ve halk şarkıları araştırmaları,

İstanbul Üniversitesi’nin genişletilmesi; mimarlık, sanat ve müzik üzerine cemiyetle kurulması;

Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi,

hatta başkentte bazı camilerde Türkçe ezan okutulması.

Bu öğelerin her biri Atatürk’ün ulusal bilinç ve Türk ulusu oluşturma çabasının ilk adımlarının Jön Türkler tarafından atıldığını gösteriyor.

Fakat Jön Türkler’in hayati sorunları çözmelerine izin verilmedi, dış entrikalar ve müdahalelerle sürekli rahatsız edildiler.

Jön Türk Devrimi’nin başarılı olması için on yıllık bir barış gerekiyordu ama onun yerine on iki yıllık bir savaşa girildi.

Jön Türkler’in devrimi garip sonuçlar doğurdu. Tüm komşuların bölünmesine, İngiliz-Alman ortaklığına, orta bölgelerdeki Osmanlı topraklarının, Avrupa’nın ortasındaki Alman toprakları ile ittifaka gitmesine ve sonuç olarak bir özgürlük savaşına ve ulusal bağımsızlığın gerçekleşmesine yol açtı.

Jön Türk deneyiminin bugün Türkiye’yi İtilaf Güçleri’ni alt etmeye hazırlanan kuvvetlerin yanına çeken dış siyasetin akışını belirlediğini bile söyleyebiliriz. (3)

**

2. Meşrutiyeti (arka planda kalarak)  ilan ettiren İngilizler, The Times gazetesine verdirdikleri ilan ile kendilerini birkez daha tekrar etmiş;

-Cumhuriyet, Laik ve Atatürkçü düşüncelere destek vermişlerdir.

 

Resim;web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1) “İki devrin perde arkası”, Hüsamettin Ertürk,  (Yeni ismi ile MİT) Teşkilât-ı Mahsusa Başkanı

(2) “YÜKSELEN HİLAL Türkiye’nin Dünü, Bugünü ve Yarını”,   Ernest jackh, sahife;108

(3) A.g.e

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*