NUTUK Dosyası açılıyor: Kurtuluş Savaşı’nı günün gazetelerinden okuyamayan tek millet Türklerdir. (6

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Çok doğru bir ifade. Elbette kurucunun felsefesini anlamadan siyaseti yapılamayacaktır.

 

Prof. Erik-Jan Zürcher, ülkemizde Yakın Türk Tarihi ile ilgili yaptığı çalışmalarıyla tanınan –Türkolog- Hollandalı ilim insanıdır. Leiden Üniversitesi’nde Türkiye Etütleri Bölümü ile Uluslararası Sosyal Tarih Enstütüsü başkanlığı görevleri arasındadır. Uluslararası alanda Türkiye denilince ilk akla gelen isimlerden olan Prof. Zürcker’, çalışmaları nedeniyle  Türk Dışişleri Bakanlığı’nca 2005 yılında üstün hizmet madalyasıyla ödüllendirilmiştir.

NUTUK dosyası açılmadan evvel bu konunun meraklılarınca daha iyi resmedilmesi için bu ilim insanı ile yapılan bir röportaj kısaltılarak aşağıda verilmektedir.

Türkiye’ye, özellikle imparatorluğun son yılları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarına dönük bu ilginiz nasıl başladı?

-70’li yıllarda Türk dili ve kültürü okudum ve giderek daha çok ilgilenmeye başladım. Cumhuriyet tarihi ilgimi çekti. Hep yeni bir başlangıç olarak gösterilmesi, ki Atatürk’ün Samsun’a çıkışı ile başladığı iddia edilirdi. Bundan şüphelendim. Böyle bir şey olabilir mi diyerek derinleşmeye başladım. Bu konu üzerine yüksek lisans yaptım. İzmir suikastı ile başlayan dönemi mercek altına aldım. O zaman hem muhalif Milli Mücadele hem de eski İttihat ve Terakki liderleri temizlendi. Bunun nedenlerini merak ettim.

-Neden bu temizlik yapıldı? Cumhuriyet her şeyi sıfırlamak, yeni bir başlangıç mı yapmak istedi?

-Bence Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet arasında büyük bir devamlılık var. Liderlik tarzı ve elit kadro aynen devam etti. Cumhuriyet’in liderleri de eski İttihatçı. Yani liderlik seviyesinde devamlılık var. Bürokrasi ve orduya bakınca da büyük bir değişiklik olmadı.

-Devletin ideolojisi mi değişti sadece?

-Değişikliklerle birlikte, ideolojide devamlılıklar var. Cumhuriyet’le birlikte bu uluslaşma gündeme geldi. Türk milliyetçiliği yani.

-O halde Cumhuriyet’i kuranların kafasında önceden böyle bir proje var mıydı, yoksa şartlar zorladığı için mi cumhuriyete geçtiler?

-Belki Atatürk’ün kafasında vardı. Yani üst kadroda. Ama genellikle, en azından 1922’ye, yani büyük zafere kadar, herkes, imparatorluğun sürdürülmesi için çabalıyordu. Söz gelimi Ankara’da padişahın doğum günü kutlanıyordu. Yeni bir devlet kurma fikri o kadar kök salmamıştı. Milli Mücadele’yi, Cumhuriyet tarihinin bir parçası olarak görmek yanlıştır. Milli Mücadele, var olan devletin, Osmanlı’nın devam etmesi için verilen bir savaştı. Yeni bir Türk devleti ya da cumhuriyet kurmak için değil.

-Dönüşüm ne zaman oldu peki? Ne zaman ‘Bu iş Osmanlı ile olmayacak, yeni bir devlet lazım’ denildi?

-Bunu söylemek çok zor. Belli bir tarihte olmadı aslına bakılırsa, bir geçiş süreci yaşandı. 1921’de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu var, tamam. Onun getirdiği sistem cumhuriyete benziyor. Ama Osmanlı Anayasası da var. Teşkilat-ı Esasiye bunun bir parçası. 1921’de cumhuriyete geçiş başladı diyebiliriz. Bu süreç 1924’te, yeni anayasa ile sona eriyor. Osmanlı anayasası 1924’te gündemden kalkıyor. Ama yine de belli bir tarih yok. 1923’te bile Milli Mücadele kadrosunun çoğunun tercihi, anayasal bir monarşiydi.

-Atatürk de bu düşünceyi paylaşıyor muydu?

-Tabii, onun düşüncelerini bilemem. Ama sonradan söylemiş. 1920 ve 21’de aklında cumhuriyet var mıydı? Olabilir, ama net olarak bilemiyoruz. Çünkü güvenilir, o dönemden gelen bir belge yok.

-Ama bir süre sonra Cumhuriyet, Osmanlı’nın reddi üzerine inşa edilmeye başlandı.

-Evet, tamamen öyle oldu. Ama anayasal monarşiyi tercih edenler, yani Rauf, Karabekir gibiler, 1925-26’da tasviye edilerek, siyasal merkezin dışına itildi. Tabii Atatürk’ün çevresindeki radikaller siyaseti tekelleri altına alıyor, özellikle de 1925-29 arasında, Takrir-i Sükun’la, muhalefete falan izin verilmiyor. Osmanlı’yı ret fikri hâkim oluyor. Gerçekten de bu uluslaşma projesinin bir parçası da budur. Abartmadan diyebiliriz ki, onların gözünde, Türkiye, Osmanlı’dan kurtulmuştu. ‘Tamam biz Türkler bu imparatorluk için çok şey yaptık, çaba gösterdik; ama artık biz Türklerin de nihayet bir evi var.’ düşüncesi hakim oldu. ‘Kendilerini bir rehber, bir öğretmen, halkı yönlendirecek kadrolar olarak görüyorlardı…’

-Bu süreçte halk nerede? ‘Biz Osmanlı’yı kaldırıyoruz, siz ne diyorsunuz ey ahali?’ gibi bir durum söz konusu oldu mu peki?

-Yok, yok, hayır. Tamamen tepeden inme bir durum. Yani Kemalist kadro, İttihatçılar gibi pozitivist. Ve pozitivistler genellikle halka pek güvenmiyorlar. Modernliğe, çağdaşlığa, bilime, teknolojiye, rasyonelliğe çok büyük inançları var. Kendilerini bir rehber, bir öğretmen, halkı yönlendirecek kadrolar olarak görüyorlar; ama halka pek güvendikleri söylenemez.

-Bu güvensizlik neden? Halk mı çok aşağıda yoksa onlar mı çok yukarılarda bir yerlerdeydiler?

-Kısmen pozitivizmden kaynaklanıyor. Avrupa pozitivizminde de aynı şey söz konusuydu. Halka pek güvenilmez, bilim adamları ve aydınlardan müteşekkil bir aristokrasi kurulması istenirdi. Bir yanı bu. Öte yandan Anadolu gerçeği var. Söz konusu kadronun büyük bir kısmı Avrupalı, çoğu Rumeli’den gelmiş. Ya da Ege sahillerinden, adalardan ya da İstanbul’dan. Kemalist cumhuriyetin kadrosuna baksak, üçte ikisi, Ege Bölgesi’nden. Anadolu onlar için yeni bir memleket.

-Cumhuriyet’i kuranların Anadoluluğu çok azdı o halde?

-Evet, çok az. Anadolu’yu pek bilmiyorlar. Mesela İttihat ve Terakki, Meşrutiyet döneminde, bilimsel araştırmalar yaptırtıyor. Aleviler, Kürtler, aşiretler hakkında. Çünkü bilmiyorlar. Anadolu halkı nedir, öğrenmek istiyorlar. Aleviler nedir, eskiden Hıristiyan olmuş Müslümanlar mıdır nedir, buna dair şüpheleri var. Misyonerlerin yazışmalarını takip ediyorlar. Söz gelimi Atatürk ilk kez 1916’da, 35 yaşındayken Anadolu’ya geçiyor. Bu çoğu için geçerli. İnanılmaz bir uçurum var bu Egeli kadro ile Anadolu halkı arasında. Bir yabancılaşma durumu var. Tabii etnik bir farklılık değil bu. Modern eğitim görmüş, Abdülhamit’in kurduğu okullarda okumuş, pozitivist eğitim almış bir kadro bu.

-Bu kadronun Osmanlı’nın dağılışının faturasını İslamiyet’e kestiği ve yeni ulus inşası sürecinde İslam yerine Türklüğü ikame ettiği söylenir. Buna katılıyor musunuz?

-Bu biraz karışık ama dini, modernleşmenin engeli olarak gördükleri kesin. Bu da pozitivizm kaynaklı bir özellik. Biliyorsunuz bu düşünceye göre üç dönem vardır; önce dinsel, sonra felsefî dönem ve sonunda da fen dönemi. Kemalist kadro da aynı fikirde. Din bir engel. Öte yandan evet, bir Türkleştirme, Türk milliyetçiliği yapmaya çalışıyorlar; ama Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele ile devam eden on yıllık savaş döneminin birikimi de var. Bu dönemde Osmanlı Müslümanları, Hıristiyanlarla savaştı, özellikle de Rum ve Ermeni Hıristiyanlar. Yani bir yandan etnik Türk milliyetçiliği var ama diğer yandan bu miras da çok güçlü. Bu yönden Hıristiyan ya da Musevi bir Türk düşünmek onlara çok zor geliyor. Bunların İstanbul’daki uzantıları; azınlıklar, Levantenler Cumhuriyet içinde hep bir sorun olarak görülüyor…

-Sizce Cumhuriyet devrimi tepeden inmeci bir devrim miydi? Diktatöryal özellikleri var mıydı?

-Şüphesiz evet. Özellikle 30’lu yıllarda. Resmî olarak olmasa bile fiilen bir diktatörlüktü. Ama unutmayalım ki o dönemde Avrupa’daki devletlerin büyük çoğu diktatörlüktü. Ama Türkiye’de daha erken, 20’li yıllardaki İtalya gibi, başlıyor. Franko, Mussolini, Salazar gibiler siyasî coğrafyayı kaplamış, demokrasi bir istisna olmuş o yıllarda. Biraz o döneme de bağlı. Ama teorik açıdan Cumhuriyet’in temelleri demokratikti.

-Peki bu kadronun başındaki Atatürk? Bir demokrat mı, yoksa diktatör mü?

-Onun kendi fikirlerinde de aynısını görüyoruz. Prensip olarak Fransız Devrimi’nin ilkelerine inandı; ama fiilen, demokrasi, kendi devrimlerini ve modernleşme projesini tehlikeye soktuğu zaman, demokrasiye sırtını döndü. Mesela 1925’te, Takrir-i Sükun vardı. 1930’da Serbest Fırka olayı yaşandı. Tıpkı 1913’te İttihatçıların yaptığı gibi. Bir seçenek varsa; demokrasi ve modernleşme arasında seçim yapmaları kaçınılmaz olduğunda, modernleşmeyi seçtiler.

-Serbest Fırka neden kapatıldı?

-Çünkü başarılıydı! Fethi Okyar’ın yaptığı mitingler çok kalabalık topluyordu. 1930’larda dünya kriz içinde. Batı Anadolu’da gelişmiş bir ziraat var ve bu ziraat, büyük krizin etkisinde. Yolsuzluklar çok yaygın. Halkın Kemalist kadroya olan desteği azalmış. Zaten Serbest Fırka da bunu gayet güzel gösteriyor. İnsanlar şahsen Mustafa Kemal’e bağlı; ama CHP’yi tutmuyorlar. Muhalefet başarılı olunca kapısına kilit vuruluyor. Bu arada hem İttihatçılarda hem de Kemalistlerde aynı şeyi görüyoruz; demokrasi, modernleşmenin bir parçasıdır diye düşünüyor ve buna da inanıyorlar. Ama devrimleri tehlikeye girdiğinde, demokrasiyi feda etmeye hazırlar. 30’da bunu gördük.

-Serbest Fırka kapatılmasa?..

-Kapatılmamış olsaydı, seçimleri kazanmış olsaydı ne olacaktı, diye sorabiliriz. Hiç şüphe yok ki Atatürk yine cumhurbaşkanı kalırdı; ama daha rekabete dayalı bir siyasal ortam; daha demokratik bir ortam olurdu. Demokrasinin kök salması açısından daha iyi olurdu. 1950’de yaşananlar, yirmi yıl önce yaşanabilirdi. Kemalist Cumhuriyet’in en koyu diktatörlüğü, 35’te başlayıp, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar sürdü. Kadınlar birliği, üniversiteler, gazeteciler birliği ve birçok gazete kapatıldı… Devlet ve parti tam anlamı ile hayatın, toplumun tüm katmanlarına el koydu.

-Neden? Kontrolü kaybetme korkusu mu bu?

-Tabii, öyle bir korku var. Ekonomi kötü. Kadronun kendine güveni yok.

-Bu arada Meclis’te toplum adına sesini yükseltecek kimse yok muydu?

-Hayır, tabii ki yok. Meclis ile halk arasında pek bağlantı yok. Vekiller de resmiyette seçilmiş görünse de, fiilen atanmış durumda. Mesela Mehmet Fuat Köprülü, Kars milletvekili seçilmişti. Ama hayatında Kars’ı görmüş müydü acaba? Onun gibi onlarcası vardı.

-Peki halkın hiç tepkisi olmadı mı bunlara? Ara ara ayaklanmalar görüyoruz bazı bölgelerde.

-Yok onlar farklı, daha çok mahalli ayaklanmalar. Sözgelimi Şeyh Said İsyanı var 1925’te. Tabii İslamcı tarafları var bu olayın ama bölgesel bir Kürt isyanıdır bu. 1935’te yine bölgesel bir ayaklanma olan Dersim’i görüyoruz. Kemalistler bunlar arasında hep devamlılık görüyor. Çünkü eski İttihatçılar olarak 31 Mart gibi bir tecrübe yaşamışlar. Hep kafalarında ‘şeriatçı kalkışmanın’ izleri var. Meşrutiyet devriminden bir yıl sonra İstanbul’dan kovulmaları, hepsine bir travma yaşatmıştı. Kendilerini hürriyet kahramanları olarak görüyorlar; ama kendi başkentlerinde, İstanbul’da bir ayaklanma oluyor ve bu hürriyet kahramanları şehri terk etmek zorunda kalıyorlar. Daha sonra Hareket Ordusu ile tekrar şehri kontrol altına almış olsalar da bu travmanın etkisi geçmiyor. Bu yüzden 1925’teki Şeyh Said İsyanı, 1930’daki Menemen Hadisesi gibi olaylar arasında hep bir devamlılık görüyorlar. Kendi kafalarında bir irtica meselesi oluşuyor…” (1) Röportajın tamamı aşağıda verilen web adresinden okunabilecektir.

Konu ile birinci dereceden ilgililerin ve yaşananların canlı şahidi Üstat Cemal Kutay’ın yanında, Gazeteci-yazar İsmet Bozdağ ve Prof. Erik-Jan Zürcher ile yapılan röportajlar herhalde meraklılarına, mevcut pencerelerinin yanında bir başka pencere daha açmış olmalıdır.

Artık NUTUK dosyasını açabiliriz.

Devam edecek…

Resim;gazete55.net’ten alınmıştır.

(1) Erik-Jan Zürcher – Türkolog, Röportaj: Ali Çimen – Yasin Yağcı  – 22.12.2007    http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=627831

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*