Ne oldu da Halkımızın üzerine serpilen ölü toprağı bir gecede dağıldı

Sonraki Yazı

şişsek-2-

 

Bir ülkenin yükselmesinde ve kaybetmesinde en büyük etken halkıdır. Mustafa Kemal Paşa’da sırtını halkına dayadığı için Milli Mücadele’de ancak başarılı olabilmiştir.

“..Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan bir ay kadar sonra şu gerçeği itiraf ediyor:

”İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız (uyanmış) olduğunu tahayyül edemezdim… Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor.”

Mustafa Kemal Paşa ne demektedir?

-“..Uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda..” (1)

Bununla beraber, halk ve devlet arasındaki en büyük kırılma (küstürme) noktası:

Halk ile işi bitenin (Onun üzerinden bir zafer kazandıktan sonra) ona sırtını dönmesi, dönmeyi aklından geçirmesi, hatta onu yok saymasıdır.

Bu noktada:

Benim oyum bir çobanın oyu ile bir olmamalı..” söylemleri ve arkasında yatan düşünceler analiz edilmelidir.

Sorulması gereken:

-“Seçimlerde insanların oy hakkı daha iyi adaya oy vermek için değil, istediklerini seçebilmeleri için” değil midir?

İnsanlar adaylarını seçerken istedikleri ölçüleri kullanmaları hakları değil midir?

Bunların neticesinde, “Hakimiyet kayıtsız şartsız Milletindir” İfadesi, anlamını hangi şartlarda bulabilmektedir. Cumhuriyet, “Temsili demokrasi” değil midir?

“Ama”lı, Şartlı, Şurtlu, Kurtlu! bir Halk Egemenliği olabilir mi?

Halkımızın gerçek karakteri içinde bulunduğumuz hafta yaşananlar doğrultusundadır.

Bu (Vatanseverlik-Girişimcilik)  yönleri kasıtla gizlenmiş , küllendirilmiş, üzeri örtülmüştür.

Aşağıda, Tarihimizde bugüne kadar yaşanmış ve halkımızın kendi iradesi ile kendisini vatanı uğruna feda etmesinin sayısız örneklerinden bir demet sunulmaktadır.

Şerife Bacılar…

(Kurtuluş Savaşı sırasında) 1921 yılının Aralık ayında, İnebolu’dan kağnısına cephane yükleyen Şerife Bacı, Kastamonu şehrinin kapısına kadar kağnıyı getirir ve orada kağnının üzerine kollarını açmış halde, donmuş bir şekilde bulunur…

Şerife Bacı’nın, cephanenin üzerine örttüğü yorgan kaldırılınca, askerlerin dehşet bir manzarayla karşılaşır…

Kağnıda, otlara sarılı top gülleleri arasında, çaputtan kundağa sarılmış bir bebek ağlamaktadır.”(2)

Nene Hatun…

“Seni bana Allah verdi, ben de ona emanet ediyorum!”

“7 Kasım 1877 (Osmanlı-Rus Savaşı) gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri Erzurum’un Aziziye Tabyası’na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini öldürdüler. Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurum’lulara ulaştırdı.

Sabah ezanından hemen sonra minârelerden şehir halkına duyuru yapıldı.

“Moskof askeri Aziziye Tabyası’nı ele geçirdi.”

Bu haber, Erzurum halkı tarafından, vatan savunması için emir telakki edildi. Silâhı olan silâhını, olmayanlar; balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya’ya doğru koşmaya başladı. Kadın – erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir tâze gelin de vardı. Ağabeyi bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti. Üç aylık bebeğini emzirmiş,

“Seni bana Allah verdi. Ben de O’na emânet ediyorum.”

Diyerek vedâlaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin kasaturasını alarak sokağa fırlamıştı. Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası’na doğru koşuyordu.

Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Boğaz boğaza bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Moskof ordusu, baltalı – tırpanlı, taşlı – sopalı eğitimsiz halk karşısında ancak yarım saat tutunabildi.

2300 Moskof öldürülüp, Tabya geri alındı. Türkler, 1000 kadar şehit vermişlerdi…” (3)

-“…Dörtyol civarındaki Karakese Köyü’ne saldıran Fransızlar, köylüler tarafından silahla karşılanmış, 19 Aralık 1918’de yaptıkları çatışmada 10 ölü vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Galip devletleri çılgına döndüren bu olay, Türk milletinin saldıran düşmana karşı ilk direnişiydi…”(4)

İzmir’in işgalinden sonra Kasaba ve Ödemişe doğru işgal sahalarını genişleten Yunanlılar, Ahmetli Istasyonu’nu da bir müfreze ile işgal ettiler.

Akşehir eşrafından yirmi yaşlarında Esat Bey adındaki bir genç maiyetinde topladığı kırk-elli kişilik milli bir kuvvetle Ahmetli’ye girmiş ve Yunan karakolları Urganlıya geri çekilmişlerdi. Yunanlılar yerli Rumların kılavuzlukları ve hiyanetiyle geceleyin bir baskın yaparak tecrübesiz genci müfrezesindeki kişilerle birlikte kısmen şehit ve kısmen esir etmişlerdir. Ertesi gün Salihli’den Halil Efe’nin topladığı bir milli müfreze Ahmetli’ye girerek Yunanlıları kovmuş ve bir cephe kurmuştur. Birkaç gün sonra Bandırma tarafından bir miktar atlı ile Salihli’ye gelmiş olan Çerkez Ethem, söz konusu cephenin emir ve kumandanlığını üzerine almıştır..” (5)

Aydın’ın işgali ve Yunanlıların Nazilli’ye doğru ilerlemeleri Denizli halkını harekete geçirmiş ve Denizlî Mutasarrıfı Faik Bey’in (Tekfurdağı Mebusu) arka çıkması ve Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nîn (Denizli Mebusu), Yusuf Bey ve arkadaşlarının gayret ve teşvikiyle oluşan, Denizli Heyet-i Milliyesi tarafından 10 Haziran 1919’da aşağıdaki bildiri yayınlanarak faaliyete geçilmiştir.

‘Beyanname’

Güzel İzmir’imizi işgal eden Yunan canavarları vilayetimizin içlerine doğru ilerliyorlar. Ayak bastıkları yerde hadsiz, hesapsız vahşetler, tüyleri ürperten alçaklıklar yapıyorlar, camilerime Yunan bayrağı asıyorlar… Biz bu hain düşmanlara karşı ayaklandık, bunları ilk olarak Menderes’ten bu tarafa geçirmemeye ve sonra vilayetten temizlemeye karar verdik, Allah’ın büyüklüğüne güvenen namuslu mert kardeşler silahlarıyla birer birer gelip bize el uzatıyorlar. Yarın Yunanlılar’ın pis ve murdar ayakları altında inleye inleye ölmektense bugün ya mertçe, Ölmeye  veyahut şerefle, namusla yaşamaya azmettik. Bugünkü  çalışmayı din ve namus borcu bilen kardeşlerimiz seyirci durumunda kalmamalı, vaktin nakit olduğunu ve kaybedecek zaman olmadığını düşünerek hareket etmeliyiz, Allah yardımcımızdır”.

Denizli Heyet-i Milliyesi (6)

Yunanlılara karşı hazırlanan ordumuzun muhtaç bulunduğu silahlar ve malzemelerin büyük bir bölümü ta Erzurum’dan develerle, Diyarbakır ve Sivas’dan kağnılarla çekilmiş ve gönderilmiş…karlı ve yağmurlu mevsimlerde, çamurlu ve batak yollarda yapılan bu büyük gönderme ve taşıma aylarca ve  yıllarca devam etmiştir.

…Kocalarını, baba ve oğullarını savaş meydanlarına gönderen Anadolu kadınları, ak sakallı dedeleri ve küçük yavrularıyla yukarıda zorluklarından söz ettiğim o büyük taşımayı üstlenmişler, kağnıların saplandığı veya kırıldığı yerlerde yüklerini sırtlarında taşıyarak Sakarya Meydan savaşına yetiştirmişlerdir.

Anadolu kadınları yalnız gerilerde değil bir çoklarıda cephede ve savaş sahnelerinde fedakarca görev yapmışlardır. (7)

Osmaniye kazasının Kaypak nahiyesi ‘Raziyeler Köyünden Rahmiye hatun Fransızların bir çok işkencelerine uğrayan Hüseyin Ağanın Kuvay-ı Milliyesine gönüllü olarak katılmış ve 1920 Şubatında Hasanbeyli yakınındaki 9 ncu Tünel’e yapılan taarruza ve hücuma katılmıştır. Bu çarpışmada Fransızlardan 80 tüfek ve 2 makinalı tüfek ganimet alınmıştır.

Temmuz 1920 de Osmaniye’deki Fransızların Müstahkem Karargâhına taarruz ederken arkadaşlarının kararsızlığını gören Rahmiye, “ben kadın olduğum halde ayakta duruyorumda siz, erkek olduğunuz halde yerlerde sürünmekten ve saklanmaktan utanmıyorsunuz” diye bağırarak arkadaşlarını hücuma teşvik etmiş ve Fransız karargah kapısının 10 adım önünde alnından aldığı bir kurşun yarasıyla şehit olmuştur.(8)

Şimdi bu yüce Milleti tanımak için biraz daha gerilere gidiyoruz:

İngiliz donanmasının İstanbul’u işgal teşebbüsü (Şubat 1807)

İngiliz elçisinin İstanbul’u terkinden sonra İngiliz donanmasının başkent üzerine yürümesi muhakkak sayılıyordu.

Selim III., Boğazların günün birinde saldırıya uğrayacağını önceden düşünmüş olduğundan, Osmanlı ordusunda hizmet gören büyük rütbeli bir Fransız subayını Boğaz savunmasını incelemeye memur etmişti. Bu subay, raporunda, Çanakkale’de kuvvetli kale ve istihkâmlar bulunmaması sebebiyle uygun rüzgârdan faydalanan bir düşman filosunun Boğazı kolaylıkla geçebileceğini ileri sürmüştü. Böyle bir geçişi önlemek için tavsiye ettiği tedbirler de çok sayıda modern top tabiye etmek ve Nâra gerisinde 12 gemiden kurulan bir filoyu Boğazın savunmasına memur etmekti.

Padişah bu tedbirleri divanının tasvibinden geçirdikten sonra Kaptan paşa ile Feyzullah adında birini tedbirleri yürütmeğe memur etti. Bu adamlar, istenileni yapacak yerde işi salladılar. “İngilizlerin Boğaza taarruz için ne arzu ve ne de cesaretleri var…“  Bu böyle olduktan sonra tahkimat yapmak padişah efendimizin parasını boş yere harcamak olur” dediler.

Donanma rotasını İstanbul istikametine çevirince korkunç gerçek anlaşıldı.

Fakat artık iş işten geçmiş bulunuyordu. Bayram olduğu için asker dağılmış bir halde idi. Toplar başında işe yarar er ve subay yoktu. Gelişigüzel tanzim edilen bir ateş İngilizlere hiçbir zarar vermedi. Nâra gerisinde evvelce bulundurulması tavsiye edilmiş olan 12 harp gemisi yerinde ancak birkaç gemi bulunuyordu. Bunlardan biri vaktinde kaçıp İstanbul’a İngilizlerin Boğazı geçtikleri kara haberini getirdi. Bu haber başkentte misilsiz bir heyecan ve korku uyandırdı…

Başkent halkı da İstanbul önlerine gelecek bir düşman donanmasının dehşetini nispetsiz derecede büyütüyordu…

Böyle bir psikoloji ile toplanan divan üyeleri, durumu inceledikten sonra, İstanbul’u ve kendilerini kurtarmak için İngilizlerin evvelce ileri sürmüş oldukları şartları kabul etmeğe karar verdiler. Bu karar, Fransız elçisi Sebastiyani’ye de bildirildi. Elçinin İstanbul’dan çıkıp gitmesi lâzım geliyordu. Çünkü Fransa ile münasebetlerin kesilmesi, İngilizlerin tekliflerinden biri idi.

Sebastiyani, ilk anlarda büyük şaşkınlık geçirdi. Fakat neticede asker psikolojisi ile kendisine hâkim oldu. Osmanlı devlet adamlarına korkularının yersiz olduğunu göstermeğe çalıştı.

-“Bir kara ordusu ile desteklenmiyen bir düşman filosunun İstanbul’a bir şey yapamayacağını” anlatmağa başladı.

Bu sıralarda İngiliz donanması da İstanbul önlerine gelmiş Ve İngilizlerle görüşmelere başlanmıştı. Halkın ilk günlerdeki korku ve heyecanı yerine, azimle karşı koyma duygusu uyanmıştı. Asker ocakları da halkın bu duygusunu pay ediyordu.

Halk ve ocaklar, hükümetten emir beklemeden, silahlanmağa ve tahkimat yapmağa koyuldular. Öyle bir an geldi ki, askerlerden başka şehirde her cins ve mezhepten halk, çoluk, çocuk, kadın, erkek savunma tertipleri için olağanüstü gayret sarfetmeye başladılar.

Halkın bu yüce ayaklanması ile Babıâli’nin korku ve karasızlığı büyük bir tezat teşkil etmekteydi. Hükümetin İngiliz isteklerine boyun eğmesi halk ve askerin hiddetini hükümet ve saraya karşı çevirebilir ve bir isyana sebep olabilirdi.Bu düşüncenin şevkiyle divan İngiliz isteklerini kabule karar vermişken, bu karardan vazgeçerek başkentin savunması yolunda halka ve askerin çalışmalarına katıldı.

Bundan sonra savunma hazırlıkları görülmemiş bir hızla gelişti. İngilizler, Babıâli’nin görüşmeleri sürüncemede bırakmasından ve şehrin savunma haline konulmasından endişeye düşerek isteklerinin kabulü için yeni bir ültimatom verdiler.

Babıâlî –hükümet– müphem bir cevap verdi. İngiliz amirali için İstanbul’a saldırmak ile geriye dönmek hususunda süratli bir karar vermek zamanı gelmişti.

Çünkü şehir savunacak bir duruma konmuştu. Kaldı ki, Çanakkale Boğazı da tahkim edilmekte idi. İngilizler için selâmet, son süratle geldikleri yoldan dönmekte idi.

2 Martta İngiliz filosu Çanakkale Boğazını bazı kayıplar pahasına geçerek Akdeniz’e açıldı. (9)

Sonlandırırken, baştaki belgeyi tekrar sunalım:

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan bir ay kadar sonra şu gerçeği itiraf ediyor:

”İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız (uyanmış) olduğunu tahayyül edemezdim… Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor.”

Mustafa Kemal Paşa ne demektedir?

-“..Uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda..” (10)

Halkımız hiç değişmedi…

Bu Yüce Halk, yine aynı halktır.

Sorgulanması gereken:

Bu Yüce Milletin üzerine kimler, hangi maksatla ölü toprağı serptiler ve onu, ülkesine, büyümesine, yükselmesine, ona canı pahasına hizmet etmekten uzak tuttular?

Sonsöz:

Her zaman söylemekten gurur duyduğumuz gibi:

Halkımız, Ülkesinin tek kurtarıcısıdır…

-Halkımız, “Çakma Aydınlar’ın dediği gibi, “Ahmak!, 3-5 göbeğini kaşıyan köylü” değildir.

Dağdaki Çobanlar koyun gütmeyi çok iyi bildikleri için bu (koyun gütme) işini yapmaktadırlar.

Anadolu İnsanının ülkesinin kalkınması için nelere katlandığını öğrenmek isteyenler, aşağıda verilen web adresine bakabilirler. Eğer, ağlamadan okuyabilirlerse.

Bu olayın kahramanı bugün felçli ve (ileri yaşta) annesi tarafından bakılmaktadır.

http://www.canmehmet.com/yesil-anadolu-sermayenin-huzunlu-hikayesi.html

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar:

(1) Yazı ile ilgili kaynak olan Irâde-i Milliye gazetesi, Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’ta çalışmalarının sürdürdügü 8 Eylül 1919-13 Aralık 1919 tarihleri arasında 16 sayı yayınlanmıştır. Ankara’da, Heyet-i Temsiliye yayın organı Hâkimiyeti Milliye (10 Ocak 1920) tarihinde yayın hayatına katılmıştır. Bu iki zaman dilimi arasında İrade-i Milliye dört sayı daha yayınlanmıştır. Hâkimiyet-i Milliye’nin yayınlanmasından iki gün sonra (12 Ocak 1920) Irâde-i Milliye’nin 20. sayısı neşredilmiştir. Milli Mücadele’nin yeni yayın organı, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin (10 Ocak 1920) tarihinde yayınlanmasına kadar geçen zaman zarfında Irâde-i Milliye gazetesinin ulusal kimliğini muhafaza etmiştir.” Dr. Fatih M. DERViŞOGLU

(2) http://www.posta.com.tr

(3) http://www.nenehatun.k12.tr

(4) Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/ulkeyi-isgal-eden-devletler-yunanli-taseronlariyla-savasmamiz-icin-bize-silah-veriyorlar-7.html

(5) a.g.k.

(6) a.g.k.

(7) A.g.k.

(8) a.g.k.

(9) Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihî v. cilt. (1789-1856) Sahife, 54

704 Toplam Ziyaretçimiz 2 Günlük Ziyaretçimiz

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*