Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’deki dava arkadaşları neden muhalefete geçtiler (1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Muhalefet ve Eleştiri kültürü gelişemeyen toplumlarda Demokrasinin gelişmesi ham hayal'dir.

Muhalefet ve Eleştiri kültürü gelişemeyen toplumlarda Demokrasinin gelişmesi ham hayal’dir.

 

Yaklaşık iki yüzyıldır “Batılılaşma” çabasındayız. Ancak, bu konuda samimi olduğumuzu söyleyemeyiz. Gerçeğe ulaşmak ve ilmi geliştirmek için sorgulama yapanların ismi Batı’da ; “Aydın!; bizde, “Hain!”dir.

Mustafa Kemal Paşa ile ilgili bu dizide en açık biçimde göreceğimiz; onun düşüncelerini, uygulamalarını onaylamayanların hatta uygulamaları ile ilgili en küçük bir eleştiri yapanların nerede ise bir “Kök-Toprak!” Misali çevre ile ilişiği kesilmiş olduğudur.

Halbuki; “Muhalefet ve eleştiri”, kastedilen manası ile Cumhuriyetin, demokrasinin hatta batılılaşmanın en temel gereğidir. Bu gerçeğe toplum olarak, “Sizden-Bizden!” samimiyetsizliği ile bir gözümüzü kapatır ve ortadaki eksikliklere, yapılan hatalara “ama”sız eleştiri getirmezsek; daha uzun yıllar ne “Bilgi Toplumu” olabiliriz, ne de rekabetçilerimizi yakalayarak onları geçebiliriz.

Birinci bölümde konuyu açmak adına kısa notlar verilecektir.

Şimdi farzedelim ki Mustafa Kemâl daha ilk günden itibaren, saltanat ve hilâfeti ilga edeceğini, din’i devletten ayıracağını söylemiş ve tasavvur ettiği inkılabları açıktan açığa bildirmiş olsaydı, yanında kaç kişi bulabilirdi? Fakat, Öyle yapmadı ve halkın hissiyat ve itiyadlarına hürmet gösterdi. O halde, muvaffakiyetini temin eden bu hareket tarzından, sonra ne için ayrıldı?! İşte onun en büyük gafleti buradadır. Sonradan bu meslekten ayrılmamış olsaydı, şüphesiz meydana getirmek istediği inkılablar, milletin fikir, itiyad ve ananelerine uygun olur ve halktan kabul görürdü. Yazık ki, şahsi ihtirasları yüzünden bunu düşünemedi! (1)

Yeni yazıyı hazırlama vazifesi en evvel uzmanlardan oluşturulan bir komisyona tevdi olunmuştu. Fakat altı ay münakaşadan sonra kabule değer sonuca ulaşamadı. Mustafa Kemâl’in sabrı tükenmişti. Bir gecede yeni elifbayı icad etmiş ve ertesi günü de uygulama alanına koydurtmuştu.(1*)

(a)Ebu’l-Hasan en-Nedvî, İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee’nin, Mustafa Kemâl’in harf devrimiyle tutmuş olduğu yol hakkında şunları söylemektedir:

“Lider kendi düşüncesine karşı olan bütün ilmî hazineleri (yakmak suretiyle) kökten yok edip kaldırma yolunu tutmuştur. Ne var ki matbaanın icat edilmiş olması bu eylemi bir nevi imkansız hale getirmiştir. Hitler’in çağdaşı olan Mustafa Kemâl ise, hedefini gerçekleştirmek için en başarılı ve en akıllı yolu tutmuştur (…) Böylece alfabenin değişimi kütüphanelerin yakılması yerine geçmişti (…) Çünkü yeni nesil … kendi kaynaklarına el atmak hususunda yabancılardan farksız hale gelmişti. Bundan sonra kütüphaneleri yakmaya hiç gerek kalmıyordu. Çünkü harf değişimiyle bu hazineler örümceklerin yuva yaptığı raflarda kapanıp kalmaktan başka bir şeye yaramayacaktı. Ancak çok yaşlı hocalar ve ihtiyarlar onları okuma lüzumunu hissedecekti”(2)

Bu tarzdaki inkılaplara karşı mukavemet, yalnız havastan geliyordu. İhdas edilen ıslahatın (?) ilk senelerinde bilfiil mukavemet gösterilmek istenilmişti; fakat bu tarzdaki suikastler yetersiz bir surette hazırlanmış ve daha ilk günlerde meydana çıkarılmıştı.

Bunlardan yalnız biri, İzmir’de tertip edilen suikasd hakiki ve ciddi bir mahiyette idi. Polis, üzerinde bombalar bulunan üç şüpheli şahsı yakalamıştı. Bunlar sorgulanmalarında, birkaç gün sonra İzmir’e gelecek olan Mustafa Kemâl’e karşı bir suikasd tertib edilmiş olduğunu tered- dütsüz itirafta bulundular. Polis, hükümete karşı geniş çaplı bir suikast tasarlandığını meydana çıkardı. Millet Meclisi’nin eski azasından Ziya Hurşid Bey tarafından tertib edilmiş ve feshedilen Ittihad ve Terakki Cemiyeti’nin hemen bütün üyeleri bu harekete iştirak etmişlerdi.

Yüzden ziyade adam tevkif edildi ve bunlara ait iki mühim dava İzmir ve Ankara’da görüldü Onbeş kişi idama mahkum edildi. İdama mahkum olanlar arasında Talat Paşa kabinesinin maruf Maliye nazırı ve Ittihad ve Terakki Cemiyeti’nin kurucularından Câvid Bey’den başka, eski Meclis-i Mebusan reisi Nail Bey (?), eski nazırlardan üç zat, bir paşa ve müteaddid zabitler ve eski mebuslar bulunuyorlardı.

Rauf Bey’le Doktor Adnan Bey gıyaben uzun müddet hapse mahkûm oldular. Kâzım Karabekir ve Ali Fuad Paşalara gelince, bunlar beraat kararı aldılar.(2*)

(2*) Mareşal Fevzi Çakmak bu hususta şunları söylemektedir:

“…Mustafa Kemâl Paşa da bunlara (Terakkipervercilere) karşı aşırı derecede sert davrandı. İzmir suikasti ile hiçbir ilgisi olmadığı halde Kâzım Karabekir Paşa bile istiklal Mahkemesi’ne verildi. Belki onun hakkında da ölüm kararı verilecekti. İşte o zaman işe müdahale ettim. Mustafa Kemâl Paşa’nın yanına giderek Kâzım Karabekir Paşa ile bazılarını ölümden kurtardım, bazılarını ise kurtaramadım. Kurunun yanında yaşlar da yandılar”.(3)

…Bu zamandan beri Türkiye’de sükunet hakim olmaktadır. “Diktatörlük” rejimi ile beraber, sıkıyönetim ve İstiklal Mahkemeleri de ilga olundu. Memleket günden güne “normal” bir tarzda işleyen “demokrasi”ye doğru gitmektedir(?) (3*)

(3*) Paul Gentizon, şu sözleriyle Mikusch’tan farklı düşündüğünü göstermektedir:

…Batı(lı) anlamdaki Meclis’i ile Türkiye’nin rejimi, tıpkı gerçekten liberal ve demokratik bir devletinki gibi işler görünmektedir; ama yakından bakılınca durum değişiktir (…) Ülkede siyasi hürriyet kalmamıştır (…) Politik güçlerin serbest işleyişi tamamen yasaklanmıştır. Muhalefet kaldırılmıştır. Basın hemen hemen resmî duruma gelmiş, ancak verilen parolaya göre hareket etmektedir. Alman kararlar, şef Mustafa Kemâl tarafından dikte ettirilmektedir. Bütün sistem bu kişinin omuzlarındadır. Her şey ona bağlıdır. Böylece gerçek bir diktatörlük karşısında olduğumuzu söyleyebiliriz”, (4)

“Kemalist örgüt, amacında başarıya ulaşmak için hasımlarına karşı güçlü baskıda bulunmakta tereddüt etmedi. Anayasaya aykırı olmasına rağmen, rejimin bütün hasımlarını millete hain olarak tanıtan Takrir-i Sükun Kanunu Meclis’te onaylandı. Geçmişle bağı koparmakla yetinmeyen Kemalistler, politika alanında kendileri gibi düşünmeyenlere … korkunç cezalar yağdırdılar. Seçim kampanyaları, gerçek bir muhalefet görüntüsü olmaksızın, Ankara’da meydana getirilen rejimin düşünce çerçevesinde sürdürüldü. Seçim bölgelerinde yayınlanan tek listeler, sadece Kemalist adayların adlarını ihtiva ediyordu. Tabii olarak da yalnızca onlar seçildiler ve yeni parlamentoyu oluşturdular”. (5)

“…Gazi halkın iradesini kendisinin temsil ettiğine inandı ve milletin mümessili olan Büyük Millet Meclisi’ni emrine aldı. İstediği insanları millete namzet diye sununca bunlar ittifakla seçilmiş addolundu. Bu tarzda teşekkül eden Meclis, onun İstediklerini kanunlaştırmaktan ve meşru kalıplara bağlamaktan başka bir şey yapmaz ve yapamazdı!” (6)

 “Serbest Fırka zamanında yapılan belediye seçimi sırasında Atatürk bir sabah ‘Seçimler hakkında ne haber?’ diye sormuş. ‘Her tarafta Halk Partisi kazanıyor!’ demişler. Atatürk bir müddet düşünceye daldıktan sonra şöyle söylemiş:

“Hayır, partimiz kazanmıyor; idare, polis ve jandarma partisi kazanıyor. Memleket rejiminin selameti bu yoldaki parti kazançlarında olamaz” (7)

Bir Alman profesörü, Türkiye inkılabı ve Mustafa Kemâl’in şahsiyeti hakkında tetkikatta bulunmak ve buna dair bir eser yazmak maksadıyla memleketimize gelmişti. Ankara’da bulunduğu günlerin birinde de Mustafa Kemâl tarafından kabul edilmişti.

Bu zat, her şeyden önce, memlekette ne dereceye kadar fikir hürriyeti bulunduğunu öğrenmek maksadıyla ona bazı şeyler sormuş ve Atina’da iken Venizelos’un “vatan haini ve ortadan kaldırılmasının vacib olduğu” hakkında muhalif gazetelerin birinde çıkan bir makaleyi göstererek Türkiye Cumhuriyeti’nde de böyle bir şey yazılıp yazılamayacağını anlamak istemişti!

Nihayet, Almanya’ya döndükten sonra da “Mustafa Kemâl hakkında yazacağı eserden vazgeçtiğini ve onun gibi müstebid ve zorba (mütehakkim) bir adamı tavsife lüzum görmediğini” söylemiş ve bunu ufak bir risale ile veya bir gazetede neşretmişti. (4*)

(4*)Burada bahsedilen kişi, yazdığı çok sayıdaki biyografi (Mussolini, Stalin vb.) ile tanınan Yahudi asıllı Alman profesörü Emil Ludwig’dir. (1881-1948)

Mustafa Kemâl, kendisine dalkavukluk edilmesine ve yaltaklanılmasına alışmış olduğundan(5*)

(5*)Karabekir de bu konuda şunları söylemektedir: “Pek yazık ki milli emeli, sonunda riyakarlık ile bir şahsın halaskarlığına (kurtarıcılığına) ve harekat-ı milliye’yi de bu halaskarın emir ve iradesi şekline sokmak gafletinde bulunanlar, yine çok yazık ki, o halaskar yadettiklerinin, yani Mustafa Kemâl Paşa’nın hoşuna gittiğinden, sulhun akdinden sonra daha ziyade riyakarlık yaptılar”.(8)

tabii Alman profesörünün bu beyanatından ziyadesiyle infial tutmuştu. Etrafındakiler de kendisiyle beraber Alman Profesörü hakkında ağızların gelen küfürü (şütûmu) sayıp dökmekten hâlî kalmıyorlardı.

Nihayet, bu hadise unutulur gibi oldu. Fakat, Mustafa Kemâl günün birinde hatırladı ve belki marazi bir hal olmak üzere Alman Profesörünün doğru söylediğini kendi nefsine karşı itirafa mecbur oldu:

İsmet Paşa ile Mustafa Kemâl’in etrafını alanlar, yine profesör hakkında sövüp saymaya başlamışlarken, bu dalkavukların sözlerini kesti ve buna karşı ne yapılmak lazım geleceğini düşünmeye başladı!

İşte “Serbest Cumhuriyet Fırkası”nın ihdasına ve böyle suni bir muhalefet teşkilatına sebeb olan şey bu mülahaza idi.(6*)

(6*)Mustafa Kemâl’in, muhalif bir fırka kurmasını teklif ettiği Fethi Bey’e söylediği şu sözler de Hüseyin Kâzım Kadri’nin bu tesbitini teyit etmektedir:

-“Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatör manzarasıdır. Vakıa bir Meclis vardır; fakat dahil ve hariçte bize diktatör nazarıyla bakıyorlar. Geçen sene Ankara’yı ziyaret eden Alman yazarlarından Emil Ludwig bana, idare şeklimiz hakkında tuhaf sualler sormuş ve diktatörlüğümüze kanaat ederek geri dönmüş ve bu kanaatini de yazmıştı. (…) Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir. Ben İse bir millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum”.

Buna karşılık Fethi Bey de şu karşılığı verir: “Fikriniz çok parlaktır; gerçekten bugünkü idare şeklimiz lafzen cumhuriyet ise de, cumhuriyetten ziyade dictatuer’e benzemektedir” (9) 

 

Devam edecek…

Resim;

Açıklamalar;

Kaynaklar;

(1) “BİR MİLLETİN DİRİLİŞİ” HÜSEYİN KAZİM KADRİ, Birinci basım: Ocak 2008, Sahife;418

(2) İslam Ülkelerinde ideolojik Savaş, s. 86-7, çev. Akif Nuri, Çığır Yayınları, İstanbul, tarihsiz. Alıntı;

(3) Hürriyet, 2 Mayıs 1975.

(4) Bir Milletin Direnişi, sahife; 260)

(5)Mustafa Kemâl ve Uyanan Doğu, çev. Fethi Ülkü, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1983.

(6 Halka Karşı Demokrasi, D. Mehmet Doğan, s. 46, Beyan Yayınları, İstanbul, (Ahmet Hamdi Başar’dan nakil.

(7) Köprü, Haziran 1990, sayı: 6, s. 6. (Servet İskit’in, Yeni Tarih Dergisi’nin Ocak 1957 sayısında çıkan bir anekdotundan.

(8) Köprü, sayı: 125, Ağustos 1988, s. 20) (2-3-5-4-6-7-8-9 Sayılı kaynaklar, “Bir Milletin Direnişi”ne aittir.

(9)Serbest Fırka Nasıl Doğdu, Nasıl Feshedildi?, s. 14, Ali Fethi Okyar, İstanbul, 1987.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*