Mustafa Kemal’in Karizması Kimler tarafından Nasıl Oluşturuldu (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

 

 

Milli Mücadele, 19 Mayıs 1919’da M.Kemal’in Samsun’a çıkışı ile değil, 19 Aralık 1918’de, Dörtyol Karakese Köyü’ne saldıran Fransızlar ile köylüler arasında başlamış ve Fransızlar, 10 ölü vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Galip devletleri çılgına döndüren bu olay, Türk milletinin saldıran düşmana karşı ilk direnişiydi.”(1)

Ali İhsan Sabis Paşa, Kurtuluş Savaşı döneminde Batı Cephesi 1. Ordu komutanıdır.

Milli Mücadele ilgili anılarını anlatmaktadır:

-“Mütareke akdine kadar, elimizde tutmaya muvaffak olduğumuz Musul şehrini, İngiliz kumandanlarıyla uzun boylu didişmelerden sonra, İstanbul’da, Sadrazam ve Başkumandan Vekili İzzet Paşa’dan aldığımız direktife 9.11.1918 tarihli tebliğ üzerine Musul’u 10.11.1918’de İngilizlere bırakarak, 6. Ordu karargâhını Nusaybin kasabasına çekmiştim.’”(2)

…Her kasabanın ve şehrin, Müslüman halkın hukukunu muhafaza için, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve mahallî milis teşkilâtı kurmalarını valilerle müstakil mutasarrıflıklara tavsiye ettim. Bu hususta icap eden silah ve cephaneleri, 6. Ordu’nun elindeki menbalardan vereceğimi bildirdim. (3)

…Mahallî milis teşkilâtı meselesini, Müslüman ve Türk yerli halkın kendi haklarını muhafaza ile uğraşacak Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin bir an evvel Kurulmalarını, valilere ve mutasarrıflara tekrar tavsiye ettim. Aynı zamanda, Erzurum’daki 9. Ordu Kumandanını bu işlerden haberdar ederek onun da kendi mıntıkasında aynı teşkilâtı vücuda getirmesini rica ettim. (4)

Ali İhsan Paşa’nın anlattıklarından anlaşılan: Milli Mücadele için işgalin hemen arkasından halkın ve ordunun düşmanla savaşmak üzere hiç zaman kaybetmeden hazırlık yaptıklarıdır.

I. Dünya Savaşı, resmen, 30 Ekim 1918’de (Mondros -teslim- antlaşması) bitmiş ve ülkemiz, galiplerden olan İngiliz, Fransız ve İtalyanlar tarafından fiili olarak işgal edilmiştir.

İşgal bunlarla sınırlı kalmamış, hiçbir haklı nedene dayanmamasına rağmen, İşgalciler, taşeronları Yunanlılara; yakmaları, yıkmaları ve başka nedenlerle, 15 Mayıs 1919’da (ilk planda) İzmir bölgesini işgal ettirmiştir.

İzmir bölgesinin savunulması, ilhakının önlenmesi ve Yunanlıların 13 ay oyalanmasının hikayesi :  olayların birinci dereceden tanığı, TBMM Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı yapmış Orgeneral Kazım (Özalp) Bey’in “Milli Mücadele” eserinden aktarılmaktadır.

-“..Soma’da bulunduğum bugünlerde Çerkez Etem geldi. Bandırma’dan Ayvalık mıntıkasına Ali Bey’in yanına gitmiş, oradan da Soma’ya gelmişti. Salihli’ye giderek orada bir cephe tesis etmek için kendisine bir miktar silâh verdim, gitti. Aynı zamanda Akhisar’da, ufak bir askerî fırka ile beraber, millî kuvvetler teşkil etmek üzere Binbaşı Konyalı Hüsnü Bey’i gönderdim…

Gerek Salihli’de gerek Akhisar’da bu suretle millî teşkilât kurulmuş, aynı zamanda Aydın ve Ödemiş havalisinde de Yunanlılara mukavemet etmek üzere halk silâhlı teşkilât yapmağa başlamıştı.

Bugünlerde İttihat ve Terakki’nin İzmir kâtibi mesulü Celâl Bey.. İttihatçı olduğundan dolayı, İstanbul hükümetince tevkifine teşebbüs olunması üzerine, İzmir’den kaçmış. Aydın civarına giderek orada Demirci Efe ile buluşmuş ve Galip Hoca namı ile çalışmaya başlamış idi.

İzmir’in işgali üzerine oralarda bulunan Yürük Ali Efe ve Demirci Efe, Binbaşı Hacı Şükrü Bey’le birleşerek millî kuvvetler teşkil ve bunlarla Yunanlılara karşı cephe kurmuşlar ve ödemiş civarında da, Sarı Efe Edip, İsmail Efe, Mestan Efe ve arkadaşları ile diğer bazı kimseler, millî kuvvetler meydana getirmişlerdir.

Bu millî kuvvetlerimiz Yunanlılarla çarpışmalar yapmakta ve düşman kuvvetlerini zorlayarak zayıflatmakta idiler…”

Görülüyor ki: İzmir’in işgalinin üzerinden bir ay geçmeden bölge halkı her cephede Yunan istilâsına karşı silâhını eline alarak harekete geçmiş bulunuyordu. İtilâf mümessilleri, bize ve halka karşı tesirli olamadıklarını görünce, İstanbul hükümetini zorlamaya başladılar…” (5)

Aşağıdaki olayı da Mustafa Kemal Paşa’nın uşağı Cemal Granda’nın kaleminden aktarıyoruz.

“...KARABEKİR’E  SİNİRLENİYOR

Bir gün  Ankara’da  Gazi  Orman  Çiftliği’ndeki  Marmara  Köşkünde  sofracı  Saip’le oturmuş,  konuşuyorduk.  Can sıkıntısından konudan konuya atlıyorduk. Kapı aralıktı. Salonda Atatürk, Cevat  Abbas’la  derin  bir  konuşmaya  dalmıştı.  Onlar kendi âlemlerinde, biz kendi âlemimizdeydik. Saatler ilerliyor,   zamanın nasıl geçtiği  anlaşılmıyordu.

Saip  her  fırsatta  Atatürk’ü  sevdiğini,  O’nun   için her  şeyi  göze  alabileceğini  ileri  sürüyor,  bense  ona:

– Sen Gazi’yi pilavıyla hoşafı için seviyorsun Bense kafasına, düşüncelerine, başardığı işlere hayranım…  Diye  takılıyor,   sonra   şöyle   ekliyordum:   Savaşta  yararlık  gösteren  bir  sürü  paşayı  sevmiyorsun da  yalnız  Ata’yı  seviyorsun.  Bu doğru  mu?

Arkadaşım aksini  ileri  sürüyor,  bense   onun  dalına basmak için adamakıllı sesimi yükseltiyor, sonra kızışına kıs kıs gülerek bakıyordum.

Biz böyle tartışmaya dalmış çekişe duralım, Atatürk sesimizi duymuş, zile bastı, bizi çağırdı. İçeri girdim:

–İçerde kahvehane mi kurdunuz? Nedir bu gürültü… Diye çıkıştı…

O  akşam  Çankaya  Köşkü’ne  döndüğümüzde  Atatürk  bana :

-Sen benim  Büyük  Nutkumu  okudun  mu?  Dedi.

-Okumadım efendim.  Diye karşılık verdim.  Sonra tekrar   sordu:

-Kütüphanenin  neresinde  biliyor musun ?

-Biliyorum, bir pırlanta  mahfaza  içinde  olacak.

-Öyleyse  al  getir…Hemen yukarı koştum. Kütüphaneye girerek etajerin camını sürüp, Nutku mahfazasından  çıkardım, aşağıya  indirdim.  İçimde ne yalan söyliyeyim,  bir  korku  vardı

O sırada sofrada bulunan Ruşen Eşref Ünaydın’ a Nutku verdim.  Ruşen

Eşref,  Nutkun  sayfalarını  çevirdi,  çevirdi,  Kâzım Karabekir’e  ilişkin bölüme  gelince durdu. Atatürk’ün yüzüne baktı. Ben yukarı gidince, o günkü olayı konuştuklarını anlamıştım. Sonu ne olacak,  altından ne çıkacak  diye  merakla  bekliyordum,

Atatürk,  Ruşen  Eşref  Ünaydın’a  dönerek :

-Oku…  Dedi.  Sonra  bana  baktı :

-Sen de dinle…  Diye ekledi.

Ruşen  Eşref  Ünaydın’ı n  okuduğu   bölümleri   büyük bir dikkatle dinliyordum. Atatürk’te aynı ilgiyle dinliyor, sanki o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu . Gözleri  değişmeyen   bir   noktaya  saplanmıştı.  Okuma işi  bittikten  sonra  bu  konu   üzerinde   Atatürk’l e   Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı.

Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na   başlayışının   hikayesiydi.

Atatürk, son  Padişah  Vahidettin  tarafından   Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona  şu  soruyu  sormuştu:

-Şu  gördüğünüz  düşman  gemilerini  buradan  nasıl  çıkarabilirsiniz?

-O  gördüğünüz  zırhlılar  karada  yürümez.

-Peki  bu   işi  nasıl   yapabilirsiniz?

-Emredersiniz.

-Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun…

Ve  kendisine şu   görevi  veriyor :

-Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınız. Samsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdır. Şark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun…

Padişah Atatürk’ün elini sıkıyor. Oda Saraydan ayrılıyor.

…Konuşmanın burasına gelince Atatürk bana döndü. Anlaşılan o gün Karabekir hakkında Saip’le yaptığım konuşmayı unutmamıştı:

-Onun yerine  Samsun’a çıkıp,   askeri   elbiselerimi  yırtıp,  üniformamı  attıktan   sonra  Karabekir  Paşa benim tayınımı kesmiştir. Millî Mücadele’ye olan hizmetlerini de bu zaviyeden incelemek lâzımdır…

Aradan yıllar geçmişti. O sırada gazetelerde Karabekir Paşa’nın anıları yayınlanıyordu. Karabekir bu yazılarında yaptığı hizmetleri sıralıyor

-“Her şeyi ben yaptım. Ben olmasaydım Türk milleti kurtulamazdı… “ gibisinden sözler ediyordu. Atatürk’e de az bir pay bırakıyordu.

O sıralar biz İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayındaydık. Atatürk, gazetelerdeki bu yazılara  biraz  sinirlenmiş  olacak  ki,  birden şunları söyledi:

Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım…  Eğer bu memleketi bir Karabekir’le  bir Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık… Oturup ağlamak  lâzım! (6)

Bitirirken:

Kaynak: ”BİR MİLLETİN DİRİLİŞİ” Hüseyin Kazim Kadri, I. Basım: Ocak 2008 (Aktaran: “Îstiklal Harbimiz”. Kazım Karabekir, Sahife: 934-5, dipnot: 2, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1969. (Sad.) s.346

Kâzım Karabekir, Sakarya’nın nasıl kazanıldığını şöyle anlatmaktadır:

“Sakarya Meydan Muharebesi’nin son günü Mustafa Kemâl Paşa muharebeyi kaybettiğine hükmederek ric’at emri vermişse de Fevzi Paşa bunu, sabahki vaziyeti gördükten sonra kumandanlara tebliği münasip görmüş. Halbuki sabahleyin düşmanın ric’atı görülünce zaferin bizde kalması bu suretle temin olunmuş. Fevzi Paşa bana bu muharebeden bahsederken ‘bunu kendi(sinin) kazandırdığını, fakat herkesin Mustafa Kemâl kazandırdı zannettiğini’ söyledi.

-‘Hakikati neden saklıyorsunuz?’ dedim.

‘Şimdilik böylesi muvafık!’ dedi.

Fevzi Çakmak, Hürriyet gazetesinde yayımlanan hatıralarında Sakarya savaşı ile ilgili olarak şunları söylemektedir:

“Mustafa Kemâl Paşa’nın kaburga kemiklerinden biri kırıldığından (…) ordunun başında yalnız kaldım”. (26 Nisan 1975). “Mustafa Kemâl, zaferden sonra Meclis’te Fevzi Çakmak’ı ‘bu parlak muzafferiyetin âmili’ olarak takdim eder”. (27 Nisan 1975). “(Mustafa Kemâl); başından sonuna kadar idare etmiş ve bu savaşın planlarını da hazırlamış olduğum için olacak (bana) ‘Sakarya’ soyadını vermek istedi (…) Afet Hanım (İnan) … târihî hakikatleri bir yana bırakmış ve Sakarya savaşını başından sonuna kadar ona (Mustafa Kemâl’e) idare ettirmiş; tabii bu meydan muharebesinin ve zaferin bütün şerefini de ona vermiş. (…) Mustafa Kemâl Paşa’nın, bir hanımın kendisine vermeye kalkıştığı ‘düzmeçe bir destan’a asla ihtiyacı yoktur. Şerefli bir askere, ‘yapmadığı, katılmadığı bir savaşın zafer şerefini yüklemeye kalkışmak’ onun şerefini hiçbir şekilde artırmaz. Hatta onu küçültür (…)

Afet Hanım’a ‘Mustafa Kemâl Paşa’nın, Sakarya muhaberesi ile öyle sandığı gibi yakından bir ilgisi olmadığını, geçirdiği kazanın … onu bu savaşın dışında bırakmış olduğunu, bu durum karşısında savaşı benim planlayarak idare etmek zorunda kaldığımı söyledim. (…) Fakat bir türlü söylediklerime inanmak istemiyor, yine de ‘her şeyi yapanın Mustafa Kemâl Paşa olduğuna, bizlerin sadece birer zavallı kukla olmaktan başka bir kıymetimizin bulunmadığına ve bulunmayacağına’ inandığı için ısrar edip duruyordu”. (28 Nisan 1975, Pazartesi). (Sad.) (7) 

Biz olayları, yaşayanların kaleminden aktardık.

Yukarıdaki örneklerden anlaşılan: Mustafa Kemal Paşa’nın Sultan Vahdettin ve Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından Samsun’a (Anadolu’ya) gönderilmeden önce halkımızın ve dönemin komutanlarının, İngiliz ve Fransızların işgaline karşı kimseden bir emir beklemeden kendi kararları ve imkanları ile Milli Mücadele direnişini örgütlemeye başladıklarıdır.

ww.canmehmet.com

Kaynaklar:

(1)Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya kadar S.225; Türk İstiklâl Harbi, 4, s.56. (“Osmanlının Tasfiyesi”. Sahife:388. Dip not)

(2) Ali Îhsan Sabis, V, Ankara, 1951, s.7. (Harp Hatıralarım İstiklâl Harbi ve Gizli Cihetleri) Anıların sahibi Ali İhsan Paşa, I. Dünya Savaşı’nda Kafkasya ve Irak Cephesi; Kurtuluş Savaşı’nda Batı Cephesi komutanlarımızdandır. (Canmehmet)

(3)Age, S.9.

(4)Age, s. 10. (Osmanlının Tasfiyesi, sahife, 354 Dip not)

(5) MİLLÎ MÜCADELE, 1919-1922  Orgeneral KÂZIM ÖZALP C.I 4. Sahife:30 Baskı, TÜRK TARİH KURUMU BASIMEVİ – ANKARA.

(6) “Atatürk’ün uşağı’nın gizli defteri” (Ayrıca daha fazlası için bakınız:

http://www.canmehmet.com/ataturkun-usaginin-gizli-defteri-bu-vatani-bir-karabekirle-bir-mustafa-kemal-kurtardiysa-cok-yazik-2.html

(7) “BİR MİLLETİN DİRİLİŞİ”

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SPAM ENGELLEME SORUSU

*

↓