Mustafa Kemal Paşa ve Kuran’ın Türkçeye tercümesinin perde arkası (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Gerçekler topal misalidir. Biraz geç  gelirler. Onlar bizim yürüdüğümüz yolları aydınlatan sokak lambalarıdır. Onlara geç geldikleri için kırılmamak, kızmamak gerekir.

 

“…Diğer taraftan da Ankara’da yeni bir hava esmeye başladı: İslamlık terakkiye mani imiş! Halk Fırkası ladini (din dışı) ve laahlaki (ahlak dışı) olmalı imiş. Macarlar ve Bulgarlar gibi ufak milletler bizim gibi Almanya tarafında bulunarak mağlup oldukları halde istiklallerini” muhafaza ediyorlarmış. Medeniyete girmişlermiş. Türkiye İslam kaldıkça Avrupa ve İngiltere müstemlekelerinin çoğunun halkı İslam olduğundan bize düşman kalacakmış. Sulh yapmayacaklarmış. (1)

10 Temmuz 1923’te Ankara istasyonundaki Kalem-i Mahsus binasında fırka nizamnamesini müzakereden sonra Gazi ile yalnız kalarak hasbıhallere başlamıştık.

-Dini ve ahlakı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar, dediler. (2)

Kendisini hilafet ve saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla latife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen M. Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şu izahatı verdi:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.

Gerçi İsmet Paşa da 5 Ocak 1923 tarihinde bana yazdığı mektupta (Vatanımız ne zaman mamur olacak? Bir tek ve asıl mesele budur. Sulh olsa da olmasa da) demişti. Fakat iki Lozan arasında Ankara’ya geldiği zaman kendisinden bu garip manada mütalaa işitmemiştim. Zengin olmak, mamur olmak, planlı bir çalışma ve zamanla olurdu.

Gazi’ye şu mütalaamı söyledim:

-Nereden, ne maksatla geldiği bilinmeyen ve üzerinde kendi milli kudretimizle işlenmeyen fikirler milli bünyemizi sarsar. Tanzimat’ın da bu surette kurbanı olduk.

-Bizi kuvvetle çözemeyenler yaldızlı formüllerle cevherimizi eritebilirler. Harben kazandığımızı, sulhtaki yanlış ve vakitsiz adımlarımızla daha doğrusu Avrupalılara aldanmakla elimizden kaçırdığımızı onlar pek iyi bilirler. Bunun için ilim ve ihtisasa hürmet etmek ve bilgili ve seciyeli adamlarımızla üzerinde işlenmemiş fikirleri program diye kabul etmemek, yeniden aldanmamak için biricik yoldur.

-Kendi ilim müesseselerinde işlenmemiş veya kontrol edilmemiş bayağı fikirlerin tatbiki diğer bir bakımdan da tehlikelidir. Emirle yaptırılacak, yani şiddetle tatbik olunacak demektir. Bu tarz belki itaat temin eder fakat sevgi asla!

Bu hususta kendi tecrübelerime de dayanarak diyebilirim ki, itaat görünüştedir ve muvakkattir.

M. Kemal Paşa:

Dini ve ahlaki inkılap yapmadan önce bir şey yapmak doğru değildir. Bunu da ancak bu prensibi kabul edebilecek genç unsurlarla yapabiliriz.

Ben:

– Dinsiz ve ahlaksız bir millete bu dünyada hayat hakkı olmadığını tarih gösteriyor. Paşam, bu akide bizi Bolşevizme götürür. İngilizler, mütarekenin ilk zamanlarında bizi Bolşevikliğe teşvik ediyorlardı. Demek bizi başka yoldan yine oraya sürmek istiyorlar? Bunun manası açıktır:

Türkiye’yi Ruslarla paylaşmak.

Bu hususta Erzurum’da da aynı fikrimi izah etmiş olduğumu ve daha önce de Amasya kararınıza mani olmuş bulunduğumu hatırlarsınız. Sonra siz Meclis kürsüsünden haykırdınız:

(Sulhtan sonra millet safları içine çekilerek bir ferd-i millet gibi yaşayacağım.)

Halbuki şimdi halkın asla hoşuna gitmeyeceği ve benim bile ucunu bir uçurum gördüğüm bir formülü halka kabul ettirecek bir idare kurmaya gidiyorsunuz. Bunu yapmayınız. Milli birliğimiz sarsılır; bir tufeyli tabaka halkın başına geçer kanını emer.

Hiçbirimizin hayatı uzun değildir. Bu milletin yeni sarsıntılara tahammülü yoktur. İzmir İktisat Kongresi İktisadi ihtiyaçlarımızı tespit etti. Bir heyet-i milliyemiz maarif programını tespit edecek. Mütehassıs bir askeri heyetle (ordunun ilim ve irfanını) tespit ettiriniz. Bu suretle planlı ve programlı olarak İstiklal Harbi’ni canıyla, başıyla kurtaran milletimize hürriyet ve aşk saadetini tattıralım.

Gazi beni sükûnetle dinledi. Münakaşayı uzatmadı.

Anladık ki, yeni bir muhit onu yeni havaya çekmek istiyor. Fakat kati kararını vermiş değil.”(3)

Karabekir, gelişen yeni koşullardan ve oluşan ortamdan iyice kuşkulanmıştır.

Din konusunda çıkan tartışmalar Karabekir’i adım adım M. Kemal’den uzaklaştırmaktadır.

Şark Cephesi komutanı, Bolşevikliğin de din karşıtı düşünce sahiplerinin de İngilizlerce kışkırtıldığı kanısındadır.

Karabekir, bugün müze olarak kullanılan Ankara Garı’ndaki özel Kalem Müdürlüğü’ne uğrar. Odaya girdiğinde Tevfik Rüştü Bey,

-“Ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam” diye konuşmaktadır.

Karabekir sorar;

-“Nedir o kanaat?”

Mahmut Esat (Bozkurt) yanıt verir

“İslamlığın terakkiye mani olduğu kanaati. İslam kaldıkça yüzümüze kimsenin bakmayacağı kanaati.”(3, dip no,32)

Karabekir anılarının bu bölümünde şunları yazar.

“Mustafa Kemal Paşa’yı bu sefer de kimlerin nerelere götürmek istediği görülüyordu.”

Söyleşi başlamıştır Karabekir İslamlığın gelişmeye engel olduğu yolundaki düşüncelerin Avrupalı diplomatlar tarafından ortaya atıldığını söyler Bu yorumunun tartışabileceğini de anlatır

Ve devam eder

“… Münakaşaya tahammülü olmayan bir mesele varsa o da din değiştirme gayretidir. Bence İslam kalırsak mahvolmayız. Bilâkis yaşarız, hem de yakın tarihlerdeki misalleri gibi itibar görerek yaşarız. Fakat din değiştirme oyunu ile birliğimizi ve salabetimizi kırarak bizi mahvedebilirler.”

Tartışmaya Fethi Okyar da katılır Okyar, Karabekir’in

-“mütehakkim bir eda” diye tanımladığı biçimde şunları söyler

“Evet Karabekir, Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça da bu halde kalmaya mahkûmlar.”

Karabekir bu tartışmanın nasıl sonuçlandığını anılarında şöyle anlatır

“Gazi riyaset yerinde. Fethi Bey onun solundaydı. Ben de kapıdan girince hemen onun soluna oturmuştum. Fethi kapıdan girince hemen onun soluna oturmuştum. Fethi Bey, son olarak bana kesin cevap verince ben de başımı sağa çevirerek ona ve aynı zamanda Gazi’ye hitaba başladım.

Önce Türklerin İslam dinini kabul etmeleri sayesindedir Ki, Bizans İmparatorluğu’nu ortadan kaldırdıklarını ve bize bugünkü hâkim vaziyeti verdiklerini, aksi halde Bizans medeniyeti ve dini içinde Kayseri Rumları halinde kalacağımızı anlattım.

Sonra da:

Bu bayağı fikri şiddetle reddederim. Geri kalmaklığımıza amil olan şey bir değildir. Fütuhatlık, temsil kudretini göstermemek, Avrupa’nın ilim ve fen cephesiyle temassızlık gibi mühim sebeplerdir. Aynı yanlışlıkları yapan Hıristiyan devletlerinin de yıkılıp gittiğini bilmez değilsiniz. Bu zelzelenin haklı sebeplerini araştırmayıp onu gülünç bir sebebe bağlamak kadar bu (İslamlık terakkiye manidir) fikrini garip buluyorum.

Bu bayağı ve tehlikeli fikrin aramızda da ilmi münakaşaya tahammül edemeyecek kadar taraftar bulmasından da çok müteessir oldum.

Fakat ben de iddia ediyorum ki, Türk milleti ne dinsiz olur, ne Hıristiyan olur. Hakikat budur. Bir milletin asırlardan beri en mukaddes duygularını bir hamlede atabileceğine inanışınız objektif bir görüş değil, hülyanızdır.

Böyle bir harekete cüret memleketimizde kanlı bir istibdada başlar ve İstiklal Harbi’nin samimi birliğini de birbirine katar. Nerede ve nasıl karar kılınacağını da kestiremesek bile milli bir dram olacağından şüphe etmemeliyiz.

M. Kemal Paşa’ya hitaben sözlerime şöyle devam ettim:

– Paşam, maddi cephemiz zaten zayıftır. Güvenebileceğimiz manevi cephemizi de düşmanlarımızın yaldızlı propagandasına kurban edersek dayanabileceğimiz nemiz kalır? Bizi silah kuvvetiyle parçalayamayan düşmanlarımız, görüyorum ki, artık fikir kuvvetiyle mahvedeceklerdir. Siz millete karşı bizi bu hale getiren gailenin istibdat olduğunu, zaferden sonra milletin tamamiyle iradesine sahip olarak yürüyeceğini. Meclis kürsüsünden dahi defalarca haykırdınız. Millet Meclisi’ni tekbirler ve salalar arasında açtınız. İslamlığın en büyük din olduğunu hutbelerle de ilan ettiniz. Şimdi ne yüzle ve ne hakla bir kanlı maceraya atılacağız!

M. Kemal Paşa sözümü keserek:

– Müzakere çok hararetlendi, burada kesiyorum, dedi.”

İkinci Meclis Toplanıyor

…18 Temmuz’da İslamlığın terakkiye mani olduğunu haykıran Fethi Bey ve arkadaşları bu maniayı nasıl ve ne zaman kaldıracaklardı? Hükümet programı ile mi, yoksa Gazi’nin herhangi bir hamlesiyle mi?

Bu bekleyiş uzun sürmedi. Hemen bu akşam (14 Ağustos) heyet-i ilmiye şerefine Türk Ocağı’nda verilen çay ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü.

Şöyle ki:

Ziyafete M. Kemal Paşa da, ben de davet edilmiştik. Vekillerden kimse yoktu. Hayli geç gelen M. Kemal Paşa heyet-i ilmiyenin şimdiye kadarki mesaisi ile ilgili görünmeyerek “Kuran’ı Türkçeye aynen tercüme ettirmek” arzusunu ortaya attı.

Bu arzusunu ve hatta mücbir olan sebebini başka muhitlerde de söylemiş olacaklar ki, o günlerde bana Seriye Vekili Konya Mebusu Hoca Vehbi Efendi vesair sözüne inandığım bazı zatlar şu malumatı vermişlerdi:

(Gazi, Kuran-ı Kerim’i bazı İslamlık aleyhtarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kuran’ın Arapça okunmasını namazda dahi menederek bu tercümeyi okutacak. O züppelerle de işi alaya boğarak aklınca Kuran’ı da İslamlığı da kaldıracaktır. Etrafında böyle bir muhit kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.) (4)

Bazı yeni simalardan da bahsettikleri gibi bu akşam da bu fikre mümaşat eden (beraber olan) bazı kimseleri görünce bu tehlikeli yolu önlemek için M. Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim:

-Devlet reisi sıfatıyla din işlerini kurcalamaklığınızın içeride ve dışarıdaki tesirleri çok zararımıza olur. İşi alakadar makamlara bırakmalı. Fakat, rasgele, şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi, kötü politika zihniyetinin de işe karışabileceği göz önünde tutularak içlerinde Arapçaya ve dini bilgilere de hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan mürekkep bir heyet toplanmalı ve bunların kararına göre tefsir mi, geçirmelidir. Geçirmelidir.

– Din adamlarına ne lüzum var? Dinlerin tarihi malumdur. Doğrudan doğruya tercüme ettirmeli… gibi bazı hoşa giden bir fikir ortaya atılınca buna karşı şöyle konuştum:

Müstemlekeleri İslam halkıyla dolu olan bu milletler kendi siyasi çıkarlarına göre Kuran’ı dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve Arap diline hakkıyla vakıf kimselerin bulunamayacağı herhangi bir heyet bu tercümeyi, mesela Fransızcadan da yapabilir. Fakat bence burada maarif programımızı tespit etmek için toplanmış bulunan bu yüksek heyetten vicdani olan din bahsinden değil, ilim cephesinden istifade hayırlı olur. Kuran’ın yapılmış tefsirleri var, lazımsa yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa milli kalkınmaya hasretmek daha hayırlı olur.

M. Kemal Paşa, beyanatıma karşı hiddetle bütün zamirlerini (içyüzünü) ortaya attı:

– Evet Karabekir, Arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kuran’ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etsinler…”(5)

İşin bir heyet-i ilmiye huzurunda berbat bir şekle döndüğünü gören Hamdullah Suphi ve Ruşen Eşref:

-Paşam, çay hazır, herkes sofrada sizi bekliyor, diyerek bahsi kapattılar.

Bizler de hususi masadan kalkarak sofraya oturduk ve yedik içtik. Fakat heyet-i ilmiyenin bütün azaları müteessir görünüyordu.

Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kuran’ı ve peygamberi her yerde medhü sena eden ve hatta hutbe okuyan bir insandan bu sözleri beklemek herkese eza (incinme duygusu) veriyordu.”  (6)

Karabekir, din ve devrim konularındaki endişelerini her yerde anlatır. “Uzmanlar” der, “fikirleri işlesinler.” Yoksa din ve ahlak konularında atılacak yanlış adımlar “gençliği züppeleştirir”.

Paşa endişelidir. Şöyle düşünür:

Dini ve ahlaki devrim, bilim adamlarına dayanmadığına göre “nereden geldiği belli olmayan bu fikir” toplumda hem de “her şeye müsait bir muhitte yaman hadiselere” yol açabilir.

Karabekir, konuyu yakın arkadaşı İsmet Paşa ile de görüşür.

“16 Ağustos’ta İsmet Paşa ile görüştüm. 18 Temmuz’da Teşkilat-ı Esasiye münasebetiyle Fethi Bey ve arkadaşlarıyla yaptığımız (İslamlık terakkiye manidir) münakaşasını ve Gazi’nin yakın zamanlara kadar her yerde İslam dinini, Kuran’ı ve hilafeti medhü sena ettiği ve pek fazla olarak Balıkesir’de minbere çıkıp aynı esaslarda hutbe dahi okuduğu halde dün gece heyet-i ilmiye muvacehesinde peygamberimiz ve Kuran hakkında hatır ve hayale gelmeyecek tecavüzde bulunduğunu anlattım ve bu tehlikeli havanın Lozan’dan yeni geldiği hakkındaki kanaatin umumi olduğunu da söyledim. (7)

İsmet Paşa, Macarlar ve Bulgarlar, aynı saflarda İtilaf Devletleri’ne karşı harp ettikleri ve mağlup oldukları halde istiklallerini muhafaza etmiş olmaları Hıristiyan olduklarından, bize istiklal verilmemesi de İslam olduğumuzdan ileri geldiğini, bugün kendi kuvvetimizle yıllarca uğraşarak kurtulduksa da İslam kaldıkça müstemlekeci devletlerin ve bu arada bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarını ve istiklalimizin de daima tehlikede kalacağını bana anlattı.

Ben de bu fikre iştirak etmediğimi şu mütalaalarıma dayanarak söyledim:

Böyle bir fikrin doğuracağı hareket milletin başına yeniden daha korkunç ve daha meşum bir istibdat idaresi getirecektir. Daha kazanamadığımız milli neşe kaçacak, birçok emekle kurulan milli birliğimiz de bozulacaktır. Biz içeride birbirimizi boğarken bize bu kurtuluş yolunu gösteren politikacılar da (Türkler Hıristiyan oldular) diye bütün İslam âlemini bizden nefret ettireceklerdir. Bu suretle bizi tedip etmek için İslam âlemi ruhlarında isyan duyacaklardır. Artık İtilaf Devletleri Yunan ve Ermeni kuvvetleriyle başaramadıkları emellerini, İslam ordularını ve hele Arapları, (salli ala Muhammed) diye üzerimize saldırtmakla istihsale kalkışacaklardır.

Sultan Mahmut devrinde (Türkler Hıristiyan oluyor) diye Arap ordularını Anadolu içlerine sevk eden ve orduları idare eden Fransızlar değil miydi? Türk donanmasını ifsat eden ve Mısır’a teslimine sebep olan politika aynı oyun değil miydi? Öteden beri bir taraftan hükümete (Avrupalı olun, Garp hayatını aynen alın, başka kurtuluşunuz yoktur) derler. Diğer taraftan da attığımız adımları teşvik ederler ve İslam âleminde de (Türkler Hıristiyan oluyor) diye aleyhimizde nefret uyandırırlar.

Esasen imkânsız olan bir şeyi yapıyor görünmek bile maddi ve manevi bütün kudret kaynaklarımızı mahv ve harap eder. Neticesi bu işi benimseyeceklerin hayatları ve prestijleri de kâfi gelmeyeceğinden kendi elimizle milleti anarşiye sürükleriz. Neticede Bolşeviklik cereyanları arasında mahvolmak veya müstemleke olarak istiklalimizi kaybetmek de çok uzun sürmez. M. Kemal Paşa’nın son beyanatı bütün ilim adamlarımızı hayret ve korku içinde bırakmıştır.

Çok vahim neticeler doğurabilecek bu fikri hep bir arada müzakere ve münakaşa etsek millet ve memleketin hayrına olur.

Lozan bize istibdat ve tehlike getirmesin!

-Hocaları Toptan Kaldıralım!

Karabekir, o günlerde, Ankara’nın Keçiören semtinde “Kubbeli Köşk” diye bilinen bir küçük köşkte kira ile oturmaktadır. 19 Ağustos 1923 günü M. Kemal, Lâtife Hanım ve İsmet Paşa bu köşke yemeğe gelirler.

Yemekte tartışma çıkar. Tartışma Karabekir ve İsmet Paşa arasındadır. M. Kemal, tartışmayı sessizce izler.

“İsmet Paşa müthiş bir inkılap hamlesi teklif etti:

Hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılabı yapmazsak hiçbir zaman yapamayız.

İlk Fethi Bey grubundan işittiğim bu yeni inkılap zihniyetini İsmet Paşa da bir çırpıda tamamlıyordu. Aradaki zaman fasılaları kendiliğinden ortadan kalkarak bu üç şahsiyetin üç maddelik programı kulaklarımda tekrarlandı:

I- İslamlık terakkiye manidir.

2- Arap oğlunun yavelerini Türklere öğretmeli.

3- Hocaları toptan kaldırmalı.

Peki ama ne olmak istiyorsunuz, dedim, Hıristiyan mı, dinsiz mi?

Hiçbirine imkân olmamakla beraber her iki yol da hem tehlikeli hem de geridir. Münevver Hıristiyanlık âlemi ilim zihniyetine daha uygun bir din esasları araştırırken bizim. Onların köhne müesseselerini benimsemekliğimiz müthiş tehlikesi ile beraber geri bir hareket olur. Dini kaldırmak İse yine müthiş tehlikesi ile beraber medeniyet âleminin nefret ettiği geri bir yol olduğundan maksatsız bir hareket olur.

Bir millette duygu birliği, itikat birliği ve menfaat birliği olmazsa idare edenlerle edilenler arasında bir uçurum açılır ve bu uçurum günün birinde o millete mezar olabilir.

Ben, her fırsatta söylediğim gibi dinle uğraşmanın bizi daha ziyade terakkiden alıkoyacağı ve daha ziyade geri götürebileceği buna tesir yapmalı ve ne de tesiri altında kalmalıdır! Biz milli istiklalimiz gibi milli hürriyetlerimizi de en mukaddes gaye tanımalıyız ve bunun zevkini bütün millete tattırmalıyız. Bunun için medeni hedeflerimizde sürat, fakat İçtimai gayelerimizde tekâmül yolunu tutmalıyız.

Ben, taassuptan uzak ve terakki sever bir insan olduğumu eserlerimle de gösterdim. Zaten yakından biliyorsunuz. Din hakkındaki düşüncemi Şark’ta iken çocuklar için yazdığım (Öğütlerim) başlıklı eserimde de üç yıl önce neşretmiş bulunuyorum. Müsaadenizle okuyalım.

Din ve mezhep öğüdünü okudum, sükûnetle dinlediler, hiç cevap vermediler. Bahis de kapandı…”

Devam edecek…

Batı, görmek istediği Doğu’yu nasıl tasvir etmektedir?

“Onların her şeylerini tahrip ettik, felsefeleri, dinleri mahvoldu, artık hiçbir şeye inanmıyorlar, derin bir boşluğa düştüler. Anarşi ve intihar için olgun bir hale geldiler…” (8)

 

Resim; turbohaber.com

Açıklama; “Elmalılı Hamdi Yazar’ın tefsirinin giriş bölümünde Elmalılı’nın resmi otoriteyle yaptığı bir antlaşma vardır. Bu antlaşmanın 5. Maddesinde tefsirin Ehli Sünnet fikrine ve Hanefi mezhebine uygun hazırlanacağı kabul edilir. (Kaynak; “Uydurulan din ve Kuran’daki Din” Sahife: 71)

Kaynaklar;

(1) “Kazım Karabekir anlatıyor” Uğur Mumcu, 25. Baskı: Aralık 2009, Ankara,

(2) (a.g.e.S.75)

(3) Dip not; 32 Karabekir’in anlattığı tartışmayı M. Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali adlı kitabında şöyle doğrular. “Dinle devlet işlerinin birbirlerine karışması Türk milletinin felaket sebebi olduğunu ileri sürmüştüm. … General Karabekir fikrime asabiyetle hücum etti.” Bozkurt Mahmut Esat, Atatürk İhtilali, İ.Ü. İnkılap Enst. Yay., 1940, s. 439. Karabekir bu kitabın 213 ve 214. Sayfalarında anlatılan Erzurum Kongresi ile ilgili olayların doğru olmadığını da yazmaktadır

(4) (a.g.e.s.85)

(5) (a.g.e. s.86)

(6) (a.g.e.S.87)

(7) (a.g.e.S.89)

(8)Lovis Massignon (Kaynak; “ORYANTALİZM”, Edward SAİD (www.derszamani.net)

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

BU KİŞİSEL ALGI YÖNETİMİ BİR SİTE OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM…
ŞAYET KURAN-I KERİMİ KENDİ DİLİMİZDE “ANLAYAMADIĞIMIZ YERLERDE TEVSİRLERİ İLE” ÖĞRENMEMİZ EMREDİLMEKTEDİR…
4 HAK KİTAP VE 4 HAK PEYGAMBER NİÇİN ÖNDERİLMİŞ OLDUĞU SORUSUNUN CEVABINDA GİZLİDİR BU YAZDIĞIM…
HER KİTAB İNEN RESULDEN SONRA KAVMİNDEN DİNİ TEMSİL ETTİĞİNİ İDDİA EDENLER TIPKI BUGÜNKÜLER GİBİ DİNİ KENDİ ÇIKARLARINA GÖRE YORUMLAMIŞLAR VE BU KAVİMLER HELAK EDİLMİŞLERDİR. ANCAK SON KİTAP KIYAMETE KADAR İNDİREN YÜCE YARATICIMIZ EMRİ İLE KORUNACAK OLDUĞU İÇİNDE YAZMAKTADIR. AMA BUNU BİZE SİZ ANLAMAZSINIZ BİZ ANLARIZ DİYENLERCE BUGÜN HIRSIZLIK İSLAMIN 6 ŞARTI YAPILMIŞ, ŞEYTAN’A ALLAHIN VASIFLARINI TAŞIYOR ONA KARŞI GELMEK ALLAHA KARŞI GELMEKTİR KONUŞMALARI CAMİLERDE YAPILIR OLMUŞ İSE AYRICA 13-14 YIL ÖNCE MÜSLÜMANLARA YAPILANLARA TÜM DIŞ DÜNYA BU ÖZLÜRLÜK GÖTÜRME DEĞİL HAÇLI SEFERLERİDİR DİYE KINIYOR İKEN BUGÜN SURİYE SAYESİNDE MEĞER SİZ FAZLASINI HAK EDİYORMUŞSUNUZ DİYOR İSE BOP PROJESİ İCRAATLARI İLE İSLAMIN YAŞADIĞI ŞU ZULUMÜ VE BUNA DESTEK OLANLARI ALLAH A HAVALE EDİYORUM.
BİZ KENDİ DİLİMİZDE BİLSEK ÖĞRENSE İDİK KİTABINIZI ŞEYTANA KÖLE VEYA ÖNÜNDE GÜTTÜĞÜ DAVAR OLURMUYDUK HİÇ??? ÜZGÜNÜM AMA BU BİR GEÇMİŞ KAVİMLERİN YAŞADIĞI KIYAMET ALEMETİ DEĞİLDE NEDİR? TABİİ SİZ KURAN-I ANLAYARAK HAZMEDEREK OKUDU İSENİZ BUNU ANLAYABİLİRSİNİZ AMA KUMBARANIZA PARA ATAN ŞEYTAN’IN DÜŞÜNCELERİNİ BİZE AKTARIYOR İSENİZ DAVUL ZURNA AZ

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*