Muktedirlerin Tarih Kitaplarında neden Kahramanları Değil de Asılanları okursunuz (1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Düşünme tembelliği, hayatımıza düşüncelerimizin değil alışkanlıklarımızın (ezberlerimizin) yön vermesidir.

 

Tarih insan beyin kimyasının ortaya çıkarttığı en tahripkâr üründür. Tarih, ne insanlara esrarlı rüyalar gördürmek ne de yaralarını açık tutarak onlara eza ve cefa çektirmektir.(*)

Yaşanmışları ebediyete kadar ters yüz edilebilir misiniz? Edemezsiniz. Eğer, edilebilmiş olsaydı:

Tarih, deniz misalidir. Kendisine ait olmayanı uzun süre içesinde barındırmaz.” içerisinden kıyılara sürükleyerek aşağıda örneklerde olduğu gibi sahile çıkarıp atmaz, ayıklamazdı.

Hukuk: Hakimlerin her iki tarafa da durumlarını bildirmek için eşit fırsat vermesi, değil midir?

Karşı tarafı (Rakipleri/Muhalefeti) “yok hükmünde!” değerlendirerek; ona söz ve bir konuşma hakkı vermeyerek, tek taraflı, maksatlı yazılanları “Tarih” olarak değerlendirmek mümkün müdür?

Bu doğrultuda “Bir toplumun ahlak anlayışı, o toplumdaki davaların türlerinde gizlidir!”  anlayışı ile, Toplumun ahlak anlayışının nasıl yozlaştığı, hangi rüzgarlarla nerelere sürüklendiği konusu en başta gelen sorgulamalar arasında olmalıdır.

Otu çek köküne bak!

-“Gençlik, insan hayatında duyguların aklı ve sağduyuyu gölgelediği; heyecanın ve atılganlığın ağır bastığı; hele on sekiz yaş, tecrübenin sıfır olduğu tam bir istikrarsızlık dönemidir.”

-Parlamento dünyanın her yerinde olduğu gibi aklın, bilginin, bilgeliğin ve tecrübenin konuşturulduğu bir platformdur.

-“İnsan zekâsı; ayva gibi, nar gibi geç olgunlaşan bir sonbahar meyvesidir.”  

Yukarıdaki anlayışlarla:

Gençlerinizi şartlandırır ve Parlamentonuzu baskılarsanız :

Yanan bir ateşin üzerine odun atmayarak; ateşin, bir ülkenin, bir ülkünün kendi kendisini yok etmesine, sönmesine sebep olmaz, Işığı sönmeyen evlerin (1) ışığı söndürmez misiniz?

Şimdi örneklerle bizim ve dünya tarihinin nasıl çarpıtıldığı konusuna başlayabiliriz.

Toprakları değil algıları işgal et!

İnsan (sorgulamadan) ne yerse ne okursa ne izlerse odur.

Bu her şey için geçerlidir.

İnsan (verilenler doğrultusunda) inandığıdır.

İnsan ancak  sorgulayarak düşünebilen varlık olabilmekte ve bir insan olarak anlamını bu şekilde bulabilmektedir.

Bu manada ezberleyen, ezberlediklerini tekrar edenlerin bu sınıfa girmesi mümkün değildir.

-Liderlere (Hükümdarlara) ve sistemlerine (körü körüne) bağlılık, belirli bir grubun öne çıkmasına ve yararlanmasına,  neticesinde de haksız paylaşıma neden olacağı bilinmektedir.

-Güçlülerin ve zayıfların bir arada olduğu ülkelerde, Yasaların güçlüler tarafından yapılması ve uygulanmasının da güçlülerce kontrol edilmesi durumunda, o ülkelerde hiçbir zaman kastedilen manada bir “demokrasi” olmayacaktır. Bu gün dünyada yürürlükte olan demokrasi, çok üst mevkilerde alınmış kararların uygulanışına farklı farklı insan kümelerinin katkısını sağlamak suretiyle işliyor.”

Gerçekler gizlenerek ve ters yüz edilerek bir Halk Kahramanı “Kızıl Sultan” yapılır

 “…İlginçtir ki, İngiltere’nin yine bu tarihlerde, Mekke Emiri’yle de özel ilişkiler kurmaya yöneldiği, hilafetin daha kolay ele avuca geleceğini düşündüğü Araplara geçmesini arzulamaya başladığı görülür. İngiliz Dışişleri’nin sözcüsü durumunda olan The Times’ın dış politika editörü Valentine Chirol’un, Hicaz Demiryolu projesinin II. Abdülhamid’in dünyevi gücüyle halife olmaktan kaynaklanan ruhani gücünü birleştirmeye yönelik olduğunu söylemesi, doğru ve arka planı olan bir tespitti. (2)

Bu sebeple de bahse konu proje İngiltere’nin hiç de hoşuna gitmemişti. Almanya’yla işbirliği halinde 1900 yılında inşasına başlanan Hicaz Demiryolu, hac farizasının İngiltere’nin kontrolündeki Süveyş Kanalı’nın kullanılmasını gerektirecek şekilde kırk gün süren bir deniz yolculuğu yerine üç gün süren bir yolculukla gerçekleştirilmesini olanaklı kılıyordu. (3)

Chirol ve birçok İngiliz stratejist, II. Abdülhamid’in Almanya’nın da desteğini arkasına alarak tehditkâr bir güce dönüşmesinden, kudretini sınırları dışına sürme kabiliyetini kazanmasından endişe etmekteydi. (4)

Yüksek menfaatlerinin her zaman çok iyi farkında olmuş olan İngiltere, modernizasyon ve büyüme yoluna girmiş Çarlık Rusyası’nın Almanya’ya karşı ağırlık oluşturacağı düşüncesiyle, Avrupa güç denklemleri içinde yer almasını ister ve bunu desteklerken, imparatorluğunun belkemiği Hindistan ile Akdeniz arasında kalan geçiş bölgesinde görmeye alıştığı o yorgunluk, durağanlık, tekdüzelik ve yoksunluk halinin Jön Türk Devrimi’yle sona erme yoluna girdiğini görmek istememiştir.

İngiliz imparatorluğu, Mısır yahut Sudan’da, Zanzibar ya da Nijerya’da, Hindistan ve Malay devletlerinde çok geniş bir tabaka oluşturan Müslüman yerel seçkinlerin sadakat ve işbirliğinin sürdürülebilir olmasına dayanıyordu. İngiltere’nin emperyalist idaresi bu sınıfın sağladığı kılıf içine sarılıyor, onlar tarafından icra ediliyormuş zannı uyandırılıyordu. (5)

Bu mücadeleler sayesindedir ki, bizim için acı çekmiş, bugünün olabilmesi için mücadele vermiş olanların gerçek atalarımız olduğunu söyleyebiliyoruz. (6)

Bulgar Kralı Ferdinand, Şükrü Paşa’yı kabul etmek için ayağa kalkarak şu ifadelerde bulunmuştur:

Bir yanlışlık yapıldığı görülüyor. Şehir teslim alınırken kılıcınızı da takdim etmişsiniz. Sizin gibi askerlerin kılıçları alınamaz. Savaş sırasında altın bir sayfa yazdınız. Lütfen kılıcınızı geri kabul ediniz. Sadece sizi kabul etmekten dolayı değil, fakat imkânsız bir savunmayı gerçeğe dönüştüren sizin gibi bir askere karşı savaşmış olmaktan da şerefyap oldum. (7)

Şükrü Paşa şu vasiyette bulunmuştu:

Şayet düşman hatları geçtikten sonra ölecek olursam, kendimi şehit addetmeyeceğim. O zaman bana bir mezar hazırlamayınız. Bırakınız köpekler ve kuşlar etimi parçalansınlar ve yesinler. Fakat, savunma hatlarımız kırılmamışken ölecek olursam kefenim, havlum ve sabunum çantamdadır. Beni burada gömün ve gelecek nesiller bana burada bir abide diksinler. (8)

30 Mayıs günü Londra Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla Birinci Balkan Harbi sona erer. İkinci Balkan Harbi 29 Haziran’ı 30 Haziran’a bağlayan gece Bulgar ordusunun Sırbistan ve Yunanistan’a saldırmasıyla başlayacak, gelişmeden faydalanan Osmanlı hükümeti 14 Temmuz günü orduyu Enez-Midye çizgisinin üstüne sürecektir. 22 Temmuz günü Edirne geri alınır.

Ümit Meriç, Kemal Tahir’le ilgili bir hatırasını şöyle nakletmiştir: (9)

Kemal Tahir’i hatırlıyorum. Erenköy’ünde, balkonundan güller fışkıran küçük evinin salonunda, yazıhanesinin başına oturmuş, gülücüklerle dolu gözleri, gümbür gümbür sesi ile bana tarihimi anlatıyor. Arkasında at nalı gibi kendisini çeviren kütüphanesinden, bilgiler şelâle olmuş, aka kıvrıla onun beyin havuzuna da doluyor: “Sen” diyor bana, “Edirne’yi Yunanla Bulgar niye bize bıraktı sanıyorsun?” Henüz küçüğüm, anlamıyorum. Şaşkın ve mahçub, ona bakıyorum. Kemal Tahir bir Anadolu aslanı gibi kükrüyor: “Koca Sinan, o çifte çifte minareleri sınır boyuna, süngü gibi, öyle bir çakmış ki, içeriye onların bedeni değil, ruhları bile giremez!” (10)

Gelecek nesillere kasıtla  Kızıl Sultan!” olarak not düşülen Cennetmekan 2. Sultan Abdülhamid Han, ülkesine modern manada: 10.000 den fazla ilkokul, çok sayıda meslek liseleri, yüksek okullar, karma kız-erkek, kız okulları ile, kadın öğretmen okulları kazandırmıştır.

Dışarıdan hiçbir maddi yardım, borç almadan, Osmanlı Mühendis ve teknik adamların çalışmaları (Almanların danışmanlığı ile) yaklaşık 1500 km. Hicaz Demiryolu da tüm donanımları ile birlikte onun ülke ve milletine bir armağanıdır.

Milli Mücadele büyük yararı görülen, modern manada yaptırdığı, ülkeyi saran 30.000 km. telgraf hattı da…

Çanakkale’yi geçilmez yapan (İngiliz Fransız gemilerini batıran topları) tabyaları yaptıran; Milli Mücadele’nin altın neslini yetiştiren, cennetmekan 2. Abdülhamid Han değil midir?

Çanakkale’yi geçilmez yapanlardan; toprağa kefensiz bir kül değil, bir gül gibi düşen lise ve üniversite öğrencileri, 2. Abdülhamid’in gelecek için özenle yetiştirdiği ülkesinin  atan yüreği, gözbebekleri değil miydi?

Cennetmekan II. Abdülhamid Han halk tarafından edep cephesi ile de sevilmektedir.

Tren raylarına keçe döşeniyor:

Sultan II. Abdülhamid Han, Hicaz Demiryolunun inşasında Medine-i Münevvere’nin 20 km’lik yakınına gelindiğinde Peygamber Efendimiz (sav) rahatsız olmasın diye Medine’nin merkezine kadar raylara keçe döşetmiş ve trenin raylar üzerinden geçmesi ile çıkacak sesleri engelletmişti. (11)

 

Devam edecek

Resim:tarafımızan düzenlenmiştir.

(*) Paul Valery. (Alıntı: “Adil Hafızanın Işığında Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu” Altay Cengizer

(1)http://www.canmehmet.com/sorgulatmayan-egitim-anlayisi-endoktrinasyon-bilincli-bir-tercih-dayatma-geregi-midir-5.html

(2)James Barr, Setting the Deserton Fire: T.E. Lawrence and Britain’s Secret War in Arabia: 1916-1918, s. 3. (Adil Hafızanın ışığında, not: 34.)

(3) öte yandan, hac yolu üzerinde tekelleri olduğu ve yaşamlarını bu yoldan kazandıkları için Hicaz Demiryolu’nu istemeyen, yolla birlikte kolera gibi bulaşıcı hastalıklardan da zarar gören Bedeviler ile Osmanlılar arasında çatışmalar da yaşanmıştır. (35. Adil Hafızanın ışığında)

(4)A.g.e. S.57

(5)John Darwin, The Empire Project: The Rise and Fail of the British World System: 1830-1970, s. 295. (Adil Hafızanın ışığında not:45)

(6) Adil Hafızanın Işığında, S.188

(7)Syed Tanvir Wasti,”The 1912-13 Balkan Wars and the Siege of Edirne”, s. 76, dipnot 64. (Adil hafızanın ışığında. Not:257)

(8)Syed Tanvir Wasti,”The 1912-13 Balkan Wars and the Siege of Edirne”,  s. 76, dipnot 70. (A.g.e: Not:258)

(9) Adil Hafızanın ışığında, Sahife: 208

(10) Adil Hafızanın ışığında, Sahife:294

(11) ISLAM MEDENİYETİNDEN ÖRNEKLERLE KİŞİLİĞİ İNSA ETME SANATI,  Prof. Dr. Ali BULUT

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*