Müjde kurtulduk! İngiltere Başbakanı BOP’u anlatıyor. Hiç acıtmayacak! (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Kural koymak isteyenler, rekabetçileri kadar güçlü olmak durumundadır.

Kural koymak isteyenler, rekabetçileri kadar güçlü olmak durumundadır.

 

Gelişmiş batının liderliğini kaptırmamak adına uzun yıllardır siyasetçi ve akademisyenlere hazırlattığı reçete nihayet açıklanır.

Planın bölgemizle ilgili kısmının kod adı, BOP’tur. (*) Dünyayı kurtaracak olan bu proje, İngiltere (eski) Başbakanı Tony Blair (**) tarafından açıklanmaktadır.

Uzun bir yolculuğa çıkmadan önce BOP’un ne olduğunu anlamamıza yarayacak akide şekerleri ile ağzımızı biraz tatlandıralım!

– “Pratikte, resmen bir Britanya sömürgesi olan Hindistan ya da adı konulmamakla birlikte basbayağı bir sömürge olan Mısır gibi ülkelerepara yatırmak, günümüzde fiilen bir “sömürge” olan Arjantin gibi ülkelere para yatırmaktan çok daha güvenliydi. “(1)

-Bir ülkenin ekonomik kaderini, doğal zenginliklerin (geniş çerçevede coğrafya) ve insan etkisinin (kısacası tarih) bir bileşimi belirler; (2)

-Son olarak, İngilizce konuşan toplumların ekonomik ve siyasal liberalizmi dünyanın en cazip kültürü konumunu korumakla birlikte, İran’daki devrimden beri İslami köktenciliğin yarattığı ciddi bir tehditle karşı karşıya bulunuyor. İmparatorluğun yokluğunda, Batı “uygarlığı”nın – yani günümüz Amerika’sından kaynaklanan Protestan-Tanrıcı-Katolik  Yahudi karışımın – Disney ve McDonald adlı beyefendilere ne kadar güvenle emanet edilebileceği tartışmaya açık olsa gerek. (3)

-Amerikan gayri resmî imparatorluğunu – çokuluslu şirketlerin, Hollywood filmlerinin ve hatta televizyonlardaki evanjelistlerin (Hristiyan olmayanları dine davet edenlerin)  imparatorluğunu – hiç kimse yadsıyamaz. Britanya’nın tekelci ticaret kumpanyalarına ve misyonerlere dayanan ilk imparatorluğundan çok farklı mıdır bu?

Dünyanın dört bir yanında- ki başlıca ABD askerî üslerini gösteren bir haritanın Kraliyet Donanması’nın bir yüz yıl önceki kömür yükleme istasyonlarının haritasına dikkat çekici ölçüde benzemesi de bir rastlantı değildir.

-Yakın dönemdeki Amerikan dış politikası bile,  (İngiliz) Victoria döneminde çeperdeki ufak bir sorunu kısa ve sert bir “nokta atışı”yla halledebilen Britanya İmparatorluğu’nun gambot (silahlı küçük gemi) diplomasisini hatırlatıyor. Aradaki tek fark, şimdiki gambotların (yerine uçakların) uçmasıdır.   (4)

-Süveyş krizi öncesinden beri hiçbir Britanya başbakanı, dünyanın geri kalan kesimi için Britanya’nın yapabilecekleri konusunda böyle sınırsız bir coşkuyla konuşmuş değildir. Aslına bakılırsa, Gladstone’dan (Osmanlıyı yıkılışa götüren süreci başlatan evanjelik başbakan)beri dikkate şayan ölçüde büyük çaplı bir diğerkâmlık izlenimi veren bir anlayışı dış politikasının temeli yapmaya hazır bir başbakanı düşünmek zordur.

Ama işin çarpıcı yanı, sadece ufak ifade değişiklikleriyle bunu her bakımdan gözdağı verici bir proje kisvesine büründürmenin mümkün olmasıdır. “Kötü” sayılan yönetimleri devirmeye yönelik rutin müdahale; “i y i”  y ö n e t i m” ve “d ü z g ü n  t i c a r i, hukuki ve mali  s i s t e m l e r” karşılığında ekonomik yardım; “dünyanın her yanındaki insanlar”a “demokrasi ve özgürlük değerlerini götürme” yetkisi.

Daha derin düşünülünce, bu yaklaşım Victoria dönemi insanlarının kendi “uygarlık”larını dünyaya ihraç etme projesiyle tesadüfi bir benzerliğin ötesinde bir yakınlık taşır.

Daha önce gördüğümüz üzere, Victoria dönemi insanları Habeşistan’dan Ayodhya’ya kadar başıbozuk rejimleri devirmeyi uygarlaştırma sürecinin tamamen meşru bir parçası saymaktaydı; Hint Mülki İdaresi “kötü” yönetimin yerine “iyi” yönetimi geçirmekle gurur duymaktaydı;

Victoria dönemi misyonerleri Bay Blair’in “demokrasi ve özgürlük” götürmek istediği aynı insanlara Hıristiyanlık ve ticaret değerlerini götürmekle görevli oldukları konusunda mutlak bir inanca sahipti.

Benzerlikler bununla da bitmiyor. Britanyalilar 1880’li ve 1890’lı yularda Sudan’daki dervişlerle savaşa tutuştuklarında, başıbozuk bir rejime “adalet” götürdüklerinden hiç kuşkuları yoktu.

Mehdi birçok bakımdan Victoria döneminin Usame bin Ladin’iydi, yani General Gordon’u öldürüşü ufak çaplı bir 11 Eylül sayılabilecek kaçak bir İslami köktenciydi, umdurman Çarpışması ABD’nin 1990’dan beri Irak, Sırbistan ve Taliban’a karşı giriştiği türden savaşların prototipiydi.

ABD Hava Kuvvetleri, 1999’da “insan hakları” adına Sırbistan’a nasıl bomba yağdırdıysa, Kraliyet Donanması da 1840’larda Batı Afrika kıyılarına baskınlar düzenledi, köle ticaretine son verme kampanyası çerçevesinde Brezilya’yı savaşla tehdit etti. Bay Blair, “kötü” rejimlere müdahale etmeyi,  karşılığında yardım ve yatırım vaadiyle haklı gösterirken, 1881’de Mısır’a yönelik askerî işgali aşağı yukarı aynı şekilde rasyonelleştiren Gladstone yanlısı Liberallerin görüşlerini de farkında olmadan tekrarlıyor.

Taliban rejiminin kadınlara davranışına duyulan yaygın feminist nefret bile Hindistan’daki Britanyalı idarecilerin sati ve kız çocuk öldürme âdetlerinin kökünü kazımaya çalışırken takındığı tavrı çağrıştırıyor.

Bay Blair’in konuşmasından birkaç ay sonra yayımlanan bir makalede, Britanyalı diplomat Robert Cooper “dünyayı yeniden düzenleme” yönündeki bu yeni politikayı doğru adıyla anma cesaretini gösterdi. “Modernlik öncesi” başıbozuk devletlerin “yerleşik devletlerce tahammül edilemeyecek kadar tehlikeli” hale geldiği durumlarda, “savunmacı bir emperyalizmi tasarlamak mümkün”dü.

Çünkü “kargaşayla başa çıkmanın en mantıklı ve geçmişte en sık başvurulan yolu sömürüdür-

Ne yazık ki, “postmodern” dünyada “imparatorluk ve emperyalizm” kelimeleri “bir tür küfür”dü artık:

Bugün sömürgeleştirme fırsatlarının, hatta belki ihtiyacını büyük olmasına karşın, bu işi üstlenmeye istekli hiçbir sömürgeci devlet yok. … Emperyalizm için bütün koşullar hazır ama emperyalizme dönük arz da talep de tükenmiş durumda.

Oysa zayıflar hâlâ güçlülere ve güçlüler de hâlâ mazbut bir dünyaya gereksinim duyuyor.

İhracat istikrarının ve serbestliğinin iyi işlediği ve yönetildiği, yatırıma ve büyümeye açık bir dünya – bütün bunlar fazlasıyla cazip görünüyor.

Cooper’in bu sorun için önerdiği çözüm, “insan haklarına ve kozmopolit değerlere dayalı bir dünya için kabul edilebilir olan yeni tür bir emperyalizm.

Her tür emperyalizm gibi asayiş ve düzen getirmeyi amaçlayan ama günümüzde gönüllülük ilkesine dayanan bir emperyalizm”di.

Ona göre, bu “postmodern emperyalizm”in tam olarak bürüneceği mahiyet, mevcut “küresel ekonomiye dayalı gönüllü emperyalizm”e, yani Uluslar arası Para Fonu ile Dünya Bankası’nın gücüne ve onun ifadesiyle “komşuların emperyalizmi”ne, yani istikrarsızlığı sınırların dışına taşma tehlikesi barındıran kapı komşusu bir ülkeye müdahaleyi öngören uygulamalara bakarak kestirilebilirdi.

Ancak Cooper’ın yeni emperyal izminin kurumsal yörüngesi, Avrupa Birliği’ydi:

Postmodern AB, gerek geçmişteki imparatorluklara musallat olan etnik tahakkümle merkezî mutlakıyetçiliğin, gerekse ulus-devletin alâmetifarikası olan etnik dışlayıcılığın bulunmadığı işbirliğine dayalı bir imparatorluk, bir ortak serbestlik ve ortak güvenlik vizyonu sunuyor…. İşbirliğine dayalı bir imparatorluk… herkesin yönetimde pay sahibi olduğu, tek bir ülkenin egemen konum taşımadığı ve yol gösterici ilkelerin etnik değil, hukuki olduğu bir çerçeve olabilir. Merkezden sadece ufak tefek dokunuşlar yeterli olmalıdır; “emperyal bürokrasi” denetim altında, hesap vermeye açık ve uluslar topluluğunun efendisi değil, hizmetkârı konumunda olmalıdır.

Böyle bir kurum, dayandığı yapıtaşları olarak özgürlüğe ve demokrasiye bağlı kalmalıdır. Tıpkı Roma gibi, bu uluslar topluluğu da kendi yurttaşlarına bazı yasalar, para ve arada sırada yol sağlayacaktır…” (5)

-Dede, üslerin olduğu ülkeler sömürge midir?

-Dede, Biz NATO’ya neden girdik?

-Dede, NATO’dan, Amerikalılardan  evvel bizi İngiltere daha mı çok seviyordu?

-Dede, Avrupalılar dün kutsadıkları ulus-devletleri bugün kötülüyorlar mı?

-Dede, sömürgeler efendilerinin dillerini mi konuşurlar?

-Dede, Dün İngiltere’nin yaptıklarını bugün ABD tekrar mı ediyor?

-Dede, Dünya Bankası ve IMF silahsız işgal güçleri midir?

-Dede, “sömürge olan Mısır gibi” diğer ülkeler kimlerdir?

-Dede, Misyonerlerin yerlerini filmler mi aldı?

-Dede, yabancı yatırımların merkezleri, yabancıların sömürü üsleri midir?

-Dede, sömürgeciler neden herşeyi açık olarak anlatmaktadır?

-İlahi Torun,! Adamlar kimden neyi, neden saklayacaklar? Kendilerini dünyanın efendisiolarak görüyorlar

Devam edecek…

Bakalım İngiltere eski Başbakanı Tony Blair ne ilginçlikler anlatmaktadır…

(*) BOP, birinci bölümde anlatılmıştır.

(**) Tony Blair, 18 yıllık muhafazakar iktidarlardan sonra, 1997’de İşçi Partisinden Birleşik Krallık başbakanı seçilmiştir. 2003yılında Irak’ın işgaline, Amerika Birleşik Devletleri başkanı George W. Bushile karar vermiş, ülkesinde ve dünyada geniş kesimlerin tepkisini çekmiştir. 10 Mayıs 2007’de, yani başbakanlığının 10 yıl 1 haftası dolduğunda seçim bölgesinde düzenlediği basın toplantısıyla 27 Haziran 2007’de başbakanlıktan ve İşçi Partisi Başkanlığı’ndan ayrılacağını duyurmuştur. Tony Blair bu beyanatını yerine getirdi ve 27 Haziran 2007’de her iki görevi de maliye bakanı Gordon Brown’a devretti.

2007 yılında görevi Gordon Brown’a devretmesinin üzerinden 3 yıl geçtikten sonra 2010 yılında açılan ve İngiltere’nin Irak Savaşı’nda yaptıklarını araştıran soruşturmada kamuoyundan bilgi saklamak ve kamuoyunu yanlış yönlendirmek ile itham edilmiş olup soruşturma devam etmektedir. (Vikipedi)

(1-2-3-4-5) Prof. NIALL Ferguson, “İmparatorluk, Britanya’nın modern dünyayı biçimlendirişi”

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*