Milliyetçilik insanlığı onbeş asır geriye mi götürmüştür. (son)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Psikoloji ve pazarlama yöntemlerini çok iyi bilir, insanları süreç içerisinde işleyebilirseniz, onları birer robot haline getirebilirsiniz. Bir firma uzun süredir içecek üretmektedir. Pazarlama stratejilerinde; içenin, içerek düşündüğüne sahip olacağı telkini vardır. Telkinlerde; genç kız ve erkekler hayallerine kavuşmakta ve özgürlüklerini yaşamaktadır. İçeçek reklamlarında ayrıca; saflığı ve grup gücünü öne çıkararak, kendini bu imajla da eşleştirmektedir. Gerçeğinde pazarlanan; İmaj mı, içerisindeki maddelerde midir?

Futbol bir eğlence aracıdır. Ancak, ülkemizde kimi zaman takımların taraftarları arasındaki rekabet, sokakta pala ve bıçaklarla kavgaya dönüşebilmektedir. Bir taraftar, diğerini düşman ilan edebilmekte, farklı renkte atkı-şapka giyiyor suçlaması ile acımasızca dövülmektedir.

Bu basit örneği, Şii-Sünni inancı ve Kürt-Türk kimlikleri ile çoğaltabiliriz.

Yakın geçmişte yaşadığımız, Çorum, Kahramanmaraş olaylarında da , olası bir savaşta ülkemizi birlikte savunduğumuz, kanlarımızın birlikte gölcükler oluşturduğu can kardeşlerimizle nasıl boğaz boğaz getirildiğimiz de hatırlanmalıdır.

Hiçbir insan, ırkı ve kimliği nedeniyle üstün değildir.

Eğer, insanlar arasında bir üstünlük olacaksa, bu üstünlük, insanın, insanlara hizmeti derecesinde olmalıdır.

İnsan Hakları, Milliyetçilik ve Veda Hutbesi

“İnsan toplu yaşamak zorunda olan sosyal bir varlıktır. Bu itibarla toplumsal münasebetleri düzenleyecek bir nizama ihtiyaç vardır. Toplum hayatını düzenleyen ve devlet müeyyidesi ile kuvvetlendirilmiş olan kaidelerin bütününe hukuk denir.

Hukukun insanlara tanıdığı menfaate ve salahiyete de hak denir.

Herkese tanınması gereken temel hak ve hürriyetler için de ‘’İnsan Hakları’’ tabiri kullanılmaktadır.

İnsan Hakları: Diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne, ve rengine bakılmaksızın insana insan olduğu için tanınan hakların genel adıdır

Kul hakkı İslami bir terim olup insanın temel haklarını da içeren kaynağı ve çerçevesi itibariyle vahye ve sünnete dayanan “maddi ve manevi” anlamda her türlü hakkı içeren “hukukunnas” diye de adlandırabileceğimiz bir haktır…

İnsan hakları” terimi ise batılılar tarafından Aydınlanmanın sonucu olarak dindışı referanslarla içselleştirilen, bireyi önceleyen ve de daha çok bireyi devlete karşı koruyan hakları içerir.

‘’Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanıyabilmeniz için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerliniz en müttaki olanınızdır.’’ (Hucurat, 49/13)

Bu ayette insanların aynı kökten geldiğini, Hz. Adem ile Hz. Havva’nın çocukları olduğunu, dolayısı ile doğuştan gelen bir üstünlüğün ve imtiyazın hiç kimse için söz konusu olamayacağını; insanların doğuştan eşit haklara sahip olduklarını Allah’a yakın olmak için nesebinin, içinde yaşadığı yer ve cemiyetin değil, Allah’ın koyduğu esasların hakkını verebilme şartının herkes için geçerli olduğunu açıkça görmekteyiz.

Buna göre ırk, renk, vücut yapısı gibi ferdin iradesine bağlı olmayan hususlar üstünlük ölçüsü ve övünç vesilesi olamaz.

Veda Hutbesi’nde bu gerçek şöyle dile getiriliyor:

‘’Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Dikkat edin, hiçbir Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, hiçbir beyazın zenciye, zencinin de beyaza takvadan başka bir şeyle üstünlüğü yoktur. Şüphesiz Allah katında en değerliniz O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.’’

Peygamberimizin insanların eşitliği hususundaki hassasiyeti şu olayda açık seçik görülmektedir: Bir gün Ebu Zer, Bilal-i Habeşi’ye kızmış ve haddi aşarak ‘’siyah kadının oğlu’ diye hakaret etmişti. Bilal onu Rasul-ü Ekrem’e şikayet etti. Hz. Peygamber (s.a.v) Ebu Zerr’e dedi ki:

‘’Onu anasının zenci olmasıyla mı ayıpladın? Sen öyle bir adamsın ki sende hala cahiliyet kokusu var. Bak, sen takva ile daha üstün olmadığın takdirde, beyaz veya siyah derililerden daha hayırlı değilsin.’’(1)

Ve kaldığımız yerden devamla…

“Milliyetçilik Ziya Gökalp’e göre

-“Türklük bir soy meselesi değil; hizmet meselesidir.

Türklüğü benimseyen Türk’tür. Türklüğü benimsemeyen ise soyca Türk olsa da Türk değildir.

Milliyet soy meselesi değil; milli kültür ve mensubiyet bilinci meselesidir.”

Jön Türk hareketi ve Türk Milliyetçiliğinin doğuşu

Osmanlı Devleti’nin İngiltere, Rusya ve Fransa’nın emperyal tasarılarına karşı bağımsız kalmak için verdiği mücadele, dünya çapında birdenbire patlak veren Müslüman milliyetçiliğinin ilk kaynağıydı.

İlginçtir ki yabancı işgale karşı gelişen bu Müslüman mücadelesi dinden ziyade ulusal bir kaynağa dayanmaktaydı.

Osmanlı Devleti’nde milliyetçiliğe ayrıca modernizm de eşlik ediyor, hatta çoğu zaman onun yerini li alıyor, böylece milliyetçiliğe yerli bir içerik ve kapsam kazandırıyordu. Devlet kurumlarında on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında başlayan reformların etkisi devlet bürokrasisinin temel kaynağı olan aydınlara ulaşınca Osmanlılığın belli bir toprağa siyasal bağlılık fikri vatan kavramına dönüştü.

Vatan, bireyin belli bir toprağa ait olması ve onu savunmak üzere kutsal bir görev yüklenmesi demekti. Milliyetçiliğin bir şekli olan ve Osmanlıların en yüksek erdemi olarak tanımlanan vatanseverlik anlayışı, en iyi ifadesini Tuna’da Ruslara karşı bir kalenin kahramanca savunulmasını anlatan Namık Kemal’in meşhur oyunu Vatan Yahut Silistre’de bulmaktaydı.

Ayrıca dinsel nitelikteki millet kavramı siyasal anlamlar kazandı ve yaygınlaşan okul sistemi, modern basın ve edebiyata yerleşen entelektüel bir söylem hâline geldi…

Gerek okulların çoğu gerekse basın ve edebiyat Türkçe konuşma dilini kullanmaya başladı: Böylece hem Türkçe’nin kullanımı arttı hem de kapsamı genişledi. Gerçi Türkçe herhangi bir etnik ve politik anlamdan bağımsız olarak her zaman Osmanlı Devleti’nin iletişim dili olmuştu.

Bununla birlikte, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında aydınların, bürokratların ve her şeyden önemlisi etnik köken olarak esasen Türklerden oluşan ordunun ayırt edici özelliği hâline geldi.

Askerî okullarda eğitim veren Hüsnü Süleyman Paşa gibi kimi hocalar, zaten, Türk kavminin tarihinden ve Orta Asyalı kökenlerinden bahseden ders kitaplan okutmaktaydılar.

Bu kitaplar Türkleri ve Osmanlı Devleti’ni İslam tarihi çerçevesi içine yerleştiren resmî çizgiyle de açıkça karşıtlık halindeydi. Ahmet Vefik Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa gibi bir takım önde gelen devlet adamları Osmanlı Devleti’ni Türklerin kurduğunu ve onun gerçek yöneticileri ve sadık koruyucularının Türkler olduğunu açıkça ifade etmekteydiler.

Öyleyse on dokuzuncu yüzyılın sonlarında güçlü bir Türklük bilincinin, her ne kadar “Müslümanların kardeşliği” ve “Osmanlı Birliği” gibi sözlerin altına gömülü olsa da geniş bir aydın grubu tarafından yaygın olarak paylaşıldı ortadadır.

Bu safhada Türklük, Türklerin orijinal dil ve kültürlerinde derin köklere sahip olmasına karşın, siyasal olarak nispeten kalabalık bir aydın ve bürokrat gruba mahsustu.

1908’de Jön Türk Devrimi patlak verdiği sırada bu Türk milliyetçileri –pek azı ideolojik tercihlerini ortaya koymuş olsa da- sağlam bir grup oluşturmaktaydı.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı Osmanlı tarihinde kapsamlı bir demografik, kültürel, ekonomik ve sosyal yeniden yapılanmanın yaşandığı, milyonlarca Müslümanın Kafkaslar, Kırım ve Balkanlardaki vatanlarından çıkarılarak Anadolu’ya göçertmek zorunda bırakıldıkları bir dönemdi.

Bu dönem boyunca ve yirminci yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti içindeki Müslüman kavimler ve dil gruplan kendini kültürel olarak Türk’lükle özdeşleştirmeye başlayan yeni bir toplumun içinde birbirine kanıştı. Tam bu sırada Ortodoks Hristiyanlar arasındaki milliyetçilik de iyice kabarmıştı ve kimi zaman şiddetli boyutlara ulaşmaktaydı.

Çeşitli milliyetçi Ortodoks grupların faaliyetleri ilk kez Balkanlarda, Makedonya’da formüle edilen Türk milliyetçiliğini de harekete geçirdi.

Türk milliyetçiliği de dâhil olmak üzere, Osmanlı Devleti içinde bu dönemde mayalanan milliyetçilikler, Abdülhamit’in istibdadına karşı bütün gruplar birlikte mücadele ettiği sürece, birbiriyle doğrudan çatışmaya girmedi.

İstibdadın, milliyetçi düşmanlıkları da içine alan bütün kötülüklerin kaynağı olduğuna samimiyetle inandıkları için Hürriyet ilan edilince bütün sorunların çözüleceği beklentisi içindeydiler.

Gerçekten de Jön Türkler1908’de ayaklanarak anayasayı ve parlamentoyu yeniden yürürlüğe soktuğunda, hürriyet, geçmiş gelecek bütün sorunları çözmeye ve barışçı, çok dinli ve çok kavimli bir ortak yaşam modelini hayata geçirmeye muktedir her derde deva bir ilaç olarak görülmekteydi. Hâlbuki bu görüşte ideal ifadesini bulan Osmanlı toplumsal modeli, bizzat Jön Türkler tarafından paramparça edildi.

Çeşitli millî gruplar arasında altı ay süren bir nispi barış dönemi, yeni hükümetin her ulusal grubun bağımsızlık talebine cevap verememesi üzerine ortadan kalktı. Bulgaristan özerkliği reddetti ve bağımsızlığını ilan etti. Çoğunlukla Müslümanlardan oluşan Arnavutluk ayaklanarak 1912’de bağımsızlığını kazandı.

Birde Libya’nın İtalya’yı işgal etmesi üzerine Osmanlı Devleti’nin Arap topraklarını koruyamadığı anlaşılınca ve laik eğilimli Jön Türklerin Arapça konuşulan bölgelerdeki okullarda Türkçe eğitimi başlatmasından sonra Arap yarımadasında da milliyetçilik baş göstermeye başladı.

Müslüman birliği görüşü pratik faydasını kaybetmişti. Buna karşın Jön Türkler, teorik olarak Osmanlıcılığa, İslamcılığa, modemizme ve meşrutiyete bağlı kalarak, Osmanlı Devleti’nin birliğini ve toprak bütünlüğünü korumak için kararlı bir şekilde çalışmaya devam etti.

Yine de Abdülhamit zamanında fikirlerini yaymalan yasaklanan Türk milliyetçileri Jön Türkler döneminde (1908-1918) bu alanda nispi bir özgürlükten yararlandı.

Türk milliyetçiliği, kökleri on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına uzanmasına karşın, devletin Son yıllarına kadar varlığını açıkça belli etmedi ve Osmanlı Devleti’nde en son çıkan milliyetçilik oldu.

Türk milliyetçiliği resmî ifadesini Genç Kalemler isimli edebiyat dergisinde buldu ve Türk Yurdu dergisinde ise daha tutarlı bir siyasal biçim kazandı. Türk Yurdu aynı zamanda milliyetçi fikirlere bağlı bir cemiyetin de ismiydi.

Bu derneğin başındaki isim Rusya’da doğan, Paris’te eğitim gören ve esasen savunan Yusuf Akçura (Ö.1935) idi. Bununla birlikte milliyetçiliğin gerçek teorisyeni, Türkçülüğün Esasları adlı kitabı Türk milliyetçiliğinin ilmihali olarak kabul edilen Ziya Gökalp (Ö.1924) idi.

Gökalp’in fikirleri, hatırı sayılır bir revizyondan geçirilerek cumhuriyet döneminde uygulamaya koyuldu.

Jön Türk döneminde gelişen Türk milliyetçiliği, ruhta ve biçimde, Osmanlı Devleti’nin siyasal, kültürel ve demografik mirasını ve kimliğini içermektedir. Aslında Osmanlı geçmişini reddeden ve cumhuriyetin yenibir toplum ve devlet yarattığını iddia eden günümüz Türkiye’si bile aslında Osmanlı Devleti’yle süreklilik ilişkisi içindedir.

1908’den sonra milliyetçi çevrelerde Türk kimliğinin tanımlanmasmda dine ve kavmiyete verilecek yer üzerine bir tartışma başladı. Yusuf Akçura millî kimliğin temelinin ırk, soy veya kavmiyet olduğunu savundu ve dine ikinci dereceden bir rol atfetti.

Akçura, dini kamusal alanın dışında bırakmak yönünden, laik bir zihniyete sahipti. Başlangıçta Pantürkizmi savunan Ziya Gökalp, 1916’da uluslar arası Türklükle arasına bir mesafe koydu ve Anadolu ve Rumeli Türklerinin kültürüne dayanan bir Türk milliyetçiliğini savunmaya başladı.

Osmanlı Devleti’ni Türklerin etnik millî kültürünü ve kimliğini geliştirmesini engellemekle suçladı.

Ona göre Türk kültürünün en halis biçimi alt sınıflar tarafmdan saf ve otantik haliyle korunmaktaydı. Buna karşın Gökalp hiçbir zaman İslam’ın modernlik, cumhuriyetçilik ve milliyetçilikle uyumsuz olduğunu savunmadı.

İnancı, Türk Ocakları tarafından tamamen desteklenen halk kültürünün, yani harsın hikmet kısmı olarak gördü.

“Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” şeklindeki sloganı. Ziya Gökalp’in sağlam bir etnik millî kimliğe ve inanca sahip modern Türk bireyi idealini özetlemektedir.

Cumhuriyet döneminde bir süreliğine uygulanan milliyetçilik farazi bir Türk ırkına dayandırıldı, kültürün içindeki îslami unsurların temizlenmesi “bilim” olarak adlandırıldı ve yüksek dozda din karşıtlığıyla yüklü bir laiklik benimsendi.

1950’lerden ve bilhassa 1970’lerden sonra bu tip bir milliyetçiliğin aşırılıklarına karşı bir tepki yükseldi ve Osmanlı mirasına yönelik ilgi arttı.

Bu durum yeni bir kültürel sentez yarattı, hatta Türklüğün yeniden tanımlanmasına bile yol açtı.

Gerçekten de Osmanlı Devleti, daha sonra otuz kadar ulusa dönüşerek imparatorluğun varlığına son verecek olan, sayısız etnik, dilsel ve dinsel grubu ve aşireti bir arada tutan tarihin en başarılı çok-kavimli, çok-dinli devletlerinden biridir. (2)

“Milliyetçilik birleştirici mi yoksa bölücü mü?”

Bazı yazarlar milliyetçiliğin (aşırıya gidilmediğinde) insanları birleştiren bir çimento olduğunu söylüyorlar. Belki Cumhuriyet’in ilk yıllarında çağdaşlığın da bir çimento, bir ortak hedef olabileceği düşünülmüştü. Ama her –çilik kendi normlarıyla ortaya çıktığı ve her norm da nüfusu NORMal / aNORMal olarak ikiye ayırdığı için “muasır medeniyet seviyesi” söylemi de halkı ikiye böldü :

– Bu seviyenin altında ve üstünde kalanlar,
– Latin alfabesini öğrenenler ve eski yazı bildiği halde “cahil” sayılanlar,
– Üniversiteye girenler ve başörtüsü yüzünden giremeyenler,
– “Ne mutlu Türk’üm” diyenler ve diyemeyenler,
– Laik olduğu için “adam olanlar” ve “adamdan sayılmayanlar”
– Cumhuriyet mitinglerinde evine bayrak asanlar ve asmayanlar.

Bu örneğin akla getirdiği sorular şunlar:

1. Milliyetçilik, ulusalcılık, kavimcilik, ırkçılık gibi kavramların arasına kalın çizgiler çizmek sanıldığı kadar kolay olmayabilir mi? O çizgiler var mı? Nerdedir ve nasıldır? Bütün milliyetçilerin hemfikir olacağı tarifler var mıdır?
2. Aramızdaki ilişkileri kanunlara saygı, iyi niyet, güzel ahlak gibi prensipler üzerine oturtarak huzurlu bir ortam kurmak mümkün değil mi? İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor?
3. Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi?
4. Adalet ve ihsanın hâkim olmadığı ortamlarda ortaya çıkan kaosun faturası dinî ve etnik aidiyetlere kesilmesine nasıl engel olunabilir?

Milliyetçilik bir tutkalsa eğer çok iyi yapışmıyor…

Neden? Bu söylemi seçim kampanyalarının merkezine yerleştiren partiler Türkiye’nin genelinden oy alamıyorlar. Yani halk milliyetçi bir parti tarafından yönetilmek istemiyor.

Şeriattan korkarak CHP’ye toplanan seçmenler gibi,

PKK’ya kızarak MHP’ye toplananlar oluyor ama bunlar ne istemediğini ifade eden, tepkili ve öfkeli oylar.

Çok partili hayata geçtiğimizden beri milliyetçi söylemin aldığı oyların sürekli düşük kalması da bu tutkalın gücü konusunda düşündürmeli insanları.

22 Temmuzdan önce yayınlanan “Türk Milliyetçiliğinin intiharı” adlı yazımızda dediğimiz gibi :

– Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem.

– Çünkü var olmak için “ötekine” ihtiyacı var.

– Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “zayıf” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor.

-Hıristiyanlar, komünistler…” (3)

Biz denizden bir damla misali bir kapı açtık.

Sonrası meraklılarına ve araştırmacılara kalmaktadır.

(1) http://www.islamdahayat.com/ramazan/veda_hutbesi_ve_insan_haklari.html

(2) “Kimlik ve İdeoloji”, Prof. Dr. Kemal H. Karpat

(3) www.derindusunce.org

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*