Milliyetçiliğimizin öyküsü, Türk ırkı farazi midir? (6)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

İlk beş yazı özetlendikten sonra, Modern Türkiye’nin temelleri on dokuzuncu yüzyılın son yarısında ve bilhassa Sultan II. Abdülhamit devrinde nasıl oluştuğunu, Modern okulların, yeni ulaşım araçlarının, gazete, kitap, dergi yayınlarının çoğalması ile, bir süre etnik milliyetçiliğe karşı olan Abdülhamit, yeni bir toplumun doğuşu ile karşı karşıya olduğunu anlayınca, topluma “Türk” ismini verdiği gibi Saltanat sülalesinin “Türk” olduğunu kabul eder. Artık Osmanlı Devleti, “Türkleşmesi”nin safhasına girmiştir.

İlkyazı;

Kalabalık bir halk pazarında insanlarımızın yüzşekillerine baktığımızda; göz, burun ve ağız yapılarının fazlaca bir benzerlik taşımadığı görülecektir. Orta Asya’dan geldik tezine; konu ile ilgili yapılan genetik araştırmalar; “TC’nin nüfusu içinde, damarlarında gerçekten “Orta Asya’dan” denebilecek genleri taşıyanların, yüzde üç gibi çok küçük bir oran” da kaldığı onaylamaktadır.

Anadolu’ya ilk geldiğimizde, karşımızda ileride kaynaşacağımız yüksek sayıda Rum, Ermeni, Kürt, Arap, Süryani, Keldani, Nasturi ve Yahudileri buluruz.

İkinci yazı;

Tarihe dikkatli bir gözle bakıldığında siyasi oyunların, benzer stratejilerle tekrar ettiği görülmektedir.

121 yıl ara ile yapılan Mısır ve Irak aynı gerekçelerle işgal edilmiştir.

-“Mısır, Irak diktatörlerden kurtarılacaktır.

– Mısır, Irak özgürleştirilecektir.

– Mısır ve Irak’ın elinde (batıya karşı kullanılacak) güçlü silahlar vardır.

Üçüncü yazı;

Batı, kendisi ile rekabette geri kalan ülkeleri sömürgeleştirmek için yaklaşık iki asırdır şu üç kavramı kullanmaktadır.

-“Milliyetçilik, ”

-“Medenileştirmek, ”

-“Özgürleştirmek.”

Batı, sömürgeleştirme operasyonlarını, “Büyük Oyun” denilen uzun vadeli bir planla yürütmektedir.

Büyük Oyun, “emperyal devletlerin jeopolitik ve enerji alanlarını kontrol altına almak, hammaddeve ucuz insan kaynaklarını elde tutmak için birbirleriyle yapmış oldukları mücadelenin ismidir.”

Dördüncü yazı;

Sultan 2. Abdülhamid, Devletin kurtarılması adına yetiştirilecek yeni neslin, Osmanlı Hanedanlığını ortadan kaldıracaklarını bilerek modern okullar açar. Bu okullarda Osmanlı milliyetçilerini yetiştirilir. Mustafa Kemal Paşa’da bunların arasındadır. Küçük kardeş Sultan Vahdettin, Abisinin açtığı modern okullarda yetişen “Mustafa Kemal Paşa, başarılı olduğunda Cumhuriyeti kuracaktır.” Uyarısına rağmen Onu Samsun üzerinden Anadoluya gönderir.

– Halifeye göre kavmiyet fikri ve ülkesel vatan anlayışı, “Müslümanların inancını zayıflatmak için İngilizler tarafından yayılmaktadır. “

– Türk etnik milliyetçiliği büyük ölçüde Azerbaycanlı Hüseyin zade Ali ve Ahmet Ağaoğlu ile Kazanlı Yusuf Akçura gibi Aydınların etkisi altında gelişti.

– Milliyetçilik ve modernizm (Batılılaşma) Osmanlıcılığın emperyal yapısının altında kalmış olan tarihsel Türk milletini diriltecekti.

– Milletin tanımı, ne Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkmış olan vatandaşlık anlayışına ne de ülkenin etnik bileşimine uymaktaydı.

Bu konu, Cumhuriyetin çözülmemiş sorunlarından biri olarak kalmaya devam etti.

Beşinci yazı;

– İmparatorluk uzunca bir süredir geniş bir etnik kimlikler yelpazesine ev sahipliği yapıyor ve 1850’lerden sonra gerek toprak temelli gerekse Osmanlı emperyal sistemine muhalif birçok vatansever hareket ortaya çıkıyor olsa da ilk gerçek milliyetçilikler imparatorluk mantığı içerisinde tanımlanan dinî cemaatlerin veya milletlerin oluşturduğu kimlik grupları arasından doğdu…

– Ortodoks Hristiyan cemaatler içindeki aydınlar, Aydınlanma fikirlerinden etkilenmişlerdi. Bilhassa Alman şair ve filozof Herder (1744-1803) tarafından savunulan bir fikir onlara bir hayli cazip gelmekteydi. Buna göre dil ve edebiyat bir ulusun ayırt edici özellikleriydi.

– Osmanlı Devleti’ne Fransız Devrimi ideallerini getiren Fransız elçileri ulus fikrini yüceltmekte ve onu mitsel değere sahip bir sembol hâline getirmekteydiler.

– Birçok tarihçi, Karageorgeviç (1768-1817) liderliğindeki Sırp isyanının ilk milliyetçi ayaklanma olduğu konusunda hemfikirdir. (1)

Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasının altında, imparatorluğu meydana getiren ve tam bir dini özgürlük ve huzur içerisinde yaşayan halkların, İngiliz, Fransız ve Ruslar tarafından O güne kadar kapalı ardından,

O günden sonra da İngiliz Başbakanı Gladstone’un, “Hıristiyanlar, Müslümanların egemenliğinden kurtarılacaktır.” Anlayışı ve bir açık savaş ilanı ile alenen başlatılır.

Kışkırtmalarda kullanılan en önemli etken, “milliyetçilik” anlayışıdır.

Bu oyun bugün Kürt kardeşlerimiz için de sahnelenmektedir.

Bu ‘Büyük Oyun’ hiç bir zaman unutulmamalı ve gerekli dersler çıkarılmalıdır.

Tarih ibret alınmadığı için nu nedenle sık sık tekrar etmektedir.

Bu manada; 121 yıl ara ile Mısır ve Irak’ın işgali aynı uydurma gerekçeler ile yapılmaktadır.

Kaldığımız yerden devamla…

“Osmanlı Müslümanları arasında milliyetçilik, diğerlerine benzemeyen, kendine özel bir yol İzledi. Osmanlı Devleti, Müslümanian tek bir grup olarak görüyordu. Hâlbuki Müslümanlar; Türk, Arap, Boşnak, Kürt, Laz, Gürcü ve Pomak gibi çeşitli etnik gruplara bölünmüştü.

Hristiyanların aksine, bu gruplann hiçbiri (belki Boşnaklar hariç) Osmanlı Devleti’ne katılmadan önce ayrı bir ulusal politik varlığa sahip değillerdi. Bir Müslüman etnik grup tarihsel bir siyasi varlık iddiasında bulunacaksa, îslam’a döndükten sonra reddettiği bir Hristiyan geçmişle ilişkisini kabul etmek zorunda kalırdı.

Kısacası, Osmanlı Müslümanları, Hristiyanlığa geçen ve bu yüzden Selçuklu kökenlerini reddederek kendisine Göktürkler gibi daha erken bir paganiskandinav geçmiş icat eden Gagavuzların örneğini takip etmek zorundaydılar.

Bu nedenle Avrupa’daki ve önemli ölçüde Anadolu’daki Müslümanlar, Müslüman olarak sahip olduklan kimlik ve karakteri Osmanlı yönetimine borçluydular ve Fatimiler, Eyyübiler ve Memlükler gibi Ortadoğu’yu yöneten ve ardında çeşitli hanedanarla ait kimlik ve bağlılıkların anışım bırakan devletlerle neredeyse hiç bağları yoktu. (Türkiye’nin güneydoğusu bu açıdan birazfarklıdır.)

Buna karşın tarihçilerin Ortadoğu’da Osmanlı Türk etkisinin hâkim olduğu yönündeki iddiaları ancak kısmen doğru kabul edilebilir.

Yarımadadaki Araplar her zaman sahip olduklan Arap kimliğinin bilincinde oldular, hatta diğer kavimler karşısında üstünlük iddia ettiler, aynca dinin ortak olmasına karşın Osmanlıları “Türk”, Anadolu ve Balkanları “Türkiye” biçiminde etnik terimlerle adlandırdılar.

Dağlardaki aşiretler de ister Arap veya Kürt ister Türkmen olsunlar, güçlü bir etnik aşiret kimliği duygusuna sahiptiler.

Bununla birlikte, Müslümanlar arasında milliyetçilik, Kürtlerin ve Batılıların bugünkü Kürt milliyetçiliğinin hoşuna giden iddialarının aksine, bir tarihsel bakiyenin veya eski bir kimliğe etnik bağlılığın sonucu olarak başlamadı.

Gerçi mülk sahibi ve entelektüel gruplar devletin merkezîleşme çabalarına derin bir öfke duymaktaydi, ancak bu milliyetçiliğin bu gruplar arasındaki bir rahatsızlıktan doğduğu da söylenemez.

Modern Müslüman milliyetçiliği, esasen, merkezî hükümetin, hem Müslümanları hemde gayrimüslimleri kapsayan ve onlara Sultan adına eşit vatandaşlık hakkı başta olmak üzere çeşitli haklar bahşederek birleştirmek ve bir Osmanlı milleti yaratma isteğinin sonucuydu.

Osmanlıcı olarak bilinen bu politika, bariz bir şekilde Hristiyanların lehine olan Paris Anlaşması ve Islahat Fermanı’nın dümen suyunda Osmanlı Müslümanları ile gayrimüslimler arasındaki ekonomik, eğitimsel, kültürel ve sosyal farkların hızla büyüdüğü bir sırada ivedilikle kabul edildi…

Çok kısa bir süre içinde Müslümanlar, Paris Anlaşması ve Islahat Fermani’m Fransa ve İngiltere’nin Osmanlı’nın işlerine müdahale etmek için kullandığı bir araç olarak görmeye başladı. Gerçekten de bu iki büyük güç Osmanlı Hristiyanlarım kendi devlet¬lerine karşı desteklemekle kalmadı, Batı’yla ortak inançlarındandolayı onlara entelektüel bir üstünlük atfetti.

Üstüne üstlük İngiltere tarafsızlık bahanesiyle 1877-78 Rus Savaşı’nda Osmanlı’ya silah satmayı reddedince Müslümanların savunmacı tutumu daha da keskinleşti. İngilizlerin Berlin Anlaşması’nı Osmanlı lehine yeniden ele alma girişimleri Müslümanların Londra’ya karşı olumsuz tutumunu biraz yumuşatmıştı ki Benjamin Disraeli hükümetinin yerine iktidara geçen William Gladstone İngiliz politikasında keskin bir değişikliğe gitti.

Liberal Parti lideri Gladsdstone 1880’deki seçimleri, Yahudilikten Hristiyanlığa dönen rakibi Disraeli’yi Türk dostu olmakla ve Balkanlardaki Hristiyanlarmın kaderine kayıtsız kalmakla suçlayarak kazanmıştı. Gladstone başbakanlığı sırasında Fransa 1881’de Tunus’u, İngiltere ise bir sene sonra Mısır’ı işgal etti ve bu gelişmeler Müslümanların öfkesini yeniden canlandırdı.

Aynı dönemde, yani 1880’lerden sonra Osmanh İmparatorluğu ve II. Abdülhamit ise daha sakin ve barışçıl olmakla birlikte Avrupalı güçlerin Müslüman topraklarini ele geçirmeye dönük çabalarına direnmede kararlı bir politika izledi.

Böylece savaş ve işgal gibi uluslararası gelişmeler, Osmanlı Devleti ve sultan-halife tarafından temsil edilen sömürgecilik karşıtı ve anti-emperyalist bir Müslüman milliyetçiliğine yol açtı.

Paradoksal olan şuydu: Tam da Osmanlı Devleti’nin kendisi bağımsızlık peşindeki çeşitli etnik ve dinsel milliyetçi gruplarla boğuşurken, Kuzey Afrika ve Mısır’da (1830 ve 1882’den sonra) Avrupalı güçlerin işgaline karşı yerel bir Müslüman direnişi başlamıştı ve Fransa ile İngiltere bunun İstanbul’dan kaynaklandığına İnanıyordu.

Sultan II. Abdülhamit İngiltere’yle eskisi gibi iyi ilişkiler kurmaya çalıştı ama Osmanlı’yı parçalama planlarıyla meşgul olan Başbakan Lord Salisbury tarafından kabaca geri çevrildi.

Bunun sonucunda Abdülhamit, dünyevi (laik) hükümdar anlamina gelen “Sultan” unvanını ön plana çıkaran seleflerinin aksine, Müslümanlarm birliğini vurgulayarak Batılı güçlerin gözünü korkutmak amacıyla “halife” unvanını kullanmaya başladı.

Fransa, Rusya ve İngiltere’nin kutsal toprak niteliğindeki Mekke ve Medine’yi de içinde barındıran Müslüman topraklarına saldırması durumunda bütün dünya Müslümanlarını isyana davete deceği tehdidinde bulundu.

Batı’ya ve Bati’nın medeniyetine ve değerlerine karşı nefreti körüklemekle suçlanan II. Abdülhamit gerici bir İslamcı olarak damgalandı.

Hâlbuki Abdülhamit Batı medeniyetine hayrandi. Batı’dan örnek aldığı evrensel eğitim sistemini yürürlüğe koymak gibi büyük adımların da içinde olduğu çok sayıda reform yapmıştı ve bağnazlığın her türüne karşıydı.

Yine de Avrupa’nın taşkınlık derecesindeki İslam karşıtlığı, 1878’de Anayasayı ve parlamentoyu askıya almış olan ve mutlak yönetimini meşrulaştırmak için İslam’ı kullanan Abdülhamit’in istibdadına karşı medeniyetin savunulması olarak haklı çıkartıldı.

Sonunda aynı ”medeniyetin savunulması” gerekçesi, bu sefer 1918’de Osmanlı Devleti’nin çökmesinden sonra Ortadoğu’nun işgalini haklı çıkarmak için kullanılacaktı. (2)

Devam edecek

Jön Türk hareketi ve Türk milliyetçiliğinin doğuşu…

Unutmadan…

Osmanlıdan ayrılan hangi millet varsa…

Bugün istisnası olmadan açık veya gizli olarak büyük devletlerin sömürgesidir.

Mesela; “AB”, Birleşik Avrupa İmparatorluğu hangi milletleri kapsamaktadır?

– Sıpları, Bulgarları, Yunanları, Polonyalıları…

İlginç olanı, buraya bizim de gönüllü girmek istememizdir…

(1-2) “Kimlik ve İdeoloji”, Prof. Dr. Kemal H. Karpat

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*