Majestelerinin gazetesinde yayınlanan “Laik bir Cumhuriyet!” ilanının arkasındaki sır (4)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Osmanlı Devleti’nin son Hahambaşısı olan Hayim Naum

Osmanlı Devleti’nin son Hahambaşısı olan Hayim Naum. Naum’un çocukları  Koç Holding’in büyük ortaklarındandır. (*)

Fransa (eski) cumhurbaşkanlarından Giscard d’Estaing, 2004 yılında, AB ile ilgili görüşlerini açıklar; “Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor.” (1) Türkiye hangisini biliyor ki?

-“Avrupa’nın ortak kimliği Hıristiyanlıktır. Türkiye bunun hangi parçasını oluşturabilir? Türkiye bir İslam ülkesidir. Bu iki kimlik bir arada olmaz. Aksi hâlde AB dağılır.

-Türkiye, AB’ ye girmesi için; İslam kimliğinden, egemenliğinden, bağımsızlığından vazgeçecek mi?

-Brüksel’i Ankara yerine başkent kabul edecek mi?

-Türkiye Avrupa tek devletinin bir federe devleti olacak mı?

-Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor…” (2)

“…Avrupa Anayasası’nı yazarken bizi kaynaştıran özellikleri tanımlamaya çalıştık: Antik Yunan ve Roma’nın kültür mirası, Avrupa hayatının özümsediği dini geçmiş, Rönesans’ın yaratma şevki, Aydınlanma Çağı felsefesi ve rasyonel düşünce…

Oysa Türkiye bu unsurlardan hiçbirini paylaşmıyor…” (3)

16. asır Türklerin asrı idi. Avrupa, Asya ve Afrika toplam 85 milyon kilometrekaredir. Dört büyük Türk imparatorluğu bu alana yayılmıştı. Bunlar; Hindistan’da Babür İmparatorluğu, İran’da Safevi Türk Devleti, Mısır’da Memlûk Devleti (Devlet-i Türkiya) ve Osmanlı İmparatorluğu. Dört Türk imparatorluğunun kapladığı alan 55 milyon kilometrekare olup, bunun 22 milyon kilometrekaresi Osmanlı İmparatorluğu’na aitti.

Dünyayı Türkler yönetiyordu.

Batı Hıristiyan dünyası bu durumu yüzyıllar boyunca içine sindiremedi.

1700’lü yılların başlarında, İngiliz Avam Kamarası toplanır, toplantının konusu, Türkler-İslam dünyası. Derler ki; Avrupa Müslüman Türk milleti ile savaşlarla baş edemiyor. Türkler savaşçı bir millet, güçlü orduları var, zengin ülkeler, kültürleri, dini inançları çok sağlam, aidiyetlerine bağlı bir millet. Türkleri savaşlarla yenemediğimize, yeryüzünden silip atamadığımıza göre; inançlarını, kültürlerini, tarihlerini, bağlarını, ticari yapılarını, ticari sistemlerini ve ahlak anlayışlarım ortadan kaldıralım.

Bu amaçla, Müslüman Türk’e karşı başlatılan ırksal ve kültürel savaşlar; İngiliz Başbakanı Gladstone’un İslam’a hakaretleri, kini ve nefreti teşvik edici eylemleriyle yüzyılları kapsayan bir temele oturtulmuştur.

Nitekim Gladstone, 1876 yılında Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada kinini,

-“Türkler, ancak varlıkları yok olmakla, kendilerini tarihe affettirebilirler” diyecek kadar ileriye götürmüştür.

Kur’an-ı Kerim’i eliyle göstererek şöyle demiştir;

-“Bu kitap yeryüzünde var oldukça, vahşet yeryüzünden kaybolmayacaktır”(4)

-“… Ortodoks papazları inançlarına göre; 1453’te İstanbul’un fethinden ve Bizans’ın yıkılmasından sonra siyah cübbe giyerler, uzattıkları saçlarını arkadan düğümlerler. Bu inanca göre düğüm, İstanbul’un yeniden Ortodoksların başkenti olunca açılacaktır. Batı’nın sönmeyen husumeti ya da güncellenen tarihi husumeti uygarlık çağı olarak tanımladığımız 21. Yüzyılda da, Müslüman Türk’e karşı kin ve nefretini devam ettirmektedir…” (5)

-“11 Aralık 1917 tarihinde Kudüs’e giren İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Henry Hynman Allenby Selahaddin Eyyubi’nin mezarına vurarak, ne demiştir?

-’Kalk Selahaddin biz yine geldik‘ (6 ve 7)

Selahattin Eyyubi, “2 Ekim 1187’de Kudüs’ü Haçlı kuvvetlerinden alarak kentte 88 yıl süren Hıristiyan egemenliğine son vermiş, akabinde Hıristiyanların düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirmiştir.”

Aradan geçen asırlara rağmen batı cephesinde değişen bir şey yoktur.

Fransızların işgal komutanı Franchet D’Esperey, 25 Kasımdaki (1918) (İstanbul’a) girişini çok gösterişli bulmamış ve özellikle İngilizlere ve Türklere mesaj verecek olan 2. gelişi 8 Şubat 1919 yılında gerçekleşmiştir.

Fransız Komutan Fatih Sultan Mehmet’in şehre girdiği kapıdan, surlar içerisinden beyaz bir atla, azınlıkların çılgın gösterileri arasında, Türk sancağını çiğneyerek şehre ikinci kez girmiştir. (8)

-“15 Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası’na yaptığı açış konuşmasında, Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder:

-“Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR (metin daha sonra; “YENİ BİR BARIŞÇIL İLİŞKİLER ÇAĞI AÇILACAKTIR”  olarak değiştirilmiştir. ) (9-10-11)

İngiltere Kralının, “yeni bir çağ açılacaktır!” ifadesinde kastettiği;

Fatih Sultan Mehmed’in  açtığı çağ’ın kapatılması ile açılacak çağ’mıdır?

Bunların, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle veya;

Tüm inanışların liderleri yerlerinde bırakılmasına rağmen;

Hilafet makamının kaldırılarak, İslam Dünya’sının temsilcisiz bırakılmasıyla, ilgisi var mıdır?

İnönü’nün  Lozan görüşmelerinin yapıldığı dönemlerde bir dönüşü esnasında Atatürk’le baş başa trende görüştüğü konu da bu olmalıdır.

-“Ya Hilafeti kaldırırsınız…”

-“Ya da!

-“Hayim Naum, Londra’da, derhal Lord Kürzon ile temas aradı ve temin etti. O zamanki İngiliz politikasının nâzımı mevkiinde bulunan bu Lord, nesebinin bir tarafıyla Yahudi idi. Hahambaşı, dâvayı aynen kabul etmek için bütün şartlara malik bulunan Lord’u, ancak Türkiye’ye bazı ivazlar vermek ve istiklâlini kabul etmek mukabilinde ona islâmiyete arka döndürtmenin mümkün olacağı mevzuunda ikna etti. Böylece Türkiye’de, İslâm âlemi üzerinde nüfuz ve ehemmiyet ifade edecek hiçbir vasıf kalmayacaktı.

Hayim Naum, İngiliz Lord’una, milyarlarca Sterling ve yüz binlerce insan feda ederek elde edilemeyecek bir kazancı, basit ve bedava bir formülle takdim ediyordu.

Hayim Naum’un son sözü şu oldu:

-“Türkiye’nin mülki tamamiyetini kabul ediniz; onlara, ben, İslâmiyet temsilciliğini attırmayı kabul ve taahhüt ediyorum!”

-İleride, ileri bir müverrihin en ince noktalarına kadar teyit edeceği ve kaynakların en emininden devşirdiğimiz bu bilgiye ilâveten kaydedelim: Lord Kürzon, Hahambaşının bu teklifi karşısında o kadar heyecana düştü ki, bir İngiliz politikacısına yakışmayacak bir tarzda hislerini belli eden bir taşkınlık gösterdi, elini hararetle uzatıp teklifi kabul ve Hayim Naum’u tebrik etti.

– Bunun üzerine Hayim Naum, derhal koşar adımla Lozan yolunu tuttu. İsmet Paşa Lozan’dadır ve o güne kadar hemen her devletle anlaşmış olduğu halde bir türlü İngilizlerle anlaşmanın çaresini bulamamıştır. Şüphesizdir ki, Ankarayla beraber, hiçbir tertipten haberdar değildir.

– Hayim Naum derhal İsmet Paşa ile bir konuşma yaptı ve onunla, geceleyin, geç vakitlere kadar beraber kaldı. Son derece nazik, gizli ve hileli bir dil kullanan Hahambaşı, teklifini, Türk Murahhaslar Heyeti Reisine, mümkün olduğu kadar zehirsiz ve yumuşak şekilde bildirdi. Heyet Reisi, hayretler içinde, bu teklif ve telkine şu cevabı verdi:

-“Meseleyi Ankaraya bildirip mütalâa ve direktiflerini aldıktan sonra size cevap verebilirim.”

Ve İsmet Paşa, teklifi, şifreyle Ankara’ya bildirdi.

-Ankara’daki Devlet ve Hükümet Başı, haberi alır almaz, derhal Hayim Naum’un Ankara’ya gelmesi talimatını gönderdi.

– Hahambaşı hemen Türkiye yolunu tuttu. Amerika’da giriştiği propagandalar muktezası olarak, büyük ve son derece sempatik bir Türk dostu tavrını almayı unutmamıştı.

– Hayim Naum’un dâvaya verdiği ehemmiyet derecesini düşünün ki, kendisi aile efradına fevkalâde düşkün bir kimse olduğu ve ailesi Haydarpaşa taraflarında oturduğu halde bunca hasrete rağmen onlara bir “Nasılsınız?” bile diyememiş, Sirkeci garından inip doğru Haydarpaşa garında trene atlamış ve dosdoğru Ankara’yı boylamıştır.

– Lozan’da İsmet Paşa, maiyetinden birine, bir gece evvel Hahambaşının kendisine geldiğini şu şu, şu, şu tekliflerde bulunduğunu anlatıyor ve o zatla Paşa arasında, aşağıdaki konuşma geçiyor:

-Yahu, bu kerata bize İslâmi temsilciliğimizi kaldırtmak istiyor:

-Hiç olacak şey mi bu?

-Vallahi öyle…

-Ya ne olacak şimdi?

-Ankara’ya yazdım; bakalım ne cevap verecekler?

– Hayim Naum Ankara’da bir gece kalıp derhal İstanbul’a dönüyor ve Ankara’dan aldığı talimatı hâmil olarak Lozan’a damlıyor.

– Gerisi malûm… Lozan’daki Türk Murahhaslar Heyeti, resmen imzaladıkları muahede hükümleriyle, hiç de böyle, bütün bir tarih ve hayata bedel fedakârlık ifadesinde bulunmadıkları ve sadece dürüst bir anlaşmaya imzalarını atmak vaziyetinde oldukları halde, birdenbire aradan her mâniin kalktığını ve anlaşmanın imkân safhasına girdiğini görüyorlar.

– Fakat zahir yüzüyle pek iyi tanıdığımız Lozan Muahedesi, tâ Ankara’daki kulis arkasından bu şekilde idare olunuyor; ve bu kulis anlaşmasından Lozan’daki Heyet ve Reisi, her türlü mesuliyet payına uzak kalıyor. Zira, hükümleri dürüst olan muahedeyi imzalayan onlar, mukabil teminatın merkezi ise başkalarıdır.

Hayim Naum, o gün bugün, bir daha Türkiye’ye dönmemiştir. Yeni istikamet ve dâvalar peşinde başka iklimlere ulaşmış, Mısır Hahambaşılığına geçmiştir.

– Hayim Naum’un derhal Türkiye’den uzaklaşmasını, belki bir gün işin içyüzü sezilir de dinine ve milliyetine bağlı bir Türkün tecavüzüne uğrar diye korkusuna atfedenler de vardır.

– Fakat bizce bu uzaklaşmadan gaye, Türkiye dâvasının hallolunmuş bulunduğuna ve günden güne de biraz daha hallolunacağına dair itimattan başka bir şey değildir.

– Böylece aziz Türk vatanı (…) sistemle ve yavaş yavaş aslî kaynağından uzaklaştırılmış; Mohaç Meydan Muharebesinin gazileri, garp âleminin asırlar boyunca istihsal edemediği bir neticeyi (…) devşirivermiştir.

– Gizli Yahudi kurmaylar emrindeki Avrupa politikası, şu ince (döviz – düstur)la ifade olunabilir: Yabancı medeniyetleri garba özendirip kendi kendilerinden uzaklaştırmak; böylece onların, başkalarını kendilerine benzetmesi tehlikesine mâni olmak; maksat yerine gelince de gerçek terakkinin işte bu olduğu medihleriyle pohpohlamak; ve mukabil millî cereyanları irtica, gerilik damgası altında suçlandırmak… Garbın işte bu plânı, bir Yahudi buluşuyla ve Türk milletinin en nazik ânında, hikâyesini arz ettiğimiz şekilde işlemiş ve sene 1923’ten itibaren sular işbu noktadan akmaya başlamıştır. Yarının tarihçisi bu hakikati görecektir.”(12)

Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay

-“İsmet Paşa anlaşıldığına göre Lozan’da İngilizlerle bir nev’i gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul’un Hahambaşısı Hayim Naum Efendinin telkinleriyle hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu. Peki ya dört-beş ay önceki hilafete bağlılık hatta hilafetin kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kat’i ifadeler ve İslam âlemine bunun duyurulması hususundaki telaş ve heyecan ne olmuştu? (13)

Kehanet mi, “Büyük oyun” mu siz karar verirsiniz…

Aşağıdaki ifade, “İslam’ın Geleceği” isimli kitabın yazarı, (İngiliz diplomat) Wilfred S. Blunt’a aittir. Kitap,  Kahire’de,  15 Ocak 1882 yılında yazılmıştır.

Bakınız İngiliz diplomat o tarihlerde ne demektedir;

-“…Yalnızca bir zaman meselesi olacaktır. Bu yüzden inanıyorum ki İslam, sadece Avrupa ve Batı Asya’daki bir siyasal kayba değil, ayrıca Rusya’nın yutacağı Müslüman nüfusunun bulunduğu Osmanlı topraklarının kaybına hazırlıklı olmalıdır.

-“Tabii Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın    simgesi    olarak    gördüğü    Osmanlı Türklerinin    bir gün    Müslümanlıktan çıkmaları    tarihin    ilginç    bir    intikamı    olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır.” (14)

Yazar devam etmektedir;

-“Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak–  Britanya koruması altına alınmalı ve siyasal varlığı, Avrupa’nın başka saldırılarıyla rahatsız edilmeyecek şekilde resmen garanti edilmelidir

-“Her halükarda artık Müslümanların geleceğine dair dramada ingiltere’nin nasibine düşen rolden bahsetmenin tam zamanıdır. İngiltere, eğer tarihini doğru anladıysam, İslam’a karşı aldığı konum itibariyle diğer Avrupa devletlerinden oldukça farklı bir yerde duruyor. (15)

-“…Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde, bu çöküş ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, İngiltere’nin İslam’la ilgili rolü açıkça belirlenmiş bulunuyor. Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak- Britanya koruması altına alınmalı ve siyasal varlığı, Avrupa’nın başka saldırılarıyla rahatsız edilmeyecek şekilde resmen garanti edilmelidir. (16)

Kazım Karabekir Paşa, YKB tarafından yayınlanan günlüklerinde konu ile ilgili;

-“…özel görevli İngiliz Albay Rawlinson’un; “Rawlinson’un da benim vasıtamla ileri sürdüğü (hilafetin ayrılması ve Cumhuriyet’in kabulü teklifini) öğrenmiştik…” demektedir. (17)

Biliyoruz ki;

“…stratejik zafer yalnız düşman ordusunu savaş sahasında yenmek ile başarılamaz.

Kesin zafer, işgal ve sonrası düşman toplumunun ‘kültürel, ekonomik ve politik sistemlerinin de değiştirilmesiyle olur…” (18)

Konuyu aşağıdaki notlarla kapatıyor, sonrasını meraklılarının araştırmalarına bırakıyoruz.

Su her ne kadar döküldüğü kabın şeklini alsa da!

(Alman İmparatoru) “Kayzer, bir kafir olarak, Müslümanlar’ı cihada çağırmak yetkisine sahip değildi. Bu, altından, silahtan ve savaş sonrası vaatlerden çok daha fazla şey Müslümanlar’ın Halifesi olan Osmanlı Sultanı verebilirdi.

Bu nedenle, Türkiye’nin, halkının çıkarına bakılmaksızın Almanya ile ittifak içinde olması gerekliydi.

Dünyanın en büyük Müslüman toplumu orada İngiliz uyruğunda yaşamaktaydı.

(İngiliz) Kral V. George’un Müslüman uyrukları, Halife Sultan’ınkilerden bile çok, Fransa ve Rusya’nın Müslüman uyruklarından ise kat kat fazlaydı.

Sultan’ın (Cihada çağrı) fermanı, Hindistan’daki İngilizler ve Müslüman toplumları tarafından sarılmış durumda yaşayan Müttefik uyruklar arasında büyük korku (yaratmış olmalı) …ve kimse (cihadın ilanından sonra) olacakları kestiremiyordu.”(19)

-“…Osmanlı Halifesi, İslam dünyasının başı idi ve İngiltere İmparatorluğu içinde, her yerden çok Müslüman vardı.” (20)

-“…Osmanlı Hilafeti, emperyalizm Önünde son büyük engeldi. (21)

1907 Antlaşması’nda, Hilafetin ortadan kaldırılması yönünde karar alınmıştı.(22)

Sonsöz;

İnsanları, inandıkları ve çıkarları harekete geçirmektedir. Hilafetin kaldırılmasına bu pencereden bakıldığında;

-Sanayi devrimini gerçekleştirmiş Batı Avrupa için, şiddetle ihtiyaç duyulan (petrol) hammadde;

-Hristiyan Avrupa için, İnandıklarının geçerliliğini yitirmemesi, (Hristiyanlığın gücünü kaybetmemesi)

-Yahudiler için; Gerçekleşecek idealler; (Filistin’de bir devlet kurabilmek hayali)

Tekrar edersek, Clair Price ne demektedir; “…Osmanlı Hilafeti, emperyalizm önünde son büyük engeldi. (21)

Sayılanlarla birlikte; Almanların dünya savaşında Halifeye ilan ettirdikleri, “Cihad fermanı” bardağı taşıran son damla olacaktır.

Yukarıda açıklananlar doğrultusunda Gelişmiş Batı, bir daha “korkulu rüyalar!” görmemek adına ve oya gibi işlenen bir planla, üstelikte çayın taşı ile çayın kuşunu” vurdurarak korkulu rüyası olan “Hilafet makamı“nı kaldırtır.

Ol hikaye özetle budur.

 

Resim;Web ortamından alınmıştır.

(*)Koç Holding’in büyük ortaklarından olan Jak Nahum ve Bernar Nahum’un babası, Jan Nahum’un dedesidir  (vikipedi)

Kaynaklar;

(1) Bitmeyen hesap”, Yaşar YAZICIOĞLU

(2) Age

(3) Valery Giscard D’Estaing’in, İngiltere’nin 2004 tarihli Financial Times ve Fransa’nın 2004 tarihli Le Figaro gazetelerinde yayınlanan makaleleri).  Bitmeyen hesap”, Yaşar YAZICIOĞLU. Sahife; 67

(4) Halil İnalcık’ın, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde 04 Mart 2003’te yaptığı konuşma). “Bitmeyen hesap”;s.90

(5) Bitmeyen hesap S.59

(6)http://www.haberkalem.com/haber/90-taha-akyol-turk-muydu-kurt-muydu-selahaddin-eyyubi.html

(7)http://www.haber7.com/haber/20101208/Israilliler-Ingiliz-General-Allenbyyi-nicin-sever.php

(8) Fransız komutan D’esperey, Fatih’in İstanbul’a girişine gönderme yaparak Türklere, Fatihten Pera’ya kadar düzenlenmiş zafer alayı ile de diğer işgal ordularına mesaj vermiştir. d’Esperey’in girişi, o denli gürültülü ve küstahça yapılmıştır ki Süleyman Nazif’in, Hadisat’da ünlü ”Kara Bir Gün” başlıklı yazısını yazmasına yol açar. (Prof.Dr. Yaşar AKBIYIK, M.Mücadelede Güney Cephesi – Maraş, Atatürk Araştırmaları Merkezi, 1999 – Ankara, Sina AKŞİN, İstanbul Hükümetleri Ve Milli Mücadele. Cem Yayınevi)

(9) “Mustafa Armağan Zaman gazetesinde 4 Mart 2012 günü “Hilafetin Kaldırılmasını İngilizler mi İstemişti?” başlıklı bir yazı yayınladı. Armağan yazısında “hilafetin kaldırılması ve laikliğe gidiş, daha Lozan’da dayatılmış, Türkiye’nin kurulmasına bu şartla izin verilmişti” fikrini ileri sürüyor ve bu fikri desteklemek için gösterdiği delillerin arasında, İngiliz arşivlerinde bulduğunu ve ilk defa yayınlandığını söylediği bir belge (CAB/23/46, s. 424) dikkat çekiyor.

(10) Yazar Mustafa Armağan’ın bu yazısı üzerine;  KÜRŞAD U. AKPINAR 18.03.2012 Tarihinde Taraf gazetesinde; ”Hilafet Lozan’da mı kaldırıldı? isimli bir yazı yayınlar;

“..Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası’na yaptığı açış konuşmasında, Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder:

“Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR.” (As soon as this Bill has been passed, the Treaty will be ratified, and a new era will open.) (CAB/23/46, s. 424)” bunun kralın Avam Kamarası’nda yapacağı konuşma metni taslağına son şeklini vermek üzere 10 Ocak 1924 tarihinde İngiliz başbakanlarının resmi ikametgahı 10 Downing Street’te yapılan kabine toplantısının tutanağı olduğunu anlıyoruz. Bu da bizi Armağan’ın yazısındaki ilk hataya getiriyor. İngiliz Kralı konuşmasını 10 Ocak’ta değil, bu toplantıdan 5 gün sonra, 15 Ocak 1924’te yapmış.

Belgeyi incelemeye devam ediyoruz, ve 10 Ocak’taki kabine toplantısında konuşma taslağında yapılan çok sayıda düzeltmeden birinin tam da Armağan’ın alıntıladığı ifade olduğunu görüyoruz.

Ne yazık ki Armağan, cümlenin düzeltmeden önceki halini yayınlamış. Oysa, atıfta bulunduğu 424. sayfadan 7 sayfa öncesine, 417. sayfaya baksaydı, “YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR” ifadesinin “YENİ BİR BARIŞÇIL İLİŞKİLER ÇAĞI AÇILACAKTIR” (a new era of peaceful relations will open) olarak değiştirildiğini görecekti. Yani İngiliz Kralı, Armağan’ın yayınladığı cümleyi konuşmasında zikretmiş olamaz; çünkü kabine toplantısında o cümle değiştirilmiş! bu sırada konuşmanın 10 Ocak’ta değil 15 Ocak’ta yapıldığını, elindeki belgenin konuşma metni olmadığını anlayacaktı.

kralın 15 Ocak’taki konuşmasında “yeni bir barışçıl ilişkiler çağı açılacaktır” dediğini hala %100 kesinlikle söyleyemeyiz. Meşruti monarşiyle yönetilen İngiltere’de hükümdarlar her ne kadar şatafatlı bir konumda olsalar da, bu örnekte gördüğümüz üzere, parlamentoya yaptıkları konuşma metinlerini bile hazırlayamıyorlardı. Ülkemizde zaman zaman cumhurbaşkanlarına yöneltilen “Çankaya noteri” eleştirilerini hatırlayınca, asıl noterin Çankaya’da değil Londra’da Buckingham Sarayı’nda oturduğunu söyleyebiliriz! İngiliz başbakanı, 10 Ocak’taki toplantının ardından bu cümleyi değiştirmiş veya metinden tamamen çıkarmış olabilir..”

(11) Yazar Mustafa Armağan’ın bahse konu yazısı ile ilgili bir analiz; Odatv, 20.03.2012;

(12) Büyük Doğu Dergisi 21-28 Ekim 1949, Sayı:2-3; (Vesikalar Konuşuyor, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / s. 96-104)

(13) Feridun Kandemir sayfa: 96-97 (http://gercektarihvekultur.blogspot.com/2010/08/lozanda-turkiyeyi-neden-yahudi-din-adam.html)

(14) İslam’ın Geleceği, Wilfred S. Blunt,Sahife;96

(15) Age, sahife;S.98

(16) Age. Sahife;105

(17) Kazım Karabekir (günlükler, 2 cilt), Yapı Kredi yayınları, Kasım 2009 “

(18)”Yeni Dünya Stratejileri ve Kilit Ülke Türkiye” Ali KÜLEBİ

(19) “İstanbul’un Doğusunda  bitmeyen oyun” Peter Hopkirk , 1995. araştırmacı-gazeteci Kitabın özgün adı;On Secret Service East of Constantinople, peter Hopkirk, 1994

(20) Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi, 1838den 1995e, Tekin Yayınevi, s.75. (Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, dip not)

(21)Clair Price, Rebirth of Turkey, New York, 1923, s.93. (Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, dip not)

(22) Cengiz Yazoğlu, Osmanlının Tasfiyesi, , Sahife; 71

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*