Kurtuluşu ‘Aydınlanmış Batı’da arayanlara kapkara bir haberimiz var! (1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Sovyetler Birliği’nin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov

 

Geçtiğimiz günlerde ülkemize Dağılan Sovyetler Birliği’nin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov geldi. Ancak, Medyada “Tık yok!” ilgi de; üşenmedik yazdığı kitabı bulduk, okuduk. Medyanın ilgisizliğini anladık!

Öğrendiklerimiz bizde kalmasın anlayışı ve moda tabiri ile, “Paylaştık!”

Bakalım Gorbaçov kitabında nelerden bahsetmektedir.

Bahsetmektedir ki, Medya bunları neden görmemezlikten gelmektedir.

-“Savaştan hemen sonra ülkenin üstüne çöken toz fırtınası ve kuraklık manzarası karşısında tabiata ne kadar bağımlı olduğumuzu anladım. 1946’da, birçok tahıl alanı gibi bölgemiz de büyük bir kuraklık yaşadı. O yıl hemen hemen bütün mahsul heba oldu. Aç insanlar gruplar halinde Stalingrad ve diğer şehirlere akın ettiler.

Varlarını yoklarını ekmek karşılığında takas ediyorlardı. Aynı sahneler 1947’de bizzat bizim başımıza da geldi. 1948 yılı da aynı durumla başladı. Toz fırtınası üç gün boyunca Kuzey Kafkasya’yı kasıp kavurdu. Bir kimseyi beş metre mesafeden fark edemiyordunuz.

Fırtına bittiği gün babam beni tarlaları dolaşmaya götürdü. Buğday başakları kırılmış ve toprakla örtülmüştü.

Babam çok ihtiyatlı bir insandı. Çocuklarına ve hanımına karşı sesini asla yükseltmezdi.

O durumdayken bile ağlamıyor, bağırıp çağırmıyordu.

Fakat onu ümitsizliğe gark olmuş olarak görüyordum.

Birkaç gün sonra aniden yağmur başladı. Gencecik sapların dirildiğini ve yeniden bitmeye başladığını gördüm. Mükemmel bir hasat kaldırdık o yıl. (1)

-Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum.

-Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi. (2)

Devamı…

Başlarken…

Mihail Gorbaçov, bir liderlik örneği ve entelektüel bir bakış sergilediği bu kitabında, insanlık tarihinin önemli anlarına şahitlik etmiş biri olarak yaşadığı 20. Yüzyılı sentezliyor ve tecrübeleriyle geleceğe projeksiyon yapıyor.

Soğuk Savaş dönemi öncesi ve sonrasını değerlendiriyor; totaliter sistemlerin insan ve çevre unsurlarını bütün değerleriyle nasıl tahrip ettiğini anlatıyor.

Merkezinde insanın bulunduğu, sevgi, saygı, şefkat, adalet, insanlık onuru gibi birçok temel unsurla yeniden inşa edilmesi gereken geleceği, küreselleşmenin ne olduğu ve nasıl olması gerektiğini anlatarak açıklıyor.

Çocukluğunu yaşayarak geçirdiği yoksulluğun henüz küçükken kalbine yerleştirdiği şefkat, merhamet ve paylaşma duygularının ancak okuyunca anlaşılacağı bu küçük kitap büyük şeyler ifade ediyor.

Çocuktan büyüğe, politikacıdan yöneticiye, öğrenciden öğretmene, işçiden iş adamına, entelektüele, kentte yaşayana, köyde yaşayana, kısacası herkese hitap eden Yerküre Manifestom, çok boyutlu bir insanlık beyannamesi aslında. (*)

(*)Dr. Ömer Faruk Turan, Kitabın önsözünden.

Başlamadan İstanbul toplantı notlarından kısa bir özet;

-“Ortadoğu ve Akdeniz’in geleceği” konulu toplantıya konuşmacı olarak katılan Sovyetler Birliğinin son devlet Başkanı Mihail Gorbaçov, Sovyetler Birliği’ndeki hataları düzeltmek için çok uğraştıklarını ama başarılı olamadıklarını söyledi. Afganistan’i işgal etmenin Sovyetler için büyük bir hata olduğunu belirten Gorbaçov, bugün benzer bir hatayı ABD’nin yaptığını hatırlattı.

-Gorbaçov, ” ABD politikası aynı hataları yaptı. İnsanlar bana ‘Afganistan’da ne yapmalı?’ diye soruyor. Ben ‘çekilmeniz lazım’ diyorum ” şeklinde konuştu. Yıllar önce İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ‘in kendisine, ‘Afganistan’ı işgal etmeden önce bize sorsaydınız, biz yapmayın, derdik. Afganistan’da 100 yılımızı kaybettik’ dediğini aktaran Gorbaçov, silahlı çözümün sonuç vermeyeceğini söyledi.

-Gorbaçov, Sovyet yönetimi altında yaklaşık 20 milyon Müslümanın yaşadığını hatırlatarak, “Sovyetlerde Bolşevikler İslami değerleri tahrip etti” dedi.

-Rusya olarak Ortadoğu’da barışı görmek istediklerini aktaran Gorbaçov, ” Filistin konusunu konuşmamız gerekiyor. Bu yönde bazı adımlar atıldığını görüyoruz,. Filistin devletinin BM’de tanınması küçük ama önemli bir adım” şeklinde konuştu. Silahların bir kenara bırakılması gerektiğini söyleyen Gorbaçov, “Silahla çözülmesi mümkün değil. Azeri- Ermeni ihtilafı konusunda da bu ülkeler o zaman Sovyetlerin parçasıyken de söylemiştim. Bugün bu sorun günümüzde de devam ediyor” dedi.(Gazetelerden)

Kitabından devamla…

-Küreselleşme, vaktiyle kapalı “medeniyet alanlarına” da nüfuz ederek, bazı toplumların gelenek ve temel taşlarını da yerinden oynatmaya, toplumları bozmaya ve hatta imhaya kadar götürebilmektedir. Küreselleşmenin diğer bir yıkıcı sonucu da toplumun bütün Katmanlarındaki hayat seviyesinin bozulmasıyla ortaya çıkıyor ve kökten dincilik yayılmak için aradığı ortamı böylece bulmuş oluyor.

Bu süreç aynı zamanda Batı medeniyetinin diğer kültürlerle, diğer düşünce sistemleri veya yeni bin yıla ait yaşam tarzlarıyla doğrudan temasa geçmeleri neticesinde güçlenmiş görünüyor. Bugün bunun sonuçlarını islâm dünyasında görmekteyiz. (3)

-“Beynelmilel komünist sistemin çökmesi üzerine, ünlü Fransız okyanus bilimci ve çevrebilimci Jacques-Yves Cousteau çevreye, dolayısıyla doğaya, en çok zarar veren sistemin komünizmden daha çok, her şeyin bir fiyatının olduğu ama hiçbir şeyin değerli olmadığı serbest Pazar ekonomisi olduğunu söylemiştir. Burada komünizme dönelim çağrısı asla yapmıyorum; tam tersine bu ütopya ömrünü tamamlamıştır. Ancak Cousteau’nun bu değerlendirmesine katılmak istediğimi belirtmek istiyorum. (4)

Nasıl «Yeşil» Oldum?

Bana, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Sovyet Rusya başkanlığını niçin bıraktığımı ve neden çevreci olmaya yöneldiğim,  Green Cross’un (Yeşil Haç) başına neden geçtiğim sık sık soruluyor.

Her insan kendi yeteneğine en uygun işi bulup, yapmağa çalışır.

Ben şahsen çevrebilimin geniş anlamıyla sosyal adalete olduğu kadar barış ve güvenlik meseleleriyle de birbirinden ayrıştırılamayacak kadar ilgili olduğu inancındayım.

Çevrebilim bana bütün hayatım boyunca bir sentez yapma imkânı verdi. Sırasıyla yaşayarak sentezlediğim hayat önce bir köylünün, daha sonra bir entellektüelin, bir yöneticinin, bir siyasetçinin ve sonunda dünyadaki toprak parçasının altıda birini bünyesinde barındıran bir devlet başkanının hayatıdır.

Kafkasya’da, eski çağlardan beri birçok yabana istilalara uğramış ve çeşitli kültür ve medeniyetlerin kavşağı olmuş Stavropol bölgesinde dünyaya geldim ve orada büyüdüm.

Bu bölgede Rusların dışında Ukraynalılar, Rumlar, Ermeniler ve Kuzey Kafkasya halklarından Karaçaylar, Çerkezler, Osetler, Nogaylar. Çeçenler ve diğerleri yaşar.

Doğduğum yer bana farklı dinlere, dillere, gelenek ve göreneklere ve farklı milletlere saygılı ve hoşgörülü olmayı öğretmede ilk okulum oldu.

Oldukça dar bir coğrafya ’da düzinelerce dil ve halk kültürleri birarada yaşarken, ortodoksluğun üç dalı”’ bulunuyordu ve bunların İslâm’inkinden daha çok temsilcileri vardı,

Bir köylü ailesinin bünyesinde, köyde geçen hayat sıkı sıkıya tabiata bağlıydı. Bu çetin hayat şekli doğal ve sosyal felaketlere direnmek için oldukça fazla gayret gerektiriyordu.

Çocukluğum tam bir yoksulluk içinde geçti. Kata denilen geleneksel, kerpiçten yapılma bir evde yaşıyorduk. Duvarların saman ve çamurdan, zemini ise topraktı. Rus sobasının üstünde uyuduk ve kışları ineğimizi evin girişine alır, ilkbaharda da tavuk ve ördeklerimizi burada barındırırdık.

1933’te, daha küçük bir çocuk iken, açlık bütün bir Stavropol bölgesini kasıp kavurdu. Öyle bir açlık oldu ki, komşu Ukrayna’da açlık tatbikatları yapılıyordu. Birçok tarihçi bu açlığın zamanın iktidarı tarafından kasten düzenlendiğini yazar.

Şöyle ki, köylünün ürünü, tohumu, ekini ülkenin hızlandırılmış Sanayileştirilmesi için işçi yığınlarını beslemek amacıyla müsadere ediliyor ve köylüler dahil bütün kolektivizasyona karşı direnenleri bertaraf etme amacını taşıyordu.

Bununla birlikte, Sovyet kolektivizminin bizzat kendisi kırsal alandaki geleneksel hayat tarzım yıkarak, en müreffeh ve eşraftan olan köylülerle gulakları Sibirya’ya sürerek tarım üretimini mahvetmişti.

Doğduğum köy olan Privolnoy halkının neredeyse yansı o sene açlıktan öldü. Bunların arasında bir amcam ve iki halam da vardı.

Açlığın ardından yeni bir felaket daha başladı: Stalin temizliği. İki dedem, her türlü uydurma suçlamalara maruz kalarak tutuklanmış ancak Allah’tan hayatta kalmışlardı.

Fakat, eşim Raysa’nın dedeleri kurşuna dizilmişler ve ancak 1988’de hakları iade edilmişti.

1941’de, bir diğer trajediyi yaşadık: Nazi Almanya’sı istilası. Babam cepheye gitmişti.

Annem ve o Zamanlar küçük bir çocuk olan ben. Alman işgaliyle, açlıkla ve babamın akıbetinin ne olduğu sıkıntılarıyla yaşadık hep.

Hatta bir ara babamın öldüğüne dair yalan bir haber de edinmiş ve bütün köy yasa boğulmuştu.

Şimdi, o felaket yıllarından özellikle unutamadığım hatıralar hangileridir, diye sorulabilir. Şüphesiz savaşın birinci kışı…

Öylesine alışılmamış çetin bir kıştı ki, sanki tabiat bile Hitler istilasına direnmişti.

Diğer hatıram, açlık ve sefaletti. Hemen hemen köylünün bütün ürünü orduyu ve askeri sanayi için çalışan işçileri beslemek amacıyla hükümete teslim ediliyordu.

Hatta temel gıda maddelerinin temini bile zorlaşmıştı. Rus Tatiana Tolstoi’un “Slynx” romanındaki gibi veya Amerikalı yazar Philippe K. Dick’in yazdıkları gibi, “felâketten sonra’ dünya tasvirlerini hatırlatan sanayi öncesi ekonomisine geri dönmüştük.

Kenevir ekiliyor, koyun yünü kırpılıyordu; büyükanneler çatı aralarından iğlerini çıkarıyor, yün eğiriyor, dikişte herkes eski mesleğine dönüyordu. Hatta, ayakkabılar bile, herkesin kendi kendi elleriyle dikmesi gereken çarıklardı.

Sığır derisi biçilip kesiliyor, daha sonra elle dikiliyordu; köselesi ise mazota yatırılıyordu.

Tuzu, köyün elli kilometre ötesinde bulunan bir tuz gölünden çıkarıyorduk. Sabun sodadan elde ediliyor, ateşi yakmak için silisli taş kullanılıyor ve tarlalardan toplanan tanksavar bombalarının içindeki patlayıcı maddelerden kibrit yapılıyordu.

Her şeye rağmen, hiç unutamadığım ve o zamandan beri savaştan nefret etmeme sebep olan olay ise şudur: 1943’ün Şubat sonu veya Mart başlarıydı. Karlar erimeye başlayınca arkadaşlarımla birlikte köyüm Privolnoy ile komşu belde Biyelaya Glina arasındaki ormanda “ganimet” aramaya gitmiştik.

Orada, muharebede ölmüş bir grup askerimizin cesetleriyle karşılaştık. Parçalanmış ve vahşi hayvanlar tarafından yansı yenmiş vücutlar, etrafa saçılmış paramparça üniformalar, beyazlaşmış ve hâlâ tüfeklere yapışık kol ve el kemikleri, boş göz çukurları ile bize bakan kasklı kafatasları…

Savaşın bu yüzünü, bu sürrealist tabloyu asla unutamadım.

Ne zaman ki yeni bir çatışmadan bahsedilse veya yeni bir terör eylemini duysam ve ölenlerin sayısını bildiren soğuk yazılar okusam o askerlerin hazin manzarasını hatırlarım.

Beynime kazılı korkunç bir fotoğraf daha var: Savaştan birkaç yıl sonra Moskova’ya okumaya gittim. Trenle yolculuk ediyordum. Güzergâhım birçok aktarma gerektiriyordu ve bitmiş muharebelerin cereyan ettiği birçok şehirden geçiyordu: Stalingrad, Rostov, Garkov, Voronej, Oriol, Kursk. Sonu gelmez, kilometrelerce harabeler, viraneler… Bu da savaşın gerçek yüzüydü.

Savaş sırasında köyümüz soğuğa, açlığa maruz kalsa da, hemen hemen ilkel şartlarda yaşamağa mecbur kalsak da, ailemden birçok kişinin de aralarında olduğu asker ve subayların yığınlar halinde ölümleri, ölüm haberleri ve ülkemizin bir bölümünün işgal altında oluşuyla yaşadığımız sonsuz acı karşısında çektiğimiz ıstırapları bir gün bitecek diye düşünüyorduk. Bizi yaşatan şey, zafere olan inancımızdı ve kolhoz hayatının savaştan sonra yaşantımızı düzelteceğine inanıyorduk.

Buna rağmen, savaştan sonra da hayatımız hiçbir şeye benzemedi ve resmî propagandanın vadettiği gibi hiç olmadı. Sovyet köylüsünün hayatını ballandıra ballandıra anlatan aşırı abartılı film ve kitaplar günden güne bollaşıyordu. Bu kitap ve filmlerde işlerini cesaret ve feragatle yapan ancak sevinç ve kıvanç içinde dinlenen, eğlenen kolhozlular görülüyordu. Halbuki, her gün yaşadığımız gerçek çok farklıydı.

On beş yaşımda yazları babamla biçerdöver şoförü olarak çalışmaya başladım. Babamla nöbetleşe, çok zor şartlar altında, neredeyse günde yirmi saat çalışıyorduk. Bütün köylüler zor şartlar altında çalışır ancak emeklerinin karşılığı para olarak değil “doğadan” bir başka deyişle tarım ürünlerinden verilirdi ve bu da sefalet bedeliydi.

Kolhoz ailesi kendisine verilmiş olan bir parça toprak sayesinde geçinmeye çalışırdı. Tabii ki bu arada bu topraktan elde ettiği mahsulün bir kısmım da devlete bırakması gerekiyordu. Hatta, hiç hayvan beslemese bile devlete belli miktardaki sütü, yağı ve eti vermesi gerekiyordu. Meyve ağaçları da, o yıl meyve vermeseler bile. Yıllık verginin kalemleri arasındaydı.

Çar II. Alexandre, Rus köylülerini kölelikten kurtarmışta ama zengin arazileri toprak sahiplerine bırakmıştı. Kendilerine toprak vadettiği için devrimi destekleyen milyonlarca köylünün desteğini alan sosyalist ütopya, Stalin’in yönetiminde yeniden köleliğe dönüşmüştü.

Devlet tarafından tamamen kul köle haline getirilen köylüler şehirlerde bile barınak bulamıyorlardı. Bir iş bulmak veya ikametgahını değiştirmek isteyenler için zorunlu olan meşhur dahili pasaport onlara hiçbir zaman verilmedi.

Ergenlik yaşıma vardığımda, bu fedakârlıkların geçici olduğu ve bir gün parlak geleceğe kavuşacağımızı düşünmeme rağmen, Sovyet köylülerinin sosyal adaletsizliğin kurbanları olduklarını görüyor ve her gün karmakarışık duygular yaşıyordum.

Tabiatın ne kadar güçlü olduğunun farkına varmam da yine bu savaş sonrası yıllarda oldu. Bugün, şehir çocuklarının çoğunluğu için olduğu gibi benim torunlarını için de tabiat soyut, güzel ama uzaklarda bir dünyadır. Ormanlarda, parklarda “ağaçlar” ve “çiçekler” biter, “kuşlar” öter.

Fakat, onlara bu garip tarla çiçeğinin nasıl bittiğini veya hangi kuşun benzer tanda ses çıkardığım sorduğunuzda, hiçbirine cevap veremezler.

Elbette ivan Tourgueniev’i okudular ancak muhtemelen tabiata ait derin tasvirleri atlayarak okudular. Orada bahsedilen sayısız bitki ve hayvanın görsel algılamalarına ulaşamadıkları da ayrı bir gerçek.

Tam aksine, benim İçin, köy çocuğu, tabiatla ve özellikle steplerin sihirli dünyasıyla olan içiçeliği ve ilgisiyle, güneş batarken keklik ötüşlerinin yankılandığı, akşam rüzgârının okşamaya ve sayısız yıldızların parlamaya başladığı uçsuz bucaksız genişliklerde kendinden geçer.

Hayatının en üzücü saatlerinde, tabiatın kucağı benim hep sığınağım olmuştur. O benim için ne bir “çevre” ne de bir “istirahat yeri”dir; sinesinde her Zaman dinî bir duyguyla nefes alıp verdiğim kutsal bir mekandır benim gözümde.

Savaştan hemen sonra ülkenin üstüne çöken toz fırtınası ve kuraklık manzarası karşısında tabiata ne kadar bağımlı olduğumuzu anladım. 1946’da, birçok tahıl alanı gibi bölgemiz de büyük bir kuraklık yaşadı. O yıl hemen hemen bütün mahsul heba oldu. Aç insanlar gruplar halinde Stalingrad ve diğer şehirlere akın ettiler.

Varlarını yoklarını ekmek karşılığında takas ediyorlardı. Aynı sahneler 1947’de bizzat bizim başımıza da geldi. 1948 yılı da aynı durumla başladı. Toz fırtınası üç gün boyunca Kuzey Kafkasya’yı kasıp kavurdu. Bir kimseyi beş metre mesafeden fark edemiyordunuz.

Fırtına bittiği gün babam beni tarlaları dolaşmaya götürdü. Buğday başakları kırılmış ve toprakla örtülmüştü.

Babam çok ihtiyatlı bir insandı. Çocuklarına ve hanımına karşı sesini asla yükseltmezdi.

O durumdayken bile ağlamıyor, bağırıp çağırmıyordu. Fakat onu ümitsizliğe gark olmuş olarak görüyordum.

Birkaç gün sonra aniden yağmur başladı. Gencecik sapların dirildiğini ve yeniden bitmeye başladığını gördüm. Mükemmel bir hasat kaldırdık o yıl.

Bu benim ilk hayat dersimdi. Zira, o zamanki resmî doktrinin ne olduğunu hatırlatmakta yarar var. Her okulun duvarlarına ünlü ziraatçi İvan Miçurin’in vecizeleri asılıydı.

Miçurin elma ağaçlarım aşılayarak randımanı artırmayı başarmış ve ‘Tabiatın bize ihsanda bulunacağını beklememeliyiz; görevimiz ondan sökerek almaktır” demişti.

Birkaç yıl sonra, Moskova’daki eğitimimi tamamlayınca, doğduğum yerde çalışmak üzere döndüm ve bu vecizenin nasıl anlaşılıp, nasıl algılandığını gözlerimle şahit oldum. (5)

Resim;www.radikal.com.tr

Kaynakça;

(1)Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom”, s.12

(2)a.g.e. Sahife,36

(3) Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom”, Sahife, 39

(4 Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom”, Sahife, 42

(5) Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom”,

Devam edecek…

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*