Kurtuluş Savaşının gerçekleri, Atatürk Halife mi olmak istedi? (Son)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Karabekir Paşa’nın, 10 Kasım 1923 tarihinde, “Cumhuriyet taraftarıyım. Fakat şahsi saltanatın aleyhtarıyım” sözleriyle üstü kapalı olarak Atatürk’ü suçlaması ciddi tartışmalara sebebiyet verdi. Bazı basın organlarının, Karabekir Paşa bu sözleri ile, “ Atatürk’ü diktatörlükle suçluyor” şeklinde yorumlamaları, Paşalar arasındaki gerginliğe ciddi ölçüde katkıda bulunuyordu.

İşte böyle bir ortamda Karabekir Paşa’nın Atatürk’ü Halife olmağa çalışmakla suçlaması ve ardından da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın saflarında yer alması paşalar arasındaki gerginliğin ayrılık noktasına doğru taşınması sebebiyet verdi”’ (1)

Karabekir Paşa Halifelik hususunda, Atatürk için, Hilafet ve Saltanatı almak için koyu bir mümin çehresiyle minbere kadar çıkıp hutbeler okumak, muvaffak olmayınca bizzat meth ve sena edilen mukaddesata dil uzatmak ve bunlan alt üst etmek üzere bir de tek adamlığa çıkmak gibi iki tehlikeli ifratın birinden diğerine atlamak herkesin yapabileceği bir iş değildi. Fakat bu selaha doğru gidiş de sayılmazdı. Mustafa Kemal Paşa’nın çıkamadığı bu makamı yıkmak kararını vermiş ve fiiliyata geçirmiş olduğuna şüphem kalmadı” der. (2)

Bu dönemde Atatürk Cumhuriyet’in ve inkılapların geleceği için hem halifeliğin kaldırılmasına muhalif ya da çekimser davranan arkadaşlarına karşı temkinli hem de daha önce ittihatçılığıyla tanınan arkadaşlarına karşı tepkilidir. Bu tepki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kuruluşu ile açıkça gün yüzüne çıkar, Şeyh Said isyanı ve Atatürk’e İzmir’de düzenlenen suikast olayından sonra doruk noktaya ulaştı.Ve daha önceki dönemlerde İttihat ve Terakki Cemiyetinde aktif rol oynayan bazı isimlerin İstiklal mahkemelerinde yargılanmaları ile neticelendi. (3)

Gelişmeler, inkılâbın doğal mantığı içinde ve yeni bir siyasal rejimin yerleştirilmesi gayretleri çevresinde düşünülmesi gerekirken üçüncü kişilerin meseleyi kendi düşünceleri ve çıkarları doğrultusunda yorumlanması paşalar’ın “Çağdaş Türkiye” olarak tespit ettikleri ortak hedefe ulaşılması yolunda farklı görüşlerin ortaya çıkmasına ve hatta dargınlıkların doğmasına sebep oldu . (4)

Nitekim Refet Bele bu durumdan bahsederken, “Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşlarının yalnız tatbikat hususunda aralarında meydana gelin nokta-i nazar farklarından istifade ederek aralarını daha çok açmak ve kendilerini çok lüzumlu birer şahsiyet gibi göstermek fikrini takip eden insanların aynı tarz düşünüşünün eseri ve izlerini şimdi de yazılan makalelerde görmekteyiz. Bize Rauf Bey ve Şürekâsı diyorlar; Bunu reddederim. (Ortada) yalnız Mustafa Kemal ve arkadaşları vardır” der .(5)

Atatürk ile paşaların arasını açmaya çalışan bir takım insanların varlığından Adnan Adıvar Bey’de bahseder. Halide Edip Adıvar’ın naklettiğine göre Adnan Bey bu durumdan büyük bir üzüntü duymuş ve endişelerini Atatürk’e şu ifadelerle iletmişti.

-“Yanınızdaki adamların Ali Fuad ve diğerlerine karşı böyle ulu orta konuşmalarına nasıl izin verirsiniz. Bu değersiz adamlarla ne çeşit bir hükümet kurmayı düşünüyorsunuz”?

Adıvar’ın bu açık ifadelerine Atatürk, çok içten ve açık olarak cevap vermiş ve bunların dediklerine kulak asmadığını belirtirken,

-“Onlar birer maşadır. Hiçbir zaman benim gerçek arkadaşlarım ve kardeşlerimin arasına giremezler” demişti . (6)

Ancak inkılâpların devamı müddetince Milli Mücadele dönemindeki arkadaşları ile olan ilişkilerine baktığımız zaman Atatürk’ün “maşa” olarak tanımladığı insanlardan hiçbir şekilde etkilenmediğinden söylemek de zordur.

Atatürk ile Paşaların çatışmasına sebebiyet veren bir diğer olayda inkılâplar meselesidir. Atatürk inkılâpları Çağdaş Türkiye için mutlaka ve bir an önce gerçekleştirilmesi gereken kurallar olarak görüyordu.

“Kalsbad Hatıralar”ında da ifade ettiği gibi inkılâpların gerekirse jop darbesi ile yapılması lüzumuna inanıyordu .

Bu sebeple uygulamaya konulacak yasaların, inkılâpların yerleştirilmesi yolunda düzenlenmesine taraftardı.En azından inkılâpların yerleştirilmesine kadar mecliste bir muhalefete sıcak bakmıyordu.

Aslında Kâzım Karabekir Paşa, Atatürk’ün inkılâplarının önemli bir kısmını onaylıyordu. Ancak inkılâpların belirli bir kesimin değil, bütün milletin yararına olmasında ısrar ediyor ve

-“Ben Milli istiklalimiz gibi milli hürriyetimizi de en mukaddes bir gaye tanırım. Bunun için, medeni hedeflerimizde sür’at fakat içtimai gayelerimizde tekâmül taraftarıyım. Ve hiçbir sebep ve bahane ile halkı tazyike ve iradeyi istibdada çevirmeye taraftar değilim…”

Diyordu. Yani iradenin tamamen millete bırakılması düşüncesiyle Cumhuriyet’in ilanından sonra, savaş dönemine ait olan İstiklal Mahkemelerinin desteği ile halkın iradesi dışında İnkılâpların yapılmasına taraftar değildir.

“Bu asırda hiç kimse başkasının vasiyetine muhtaç değildir. (7) Mahkemedeki davası için bir dava vekili seçme hakkına (Sahip) olan bir insan, milli işini gördürmek için vekilini doğrudan doğruya seçme hakkına sahip olmazsa Cumhuriyet normaldir denemez. Fırkalar gelince yukarıdan aşağıya emirler veyahut aşağıdan yukarıya tazyiklere mani olacak esaslı kademelerdir. Bugünkü ihtiyaçlar firkalarla giderilir. Bunlar olmadıkça hakiki hürriyet olmaz” (8) Kanaatindeydi.

Karabekir Paşa aynı zamanda bir siyasi partinin de lideri olan Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığına da karşı çıktı . (9)

Cumhurbaşkanının bu makama seçildiği andan itibaren partisinden ve milletvekilliğinden ayrılmasını istedi.

Buna karşılık Atatürk bin bir zorlukta kurulan Cumhuriyet’i tam anlamı ile yerleştirmeden partiyi ve iktidarı bırakmak niyetinde değildi.

Halkın geleceği için halka rağmen Cumhuriyet’in temel kurallarını yerleştirmeye kararlıydı.

İnkılâpların, İnkılâp’a tam olarak gönül vermiş insanların kontrolunda yerleştirilmemesi durumunda Cumhuriyet’e karşı ciddi tehditlerin geleceğini görmektir.

Nitekim Şeyh Said isyanı, Atatürk’e düzenlenen suikast şapka, vb. gibi olaylar inkılâpların yavaş yavaş evrim yönetimi ile uygulanmasının mümkün olmadığını göstererek Atatürk’ü, inkılâpların radikal bir şekilde uygulanmaya konması hususunda haklı çıkardı.

Bununla birlikte inkılâpların radikal gelişimini tamamladığı 1933 yılından sonra Karabekir Paşa ve arkadaşlarının öncülüğünü yaptığı evrim içinde halkın da onayını alarak çağdaşlaşma yönetimi benimsendi. Bu dönemde itibaren Atatürk yeniden eski arkadaşları Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve diğerlerinin gönüllerini almak için harekete geçti . (10)

Önce Ali Fuat Paşa Atatürk’ün samimiyetini yeniden kazandı. Atatürk 1935 seçimlerinde de Refet Bele’ye açık bulunan milletvekilliğine seçilmesi için yardımcı oldu . Ardından sıra Rauf Orbay Bey ile Kâzım Karabekir Paşa’ya geldi.

1936 yılında Ali Fuat Paşa, Atatürk’ünde onayını alarak Atatürk ile Kâzım Karabekir Paşa’yı barıştırmak istedi, Ali Fuat Paşa, barıştırma girişimini şu şekilde anlatmaktadır.

-“Dolmabahçe Sarayı’nda 1936 yılında açılan Milletlerarası Tarih ve Dil Kongresi münasebetiyle, Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’yı hatırlayarak bana,

-Karabekir Paşa marif, dil ve tarih ile meşgul olmuş bir arkadaştır. Niçin bu kongreye gelmiyor. Ben ona bir davetiye gönderteyim sizde kendisine tarafımdan hususi bir süratte davet edildiğim söyleyin demişti.”

Karabekir Paşa, Atatürk’ten gelen bu daveti memnuniyetle kabul etti. Ali Fuat Paşa ile birlikte kongre salonuna da geldi. Atatürk ile uzaktan selamlaştı ve bir süre de kongreyi izledi. Fakat yukarıda da ifade ettiğimiz bazı şahıslar yüzünden milli mücadelenin iki kader arkadaşı yüz yüze görüşme imkânı bulamadı.

Karabekir Paşa Atatürk ile görüştürülmemesi olayını Ali Fuat Paşa’dan naklen şöyle anlatmaktadır.

-“Birgün Ali Fuat Paşa bana şunları anlattı. Kendisi kongrede yanımdan ayrıldığı zaman Gaziye, vazifesi olanlardan birisine, benim Atatürk tarafından hususi olarak davet edildiğimiz, fakat vazgeçilmez ihtiyatlar ve sebepler dolayısıyla çok geç kalamayacağımı ve bu mevzuundaki mazeretimi benim tarafımdan değil de kendisi tarafından iblağ edilmesi şekliyle söylenmiş ve arz edilmesini istemiş.

Ali Fuat Paşa, vazifesi bu şekildeki dilekleri devlet reisine arz etmek olan resmi hüviyetli zatla da kifayet etmeyerek, Gaziye şahsı yakınlığı ile malum diğer bir mebus ile de vaziyeti anlatmış. (Bu zat eski bir askerdi ve benim maiyetimde bulunmuştu.)

İkisi de Gaziye hiç ama hiçbir şey söylememişler. Anlaşılıyor ki bir şey söylememek ve elde elen yapılacak bu görüşmeye karşı imişler. Nitekim Gazi kongre faaliyetleri bittikten sonra neden gittiğimi sormuş. Ah Fuat Paşa vaziyeti izah edince çok müteessir bir tavırla susmuş. (11)

Milli Mücadele yıllarının iki büyük dostu ve kader arkadaşı ne yazık ki özellikle Cumhuriyet’in ilanından sonra metodolojik (Bir amaca erişmek için izlenen, tutulan yol, usul, sistem.) görüş ayrılığı içindedir.

Bu metodolojik görüş ayrılığına rağmen milli mücadele kahramanlarının, milli mücadeleden soma da devam etmesi muhtemel birliktelikleri, bu dostluğu çekemeyen üçüncü kişiler tarafından kolaylıkla istismar edilince paşalar arasındaki birliktelik aynı samimiyetle devam ettirilememiş ve hatta zaman zaman ciddi kırgınlıklara varan çekişmelerin doğmasına sebep olmuştur.

Tarafların dostluğun yeniden sağlanması hususunda 1933 ten itibaren başlattıkları iyi niyetli açıklamalar da maalesef yüz yüze görüşmelerin yapılamaması yüzünden sonuçsuz kalmıştır.” (12)

*    *    *

Tarih bir ilimdir.

Ve ilmi çalışmaların kalitesi, iddia ve karşı iddiasının birlikte değerlendirildiği durumda yüksek ve inandırıcı olmakta, inandırıcılığı oranında aynı zamanda da zengin bir gelecek, doğru bir rehber olabilmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu, sadece ekonomik, sadece hatalı yönetim, sadece sosyal manada halkı çağın gerektirdikleri doğrultusunda hazırlayamamak veya yönlendirilememesi nedeniyle batmamıştır.

Son beş binyıllık tarih dilimi, devletlerin gelişmesi ve yıkılması yönünden incelendiğinde, devletlerinde canlılar gibi, uzun bir hamilelik döneminden sonra doğduğunu, doğanın kendi fıtratı doğrultusunda (ancak) gelişebildiği, bu özelliklerin kaybedilmesi ile birlikte devletlerin de giderek süreç içerisinde bir balon gibi sönerek küçüldüğü görülmektedir.

Bunlarla birlikte, her zaman bir büyük devletin yedeğinde, büyük devlet olmak isteyen orta ölçekte devletler olmuştur, olacaktır.

Bu manada mevcut büyük devlet,  yeni büyüyecek devletlerin büyüme kaynağı olmaktadır.

Bugün ABD’nin, Çin’in büyümesine yataklık, kaynaklık ettiği gibi…

Toparlanırsa,

Osmanlı, kimler neyi hangi maksatla söylemiş olsa da, tarihte şerefli, onurlu bir isim bırakarak, görevini yapmış ve kendisini dönüştürecek kadroları kıskançlık göstermeden bilinçli olarak yetişmiş ve yine ülkeyi bir sorunlar yumağı haline dönüşmesine izin vermeden halkın lehine (asla kaçmamış) terk etmiştir.

İşin doğası gereği böyle olması gerekiyordu…

Olması gerektiği gibi de olmuştur…

Cumhuriyet, bir yönetim olarak Osmanlıya çok şey borçludur…

Osmanlı da, kendisini yokluklar içerisinden, büyük fedakârlıklarla ayağa kaldıran halkına ve yöneticilerine çok şey borçludur…

Bizler önce Anadoluluyuz…

Bizler Müslüman Türkler,

Bizler, bu toprakların yağmurlarıyla ıslanmış, güneşinin altında kavrulmuş, rengi, ırkı, inancı ile birlikte yaşamış olan halklardan birer parçayız,

Bizler kuşlara yuva yapacak, kışın dağ başındaki aç kurtlara et dağıtacak kadar vicdan sahibi bir milletiz…

Ancak, bizlere ne oldu da, kuşlara yuva yapan bir kültür, bir değerler kümesi, kardeşine işkence eder, mezar kazar geldi?

Evet…   Bizlere ne oldu?

Kaynaklar;

Konu ile ilgili daha geniş bilgi için bakınız, “Atatürk ve Kâzım Karabekir Paşa, Bir Dostluğun Dargınlığa Dönüşmesi “ Dr. Yaşar SEMİZ

(1) Kandemir Feridun, Rauf Orbay, İstanbul 1965, s. 100.

(2) Karabekir İstiklâl Harbimiz, s. 1079-1080; İpekçi, s. 90; Ayrıca bak Doğan D. Mehmet “Hilafet’in kaldırılması; Osmanlı Devleti’nin Yok Edilmesi Sürecinin Sonu Veya îslam’ın Dünya Siyasetinin Dışına Çıkarılması”, Yeni Türkiye, yıl 1, Sayı 3, Mart-Nisan 1995, s.565-579

(3) Yakın bir bir Görüş için bak, Bleda, Mithat Şükrü, İmparatorluğun Çöküşü, Remzi Kitabevi, Tarihsiz s. 156- 157, Yalçın, Hüseyin Cahit, Siyasi Anılar, Yayına Haz; Rauf Mutluay, İstanbul 1976, s. 276-290; İpekçi, s. 24

(4) Çekişmelerin ortaya çıkışı ve uzlaşma arayışları için bak. Karaosmanoğlu, s.81-82

(5) Karaosmanoğlu, s.81; Yakın bir görüş için bak, Kandemir Feridun, Hatıraları ve söylemedikleri ile Rauf Orbay, İstanbul 1965, s. 191-192

(6) Adıvar, Halide Edip, Türkün Ateşle İmtihanı, İstanbul 1983, s. 259

(7)Türkdoğan, s. 85; Gök, s. 246

(8) Kandemir, Feridun, Siyasi dargınlıklar, C. 3, İstanbul 1955, s.34; Gök, s. 224-226

(9) Kandemir, Feridun, Siyasi dargınlıklar, C. 3, s.34; Gök, s. 225-226

10) Cebesoy, Siyasi hatıralar, C.2, s. 242

(11) 1936 Dil Kurultayında… s.607-608

(12) “Atatürk ve Kâzım Karabekir Paşa, Bir Dostluğun Dargınlığa Dönüşmesi “ Dr. Yaşar SEMİZ

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Merhaba! Kaynaklara dayalı objektif yazılarınız, gölgede kalan birçok soruya ışık tutuyor. Bilgilendirme için teşekkür eder, esenlik dolu çalışmalar dilerim.

Saygıdeğer Ayten Hanımefendi, sizin gibi değerli araştımacılarımızın yazılarımızı okunur bulunması bile bizler için büyük önem taşımaktadır. Saygılarımızla.

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*