Kürt Sorunu, Demokrasi, Barış ve adalet anlayışı ile çözülecektir.

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Güç oyununda tek kural; "Yere düşersen parçalanırsın!"

Güç oyununda tek kural; “Yere düşersen parçalanırsın!”

 

Tarih, Türklerin “Kürt Sorununu” nasıl çözdüğünü şöyle kaydedecektir. “Demokrasi barışı, barış adaleti, adalet anlayışı ülkeye huzur ortamını getirdi.” Osmanlı neden bazı devletler gibi çakma, uydurma değil de büyük devlettir? Büyüklüğü; Osmanlının, halklarını milliyetlerine, ırklarına, inanışlarına göre ayırmaması ve onları yönetirken aralarında taraf olmamasındaydı.

Osmanlı devletini yönetenler sırtlarını daima halka dayamış ve tüm meselelerini halka götürerek çözmüşlerdir. Modern dünya bugün geldiği noktada bu anlayışa; Demokrasi, halkın egemenliği demektedir.

Özeleştirinin, kişileri ve devletleri geliştirdiği, daha hızlı adımlarla büyümeye götürdüğü bilinmektedir.

Cumhuriyeti kurduk, yeni sistemin oturması için Osmanlıya, “Kötü, rezil, satılmış!” dedik. “Böyle olması gerekiyordu” dediler.

İyi de hiç kimsenin aklına Cumhuriyeti kuran tepe yöneticilerimizin Osmanlının kurduğu modern okullarda öğrenim gördüğünü, oradan verilen ruhla şahlandığını hiç aklına getirmemekte midir?

Bunların aksini belki cumhuriyeti takip eden dönemde, ilk 20-30 yılda anlatabilirsiniz de, günümüzde tüm bilgilerin “bir tık ötede” olduğu şartlarda kimden, neyi, nasıl ve ne kadar gizleyebilirsiniz?

Üstüne bugün gizlemek aksi tesir yaratmaktadır.

Ancak şimdi Mevlana’nın ne dediğine kulak verme zamanıdır.

-“Dün dünde kaldı cancağızım. Bugün yeni bir şeyler söylemek lazım!”

……..

 

-“Doğu’da ise yüzlerce çocuk etrafına toplanıp senden bir şey istiyorlar. Derin bir cahillik var, fakat aynı oranda çok da büyük bir kabiliyet ve zeka var. Burayı böyle bırakmak çok acı veriyor. Bunda Kürtlerin de çok büyük suçu var, çünkü aşiret sistemini yıkamıyorlar, törelerinden vazgeçemiyorlar. Bu toprakların insanı kadınına, kızına çok kötü davranıyor…

-“Türkler Kürt meselesinde gerçeklerle büyük ölçüde yüzleştiler. İsimlerini koyma haklarını ellerinden aldık, şehirlerin, kasabaların isimlerini değiştirdik, kendi dillerini konuşmalarına izin vermedik… Biz Türkler şimdi hatalarımızı teker teker ortadan kaldırırken onlardan da bir küçük adım bekliyoruz, ama bu adımı hiçbir yerde göremiyorum…”

-“Türk olmak çok daha zor, çünkü bütün Avrupa, bütün bilinçsizliği ile onların arkasında duruyor. Kürtler çok güveniyorlar ama Avrupa onları kandırır. Avrupa Ermenileri de kandırdı. Avrupa beklediği menfaati elde ettikten sonra Kürtleri pat diye ortada bırakır. Kürtlere kucak açacak olanlar yine bizleriz, Türkler… (1)

Osman Öcalan, (Milliyet 19.08.09)
-“Kürtçe eğitim Türkiye’nin özgün koşulları içinde örgütlenmeli. Mahalli idarelerin yetkileri arttırılmalı. Valiler belediye başkanları gibi seçimle iş başına gelmeli. Basın-yayın alanında tüm engeller kaldırılmalı. Kürtlerin yoğunluklu olduğu yerlerde teşvikler uygulanmalı. Köy koruculuğu derhal lağvedilmeli. Askeri güçler yerlerine çekilmeli. Koşulsuz genel af ilan edilmeli. Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşulları düzeltilmeli.”

Şehit Aileleri; (Vatan, haber 16.08.09)

“EVLADININ FOTOĞRAFIYLA GİTTİ

Atalay ile buluşan şehit aileleri temkinliydi. Bir şehit annesi yemeğe oğlunun fotoğrafını da götürdü. Toplantının ardından bazı şehit aileleri ‘süreci desteklemediklerini açıklarken bazıları da “Kürt açılımı diye bir şey yok” dedi.

Atalay ile yaptıkları görüşmeye ilişkin VATAN’a bilgi veren şehit aileleri, Türkiye’de Kürt değil, Türk sorunu olduğu görüşünü ileri sürdüler. Hükümete, “Evlatlarımızın katilleri ile ortaklık yapıyorsunuz” ithamında bulunan şehit aileleri, “evlat acısının açıların en büyüğü olduğunu ve bunu yaşamayanın anlamayacağını” da ifade ettiler.

Kürtler ne istiyor? (Yazar Orhan Miroğlu, Star, 17.08.09)

-“Bugün itibariyle, Kürtlerin kurduğu siyasi partilerin, önerdiği iki çözüm biçimi var. Birincisi federasyon. Diğeri de, sorunun çözümünü demokrasi ve demokrasinin geliştirilmesinde gören anlayıştır. Bu anlayış, DTP’nin, Meclis’te milletvekillerine dağıttığı Kürtçe, İngilizce ve Türkçe olarak yazılmış programda ‘Demokratik Özerklik’ olarak tanımlanmıştır ve her bakımdan tartışılmaya değerdir. Oysa tartışılmak bir yana, program hemen bölücülük olarak ilan edilmiş, bunun Meclis çatısı altında dağıtılmasının bile ne kadar büyük bir cesaret olduğu söylenmiştir….”

-‘Umutsuz insan ya gerici ya ayrılıkçı olur’
(Eski Gn. Kurmay Bşk. Hilmi Özkök – Fikret Bila röportajı, Milliyet 17.08.09)

Soru; Türkiye hükümetin başlattığı “Kürt açılımı” sürecini tartışıyor. Siz bu sorunun çözümünde AB üyeliğini çözüm olarak gördüğünüzü söylemiştiniz. AB üyeliği bu sorunu nasıl çözer?

– Benim düşünceme göre, gününden mutlu, geleceğinden emin olmayan insanlar yeni arayışa girerler. Gününden mutlu, geleceğinden emin olan insanlar romantik duygularla bazı şeyler talep edebilirler. Ama böyle aşırı istekler ve bunu zorla elde etme hareketleri ancak mutsuzluklardan ve gelecekten emin olamamaktan kaynaklanır. İnsanların onuruyla yaşadıkları bir hayat standardına sahip olmaları çok önemlidir. Ama böyle olmayan insan ne yapar? Ya “bu dünyada ben bunları elde edemeyeceğim” deyip öbür dünyada elde etmeye ümit bağlarlar. Aşırı dindar olurlar. Ya da etnik bir hareketle bağlantı kurarlar. Şimdi, AB’ye girmiş bir Türkiye düşünün, fert başına milli geliri 10 bini geçmiş, 15 bini bulmuş. Gününde mutlu, geleceğinden emin. Bu durumda kimse bir ayrılıkçılık amacı gütmez. Bana Esad’ın çok enteresan bir ifadesi olmuştu. Türkiye’yi ziyareti sırasında benimle de görüşmek istemişti.

Hafız Esad mı?

– Oğlu, Beşar Esad. Söz AB’den açıldı. Orada, ‘General’ dedi: ‘Türkiye AB’ye girdiği zaman Suriye AB’ye komşu olacak.’ Yani AB’ye komşu olmayı bile iyi bir şey olarak değerlendirdi. Görüşler farklı olabilir. AB’yi beğenen olur, beğenmeyen olur. Ama AB bir kurallar manzumesidir. Bir hayat standardıdır. Bir sistemdir. Buraya girdiğimiz zaman fert başına milli gelir artışı, ulaşılacak refah seviyesi, yaşam kalitesi tamamen olmasa bile ayrılıkçı fikirleri yumuşatacaktır. Bu dünyadaki hayatın da önemli ve tatminkâr olabileceği duygularını güçlendirecektir.”

Osmanlı-Avrupa modeli (Yaşar Kemal- Namık Durukan, Milliyet, 19.08.09)

-“Edinilen bilgiye göre, benzer sorunlarda Avrupa’nın önemli deneyim sahibi olduğunu belirten Yaşar Kemal, şunları söyledi:

“Fakat Türkiye’nin geçmişinde de bir imparator deneyimi var. Osmanlı imparatorluğunun mirasçısı. Osmanlı’da çok kültürlü devlet yapısı vardı. Osmanlı’da Kürtlerin medrese eğitimi vardı. Birçok Kürt alimi o medreselerde yetişti. Kürtler birçok alanda kendini ifade edebiliyordu. Toplumun deneyimini çağdaş dünyadaki deneyimlerle birleştirerek çok rahatlıkla demokratik bir çıkış bulunur. Süreçten umutluyum.”

Ancak sorunun çözümünün uzun zaman alacağına da dikkati çeken Yaşar Kemal, “Herkesin birbirini anlamaya çalıştığı süreç yaşanıyor. Bu yaklaşım doğru bir yaklaşım. Bu yeni süreç uzun ve ince bir yoldur. Herkesin sürece katkı sunması lazım. Bu sürecin insanları mutlu kılan bir sürece dönüştürülmesi gerekiyor” diye konuştu.”

Artık sırada kendimizi sorgulamak, eksiklerimizi dile getirmek, sorunlarımızı samimiyetle çözerek ülke ve milletimizin hak ettiği modern, aydınlık bir yola birlikte, el ele, gönül gönüle girmek ve o yolda hızlı adımlarla yürümek vardır.

Bilinmektedir ki;

-Demokrasi özgür ortamları;

-Özgür ortamlar; herkesin kafasındakilerinin, dilindekilerinin ortaya dökülmesini sağlamaktadır.

Bu manada bilinmektedir ki;

-Demokrasi, barış ortamını;

-Barış ortamı; adaleti ve karşılıklı güveni pekiştirmektedir.

İnsan yapısı gereği;

-Barışı sevmektedir;

-Adaleti sevmektedir;

-Huzurlu ortamı sevmektedir.

Ve yine insan;

Barışın, adaletin, güven ve huzurun devamı için daha fazla fedakârlıklar yapmaktadır.

Özetle; Demokratik, özgürce konuşulan bir ortam, bu işin çözümü için birinci şarttır.

Gerçeğinde bu işi en kısa sürede analar çözecektir.

-“Neden?”

Siz hiç ciğerparesini, gözbebeğini kaybeden bir annenin, kuzusunu karatoprağın bağrına emanet ederken yanında bulundunuz, onun feryatlarına şahit oldunuz, Onun hüzünlü yüzüne, gözlerine baktınız mı?

Buna şahit olanlar şunu öğrenmektedir; Bir evladın kaybı, bir ana için yaşadığı müddetçe her uyandığı günün sabahı, onun tekrar tekrar evladı ile birlikte ve onun yerine ve onunla birlikte karanlığa mezara girmesidir.

Bugün ülkemizde böyle onbinlerce hergün evladı ile birlikte tekrar tekrar ölen analarımız bulunmaktadır.

Bu nedenle bu meseleyi en fazla canı yanan analar çözmelidir.

Ya da anaların vekalet verdiği TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ…

Ve iki hikâye ile bu işe herkesin elinden, dilinden, yüreğinden geldiğince; analarımızın, analarımız kadar sevdiğimiz vatanımızın huzurlu bir ortamda daha da hızlı büyümesinin hatırına, çözüme, taş çorbasına bir tutam tuz atmaya, katkı sağlamaya davet ediyoruz.

Taş Çorbası;

Savaşın sonlarına gelinmiştir…

Asker Mehmet terhis edilir…

Ne devlette ona verecek yol için bir para vardır, ne de ailesinde…

Düşer yollara yorgun ve aç…

Ancak her zaman olduğu gibi yalnız değildir, yanında umutları vardır…

Gelir viran, harap bir köye… Çalar bir kapıyı;

Çıkan perişan haldeki çocuğa anlatır durumunu, annesinden ona bir parça kuru da olsa ekmek vermesini söyler…

Askerin dileğini annesine anlatan çocuk annesinden aldığı; “Ah be evladım neyimiz var ki verecek” cevabını kapıdaki askere iletir.

Mehmetçik bu kez; “Anladım, o zaman annen bana bir boş tencere versin, kapının önünde bir taş çorbası pişirerek iade edeyim” der.

Aldığı boş tencerenin içine önce çeşmeden su doldurur ve içine bir çakıl taşı atarak küçük bir çukurun içine yerleştirdiği çalı çırpının üzerine kaynaması için koyar.

Bu arada askerin içi su dolu ve sadece bir taş bulunan tencere ile ne yapacağını merak eden köylüler yavaş yavaş ateşin etrafında halka yaparak toplanmaya başlarlar…

Su kaynamaya ve buhar oluşturmaya başlamıştır. Yaşlılardan birisi ayağa kalkar; “evde benim bir adet patatesim var getireyim de onu boş tencerenin içerisine atarsın” der ve tencereye ilk aşı atar…

Bu davranış üzerine diğerleri de ayaklanır… Koşarak evlerine gider ve avuçlarında, bulgur, pirinç, fasulye, nohut, yağ, soğan kim de ne, ne kadar varsa alır dönerler…

Tencere artık şimdi sanki daha bir keyifle kaynamaya ve fokurdamaya başlamıştır…

Ortada artık kocaman bir tencere aş, taş çorbası yemek için hazırdır.

Mehmedimin gözleri parlamaktadır;

-“Ağalar bu hepimize yeter buyurun taş çorbasına….

Hayır… Hayır! Onun annesi ben değilim şu kadındır…

Hz. Süleyman devrinde bir kadın sokaktaki bir çocuğu sahiplenir…

Ancak; sokakta annesi olarak sahiplenen bir kadın daha vardır…

Dava Hz. Süleyman’a getirilir…

Duruşma sonunda karar verilir; “Çocuk ikiye bölünecek ve birer parçası annelik iddia edenlere verilecektir.”

Kararı duyan kadınların birisi feryat içerisinde bağırmaktadır;

-“Hayır… Hayır! Ben yalan söyledim; çocuğu bölmeyin, verilecek her cezaya razıyım, Annesi ben değilim. Anne olan ötekidir.”

Bunun üzerine çocuk (gerçek anneye) ağlayan kadına verilir, diğeri cezalandırılır.

Taş çorbasına Niyet…

Bir tutam tuz olsa da çözüme bir katkı, Samimiyet

Ve tarafsız, adil bir Devlet…

Şimdi;

Özgürlüğün barışı;

Barış ortamının adaleti,

Adaletin güveni;

Güvenin huzuru getiridiği ve hepsinin temelinde gerçek demokrasinin olduğu bilinmelidir.

Vatan nedir?

Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

 Gerçeğinde bazen sulak, bazen kurak, bazen dağ, bazen çukur bir kuru bir toprak parçasıdır…

 (1) Yazar Ayşe Kulin, Yenişafak

Kürt tarihi uzmanı David MCdowall demektedir ki;“Birinci dünya savaşında ve Kurtuluş savaşında Kürtler (Osmanlı ordusunda) yaklaşık 300.000 civarında kayıp vermişlerdir.”

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*