Küfür ve aşağılamayı gazetecilik sananlar bu olayı ibretle okumalıdır

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Gazeteci, güvenirliliğini korumak adına haberleri rafine etmemeli ve içerisindekini farklı maksatlarla cımbızlamamalıdır.

Gazeteci, güvenirliliğini korumak adına haberleri rafine etmemeli ve içerisindekini farklı maksatlarla cımbızlamamalıdır.

 

 

 

Büyük baskı altında ve imkânsızlıklar içerisinde yapılan bu gazetecilik olayı öğrenildikten sonra günümüzdeki çoğu gazetecinin aslında kastedilen manada bir gazetecilikle ilgileri olmadığı anlaşılacaktır.

Gazeteci ve Gazetecilik…

Demokratik ülkelerdeki iktidarlar kamuoyuna ve sistemdeki kurumlara hesap veriyorlar, verebiliyorlar veya vermek zorunda kalabiliyorlarsa, o ülkelerde, demokrasiden, özgürlükten ve iktidarı elinde tutan oluşumların dışında sistemi denetleyen kurumların varlığından ancak bahsedilmektedir.

Gazeteler- gazeteciler ki, bunlara haber alan-veren kuruluşlar-kişiler demek daha doğru olacaktır. Bunlar, kamuoyu adına hükümeti ve kurumları, (bilgi edinerek-eleştirerek ve öğrendiklerini kamuoyuna ulaştırmak suretiyle) denetleyen sistemin –demokrasinin- koruyucu elemanlarıdır.

Gazeteciler, halka sadece bilgi aktarmamakta,  gerçeğinde bu işlevleri ile halkın yaşamındaki adaletsizlikleri, olumsuzlukları görerek iyileştirilmesi için sorumlulukları gereği  iktidarlara baskı yapabilmektedirler.

Gazeteciler, güvenilir, korkusuz olmalarının yanında,  elde ettiği bilgilerden kişisel çıkar elde etmez ve bunu hiçbir şekilde kullanmayı da düşünmezler.

Gazeteciler,  elde ettikleri bilgileri işlemez (rafine etmez),  bilgileri farkı düşüncelerle cımbızlamaz; iktidarı, muhataplarını öncelikle kamuoyuna olan görev ve sorumlulukları nedeniyle eleştirirler.

1928 Harf Devrimi (*) esnasında yaşanmış gerçek gazeteciliğe bir örnek;

“…Bu yılın 18 Mart Perşembe günü çıkan Servet-i Fünun’un 1544 numaralı nüshasında 279’uncu sayfada “Lâtin Harfleri” başlıklı yazıda şu satırlar okunur:

“…Cumhuriyet banknotlarında Lâtin harfleri bulunacağı da söyleniyor. Anlaşılıyor ki; Lâtin harfleri günün en mühim mes’elesi hâlini almak üzeredir. Bu derece büyük bir değişikliğin neşriyatı (yayınların-gazetelerin) sekteye uğratmadan halli lâzımdır. Çok teenni (sabır) ile hareket etmeli, aceleden sakınmalıdır… İlâh…”

Teenni mi? Dikkat mi? Acele etmemeli mi?

Sen misin bunu söyleyen?

İki yıl sonra bir yumrukta mesele halledildi.

Mekteplerde, matbaalarda, gazetelerde, dergilerde dehşetli bir panik oldu.

Dergilerin hepsi battı. Kısa bir müddet sonra, topu topu dört gazete kaldı İstanbul’da: Milliyet, Vakit, Cumhuriyet, Akşam (1).

Harflerin değişmesinden bir gün önce Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesi olan ikdam (Ali Naci’nin İkdamı), Lâtin harfleri ile ilk çıktığı gün tirajını yarı yarıyadan da aşağı indirmiş, dokuz bin basmıştı. Üç gün sonra iki bine düştü. Hiç satılmaz oldu, kapandı.

En yüksek tirajlı akşam gazetesi olan Son Saat (Hakkı Târik onu bir müddet mendil kadar ufak olarak çıkardı.

Uzun yıllar Türkiye’nin “Flgaro”şu olarak haysiyetle yaşamış olan Vakit, hiç satmaz oldu. Üç kardeşler birçok zararlara dayanarak onu çıkardılar. Ama bir daha belini doğrultamadı.

Akşam, Enis Tahsinin meşhur buluşu sayesinde, yâni parlak kâğıtlar üzerine ilk defa çıplak or..pu resimleri neşretmek hünerini göstererek ve büyük devlet yardımı görerek emekledi.

Milliyet Mustafa Kemal’in malı, Cumhuriyet Yunus Nadi’in gazetesi idi. Resmî ilân gizli tahsisat ve Yahudi Hoffer müessesesinin desteği ile yaşayabildiler. (2)

Büyük ediplerin, bu arada Abdülhak Hâmid’ln eserlerinin kuşe kâğıt üzerine lüks baskılarını yeni bîtirmiş olan bîçâre kitapçı Malatyalı Aziz iflâs etti, delirdi.

Devrin en tanınmış muharrirleri aç kaldılar. Çalı Kuşu’cu Reşad Nuri Maarif Vekâleti’ne iltica ederek öğretmenlik aradı.

Kemal Ahmed, Nahid Sırrı, Arif Oruç, Osman Cemal, Kemaleddin Şükrü, Ercümend Ekrem, Fuad Samih, mahmud Yesarl ve ilâh… Nice edip gazeteci ve muharrir açlığa mahkûm oldu.

Yüzlerce sermürettip, (başdizgici) mürettip, makinist, sekreter, musahhih (düzeltici), karikatürist, hattat, haritacı, ressam işsiz kaldı.

İzmir’de ve ehemmiyetli vilâyet merkezlerinde de durum ayniydi. Yalnız Ankara’da bir değişiklik olmadı. Çünkü orada Hakimiyet-I Milliye’den (şimdiki Ulus) başka bir gazete çıkarılmasına müsaade edilmiyordu.

Buna rağmen, zaten eski harflerle de hiç okunmadığı için, yeni harfler onun hariminde, ahvâlinde ve bütçesinde, tabii hiçbir sarsıntı yapmadı. Oradaki rüfeka prensler gibi yaşamakta devam edebildiler.

Bu maceradan elifi elifine bir yıl sonra Arif Oruç İstanbul’da avuç içi kadar mini mini bir gazete çıkarmağa başladı: 1929, Yarın.

Önce oniki sayfalı bir broşür hâlinde haftada bir defa çıkan Yarın,

Bir ay sonra haftada iki oldu…

Ve bir ay daha geçince dört sayfalı bir günlük hâlini aldı.

Bu gazete Sinan Matbaası’nda çıkıyor ve matbaacı para almıyordu.

Sermûrettip de para aramıyordu, mürettipler de.

İşsiz sekreterler münâvebe (nöbetleşe) ile gazeteyi bağlıyorlardı.

Muhâbirler ayakta kâğıtları duvarlara Dayayarak haberlerini yazıyorlardı.

Ve kimse para almıyordu.

İşin tuhafı, kâğıdını bayi alıyor, bütün bayiler, ikinci elden satıcılar ve müvezziler “Milliyet” ile “Cumhuriyet” ve “Akşam” a gösterdiklerinden daha büyük bir dikkatle bu “Yarın” ı Sürmeğe çalışıyorlardı.

Bu “Yarın” bütün tarihi boyunca fikir Bâb-ı Âli’sinde görülmemiş olan açlığa, sefalete karşı, bir açlık ve sefaleti yaratmış olan darbeye karşı, bir sessiz ayaklanıştı.

Ay geçti, geçmedi, “Yarın” Türkiye’nin en büyük gazetesi oluverdi.

Rotatif sahipleri sözbirliği edip onu basmadılar. Fakat Lâtin harflerinin işsiz bıraktığı bütün düz makineler, her sayfası birkaç kalıp dizilen “Yarın” ı bastılar.

Yarın, altı sayfalı Yarın, yüz elli bin bastı.

Beş kuruşluk gazete öğleden sonra karaborsada yarım liraya, bir liraya müşteri buldu.

Onsekiz sayfalı “Cumhuriyet’in 17, yalnız onyedi nüsha satış yapabildiği, Milliyet’in, Vakit’in ve Akşam’ın, ise satışı şöyle dursun, hattâ dağıtılamadıkları o günlerde…

Bu Arif Oruç’un dehasının değil, gadre uğramış Bâb-ı Âli’nin yumruğa karşı kafa kaldırışı idi.

Serbest Fırka, Yarın Gazetesi’nin yarattığı bu umumî heyecandan doğmuştur..

Murâkabesiz demokrasi olmıyacağını ileri sürenlerin tahrikleri, 1929 dünya iktisadî buhranının tesirleri, falan filân, hep garnitür  (süs için yapılan eklemeler) rivayetlerdir.

Sert bir dikta ile kültür köküne tırpan indirilen millet habbeyi kubbe yapıvermişti.

Tepeden inme, zorla kabul ettirilen Lâtin harfleri bardağı taşıran damla oluvermişti. (3)

Yukarıdaki yazılanlardan anlaşılması gereken önemli bir husus daha vardır

İnsanlar idealist ve samimi olunca, halkımız hiçbir zaman desteğini bu insanlardan esirgememiş ve esirgememektedir.

Halkın gazete okumadığını, medyaya ilgi göstermediğini ileri süren ve kendini “gazeteci” sanan, küfür ve hakaret erbabı’na  duyurulur.

Halk, gazete de okumaktadır, gazeteyi de desteklemektedir. Eğer, gazete-gazeteciler güvenilir olursa.

 

Resim; Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklamalar;

(*) Harf Devrimi, Türkiye’de 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun”un kabul edilmesi ve yeni alfabenin yerleştirilmesi sürecine genel olarak verilen isimdir. Bu yasayla o güne kadar kullanılan Osmanlı Alfabesi’nin yerine, Latin Alfabesi’nin Türkçeye uyarlanmış bir biçimi kabul edildi. (vikipedi)

Kaynaklar;

(1) Tanin, Tevhid-i Efkâr, İleri (Celâl Nuri), Son Telgraf (Suphi Nuri ve Fevzi Lütfü, ilhamı Safa), Vatan (Ahmet Emin) (kapatılmışlardı. Şükrü Baban (Tercüman) sert kanunlar çıkınca 1924’te gazetesini kapamıştı.

(2) “İSLÂM YAZISINA DÂİR”, Sahife,116

(3) (Yeni İstiklâl, 12 Ocak 1966 tarih ve 231 numaralı nüsha) Alıntı; İSLÂM YAZISINA DÂİR, Derleyen KADİR MISIROĞLU (CÜNEYD EMİROĞLU) , BİRİNCİ BASIM – 1993

 

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*