Komşumuz İran’ın Tarihi: Rusya ve İran’ın başına ne geldiyse bizim başımıza da o geldi (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Farkındalık, rafine insanın en belirgin işaretidir.

 

Çaldıran’da 1514’te Osmanlılar ile Safeviler arasında vuku bulan meydan savaşının Osmanlı tarihinde önemli bir yeri vardır. Osmanlılar bu savaşı kendilerine yönelik önemli bir dini ve siyasi tehdidin bertarafı olarak görürken Safeviler, tam tersi şekilde İran’ın istilasını düşünen Osmanlılar’ın bu niyetlerinin başarısızlığa uğratıldığı bir olay olarak yorumlamışlardır. Bununla birlikte savaşın iki önemli figürü olan Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in şahsi davranış ve düşüncelerinin mücadelede önemli bir rol oynadığı fikri de her iki tarafın ortak görüşü halinde şekillenmiş bulunmaktadır.

Öte yandan bu mücadeleye tarihî çerçevede nasıl bakılması gerektiği, bugün ayrı bir önemli mesele olarak karşımızda durmaktadır. Bu sadece tek taraflı kaynakların yönlendirmesiyle değil, karşılıklı mukayeseli çalışmalarla daha doğru bir zemine oturtulabilir.

Aslında bu hadise iki hükümdarın bir bakıma dinî ve siyasi varoluş mücadelesi özelliği taşımaktadır. Osmanlı tarihi açısından bakıldığında ciddi bir tehdit algılamasının ön planda olduğu açık şekilde tespit edilir.

Vaktiyle İstanbul’un fâtihin ani Fatih Sultan Mehmed’in bir Türkmen konfederasyonu olan ve Tebriz-Diyarbekir kesiminde önemli bir siyasî nüfuz elde eden Akkoyunlular’ın hükümdarı Uzun Hasan’ı Otlukbeli’nde 1473’te mağlup edişinden sonra giderek sarsıntı geçiren bu Türkmen Devleti’nin mirası, beklenmedik şekilde Erdebil’de bir tarikat ocağı oluşturan Şeyh Safiyüddin’nin torunlarına intikal etmişti. Bunlar tarikatın kurucusuna atfen Safeviler olarak adlandırılacaklardı. Türk tarihinin belki de en ilginç siyasi oluşumunu meydana getiren Safevi Devletin kurucusu olan Şah İsmail, başlangıçta Sünni bir tarikat olarak bilinen, sonradan Şeyh Cüneyd ve Haydar zamanlarında Oniki imam Şiiliğini benimseyen bu Erdebil’li şeyh ailesinin en önemli simasıydı. Üstelik bu ailenin tabanı tıpkı kendisi gibi Türk unsura dayanıyordu. (1)

Yukarıda İranlı yazarlar tarafından dile getirilen gerçekler, doğru bir tarih için ilim ahlakının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha vurgulamaktadır.

Acı olan gerçek : Doğru bir tarihiniz yoksa hiçbir zaman doğru bir geleceğiniz olmayacağıdır.

Ve geçen bölümde kaldığımız yerden devam ediyoruz.

20. yüzyılın başlarında modern seyahat biçimleri daha yeni başlıyordu; asfalt yollarla demiryollarının uzunluğu 340 kilometreyi bile bulmuyordu. Yabancı bir diplomata göre katır ve develerle yolculuk etmek olağandı, çünkü neredeyse “hiç tekerlekli taşıt” bulunmazdı.(*)

İran genelinde tek motorlu taşıt sahibi olma şerefi şaha aitti. Yola çıkanlar en iyi koşullar altında Tahran’dan Tebriz’e kadar olan 563 kilometrelik mesafeyi 17 günde; Meşhed’e giden S98 kilometre uzunluğundaki yolu 14 günde ve Buşir’e uzanan 1.126 kilometreyi 37 günde geçerlerdi. Gaz lambaları, elektrik ve telefon yalnızca Tahran’da yaşayan birkaç kişiyle sınırlı lüks bir tüketimdi.

İngiliz ziyaretçilerden biri geçmişte özlemle şöyle yazmıştı:

“İran’da hiç şehir olmadığı gibi gecekondu da yok; buharla çalışan sanayi de olmadığından beyni dumura uğratan, kalbi mahrum bırakan, yeknesaklığıyla vücudu ve zihni yoran mekanik zorbalıktan eser yok. Ne gaz var ne elektrik, ama yağ kandillerinin alevi daha hoş değil mi. (**)

Yüzyılın sonunda yollar, elektrik sistemi ve doğalgaz ağı sayesinde ülke ulusal ekonomi içinde bütünleşmişti. Çoğu evde, hatta aile çiftliklerinde su akıyor, elektrik yanıyor, buzdolapları çalışıyordu. Ülkede 10.000 kilometrelik demiryolu, 59.000 kilometrelik asfalt kaplamalı yol ve 2,9 milyon motorlu taşıt vardı artık, bunların çoğunun montajı ülke sınırları içinde yapılmaktaydı. Uçakla gidenler bir yana, Tahran’dan yola çıkanlar ister otomobille ister trenle olsun birkaç saat içinde taşra kentlerine ulaşabiliyorlardı.

Yüzyıl aynı şekilde günlük korkulara da büyük değişiklikler getirmişti. Dönemin başında ortalama bir insanın sürekli karşılaşmaktan korktuğu tehlikeler yoldaki hırsızlarla eşkıyalar; yaban hayvanları, cinler, nazar, önünden geçen kara kediler; kıtlık, salgın ve başta sıtma, difteri, dizanteri, verem, suçiçeği, kolera, frengi ve grip olmak üzere bulaşıcı hastalıklardı. Yüzyıl sona ererken bu korkuların yerini işsizlik, emeklilik, konut, elden ayaktan düşme, kirlilik, trafik kazaları ve otomobil çarpmaları, kalabalık okullar, üniversiteye girme yarışı aldı. İran tam anlamıyla modern dünyaya adım atmıştı. İranlı bir Rip Van Winkle 1900 yılında uykuya yatıp da 2000’de uyandırılmış olsa çevresinde gördüklerine tümüyle yabancı kalırdı.

Bununla birlikte en göze çarpan değişiklik devletin yapısında gözlendi. 20. Yüzyıla girildiğinde devlet, devlet denebilirse elbet. Yalnızca şah ile onun maiyetindeki birkaç kişiden -bakanları, ailesi, baba tarafından akrabaları- oluşmaktaydı. Şah ülkeyi zaten olmayan bürokrasi ve düzenli ordu aracılığıyla değil aşiret reisleri, toprak ağaları, üst düzey ruhani liderler ve zengin tüccarlar gibi yerel ileri gelenlerle yönetirdi. Yüzyılın sonunda ise devlet ülkenin her katmanına ve bölgesine nüfuz etmiş bulunuyordu. Yirmi tane koskocaman bakanlık 850.000 devlet memuru istihdam etmekteydi, ulusal ekonominin yüzde 60’ı bakanlıkların, yüzde 20 kadarı da yarı resmi kuruluşların denetimi altında tutulmaktaydı. Bir o kadar önemli bir başka değişiklik de artık devletin elinin altında yarım milyonluk bir askeri gücün bulunmasıdır.

Yüzyıllar boyunca taşra vilayetlerinin yönetilmesine yardımcı olan ileri gelenlerden geriye yalnızca ruhani sınıf kalmıştır. Devlet o denli büyümüştür ki, kimileri ona “totaliter” der. Fakat totaliter olsun ya da olmasın, devlet öyle büyük bir sıçrama ve hamle yapmıştır ki artık vergi toplama mekanizmasını, adaletin işleyişini ve sosyal yardımların dağıtımını olduğu kadar, organize şiddet kurumlarını da denetim altında tutmaktadır. Böyle bir devlet İran’da hiçbir zaman görülmemişti. Yüzyıllardır devlet kelimesi şahlık yönetimi anlamına gelmekteydi. Oysa şimdi modern anlamdaki devlet tanımıyla eştir. (2)

Devam edecek

-Gelinlik giydirilen İran kime gelin olmaktadır? Batıya mı, İranlılara mı?

www.canmehmet.com

Resim: Yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynak :

(*)A. Mounsey, A Journey through the Caucasus and the Interior of Persia (Londra, 1872), s. 329. (Modern İran Tarihi)

(**)Hale, from Persian Uplands, Londra, 1920. sahife: 30.(Modern İran Tarihi)

(1)İranlı Tarihçilerin Kaleminden Çaldıran (1514) Sahife:10

(2) MODERN İRAN TARİHİ, ERVAND ABRAHAMIAN

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*