Komşumuz İran’ın Tarihi : Batılılar, Şah üzerinden “Modernleşme” adına İran’ı nasıl soydular (3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Başkasının izinden gidilerek ulaşılacak ter yer, iz sahibinin çıkarlarına hizmettir.

 

Şah (23 Aralık 1973’te) bir sürü mikrofonla çevrelenmiş halde, gazetecilerle dolu bir salonda söylev veriyor. Bu olayda, çoğunlukla dikkatli ve düşünceli sessizliğiyle tanınan Muhammed Rıza duygularını, heyecanını -hatta gazetecilerin de fark ettiği gibi sinirliliğini- gizleyemiyor.

Gerçekte bu an çok önemli ve bütün dünya için hayati sonuçlarla dolu. Şah yeni petrol fiyatlarını açıkIıyor. Fiyat, iki aydan kısa bir süre içinde dört katma çıkmış; petrol ihracatından yılda beş milyar dolar kazanan İran, şimdi yirmi milyar dolar kazanacak. Üstelik bu muazzam gelirin yönetimi yalnız Şah’a ait olacak.

Şah otokratik krallığında bu serveti istediği gibi kullanabilecek. İsterse bu serveti denize atabilir, dondurma yapımına harcayabilir ya da altın bir kasaya kilitleyebilir. Doğal olarak çok heyecanlı görünüyor -acaba bizlerden biri ansızın cebinde yirmi milyar dolar bulsa, ayrıca bu servetin düzenli, her yıl geleceğini ve daha da büyüyeceğini bilse nasıl davranırdı? Sonuçta Şah kellesini yitirme pahasına da olsa istediği gibi hareket etti. Ailesini, sadık generallerini ve güvenilir danışmanlarını toplayıp böyle bir servetten yararlanmanın en insaflı yöntemini hep birlikte düşünüp taşınmak yerine, kendisine ansızın olağanüstü bir esinin nasip olduğunu iddia eden hükümdar, (geri kalmış, düzensiz, yarı cahil, yoksul bir ülke olan) İran’ı otuz yıl içinde dünyanın beşinci süper devleti yapacağını herkese ilan etti.

Aynı zamanda büyülü ‘Herkese Refah’ parolasını kullanarak halkı arasında büyük umutlar uyandırdı. Başlangıçta, herkes Şah’ın gerçekten büyük varlık içinde olduğunun farkındayken, bu umutlar tümüyle boş hayaller olarak görünmüyor.

Şah fotoğrafta görülen basın toplantısından birkaç gün sonra Alman haber dergisi Der Spiegel ile bir görüşme yapar ve şöyle der: “On yıl içinde bizler, siz Alman, Fransız ve İngilizler’ln şimdi sahip olduğunuz yaşam standardına erişeceğiz.”

Gazeteci ona inanamayarak sorar: “Bunu on yıl içinde gerçekten başarabilecek misiniz, efendim?”

Şah, “Evet, elbette” diye cevap verir.

Şaşkın gazeteci o zaman şunu sorar:

“Fakat Batı bugünkü hayat standardına ulaşmak için uzun yıllara ihtiyaç duydu. Siz bu zamanın üstesinden gelebilecek misiniz?”

Elbette.

Şimdi, Şah’ın artık ülkede bulunmadığı şu günlerde bu görüşmeyi düşünüyorum; etrafımda yarı çıplak, titreyen çocuklar var. Şiraz dışındaki küçük bir köyün bakımsız, kerpiç kulübeleri arasında balçık ve tezeğe basarak yürüyorum. Kulübelerin birinin önünde bir kadın gübreyi yuvarlak kalıplar haline getiriyor; bunlar kuruduktan sonra (bu petrol ve gaz dolu ülkede!) evin tek yakıtı olarak kullanılacak. İşte bu görüşmeyi hatırlıyorum ve düşüncelerin en sıradanı aklıma geliyor: Saçmalıkların en büyüğü bile insanın uydurma gücünün ötesinde değildir.

Ancak şimdilik Şah kendisini saraya kilitliyor; kendi yurdunu yerle bir eden, beş yıl sonra devrilmesine yol açacak olan yüzlerce emir yağdırmaya başlıyor. Yatırımların iki katına çıkarılmasını emrediyor, büyük teknoloji iç alımları başlatıyor ve dünyanın en gelişmiş üçüncü ordusunu kuruyor.

En modern donanımların sipariş edilmesini, kurulmasını ve kullanılmasını istiyor. Modern makineler, modern Üretimler gerçekleştirecek ve İran üstün bir verimle dünyayı batağa saplayacaktır. Şah atom santralleri, elektronik fabrikaları, çelik fabrikaları ve büyük endüstri siteleri kurmaya karar verir. Bunca karardan sonra, Avrupa’daki nefis kış mevsimini fırsat bilip, St. Moritz’e kayak yapmaya gider. Ancak St. Moritz’deki alımlı ve zarif konağı artık huzurlu bir gizlenme ve sığınma yeri olmaktan çıkmıştır, çünkü bu yeni yalancı cennete  ilişkin haberler bütün dünyaya yayılmış ve güç merkezlerini heyecanlandırmıştır.

Elbette herkes şimdiden İran’dan koparacağı paraları hesaplamaya başlamıştır. Ciddi, saygın ülkelerin namuslu ve zengin başbakan ve bakanları Şah’ın İsviçre’deki evinin kapısında kuyruğa girmişlerdir.

Şah bir koltuğa oturmuş, ellerini şöminede ısıtırken getirilen öneri, teklif ve bildirileri dinliyor. Şimdi bütün dünya ona hayran. Önünde eğilen başlar, bükülen boyunlar, açılan eller. Şah başbakan ve bakanlara döner ve şöyle der: Şimdi bana bakın ve iyi dinleyin, sizler yönetimden anlamıyorsunuz, işte bu nedenle hiç paranız yok. Şah Londra ve Roma’ya ders, Paris’e öğüt verirken Madrid’i azarlıyor. Dünya onu uysal bir biçimde dinliyor, en sert uyarıları bile sineye çekiyor, çünkü İran çölünde yığılan altın piramidin cazibesi her şeye ağır basıyor. Tahran’daki büyükelçiler, bakanlarının kendilerine gönderdikleri telgraflar karşısında deliye dönüyorlar, çünkü hepsi parayla ilgili.

Şah bize ne kadar para verebilir? Ne zaman ve hangi koşullarla?

Vermeyecek mi diyorsunuz? O zaman ısrar edin Ekselans! Biz garantili hizmet sunuyoruz ve uygun tanıtım sağlayacağız! Zerafet ve ciddiyet yerine sonsuz bir itiş kakış; en alt düzeydeki İran bakanlarının bekleme salonlarını bile telaşlı bakışlar, terli eller dolduruyor. Bir araya toplanmış insanlar birbirlerinin ceketlerini çekiştiriyor ve bağrışıyorlar. Sıraya gir, sıranı bekle! Bunlar çok uluslu kurumların yönetim kurulu başkanları ve nihayet az çok saygın hükümetlerin delegeleridir.

Birbiri ardından uçak, otomobil, televizyon ve kol saati fabrikaları öneriyor, sunuyor ve reklamını yapıyorlar. Dünya sermayesi ve endüstrisinin tanınmış -üstelik normal koşullarda saygın- bütün lordlarına ilaveten ülke, önemsiz kişiler, züğürt dalavereci ve dolandırıcılar, altın, mücevher, diskotek, pavyon, esrar, ustura sallama ve su kayağı uzmanlarıyla bir dolup taşıyor.

Bu tür kişiler İran’a girmek için İtişip kakışıyor; bir Avrupa havaalanında, kukuletalı öğrenciler onlara “ülkemizde halk işkenceden ölüyor, Savak tarafından kaçırılan kurbanların ölü mü, diri mi olduklarını kimse bilmiyor” gibi yazılar içeren broşürler uzattığı zaman hiç etkilenmiyorlar.

Bu kimin umurunda; herkes koparacağı paya bakıyor; üstelik her şey Şah’ın umut verici ‘Büyük Uygarlık Kurma’ parolası doğrultusunda yapılmıyor mu? Bu sırada Şah da kış tatilinden iyice dinlenmiş ve mutlu olarak dönmektedir. Nihayet herkes onu övüyor; bütün dünya onun hakkında eserler yazıyor, parlak niteliklerini keşfediyor ve göklere çıkartıyor; ortalıkta bunca kötülük ve rezillik varken onun ülkesinde bunlardan eser bile olmadığına dikkat çekiyor.

Ne yazık ki hükümdarın memnuniyeti uzun sürmeyecek.

Gelişme güvenilmez bir nehirdir, onun akıntılarına dalan herkes bunu bilir. Yüzeyde su düzgün ve tez akar, fakat kaptan dikkatsiz ya da düşüncesiz bir hareket yaparsa, nehrin ne kadar  çok girdap ve yaygın bir sığlık içerdiğini öğrenir. Gemi bu tehlikelerle ne kadar sık karşılaşırsa, kaptanın alnındaki kırışıklıklar da o derece artar. Kaptan yürekliliğini yitirmemek için şarkı söylemeye ve ıslık çalmaya devam ‘. Gemi hâlâ ilerliyormuş gibi görünse de, aslında bir yere saplanip kalmıştır. Geminin pruvası bir sığlığa takılmıştır. Ama bütün bunlar daha sonra gerçekleşecek.

Bu arada Şah, milyarlar değerinde araç gereç satın alıyor, bütün kıtalardan yola çıkan malzeme dolu gemiler İran’a doğru ilerliyor. Ancak Körfez’e girdiklerinde anlaşılıyor ki küçük, demode limanlar bunca yükün altından kalkacak güçte değil (Şah bunun farkına varamamıştı).

Birkaç yüz gemi denizde art arda sıralanıyor ve altı ay kadar orada öylece kalıyor; bu gecikme yüzünden nakliyat şirketlerine her yıl bir milyar dolar ödeniyor.

Her nasılsa gemiler yavaş yavaş boşaltılıyor, ama tam bu sırada ambarların olmadığı keşfediliyor (Şah bunun farkına varamamıştı). Açık havada, çöl ortasında, kabus gibi sıcak bir ülkede milyonlarca ton ağırlığında her türden yük güneş altında yatıyor. Çabuk çürüyen gıda ürünlerinin ve kimyasal maddelerin yarısı boşa gidiyor sonunda.

Geri kalan yükün şimdi ülkenin uzak yerlerine taşınması gerekmektedir ve tam o anda ulaştırma olanağı bulunmadığı ortaya çıkar (Şah bunun da farkına varamamıştı). Daha doğrusu, birkaç kamyon ve römork varsa da, ihtiyaca oranla bu yalnızca bir kırıntıdır. Bu nedenle Avrupa’dan iki bin traktör ve römork sipariş edilir, ancak bunları kullanacak sürücülerin olmadığı anlaşılır (Şah bunun da farkına varamamıştı).

Epeyce tartışma ve danışma toplantısı yapıldıktan sonra, bir yolcu uçağı Seul’den kamyon şoförü getirmek üzere Güney Kore’ye gider. Artık araçlar çalışmaya ve yükü taşımaya başlamışlardır, fakat sürücüler birkaç kelime Farsça öğrendikten sonra, yerli sürücülerin yarısı kadar maaşa çalıştıklarını keşfederler ve takım taklavatı bırakıp Kore’ye geri dönerler. Bu kamyonlar, bugüne kadar kullanılmamış halde, toz toprak içinde, Bender Abbas-Tahran karayolunda bekleyip duruyor.

Bununla birlikte, zaman içinde yabancı nakliyat şirketlerinin yardımı sayesinde dışarıdan alınmış fabrika ve makineler sonunda belirlenen hedeflerine ulaşırlar. Ondan sonra sıra bunları monte etmeye sahip olmadığı anlaşılıyor (Şah bunun da farkına varamamıştı).

Mantıksal olarak bir Büyük Uygarlık yaratmaya girişen kişinin, yerli bir aydınlar sınıfı kurmak için işe halkı ve uzmanlar kadrosunu eğitmekle başlaması gerekir. Fakat bu kesinlikle kabul edilemeyen bir düşünce türüydü. Yeni üniversite ve politeknik okullar açılsın da, herkes başına iş mi açsın, her öğrenci bir asi, işe yaramaz, özgür düşünceli biri mi olsun? Şah kendi bedenine indirilecek bir kamçı görmek istemezdi elbette. Onun daha etkili bir yöntemi vardı -öğrencilerin çoğunu vatandan uzak tutardı.

Bu görüş açısından bakıldığında ülke eşsizdi. Yüz binden fazla İranlı genç Avrupa ve Amerika’da öğrenim görüyorlardı. Bu tutum ulusal üniversiteler kurmaktan çok daha pahalıya patladı. Bununla birlikte, rejime bir derece dinginlik ve güven sağladı.

Bu gençlerin çoğu asla geri dönmedi. Bugün San Francisco ya da Hamburg’da, Tebriz ya da Meşhed’dekinden daha fazla İranlı doktor çalışmaktadır. Onlar Şah’ın vermek istediği yüksek maaşlar için bile geri dönmediler. Çünkü Savak’tan korkuyorlardı ve hiç kimsenin ayaklarına kapanmak istemediler.

Vatanında yaşayan bir İranlı, ülkenin en iyi yazarlarının eserlerini okuyamazdı (çünkü bu kitaplar yalnız dış ülkelerde yayınlanırdı). Seçkin yönetmenlerin filmlerini göremezdi. (çünkü bu filmlerin İran’da gösterilmelerine izin verilmezdi), aydın dış ülkelerde yayınlanırdı). Aydınların sesini duyamazdı (çünkü onlar mutlak bir sessizliğe mahkûm edilirdi).

Şah halka Savak’la mollalar arasında bir tercih yapma seçeneğini bıraktı. Halk da mollaları tercih etti.

Bir diktatörlüğün yıkılışıyla tüm sistemin bir rüya gibi sona ereceği yanılsamasına kapılınmamalıdır. Gerçekten de sistemin tüm maddi varlığı yok olur. Ancak, psikolojik ve toplumsal etkileri yıllarca sürer gider, hatta bilinç dışında var olan bir davranış şeklinde ayakta kalır.

Aydınlar sınıfını ve kültürü tahrip eden bir diktatörlük, ardında, herhangi bir düşünce ağacının kolay kolay büyüyemeyeceği verimsiz ve çorak bir toprak bırakır. Saklandıkları köşelerden, böyle bakımsız topraklardan çıkıp gelenler en iyi kişiler değil, çoğu zaman kendilerini en güçlüler olarak kanıtlayanlardır; yeni değerler yaratanlar değil, kalın derileriyle iç dirençleri hayatta kalmalarını sağlamış olanlardır yalnızca. Böyle durumlarda tarih bazen, kırılması tüm bir çağ boyu sürebilecek trajik bir kısır döngü içinde dönmeye başlar.

Ancak şimdilik burada durup birkaç yıl geriye gitmeliyiz; çünkü olayların ötesine geçip Büyük Uygarlık’ı yıkıverdik, oysa önce o Uygarlık’ı kurmamız gerekiyor.

İyi de, uzmanların bulunmadığı ve milletin bütün hevesine rağmen eğitim alabileceği hiçbir kurumun bulunmadığı bu yerde, böyle bir uygarlığı nasıl kurabiliriz?

Hülyasını gerçekleştirmek için Şah’ın en azından yedi yüz bin uzmana derhal ihtiyacı vardı. Birinin aklına uygun ve güvenli bir fikir geldi: Uzmanların ithal edilmesi. Bu kararda en büyük etken güvenlik konusuydu; ne de olsa işlerini yapmayı, para kazanmayı ve vatanlarına dönmeyi tasarlayan yabancıların kesinlikle suikast ve İsyan düzenlemeyeceklerinden ya da Savak’a karşı gelmeyeceklerinden, ona dil uzatmayacaklarından emin olunabilirdi.

Genelde, Örneğin Ekvadorlular Paraguay’ı, Hintliler de Suudi Arabistan’ı kurabilselerdi, dünyadaki devrimler sona ererdi. Karıştır, birbirine kat, yeniden yerleştir, dağıt, huzura kavuşursun. Böylece on binlerce yabancı, ülkeye girmeye başladı. Uçaklar birbiri arkasından Tahran havaalanına iniyor: Filipinler’den işçiler, Yunanistan’dan mühendisler, Norveç’ten elektrik teknisyenleri, Pakistan’dan muhasebeciler, İtalya’dan makine teknisyenleri, ABD’den askeri personel ülkeye geliyor.

Şimdi Şah’ın bu dönemle ilgili resimlerine bakalım: Münihli bir mühendisle, Milanolu bir kalfayla, Bostonlu bir vinç operatörüyle, Kuznetskli bir teknisyenle görüşüyor. Bu resimlerdeki İranlılar kim? Şah’ı koruyan Bakanlar ve Savak ajanları.

Bu resimlerde yer almayan vatandaşlarıysa şaşkınlıkla resimlere bakıyor. Bu yabancılar sürüsü ne kadar alçakgönüllü davransa da, teknik uzmanlığı, hangi düğmelere basacağını, hangi manivelaları kaldıracağını, hangi kabloları bağlayacağını bilmesi sayesinde ortalığa hâkim olmaya başlıyor ve İranlılar’ı bir aşağılık duygusuna sürüklüyor.

“Yabancı bilir, ben bilmem.”

İran gururlu bir ulus, onuru konusunda son derece hassas. Bir İranlı bir şeyi yapamadığını asla kabul etmez; böyle bir itiraf itibar yitirmek ve büyük bir utanç demektir. Acı çeker, bunalır ve sonunda nefret etmeye başlar. İranlılar hükümdarlarına yön veren düşünceyi hızla kavradılar.

Siz hepiniz, yalnızca caminin gölgesinde oturun ve koyunlarınızı güdün, çünkü yararlı olabilmeniz İçin bir yüzyıl geçmesi gerek! Öte yandan ben yabancıların yardımıyla on yıl içinde koca bir imparatorluk kuracağım.

Bu nedenle Büyük Uygarlık fikri, İranlılara her şeyin ötesinde büyük bir aşağılanma gibi geldi. (1)

Şahın, Ülkesinde bu ölçekte bir yatırımın kısa sürede gerçekleşmeyeceğini bilmemesi mümkün değildir?

Bu durumda Şah, ülkesini (Büyük ve gereksiz alımlarla) batılı şirketlere ne karşılığında soydurmuştur?

Bugün Petrol zengini ülkelerde yönetimde olanlar, iktidarının devamı için batılı gelişmişlere alenen yüzlerce milyar dolar haraç ödemektedirler. Suudiler, Katarlılar, Birleşik Arap Emirlikleri vb.

Peki, Doğu insanı ölçüsüz soyulacak kadar basiretsiz midir?

Basiretsiz değilse, nasıl bir kumpas içerisindedir, ki: Yaşadıklarının farkında değildir?

Veya

Özellikle petrol zengini ülke yönetcileri ülkelerini neyin karşılığında batılılara peşkeş çekmektedirler?

www.canmehmet.com

Devam edecek

-İranlılar kimlerdir?

Resim: https://herkesindergisi.com/adem-taner/iranda-son-sah-muhammed-riza/

(1) İran Tarihi / The Persians, Pers İmparatorluğundan Günümüze… Gene R. Garthwaite, Sahife:52

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*