Komşu İran’ın Tarihi : ABD Başkanı Trump’ın Tehdit Ettiği İran, ABD ve Avrupa’nın Kurtarıcı Meleğidir (9)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Batı anlayışında,Kazanmanın ahlakı yoktur!“. Tüm insani söylemler, sadece bir aldatmacadır.

 

“İsrail ve İran’ın nükleer programlarını destekleyen, İran’ı süper teknolojik silahlarla donatanlar kimlerdir ?” sorusu, muhtemeldir ki yaygın kanıyla “Rusya, Çin” olarak  cevaplandırılacaktır. Ancak, bu doğru bir tahmin değildir.

Görünürde İran, dünya kamuoyuna, “ABD’nin düşmanı (!)” gibi pazarlansa da; gerçeğinde, ABD’nin (Avrupa’nın) düşmanı değil, Kurtarıcı Meleği’dir.

ABD, İsrail, Fransa ve İran -tiyatro topluluğu- sunar :

Paris, Bilim ve Aşk Yuvası mıdır ?

Paris’in, “Devrimci hareketlerin esin ve kontrol kaynağı olduğunun ilk farkına varanların başında, Rus Çar’ı I. Nikola (1795-1855) gelmektedir. (1)

Bu tespitin üzerinden :

– Devrimci “Jön Türkler”in, 4 Şubat 1902’de Paris’te gerçekleştirdikleri, 1. Jön Türk Kongresi’nin üzerinden, 73 yıl;

Humeyni’nin, 1979 Yılında Paris’ten hareket ederek gerçekleştirdiği,“Şii İslam Devrimi”nin üzerinden ise 150 yıl geçmiştir. Bu tespitlerle:

– “Paris : Bilim, Sanat ve Aşk yuvası!” değil; Ajan ve Devrimci Beşiği’dir.

İran neden Batı’nın gözdesidir? Fransızlar ve Amerikalılar,  İran ve İsrail Devleti’nin nükleer programlarını hangi nedenlerle desteklemektedir?

– Amerika’nın İran’a nükleer destek için görünür nedeni : 1950’li yıllar “Soğuk Savaş” yıllarıdır. Amerika, Rusya’ya karşı bir denge olabilmesi için “Nükleer Teknoloji” konusunda bir destek programı başlatır. (iddia bu yöndedir)

Aslında,  “Sovyetlere nükleer teknolojiyi kimler verdi?” diye de sormak gerekir.  ABD’nin, İran’a nükleer destek için görünmeyen bir nedeni daha vardır.  Bu: “Sünni-Şii meselesi” dir. Bakınız : http://www.canmehmet.com/sah-ismail-yavuzu-engellemeseydi-bugun-londra-ve-viyanada-ezan-oksfortta-kuran-okunacakti-2.html

-Fransa’nın, İsrail’e nükleer destek vermesi için görünür nedene bakalım :  “İsrail, 1948’de Batı tarafından kurulduğunda (aslında kurdurulduğunda), bütün Arap dünyası İsrail’e karşıdır. İsrail, ‘kendini korumak, kurulan devleti güvenceye almak ve caydırıcı unsur olabilmesi’ için, 1952’de Fransa’nın gizli yardımı ile önce bir Nükleer Reaktör kurar ve arkasından İsrail, kendisine verilen desteklerle 1980’lerde nükleer silahlara sahip olur.”

-“İsrail’de 1986 yılında, 80 ile 100 arasında atom bombası olduğu ortaya çıktı” (*)

Bu noktada ilginç bir iddia vardır : ABD’nin bir suikastla öldürülen başkanı Kennedy, 1961 yılında İsrail’i, “Atom Bombası Yapma!” diye uyardığı belirtilir. Bundan 2 yıl sonra da 1963’te başkan öldürülür. (**)

**

Peki, (görüntüsünde olduğu gibi) gerçeğinde de İsrail ve İran birbirlerine düşman mıdır ?

Müslüman Irak’ın lideri Saddam ile yıllarca savaşan İran’ın, İsrail ile bir çatışmasını bilen veya duyan var mıdır ?

Veya,

İran gizli olarak bugün Suriye ve Yemen’de Müslümanlarla (Suudilerle) savaşmakta değil midir ?

Veya,

İsrail, bugün (ve neden)  “Suudi Arabistan ve Mısır ile bir sorun yaşıyor!” diyebilir miyiz ?

İsrail ve İran’ın (görünürdeki) söz ile yaptıkları kavganın arkasında, her iki devlet yönetiminin de halklarını bu (sanal) tehditler üzerinden rahatça idare edebilmekte olduğu; bu şekilde de İran, Batı’nın ambargosu nedeni ile bunalmış halkının bu – düşmanlıklarla – isyan etmesini önlemekte değil midir ?

**

Ve tekrar Paris… Paris!

‘İran İslam Şii Devrimi’ni gerçekleştirilen Humeyni ile İsrail’in Nükleer Reaktörü‘nün Paris’ten gelmiş olması sizce ilginç değil midir ?

– İran’a Şii Lider!

– İsrail’e Nükleer Bomba!

Aslında ikisi de bomba! Birisi Ortadoğu’ya, diğeri de İslam Alemi’ne!

**

İran ABD için Dost mu, Düşman mı, yoksa :

“Piç kuruları”, ama, “Bizim piç kuruları (!)” mı ? [bkz. (2)]

Amerika Vietnam’da bataklığa saplanmıştır ve bir çıkış yolu aranmaktadır.

Amerika Başkanının aradığı çözümlerin başında, Dünyada (özellikle de Ortadoğu’da) yeni yapılanmalar, yeni düzenlemeler gelmektedir.

Ve konu ile ilgili Tahran’da bir buluşma gerçekleşir.

Toplantıda İran Şahı, Başkan Nixon ile Bakan Kissinger vardır.

– Başkan Nixon toplantıda Şah’a : “Beni kurtar!… Amerika’nın Batı Asya’daki askeri temsilcisi olma teklifimizi kabul ederek beni Körfez’de polislik yapma ve Batı’nın çıkarlarını koruma yükünden kurtar.” teklifini yaptığında, Şah bu teklifi büyük bir hevesle kabul etmiştir.

O andan itibaren İran, (Nükleer Cephanelik dışında) tüm Amerikan silahlarına erişme imkanı kazandı. İran, Nixon Doktrini’nin kusursuz bir örneği olmalıydı. Kissinger bürokrasiye – Dışişleri, Savunma ve Ticaret Bakanlıklarına – İran’a istediği her şeyin satılması yönünde bir direktif yolladı.

Petrol fiyatlarının dört katına çıkmasının hemen ardından, Şah büyük ve oldukça gelişmiş bir hava kuvvetleri çapında bir sipariş verdi :

Grumman yapımı 80 adet savaş jeti,

– General Dynamics tarafından henüz üretilmeye başlanan 100 adet F-16 savaş uçağı,

– McDonnell-Douglas yapımı 108 adet F-4 savaş uçağı.

Sonraki birkaç yıl içinde, İran’ın ABD silahları için yaptığı siparişler on milyarlarca dolara ulaşt

Şah, Amerikan çıkarlarını, tehditle karşılaştığı her yerde, yırtıcı bir biçimde savunma yönünde gönüllüydü. Washington, bu politikanın İran üzerindeki etkisini değerlendiriyordu. Şah bir diktatör, tipik bir Doğulu despot, dünyanın en kötü insan hakları İhlallerini yapan biri olarak biliniyordu.

Amerika’da politik çevrelerdeki yaygın görüş şöyleydi :

– “O bir piç kurusu, ama bizim piç kurumuz.” (2)

**

Komedi (1)

‘İran’la anlaşma utanç kaynağı’
İran’la yapılan nükleer anlaşmanın ABD için bir utanç kaynağı olduğunu da savunan Trump, “‘İran’la anlaşma şu ana kadar yapılan en -tek taraflı- anlaşma’ iddiasında bulundu. Trump, ‘Hizbullah, Taliban, El Kaide’nin karşısında durmalıyız; birlikte olmalı, benzer örgütlere izin vermemeliyiz’ dedi” (3)

**

Komedi ! (2)

“İran konusunda henüz son sözümüzü duymadınız”

İran hakkında konuşan ABD Başkanı Donald Trump, “İran, Hizbullah ve diğer terör rejimlerini destekliyor. İsrail ve diğer komşularını tehdit ediyor. İran anlaşması ABD tarihindeki en tek taraflı anlaşmalardan biriydi. Biz böyle bir anlaşmaya taraf olamayız. Tüm dünya, İran’a karşı bir araya gelmeli. İran’ın güzel halkı değişim istiyor” dedi. İran’ın petrolden kazandığı parayla  Hizbullah ve Beşşar Esed rejimini destekleyerek bölgede krizi yaydığını kaydederek, “İran’la nükleer anlaşma ABD için bir utanç kaynağıdır. Bu konuda henüz son sözümüzü duymadınız.” ifadesini kullandı…”(4)

**

Komedi! (3)

ABD, Donald Trump döneminde Ortadoğu ve Asya politikasını yeniden restore etmenin sinyallerini veriyor. ABD’nin Ortadoğu’da daha fazla etkin olmasını sağlamaya çalışacağının mesajını veren Trump’ın hedefindeki ülke ise İran. İran’ın bölge politikasını seçim kampanyasından bu yana eleştiren Trump, Obama döneminde İran ile imzalanan nükleer anlaşmayı ise ‘berbat’ olarak nitelendiriyor. Başkan seçildikten sonra en sert mesajlarından birini İran’a veren Trump’ın masasında duran seçenekler ise askeri müdahale, çevreleme veya sıkıştırma.” (5)

**

Komedi! (4)

Ve İran ve Irak Savaşı

(Kendince)  “Saygın (!)” , CNN yayın kuruluşunun Saddam’ın Kuveyt işgali nedeniyle uzun süre Yedi gün 24 Saat ekranlarda gösterdiği“Körfezde Petrole bulaşmış Karabatak” görüntüleri, gerçeğinde Fransa sahilinde batan bir tankerden yayılan petrolde yüzenlerdir. (***)

Ah Paris, Vah Paris !!!

Toplam dokuz bölüme, Silah Tüccarlarının marifetlerini de ilave ederek, yorumu okuyanlara bırakıyoruz.

İran örneği

İran’ın her tarafı Müslüman’dı. Şii İslam’ın başlıca ileri karakolu haline geldi. Müslüman alemi Muhammed’in ölümünden hemen sonra, halef rakip kabileler elinde parçalandı. Halifeler tarafından yönetilen Sünniler, Peygamber’in asıl varislerinin kendileri olduklarını iddia ettiler ve Arap yarımadası, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’nın büyük bir bölümünde denetimlerini genişlettiler. Bir fetih ganimeti olarak Osmanlı sultanlarının gücüne güç katan halifelik İstanbul’da kuruldu.

On iki imam Şiiliği, Sünni hegemonyasına nadiren kafa tutsa da, 16. yüzyılda İran ve Irak’ta başlıca mezhep haline geldi. Bu İslam mezhepleri arasındaki fark, verasete ilişkin anlaşmazlıktan ve bazı doktriner meselelerden kaynaklanıyordu: mesihçi vizyon ve Şiiliğin ruhani önderi olarak imamın ilahiliği.

Fakat On iki imam Şiiliği ile Sünnilik arasındaki fark, İran’ın ilk Şii hükümdarları Safeviler ile Sünni Osmanlıların savaştığı on yıllar içinde politik bir içerik de kazandı. Safevilerin belirgin bir biçimde Şii olan bir İran’ı yüceltmesi, davalarının haklılığına ve fedakarlığın zorunluluğuna dair gerekli inancın aşılanmasına hizmet etti. On iki imam Şiiliği ve İran’ın ulusal kimliği neredeyse bir ve aynı şey haline geldi.

Geçici iktidar Qajar (Kaçar) hanedanlığının eline geçti ve Batılı güçlerin İran üzerine daha hassas bir ilgi örgütlediği 19. Yüzyıl boyunca da bu durum devam etti. Britanyalılar, üzerine titredikleri büyük sömürge Hindistan’ı korumaya kararlıydı; Ruslar, güney komşularına gitgide büyüyen bir iştahla gözlerini dikmişti. Bu iki emperyal güç arasındaki Büyük Oyun; entrikaların, müdahalelerin, ticari çekiciliğin ve diplomatik manevraların devrede olduğu bir oyundu.

İran’da, Şii din adamları ulema tarafından kışkırtılan ve yönetici Şah’a karşı çıkan halk ayaklanmalarının hedefi, zaman zaman bu yabancı etkisi oluyordu. Yabancıların egemenliği sırf ulusal gurur için bir tiksinti kaynağı değildi, aynı zamanda yerel ekonomik faaliyetlerin de altını oyuyordu; çünkü İran’ın zanaatı, ziraatı ve ulusal kaynakları hızla Britanya, Rusya ve diğer Avrupalıların hizmetine giriyordu.

İran yalnızca lafta bağımsız form veya diplomasi ile ilgili bir karar almaya cesaret edemezdi. Bu çift yanlı himaye ve bu nedenle beslenen öfke 20. yüzyılda da devam etti. (Kaynak : Savaş Ganimetleri, John Tirman, Sahife: 41)

1908’de İran’da petrolün keşfi, Büyük Oyun’a yeni bir aciliyet kazandırdı ve doğal olarak İran’ın, Batı’nın gözündeki değerini ikiye katladı. Britanya Kraliyet Donanması’nın ilgisi, 1911’de Churchill’in aldığı bir kararla, İrlanda kömüründen, İran kaynaklı petrole yöneldi. (Churchill “Egemenliğin kendisi cüretkârlığın ödülüydü” demişti). O sıralar Rus orduları kuzeydeki beş eyaleti işgal etmişti ve Britanya da güneyde, önceden “tarafsız bölge” olan bir petrol üretim alanına çoktan yerleşmişti. Doğrudan Şah’ı hedef alan meydan okumalar da dahil, zincirleme politik karışıklıklar büyük ölçüde yabancı işgalin bir sonucuydu veya onun tarafından manipüle edildi.

I. Dünya Savaşının ortaya çıkışı karışıklığı daha da arttırdı : Alman Kayzeri’nin giderek artan etkisi, Rusya’daki Bolşevik ihtilali, Osmanlıların yenilgisi, İran içinde çalan savaş çanları, bunların hepsi merkezi hükümetteki zayıflamaya ve Britanya’nın koşulsuz hakimiyetine ivme kazandırdı. Savaşı, Britanya’nın denetimi elinde tutmak için çevirdiği baş döndürücü dolaplar izledi; bütün bunlara Basra Körfezi’ndeki petrol zenginliği yön verdi ve Batı’nın, Bolşevizmi bölgeden uzak tutma kararlılığı hız kazandırdı. Britanya’nın yardımıyla, istikrarlı bir merkezi otorite kurabilecek ve Britanya çıkarlarını kollayabilecek güçlü bir adam ortaya çıktı : 1925’te kendini Şah ve Pehlevi hanedanlığının kurucusu ilan eden bir general, Rıza Han…” (6)

…Erbakan Türkiye’yi, İsrail ile ilişkileri kopartmaya ve tüm Müslümanları ‘Kudüs’ü kurtarmaya’ çağırdı. Fakat Erbakan daha da ileri gitti ve Türkiye’yi yöneten ‘taklitçi Batı zihniyetini’ yok etme mücadelesinin başlangıcını ilan etti. Göstericiler tarafından Allah’ın yüceliğini ilan eden ve herkesi Şeriatı yeniden tesis etmeye davet eden Arapça bayraklar ve dövizler taşınıyordu. Göstericiler mitingi, İslam’ın mücadele etmesi gereken ‘Üç Şeytan’ın; İsrail, Amerika ve Sovyetler Birliği’nin bayraklarını yakarak bitirdi.”

Altı gün sonra, askeriye harekete geçti. General Evren tankları kilit kavşak noktalarına yerleştirdi ve haber medyasının kontrolünü ele geçirdi. Doğal olarak, özellikle de Washington’daki tepki, alışılmadık derecede hoşgörülü olunca, Amerika’nın olaydaki rolü ile ilgili spekülasyonlar arttı. Darbe liderleri, Türkiye’deki P. ABD askeri komutanlığını darbeden en az 75 dakika önce haberdar etmişti; generallerin harekete geçmeden önce Washington’dan izin aldıkları kuşkusu tamamen reddedilse de, akla yakın geliyordu.

Darbeden bir gün sonra, New York Times şunları yazdı: “Son zamanlarda Türk askeri çevrelerindeki subaylar özel konuşmalarda, önceden Washington’un onayını almadan silahlı kuvvetlerin müdahalede bulunmayacağını söylüyorlardı.”

…Haziran 1980’de DECA anlaşması müzakeresinin son aşamaları yaşanırken. Dışişleri Bakanlığı Demirel’in tavrını açıkça yetersiz buldu ve “Türkiye’nin mevcut hükümetle Washington’in kendisine biçtiği bölgesel rolü oynamasının mümkün olmadığı sonucuna vardı.

Demirel ABD’nin, Tahran’daki elçilik çalışanlarını daha yeni rehine almış olan İran’a dönük saplantısını anlayamamıştı.

Üstelik, hükümet koalisyonunu sürdürmek için İslamcı Erbakan’a muhtaçtı. Generaller, en az Evren’in Brüksel’deki bir NATO toplantısından döndüğü 13 Aralık 1979’dan beri darbeyi planlıyorlardı; bunu izleyen aylarda generaller devam etmek için ABD’den işaret beklediler ve Mart sonlarında DECA’nın imzalanmasını bir onay işareti gibi yorumladılar.

Dönemin ABD görevlileri, kolayca tahmin edilebileceği gibi, darbeyi önceden haber aldıkları veya darbeyi teşvik ettikleri yönündeki iddiaları daima yalanladılar. Carter yönetimi sırasında, Beyaz Saray ulusal güvenlik kadrosunda Türkiye’den sorumlu olan Ankara’daki CIA istasyonu eski başkanı Paul Henze, darbeyi cesaretlendirdiklerini ya da önceden onay verdiklerini kesin bir dille reddetti.

Fakat şunu da söyledi: “Carter yönetimi önceden haberdar edilmiş olsaydı, Türkiye’yi yönetim değişikliğinden vazgeçirmeye çalışmazdı; fakat haberdar olmamayı tercih etti. Türkiye’nin de İran’ın yolundan gideceği ve Batı’nın Ortadoğu’daki güvenlik şebekesinin parçalanacağı korkuları göz önüne alındığında, değişim olduğunda tüm Washington rahat bir nefes aldı.”

Carter, sonraki iki yılda askeri yardımlarda cömert artışların önünü açtı ve bu şekilde darbeyi onayladığının işaretini verdi.

İran ve SSCB’yi dizginlemeye dönük silah tedariki başlamıştı. Fakat bu tür bir tahdit politikası için hiçbir zaman gerek duyulmamış olan silahlar, bunun yerine, sürekli olarak kuşatma altında tutulan Kürtleri bastırmak ve Kemalizmi tehdit eden İslamcılara karşı, askeriyeyi içeride güçlendirmek için sınır tanımadan kullanıldı.

Açılışı daha yeni Tahran’da sahnelenmiş olan İran örneği, çoktan Türkiye’de sahnelenmeye başlanmıştı. (7)

www.canmehmet.com

Açıklama ve Kaynaklar:

(*) Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist, 13 nisan 2015,  “TRT Radyo 1” yayını sabah kuşağında “Gündem”, Saat 08:20.

(**) Konu ile ilgili ilginç açıklamalar aşağıda verilmiştir. “..Mordehay Vanunu isimli İsrailli bir nükleer tesis işçisi, yaptığı açıklamada “Amerikalı denetçiler tesislere geldiğinde silahlar özel yapım duvarlara saklandı” demiştir.  Bu açıklama üzerine büyük tehditler alan Vanunu bir daha bu konu hakkında açıklama yapmamıştır. Bununla birlikte Kennedy suikasti sorumlusunun bir İsrail milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu işin arkasında Mossad’ın olabileceği şüphelerini artırmaktadır…”

Mordehay Vanunu Kimdir?

http://www.sabah.com.tr/pazar/guncel/2010/06/13/barisin_kisilan_sesi_mordehay_vanunu

“İsrail’in gizli nükleer silah programını deşifre eden Vanunu, bunun bedelini ağır bir şekilde ödedi: 18 yıl hapis. ‘Serbest’ kaldıktan sonra her bahaneyle hapse atılan barış aktivistlerinin ‘kahraman’ı Vanunu, hâlâ birçok özgürlüğünden yoksun. Dünyanın önde gelen istihbarat birimleri 1960’lardan itibaren, İsrail’in nükleer silah ürettiğini tahmin ediyordu. Fakat İsrail hükümeti, iddiaları ne kabul ediyor ne de tamamen reddediyordu. Nükleer silah programı çok sonradan, 1986 yılında öğrenildi. The Sunday Times, 5 Ekim 1986 tarihinde ‘İsrail’in nükleer cephanesinin sırları açığa çıktı’ manşetiyle çıktı. Haber şöyle devam ediyordu:

“Atom teknisyeni Mordehay Vanunu, silah üretiminin sırlarını ifşa etti”.

‘BAL TUZAĞI’YLA YAKALANDI
Vanunu’nun teknisyenlik macerası dokuz yıl sürdü, 1985’te işine son verildi. Aldığı 7 bin 500 dolarlık tazminatla, Nepal’e, Burma’ya ve Tayland’a gitti… Anglikan Kilisesi’nde, rahip John McKnight ile tanıştı ve Hıristiyan olmaya karar verdi. 1986’da vaftiz edildi ve John Crossman adını aldı. Kilise ile bağlarının kuvvetlenmesi, Vanunu’nun hayatını değiştirdi. Barış üzerine yapılan bir konuşmada Dimona’dan bahsetti. Söyledikleri yerel bir muhabir olan Oscar Guerrero’nun dikkatini çekti. Guerrero, Vanunu’yu bildiklerini anlatması yönünde ikna etti. Ama Avustralya basını haberle ilgilenmedi. Guerrero’nun girişimleriyle İngiliz The Sunday Times, Avustralya’ya muhabir Peter Hounam’u yolladı. Vanunu, Hounam ile birlikte İngiltere’ye gitti. Nükleer alanda uzman bilimcilerle görüştü ve bildiklerini anlattı. The Sunday Times’ın yayını gecikince, haber dışarı sızdı…

…Vanunu’ya kendini, Cindy adında bir Amerikalı turist olarak tanıtan MOSSAD ajanı, Vanunu’yu Roma tatiline çıkmaya ikna etti. İsrail’in operasyonu için engel kalmamıştı. Vanunu, 30 Eylül 1986’da Roma’da yakalandı, bayıltıldı ve bir yatla İsrail’e kaçırıldı.

‘İSRAİL MEDYASI, İSRAİL DEMOKRASİSİ UTAN!’
Vanunu hapis kararına şu sözlerle tepki gösterdi: “İfade özgürlüğüm yok. İfade özgürlüğüm olmadığı için de üç aylığına hapse giriyorum. Utan İsrail. Gerçekleri söylediğim için 24 yıl aradan sonra beni yeniden hapse koyacağın için utan MOSSAD. Utan İsrail medyası. Utan İsrail demokrasisi. Tam 2 bin yıldır en temel hakkın ifade özgürlüğü olduğunu öğrenemediğin için utan”.

Vanunu’ya uygulanan kısıtlamalar İsrail basınında da eleştirildi. İsrail gazetesi Haaretz, Vanunu’ya yapılanları ‘benzeri görülmemiş bir uygulama ve kabul görmüş hukuki normların çarptırılması’ olarak niteledi. Vanunu davası, İsrail’in nükleer konumu açığa çıkmadıkça gizemini koruyacak. Vanunu da az bilinen ve az tanınan bir insan hakları mahkûmu olma özelliğini koruyacak. Daha fazlası için bakınız; http://www.sabah.com.tr/pazar/guncel/2010/06/13/barisin_kisilan_sesi_mordehay_vanunu

(***) CNN ve Petrole batan karabatak, 1991 Körfez Savaşı döneminde aylarca ekrandan gitmeyen, petrole bulanmış can çekişen karabatak görüntüleri vardı. Habere göre Saddam Kuveyt´i bombalamış ve denize dökülen petrol sonucu karabataklar bu hale gelmişti. Halbuki haberi hazırlayan ve CNN´den bunu kullanmasını isteyen Pentagon´du.

– Dışişleri Bakanı Colin Powell´in Irak´ta kimyasal silah olduğu ve Saddam Hüseyin´in El-Kaide bağlantılarıyla ilgili yalan ve fabrikasyon haberler CNN üzerinden bütün dünyaya duyurulmuştu.

1 Nisan 2013´te eski CNN çalışanı Amber Lyon, kanalın kendisinden ısmarlama haber istediğini açıkladı. Lyon bunun sebebini sorduğunda CNN yetkililerinin ´ABD yönetimi böyle istiyor´ dediğini belirtti. Lyon özellikle Irak ve Suriye´deki durumu yetkililerin kendisinden abartarak vermesini istediğini söyledi. Lyon ayrıca İran´a karşı askeri bir müdahaleyi meşru kılmak için kamuoyuna yönelik haberler yaptıklarını ve bunun için CNN´in ABD yönetiminden büyük paralar aldığını da iddia etti.

Körfez Savaşı´nda Saddam´ı kötülemek için 15 yaşındaki bir kızı kullanıp, bebeklerin kuvözde ölüme terk edildiği yalanı CNN´e ait. 15 yaşındaki Kuveytli bir kız gönüllü olarak çalıştığı hastanenin Iraklı askerler tarafından baskına uğradığını ve bebeklerin kuvözlerden alınarak yerlere atılıp ölüme terkedildiğini söylüyordu. George Bush savaşa bahane oluşturmak için her fırsatta bu hikâyeyi kullandı. Halbuki 15 yaşındaki kız o hastanede hiç bulunmamıştı. Kuveyt´in Amerikan büyükelçisinin kızıydı. Adı da Nayirah el-Sabah´tı. Gerçek ortaya çıkana kadar ABD Irak´ı bombalamaya başlamıştı bile. Fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/kuresel-sermayenin-medya-uzerinden-yalan-operasyonu-fransiz-ihtilaliyle-baslar-3.html

(1) Matthew Smith Anderson, “DOĞU SORUNU” 1774-1923, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme, sahife 80 (dip not, 105) (Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/buyuk-kurdistan-demek-musluman-yahudi-savasina-arap-ve-kurtleri-de-dahil-etmektir-3.html

(2) Bakınız a) http://www.canmehmet.com/amerika-avrupa-satrancinda-israil-ve-iran-piyon-kennedy-sah-ve-mat-midir.html  b)http://www.canmehmet.com/batti-medeniyeti-silahlari-uretmek-yetmez-bunlara-teror-terorist-savas-bulmak-gerekir-3.html  c)http://www.canmehmet.com/turkiye-ile-iran-ayni-besikte-mi-bizim-pic-kurulari-ile-bizim-cocuklarin-ibretlik-hikayesi-1.html

(3) https://www.birgun.net/haber-detay/trump-bm-de-tehdit-yagdirdi-kuzey-kore-yi-yok-ederiz-iran-la-anlasmaya-karsiyiz-180382.html

(4) http://www.milliyet.com.tr/bm-genel-sekreteri-uyardi-dunya-2522368/

(5) http://www.yenisafak.com/dunya/iran-ile-yeni-krizin-isaretini-trump-verdi-2647051

(6-7) ’SAVAŞ GANİMETLERİ‘, AMERİKAN SİLAH TİCARETİNİN İNSANİ BEDELİ, JOHN TIRMAN, Aram Yayıncılık: Nisan 2005. Sahife : 39-46, 96-98.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*