Kirli siyaset! İngiltere’nin Türkiye istihbarat sorumlusu anlatmaktadır (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Dün yaşananları doğru olarak öğrenmeden, meseleleri çözme imkânı yoktur. Bataklık kurutulduğunda sinekler ancak yok olacaktır. J. G. Bennett (1897-1974), Osmanlı’nın yıkılış ve cumhuriyetin kuruluş öncesi, İngiliz ordusunun işgali altındaki İstanbul’da istihbarat subayıdır. “Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a gidişi için gereken vizeyi de, 16 Mayıs 1919’da, Bennett imzalamıştır. Özetle, Bennet, yıkılış ve dirilişin birinci dereceden tanığıdır.

Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının İngiliz askerlerince basılıp İttihatçı milletvekillerin tutuklanması ve onların Malta Adası’na gönderilmesi operasyonunu da Bennett yönetmiştir.

Bennett’in, ilk baskısı 1974’te yapılan ve Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın geçmiş tarihiyle ilgili önemli bilgilerin de yeraldığı Witness (Tanık) ismiyle yayınlanmış otobiyografisi vardır.

Bennett bakalım bizlerle ilgili hangi tespitlerini anlatmaktadır

-“İslam mistisizmi ile ilk tanışmam, günlük işlerin akışı içinde oldu. İslam yanlısı hareket Müttefikleri, özellikle de Hindistan, Malaya ve Afrika’daki Kraliyete bağlı yüz elli milyon Müslüman tebaasıyla İngiltere’yi teyakkuza geçirmişti.

Alman baskısı altındaki Türk Sultan ve Halifesi tarafından ilan edilen Cihad, yani Müslümanların kutsal savaşı başarısız olmuştu, ancak yankıları devam etmekteydi.

Ben Türkiye’ye geldiğimde, Bolşeviklerin, Müttefiklerin dikkatini Kafkasya ile İran üzerindeki planlarından başka tarafa çekmek için İslam taraftarlığını kışkırttığına dair yaygın bir inanç vardı.

Rusya’da henüz güçlü bir merkezi hükümet yoktu; ancak eski Rus gizli servisi, İngiliz olan her şeye amansız düşmanlığıyla, hala iş başındaydı. İşgal Ordumuzun yetersizliğinden dolayı, Türklerin dini ayaklanma adı altında İstanbul’da bir darbe yapabilecekleri korkusu da hâkimdi.

O sıralar, bağımsız bir Kürdistan devleti kurma teklifimizle, Kürtlerle paslaşma halindeydik; (1920 ‘li yıllar) tabii Türkler bu öneriye büyük ihtimalle silahlı direnişle karşı koyacaklardı.

Dervişlerin nelerle meşgul olduklarını öğrenmek üzere talimat almıştım. Yüzyıllardır dervişlerin, yürüyerek ya da ticaret kervanlarıyla Müslüman dünyayı karış karış gezdiklerini öğrendim.

Bir derviş, kılık değiştirmiş bir gizli ajan, ya da bir tür dini-siyasi cemiyetin fanatik bir misyoneri olabilirdi. Başka bir önemli unsur derviş cemiyetleriydi; bunlar arasında en etkilisi olduğuna inanılan da Mevlevilikti.

Artık hayatta olmayan Sultan V. Mehmet Reşat, bu cemaatin sadık bir üyesiydi. Abdülhamit zamanındaki uzun fiili hapis yıllarında Mevlevi tarikatının önderi Konyalı Ahmet Çelebi’nin rehberliğinde Sufi mistisizmi ile kendini avutmuştu.

İşte benim görevim de Mevleviliği araştırmak, Anadolu da bir Mevlevi tekkesini, yani ibadethanesini, ziyaret etme arzumu doğal karşıladı. İstanbul’a gelen ziyaretçilerin çoğu Galata-Saray’daki “dönen dervişler”i görmeye giderdi, işin hakikisini orada görüp göremeyeceğimi sordum. “Hayır. Orası şehir turu yapanlar için. En önemli tekke Edirnekapı’nın dış mahallesindeki tekkedir.

Orası, merhum Sultan Reşat’ın her hafta gittiği yerdi,” diye cevap verdi. Böylece eski şehrin surlarının ötesindeki tekkeye gitmeye karar verdim. Tekke, İstanbul, Türkler ta-rafından 1452’de [doğrusu: 14S3’te] fethedildiğinde, bir Mevlevi’nin Bizanslılar ile çarpışmaya öncülük ettiği ve surlardaki ilk gediği açtığı yerde kurulmuştu.

Bir Perşembe akşamıydı, cemaat ayininin ziyaretçilere açık olduğu gün. Tek yabancı bendim, ama pek çok Türk vardı. Ayinin adı Mukabele, yani Karşılaşma [Meeting] idi. İlk izlenimim tam bir şaşkınlıktı. Dünyada böyle bir şeyin var olduğunu bilmiyordum.

Daha sonra defalarca bu ayine tanık olmuş, her hareketin, her jestin mistik anlamının açıklamasını dinlemiş olduğundan, şimdi ilk izlenimimi zor hatırlıyorum. Bu ayinde dü-ünce ve merak yoktu: Sadece, orada bulunan herkesin paylaştığı derin bir huzur ve şevk hissi vardı. Ağır ağır başlayıp, sonra gittikçe hızlanarak dönen dervişlerin hareketleri, onları bu dünyanın dertlerinden uzaklaştırıyor gibiydi. Müzik de en az dervişlerin dönüşleri kadar etkileyiciydi.

Mukabele üç kısımdan oluşur ve adı Gök Evi (HeavenlyMansion) anlamına gelen semahane’de yapılır. Biz içeri girdiğimizde, birkaç derviş bağdaş kurmuş ya da diz çökmüş vaziyet-î yerde oturuyordu. Beyaz bir gömleğin üstüne kısa, önü açık hırkalar, uzun, bol kumaşlı, kahverengi etekler giymişler, kafada hafif bir eğimle yerleştirmiş kenarsız, uzun şapkalar takmışlardı. Bellerine sımsıkı bir kuşak sarılıydı. Her yaştan derviş vardı. Hepsi sakallıydı.

Aşka dervişler de girdi; eğik başlarıyla ağır ağır yürüyüp, yavaşça selam verip oturdular. Cemaatin başı olan şeyh, arkasında iki dervişle içeri girdi ve müzisyenlerin bulunduğu galerinin altında durdu. Müzisyenler, eski mutlu günlerdeki kasaba hayatı imgelerini hatırlatan canlı bir melodi çalmaya başladı.

Dervişler ayağa kalkıp sağa döndüler ve ağır hareketlerle çepeçevre dizildiler. Sema yaptıkları yer, biz ziyaretçilerin halıların, alçak taburelerin üzerinde oturduğu yüksek plat-formdan, bir parmaklıkla ayrılıyordu.

Semahanenin köşelerinden biri nakışlı kumaşlarla kaplı üç dört mezar taşının [doğrusu: sandukanın] bulunduğu bir mekâna açılıyordu. Bunlar, o tekkenin kurucusunun ve orada ölen aziz dervişlerin mezarlarıydı.

Her derviş mezarların önünden geçerken duruyor, kolları kalbinin üstünde kavuşmuş halde, derinden bir selam veriyordu.

Bu devinim ve müzik dünyevi hayatı sembolize eder. Melodi pek çok kez değişir; her yeni parça, dünya üzerinde özgür ve doğal bir hayatın unutulmuş hatıralarını canlandırır. Mezarların önündeki duruş, bize yaşarken ölüleri de düşünmemiz gerektiğini hatırlatır. Selam verirken derviş sol ayağını, sağ ayak başparmağının üzerine koyar. Bu ona, Tanrı’ya inancında ve güveninde hiçbir engelin olmaması gerektiğini hatırlatır. Bunu anlamak için, tarikatın, büyük mistik. Aziz Celaleddin Rumi tarafından M.S. 1246’da kuruluşunu konu alan efsaneleri bil-ek gerekir. Ona Mevlana, yani “efendimiz” deniyor; takipçileri ona İslam’ın ikinci peygamberi olarak hürmet ediyor.

Mevlana’nın Ateşbaz adında dindar bir aşçısı varmış. Bir gün, ateşe atacak odun kalmamış ve Mevlana’nın pilavını geciktirmektense, sağ bacağını ateşe sürmüş. Bacağı, başparmağı dışında yanmamış.

Bunu inancının yeterli olmadığına dair bir işaret gibi düşünmüş ve yemeğin hazır olduğunu haber verirken başparmağını sol ayağının altına gizlemiş. Mevlana mistik sezisiyle hikâyenin aslını anlamış; tüm dervişleri çağırmış ve şöyle demiş:

-“Dünyada çok az insan Ateşbaz kadar inançlıdır. Gelecekte tüm dervişlerimiz, inancın aslında ne olduğunu hatırlamak için onu taklit edecekler.”

Devam edecek…

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*