“Kemalist Cumhuriyet”, Mustafa Kemal şehzade Ömer Faruk Efendi’nin Milli Mücadeleye katılmasını istemez. (3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Ertesi gün Padişah’a ordu komutanlarından bir telgraf gönderildi. Telgrafta tahta ve hanedana olan sadakatlerini tekrar teyit edip “saltanat ve hilafete sadık ve hürmet eden yeni bir hükümetin kurulması hususunda emir buyurmasını” (1) Arzu etmekteydiler. “Umumi Kongre Heyeti” imzasını taşıyan bir başka telgraf ise Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya gönderildi. Sadrazam, saltanatın şeref ve haysiyetini ayaklar altına almakla ve milletin haklarını çiğnemekle suçlanıyordu.

“Milletin padişahımızdan başka hiçbirinize güveni kalmamıştır. Bu nedenle dilekçelerini ve şikâyetlerini ancak padişahın şahsına arz etmek zorundadırlar.

Heyetiniz… Millet ile padişah arasında bir engel olmaktadır.

Bu konudaki ısrarınız bir saat daha devam ederse millet artık kendisinin her türlü hareket ve icraatında serbest olduğu kanaatine varacak ve bütün vatanın gayrimeşru heyetinizle kesin biçimde ilişkisini kesecektir. Bu son ihtarımızdır.” (2)

Bu ani tepkilerin nedeni, İstanbul hükümetinin İngilizlerin de desteğiyle, doğudaki Kürt aşiretlerini Mustafa Kemal’e karşı kışkırtma girişimiydi. Bu çabaların etkisi pek azdı ve Kemalistlerle İstanbul arasındaki ilişkinin kopuşunu hızlandırdı.

Ne var ki başlangıçta başkentle olan ilişkiler gelişme işaretleri gösteriyordu. 1 Ekim’de Damat Ferit Paşa istifa etmiş ve yerine Kemalistler’i desteklemese de onlara açık biçimde karşı çıkmayan Ali Rıza Paşa geçmişti. Onlarla açık müzakereleri başlatacak kadar ileri gidebilmiş, ardından 20-22 Ekim tarihlerinde Amasya’da Mustafa Kemal ile Bahriye Nazım Salih Paşa başkanlığında İstanbul hükümetine mensup bir grup temsilciyle görüşebilmişti.

Hükümetin Kemalistleri fiili olarak tanıması ve Kemalist hareket planında yer alan temel siyasi ilkelerin İstanbul tarafından kabulü de dahil olmak üzere bir dizi anlaşmaya varıldı. (3) 

Aralık 1919’da milliyetçi bir ikna gayretinin ve baskının sonucu olarak Osmanlı Meclisi için yeni seçimler yapıldı. 12 Ocak 1920’de İstanbul’da Meclis toplandı. Kemalistler ve sempatizanları çoğunluğu elde ettiler.

Rauf Bey de dahil olmak üzere Anadolu’daki milliyetçi grup içinden bazı yeni meclis üyeleri seçildi. İki hafta sonra Meclis, Erzurum ve Sivas bildirgelerine dayanarak ve toprak bütünlüğü ve milli bağımsızlık gibi temel taleplerini dile getirerek Milli Misak’ı kabul etti.

Mustafa Kemal ve “Heyet-i Temsiliye” artık Ankara’ya yerleşmişti ve İstanbul’da kendilerine yakın duran bir meclisle birlikte konumunu kuvvetlendirmiş görünüyordu.

Bir ölçüde de hükümet tarafından kabul edilmişlerdi.Başkentteki milliyetçi destekçiler daha faal hale geldiler ve Kemalistler’e sadece sözle değil İtilaf kuvvetlerinin silah depolarına saldırılar düzenleyip yağmaladıkları mühimmatı Anadolu’ya göndererek de yardım ediyorlardı.

İtilaf devletleri bu gelişmeler karşısında alarma geçtiler ve çok sert karşılık verdiler. 3 Mart’ta Ali Rıza Paşa istifaya zorlandı, yerine 8 Mart’ta Bahriye Nazırı Salih Paşa geçti.

İtilaf devletleri yüksek konseyi, İstanbul’un işgalini daha da kapsamlı hale getirme kararı aldı. 16 Mart’ta İngilizler İstanbul’un Türk mahallelerine girdiler, İtilaf devletleri komutanı General Wilson Jön Türklerin ve diğer şüpheli görülen milliyetçi sempatizanların tutuklanıp şehirden çıkarılması emrini verdi.

Toplam olarak 150 kadar kişi tutuklandı ve aralarında Rauf Bey’in de bulunduğu bir grup mebus Malta’ya sürgün edildi. Bu insanlar 1921 sonlarında. Anadolu’da milliyetçiler tarafından tutuklanıp rehine olarak tutulan İngiliz subayları karşılığında salıverildiler.

18 Mart 1920’de İstanbul’daki Osmanlı Meclisi son kez toplandı. Meclis üyelerinin bazılarının tutuklanmasını protesto eden bir karar oybirliğiyle kabul edildikten sonra meclis kendini süresiz olarak tatil etti.

Tekrar toplanmayan bu meclis 11 Nisan’da Padişah tarafından nihai olarak feshedildi.

Bunun ardından gelişmeler belli bir noktaya ulaştı. 19 Mart’ta, Meclis kendini İstanbul’da tatil ettikten bir gün sonra Mustafa Kemal Ankara’da olağanüstü bir meclis için seçim çağrısı yaptı.

Meclis Ankara’da, 27 Aralık 1919’de “Heyet-i Temsiliye”nin kurulmuş olduğu yerde toplanacaktı. Anadolu’nun tepe üzerine kurulu bu küçük şehri artık milli direnişin merkez karargâhı ve fiilen Türk bağımsızlık hareketinin başkentiydi.

23 Nisan’da temsilciler Büyük Millet Meclisi adıyla Ankara’da toplandılar. O zaman bile temsilciler “isyankar” damgası yemelerine neden olacak herhangi bir adım atma konusunda gönülsüzdüler ve çaresizce meşru devamlılığı sağlama gayretindeydiler.

Bunu yapabildikleri sürece milliyetçiler. Padişah ve Halife olan Mehmed Vahdettin’e olan bağlılıklarını herkese duyurdular ve onu düşman elinden kurtarma arzularını teyit ettiler.

Kısa zaman sonra bu durum artık imkânsızlaştı. 5 Nisan 1920’de Padişah Damat Ferit’i yeniden sadrazamlığa getirdi ve milliyetçilere karşı açıkça ve sert bir saldırıya girişti.

11 Nisan’da Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi bir fetva yayınlayarak halifenin emri doğrultusunda asilerin öldürülmesinin dini bir gereklilik olduğunu ilan etti.

Sadrazam ise “milletin sahte vekillerini” reddeden bir beyanat yayınladı, Eylül’den beri milliyetçilerle savaşmakta olan Çerkeş Anzavur’a “paşa” unvanı verildi.

18 Nisan’da milliyetçilerle mücadele etmek üzere “Kuvva-yi inzibatiye” birlikleri oluşturuldu ve 11 Mayıs’ta Mustafa Kemal’e ve diğer milliyetçi önderlere İstanbul’da Divan-ı Harb tarafından gıyaben ölüm cezası verildi.

Padişah ve hükümeti ümitsizce her türlü dinsel, siyasi ve askeri silahı Anadolu’da yükselmekte olan bu yeni güce karşı son saldırısında kullanmaya hazırlanıyordu.

Milliyetçiler de aynı şekilde cevap verdi. 3-4 Mayıs’ta Büyük Millet Meclisi bir bakanlar kurulu (Heyet-i Vekile) tayin etti.

5 Mayıs’ta Ankara Müftüsü Börekçizade Mehmed Rifat Efendi, Anadolu diğer 152 müftüsünün de katıldığı bir fetva yayınlayarak, yabancı zorlamasıyla çıkarılmış bir fetvanın geçersiz olacağını ilan etti ve Müslümanları “Halifelerini esaretten kurtarmaya” çağırdı. 19 Mayıs’ta Meclis, Damat Ferit Paşa’yı vatan haini ilan etti. (4)

Ne var ki, Padişah, Sadrazam ve Şeyhülislam gibi eski ve saygın mevkilerin taşıdığı o muazzam itibarı dengelemede bu tedbirlerin etkisi sınırlı oldu. Milliyetçilere karşı birçok yerde ayaklanmalar baş gösterdi ve İstanbul’daki makamlarca teşvik ve tasdik edilen çeşitli düzensiz kuvvetler Ankara civarında bile milliyetçilere saldırmaktan geri durmadılar.

Yunanlılara, Ermenilere ve Fransızlara karşı çoktan silahlı mücadeleye girişmiş olan milliyetçiler ise bir yandan da “Hilafet Ordusu”na karşı savunma yapmak zorunda kalmışlardı.

Ancak 1920’nin sonlarında ve 1921 yılında olaylar onların lehine döndü. Sevres anlaşmasının imzalanması Türkiye’de bunu kabul eden rejime karşı çok büyük bir duygusal değişime yol açtı.

Eski müttefikler arasında gitgide artan anlaşmazlıklar Mustafa Kemal’e ayrı ayrı ve akıllıca müzakereler yaparak konumunu kuvvetlendirme imkânı sağladı.

17 Ekim 1920’de İstanbul’da itilaf devletlerinin şiddetli baskısıyla Damat Ferit Paşa son kez görevi bıraktı ve yerine Tevfik Paşa geçti.

1921 Ocak ayında Ankara’da Heyet-i Vekile, Osmanlı Harbiye Nazırlığı’ndan istifa edip Anadolu’ya geçen ve Nisan ayında milli kuvvetlere katılmış olan Fevzi Paşa’yı [Çakmak] kendilerine başkan olarak seçti.(5)

Yunanlılara karşı yürütülen mücadelenin gelişimi Ankara rejimini milli davayla özdeş hale getirdi ve Ankara’yı desteklemek yerine ona karşı hareket etmek, Türkler nazarında bir çeşit ihanet ve dinsizlik olarak görülür oldu.

Türk-Yunan savaşı, kabaca 1920, 1921 ve 1922 taarruzlarına karşılık gelen üç ayrı devreye ayrılır.

İlkinde Yunanlılarla aralarında sayıca ve malzemece umutsuz bir orantısızlık olan Türkler kötü bir yenilgi aldılar. Yunan birlikleri hem Anadolu hem de Rumeli’de ilerlemeye başladı.

1921’deki ikinci Yunan savaşında işgalciler birçok önemli kazanımlar elde ederek iyi bir başlangıç yaptılar. Ancak Türkler toparlanmayı başardılar. 10 Ocak’ta Albay İsmet komutasındaki Türk birlikleri İnönü yakınlarında bir vadide Yunanlıları durdurdu.

İkinci ve daha önemli olan muharebe ise 31 Mart- 1 Nisan’da gerçekleşti ve tuğgeneralliğe yükselen İsmet, işgalci güçleri tekrar geri püskürttü. Mustafa Kemal’in mesai arkadaşı ve halefi olan İsmet İnönü, bu muhabereden dolayı daha sonra İnönü soyadını aldı.

Temmuz’da Yunanlılar yeniden ilerlemeye geçtiler ve Türklerle Sakarya ırmağında karşı karşıya gelene kadar devam ettiler.

24 Ağustos’ta büyük bir çarpışma oldu. Bizzat Mustafa Kemal’in idaresindeki Türk kuvvetleri kesin bir zafer kazandı. Yunanlılar batıya doğru yeni bir hatta çekildiler. Muzaffer General, Büyük Millet Meclisi tarafından verilen “Gazi” unvanıyla tebrik edildi. (6)

Sakarya zaferinin etkileri dikkate değerdi. Milli mücadeleciler artık güç sahibi bir etken olarak uluslararası çapta kabul görmüştü, bazıları da Türkiye’nin gerçek hükümeti olarak tanıyordu. Sovyetler daha Mart 1921’de onlarla aradaki sınırı belirleyen ve dostane ilişkiler kuran bir antlaşma imzalamıştı. (7)

Not; Meraklıları Rusların yardımı ile ilgili olarak 7 sayılı dip notu okuyabilirler.

Ardından Fransızlar da aynısını yaptı. Ekim’de milli mücadelecilerle yeni bir Türk-Fransız antlaşması imzalandı.

Bu antlaşmayla, Türkler lehine yeni bir Suriye sınırı çiziliyordu ve bu sınır, Sevres’de belirtilmiş olandan çok daha iyiydi. Ayrıca Fransızların Çukurova bölgesini boşaltması öngörülüyordu.

İtalyanlar ise sadece Oniki Ada’yı ellerinde tutma şartını muhafaza ederek, güney Anadolu’da tuttukları bölgelerden çekildiler.

Çekilmeler ve antlaşmalar milli mücadelecilerin askeri konumlarını güçlendirmekteydi, buna ek olarak büyük miktarda silah elde etmeye de başlamışlardı.

Türklerin gücü gitgide artarken, Yunanlılar ülkelerindeki iç çatışmalar, rejim ve siyaset değişikliği nedeniyle zayıflıyorlardı. Ağustos 1922’de savaşın üçüncü ve son aşaması başladı.

Türkler Dumlupınar’da ezici bir zafer kazandı ve Yunanlıları önlerine katarak 9 Eylül’de İzmir’i tekrar aldılar. Böylece Anadolu’nun yeniden fethini tamamladılar.

Mustafa Kemal artık mücadeleye Rumeli’de devam etmeye ve Yunanlıları Trakya’nın doğusuna püskürtmeye hazırlanıyordu. Bunu başarmak için hâlâ İtilaf devletlerinin işgali altında olan Çanakkale Boğazı’nı geçmek zorundaydı.

Fransız ve İtalyan birlikleri çekildi, fakat İngilizler kaldı.

Bir süre için İngiliz-Türk çarpışması kaçınılmaz gibi göründü.

Nihayet İngilizler Mustafa Kemal’in taleplerine boyun eğdiler ve 11 Ekim 1922’de Mudanya’da bir ateşkes antlaşması imzalandı.

Antlaşmanın şartlarına göre, İtilaf hükümetleri İstanbul’da, Boğazlarda, sekiz bin Türk jandarmasınca bir anda ele geçirilen Doğu Trakya’da Türk egemenliğinin tekrar kurulmasını kabul ediyorlardı.

Türklerin bu bölgeleri tam olarak ele geçirmesi, bir barış antlaşmasının imzalanmasına kadar ertelendi.

Yunanlılar 14 Ekim’de ateşkesi kabul etti. Ayın 19’unda Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’nden gelen özel bir heyetle birlikte Refet Paşa Gülnihal adlı gemiyle Mudanya’dan hareket etti ve İstanbul’a girdi.

Lausanne Antlaşması

Barış konferansı 20 Kasım 1922’de Lausanne’da başladı. Antlaşmanın nihayet 24 Temmuz 1923’te imzalanışına kadar aylarca süren sayısız diplomatik münakaşa yaşandı.

Türkiye için en başat önemi, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırlan dahilinde olan toprak parçasının neredeyse tamamında Türk egemenliğinin tam ve bölünmemiş bir biçimde tekrar kurulması oldu.

Aynı zamanda uzun yıllar boyunca bir aşağılama ve boyunduruk sembolü olarak öfke kaynağı olan kapitülasyonlar kaldırıldı.

Böylece Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’nın yenik devletleri arasında kendi yıkıntısı içinden yeniden ayağa kalkmayı başarabilen tek ülke oldu.

Galip güçlerin kendisine dayattığı barış şartlarını reddetmiş ve kendi şartlarını kabul ettirmişti.

Lausanne Antlaşması özünde Türk Milli Misakı’nca öngörülen taleplerin uluslararası ölçekte tanınması anlamına geliyordu.

Askeri mücadele kazanılmıştı; milliyetçilerin siyasi programı başarıya ulaşmış ve uluslararası bir antlaşmayla dünya tarafından tanınmıştı. Sırada ne vardı?

İşte Mustafa Kemal’in gerçek büyüklüğü, bu soruya verdiği cevapta yatmaktadır.

Türk gazeteci Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal ile Jön Türk lider Enver Paşa’yı karşılaştırdığı yazısında konuyu açık ve net olarak ortaya koymuştur:

-Enver’in özelliği cüret,

-Mustafa Kemal’in özelliği basiretti.

Mustafa Kemal 1914’te Harbiye Nazırı olsaydı, devleti Birinci Dünya Savaşı’na sokmazdı.

-1922’de Enver’e İzmir’e girmiş olsaydı, o hızla döner, Suriye ve Irak üstüne yürür, kazanılanı da kaybederdi.(8)

Aslında o zamanlar savaşçı bir kahramanı yoldan çıkarabilecek pek çok çeldirici şey vardı.

Avrupa ve Asya’da kaybedilmiş Osmanlı toprakları bulunuyordu ve buralardaki yeni rejimlerin gitgide artan sorunları Türklerin bölge üzerindeki hak iddialarının yeniden teyit edilmesini kolaylaştırabilirdi. (9)

Türk milliyetçilerin kalbine sıcak gelebilecek şeyler vardı: Yıkılmış olan Rus İmparatorluğu’ndan geriye Türkçe konuşan 20 milyondan fazla Müslüman kalmıştı ve bu insanlar devrimin, müdahalenin ve iç savaşın sancılı sürecinde siyasi macera için son derece cazip bir alan sunabilirdi.

Ancak Mustafa Kemal bunların hiçbirini yapmadı.

Savaş bittikten sonra Yunanlılarla barış yaptı, acımasız ama etkili bir nüfus değişimi yöntemiyle aralarındaki o eskiye dayanan anlaşmazlıkları çözdü.

Ancak yıllar sonra ve müzakere ve uzlaşma yoluyla sona erdirilmek üzere Boğazların silahtan arındırılmasını kabul etti.

Sınır ötesi her türlü ihtirası, bütün Türkçü, Osmanlıcı ya da İslami ideolojiyi reddederek bilinçli bir biçimde eylem ve arzularını Türkiye’nin antlaşmalarla belirlenmiş milli sınırlan içinde tuttu, hayatının geri kalanını o çetin, ağır ve gösterişsiz bir işe, ülkenin yeniden inşasına adadı.

1923 yılında yaptığı bir konuşmada Türk halkını şöyle uyarmıştır:

-Ordumuzun şimdiye kadar elde ettiği zaferler memleketimizi gerçek bir kurtuluşa götürmüş sayılmaz. Bu zaferler ancak müstakbel zaferimiz için kıymetli bir zemin hazırlamıştır.  Askeri zaferlerimizle mağrur olmayalım. Yeni ilim ve iktisat zaferlerine hazırlanalım. (10)

Siyasi Reform

Ancak çözülmesi gereken ilk sorun, siyasiydi, yani Türk devletinin şekli ve yapısı üzerineydi.

Milliyetçiler başından itibaren sultana sadık kalmaları konusunda ısrar ediyorlardı,

Padişah’ın onlara ve milli dava olarak gördükleri şeye karşı olan eylemleri, onu kurtarmayı teklif ettikleri kötü niyetli danışmanlardan ve yabancıların denetiminden kaynaklanıyordu.

Ama aynı zamanda bazı siyasi ilkeler geliştirmişler ve benimsemişlerdi ki bunlar uzun vadede, saltanatın devamını imkânsız kılacaktı.

Daha 1920’de Mustafa Kemal, Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’ne alkışlar arasında şunu ilan etmişti:

-“Zannederim bugünkü mevcudiyetimizin temel gerçeği milletin eğilimlerini açıkça göstermiştir ve bu da halkçılıktır ve halk hükümetidir. (11)

Aynı yılın Ağustos ayında aynı konuyu yeniden vurgulamıştır:

“…bizim bakış açımız ki halkçılıktır; kuvvetin, kudretin, hakimiyetin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır.” (12)

İşte bu sıralarda Meclis açıkça gönülsüz olarak, anayasayla ilgili meseleleri tartışmaya başladı.

20 Ocak 1921’de “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” kabul edildi. Bu kanun, “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir; idare usulü halkın kaderini bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayalıdır,” ilkesini tavizsiz bir biçimde beyan ederek başlıyordu.

Ardından gelen maddelerde de “icra kudretine ve kanun yapma yetkisine sahip olan ve milletin yegane ve hakiki temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi” diyerek Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’nin konumu belirlenmekteydi. (13)

Not; Meraklıları Osmanlı şehzadesinin Milli Mücadeleye katılma isteği ile ilgili olarak 13 sayılı dip notu okuyabilirler.

Yunanlıların ve İtilaf devletlerinin yoldan çekilmesiyle nihayet Türkiye’de geriye iki güç karşı karşıya kalmıştı.

Bir tarafta askeri zaferler ve kitlelerin desteğiyle hareket eden, halkın rağbet ettiği, milliyetçi hükümet ve Meclis vardı; diğer tarafta ise İslam devletinin ve inancının kadim ve yüce makamları vardı ki, her sınıftan Müslüman Türk’ün gözünde o makamlarda oturanların hâlâ sınırsız bir itibar ve kudreti mevcuttu.

İkisi arasındaki nihai çarpışma İtilaf devletleri tarafından ateşlenmişti. İstanbul’daki padişah hükümetini hâlâ tanımakta ısrar eden İtilaf devletleri Lausanne’daki barış konferansına milli mücadelecilerle birlikte onları da davet etmişlerdi.

Bu ikili davet ve böylesi hassas bir dönemde yol açtığı bölünmüş Türk iktidarı üzerine Mustafa Kemal derhal ve ebediyen tahtın siyasi kudretine son verme kararı aldı.

Bu iş basit değildi. Bizzat Mustafa Kemal dahi en yakın çalışma arkadaşlarından bazılarının ağzını aradığını ve hala saltanata bağlı olduklarını gördüğünü anlatır.

Fevzi Paşa’nın yerine Temmuz 1922’de başbakan olan Rauf Bey der ki.

-“Ben saltanat ve hilafet makamına vicdanen ve duygusal olarak bağlıyım… Padişaha sadakatimi korumak borcumdur. Halifeye olan bağlılığım ise terbiyem icabıdır.

-Bunlardan başka, umumi görüşüm de vardır. Bizde genel durumu tutmak güçtür. Bunu ancak herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam temin edebilir. O da saltanat ve hilafet makamıdır.

-Bu makamı ortadan kaldırmak, onun yerine başka mahiyette bir varlık yerleştirmeye çalışmak felaket ve hüsranla sonuçlanır. Asla kabul olmaz.”

Yanlarında bulunan Refet Paşa hemfikir olduğunu söyledikten sonra ekler:

-“Aslında bizde padişahlıktan, halifelikten başka bir idare şekli söz konusu olamaz “ (14)

Devam edecek…

-Saltanat ve hilafetin kaldırılması…

Kaynaklar;

Birinci bölümde açıklananların yanında;

(1) Documents, no. 82.

(2) Nutuk, i. 137; karş. Speech, s. 121. Sivas Kongresi’ne dair bak. Arif, Anadolu İnkılabı, s. 31 v.d.; Cebesoy, i. İ. 156 v.d.; Karabekir, İstik. Harb., s. 179 v.d.; Esaslar, s. 94 v.d.; Gökbilgin, ii. 3 v.d.; Smith, s. 19 v.d.

(3) Amasya’daki buluşma için bak. Nutuk, i. 242 v.d. ve vesikalar 157-9; karş. Speech, s. 208 v.d.; Cebesoy, i. 252-4; Karabekir, İstik. Harb. S. 355 v.d.; Gökbilgin, ii. 103 v.d.; Hist. Rep. Turque, s. 42 v.d.

(4) Bu dini bildirilerle ilgili olarak bak. Jaschke, “Nationalismus und Religion im türkischen Befreiungskriege”, WI, xviii (1936), 54-69, özellikle s. 63; Rustow, “Politics and islam in Turkey 1920-1955,” Frye, s. 69-107, özellikle s.76

(5) Fevzi Paşa’nın karşılanışındaki karışık düşünceler için bak. Cebesoy, i. 367 v.d.; Karabekir, İstik. Harb. S. 657 v.d.

(6) Bu unvanın erken dönem Türk tarihindeki önemine dair bak. S. 17 v.d.

(7) Rus antlaşmasının tarihçesi için bak. Jaschke, WI, n.s., v. (1957), 44 v.d. Diğer bazı Yazarlara ek olarak, Jaschke, Sovyetlerin Kemalistlere sağladıkları para ve silahlara dair Cebesoy’un önemli tanıklığını da nakleder. Çev. N.: Bu dönemde Türkiye’ye Sovyetler Birliği tarafından yapıldığı düşünülen para yardımının aslında Buhara Cumhuriyeti tarafından gönderildiği bugün artık bilinmektedir. Sovyetler Birliği Türkiye’ye iletmek üzere emaneten aldıkları yüz milyon rublelik bu yardımın sadece yaklaşık yüzde onluk bölümünü Ankara hükümetine teslim etmiştir. Bak. Ayfer Özçelik, Ali Fuad Cebesoy, Akçağ Yayınları, s. 254-258, 1993; Mehmet Saray, “Milli Mücadele Yıllarında Buhara Cumhuriyeti’nin Türkiye’ye Yardımı ve Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu”, Türkistan’da Yenilik Hareketlen ve İhtilaller: 1900-1924, Osman Hoca Anısına İncelemeler, Timur Kocaoğlu (hazırlayan), SOTA, Haarlem, 2001, s. 339-346; Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımının içyüzü”, Yakın Tarihimiz, c. I, sayı 10, Mayıs, 1972.  S.341

(8) Atay, Niçin Kurtulmamak (1953), s. 6.

(9) Mustafa Kemal’in kendi doğum yeri olan Selanik’i bile tekrar alma teşebbüsünü reddetmesine dair bak. Orga, s. 131-2.

(10) Milli Eğitimle ilgili Söylev ve Demeçleri, i (1946), 10.

(11) Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, i (1945), 87.

(12) A.g.e. s. 97-98.

(13-A) Anayasa ile ilgili belgelerden oluşan yararlı bir derlemede bu metin bulunabilir, bak. Gözübüyük ve Kili, s. 85-87. Kurtuluş Savaşı ve Devrimlerle ilgili kanunlar ve tartışmalar için bak. Kemal Arıburnu, Milli Mücadele ve İnkılaplarla ilgili Kanunlar., i (1957), 11 v.d. İlginçtir ki. Nisan 1921 tarihinde Osmanlı şehzadesi Ömer Faruk Anadolu’daki milli mücadelecilere katılma girişiminde bulunduğu zaman Mustafa Kemal kendisine nazik ama kesin bir üslupla İstanbul’da kalmasını tavsiye etmişti (Jaschke, “Auf dem Wege zur Türkischen Republik”, WI, n.s., v (1958), 215-16, özel bir mektuplaşmadan alınmıştır.) s.346

Bu konuda ayrıca bakınız;

13-B “Bunun yanısıra veliahd Abdülmecid Efendi’nin oğlu Ömer Faruk Efendi de, Millî Mücadele’ye katılmak için 26 Nisan 1921’de İnebolu’ya hareket etmiştir. Ancak Mustafa Kemal Paşa, 27 Nisan’da çekmiş olduğu telgrafla, şehzadenin o sıra Anadolu’ya geçmesini sakıncalı bulmuştur. (14- İkdam, 20 Nisan 1921, s. 8658; Gotthard Jaeschke, 8 Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, Ankara 1989, l, 165) (Kaynak; “İkinci İnönü ve Sakarya Zaferlerinin Türk Kamuoyundaki Yankıları”, Prof. Dr. Metin Ayışığı )

(14) Nutuk, ii. 684; karş. Speech, s. 573

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*