“Kemalist Cumhuriyet” gerçeği, İngilizlerin emriyle Bir Türk komutanını tutuklama şerefsizliğini gösteremem” (8)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

“…Meclis’in yeni dönemi Mustafa Kemal’in tekrar Cumhurbaşkanı seçilmesi ve İsmet İnönü’nün Başbakan atanmasıyla olağan biçimde başladı. Ne var ki, Türk devletine ve halkına biraz daha laik (seküler), biraz daha milli, biraz daha modern ve daha az İslami bir karakter kazandırma amacına yönelik daha başka projeler hazırlanıyordu.

İlk adım, zaten gerçekleştirilmiş olan değişimlerin resmen onaylamasının biraz ötesindeydi. 1924 anayasasının ikinci maddesi şu ifadeyle başlamaktaydı:

-“Türk Devleti’nin resmi dini İslam’dır.”

Bu ifade 1876’daki ilk Osmanlı anayasasından bu yana uygun değişikliklerle korunmuştu. 5 Nisan 1928’de Halk Fırkası bu hükmün anayasadan çıkarılmasına karar verdi. Beş gün sonra 10 Nisan’da Meclis bu yönde bir kanunu oyladı. Aynı esnada, üç maddede daha dinsel tabirler ve atıfları kaldıran değişiklikler yapıldı.

İslamiyet’in devletten kopartılması süreci tamamlanmıştı ve Türkiye artık hukuken ve anayasal olarak dindışı bir devletti.

Anayasasıyla, kanunlarıyla ve hedefleriyle laik (seküler) ve modern bir ülkeydi. Ancak onu Doğuya bağlayan ve Batılı milletler topluluğundan ayıran kudretli ve evrensel tek bir simge kalmıştı: Arap alfabesi.

Bu alfabe geçmişe gömülmüş olan hilafeti ve ilahi yasayı takip edecek Müslüman kimliğinin son işaretiydi. (1)

İzmir komplosu ve bastırılışı  (2) 

Kaynak 1; Modern Türkiye’nin Doğuşu, Bernard Lewis,S.370,

Bu reformlar, Kürt isyanının bastırılmasından bu yana sesi soluğu çıkmayan rejim muhaliflerinin yeniden faaliyete geçmeleri sonucunu doğurdu. 15 Haziran 1926’da bir ihbarcı sayesinde İzmir’de hazırlanmakta olan bir tertip polis tarafından ortaya çıkarıldı. Başlarındaki Ziya Hurşid, 1924 yılında Hilafetin kaldırılmasına karşı çıkmış olan eski bir mebustu, girişimin amacı ise Mustafa Kemal’i, İzmir’e geldiğinde arabasını bombalayarak öldürmekti.

Suikastçılar tutuklandı ve 16 Haziran’da Gazi hiçbir zarar görmeden İzmir’e girdi. İki gün sonra İstiklal Mahkemesi alelacele Ankara’dan nakledilerek İzmir’de toplandı. Gazi millete hitaben bir beyanat vererek şunları söyledi: “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Mahkeme 20 Haziran’da İzmir’de, Elhamra sinemasının salonunda başladı. Kel Ali lakabıyla bilinen, eski asker, milletvekili ve Kemalist davanın en başından beri savunucusu olan Ali Çetinkaya mahkeme başkanıydı. 13 Temmuz’da sanıklar aleyhinde ölüm cezasına hükmedildi ve ertesi gün cezalar infaz edildi.

Ardından İstiklal Mahkemesi Ankara’ya döndü ve 1 Ağustos’ta yeni bir grup mahkûmun yargılanmasına başlandı. 26 Ağustos’ta sanıklardan bazıları için ölüm cezası verildi ve aynı gün cezalar infaz edildi.

Takrir-i Sükun Kanunu Mustafa Kemal’e sadece doğudaki ayaklanmalarla değil, aynı zamanda Ankara, İstanbul ve diğer yerlerdeki siyasi muhaliflerle de baş edebilmesi için yasal yetki sağlıyordu.Kürt isyanının ardından Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı ve muhalif matbuat üzerinde şiddetli bir denetim kuruldu.

İzmir’deki suikast girişimi, bu girişimin önderleriyle olduğu kadar, diğer muhalif şahsiyetlerle de uğraşılmasına imkân sağlamaktaydı. (3)

İzmir ve Ankara’daki İstiklal Mahkemeleri kısa zaman sonra soruşturmayı gerçek suikast ve suikastçıların çok ötesine geçirip hukuk kural ve usullerine pek aldırış etmeksizin, meseleyi aslında Mustafa Kemal’in bütün ileri gelen siyasi muhaliflerinin yargılanmasına çevirdiler.

Kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’yla bağlantılı olan dört General,  Kazım Karabekir, Refet, Ali Fuad ve Cafer Tayyar Paşalar beraat ettiler. Mahkûm edilemeyecek kadar itibar sahibiydiler.

Serbest bırakılmaları birçok sivil arasında ve orduda büyük ve hayra alamet sayılmayan bir sevince yol açtı. Diğer sanıklar o kadar talihli değildi. İdam edilenler arasında Jön Türk hareketinin önde gelen isimlerinden eski Maliye Nazırı Cavid Bey ve hatta Kurtuluş Savaşı sırasında Gazi’nin yakın arkadaşlarından biri olan Albay Arif de vardı.

Suikastın hazırlayıcısı olarak tarif edilen Rauf Bey, tertip ortaya çıkarılmadan önce Avrupa’ya gitmişti. Gıyaben yargılandı ve on yıl sürgün cezası aldı.

1927’ye gelindiğinde rejime yönelik askeri, dini ya da siyasi her türlü muhalefet susturulmuştu.

1927 Ağustos ve Eylül’ünde Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü meclisini belirlemek üzere seçimler yapıldığında bu seçime tek bir parti, sadece Mustafa Kemal’in Cumhuriyet Halk Fırkası katılıyordu. Bu seçimden sonra, 15-20 Ekim tarihleri arasında Mustafa Kemal Halk Fırkası’nın kongresinde meşhur nutkunu okudu.

36 saat süren nutuk Gazi’nin 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı zamandan itibaren yaptıklarının tarifi ve savunusunu içermekteydi. Bu eser hâlâ Kemalist Devrim’in klasik anlatışıdır…”

İzmir suikastı

Kaynak 2; ”Türkiye Cumhuriyeti Tarihi – Devrimler ve tepkileri  (1924-1930) Mahmut Gologlu, İş Bankası yayınları.

“…Bu arada, hükümetten yana olan ‘Birinci Grup’taki arkadaşlarının kendisi ile dostluklarını bozmaları, muhaliflerden yanadır diye özel toplantılarına almamaları, yüreğindeki kızgınlığı ve öç alma duygusunu daha da şiddetlendirmişti. Bu nedenledir ki, İstiklal Mahkemesi’nin. Suikast Davası’nı ikiye ayıran kararında “Ziya Hurşid’in Cumhurbaşkanı’na duyduğu kin ve düşmanlığın doğurduğu kişisel olay ”denilmiştir.

İkinci Dönem Büyük Millet Meclisi seçimlerinde adaylıktan düşürülmesi ve yerine ağabeyi Faik Günday’ın (Mülkiyeli, Mutasarrıf, Ordu Mebusu) getirilmesi de, Ziya Hurşid’in iç dünyasındaki bunalıma ve gönül kırgınlığına sebep olmuştu.

Hele mebusken cephedeki fedakârca çarpışmasından ötürü Milli Savunma Bakanlığı’nca vermesi istenen özel kurdeleli İstiklal Madalyası’nın Halk Partili mebuslarca reddedilmesi onu yüreğinden yaralamış, ruhundaki bunalımı ve öç alma isteğini şiddetlendirmişti. (E Kandemir, İzmir Suikastı’nın iç yüzü. A. N. Erman, İzmir Suikastı: 73,103,165)

Nitekim, savunmasını yaparken, savcının ileri sürdüğü “Anayasa’yı tağyir veya tadile teşebbüs, Büyük Millet Meclisi’ni vazife ifasından men, hükümeti devirerek ele geçirmeye teşebbüs” suçları ile ilgisi olmadığını belirterek

-“…Ben sadece suikast yapacaktım. Bu da sabit oldu. Ben ancak bu suç için, tutuklandığım zaman yürürlükte bulunan 46. Maddeye göre kalebentliğe mahkûm edilebilirim. Suikasttan sonra hükümeti devirmek, Meclis’i görevden alakoymak isteseydim memleketten ayrılmaz, burada kalırdım. Oysa ki, sizin de anladığınız üzere, ben Sakız Adası’na kaçacaktım” demiştir. (A.N. Erman: İzmir Suikastı: 148)

Başbakan İsmet Paşa, İzmir Valiliği’nden gelen telgraflar üzerine gitmek için  tren hazırlanırken, zaten hazır durumda bulunan… Savcı: Denizli Mebusu Necip Ali Bey (Küçüka), Üyeler: Gaziantep Mebusu Kılıç Ali Bey, Rize Mebusu Laz Ali Bey (Zırh), Aydın Mebusu Dr. Reşit Galip Bey), hemen oracıkta çalışmaya başladı ve İzmir Suikastı hakkında henüz başkaca bir bilgi yokken, ilk iş olarak, kapatılmış olan Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’ne mensup mebusların tümünün, nerede olurlarsa olsunlar, hemen ve aynı anda tutuklanmalarına, evlerinin aranmasına, bulunacak belgelerin İzmir’e gönderilmesine karar verdi.

Sonra da özel trenle, sabaha karşı, İzmir’e hareket etti. (Kılıç Ali: İstiklal Mahkemesi Hatıraları: 40)

İstiklal Mahkemesi İzmir’e geldiğinde, kovuşturmayı yapanlar ’suikastçıların 17 Haziran’da Balıkesir’den gelecek olan Mustafa Kemal Paşa’yı İzmir’de beklediklerini, yolculuğun gecikip İzmir’e gelişin ertesi güne kaldığını ve suikastın da ertesi güne ertelendiğini, o gece ihbarın yapıldığını ve Ziya Hurşit ile arkadaşları Laz İsmail, Gürcü Yusuf ve Çopur Hilmi’nin yakalandıklarını’ anlattılar.

Ziya Hurşit’le birlikte yakalananların hepsi de gözünü budaktan sakınmayacak kimselerdi. Rizeli Laz İsmail, işgal altındaki İstanbul’da, işgal kuvvetlerinin gözü önünde ve gün ortasında, kendisi gibi birkaç arkadaşıyla birlikte büyük bir kuyumcu dükkânını soymuştu. Batumlu Gürcü Yusuf, Mütareke yıllarında, düşman donanmasının kontrolü akındaki Karadeniz’de, ufacık bir motorla, Fransız Pake Kumpanyası’na ait bir vapuru soymuş, milyonlarca Frank para almıştı. İstanbul’u Çopur Hilmi, üsteğmenlikten ayrılma idi. (F. Kandemir, İstiklal Savaşının İçyüzü: 41, K. Ali, İstiklal Mahkemesi Hatıraları: 48)

Suçluların yakalanmasından sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa İzmir de Hurşit’i otele getirtip görmüştü. Bu sırada, hükümet de bir bildiri yayınlayarak, olayı halka duyurdu. Bildiri şöyle idi:

Cumhurbaşkanı’nın gezilerinde İzmir’de uygulanmak üzere bir suikast düzenlendiği öğrenilerek düzenleyiciler silahları, bombaları ve hazırlıklarıyla, Cumhurbaşkanı’nın gelişinden önce tutuklanmışlardır.

Bu sırada tutuklamalar da devam ediyor, tutuklananlar İzmir’e gönderiliyor, sorgular gece gündüz sürdürülüyor, her akşam Narin Palas’a giden İstiklal Mahkemesi üyeleri, son durum hakkında Gazi’ye bilgi veriyorlardı. İstiklal Mahkemesi’nin, yola çıkarken alelacele Ankara’da verdiği karar gereğince Terakkiperver Parti mensubu bütün mebuslar yakalanmışlardı.

Bu arada Kazım Karabekir Paşa da Ankara’da tutuklanmıştı. Fakat Başbakan İsmet Paşa, Ankara Polis Müdürü Dilaver Bey’e emir vererek Kazım Karabekir Paşa’yı serbest bıraktırdı, durum İstiklal Mahkemesi savcılığa bildirildi.

Bunun üzerine, Narin Palas’a’ gidip Mustafa Kemal Paşa’ya olayı haber veren İstiklal Mahkemesi, Kazım Karabekir Paşa’nın tutuklanması için tekrar Ankara Savcısı’na emir gönderdi. Gazi de, Ankara’ya telefon ederek, İstiklal Mahkemesi’nin görevine karışıldığı için kızdığı, mahkemenin İsmet Paşa’yı da tutuklamaya kalkıştığını bildirdi ve İstiklal Mahkemesi ile görüşüp anlaşmak, olayın iç yüzünü öğrenmek üzere İsmet Paşa’yı İzmir’e çağırdı. (F. Altay, 10 Yıl Savaş: 418-419)

Takrir-i Sükûn Kanunu’nun yürürlük süresi dolmaktaydı. Hükümet, iki yıldan beri uyguladığı bu kanundan millet ve memleket yararına büyük başarılar sağlandığını, hatta devrim aşamalarının bu kanun sayesinde daha hızlı ve kolay yapıldığını düşünüyordu.

Başbakan İsmet Paşa bu düşünce ve kanıyı dile getirerek şöyle bir konuşma yaptı:

“iki yıl önce karşısında bulunduğumuz olayların en önemlisi Şeyh Sait Ayaklanması ile beliren eylem değildi. Asil tehlike, memleketin genel yaşantısında meydana gelen karışıklıktı, anarşik durumdu.

-Bu, memleketin birçok zamanlardan beri politik yaşantısına musallat olan başlıca derttir. Memleketin gelişip ilerlemesine ve samimi düzeltme isteklilerinin bütün çabalarına engel olan budur.

-Ve bu, küçük çıkarlarını işletmeye alışmış soysuz aydınlarla, vicdan özgürlüğünü başkalarının vicdanına saldırmak için araç sayan politikacıların faaliyetidir. Asi tehlike, anarşistlerin, karıştırıcıların, sağlıklı insan topluluklarının kafasına durmadan vurmalarında ve fakat düzenbaz bir saldırıcı olarak Doğu’daki davranışın değil, memleketin gelişip ilerlemesine başlıca engel olan sosyal düzendeki karışıklığın da ortadan kalkmasını sağlamıştır.

Bu sırada, Cumhuriyet kanunlarının verdiği imkânların, sosyal yapıyı zedeleyici davranışlara bir perde gibi kullanıldığını da şaşkınlık içinde gördük. küçük duygulu ve aşırı istekli politikacıların, canlarımıza kötülük yapmayı düşünecek kadar gözlerinin kararabileceğini tasarlayamamıştık.

İşte, bütün bu haller, iki yıl içinde Takrir-i Sükun Kanunu’nun ve çok yerinde olarak kurduğunuz istiklal Mahkemeleri’nin mücadele etmek zorunda kaldığı güçlüklerin önemini ortaya koyar.

İstiklal Mahkemeleri, bu iki yıl içinde yaptıklarım hizmetle, Milli Mücadele tarihinde sahip oldukları yüksek yeri daha da yükseltmişlerdir. Onların küçük duygulardan arınmış olarak, adalete ve Büyük Millet Meclisi’nin verdiği yetkiyi yerinde kullanmak için tam bir dikkate dayanan davranışları Cumhuriyet’in savunmasına, olgunluğu ve erdemi ile gereği gibi anlaşılıp yerleşmesine başlıca yardımcı olmuştur.

Bizim, Takrir-i Sükun Kanunu’nun uygulanmasında üzüntü duyduğumuz işlerden biri, karşı politik kuruluş üzerinde karar almak zorunda kalışımızdır. Böyle bir mecburiyete düşmemek için ne kadar kendimizi zorladığımızı ve ne kadar çaba harcadığımızı başka fırsatlarla anlatmıştım.

Fakat memleketin genel hayatını bozulmaktan korumak ve memleketin genel dizenini sağlam bir mecrada devam ettirmek temel zorunluluğu, bizi Büyük Meclis’in verdiği yetkiyi kullanmaya mecbur bırakmıştır.

Takrir-i Sukun Kanunu döneminde elde ettiğimiz büyük yararlardan biri de, yüzyıllardan beri bu memlekette ciddi çaba sahiplerinin düşünüp tasarladıkları düzeltici düzenlemelerin en az fedakârlıklarla yapılıp kurulabilmesidir.

Gelecek yıllarda da Takrir-i Sükûn Kanunu’nun yararlarından yoksun kalınmaması düşüncesindeyiz… Bu takdirde, sureleri bitmekte olan istiklal Mahkemeleri’nin yeniden kurulmalarını istememek imkânı olacağını da görüyoruz.

Böylece, milletin gerçek isteğine, samimi sevgisine dayanarak egemenliğini yürüten Büyük Millet Meclisi’nin yeni seçiminde, daha çok huzur ve sevgi ile milletin oyuna başvurulmasına da imkan verileceğini kabul ediyoruz. Ve bütün bu nedenlerle, Takrir-i Sükun Kanunu’nun iki yıl daha yürürlükte kalmasını teklif ediyoruz.”

Ne tümü, ne de maddeleri üzerinde söz isteyen olmadı. Teklif ve tasarı oylanıp kabul edildi. (Kanun: 979)

Fakat, ‘mebusların pasif direnişi’ olarak adlandırılabilecek tutum davranışları devam ettiği gibi, daha da yaygınlaşıyor ve açık oylamalarda özelikle hükümet tekliflerine karşı kullanılan oylar gittikçe azalıyordu.

Red oyu verilmiyordu ama oylamaya katılmayanların sayısı, genellikle katılanlardan daha çok oluyordu.

Mesela, 2 Mart 1927 günü Cumhurbaşkanlığı bütçesinde aktarma yapılmasına ait bir kanun tasarısı oylanmış ve oya katılan 126 kişiden 125 mebusun kabul oyu verdiği ve fakat 160 kişinin de oylamaya katılmadığı, ikinci oylamada da 287 mevcuttan ancak 145’inin oyu ile kabul edildiği anlaşılmıştır…”

İzmir Suikastı

Kaynak 3; “Modern Türkiye Tarihî, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik, 1789-2007,” Carter V. Findley , I.BASKI Ekim 2011, İstanbul

“Temizliğe zemin hazırlayan olay İzmir’de hükümet tarafından önlenen Mustafa Kemal’e yönelik bir suikast girişimiydi (Haziran 1926). Baş suikastçı Ziya Hurşit eski bir meclis üyesi ve Müdafaa-i Hukuk grubu sekreteriydi. İzmir’de ve daha sonra Ankara’da yeniden toplanan İstiklal Mahkemesi, yeni kapatılmış olan muhalefet partisinin ve İttihat ve Terakki’nin üyelerini, milletvekilleri de dahil olmak üzere tutuklattı ve göstermelik olarak yargıladı.

Duruşmalarda İttihat ve Terakki’nin geçmiş politikaları ve Mustafa Kemal’e karşı muhalefet gibi konular, Suikastla ilgili konuları gölgede bıraktı. Mahkeme on dokuz kişiyi ölüm cezasına çarptırdı.

Bu kişiler arasında suikast planına katıldığı kanıtlanmamış olanlar da vardı. İttihat ve Terakki’nin Maliye Bakanı Cavid Bey de ölüm cezasına çarptırılanlar arasındaydı.

Suikast girişiminin ardından alınan sıkı tedbirler, Mustafa Kemal’in liderliğini sorgulayan Milli Mücadelenin emektar önderlerine karşı bir temizlik hareketine dönüşmüştü.

Mustafa Kemal 1927’deki Cumhuriyet Halk Partisi kongresinde otuz altı saat süren bir konuşma yaparak bu dönemi resmen kapattı.

Görünüşte 1919-1927 döneminin tarihini anlatan nutuk, aslında yapılan temizliği meşrulaştırmaya çalışıyordu.

Devlet tarafından İngilizce, Fransızca, Almanca ve Türkçe olarak yayınlanan nutuk, iki kuşak boyunca, metin eleştirel bir incelemeye tabi tutulmaksızın, cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin tarih yazımını şekillendirdi.

Mustafa Kemal “tarih” denen şeyin geçmişi kaydetmekle yetinmeyip geleceği ürettiğini anlamıştır. (4)

Mustafa Kemal muhalefeti yok ederken bile radikal, Batılılaştırıcı reformlar gerçekleştirdi. Modern bir aydınlanmış despot gibi, bir yandan Türkiye’yi Batının demokratik uygulamalarından uzaklaştırırken bir yandan da kültürel olarak Batıya yaklaştırdı.” (5)

İzmir Suikasti’nde muhalif zihniyet tasfiye edildi!

Kaynak 4; Tarihçi,  Mustafa Armağan, Karabekir Paşa, Zaman gazetesi.

Soru; “Bir diziyle gündeme gelen İzmir Suikastı, Karabekir’e karşı yapılmış bir eylem değil mi?”

Cevap; “Muhalif bir zihniyetin tasfiyesi yapılmıştır İzmir Suikastı‘nda. Milli Mücadele kahramanları da bu anlamda toplanıyor ve idamla yargılanıyor. Susturuluyor. Karabekir’in oradaki yaklaşımı ‘uyum’ savunması değil, ‘kopuş’ savunmasıdır.

Karabekir, ayrıca ilginç bir hatırlatmada bulunuyor.

Kendisine Mustafa Kemal’i tutukla diyen Genelkurmay’a,

-“Ben ‘İngilizlerin emriyle bir Türk komutanını tutuklama şerefsizliğini gösteremem!’ demiş biriyim, suikaste kalkışacağımı nasıl söylersiniz.” diyor. Bu çok anlamlı bir mesaj…”

Devam edecek…

-Harf devrimi ve Alfabe

Kaynaklar;

Birinci bölümde açıklananlara ek olarak;

(1) “Modern Türkiye’nin Doğuşu”, Bernard Lewis, s. 371

(2) Bu olaylara ilişkin ayrıntılar için bak. Jaschke, Kalender, the RIIA, Survey, OM, WI, &c.; resmi anlatım için bak. Hist.; Cebesoy’un, Rauf Orbay’ın Londra ve Paris’ten kendi kayıtlarını savunmak için yazdığı mektupları içeren (s. 226-42) anlatımı için anılarına bak.: iii/2, 195 v.d.

(3) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın liderlerinin Kürt isyanıyla ya da İzmir suikastıyla bir biçimde bağlantılı olup olmadıkları hâlâ Türkiye’de tartışma konusudur. Örnek olarak bak. Karpat, s. 47 n. 47.

(4) Duara, Rescuing, s. 147-48,235; Paria, Nutuk; (Atatürk), Nutuk; (Atatürk), Speech

(5) Tuncay, Tek-Parti Yönetimi, s. 68-86, 127-83, 331; Zürcher, Turkey, s. 172-75; Zürcher, Unionist, s. 142-67; Schick ve Tonak, der., Transition, s. 223 (Toprak, “Religious Right”); Ulutaş, “Religion.”

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yazınızın, “izmir komplosu ve bastırılışı” ve “izmir suikasti” kısımlarında, izmir suikasti ile ilgili, “izmir suikastinin iç yüzü” adlı kitaptanda alıntılar yapmışınız. bu kitabı bende okudum. ziya hurşid’in, istiklal mahkemesindeki itirafları, şükrü bey’in ifadesi ve diğer sanıklarla yüzleştirilmesi, miralay arif bey’in (nam-ı diğer ayıcı arif) ifadesi ve tanıklarla yüzleştirilmesi ve diğer sanıkların ifadeleri, olayın ne olduğunu ortaya koymaktadır.
bu suikastı, ziya hurşid’in kişisel meselesi gibi görmek yanlıştır, gerçeklerden uzaktır. bu suikast tertibi, yiya hurşid ve birkaç tetikçinin işi değildir. suikast, daha öncede, istanbul’da, ankara’da, bursa’da yapılmak istenilmiştr. yani aylarca izi sürülmüştür gazi’nin. yani bu suikast hazırlıkları, terakkiperver cumhuriyet fırkasının kapatılmasından kapatılmasından kısa bir süre sonra başlamıştır. bu elbetteki bir tesadüf değildir. kimileri, bu olayın bir komplo olduğunu, oyun içinde oyun olduğunu, suikastin behane edilerek, muhalefetin tasfiye edildiğini, asılanların çoğunun suçsuz olduğunu iddia ediyorlar.
bu doğru değildir. ortada bir suikast girişimi vardır, başarılı olamamış ve suikart amacında olanlar, idam edilmişlerdir.
kimileride, suikast girişimine katılanları, vatan haini göstermer gibi bir vicdansızlık yapmışlardır. bu da yanlıştır, yanlışında ötesinde, vicdansızlıktır.
onlara sormak lazım, kimdi vatan haini? 19 mayıs 1919’da, gazi ie birlikte samsun’a çıkan ve başından sonuna kadar onunla omuz omuza çarpışan arif bey’mi, rüştü paşa’mı, sarı edip efe’mi, hangisi?
bir – 2 tetikçi dışında, hepsi vatan için canını ortaya koymuş, kurtuluş savaşının başından sonuna savaşmış, sürgünlere gitmiş, çile çekmiş, değerli vatan evlatlarıydı.
izmir suikasti, kurtuluş savaşının başarıya ulaşmasının ardından yaşanan bir hesaplaşmanın ürünüdür. “ihtilal, kendi evlatlarını yer” kuralı, maalesef bizde de işlemiştir.
saygılarımla,

Değerli Yusuf Demir, bilirsiniz siyasi meseleler de ağaçlar gibidir, dünden beslenerek yarınlarda ürün, sonuç vermektedir. Bunların yanında insanlar-liderler- duygusal varlıklar olarak kendilerini (duyguları-beklentileri doğrultusunda) tekrar ederler. Bu iki anlayış meselelerin kavranılmasında bizlere yardımcı olabilmektedir. Dönemin dünya ekonomisini, ihtiyaçları ve büyük devletlerin bu konuda aralarında yaptıkları anlaşmaları da bilmek gerekmektedir. Konuya ilginize ve paylaştığınız görüşlerinize teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*