“Kemalist Cumhuriyet” gerçeği, Nutuk’ta 1919 öncesinde olanlar neden anlatılmaz (6)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Resim; http://hadber.com/haber/107139652/irade-i-milliye-gazetesi-dijital-ortamda.htm

Resim; http://hadber.com/haber/107139652/irade-i-milliye-gazetesi-dijital-ortamda.htm

 

“…Bu üçüncü maddenin anlamı ertesi gün Halk Fırkası’nın grup toplantısında açıklığa kavuştu. Cumhurbaşkanı’nın önerileri tartışıldı ve bir dizi önerge üzerinde fikir birliğine varıldı. 3 Mart’ta bunlar Büyük Millet Meclisi’nde okundu.

Önerge, Halifenin görevden alınmasını, hilafetin kaldırılmasını ve Osmanlı Hanedanı’nın bütün mensuplarının sınır dışı edilmesini içeriyordu.

Ertesi sabah şafakla beraber kederli bir halde bulunan Abdülmecid bir arabaya bindirildi ve Orient Express’in (Doğu Ekspresi) hareket edeceği tren istasyonuna götürüldü. Onun gidişi çeşitli gösterilere neden olabileceği için Büyük Sirkeci Garına değil, şehir dışındaki küçük bir istasyon seçilmişti.

Halifelerin sonuncusu sürgün edilerek sonuncu Padişah’ı izlemiş oldu. (1)

Hilafeti kaldırmakla Mustafa Kemal yerleşik İslam’ın son derece sağlam güçlerine karşı ilk açık saldırısını yapmış oluyordu.

Hem kuramsal olarak ve hem de halk nazarında geleneksel İslam Devleti bir teokrasiydi. Buna göre Tanrı, tek meşru kudret ve kanun kaynağı. Hükümdarlar da Onun dünyadaki vekili idi. İnanç, yerleşik siyasi ve toplumsal düzenin resmi ilkesiydi.

Aynı kaynaktan gelen ve aynı yargı organı tarafından idare edilen Şeriat, ibadet ve itikat kurallarını olduğu kadar medeni, cezai ve anayasal kuralları da kapsamaktaydı.

Hükümdar Şeriat’ın en üst düzeyde vücut bulmuş şekliydi ve Şeriat onu, o da Şeriat’ı devam ettiriyordu. Ulema ise onun yetkili savunucusu ve sözcüsüydü.

Art arda gelen Osmanlı reformlarının başından itibaren Ulema, reformcuların zoruyla hukuki, toplumsal ve eğitimsel konulardaki geniş yetki alanlarını terk etmek durumunda bırakılmış ve gücü büyük saldırılara maruz kalmıştı.

Ancak hala ellerinde büyük bir güç ve daha da büyük bir etki bulunuyordu. Ülkenin eğitim kurumlarının büyük bir kısmı onların denetimindeydi. Ailevi ve şahsi konularla ilgili kanunlar hâlâ Ulema’nın idaresindeki Şeriatın egemenliğindeydi.

Saltanatın ve eski rejimin bütün diğer kurumlarının ortadan kalkmasından beri Ulema sahip oldukları bütünlük, teşkilat ve yetkileriyle yeni rejimin liderliğine meydan okuyabilecek tek güç olarak kalmıştı.

Ulema geçmişte birçok kere reformcuların yaptıklarını ya geciktirmiş veya hüsrana uğratmıştı. Mustafa Kemal onların kendi devrimini engellememesi konusunda kararlıydı.

Hilafetin kaldırılması Ulema’nın bütün hiyerarşik teşkilatına yıkıcı bir darbe oldu. Ve beraberinde diğer darbeleri de getirdi: Şeyh’ül İslamlık makamının ve Şer’iye Vekaleti’nin kaldırılması, dini okul ve medreselerin kapatılması ve bir ay sonra da ilahiyatçı kadıların Şeriat’ı yönettikleri Şer’iye mahkemelerinin kaldırılması.

Yeni düzen 20 Nisan 1924’te Büyük Millet Meclisi’nin kabulüyle Cumhuriyet Anayasası’nda tasdik edildi.Buna göre Meclis’in yasama yetkisi teyit ediliyor ve yargı fonksiyonu “Millet adına” hareket eden bağımsız mahkemelere tahsis ediliyordu

Bu ve benzeri köklü değişiklikler kaçınılmaz olarak çok yaygın ve fiili bir öfke uyandırdı. Buna ek olarak Mustafa Kemal’in şahsi yükselişine karşı yapılan muhalefet Milli Mücadele’nin ilk dönemlerinde kendisine en yakın olanların arasında gitgide büyüyordu.

Başkent’te Mustafa Kemal’in eski destekçilerinden bir grup ondan ayrılarak “Terrakkiperver Cumhuriyet Fırkası” adı altında muhalif bir grup oluşturmaya başladı. Liderleri arasında 1919 Haziran’ında Amasya’daki gizli toplantıda Mustafa Kemal’le birlikte olan Rauf Bey, Ali Fuad Paşa ve Refet Paşa da vardı. Ayrıca, Kazım Karabekir ve milliyetçi eski muhafızların önde gelen sivil ve askeri mensupları da bulunuyordu.

21 Kasım 1924’te Mustafa Kemal liberal olarak bilinen eski dostu Fethi Okyar’ı İsmet Paşa’nın yerine Başbakanlığa atadı. (2)

Parti içindeki ayaklanma bir meseleydi, silahlı ayaklanma ise bir başka mesele. Şubat 1925’te Doğu Vilayetlerinde bir Kürt ayaklanması baş gösterdiğinde Mustafa Kemal süratle ve şiddetle harekete geçti.

İsyancıların lideri Nakşibendi Tarikatı’nın babadan oğ(u)la geçen liderliği konumundaki Palu’lu Şeyh Said idi. Mart başına gelindiğinde, isyan Güneydoğu’nun büyük bir kısmında yayılmış ve Cumhuriyet rejimine yönelik ciddi bir tehdit oluşturmuş görünüyordu.

Ankara’da Cumhurbaşkanı’nın sadık muhalefeti ile Hükümet denemesi şeklindeki sistem terk edildi.

3 Mart’ta Fethi Bey görevden alındı ve İsmet Paşa yeniden Başbakan oldu.

Ertesi gün. Hükümete iki yıl için olağanüstü yetkiler veren, aslında diktatörce yetkiler içeren ağır “Takrir-i Sükun Kanunu” alelacele Meclis’ten geçirildi.’ (3)

1927’de bu kanunla verilen yetkiler yenilendi ve Mart 1929’a kadar devam etti. Aynı zamanda doğuda ve Ankara’da özel “İstiklal Mahkemeleri” kuruldu.

Doğudakilerin kısa bir yargı neticesinde kesin idam yetkisi de vardı.

Ankara’daki mahkemenin raporuna dayanarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 3 Haziran’da kapatıldı. Fethi Bey bu esnada 11 Mart’ta Paris büyükelçiliğine atanmıştı.

Doğu’da ise hızlı bir askeri harekede isyan bastırıldı. İstiklal Mahkemeleri süratle isyancı liderleri yargıladı.Şeyh Said Nisan’da yakalandı ve kırk altı adamıyla birlikte Diyarbakır’da 29 Haziran’da İstiklal Mahkemesi kararıyla ölüme mahkum edildi. Cezalar ertesi gün infaz edildi.

Kürt isyanı tanrıtanımaz Cumhuriyet’i devirmek ve Halifeliği tekrar tesis etmek için yandaşlarını yönlendiren şeyhler tarafından idare edilmişti.

Mustafa Kemal bunun üzerine tekkeleri kapatıp cemiyetlerini dağıtarak ve toplanmalarını, törenlerini ve Özel kıyafetlerini yasaklayarak bu dervişlere karşılık verdi.

İşte tam bu zamanda ve bu bağlamda Mustafa Kemal büyük sembolik devrimlerinden ilkini gerçekleştirdi.

Bunlar bütün bir milletin zorla bir uygarlıktan diğerine hızla canlı ve kapsamlı biçimde geçişini ifade eden dış görünümlerdeki köklü değişikliklerdi.

Bir Batılı için bir şapka biçiminin bir başkasıyla zorla yer değiştirmesi komik ya da rahatsız edici görünebilir ve her iki halde de önemsizdir. Bir Müslüman içinse bunun, komşularıyla, atalarıyla ve kendisinin toplumdaki, tarihteki yeriyle olan ilişkilerini hem ifade eden, hem de doğrudan etkileyen yaşamsal bir önemi vardır.

Diğer inanç ve uygarlıklardan farklı olan İslamiyet, bir Müslümanı diğer Müslümanlarla birleştiren ve onu putperest atalarından ve kâfir komşularından ayıran bir inanç ve uygarlıktır.

Kıyafet ve özellikle de başlıklar bir Müslümanın İslam toplumuyla olan bağlantısını ve diğerlerini reddi işaret eden açıkça görünür ve şekilsel bir semboldür. Geçen yüzyıllar içerisinde modernleşme ve reform, Müslümanların kıyafet konusundaki bu ayrıcalıklı konumuna büyük bir saldın yapmış ve Batılı olan ile Batılı olmayan arasında yeni bir toplumsal uçurum yaratmıştı.

Batılı olan yönetici elitin erkek ve laik unsurlarını içeriyor. Batılı olmayan ise halkın geri kalanını kapsıyordu. Ancak başkentin o tertemiz pantolonlu ve ceketli züppeleri arasında bile bir ayırım alameti kalmıştı: Fes. Henüz bir asır önce kabul edilmiş olan ve kafirlerden gelen bir bid’at olarak şiddetle karşı çıkılmış olan bu başlık, Türkiye’deki ve daha birçok ülkedeki Müslüman tarafından benimsenmiş, kabul edilmiş, Müslüman kimliğinin en son işareti haline gelmişti.

Bir Müslüman’ın vücudunun geri kalanı Batılılaşabilirdi, ama başı İslam çizgisinde kalıyordu.

Uzun, kırmızı ve meydan okuyan o fes, Müslümanın Batı’ya uymayı reddedişini ve Allah huzurunda alnını yere hiçbir engel olmaksızın koymaya hazır oluşunu ilan ediyordu.

Daha Jön Türk döneminde bile modem ama farklı, ayrı bir İslam uygarlığının var olması ihtimalini reddetmiş olan daha tutarlı Batılılaşma yandaşları vardı. 1911’de Abdullah Cevdet “Medeniyet, Avrupa medeniyetidir,” diye yazmıştı. Mustafa Kemal de tamamen aynı fikirdeydi. Kasım 1924’te Meclis’te yaptığı konuşmada, din devletine karşı konulan kanunlar yürürlüğe girdikten sonra, şuna dikkat çekiyordu:

-“Türk milleti asırlardan beri kendisini terakki yolunda ilerlemekte olan uygar milletlerden alıkoymuş olan engellerin ortadan kalktığını büyük bir ferahlıkla idrak eyledi. “

Bir başka vesileyle “Medeni olmayan İnsanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkûmdur” demişti.

Uygarlık ise. Batı ve modem dünya anlamına geliyordu, Türkiye’nin hayatta kalabilmek için bir parçası olmak zorunda olduğu modern dünya. “Millet, muasır medeniyetin bütün milletlere temin eylediği hayat ve vasıtaları öz ve şekil olarak aynen ve tamamen gerçekleştirmek için kesin karar vermiştir.

1925 yılının olayları göstermişti ki, karşı güçler hâlâ büyük bir kuvvetle mevzilerini koruyordu ve Batılılaşma sürecine karşı ciddi bir direniş göstermeyi beceriyordu. Hilafetin kaldırılması yeterli olmamıştı, daha şiddetli bir sarsıntı gerekiyordu. Öyle sarsıcı bir etki olmalıydı ki ülkedeki herkes bu sarsıntıyla ar tık eski düzenin sona erdiği ve bir yenisinin geldiği gerçeğiyle yüzleşmeliydi. Müslüman kimliğinin ve farklılığının son kalesi olarak fes kalmıştı ve bu fes de gitmeliydi.

Ekim 1927’de yaptığı bir konuşmada Mustafa Kemal eylemlerini şu ifadelerle açıklamaktaydı:

Efendiler, milletimizin başında cehalet, gaflet, taassubun, ilerleme ve uygarlaşma düşmanlığının alameti gibi telakki olunan fesi atarak onun yerine bütün medeni alemce serpuş olarak kullanılan şapkayı giymek ve bu suretle Türk milletinin medeni toplumsal hayatından zihniyet olarak hiç de farklı olmadığını göstermek gerekliydi. “(4)

Bu operasyon kendine has bir hız ve etkinlikle yürütüldü. 1925 Ağustos’un son haftasında Kastamonu ve İnebolu ziyareti sırasında Mustafa Kemal fese ve Anadolu’da hâlâ kullanılmakta olan geleneksel kıyafetlere yönelik ilk hücumunu başlattı. Bir dizi konuşmada bunları aşırı masraflı, rahatsız ve hepsinden öte, medeni bir millete yakışmayan, uygarlık dışı kıyafetler olarak alaya aldı. 28 Ağustos’ta İnebolu’da kalabalığa hitaben yaptığı konuşmasında şöyle dedi:

-“Efendiler, Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihte medenidir, hakikatte medenidir. Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi medeniyim diye Türkiye Cumhuriyeti halkı, fikriyle, zihniyetiyle medeni olduğunu ispat ve izhar etmek mecburiyetindedir.

Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı ile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir. Velhasıl medeniyim diyen Türkiye’nin hakikaten medeni olan halkı… dış görünüşüyle dahi medeni ve olgun insanlar olduğunu fiilen göstermeye mecburdur. Bu son sözlerimi açıkça izah etmeliyim ki, bütün memleket ve dünya ne demek istediğimi kolayca anlasın. Bu izahatımı size bir soru şeklinde yöneltmek istiyorum:

Bizim kıyafetimiz milli midir? (Hayır sesleri)

Bizim kıyafetimiz medeni ve beynelmilel midir? (Hayır, hayır sesleri)

Size katılıyorum. Tabirimi mazur görünüz. Altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ne de beynelmileldir. Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye gerek yoktur.

Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli, milletimize layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabii bunları tamamlayan başta güneşlik siperi olan bir serpuş. Bunu açık söylemek isterim. Bu serpuşa şapka denir.”(5)

2 Eylül’de din devletine karşı çıkarılan bir dizi yeni kanunla resmen tanınmış dini makamlarda bulunmayanların dinsel kıyafet veya sembol taşıması yasaklandı ve bütün devlet memurlarına “Dünyanın uygar milletlerinin ortak” kıyafetini, yani Batılı kıyafet ve şapka giyme zorunluluğunu getirdi.

Sıradan vatandaşlar önceleri istedikleri gibi giyinmekte özgürdü. Fakat 25 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan yeni bir kanunla bütün erkeklere şapka takma zorunluluğu getirildi ve fes giyilmesi ceza gerektiren bir suç haline geldi. (6)

Müslüman muhafazakârların bu devrimlere karşı sergiledikleri tepki Mart 1926’da yayınlanan bir beyannamede çok açık biçimde görülebilir.

* * *

-“Mısır Krallığı İslam Dini Başkanlığı” adına yayınlanan beyanname Mısır baş müftüsü ve El-Ezher Üniversitesi rektörü tarafından imzalanmıştı. Şöyle diyorlardı:

-“Şurası açıktır ki bir gayrimüslime has kıyafetleri benimseyerek ona benzemeye çalışan bir Müslüman, zamanla onun inançları ve eylemlerinde de aynı yolu tutma noktasına gelecektir.Bundan dolayı, bir başkasının dinine temayül edip kendi dinini hor gördüğü için şapka takan kimse Müslümanların fikir birliğiyle kafir olur. Gayrimüslimlere benzemek için şapka takan, kiliseye gitmek gibi onların dininin diğer bazı uygulamalarını da benimserse, kafir olur; bunu yapmasa bile yine de günahkardır… Bu taklit arzusu kendi milliyetimizin ortadan kalkmasına, kendi kimliğimizin onların kimliği içinde yok olmasına yol açacaksa eğer, ki bu durum zayıfların kaderidir, başka bir milletin giyim tarzım benimsemek için kendi milletinin giyim tarzım terketmek ahmaklık değil midir?…(7)

*   *   *

Ve “NUTUK” Neden 1919 yılında başlamaktadır?

Bunun cevabını yorumsuz olarak ATATÜRK Araştırma merkezi yayınlarından aktarıyoruz.

Prof. Dr. İsmet Giritli, “ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ”, Sayı 38, Cilt: XIII, Temmuz 1997

“…Büyük Nutuk’un olaylar bakımından kapsamı 19 Mayıs 1919 – 20 Ekim 1927 Dönemi içinde geçmiş olaylardır.

Nitekim Atatürk de “Dokuz senelik ef al ve icraatımız” demek suretiyle bunu teyit etmektedir. Ne var kiAtatürk 1919’dan önceki olaylara değinirken, bunları “Tarih Felsefesi” diyebileceğimiz bir görüşle anlatmaktadır…

Nutuk’ta kullanılan belgelerin bir kısmı metin içinde verilmiş, büyük bir kısmı da “Vesikalar” ı oluşturan cilde alınmıştır. Bu cildin ilk bölümünde 226 belge, ikinci bölümünde ise, sıra numarası verilmeksizin, Trakya teşkilâtına ait belgeler yer almaktadır…

Nutuk, Atatürk’ün bir nevi siyasî vasiyetnamesi olan “Gençliğe Hitabı” ile sona eriyor…

Yine, İsmail Arar’ın isabetle söylediği üzere;

-“Nutuk’u ister sadece bir söylev, ister hatıra, ister tarih ya da tarih çalışmalarında başvurulacak bir kaynak olarak ele alalım, onun “siyasal tartışma – polemique” üslûbu içinde yazılmış olduğu inkâr edilemez.

-Ne var ki Nutuk’un bu özelliğine bakıp da yapılan suçlama ve eleştirilerin fevri ve sübjektif olduğunu sananlar ve sanacak olanlar çok aldanır. Zira Nutuk, baştan sona, belgelere dayanarak yazılmıştır.”

Nitekim, 21 Ekim 1927 tarihli “The Times” gazetesinde bir mektup yayınlayan Halide Edip, bu mektubunu Abraham Lincoln’un;

-“Bir kimse sonsuza dek, herkes ise bir süre kandırılabilir; fakat herkes sonsuza dek kandırılamaz” sözü ile bitirir ve âdeta Atatürk’e bir uyarıda bulunurken, 10 Ağustos 1919’da Atatürk’e yazdığı ve Türkiye için Amerikan mandasını ehveni şer olarak gören mektubunun Nutuk’a belge olarak alındığını düşünemiyordu.

Nutuk, adı üzerinde “Nutuk-Söylev” olduğuna göre, “Nutuk Nedir?” başlığını bir konuşmaya veya bildiriye koymak ilk bakışta yadırganabilir. Ne var ki, Atatürk’ün kaleminden çıkmış bu belgesel söylevin bir nutuk olmaktan öteye başka özellikleri olduğu da düşünülebilir. Nitekim Yusuf Akçura ve Falih Rıfkı Atay, Nutuk’un Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Tarihi için bir ana kaynak olduğunu söylerken, Mustafa Nihat Özün “Bu Nutuk, Milli Mücadele’nin en salâhiyetle yapılmış tarihidir” demekte, Hasan Ali Yücel ise; “Bize bıraktığı çağdaş Türkiye’nin kurtuluş tarihi” diye yazmaktadır.

…Neticede, Atatürk’ün Nutuk’u, Caesar “Gallia Harbi” adlı eseri ile Thukydides’in “Peleponez Harbi” adlı eserindeki meziyetleri mezcetmiştir; gerçekten Atatürk, hem Caesar gibi, anlattığı olayların baş kahramanıdır, hem de, Thukydides gibi, olayları hikâye etmekle kalmayıp, onların en derin sebeplerini tahlil etmesini bilen büyük bir tarihçidir” diye yazmakta, 1965’de Şevket Süreyya Aydemir “Nutuk ne tarih, ne de hatıradır. Büyük Nutuk en gerçek manasıyla tarihî değerde siyasî bir vesikadır” derken,

-1966’da Sabahattin Selek “Nutuk Nedir ve Ne Değildir? Başlığı ile Cumhuriyet’te yayınladığı bir makalede”

-bir benzetme yapmak gerekirse, 15-20 Ekim 1927 günlerinde: Atatürk “Savcı”, Nutuk, “İddianame”, Kongre “Jüri”, memleket ve dünya kamuoyu da “Dinleyici”dir demektedir.

Görülüyor ki, Büyük Nutuk hakkında çok çeşitli görüşler ve yargılar ortaya atılmış, çeşitli değerlendirmeler yapılmış olup, görüş, yargı ve değerlendirmelerin hepsinde gerçek payı vardır.

İsmail Arar’ın, değerli ve etraflı bildirisinde haklı olarak vurguladığı üzere;

tarihçi olmayan Atatürk’ün Nutku’nu bir tarihçi objektifliği ve tarafsızlığı içinde yazdığı da söylenemez. Zira Atatürk’ün bütün resmî sıfatlarından önce bir ihtilâlin lideridir.

O bu hareket, kişisel yetenekleri ve komutanlık şöhretinden başka, her şeyi elinden alınmış olarak başlamış olmasına rağmen, iktidar olmuş, yeni bir düzen getirmiş, lâik Cumhuriyet’i kurmuş ve eserini içeride ve dışarıda her zaman korumasını bilmiştir.

İşte bu büyük olayın hikâyesi olan “Büyük Nutuk”ta tarafsızlık aramak ise eşyanın tabiatına aykırıdır.

50. Yıl Semineri’ne sunduğum bildirimde vurguladığım ve Cihat Akçakayalıoğlu’nun;

-“Tartışmalar ve Açıklamalar” bölümünde de söylediği gibi ; Atatürk’ün Söylev’deki;

-“Politika aleminde birçok oyunlar görülür. Fakat mukaddes bir mefkurenin tecellisi olan Cumhuriyet’e ve asrî bir harekete karşı cehil ve taassup ve her nevî husumet ayağa kalktığı zaman, bilhassa Terakkiperver ve Cumhuriyetçi olanların yeri, hakikî Terakkici ve Cumhuriyetçi olanların yanıdır; Yoksa Mürtecilerin ümit ve faaliyet menbaı olan saf değil”ifadesi önemle ve her zaman göz önünde tutulmalıdır.

…Atatürk’ün Büyük Söylevi’nin 50. Yılındaki seminere sunulan ve yayınlanan bildirilerden bu yana, “Büyük Nutuk” ile ilgili olup, üzerinde durmak istediğimiz iki yayın daha vardır.

Bu yayınlardan biri; Türk Tarih Kurumu üyesi Bilâl N. Şimşir tarafından hazırlanan ve 1991 yılında Kurumca yayınlanan “Atatürk’ün Büyük Söylevi Üzerine Belgeler” adlı eserdir.

Büyük Söylev’in 50. yılına rastlayan 1977’de yayımlanmak üzere bu eseri hazırladığını “Önsöz” de söyleyen Şimşir’in güzel deyimi ile

-“Söylev, Atatürk’ün eserinin eseri sayılabilir. Bunda Atatürk, Samsun’a çıkışından Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar geçen dönemi anlatır… O sıralarda Türk yurdunun içinde bulunduğu durumun genel bir tablosunu çizer, Ondan sonra Türk Kurtuluş Savaşı’nın, Türk Devrimi’nin ne denli güç koşullar, ne kadar büyük engeller içinde başarıldığım ayrıntıları ile ve belgeleriyle gözler önüne serer. Söylevini bitirirken “Bunda ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem, kendimi mutlu sayacağım” der.

Şimşir, kitabının “Önsöz”ünde yurt dışında Söylev’e karşı görülen olumsuz tepkiler üzerinde de durmakta ve buna örnek olarak Rauf Orbay ve Adnan Adıvar’ın İngiliz gazetelerine yazdığı mektupları göstermektedir.

Bazı İngiliz gazetelerinin de paylaştığı iddiaya göre Atatürk Söylev’de eski arkadaşlarının İstiklâl Savaşı’ndaki rollerini küçültmek, kendi rolünü ise yüceltmek istemiştir.

Şimşir’in bu tepki ve görüşlere cevabı şudur: Atatürk sadece olayları anlatmış ve bazı belgeler yayımlamıştır. Nitekim daha sonra yapılan yeni araştırmalar ve yayınlanan yeni belgeler, O’nun tartışmasız tek lider olduğunu daha ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur.

Atatürk’ün eski arkadaşları hakkındaki yargılarını “Sert” bulanlara ise Şimşir’in karşılığı şudur: “Burada yayımlanan birkaç belge bile bu kişilerin tutumları hakkında az çok bir fikir verir…

… Dr. Adnan Adıvar’a göre Atatürk, yalnız kendi çıkarlarını düşünen bir diktatördür ve ‘Benden sonra tufan olsun’ demektedir.

“Bu itibarla, Şimşir’e göre; Atatürk sağ olsaydı o eski arkadaşları hakkındaki yargıları yumuşatır mıydı diye sormak yerine, o eski arkadaşların Atatürk hakkındaki haksız ve insafsız yargılarından pişmanlık duyup duymadıklarını araştırmak daha doğru olur.

Son olarak, konumuzla ilgili olarak… tarihçi Cemal Kutay’ın 496 sahifelik “Ardında Kalanlar” adlı kitabıdır. Genel olarak Atatürk ile ilgili çok değerli malzeme ve bilgiler içeren bu kitapta “Nutuk” ile ilgili olarak yazar özetle -ve fakat aynen- şunları söylemektedir”:

“ … Atatürk’ün Samsun’a çıkışından Cumhuriyet’in ilânına kadar olan devri anlatan Büyük Nutuk tarihimiz midir? Değildir… Çünkü gerçek ve tarafsız tarih, ele aldığı hadiselere yön vermiş kişilerce yazılmaz, yazılamaz. Ardlarında iz bırakmış olayların sahipleri, gaye ve emeklerinin ancak açıklamasını, savunmasını yapabilirler ve insanın yaradılışının kaçınılmaz zorunluluğu olarak da tarafsız değillerdir ve olamazlar…

Tez’in karşısına Anti-tezi çıkarmadan Sentez yapabilmek mümkün müdür?” (s. 9)

Cemal Kutay, aynı kitabın 306 ve 307. sahifelerinde de aynı konuda, şunları söylemektedir: “…

-“Nutuk ne mutlak tarihtir, ne yalnızca hatıradır.. Mustafa Kemal’in Büyük Nutku aslında devrini ve önderlik ettiği olayları, kendi açısından bir açıklama, hatta daha geniş anlamıyla savunmadır.

Hele asla bir sentez değildir. Çünkü bir sentez olabilmesi için kendisinin tez yapısı taşıması, karşısına anti-tezin çıkarılmış olması, karşılaştırılması ve neticede haklılığını kabul ettirmesi şarttır. Nutuk’un savunduğu tezin karşısına anti-tezin çıkarılması Atatürk’ün hayatında mümkün olmamış, ölümünden sonra da yerine getirilmemiş tarih vazifesi olarak ortada kalmıştır.”

Bildirimizin yukarıdaki bölümlerinde “Nutuk Nedir?” sorusuna bugüne kadar verilen cevapları özetlediğimiz için, Cemal Kutay’ın benzer soru ve beyanlarına cevap vermek yerine, yazarın Nutuk ile ilgili olarak ileri sürdüğü “tez – anti-tez ve sentez” ile ilgili görüş ve iddiasına kısaca cevap vermekle yetineceğim.

…Yazar, eğer yukarıdaki beyanları ile, Mustafa Kemal’in bazı değerlendirmelerinin sübjektif ve gerçeğe aykırı olduğunu söylemek istiyorsa, o dönemde yaşayıp anılarını yazan veya anlatan kişilerin sayısı zannedildiğinden çok daha fazla olmasına rağmen, bu güne kadar

-“Nutuk’ta yer alıp da, yalanlanan hangi ana gerçek veya gerçekler vardır?” sorusunu sayın Yazar’a yöneltmek istiyor.” (8)

….

Devam edecek…

-Büyük reformcu Mustafa Kemal bile çarşafa karşı bir kanun çıkarmayı göze alamadı. 

Kaynaklar;

Birinci bölümde açıklananlara ek olarak;

Ana Kaynak; “Modern Türkiyenin doğuşu”, Bernard Lewis,

(1) Osmanlı hilafetinin son evresine ve onun kaldırılışına dair bak. Jaschke, “Das osmaniche Scheinkalifat von 1922” WI, n.s., i (1951), 195-217, 218-28; C. A. Nallino, “La fine del cosi detto califfato ottomano” OM, iv (1924), 13753 (yeniden baskısı için bak. Raccolta di Scritti, iii (1941), s. 260-83. Metinler için bak. Gözübüyük ve Kili, s. 98 v.d. ve Arıburnu, s. 329. İsmet Paşa’nın bu vesileyle yaptığı konuşma için bak. İnönü ‘nün Söylev ve Demeçleri, i (1946), 87-93. S.355

(2) Bak. Rustow, s. 547-8; Orga, s. 153 v.d. ve ileride s. 510. General Ali Fuad Cebesoy’un hatıralarını üçüncü cildinin ikinci bölümü (Siyasi Hatıralar, 2, İstanbul 1960, özellikle s. 108 v.d.) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ortaya çıkışı ve kapanması ile ilgili bir bölüm içerir. Ayrıca bak. F. W. Frey, The Turkish Political Elite (1965), s. 323-35***

(3) Metin ve tartışmalar için bak. Arıburnu, s. 174 v.d.

(4) Nutuk, ii. 895; karş. Speech, s. 721-2.

(5) Söylev, ii. 212-3; Hist. Rep. Turque, s. 230.

(6) Jaschke, WI, n.s., i (1951), 45-46. Mustafa Kemal’in Kastamonu ve İnebolu gezilerinde yaptığı konuşmalar için ayrıca bak. Mustafa Selim İmece, Atatürk’ün Şapka Devriminde Kastamonu ve İnebolu Seyahatları 1925, (1959).

(7) Canard’da alıntılanmıştır, A l’Inst. D’Et. Or, viii. 219-23

(8) Prof. Dr. İsmet Giritli, “ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ”, Sayı 38, Cilt: XIII, Temmuz 1997

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*