Kemalist Cumhuriyet gerçeği, “Laiklik cumhuriyetin temelidir.” Aldatmacası (7)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

“…Malum nedenlerle bu tür ifadelere Türkiye’de rastlanmıyordu, ancak kuşkusuz, Mısırlı ilahiyatçıların dile getirdiği bu sözler özde Türk reform karşıtlarının görüşlerini de ifade etmekteydi. Halife nihayet uzak ve yarı efsanevi bir simaydı; şapka kanunu ise her bir Türk’ü kendi kişiliğinde etkiledi ve verilen cevap buna göre daha büyük oldu. Doğu’da yeni karışıklık, diğer yerlerde hayra alamet olmayan hareketlenmeler ortaya çıktı.

Olağanüstü Takrir-i Sükun kanunu 1925 Mart ayında Kürt isyanıyla baş etmek üzere kabul edilmişti ve hâlâ yürürlükteydi.

Hükümet ise silahlı kuvvetler ve İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla kendi iradesini zorla kabul ettirmeye ve uygulatmaya muktedirdi. Mustafa Kemal’in taviz vermez bir şekilde ifade ettiği üzere:

-“Bunu (fesin kaldırılmasını) Takrir-i Sükun Kanunu yürürlükte olduğu zamanda yaptık. Bu kanun yürürlükte olmasaydı, yine yapacaktık. Fakat bunda, kanunun varlığı işleri kolaylaştırdı denilirse, çok doğrudur. Hakikaten, Takrir-i Sükun Kanunu’nun varlığı bazı gericilerin milleti geniş çapta zehirlemesine meydan bırakmamıştır. “(1)

Bir başka ve çok daha hassas bir konu da kadınların kıyafetiydi. 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’daki konuşmasında Mustafa Kemal fes gibi çarşafa da hücum etmişti:

-Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bez veya bir peştamal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası nedir? Efendiler medeni bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşi vaziyete girer mi? Bu hal, milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal tashihi lazımdır. (2)

Ne var ki gücünü Takrir-i Sükun Kanunu’ndan ve İstiklal Mahkemelerinden alan büyük reformcu Mustafa Kemal bile çarşafa karşı bir kanun çıkarmayı göze alamadı. Kadının çarşaftan çıkması büyük şehirlerde çoktan eğitimli sınıflarca kabul görmüştü, diğer yerlerde ise ağır bir ilerleme gösterdi. Halk Fırkası’nın bir kongresinde çarşaf yasağına dair bir teklif gündeme geldiğinde sene 1935’ti ve o zaman bile herhangi bir şey yapılmadı. (3)

Hukuk Reformu (4)

Türk halkının, ya da en azından görünürdeki erkek nüfusun, dış görünüşü değişmişti. Geriye daha zor olan “aile hayat ve yaşam tarzını” “medeni milletlerin ortak uygulamasına” uygun olarak değiştirme işi kalmıştı. Bunun için, ülkenin baştan bütün hukuk sistemini köklü biçimde yeniden düzenlemek gerekiyordu.

On dokuzuncu yüzyılın reformları, Şeriat’ın hakimiyetinin ve onun uygulayıcılarının yargı yetkisinin hukukun birçok alanından çıkartılmasını sağlamıştı.

8 Nisan 1924’te Mustafa Kemal daha ileri giderek bağımsız Şeriat mahkemelerini kaldırdı. Ancak bu değişikliklerden sonra bile Şeriat hâlâ aile ve şahıs hukukunun birçok alanında yürürlükte kalmaya devam etti. Hakimler laik bir mahkemede oturmalarına karşın, hâlâ Şeriat hükümleriyle iş yapıyorlardı ve hâlâ büyük çoğunluğu hem eğitimleri hem de dünya görüşleri bakımından Şeriat hukukçularıydılar.

Bütün reform süreçleri boyunca, aile ve bireyin konumuna dair meselelerde Şeriat hukukçularının elindeki ayrıcalıklı yetkinliğine hiç dokunulmamıştı. Mustafa Kemal buna bir son vermeye kararlıydı. 1924 yılının başında Adalet Bakanı 1917 tarihli özgürlükçü Aile Kanunu’nun daha iyileştirilmiş bir biçime kavuşturularak elden geçirilmesini teklif etti.

Ne var ki Mustafa Kemal, maharetli bir yorumla çok daha özgürlükçü ve modem bir hale getirilmiş olsa da, Şeriat’a dayalı bir kanunnameyle ilgilenmiyordu. 30 Ağustos 1924 tarihinde Dumlupınar’da yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:

-“Şunu katiyetle beyan etmeliyim ki. Medeniyetin esas ilerleme ve kuvvetin temeli, aile hayatıdır. Bu hayatta fenalık, muhakkak toplumsal, ekonomik, siyasi bir yetersizlikle sonuçlanır. Aileyi oluşturan kadın ve erkek unsurların doğal haklarına sahip olmaları, aile vazifelerini idareye muktedir bulunmaları gerekir.”

Birkaç gün sonra 11 Eylül 1924’te yirmi altı hukukçudan kurulu bir komisyon, İsviçre Medeni Kanunu’nu, Türklerin ihtiyaçlarına göre uyarlamak göreviyle işe başladı. Tamamlanan Medeni Kanun 17 Şubat 1926’da Meclis’te oylandı ve 4 Ekim’de yürürlüğe girdi. Türkiye’nin gelişiminde bu değişimin önemi, ne yapılırsa yapılsın pek abartılmış sayılmaz.

Tanzimat ve Jön Türk rejimlerinde pek çok hukuki reform yapılmıştı ve idare, ticaret, ceza hukuku alanları başta olmak üzere, pek belli etmeden az sayılmayacak miktarda Şeriat kuralı terk edilmişti.

Ancak ilk defa bir reformcu Şeriat ulemasının dokunulmaz imtiyaz alanı olan aile ve din hayatının mahremiyetini istila etme cesaretini göstermişti, hem de bunu gizli değil, apaçık bir saldırıyla yapıyordu. Allah’ın kanunu olan Şeriat’ın yerine Meclis geçmiş, kuran tamamen hükümsüz kılınıp yerine yeni Türk Medeni Kanunu koyulmuştu. (5)

Çok eşlilik, boşama gibi kadının özgürlüğü ve onuruna karşı olan bütün engeller kaldırıldı. Bunların yerine iki tarafın da eşit haklara sahip olduğu resmi evlilik ve boşanma geldi. Müslümanlar gözünde en sarsıcı olanı da, Müslüman bir kadının gayrimüslim bir erkekle evlenmesinin yasal olarak mümkün hale gelmesi ve bütün yetişkinlerin istedikleri takdirde kanunen din değiştirme hakkına sahip olmalarıydı.

Türk Meclisi tarafından İsviçre Medeni Kanunu’nun oylanması elbette, Türkiye’yi bir gecede değiştirerek ülkeyi Ortadoğu’da bir İsviçre haline getirmedi.

Ana yollar ve demiryolları yakınlarında bulunan şehir ve kasabalarda yeni evlenme, boşanma ve miras kanunları genel olarak uygulandı. Ülkenin geri kalanını oluşturan sayısız köyde ise eski yöntemler devam etti.

Bir evlilik genellikle yasal olması ve yasal miras hakkının teminat altına alınması için resmi yetkililere kaydettiriliyordu. “Yasal” eş böylece, laik devletçe kutsanmaksızın, dinsel i geleneksel bağlarla kocalarına bağlanmış olan diğer kadınlardan doğan çocukların da annesi oluyordu.

Kadınlara bu yeni kanunla yeni ve çok geniş haklar tanınmış olsa da, kocalarına. Babalarına ya da erkek kardeşlerine karşı bu hakları kullanmaya cesaret edecek ya da buna önem verecek pek az köylü kadını vardı. Taşra kentlerinde bile çok eşlilik ortadan kalkmakla birlikte Batılı olmayan sınıfların kadınlarının konumunda uzun zaman boyunca gerçek anlamda pek az iyileşme oldu.

Bununla beraber kalede gedik açılmıştı. Bir İslam ülkesinde her zaman büyük önem taşımış olan devlet otoritesi, artık kesinlikle reform yanlısıydı ve gelenekçiler zorlu ve pek alışılmadık bir yol olan gizli direniş rolüne itilmekteydi.

Ulema sınıfı başka alanlardaki yenilgilerinin de ardından, elindeki son direnç noktası olan kudret ve etkisini de kaybetmişti. Hukuk araçları ve hukukun uygulanmasını cebren sağlayan makamlar büyük bir kararlılıkla ulemanın gücünü ebediyen kırmak için kullanılıyordu.

Mustafa Kemal’in hedefleri, 5 Kasım 1925’te Ankara’da yeni hukuk fakültesinin açılışında yaptığı konuşmada apaçık biçimde görülmekteydi:

-“Talebe efendiler ve hukuk müntesibi efendileri

Yeni hukuk esaslarından, yeni ihtiyacımızın talep ettiği kanunlardan bahsederken “her inkılabın kendisine mahsus müeyyidesi bulunması gerekir” hikmetine, yalnız bu hikmete işaret etmiyorum.

Boşyere bir sitem temayülünden kendimi men ederek, fakat Türk milletinin çağdaş medeniyetin araçlarından ve nimetlerinden istifade etmesinin en azından üç yüz seneden beri sarf ettiği gayretlerin ne kadar elem ve ıstırap engeller karşısında heba olduğunu derin bir üzüntüyle izleyerek söylüyorum.

Milletimizi çöküşe mahkûm etmiş ve milletimizin bereketli sinesinde devir devir eksik olmamış olan girişimcileri, mücadelecileri yenilgiye uğratmış olan olumsuz ve kuşatıcı kuvvet şimdiye kadar elinizde bulunan hukuk ve onun samimi takipçileri olmuştur.

Beynelmilel genel tarih içinde Türklerin 1453 zaferini, yani İstanbul’un fethini düşünün. Bütün bir cihana karşı İstanbul’u ebediyen Türk camiasına kazandırmış olan kuvvet ve kudret, yaklaşık olarak aynı senelerde icat edilmiş olan matbaayı Türkiye’ye kabul için hukukçuların o kötü direncini kırmaya muktedir olamamıştır.

Köhne hukukun ve onun uygulayıcılarının, matbaanın memleketimize girmesine izin vermeleri için üç yüz sene gözlemleyip tereddüt etmelerine, lehinde ve aleyhinde pek çok kuvvet ve kudret sarf etmeleri gerekmiştir.

Eski hukukun çok uzak, çok eski ve ihya edici kuvvetinin mevcut olmadığı bir dönemini ve onun uygulayıcılarını seçtiğimi zannetmeyin. Eski hukukun ve onun uygulayıcılarının yeni inkılap devremizde bizzat bana çıkardıkları zorluklardan örnek vermeye kalksam sizin başınızı ağrıtırım. Bütün bu olaylar, inkılapçıların en büyük, fakat en sinsi can düşmanının çürümüş hukuk ve onun güçsüz uygulayıcıları olduğunu gösterir.

Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek eski hukuk esaslarını temelinden yıkma teşebbüsündeyiz…”(6)

***

Ve “Cumhuriyetin temel vasfı Laiklik değil, demokratikliktir…”

“…Neden dinle ilgili bir türlü halledemediğimiz bir sorunumuz var bizim? Neden Cumhuriyet’in kurulmasından seksen küsur yıl sonra hâlâ laikliği tartışıyoruz?”

-Çünkü laiklik, Cumhuriyet’in ve modernitenin temeli olarak gösterildi.

-Oysa bir cumhuriyetin temel vasfı demokratik olup olmamasıdır.

-Eğer demokrasi Türkiye’ye baştan getirilseydi bugün durum değişik olurdu. Zaten bütün bu işler 1930’da bozuldu. 1930’a kadar Atatürk, toplumu biraz eski dengeleriyle muhafaza etmek istedi.
Fakat Halk Partisi Atatürk’ü ikna etti ve durum değişti.

Atatürk’e,

-‘Bak, Fethi Okyar’ı nasıl tutuyorlar. Onu tutanlar gericilerdir, saltanatı geri getirmek istiyorlar’ dediler.

Hâlbuki halk, saltanat falan istemiyordu.

Halk Partisi’ni ele geçiren kadronun keyfi yönetimine, yolsuzluklarına tepki gösteriyordu halk.

Eğer seçim olsaydı Halk Partisi iktidardan gidecekti. Hedef, Atatürk ve cumhuriyetçilik değildi. (7)

Devam edecek…

-Tüm yönleriyle İzmir “Komplo-Suikastının” içyüzü

Kaynaklar;

Birinci bölümde anlatılanlara ek olarak

(1) Nutuk, ii. 895; karş. Speech, s. 722.

(2) Söylev, ii. 220; Hist., s. 234.

(3) Jaschke, WI, n.s., i. 47. Ancak bazı yerlerde çarşafa karşı belediye düzeyinde verilmiş talimatlar bulunmaktaydı.

(4) Hukuk sisteminin değişimine dair yapılmış en iyi araştırma ve yorum için bak. Count Leon Ostrorog, The Angora Reform, (1927). Ayrıca bak. Ali Fuad Başgil ve diğerleri, La Turquie (1959), (no. Vii. La Vie juridique des peuples, ed. H. Levy-Ullmann ve B. Mirkine-Guetzevitch); Jaschke, WI, n.s., i ve Bülent Daver, Türkiye Cumhuriyetinde Layiklik (1955), ve Unesco tarafından yayınlanmış, çeşidi yazarların katıldığı makalelerden oluşan International Social Science Bulletin, bc/I (1957), 7-81.

(5) Jaschke, WI, n.s., i. 36-37.

(6) Milli Eğitim Söylevleri, i. 29-30; Hist., s. 207-8.

(7) “Korkusuz Tarih” Neşe Tüzel’in, Kemal Karpat ile yaptığı söyleşiden alınmıştır. Prof. Kemal Karpat Kimdir? Türk tarihçi, Türk Tarih Kurumu şeref üyesi“İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Washington ve Rewington üniversitelerinde siyasal ve sosyal bilimler üzerine master ve doktora yapmış. Romanya’da tarih ihtisasının ardından Amerikan tarihi, Rus tarihi, Ortadoğu tarihi ve Osmanlı tarihi konularında çeşitli kurslara katılmıştır. 20 ülkede yayımlanmış 130 makalesi ve 16 kitabı bulunmaktadır. Amerika’daki Türk Araştırmaları Cemiyeti’nin kurucusu ve başkanı, Orta Asya Cemiyeti’nin (ACAS) kurucusu. Şu anda İstanbul Şehir Üniversitesi Tarih Bölümünde Tarih Profesörü olarak çalışmaktadır. Yurtdışında en çok ilgi gören eseri Ottoman Population adlı çalışmasıdır. Wisconsin University tarafından basılmıştır. Son olarak 24’te yayınlanan bir programda Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini II.Abdülhamit’in attığını söylemiştir. TBMM Onur Ödülü sahibidir.” Vikipedi’den alıntıdır.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*