Kaybeden Osmanlıdan Saltanat ve Hilafet alınır. Onun artık Tahtı Değil, Şapkası Vardır (son)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Dünyada iki türlü Tarih vardır; Bilinmesi istenenler, Resmi; İstenmeyenler, Devlet sırrı’dır. İstenmeyenlere örnek; Fransız devrimi Batının doğuya; İran İslam devrimi doğunun batıya hamlesidir. Osmanlı kaybedince galipler ondan diyet olarak elinden Hanedanlık ve Hilafeti alır, yerine modern! Bir din verirler.

İçerikte yazılanlar aşağıdaki açıklamanın ışığında değerlendirilmelidir.

-Biz doğrudan bir savaşa girmeden veya Dünya üzerinde mevcut tüm büyük devletler anlaşmadan, Boğazlar ve Anadolunun işgali bir Dünya Savaşı sebebidir.

Öyle de olmuştur.

Birinci Dünya savaşında kaybeden Osmanlının ödeyeceği bedel, yaygın olarak bilinenlerin aksine Lozan’da değil, 5 ile 8 Ocak 1918’de, İngiltere başbakanı ile ABD başkanının açıklamalarında belirtilenlerdir.

Lozan’daki antlaşma, 24 Temmuz 1923’de imzalanmıştır. Ne kadar ilginç değil mi?

Açık ifadesi ile, Kurtuluş Savaşı ile değişen ne olmuştur? Merak edenler  bu içeriği dikkatli okumalıdırlar.

Lozan’daki anlaşmadan birkaç yıl evvel hakkımızda açıklanan bu kararların içeriği aşağıda verilmektedir;

Birinci Dünya Savaşı resmi olarak, 12 Kasım 1918’de bitmesine rağmen, “Yeni Dünya Düzeni”, bundan aylar önce,  5 Ocak 1918’ de, İngiltere Başbakan Lloyd George tarafından, İşçi Sendikaları Kongresinde açıklanır;

“Türkiye’yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz […] Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılasmış ve yansızlasmıs olmak kaydıyla, başkenti Istanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz…” (Bayur, a.g.e. c. III/4, s. 620-621.)

Üzerinde anlaşılan bu karar üç gün sonra ABD Başkanı Wilson tarafından da teyit edilecektir.

ABD Başkanı açıklamaktadır;

-“Osmanlı Devleti’nin Türk olan kısımlarında egemenliği sağlanacak, Türk olmayan milletlere kendi geleceklerini tayin hakkı tanınacak, Boğazlar uluslararası trafiğe açık olacak ve uluslararası denetim altında tutulacak.”

Bu iki açıklama; Osmanlı Devleti’nin milliyetler esasına göre bağımsız devletlere bölüneceği ve “Türk çoğunluğun yaşadığı bölgelerde bağımsız bir Türk devletinin kurulacağını” Bildirmektedir.

Lozan Antlaşması, yukarıda da açıklandığı üzere bu kararlardan yaklaşık beş yıl sonra, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde imzalanmıştır.

Peki, karar alınmış olmasına rağmen antlaşmayı imzalamak  neden bu kadar uzun sürmüştür?

-Gecikme Osmanlı-Galipler arasındaki tartışmalardan değil, galipler arasındaki paylaşımın yapılamamasındandır.

Kimi taraflar bu paylaşımdan mutlu olmadığı için II. Dünya savaşı çıkacaktır.

Galip devletlerin -İngiliz-Fransız-ABD’nin- Yunanlılara İzmir’i işgal ettirmesinin altında ne yatmaktadır?  Bir olayı anlamanın yolllarından birisi de sonucuna bakmaktır.

13 Eylül 1922 Tarihindeki İzmir yangınında, Türk ve Musevi mahalleleri ile –ABD’li Standart Oil rafinerisinin yanmadığı iddia edilmektedir. Yananlar yoğunluklu olarak Rum ve Ermeni evleridir.

Resmi Tarihimize göre, ülkemizi işgal eden sömürgeciler cici! Onların kuklaları, tetikçileri; Ermeniler, Yunanlılar ve Araplar kötüdür.

Bu tezin üzerinde de fazla durulmamıştır. Bizim tarihimizi sömürgeciler yazmadıklarına göre….

-Osmanlı kaybedince kaldırılan hilafet  makamı işgalciler için neden önemlidir?

Dünya üzerinde üzerinde Müslüman milletlerin yaşadığı sömürgeler en fazla İngiliz-Fransızlara aittir. Hilafetin önemi buradan kaynaklanır.

Kurtuluş Savaşında kullanılmak üzere  Hintli Müslimanların verdikleri paralar ile İş Bankası kurulmuştur.

Ve Hindistan İngilterenin en verimli sömürgelerinden biridir.

Resmi Tarihimizde üzerinde durulmayan bir husus daha vardır.

Mısak-ı Milli -Ulusal Yemin’de-  bir madde nedense görmemezlikten gelinmektedir.

Bakalım bu maddede ne yazılıdır?

Mısak-i Milli; “Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde-Mustafa Paşa’nın gözetim ve başkanlığında- saptanıp olgunlaştırılan ilkeler doğrultusunda, 28 Ocak 1920′ de son Osmanlı Mebuslar Meclisi’ nin gizli oturumunda oybirliği ile kabul edilen ve Türkiye’ nin kabul edebileceği barış koşullarını açıklayan altı maddelik bildiridir.

Mecliste alınan bu karar tartışmalıdır. Çok önemli olduğu için karşı iddiası aşağıda verilmektedir.

-“Bu konuda iddialar çeşitlidir. Mustafa Kemal’in sınıf, askerlik ve siyaset arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a göre, Mustafa Kemal ‘Misak-ı Milli haritasını’ daha 1907’de oluşturmuş, zamanı geldiğinde de bunu uygulamıştı.

-Mustafa Kemal’in yeminli düşmanı Rıza Nur veya sadık adamı Yunus Nadi ve bizzat Mustafa Kemal’in kendisine göre ise Misak-ı Milli fikirleri ilk olarak ‘Doğu sınırları’ için Erzurum Kongresi’nde benimsenmiş, Sivas Kongresi ile tüm ülkeyi kapsar hale gelmişti. (Rıza Nur’un deyişiyle “esasen Erzurum Kongresi’nde başlamış, Sivas’ta nemalandırılmıştı.” Falih Rıfkı Atay’a göre de “sonu Ankara’da bağlanmıştı.”)

-Mustafa Kemal’le birlikte 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkanlardan biri olan Hüsrev Gerede’ye göre metin, Mustafa Kemal’in daha önce talimat verdiği şekilde Felah-ı Vatan Grubu mensubu bir grup mebus tarafından hazırlanmıştır. Rıza Nur’a göre ortada bir metin falan yoktur, sadece verilmiş sözler vardır.

-Meclis-i Mebusan’ın Başkan Vekillerinden Hüseyin Kazım Bey metni kendisinin hazırladığını ileri sürer.

-Milli Mücadele hakkında ciddi araştırmaların sahibi Alman araştırmacı Gotthard Jaeschke’ye göre ise, Misak-ı Milli beyannamesinin ilk müsveddeleri, 30 Aralık 1919’da Mustafa Kemal tarafından kaleme alınmıştır.

-Ancak önümüzdeki hafta daha iyi göreceğimiz gibi ortaya çıkan metin, Mustafa Kemal’in kaleminden çıkmış olmayacak kadar muğlâk ve karışıktır.

Beyannameyi kim yazdı?

Müellifi kim olursa olsun, Misak-ı Milli Beyannamesi’nin son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın gündemine getirilmesi 12 Ocak 1920 tarihindeki açılıştan sonra olmuştur. Konunun kahramanlarının iddialarına göre, konu ilk kez28 Ocak1920 günlü ‘gizli’ tartışmaya açılmıştır.

-Ancak Meclis-i Mebusan’da o tarihte gizli ya da açık bir oturum yapılmadığı bugün gayet iyi bilinmektedir.

-Anlaşılan mebusların gayri resmi bir toplantısı söz konusudur. Ancak Mustafa Kemal’in beklediği, söz konusu andın kamuya ilan edilmesidir.

-Nitekim Rauf Bey’e yazdığı 7 Şubat 1920 tarihli cevabında “dünyaya ilân edilmesi lazım gelen bir sulh programının gizli tutulmasındaki fayda ve sebebin açıklanmasını rica ederiz” demektedir.

-Rauf Bey 11 Şubat 1920 tarihli telgrafında “Biz elbette yayınlanması taraftarıyız. Fakat milletvekillerinin bir kısmı siyasî bir mahiyete sahip olan bu beyannamenin yayınlanmasının dış işleri memurlarından oluşan bir kurulda düşünülerek karar verilmesi ve tercüme edilmesini teklif eylemişlerdir.

-Bu kişiler çalışmalarında gecikmiştir. Binaenaleyh, önce Fransızca tercümesini yaptırdık. Aynı zamanda yayınlanma sebeplerinin tamamlanması ile uğraşıyoruz. Genel arzu da bu merkezdedir efendim” diye cevap vermiştir.

Mehmet Şeref Bey’in inadı olmasaydı?

-Sonunda 17 Şubat 1920 günlü oturumda Misak-ı Milli Beyannamesi’nin mebuslara onaylatılması için harekete geçilmiştir. Ancak ilk ağızda, konuyu görüşmeye açmak için yeterli imza toplanamamıştır.

-Bunun üzerine Edirne Mebusu Mehmet Şeref Bey inisiyatifi ele almış, belgeyi kürsüden ateşli bir biçimde okumaya başlamıştır. Sonunda oturumda bulunan mebuslarca (sayı bilinmemektedir) belge alkışlar içinde kabul edilmiştir. Misak-ı Milli’nin ‘yabancı parlamentolara ve basına’ sunuluşu 2 Mart 1920’de olmuştur.

-Bu yazışmalardan anlaşılacağı gibi Misak-ı Milli, Osmanlı Devleti’ni köşeye sıkıştırmaya çalışan İtilaf Devletleri’ne sunulmuş bir çeşit ‘Barış Programı’dır.

-Ancak bu barış çağrısı İtilaf Devletleri’nce dikkate alınmayacak ve İstanbul’u 13 Kasım 1918’de 60 parçadan oluşan donanma ile ‘fiilen’ işgal eden İtilaf Devletleri’nin, 16 Mart 1920’de İstanbul’u ‘resmen’ işgal etmesinin ardından son kez 18 Mart’ta toplanacak, Meclisin İtilaf Güçleri tarafından basılmasından sonra 11 Nisan 1920’de Padişah tarafından kapatılacaktır.
Ve Misak-ı Milli’nin Maddeleri;

Birinci Madde:Osmanlı Devleti’nin münhasıran Arap çoğunluğunun yaşadığı ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin yapılması sırasında düşman ordularının işgali altında kalan kısımlarının geleceği, halkının serbestçe bildirecekleri oylara göre belirlenmek gerekeceğinden adı geçen antlaşmanın içinde din, ırk ve amaç bakımından birleşmiş ve birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ırk hukuku ve sosyal haklarıyla çevre şartlarına bütünüyle saygılı Osmanlı-İslâm çoğunluğunun oturduğu kısımların hepsi gerçekten veya hükme bağlı olarak hiçbir sebeple parçalanamaz bir bütündür.

İkinci Madde: Ahalisi ilk serbest kaldıklarında kendi istekleriyle anavatana katılmış bulunan Evliye-i Selase (Kars, Ardahan, Batum) için istenirse tekrar halk oyuna başvurmayı kabul ederiz.

Üçüncü Madde:Türkiye sulhuna bağlanan Batı Trakya’nın hukukî durumunun tespiti de oturanların tam bir hürriyetle bildirecekleri oylara bağlı kalarak yapılmalıdır.

Dördüncü Madde:İslâm Halifeliğinin, Osmanlı saltanat ve hükümetinin merkezi olan İstanbul şehriyle Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü zarardan korunmuş olmalıdır. Bu esas saklı kalmak şartıyla Akdeniz ve Karadeniz Boğazlarının dünya ticaret ve ulaştırmasına açılması hakkında bizimle öteki bütün ilgili devletlerin ortaklaşa verecekleri karar geçerlidir.

Beşinci Madde:İtilâf Devletleri ile hasımları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılan anlaşma esaslarına göre azınlıklar, komşu ülkelerdeki Müslüman halklarla aynı haklardan faydalanmaları tarafımızdan teyit ve temin edilecektir.

Altıncı Madde:Millî ve ekonomik gelişmelerimizi sağlamak ve devlet işlerini çağdaş bir yönetimle işlerimizi yürütebilmemiz için her devlet gibi bizim de tam bağımsızlığa ve özgürlüğe ihtiyacımız vardır. Bu yaşam ve varlığımızın temelidir. Bu yüzden siyaset, adalet, maliye alanları ile öteki alanlarda gelişmemize engel olan bağların karşısındayız. Ortaya çıkacak devlet borçlarımızın ödeme şartları da bu esasa aykırı olmayacaktır. (1)

Dikkatli okuyanlar bunun 5 ile 8 Ocak 1918’de İngiltere ve ABD tarafından yapılan açıklananlara olan paralelliğini görmüşlerdir.

Cevap bekleyen soru; ilerleyen süreçte dördüncü madde içeriğine sonra ne olmuştur?

Ve Lozan Antlaşması

Lozan Antlaşması (Barış Andlaşması, Lozan, 24 Temmuz 1923)

1-Topraklara ilişkin hükümler :

Konu ile ilgili olması nedeniyle sadece Suriye-Irak sınırı ile ilgili olan madde verilmektedir.

(Tam metin için; http://sam.baskent.edu.tr/belge/Lozan_TR.pdf Web adresine bakınız.

Madde 3— Karadeniz’den İran sınırına dek Türkiye’nin sınırı aşağıdaki biçimde saptanmıştır.

Birincisi – Suriye ile; 20 Ekim 1921 günü yapılan Fransa – Türkiye Andlaşmasının 8. Maddesinde tanımlanmış sınır.

İkincisi – Irak ile; Türkiye ile Irak arasındaki sınır dokuz ay içinde Türkiye ile Büyük Britanya arasında dostça belirlenecektir. (Belirlenecek olan Dünyanın o dönemde  bilinen en büyük petrol yataklarından Musul-Kerkük’tür.)

Sınır çizgisi konusunda alınacak karara değin, Türkiye ve Britanya Hükümetleri kesin geleceği bu karara bağlı toprakların bugünkü durumunda herhangi bir değişiklik ortaya koyacak nitelikte askersel ya da başka türlü hiç bir eylemde bulunmamayı karşılıklı olarak yükümlenirler.”

Lozan antlaşmasının mecliste kabul edilme aşamasında yaşananlar..

“..Antlaşmayı bu haliyle Milli Mücadele’yi veren kadroların oluşturduğu Birinci Meclis’e imzalatmanın mümkün olmadığını gören Mustafa Kemal, Meclis’in feshini ve seçimlere gidilmesini sağlamıştı.

Bu arada Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun ağırlaştırılması da ihmal edilmemişti.

23 Temmuz 1923’te imzalanan antlaşmayı yeni Meclis onayladı. Ancak üyelerinin tamamını Ebedi Şef’in seçtiği bu mecliste bile, 14 üye Lozan Barış Antlaşması’na ‘ret’ oyu vermişti.

Bu tarihten sonra Türkiye kendi içine döndü ve Kemalist modernleşme projesine hız verildi. Lozan’ın alelacele imzalanmasının arkasında bir an önce rejimin tahkim edilmesi işine yoğunlaşmak arzusu olduğu anlaşılıyordu…” (2)

Doğru soru cevabının yarısıdır.

Bizler fazla sormuyor, sorgulamıyor, tartışmıyoruz…

Tartışanlarımız da; “Şapka, Harf, Laiklik” konularına şeklen yaklaşmaktadır.

Zor soru, biz harf devrimini neden yaptık?

Kolay cevap; daha kolay ve fazla okumak, sanayileşmek, ileri toplumları yakalamak ve geçmek,

Peki,

Okuduk mu? Hayır…

Sanayileştik mi? Hayır…

Gelişmişleri yakaladık mı? Hayır…

Sanayileşme konusunda epeyce mesafe alan; Çin, Hindistan, Kore, Tayvan, İran harf devrimi mi yapmışlar? Hayır…

Veya Dünyanın nakit zengini Japonlar, Cumhuriyete geçerek, harf devrimi mi yapmışlardır? Hayır…

Tartıştığımız veya tartışmaların nelere kapı açtığını kavradığımız gün, Bilgi Toplumu olmaya giden basamaklara  tırmanmaya başladığımız gün olacaktır.

Not; Dileyenler, referans alınan kaynaklara diğer onbir yazımızın alt kısmında ulaşabilirler.

(1-2) Ayşe Hür, Taraf Gazetesi, 02.08.2009, 09.08.2009 ile 16.08.2009 Tarihli yazıları

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*