Kapitalist İşgalciler Sömürü Düzenini Nasıl Kurdular Ve Sürdürüyorlar (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Kapitalistler, işgal ettikleri topraklardan çekilmeden, çıkarlarını devam ettirecek sistemi kurmuş ve yerel halkın arasından kendilerine hizmet edecekleri sistemin başına çoktan yerleştirmişlerdir.

Bugün ekonomik dengesizlik yaşayan birçok ülkede, işgalcilerin sömürü düzeni, yetiştirdikleri insanlar  ile kültürel kalıntıları vardır

 “Üçüncü Dünya’dan Batı çekilir, bu topraklar üzerinde yepyeni kentler kurulurken, sınırlar gerçeklere istinat ettirilmedi. Kasıtlı olarak yapay sınırlar inşa edildi. Bu suretle daha işin başında bu ‘gencecik’ devletler arasında, sınır ihtilâflarının çıkması ve bu yoldan Batı’nın yeni kazançlar sağlaması garantiye alınmış oluyordu. Demokrasinin pamuk ipliğine bağlı yasaları ve kuralları, çok kısa bir süre içinde demokratik düzenlerin diktatörlüklere dönüşmesini engelleyemedi.

İşin kötüsü, yönetimi ele geçirenlerin, Batı’nın eğitim tezgâhından geçmiş olmasıydı. Bunlar kendi toplumlarına özgü gelişme modellerini inkişaf ettirmek yerine, Batıyı taklit etmeyi yeğlediler.” (1)

Yukarıda sınır ihtilafları ile ilgili ifadeler: Osmanlının parçalanmasından sonra oluşturulan (Suriye-Irak-Lübnan-İsrail-vb.) devletlerin sorunları ışığında değerlendirilmelidir.

Değerlendirilmesi gereken bir husus daha vardır: Güdümlü ülkelerde kurulan (sözde) demokrasilerin, kısa sürede nasıl diktatörlüklere dönüştüğü. Mısır, Sudan vb. ülkelerde halkın demokrasi isteğine rağmen buna izin verilmediği çok iyi bilinmektedir. 

Yakın tarihe kadar ülkemizde sık sık yapılan darbelerin, Amerikalıların tabiri ile, (Kimlerin) ‘Bizim çocuklar’ ının eseri olduğu; 15 Temmuz 2016 “Askeri Darbe Teşebbüsü”nün arkasında kimlerin bulunduğu.

Îşin kötüsü, yönetimi ele geçirenlerin, Batı’nın eğitim tezgâhından geçmiş olmasıydı. Bunlar kendi toplumlarına özgü gelişme modellerini inkişaf ettirmek yerine, Batıyı taklit etmeyi yeğlediler..” ifadesini açalım.

Üçüncü Dünya’nın Batı tarzı hayata duydukları ihtiras derecesindeki özlem, gelişmelerini baltalamakta çok uzun yıllarda inşa olunmuş, ama iyi, ama kötü yöresel motiflerin tamamını acımasızca tahrip etmektedir. Tarihçilerin kültür nüfuzu olarak isimlendirdikleri olgunun en acımasız ve en cüretkâr olanına, insanlık alemi, içinde bulunduğumuz yıllarda şahit olmaktadır.

Ekonomik ve siyasi emperyalizmin yanı sıra, insanları kontrol altında tutmanın çok daha haince, çok daha sinsice bir yolu olan kültürel emperyalizm gelişip boy verdi.

Bu yolda Avrupalılar yalnızca kurbanların bedenlerini değil, ama daha da önemli olmak üzere ruhlarını da gasp ettiler ve kurbanlarını cinayetlerinin suç ortakları haline dönüştürdüler. (2)

Kültür Emperyalizmi, Üçüncü Dünya üzerindeki  fetih hareketini mahalli iş ortaklarının beyinlerini dilediğince biçimlendirmek suretiyle gerçekleştirerek başlattı. Misyoner okulları kuruldu… Daha sonra bizzat mahalli hükümetler tarafından kurulan okullardan yetiştirilen bürokratlar ve subaylar vasıtasıyla halkın sömürülmesi, baskı altında tutulmasının yolları arandı ve başarıyla bulundu.

Bu konuda İngilizler, haklarını yememek gerek, doğrusu pek mahirdiler. Yerli halkla aralarına kesin bir mesafe koyuyor, işlerini yerli maşalar vasıtasıyla bir güzel kotarıyorlardı. Afrika’da Fransızlar ve Portekizlilerin izlediği yol ise şu şekildeydi: Yerli halktan işe yarıyacak olanları seçiliyor, bu insanları bir Fransız’dan, bir Portekizliden ayırt edilemeyecek kadar kendi kültürleri ile yoğuruyorlar ve işlerini bu insanlar vasıtasıyla görüyorlardı.

İnsanları kendi köklerinden koparıp, arzu edilir biçimlere dönüştürmenin bir başka yolu da, ki bu yol diğerlerine kıyasla daha dolaylı ve zorlamalardan arındırılmış bir yol idi, toplum bilimcilerin tabiriyle “referans ‘grupları” idi. Bir başka deyişle, sürüyü mezbahaya götürüp kasabın eline teslim edecek olan lider koçlardı.

Geniş halk kitlelerinden insanlar, Batı tarzında biçimlenmiş bu insanlara özenip kendi geleneklerinden, kendi kültürlerinden vazgeçip, Batı’ya teslim olmaktaydılar ve bu iş kendi rızaları dahilinde gerçekleşmekteydi.

Bu, sözünü ettiğimiz vakanın ilk örnekleri Batı’da ortaya çıkmış, endüstri ve ticaretin zenginleştirdiği insanlar, yerli halkın önde gelenleri kendilerini sömürenleri ve halk da bu eşraf tabakasını taklit etmeğe başladı…

Batı tarzının sömürgeler tarafından kabul edilmesinde rol oynayan bir başka motif, Batı kültürü karşısında yerli kültürlerin sürekli olarak aşağılanmış olmasıdır. Bir siyaset bilimcisi olan Frantz Fanon’un da işaret ettiği gibi, sömürge yönetimleri altında yaşıyanlar, mensubu bulundukları ırk nedeniyle aşağılanıp durmuşlardır.

Batılı hayat tarzı, Batı’nın sömürgesi olmamış ulusları da etkilemiştir. Batılı olmayan ülkelerin seçkinlerinin tamamı, ondokuzuncu asrın sonuna gelindiğinde, kendilerine örnek olarak Avrupa’yı almaktaydılar. Batılılaştırma virüsünün izlediği yolu görebilmek için Topkapı Sarayında padişahların giysilerinin sergilendiği bölüme dikkatlice bir göz atmak yeterli olacaktır. Başlangıçta benzeri kendi kültürlerine özgü giysiler giydiklerini, Batılı giysilere hiç iltifat etmediklerini görmekteyiz.

Ağır ağır batılı askeri giysi elemanlarının sultanların giysilerinde yer almağa başladıklarına şahit olmaktayız. Son sultanların giysileri ise, herbiri batılı bir unsur olan sırmalarla, apoletlerle, rengarenk tüylerle donatılmış şapkalarla süslüdürler. (3)

Yukarıdaki ifadelerden Batılıların sömürgeleştirecekleri ülkeler üzerinde usta bir terzi misali (üç temel noktada) çalıştıkları anlaşılmaktadır.

-Sömürüye hizmet edecek yeni bir ekonomik sistem,

-Sistemi yürütecek yerli halktan liderler, bahsekonu liderlerin (diktatörleşmelerinin) önünü açacak siyasi yapı

-Yabancıların kendilerine çalışacak liderlerin yetiştirilmesi için kurdukları-kurulmuş misyoner okulları.

Bu açıklamalara ülkemizden örnek verilirse:

-Amerikalı (1863), İngiliz, Fransız misyonerlerin ülkemizde kurdukları misyoner okulları ile,

-1838 Balta Limanı Ticaret Anlaşması, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat fermanlarını ileriye yönelik atılmış adımlar olarak değerlendirebiliriz.

Hiç bîr zaman sömürgeleştirilmemiş Türk, Çin ve Japon ulusu gibi ulusların probleminin esası, bu ulusların Avrupa’nın askeri üstünlüğünün farkına varmalarında yatmaktadır.

Bu üç güçlü ulus ile. Batı arasındaki ilişkiler, acı anılarla yüklüdür. Çin’in ve Japonya’nın, endüstrileşmiş uluslarını ileri askeri teknolojiden ve gücünden haberdar olmaları, arz dışı bir takım yaratıkların arz küreyi işgal etmeleri kadar dehşetli bir olay oldu.

Avrupa’nın ilk keşifleri, Batı kültürü üzerinde kaldırılabilir. Tahammül edilebilir bir kültür şokuna sebebiyet vermişti. Batı’nın Doğu ile teması ise, Doğulu ulusların büyük sarsıntılar geçirmesine, köklerinden sallanmasına, kendi kültürlerinin esasları üzerinde sorgu açılmasına, hayatlarını üzerlerine inşa etmiş bulundukları değer yargılarının ve kurumların tutarlılık dereceleri üzerine soru işaretlerinin yağmasına sebebiyet verdi.

Bu üç ulus arasında, Türklerin içerisinden çıkan bir grup, “Genç Türkler”, kendi ülkelerinin Batı’yı yakalamasının ancak ve ancak Batı kültürünü tüm kurum ve kuruluşlarını, hatta ve hatta giyim kuşam tarzım bile benimsemekle mümkün olacağına samimiyetle inanmaktaydılar. Onlara göre bu faktörler, Batı teknolojisinin üretiminde yer alan öğelerdir.

1840’lı yıllarda Çin’li entellektüeller, Çin medeniyetinin her bakımdan dünyanın en büyük medeniyeti olduğunu ileri süren eski bir görüşü modifîye edip tekrar gündeme getirmeğe çalıştılar.

Çinli hükümdar Wei Yuan, Barbarları kontrol edebilmek için barbarların sahip bulundukları ileri teknolojinin tüm ayrıntılarıyla öğrenilmesi için Çinlileri teşvik kararı aldı.

Ne var ki, arzulanan değişiklikler sadece teknoloji sahasıyla sınırlı kalmadı. Teknolojideki etkinlik, sosyal sistemin bütününün bir ürünüdür. M. Chiang şunları yazmaktadır: “Biz, Batı’nın bizi mağlup eden toplarının  sırlarını öğrenme arzusuyla yola çıktık. Amacımız edindiğimiz bilgileri kullanarak düşmanlarımızı yenmekti. Topları incelerken mekanik bazı buluşlara, buradan ise ister istemez siyasi reformlara geldik. Bu ise bizi kaçınılmaz olarak Batı’nın siyasi felsefesine götürdü.

Japonlar kendilerini birkaç asır dünyadan bütünüyle tecrit ettikten sonra, 1853 senesinde sınırlarını Batılı ürünlere açmağa mecbur kaldılar. Hayatta kalabilmek için hızlı düşünmek, çabuk karar verebilmek zorundaydılar. 1867 senesinden İtibaren Meiji hanedanına mensup hükümdarlar Japonya’nın hayret uyandıracak bir hızla Batılılaştırdılar.

Batı’nın yalnızca bilim ve teknolojisini almakla yetinmeyip, yaşam tarzını da benimsediler: Saçlarının kısa kesilmesi yasal zorunluluk oldu. Batılılar gibi giyinip. Batılılar gibi eğlenir oldular. Dönüşüm öylesine başarılı oldu ki, 1970 li yıllara gelindiğinde tüm dünya Japonya’nın Batı’yı Batı’nın silahı ile vurur hale geldiğini kabul etmek zorunda kaldı.

Japonya, ekonomik özgürlüğünü kazanmıştı, ama ne var ki kültürel bağımsızlığını kaybetmişti.

Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıktı. Topraklarının önemli bir kısmını kaybetti. Batı yanlısı bir lider olan Kemal Atatürk’ün yönetimi altında Batılılaşma sürecini hızlandırdı. Arap alfabesi terk edildi. Latin alfabesi kabul edildi. Giyim-kuşamda da değişiklikler yapıldı. Avrupalı’ya alay konusu olan fes bırakıldı, yerine şapka alındı. (4)

Peki, Çin-Japonya ve Türkiye, “Batılılaşma” konusunda neyi farklı yaptı ki, bugün geldikleri noktada “güç” dengesinde aralarında bariz farklar bulunmaktadır?

www.canmehmet.com

Devam edecek

Kaynaklar

(1)“3. DÜNYA’NIN BATILILAŞTIRILMASI”, Paul Harriso

(2)A.g.e: Sahife:42

(3-4)A.g.e:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SPAM ENGELLEME SORUSU

*

↓