Ismarlama tarihten, yaşanılmış tarihe, “Türkiyede devlet tarihten korkuyor” (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Resim;http://www.frmtr.com/turkiye-ye-sahip-cik/5625202-tarih-diye-ogretilen-kuyruklu-yalanlar.html alınmıştır.

Bu haber doğru değildir. Bakınız;

http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/758605-birkac-internet-palavrasi-daha

 

**

Özgür ortamlarda hiçbir yalan varlığını sürdüremez. Bu güneş ve kar ilişkisine benzemektedir.
“Türkiye Cumhuriyeti, halifeliği kaldırmadan laik bir Cumhuriyet olabilir miydi?”

Tabii olabilirdi. Laik bir ülke dini kaldıran bir ülke değildir ki.

Halifelik kaldırılarak sizce hata mı yapıldı? 

Bu konuda evet ya da hayır diye bir şey söylenemez. Çünkü kaldırılmıştır.

Peki… Osmanlı’da ordu ile din ilişkisi nasıldı?
Ordu sultanın emriyle hareket ediyordu. Sultan, halifeliği- şeyhülislamlığı pek ileri sürmezdi. Onun için dünyevi sıfatı, sultan oluşu daha önemliydi. Halifelik, Abdülhamit devrinde ön plana geçti.
Orduyla sultan arasındaki büyük ayrılık Abdülhamit’le başladı. Çünkü onun devrinde ordu büyük bir değişiklik geçirdi.
İngilizlerle aramız bozulunca Almanlarla yaklaşıldı ve meşhur Von der Goltz Paşa geldi. Bu dönüm noktasıdır. Goltz Paşa Osmanlı’da askeri okulların müfettişiydi.
Okul kitaplarını yazdı ve bu kitaplarda ‘Bu millet kimdir? Bu milleti kim oluşturacak’ fikirlerini ortaya attı.
Onun ‘silahlanmış millet’ teorisi vardır.
Ona göre, bir millet bütünüyle asker olacak, silahlanacak ve mücadele edecek.
Bugün toplumumuza ve devletin anlayışına hâkim olan ‘ordu millet’ fikrini ortaya attı yani…
Ordu millet fikrini ortaya koydu.
Ona göre, Türkiye’de iki önemli grup vardı.
Bir, halk. Yani köylü.
İki, ordunun yeni elemanları, yani modern eğitimle yetişmekte olan subaylar. Bu ikisini ‘millet’ olarak gördü.
Türkiye’nin kurtuluşunu, inançlı halkla modern subaylarda gördü.
Abdülhamit’in siyasetini desteklemedi. Abdülhamit’e gelince, o da bu modernist düşünceye ve genç subaylara karşı tedirgindi.
Nitekim 1908′de siviller tarafından Selanik’te kurulan İttihat ve Terakki hareketi, askerler katılınca güçlendi. İhtilali modern subaylar yaptı.

Dine geri dönersek… Osmanlı’da dinle ilişki nasıldı?
Her şey din adına yapılıyordu ama aslında dinle alakası olmayan binlerce âdet yaşanırdı Osmanlı’da. Zaten bir şeyin din adına yapılmasıyla, o şeyin gerçek niteliğini birbirinden ayırmak lazım.

Mesela İngiltere’de hâlâ her şey İngiliz kilisesinin de başkanı olan kraliçenin adına yapılıyor.
Ama bu, İngiltere’de hâlâ her şey din adına yapılıyor demek değildir. Yeryüzünde toplumlar ortaya çıktığından beri ‘meşruiyet’ diye bir mesele vardır. Yani bir durumun, olayın, ahlaki gerekçesini sunmak diye bir mesele vardır. Geçmişte din adına gerekçe sunuluyordu, bugün ise demokrasi adına sunuluyor. Ama bizim en ileri gelen tarihçilerimizden biri kitabının başında ‘Osmanlı devleti teokratik bir devlettir’ diyor.

Değil mi?
Bunu okuduğumda donakaldım. Bunu söylemek için tarih, siyasi ilimler ve felsefe bilmemek gerek.
Teokratik devlet din adamları tarafından idare edilen bir devlettir. Osmanlı hiçbir zaman böyle bir devlet olmadı.

Peki Osmanlı sultanı aynı zamanda halife değil midir?
Halife olarak yönetmiyor ki devleti. Sultan olarak yönetiyor. Halifelik bir unvandır. Halife olarak Mekke’yi, Medine’yi onarıyor, hac yollarını açıyor…

Osmanlı’da halkın dinle ilişkisi nasıldı?
Gayet sıkıydı. Çünkü Osmanlı’daki Müslim ya da gayri Müslim bütün toplumlar din üzerine kurulmuştu. Görünürde dine karşı bir yakınlık vardı.
Fakat bu görüntünün ötesinde halk serbestti. Dindarı da vardı, dindar olmayanı da. Düşününüz ki, 17’nci yüzyıldan sonra Anadolu’da Sufi gruplar hâkim oldu.
Zaten Osmanlı’nın kuruluşunda da Anadolu’da hâkim olan İslam, Arap İslam’ı değildi. Orta Asya’dan gelen Sufi İslam hakimdi.

İkisi arasındaki fark nedir?
Büyük bir fark var. Arap İslamı kurumsaldır, toplumsaldır. Kurumun koyduğu kurallara uymanız gerekir. Bu kuralları da yarı organize bir din adamları grubu koyar.
Ve kurum, yani devlet olur bu, halkı bu kurallara göre yönetir.
Sufi İslam’a gelince… Sufilerde din kişiseldir, duygusaldır. Öbürü hayatın en küçük noktasına kadar kurallar koyarken, Sufilik Allah sevgisine âşık olacaksın, öyle yaşayacaksın der.
Sufi de namazını kılar, orucunu tutar ama bunu kendi iradesiyle serbestçe yapar. Sufilik, İslam’ın sevgiye dayanan kişisel bir yorumudur. Bireye ruhen ve yaşayış olarak özgürlük getirir.
Osmanlı devletinde normal kurumsal İslam’la Sufilik birlikte yaşadı.

Nasıl olabildi bu?
Osmanlı devleti, bu iki İslam’ın arasındaydı. Osmanlı istediği zaman dini kullanıyordu ama gene de bir şeriat devleti değildi. Kurulduktan kısa bir süre sonra şeyhülislamlık, padişahın kararlarını onaylayan, devletin icraatlarını Müslüman halkın gözünde din adına meşrulaştıran basit bir makama dönüştü.

Mesela…
İkinci Mahmut reformlara başladığında, ‘Benim yaptıklarımı meşru göstermek için bana hadisler bulun’ diye emir verdi. 35 kadar âyet bulup getirdiler.
İkinci Mahmut şahsi diktatörlüğünü kurmak için şeyhülislamı kullandı. Böylece Osmanlı devletinde sultanlık İkinci Mahmut’la şahsileşti ve padişah ne derse o oldu.

Neden dinle ilgili bir türlü halledemediğimiz bir sorunumuz var bizim? Neden Cumhuriyet’in kurulmasından seksen küsur yıl sonra hâlâ laikliği tartışıyoruz?
Çünkü laiklik, Cumhuriyet’in ve modernitenin temeli olarak gösterildi. Oysa bir cumhuriyetin temel vasfı demokratik olup olmamasıdır.
Eğer demokrasi Türkiye’ye baştan getirilseydi bugün durum değişik olurdu. Zaten bütün bu işler 1930′da bozuldu. 1930′a kadar Atatürk, toplumu biraz eski dengeleriyle muhafaza etmek istedi.
Fakat Halk Partisi Atatürk’ü ikna etti ve durum değişti.
Atatürk’e, ‘Bak, Fethi Okyar’ı nasıl tutuyorlar. Onu tutanlar gericilerdir, saltanatı geri getirmek istiyorlar’ dediler.
Halbuki halk, saltanat falan istemiyordu. Halk Partisi’ni ele geçiren kadronun keyfi yönetimine, yolsuzluklarına tepki gösteriyordu halk.
Eğer seçim olsaydı Halk Partisi iktidardan gidecekti. Hedef, Atatürk ve cumhuriyetçilik değildi. (1)

Devam edecek…

(1) “korkusuz tarih” Neşe Tüzel’in, Kemal Karpat ile yaptığı söyleşiden alıntılardır.

Ve bu dizi; Korkusuz Tarih” Neşe Tüzel’in en önde gelen tarihçilerimizden; Prof. Dr. Mete Tuncay, Prof. Dr. Cemil Koçak, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nün kurucu başkanı Prof. Dr. Zafer Toprak’la yapılan konuşmalardan oluşmaktadır.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*