Ismarlama tarihten, yaşanılmış tarihe (4)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Resim;http://www.frmtr.com/turkiye-ye-sahip-cik/5625202-tarih-diye-ogretilen-kuyruklu-yalanlar.html alınmıştır.

Bu haber doğru değildir. Bakınız;

http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/758605-birkac-internet-palavrasi-daha

 

**

Kuşlara yuva yapan bir kültür, ne oldu da kardeşine mezar kazmaya başladı?

Özgür ortamlarda hiçbir yalan varlığını sürdüremez. Bu güneş ve kar ilişkisine benzemektedir.

Ve devamla;

“Atatürk’ün hangi konularda çelişkileri vardı?

-Mesela Milli Mücadele’de Atatürk Abdülhamit’ten daha İslâmcıdır. Halkı etrafında toplamak için Abdülhamit’ten daha İslâmi bir dil kullanmıştır. Tamamen politik bir davranış bu.

-Ayrıca Birinci Dünya Savaşı’nda dışarıdan yardım alabilmek için de Mustafa Kemal, hem İslâm’a hem sosyalizme oynadı. Hatta “ben komünistim” anlamında sözler söyledi.

-Lenin’in Ankara’ya gönderdiği büyükelçiye, “Biz zaferden sonra sizin gibi Bolşevik bir rejim kuracağız. Zaten bizim Meclis’imiz de halk tarafından seçildiği için Bolşevizm’e yakın” dedi.

-Büyükelçi, “Sizin Meclis’iniz hacılarla, hocalarla dolu. Proletarya yok orada. Nasıl Bolşevik olacaksınız?” deyince de, “Zaferden sonra ben onları temizleyeceğim” cevabını verdi.

Nitekim Anadolu’da kurulan rejim, Sovyet sistemine benzer tek partili totaliter bir rejim olmadı mı?

-Atatürk, Meclis’i, kendi tayin ettiği üyelerden oluşturdu ama bunu proletaryayı iktidara getirmek ve Bolşevizm’i kurmak için değil, Kemalist rejimi kurmak için yaptı.

-Atatürk’ün bir politikacı olduğunu dikkate almak lazım. Yoksa Atatürk’ün dünya görüşü kapitalizme çok yakındır. Milli Mücadele devam ederken, Amerikalılara Chester imtiyazını verdi.

-Eskişehir’den Musul’a kadar bir demiryolu kurulacak, etrafındaki belli bir arazide de Amerikalılara petrol ve maden arama ve işletme hakkı verilecekti. Amerikalılar iktisadi bulmadıkları için bu imtiyazdan kendileri vazgeçtiler.

-Milli Mücadele sırasında genellikle sosyalist terminolojiyi kullanan Atatürk, zafer kazandıktan sonra kapitalist bir dille konuştu.

Ne dedi?

-Milli Mücadele zamanında yabancı sermayenin sömürücü olduğunu söylerken, zaferden sonra, mesela İzmir İktisat Kongresi’nde, “yabancı sermaye istiyoruz” dedi.

-Çünkü Lozan’da İngilizleri yumuşatması gerekiyordu. Atatürk’ün hem mevcut şartlara göre politik manevra olarak söylediği sözler vardır hem de ilerisi için özlem olarak söylediği sözler vardır.

Peki… Atatürk neden o kadar sert bir şekilde bastırdı Dersim’de ayaklanmayı?

Milli Mücadele’ye ve Türk milliyetçiliğine önderlik edenler öncelikle Balkanlı Türklerdir. Bunlar, çocukluklarında Balkanların kaybedildiğini gördüler. Bilhassa Müslüman Arnavutların isyan edip Osmanlı’dan kopmasıyla bir şok yaşadılar.

-Balkan faciasından sonra bunların hepsinde “mütecanis olmayan milletler çöker” düşüncesi oluştu. “Türklerden mütecanis bir toplum yaratmalıyız” fikri gelişti.

-Gerçi Atatürk, Milli Mücadele sırasında Kürt unsurunu dikkate alarak, “Türkler ve Kürtler” dedi. Kürtlerin kendilerini geliştirme hakkının olacağını söyledi.

-Amasya belgelerinde Salih Paşa’ya,

“Kürtler kendi kültürlerini geliştireceklerdir. Bunu bilsinler ki, düşmanın propagandasına kanmasınlar, bize katılsınlar” diye ifadeleri var ama… Milli Mücadele kazanıldıktan sonra…

Atatürk’ün Kürt politikası değişti mi?

-Milli Mücadele kazanıldıktan sonra, memlekette Dersim gibi çok acı olaylara yol açan çok radikal bir Türkleştirme programı uygulandı.

-Bu Türkleştirme politikasının ilk işaretleri Lozan anlaşması imzalandıktan sonra ortaya çıktı. Lozan’a dek ülkede İslâm vurgusu daha güçlüydü ve Türk kavramı daha azdı.

-Mesela Sakarya Savaşı günlerinde, Büyük Taarruz’a hazırlanırken, “Türkiyeliler” diye beyanatlar yayınlayan Mustafa Kemal, İzmir’i kazandıktan sonraki beyanatına,

-“Büyük ve asil Türk milleti” diye başladı. Ayrıca Meclis’te de giderek daha fazla Tük kavramı kullanıldı. Ve Kürt milletvekilleri de bu Türk vurgusuna itiraz etmediler.

Kurtuluş Savaşı’nda ihtiyaç duyulan Kürtlere, savaş kazanıldıktan sonra artık ihtiyaç kalmadığı düşüncesiyle mi Türk vurgusu arttı?

-Bu düşünce baştan beri var ama giderek daha belirginleşti. Şeyh Sait İsyanı Anadolu’da Türkleştirme politikasının radikalleşmesine yol açtı.

-O güne dek, devlette Türklük söylemi artmış olsa da, Kürtlerin de Türkleştireceği yönünde bir işaret yok. Ama Şeyh Sait İsyanı patlayınca, bunların zihinlerinde, hafızalarında Arnavut İsyanı canlanıyor.

-“Memleket bölüşülecek. Bölüşülmemesinin yolu da Kürtleri Türkleştirmektir” diye düşünülüyor.

-1925’teki bu isyanla birlikte çok sert ve otoriter bir Türkleştirme politikası başlıyor. Kısacası Şeyh Sait İsyanı, Kemalizm’i etnik Türkçü bir milliyetçiliğe tahrik eden bir sonuç doğurdu.

Şeyh Sait İsyanı etnik bir isyan mıydı yoksa dinî bir ayaklanma mıydı?

Şeyh Sait İsyanı hem İslâmi’dir hem de etnik anlamda bir Kürt hareketidir.

-1924’te hilafetin kaldırılması büyük şok yarattı. Çünkü hilafet Türklerle Kürtler arasında güçlü bir bağdı.

-Devletin giderek değişen Türk vurgulu dili karşısında Kürtler kendilerini yabancılaşmış hissediyorlardı. Bir de Güneydoğu’da halkı ayaklanmaya hazırlayacak olan network de zaten hazırdı.

-Şeyhlerin ve feodal ağaların, Cumhuriyet’in Türkçü ve laikleşmeci karakteriyle problemi vardı. Şeyh Sait işte o düğmeye bastı! İrili ufaklı birçok Kürt isyanı oldu. Bunların üçü çok önemlidir. 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı, 1937 Dersim İsyanları…

Atatürk döneminde 16 Kürt isyanı yaşandı. Atatürk sertlik yanlısı bir lider miydi?

-Buna şüphe yok. Atatürk sorunların çözümünde daha çok askerî metotlara alışkın olduğu için radikaldir. “İdare-i maslahatçılar, esaslı inkılâpçı olamazlar” diye bir sözü var Atatürk’ün.

-Jakobenizm budur zaten! Problemlere kesin çözümler getirmek, problemlerin kökünü kazımak, sadece Kemalizm’in değil, bütün devrimlerin tabiatında var. Fransız devrimi de, Bolşevik devrimi de, milliyetçi devrimler de hep böyledir.

-Dünyada şiddete başvurmayan bir devrim var mı? Bunlar, Balkan faciasının zihinlerindeki izleri yüzünden bölünmekten çok korkup çok fazla kuvvet kullanıyorlar.

-Zaten Kemalizm otoriter bir rejimdir. Kemalizm’in demokratik olduğu söylenemez. Hele liberal olduğu hiç söylenemez. Oysa liberal olması demokratik olmasından çok daha önemlidir.

Demokrasi ve liberallik birbirini tamamlayan şeyler değil mi?

Demokrasi, yönetimin halka dayanmasıyla ilgili bir kavramdır.

-Liberalizm ise doğrudan doğruya özgürlüklerle ilgili bir kavramdır.

-Bu yüzden bir demokrasi ancak liberal olduğu zaman özgürlükçü olabilir.

-Yoksa otoriter ve totaliter demokrasiler de var.

-Atatürk’ün rejimi liberalizme biraz açık olsaydı iyi olurdu. Atatürk’ün rejimi hem liberal değildi, hem de demokrasi değildi.

-Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel sekreteri Recep Peker’in “liberalizm vatan hainliğidir” diye bir konuşması var.

-Recep Peker o dönemin sadece parti genel sekreteri değil, inkılâp dersi veren hocaların da başta gelenidir.

Bu rejim halka dayandığını iddia ediyordu. Halka dayanmıyor muydu?

Halka dayanmıyordu tabii. Kemalist rejim halka dayanan bir rejim değildi. Demokrasi değildi.

-Demokrasi olmayarak, özgürlüklere belli bir hoşgörü gösterebilirdi ama onu da göstermediği için liberal de değildi.

-Bunu bugün söylediğiniz zaman Kemalistler, düşmanlık gibi algılıyorlar. Ama rejimin halka dayanmadığını, silaha dayandığını yazan Kemalist Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur.

Rejimin halka dayanmadığını, devlet kuvvetlerine dayandığını yazan Falih Rıfkı Atay’dır.

-Çankaya adlı kitabında Falih Rıfkı, “Hakiki milli egemenliği isteyenler terakkiperverdir. Yani Karabekir ve arkadaşlarıdır. Biz ise ordu ve devlet gücüyle ayakta durarak inkılâpları yapmak zorundaydık” diyor.

Atatürk’ü tabulaştıranın ve Atatürk’ü öne sürerek ülkede otoriterliği koyulaştıranın İnönü olduğu söylenmez mi?

Bu da yanlıştır. Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet Paşa’nın kurdurduğu Refik Saydam hükümetinin programında Atatürk’ün adı geçmez ama Celal Bayar’ın 1937’deki hükümet programında Atatürk’ün adı ulu önder, ulu gazi, ebedî şefimiz diye 42 kez geçer.

-Çünkü İsmet Paşa’nın hem orduda hem partide gücü vardır. Ama Celal Bayar’ın yoktur. Bugünkü Atatürk imajının oluşmasında Celal Bayar’ın rolü daha fazladır.

-Atatürk’ü kullanmanın yolunu Bayar açtı. İnönü ise 1950’lerden itibaren Demokrat Parti’ye karşı Atatürk’ü kullanmaya başladı. Ahaliden oy alamayınca, Atatürk kavramı öne çıkarıldı ve orduya mesajlar verildi.

Atatürk Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Kürtlere herhangi bir konuda söz vermiş miydi?

-Kurtuluş Savaşı sırasında iki ayrı halk oturmuşlar mukavele yapmışlar diye bir şey yok. Ama Atatürk, Kürtlerin 1920 yılına kadar sahip oldukları serbestîlerinin, Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki Türkiye’de de devam edeceği izlenimini verdi.

Kürtler açısından 1920’lere kadarki tablo nasıldı?

-1920’lere kadarki tablo “Türkler ve Kürtler” tablosudur. Lozan’da, İsmet Paşa “biz Türkler ve Kürtler” diye konuşuyordu. Meclis’te çok sık olmamakla beraber Türkler ve Kürtler kavramı kullanılıyordu.

-Kürtlerin zor kullanılarak Türkleştirilmeleri ise Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra oldu. Türkleştirme politikaları sertleşti ve bugünkü sonuçlar ortaya çıktı.

Osmanlı’nın bir Kürt meselesi yoktu. Osmanlı devleti Müslüman kavramına dayandığı için Türk, Kürt diye bir ayırım yoktu. Ayrıca Kürtler coğrafi ve tarihî sebeplerle kendilerini temsil edecek bir aydın sınıf da ortaya çıkaramamıştı.

-Kürt meselesi, Milli Mücadele’yle, devletin laikleşmesiyle ve Türkleşmesiyle gündeme geldi.

Atatürk, bir basın toplantısında, Kürtlere özerklik verileceğine dair sözler etmedi mi?

-O basın toplantısı Ocak 1923’tedir. Lozan’da Kürtlere muhtariyetin tartışıldığı dönemdir bu. İzmit basın toplantısında Atatürk, “Haymana’da bile Kürtler var. Türklerle Kürtleri ayıramayız” dedikten sonra, “Muhtariyetten bahsediyorlar.

-Bizim anayasamız bütün vilayetlere bir tür muhtariyet –özerklik- veriyor. Bu anayasayı uyguladığımızda, bütün illerin muhtariyeti çerçevesinde Kürtler de kendi kendilerini yönetmiş olacaklardır” diyor. Atatürk burada hem politika hem diplomasi yapıyor.

Kürtler Atatürk’ün bu sözlerini bir özerklik vaadi olarak algılamakta haksızlar mı?

-Tarihsel olarak haksız değiller. Bu sözler öyle algılanır ama bu sözleri bugünkü bir etnik federasyonun veya özerkliğin gerekçesi sayarlarsa haksız olurlar.

-Atatürk’ün 24 Nisan 1920’de yaptığı çok önemli bir konuşma daha var. Meclis açılalı bir gün olmuş ve “Türkiye sadece Türk değil. Sadece Kürt değil. Sadece Çerkez değil. Bunların elbette hakları olacak. Ama şu zaferi bir kazanalım, ondan sonra bunu görüşelim. Şimdi yaparsak birbirimize düşeriz” diyor. Zaferi kazanınca da zaten bildiği gibi yapıyor.

Atatürk, Şeyh Sait ayaklanmasını, muhaliflerini susturmak için kullandı mı?

-Kesinlikle… Atatürk’ün başvekili Fethi Bey bile Takriri Sükûn Kanunu’nun ve sıkıyönetimin sadece isyan çıkan illerde uygulanmasını savunuyor. Atatürk ise İsmet Paşa’yı başbakanlığa getirerek İstanbul’da bile Takriri Sükûn Kanunu’nu uygulatıyor. Gazetecileri, muhalif basını tamamen susturuyor.

Atatürk’ü yüksek sesle eleştirebilen hiç kimse kaldı mı 1926’dan sonra?

-Hayır kalmadı. Atatürk’ü artık çok alçak sesle bile eleştirmek mümkün değildi. Bunu Nutuk’ta da görüyoruz. Dünün Şark Fatihi olan, Sevr’in şark ayağını kırarak, Doğu’yu kurtaran Kazım Karabekir, Nutuk’ta Atatürk tarafından en hain dimağlar olarak niteleniyor.

Atatürk’e Kurtuluş Savaşı’nda liderlik yolunu açan Karabekir değil midir?

-Evet. İnönü, Abdi İpekçi’ye, “Atatürk, 1927’de Meclis’te Nutuk’u okuduğunda Milli Mücadele’deki yol arkadaşlarına kendisine muhalefet ettikleri için çok öfkeliydi.

-O kızgınlıkla bunları hain olarak niteledi. Eğer Nutuk’u sonra okusaydı, öfkesi yatışmış olurdu ve daha yumuşak bir dil kullanırdı” diyor. Burada önemli olan, Nutuk’un, İsmet Paşa’nın tanıklığıyla, Atatürk’ün çok öfkeli olduğu bir zamanda söylenmiş olmasıdır.

Dolayısıyla Nutuk, ezelî ve ebedî bir kitap değildir.

-Tarihin, 1927’deki Atatürk’ün stratejilerine göre dizayn edilmesidir Nutuk. (1)

Örtüyü kaldırmak, doğruyu bulmanın ve birbirimizi anlamanın en kolay yoludur…

Devam edecek…

İslamda Vakıf anlayışı; “Cami, mektep, medrese, kütüphane, aşevi, kervansaray, hastane, çeşme, kuyu, misafirhane, yol, köprü, hela, han, hamam, borçlulara yardım, bekar fakirleri evlendirmek, fakir kızlara çehiz vermek, yoksullara odun, kömür, ve gıda yardımı yapmak, borçtan hapse düşenlerin borcunu ödemek, kimsesizlerin cenazesini kaldırmak, askerleri teçhiz etmek, kış günü dağlarda aç kalan yırtıcı hayvanları beslemek, yolda kalmış yabancı ülke yolcularının beslenmesi ve tedavisi, yazın ağaçları sulamak için kurulmuş sayısız vakıf vardır…

(1) “Korkusuz Tarih” Neşe Tüzel’in, Milliyet Gazetesi Yazarı Taha Akyol ile yaptığı söyleşiden alıntılar.

Ve bu dizinin alıntıları; Korkusuz Tarih” Neşe Tüzel’in en önde gelen tarihçilerimizden; Prof. Dr. Mete Tuncay, Prof. Dr. Cemil Koçak, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nün kurucu başkanı Prof. Dr. Zafer Toprak’la yapılan konuşmalardan oluşmakta ve tarafımızdan hiçbir yorum, ilave yapılmamaktadır.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Bu yazının doğru yanları da var yanlış yanları da.Ama yanlış yanları çoğunlukta.
Özetlemem gerekirse:
1.İslamcılık(bugünkü milli görüş veya nurculuk anlamında değil tabii ki de) Atatürk’te devrimlerin yerleştirilmeye çalışıldığı sancılı donem dışında her donem vardı.Mesela 1920’lerde İngilizlere ve Fransızlara karşı Irak ve Suriye Araplarını ayaklandiran,Libyalı Şeyh Ahmet Sunusi gibi Rifat Börekçi gibi gerçek dindarlarla kol kola olan Atatürk,Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi gibi,Ezanın anladığımız dilde olması gibi,taaaa Ebu Hanife’lerin,İmam Maturidi’lerin ön gördüğü(ve İslama gerçekten uygun olan) öze dönüş hareketlerini başlatan kişidir,batılı bir gazeteci onu “en az Luther kadar büyük bir reformcu” olarak tanımlamıştır.

Onu da gecelim,1937’de Bombay Chronicle ve Hakimiyet-i-Milliye gazetelerinde Filistin konusunda batılılara bizzat ültimatom veren de o’dur!

Ama (eğer adına İslamcılık denilebilirse) Atatürk’ün İslamcılığı ne romunu,rakısını içip halka İslamcı görünen Kızıl Sultan Abdülhamit’inkine benzer,ne kadın haklarına saygısı olmayan,eskiye özlem duyan bugünün islamcilarina.Atatürk,Sultan Galiyev ve Abdülcemal Nasır’a benzetilebilir.Mazlum,Müslüman milletlerin kahramanı.Atatürk’ün dine bakışı rasyonalisttir,hurafelerden arinmistir,harp okulundayken de böyleydi,çankaya’ya çıktığında da böyleydi.Onun “İslamcılığı” anti-emperyalist ve ilericiydi,gerici ve işbirlikçi değil.
Daha fazla bilgi için,Sinan Meydan’ın Atatürk ile Allah Arasında ve Yaşar Nuri Öztürk’un Ebu Hanife kitaplarını tavsiye ederim.
2.Atatürk sosyalistti,buna kendi varlığıma emin olduğumdan daha eminim.İzmir İktisat Kongresi hep onun “kapitalistliğinin”(!) sembolü olarak kullanılagelmiştir.Halbuki Lenin’in uyguladığı ve 1929’a kadar süren NEP’te kapitalist özellikler taşımaktaydı.Bunun nedeni şudur,iki ülke de feodaliteden tam kurtulamamıştı ve burjuva sınıfı yetersizdir.Sosyalizm modern anlamda oturmadan önce kapitalizmin oturması şarttır.Ama Kemalist Cumhuriyetin hatası,”Devlet Sosyalizmi” yoluyla kapitalizmi oturtmak yerine(Prusya ve Meiji Japonyasindaki endüstri öyle oturmuştu) özel sektörü fazla serbest bırakmıştır.Ve uretken sanayiiciler yetiştireceğiz derken kalburüstü tüccarlar türettik,çünkü o donemin burjuvazisi daha kârlı olan ticarete yönelmişti.

Bir de adını liberalizm konusunda andığınız ve dediğiniz gibi Atatürk’ün hep iyi konumlarda tuttuğu Recep Peker’in malum sözünü hatırlayın,”Liberalizm vatan hainliğidir.” Sanırım liberalizm konusunda çokça dusulen bir gaflete siz de düşmüşünüz.Liberalizm,Kapitalizmin ön asamasidir,sosyalizm komünizmden ne kadar farklı ise liberalizm kapitalizmden o kadar farklıdır.Zaten Recep Peker’in soz konusu sözünün devamına bakarsanız “(…) aslolan devletçiliktir” der.

Atatürk’ün sosyalistligine en güzel ornegi ise Amerikan gazetecileri veriyor.Chavez’in adını hep Atatürk ve Nasır ile yan yana aniyorlar,neden acaba?Ki,Chavez’in akıl hocası Norberto Ceresole tam bir Atatürk hayranıydı.Chavez,2002’deki başarısız karşı-devrimden hemen sonra Caracas’ın en gorkemli bulvarlarından birine Atatürk’ün adını vermiştir.
Abdülcemal Nâsır hatta ve hatta Türkiye ile hep kavgalı olan Hafız Esad gibi Arap sosyalistleri hep Atatürk’ü ornek almıştır.

Yabancı sermaye konusunda,yanlış hatırlamıyorsam hem Sivas Kongresinde hem de mecliste “sömürü amacı olmayan dış yatırıma karşı olunmadığı” soylenmistir.Daha Kurtuluş Savaşı yıllarında bir tren yolu inşaası Belçikalı bir şirkete yaptırılmıştır.Yabancı sermaye tabii var oldu ama bu resmen bir muz cumhuriyeti(veya muz saltanatı :D) olan,özellikle Baltalimanı antlaşmasından sonra iyice oyuncağa dönmüş Osmanlı’nin mirasını taşıyan bir devlet için doğaldır.Unutmayın ki,bu cumhuriyet,toplu iğne bile üretemeyen bir ülkeyi,uçak ihraç eden bir ülke haline getirmiştir.gerisini varın siz duşunun.
3.Atatürk Kürtlere özerklik falan vaad etmemiştir.1921 anayasasında özerklikten kasıt(sadece dogu için değil tabii ki) belediyelerin kendi içerisinde sahip oldukları geniş yetkilerdi.Ve dediğiniz gibi,Türk,Kürt,Laz,Çerkez için birlik vurgusu yapılmıştır.”Anasır-i-İslâmiye” adında.Çünkü milli mücadele yıllarında ulus bilinci olmadıgı için,gelecekte kurulacak ulus devlete temel oluşturmak gerekiyordu.Tüm konuşmalarda bir “birliktelik,iç ice gecmislik” vurgusu olması bundandir.
4.Kâzim Karabekir bu ithamları hakkediyordu.Daha milli mücadele yıllarından “Sivas’ın Batısına bile geçmeyin” diyerek milli mücadeleyi doğu’ya sıkıştırmak istemesi bana hep şüpheli gelmiştir mesela.

Katılmadığım noktalar bunlar.Katıldığım nokta ise Ataturk’u gercek “yüceltenin” Celal Bayar olduğu.Adnan Menderes’de Atatürk’ü koruma kanununu çıkartmıştır,amac Atatürk’ü putlaştirip halkta Atatürk antipatisi oluşturmak.

Saygıdeğer Denizcan Dede, Konuya ilginize ve emek vererek, paylaştığınız görüşleriniz için size teşekkür ediyorum. Bilirsiniz, insan, edindikleri, deneyimleri ve bunların özümsemeleri doğrultusunda düşünen varlıktır. Bu anlamda, düşüncelerimiz ve ulaştığımız sonuçlarımız; bir bakıma topraklarımızda (değerlerimizin içerisinden) üretilen meyva misalidir. Bu nedenle, Bir erik ağacına, “neden kiraz gibi değilsin?” sorusu akılcı olmamaktadır. Şunu ifade edebiliriz; günümüzde, parası ve teknolojisi olan devletler (sizin adınıza) kuralı koymaktadır. Bu bizim için dün de geçerlidir. Sağlıcakla kalınız.

2 saatten daha uzun süredir okuyorum… son olarak burayı okudum ve okumayı bıraktım. tarihi bukadar sevmeniz güzel… ama kaynaklarınızı birdaha gözden geçirmenizi tavsiye ediyorum.
bu millet osmanlıdada aynıydı cumhuriyet dönemindede atatürkü anlayabilmeniz için milleti anlayabilmeniz gerekli.. biz japonlar gibi değildik ve hiçbir zaman olamayacağız. çünkü bir şeyi öyle özümsüyoruzki onun üzerine bir yeniliği kabullenemiyoruz.. sapka kanunu budur. başka hiçbir topraktaki insanlar değişime bu denli kapalı olamazlar bu topraklarda daimi arap bağnazlığı olacaktır. atatürk kafaları doğrudan değiştiremeyeceğini biliyordu. ortamı değiştirirseniz belki kafalar değişir… o ortama adapte olur. bu ülkeden arap bağnazlığını atmanın adımlarından biridir türkçe ezan! yeniliğin göstergesidir o şapka.. öküz altında buzağı aramanın alemi yoktur. sizi son günlerde mantar gibi artan atatürk düşmanı sitelerle aynı kefeye koymuyorum ama bilmenizi isterimki aynı şeye bilmeden yada bilerek hizmet ediyorsunuz. (texarea nesnesi firefoxta ciddi anlamda sorunlu çalışıyor) ve şunu net söyleyebilirimki o osmanlı özleminin bu ülkeye zerre kadar faydası olmaz. osmanlının saltanıtını yaşayanlar kimlerdi onlarıda yazsaydınızda bilseydik. ben köylüler vatandaş olmadığını iyi biliyorum. çok şey demek isterdim ama bu site firefoxta ciddi problemli , iyi günler diliyorum.

Değerli Mustafa Bey, konulara ilginize ve firefox” konusundaki bilgilendirmenize teşekkür ediyorum. Yazılarımızda amaçlanan birilerini herhangi bir konuda ikna etmek değil, farklı bir pencereden meselelerimize bakılmasını sağlamaktır. Tarihin önemi, yarınlarımıza rehber olmasındadır. Bu nedenle doğru ve duygusallıktan uzak değerlendirilmelidir. Yakın tarihimizde yaşadıklarımızı; İngilizlerin Hindistan, Fransız ve İngilizlerin Mısır işgallerindeki uygulama ve siyasetlerinin ışığında değerlendirilmesi, meselelerin daha kolay anlaşılmasını sağlayacaktır. Bir hatırlatma; I. Dünya savaşı sonrasında, dönemin büyük devletlerinden Fransa ile 1921; İngiltere ile Lozan anlaşmasının (1923) arkasından barış şartlarını oluşturduk. Gerçeğinde Ülkemiz, Kasım 1918’de işgal edilmiştir. İlginçtir, 5 ile 8 ocak 1918’de İngiltere Başbakanı ile ABD Başkanının açıkladıkları hususlar, Lozan’da dayatılan şartlardır. Ve I. Dünya savaşı, 1918 yılının sonunda bitmiş olmasına rağmen hakkımızdaki karar; 1918 yılının başında verilmiştir. Yaşananlarda bir tuhaflık yok mudur? Normalinde, önce bir savaş biter sonra barış şartları konuşulur. Ve Bir Kurtuluş savaşı yapılmış ve kazanılmış ise, şartlar lehinize değişir. Bizde değişmemiştir. Bunları halen çözemedik, çözer ve bize iletirseniz bizde bir cehaletimizden kurtuluruz. Sağlıcakla kalınız.

Sayin,yorumcu 1ci paylasim savasi avrupada ve Osmalida bitmemistir sadece isbirlikcileri kabul imzasini basmistir.O seneleri hatirliyin,Rusyada SSCB devrimi yapilmis,bu yonetim ilke ve sinirlari belirlemis,somurgen ve isbirlikcilerini,cografyasindan kovmus,bir-zamanlarin,car’in hapsane haline getirdigi sibiryayi hurlestirdigi zamana denkgelir kurtulus savasi ve sonuclarini begenmiye bilirsiniz,ola bilir.Simdi daha guclu bir damatferit isteklisi var meydanda,yeni anayasa ya yazilanlar o ingiliz basbakanin ve O senelerdeki ABD baskanin Turk lere bictigi vatan parcasi bu yasada tekmil yazili ,halkinin o zamanki tarifide var.%80 gibi bir halk destegide var.Istediginiz o sonuclari husran olan kurtulus savasini galaya almayin onunuzde uzun seneler var basin muhuru yeni anayasaya,70 yildir cumhuriyeten nimetlenenler son duasini yazsin mezar tasina.Sayin yorumcu,ikinci kirim savasi nicin oldu,mademki paylasim savasi kesin sonuclamisti 1918’de.

Saygıdeğer Aziz Ekiz, Emek vererek yazdığınız görüşleriniz için teşekkür ediyorum. Eğer bu tartışmalara, bir kısıtlama olmadan uzun yıllar evvelinden başlamış olsaydık, bugün bölgeye dayatılan Büyük Ortadoğu Projesini, (BOP) daha geniş bir açıdan tartışır ve içerisinde olduğumuz durumu gerçek manası ile kavrayabilirdik. Kurtuluş Savaşı’mızın sonucu ile ilgili çok ilginç bir durum vardır. I. Dünya Savaşı bildiğimiz gibi resmi olarak, 1918 Yılı Kasım ayında sonlandırılmıştır. Ancak, galiplerden ve büyük devletlerden olan İngiltere ve ABD, bizimle ilgi olarak 1918’nin, 5 ve 8 Ocak tarihlerinde üç gün ara ile bir açıklama yaparlar. Bu tarihte açıklananlar, 24 Temmuz 1923 Tarihinde Lozan’da altına imza attığımız metinlerdir. 1918 ile 1923 yılı arasında geçen beş yıllık sürede galipler ancak aralarında anlaşmışlardır. Hatta, anlaşamamış, İngiltere’nin Dünya savaşına girme nedeni olan Musul-Kerkük petrolleri ile ilgili olan kısım Lozan antlaşmasının sonrasına bırakılmıştır. Bunlar nedense bizim tarihizde fazla öne çıkarılmaz. Bir örnek daha, Sultan Vahdettin’in ülkeden ayrılışında da bir gariplik vardır. Meclis saltanatı, 1 Kasım 1922’de kaldırır, ancak, saltanatın eski sahibi Vahdettin, ülkeyi 17 Kasım 1922’de terkeder. Ayrılırken, üzerinde, “hükümdar” değil eski sultan etiketi vardır. Biz nasıl biliriz, “Sultan ülkeden İngiliz gemisi ile kaçtı!” Özetle, tartışmalarımızda sağlıklı bir sonuca ulaşmamız için, önce doğru bir tarih bilgisine ihtiyaç olcaktır. Sağlıcakla kalınız.

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*