“İslam Şehri”, İslam’da İlmin vazgeçilmezliği ile Bilginlere verilen yüksek önem (7)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
"İnsan", farkında olabilen canlıdır. Canlılar içerisinde "akıl" sahibi olan tek varlıktır. Ve "akıl", yakıtın olan bilgi ile çalışmaktadır. Açık ifadesi ile, bilgiye sahip olmayan bir akıl, kastedilen manada "akıl" değildir.

“İnsan”, farkında olabilen canlıdır. Ve canlılar içerisinde “akıl” sahibi olan tek varlıktır.  Aklın bir “değerlendirme merkezi” olabilmesi ancak, yakıtı olan  bilgi  ile çalışmasına bağlıdır. Açık ifadesi ile, bilgiye sahip olmayan bir akıl, kastedilen manada “akıl” değildir. VE MÜSLÜMANLARIN İNSANLIK İÇİN NELER YAPTIKLARI’NI MERAK EDENLER, İSTANBUL GÜLHANE PARKI İÇERİSİNDE BULUNUN İSLAM TEKNOLOJİ MÜZESİNİ GEZEBİLİRLER.

 

İslam’la birlikte filozofların arzuladıkları bir düş gerçekleşir. Eflatun, (M.Ö.427-347) Cumhuriyetinde bilginlerin hükmetmesini, devlette ve toplumda bilginlerin yönetici olmalarını arzulamıştı. Bu düş Raşid halifeler döneminde gerçekleşmiştir. (*)

Arap toplumunu cahiliyeden kopararak, onu ilim ve medeniyetiyle tedavi eden şeyin arkasındaki ilk faktör; İslam Dininin İlimdeki konumu ve İlmi, “İnsani bir gereklilik ve dini bir vecibe” görmesidir.

Çağdaş uyanış arayışı içerisinde olan herhangi bir toplumda “ilmin gerekliliği” konusunda ihtilaf yoktur. Özellikle bu toplum, Arap-İslam toplumumuzun durumunda olduğu gibi çoğu düşmanları tarafından sert ve yoğun saldırılarla karşı karşıyaysa.

Arap-İslam medeniyetinde altın devrini yaşayan ilmi fütuhat bu medeniyetin gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

Bu medeniyet, çeşitli ilmi alanlarda eşine pek az rastlanan “ilmi buluşlar” gerçekleştirmiştir. Bu buluşlar adı geçen medeniyetin ufkunu genişleterek asırlarca onu dünyaya ışık saçan bir meşale haline getirmiştir…

Toplumları “gericilikten” çağdaşlığa”, uyuşukluktan uyanıklığa, tembellikten çalışkanlığa, tutarsız hurafelerden ilmi ruha hâlâ bu gün ve yarın da götürmeye salahiyeti vardır. Hanif dinin (**) özelliklerini  anlayan müslümanların ve İslam düşüncesi bunları işlemiştir. Belirtilen İslam dininin ilimdeki konumu; onu “insani bir gereklilik ve dini bir vecibe” olarak görmesidir. Bu sözün hedefi budur.

Muhammed (sav)’de vahiyle başlayan İslam risâletinin mukaddimesini başlangıçtan itibaren özümsememiz gerekiyor. Kuşkusuz o, başlangıçta yeniden insanlığın doğuşunu ilan ediyordu. O’nda rüşd ve olgunlaşma yaşına ulaştı. İlk sözü –vacip bildiren emir kipiyle ümmî Nebiye ve ümmî topluma- “oku” idi.

Hatta bu “teklif’ vacip (gereklilik) koyuyordu- gariplik hatta uygulanması mümkün olmayan bir şey ortaya koyuyordu. Konuşmada (oku) Allah’ın kudreti, nimeti ve İkramıyla birlikte kullanılıyor. Bunlardan biride eğitim ve öğretimdir. “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı alaktan (kan pıhtısı biçimini alan embriyodan) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. 0 (insana) kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.”(1)

Vacip olan bir tekliftir okumak. Onu, “Kur’an” olarak isimlendirilen –gizlenmeyen hikmet- kitabın ayetleri başlattı. Bu teklifin sahibi; “Rahman, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı Öğretti. “(2)

O yüce Allah ki yemin ettiği zaman yemini şöyledir: “Kaleme ve (yazdıklarına) andolsun.”

Şüphesiz bu başlangıç açık (bariz) bir belirti ve değişim noktasıydı, insanlık tarihinde insanın gidişatını eğitmek ve geliştirmek İçin seçkin bir merhaleydi. Bu sadece Arap yarımadası için değil islam risaletinin umumiliği ve evrenselliğiyle- beşeriyetin hepsini içeriyordu.

Bundan dolayı, “oku” emrinin gelmesinden önceki dönemin “cahiliye” dönemi diye adlandırılması bir raslantı değildir. Garip de değildir. Bu isimlendirme o dönemin karakterini ortaya koyduğu gibi kendisini takip eden, Nebiye ilmi farz kılan vahiy dönemin farklı karakterini de belirtmektedir.

Bu değişimlerin hakikatini anlamaksızın, o tarihten beri “İslam Ülkesinde” gerçekleşen büyük değişiklikleri anlamamız ve algılamamız mümkün değildir.

-İnsanlar, “cahiliyenin karanlığından” “İslamın nuruna” geçtiler. Cahiliye kodamanları –büyük sahabiler oldular- dini, okumayı ve yazmayı öğrendiler. Mücerred okuyucu ve yazıcı olmaktan da öte, “hikmet sahibi” oldular.

-Ümmî (***) olan Nebi (sav), -ki onun ümmîliği, doğruluğunu destekleyen delillerden biriydi- Ümmîleri ve kitap ehlini fesahatta acze düşüren Kur’an’ı tebliğ ediyordu.

“(Ey Muhammed) sen bundan önce bir kitab okumuyordun, elinle de onu yazmıyordun. Öyle olsaydı iptalciler kuşkulanırlardı.”(3)

Bu ümmî bir” Nebîdir Kur’an tefsircilerinin çoğu şöyle dediler: “Şüphesiz ki –ümmiliği doğruluğuna şahit olduktan sonra okuyup yazanlardan biri de odur. İslam’ın özelliklerinden biri olarak ümmîlerin ümmîliği silinmiştir.’” (4) Köleler,.. Kimsesizler. Kaba ve sert bedeviler… Fakih, hatta hikmet sahibi (feylesof) oldular

-Daha önceki feylesofların arzuladıktan düş gerçekleşti. Ki bunu Eflatun, (427-347 M.Ö.) Cumhuriyetinde bilginlerin hükmetmesini, devlette ve toplumda bilginlerin yönetici olmalarını arzulamıştı. Evet bu düş Raşid halifeler (****) döneminde gerçekleşmiştir.

İslam devletinde İmam’ın vasıfları ve İmamet’in şartları hakkında islam fakihlerinin ve mütekellimlerinin yazdığı kitaplarda “ilim”, önem verilen bir husus haline gelmiştir. Feylesoflanrın, müçtehitlerin, fakihlerin ve kurrâların (Kuran okuyanlar); yönetimi üstlenecek kimsenin bilfiil yönetime getirilmeden önce “keskin anlayış” sahibi olmasının zorunluluğu üzerine söz sarfetmiş olduklarını görüyoruz. Çünkü ilim, insan nefsinin hayatıdır”.

Alimlerin yönetimiyle ümmet hayat bulur. Bunun tersi ise helaktır.

Ömer b. Hattab şunları söylüyor:

– “Başkan olmadan önce fakih (Bir şeyi bilen anlayan) olunuz. Şüphesiz ki, cemaatsiz İslam olmaz. Emirsiz cemaat olmaz. Itaatsiz emir olmaz. Kim toplumunu fıkıh (bilgi-ilim) üzere yönetirse, toplumuna ve kendisine hayat olur. Ve kim de toplumunu fıkıhsız olarak yönetirse toplumuna ve kendine helak olur.”(5)

Bu sebeple bütün İslami fikri fırkaların yönetim hakkının alimlere verilmesi, gücün akıl sahiplerinde bulunması ve en yüce velayetini de müctehidlerin (Bilim insanları’nın) elinde bulunması üzerinde ittifak etmelerinde garipsenecek bir yön yoktur.

İmam’ın helal ve haramda, diğer hükümlerde, usûl ve furuatta müçtehit düzeyinden az olmaması, alim olması zorunludur. Doğru görüş sahibi olması, siyasetçi yönüyle meseleleri irdelemesi, savaşta ve barışta isabetli davranması, yaptığı işlerde doğruyu bulduracak bir akla sahip olması gerekir. (6)

Eğer bu şartlar bulunmazsa devlet, velayet ve imamet meşruluğunu yitirir. O sadece, “despot, gasıb ve zorbacı” bir velayet olur. İşte böylece İslam, feylesofların ve hikmet sahiplerinin düşünü gerçekleştirdi. Üstelik nadir görülen bir durum olarak değil, birçok kez başarılmış bir örnek olarak…

‘Bu nasıl nadir durumlardan biri olmadı?’ diye sorulursa; İslam’ın ilim karşısındaki tutumuna bakılması nedenini almada yeter delil olacaktır.

Çünkü İslam, ilmi “şer’i-insanı” (Dine, hukuka uygunluğu) bir- zaruret kabul etmiştir.

Allah ilmi, insanların uyanışı, dinin iyi anlaşılması ve dünyanın imarı için farz kılmıştır.

-İlim, gözün ve basiretin nurudur. Oysa cehalet, karanlık, hatta körlüktür.

-“Şimdi Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (bunu kabul etmeyen) kör gibi olur mu? Ancak sağduyu sahipleri öğüt alırlar.”(7)

Allah Resulü bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurur:

-“Yeryüzündeki alimlerin misali semadaki yıldızların misali gibidir. Denizin ve karanın karanlıklarında onunla yol bulunur. Eğer yıldızlar sönse, yolcular yollarını kaybederlerdi.’ (8)

-İlim –gerekliliği ve zaruretiyle- ışık ve lambaya olan ihtiyaç gibidir. İslam bunu “hayatın temeli” olarak görmüştür. Eğer çağdaş toplumsal literatürümüzde ilmin önemini su ve havaya benzetmemiz uygun duyarsa, kadim İslami değerler insanın ona ihtiyacını yeme ve içme ihtiyacıyla eş tutuyor.

Hasan b. Salih şöyle diyor. “Şüphesiz ki insanların dünyada yeme ve içmeye ihtiyaç duydukları gibi. Dinlerinde de bu ilme ihtiyaçları vardır.”(9) Hatta kadim  kaynaklar ilmin olmamasını da helaklıkla eşdeğer – kabul etmişlerdir. Hilal b. Habbab, Said b. Cübeyr’e sordu:

-“Ey Abdullah’ın oğlu, insanların helak sebebi nedir?”

-“Alimlerinin helak olmasıyladır.’’(10) cevabını verdi. Hayatın hayat olabilmesi için ilim kaçınılmaz “zaruretler” mertebesini aşar. Ondan geri kalmak; dirilerin sapmasıyla hayatın helaki demektir…

Kur’an’in nazarında ilim, ilahi vahyin bütünüdür. Bu vahiyse Allah’ın peygamberlerinden dilediğine gönderdiği, “kitap”, “hikmet” ve ilimdir.

Peygamberler bu vahyi, insanları hidayete götürmede bir araç ve kendilerini yalanlayanlara karşı bir silah olarak kullanırlar.

“Allah’ın sana lütfu ve esirgemesi olmasaydı, onlardan bir grup seni  saptırmaya yeltenmişti.  Sana hiçbk zarar veremezler. Allah sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir”. Allah’ın sana lütfü, cidden büyük olmuştur.” (11)

Hatta Rasulullah bize görevinin özünün ve risaletinin temelinin eğitmek olduğunu belirtiyor. Şüphesiz ki korkutucu ve uyancıdır:. “İlim” ve “talim” onun vasıtasıdır. O “öğretici-rasuldür.” Abdullah b. Ömer’in rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulur: “Rasulullah (sav) mescidinde iki meclise uğradı şöyle buyurdu:

-‘Her ikisi de hayırdır. Biri diğerinden daha faziletlidir. – İbadet ve zikir yapanlara- gelince, Allah’a dua ediyor ve O’ndan istiyorlar. Dilerse Allah onlara verir, dilemezse vermez. Diğerine ilim meclisine- gelince; fıkıh (İslam hukuku)  ve ilim öğreniyorlar. Bilmeyenlere Öğretiyorlar. Bunlar daha faziletlidir. Ben ancak öğretmen olarak gönderildim.” (12)

Çünkü İslam’da ilmin değeri budur. Bu sebeble Kur’an ayetlerinin bir çok yerinde temel ve öz olarak bu yüce kitap bilmeyenlerin kitabı olmaktan Önce kendilerine kitap verilen alimlerin kitabı Olduğunu vurguluyor.

Çünkü onlar fıkha ehil olanlardır. Belirtilen  Ayetleri ve misalleri onlar düşünebilirler. Ama bunların dışındakilerine gelince, alimleri ve fakihleri “taklid etme” konumundadırlar.

-“Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış, Arapça okunan bir kitabtır.”(13)

-“Biz bu misalleri insanlara anlatıyoruz. Ama onları bilenlerden başkası düşünüp anlamaz.(14)

-“Hayır, o (Kur’an) kendilerine göğüslerinde (ışıldayan) açık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi zalimlerden başkası inkar etmez.”(15)

-“O’nun ayetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır. “(16)

-“İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. (Allah) bunları bilen bir toplum için açıklıyor.”(17)

“Gerçekten biz, bilen bir toplum için ayetleri geniş geniş açıkladık” (18)

-“İşte böylece ayetleri türlü türlü çevirip açıklıyoruz ki (onlar sana): ‘Sen ders almışsın’ desinler ve bilen toplum için de onu iyice beyan edelim.” (19)

-“işte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böylece açıklıyoruz (20) Bu sebeple, Kur’an ve şeriatın herkese yönelik olmasına rağmen bilenlerle bilmeyenler denk değildir.

-“Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, ahiretten korkan ve Rabbi’nin rahmetini uman gibi midir?

-De ki; ‘Bilenle bilmeyenler bir olur mu?’ Doğrusu ancak aklı selim sahipleri öğüt alır.”(21)

Kur’an’ı Kerim temel de o bilenlerin kitabıdır. İlimleri onları Kuran’ın ayetlerini düşünmeye, amacını anlamaya ve verdiği  misalleri kavramaya ehil kılmıştır. Kur’an’ın nazarında ilim, imanın sebebi ve ona varmanın yoludur. İslam’ı diğer dinlerden ayıran bir özellik de budur.

Hristiyan din adamı “Enslem” (1033-1109) bu konuda hristiyanların konumunu şöyle özetiliyor:

-“Kalbine gelen şeye öncelikle araştırmadan inanman gerekir. Daha sonra da inandığın şeyi anlamaya çalışabilirsin. Aklî araştırmaya imanın ihtiyaca yoktur. “(22)

İslam’a gelince tamamen bunun zıddınadır. Allah’ı bilmenin yolu akıldır”.

Teklifin şartlarında akıl vardır. Nasslarına ve varit olan haberlere hükmetmek akılladır.

-“Akıl-mucize” indirmesi, aklı şaşkınlığa düşürmek için değil, gözetmek, ısrar etmek ve onda olan gücü ve melekeyi geliştirmek içindir. Şüphesizki İslam bunu açıkça belirlemiştir.

İlim, iman etmenin sebebi ve dini doğrulamanın yoludur. (23)

-“Görmedin mi, Allah gökten su indirdi de, onunla renkleri çeşit çeşit meyvalar çıkardık. Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar yarattık. İnsanlardan, hayvanlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak bilginler, Allah’tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah daima üstündür, çok bağışlayandır. “(24)

Kainat kitabındaki ayetleri –yani ilmi- anlamak, bilginleri bu ayetlerin sahibine inanmaya götürür. Ve bu bilgi, ayetlerin sahibinden korkmanın kefilidir.

Bizim İslami medeniyetimizin dışındaki başka medeniyetler ve islam şeriatı dışındaki başka şeriatlar, ilme ürkerek ve kuşku ile bakmışlardır. Söz konusu bilgide sapmaya varacak bir yolun olduğunu vehmetmişlerdir. Halbuki İslam medeniyetimiz ve şeriatımız ilmi, sahih imana varmanın yolu olarak görmüştür.

Yani İslam delil üzere tesis edilmiş imana ulaşmayı hedeflemiştir. Çünkü ilim “iman” istılahının içeriğini gerçekleştirmenin tek dayanağıdır. Hatta İslam dinine inanmak gayesi olmadan ilim yoluna sarılanları, öğrendikleri bu ilim, dine iman etmeye zorlar. Araştırma gözüyle bakıldığında iki alanda hakikatler kayıp olmaz; akıl  ve yaratıcının birliği için iki kitap; kainat kitabı ve din kitabı…

İmam-ı Gazzali’nin sözleri üzerinde düşünüldüğünde ibret verici. Şöyle diyor;

-“İlmi, Allah’ın dışındakiler için taleb etmiştik. Bizi bundan engelleyip, Allah’a götürdü.” .

İmam-ı Gazzali’den önce İmam Hasan el-Basri (642-728) şöyle diyor: “İnsanlar ilim taleb ettiklerinde onunla Allah’ı ve katında bulunanı istememişlerdi. Ama ilme devam ettiklerinde Allah’ı ve katında bulunanı istediler. “(25)

İslam’ın bu tabiatı sebebiyle İslami kaynaklarda (Kur’an ve Sünnet) ilim, ve alim yüksek sıfatlarla anılmıştır.

-“Ey inananlar, size; ‘Meclislerde yer açın’ dendiği zaman genişletin ki Allah da size genişlik versin. Size; ‘kalkın’ dendiği zaman, kalkın ki Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.”(26) Bu ayetin tefsirinde İbn Abbas (619-687) şunları söylüyor

-“Allah, ilim verilenlerin derecelerini iman edenlerin üzerine artıracaktır.

Nebevi sünnete gelince, aynı şekilde alimlerin Üstünlüğünü belirten bir çok hadisi şerife rastlıyoruz.

Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor; kim ilim öğrenmek  için yola çıkarsa, Allah ona cennetin yollarından birini kolaylaştırır, ilim öğrencisini korumak için melekler kanatlarını üzerine gerer. İlim öğrencisine gökte ve yerde bulunan, hatta denizdeki balıklar dahi istiğfar eder.  Alimin abide üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Alimler, peygamberlerin varisleridir. Nebiler ne dinar ne de dirhem varis bırakırlar. Ancak onlar ilim mirası bırakırlar. Kim onu alırsa yetecek nasibini almıştır’.”(27)

İslam’ın nazarında ilmin, sadece şeriat ve din ilmi olduğunu kimse sanmasın.

Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor: “Dininizle ilgili olan şeyleri bana sorun. Dünyanızla ilgili olan şeyleri siz daha iyi bilirsiniz.”(28) Bu şekilde “İlim” kavramının din ilimlerini aştığını belirtiyordu.

Zira o imani ve ruhi amaçlarla din ve ilimlerini birleştirerek “bilginin bütünleşmesine” çağırıyordu. Kur’an: “Dünya hayatından sadece dış yüzü (zahir) bilinen, ahiretten ise tamamen gafil olan kâfirleri kınıyor. “ (29)

Nebevi hadisinde Allah Rasulü şöyle buyuruyor; “İlmi öğrenin ve insanlara öğretin. Fazları öğrenin ve insanlara öğretin. Kur’an’ı öğrenin ve insanlara öğretin” (30)

İslam’ın nazarında ilim sadece Kur’ani ilimler değildir. Ve yine sadece vahiy ve şeriat ilmi de değildir. Aksine o kapsamlıdır. Ceset ve ruha canlılık kazandıran ve dünyanın imarını sağlayarak insanı yücelten her şeydir. O bütünüyle hayata kaynaklık eden şeydir.

İslam’ın ilme karşı konumu işte budur. İslam bununla “hak” sınırını aşıp, onu “ilahi bir farz” ve “insani bir zaruret” kılmıştır. (31) Rasulullah (sav) hadisinde:

-”İlim öğrenmek her Müslümana farzdır.” diye buyurur. İlim bir zarurettir, farzı ayındır.

Sadece kişinin kınanmaksızın, cezalandırılmaksızın ve suçlanmaksızın vazgeçebileceği haklardan bir hak değildir. Hatta bir alanda ihtisaslaşma gerektiği zaman toplumun hepsinin üzerine bunun sağlanmasına yardımcı olmak zorunludur.

Ancak ilimde rasih (derinleşen) olanların ulaşacağı dereceye kadar tahsili devam ettirme, İslam nazarında farz-ı kifaye olarak değerlendirilir. Yani, ümmetin hepsinin üzerine gerekli olan toplumsal bir farzdır. Bu, yerine getirilmediği zaman ümmetin hepsi günahkar olur. 

Şüphesiz ki İslam insanlığı “cahiliyenin karanlığından” “ilim nuruna” çıkartmak ve böylece onu uzun ve yorucu yolculuğu sonunda “akli olgunluk aşamasına” ulaştırmak için gelmiştir.

İslam, insanın hidayeti ve kurtuluşu için gelmiştir. İlim, hidayetin yolu ve kurtuluşun vesilesidir.

Burada İslami değerlerin korunmasının önemi ortaya çıkıyor. Sahabi Abdullah b. Mes’ud şöyle diyor

-“Ya bilen, ya öğrenen ya da dinleyen ol Dördüncüsü olma, helak olursun.”

-Bilen, öğrenen ve ilmi dinleyen kimseler, kurtuluş yoluna koyulmuş ve hayatın sebeblerine sarılmışlardır.. Diğerlerine gelince, helak olanlardır. Sahabi Halid b. Mu’dan diyor ki:

-”İnsanlar; bilenler ve öğretenlerdir. Bunun dışında kalanlar sürüdür. Onlarda hayır yoktur.” (32)

Bu “zaruretin” tahsili ve bu “farzın edası için İslam, müslümanlardan diğer toplumlarla yarışmalarını istemiştir. Bu yarışma meydanı olan bu sahada başkalarının kendilerine üstün gelmemesi için onları uyarmıştır. Sahabi Ebu Zer el-Gıfarî (ra) şöyle diyor:

-“Nebi (sav) üç şeye üstün gelmemizi emretti.

-İyilikle emretmek. Kötülükten alıkoymak ve insanlara sünneti öğretmek.” (33)

Tarihte ibretlerini gördük ve hala da görmeye devam ediyoruz.  Müslümanlar “ilmin gerekliliği” konusunda islami ilkeyi uygulamaya koyduklarında, diğer toplumlara üstün gelmiş, “ilmî-inançlı” medeniyetlerinin nuruyla dünyayı aydınlatmışlardır.

Bu alanda geri kaldıklarında diğer toplumlar üstün gelmiştir. Bu, uyulması gereken bir kaidedir.

Daha öncekiler uyguladılar ve Eğer bu çağda yeni bir uyanış istiyorsak o ruhu yeniden diriltmemiz gerekiyor. Bu, ümmeti –iddia değil gerçektir- insanlar içinde çıkmış en hayırlı ümmet olmaya götürür. (34)

 

Devam edecek…

-“İslam Şehri” Konulu Cambridge’de yapılan sunuma “İslam’da Muhalefet anlayışı”ndan sonra devam edilecektir.

Resim;web ortamından alınmıştır.

Açıklamalar;

(*) Kaynak eser;İslam ve İnsan hakları, Dr. Muhammed UMARA, Mart 1992, Istanbul denge yayınları, Sahife;68

(**) HANÎF DİNÎ, “Hz. İbrahim tarafından temsil edilen tevhid esasına dayalı hak din.”Daha fazla bilgi için bakınız;http://www.sevde.de/islam_Ans/H/hanif_dini.htm

(***)Ümmi:“Anasından doğduğu gibi kalan; yeni bir bilgi edinmemiş olan; okuma-yazma bilmeyen gibi anlamlara gelir. “Ümm” kelimesinin ism-i mensubu “ümm”e mensup olan, Arap dilinde “ümm”; anne, bir şeyin aslı gibi anlamlara gelir (Firûzâbâdî, el-Kamûsu’l-Muhît, Beyrut 1987, 1891).Sözlük’ anlamının yanında mecazı bazı anlamları da vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de anne, asıl (kaynak) dönülecek yer ve süt emziren anlamlarında kullanılmıştır (Abdurrahman İbnu’l-Cevzî, Nüzhetu’l A’yuni’n-Nevazır fî İlmi’l-Vücûh ve’n-Nezâir Beyrut,1985,141-142).Kur’an’da Ümmî” kelimesi“okuma-yazma” bilmeyenler için kullanılmıştır. Asıl manası da budur. “İçlerinden bir de ümmî olanlar vardır ki kitabı bilmezler. Bütün bildikleri bir takım kuruntulardır. Onlar sadece zan ederler(Bakara, 2/78) mealindeki ayette bu anlam çok açık olarak görülmektedir…” Daha fazlası için bakınız;http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/844/peygamberimiz-ummi-miydi-ummi-peygamber-ne-demektir-okuma-yazma-bilmiyorsa-nasil-okuyordu.html

(****) Raşit halifeler;Hz. Muhammed’den (sav)hemen sonra İslâm devletini sırasıyla yöneten ilk dört halife. (Hz. Ebûbekr, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali. Daha fazla bilgi için bakınız; http://www.islamdahayat.com/sahabeler/halife.html

Kaynaklar;

(1)Alak; 1-5.

(2)Rahman; 1-4.

(3)Ankebût;48.

(4)Kurtubî; 13. Cilt, s. 151-353.

(5)Buharî.

(6)Muhammed Umara, El-Mu’tezile ve’l-Usûl’ul-Hukm s. 192-206.

(7)Ra’d; 19.

(8)imam-ı Ahmed.

(9)Dârimî.

(10)Dârimî.

(11)Nisa; 113.

(12) Dârimî, İbn-i Hanbel.

(13)Fussilet; 3.

(14)Ankebût;43.

(15)Ankebût;49.

(16)Rûm; 22.

(17)Bakara; 230.

(18)En’âm;97

(19)En’âm; 105.

(20)A’râf;32.

(21)Zümer; 9.

(22) El-A’mâl’ul-Kâmile li-Imam Muhammed Abduh M. Umara’nın tahkiki, c.3, s. 262, Beyrut baskısı.

(23) İslam ve İnsan hakları, Dr. Muhammed UMARA, Mart 1992, Istanbul denge yayınları, Sahife;68

(24)Fâtır; 27-28.

(25)Dârimî.

(26)Mücadele; 11.

(27)Tirmizi, İbn-i Mâce, Ebû Davud’, İbn-i Hanbel.

(28)Müslim, İbn-iMâce, İbn-i Hanbel.

(29)Rûm; 7.

(30)Dârimi

(31)İslam ve İnsan hakları, Dr. Muhammed UMARA, Mart 1992, Istanbul denge yayınları, Sahife;72

(32) Dârimî.

(33)Dârimi

(34)İslam ve İnsan hakları, Dr. Muhammed UMARA, Mart 1992, Istanbul denge yayınları, Sahife;73

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*