“İslam şehri”; İslam ve Batı Uygarlığı’nda halkın yönetime katılması (demokrasi) anlayışı (6)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

"İnsan", farkında olabilen canlıdır. Canlılar içerisinde "akıl" sahibi olan tek varlıktır. Ve "akıl", yakıtın olan bilgi ile çalışmaktadır. Açık ifadesi ile, bilgiye sahip olmayan bir akıl, kastedilen manada "akıl" değildir.
Canlılar içerisinde “akıl” sahibi tek varlık ‘İnsan’dır. Ve insan aklı (Yakıtı olan bilgi ile üreterek) farkında olabilmektedir.  Diğer  ifadesi ile, bilgiye sahip olmayan bir aklın, kastedilen manada, (sahibine doğru, isabetli sonuçlar üretebilen bir merkezle) akılla ilgisi olmayacaktır.

 

Batı uygarlığının çocukları, öncülleri olan Yunanlılarıın açık ve zengin “demokrasi” kültürüne kondular. Devraldıkları bu kültürü zenginleştirerek geliştirdiler. Özellikle “demokrasi” felsefesiyle ilişkili olarak sistemin amaç ve uygulanırlık alanlarında önemli katkılar sağladılar.

Pek çok yorum ve akımıyla beraber demokrasi, batı medeniyetinin parçalarından biri haline gelmiştir.

Liberalistlerin demokrasi anlayışı ve uygulamaları liberal demokrasidir.

Sosyalistlerin anladıkları ve uyguladıkları demokrasi sosyal demokrasidir.

Komünistlerin anladıkları demokrasi ise tek parti olması ve proleteryanın hakim sınıf olmasıdır. (1)

Peki, “Demokrasi” Nedir?

Yunan kökenli bir kelime olan, Demokrasi; halk ve iktidar kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Yaygın ve kabul görmüş ifadesi ile, Demokrasi; “ halkın kendi kendisini yönetmesi ve görüşlerini özgürce söyleyebilme  “ biçimidir.(2)

Batılıların kutsadığı ve yaymaya çalıştığı “Demokrasi” anlayışına  karşılık bakalım İslam neler vazetmektedir?

Demokrasi anlayışını bir defada vermek adına,Cambridge’deki sunumu gelecek bölüme bırakılmıştır.

İslam Uygarlığı’nda Halkın görüşü’nün yeri ve önemi;

İslam devleti, İslam toplumu ve Müslüman ailede geçerli olan islami yönetim felsefesinin “şûra”(Görüş ve bilgi alışverişi) (*) olduğu konusunda neredeyse icma (bilginlerin dinî bir hüküm üzerinde birleşmeleri.)(**) hasıl olmuştur. ,

Yani bu “otorite”nin alanı neresi olursa olsun; ister devlet, ister toplum, isterse aile olsun “İslami otorite”nin kaynağı şûradır.

Lakin düşünsel kaynaklarımızın ve uygarlık mirasımızın köklerinin sözkonusu “şûrâ”dan zengin ve bolca pay aldığı kadar “tarihimiz” ve “uygulamamız”ın bu alanda yoksulluk ve kıtlık çektiği konusunda da neredeyse icma hasıl olmuştur.

Düşünsel kaynaklarda… “şûrâ”nın toplumsal, ailevi ve hatta bireysel yönetim ve davranış konusunda belirleyici felsefe olduğunu ; Tarihte ise monarşi ve istibdatın tarihi gerçekliği ve onu yaşayan insanı bu mukaddes felsefenin sonuçlarından mahrum bıraktığını görüyoruz.

Dahası eğer araştırma konusu yönetim felsefesi, sulta ve sultan’ı bağlayıcı esaslar ise bu “tarihi gerçeklik”ten söz eden düşünceyi de şiddetli fakirliğe maruz bırakıyor! (3)

Kur’an’i Kerim’de: “Şura”

İslam, “şûrâ”yı insan haklarından bir hak saymakla yetinmemiştir. Diğer medeniyetlerin yalnızca hak saydığı öteki şeylerde olduğu gibi şûrayı da yönetici-yönetilen tüm ümmet üzerinde; devlet, toplum, aile ve insan hayatının tüm cephelerinde “zorunlu bir şeri farîza” kılmıştır.

Kur’an şûradan, yönetim, siyaset ve dünyevi uygarlık işlerinde Rasulullah (sav)’in uyması gereken bir fariza olarak söz etmektedir…

Peki, içtihadında doğru ve isabetli sonucu tutturamadığı zaman vahyin klavuzluğuyla denetlenip düzeltilen bir nebi ve rasul olmayan yöneticilere karşı durumumuz nasıldır?

Kur’an, şûradan zorunlu bir sert fariza olarak söz etmektedir. Hatta peygamber için dahi… Yüce Allah, elçisine hitaben şöyle buyuruyor

“Allah’ın rahmetinden dolayı, ey Muhammed, sen onlara karşı yumuşak davrandın.  Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile.  İş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi, Allah’a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever”(4)

Allah’ın elçisine vahyi olan Kur’an-ı Kerim’de,  zorunlu bir şer’i fariza olan şûrayı iyi anlayan seleflerimiz bu ayetin tefsirinde şunları kaydediyorlardı:

-“Şûrâ, şeriatın kaidelerinden ve ahkâmın en büyüklerindendir.

İlim ve din ehliyle istişare etmeyenin azli vaciptir. Bu, hakkında hilaf bulunmayan şeylerdendir!..”(5)

Ne var ki bu yönetim felsefesinden uzak düşen monarşi ve istibdat zulmünün karanlık devirleri ve zalimane uygulamaları saçma bir fikir doğurmuştur.

Tahrif ehli, çirkin işlerine şer’îlık ve meşruiyet görüntüsü vermek için bu anlayışı İslam’a yamamaya çalışmışlardır.

Şûrânın yöneticiyi bağlayıcı olmadığı, yöneticiye gerekli olanın istişare etmesi sonra da isterse ümmetin (topuna birden muhalefet etsin, kendi görüşüyle devam etmesi olduğunu vehmettiler.

Bu kral, emir ve sultan fakihleri topluluğu, Rasulullah’ın (sav) şu sözünün titizlikle üzerinde durduğu manayı görmezden geliyorlardı: “Ümmetim sapıklık üzerinde birleşmez.”(6)

Bu hadis “ümmetin ismeti”ne delalet ediyor. “Ümmetin masum olan görüşü ise içtihat ehli, meşveret şartlarını taşıyan seçkin alimlerde somutlaşır”.

Fakat bunların “Yönetici ferd”in kefesini bütün “istişare ehli”nin kefesine tercih ettiğini görüyoruz!.. Bu sultan fakihleri grubu, bu çirkin düşünceyi İslama yamamaya çalıştılar.

Şu ayette Allah’u Teala’nin kasdının bu olduğunu söylediler

-“Azmettîğin’zaman da Allah’a tevekkül et” Yönetici istişare ettiği zaman üzerine düşeni yerine getirmiş oluyor… Bundan sonra azmedebilir, yani dilediğini kararlaştırabilir… Bu “azm”in, kararın ayetin siyakında Şûrânın sonucu olduğunu unutuyorlar. Şûrâ, meyvesinden –karar, azim- soyutlanırsa işlevsiz olmuş olur. Hatta “abes bir oyun” a dönüşmüş olur. Yüce Allah’ın ayetlerinin araştırılması ve tefsiriyle hasıl olan sahih düşüncenin bundan tenzih edilmesi gerekir.

Sahih-i Buhari’de bu ayetin ince bir yorumunu okuyoruz… Buradaki muradın; “müşaverenin azm ve tebeyyünden” önce oluşunu belirtmek olduğunu okuyoruz. Yani Şûrâ bu karara yol açan ve bu “azim ve tebeyyün”ün karakterini belirleyen ön şarttır.

Buhari’nin bu meseleye verdiği örnek, sözkonusu ayetin sebeb-i nuzülü yani vahyin yakından alakalı olduğu konular ve tefsirini gerektiren sebeptir.

Bu olay şudur: “Rasulullah (sav) “Uhud günü”nde müşriklerle karşılaşacakları yeri ashabıyla istişare etmiştir.

-Ashaptan az bir toplulukla birlikte Rasulullah’ın görüşü, Medine de kalarak saldıran düşmana karşı Medine’nin konumundan ve korunmalı duvarlarından yararlanmaktı. Ancak çoğunluk “Uhud”da düşmanla karşılaşmak için çıkmak görüşündeydi. Rasulullah (sav) çoğunluğun görüşüne uydu.

Allah’ın rahmeti O’na çoğunluğa yumuşak davranmasını öğütlüyordu. Ta ki sert ve katı olmasın, kendi görüşüyle yetinip istibdat yapmasın ve bu tavır etrafındakilerin dağılıp gitmesine yol açmasın

Çıkma kararını çoğunluğun kararının bir sonucu  olarak aldı. Evine girdi ve zırhını kuşandı. (Savaş hazırlığını yaptı.) Savaş hazırlığını yapan ve çıkmak için hep birlikte topIanan ashabıyla hareket etti. Fakat Rasulullah’ın görüşünün aksine görüşte bulunanlardan bir grup belki kötü bir şey yapmış olabileceklerini zannederek Rasulullah’a dönüp Medine’de kalmayı teklif ettiler.

Rasulullah (sav) ise savaş hazırlığı yapmak ve müşriklerle karşılaşmak için uygulamaya koymuş bulunduğu, meşveret neticesinde ortaya çıkan karardan caymayı reddetti.

Ayetin siyakı budur. Azmin anlamı budur. Buhari bu konuda şöyle diyor.

-‘Nebi aleyhisselam Uhud gününde çıkmak veya kalmak hususunda ashabıyla istişare etti. Azm ve tebeyyünden önce yapmış olduğu müşavere sonucunda zırhını kuşanıp azmetmişti ki: ‘Kal’, dediler. Azmettikten sonra onlara meyletmedi ve şöyle buyurdu: “Zırhını kuşanan bir nebiye, Allah hükmedinceye dek onu çıkarması yaraşmaz!..” (7)

Fakat bir takım ulema-i sû’–Allah onları bağışlasın- bu Kur’an’i gerçeği tersyüz etme yoluna gitmişlerdir.

Şûrayı, fert yöneticinin, İslami formalite”yi yerine getirmek için başvuracağı “abes bir oyun “a çevirmişlerdir.

Böylece halkın hatırı hoş olmuş olacak, yönetici de Şûra ve müşavirlerin dediğine kulak asmaksızın kendi kararını uygulamış olacaktır.

Îşte kültürümüzün kaynaklarıyla, onların çirkin tarihi tabloları arasındaki öz ve kalite farkı budur.

Sonra, Kur’an şûrayı yönetim, tebaanın idaresi, yönetenle yönetilen arasındaki ilişkiyi düzenleyen felsefe olarak “gerekli bir fariza” yapmıştır. Hakeza Kur’an’ın’ şûrayı, toplumun en küçük tuğlasını oluşturan ailenin de, siyaset felsefesi yaptığını görüyoruz.

İslam şeriatında aile idaresinin yolu ve usulü şûradır,

Devlette tebanın rızasının bilinçli, yani teslim alma ve baş eğdirme üzerine değil, danışma üzerine kurulu olması gerektiği gibi; ailedeki rıza ve uyum da aynı şekilde danışma üzerine kurulmalıdır. Yüce Allah, ailenin proplemlerini kanunla düzenleme noktasında, tarafların konu üzerinde karşılıklı rızası yolunu gösterirken şöyle buyuruyor:

– “Anneler çocuklarını –emzirmeyi tamamlamak isteyen kimse için- tam iki yıl emzirirler. Onların uygun biçimde yiyeceğini ve içeceğini sağlamak, çocuğun babasına aittir. Herkes ancak gücü ölüsünde bir şeyle mükellef tutulur. Ne anne çocuğu yüzünden, ne de çocuğun aid bulunduğu bab, çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Mirasçının da aynı şekilde yapması gerekir. Eğer (ana-baba), anlaşıp danışarak (çocuğu memeden) kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocukları (süt annesi tutup) emzirmek isterseniz, vereceğinizi güzelce verdikten sonra yine üzerinize bir günah yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah yaptığınız herşeyi görmektedir.” (8)

Kur’an’ı Kerim Müslüman toplumda şûraya bu kadar geniş yer  verdiğine; onu hem küçük ailenin, hem de tebanın ve devletin idare felsefesi yaptığına göre müslümanların temayüz ettikleri sıfatlar arasında (şûrâ etmeyi) saydığım görmemizde de bir gariplik yoktur!..

“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçimidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (Fakat bu mükafat) şu kimseler içindir ki- inanıp I Rabblerine dayanırlar. Büyük  günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıkları zaman onlar, affederler. Rabblerinin çağrısına gelirler, namazı kılarlar, işleri, aralarında istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar. Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar.”(9)

’Bu ayetler Müslümanların sıfatlarını saymaktadır”. Bu sıfatlardan biri de “İşleri(nin) aralarında şürâ ile” olması, bir ferdin veya grubun insanları hesaba katmaksızın görüşüyle baskı yapma hakkının olmamasıdır. (10)

Kur’an’i Kerim bir çok yerde “şûrâ” terimini açıkça kullanarak İslam ümmetinin siyasetinin, yönetiminin ve her işinin şûrâ ile olmasının gerektiğini vurgulamıştır.

Nisâ suresinin iki yerinde de “ulu’l-emr”den söz etmiştir. Birincisinde tebeadan, Allah ve Rasulden sonra onlara itaati istemiş;  ; ikincisindeyse işlerin kesin çözüme  bağlanması, hangi halin güvenlik hangisinin tehlike olduğunun kararlaştırılması konularında yetkili-uzman merci olarak onlara başvurulmasını zorunlu tutmuştur.

Birinci ayette tebeaya hitaben şöyle der:

-“Ey inananlar, Allah’a itaat edin, Rasul’e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. (11)

ikincisinde ise. “ulu’l-emr”e, bilgi sahiplerine götürmek yerine, cahilce davranıp işleri karıştıran kimi Müslümanlara sitem ederek doğru olmayan bu davranışları eleştiriyor:

-“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar. Halbuki onu peygamberlere ve aralarındaki yetkili kişilere gösterselerdi, içlerinden işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Eğer size Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.”(12)

Bu ayetlerde iki şey dikkatimizi çekiyor:

Bir: Kur’an’i Kerim tekil sigasıyla “veliyyül emr”den (emir sahibi) değil, çoğul sigasıyla “ulu’l-emr” den (emir sahipleri) söz etmektedir. Bu üslubuyla şûrâya dayalı önderliği överken; müslümanların işleri hususunda tek başına karar almayı da reddetmektedir.

İki: Kur’an’i Kerim, “emir sahipleri”nin sözkonusu yetkilere sahip olabilmeleri için ümmetten olmaları şartını getiriyor.

Şu anlamda ki; ümmetin güvenine mazhar olarak seçimle gelmiş olmaları ümmetin hayatını yönetmeye ehil olmaları gerekir. Bu Kur’anî işaretlerde tebaanın şûrâ yoluyla “ulu’l-emr”in seçimine katılmalarının kaçınılmaz zorunluluğunun vurgulandığını görüyoruz.

Yoksa onların bu tebeadan olmakla vasıflandırılması doğru olmazdı. Zorbalık, zulüm ve istibdada başımıza dikilen bizden değildir…

Yine ayetlerden yöneticilerin tebeayı, şûrâya dayanarak yönetmeleri gerektiğini anlıyoruz. Çünkü işlerin dizginlerinin ‘topluluk’ elinde bulunması ancak bu topluluk (ulu’l-emr)’un, görüşleri olgunlaştırarak karar aşamasında uygulanmaya en münasip görüşe ulaşabilmesi için şûrâ yolunu kullanması sayesinde mümkündür.

İste İslami “şûrâ”nın Kur’an’daki yeri: Allah’ın, gerek aile planında olsun, gerekse toplum ya da tebeasını İslam şeriatına göre gerekse toplum ya da tebeasını İslam şeriatına göre idare eden devlet planında olsun islam siyaset felsefesi için teşri kıldığı zorunlu şer’i bir fariza…

Sadece “insan hakları”ndan bir “hak” değil. (13)

..

Kur’an’ı Kerim ve nebevi sünnette sabit olan bu islami şûrâ, yönetim felsefesinde, tebaanın idaresinde, metod ve uygulamada ahlak olarak yerleşmiştir. Rasulullah’ın irtihaliyle kaybolmamıştır.

Aksine Raşid halifeler döneminde daha da gelişmiş, ona duyulan ihtiyaç gittikçe artmıştır. Rasulullah’ın devletteki başkanlığını ele alacak olursak; O, her ne kadar dünya işlerinin tasarrufu konusunda masum olmasa da Allah, vahyi ile onu düzeltiyor ve daha güzel ve uygun olana Yönlendiriyordu.

Olan ihtiyaç daha da artarak zorunlu hale geldi. Şurayı, bu devletin çeşitli yönetim sahalarında, insanları idarede ve kanun yapımında esas alınan bir metod, tabi olunan bir felsefe olarak görüyoruz.

Hilafet devletinin ye tam sivil otoritesinin oluşmasından sonra hak ve doğruya ulaşmak için şurâya olan ihtiyaç daha da artarak zorunlu hale geldi.

Şurayı, bu devletin çeşitli yönetim sahalarında, insanları idarede ve kanun yapımında esas alınan bir metod, tabi olunan bir felsefe olarak görüyoruz.

-Bu devlet şûrâ ile tesis edilmiştir. Rasulullah’ın irtihalinden sonra Müslümanların ilk halifesi Ebu Bekir (ra) biat ve seçim yoluyla getirilmişti.

-Ilk halifenin mürtetlerle savaşmak doğrultusundaki dahiyane kararı şûrâ yoluyla icmaya dönüşmüştü.

İlk halife, bu kararı İslam dininden irtidat edenler ve devletin bütünlüğünü parçalayanlarla savaşmak için almıştı. İhanet yönünden ikisi de aynıydı. Dine veya devlete ihanet İslam birliğine ihanetti.

-Ebu Bekir Sıddık, (ra) Kur’an’da ve Sünnet’te hükümleri bulunmayan yeni meselelerle ilgili hüküm ve teşri hususunda insanlarla istişare etme sünnetini koymuştur. Meymune b. Mihran şöyle buyuruyor.

-“Ebu Bekir (ra) bir mesele geldiği zaman önce Allah’ın kitabına bakar, orada bulursa onunla hükmederdi. Şayet Kitap’ta bulamazsa Rasulullah’dan öğrendiklerine bakar, ona göre hükmederdi. Eğer bu şekilde de halledemezse, insanlara çıkıp.

-‘Bana böyle böyle bir mesele geldi. Bu konuyla ilgili Allah Rasulü’nden bir şeyler duydunuz mu?’ diye sorardı. Böylece insanlardan bir grup toplanıp Rasulullah’tan duyduklarını aktarırlardı. Bunun üzerine Ebu Bekir (ra) şöyle buyururdu:

-‘içimizde nebimizin (sünnetini) koruyanlar bulunduran Allah’a hamd olsun’ Eğer Rasulullah’ın sünnetinde de bulamazsa insanların ileri gelenlerini toplar, istişare ederdi. O, mesele hususunda görüş birliğine varırlarsa onunla hükmederdi.”(14)

Şûrâ geleneği aynı şekilde Ömer b. Hattab döneminde de devam etti.

*Ömer b. Hattab, Allah’ın kendisine bahşettiği fetihlerden sonra, devletin genişliğine uygun olarak devlet kurumlarını geliştirmek için insanlarla istişare etti

Divan teşkilatı kuruldu. Devletin sistemli bir ordusu oldu; (15)

-Hastalık ve sağlık işlerinde de aynı durum söz konusudur. Hatta kaza ve kaderin anlamını ve sınırlarını belirleme hususunda karar alımında ve düşünce biçiminde şûrâ müslümanların yoludur.

Abdullah  b. Abbas’dan rivayet edildiğine göre Ömer b. Hattab Şam’a gitmişti. Basra’ya varıp ordu komutanı olan Ubeyde b. Cerrah ve arkadaşlarıyla karşılaştığında Şam topraklarında veba hastalığının yayıldığını öğrendi.

Ömer b. Hattab; İlk muhacirleri bana çağırın!” buyurdu. Çağırdılar ve Ömer (ra) onlarla istişare ederek veba hastalığının Şam topraklarında yayıldığını söyledi. Onlardan bazısı, “Bir mesele için çıktın. Geri dönmeni tavsiye etmeyiz.” Derken diğerleri de; “Senin yanında insanların geri kalan kısmı ve Resulullah’ın ashabı var. Onları bu vebanın üstüne sürmeni uygun görmüyoruz.” Dediler, Ömer (ra) onlara; “Dağılabilirsiniz.” Buyurdu.

Sonea Ensarı çağırtıp onlarla bu konuyu görüştü. Bunlar da muhacirlerden farksız görüşler söyleyince onlara da; “Dağılabilirsiz.” Buyurdu. Daha sonra orada bulunan ‘Fetih muhacirleri’nden olan Kureyş’in yaşlılarını yanına çağırtarak görüşlerini sorduğunda önceki gruplar gîbi görüş ayrılığına düşmeyerek : şöyle dediler. “İnsanları döndürmeni ve onları bu vebanın üstüne sürmemeni tavsiye ediyoruz!”

Ömer (ra) insanlara seslenerek şöyle dedi:

-“Ben dönmek üzere bineğime biniyorum. Siz de bineklerinize binin!”

Ubeydullah b. Cerrah şöyle dedi:

-“Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsunuz?”

Ömer: (ra):

– “Ey Eba Ubeyde! Keşke senden başkası bunu söyleseydi. Evet Allah’ın kaderinden O’nun kaderine kaçıyoruz! Eğer senin bir deven olsa, biri kurak ve diğeri çayırlı iki yakası olan bir vadiye insen; onu çayırlı olan yerde gütsen Allah’ın kaderiyle gütmüşsündür. Ve yine kurak yerde gütsen Allah’ın kaderiyle gütmüş olursun.’(16)

Fetih muhacirlerinin dönmek için görüş birliğine varmaları, ensar ve muhacirin görüşü olan kefeyi tartarak çoğunluk olmuşlardır.

*Bu tarihte fetih için yapılan savaşların durumu da aynıdır. Îyad el-Eş’ari rivayet ederek söyle diyor:

Ömer (ra) bu ilke ve kanunu sadece bölge ve vilayetlere atanan emirlere indirgemedi. Aksine genel hilafeti ve müminlerin emirlerini de buna dahil etti. Döneminin sonlarına doğru hitabederek şöyle buyurdu:

“insanlar benden sonra halife olacak şahsı seçmemi istiyorlar. Allah, Nebisiyle gönderdiği hilafet ve dinini zayi edecek değildir. Bu konuda beni sıkıştırırlarsa hilafet şûrâ ile altı kişi arasındadır.”(17) İlk muhacirlerden kalanlar… 

Ömer el-Faruk dünyadan irtihal ettiğinde Müslümanlar bu kanunu yürürlüğe koydular. “Ömer (ra)’ın belirlediği topluluk bir araya gelerek istişare ettiler.” Abdurrahman b. Avf, şûrâ çalışmalarına başkanlık etme şartıyla hilafete seçilme meselesinden feragat etti.

İnsanların hiçbirini bırakmadan hepsiyle istişare etti. Ensardan olsun, muhacirlerden olsun herkese sordu. Medine’de sormadığı kimse kalmadı.

Ömer b. Hattab’la o sene hac’da bir araya gelen bölgelerdeki ve vilayetlerdeki ordu komutanlarına haber gönderek onlarla istişare etti.

Hilafete Osman b. Afvan (ra)’ın seçilmesiyle bu çalışma sona erdi.

“Müslümanlar, ordu komutanları, Ensar ve Muhacir ona biat etti…” (18)

İşte İslamî Şûrâ Budur.,,

-Ümmet onda temsil edilir ve onun sayesinde vardır. Devlet yönetiminde, toplum düzeninin sağlanmasında ve medeniyetin geliştirilmesinde iktidarın kaynağı ve yönetimin yardımcısıdır.

Bu ümmet, temsilcilerini pratik gerçekliği ve şeriati bilenler arasından seçer. Bunlar, İslam devletinde başkanı seçmeye ehil Olan kimselerdir. Aynı şekilde bunlar ehl-i hal ve’l-akd olarak pratikle şeriatin birbirine uygunluğunu sağlarlar.

Teşrii geliştirerek yeni gelişmelere uyum sağlatırlar.

-Bu ümmet, temsilcilerinin arkasındadır. Ümmetin ve temsilcilerin yönetimi gözetmesi, muhasebe etmesi ve elinden tutması farzdır.

Eğer bu devlet fasıklık yapar, zulmeder veya ümmetin kendisine havale ettiği şeyleri aksatırsa bu devleti değiştirmek ümmet üzerine farzdır.

-Yapabilirse bunu barışcı yolla dener. O da olmazsa devrimle gerçekleştirir.

Halkın Şeriatın sınırları çerçevesinin dışına çıkmaması, ilkesi ümmetin, dünya işlerinde otoritenin kaynağı olmasına gölge düşürmez. Zira bu sınırlar bir bütün olarak ümmetin ve teker teker fertlerin maslahatının gerçekleşmesine kefildirler. Sonra ümmetin –temsilcileri  aracılığıyla- yasama hakkının sınırlandırılması, helali helal olarak, haramı haram olarak bırakmak zorunda olması onun hürriyetiyle çatışmaz. Bu durum, kanun koyucu (Şar’i Allah) tarafından tespit edilmiş olan ümmetin maslahatına göre hareket etmektir.

Böylece İslam şûrâyî İslami yönetimin felsefesi halk idaresinin metodu; birey, aile ve toplum için dengeli hayatın yolu kabul etmektedir. Şûrâ yalnızca haklardan bir “hak” değildir.

Şûrâ sistemi İslam’ın ve müslümanların demokrasisidir.

Allah onu İslam’da yönetim felsefesi yapmıştır.

Şûrânın hedeflerini gerçekleştirecek ve pratiğe daha iyi yansıtacak sistem ve yolları icad edip geliştirme hak ve hürriyetini ümmet (halk)’e bırakmıştır! (19)

 

Devam edecek…

Resim;http://karikatur.biyolojigunlugu.com/gag/359

Açıklamalar;

(*) “Şûra”, meşveret, istişare, müşâvere anlamlarını taşır.  Kelimenin terim anlamı ise; herhangi bir konuda başkalarına danışma, onlarla istişarede bulunma, görüş ve bilgi alışverişi içinde olma demektir. Şûra’nın temel amacı; ele alınan, ortaya atılan görüşler, fikirler içerisinden en uygun ve en isabetli olanı seçmektir. En az hata ihtimali olanı seçerek en doğru olan görüşü tercih etmektir. Şûra da çoğunluk tarafından kabul edilen en doğru görüşün yürürlülüğe konması ise demokrasi uygulamasına en güzel örneklerden birisidir. Daha fazlası için bakınız;  http://www.dinahlak.com/index.php?option=com_content&view=article&id=2139:slmda-r-ve-demokras&catid=148:izzet-eker&Itemid=102

(**) “İcmâ”; lügatte, toplama, ittifak etme manalarına gelir…Yanlız bu ittifaktan maksat müçtehitlerin ittifakıdır. Çünkü bunlar ilim ve irfan noktasında ümmet-i Muhamıned’in en a’zarcılarıdır. İcmanın şartı da, içtihada ehil olanların ittifakıdır. Artık müctehidlerin ittifak ettikleri şey şer’i bir hüküm olur. İcmanın tahakkuku bütün müçtehitlerin ittifakına vabestedir. Bu müçtehitlerden birisi dahi muhalefet etse, icma tahakkuk etmez. Zira, ihtimaldir ki hak, o muhalefet eden müçtehidin elinde olsun. Bundan anlaşılıyor ki icmanın rükn-ü azamı ittifakdır…” Daha fazkası için bakınız; http://www.mehmedkirkinci.com/index.php?s=article&aid=952

Kaynaklar;

(1)“İslam ve İnsan hakları”, Dr. Muhammed UMARA, Mart 1992, Istanbul denge yayınları

(2)http://www.dinahlak.com/index.php?option=com_content&view=article&id=2139:slmda-r-ve-demokras&catid=148:izzet-eker&Itemid=102

(3) İslam ve İnsan hakları”, Dr. Muhammed UMARA, Mart 1992, Istanbul denge yayınları, S.26

(4)Âl-i Imrân; 159. .

(5)Kurtubî el-Camiu’l ahkamu’l Kur’an c.4, s.249.

(6)Ibni Mace.

(7) İslam ve İnsan hakları”, Dr. Muhammed UMARA, Mart 1992, Istanbul denge yayınları, Sahife;30

(8)Bakara; 233.

(9)Şûrâ; 36-39.

(10)İslam ve İnsan hakları”, Dr. Muhammed UMARA, Mart 1992, Istanbul denge yayınları S..31

(11)Nisâ; 59.

(12)Nisâ; 83.

(13)İslam ve İnsan hakları”, Dr. Muhammed UMARA, Mart 1992, Istanbul denge yayınları S.32

(14)Ed-Darimi.

(15)Ibni Sa’d Tabakatü’l Kübra c2, s.212-216.

(16)Buhari.

(17)Müslim, ibni Hanbel.

(18)Buhari.

(19)İslam ve İnsan hakları”, Dr. Muhammed UMARA, Mart 1992, Istanbul denge yayınları, S. S.46

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*