‘İslam Şehri’, Dinde zorlama var mı? (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Allah onu ne “zorba”, ne de “bekçi” olarak göndermiştir. -“Ey Peygamber, biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (6) -“Ey (Muhammed) sen öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt verensin.”(7) -“Biz onların ne dediklerini biliyoruz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Sadece tehdidimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.”(8)

Allah onu ne “zorba”, ne de “bekçi” olarak göndermiştir.
-“Ey Peygamber, biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (6)
-“Ey (Muhammed) sen öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt verensin.”(7)
-“Biz onların ne dediklerini biliyoruz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Sadece tehdidimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.”(8)

İslam, “hürriyeti” insan hayatının anlamını gerçekleştiren şey (değer) olarak görmektedir. Onda gerçek hayat vardır. Onu yitirmesi ise ölümdür. Bireysel, grupsal ve toplumsal anlamda insan hürriyeti –yalnızca “hukuk” değil- insanın insanlığının gerçekleşmesi için zorunlu olan en önemli “gereklilikler”den birisidir. ..(1)

İnsan hak ve hürriyetleri
Hak ve hürriyet mefhumları, genellikle benzer mânâlarda ve birbirinin yerine kullanılsa da, aralarında mühim farklılıklar bulunmaktadır.

Hürriyet; kişinin doğuştan potansiyel olarak sahip olduğu seçme ve tercih etme hakkını, yeterli olgunluk yaşına ulaştıktan sonra hiçbir baskı altında kalmaksızın kullanabilmesi durumudur.

Hak ise, insanın doğuştan getirdiği ve daha sonra içinde yaşadığı toplumun hukuk sistemi tarafından verilen ve/veya kazanılan imkânlar, fırsatlar ve nimetler bütünüdür.

Buna göre devletlerin kanunlarında hürriyetler kadar, haklar da tanımlanmıştır.

-Batı hukukunda hürriyet, ağırlıklı olarak, ‘başkalarına zararı olmadığı sürece her şeyi yapabilme’ şeklinde tarif edilmiştir.

-İslâm hukukunda ise hürriyet, kişinin kendisine, başkasına ve çevresine zarar vermeyecek şeyleri yapabilmesi şeklinde tanımlanır. İslâm hukuku bu üç unsura eşit vurgu yaparken,

Batı hukuku tarihî süreçte genel olarak hürriyetin sınırını başkalarına zarar vermemek olarak çizmiştir. Bu durum, iki medeniyetin insana, hayata ve kâinata bakış açılarının farklı olmasından kaynaklanır.

Çünkü İslâm’ın temel kaynaklarından çıkarılan neticelere göre insan, kendi vücudunun bile mâliki değildir. İnsanın maddî ve mânevî varlığı, Allah tarafından kendisine emanet olarak verilmiştir. Bu açıdan insanın intihar etmesi veya başka şekilde (sigara, alkol, uyuşturucu gibi maddeleri kullanarak) sağlığına zarar vermesi haram kabul edilmiştir.

İslâm’da hakların ve hürriyetlerin kullanımı, eşitlik ve adalet prensipleriyle birlikte düşünülmektedir. (2)

Dinde  Zorlama Var mıdır?

– “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan seçilip belli olmuştur. (3)

-“De ki: Ey kavmim! Bakın, ya ben Rabbimden bir delil üzerinde isem ve (O), kendi katından bana bir rahmet vermiş de, o (rahmet) sizin gözlerinizden gizli birikilmiş ise? Şimdi siz onu istemezken, sizi ona zorla mı sokacağız? (4)

-“Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mümin olmaları için zorlayacaksın?”(5)

Kuşkusuz Allah’u Teala elçisini (sav) hidayet ve rahmet olarak göndermiş, tebliğin hedefini de, mü’minlere nimeti “müjdeleyen”, müşrikleri azabla “uyaran” olmasıyla belirlemiştir.

-“O (Kur’an) gerçek iken kavmin onu yalanladı. De ki, “ben size vekil değilim.’ (9)

-“Allah isteseydi, ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bekçi yapmadık, sen onlara vekil de değilsin.” (10)

-“De ki: Ey insanlar! İşte size rabbinizden gerçek geldi. Artık yola gelen kendisi için gelir. Sapan da kendi zararına sapar. Ben sizin üzerinize bekçi değilim.” (11)

-“Hiç şüphesiz, biz sana Kitab’ı insanlar için hak olmak üzere indirdik!  Artık kim hidayete erişirse, bu kendi lehinedir, kim de saparsa, o da kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların Üzerinde vekil değilsin. “(12)

Cambridge’deki, “İslam’da eğitim” sunumuna kalınan yerden devam ediyoruz;

İslam Eğitiminde “Müfredat “

Müslüman eğitim sisteminde örgütlü eğitim, temel ve ileri olmak üzere iki ayrı seviyede yürütülüyordu.

Yaşları beş ile on arasında değişen çocuklar için tek seçenek kuttab’dı.’(13)

Müfredat programı öğrencinin kabiliyetine göre Kuran’dan bazı ayetlerin okunması ve iyice öğrenilmesi ile bazı pasajların yazılması ve biraz da aritmetikten oluşuyordu.

Hattatlık özel bir ilgi alanıydı; zaten sonraları ayrı bir İslam sanatı haline geldi. Kuttab (*) seviyesinde kimi zaman şiirler ve bilgece sözler” de (hikem-Hikmetlerin özü) öğretiliyordu.  Kuttab eğitimi kabaca beş yıl sürüyordu. (14)

Öğrenci Kur’an’ı okuduktan sonra, temel müfredat programını tamamlamış kabul ediliyor ve kendisine özel bir görev veriliyordu. Diğer konulardaki başarısı ise ikincil derecedeydi,

İslami eğitim sisteminde cami öncesi ara bir eğitim düzeyi bulunmuyordu. Kuttab eğitimini tamamladıktan sonra, öğrenci eğitimine devam etmek isterse bir cami ya da medresede ileri eğitime başlayabileceği bir “halka” bulmak zorundaydı.

Yine de öğrencilerin çoğu, kuttab’ı bitirdikten hemen sonra bir mesleğe atılıyorlardı. Bu da genç öğrencinin, genellikle babası ya da aileden yaşlı biri olan usta bir zanaatkarın yanında çıraklığa başlaması anlamına geliyordu.

“Gençlerin eğitildiği bir diğer merkez de, ilkokulu bitirdikten sonra resmi haberleşmeleri yazma sanatını öğrenebileceği hükümet elçilikleri ve mahkemelerdi.

Bir çok memurun oğlu bu eğitimden yararlanmıştır; hatta bazıları orta çağlarda Arabi hattın ileri gelen ustaları oldular.”(15)

Yukardaki alıntıdan da anlaşıldığı gibi, bu tür mesleki eğitimden sadece ayrıcalıklı kimseler yararlanabiliyordu.

Ortaçağdaki Müslüman müfredat programında iki kategori vardı:

(a) geleneksel bilimler ve Arap dili; ve

(b) rasyonel bilimler.(16)

Tabii her öğretmen bu bilimlerde öğreteceği konuları kendi isteğine göre saptamakta serbestti.

Hicri 4. Yüzyıldan sonra, öğretmenlere sadece büyük üstatların eserlerini okutmaları zorunlu kılındı; sadece bu kitaplarla ilgili şerhler yazmalarına izin verilmişti. Böylece Mustansiriye Medresesinin hocaları bu kurala karşı gelerek kendi kitaplarını okutmaya başladıklarında, olay vezire ve sonra da Halifeye nakledildi.

Halife de hocaları huzuruna çağırarak sadece eski üstadların (selef) kitaplarını okutmalarını istedi. Bunun üzerine hocalardan birinin kendi kitabını okutma hakkını savunarak Halifeye “Onlar insandı, biz de insanız!” dediği belirtilir. (17)

1258’de Bağdat’ın Moğollar tarafından istilasından hemen önce gerçekleşen bu olay, Gazali’den sonra Müslüman düşüncesine hakim olan katılığın ve klişeleşmiş kalıpların bir örneğidir.

Îslami müfredat programında, tarih biliminin önemli bir konu sayılmaması da dikkat çekicidir.

Aslında geçmiş olaylar üzerinde uzmanlaşmak, düşük itibar getiren bir iş sayılıyordu.Fakat Siret, yani Peygamberin hayat hikâyesi çok önemliydi. İlk Müslümanların Siret’le ilgili yaptığı çalışmalar tarih biliminin gelişmesine sebep olmuştur. (18)

Müslüman düşüncesini önemli ölçüde etkileyen Yunan felsefesi de, cami ve medresenin temel müfredat programında yer almıyordu.

Bu konuyla ilgili bilgiler, Islami bilimlerden birinin kapsamında bulunmaktadır. Özellikle Endülüs camileri (Müslüman İspanya) bu konunun öğretilmesini reddetmişlerdi. (19) Ismailîlerin kurumlarında ise, daha önemli bir yeri vardı.

Mağrib’in üniversite camileri de Hadis ve fıkıh öğretiminde ünlüydüler; Müslüman âleminin doğu kesimlerinde yer alan benzeri kurumlar ise teorik konularda daha ileriydiler. (20)

Müslüman âleminin çeşitli bölümlere ayrılarak her birinin farklı bir fıkıh sistemine bağlanmasıyla, eğitim kurumları müfredat programlarında kendi mezheplerinin görüşlerine yer verdiler.

Böylece Mağrip Malikî mezhebine, Mısır Şafîliğe, Türkiye de Hanefîliğe önem verdi.

Sonuçta ortaçağlardaki Müslüman müfredat programının bölgesel özelliklerin yanisira dini koşullara bağlı olduğu anlaşılıyor: (21)

Öğretim Yöntemleri ve Uygulamaları

Müslüman eğitimciler çocukların eğitimi ile yetişkinlerin eğitiminde kullanılan yöntemler arasında ayrım yapmışlardır. Kuttab seviyesinde öğretim, hemen tümüyle hafızaya dayanıyordu. Bunun nedeni, eğitimcilerin hafizanın genellikle en çok erken yaşlarda aktif olduğuna ve bu yüzden de tam anlamıyla kullanılması gerektiğine inanmalarıydı. (22)

Kuttab’dan ayrılmadan önce öğrencilerin çoğu Kur’an’ın tümünü olmasa bile birkaç suresini ezbere okuyabilirlerdi.

Diğer konularda ise, genel olarak kabul edilen görüş öğretmenin çocuğun öğretileni alma kabiliyetini göz önünde bulundurarak “basitten zora” doğru ilerlemesiydi. İşte bu prensibe dayanan İbn Haldun, çocuklara Kur’an’ın esasen onların kavrayışının ötesinde olduğu kabul edilerek öğretilmesini savunmuştu. (23) Yine de Kur’an’ın erken yaşlarda öğretilmesinin faydalı olduğunu kabul ediyordu.

İbn Sina, herhangi bir mesleğe yönlendirilmeden önce çocuğun mizacının ve doğal yeteneklerinin göz önüne alınması gerektiğini söyler. Ez-Zarnucî ise bu seçimin çocuğa değil öğretmene bırakılmasının doğru olduğuna inanmaktadır. Bu seçimi yaparken, öğretmen ayrıca kalıtım faktörünü de hesaba katmalıdır.,.(24)

Müslüman eğitimcilerin, öğrencinin öğretmen tarafından cezalandırılmasına özel bir ilgi duyduğunu da belirtmeliyiz. İbn Sina ve Gazali, diğer bir çok eğitimci gibi bu konuyu ayrıntılı olarak incelemişlerdir. Bedensel cezalar, yararlı bir ıslah etme yöntemi olarak kabul ediliyordu. Yine de gereksiz sertliklerden kaçınılırdı. (25) ve çocuklara şefkat gösterilmesi uyulması gereken bir kuraldı. (26)

Zaman geçtikçe, ilk büyük üstadların eserleri sonraki öğretmenlerin ve öğrencilerin ders kitapları oldu. Böylece öğretmenin rolü bu üstadların eserleri hakkında yorum yapmakla sınırlanmış oluyordu. Bu uygulama “okuma” (kıraat) adını taşıyordu, ve birkaç yüzyıl boyunca Müslüman eğitiminin verimsizleşmesine sebep oldu.  (27)

Başka bir uygulama da, öğrencilerin başarılarına göre gruplara bölünmesiydi. Böylece üç ayrı seviyede grup oluşmuştu: Yeni başlayanlar; orta sınıf ve ileri seviyeler.

Bu uygulamanın yaygın olup olmadığını ise hâlâ tam olarak bilemiyoruz; mevcut kaynaklarda bu seviyeler hakkında pek az bilgi var. Yine de bu uygulama sözkonusu olduğunda, öğrenci bir konuda herhangi bir seviyedeyken diğerinde daha aşağı ya da yukarı seviyede olabiliyordu.

Diğer bir eğitim yöntemi ise “tartışma ve soru sorma” idi. Öğrenciler, öğretmenlerinin görüşlerine son derece saygı duymalarına rağmen genellikle hararetli tartışmalara girerlerdi; öğretmenlerinden farklı görüşleri savunan öğrencilere rastlamak çok normal karşılanıyordu.

Ayrıca tartışmalarda parlak gözüken bir öğrencinin kendi “halka”sında iltimaslı bir konumu vardı.

Sorular bazen yazılı olarak sunulurdu; İbn Cübeyr Bağdat’taki Nizamiye Medresesinde İmam Kazvinî tarafından okutulan bir derste soruların kâğıtlara yazılıp toplandığını ve sonra cevaplaması için imama verildiğini anlatıyor. İbn Baruta da, İran’ın Tustar şehrinde benzer bir olaydan bahsediyor.

Öğretmenler ise akademik tartışmalara toplantılarda ya da mektuplaşma yoluyla girerlerdi.  Karşıt görüşlerden birini tutan “ulema”nin yaptığı yorumların kaynağı bu tartışmalara dayanmaktadır.

Mu’tezile düşünce okulunun (**) doğuşu, hukuk ve felsefe doktorları arasında bu tür bir tartışmanın sonucunda gerçekleşmiştir.

Böylece Müslüman akademi hayatında karşılıklı konuşma ve tartışma sanatı gelişti ve açıkça belirtilen kurallara gör düzenlendi. (28)

Burada söz edilmesi gereken bir diğer uygulama da bilgi talep edenlerin “yolculuk”larıdır. Bu tür “yolculuk”lardan (rihlet fi talebü’l-‘ilm) genellikle ilk Müslümanların Hadisleri ve ender bulunan ilginç Arapça deyimleri derlemek için harcadıkları çabalarla ilgili olarak bahsedilir.

Bu uygulama kısa sürede yaygınlaşmış ve diğer tüm akademik dalları da içine almıştır. (29)

Devam edecek…

 

Resim; http://www.halkizbiz.com/dunya/insan-haklari-savunucusu-doktorlardan-sert-gezi-raporu-h4505.html

Kaynaklar;

(*) Küttab; Okuma yazama öğretilen yer (okul)

(**) Mutezile fırkası: Kaderiye de denilen, mutezile fırkası, (İnsan kendi kaderini kendi çizer. İnsanların işlerine Allah karışmaz) diyerek kaderi inkâr etmiştir. Hâlbuki kadere iman farzdır. Bu husus Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Allahü teâlâ, ezeli ilmiyle, insanların ve diğer mahlûkatın, ne zaman doğacağını, ne zaman öleceğini ve ne yapacaklarını bilir. İlahın elbette her şeyi bilmesi, her şeye gücü yetmesi gerekir. Bilmeyen, gücü yetmeyen, muhtaç olan, ilah olamaz. Allahü teâlâ, herkesin ne yapacağını bilir. Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir) buyuruluyor. (Bekara 255) Daha fazla bilgi için bakınız;  http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=314

(1) “İslam ve İnsan hakları”, Dr. Muhammed UMARA, Mart 1992, Istanbul denge yayınları

(2) Yazının tamamı için bakınız; http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/islam-da-ve-bati-da-insan-haklari-aralik-2011.html

(3) “İslam Şehri, “İslam’da Eğitim” makalesine ait dip notlar;) Bakara; 256.

(4) Hud; 28.

(5) Yûnus; 99.

(6)Ahzâb;45.

(7) Ğâşiye; 21-22.

(8)Kâf;45.

(9)En’âm; 66.

(10)En’âm; 107.

(11) Yûnus; 108.

(12) Zümer;41.

(13) Çocukların eğitime başladığı belirli bir yaş yoktu; fakat normalde bu, 4 ila 7 yaşları arasındaydı. A. Fehmi, Mabadi’…s. 94

(14)Dodge, age, .s. 3-5.

(15) Dodge, s. 10.

(16) “El-‘Ulumü’l’-nakliye ve’’ulumü’l’Lisanü’l’’-arabî, ve’l’ulum el-‘akliyye”. Aynı eser, s. 29.

(17) İbnü’l-Fuvatî, el-Havadisü’l-Canûa, Bağdat, MS 1967, s. 216-7.

(18) A. Rustum, Mustalahu’t-tarih, Seyda, 1955, .s. 1-10

(19)Guneyme, .s. 167

(20) .aynı eser, s. 163

(21) “İslam Şehri” Makale ismi; “Eğitim kurumları ;HİŞAMA NAŞABİ/LÜBNAN. Sahife;101

(22) Fehmi, s. 97-8

(23) Ibn Haldun, Mukaddime…, Kahire, 1320. .s. 494

(24) Fehmi, .s. 102-6

(25) Dodge, s. 4

(26)Fehmi, s. 109-12.

(27) “İslam Şehri” Makale ismi; “Eğitim kurumları ;HİŞAMA NAŞABİ/LÜBNAN. Sahife;101

S.103

(28) Guneyme,  .s. 204-8.

(29) İslam Şehri” Makale ismi; “Eğitim kurumları ;HİŞAMA NAŞABİ/LÜBNAN. Sahife;101S.104-4

 

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*