“İslam Şehri”, Cambridge’deki sunum; “İslam’da (siyasi) Örgütlü Muhalefet anlayışı (8)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Muhalefet etmek; Gücünüz varsa elinizde, yoksa dilinizle, o da yoksa sevmediğinizi belli ederek...

Muhalefet etmek; Gücünüz varsa elinizde, yoksa dilinizle, o da mümkün değilse sevmediğinizi belli ederek…

 

Cihadın en üstünü, zalim sultanın önünde hak sözü söylemektir. (1) Pratikte “muhalefetle ilgili Müslümanların koyduğu düşünce budur. Çağdaş dünyada siyasi insan hakları toplantılarında diğer medeniyetlerin ulaştığı en son nokta, vatandaştan bu “hak”tan mahrum bırakanların suçlu olduğunu ifade etmek”ten ibarettir.

Oysa İslam 14 asırdan bu yana bunu insan üzerine “gerekli bir farz” kılmış, Toplum işlerine önem vermiş, genel sorunlarla ilgilenmiştir. Toplum işlerinin güçlenmesi, gelişmesi ve değişmesi için sözlü ve fiili olarak meseleyi ele alıp “farz-ı kifaye” (*) (Toplumun bir kısmınca yapılması mecburiyeti) getirmiştir. Daha sonra namaz, oruç, hac ve benzeri farzlarda olduğu gibi onu “farzı ayın” (**) (Toplumun tamamı için zorunluluk) konumuna çıkartmıştır..

Farz-ı ayın, ferdî bir vecibedir. Yapılmadığı ya da terkedildiği zaman terkeden günahkar olur. Farzı kifaye ise, toplumsal ve içtimaı bir vecibedir. Terkedildiği takdirde ümmetin tamamı günahkardır..

Bu “toplumsal farzı” islam, “iyiliği emretmek kötülükten alıkoymak” başlığı altında ele almıştır.”. Kur’an’ı Kerim bunu sadece kişinin istediği zaman uygulamadan vazgeçebileceği bir hak değil de, “toplumsal bir vecibe” olarak belirtmiştir.

-”İçinizde hayra çağıracak, iyiliği emredecek ve kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun.” (2)

Kur’an, uyanışın bu toplumsal farzla olabileceğini bize anlatıyor. Allah’ın katında onurlu olmanın ve dünyada hayırlı ümmet olabilmenin ölçüsü budur. “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz.” (3)

İslam anlayışında Ferdi ve Toplumsal Muhalefet

Toplumlarda özellikle de modern toplumlarda muhalefeti “ferdi muhalefete” indirgemek işleri çözülmez hale getirmektir.

Sadece bu muhalefet, vadideki bir çığlık, kızgın ateşe üflenen bir nefestir.

Modern toplumun problemlerinin ulaştığı çıkmaz ve karışıklıkların boyutu kurumlaşmayı zorunlu kılmıştır. İstediğiniz zaman “şûra” (Bilgi alışverişinde bulunmak) doğruya en yakın karar alma yeteneğine sahiptir.

Pratik ve gerçek “muhalefet” istiyorsak partiler ve grupların muhalefetini onaylamalıyız. Yoksa örgütlü olmayan muhalefet, zalimlerin yüzlerini kamufle edecekleri bir makyaj, diktatörlerin tahtının dayanaklarından biri olur.

İslam sisteminde ve toplumunda örgütlü muhalefetinin oluşmasının, örneğin, siyasi partilerde olduğu gibi meşruluğu hakkında tereddüt edenler, İslami sistemde, siyasi örgütlenme hususunda ve toplumsal hayatın “çoğulculuk’un meşruluğu ilkesi çerçevesinde yapılanmasında soru işaretleri bırakıyorlar. Bunların bu düşünceleri –isteseler de istemeseler de, algılamasalar da- istibdat sistemine hizmettir. (4)

Muhalefetin gerekliliği

İslami olmayan toplumlarda “İnsan Hakları” deneyimi yapıldı. İnsana yöneticilerle, otorite ve devletle ihtilafta bu hak verildi.

İnsanın belirli görüşünü toplumda başkalarının görüşüne karşı etkin hale getirebilmesi için teşkilatlanma hakkı verildi. Böylece monarşi ve istibdat yerine çoğulcu sistem yürürlüğe girdi.

Bu konuyla ilgili vermek istediğimiz misal; İslam düşüncesinin teorik planda uygulama safhasına ulaşmasıdır, özellikle “muhalefet” meselesinde…İster bu muhalefet ferdi olsun ister teşkilatlı…Yani teşkilatta ya da ferdi görüşte çoğulculuk… örnek olarak İslam’ın ilk dönemi seçilir. Çünkü o dönem, “gerekli zaruretlerde” İnsan ihtiyaçlarının gerçekleşmesi için İslam felsefesinin uygulandığı seçkin bir dönemdir.

Herkes bu döneme, “yazılı ilk anayasa” gözüyle bakar.

Düşüncelerin ve teorilerin uygulamada bu anayasanın ruhuna ve metoduna uyması gerekir. Biz usüllerde, gayelerde ve amaçlarda kesinlikle ittifak olduğu biliyoruz.

Ne var ki tali konularda, metodlarda ve yollarda birleşmek mümkün değildir.

Muhalefeti meşru bir hak olarak, hatta insan fıtratının tabii ihtiyaçlarından biri olarak gören İslam’ın ilk dönemindeki İslamî uygulama nerde?

Tarihi bir gerçektir ki Müslümanlar “din” de ihtilaf etmemişlerdir.. Temel esaslar ve akide çerçevesinde ihtilafa düşüp de farklı İslâmî fırkalar oluşturmamışlardır.

Ayrılığa düştükleri konular sadece siyaset, devlet idare felsefesi, hilafet makamı ve ümmetin yönetimidir.”.

İşte fırkaların ve hiziplerin doğması, İslam tarihi süresince bölgesel İslami ayrılıklar, çatışmalar ve kızgın savaşlar bu sebeplerden dolayı olmuştur.

Örnek; Rasulullah (sav)’ın vefatını müteakip onun görevini yüklenecek, devlet başkanlığı ve insanların siyasetini yürütecek birini seçmek için Beni Saide Çardağı’nda Evs ve Hazreç’ten olan Ensar toplandılar.

Hazreç’in ileri gelenlerinden ve Ensar’ın sözcüsü olan da Sa’d, Mekke’den Medine’ye hicretten önce Akabe biatında ilk Arap islam Devleti’nin kurulması için Rasulullah’a biat eden on iki kişilik gruptan biriydi. Ve yine devleti tesis etmek, yeni dine davetin serbestliğini korumak için savaşçı olarak Rasulullahla beraber tüm gazvelere katılanlardandı”. Bu makama Ensar’dan birinin gelmesi daha uygundu. İslam’ın korunmasında ve devletin tesisinde onların kılıçlarının büyük bir payı vardı.

Sa’d b. Ubade’ye insanların siyasetçisi, devletin yöneticisi ve Allah Rasulü’nün halifesi olması için biat ettiler.

Fakat haber Ömer b. Hattab’a ulaştı. Hemen Ebu Bekir es Sıddîk’ı çağırtıp birlikte Sakife’ye gittiler. Ebu Ubeyde b. Cenah onlarla karşılaşıp onlarla birlikte gitti. Bunlar Kureyşliler’di. Kureyş’te sözleri dinlenen ve ileri gelen kimselerdi. İslam’a ilk girenlerdendiler, islam dini için Medine’ye hicret etmişlerdi. “Muhacirûn el evvelin” cemaatinin üyelerindendiler. Sakife’de Ebu Bekir (ra) Ensar’a yönelerek görüşlerini şöyle açıkladı:

-“İlk muhacirler” hilafet makamına daha uygun ve daha layıktırlar. Onlar islam’ın öncüleridir-. Nebi’ye en yakın olanlardır ve onlar Kureyş’tendir. Onlar üzerine ittifak etmemiz ve Arap kabilelerine başkanlık etmelerine razı olmanız daha iyidir. Böylece İslam devletinde Arapların birliği devam eder.”

Ensardan olan- Evs kabilesiilk muhacirlerin” görüşünü kabul etti. Ömer b. Hattab Müslümanlara halife olması için Ebu es Sıddîk’a biat etti. Hazreç kabilesinden Sa’d b. Ubade hariç diğerleri kendilerini teslim ederek biat ettiler.

Sa’d b. Ubade, Ebu Bekir (ra)’ın hilafeti boyunca ona biat etmeyi kabul etmedi.

Ebu Bekir (ra)’den sonra hilafete Ömer (ra) geldiğinde ona da biat etmeyip ölünceye kadar (14 h./635 m.) böylece devam etti. Onu biate kimse zorlamadı. Veyahut bu meselede ümmete muhalefetinden dolayı kimse onu cezalandırmadı. (5)

Bu da gösteriyor ki Müslümanların ihtilaftan ve siyasi konularda farklılık göstermeleri çeşidi fırkaların inancından kaynaklanmaz: ilk tarihten bu yana bu konum sabittir. İslami siyasal düşüncedeki muhalefetin meşruluğu ve onun temeli üzerine yapılan deneyimler bunun şahididir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi- Rasul (sav) bizden, münkeri (Allah’ın kabul etmediği’ni) gidermek için şöyle buyuruyor;

-“Kim bir  kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Bunu yapamazsa diliyle değiştirsin. Bunu da yapamazsa kalbiyle(buğz etsinsevmemek-) Bu, (kalb ile buğz etmek ise) imanın en zayıfıdır.”(6)

-‘ Rasulullah, (sav) zalim yöneticiyi zorlamadığımız ve çerçevenin resmin sağa sola sapmasını önlediği gibi zorla hakka getirmediğiniz zaman bizi uyararak sakındırıyor. Şöyle buyuruyor: “İyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız. Zalimin elinden tutup onu hakka çevirirsiniz. Yoksa Allah, bazınızın kalbini bazınızla kırdırır. Sonra dua edersiniz de dualarınız kabul olunmaz. “( 7)

Rasulullah bize yine öğretiyor:

-“Cihadın en üstünü, zalim sultanın önünde hak sözü söylemektir. (8)

Pratikte “muhalefet”le ilgili Müslümanların koyduğu düşünce budur. (9)

Dinde masumiyet, vahiy ve Allah tarafından belirleme sözkonusudur.  Durum böyle olunca istişareye, muhalefete ve görüşe yer yoktur.

Dünyada ise umran’ın (İmar-Medeniyet) -gelişmesinin siyaset ve nizamı  vardır: Yönetici ne dereceye ulaşırsa ulaşsın masumiyeti yoktur. Yaptığı işlerde zan (şüphe) olabilir.

Bunun da –Rasulullah’ın belirttiği gibi- (kararlarda) hatalı ya da isabetli olma ihtimali vardır.

Doğruya ulaşmanın en yakın ve ihtimalli yolu ise “Şûrâ’dır. (Bilgi alışverişi-danışmak-Müşavere)

Şuranın gerçek ve hakiki anlamda olabilmesi için, meşru olan “muhalefet”, gereklidir.

Söz konusu “muhalefet” insanların karakter ve kabiliyetleri, toplumun düzeltilmesi için harcadıkları çabalarla oluşacaktır..(10)

 

Devam edecek…

-İslam Şehri, gelecek bölümde Cambridge’deki sunum’a kalınan yerden devam edilecektir.

Resim;http://www.anneboyutu.com/Haber?ArtId=8887

Açıklamalar;

Farz-ı kifâye: “Bazı mükelleflerin yapmasıyla diğerlerinin yapması gerekmeyen farz demektir, cenaze namazı gibi. Farz-ı kifâye’nin sevabı yalnız onu yapanlara aittir. Farz-ı kifâye, hiçbir mükellef tarafından yapılmayacak olursa, bütün mükellefler günahkâr olur. Meselâ, cenaze namazı, o yerde bulunan mükelleflere ayrı ayrı değil, hepsine birden toplu olarak farzdır. Eğer mükelleflerden bir kısmı cenaze namazını kılarsa diğerleri günahtan kurtulmuş olur. Artık onların tekrar aynı kişinin cenaze namazını kılmaları gerekmez. Şayet mükelleflerden hiçbiri cenaze namazını kılmayacak olursa, orada bulunanların hepsi günahkâr olur…” Daha fazla bilgi için bakınız;  http://www.sorularlaislamiyet.com/article/14564/farz-i-kifaye-ve-sunnet-i-kifaye-nedir.html

 (**) Farz-ı ayın:“Her mükellefin yapması gereken farz demektir. Farz-ı ayın, bazılarının yapmasıyla diğer mükelleflerden sâkıt olmaz, yani yükümlülük kalkmaz. Onu her mükellefin yapması gerekir. Namaz kılmak,  oruç tutmak gibi.”Daha fazla bilgi için bakınız; http://www.sorularlaislamiyet.com/article/14564/farz-i-kifaye-ve-sunnet-i-kifaye-nedir.html

Kaynaklar;

(1)Ebu Davud, Tirmizi, Neseî, İbn-i Mâce, İbn-i Hanbel.

(2)Al-i imrân; 104.

(3)Âl-i İmrân; 110.

(4)”İslam ve İnsan hakları”, Dr. Muhammed UMARA, Mart 1992, Istanbul denge yayınları,

(5)“İslam ve İnsan Hakları”…Sahife;83

(6)Müslim, Tirmizî, Neseî, İbn-i Hanbel.

(7)Tirmizî, Ebû Davud, İbn-i Mâce, İbn-i Hanbel.

(8)Ebu Davud, Tirmizi, Neseî, İbn-i Mâce, İbn-i Hanbel.

(9)”İslam ve İnsan hakları”; Sahife;87

(10)”İslam ve İnsan Hakları”; Sahife;98

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*