‘İslam Şehri’, Cambridge’deki sunum “İslam’da Eğitim” ve Camilerde verilen Tıp eğitimi (4)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
 "İnsan Hakları Beyannamesi"nde; düşünce, vicdan, din, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri bulunmamakta mıdır? Bulunmakta ise, buraya üye olanların ülkesindeki kısıtlamalar ne anlama gelmektedir?

“İnsan Hakları Beyannamesi”nde; “düşünce, vicdan, din, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri” bulunmamakta mıdır? Bulunmakta ise, buraya üye olan ülkelerdeki kısıtlamalar ne anlama gelmektedir?

İslam’da, Bilgi ve ibadet birlikteliği esastır. Ahlaksız bilgi veya Bilgisiz ahlak anlayışının içi boştur. Duvarsız (İbadetsiz) ortamdaki bir mum ışığının (imanın) kalıcı-yanıcı olması mümkün müdür? Küçük bir rüzgârda ışık (iman) sönebilmektedir.

Kuran’da bu nedenle olsa gerek, sık sık; “Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır. uyarısında bulunulmaktadır.

Oku-mayan/Düşün-meyenlerin, Bilgisizlik nedeniyle bir meseleyi analiz etmeleri, kavramaları ve ibret alarak bir sonuca gitmesi mümkün müdür?

Bu noktada bir örnek verirsek;

Allah (c.c.) Kuran’da bazen yer ve göklerin, bazen de diğer canlıların ve insanın yaratılışını nazara vererek varlığına ve tek oluşuna deliller sunmaktadır. Yüce Allah (c.c.) Aşağıdaki ayetlerde  insanın ilk yaratılışını ve anne rahmindeki yaratılışını şöyle ifade etmektedir:

Andolsun Biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu emin ve sağlam bir karargahta (rahimde) nutfe haline getirdik. Sonra o nutfeyi alaka yaptık,  ardından alakayı bir çiğnem et parçası haline soktuk, Bu bir çiğnem etten kemikleri  yarattık, Bu kemiklere et giydirdik, Sonra onu bir başka yaratışla insan haline getirdik. Şimdi bak da Allah’ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir düşün’ (Müminun Suresi, 12-14)

‘Ey insanlar, Eğer yeniden dirilmekten şüphe içinde iseniz, şunu bilin ki, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından yarattık ki, böylece size (kudretimizi) gösterelim. Biz dilediğimizi belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz, sonra da sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız’ (Hacc suresi, 5)

 ‘Biz sizi hakir bir sudan yaratmadıkmı, işte o  suyu, belli bir zamana kadar sağlam bir yere yerleştirdik. Biz bunu böyle takdir edip kararlaştırdık. Ne güzel takdir ederiz’
(Mürselat suresi 20-23)

‘Allah yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin rabbiniz Allah budur. Alemlerin rabbi olan Allah ne yücedir’
(Mümin suresi, 64)

‘Attığınız o meniye ne dersiniz? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz’  (Vakıa 58-59) (*)

Veya;

Hicr Suresi, 22. Ayet: “Rüzgârları da aşılayıcılar olarak gönderdik. Gökten su indirdik de onunla sizi suladık; yoksa siz onu toplayıp depolayacak değilsiniz.”

“Rüzgârları da aşılayıcı olarak gönderdik.”

Rüzgârların iki ayrı aşılama görevi var.

Birincisi, bulutları harekete geçirip pozitif elektrik yüklü bulutu, negatif elektrik yüklü buluta doğru çekip müthiş bir elektrik akımı meydana getirmesini sağlamasıdır. Bu doğ­rultuda yapılan ciddi araştırmalara göre, pozitif ve negatif yüklü iki bulut kümesi birbirinden, yani pozitif pozitiften, negafit de negatiften kaçar, fa­kat Allah’ın bunları estirdiği rüzgârla birbirine yaklaştırmasıyla bir incizap meydana gelir ve o sebeple birleşen bulutların her tarafı elektrikle, yüklenir. Yağmur bunun kaçınılmaz neticesidir.

İkincisi ise, bitkilerin üreme organları çiçeklerdir. Ancak bunların bir kısmı «birevcikli bitkiler», bir kısmı da «ikievcikli bitkiler»dir. Birevciklilerde aynı kök üzerinde çiçeklerin bazısı dişi, bazısı da erkektir. İkievciklide ise, erkek ve dişi çiçekler ayrı kökler üzerindedir, Döllenebilmesi için erkek ve dişi hücrelerin birleşmesi gere­kir. Bunun için de çiçek tozunun dişi organın tepeciğine konması lâzımdır. İşte bu döllenme işi rüzgârlar ve böcekler vasıtasıyla gerçekleşir. Şöyle ki: Rüzgâr, erkek organ tozunu alıp dişi organa nakleder. Böcekler de ayak­ları ve kanatları ile bunu birinden diğerine aktarırlar.

…Bugüne kadar yapılan araş­tırma ve incelemelere göre, 250.000 çiçek tozu türünün mevcut olduğu tesbit edilmiştir. Hiç birinin diğerine uymadığı, benzemediği de kesindir. Bu­na parmak izlerini misal verebiliriz, yeryüzünde yaşayan milyarlarca insan­ların parmak izleri mutlaka birbirinden ayrıdır; biri diğerine benzemez, işte çiçek tozları da öyle..(**)

Bu verilen bilgilerin, konu hakkında öğrenimleri olmadan kavramaları, değerlendirmeleri imkan dahilinde midir?

Bu sebeplerden olsa gerek, Kuran’da ilk Vahiy (emir) “Oku!”dur.

“…610 yılı Ramazan ayının Kadir Gecesinde, hırkasına bürünüp Hira Mağarası’nda düşünmeye dalmış olduğu bir sırada, bir sesin kendisini ismi ile çağırmakta olduğunu duydu. Başını kaldırıp etrafına baktı; kimseyi göremedi. Bu sırada her tarafı ansızın bir nûr kaplamıştı; dayanamayıp bayıldı. Kendisine geldiğinde karşısında vahiy meleği Cebrâil’i gördü.

Melek O’na:

“Oku” Dedi. Hz. Muhammed (s.a.s.):

-“Ben okuma bilmem“, diye cevap verdi. Melek, Hz. Muhammed (s.a.s.)’i kucaklayıp güçsüz bırakıncaya kadar sıktı.

“Oku” diye emrini tekrarladı. Hz. Muhammed (s.a.s.) yine:

“Ben okuma bilmem…” cevâbını verdi. Melek emrini tekrarlayıp üçüncü defa Hz. Peygamber (s.a.s.)’i sıktıktan sonra Alak Sûresi’nin ilk beş âyetini okudu.

“Yaratan Rabb’inin adıyla oku. O, insanı ‘alak’tan (aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten Rabb’in sonsuz kerem sahibidir.” (Alak Sûresi, 1-5). (***)

Yukarıda anlatılanlar nedeniyledir ki, İki Cihan Güneşi Hz. Muhammed (sav) önderliğinde Mescitler ilk günlerden itibaren birer eğitim yuvası olmuşlardır.

Cambridge Üniversitesi’nde yapılan “İslam’da eğitim”sunumuna kalınan yerden devam edilmektedir.

“…Sonraki Abbasi Halifeleri de bu rekabetin zararlı sonuçlarıyla uğraşmak zorunda kaldılar. Fatımî tehlikesinin etkiyle, Sünnilik, bütünlüğünü bozabilecek her tür saldırıya karşı tedbirli olmak zorundaydı.

Böylece Halife el-Mustansir, Müslüman âleminin başkenti olarak Bağdat’a eski Önemini kazandırmak ve daha güçlü entelektüel bir birlik sağlamak amacıyla MS 1233’de Mustansiriye Medresesini kurdu. Bu medrese, bu tür kurumların içinde en gelişmiş olanıdır.

El-Mustansir, burada dört Sünni “mezhebin” de eşit olarak okutulmasını istiyordu. Medresenin mimari yapısı kurucusunun bu dileğini yansıtmaktadır; her “mezhep” için ayrı bir “salon” (eyvan) ayrılmış ve değişik “mezhep”lerin öğretmenleriyle öğrencilerine eşit statü verilmiştir.

El-Mustansir, bu medreseyle özel olarak ilgilendi ve iyi bir kariyere sahip olabilmesi için bütün ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştı. Meşhur “ulema”nın oluşturduğu öğretim kadrosu, zengin kütüphanesi, cömert bağışlar ve mensuplarının kalabileceği pansiyon odaları bazı özellikleriydi. Ancak böylesi varlıklı bir kurum, MS 970’de Sünnî olmayan doktrinin propagandasını yapmak amacıyla kurulan el-Ezher üniversite camisiyle rekabet edebilirdi.

Medreselerin kurulması, tabii ki camilerde veya “ulema”nın evlerinde özel olarak gerçekleştirilen eğitim faaliyetlerinin sona ermesi ya da kısıtlanması anlamına gelmiyordu.

Burada özellikle bahsedilmesi gereken iki kurum daha var: tıp okulları ve Sufî ribat’ı , hankah’ı ve zaviye’si. Fakat Sufî okulları, eğitim kurumlarının genel olarak kabul edilen tanımına hem yapı hem de amaç itibariyle uymadığından, sadece tıp okullarından söz edeceğiz. Sufî eğitimi ise, hâlâ İslamiyatçıların üzerinde çalışmasını gerektiren ayrı bir inceleme konusudur.

Tıp öğrenimine gelince, bu bilim dalının camide öğretilen diğer konulardan ayrı tutulmadığını belirtmekte yarar var. (1)

AsIinda eski çağlarda tıp ilmi, felsefenin bir kolu (hikmet) olarak kabul ediliyordu. Bu da, kendisi hiç doktorluk yapmayan Farabî ve filozof, tıp bilgini ve doktor olarak ünü izah gerektirmeyen Ibni Sina gibi Müslüman filozofların bu bilimle neden özellikle ilgilendiklerini açıklıyor. Yine de tıp ilmi, esas olarak bimaristan’da geliştirilmiştir. Modern hastanenin orta çağdaki benzeri olan bu kurum, hem hastaları tedavi ederek, hem de tıp öğrenimi vererek iki yönlü bir hizmet sunuyordu.

Bimaristan, isminden de anlaşıldığı gibi Iran kökenliydi. İslam uygarlığı bu kurumun değerini çok erken farketmiştir.

Bu yüzden ilk Emevî Halifesi i Muaviye b. Ebu Süfyan, Cundişapurlu  Ibn Ezel’i baş tabib olarak görevlendirdi ve sonraki Abbasi halifeleri birkaç kuşak boyunca Bahtiyaşu’ ailesinden gelen ünlü doktorları desteklediler. İslamiyet öncesi kökenli Cundişapur bimaristan’i, Müslüman dünyası için tıp akademisi ve hastane olarak emsal teşkil etti. (2)

Cami kurumları, kuttab, Darü’l-Hikmet ve Darü’l-‘İlm akademileri, medrese ve bimaristan modern çağlara dek Müslüman şehrinde hakim olan eğitim kurumlarıydılar. Bunların yanısıra, “ulema”nin bireysel çabaları ve Sufî cemiyetler de eğitimdeki önemli yerini korudu.

Ayrıca kısaca bahsedeceğimiz bir diğer faaliyet de, şehzadele¬ rin ve önemli hükümet memurlarıyla nüfuzlu kimselerin oğullarinin eğitimiydi. Evlerde ya da sarayda gerçekleştirilen bu eğitim biçimi, diğer kurumlaşmamış eğitim faaliyetleri gibi incelememizin kapsamı dışındadır.

İslamiyette Eğitim Kavramı

Her halde Müslüman eğitim tarihi ve kurumlarını anlatmak, bunlara temel teşkil eden kavramları açıklamaktan çok daha kolaydır. Müslüman hayat felsefesi ve dünya görüşünün bir yansıması olan Müslüman eğitim felsefesini, bu kavramlar oluşnırur. Bu yüzden aslında çok daha geniş kapsamlı bir araştırma gerektiren bu konuyu sadece ana hatlarıyla anlatacağız. ‘

Müslüman toplumu, hayat felsefesini esasen Islamiyetten alır. Islamın en belirgin özelliği ise daima tevhide önem vermesidir; Tanrı’nın birliği ve hayatın ruhani ve dünyevi yönlerinin, ya da dini olanla dünyevî olanın nihaî birliğidir.

Îslami eğitim Islamiyetin bu özelliğini çeşitli bilimlerin uyumlu bir bütün halinde kabul edilmesiyle yansıtır. İşte bu kavramın etkisiyle camide bütün ilimlere yer veriliyordu.

Tabii bazı konular diğerlerine nazaran daha önemliydi, fakat hiçbiri kapsam dışı bırakılmamıştı.

Ayrıca “bilgi edinilmesi” (talebü’l-İlm), “dini bir yükümlülük (fariza) olarak görülüyordu. Bu yüzden Müslüman toplumunda “ulema” her zaman seçkin bir yere sahip olmuştur.

Hanefi mezhebine göre, bazı araştırma dalları bütün Müslümanlar için mutlaka gereklidir, bu yüzden ilim edinmek her Müslümanın “zorunlu bir ödev”idir (farz-ı ayn).

Bu konular “dini yükümlülükler” (fera’iz), yasaklanan ve takdir edilen şeyler (el’helal ve’l-haram) ve doğru ya da yanlış olan şeylerdir (elhakk ve’lbatıl).

Bir de Allah’ın rızasını kazanmak için öğrenilen ilimler vardır. Toplum için vazgeçilmez olan bu ilimleri, bütün Müslümanların öğrenmesine gerek yoktur. Müslüman hukukçular, bunlardan farz-ı kifaye olarak bahsederler.

Üçüncü kategoride, entelektüel bir ilgi olarak kabul edebileceğimiz ilimler yer alır. Bunlar gerekli değillerdir, fakat itibar kazanmak ve mükemmelliğe ulaşmak için bireysel olarak Müslümanların çalışabileceği konulardır.

Dördüncü ve son kategori ise, bireylerin sadece gösteriş yapmak için öğrendiği bilimleri kapsar. Gazali, bu türden bilgilerlerin edinilmesini düşüncesizlik ve hatta “menfurluk” olarak görmektedir (mekruh ya da mezmum). (3)

Bilgi ile ilgili bu genel sınıflandırmanın temelinde, bütün bilgilerin dar ya da geniş kapsamda, dinî olduğu prensibi yatar; yani tüm bilgi mutlak olarak “Allah’ın adıyla” talep edilir. Son tahlilde, eğitim, Allah’ın hizmetindedir.

Bu açıdan bakıldığında, eğitim, sadece bilgi kazanmak, hakikatı bulmak, iyi yurttaş olmak ya da geçimini kazanmak için değil, aynı zamanda ve esasen ahlâki ve manevi gelişme için bilgi edinme aracıdır.

Bu tutum, belirli konuların öğrenilmesini önemli ve şerefli bir iş durumuna getirmektedir.

Sufî’lerin ise farklı bilgi kateorileri vardır; bunlar, “muamele ilimleri” ve “mukaşefe ilimleri” olarak ikiye ayrılırlar.

Birinci kategori, insanların kendi aralarındaki ilişkileri yöneten dünyevi bilimlerle ilgilenir; ikincisi özellikle Sufî’lere özgüdür ve insanın irfan’a, yani marifetullah’a (Allah’ı bilmek) ulaşma çabasına ilişkindir.

Gazali bu kategoriyi “esoterik bilim” ‘ilmül-batın) olarak adlandırır. (4)

Bilginin edinilmesi dini bir ödev olduğuna göre, bilgi sahibi kimselerin öğrendiklerini başkalarına aktarmaları gerekir. İnsanin sahip olduğu bilgi hazinesini korumanın ve yıllar geçtikçe çoğaltmanın yolu budur. İslam toplumu öğrendiklerini başkalarına aktarmayan âlim’lere kötü gözle bakar. Bu tutum, bugün “eğitimin demokratikleştirilmesi” olarak adlandırılan görüşün geçmişteki karşılığı olarak görülebilir.

Müslüman eğitiminde bir diğer temel kavram da, akademik özgürlüktür. İslamiyet öncesi Arabistan’da eğitim faaliyetleri bilginin kuşaktan kuşağa aktarılmasına dayanıyordu. Bu bilgi, gündelik yaşamda kazanılan tecrübeler, Samî dininin gelenekleri ve putperest Arap toplumunda o zamanki inanışların bir araya gelmesiyle oluşmuştu. İslamiyet, atalarından kalan bilgi ve davranışları sorgulamadan kabullenen bu ilkel topluma, Kuran’dan çeşitli pasajlarla doğruyu ve Hakikati bulabilmek için akıllarını kullanmalarını öğütlemektedir. Ancak vahiy ve ruhun özü gibi konularda Akim sınırları söz konusudur.

Ayrıca Akıl, ahî tevhidin ve Hz. Muhammed’in tebliğinin kıstası olamaz.

Müslüman filozoflara göre iki tür akıl vardır: “doğuştan olan” ve “kazanılan”; birincisi ilahî bir nimet, ikincisi ise deneyim ve süreğen kişisel çabaların sonucudur.

Îslami şehirdeki akademik hayatın en belirgin özelliği olan düşünce özgürlüğü, yukarda da gösterdiğimiz gibi genel olarak Sünnîliğin bilgiye yaklaşımıyla ilgilidir. Şiîler, özellikle de Ismailik ve Sufîlik, özgürlük konusunda bu derece hoşgörülü değildir.

Bu “mezhep”lerde imamın son ve kesin kararı vermesi, izleyicileri arasında düşünce özgürlüğünü büyük ölçüde kısıtlıyordu.

Müslüman eğitiminin üçüncü temel kavramı eğitimin teorik ve pratik yanlarının bir arada bulunmasıdır. Peygamberin, bir hadisinde “ulema”ya hitaben şöyle dediği rivayet edilir: “Ne kadar bilgi edinirseniz edinin, bilginizi amele dönüştürmedikçe Allah (bu öğrendikleriniz için) sizi ödüllendirmez.”

Dördüncü kavram İse bilgiyi, , öğreten ve öğrenene duyulan saygıdır. Müslüman toplumunda her zaman, hatta gerileme dönemlerinde bile, “ulema” en sayğın topluluktu. “Ulema”nin toplumdaki bu seçkin yerini korumak, hükümdarların ve halkın ödeviydi.

Müslüman tarihi “bilgiyi arayanlara” duyulan büyük saygıyı anlatan hikayelerle doludur.

Bu saygı yerin bilincinde olan “ulema” da, sayısız öğretmen ve öğrencinin üzerinde çalıştığı, ahlâki konularda geniş bir edebiyat külliyatı bıraktı. El-Kabisî, İbn Sahnun, ez-Zamucî ve es-Semanî bu yazarlardan sadece bir kaçıdır; ayrıca İbn Mukaffa Gazali ve Ibn Haldun gibi yazarlar da kitaplarının kimi bölümlerini bu konuya ayırmışlardır.

Müslüman eğitim kavramlarının incelenmesi bizi zorunlu Olarak Müslüman eğitim felsefesi ve bilgi teorisinin araştırılmasına götürüyor. Fakat bu görev, konuyla Özel olarak ilgilenen filozoflara düşüyor. Bu yüzden sadece konunun yeterince gün ışığına çıkarılmadığını belirtmekle yetiniyoruz. (5)

Devam edecek…


Resim;http://www.anneyeozel.com/tup-bebek/tup-bebek-gelismeleri/soklanmis-embriyodan-kardes-dunyaya-gelecek.html

Kaynaklar;

(*) Daha geniş bilgi için bakınız;  http://www.kuranveilmihakikatler.com/tr/issue/ana-karninda-cocugun-yaratilmasi (Prof. Dr. Adnan Yüksel web sitesinden alınmıştır. )

(**) Daha geniş bilgi için bakınız; http://www.sorularlaislamiyet.com/  (bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3210.)

(***) Daha geniş bilgi için bakınız; http://dinibil.com/default.asp?L=TR&mid=1437

(1) Ahmed İsa Kahire’deki Tolunlular camisinde Ömer b. Mansur tarafından tıp eğitimi verildiğini anlatıyor. A. İsa, Tarih el’bimaristanat fı’l’İslam, Şam, 1357/1939, S. 168.

(2) Bimaristanin tarihi hakkında İsa’nın sözü edilen eserine bakınız.

(3) A.el-Gazali, İhya ‘ulûmü’d-din, Kahire, 1356,1, .s. 28.

(4) aynı eser, .s. 34

(5)“İslam Şehri” Makale; “Eğitim kurumları” Tebliği sunan;  HİŞAMA NAŞABİ/LÜBNAN  (1 ile 4 sayılı kaynaklar, tebliği sunan yazarın dipnotlarıdır.)

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*