“İslam Şehri”, Cambridge’deki sunum; “İslam Medeniyeti” yükselmesini neden sürdürmedi (9)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Medyayı (gücü) ellerinde bulunduran batılı kaynaklar, Osmanlı ve İslam Medeniyeti'ni ters yüz ve tahrif etmişlerdir.

RESİMDE; BATI MEDENİYETİ’NİN TAM DONANIMLI (İŞGALCİ) BİR ASKERİ İLE  “İNSAN VE KADIN HAKLARI!”NA NE YAPTIKLARI GÖRÜLMEKTEDİR.

İslam, ilim ve ibadet bütünlüğüdür. İnsanı ve uygarlığını yükseltmesinin sırrı buradadır. Peki, ne oldu da Müslümanlar ulaştıkları yüksek uygarlığı devam ettiremediler?

İslami anlayışa göre ilim ve ibadet birbirinden ayrılmayan iki unsurdur. Bu sebeple Müslümanlar, İslam’ın ilk asırlarından itibaren çeşitli ilimleri araştırmaya başladılar. Başlangıçta kısmen tercüme şeklinde olan bu çalışmalar, daha sonra gelişerek bizzat Müslümanların kendi eserleri olarak ortaya kondu.

Böylece (tarihte)kısmen unutulmuş, kısmen de terk edilmiş bulunan birçok ilim dalının gelişmesi, Müslümanlar sayesinde olmuştur. Binaenaleyh, hiç çekinmeden günümüz medeniyetinin İslam araştırmalarının temelleri üzerine bina edildiğini söyleyebiliriz.

Müslüman alimlerin bu çalışmaları, yavaş yavaş günümüz Batı alemi tarafından da anlaşılmaktadır. Nitekim Montgomery Watt, hem bu durumu hem de Batı aleminin İslam dünyasına karşı beslediği kin ve garezine temas ettiği ifadesinde şunları söylemektedir:

-“Müslümanlarla Hıristiyanların, Araplarla Avrupalıların bir dünya içinde gittikçe kaynaştığı şu zamanda, İslam’ın Avrupa’ya yaptığı tesiri incelemek, son derece isabetli bir çalışmadır. Ortaçağ Hıristiyan yazarlarının, zihinlerinde tablosunu çizdikleri İslam’ın tamamen iftira mahsulü olduğu çoktandır bilinmektedir. Yalnız şimdi, geçen asır boyunca, araştırmacıların yaptıkları tetkikler sayesinde Batılıların gözleri önünde daha objektif bir şekil belirmektedir. Fakat biz Avrupalıların kör gözü, İslam kültürüne olan borcumuzu görmeye manidir. Geçmişten gelen mirasımıza İslam’ın yaptığı tesirin kıymet ve kadrini bazen küçümsüyor, bazen de tamamen görmezlikten geliyoruz. Müslüman ve Araplarla daha iyi münasebetler kurabilmek için, borçlarımızın tamamını itirafa mecburuz. Onu saklamak ve inkar etmek. Sahte bir gurur alametidir.”(1)

Benzer bir tespit de Sigrid Hunke tarafından bize şöyle nakledilir:

-“Dini taassup yüzünden, objektif ve adalete uygun bir şekilde, yargılamaktan kaçındığımız ve üstün başarılarını sistemli bir şekilde küçültmeye çalıştığımız Kültürümüzün temeli olan eserlerini örttüğümüz ve adını bile anmaktan çekindiğimiz bir milletin hakkını vermenin zamanı artık gelmiş midir? İslamiyet’in çıkışından günümüze kadar, Batı ile Arap dünyası arasındaki ilişkiler, duygu ve tutkuların, tarihi nasıl yalana boğduğunun en açık örneğidir. Bu başka din mensuplarından gelecek her etkinin tehlikeli görüldüğü ve bu sebeple de elden geldiği kadar önlemeye çalışıldığı zamanlar için tabii idi. Ama bu Ortaçağ görüşü, hala ortadan kalkmış değildir. Günümüzde de geleneklerin sınırladığı ufuk, çoğu zaman bilinçsiz, ama kökleri çok derinde olan bir kaygı, eski propagandaların bize, katiller ve puta tapanlar olarak tanıtmış olduğu bu insanlara karşı görüşümüzü alabildiğine darlaştırmaktadır.”(2)

Görüldüğü gibi Batı dünyası, dini taassubu sebebiyle İslam dünyasındaki gelişmeleri görmezlikten geldiği gibi bazen de bu gelişmeleri önemsemez bir tavır takınmaktadır. Bu konuda da yine Watt’ın bir tespitine yer vermek istiyoruz:

-“Müslümanların ilim ve felsefedeki muvaffakiyetlerinden bahsederken sorulacak ilk mühim soru şudur: Yunanlıların keşfettiği ilimlerde Müslümanların payı nedir, bu ilimlerin ne kadarını nakletmişler ve ne kadarını nakletmemişler ve ne kadarını da kendileri ilave etmişlerdir? Meseleye birçok Avrupalı ilim adamı Müslümanlara karşı olan bazı peşin hükümlerle yaklaşmaktadır. Hatta Müslümanları övenlerden bir kısmı bile istemeyerek onları övmektedir. Mesela The legacy of Islam (Oxford University Press, London 1931) isimli eserde “Astronomi ve Matematik” bahsinin yazarı Carra de Vaux, yazısına Müslümanları hafife alarak başlamak lüzumunu duymuştur:

“Yunanlılarda gördüğümüz kuvvetli zeka ve ilmi tahayyül kabiliyeti ile şevkin ve orijinal düşüncenin bir benzerini Müslümanlarda göreceğimizi zannetmek boşunadır. Yunanlıların talebeleri, herkesten önce Müslüman Araplardır. Arapların ilmi, Yunanlılarınkinin bir devamıdır. Araplar, onu muhafaza edip büyütmüş ve birçok bakımdan geliştirip mükemmelleştirmişlerdir.”

Bununla beraber Carra de Vaux, biraz sonra bu ifadesini izah edip şu hususu teslim etmek mecburiyetinde kalacaktır:

“Müslüman Araplar ilimde, hakikaten büyük muvaffakiyetlere nail olmuş, kendileri icad etmemiş olmakla beraber bize sıfırları öğretmişlerdir. Böylece Müslümanlar, günlük hayattaki aritmetiğin kurucusu oldular. Aritmetik geometrinin temellerini attılar. Hiç hilafsız, Düzlem ve Uzay Trigonometrisi’nin kurucusu oldular. Doğruyu söylemek gerekirse, bu ilimler, daha evvel Yunanlılar tarafından bilinmiyordu. Müslümanlar Astronomi’de de birçok değerli gözlemler yaptılar.” (3)

…İslam aleminde tercümeler devri diyebileceğimiz (el-Me’mun dönemi, IX. asır) dönemden sonra bilimlere karşı büyük bir iştiha uyanmıştı. Bu iştihanın bir sonucu olarak müspet ilimler alanında önemli gelişmeler ortaya çıkmıştı. Bu sebeple dönemi izleyen yıllarda bilim ve bilgi üretmede Müslümanlar öncü olmuşlardı. Müslümanların bilimlere yaptıkları katkılar ile gerek Ortadoğu’da, gerek İspanya ve Kuzey Afrika’da kurdukları bilim akademileri, şemsiyeler (rasathaneler) ve medreseler Avrupa’da Rönesans denilen dönemi hazırlamışlardır. Söz konusu müesseseler daha sonraki yüzyıllarda Avrupa için taklit edilip geliştirilen prototipleri oluşturmuşlardır.

…Bununla beraber şunu da belirtmek zorundayız. Farklı ırk ve milletlere mensup olmalarına rağmen Müslüman alimler, eserlerini Arapça yazıyorlardı. Bu sebeple de çoğu zaman İslam Medeniyeti yerine, Arap Medeniyeti tabiri kullanılarak bu medeniyete “Arap Medeniyeti” deniliyordu.(4)

İngiliz Tarihçi Arnold Joseph Toynbee,(*) Dünyada –yaşanmış- Bilinen 16 medeniyetin olduğunu ifade eder.

Bununla beraber gününüzde iki medeniyet bölgesi görülmektedir. Bunlardan biri, Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer sistemlerin tesirinde bulunan Batı Medeniyeti, diğeri de İslam Dini’nin yayıldığı bölgelerde tesirini sürdüren İslam Medeniyeti‘dir.

R.V.C. Bodley’in (1546-1613) “Rönesansı İslamiyet’e borçluyuz” sözü, bu gerçeği dile getirmektedir.

Gerçekten, VII. asırdan başlayıp XIII. asra kadar devam eden dünya medeniyeti tarihi, İslam Medeniyetinden ibarettir.Bu bakılmadan tarihin kabul ettiği reddedilmez gerçeklerden birisi de miladın VII. yüzyılından XIII. yüzyılın ortalarına kadar hem Avrupa’nın, hem de ön Asya’nın en medeni ve ileri memleketlerinin İslam ülkeleri olduğudur…

Eğer bir medeniyetin yaratıcı eserleri ve manevi değerleri, düşünce alanında sağladığı zenginlikler ve gerçekleştirdiği maddi ilerlemeler ile belirtiliyorsa elbette ki, İslam’ın ortaya çıkışından itibaren beş yüz yıllık bir devreyi, cihan tarihinin en büyük devirlerinden birisi olarak kabul etmek gerekecektir.(5)

Cambridge Üniversitesi’ndeki sunuma kaldığımız yerden devam ediyoruz.

“İslam Medeniyeti” Ulaştığı yerde neden daha yukarıya doğru devam etmedi?

Bunun cevabını, Kongrede sunum yapan, B.F. MUSELLEM/Lübnan’lı ilim insanı,

“Ali Mübarek’in (**) modern vizyonu” ismi altında vermektedir.

“…Ali Mübarek, Her şeyden önce bilime ve bilgiye inanıyordu.

Ona göre “Avrupalıların barbarlıktan kurtulup daha fazla güç ve etkinlikle diğer bütün uygar toplulukların önüne geçmelerinin tek nedeni bilgilerini arttırmalarıydı.

Mübarek ayrıca Avrupalıların başkalarının bilgilerinden de çekinmeden yararlandıklarını önemle belirtir.

Örneğin, Haçlı Seferleri sırasında Orta Doğu halklarının bilgi ve ilimlerinden faydalanmış ve aldıklarını kendi koşullarına adapte ettikten sonra, kendi ülkelerinde uygulamışlardır.

Haçlı Seferlerinden sonra, Avrupa’da tarım, ticaret, endüstri ve denizcilikte çok daha hızlı bir gelişme görülür.

Bilhassa teknoloji alanındaki bir buluşun alınması,Avrupa ve dünya için özellikle önemli olmuştu. Çünkü 12. Yüzyılda pusulanın Orta Doğudan Avrupa’ya getirilmesiyle, Avrupalıar yakın sulara bağımlı olmaktan kurtularak okyanusa açılabilmişlerdi.

Böylece ilkel toplulukların yaşadığı kıta ve adaları keşfetmiş, buraları işgal ederek halklarını zorla yönetmişlerdi. İşgalciler yerli halkları, kendi topraklarında ülkeleri yararına çalışmaya zorlamışlardı, işte bu sömürü olanağı, Avrupalılarin Amerika, Afrika kıyıları, Asya’nın birçok bölümü ile Atlantik, Pasifik ve Hind Okyanuslarındaki bütün adaları ele geçirmeye teşvik etti.

Avrupalılar ayrıca Hindistan ve Çin’i de istila etmiş ve değişik milletlerin bilgilerini ülkelerinde toplayarakdünyanın çeşitli bölgelerinden ürünleri Avrupa’ya getirmiş ve kendi çabaları ve endüstriyle en yüksek uygarlık seviyesine ulaşmışlardı.

Şu an, diye devam eder Mübarek, Avrupalılar birçok endüstriyi tekellerine almışlardır ve değişik milletlerin arasında tam özgürlük ve refahın tadını çıkaran da onlardır; güçleri tartışmasızdır ve her konuda onların istekleri önce gelmektedir.

Dünyanın her tarafında insanları yönetiyormuş gibi görünen hükümdarlar olsa da, gerçekte : hem kendileri, hem de halkları Avrupa krallarının iradesine bağımlıdırlar. Yeni endüstrilerin gelişmesi ve az gelişmiş ülkelerin ürünleriyle Avrupa’nın müthiş askeri ve siyasi gücü sürekli artmaktadır. Ayrıca bu politikalarında asla gevşememekte ve olanca güçleriyle avantajlarını çoğaltmaya çalışmaktadırlar. Sonuçta etkinlikleri artık evrensel boyutlardadır.

Mübarek ayrıca sadece kendi fikirleri ve atalarından kalan bilgilerle yetinselerdi, Avrupalıların bunu asla başaramayacaklarını da ısrarla belirtir.

Örneğin Orta Doğudan özelikle besleyici yiyeceklerin ekimini öğrenmeselerdi tarımdan haberleri bile olmayacaktı, çünkü sadece dini kitaplara dayanarak çalışıyorlardı ve diğer tüm bilgiler yasaklanmıştı.

Kendi büyük çağında İslamiyet de tamamiyle aynı nedenler (yani bilgi, bilim ve ödünç alma) yüzünden şimdiki Avrupa’ya denkti. Mübarek İslamiyetin ilk dönemlerinden coşkuyla bahseder:

İslamiyet eski uygarlıkları gençleştirmiş, kaybolan sanat ve endüstrileri yeniden canlandırmış ve uzak yerlerden kalan bilgileri bir araya toplamıştır.

Bu anlamda modern uygarlığın temelini oluşturur, çünkü Islam olmasaydı eski bilimler kaybolup gideceklerdi.

Uygarlık Endülüs’ten Hindistan’daki Ganj nehrine yayılmış ve beraberinde getirdiği avantajlar tüm islam âlemine yayılmıştır; uygarlığın ilkelerini gayet iyi kavramalarından ötürü zenginlik ve güç Müslümanlara aittir.

Islamiyetin ilk dönemlerinde, bilginlere hem elit tabaka hem de halk tarafından saygı duyulması ve değer verilmesi, insanların bilgi edinme isteğini kamçıladı ve birçok maddi yarar sağladı.

Bu bilgi sadece dini bilimler ve Arap sanatlarıyla sınırlı değildi, ülkenin gelişimi ve insanların toplumsal ve ekonomik ilgileri doğmltusunda her türden disiplini kapsıyordu. Bunların arasında tarım, denizcilik, tarih, ticaret, inşaatçılık, değişik endüstri ve zanaatler, tip ve felsefeyi sayabiliriz.

Bu faaliyetlerin sonucunda, Cemaatin gücü büyüdü; bu da zenginliği ve refahı arttırdı. Hükümdarlar ahlaki bozukluklara saplanmaksızın, Yasayı temel alarak kararlarını verdiler; tek düşündükleri halkın iyiliği (el-mesalihu’l-umumiyye) ve Müslümanların gaye birliğini korumaktı.

Fakat gelişmeyi teşvik eden faktörler olduğu gibi, köstekleyen engeller de vardır.

Hükümdarlar siyasetlerini değiştirip bencil, yoz amaçları doğrultusunda hareket etmeye başladıklarında, Yasa’nın yerini kendi kişisel istekleri aldı ve cemaatin amaç birliği parçalanmış oldu.

Böylece birbirlerine düşman liderlerin yönetimindeki farklı gruplar oluştu.

Liderler zenginliklerini borçlu oldukları ortak temeli görmezlikten geldiler; halkın çoğunluğu yoksulluğa ve zayıflığa mahkûm oldu.

İşte sonraki islam uygarlığının doğuşu böyle gerçekleşti. (6)

İlk başlarda, özellikle el-Me’mun’un halifeliği sırasında, kölelerin. Memlukların yüksek makamlara getirildiği Abbasi Devleti vardı. El-Me’mun, köleleri Müslüman cemaatinin elit tabakasının başına ağa yaptı ve bu kişiler sonunda esas karar verenler durumuna geldiler; bu aslında hak etmedikleri bir konumdu ve cemaatte uyumsuzluğa sebep oldu.Memluklar, zamanla daha da güçlendiler ve Halifeliğe de el atarak sonunda bu kurumu ortadan kaldırdılar.

Müslümanlar artık ilk amaç birliğini tümüyle yitirmişlerdi ve Yasa küçük görülüyordu.

Böylece cehalet başladı ve öğrenim görmüş kimseler itibarlarını yitirdiklerinden sayıları gittikçe azaldı. Memleketin idaresi ya da yasal konularda hiçbir deneyimi olmayan kimseler yükseltiliyor, değerli ve saygın olanlar ise görevden almıyordu.

İlk İslam uygarlığı bilgiye ve adalete dayanıyordu; bunun yerini alan yeni uygarlık ise adaletsizlik ve insanların baskı altında tutulmalarını kendine temel edinmişti, eski uygarlıkta, maddi avantajları tüm toplumu kalkındırdığı için farklı gruplar birleşmişlerdi, ikinci uygarlıkta ise cemaat iki gruba bölünmüştü:

Yönetenler ve yönetilenler, ilk grup bütün ayrıcalıkları ve makamları tekeline almıştı, ezilen ve zulmedilen ikinci grup ise hiçbir özgürlüğü ve seçim hakkı bulunmayan, sahibinin sömürdüğü bir hayvan gibi, zamanla bütün itibarını ve özelliklerini kaybetmişti. İslam’ın gerilemesinin nedeni şüphesiz ki budur.

Yasaların yapıldığı, gözlerin açıldığı, bilgi ve ilimin geliştirildiği ilk uygarlikla, Müslümanların nefretle bölündüğü, bilimlerin yok olduğu ve yasaların sadece kağıt üzerinde geçerli olduğu ikinci arasında en ufak bir benzerlik yoktur .

Alemu’d-Din’deki bütün ciddi tartışmalar değişimin tarihi ile ilgilidir. Tüm konular, Avrupalılar, Müslümanlar, ticaret, buharlı makineler, oteller, şehirler, binalar, alışkanlıklar ve gelenekler gelişme ya da gerileme dönemine göre ele alınmıştır. Bilginin kalkınmayı sağladığı ve bozuk yönetimlerin gerilemeye sebep olduğu, Mübarek’in genel yorumudur.

Zamanın Avrupalılarının keyfini sürdüğü kalkınma, herhangi bir aslî üstünlüğün ya da mükemmelliğin sonucu değildir.

Avrupalılar, diye vurgular Mübarek, katettikleri büyük mesafeyle herkesin takdirini hak ediyorlar, fakat onların bu ilerlemeleri tarihteki tek örnek değildir. Arapların ya da eski Mısırlıların çağlarının en yüksek uygarlık seviyesine ulaştığı dönemler olmuştur ve bu uygarlıklar Avrupa’nın dayandığı temeldir.

Durum ne olursa olsun, şu an içinde bulunduğumuz çağ dünya dramasının son perdesi değildir; daha önce de değişiklik olmuştu ve gelişme devam ediyor. 

Mübarek, 19. Yüzyılın modern uygarlığının özünü teknolojinin oluşturduğuna kesinlikle inanıyordu, İngiltere’yi o kadar takdir etmesinin nedeni de buydu. Alemu’d-Din’de en çok makinelerden, özellikle buharlı motorlardan söz ederken heyecanlanır ve bu konuda en az 80 sayfa yazmıştır. Bilhassa demiryolu en parlak buluşlardan biridir; güvenliği, rahatlığı ve ucuzluğuyla Önceki ulaşım vasıtalarından çok daha üstündür.

Makinelerin esas iyiliği, insan yeteneğinin ve çabasının sınırlarını ölçülemeyecek kadar genişletmesidir.

Bu yüzden mühendislik bilimleri tüm ilimlerde ve endüstrilerde gelişmenin temelini oluştururlar. Mübarek eski Mısırlıların mühendislik bilimine yaptıkları katkıIarı hatırlatır, piramitlere bakmak yeterlidir.(7)

Mübarek’in bilgiyi ilerleme olarak kabul etmesi fikriyle bağıntılı olarak, önem verdiği bir diğer konu da gelişmenin gerekli bir parçası olarak gördüğü, bilgi aktarımıdır. Avrupalılar Araplardan, Araplar eski uluslardan ve onlar da eski Mısırlılardan bilgi almışlardı. (8)

Ali Mübarek (Mısır) Alemu’d-Din isimli eserini  1882’de yayınlanmıştır.

Bu bilgilerle, Bugünün Mısır’ı ve içerisinde olduğu durumu değerlendirebilirsiniz.

Devam edecek;

-Gelecek bölümle birlikte konu toparlanarak sonlandırılacaktır.

Resim;http://www.bitkiselmarket.biz/uygarlik-vermissiniz-geri-alin/

Açıklamalar;

(*)Arnold Joseph Toynbee (1889-1975),İngiliz tarihçi Tarihin konusunun kültürler olduğunu söyleyen, kültürlerin ise dinamik yapılar olup, özelliklerini yaratıcı kişilerden aldığı, dolayısıyla tarihin kültürler hakkında olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmak yerine, kültürleri anlamaya çalışması gerektiği düşüncesiyle seçkinleşen tarih felsefecisidir.

(**)Ali Mübarek (Mısır) 1824 yılında doğdu. 12 yaşındayken Kasru’l-Ayni okuluna, 1840-45 yıllarında Mühendislik Okuluna ve yükseköğrenim için Fransa’ya gitmiştir. Çalışma hayatı; Tura Topçu Okulunda hocalıktan İskenderiye istihkâm projesi başkanlığına, Asvan şelalesi işleri ve Kahire yakınındaki Delta Barajında mühendislikten, Eğitim Bakanlığı, Devlet Demiryolları genel müdürlüğü ve Vakıflar Bakanlığı ile Kamu İşleri Bakanlığı’dır. Ali Mübarek birçok eser yazdı; Son olarak, en az bilinen fakat öbürleri kadar önemli kitabı de bu yıllara aittir. Alemud-Din’in büyük bir kısmı, en meşgul olduğu 1868-71 yıllarında Kamu işleri, Eğitim, Evkaf ve Demiryolları bakanı iken yazmıştı. Alemu’d-Din, dört ciltten oluşan, 1500 sayfalık büyük bir çalışmadır; yine de Mübarek’in esasen planladığı konuların sadece belli bölümlerini kapsadığı anlaşılmaktadır. 19. yüzyıl Arap edebiyatında Alemu’d-Din gibi bir yapıta rastlayamayız. Kitap, bir Ezher şeyhi olan Alemu’d-Din’in öyküsüdür  Kitap, Mübarek’in müsamerat (teklifsiz konuşmalar) adını verdiği 125 bölümden oluşmaktadır ve karakterler arasındaki hayali konuşmaları ve ilgilendikleri konular hakkındaki gözlemlerini içerir.

Kaynaklar,

(1)Montgomery Watt, İslam’ın Avrupa’ya Tesiri, trc. Hulusi Yavuz, İstanbul 1986, s. 11.

(2)Sigrid Hunke, Allah’ın Güneşi Avrupa’nın Üzerinde, trc. Hayrullah Örs, İstanbul (tarihsiz), Altın Kitaplar Yayınevi, s. 8.

(3)Watt, İslam’ın Avrupa’ya Tesiri, s. 39.

(4)Makalenin tamamı için bakınız; http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=98  Ziya Kazıcı Prof. Dr., M.Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi (1-2-3 sayılı dipnotlar yazara aittir.)

(5) http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=98

(6)Alemud-Din, Ali Mübarek, 1. Cilt, s. 314-5, IV. Cilt, s. 1348-9. (islam Şehri)

(7)Ayni eser, III. Cilt, .s. 939-40.

(8)“İslam Şehri”,

996 Toplam Ziyaretçimiz 4 Günlük Ziyaretçimiz

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*