“İslam Şehri”, Cambridge’de sunulan tebliğde “İslam’da Eğitim” anlatılıyor (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Fiziki olarak ne  gördüğünüzden çok, gördüğünüzü nasıl anlamlandırdığınız önemli olmaktadır.

Fiziki olarak ne gördüğünüzden çok, gördüğünüzü nasıl anlamlandırdığınız önemlidir.

İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi’nin Doğu Bilimleri Fakültesi’nde Unesco’nun himayesinde  yapılan kongrede sunulanlara,“İslam’da eğitim” konulu tebliğle başlıyoruz.

Başlarken…

-Bir insanın onurlu bir şekilde yaşaması için nasıl bir dünya nizamı olmalıdır?

-Yüksek teknoloji üretilen-kullanılan bir ülkede, nitelikli eğitilerek, yeterli öğrenim görmemiş birisinin, ne tam özgürlüğü mümkündür, ne de mutlu, huzurlu olabilmesi;

-Topluluk içerisinde yaşayan her bir insan, (bir lokomotife muhtaç vagon misali)  diğerinin maddi yardımına ihtiyaç duymadan yaşayabilecek imkânlar için eşit fırsatlara sahip olabilmelidir.

-Devasa ölçekte üretilen mal, malzeme ve hizmetler, satın alma güçleri olmayanlar için ne ifade etmektedir? Bu manada;  üretmek kadar, tüketimde, paylaşımda adalette önemlidir. Bugün dünya üzerinde; “Bir milyardan fazla insan aç ve içecek sudan mahrumdur. 2 milyardan fazla insan elektrik şebekesiyle henüz tanışmamıştır,  3 milyar insan da temel ihtiyaç maddelerini temin edememektedir.”

-Liderlere (Hükümdarlara) ve sistemlerine bağlılık, belirli bir grubun öne çıkmasına ve yararlanmasına,  neticesinde de haksız paylaşıma neden olacağı bilinmektedir.

-Güçlülerin ve zayıfların bir arada olduğu ülkelerde, Yasaların güçlüler tarafından yapılması ve uygulanmasının da güçlülerce kontrol edilmesi durumunda, o ülkelerde hiçbir zaman kastedilen manada bir “demokrasi” olmayacaktır. ”Bu gün dünyada yürürlükte olan demokrasi, çok üst mevkilerde alınmış kararların uygulanışına farklı farklı insan kümelerinin katkısını sağlamak suretiyle işliyor.”

 “Tarihin sonu mu?”

“..Şimdi meselenin can damarına yakın bir yerdeyiz. Faşizm ve komünizm dünya sistemine birer alternatif olmaktan çıktı. Yerküre artık-liberal-demokratik sermaye düzeni için dikensiz bir gül bahçesi haline mi geldi?

Sistemin zaferini kesin sayan çevreler de dahil olmak üzere olan bitene ciddiyetle eğilen bütün çevrelerde sistemin bu günkü üstün konumuna direnen, farklı bir yön öneren ve giderek meydan okuma potansiyeli taşıyan bir güç olarak İslâm’dan söz edildiğini biliyoruz.

Henüz dünya sistemi İslam’ı sarahaten kendi varlığına kasteden bir düşman olarak ilan etmedi.

İslâm’la dünya sistemi arasındaki ilişki ne abartılıyor, ne de büsbütün gözlerden uzak tutulabiliyor.

Neden böyle?

Çünkü dünya sistemi İslâm’la açık bir hesaplaşmaya girmek istemiyor.

Öte yandan İslâm’ı sistemin işleyişine engel olamayacak derecede törpülemek, ehlileştirmek, yoğurmak ve deforme etmek istiyor.

Yani dünya sistemi İslâm’ı karşısına açık bir hasım olarak aldığı takdirde bu zıtlaşmanın kendisi için bir ölüm-kalım çatışmasına varacağı tehlikesini görüyor.

Ama eğer İslâm’ı bir biçimde kendi devranına dahil edemezse beklenmedik bir zamanda ve zeminde öldürücü bir darbe ile tarihten silinebileceği korkusunu da taşıyor…” (1)

Filozof Companella, Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği “Güneş Ülke” özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmiştir;

Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür?

-Fikir hürriyetine, Vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor. Madem ki, düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir “Güneş ülke” yarın neden vücut bulmasın?” (2)

Ve Cambridge’de sunulan Tebliğler 

-Eğitim Kurumları;

..Bu çalışma’da “eğitim” sözcüğü, kısmen ya da tümüyle bu amaç için kurulan kurumlarda “sistematik olarak bilgi aktarımı ve kazanılması” eylemiyle ilgili olarak kullanılmıştır.

Bununla beraber, “Yine de aslında daha geniş bir anlam içeren eğitimin bu şekilde tanınması yetersiz ve eksiktir; çünkü eğitimin kültüre ve grupların ve bireylerin davranışlarına biçim veren toplumsal ve kişisel etkiler şeklinde daha geniş bir anlamı vardır. ..”

TARİHSEL BAKIŞ

“Müslüman eğitimin başlangıcı Hz. Muhammed (sav) zamanındaki Mekke’ye dayanır. Peygamberin tebliğ ettiği bu yeni din, Arabistan’da yaşayan halkların yerleşik kavramlarında, ilişkilerinde ve davranışlarında köklü değişikliklere sebep olmuştu.

Böylece İslami öğretilerin yanısıra, bu değişiklikler yeni dinin sürekliliğini ve tebliğini sağlayacak bir dizi yeni kurumun oluşturulmasını gerektirdi.

Tarihsel olarak bu kurumların birincisi ve her halde en önemlisi camidir. Çok kısa bir sürede diğer fonksiyonlarının yansıra İslami bir eğitim kurumu haline gelen cami, bu işlevini hiç bozmadan devam ettirmiştir.

Sonraları diğer eğitim kurumlarının da oluşturulması, caminin eğitimsel işlevini değiştirmedi.

Bugün cami, eğitimdeki yerini hâlâ korumaktadır ve görünüşe bakılırsa modern okul ve kolejlerin güçlü rekabetine rağmen, gelecek yıllarda da Müslüman âleminde camideki eğitim faaliyetleri devam edecektir.

Ayrıca, bir eğitim kurumu olarak caminin sözlü geleneğin hakim olduğu Arap toplumunun ilkel düzeyinden, yazılı geleneğe dayanan gelişmiş bir seviyeye ulaşmasında ilk ve en etkili vasıta oluşu da önemli bir gerçektir.

Peygamber esasen bir kitapla, daha doğrusu Kitap’la açıklanan bir mesaj getirdi: Bu kitap Kur’an’dı.

Böylece Kitap’ın çalışılması İslam dünyasındaki eğitim faaliyetlerinin kısa zamanda özünü oluşturdu. Diğer konular ise ikincil derecede kaldı ve Kur’an’ın öğretilerinin daha derinden anlaşılmasına hizmet edebilecek şekilde düzenlendi.

Yani okuma, yazma ve aritmetiğin amacı,

-Kur’an’ın daha iyi anlamak ve

-Öğrettiklerini uygulamaktı.

Peygamberin Allah’tan aldığı ilk emir “oku” idi; bu da her halde Kur’an’ın okunmasıydı.

Bu emir o günden beridir bütün Müslümanlara intikal etmektedir.

Hz. Muhammed’in hayatı boyunca, Müslümanlara okuma-yazmayı öğretmeleri halinde, gayrimüslimlerin hürriyetlerine kavuşmaları kabul edilmişti.

Kısaca Kur’an, Müslüman eğitiminin müfredatının özünü oluşturdu ve öyle de kaldı.

Yine de İslamiyet öncesi kökleşmiş sözlü geleneğin tümüyle bırakıldığını söyleyemeyiz. Bu gelenek yeni İslam toplumunda kurumlaştırıldı ve sistematik bir şekilde örgütlenerek ilerde de göreceğimiz gibi en çok eğitim yöntemlerinde etkisini hissettirdi.

İslamiyet öncesi dönemlerde, öykü anlatıcıları (el-Kassas) ve anlatıcılar (er-ravî) bu sözlü geleneğin temsilcileriydiler. Îslami dönemde de bu kimseler, yeni toplumun eğitimcileriyle yan yana görevlerine sürdürdüler.

Yeni eğitimciler Kur’an okuyanlar (kurra, tekili kari), özel öğretmenler (mueddib) ve diğer öğrenim görmüş kişilerdi (alim, fakih). Bu eğitimcilerin hepsi de bir öğrencinin en değerli niteliğinin hafıza olduğunu kabul ediyorlardı, çünkü Müslüman bilginlerin ilk amacı, hafız olabilmek için Kur’an’ı ve hatta hadisleri tam anlamıyla öğrenmekti.

Kur’an ve hadislerin böylesine önemli oluşu, Peygamberi de İnananların ilk öğretmeni durumuna getirmişti; çünkü o, Allah’in vahyini taşıyordu ve mükemmel insanın en yüce ömeğiydi.

Hz. Muhammed’in bu öğretmenliği, daha sonra Müslüman eğitiminin ana çizgisini oluşturdu.

Peygamberin yeni dini öğretmek için Arapları etrafında (halka) toplayan ilk kişi olduğu bildirilmektedir.(a)

..Peygamber tarafından yeni müminlerin eğitilmesi görevi, ölümünden sonra, sahabelerine ve sonra da ulemaya devroldu. El-İsfehanî, ilk sahabelerden olan İbn Abbas’ın Kabe’nin avlusunda oturup helal ve haram olan şeylerle ilgili soruları cevapladığını anlatır.

Hz. Muhammed’e halkını eğitme görevi,

-“Sizlere aranızdan birini Resul gönderdik; sizi şirk ve günahlardan temizliyor, size Kur’an’ı ve helal ile haramı öğretiyor” (11. 151) diyen Kur’an’ın kendisi tarafından verilmişti.

Keza, Peygamber ana babalara çocuklarını eğitmelerini ve onlara sert davranmamalarını tavsiye etmiş; çocuklara da Kur’anî ‘ öğretilere uyarak (XVII. 23) ana babalarına karşı saygılı ve nazik olmalarını emretmiştir.

İlk Halifelerin (Raşidun) devrinde Peygamber’in sahabeleri yeni topluma İslami değişik yönleriyle öğretme konusunda onu örnek aldılar.

Çocukların eğitimi ise, Peygamberin sağlığında olduğu gibi İslamiyet öncesi yöntemlerle yapılıyor olmalıydı…(b)

..Hicretin ikinci yüzyılı Müslüman eğitimin daha sonraki gidişatını önemli bir şekilde etkileyen iki gelişmeye sahne oldu.

Birincisi ve her halde en önemlisi, caminin bir eğitim kurumu olarak kabul edilmesiydi. Bunun nedeni, büyük ölçüde Arap toprakları dışında gerçekleştirilen Arap fetihleriydi.

Fetihler, Arap dilinin saflığını bozmuş, ayrıca ilk Müslümanları harekete geçiren dinî coşku, yerini kısmen de olsa dünyevî kaygılara bırakmıştı. Bunun yanısıra İslamiyet öncesi âdetler farklı bir kılıkla yeniden ortaya çıkıyorlardı; şiir sanatına daha çok ilgi gösterilmesini, aile ve kabileyle gurur duymayı buna örnek gösterebiliriz.

İşte bütün bu gelişmeler, Islamî eğitim sistemini etkilediler.

Arap dili de yeniden ilgi konusu olmuştu. Belirtildiğine göre Ali b. Ebu Talip, Ebu’l-Esved ed-Dualî’den Arapçanın üslup ve yapısının, Arap olmayan Müslümanlar tarafından bozulmasını önlemek için ilk gramer kitabını yazmasını istedi. Böylece çok kısa bir süre içinde, Arap dili camilerde öğretilmeye başlandı ve müfredat programında saygın bir yer tuttu.

Bu arada, özellikle Müslümanların kendi aralarındaki teolojik tartışmalar da yavaş yavaş alevlendi.

Bu tartışmalar, camide uygun bir ortam bularak, İslam teolojisinin (‘ilmü’l-kelâm) temelini oluşturdu, Kelam’ı tartışmak için ilk “halka”, el-Hasanü’l Basrî civarındaki Basra camisinde toplanmıştı.’(c)

Büyük fetihler çağının sonuna gelindiğinde, Araplar eski âdetlerini canlandırarak şiir okumak için kamuya ait yerlerde toplanmaya başladılar. Bu defa, Mekke’deki ‘Ukaz’ın yerini Basra’nı mirbad’i almıştı. Cahiz’in belirttiğine göre, şairler camide de bir araya geliyorlardı.’(d)

Böylece, caminin bir eğitim yeri olduğu onaylanmış oldu ve esasen dini temalara dayanan farklı konular, müfredatın ana bölümünü teşkil etti.

Eğitim kurumu olarak caminin en parlak dönemi, hicri ikinci yüzyılın başıyla üçüncü yüzyılın sonu arasına rastlar.(e)

Ayrıca bu, büyük İslam hukukçularıyla kelamcıların çıktığı dönemdir. En önemlileri İmam Malik b. Enes, imam Ebu Hanife, İmam Ahmet Hanbel ve imam Şafiî idi.

Halil Ahmed Faruk, Sibaveyh, el-Cahiz gibi önemli dilbilimcileri de bu çağda yaşamışlardır.

Bu dönemde, önemli bir başka Îslami eğitim kurumu olan kuttab da (Çoğulu katatib) gelişti. Gerçi bu kurum, İslamiyet öncesi Arabistan’da da bulunuyordu, fakat esasen Emevîler döneminden sonra Müslüman dünyasında en yaygın “temel” eğitim kurumu oldu.

Kuttab, gelişmesini yeni İslami şehirdeki faaliyetlere borçluydu; Kuran ve hadislerin yazılması ve Emevî dönemindeki Araplaştırma hareketinden sonra, hükümet dairelerinde görülen işler, Arapça yazım sanatının öğrenilmesini zorunlu kılmıştı.

Kuttab’ın farklı türleri vardı; Şalabî, Müslüman âleminin doğu ye batı kesimlerindeki kuttab tanımlarını karşılaştırarak, bu kurumun birinde okuma, yazma ve aritmetik, diğerinde ise Kur’an’ın öğretildiği iki türünün olduğunu ispatlıyor.(f)

Tabii bu, her kuttab’m muhakkak iki türden birine dahil olduğu anlamına gelmiyor; gerçekte Şalabî’nin yaptığı alıntılardan kuttab’lann çoğunun Kur’an’ın yanisira okuma, yazma ve aritmetiği öğrettiği anlaşılıyor.

Kural olarak kuttab’da bir tane öğretmen bulunurdu. İstisnaî durumlarda ise, öğretim iki ya da üç öğretmen arasında bölünüyordu; böylece Kur’an’ı bir kişi, diğer dalları da başka biri öğretiyordu.

Yine de İslamî şehirde eğitim faaliyetlerinin yürütüldüğü tek yer cami ve kuttab değildi; “Ulema”nın evleri ve “kağıtçı” (varrakun) dükkânları da ilk dönemlerde ve daha sonraları eğitimsel amaçlar için kullanıldı.

Üçüncü ve dördüncü yüzyıllar Müslüman eğitiminde en önemli gelişmelere sahne-olmuştur.

Bu dönemde cami eğitimi eşi görülmedik bir şekilde yaygınlaştı; cami, ibadet yeri ve toplumsal bir merkez olmasının yanisira, gerçek bir kamu üniversitesi haline geldi.

Camilerde kendi özel “halka”larını oluşturmak üzere toplanan kişilerin kalitesi ve ürettikleri seçkin yapıtlar, bunun en iyi kanıtıdır.

Bu sırada kuttab da, yapısında veya müfredatında herhangi bir değişikliğe uğramaksızın “temel” seviyedeki fonksiyonunu devam ettirdi.

Ayrıca bu dönemde iki yeni öğrenim kurumu daha oluştu; bunlar. Bilgelik Evi (Darü’l-Hikmet) ve Bilim Evidir (Darü’l ilm).

Bu iki kurumun en önemli özelliği sadece akademik olmalarıydı; cami gibi ibadet yeri olmamalarının yanısıra, akademik  faaliyetleri de özellikle dini bilimlerle sınırlı değildi.

Ayrıca camide yer alan akademik faaliyetlerin bazılarının dünyevî (seküler) olduğunu da belirtmeliyiz. Dünyevî ile dinî olanın Îslami toplumda görünmez bir şekilde iç içe geçtiği unutulmamalıdır. (3)

Darü’l-Hikmet ve Darü’l-ilm de, daha çok caminin müfredat programında yer almayan konulara önem veriyorlardı. Bu açıdan, bu iki kurum eski Yunan akademilerine benzerler…”(g)

Devam edecek…

Resim; http://desertpeace.wordpress.com/2010/08/02/zero-tolerance-at-ground-zero/

Kaynaklar;

(1) TARIHİN SONU MU? Francis FUKUYAMA v.d. Derleyenler, Mustafa Aydın, Ertan Özensel, Sahife;94

(2) Tarihte Türkler İçin Söylenen Büyük Sözler, M. Turhan Tan, İst. 1936, s. 45.

(3)  “İSLÂM ŞEHRİ “ Hazırlayan: R. B. SERJEANT, Çeviren: Elif Topçugil, 2. Baskı: İstanbul, 1997

(a) Buharî, Sahih, Kahire, 1352/1933,1, s. 15

(b) Bazı yazarlar kuttab’ın kökeninin İslamiyet öncesi döneme dayandığını söylemişlerdir. A. Talaş, Et terbiye ve’l’talim fil-islam, Beyrut, 1957, s. 15-8.

(c) Emin, Fecru’l’İslâm, 10. Baskı, Beyrut, 1969, s. 288.

(d) A. Guneyme, Tarih el-Cami’atü’l-lslamiyye, Tatvan, 1953, s. 8

(e) Guneyme, aynı eser, s. 30.

(f) Şalabî, aynı eser, .s. 22-5.

(g) Guneyme, .s. 51-52.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*