İslam Medeniyetinin Batı Hristiyanlığına Dönüşümü : “Tenk Yu Hacı !” (1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Toprakları değil algıları işgal et!

 

18 Ekim 2017 (Çarşamba) bir işim dolayısıyla Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçtim ve işimi bitirerek karşıya geçmek üzere gemiye bindim. Gemide ağırlıklı olarak gruplar halinde Arap Turistler de vardı. Kalabalık Araplardan bir grup, üst katta yaşlı bir beyefendinin tek başına oturduğu sıraya yönelince, yaşlı beyefendi, çocuk ve kadınların çoğunluk olduğu gruba birlikte oturmaları için yerinden kalkarak onları buyur etti. Önce gruptan Arap bir bayan, Müslüman bir ülkede aynı inanç nedeniyle kardeşi de sayılan yaşlı beyefendiye : “Tenk Yu” dedi. Arkasından da eşi olan beyefendi “Tenk Yu Hacı !” dediğinde, bir Müslüman olarak çok üzülmemin yanında, geldiğimiz noktayı yazmamın gerektiği düşünerek, Müslümanların nereden nereye geldiklerini bu dizide anlatmaya çalışacağım.

Yararlandığım kaynaklar :

“İslamiyet, Doğuşundan Osmanlı Devletinin Kuruluşuna Kadar”

Yazar : CLAUDE CAHEN, BİLGİ YAYINEVİ. Birinci Basım, Ağustos 1990.

Yazar CLAUDE CAHEN hakkında :

1909’da Paris’te doğdu. Sorbonne Üniversitesi Yüksek Öğretmen Okulunda ve Doğu Dilleri Okulunda tarih ve Önasya dilleri öğrenimi gördü, 1932’de yükseköğrenim kurumlarında öğretim üyesi olma hakkını veren sınavı başardı, 1940’ta edebiyat doktoru oldu. 1945-1959 arasında profesör olarak Strassburg Üniversitesinde çalıştı. 1959’dan bu yana Sorbonne Üniversitesinde profesördür. 1967 de konuk profesör olarak Michigan Üniversitesinde bulundu.

Yazarın bu kitabı yazmaktaki amacı (çevirmenin önsözünden) :

“…Asıl amacı, İslam tarih ve kültürünü, genellikle bundan hiç haberi bulunmayan Avrupalı okuyucuya öğretmek…”

“VII. yüzyılda, Roma İmparatorluğu’nun batıdaki yarısının Cermen saldırıları sonucu, temsil ettiği kültürle birlikte çöküşünün üstünden yüzyılı aşkın bir zaman geçmiş bulunuyordu. İmparatorluğun doğudaki Helenleşmiş (Yunanlılaşmış) öteki yarısı ile temsil ettiği kültür ise, Avrupa yakasında Asya kökenli göçebe boylarla Slavların saldırılarına, Asya yakasında da Aral Gölü’nden Irak’a kadar tüm İran’a egemen bulunan, antikçağ devletlerinin mirasçısı Sasanilere (İranlılar) karşı ikide bir parlayan savaş  ateşlerine rağmen yine de varlığını sürdürmekteydi.

Persler, Suriye ve Mısır’da Akdeniz kıyılarına kadar ilerlemişler, Bizans adı verdiğimiz Doğu-Romalılar da onları sonunda geri püskürtmüşlerdi; ama her iki büyük devlet de sürdürdükleri bu sonuçsuz savaşlardan bitkin duruma düşmüştü, işte İslamiyet bu dönemde ortaya çıkar.

İslamiyet’in doğuşu ve yayılışı bir mucize izlenimi uyandırır.

O güne kadar hemen hiç tanınmayan bir halk, yeni dinin verdiği güçle bir birlik oluşturmuş; birkaç yıl gibi çok kısa bir zaman içinde tüm Sasani İmparatorluğunu fethetmiş; Küçük Asya’nın batı kesimi dışında Bizans imparatorluğunun Asya ve Afrika’daki bütün topraklarına, Sicilya’ya, İspanya’nın büyük bölümüne yerleşmiş ve Avrupa’da daha birçok ülkeyi ele geçirmeye niyetlenmişti.

Böylece İslamiyet; Hindistan’ın, Çin’in, Habeşistan’ın, Batı Sudan’ın, bugün Fransa denilen Galya’nın ve Bizans başkenti Constantinopelin (İstanbul)  kapılarına dayanmıştı. Nice zamandır varlıklarını sürdüren eski devletler art arda yıkılıvermişler; Siriderya’dan Senegal’e kadar, bugün yarım milyar insanın yaşadığı koca bir bölgenin halkı, bu yeni inancı benimseyerek atalarının dinini inkâr etmiştir.

Üst üste gerçekleştirilen fetihlerle baş döndüren bir hız göstererek yayılan bu yeni kültür, insanlığın en parlak kültürlerinden biridir ve antikçağ kültür mirasının büyük kısmını alıp, onu yeni bir ruhla doldurarak, bir bakıma batı dünyasının eğiticisi olmuştur.

Bilmemiz gerekir ki, İtalya’da doğmuş bir ‘Thomas d’Aquin’den önce, Orta Asya’dan gelmiş bir İbn Sina yaşamıştır; yine bilmemiz gerekir ki, Fransa’nın, Almanya’nın ünlü Katedrallerinden çok önce Şam’ın, Kordoba’nın görkemli camileri yapılmıştır.

Bugün İslam ülkeleri Avrupa’nın çok büyük kültürel ve teknik ilerleyişine oranla, her ne kadar -kuşkusuz geçici olarak- geri kalmış durumda ise de, buna aldanıp onları küçümsemekten kesinlikle kaçınmalıyız.

Yine kaçınmamız gereken bir tutum da başka aşırılıklara düşmektir; yani İslam tarihini bundan böyle Binbir Gece Masallarından kaynaklanan bir hayal ortamının etkisinde incelememek; onu yabancı, alışılmadık ve çoktan geçip gitmiş bir dönem olarak, belirsiz bir özlemin konusu olarak görmemek; aksine bu tarihi, evreleri ve oluşum alanları çeşit çeşit görünse de, aslında yine de bir bütün halinde, insanlık tarihinin vazgeçilmez bir bölümü saymak zorundayız.  (1)

Prof. Gautier özetlemektedir : “İslâm medeniyetinin tekâmül (gelişim) hareketi durduğu zaman, biz işte onun vardığı neticelerden istifade ederek yeni bir medeniyet kurmaya başladık. Bu hâl, eski zaman koşucularının mukaddes meşaleyi elden ele vermelerini andırır. (2)

Profesör P. Hitti’nin “Precis d’Histoire des Arabes” ismindeki eserinin 1950’de neşredilen Fransızca nüshasının 149. Sayfasında da şu mühim kayda tesadüf edilir :

Latin Garb’ı, Astroloji kadar Astronomi’yi de tetkike sevk eden gayret, Endülüs tarikiyle (yoluyla) Müslümanlardan intikal etmiştir (geçmiştir). Bu sahalardaki İslâm eserlerinin başlıcaları İspanya’da, Arapça’dan Latince’ye tercüme edilmiştir.

Yine aynı sayfada diğer bir mühim nokta da şöyle anlatılmaktadır :

Avrupa dillerinin ekserisinde (çoğunda) yalnız yıldız isimleri İslâm menşelerine bağlanmakla kalmıyor, aynı zamanda Azimut, Zenith, Nadir vesaire gibi birçok fenni tabirler de Arapça’dan geçmek suretiyle, İslâmiyet’in Hristiyan-Avrupa’daki ilmî mirasının ne kadar zengin olduğunu göstermiş oluyor.”

İşte bundan da anlaşılacağı gibi, ilim sahasında Avrupa, İslam’ın muazzam servetine varis oluvermiş bir mirasyediden başka bir şey değildir. (3)

Bu haklı ve güzel itirafın sahibini takip eden L. A. Sedillot da, “Historie Generale des Arabes” ismindeki eserinin 1877 Paris baskısının, birinci cildinin birinci sayfasındaki şu hakikati ilk söz olarak tespit etmektedir :

“Müslümanları ve onların bütün Orta Çağ boyunca yeni medeniyet üzerine icra ettikleri tesiri unutulmaya mahkûm etmekte herhalde hususî bir kas(ı)t olsa gerektir.”

Bu Garp nankörlüğünün sebeplerinden bir de, İslâm inhitatın (gerilemesinin) eski muhteşem devirlerimizi unutturacak dereceleri bulmuş olmasında gösterilir.

E.F.Gautier’nin “Moeurs et Coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin, 1955 Paris baskısının 235. Sayfasında, bu nokta şöyle izah edilmektedir :

“Gözlerimizin önünde İslâm’ın bugünkü hali bulunduğu için, biz onu medeniyetin en esaslı amili (etkeni) tasavvur etmekte (görmekte) güçlük çekiyoruz.”

Burada bir not düşülmesi gerekmektedir.

Prof. Gautier ne demektedir ?

Biz İslam’ı bugünkü hali ile değerlendirdiğimiz için, onun mükemmel bir medeniyet kurucusu olduğu gerçeğine inanmakta zorlanıyoruz.

Elbette bu duruma gelinmesinde :

Kıskançlıktan doğan inkârın,

Ve kimi ilim ahlâkına sahip olmayan bilginlerin, Batı Medeniyetini doğrudan Antik Yunan Medeniyetinin bir devamı olarak göstermesi,

– Ve bu kasıt – inkârın, bizim kitaplarımızda da aynen kopya edilerek işlendiğini de unutmamak gerek.

Aynı müellif (yazar), (Prof. Gautier) aynı eserinin 251. sayfasında da, Garp nankörlüğünün ırkî cephesini şöyle anlatır :

– “Rönesans’ın ilk kekeleme anları öyle bir devre tesadüf etti ki, barbarlıktan uyanmakta olan Avrupa, İslâm medeniyetine bitkin bir hürmetle bakmaktaydı. Taklidine imkân olmayan bu örnek karşısında cesaretini kaybeden Garbın kolları sarkıyordu. Herhalde biz bugün de tamamıyla aksine bir ifrata (aşırılığa) düşüyoruz. Irkî dalaletlere (sapkınlığa) dayanan bu sersemce nankörlüğümüzden dolayı kendi kendimizi ne kadar ayıplasak yeridir.”

Yine aynı menbaın (kaynağın) 282. sayfasında da şu satırlara tesadüf edilir :

-“Bizim Rönesans’ımız, İslâm medeniyetinin hatırasını çabuk unuttu; hâlbuki onlara karşı çok büyük minnetleri vardı. Buna rağmen klasik eski çağa çılgınca ve mahviyetle (alçakgönüllülükle) bağlandı. Bu tercih, nankörlükten başka bir şey olmamakla beraber mazur görülebilir; çünkü derin sebepleri tamamıyla seçilebiliyor. Yunanla Roma’nın Garp medeniyeti, o derin manâsıyla biz Garplılar için, Müslümanların Şark medeniyetinden çok daha kolay anlaşılabilecek bir şeydi. Muazzam bir mazinin varisi ve yeryüzünün en eski medeniyetinin mümessili olmak korkunç bir şeydir : İslâm’ın şanlı mazisiyle bugünkü aşağılık halinin tarifi ise budur.”

Hıristiyan Garb’ın bu tarihî nankörlüğü bilhassa on dokuzuncu asırdan beri, tedricen (yavaş yavaş) azalmakta ve birçok büyük müellifler bugünkü Garp medeniyetinin hakikatte Yunan-Roma kültüründen değil, doğrudan doğruya İslâm medeniyetinden doğmuş olduğunda artık ittifak etmektedir.

Dikkat edilecek mühim bir nokta vardır. Avrupa’da İslam medeniyetinden umumiyetle (genellikle)Arap Medeniyeti” şeklinde bahsedilir ve hatta İslâm tarihine de çok defa “Histoire des Arabes = Arap Tarihi” denilir.

Bunun sebebi, İslâmiyet’in menşei(nin) Arabistan ve Kur’an’ın lisanı(nın) da Arapça olmasıdır.

İşte bundan dolayı “Arabe” kelimesi gittikçe “Müslüman” mefhumunu (kavramını) da ifadeye başlamıştır.

Buna mukabil (karşılık), Osmanlı İmparatorluğunun azamet devrinde yazılmış eserlerde de İslâmiyet “La Religion des Turcs = Türk Dini” ismiyle anılmış, fakat inhitat (gerileme) devrimizden itibaren bu isim artık unutulmuştur. “Arabe” kelimesinin bugün hâlâ “Müslüman” manâsın(d)a kullanılmasındaki mahzuru (sakıncayı) nazar-ı itibara (göz önüne) alan Garp müellifleri (yazarları), İslâm medeniyetinin ırkî ve milli manâsıyla bir Arap medeniyeti olmadığını ehemmiyetle (önemle) tebarüz ettirmektedirler (göstermektedirler).

Meselâ, medeniyet tarihine ait külliyatıyla meşhur Will Durant, “Histoire de la Civilisation” külliyatıL’age de la Foi” serisi, Francois Voudou’nun birinci cilt Fransızca tercümesi, 1952 Paris baskısının 305. sayfasında bu mühim noktayı şöyle anlatır :

– “Fatihler öyle bir müsamaha (hoşgörü) gösteriyorlardı ki, o sırada Arapça’yı dünyanın en edebî ve en ilmî lisanı haline getirmiş olan şairler, alimler ve filozoflar içinde Arap kanından olanlar ancak küçük bir ekalliyet (azınlık) teşkil ediyordu.”

Arthur Pellegrin’in “L’İslam dans le Monde” ismindeki eserinin 1950 Paris tabının (baskısının) 92. sayfasında da şu izaha tesadüf edilir :

-“Eğer Arap münevver kütlesi (aydınları) yalnız kendi imkânlarına bırakılmış ve işgal edilen memleketlerin yeni mühtedilerinden (dinden dönenlerinden) feyz almış olmasaydı, belki de o kadar ileri gidemez ve o kadar yükselemezdi. Yunan-Latin kültürüyle son derece meşbu (dolu) olan o yeni Müslümanlar, Arap fikriyatına usûl, vuzuh ve derin tetkik itiyatlarını (alışkanlıklarını) soktular; Kur’an tefsiri, bundan geniş bir nispette istifade etti. Çünkü malûm olduğu veçhile (şekilde), Kelâmullah’ın (Allah’ın sözünün) mukaddes metni, her türlü fikir hamlelerinin ilham kaynağı idi. İşte bununla da sabittir ki, Kur’an-ı Kerim esas itibariyle insan fikrinin en yüksek nazariyelerini (teorilerini) beslemeye kâfi gelecek fikirlerle hislerden mürekkep (oluşan) bir servet ihtiva etmektedir (içermektedir).”

Profesör Gautier’nin yukarıda bahsettiğimiz “Moeurs et Coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin 230. sayfasında, “Bedevi aşiretlerde medeniyet tohumları yoktur” denildikten sonra, 231. sayfasında da İslâm medeniyetinin ihtida etmiş (sonradan müslüman olmuş); ayrıca Arap (Arap olmayan) milletlerin müşterek (ortak) eseri olan Şark medeniyeti olduğundan ve Arap kavminin işte bu medeniyete ancak zemin hazırladığından bahsedilir.

Bu yazılarımızın birincisinde de söylediğimiz gibi, Hint âlimlerinden Asaf Feyzi’nin Fransızca nüshası 1956’da neşredilmiş (yayınlanmış) olan “Conferences sur L’İslâm” ismindeki eserinin 18. sayfasında, İslâm medeniyetinin teşekkülünde (oluşumunda) en fazla Türklerle İranlıların amil (etken) oldukları tespit edilmiştir. (4)

Devam edecek…

Büyük Bir Medeniyet nasıl oldu da rehberi olduğu toplumların gerisine düştü ?

– Düşmekle kalmadı da, onların bıraktıklarına kurtuluş reçetesi olarak yapıştı?

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızca düzenlenmiştir.

http://www.dailymail.co.uk/travel/travel_news/article-2901717/Saudi-Arabian-tourists-world-s-biggest-spenders-splashing-14-BILLION-shopping-trips-abroad-year.html

Kaynaklar :

(1) “İslamiyet, Doğuşundan Osmanlı devletinin Kuruluşuna Kadar”, CLAUDE CAHEN, BİLGİ YAYINEVİ. I. Basım Ağustos 1990.

(2) “Batı Kaynaklarına Göre İslâm Medeniyeti”, İsmail Hami Danişment, Derin Tarih yayınları, Kasım 2015.

(3) A.g.e. Sahife:55.

(4) A.g.e. Sahife:26.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*