İşgalci askerler yerlerini danışmanlara bırakır. Sıra toprakların yerine algıları işgale gelir (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Algıların işgali, yozlaştırmanın en zahmetsiz yoludur. İnsan ne yerse, ne okursa ve ne izlerse odur. Bu her ne olursa… Algı işgalinde gelinen noktayı veya toplumun içerisinde bulunduğu ahlaki seviyeyi açılan davalarda (ve içeriklerinde) görebilirsiniz.

Hayati derecedeki küçük ayrıntıların gözden kaçmasının nedeni, kişinin karakter ve deneyimi ile ilgilidir. Farkındalık bir karakter, bir aydınlanma meselesidir.

Farklılık bir toplum için gelişmenin kaynağı ve zenginliktir.

Tekdüzelik itaatkar” olmayı emrederken; farklılık kişiyi sorgulamaya, araştırmaya zorlar.

Farklılıklar, üzücü bir durum veya tehdit değil; olumluyu (gelişmeyi) besleyen can damarılardır.

Diziyi, “Lozan bir Antlaşma mı, yoksa Anlaşma mı” sorusuna cevap arayarak sonlandırıyor ve her zaman olduğu gibi yazılanlarla okuyanı baş başa bırakıyoruz.

Osmanlının Parçalanma Sürecine Sürüklenmesi

Osmanlının parçalanmasında İngilizler kadar Ruslar da başroldedir.

Rusların ezeli derdi :

“…Ülkenin karayla kuşatılmış pozisyonu ve dünyanın su yollarına erişim arayışı, Rusların devamlı olarak Baltık, Karadeniz ve Boğazlar konusunda endişelenmesine neden olmuştur…

Geliştirilmeye başlandıkları andan itibaren Rus doğal kaynakları, Sovyet gücüne büyük ölçüde katkıda bulunmuştur. Rusya’nın hem zenginliği hem de bu zenginlikten yararlanmada coğrafi ve iklimsel engelleri, şimdi bile bir mücadele konusu olmaya devam etmektedir…

Asya topraklarının yakınlığı, savaştan daha farklı bazı ilişkilere neden olmuş, açık denizlere hâkim olma gereği olmadan, Rusya’nın Asya’da görkemli bir şekilde genişlemesini sağlamıştır…” (1)

1738 Yılında Açıklanan, Rus Çarı I. Petro’nun 1725 Yılında Yazmış Olduğu Vasiyetnamesi

” Bütün evlatlarım, birbirini takiben, Avrupa ülkelerinde hükümran olacaktır, zirâ Avrupa’nın bütün devlet kuruluşları köhnemiş ve ihtiyarlamıştır.

Fakat Rus Saltanatı inkişâf (gelişme) hâlindedir, biz bu inkişâfı aklımızla bulmuşuz. Gelecek nesillerimizin elinde bir “talimat” niteliğinde olsun diye, ben “Vasiyetname”mi aşağıdaki vasiyet şeklinde yazdım.

…7-İngiliz hükümeti ile birlik olup temasları sıklaştırın. Çünkü ticarette ve devlet idaresinde bu bize faydalı olur. Gemi inşaatı için gerekli bütün malzeme onlardan alınacaktır. Bu temas hem silah, hem de gemicilik için çok faydalıdır.

…9-Rusya devletini, dünya devleti yapabilmek için, onun başkentinin, Asya ve Avrupa hazinelerinin anahtarı olan İstanbul olması lazımdır.

Acele ve noksansız olarak çalışıp, İstanbul’un batı topraklarına sahip olmak gerekir. Şüphesiz ki İstanbul’a sahip olan Şah, dünyada İlahi Şah olacaktır.

Bu maksadın hedefine ulaşabilmesi için, daima Türkiye ile İran arasına fitne-fesat tohumları ekilmeli, kavga ve savaş çıkarılmalıdır.

Bu iş için Sünni ve Şii mezhepleri arasındaki ihtilaflar en keskin silah ve yenilmez ordudur.

Rusya’nın nüfûzunu Asya’da yaymak için, Sünni-Şii ihtilafları en iyi vâsıtadır. Türkiye ile İran arasındaki muvazeneyi (dengeyi) öyle bozmak lazımdır ki (fitne-fesatla), onlar birbirleri ile hiçbir zaman anlaşamasınlar.”(2)

Peki, İngilizlerin derdi nedir?

(Son Pâdişah-VI.Mehmet) Vahdettin’i, özellikle “Malaya” zırhlısı isimli savaş gemisi ile sürgüne götüren İngilizler, bu olayı Dünya (İslam Alemi) kamuoyuna öyle bir pazarlarla ki, herkes parmak ısırır! Elbette o gün için İngiliz gazeteleri ülkemize gelmemiş ve bizim de bundan bir haberimiz olmamıştır.

Neden “Malaya” Gemisi?

“VI. Mehmed’in Halife olarak temsil ettiği “Federal Malay Devleti”nin, Malaya süper drednotu ile Malta’ya ulaşmıştır..” (O günkü ingiliz gazetelerinden)

Bu gemi yıllar sonra, M.Kemal Paşa’nın vefatında da ülkemize, kendisini son kez selâmlamak üzere gelecektir.

Bu kısa açılıştan sonra, İngilizlere ve “Şark Meselesi”ne geçebiliriz.

– Şark Meselesi : İslamlığın doğuşunu, Haçlı seferlerinin başlamasını ve Osmanlı Türklerinin Avrupa’ya ayak basmalarını menşe olarak kabul edenler çoğunluktadır.

– Şark meselesi: “..1815’te isimlendirildikten sonra, XIX. yüzyıl boyunca devam ederek, XX. yüzyılın ilk yirmi yılı içinde, kesin olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülmesiyle ortadan kalktı..

“Şark” kelimesi Doğu’yu ifade etmekle birlikte, “Şark Meselesi” kavramı doğrudan, Batılılar nezdinde Osmanlı Devleti’ni ifade etmektedir. 1815 yılı îtîbariyle ortaya çıkan Şark Meselesi, Osmanlı Devleti’nin tamamen ortadan kalkmasını hedeflemiştir.

– Doğu Sorunu (Şark Meselesi), siyasi bir terim olarak, ilk defa 1815 yılında, Viyana Kongresi’nde kullanılmıştır.

– E. Driault’a göre, “Doğu Sorunu, (kökeni) Haçlı Seferleri’ne değin inen, Doğu-Batı mücadelesinin evresidir”.

– Albert Sorel, “Avrupa için Doğu Sorunu’nun, Osmanlı Türklerinin Avrupa’ya ayak basmasıyla başladığını” öne sürer.

– M. Lhéritier ise, Doğu Sorunu’nu, önemli bir yol kavşağı olan Doğu Akdeniz’in özel jeopolitik konumuna dayandırır.

– Bununla birlikte tarihçiler genellikle, Doğu Sorunu terimini büyük devletlerin Osmanlı toprakları üzerindeki rekabetinden kaynaklanan bir dizi bunalımı nitelendirmek için kullanırlar.

– (Yusuf) Akçura, Türk tarihçiliğine yeni görüşler de getirmiştir. Şark Meselesinin temelinde îktisadın yattığını ilk fark eden her halde odur. Zîra, bu meselenin “Sanayi İnkılâbı ile mamul mallarına açık pazar saydıkları Osmanlı İmparatorluğunu paylaşamamaları sonucunda, aralarında rekabete girişmelerinden doğduğunu”, 1902’de yayımladığı bir makalede belirtmiştir.

Şark Meselesi” (Doğu sorunu) özetlenecek olursa :

– Türkler, Müslüman olduktan sonra bir dünya devleti kurdular ve İslam’a bayraktarlık yaptılar. Bu meselenin çözümü, “Otu çek, köküne bak!” anlayışı ile; Türkler İslam’ı terk edecek, başa dönecek ve tekrar Türkleşecekler. Böylece ortada Batı için bir sorun kalmayacaktır.

Çarpıcı bir örnek daha :

Yıl, 1932. Yer, Belçika’da Dünya Güzellik Yarışması’nın yapıldığı salon.

“…Jüri Başkanı kürsüye geçerek, elindeki Türkçe ve Fransızca belgeye göre şöyle konuştu:

– ‘Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa Hıristiyanlığının zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. Müslüman kızlarının geleceğinin böyle olması temennisiyle, Türk güzelini Dünya güzeli olarak seçiyoruz.” (3)

Büyük devletler, Osmanlı’yı çözmek  kendi devlet geleneklerine özendirmek için; meşrutiyet, hürriyet vs. adı altında Osmanlı’ya yön vermeye çalışırlar. Tanzimat buna en belirgin örnektir.

Tanzimat’la başlayan ve Meşrutiyet’le devam eden olaylar, Osmanlı devlet siyasetini özünden ayırıp, çözülmeyi çabuklaştıracaktır. Bu doğrultuda Abdülaziz’in öldürülmesi (meselesi):

– Abdülaziz, askerî gücünü İngiltere’den sonra ikinci duruma getirmiş, savaş gemilerinin sayısını arttırmış, Mısır’ı Osmanlı toprağına (tekrar) katmış, çok kısa süre içerisinde demiryolları döşemiş, İstanbul’da dünyanın ikinci tünelini açtırtmış, eğitimde ve sporda önemli adımlar atmış, Asya Mûslümanlarına subay göndermiş olan bu pâdîşâhın, İngilizler başta olmak üzere, ‘gâvur ajanları’nca öldürülür…

…Abdülhamit dönemi, ‘Genç’, ‘Jön’ ve Yeni’ denilen ‘Osmanlılar-Türkler’in, İngiliz ve Fransızlarla ortaklaşa, kendi ülkeleri aleyhinde çalışmaları altında geçer. Abdülhamit, 2.Meşrutiyet ve 31 Mart Olayı da dahil olmak üzere, saltanatı süresince, İngiliz, Fransız ve Rusya’nın, (ülke) içerisindeki sivil-asker ajanlarının muhâlefetiyle uğraşır.

Abdülhamit’in ‘hal’inden (tahttan indirilmesinden) sonra, (yönetimde) büyük ölçüde İttihat ve Terakki Cemiyeti söz sahibi oldu.

Bu dönem, İngiltere Büyükelçisi’nin arabasının, üniversiteliler tarafından Bankalar Caddesi’nden Galatasaray’a kadar -atlar yerine kendilerini arabaya koşarak – çekildiği dönemdir.

Almanların Balkanlar’da demiryolları inşaatına başlaması, İngiltere, Fransa ve Rusya’yı, Almanya’yla karşı karşıya getirmişti, İngiltere, Osmanlı Imparatorluğu’nun parçalanmasından, Almanya ise toprak bütünlüğünün korunmasından yana siyaset yürütüyordu.

Bu durum 1. Dünya Savaşı boyunca devam ederken, savaşın sonuna doğru, beklenmedik bir olay oldu. 3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması’yla, savaş sırasında Rusya’ya geçmiş olan Kars, Ardahan ve Batum’un, yapılacak halkoyuna bağlı olarak Osmanlı’ya verilmesi öngörülmüş ve birkaç ay sonra yapılan oylamayla bu iller Osmanlı’ya katılmıştı. Osmanlı ordusu da 16 Eylül 1918’de Bakü’yü almıştı ve Dağıstan’a doğru ilerliyordu.

19 Eylül 1918’de, Filistin’de, Mustafa Kemal’in 7. Ordu’su İngilizlerle karşılaştı, İngilizlerin saldıracağı haber alındığı halde, İsmet ve Ali Fuat’ın komuta ettiği kolordular, Allenby’nin baskınıyla bozguna uğramış ve sağ kalan askerlerle birlikte, bugünkü Halep’in kuzeyine kadar geri çekilmişti.

Daha sonra, İngiliz kuvvetleri karşısında bozguna uğramış olan Mustafa Kemal ve İsmet Paşa, kurulacak yeni devletin yöneticileri olarak iktidara gelecek, İngiltere’nin bölgeye vermek istediği biçim gerçekleşecekti.

Osmanlı ordusu Azerbaycan’da ilerlerken, İstanbul’dan gelen haberle, İngilizlerle yapılmış olan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) doğrultusunda, sınırların savaş öncesi duruma çekilmesi emrediliyordu.

Mondros’un 7. maddesiyle, Müttefiklere ‘istediği yerleri işgal hakkı’ veriliyordu.

Mütâreke imzalandığı sırada askerlerin bulunduğu yerler, sınır olarak tespit ediliyordu, İngilizler, Musul ve Azerbaycan’da bu şarta uymadılar. Istediği yeri işgal hakkı, mütârekenin öngördüğü sınırlama ile bağlı değildi.

Devlet mekanizması, bütünüyle İngiltere’nin emrine girmişti. Aykırı davrananlar Malta’ya sürülüyordu.

İngilizlerin tasarısı doğrultusunda yeni bir dünya şekilleniyordu. İngilizler, daha savaş yılları içerisinde, bazı girişimlerde bulunmuşlar ve Hindistan yolu üzerinde bulunan Afganları, Yemenliler de içinde olmak üzere Arapların tümünü maaşa bağlamışlardı.

Yeni siyasete göre :

Anadolu’da yeni bir devlet kurulacak.

– Osmanlı’ya ait silahlar toplanacak ve Doğu Anadolu’da İngiltere’ye karşı kurulmuş “Şûralar” dağıtılacak.

– Osmanlı ordusundan alınmış silahlar, askerî depolarda toplanacak, sonra bu silahlar, Müttefik devletlerin kurduğu gizli teşkilatlar eliyle ‘depolardan kaçırılıp’, Anadolu’da yeni devletin emrinde (olan) çetelere verilecekti.

Mustafa Kemal’in Samsun’a vardığı günlerde, yalnız Yunan işgaline karşı, kimin tarafından destek sağlandığı belli olmadan, İstanbul başta olmak üzere, halk toplantıları düzenlenecek ve Italyanların, Yunanlardan önce Anadolu’ya çıkıp ilerlemeye başlamış olmalarına karşın, (Yunanlılara olanın aksine) İtalya’ya ve diğer devletlere karşı hiçbir kıpırdanış görülmeyecek ve oyun, Yunanistan’ın Anadolu’ya çıkışı ile başlamış olacaktı.

Yunanların İzmir’e çıkartılmasıyla katliam yapılacaktı ve buna bütün dünya Müslümanları tepki gösterecekti. Sultan’ın ve Halife’nin esir bulunması nedeniyle Yunanistan’a karşı savaşacak güçler, Ankara’nın, yani yeni devletin emrinde toplanacaktı. Bu güçler sayıca fazlalaşıp örgütleninceye kadar, Yunanistan’ın Anadolu’daki harekâtı Müttefikler tarafından sınırlandırılacaktı.

Mondros’a göre, Osmanlı’nın sahip olduğu silahlı güçler Müttefiklerin emrinde olacak ve Yunanistan’a karşı kullanılmayacaktı. Dolayısıyla, yeni devlet yeterli güce gelinceye kadar, Yunanistan’a karşı mücâdeleyi, her biri kendi başına hareket eden ve nereden desteklendiği açıkça belli olmayan çeteler yapacaktı.

Mustafa Kemal de millî devleti kurmak amacıyla Samsun’a çıkartılmıştı.

Anadolu’ya verilecek yeni biçim oluşturuluyordu. Batı Anadolu’daki Yunanlar göstermelik bir düşmandı. 100.000 kişilik bir askeri güçle Anadolu’ya sürgit hükmetmenin mümkün olmadığı, başından beri bilinen bir gerçekti. Yunanlar Anadolu’ya mağlup olmak üzere gönderilmişlerdi. İş, Yunanları yenecek gücün oluşum sürecini hazırlamaya kalmıştı.

Anadolu’da kurulacak yeni devleti Osmanlı’nın tasfiyesi işinde kullanmak için, uluslararası sahaya taşımak gerekiyordu. Yunanistan’a karşı zafer kazanılmalıydı. İnönü Savaşları bunun örneğidir: Oyalama ateşinden sonra, gece yatılıyor, sabah kalkınca ortada düşman diye bir şey görülmüyor. Gecenin karanlığında düşman geri çekilmiştir ve bu, I. İnönü Zaferi olarak anılacaktır.

Amaç, Osmanlı’yı ortadan kaldırmak, İstanbul’u halkın gözünde küçük düşürüp yeni devleti temsil eden güçlerin gelişmesini sağlamaktır. Yeni devletin bağlı olacağı en önemli kural, Mondros Mütârekesi ile saptanmış olan, adına “Millî Misak”, “Millî Ahid” denen sınıra bağlı kalmaktır. Yeni devletin vazgeçilmez kuralı, saptanmış sınırlar içerisinde hareket etmek ve bu sınırlar dışında bulunan hiçbir olaya karışmamaktı. Müslümanlara yönelik katliamlar, “herkes başının çaresine baksın” görüşüyle umursanmayacak, Balkanlar, Azerbaycan, Irak ve Suriye ve Arabistan’daki Müslüman katliamına ses çıkarılmayacaktı, İstanbul ile Ankara arasındaki fark buradan kaynaklanıyordu.

Nihâyet, 24 Temmuz 1923’te Lozan’da, tıpkı Mondros Mütarekesi’ndeki “önüne konan yazıya imzanı at” örneğinde olduğu gibi; yeni devlet, eskisinin yerine konmuş oluyordu, İngiltere, Mondros’ta olduğu gibi, Lozan’da da ne istemişse ona imza attırmıştı. Osmanlı Saltanatı ile Hilâfet târih sahnesinden silinmiş, yerini, geçmişle olan bütün bağları kopartmış olarak, yeni bir devlet almıştı.

Bu, Tanzimat’tan beri süren “Osmanlı’nın Tasfiyesi”nin hikâyesidir. (4)

İşte tüm (ve hâlâ ısrarla gizlenmek istenen) hikayemiz…

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1) Rusya Tarihi / A History of Russia Nicholas V. Riasanovsky – Mark D. Steinberg. (Sahife: 7-8)

(2) Vasiyetin tamamı için bakınız:http://www.canmehmet.com/car-i-petronun-1725-yilinda-yazdigi-vasiyetnamesi-ve-vasiyetnamenin-nato-ile-ilgisi.html

(3) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/sevr-tezgahi-ile-sark-meselesinin-halledilmesi-osmanlinin-tasfiyesi-gozlerden-kacirilmistir-5.html

Kaynak:(4) “Osmanlının Tasfiyesi”, Cengiz YAZOGLU.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*