İran ve Yunan Tarihi, Osmanlıların Dünya Müslümanlarının Liderliğinden Neden Vazgeçtiğini Söyler mi (8)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Bu Yüce Millet, her türlü Toprak İşgalini bir gün defedebilir. Bir gün defetmekte zorlanacağı ise, Zihin İşgali‘dir.

 

Yunanlılar! Onları dövüp hamura dönüştürebilirdi, ama İngilizler! Bu bir başka meseleydi. Zafer sarhoşluğu ve gururuyla dolu olmalarına karşın, Türk birlikleri yorgun, paçavraya dönmüş giysileriyle ve cephane sıkıntısı içinde, büyük silahlardan ve mekanize savaş imkânlarından yoksun durumdaydı. İngiliz birlikleri ülkeye alışmıştı, subayları deneyimli, mevzileriyse güçlü ve iyi tahkim edilmiş durumdaydı. Arkalarında büyük toplarla donanmış savaş gemilerinden oluşan muazzam bir armada ve uçaklar, onların da arkasında bütün kudreti ve ihtişamıyla Britanya İmparatorluğu duruyordu.

İngilizler savaşmaya niyetlenecek olurlarsa, Türklerin yenilgisi kesindi. Fakat acaba savaşmak niyetinde miydiler ? Yoksa blöf mü yapıyorlardı. Bütün sorun bunun anlaşılmamasındaydı. (1)

Artık Türkiye’nin kabul edebileceği barış şartlarını bildirmesinin zamanı gelmişti. Bu koşullar, Misak-ı Milli’dekilerle aynıydı. Türkiye, yabancı müdahalesi olmaksızın, kendi sınırları içinde bağımsız bir egemen devlet olmalıydı.

…Fakat her ne kadar övgüye bayılıyor, bütün bu dalkavukluğu kana kana içiyor, sahnenin en ortasında kurumla geziniyor olsa da, Mustafa Kemal her zamanki akılcılığını, sağduyusunu ve berrak hedefler saptama alışkanlığını korudu. Hiçbir hayale kapılmadı.

Türklerin neler yapabileceğini tam olarak biliyordu. İmparatorluk ya da yeni topraklar fethetmek rüyalarını gerçekleştirmek gibi bir serüvene girmeyecekti.

Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu. Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti! Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı.

Ona gelenlerden bazılarına :

– “Hepimiz, bütün Müslüman kardeşlerimizin özgür olmasını dileriz. Ancak, dileklerimizin ötesinde onlara hiçbir şekilde yardım edemeyiz” cevabını verdi. Meclis’te de şunları söyledi: “Ben ne bütün İslam milletlerinin birliğine, hatta ne de Türk halklarının birliğine inanıyorum. (2)

**

Yukarıdaki alıntılar, İngiliz İstihbarat Subayı H.C. Armstrong tarafından kaleme alınan  ünlü “Bozkurt” kitabına aittir. Bu Kitap,  Mustafa Kemal Paşa tarafından okunmuş ve cevaplandırılmıştır. (3)

**

Şimdi de Yunanlı Siyasetçi (Başbakanlardan) Venizelos’a kulak veriyor ve Mustafa Kemal Paşa’yı (1934 Yılında) Yüksek Nobel Barış Ödülü için aday göstermekle şeref kazanırım.”  diyerek, Nobel Komitesi Başkanına yazdığı mektubu aktarıyoruz (*)

Not : Parantez içerisinde ve italik fontta verilen günümüz Türkçesi kelimeler, okuma kolaylığı için yazıya tarafımızca eklenmiştir.

“Bay Başkan,

Yedi asra yakın bir süre zarfında Yakın Doğu ve Orta Avrupa’nın büyük bir kısmı kanlı mücadelelere sahne olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ve sultanların mutlakîyetçi idareleri bunun başlıca amili (sebebi) idi. Hristiyan milletlerin İmparatorluğa bağlanmaları ve bundan mütevellit (doğan) Salibin Hilâle (Hristiyanlığın İslâm’a) karşı yaptığı kaçınılmaz mücadeleler, kurtulma emeli ile bu milletlerce yapılan isyanlar, Osmanlı İmparatorluğu sultanların idaresinde kaldığı sürece devamlı tehlike kaynağı teşkil eden bir durum husule getiriyordu.

Mustafa Kemal Paşa’nın muhasımlarına (düşmanlarına) karşı yaptığı milli harekâtın galibiyetle sonuçlanmasını müteakip 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, bu istikrarsız duruma son verdi. Bir milletin hayatında bu kadar kısa bir süre içinde böylesine köklü bir değişme nadir vuku bulmuştur. Teokratik bir rejim içinde yaşayan, din ile hukuk kavramlarının birbirine karıştığı çökme yolundaki bir imparatorluğun yerini, güç ve hayat dolu modern ve milli bir devlet almıştır.

Büyük devrimci Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı hızla, mutlakîyetçi sultanlar rejimi yıkılmış ve gerçekten lâik bir devlet kurulmuştur. Millet tümüyle çağdaş uygarlıkların önünde yer almak için şevk ile ilerleme yolunda bir atılım yapmıştır. Barışı takviye hareketi yeni ve seçkin Türk devletine bugünkü görüntüsünü veren tüm iç reform hareketleriyle birlikte yürümüştür.

Türkiye, yabancı unsurlarla meskûn (farklı milletten ve/veya dinden insanların yaşadığı) vilâyetlerini terk etmek hususunda tereddüt etmemiş ve antlaşmalarda belirtildiği üzere kendi milli sınırları ile samimi şekilde iktifa ederek (yetinerek) Yakın Doğu’da barışın gerçek bir savunucusu olmuştur.

Kanlı mücadeleler nedeni ile uzun yıllar Türkiye ile düşman durumunda kalan biz Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yerini alan bu ülkede vuku bulan bu köklü değişikliğin etkilerini duyan ilk kimseler olduk. Anadolu faciasının hemen akabinde kendini yenileyen Türkiye’ye bir anlaşma fırsatı görerek elimizi uzattık. O, bu uzanan eli samimiyetle kabul etti. Ciddi anlaşmazlıklarla ayrılmış olan milletlerle samimi bir barış örneği veren bu yakınlaşmadan sadece, iki ülke için olduğu kadar Yakın Doğu barışı için de yararlı sonuçlar doğmuştur.

Barışın medyun (borçlu) olduğu bu kıymetli katkının sahibi kişi, Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’dır. Bu nedenle 1930 yılında Yunan Hükümet Başkanı sıfatı ile ben Türk-Yunan Paktı’nın imzası ile Yakın Doğu’da barışa doğru yeni bir devir başlarken, Mustafa Kemal Paşa’yı Yüksek Nobel Barış Ödülü için aday göstermekle şeref kazanırım. İhtiramatı faikamın (yüksek saygılarımın) kabulünü rica ederim, Bay Başkan.

E.K. Venizelos”

**

Kaldığımız yerden tekrar İran Tarihi’ne dönüyoruz :

…Osmanlı Sultanı I. Selim (1512-1520), Çaldıran zaferinin ardından bütün dikkatini Arap Ortadoğusu’nu fethetmeye vermişti. 1520’de ölünce, yerine Kanuni veya batıda tanındığı üzere “Muhteşem” Süleyman (1520-1566) geçti. Doğu Anadolu’da Safeviler bir ihtilaf konusu olmaya devam etse de, yeni padişah önceliği Avrupa kıtasındaki batı sınırlarına vermişti. Nüfusu, zenginliği ve Avrupa’ya yakınlığı nedeniyle Balkanlar, Osmanlı hükümdarları için her zaman öncelikliydi…

Sünni olan Özbekler, özellikle hükümdarlığın Şii niteliğine karşı meydan okuyorlardı. Osmanlılar da yine Sünni olmanın yanı sıra evrensellik ve bütün Müslümanları yönetme iddiasıyla, bu temele karşı daha büyük bir tehdit oluşturuyordu.

Buna rağmen (Safevi-İran Şahı) Tahmasb’ın meşruiyetiyle İran’ın istikrarına karşı en büyük tehdit içerdeki Kızılbaşlardan geliyordu. Onların daimi biçimde temsil ettikleri radikal Şii düşüncelerini askeri güçleriyle pekiştirmeleri, İran’ın siyasi açıdan bölünme ihtimaliyle bir araya gelince Tahmasb’ın yönetimine karşı tehdit oluşturuyordu. Üstelik Radikal Şiilik, Tahmasb’ın evrensel ve eşzamanlı liderliği temsilinin yanı sıra halkın geniş kesimleriyle ve özellikle şehirlerdeki Şii ulemayla ilişkilerini baltalıyordu. (4)

Tarih neden “gelecek”tir ?

..İdeolojik bir yönü olmayan Anadolu İhtilali, Mustafa Kemal Paşanın kafasında, politik strüktürü (yapıyı) değiştirerek memleketi kurtaracak yeni bir rejim kurmayı hedef tuttuğundan, İzmir’in işgali ve hükümetin işgâl karşısındaki tutumu, ihtilâl liderinin işine çok yaramıştır Halka, dış düşmanı göstererek devlet düzeni dışında bir organizasyon kurmak, sonra bu organizasyonu memleket haklarını korumayan hükümete karşı işletmek, Anadolu İhtilâlinin stratejisine temel teşkil eder.

İzmir’in işgali, Mustafa Kemal Paşaya bu fırsatı vermese idi, ihtilâlin en büyük dayanağı olan orduyu bile İstanbul’dan ayırmak güç olurdu…

İyi bir tesadüf, Mustafa Kemal Paşanın Anadolu’ya geçişi ile İzmir’in işgalini zaman bakımından denk getirmiştir.

Fırsatlardan faydalanmayı bilen İhtilâl Lideri, ilk merhalede, memleketi yalnız dış düşmanlardan kurtaracak adam rolünde görünmüş ve ihtilâlci hüviyetini gizlemiş olmasına rağmen, İzmir’in işgalini hükûmete karşı alabildiğine istismar etmiştir.

…1919 Türkiye’sinin şartları, böyle bir ihtilâl için fazla elverişli değildi. (Sahife:230)

İzmir’in işgali, Türk istiklâl Harbinin gerçek cephesini ve savaşılacak asıl düşmanı tâyin etmiştir. (Sahife:230)

İngiliz, Fransız ve İtalyanların, Anadolu’nun muhtelif yerlerinde bulundurdukları kontrol subayları ve Samsun ve Ankara gibi bazı yerlerdeki küçük işgal müfrezeleri, bu devletlerin Türkiye ile yeni bir harbe girişmiyeceğini gösteriyordu. Zaten harb sonrası, durumları icabı İngiltere’nin, İtalya’nın hattâ Fransa’nın (da) yeni bir harbi göze almayacakları belli olmuştu.

Bu büyük devletler, yenilmiş Osmanlı Devleti’ne zafer programlarını politik yollarla ve hazırlıkları devam eden barış andlaşması İle kabul ettireceklerini umuyorlardı.

Fakat Yunanlıların önemli kuvvetlerle Anadoluya çıkmaları, kendilerine verilen bölgeyi ilhak için, gerekirse harb etmek niyet ve kararında olduklarını açıkça ortaya koymuştu.

Türkiye her şeyden önce kendi topraklarından bu küçük devleti atmak zorunda idi. Bunu yapamadıktan sonra büyük devletlerin emellerine karşı durmak mümkün olamazdı.

Şu hâlde Türk kurtuluşunun sağlanması için girişilecek istiklâl harbinin asıl cephesi Batı Anadolu’da kurulmuş demekti. Dolayısiyle savaşılacak düşman da belli olmuştu. Türk istiklâl harbinin plânı bu gerçeğe göre hazırlanabilirdi. (5)

Aşağıdaki satırlar, Yunan ordusunda dönemin Kolordu Komutanlığını da yapmış olan  Prens Andrew’e aittir :

– “…Biz düşmanı (Türkler’i) Küçük Asya’nın nihayetsiz genişlikleri içinden Kürdistan’a ve İran sınırlarına kadar kovalayabilir miydik ?

Bizim zayıf kuvvetlerimizle öyle bir memleketi işgal etmekliğin, ne demiryolları ve ne de anayolları olmayan bu memleketi ekip içmek ve işletmek işinin ne derece mümkün olduğunu anlamak için Küçük Asya haritasına bakmak yeterlidir

Bu yeni hududu, Bursa-Uşak hattını, 500-600 kilometre uzunluğundaki hudutları tam manasıyla düşman bir memlekette 100 bin neferlik bir kuvvet ile konmaya imkân yoktu. Er geç biz kendimizi bir çıkmaz içinde bulacaktık, hatta galip gelsek bile, düşman düzensiz teşkilatı ile, gerçekte olduğu gibi, bizi duraksamaksızın hırpalayabilirdi.

Gerçek amaç ve hedef ne idi ? Asya’nın fethi ve Türk Devleti’nin yok edilmesi.

Bu teşebbüs, Yunanistan tarafından, kısmen seferber edilmiş zayıf askeri kuvvetleriyle, hiçbir malî desteksiz ve dışarıdan hiçbir yardımsız olarak boşa çıkarılacaktı.

Başlangıçta, Yunan ordusunun karşısında cephe tutan bir Türk Ordusu yoktu. Yalnız bizim birliklerimizi türlü türlü yollar ve usullerle hırpalayıp yoran bazı düzensiz birlikler vardı.

Basitçe söylemek gerekirse bizim cephemizin karşısında düşman ordusu yoktu. Yalnız bazı düzensiz çeteler vardı. Fakat ordumuz, MÜTTEFİKLER TARAFINDAN TAYİN EDİLMİŞ OLAN BELİRLİ BİR HATTIN DAHA ÖTESİNE İLERLEMEYE İZİNLİ DEĞİLDİ.

Bunun mânâsı da şudur: MÜTTEFİKLER, DÜŞMAN ORDUSUNUN TEŞKİLATLANMASINI VE TAARRUZLARINA BAŞLAMASINI BEKLEMEYE YUNAN ORDUSUNU MECBUR ETMİŞLERDİ.

Ordunun durumu da iç açıcı değildir. 1916 yılı Eylül’ünde Selanik’te, Yunan subayları, “Amyna” ya da “Savunma” denilen (bir) cemiyet kurdular. Amaçları, Yunanistan’ı “Büyük Harp”e sokmaktı. 1917 Haziranı’nda Kral Konstantin’i tahttan indirdiler, kendilerine itaat etmeyen 2.000 subayı ordudan kovdular. Güvendikleri küçük rütbeli subayları büyük makamlara geçirdiler.” (6)

Burada meraklıları için bir not düşülmelidir : 

Olayların içerisindeki Yunanlı Kolordu Komutanı ne demektedir ?

“…Ordunun durumu da iç açıcı değildir. 1916 yılı Eylül’ünde Selanik’te, Yunan subayları, “Amyna” ya da “Savunma” denilen cemiyet kurdular. Amaçları, Yunanistan’ı “Büyük Harp”e sokmaktı. 1917 Haziranı’nda Kral Konstantin’i tahttan indirdiler, kendilerine itaat etmeyen 2.000 subayı ordudan kovdular. Güvendikleri küçük rütbeli subayları büyük makamlara geçirdiler.”

Bu ifadeler,  “Şark Meselesi”ni anlayabilmek; Büyük Devletlerin çizdikleri büyük resmi -benzerlikleri- görebilmek için, Osmanlı İmparatorluğu’nun o döneminde yaşananlar ve İttihat-Terakki’nin uygulamaları ile eşleştirilebilir. Daha ileri boyutta araştırma yapacaklar, ilgili dönemde, İran ve Rusya’da yaşananlara da bakmalıdır. Bu ülkelerde nerede ise aynı dönemlerde –belki de birilerinin tetiklemeleri ile- aynı olaylar yaşanmaktadır.

**

– “22 Şubat 1922’de (Yunanlı) Gounaris, (Lord) Curzon’a yazdığı mektupta, ümitsizliğe düştüğünü bildiren bir mektup yazar (belirtir). Levazım azalmıştır, para ister, Yunanların kaynakları tükenmektedir. Türkler, yalnız Rusya’dan değil, Müttefik (İşgalci olan) devletlerden de yardım alırken, Yunanlar, azalan levazım ve kaynaklarını karşılamak için para isterler. Yunanistan’ın güçlenmeye, taze savaş malzemesine ve malî desteğe acil ihtiyacı vardır. İngiltere, gerekli olan yardımı yapmaz, Curzon 6 Mart’ta verdiği cevapta, savaşın diplomasi yoluyla çözülmesinden yana olduğunu bildirir. (Yazarın kaynağı; H.Howard, a.g.e., Sy.265)

Bu noktada da bir açıklama yapmak gerekmektedir :

– Yunanlılara İzmir işgalinin başında her türlü yardımı yaparak savaşa sokan İngilizler, (maksatlarına ulaşmış olmalılar ki) Yunanlılara şimdi : “Buraya kadar, artık savaş yok! Başınızın çaresine bakınız!” demektedir. (7)

**

Padişah, nihayet Damat Ferit Paşa ile hükümet edilemeyeceğini anlamaya başlamıştı. İhtilâlcilerle (Mustafa Kemal Paşa kastedilmektedir) anlaşmaktan başka çıkar yol olmadığını da idrak etmişti. Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşaların eskidenberi arkadaşları olan Abdülkerim Paşa vasıtasıyla bir anlaşma yolu bulmayı denemek istediler. Abdülkerim Paşa, Sadrazam ile de görüşerek teşebbüse geçti. Anadolu harekâtını idare edenlerle bir yerde buluşup konuşmak için Ali Fuat Paşa’ya teklifte bulundu.

…8.5 saat süren bu konuşmada, Padişah’ın etrafında birleşmekten, hükümet ile milletin anlaşmasını teklif etmekten başka bir şey söylemedi ve bir formül teklif etmedi. Tarafların mutabık oldukları tek nokta, Padişahın kişiliği ve otoritesi idi.

Mustafa Kemal Paşa bu hususta şöyle diyordu :

“Muhterem büyük padişahımız efendimiz hazretlerinin beyanname-i hûmayunlarındaki irşatların, hükümet ve milletimiz için yegâne ulaşılacak gaye olduğunda tamamen müşterekiz. Necip milletimizin ve cümlemizin zât-ı akdesi hilâfetpenahiye olan hürmet ve sadakat bağlarımızın sarsılmaz bulunduğuna asla kimsenin şüphe ve tereddüt etmeğe hakkı yoktur. Hakan-ı celilüşşanımızın her türlü arzu ve iradelerine başeğmek bizim için büyük bir nimettir… Bugün ve ilelebet, bu noktayı necata sadakatim katidir. Bilcümle mesai arkadaşlarımızın kâfi hissiyat ve inançları aynıdır.  Alelûmum ve büyük ve alicenap vefakâr milletimizin dahi bundan başka türlü mütehassis olmasına imkân mutasavver değildir. Halife-î akdes ve padişahı celilüşşanımız hakkındaki sadakat ve ubudiyet ve sonsuz hürmetlerimizin her ne olursa olsun daima mahfuz bulundurulacağını bütün mukaddesatımız üzerine yemin ile bir kere daha teyit eyleriz.(Anadolu İhtilali, sy.299)

İhtilâlcilerin başı ve sözcüsü (Mustafa Kemal Paşa) bu suretle Padişaha teminat verdikten sonra Ferit Paşa Hükümeti ile anlaşmayı reddetmiş ve Ferit Paşa’nın derhal istifa etmesini istemiştir. Ferit Paşa’ya karşı da bir teminat verilmesini lüzumlu gören Mustafa Kemal Paşa, Abdülkerim Paşa’ya şöyle diyordu:

– “Eğer kendi şeref-i şahsîleri ve hayatları hakkında bir güna tereddütleri varsa, bugün için bu gibi şeylerle iştigal tenezzülünden pek yüksek olan milletimiz namına kendilerine istedikleri tarzda söz ve teminat vermeyi dahi milletimizin menfaati mukteziyatından addederiz.”

Mustafa Kemal Paşa, Abdülkerim Paşa’ya yazdığı uzun telgraflarda, Damat Ferit Paşa hükümetinin bütün hıyanetlerini birer birer saymış ve arada tehdit etmeyi de unutmamıştır. İhtilâlin, iktidarı yıldırmak için söylediği sözler şu şekilde kaleme alınmıştı :

“Harekât-ı milliye, vüs’atı kâmile ile İstanbul’a ilerlemektedir. Bittabi, Ferit Paşa ve rüfekası buna tamamen vakıftır.”

“İzmit, Bolu, Zonguldak ve Şile’deki Kuvayi Milliye’nin hareketi için emre intizar eyledikleri bildirilmektedir.”

“Bilcümle ecnebi devletleri, kemali hüsnü niyetle millete ve bizlerle şahsen temas ve münasebete girdiler.”

«İngilizler, bilhassa devlet ve milletimizin umur-u dahiliyesine ve meşru maksat takip ettiği tahakkuk eden harekât-ı milliyemize kâfiyen müdahale etmiyeceklerine dair söz verdiler. Milleti, mukadderatını murakabede kabine ile karşı karşıya serbest bıraktılar.” (A.g.e., Sy.300)

Abdülkerim Paşa, bu telgraf konuşmasının notlarını aynen Padişaha ve Sadrâzama gösterdi. Anadolu 15 günden beri İstanbul ile bütün ilişiğini kesmiş bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın tehditlerinin bir kısmı lâftan ibaret değildi. İstanbul, bütün bu tehditlere, 15 günden beri gördüğü olaylarla iyice inanmıştı. Hükümete bağlı olan mutasarrıfların, valilerin ve kumandanların Anadolu’ya sokulmadığı, girenlerin ihtilâlciler tarafından kaçmaya mecbur veya tevkif edildikleri unutulacak kadar geride kalmış olaylar değildi.” (8)

İngiliz Diplomat, Wilfred S. Blunt, gurgulanan oyun doğrultusunda yaşanacakları (neredeyse bir kehanet -!- derecesinde), yazdığı “İslam’ın geleceği” isimli eserde anlatır.

Diplomat Blunt, bakınız ne demektedir :

“Türkiye’de bile, bir Avrupa İmparatorluğu olarak Osmanlı’nın siyasal yenilenmesi fikri terk edildi ve şu an kimse Boğaz’ın miadının dolmasının birkaç seneyi geçeceğini düşünmüyor. Yirmi yıl, belki de beş yıl öncesinde bile durum böyle değildi, ancak şimdi vaziyet bundan ibaret.”(Sy.56)

“…Yalnızca bir zaman meselesi olacaktır. Bu yüzden inanıyorum ki İslâm, sadece Avrupa ve Batı Asya’daki bir siyasal kayba değil, ayrıca Rusya’nın yutacağı Müslüman nüfusunun bulunduğu Osmanlı topraklarının kaybına hazırlıklı olmalıdır. Tabii Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın simgesi olarak gördüğü Osmanlı Türklerinin bir gün Müslümanlıktan çıkmaları tarihin ilginç bir intikamı olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır. (Sy.96)

“…Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde, bu çöküş ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, İngiltere’nin İslam’la ilgili rolü açıkça belirlenmiş bulunuyor. Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak- Britanya koruması altına alınmalı ve siyasal varlığı, Avrupa’nın başka saldırılarıyla rahatsız edilmeyecek şekilde resmen garanti edilmelidir. (9)

Diğer bir kaynak, Clair Price ise şunları yazmaktaydı :

“1907 İngiliz – Rus Antlaşması’ndaki İngiliz teslimiyetçiliğinin derinliklerinde yatan sırrı açığa çıkartan bir karardı.”

“Osmanlı Halifeliği, emperyalizmin önünde duran son büyük engeldi.”

“1907 Antlaşması, bu engeli parçalayıp attı… İslam Halifeliği tahrip edilmişti ve şimdi Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan, Türklere zorla kabul ettirildiği gibi çok az ülke, böyle enkaza çevrilecek kadar dövülüp hırpalanmıştır.”(10)

Yıl 1909…

Sultan 2. Abdülhamid,  zorla alınan ve “Seni millet azletti!’ ifadelerini içeren bir fetva ile tahttan indirilmiştir. Olacakları önceden büyük bir isabetle tahmin eden Sultan, daha sonra (31 Mart 1909 tarihinin önemini) anlatmaktadır :

Bundan sonra ne padişahlığın ve ne de hilâfetin ehemmiyeti kalmayacaktır… Ben, (padişahların sonu) olacağım.”

Yaşananlar üzerine, Başkâtip (Ali Cevat) Beye :

– “Bu gazetelerin makam-ı saltanat ve hilâfete bu kadar tecavüz etmelerine bakılır ise, bundan böyle ne padişahlığın ve ne de hilâfetin ehemmiyeti kalmayacaktır. Zan edersem ben hatem-ül mülûk  (son padişah ) olacağım” (11) diyecektir.

İnönü’nün  Lozan görüşmelerinin yapıldığı dönemlerde, bir dönüşü esnasında Atatürk’le baş başa trende görüştüğü konu da bu olmalıdır.

– “Ya Hilafeti kaldırırsınız…”

– “Ya da!”

Hayim Naum, Londra’da, derhal Lord Kürzon (Curzon) ile temas aradı ve temin etti. O zamanki İngiliz politikasının nazımı mevkiinde bulunan bu Lord, nesebinin bir tarafıyla Yahudi idi. Hahambaşı, davayı aynen kabul etmek için bütün şartlara malik bulunan Lord’u, ancak Türkiye’ye bazı ivazlar (tavizler) vermek ve istiklâlini kabul etmek mukabilinde ona islâmiyete arka döndürtmenin mümkün olacağı mevzuunda ikna etti. Böylece Türkiye’de, İslâm âlemi üzerinde nüfuz ve ehemmiyet ifade edecek hiçbir vasıf kalmayacaktı.

Hayim Naum, İngiliz Lord’una, milyarlarca Sterling ve yüz binlerce insan feda ederek elde edilemeyecek bir kazancı, basit ve bedava bir formülle takdim ediyordu.

Hayim Naum’un son sözü şu oldu :

“ Türkiye’nin mülki tamamiyetini kabul ediniz; onlara, ben, İslâmiyet temsilciliğini attırmayı kabul ve taahhüt ediyorum.”
– İleride, ileri bir müverrihin (tarihçinin) en ince noktalarına kadar teyit edeceği ve kaynakların en emininden devşirdiğimiz bu bilgiye ilâveten kaydedelim : Lord Kürzon, Hahambaşının bu teklifi karşısında o kadar heyecana düştü ki, bir İngiliz politikacısına yakışmayacak bir tarzda hislerini belli eden bir taşkınlık gösterdi, elini hararetle uzatıp teklifi kabul ve Hayim Naum’u tebrik etti.

– Bunun üzerine Hayim Naum, derhal koşar adımla Lozan yolunu tuttu. İsmet Paşa Lozan’dadır ve o güne kadar hemen her devletle anlaşmış olduğu halde bir türlü İngilizlerle anlaşmanın çaresini bulamamıştır. Şüphesizdir ki, Ankarayla beraber, hiçbir tertipten haberdar değildir.

– Hayim Naum, derhal İsmet Paşa ile bir konuşma yaptı ve onunla, geceleyin, geç vakitlere kadar beraber kaldı. Son derece nazik, gizli ve hileli bir dil kullanan Hahambaşı, teklifini, Türk Murahhaslar Heyeti Reisi’ne, mümkün olduğu kadar zehirsiz ve yumuşak şekilde bildirdi. Heyet Reisi, hayretler içinde, bu teklif ve telkine şu cevabı verdi:

– “Meseleyi Ankaraya bildirip mütalâa (görüş) ve direktiflerini aldıktan sonra size cevap verebilirim.”

Ve İsmet Paşa, teklifi, şifreyle Ankara’ya bildirdi.

– Ankara’daki Devlet ve Hükümet Başı, haberi alır almaz, derhal Hayim Naum’un Ankara’ya gelmesi talimatını gönderdi.

– Hahambaşı hemen Türkiye yolunu tuttu. Amerika’da giriştiği propagandalar muktezası (gereği) olarak, büyük ve son derece sempatik bir Türk dostu tavrını almayı unutmamıştı.

– Hayim Naum’un dâvaya verdiği ehemmiyet derecesini düşünün ki, kendisi aile efradına fevkalâde düşkün bir kimse olduğu ve ailesi Haydarpaşa taraflarında oturduğu halde bunca hasrete rağmen onlara bir “Nasılsınız?” bile diyememiş, Sirkeci garında inip, doğru Haydarpaşa garında trene atlamış ve dosdoğru Ankara’yı boylamıştır.

– Lozan’da İsmet Paşa, maiyetinden birine, “bir gece evvel Hahambaşının kendisine geldiğini; şu şu, şu, şu tekliflerde bulunduğunu” anlatıyor ve o zatla Paşa arasında, aşağıdaki konuşma geçiyor :

– Yahu, bu kerata bize İslâmi temsilciliğimizi kaldırtmak istiyor.

– Hiç olacak şey mi bu?

– Vallahi öyle…

– Ya ne olacak şimdi ?

– Ankara’ya yazdım; bakalım ne cevap verecekler?

Hayim Naum, Ankara’da bir gece kalıp derhal İstanbul’a dönüyor ve Ankara’dan aldığı talimatı hâmil olarak (taşıyarak) Lozan’a damlıyor.

– Gerisi malûm… Lozan’daki Türk Murahhaslar Heyeti, resmen imzaladıkları muahede hükümleriyle, hiç de böyle, bütün bir tarih ve hayata bedel fedakârlık ifadesinde bulunmadıkları ve sadece dürüst bir anlaşmaya imzalarını atmak vaziyetinde oldukları halde, birdenbire aradan her maniin kalktığını ve anlaşmanın imkân safhasına girdiğini görüyorlar.

– Fakat zahir yüzüyle pek iyi tanıdığımız Lozan Muahedesi, tâ Ankara’daki kulis arkasından bu şekilde idare olunuyor ve bu kulis anlaşmasından Lozan’daki Heyet ve Reisi, her türlü mesuliyet payına uzak kalıyor. Zira, hükümleri dürüst olan muahedeyi imzalayan onlar, mukabil teminatın merkezi ise başkalarıdır.

Hayim Naum, o gün bugün, bir daha Türkiye’ye dönmemiştir. Yeni istikamet ve davalar peşinde, başka iklimlere ulaşmış, Mısır Hahambaşılığına geçmiştir.

– Hayim Naum’un derhal Türkiye’den uzaklaşmasını, belki bir gün işin içyüzü sezilir de dinine ve milliyetine bağlı bir Türkün tecavüzüne uğrar diye korkusuna atfedenler de vardır.

– Fakat bizce bu uzaklaşmadan gaye, Türkiye dâvasının hallolunmuş bulunduğuna ve günden güne de biraz daha hallolunacağına dair itimattan başka bir şey değildir.

– Böylece aziz Türk vatanı (…) sistemle ve yavaş yavaş aslî kaynağından uzaklaştırılmış; Mohaç Meydan Muharebesinin gazileri, garp âleminin asırlar boyunca istihsal (elde) edemediği bir neticeyi (…) devşirivermiştir.

– Gizli Yahudi kurmaylar emrindeki Avrupa politikası, şu ince (döviz – düstur)la ifade olunabilir : Yabancı medeniyetleri garba özendirip kendi kendilerinden uzaklaştırmak; böylece onların, başkalarını kendilerine benzetmesi tehlikesine mani olmak; maksat yerine gelince de gerçek terakkinin işte bu olduğu medihleriyle (övgüleriyle) pohpohlamak; ve mukabil (karşı) millî cereyanları irtica, gerilik damgası altında suçlandırmak… Garbın işte bu plânı, bir Yahudi buluşuyla ve Türk milletinin en nazik anında, hikâyesini arz ettiğimiz şekilde işlemiş ve sene 1923’ten itibaren sular işbu noktadan akmaya başlamıştır. Yarının tarihçisi bu hakikati görecektir.” (12)

– “İsmet Paşa, anlaşıldığına göre Lozan’da İngilizlerle bir nev’i gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul’un Hahambaşısı Hayim Naum Efendinin telkinleriyle, hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu. Peki ya dört-beş ay önceki hilafete bağlılık hatta hilafetin kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kat’i ifadeler ve İslam âlemine bunun duyurulması hususundaki telaş ve heyecan ne olmuştu ?” (13)

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Yazılardaki vurgulamalar ve alt çizgiler tarafımızdan yapılmıştır.

Açıklama ve kaynaklar:

(*) Kaynak: Atatürk’ün Millî Dış Politikası. C. II, s. 241-245. Kaynağın aktarıldığı makale: http://uvt.ulakbim.gov.tr/uvt/index.php?cwid=9&vtadi=TPRJ%2CTTAR%2CTTIP%2CTMUH%2CTSOS%2CTHUK&c=google&ano=94570_5a0a3793c26acfb0d83ce4d0f86fffe6  Mektubun içeriği (makaleden alındı, sy.11) :

(1-2) Bozkurt, H.C. Armstrong.

(3) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/yasak-kitap-bozkurt-geercekte-turk-dostu-mudur-1.html

(4) MODERN İRAN TARİHİ, ERVAND ABRAHAMIAN, TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI. 4- BASIM: ŞUBAT 2OI7, ISTANBUL. Sahife:154

Ervand Abrahamian: İran’da doğup İngiltere’de büyüyen Ermeni asıllı Ervand Abrahamian, lisans ve lisanüstü eğitimini Oxford Üniversitesi’nde, doktorasını ise Columbia Üniversitesi’nde tamamladı. Şu anda City University of New York, Baruch College’da tarih profesörü olan Abrahamian’ın başlıca eserleri arasında Iran Between Two Revolutions (1982), Radical Islam (1989), Inventing the Axis of Evil (2006) ve A History of Modern Iran (2008) sayılabilir. (Bakınız: http://www.metiskitap.com/catalog/author/1509 )

(5) Anadolu İhtilali, Sabahattin Selek, Sahife:229-230)

(6) Felakete Doğru, Prens Andrew

(7) Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, Sahife; 657

(8) Anadolu İhtilali, Sabahattin Selek,

(9) İslam’ın geleceği, Wilfred S. Blunt, , Sahife:105

(10) Türkiye’nin Yeniden doğuşu, Clair Price, sahife, 110-121

(11) Değişmeyen gündem 31 Mart  05 Nisan 2011 06:33 ramazanblc@gmail.com DAHA FAZLASI VE KAYNAKLAR İ,ÇİN BAKINIZ: http://www.canmehmet.com/demirelin-millet-gercegi-ogrenmeye-hazir-degil-dedigi-yeni-devlet-mayalaniyor-5.html

(12) Büyük Doğu Dergisi 21-28 Ekim 1949, Sayı:2-3; (Vesikalar Konuşuyor, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / s. 96-104)

(13) Feridun Kandemir sayfa: 96-97 (http://gercektarihvekultur.blogspot.com/2010/08/lozanda-turkiyeyi-neden-yahudi-din-adam.html)

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*