İnsan kendi yerine cinayet ve sömürü araçlarını geliştirmektedir.(3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

İngilizler ve Fransızlar, Türklerin –Osmanlıların- başarılarının nedenini bulmak için uzun araştırmalar yapan ve bunun şifreleri çözen iki millettir. Türkler son 15 asırda, 78 devlet kurmuş; bunların 9’u İslam öncesi, 69’u Müslüman olmalarından sonradır. Bunlardan; Çubukoğulları Beyliği 7 yıl, Osmanlı, 623 yıl hüküm sürmüştür. Batının merakı; İkinci dönemde kurulan 20 Türk Beyliği içinde Osmanlılar ne yapmıştır da, bir Cihan İmparatorluğu kurarak, uzun süre devam ettirmişlerdir?

Osmanlının sırrı nedir?

Yaygın bilinenin aksine Türkler -Osmanlılar- Kuruluşun ilk dönemlerinde İslam ile çok yakın değildirler. Yaşamları Türk kültür değerleri üzerine kuruludur.

Aşağıda Türkleri Osmanlı yapan sırrı anlamak adına, kuruluş öncesi ve kuruluşunun hemen sonrasındaki yaşamlarından kısa bir özet verilmektedir.

Osmanlı ve Osmanlılık…

Ertuğrul Gazi (1198-1281), Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Beyin babasıdır.

Babasının Süleyman Şah olduğu, 1227 yılında Moğol istilasında atıyla girdiği Fırat Nehri’nde boğulunca, Oğuz Türklerinin Kayı Boyu’nun başına oğlu Ertuğrul’un geçtiği söylenir.

Bununla birlikte Bizanslı tarihçi Halkondil’in kayıtlarında babasının GündüzAlp olduğu yazılıdır (Ayasofya Kütüphanesi no 3204).Enver’inin Düsturnamesi ve Tavki’i Mehmet Paşa’nın Tarihi gibi önemli Osmanlı kaynakları da bunu ifade eder.

Cengiz’in ülkesini talan ettiği sırada babası, Selçuklu topraklarında yaşamak üzere kabilesiyle beraber ülkesini terk etmiş, Amu Derya’yı geçip, Oğuzların yoğun olduğu Ard havzasına gelmişti.

1220’lerde Horasan’ın kuzey sınırına, oradan Karakum Gölü’nün güneyine, oradan da Merv yoluyla Ahlat’a ulaşılmıştı.

Moğol ateşinin Doğu Anadolu’yu da sarması üzerine kabilesine daha uygun bir yer arayan Süleyman Şah, Rakka civarında Caber Kalesi yakınında Fırat Nehri’nden geçerken boğuldu.

Babalarının vefatından sonra, Ertuğrul Gazi aşirete reis seçildi. Ağabeyleri Sungur Tekin ve Gündoğdu, kendilerine bağlı aşiret mensuplarıyla beraber Ahlat’a geri döndüler.

Ertuğrul Gazi ise kardeşi Dündar Bey’le beraber batıya hareket ettiler. Sivas yakınlarında konakladıkları sırada Selçuklu ordusuyla büyük bir Moğol birliğinin savaşına şahit oldular.

Selçukluların yenilmekte olduğunu görünce, yiğitlik ve mertlik esaslarına göre, kuvvetleriyle onların yardımına koşan Ertuğrul Gazi, Selçukluların galip gelmelerini sağladı.

Bunun üzerine Selçuklu Devleti’nin hükümdarı Sultan Alaeddin, Ertuğrul Gazi’ye iltifat ederek hilat gönderdi ve Ankara yakınındaki Kamdaglar bölgesini ikta olarak verdi (1230).

Ertuğrul Bey, bir müddet burada kaldıktan sonra, oğlu Savcı Beyi Konya’ya gönderince, Bursa ile Kütahya arasındaki Domaniç Dağları yaylak, Söğüt ile Karacaşehir kışlak olmak üzere kendilerine verildi.

Bunun üzerine Ertuğrul Gazi aşiretiyle beraber gelip Söğüt ve Domaniç’e yerleşti. O civarlarda Omran Afşar ve Çavdar aşiretlerinin etrafa verdikleri zararlara da engel oldu…

Bu arada Hristiyan tekfurlarla da iyi geçinmeye dikkat etti. Adaleti, halka olan muamele ve yardımları o kadar çoktu ki, Hristiyan tebaa bile kendisini sevip sayıyordu.

Ertuğrul Gazi’nin günden güne kuvvetlenmesi Karacahisar Tekfuru’nu kendisine cephe almaya yöneltti.

Bunun üzerine teşvik ettikleri Selçuklularla birlikte gelerek Karacahisar’ı kuşattılar. Moğolların Konya Ereğlisi’ni kuşatması üzerine Sultan Alaeddin geri döndü. Ancak Ertuğrul Gazi kuşatmaya devam etti. Bir müddet sonra kaleyi fethetti…

Ertuğrul Gazi, Selçuklu Sultanı Alaeddin’in vefatına kadar altı sene boyunca çevrenin fethi için bütün gayretiyle çalıştı. Sultanın vefatından sonra, Selçuklu hükümdarları arasındaki taht ve taç kavgalarına karımayarak, Söğüt bölgesinde tekfurlarla mücadeleye devam etti.

1281 ya da 1283 yılında 92 veya 96 yaşındayken Söğüt’te vefat ederek oraya defnedildi.

Ertuğrul Gazi, çevresinde bulunan beyliklerden devletlerin durumlarının ve siyasi şartlarının gayet iyi değerlendirmişti.

Komşularıyla iyi geçinerek aşiret ve tebaasını güçlü bir durumda huzur ve rahat içinde yaşattı.

Ertuğrul Gazi’nin ölümünden sonra küçük oğlu Osmanin Gazi, aşiretin reisi oldu.

 

Osmanlı Devletinin kuruluşunda Ahiliğin yeri ve Ahi’lik

Dilbilimciler arasında “Ahi” sözcüğünün kökeni konusunda görüş birliği yoktur.

Ahi kelimesinin kaynağının Türkçe olduğu görüşünde olanlar “aki” kelimesinin Anadolu’daki söyleniş tarzından kaynaklandığını kabul ederler.

Türkçe ’de aki kelimesinin, “eli açık, cömert, yiğit” anlamlarına geldiğini bildiren Fransız Türkolog Denny ve Fuat Köprülü, aki kelimesinin zamanla değişerek “ahi” şekline geldiğini ileri sürerler.

Ahilik, 13. yüzyılda Anadolu’da, Balkanlar’da, Kırım’da Türkler tarafından kurulan esnaf, sanatkâr ve üretici birlikleri ile bu birliklerin uyguladıkları ahlaki, siyasi, iktisadi, felsefi duygu ve prensipler anlamına gelir…

Teşkilat Anlamında Ahilik:

Ahilik, Anadolu’da birliği, refahı, toplum düzenini sağlayan ve halkın maddi, manevi tüm ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda teşkilatlanan sivil toplum kuruluşudur.

Ahi birliklerinin benzerlerine diğer İslam ülkelerinde de rastlanıldığı söylenilmektedir…

Ezoterik-Batıni (1) ekollerin bu topraklar üzerindeki çok etki bırakmış bir kolu olan Ahiliğin ne olduğunu anlamak için önce, bu kurumun köklerinin nerede olduğunu görmek gerekir.

Ezoterik-Batini ekollerin en önemli kaynaklarından birisi olan Mısır, Halife Ömer döneminde İslamiyet’le karşılaştı.

Bu dönemde her yönden zayıflamış bulunan Mısır’ı işgal etmek Müslümanlar için hiçte zor olmadı. Zayıf krallık, güçlü Müslüman Orduları karşısında yerleşik çok tanrılı İnanırlarının tamamı İslamiyet’i kabul etmek zorunda kaldılar.

Ancak ayakta bir müessese vardı: İskenderiye Okulu.

Halife Ömer, bu ezoterik okulun daha önce pek çok yıkım ve yangınlardan geçmiş kütüphanesini yakınca okul da dağıldı. Ancak buradaki bilginler, İslamiyet’in içerisindeki muhalif kanat olan Ali yandaşlığını seçerek, hem Müslüman görünümü kazandılar, hem de kendi inançlarını İslamiyet’e adapte ederek bu inancın yaşamasını sağladılar.

Böylece İslamiyet içerişindeki Tasavvuf müessesesi doğmuş oldu.

Bu bilginler Müslümanların işgal ettiği tüm topraklara yayıldılar ve İslamiyet’in Ortodoks Sünni kanadı zayıflamaya başladığım anda, kendi öğretileri doğrultusunda pek çok devletin kurulmasına da on ayak oldular. (1)

 

Osmanlının manevi kurucusu, Ahi Şeyhi Şeyh Edebali

Şeyh Edebali (1206 – 1326) Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında yaşamış bir İslam ilahiyatçısı-din bilgini, Ahi şeyhi, Osman Gazi’nin kayınbabası ve hocası, Orhan Gazi’nin üvey dedesi, bir anlamda da sonradan imparatorluk olacak Osmanlı Devleti’nin fikir babasıdır…

Tefsir, hadis ve özellikle İslam hukukunda uzmanlaşmıştır. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi gibi, zamanının büyüklerinin sohbetinde bulunmuştur.

Şeyh Edebali, Eskişehir yakınlarında İtburnu denilen köyde yaşar, yaptırmış olduğu zaviyede öğrenci yetiştirir ve halkı aydınlatırdı. Bilecik’te bir dergah yaptırmış, Osman Gazi’yi de birçok defa burada misafir etmiştir.

1326’da 120 yaşlarında Bilecik’te vefat etmiş, dergâhının zikir odasına gömülmüştür.

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihati

-“Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

Ey Oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin.

Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize vaat edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul! Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.

Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir.

Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma!

Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözü pek) derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.

Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur.

Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlıyı 600 sene yaşatmıştır.)

İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.

Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır.

Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.

Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir.

Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir.

Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!.. Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.

Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!..

Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.

Bu anlayış yaklaşık yediyüz (700) yıl evveline aittir.

Şimdi terazinin bir kefesine bunu, diğer bir kefesine de, 21’inci asrın büyük devletlerinin anlayışını koyarak değerlendiriniz.

Osmanlının sırları ile devam edilecektir…
(1)”Ezoterik” ya da “Batıni” doktrinler adı verilen bu akım varoluşun, ancak sevgi ile algılanılabilecek ve akılcılıkla ortaya konulacak sebeplerini savunan ve yegane hedefi insanın tekamül ederek Kamil İnsan haline dönüşmesi ve böylece Tanrı ile birleşmesi olan bir akımdır. Felsefi alanda “Panteizm”, İslami kültür içinde Tasavvuf adını almaktadır.

Tasavvuf; “İslam inancında Allah’a ulaşmanın yollarından biridir. Bir başka tanıma göre, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatlere ve gayb alemine ait hakikatlere sezgiyle ulaşma yoludur.”

(2) “Osmanlı İmparatorluğu tarihi”, Halil İbrahim İnal

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*